27.7 C
Kocaeli
Pazar, Haziran 21, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 431

Ve Nihayet Aşı

2020 yılının en önemli olayı Covid 19 büyük salgınıdır. Çin’de
başlayıp Mart 2020’de Dünya Sağlık Örgütü’nün büyük salgın (pandemi) olarak ilan ettiği bu olay insanlarımızın her türlü
davranışında yeni mecburiyetler ve alışkanlıklar edinmesine sebep olmuştur.
Devlet yöneticilerine, iş insanlarına yeni yükümlülükler, yeni sorunlar
getirerek maddi-manevi bir yığın yeni çözümler aramaları mecburiyetini
getirmiştir. Covid- 19 virüsü, coronavirüsler grubunun hayvanlarda bulunan bir
türünün mutasyon geçirerek insanlarda bulaşıcı hastalık yapma özelliği kazanmış
olan bir tipidir. Bu virüsün sebep olduğu hastalık, insan coronavirüslerinin
yaptığı basit sonum yolu enfeksiyonunun aksine ölümlere yol açan ağır akciğer
enfeksiyonuna yol açması sebebiyle önemlidir. Şöyle ki enfluenza ( grip)
virüsünün yaptığı enfeksiyon %0.1 öldürücü iken covit-19  %1,5-%2 oranında ölümle sonuçlanmaktadır. Bu
durum ise ciddi sağlık sorunları yaşanmasına sebep olmuştur. Sağlık
yöneticileri zaman zaman hastalara yeterli hizmet sunmakta zorlanmıştır. Bulaşıcılığı
sebebiyle sağlık ordumuzun çalışanları olan hekim, hemşire ve yardımcı
hizmetlileri içinden de hastalığa yakalanan olmuş, ölümler üzüntüleri
artırmıştır.  Bazı ülkelerde cenaze
definlerinde bile ciddi sorunlar yaşandığı haberleri toplumda ciddi bir endişe
ve korku artışına sebep olmuştur.


Salgın hastalıklarda en önemli adım bulaş zincirinin
kırılmasıdır. Bu gerekli tedbirleri uygulamakla olur. Bulaş zincirini
kırabilen, bulaşma yollarını ortadan kaldıran tedbirleri iyi uygulayan ülke ve
toplumlar bu salgını daha kolay kontrol etmişler, daha az zarar görmüşlerdir.
Diğer önemli adım salgınla mücadele eden başta hekimlerimiz olmak üzere sağlık
ordumuzun imkân ve çalışmalarıdır. Bu salgın bize sağlığın ve sağlık
çalışanlarının ne kadar önemli olduğunu bir daha göstermiştir.

Covit-19 da antibiyotikler benzeri etkili bir ilacımızın
olmaması hastaların tedavilerindeki en önemli eksikliğimizdi. Ayrıca salgın
hastalıklarla mücadelede diğer önemli bir silah olan aşının olmaması da bir
eksikliğimizdi. İlim adamlarının ilaç ve tedavideki çalışmalar ile aşı konusunda
yoğunlaşan çalışmaları önemli imkânlar bulunmasını sağlamıştır. .Aşı konusunda çok
kısa zamanda önemli mesafeler alınmıştır. Halen 5 aşı onay almış olup değişik
ülkelerde insanlara uygulanmaya başlanmıştır. Ülkemizde de 14 Ocaktan itibaren
Çin’den getirilen aşı sağlık çalışanlarından başlanarak uygulanmaktadır. Sağlık
Bakanlığımızın planlaması dâhilinde E-devlet randevu sistemi ile halkımıza da
bu aşı uygulaması yapılacaktır. Covid-19 aşısının bulunup uygulanır hale gelmesi
artık bu salgının kontrol altına alınacağının önemli bir işaretidir. Enfeksiyon
hastalıklarını kontrol etmenin en önemli yolu bağışıklık kazanılmasıdır. Bu ise
bünyemizin bağışıklık seviyesinin kuvvetli olmasının yanında etkene karşı
bağışıklık kazanılması ile mümkün olur. Tıp bunun çaresini aşıyla bulmuştur. Çiçek
hastalığı, çocuk felci hastalığı, hepatit hastalığı gibi bazı hastalıklar bu
sayede kontrol altına alınmıştır. 1950’lere kadar ülkemizde de insanların
korkulu rüyası olan verem bu sayede korkulan hastalık olmaktan çıkmıştır. Şimdi
de covid-19’a karşı etkili olan aşı bulunmuş ve insanlığın hizmetine sunulmuştur. Bu aşının nereden geldiği, kimler
tarafından yapıldığından çok bir an evvel uygulanarak bağışıklığımızın
sağlanması önemlidir.
Bunu yapabildiğimiz oranda covid-19 salgını kontrol
altına alınacaktır. Bu sayede salgının hayatımızda yaptığı kısıtlamalardan
kurtulup normalleşmiş bir hayata dönebileceğiz.

