27.7 C
Kocaeli
Pazar, Haziran 21, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 430

Vatan Haini Başkan Yardımcısı

Dünyanın
en güçlü devletini kuran kurucu babalardan ve bağımsızlık savaşının
kahramanlarından birinin vatan haini olabileceğine
ihtimal verir misiniz?

ABD’de
böyle biri, hem de ülkenin 3. Başkan Yardımcısı görevini yaparken
(1801-1805), kurucularından olduğu Birleşik Devletleri parçalamaya çalışmıştı. ABD
topraklarının bir bölümünde kendi devletini kurmak için harekete geçmiş, kendi
özel ordusunu kurmuştu.

Olayın
kahramanı Başkan Thomas Jefferson’un yardımcısı Aaron Burr idi.

Burr’ün
planı gerçekleşmiş olsaydı Birleşik Devletler tamamen parçalanmış olacak,
bugünkü ABD topraklarının bir kısmında büyük bir imparatorluk kuracaktı. Bu
durumda ABD ve -elbette- dünya tarihi ve dengeleri bambaşka bir
şekilde gelişecekti.

Aaron
Burr

döneminin en büyük düşünce adamlarından biriydi ve ABD Başkanı olmasına
ramak kalmıştı.

O
sıralarda ABD finans sisteminin kurucusu Alexander Hamilton
Hazine Genel Sekreteri idi. Bu zat o kadar önemli bir adamdır ki, ABD’nin 10
dolarlık kâğıt paralarında Hamilton’un resmi vardır.
Hamilton ABD
Anayasasında kuvvetler ayrılığı ve eyalet sistemi gibi temel unsurların
kabulünde de etkin rol oynamıştı.

Kaderin
cilvesine bakın ki, Amerika’nın kaderini değiştirenlerin başında gelen bu iki
kişi arasında bir düello olayı yaşanıyor.

ABD
Başkan Yardımcısı Aaron Burr, kendisine “kızıyla ensest ilişki
kurduğu imasında” bulunan Hamilton’u düelloda öldürüyor.

“Düello
ikisinin de sonu oluyordu. Hamilton hayatını kaybederken, Burr da
başkanlık hayallerine son noktayı koyuyordu.”

İşte
bu yüzden Burr kendi imparatorluğunu kurma planlarını hayata geçirmeye
çalışmıştı. Özel ordusu ile ABD’yi parçalamak, “ABD’nin kalbinin attığı yerde”
yeni bir imparatorluk kurmak üzere harekete geçti.

****

Hain
ve Satılmış Genelkurmay Başkanı

Hikâyeyi
daha ilginç yapan bir yönü de zamanın ABD Genelkurmay Başkanı olan General
James Wilkinson’un bu vatan hainine destek vermiş olmasıydı.

General
Wilkinson’un “ABD tarihinin en ahlaksız adamı” olarak tarihe geçmesi
sadece bu olayla sınırlı değildi. General Wilkinson bir ikili ajan, İspanya
Kralı tarafından satın alınmış bir casustu.
ABD’deki politik ve askeri
gelişmeleri raporladığı İspanya Kralından düzenli maaş alıyordu.

General
Wilkinson tam kalkışma başlayacağı zaman karar değiştirir, Burr’ü satar.
Kendisiyle ilgili kısmı gizleyerek Başkan Jefferson’a ihaneti anlatır. General
Wilkinson başlangıçta ihanetin içinde olduğundan bütün ekibi kolayca tutuklar. Aaron
Burr yakalanarak mahkemeye çıkarılır.

****************************

Vatan
Hainine bile Adil Yargılama

Vatana
ihanetten yargılanan ABD’nin 3. Başkan Yardımcısı Aaron Burr mahkûm
edilmiş olsaydı
muhtemelen asılacaktı ve vatana ihanet suçundan
asılan ilk ve tek Başkan Yardımcısı olarak tarihe geçecekti. Ama öyle
olmadı.

1807
yılında, ABD Başkan Yardımcısının ihanetle yargılandığı yapılan yargılamada,
mahkemeyi eyalet hâkimi John Marshall yönetiyordu. Marshall mahkemelerin
bağımsızlığı ve politik baskılardan uzak tutulması
konusunda son derece
titizdi. “Marshall yargı düzeninin bağımsız kalmasını istiyordu.”

Devlet
Başkanı Aaron Burr’ün infazını talep ediyordu.

Ancak bağımsız yargı düzeni kendisini sadece yasalarla bağlı
hissediyordu.

Kurucu
babalar, Anayasa’yı yaparken, “vatana ihanetten” mahkûm edilmesini çok
zor hale getiren hükümler getirmişti. İhanetten hüküm giymek için ya suçun
itiraf edilmiş olması veya ihaneti gösteren iki açık eyleme en az iki şahit gösterilmiş
olması gerekiyordu.

Burr
suçunu itiraf etmedi. Suçlarının hiçbiri için birden fazla şahit bulunamadı.
Savcının elinde başka bir delil olmadığı tespit edildi.

Bu
durumda jüri kararını verdi, “sanığı önümüze konulan delilleri temel alarak
suçsuz bulduk” dedi. “Suçu olduğunu biliyoruz ama gerekli deliller dosyada yok”
anlamına gelen bu kararla Burr serbest bırakıldı.

Bu
vaka ABD’de bugün bile emsal vaka olarak değerlendirilmektedir.

****************************

Bağımsız
ve Tarafsız Yargı

Burr
davasıyla
ABD’de mahkemelerin Başkan’ın talimatıyla
çalışmadığı ortaya konmuş oldu.
Böylece ABD’de sadece kanunlar ve
delillere göre karar veren, “Başkan’ın beklentilerini karşılamak” gibi
bir endişe taşımayan, bağımsız ve tarafsız yargının temelleri atılmış oldu.

İlk
bakışta “vatan haini” bir başkan yardımcısının, sırf yeterli somut delil
olmadığı için, cezalandırılmamış olması kamuoyu vicdanını rahatsız etmiş
olabilir. İnfaz isteyen Başkan ve çevresi yargının bu kararını
beğenmemiş olabilir.

Ancak
“Hukukun üstünlüğü, bağımsız ve tarafsız yargı ilkelerinin”

getirisi o kadar yüksektir ki, suç işlediğine dair yeterli delil bulunmayan bir
“hainin” cezalandırılmamasının mahzurları bile bunun yanında çok önemsiz
kalmaktadır.

****

Bu
tür tecrübelerin birikimiyle, evrensel hukuk alanında bazı temel ilkeler kabul
edilmiştir. Mesela “masumiyet karinesi / suçsuzluk karinesi” gereğince, bir
suçtan yargılanan kişinin, suçluluğu mahkeme kararıyla sabit olmadıkça suçlu
sayılamaz.
 “Şüpheden sanık yararlanır”
ilkesi gereğince, “mahkûmiyet için her türlü şüpheden uzak kesin ve
inandırıcı delil gerekmektedir.”

Roma
İmparatoru Traianus’a atfedilen “Bir suçsuz cezalandırılacağına, bin suçlu
cezasız kalsın”
sözü çok manidardır.

Bu
yüzden Anayasa Mahkemesi ile AİHM’nin son dönemlerde verdiği hak ihlalleri
kararlarını
günlük siyasetten ve kişilerden bağımsız olarak tartışmamız
lazım. Bu kararları hukukun yaşadığı tarihsel süreçteki tecrübeler ile temel
hukuk ilkeleri ışığında değerlendirmemizin yararlı olacağını düşünüyorum. 

Tek Kitap, Tek Hitap

     Kur’an;
basîretleri yani gönül gözlerini açan nûr, gerçeğe ileten delil ve kanıt.

     Kur’an; Allah’ın
Tevrat ve İncil’inde bile yer aldığı, gerçek sözleri.

     Korunanlar için,
mübarek, çok faydalı bir öğüt.

     Hüküm ve hikmet
sahibi, her şeyi bilen Allah katından bir mesaj.

     Kur’an; lüzumlu ve
gerekli her şeyi hatırlatıcı bir kitap.

     Vukuuunda /
olmasında, asla kuşku bulunmayan toplanma gününe karşı uyarıcı bir kitap.

     Hikmetli / gaye,
maksat ve amaç güden hedefler gösterir.

     Hz. Musa’dan sonra
indirilen, öncekini doğrulayan, gerçeğe ve doğru yola götürücü bir hitap.

     Zorlayıcı olmayan,
“La ikrahe fi’d-din.” diyen, kutsal bir kitap.

     “Likavmin
ya’lemun.” Bilen bir kavim, bilinçlenmek isteyen bir halk içindir.

     Düşünenler için,
misal ve örnekler anlatılan, değerli ve öğüt alınacak bir eser.

     Kur’an; dünya ve
ahiret dertlerini giderici ve rûhu huzura kavuşturucu şifalar içerir.

     İyi işler yapan
mü’minlere / inananlara; büyük bir ecir / sevap ve ücret müjdeler.

     Kur’an’da, ibret
verici kıssaların en güzeli anlatılır.

     Göğüslerde olan
sıkıntılara şifa verici, inananlara yol gösterici ilâhî bir rahmettir.

     Kur’an; hak /
doğru ile bâtılı / yanlışı ayırdedici bir söz.

     Kur’an; şerefli
bir kitap, en büyük bir haber.

     Allah’ın emri /
buyruğu, üstün hikmeti, apaçık, yol gösterici, eşsiz bir kitap.

     Kur’an; gönüllere
can veren, bir söz, bir nûr.

     Gökteki
yıldızların çöl yolcularına yol göstermesi gibi,

     Kelâmın yıldızı
olan Kur’an âyetleri de, hayat yolcusu olan insanlara öyle yol yordam gösterir.

     Kur’an; kopmayan
sağlam bir kulp, yani “Hablullah” / Allah’ın ipidir.

    

     Tek kitap, tek
hitap olan bu Kur’an;

     Okunması gerek,
her yerde her ân.

 

     Çünkü tartışmaya
her şeyden daha çok düşkün olan insanı; ikna ve ilzam edecek tek kaynak.

 

     Allah, sözün en
güzelini (Kur’an âyetlerini güzellikte) birbirine benzer, mesanî (ikişerli) bir
Kitap halinde indirdi.

     Rablerinden
korkanların, ondan tüyleri ürperir. Sonra derileri ve kalpleri Allahın zikrine
ısınıp yumuşar.

     İşte bu (Kitap)
Allah’ın rehberidir.

     Dilediğini (kul
istediği ve bu yolda Allah’ın gösterdiği yolda hareket ettiği için) bununla
doğru yola iletir.

     Ama Allah kimi de
sapıklığında bırakırsa (kul böyle istediği, Kur’an dışı bir yol izlediği ve
bunda ısrar ettiği için) artık ona yol gösteren olmaz. (Çünkü kendi yolunu
kendisi çizmiş; Allah da, aslında razı olmadığı bu tercihi, hikmeti gereği
yaratmıştır). (Zümer: 23)

 

     Burada (âyette)
geçen “mesânî” kelimesi, “ikişerli” demektir. Buna çok mânâ verilmiştir. Fakat
bize göre bu kelime ile Kur’an’ın her yönden ikili bir sistem takip ettiği
belirtilmektedir. Gerçekten Kur’an’ın ifade üslûbu, karşılıklı zıdlığa dayanır.
Kur’an, olayları hep ikili, karşıtlı olarak anlatır. Gök – yer, cennet –
cehennem, melek – şeytan, emir – yasak…Bunlar birbiri ardından anlatılır. Mü’minlerin
/ inananların hali anlatıldıktan sonra kâfirlerin hali; Allah’ın gökteki kudret
işaretlerinin ardından, yerdeki kudret işaretleri; zamandaki kanıtların
ardından, mekândaki kanıtlar anlatılır. Ve her şey karşıtıyla anlatılınca daha
iyi kavranır. İşte “mesanî” yani karşılıklı olarak ikişerli sözü, bu anlamı
belirtmektedir. Allah’ın vahyi, bu üslûb üzere indirilmiştir.