Her aşıda olduğu gibi bazı yan etkiler, beklenmeyen sonuçlar bu
aşılamada da olabilir. Bunların takibi ve kontrolü tıp adamlarının işi olup aşı
reddini gerektirmez. Bilmeliyiz ki; ya
hastalanıp bağışıklık kazanacağız ya da
aşılanıp bağışıklanarak bu salgından kurtulacağız
. Sağlık ve mutluluklar
dilerim.

Devlet Başkanını Kim ve Neden Dinlemiyor?

Cumhurbaşkanı
Erdoğan dünyada en yüksek faiz oranlarının uygulandığı ülkelerden biri olan
Türkiye’nin devlet başkanı.
Bakın kendisi bu gerçekten nasıl yakınıyor:

“-Birçok
yatırımcı, girişimci faiz yükü altında eziliyor. Bu bankaların sizi nasıl
sömürdüğünü biliyorum.”

“-Şu
anda dünyaya bakalım. ABD’de faiz oranı ne. Japonya’da ne? Avrupa’da eksi,
İsrail’de eksi. Bütün bunlar ortadayken biz yüksek faizlerle övünüyoruz.

Birçok şirketimizi adeta batırmakla övünüyoruz.”

“-Beni
dinlerler dinlemezler… Ama ben yüksek faize karşıyım.”

“-Faizi
ne kadar aşağı çekerseniz enflasyon o kadar düşer.”

Bu yakınmanın
sahibi, şikayetçi olduğu yüksek faiz oranlarını belirleyen kurumların başındaki
görevlilerin tamamını atayan kişi.

Bundan önceki Ekonomi
Bakanı ile Merkez Bankası Başkanını
alıp yerine, faizleri yükseltmek üzere,
yenilerini getiren O.

Biz Recep
Tayyip Erdoğan’ı çok partili dönemin en güçlü Cumhurbaşkanı olarak biliyoruz.

Acaba yanlış mı biliyoruz?

Peki, kudretli
Cumhurbaşkanımızın sözünü dinlemeyen kişi veya kurumlar kim?

Erdoğan kudret ve
gücünün büyüklüğünün farkında olunmasından hoşnut olan bir siyasetçidir. Nasıl
olur da “beni dinlemezler ama” diye bir cümle kurabilir?

Devlet kadroları
içinde de özel şirketlerde de O’nun sözünü dinlemeyen birilerinin olacağı
kanaatinde değilim.  

Ama emin olduğum
bir şey var ki, Cumhurbaşkanı dövize, faize ve enflasyona söz geçiremiyor.

Çünkü hiçbir
ekonomistin kabul etmediği
“Faizi ne kadar aşağı çekerseniz,
enflasyon o kadar düşer”
şeklinde bir itikadî teori
temelinde ekonomiyi yönetmeye çalışıyor.

Ekonomiyi
bilimden, dünya tecrübesinden uzak, “şahsi inancı” ekseninde aldığı kararlarla
yönetmeye çalışınca
da sonuçlara sözünü geçiremiyor.

Çok
haklı olarak “Bana yatırım, istihdam, üretim, ihracat lazım” diyor. Ama yatırımlar
durdu, istihdam alanı yaratılamıyor, üretim geriledi.

Milli
geliri
büyütemediği gibi küçültüyor, işsizliğin ve
yoksulluğun
artmasına çare bulamıyor.

Dünya
sıralamasında
ülkemizin geri sıralara düşmesini
önleyemiyor.

*********************************

KÖİ veya YAP- İŞLET- Devret
İhaleleri

Cumhurbaşkanı
Erdoğan kendisinin övünç kaynağı olan dev yatırımlar yani köprüler,
otoyollar, tüneller, şehir hastaneleri, enerji yatırımlarında uygulanan sözleşmeler

konusunda bugüne kadar şikayetçi olmadı.

Bugüne
kadar “devletin kasasından bir kuruş çıkmayacak” düşüncesiyle yapımını
savunduğu bu yatırımlar Hazine için ve milletimiz için birer kara delik haline
gelmeye başladı.

Örnek
olsun diye yazalım. Sadece Osmangazi Köprüsü
1,2 Milyar dolar maliyet hesaplanmış olmakla beraber, yapılan sözleşme
gereği, müteahhitlerin 13 Milyar dolar para kazanacağı hesaplanıyor.
Tabii ki bu parayı halkımız ödüyor.

Diğer
Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) yatırımlarında da durum aynı.

Bu
yatırımların “milleti soyma aracı” olarak kullanılmasına elbette devletin
başı karşıdır.
Sözleşmeleri yapanlar, ihaleleri 5 müteahhite paylaştıranlar
da O’nun sözünü dinlememiş olmalı.

Üstelik
bu “söz dinlemezler” yapılan sözleşmelerin içeriği sorulduğunda “ticari sır”
diyerek milletin parasının nasıl kullanıldığının hesabını da vermiyorlar. Şu “pandemi”
ortamında müteahhitlere ödemeleri hiç aksatmadan ve eksiltmeden ödemeye
devam ediyorlar.

“Ümmetin
liderinin” sözünün
bir takım kamu görevlileri tarafından
dinlenmemesi
hem gurur kırıcı ve hem de milletimiz için ağır maliyeti olan
bir sorun olarak görünüyor.

*********************************

Savcılar
da Ciddiye Almıyor

Koskoca
Cumhurbaşkanı bir T.C. vatandaşının terör örgütü üyesi olduğunu söyledi.
Canan Kaftancıoğlu’na “DHKP-C elemanı, DHKP-C’li terörist”
dedi. 

İçişleri Bakanı Süleyman
Soylu

da aynı suçlamayı benzer cümlelerle paylaştı. Üstelik suçlanan bu vatandaş Ana
Muhalefet Partisi CHP’nin İstanbul İl Başkanı.

Fakat
bugüne kadar hiçbir Cumhuriyet Savcısı alenen yapılan bu suç duyurusunu
ciddiye almadı.
Bugüne kadar CHP İstanbul İl Başkanı hakkında terör örgütü
üyesi olmaktan bir soruşturma açılmadı.

İçişleri
Bakanı’nın emrinde olan kolluk güçleri de Bakanın sözlerini ciddiye alıp, durumdan
bir vazife çıkarmadı.

Canan
Kaftancıoğlu ile farklı dünya görüşlerine sahibiz. Benim kişilerden bağımsız
olarak önem verdiğim konu bir vatandaşın hem de teröristler hakkında her türlü
tedbiri alma yetkisi elinde olan iki şahsa karşı “terörist olmadığını ispat
zorunda kalması.”

Kaftancıoğlu,
Cumhurbaşkanı ve İçişleri Bakanı hakkında,
“hakaret”, “görevi
kötüye kullanma” ve “yargıyı etkilemeye teşebbüs” suçlarını işledikleri
gerekçesiyle “suç duyurusunda” bulundu. Ayrıca 1’er milyon liralık
“manevi tazminat davası”
da açtı.

Bakalım
sosyal medyada yapılan siyasi eleştirileri bile “Cumhurbaşkanına hakaret”
suçuna dönüştüren savcılar dava açabilecek mi?

Açılabilirse
ceza davasının ve açılmış olan tazminat davasının akıbeti ne olacak?

Cumhurbaşkanı
ve İçişleri Bakanının “terörist” veya “teröristlerle işbirliği”
suçlamasına maruz kalanlar CHP İstanbul İl Başkanından ibaret değil.