(Prof. Dr. Süleyman Ateş)

Avukat ve Muharrir Hicran Göze Hanımefendi İle Kısa bir Mülâkat

Oğuz Çetinoğlu; Yazı hayatınız ne zaman, nasıl başladı?

Av. Hicran Göze: Yazı
hayatım 1965 senesinde paraları az ama vatan kurtarma duyguları çok yüksek bir
kahramanlar grubunun zorlukla çıkardığı gene zorlukla devam ettirdiği
Babıâli’de Sabah Gazetesi’nde Kadın Köşesinde yazdığım fıkralarla başladı
diyebilirim.

Çetinoğlu: Makalelerinizde hangi konuları daha çok işliyorsunuz?

Av. Göze: Az da
olsa siyâsete dokunmak dâhil kadın, din, 
kültür, tarih, sanat ve aktüel olan meseleler hakkında.

Çetinoğlu: Kitaplarınızdan bahseder misiniz?

Av. Göze: İlk kitabım ‘O Bir
Yetim İdi
’, ‘Sulh Peygamberi’, ‘Kılıcın Hakkı’ (Üç safhada Hz.
Peygamberin hayatı), ‘İçkinin Kokusu
Sigaranın Dumanı ve Kadın

Uzun yıllar başta ‘Yeşilay Mecmuâsı’ olmak üzere ‘Ayşe’, ‘Büyük Türkiye’, ‘Şadırvan
mecmualarında çıkan yazılarım. ‘Âyetler
ve Kadınlar
’ (Kadın konusundaki âyetleri inceleyen bir araştırma.) ‘Zor Yılların Zor Kadını Hâlide Edip Adıvar’
(Biyoğrafi) ‘Mâverâdan Gelen Ses
(Sâmiha Ayverdi’nin biyoğrafisi) ‘Kadıköylü
Yıllarım
’ (Hâtıra / Türkiye Yazarlar Birliği’nden hâtıra dalında ödül aldı)
Mehmed Âkif Hüzünlü Bir Yolculuk’, ‘Bir Zamanların Kadıköyü’nde Edebiyatçılar ve
Aşkları
’, ‘Ergun Göze ile Elli beş
Yıl
’, ‘Yahyâ Kemal ve Atatürk’ 

Çetinoğlu: Türkçemizin günümüzdeki durumu hakkındaki
düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

Av. Göze: Pek iç açıcı konuşmama imkân yok. Gazeteleri okumak,
televizyonu seyretmek kâfi değil mi? ‘Ne
yazık ki güzel Türkçe’miz gitti
’ diyebilirim. Manzarayı romanın, şiirin,
hikâyenin kaybolması anlatmıyor mu?   Peyâmi
Safâ, Tükçe’miz hakkında yıllarca nefes tüketen bir kaç kitap olacak kadar yazı
yazan Peyâmi Safâ, ‘Kalemi elime aldığım
günden beri Türkçe’nin müdafaası için yazdığım satırları birbirine eklesem
İstanbul-Ankara şimendifer hattından daha uzun olur
.’ Diye yazan Peyâmi Safâ…  Bir Burhan Felek, bir Sabri Esat Siyavuşgil
var mı? Hatta bir Adviye Fenik ve Şükrü Baban… Ya spor yazarları… Güzel
Türkçeleriyle, başarılı bir fıkra yazarı gibi zevkle okunan spor yazarları da
artık yok… Meselâ İslâm Çupi… Kendi vatanının dostu, Türk’ün azılı düşmanı
Churchilli’n bir sözünü Nüvit Özdoğru’nun ‘Türkçemiz
isimli kitabında okumuştum: ‘Çocuklara
ana dillerini bilmedikleri zaman dayak atılmasına taraftarım
.’ O kitabı
okumuş olan Peyâmi Safâ ise kitabın yazarına 
Neden yalnız çocuklara, büyüklere
de lâzım değil mi Nüvit Özdoğru
’ diye sormuştu.   

Çetinoğlu: Doğru ve güzel Türkçe ile yazmak isteyenlere, kimleri
okumalarını tavsiye edersiniz?

Av. Göze: Ne yazık ki yenilerden isim veremeyeceğim. Bilhassa fıkra
ve roman yazarı olmak üzere  başta Peyâmi
Safâ olmak üzere güzel Türkçeleri ile Hâlit Fahri Ozansoy’u, Yakup Kadri
Karaosmanoğlu’nu tavsiye edebilirim… Tabii onlar gibi hârika Türkçesiyle Ömer Seyfettin’i…  Sâdece güzel Türkçeleri için değil, yakın
geçmişi ve meselelerini öğrenmek için de… Türkçesine hayran olduğum bir yazar
da Sabri Esat Siyavuşgildir. ‘Sirano de
Bergerac
’ isimli eserini aslından daha güzel tercümesiyle bize kazandıran
Siyavuşgil…

Çetinoğlu: Gençlerimizin millî ve mânevî değerlerimize bakış
açılarını, ilgilerini nasıl buluyorsunuz?

Av. Göze: İstisnalar hâriç ‘büyük
bir dram
’ diyebilirim. Buna sebep bakkal dükkânı gibi açılan kalitesiz
üniversiteler olduğu gibi siyâset dâhil her sahada seviyenin düşüşüdür.

Çetinoğlu: Türkçemizde ‘yaptı
salgını veya fâciâsı var: ‘giriş yaptı’,
çıkış yaptı’,’ bekleme yaptı’ ‘gecikme yaptı’,
tavan yaptı’, ‘duygu yaptı’… ve diğerleri… Yakında ‘sabır yaptı’, ‘hiddet yaptı’,
şiddet yaptı’, ‘evlenme yaptı’, ‘endişe yaptı’…
tâbirleri işitmemek için düşündüğünüz tedbirler var mı? Neler yapılabilir?

Av. Göze: Bu mesele çok eskidir. Türkçe hakkında çok büyük bir
hassasiyeti ve asabiyeti olan olan Süleyman Nazif merhum bir gün Bâbıâli
Caddesinde bir gence rastlamış, ‘Ne ile
meşgulsünüz
? diye sormuş. Genç ‘Muharrirlik
yapıyorum
’ diye cevap verince hemen düzeltmişti. ‘Hayır, muharrirlik yapıyorum değil, muharrirlik ediyorum. Çünkü bir
masa veya kundura yapılır. Fakat muharrirlik edilir
.’ Demişti. Tedbirleri ben
söylesem, siz yazsanız ne olur? Tedbirleri, Türk dilinin içinde bulunduğu
tehlikenin büyüklüğünün farkında olan bir devlet alabilir. Dilin gitmesiyle
dinin de, gideceğinin şuurunda olan bir devlet veya ‘Devlet Adamı’… İlki olsun,
ortası, lisesi olsun hattâ üniversitesi olsun siz o kitaplardaki Türkçe’yi
anlayabiliyor musunuz?  Ya Türkçemizin uzun
hecelerini kısaltarak konuşunlar… ‘Dâvâ
yerine ‘dava’, ‘hâlâ’ yerine ‘hala’
diyenler…  Bana atı alan Üsküdar’ı çoktan
geçti gibi geliyor. Ama inanan da ümidini kaybetmez.

Çetinoğlu: Hikâye yerine öykü, şâir yerine ozan denilmesini nasıl
karşılıyorsunuz?

Av. Göze: Hikâye mi Öykü mü? Bu gün her ikisi de kullanılıyor. Ama
hikâyenin geçmişi çok uzun yıllara dayanıyor. Öykünün ise geçmişi kaç yıl ki?
Ben fakir ise ‘öykü’ kelimesini hiç
kullanmadım. Ozan mı şâir mi? İkisi de doğru ama yerinde kullanılırsa… Meselâ
Hz. Mevlâna’ya ozan denilirse ‘durun
bakalım
’ derim. Çünkü Hz Mevlâna ozan değil, ‘Mutasavvuf ve şâirdir’ Öz Türkçe yazmaya ve söylemeye pek fazla
özenenler, şâir kelimesini beğenmeyip ozan kelimesini tercih edenler artık
bilmelidirler ki Ozan, şâir değil, saz ( kopuz) eşliğinde şiir söyleyen
kişidir. Meselâ Âşık Veysel Ozandır.

Çetinoğlu: Sizi en çok etkileyen kitaplardan bahseder misiniz?

Av. Göze:
Klasik Fransız yazarlarından Anatole France’ın ‘Thais’ isimli romanının uzun zaman tesirinde kalmıştm. Daha sonra Peyâmi
Safâ’nın romanları  ‘Yalnızız’, ve 12 yıl süren bir emeğin mahsulü olan “Matmezel Noralya’nın Koltuğu”, Aşağı
yukarı Hâlide Edib Adıvar’ın bütün romanları… Bu zor kadını anlamak için ‘Mor Salkımlı Ev’i mutlaka okumak
lâzımdır. Tabii  ‘Türk’ün Ateşle İmtihan’ını da… Az daha unutuyordum Greziella…
İstanbul’da Sultan Abdulmecid Han’ın misâfiri olarak uzun zaman kalan,
Müslümanlığa çok ilgi duyan, sarıklı mezar taşlarımızı çok beğenen ve özenen Alphonso
de Lamartini’nin (1790-1869) duygu dolu romanı…

Çetinoğlu:  Mûsıkîmizin
içerisinde bulunduğu durumu değerlendirir misiniz?

Av. Göze: Kısaca cevap vereceğim. Çok
şükür Allah, bizim gibi kullara Nevzat Atlığ Bey’in ‘Klâsik Türk Müziği Konserleri’ne gitmeği nasip etti. Başta hârika
sesi ve tavrı ile Münip Utandı olmak üzere diğerleri de hocalarının yolunda
emin adımlarla yürüyorlar.  Pazar günleri
her sabah üşenmeden gittiğimiz Münir Nurettin Selçuk’un konserleri de Türk
Mûsîkî’sinin yüz akı olarak geçmişimizde yerini almıştır. Günümüzden hiç
bahsetmeyeyim.  Bu faslı Yahyâ
Kemal’imizin iki mısrâı ile bitireceğim:

                    

                     
Çok insan anlayamaz eski
mûsîkimizden

                    Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz
bizden’ 

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim Efendim.

 

Av. HİCRAN GÖZE:

      Yazar ve hukukçu. Yarım asırdır devam eden
yazarlık hayatında pek çok önemli esere imza attı.