CHP
ve İYİ Parti liderlerinden başlayarak, siyasette etkin muhalif kim varsa
Ak Parti Genel Başkanı, küçük ortağı ve İçişleri Bakanı tarafından yapılan benzeri
suçlamalara muhatap oldular.

İlginç
olan şu ki, hiçbir savcı bu iddiaları da ciddiye almadı. Herhangi bir
soruşturma başlatmadı.

Oysa
“bizi kıskanan” batıda ve doğuda, ne kadar gelişmiş ülke varsa oralara bakınız.
Devlet başkanının “suç duyurusu” kabilinden açıklamalarını ciddiye almayacak
bir savcı olabilir mi?

Değerli Devlet Adamı Rahmetli Alparslan Türkeş’in Ardından…

1

Rahmetli
Türkeş’i tanımak, onunla aynı idealleri, fikirleri ve heyecanı paylaşabilmek
bir Türk aydını için en büyük şereftir. Kendisini 1960’lı yılların sonlarında
tanıma şansına sahip oldum. Hangi açıdan bakarsak bakalım 2000’li yıllarda
eksikliğini sürekli hissediyoruz. Meslektaşım ve ağabeyim İ.Ü. İktisat
Fakültesi Sosyoloji ve Metodoloji Araştırma Merkezi öğretim üyelerinden rahmetli
Prof. Dr. Mehmet Eröz ile yine Allah’ın rahmetine kavuşmuş olan idealist insan İ.Ü.
Edebiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu’nun bu
tanışmada büyük payları olmuştur. O tarihlerden bugüne çok çileli, inişli,
çıkışlı günler geçirmesine rağmen, rahmete kavuştuğu ana kadar Alparslan Türkeş
davasına ve Türk Dünyasına olan kalbi bağlılıktan, Türk milliyetçiliğinin
bayraklaşan ismi ve lideri olmaktan bir an bile uzak durmamıştır. Aslında O,
devletin yapması gereken bir kamu hizmetini yerine getiriyordu: Türk gençliğine
sahip çıkmak, ona rehberlik yapmak ve geleceğin teminatı olan gençleri Türklük
aleyhine faaliyet gösteren mihraklardan uzak tutmak için gerekli uyarıları
yapmak ve onlara milli kimliklerini hissettirmek, vatan sevgisini aşılamak.

Bu ulvi gaye
ve hizmet yolunda kendini etnik özürlü gören, Türk milletine mensup saymayan,
zihinleri aşırı sol ideoloji veya siyasi ümmetçilik ile işgal edilmiş ve
dondurulmuş çevrelerce devamlı saldırılara, haksız ithamlara hedef oldu. Türk
toplumuna kendisi ve Türk milliyetçileri demokrasi düşmanı şiddet yanlısı ve
aşırı uç olarak takdim edildi.  Aşırı
uçlar şeklindeki yaklaşım zihinlerde sürekli bulanıklık ve belirsizlikler
yarattı. Bu şekildeki bir takdim bazılarının belki siyasi çıkarlarına ve siyasi
geleceklerine hizmet ediyordu ama Türkiye’nin menfaatleri ve geleceği ile taban
tabana zıttı. Yeri geldiği zaman kendilerine demokrat sıfatını uygun gören,
ancak içlerine bir türlü demokrat olmayı sindirememiş bazı yazarlar, siyasiler
ve bazı özel kanal programcıları hep rahmetli Türkeş’i kötülediler ve karalamak
istediler.  Aslında bunlar bindikleri
dalı kesiyorlardı. Anti devletçi ve anti milliyetçi tahriklerle ve
yönlendirmelerle vakit geçiren bazı yayın organları daha çok yurt dışından
güdümlenen bazı merkezlere hoş görünme gayreti içindeydiler. Bunların bir kısmı
ise bugün gerçekler önünde mahcup oldular ve partilerüstü bir politika izleyen,
milli endişe ve hassasiyete sahip, demokrasiyi mutabakat ve işbirliği olarak
anlayan bu büyük insanın manevi huzurunda adeta günah çıkarmakla dikkat çeker
oldular. Peki, Türkiye’nin günahı neydi? İnsanları neden yanlış kamplara
sürüklediler? Milliyetsizliği, vatansızlığı, devletsizliği hedef alan sağda ve
aşırı solda yer alan bazı çevreler doğruların ve gerçeklerin yanında yer almayı
neden bu kadar geciktirdiler? İdeolojik çatışmaların ön plana çıkarıldığı soğuk
harp döneminin bitmeyeceğini mi zannettiler? 
Türk milliyetçiliğine dost olacak insanları düşman haline getirdiniz ve
kendi toplumu ile kültürü ile yabancılaştırdınız. Eğer, geç bile olsa, bugün bu
soruların cevabı bazılarınca doğru olarak ortaya konmak eğiliminde ise, bu
gelişme bile ülke için bir kazançtır.

Ülkemizde
dikkat çeken bir yanlış da milliyetçilik ile ırkçılığın maksatlı olarak
birbirine karıştırılıp milliyetçileri suçlama alışkanlığıdır. Milliyetçilik
kültürel değerlere bağlı (endeksli) bir kavramdır. Irkçılık ise; sosyal
olayların sebep ve sonuç ilişkilerinde biyolojik ve genetik özelliklere bağlı
kalmaktır. Milliyetçilik kendi milliyeti dışındakileri aşağılamak, dışlamak
değil; başkaları ile Dünyayı eşit, adil, anlamlı ve istismar edilmeden paylaşabilecek
şuur ve olgunluğa erişmedir. Tarihte sürekli olabilmenin garantisidir. Rahmetli
Türkeş de ırkçılıkla milliyetçiliği ayıran milliyetçi bir liderdir. Bizim
kültürümüzde ırkçılık virüsü bulunmamaktadır. Eğer varsa farklılıklar üzerinde
birlik arama prensibi hâkimdir. Ancak kendi kendini inkâr edip egemenlikten
vazgeçip egemenliği paylaştırmak da yoktur. Milliyetçilik konusunda son
yıllarda değerini daha çok anladığımız Mustafa Kemal Atatürk “bizim
milliyetperverliğimiz, başka milletleri küçümsemeyen, mağrur olmaya yer
vermeyen bir milliyetçiliktir. “ şeklinde milliyetçiliği yorumlamaktadır.(1)  Milliyetçilik ne bir tören malzemesi, ne dışa
kapanma, ne de duygusal düşmanlıktır. Aslında isteseniz de dünyaya
kapanamazsınız. Milliyetçilik, bir ideoloji değil; o sürekli ülke yararına
çalışan bir pratiğin adıdır. Milliyetçilik, öncelikle Türk milletine mensup
olma şuurunu paylaşmaktır.Aslında milliyetçilik ne dışa kapanmadır; ne sadece
duygusallık, ne de basit bir düşmanlıktır. Dış politikadan ekonomiye ve
çevreciliğe kadar ülke çıkarlarını koruyarak geliştirmek şuur ve olgunluğudur. Genelde
kabul edildiği gibi çağımızın yükselen bir değeridir. Belirli bir tavır alışlar
bütünüdür. Kendi milliyeti dışındakileri aşağılamak ve dışlamak bize
yabancıdır. Milliyetçilik duygu ve şuuru herhangi bir sınıfın, tabakanın,
etnisitenin, sosyal grubun ve bir dönem Batı’da olduğu gibi şehirlilerin
(burjuvazinin) tekelinde olamaz. Bundan dolayı göreceli bir anlayışla Türk
Milletini burjuvazinin gelişmesinden doğan bir geçiş toplumu olarak vasıflandıramayız.
Türk milliyetçiliği bir seçkinler hareketi de değildir. Hangi sosyal sınıfa,
etnisiteye, mezhebe, bölgeye mensup olursa olsun; fertlerin ülke çıkarlarına
sahip çıkabilmeleri, milli menfaatlerden vazgeçmeme şuuruna sahip olmalarıdır. Mesleği,
etnisitesi ve statüsü ne olursa olsun…(2) Rahmetli Türkeş’i cahilce ırkçılık
ile suçlayanlar ya ırkçılığın ne olduğunu bilmemekte ve buna şahit olmayanlardır,
ya da milliyetçiliği kendileri ve işbirlikçileri için engel olarak görenlerdir.