     1931’de Kadıköyü’nde İbrahimağa
Mahallesi’nde, Ruhsar-İhsan Gürsan çiftinin kızı olarak dünyaya geldi.  Çocukluğu, babasından ayrı olarak
anneannesi Nigâr Hanım ve dayısı Basri Kayaman’ın himâyesinde, eski
Kadıköyü’nün güzel ve nezih atmosferinde geçti. Kadıköyü’ndeki 35. Gâzi ilkokulunu
bitirdikten sonra bir zamanlar Kızıltoprak’ta Zühtü Paşa’nın köşkü olan
Kadıköy Kız Ortaokulu’nda birinci ve ikinci sınıfları okudu. Ortaokulu Zühtü
Paşa’nın kızlar için yaptırdığı Kızıltoprak’taki taş mektep’te bitirdikten
sonra gene aynı Paşa’nın hayır eseri olan günümüzdeki adıyla Kenan Evren
Lisesi’nde (Günümüzde Kenan Evren adı kaldırılmıştır)  lisenin birinci sınıfını bitirdiği sırada
okulun kapatılması üzerine lise tahsilini Müşir Ahmet Ratip Paşa’nın köşkü
olan Çamlıca Kız Lisesi’nde tamamlayarak 1950 senesinde mezun oldu. Hayatına
üvey baba olarak giren Avukat Burhanettin Güleryüz’ün fikrî yapısının
şekillenmesinde payı büyüktür. 

     1950 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk
Fakültesi’ne girdi. Sınıf arkadaşı olan Ergun Göze ile 1954’te evlendi.
Fakülteden evliliğin araya girmesiyle ve anne olmanın yüklediği sorumluluk
sebebiyle biraz gecikmeyle 1956 senesinde mezun oldu. Üç çocuğu,  beş torunu ve bir de torun çocuğu
bulunmaktadır.

     Bir dönem ‘Bâbıâli’de Sabah Gazetesi ’nde imzasız olarak ‘Kadın ve Ev ’ köşesini hazırladı.
Hicran Göze’nin, ‘Yeşilay ’, ‘Töre’, ‘Büyük Türkiye’, ‘Şadırvan
’ ve ‘Kubbealtı Akademi’  mecmualarında yazıları yayınlanmıştır. 

      ençlik yıllarında Yeşilay Cemiyeti
Kadınlar kolu gibi birçok dernek bünyesinde aktif faaliyet gösteren Hicran
Göze  çalışmalarına hâlen devam
etmektedir.  

     Yayınlanmış eserleri: *O Bir Yetim İdi, *Sulh Peygamberi, *Kılıcın
Hakkı
(üç safhada Hz. Peygamberin hayatı), *Türk Kadını (Muhtelif mecmualarda çıkan yazıların toplamı), *İçkinin Kokusu, Sigaranın Dumanı ve Kadın
(Uzun seneler Yeşilay mecmuasında çıkan yazılar), *Âyetler ve Kadınlar (Kadın konusundaki âyetleri inceleyen bir
araştırma), *Zor Yılların Zor Kadını
Halide Edip Adıvar
  (biyografi), *Mâverâdan Gelen Ses (Sâmiha Ayverdi
biyografisi),  *Kadıköylü Yıllarım  (hâtıra
), *Hüzünlü Bir Yolculuk – Mehmed Âkif
(biyografi), *Bir Zamanların
Kadıköyü’nde Edebiyatçılar ve Aşkları, *Ergun Göze ile Elli beş Yıl, *Yahyâ
Kemal ve Atatürk

 

Marketlerde Fiyat Anarşisi

0

Son
zamanlarda marketlerde bariz bir şekilde fiyat farklılıkları ile istikrarsız
bir fiyat uygulamasının yapıldığı görülmektedir. Bilhassa, koronavirüsü fırsata
çeviren fırsatçıların zam bahanesi bitmek bilmemektedir. Salgın döneminde
birçok üründe fiyatlar neredeyse iki katına çıkmış bulunmaktadır.
Aynı
zamanda benzer ürünler arasındaki fahiş fiyat farklarıda dikkati
çekmektedir.  Şöyle ki,

 Haber 7’nin verdiği bir habere göre, kırmızı
etten yapılma kavurmanın Kg’ı bir markette 54,90 TL’ye satılırken, benzer bir
kavurma, başka bir markette 119.90 TL’ye satılmaktaymış…

             Bu arada benimde müşahede ettiğim iki ürünün
fiyatından bahsetmek istiyorum. İkamet etmekte olduğum mahallede bir meydan
bulunmaktadır. Bu meydanda birbirlerine en fazla uzaklıkları 50 – 100 m olan
tam beş büyük market zincirinin birer şubesi bulunmaktadır. Kendilerini “market” olarak isimlendiren bakkalları
saymıyorum.

Biz de emekli olmamız hasebiyle imkânlarımız
kıt, zamanımız müsait olduğu için alışveriş yapacağımız zaman en az bir kaç marketigezdikten
sonra alacağımız malı alıyoruz. Bu cümleden olarak, geçen gün 5kg’lık bir
zeytinyağı almam icap etti. Yağın markasını yazmıyorum. Önce marketin birisine
gittim. Fiyatı 163,90 TL idi. Sonrada 50 m. ilerideki diğer markete gittim.
Burada ise her şeyi ile aynı olan 5 kg’lık zeytinyağının 194,90 TL olduğunu
gördüm. Buradaki fiyat farkı hayretimi mucip oldu. Zira aynı fabrikanın malı
arasında tam 31 TL fark vardı. Bu durumu market ilgilerine söylediğimde bir şey
diyemediler. Sadece istersem şikâyet edebileceğimi söylediler. Ben de “niçin şikâyet edeyim ki, malınızı almam ve
bir daha da bu markete gelmem olur biter”
dedim.

            İkinci mesele ise, aynı meydanda
bulunan bir marketten aldığım kestanedir. Kg’ı 17,90 TL olan kestaneden
evde iki kişi olduğumuz için yarım kg aldım. Almış olduğum bu kestane fiyatına
göre gayet güzel çıktı. Hiçbir çürüğü olmadığı gibi, lezzeti de çok güzeldi. Bu
sebeple, aldığım kestane bitince iki gün sonra ayni markete gittim. Bir de baktım
ki, iki gün önce 17,90 TL’ye almış olduğum kestanenin üzerine 41,90 TL
etiketi yapıştırılmış.
  Orada bulunan
personele bunu iki önce 17,90 TL’den aldım. “Şimdi bu fiyat neyin nesidir” dedim. “Bu biraz irisi” dedi. Halbuki kasa ve bulunduğu yer ayni idi.
Kestanelerin görünüşünde de pek bir fark bulunmuyordu. Muhtemelen aynı kestane
idi. Tabii ki almadım. Diyelim ki bir fark var. Bu kadar da aşırı fiyat farkı
olmaz ki. Çok dikkat çekicidir ki, bir gün sonra aynı kestanenin fiyatı
yeniden 17,90 liraya indirilmişti.

İlgili personele,“dün 41,90 lira olan bu
kestane nasıl oldu da bu gün 17,90 liraya indi?” diye sordum. Tabii ki tatmin
edici bir cevap veremedi. İstersem yetkililer ile görüşebileceğimi söyledi. Ben
“yetkililer ile niçin görüşeyim ki,işime gelirse alırım, gelmezse almam” dedim.

Anlaşılan şu ki, bu fiyatların maliyet
ile filan hiçbir alakası yoktur.
Ortada
tam manasıyla bir fiyat anarşisi bulunmaktadır.

            Marketlerde birde raflarda
bulunan ürünlerin üzerinde yazan fiyatlar ile kasada alınan fiyatlar arasında
fark bulunmasıdır.
Bu durum benin başıma birkaç defa geldi. Benim
aldıklarım birkaç parça olduğu için kontrollerini yapıp fiyatların farklı
olduğunu gördüm ve yapılan hatayı düzeltirdim. Çok parçalı ürün alınması
halinde bukontrollerin yapılabileceğini pek zannetmiyorum. Bu fiyat farkını
kasada bulunan personele sorduğum da verdiği cevap şu oldu. “Ne yapalım yetişemiyoruz.” Amiyane
tabirle özrü, kabahatinden daha büyüktü.

            Diğer taraftan, marketlerde satılan
kuru fasulye, nohut, pirinç ve mercimek gibi paketli mallarda gramaj meselesi
var. Eskiden böyle bir şey yoktu. Şimdi birde bu çıktı.

Mesela bir kilo niyetine pirinç
alıyorsunuz.  Eve gidip baktığınızda
paketin üzerinde 850 veya 900 gr yazdığını görüyorsunuz. Tabii ki şaşıp
kalıyorsunuz. Her ne kadar burada ödediğimiz para bakımından bir kaybımız
olmasa da kg fiyatı bakımından yanılmış oluyoruz. Bir kg niyetine aldığımız mal
850 gr çıkıyor. Tereyağlarında da durum farklı değildir. Aynı marka bir tereyağın
400-500- 850 -1000 gramlık paketleri bulunmaktadır. 

Bu şekilde yapılan paketlemeler her hangi
bir zaruret yapılmayıp sebebiyle yapılmayıp, tamamen tüketiciyi yanıltma
gayesine matuf olarak yapılmış olan bir paketleme şeklidir.
Kanaatime göre
bu ürünler, kanuni bir mahzuru yoksa en az ½ kg veya bunun katları şeklinde
paketlenmelidir.

Bir mühim mesele daha vardır ki, oda enflasyonun
yükselmesidir.
Türkiye’de enflasyonun artmasında birçok unsur bulunmakla
beraber, bilhassa gıdada meydana gelen fahiş fiyat artışları ile marketlerde
yaşanan fırsatçılıkta etkili olmaktadır. Son günlerde yumurta ve sıvı yağ
fiyatlarında görülen aşırı yükselmeler ile birlikte, benzer ürünlerin uçuk fiyat
farklarıyla satılması da vatandaşın tepkisini çekmektedir.

            Milletin sofrasına göz diken
fırsatçılar şimdi de elma üzerinden kirli oyunlarını sahnelemektedir.
Söylenildiğine göre mart ayına kadar elma alımını durduran stokçular
yüzünden üreticilerin sanayi tipi elmaları 50 kuruştan, normallerini ise 2 – 3 liradan

aracılara satamazken, elmanın fiyatı tezgâhlarda 10 liraya kadar
yükselmiştir.

Muhalefetin“erken seçim” tartışmalarını alevlendirdiği şu günlerde elma
fiyatlarındaki fahiş artış, geçtiğimiz yıllardayapılan 24 Haziran ve 31 Mart
seçimlerinden önceki günlerde patates ve soğan fiyatları üzerinden
sahnelenen kirli oyunu hatırlatmaktadır.

            Haksız fiyat artışlarını denetlemek
için kurulmuş bulunan, Haksız Fiyat Değerlendirme
Kurulu
, kurulduğu günden bu güne kadar 9 toplantı yapmış ve başta bakliyat,
meyve, sebze gibi temel gıda maddeleri olmak üzere, birçok ürün kategorisinde
yüksek fiyat uyguladığını tespit ederek, 283 firmaya toplam olarak 9 milyon
645 bin lira idari para cezasıkesmiştir.
Fakat üzülerek ifade edeyim ki,
kesilen bu cezalara rağmen, gıda maddelerindeki fiyat artışlarına bir türlü mâni
olunamamaktadır.

            Geçen gün bir gazetede okudum.
Okuduğum haberde usulsüzlük yapan un firmalarına toplam olarak 23
milyon liralık idari para cezası
kesildiğinden bahsediyordu. Un firmalarına
kesilen cezanın mutlaka bir sebebi vardır. Fakat ben bunu bir türlü
anlayamıyorum. Fırın olsa anlarım. Ekmeğin gramajını düşürmüştür diye düşünürdüm.
Fakat un firmaları ne gibi bir hata yaptı bilmiyorum. Burada anlatmak istediğim
husus şudur, yukarıda bahsettiğim üzere 283 firmaya ceza kesilmiş. 23 milyon
lira ceza kesildiğine göre un firmalarının sayısı da her halde bir hayli fazladır.
Bu duruma göre, geriye kanun ve nizamlara uyan çok az firma kalmaktadır. Tabii
ki bu durumun çok üzücü olduğu hususu izahtan varestedir.

            Yukarıda bahsettiğim hususlardan
görülecektir ki, biz tüketicilerin işi çok zor. Bizim yapacak fazla bir
şeyimiz olmamakla beraber mümkün olduğu kadar fiyat araştırması yapıp en
uygun olanı almaya gayret edeceğiz. Birde imkânlar dâhilinde aldığımız malların
kasa fişini kontrol edeceğiz. Çok zaruri ihtiyacımız olmayan pahalı ürünleri de
almayacağız. Herhalde bazı şeyleri yemesek ölmeyiz. Mesela havyarın çok
lezzetli olduğunu söylüyorlar. Fakat ben bu güne kadar hiç havyar yemedim…
Yemediğim için de kendimde hiçbir eksiklik hissetmiyorum.

            Bu yazımda market fiyatları ile alakalı bildiklerimi ve
gördüklerimisiz değerli okuyucularım ile paylaşayım dedim.  

Karanlık kuyularda mıyız?

Boğaziçi Üniversitesi konulu yazımda, “Gösteri yapanlar
teröristtir, falancalar terör partisi HDP ile iltisaklıdır, dirsek
temasındadır.” sözleri, acz ifadesidir demiştim. Terörist varsa, devletin bütün
gücü elinizde. Toplayın, adalete teslim edin. Terörist parti var ise- ki var-
neden gereğini yapmıyorsunuz? Siz, iktidardan meydanda gösteri yapan
teröristleri toplamasını isteyen muhalefet misiniz? Siz, yetki sahibi
değilsiniz, iktidar teröristlerin partilerde teşkilatlanıp meclise gelmesine
göz yumuyor, siz de bunu mu tenkid ediyorsunuz?

Bu soruların makul cevabı var mı? Bunları sorduktan sonra da
devam etmiştim: Yoksa böyle olması iktidarın işine mi geliyor. Öğrenciler
arasında terörist olmasa ne diyecekler? Terörist parti olmasa muhalefeti neyle
suçlayacaklar? Onun için bırakınız kalsın. Sahi, üniversitenin bahçesinde PKK,
“Gerilla vuruyor, helikopterler düşüyor” diye halay çekerken, Ege
Üniversitesini PKK posterleriyle, flamalarıyla donanırken, Fırat Çakıroğlu
PKK’lı katillerce şehit edilirken aklınız neredeydi? Çözüm süreci
haletiruhiyesinde miydiniz? Âkil adamlığınız mı tutmuştu?

İçişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanı’nı ciddiye alırım

Derken, Sayın Ak Parti Genel Başkanı ve Sayın İçişleri
Bakanımızla CHP İstanbul İl Başkanı arasındaki söz düellosu patlak verdi. Hem
İçişleri Bakanımız, hem de Ak Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanımız, (hangi
makamdan seslendiğini bilmediğim için ikisini de yazıyorum), Sayın Canan
Kaftancıoğlu’na DHKP-C elemanı, DHKP-C’li terörist dedi.

Ne varmış bunda diyeceksiniz? Bu hep oluyor. Bazen terörist
sayısı Türkiye nüfusunun %60’larına tırmanmıyor mu? Mesela referandumda evet
oyu vermeyenler, belediye seçimlerinde su saatlerini PKK’lıların okumasını
tercih edenler…

 

Hayır, bu farklı. Bir kere konuşanlar abidik-gubidik
insanlar değil, koskoca yetkililer. Kimin DHKP-C üyesi olup kimin olmadığını
İçişler Bakanı bilmeyecek de, ben mi bileceğim? Ve Ak Parti ve Cumhur Başkanı
söylüyorsa ciddiye almak gerekir. Kim ciddiye alacak? Benim elimden bir şey
gelmez. Ben ciddiye alayım. Fakat asıl Cumhuriyet Savcısı’nın ciddiye alması
gerekir. Bu insanlar boş konuşmamıştır. Biliyorlardır. Delilli, ispatlı
konuşmuşlardır. Fakat hayır. Savcılıktan bir hareket yok. Yahu, insan İçişleri
Bakanı’nı, Cumhurbaşkanı’nı ciddiye almaz mı?

 

CHP’de 8 mevsim

Şimdi söyleyeyim, ben Canan Kaftancıoğlu sevdalısı değilim.
Ben Türk milliyetçisiyim. Kaftancıoğlu’nun, arkasındaki duvarda CHP’nin altı
oku ile oturup birilerini milliyetçilikle “itham” ettiğini hatırlıyorum. Aşırı
milliyetçilikle falan değil, sadece milliyetçilikle. Bırakın anayasayı falan, o
arkasındaki altı okun en uzunu, ortadaki ok milliyetçilikken… CHP tuhaf bir
parti gerçekten ve bir eski milliyetçi CHP milletvekilinin söylediği gibi
içinde 8 mevsim barındırıyor. Bunlardan bir kısmı da Atatürk’e Atatürk
dememeyi, milliyetçiliğe veba gibi yaklaşmayı şiar edinenler.

Ancaaak bütün bunlar, benim bugünkü iktidara başlangıçtaki
soruları sormama engel değil. Terörist varsa, DHKP-C militanı varsa, neden
gerekeni yapmıyorsunuz? Sayın iktidardaki muhalefet? Ve sayın savcılık;
İçişleri Bakanımız ile Cumhurbaşkanımızı ciddiye mi almıyorsunuz?

 

Benim aklım ermiyor. Eren varsa söylesin. Ben mevzu
değiştireyim

 

Kuyu neyin romanı?

Şimdi size pek hoşlandığım bir romandan bahsedeceğim.
Siyasete burada bir nokta koyup edebiyatla devam edeceğim. Gerçi Karar’da bu
konuyu benden daha geniş yetkinlikle yazabilenler, yazanlar var ama ne yapayım,
ben Kuyu’yu pek sevdim.

Yazarını eskiden beri severim zaten. Kuyu’yu da ancak o
yazabilirdi. Romanın kahramanı bir yanıyla Rumelili, bir yanıyla 12 Eylül
ihanetinin işkence tezgâhından geçmiş bir ülkücü. Romandaki Rumeliler, “Orası
memleket, burası vatan” diyorlar. İslamoğulları’nın ailesi de Kosova/ İpek’li.
Hepimiz gibi onda da az biraz İttihatçılık var. Ve en mühimi, ne yazarsa
yazsın, ister roman ister politika, yüreğiyle yazar Adnan. Yeniçağ’da uzun
yıllar köşe yazarıydı usta yazar.

Kuyu bir derin devlet romanı mı? Veya çoğulu, derin
devletler romanı mı? Bir ülkücü romanı mı, sol devrimci romanı mı? 12 Eylül’e
giderken ortam hazırlansın diye birkaç yüz kişiyi de kendileri katleden
Amerikan maşalarının romanı mı? Güvenliğin temini görevleriyken üstelik! Kuyu,
Türk milliyetçileri ile yine milliyetçi olabilmelerinden endişe edilen sol yerine
siyasi ümmetçileri ve FETÖ’cüleri geçirmeye çalışan istihbaratın romanı mıdır?
Yoksa bir aşk romanı mıdır? Rumelilerin romanı mıdır? Fransa’ya yolu düşmüş
Türklerin romanı mıdır?

 

Bunlardan herhangi birine evet demek, bir senfoniyi, “Çok
güzel davul çalıyorlar, pek başarılı bir viyolonsel” diye anlatmaya benziyor.

 

Kuyu yukardakilerden hepsi ve daha fazlası ve bunları canlı,
bazıları yaşayanlardan bile canlı kahramanların gözüyle, hayatıyla muhteşem bir
senfoni hâlinde anlatıyor. “Hay Allah, bitti!” diye hayıflanacağınız bir
senfoni. Fakat ne gam! Yusuf, Ender, Defne, Mehmet Selim roman bittikten sonra
da aklınızda, gönlünüzde yaşamaya devam edecek. Pek az roman bunu başarabilir.
Kaldı ki kitabın sonunda, son yazmıyor. “Birinci cildin sonu” yazıyor. Beş- on
sene sonra elimizdedir inşallah. Adnan o kadar mükemmeliyetçi ki…(Alıntı: Milli
Düşünce Merkezi)

Türkçemizi Katledenler

Uzunca
bir zamandır TV’lerde haber sunanlar, yorum yapanlar ve bu mecralarda konuşan
birçok ünlünün konuşmasında bir ahenksizlik ve insanı rahatsız eden bir
tuhaflık hissediyoruz.

Türkçemizde
konuşma ve okuma esnasında bir şiiriyet, bir iç musiki ve ahenk katan uzatma,
inceltme ve düzeltme işâreti olan (^), şapka
Türk Dil Kurumu tavsiyesiyle
yazı dilinde kullanılmıyor. Bu biraz da önce daktilo, sonra da ilk
bilgisayarlarda bu işaretleri koymanın zorluğu sebebiyle mecburen uygulanıyordu.

Fakat
bu işaretler olmasa da konuşurken mesela “işaret” yazılsa da “şa” hecesi;
“musiki” yazılsa da “mu” ve “ki” heceleri; dünya yazılsa da “ya” hecesi uzatılarak
telaffuz ediliyordu.

Bu
yapılmadığında dilin ahengi bozulmakla kalmıyor, bazı kelimelerin anlamları da
tamamen değişiyordu.

“Adet
– âdet, ala – âlâ, alem – âlem, Ali – âli (yüksek), ama (fakat) – âmâ (kör),
dâhi – dahi, haya – hayâ, kar – kâr, nar – nâr, vakıf – vâkıf, yar – yâr…
kelimelerinde olduğu gibi…”

Oğuz
Çetinoğlu
Üstadımızın verdiği bu örneklerden sonra şu açıklaması
konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır:

“Bâzı
yazarlar ‘^’ işâretinin yalnızca yazılışı aynı olmakla birlikte mânâları farklı
kelimeleri birbirinden ayırt etmek için kullanılabileceğini, başka bir grup da
buna gerek olmadığını, cümlenin gelişinden anlaşılabileceğini iddia ediyordu.

Fakat
onlar, ‘Fatma hala gelmedi’ cümlesinden, ‘Fatma isimli, bilinen kişinin
henüz gelmediğini mi, yoksa babamızın kardeşi olan Fatma’nın gelmediğini mi
anlamalıyız’ sorusunu cevaplandıramamışlardı.”

Böyle
durumlar hariç, en azından cümlenin gelişinden anlaşılarak, “şapka
işareti” olmasa da uzatma, inceltme ve düzeltme için kullanılması gereken şapka
işareti varmış gibi telaffuz etmek
gerekiyordu. (Ben genellikle bu yöntemi
kullanıyorum.)

Bu
“suretle” (“u” şapkasız yazılsa bile şapkalı imiş gibi uzatılmalı) evlât,
gâvur, hilâl, ilâç, kâfir, kâğıt, Kâmil, kâr, mahkûm, mekân, rüzgâr, tezgâh
gibi kelimelerin ahengi korunabiliyor, “Kar” ile “kâr”, “hala” ile “hâlâ” ayırt
edilebiliyordu.

Böylece
kelimelerin ahengi, cümlelerin iç musikisi muhafaza edilerek
estetik ve zarif bir dili konuşmanın ve dinlemenin lezzetini hissediyorduk.

Ancak
resmi bir talimat mı geldi bilmiyorum, son yıllarda Türkçemizi en iyi konuşan
sunucular/ spikerler dahil olmak üzere, Türkçe konusunda hassas olması gerekenlerin
çoğu, Türkçemizi katleden bir yanlışlık içindeler.  ‘^’ işâretinin uzatma, inceltme ve düzeltme
etkilerini tamamen ortadan kaldıran telâffuz
yaygın bir uygulama oldu.

TV’lerde
dinlediğimiz Türkçe takır tukur, yanlış anlamalara yol açan, kaba bir kabile
dili haline geldi.

Hadi
sıradan insanlarda kabul edelim ama mesela ben Sağlık Bakanını, kelimeleri
yanlış ve kötü telaffuzu yüzünden, dinleyemiyorum.

Bu
Türkçe ile yetişen gençlerimizin “kendi dilinde okuduğunu anlamak ve
meramını ana dilinde ifade etmek” konusunda dünyadaki yaşıtlarına göre en
sonlarda yer alması
tesadüf değil.

****

Merâmımı
Yunus Emre’nin temiz ve berrak Türkçesi ile 1300’lü yıllardan gelen bir şiiri
ile anlatmaya çalışayım.

Bu
şiiri önce ‘^’ (şapka) işaretlerinin uzatma, inceltme ve düzeltme etkisinin
hakkını vererek ve sonra da hiç bu işaretler yokmuş gibi okuyunuz. Aradaki
müthiş farka şaşıracaksınız.

N’idem
elim varmaz yâre/ Bulunmaz derdime çâre/ Oldum ilimden âvâre / Beni bunda eğler
misin?

Ben
Yûnus-ı bîçâreyim / Dost ilinden âvâreyim/ Baştan ayâğa yâreyim /Gel gör beni
aşk neyledi.

**************************

Kanal
İstanbul Değil İstanbul Kanalı

Salgın
öncesi Aydınlar Ocaklarının yılda iki defa yapılan Şuralarında ele alınan temel
konulardan biri daima Türkçe olmuştur. “Türkçenin problemlerini çözerek;
doğru, temiz ve güzel Türkçe ile yazılmasını, konuşulmasını sağlayabilmek için”

konunun uzmanı ve sevdalılarının mutlaka bir veya birkaç tebliğ sunduğu bir
konudur bu.

Prof.
Dr. Metin Karaörs
uzmanlık alanı olan Türkçe konusunda son
dönemlerde “Kanal İstanbul”, “Kafe Çamlıca” gibi Türkçemizin gramer kurallarına
aykırı uygulamalara şu sözlerle dikkat çekiyordu:

Türkiye
Türkçesinde son yıllarda iyelik ekinin atılarak kullanıldığını
görüyoruz. Bunun sonucunda oluşan tamlama şekilleri, Türkçe isim ve sıfat
tamlaması yapısını büyük ölçüde tahrip etmiştir. Mesela “İstanbul Kanalı” olarak
kullanılması gerekirken, Türk dilinin tamlama kurallarına uymayan “Kanal
İstanbul” ifadesi son derece yanlıştır.

Bir
başka yanlış da harflerimizin adını İngilizce imiş gibi okumaktır. (IBM’yi
ay bi em, NTV’yi en ti vi vb. gibi) Oysaki Türkçe alfabede her
harfin bir adı vardır. Harflerimizin adlarını İngilizce gibi okumak yerli ve
milli olmaktan uzaklaşmak demektir. 

**************************

Erdoğan’ın
Türkçe Yakınması ve Görevi

Cumhurbaşkanı
Tayyip Erdoğan önceki gün konuşmasında Türkçemizin bazı meselelerini anlattı:

“Diline
sahip çıkmayan, dilini zenginleştirmeyen milletlerin tıpkı kökleri kuruyan
ağaçlar gibi esen rüzgarlar karşısında devrilmeye mahkûmdur” dedi.

“Son
dönemde kullanımı yaygınlaşan sosyal medya dili ve plaza dili ile daha da
kötüleşmekte. Ne Türkçe’ye ne de İngilizce’ye uyan tuhaf bir dil ortaya
çıkmıştır; bende anlamıyorum.
Aynı şekilde kısaltma bahanesiyle uydurulan
ve ne olduğu anlaşılmayan harf yığınları sosyal medyayı istila etmiştir” dedi.

“Geleceğimize
yapacağımız en büyük yatırımlardan biri bizden öncekilerin hatalarını
tekrarlamadan yabancı dillerin istilası karşısında Türkçemizi korumak,
zenginleştirmek ve geliştirmek olacaktır. Çünkü; yaşayan bir varlık olan dil,
her canlı gibi emek ister, beslenmek, korunmak, geliştirmek ister” dedi. 

Bu
sözlerin hepsi doğrudur. Ancak Cumhurbaşkanlığı şikâyet makamı değildir.
Bu meseleye de çare bulacak olan önce devlet başkanı ve sonra bu ülkenin
aydınlarıdır, sanatçılarıdır. Cumhurbaşkanı Bakanlık veya üst bürokrasiye
atadığı kişilerde iyi ve güzel Türkçe konuşma ve yazma vasfını da aramalıdır.

Cumhurbaşkanı
da, eli kalem tutan, dili kelam eden aydınlar ve sanatçılar da eksiklerini,
yanlışlarını itiraf edip derhal gerekli tedbirleri uygulamaya koymalıdır.

Çünkü
Türkçemiz milletimizin beka şartıdır. 

Lâfız, Ses ve Mânâ Uyumu

  1. – 1 –

“Kur’an nazmı; …herkesin bildiği harflerin, seslerin en
güzellerinden, yerine göre en güzel nağmelerinden, bütün Arapların bildiği ve
dolayısıyla bütün insanların anlayabileceği kelimelerin en güzellerinden
seçilerek, Allah’tan başka kimsenin yapamayacağı canlı bir dokuma ile dizilip
dokunmuş, lâfız mânânın, mânâ lafzın aynası halinde sonsuz beyan parıltılarıyla
parlatılmış … Öyle i’câz’ lı (mûcizeli, benzerini yapmakta acze düşürücü) bir
nazımdır ki, hiç Arapça bilmeyen bir kimseye bile okunduğu zaman tatlı ve güzel
bir söz olduğunu duyurur.” (Elmalılı M. Hamdi Yazır)

 

     Müşahhas / somut
bir misal / örnek olarak Nâs sûresini ele alalım:

 

     Rahman ve Rahîm
Allah’ın adıyla.

 

     1. De ki:
Sığınırım ben, insanların Rabbine.

     2. İnsanların
padişahına;

     3. İnsanların
Tanrısına;

     4. İnsanlara kötü
şeyler fısıldayan, o sinsi vesvesecinin şerrinden.

     5. O ki insanların
göğüslerine (kötü düşünceler) fısıldar.

     6. Gerek
cinlerden, gerek insanlardan (olan bütün vesvesecilerin şerrinden Allah’a
sığınırım).

 

     Şimdi de, sûreyi
Arapça aslından okuyalım:

 

    
Bismillahirrahmanirrahîm.

 

     1. Kul e’ûzü bi-rabbi’n-nâs.

     2. Meliki’n-nâs.

     3. İlâhi’n-nâs.

     4. Min
şerri’l-vesvâsi’l-hannâs.

     5. Ellezî
yüvesvisü fî sudûri’n-nâs.

     6. Mine’l-cinneti
ve’n-nâs.

 

     “Sûrede öyle bir
ses uyumu var ki güzelliğini anlatmak mümkün değildir. Ancak Arapçaya âşina
olarak (bilerek) aslından okumakla bu güzellik sezilir. Sûrede, cinlerden ve
insanlardan, gizlice insana sokulup fısıltı ile kötü düşünceler aşılayan
kimselerden Allah’a sığınılır. Konu, fısıltı ile düşünceyi aşılama konusudur.

     “ (Sûrenin Arapça
okuyuşunda) kulağınıza bir fısıltı sesi geliyor değil mi? Kelimelerin
sonlarında (s) lerden kulağa bir fısıltı yankılanmaktadır. İşte Kur’an
böyledir. Yalnız kelimelerin anlamı değil, lâfızları da ses tonlarıyla anlatmak
istediği konuyu canlandırırlar. Konu, içeriğine uygun sesler veren kelimelerle
anlatılır.” (Prof. Dr. Süleyman Ateş)

X

     Kur’an
kelimelerindeki ses ve mânâ uyumuna bir örnek daha:

 

     Mesed / Leheb /
Tebbet sûresi:

 

     “Hz. Peygamber,
kendisine yakın akrabasını uyarma emri gelince Safa Dağı’na çıkıp Kureyş’in
ileri gelenlerini çağırdı. Onları tevhide davet etti. İçlerinden amcası
Ebuleheb: ‘Yuh sana, elin kurusun, bizi bunun için mi çağırdın?’ deyip
gelenleri dağıttı. Asıl adı ‘Abdu’l – Uzza olan bu adama, çabuk kızıp kızardığından
dolayı ‘Ebuleheb: Alev Babası’ lâkabı verilmiştir. İslâmın baş düşmanlarından
biriydi. Peygamber’e eziyet etmekten hoşlanırdı. Karısı Ümmü Cemil, topladığı

– 2 –

dikenleri, Peygamber’in geçeceği yollara atardı. Bu yüzden
kadına ‘Odun Hamalı’ denmiştir. İşte bu sûre, Ebuleheb’le karısı hakkında
inmiştir.” (Prof. Dr. Süleyman Ateş)

 

Rahman ve Rahîm Allah’ın adıyla.

 

1. Ebuleheb’in iki eli kurusun (yok olsun o); zaten yok oldu
ya.

2. Ne malı, ne de kazandığı onu (Allah’ın kahrından)
kurtaramadı.

3. Alevli bir ateşe girecektir (o).

4. Karısı da, odun hamalı olarak.

5. Boynunda hurma lifinden bir ip olacaktır.

 

     Bir de sûreyi
Arapça aslından okuyalım:

 

    
Bismillahirrahmanirrahîm.

 

     1. Tebbet yedâ Ebi
Lehebin ve tebb.

     2. Ma ağna anhü
malühu ve ma keseb.

     3. Seyaslâ naren
zâte Leheb.

     4. Vemreetühu
hammâlete’l-hatab.

     5. Fi cîdiha
hablün min mesed.

 

     “Sûrede fevkalâde
edebî bir uyum vardır: Öfkeden kızaran ‘alevli adam’ ve onun alevini tutuşturan
‘odun hamalı karısı’ alevli bir ateşe girmektedirler. Sûreyi okursanız
kelimelerdeki ‘b’ harflerinden, odunların birbirine çarpmasından duyulan bir
‘tab, tab’ sesi çıktığını duyarsınız. İşte bu, kelimelerdeki musikinin
anlattığı konuya uygunluğu (aliterasyon)dur. Musiki, odunların toplanıp
demetlenmesini canlandırmaktadır.” (Prof. Dr. Süleyman Ateş)

Boğaziçi Üniversitesi Olayının Bana Anlattıkları

Amacım, bazı kurum ve kişileri
töhmet altına almak değil. Kimseyle alıp veremediğim yok. Cıs yakar dediğimiz,
konuşmaktan korktuğumuz konuları dillendirme cesaretini yeni elde ediyoruz.
Bunlardan biri de sembolik olarak Boğaziçi Üniversitesi.

Bir süre önce sözü edilen
üniversiteye bir rektör atandı. Atamada yasalara aykırılık, bir usulsüzlük yok.
Birtakım çevreler, adeta kıyamet kopardı. Rektörün şahsından yontacakları
çırayla yangın çıkarmak istediler. Gerekçeler, kuzu postuna bürünmüş canavarın
ulumaları gibiydi. Öküzün altında aradıkları doğmadan ölen buzağı için
söyledikleri türküler, İstanbul Boğazı’nın serin sularında kaybolup gitti.

Dert nedir, Boğaziçi neyi anlatır?

Dert; Batı’nın laik, seküler,
kibirli, sömürgen kültürünü üçüncü dünya, özellikle İslam ülkelerine yaymak, bu
ülkeleri kendine tabi kılmak, bilhassa birikmiş tarihi kinini, bir Osmanlı
bakiyesi olan Müslüman Türk milletinin üzerine kusmak. Boğaziçi Üniversitesi,
bu amaçla yüz elli yıl önce kurulan müesseselerin en gözdesi.

Temeli, Robert Kolejidir.  Kolej’e ismini veren Fransız Yahudi’si
Robert’in “Müslümanlar İstanbul’u fethetmek için burada hisar yaptılar, ben de
okul yapacağım.” cümlesi, tarihi kayıtlarda yer alır.

Osmanlı’nın son yüzyılında çok
sayıda yabancı okul açılmıştı. Bunlardan bazıları bugün eğitim ve öğretime,
kuruluş felsefelerine uygun olarak devam etmektedirler. Robert Koleji’nin ilk
köşe taşının indirilişinde konuşma yapan Yunanlı hatibin, Kolej binasını Rumeli
Hisarı ile karşılaştırarak, “Bu bina, o surlardan daha yüksek, onlara
hükmedecek. Gücü manevidir ve ebedidir, o surların yıkılıp gittiğini görecek.” dediğini
kitaplardan okuyoruz.  Yine Amerikan
misyonerlerinden Seward ise sonraki yıllarda Kolej’de yaptığı konuşmada, Rumeli
Hisarı’nı, “Amerika’ın keşfinden kırk yıl önce Hıristiyan ordusunun yenilmesini
ve Müslüman despotizminin kurulmasını sağlayan kuleler” sözüyle betimler.
Anlaşılan odur ki, lise olarak Robert Koleji, onun devamı olarak kurulan
Boğaziçi Üniversitesi, diğer lise ve üniversitelere göre Batılı sömürgeci
güçlerin gözünde ayrıcalıklı konuma sahiptir. Bu ayrıcalık, ona tarihi misyon
yüklenmesindendir. 1971 yılına kadar bütün rektörlerin yabancı olduğunu bilmek,
bu okulun misyonu hakkında bize daha net fikir verebilir.

Aytunç Altındal, “Türkiye’de ve
Dünyada Casuslar” adlı kitabında okulun “Osmanlı’daki, Amerikan, İngiliz, Rum
casuslarının yuvası olduğunu, birçok casusun bu okulda, öğretim üyesi kisvesi
altında görev aldığını” belirtir. Yine devletin istihbaratında çalışanların, bu
okulun öğretim üyesi ve öğrencilerinin casusluk faaliyetlerini kaydettiklerini
biliyoruz.

Şimdi sormak gerekir: Okulun
geleneğini, misyonunu gündeme getirerek gösteri yapanlar, hangi mirasa,
geleneğe sahip çıktıklarını, ne uğruna nefes tükettiklerini biliyorlar mı?

Robert Kolejinin ve Boğaziçi
Üniversitesinin, Türkiye’nin en zeki öğrencilerini, en yüksek puanla aldıkları,
onlara üst düzey eğitim verdikleri bir gerçek. Kumaş kaliteli, terzi iyi; peki
ortaya çıkan elbise ne? Robert veya Boğaziçi mezunu olup bu memleket için bedel
ödemiş, ülkemize yüksek imaj kazandırmış kaç isim var? Yüzde onluk veya
yirmilik istisna, bu sorumu haksız çıkarmaz.

Öğretmenlik yaptığım yıllardan
hatırlıyorum. Robert Koleji’ne ancak elit kesim diyebileceğimiz ailelerin
çocukları gidebilirlerdi. Özel ders ve para gücüyle kazanılabilen okulu bitiren
öğrenciler, üniversite sınavlarına formalite olsun diye girerlerdi. Bunların da
tek tercihi, Boğaziçi Üniversitesidir; değilse, özellikle Amerika’da, olmazsa bir
Batı ülkesinin üniversitesinde okumaktır.

Kendilerine destek olduğum Kolej
öğrencileri ile aramdaki değer farklılığından hep rahatsız oluyordum. Bir
gerçek olan konum farklılığının, insanlarda ne derin algı ve ufuk ayrışmasına
yol açtığını net bir şekilde görebiliyordum. Zevklerdeki, ilgilerdeki, beklentilerdeki,
değerlerdeki, uçurum denecek görüş ve anlayış farklılığı, bana ayrı
cumhuriyetin vatandaşlarıymışız hissi veriyordu. Vatan, bayrak, dil, din
duyarlılığımı; vefa, sadakat, aidiyet, hoşgörü, fedakârlık gibi değerleri bu
zeki öğrencilerde göremiyordum. Yüksek özgüven, bir o kadar ego; ferdiyetçi,
liberal ahlak, en belirgin özellikleriydi.  İstisnalar hariç, her biri bu ülkenin
kaybedilmeye aday Mankurtları gibi geliyordu bana.

Boğaziçi mezunlarının yüzde kaçı
bu toprağın insanı olarak kalabiliyor, bulunduğu seviyeye kendisini getiren
insanlara karşı borcunu ödeyebiliyor? Bir anket yapılsa, en az yüzde yetmişinin
yüksek lisans ve doktorasını yurt dışında yapmak isteyeceği, iş ve meslek
kariyeri için bir Avrupa, özellikle Amerika’da yaşamayı tercih edecekleri
görülecektir. Bu ülkede yetiştiği halde, bu ülkenin insanına, toprağına hizmet
borçlandığı bilincine sahip olmamak da, maalesef, yine bu toprakların insanına
özgü bir patolojik hal.

En zeki gençlerimizin en kaliteli
eğitim verdiğini düşündüğümüz üniversitelerde öğrenci olduktan sonra nasıl
kimlik değiştirdiklerini, ailelerine, içinden çıktıkları topluma
yabancılaştıklarını, onlara tepeden baktıklarını; dış güçlerin piyonu, bölücü
örgütlerin maşası olduklarını gördük. Memleketteki her türlü güzel işe karşı
çıkan “istemezük”çü zihniyet sahipleriyle iş birliği yaparak terör
estirdiklerini de unutmadık.

Bu topraklarda olup bu topraklara,
bu ülkenin insanlarının vergisiyle maaş alıp bu ülkenin insanına, bu insanların
geçmişine ve geleceğine hizmet etmeyen ve etmeyecek olan her türlü ve her
seviyede eğitim kurumu, artık bize gerekli değildir, fazladır. Her seviyedeki
eğitim kurumu bu perspektifle yeniden organize edilmelidir. Beni tanımayanı ben
tanımak zorunda değilim. Herkes, borçlu olduğu yere hizmet etmekte serbesttir,
borçludan alacağımı istemek de benim hakkımdır.  

Sosyolog Nur Vergin apartman
örneğinden yola çıkarak “Apartmanların bodrum katlarında yanan sahur ışıkları
üst katlarda yanmaya başladığında Türk toplumunda sosyal çatışma başladı.” der.
Toplumun alt katmanını oluşturan yoksulların, kimliği inkâr edilenlerin, inancı
sebebiyle değersizleştirilenlerin, her türlü bedeli ödemesine rağmen
susturulanların, “Artık ben de varım.” diyerek haykırmalarıdır bu çatışma ve
çatırdama. Çatırdama devam etmektedir ve etmelidir. Su akacak, yatağını
bulacaktır.

Duman, ateşin varlığının
delilidir. Yeter ki bizi ısıtan ve ışıtan meşale yanmaya devam etsin. 

Karakterin Kaç Karat?

§  24 Ayarlar;
herkese ve her şeye değer verirler, adeta değerleme uzmanıdırlar.

§  22 Ayarlar;
herkese değer vermeye gayret ederler.

§  18 Ayarlar;
yaptıkları işe değer verirler, emeklerine değer verene değer verirler.

§  14 Ayarlar;
kendilerine değer vermeyene değer vermez.

§  8 Ayarlar;
herkesin değerini düşürerek eşitlenmeye çalışırlar.

§  4 Ayarlar;
iyi ve değerli her şeye düşmandırlar, hiçbir iyiliği cezasız bırakmazlar.

§  0 Ayarlar;
Şeytan’dan daha değersiz olanlar (metastaz karakter kanseri)

 

       
24 Ayarlar
pek piyasada görünmezler, görülemezler. 18 Ayar ve yukarısınca

farkedilebilir;
14 Ayarlar değerini kısmen bilebilir.

       
22 Ayarların
pek azı piyasadadır. Ama halleri çok değerli gibi göstermez (reklâmsızlık)

       
18 Ayarlar:
Piyasada başarılı tipler bunlardır (işadamı, akademi, bürokrasi; eskiden)

       
14 Ayarlar:
Siyaseti ful doldururlar; çoğu esnaftır (kâr koşucusu, başganımsever ve

sırf
herkesçe meşrulaştırıldığı için hovarda, içki-kumar takılanlar)

       
8 Ayarlar:
Ticarette, siyasette şikâyetkâr ve dedikoducudurlar. Benlik budalası ve bir o

kadar
da yancıdırlar.

       
4 Ayarlar:
Asalak ve parazittirler. 8 Ayarlara hayrandırlar, ömürleri 14 Ayarlara
kölelikle

geçer
(gönüllü hem de)

       
0 Ayarlar:
Müptezellikte müzeliktirler (Ceren-Özgecan katilleri, çocuk tecavüzcüleri,

ilh.)

 

ü  84 milyonda 84 bin 24 Ayar ya çıkar ya çıkmaz.

ü  22 Ayarlar 220 bin ilâ 840 bin arasıdırlar.

ü  18 Ayarlar 8 – 10 milyon civarıdırlar.

ü  14 Ayarlar, nerden baksan 14 milyon.

ü  8 Ayarlar günümüzde çoğunluğu oluşturmaktalar; 40 milyon kadar.

ü  4 Ayarlar; 3 ya da 4 kere 4 milyondurlar.

ü  0 Ayarların sıfıra yakın olması normaldi lâkin bugünlerde on binler
ve yetişenlerle

yüzbinler..

 

            İÇNOTLAR:

1.      Ayarlar, Saatçilerin
Ayarlarını Ayarlama Enstitüsü
’nden çalınmıştır.

2.      Ayarlamalar için yapılan rakamlandırmalarda ve
istatistiklerin toplamlarında

tutarsızlıklar bulunabilir
zira TUİK enflasyon ölçeklendirmesi
örnek alınmıştır.

3.      Ayarsızlar listeye dâhil edilmemiştir. Bu yüzden millî ayarımız tespit edilememiştir.

4.      Yazıda ayarı bozukları ayar etmek amacı güdülmemiştir.

5.      Mevzu; ‘ayarını
bozduğun kantar, gün gelir seni de tartar
’ ama eksik mi tartar,

fazla
mı tartar ile Fabrika Ayarları
arasında git-gelli bir şekilde ele alınmıştır.

 

SONUÇ

·       
Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı
insandır
.” (Tanpınar)

·       
Zamanına sahip
çık ve ayarına göz-kulak ol, bay karakter! (İsra 84)

(Ord. Prof. Dr. REHA OĞUZ TÜRKKAN’IN Ebedî Âleme İntikal Edişinin 11. Yılı Vesilesiyle) Türkçülüğün Yeni Esasları 2 Hedefe Doğru

Tanınmış
Türk Milliyetçisi, 3 Mayıs 1944 Hâdiselerinin mağdurlarından Ord. Prof. Dr.
Reha Oğuz Türkkan, Türkçülüğün Yeni
Esasları
isimli kitabının ikinci cildine, alt isim olarak Hedefe Doğru ibâresinin tercih
edilmesini; “Birincinin adı ‘Yükselen Milliyetçilik’ idi, ikincisi
daha çok 21. Yüzyıl milliyetçiliğini anlattığı için, ‘Hedefe Doğru’ oldu
” sözleriyle açıklıyor.

Prof.
Türkkan eserine “90 yaşıma 3 yıl kaldı,
belki son kitabım olacak. Bir nevi ‘vasiyetnâme’ ve ‘Bayrağı sizlere teslimim
de…’ diyebilirsiniz
” notunu düştükten sonra 
Bir Uyarı’ ile başlıyor:

Geçenlerde bir ‘Ben Milliyetçi Değilim!’ başlıklı, yarı
mizah üsluplu bir yazı okudum.

Türk
milliyetçilerine, hatta bir keresinde ‘Türkçüler
sözünü de kullanarak demediğini bırakmıyor. Tam da anlaşılmıyor. ‘Milliyetçi’ sıfatlılarının son
zamanlarda yaptıklarından dolayı milliyetçileri mi suçluyor, yoksa, kendisi de
vaktiyle milliyetçiymiş de, her kanunsuzluğun altından ‘milliyetçiyim’ diyenler çıkıyor diye mi isyan ediyor, bu ‘etiketi’
artık kirlenmiş sayıyor?

* * *

Epey kafa
karıştırıcı. Ama bulanık hava da öyle. En iyisi yazdıklarından birkaç örnek
vereyim. ‘O milliyetçi, bu milliyetçi.
Biz sap gibi ortada kalıverdik. Çünkü milliyetçilik birilerinin tekeline
geçtiği için benim gibilerine bir şey kalmadı
’ ve devam ediyor:

Aman kalmasın. Benim ne işim var
çetelerle… mafya liderleriyle… Ağca’ya ‘En büyük Türk’ diye tezâhürat yapan
karanlık tiplerle… Ben bu tiplerle aynı kefede nasıl yer alırım! Çünkü
bunların hepsi de milliyetçi olduğunu söylüyor
.’

Ve yerinde bir tespiti:

‘Hiç abartmıyorum.
Türkiye’de milliyetçilik, Türkçülük, vatanseverlik işte bu hâle düşürüldü.’

‘Mafya babası
yargılanırken, Türkçülük ve milliyetçilik nutukları atıyor. Silâh kaçakçısı
milliyetçi, çek-senet tahsilâtçısı milliyetçi, suikastçı milliyetçi… Neymiş,
bunları milliyetçi ve vatansever oldukları için yapıyorlarmış… Meydanı boş
bulan bu tipler, yine süratle çoğalmaya başladılar.’

Ve benim de
kullanacağım bir uyarıyla bitiriyor:

‘Dikkatli olalım!’

* * *

Ama kendisi de
dikkatsiz. Milliyetçiliğin zart zurtluk olmadığını söylerken, ne olduğunu
söylemiyor, hatta besbelli ki bilmiyor. Bilseydi, savunduğu isimler hep Orhan
Pamuk, Hırant Dink gibiler olmazdı. Adı geçenlerin fikir özgürlüğü
savunulacaksa, şiddete varmayan protestocuların da fikir özgürlüğü
unutulmamalıydı, suçlanmamalıydılar.

Gene de, bu
gazetecinin çizdiği kara tablo düşündürücü.

Türk
Milliyetçiliği, Türkçülük, vatanseverlik ayağa düşürülmemelidir. Suç
işleyenlerin maskesi suratlarından sıyrılmalı, ‘Milliyetçiyim’ kalkanı ellerinden alınmalıdır. Bu sahtekârlıkları
kullananları ‘deşifre’ etmek, aslında neyin nesi olduklarını belirtmek ve asla,
asla aramıza almamak, gerçek ve gerçekçi Türk Milliyetçilerinin vazifesidir.

* * *

Türk Milliyetçiliği
en önce sevgiyle başlar. Türk’ü Türk yapan her şeyi (zararlılar hariç) sevmek.
Duyguyla ve akılla, bilerek…

Ya Türk’e karşı
-içte ve dışta- düşmanca davrananlara, hainlere veya yanlış yapanlara Türkçünün
tutumu ne olmalı? Şüphesiz önce akıl yoluyla doğruyu göstermek, zararlarını
önlemek için tedbirler almak gerekir. Daha azgın olanlarına karşı da Türk
Silâhlı Kuvvetleri’ne güvenmeliyiz. Sahte iddialarla, komplo teorileriyle
TSK’nm yıpratılmasına olanca Türkçü gücümüzle karşı çıkmalıyız. Ve Atatürk’ün
irşatlarını da her zaman hatırlamalı, fakat zaman ve zemine de uygun
davranmalıyız.

2006’nın dünyasında
uyarımız bu olmalı.

Türkkan
Hoca belirlediği hedefleri şöyle açıklıyor: 1- Lider kadrosu, 2-İslâm’ın rûhuna
iman, 3-Bölücülüğü ve terörü önlemek, 4-Türklerin bağımsızlığı ve beraberliği,
5-Çevrecilik, 6-Kaynaklarımızdan akıllıcı faydalanma, 7-Enerjide dışa bağımlılıktan
kurtulmak, 8-Haysiyetli bir dış siyâset, 9-Eğitim, 10-Nüfus politikası, 11-Âdil
gelir dağılımı ve işsizlik, 12-Güçlü ekonomi.

‘Müjdeler
ve Kâbuslar’ başlıklı bölümde imkânlar ve karşlaşılabilecek zorluklar hakkında
bilgi verildikten sonra işe yarayacak plânlar sunuluyor.

Bu
eserini ‘son söz’ olarak
değerlendiren Türkkan Hoca, ‘son söz’ün
de ‘son sözü’nü söylüyor. Bu sözler,
21 yüzyılda kimlerin ‘süper güç
olacağına dairdir.

Konu
ile alâkalı hükümlerini vermeden, Hoca’mızın fütüroloji – gelecek ilminin temel
prensibini belirtmek gerekir: (Fütüroloji ilmine göre tahminler, ‘cek’li – ‘cak’lı hecelerle biten kelimelerle değil, ‘şu şartlarla, şöyle olabilir’ kelimeleriyle bitirilir. ) 

‘Bilgi Çağı’
eşittir ‘21. Yüzyıl’ olduğuna göre, bu çağda aranan vasıflar ve varılan
seviyeler nedir? Daha önce de yayınladığım grafiğe bakarsak, 2000 yılından beri
çok bilim araştırma yayınlarının sâhipleri, başta % 34’le ABD ve ötekiler de
hepsi % 9’la Japonya, İngiltere ve Alman- Diğerleri (% 3-8’ler olmak üzere
Fransa, Çin, Kanada, Avustralya gibi kaç ülke….

Yaşama
standartlarında en başta görülenler ABD, Batı Avrupa, Japonya, Güney Kore,
Tayvan, İsrail ve İrlanda.

Rolls-Royce’un
başkanı Sir John Rose, artık ‘gelişmiş /
gelişmekte / gelişmemiş’ tasnifleri değil, akıllı (bilgili, daha akılı / çok
akıllı şeklinde olanları muteber oldu. Bilgi ve çok yüksek teknik yetenek,
yoğunlaşan günümüz dünyasında şart
’ diyor.

Bir başka
araştırmacı, ‘problem çözme becerisi olan
(hatta evvelce hiç karşılaşmadığı problemleri bile çözebilen) ve kısa sürede
çözüm üretebilecek şekilde yetiştirilmiş insanlar farkı aratıyor
’ sonucuna
varıyor.

Görüldüğü gibi, Kaliteli Eğitim ilerlemenin ve başta
kalmanın şartıdır.

Yale Üniversitenin
başkanı Richard Levin, Çin’in ilerleyişini Amerika’nınkiyle şöyle kıyaslıyor:

‘Yenilik yaratmakta
ABD’nin başarısının 3 esas sebebi var:

1-Temel bilim
araştırmalarında dünya liderliği;

2-Yaratıcı ve özgür
düşünmeyi teşvik eden eğitim sistemi;

3-Yeni tasarıların
yüksek riskine rağmen destek sağlayan esnek bankacılık sistemi.

Çin bu yolda
yürümeye kararlı. Çin’in en seçkin üniversiteleri Amerika’ya gelip buradaki
eğitim sistemini inceliyor. En çok üstünde durdukları konular da, öğrencilerin
sınıf tartışmaları; tenkitçi, bağımsızca ve yaratıcı düşünüşün teşvik ediliş
şekilleri.

Boş yere Çin yıllık
kalkınmada % 9-10 gibi müthiş rakamlara ulaşmıyor!

* * *

Newsweek dergisi,
26 Haziran 2006 özel sayısında ABD’nin dünyanın tek süper devleti oluşu ne kadar
devam edecek’ sualine şu cevabı veriyor:

ABD teknolojide, yenilikte, üretimde ve
kârda hâlâ en baştaki güçtür. Fakat dünyanın birçok yerinden Amerika’ya
yetişmede ne kadar hızlı gelişmeler olduğunun Amerikalılar farkında değil
.’

ABD gitgide
tüketici rolünden zevk alırken Asya güçleri (Çin, Hint, Güney Kore, Singapur…
vb.) üretici olmayı tercih ediyorlar. Ve Amerikan cârî açığı hızla da açılıyor.
Artık üreticiler, sanıldığının aksine, sade ucuz üretimle değil, kalitede de
hızla ileri adımlar atıyorlar.

Sade ABD değil.
İngiltere başbakanı Tony Blair de, Şubat 2006 târihinde bir yazısında, ‘Çin’in İngiltere’ye nispetle üç kat daha
hızlı büyüdüğünün farkında olmaktan ıstırap duyuyorum
.’ dedi.

Yine ABD / Çin
karşılaştırmasına dönersek, araştırmacı Melinda Liu diyor ki: ‘Çin bugünlerde ABD’den % 2.5 kat daha fazla
üinversite mezunu veriyor (nüfusu fazla olduğun dan diyebiliriz), ARGE
yatırımlarında öne geçiyor patent müracaatları ABD’ninkinden üç katı oluyor.
Bunları eğitim kalitesini en üst düzeye çıkarmakla ve bilim / teknoloji
araştırmalarına büyük destek vermekle elde ediyoruz
.’

* * *

2006 rakamlarına
göre kişi başına gayrı safi gelir büyümesinde Çin ve Hindistan başlardayken (%
8 ve % 6.4), ABD % 3.6’da gidiyor.

200 en üstün
dereceli üniversite sıralamasında ABD hâlâ birinci (54 puanla), ama Çin ve
Japonya 10’ar puanla 4’üncü geliyorlar.

Rakamları,
grafikleri daha da çoğaltabiliriz.

Sonuç hep aynı şeyi
haykırıyor: Bilime, eğitime büyük önem ve destek verenler hep ilerdeler. Ne
yazık ki bu ölçümlerde çok ama çok gerilerdeyiz. Dışarı giden (tahsil veya iş
için) vatandaşlarımızın orada isim yapmaları, başarılı olmaları gösteriyor ki
yeteneğimiz, zekâmız yeterli. Vaktiyle Batı’nın, sonra Japonya’nın, şimdi de
Asya Kaplanlarının yaptıklarını biz de yapar, bilime ve eğitime birinci
derecede destek verirsek ve hele 300.000.0000’luk Türk dünyası olarak ortak
hareket edebilirsek, tarihte dört defa yaptığımız gibi, biz de süper güçler
arasında yer alırız. İnşallah.

Dünyanın en
zengini, Microsoft’un kurucusu ve Windows işletim sisteminin mucidi Bili Gate
2008’de artık hayır işleriyle uğraşacağını ilân ederken sebebini şöyle
açıkladı: ‘Eğitimi geliştirmekle uğraşacağım. Amerika, gelecekte de başta
kalacaksa, bunu ancak en iyi eğitimiyle başarabilir
.’

Yani yine;
eğitim..! eğitim..! eğitim…

Bu
değerlendirmelerin 2006 yılında kaleme alındığını, adı geçen ülkelerin bugünkü
durumlarını da göz önünde bulundurarak düşünürsek, Reha Oğuz Türkkan Hoca’mızın
ne kadar mükemmel bir fütürolog olduğu kendiliğinden ortaya çıkar.

Şimdi
başımızı iki elimizin arasına alıp bizim gelecek planlayıcılarımız var mı? diye
düşünme zamanıdır.

Vakit
kaybetmeden…

(Türkçülüğün Yeni
Esasları isimli eserin birinci cildine ait bilgiler için KİTÂBİYAT 432
sayfasına bakılabilir.)

POZİTİF
YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi, Çatalçeşme Sokağı, Çatalçeşme Han, Nu: 52/2 Cağaloğlu, İstanbul.
Telefon: 0.212-514 57 87, Belgegeçer: 0.212-519 09 14 e-posta:
sdcimen@gmail.com  // www.pozitifkitap.com

 

Ord. Prof. Dr. REHA
OĞUZ TÜRKKAN

     1920’de İstanbul’da
d
oğdu. St. Joseph, Galatasaray ve Kabataş Liseleri’nde
okudu. Hukuk Fakültesi’nden ve Sorbonne Columbia Üniversitesi’nden diplomalar
aldı. Uzmanlık alanlarından bazıları: Psikoloji, Türkololoji, fütüroloji,
eğitim teknolojileri ve hızlı okuma.

     Yazı hayatına 18 yaşında iken atıldı, Ergenekon, Bozkurt, Gök-börü
dergilerini yayınladı.

     Türkçü ve anti-komünist tavrı ile
dikkatleri çekmiş, 1944 Türkçülük-Turancılık
Davası
’nın sanıklarından biri olarak Tabutluk
adıyla anılan hücrede 3 gün 4 gece işkenceye tâbi tutulmuştur. Bu davada,
dönemin iktidarına muhalif olan arkadaşlarıyla birlikte, îdam talebi ile
yargılanmış, 5,5 yıl hapse mahkûm edilmiştir. Askerî Yargıtay’ın bozma kararından
sonra 2 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi’nde, Mart 1946’da beraat etmiştir.
Hapiste kaldığı süre 1,5 yıldır. Beraat ve tahliyesinden sonra,  önce Fransa’ya, sonra ABD’ye gitmiş, 25 yıl
Amerika’da yaşamıştır.

     1972 yılında Türkiye’ye dönen Türkkan;  1975’te Millî Eğitim Bakanlığı bünyesinde
Türkiye’nin ilk açık üniversite denemesi olan YAYKUR’un kuruluşunda görev
aldı, genel sekreterliğini yaptı ve YAYKUR programları içinde psikoloji
dersleri verdi. Boğaziçi ve Hacettepe üniversitelerinde de eğitim teknolojisi
ve uzaktan eğitim projelerine iştirak etti.

     Türkkan’ın hareketli bir hayatı ve ilgi
çekici bir kişiliği vardır. Amerika’da hayatını, eğitimci, yayıncı, yazar,
konferansçı, öğretim makineleri mucidi, üniversite öğretim üyesi, bilgisayar
ve televizyon programcısı, eğitim teknologu olarak kazandı. Konferansçıları
arasında bulunduğu bir Amerikan enstitüsü onu: ‘Müslüman-Türk, Fransız-Avrupa ve Anglo-Sakson, Amerikan gibi, tek
kişide bulunması zor üç kültürle yoğrulmuş olan Dr. Türkkan, gerçekte
katıksız bir Türk’tür. Rönesans’tan beri az görülen türde çok yönlü, fakat o
yönlerinde derinliğe varabilmiş başarılı bir şahsiyettir
.’ Sözleriyle
takdim etmiştir. Türkler ve birçok yabancılar onu ‘yılmak ve yorulmak bilmez bir Türkçü’ olarak tanır ve sayarlar.
Türkçe, Fransızca ve İngilizce 40’dan fazla eseri yayınlanmıştır. Kitap
hâlinde toplanmamış 3000’i aşkın makale, ansiklopedi maddesi, inceleme
dizisi, senaryo, piyes, hikâye ve çocuk masalları kaleme almıştır.

     Türkkan Hoca’mız, ardında 50’ye yakın
eser, binlerce makale ve büyük hizmetler gerçekleştiren, sevilen-saygı
duyulan parlak bir âlim olarak 18 Ocak 2010 tarihinde 90 yaşında iken ebedî
âleme intikal  etti.

     Kabri İstanbul’daki Zincirlikuyu
mezarlığındadır. Mekânı cennet olsun, kabri nurlarla dolsun. Aziz ruhuna el
Fatiha…  

 

KUŞBAKIŞI

UYUYAN DEV TÜRK DÜNYASI / 9 Büyük Proje

Kitabın birinci baskısı 14 X
20.3 santim ölçülerinde birinci hamur kâğıda basılı 175 sayfa olarak 2005
yılında Ankara Ticaret Odası tarafından yayınlandı. Genişletilmiş ikinci baskı
ise 13,5 X 21 santim ölçülerinde, üçüncü hamur kâğıda 347 sayfa hacimle Pozitif
yayınları tarafından okuyucuya sunuldu.

Türkkan Hoca, bu eserinde ‘Türk dünyası devletlerinin İsviçre gibi
kalkınmış ve gelir seviyesi yüksek, halkını refah içerisinde yaşatan bir devlet
mi yoksa Kanûni Sultan Süleyman Han dönemindeki gibi Osmanlı Cihan Devleti veya
günümüzdeki ABD gibi tehditlere pabuç bırakmayan, doğru veya yanlış dünyaya
nizam verebilen güçlü bir devlet mi olması tercih edilmelidir
?’ diye
soruyor.

Sonra da hedefin belirlenmesinde,
dikkat edilmesi gereken hususlara işaret ediyor: Kalkınmış ve refah seviyesi
yüksek devletler, askerî bakımdan güçlü değilse, süper güçlerin baskılarına ve
hatta tecavüzlerine maruz kalabilirler. Karşılaşacağı problemler sebebiyle
kalkınmalarını devam ettiremeyebilirler, refah seviyesinde de düşmeler
yaşanabilir. O halde; ‘hem kalkınmış ve
refah seviyesi yüksek hem de ordusu güçlü, caydırıcı özelliklere sâhip devlet
yapısı tercih edilmelidir
’ diyor ve bu tercihin olumlu neticelere ulaşması
için atılması gereken 9 dev adımı açıklıyor.

 

BİZ KİMİZ? / TÜRKLÜĞÜN KİMLİK ŞİFRESİ

Türklük, milliyetçilik,
vatanseverlik konularında yaptığı çalışmalarla adından söz ettiren Ord. Prof.
Dr. Reha Oğuz Türkkan, Türk kimliğini tartışıyor ve ‘Biz Kimiz?’ sorusuna
cevap arıyor. Türklüğün doğuşu, kime Türk dendiği, Türk tarihinin bilinmeyen
sayfaları, başkalarının Türkler hakkındaki düşünceleri, yazarın bu kitabında
ele aldığı konulardır.

 

ARAYAN ADAM:

Birinci cilt ‘Hani Ben Çocukken… Delikanlıyken de!’
İkinci Cilt ise ‘Bir Dâvâ Uğruna 1944
olayları ve Tabutluk İşkenceleri
’ alt isimlerini taşıyor. Her ikisi de 13,5
X 20,5 santim ölçülerinde. Birincisi 294, ikincisi 330 sayfadır.

Türkkan hoca, eserlerin alt
isimlerinden de anlaşılacağı üzere okuyucuya ironi çeşnisinden faydalanarak
otobiyografisini sunuyor. Otobiyografi içerisinde milletinin fertlerine,
milletini sevdiği için zulmeden bir yönetimin anatomisi de veriliyor.

Türkkan Hoca’nın hareketli ve maceralı
bir hayatı vardır. Hem kitap kurdu hem de kavgacı… Çocukken de delikanlılık
çağında da… Olup bitenleri roman tadında anlatıyor. Yayınladığı dergiler, ‘Faşizm Tehlikelidir’ başlıklı bir dizi
yazı yazdığı için derginin kapatılışı, Atatürk’ten ‘Turancılık  dersi’ alışı ve
at binme merakı… Tekmili birden… iki ciltte.

Bu kitaplar da Pozitif
Yayınlarından.

KISA KISA… KISA KISA…

1-TÜRKÇÜLÜĞE GİRİŞ: İstanbul, 1940

2-MİLLİYETÇİLİĞE
DOĞRU: İstanbul, 1943

3-İLERİ
TÜRKÇÜLÜK VE PARTİLER: İstanbul 1946

4-TABUTLUKTAN
GURBETE: İstanbul 1985

5-TÜRK
MİLLİYETÇİLİĞİNİN KISA TÂRİHİ İstanbul 1992

Ve diğer eserleri… kasetler,
senaryolar, hızlı okuma kitapları, roman, hikâye ve tarih kitapları. Toplamı
100’ü aşkın…