Bu bakımdan milliyetçiliğin
Batılı tanımları Türk tarihindeki tanıma uymamaktadır. Doğu toplumlarında ve Türk
milletinde Çin’e karşı milliyetçilik yapılmak zorunda kaldığımız çağlarda Orhun
Abidelerine kazıldığı gibi ne Doğu’da ve ne de Batı’da ne burjuvazi, ne de
kapitalizm vardı. Sosyal bilimlerde konulara itibari (göreceli, relativist) yaklaşma
geleneği ve mecburiyeti vardır. Bu anlayış bizi basit ve kolay genellemelerden
uzaklaştırır.

Milliyetçilikle
demokrasi arasında yakın bir ilişki vardır. Demokrasi sosyolojik açıdan
kalabalıkların rejimi değil; neden ve niçin bir arada bulunduklarının şuuruna
sahip, bazı farklara rağmen; ortak mutabakatları gelişmiş milletleşmiş
toplumların rejimidir. Demokrasinin gelişmediği bölge ve ülkelerde milliyet
yerine etnik ve mezhep şuuru öne çıktığından milletleşme sağlanamaz ve yabancı
işgallere karşı Irak ve Suriye örneğinde olduğu gibi direnilemez. Çünkü bu gibi
toplumlarda etnik ve mezhep çatıştırmaları sürekli haldedir. Bu bakımdan
milletleşme demokrasinin alt yapısını oluşturur. Sadece bir parçayı esas alan
etnikçilik ve mezhepçilik yapan gruplar bütünü reddettikleri için demokrasi ile
de çelişirler. Böyle gruplardan meydana gelen toplum yapısı tamamlanmamış
devlet ve kararsız toplum manzarası çizerler.

Değerli bilim
adamı Erol Güngör bu konularda bize ışık tutmaktadır. O’na göre, Türk
milliyetçiliği bir kültür hareketi olarak ırkçılığı, halka dayanan bir siyasi
hareket olmasıyla da otoriter idare sistemlerini reddeder. (3)  Türk milliyetçiliği değişik sistem ve
rejimlerle özdeşleştirilemez. Türk milliyetçiliği ifadesi Orta Asya’da taşlara
kazınırken insanlık tarihi henüz ne faşizmi; ne de nasyonel sosyalizmi
tanıyordu. Bunlardan alacağımız herhangi bir tarihi ders de yoktur. Milletten
ırkı ve ırkçılığı anlayan ve milliyetçiliği reddeden siyasi ümmetçilerin
yanlışlarına düşmemek gerekir. İslam ümmeti farklı milli devletlerden meydana
gelir. Türk milletine mensubiyet şuuru ile İslam alemine mensubiyet birbiriyle
çelişmez. Bunlar farklı şeylerdir. Bu konuda İskender Öksüz’ün bir eserinde
konuya yaklaşımı dikkat çekicidir: “…milleti ırka eşitleme gayretindeki bir
başka grup da siyasi ümmetçilerdir. Onların kelime haznesi cahiliye döneminde
kavim denilen klancı kültürle sınırlı olduğu için milleti klana, klanı da ırka
eşitlerler. “(4) Bu çarpık anlayışın sonucu olarak bazıları Türkiye’de sadece
Türk milletinin bulunmadığını, başka milletlerin de bulunduğunu
söyleyebilirler. Türkiye sadece Türklerin değildir ifadesi de bu çarpıklığın
bir sonucudur.

Önemli fikir
adamlarımızdan ve maalesef ırkçılıkla suçlanan Nihal Adsız ve kardeşi Necdet
Sancar “biz laboratuvar ırkçısı değiliz; Türk, Türk ırkından gelenlerle en az
Türk ırkından gelenler kadar kendini Türk hissedenlere denir” şeklinde açıklama
yapmışlardır.(5) Maalesef ülkemizde insanları kolay etiketleme görülmektedir. Kişilerin
yazdıkları ve söylediklerinden çok kulaklara fısıldanan peşin hükümlü
yönlendirmelerle insanlarımız birbirinden istifade edemeyecek ölçüde
uzaklaştırılmıştır. Biz ve onlar şeklindeki kısır bir ayırımcılık daima süre
gelmiştir.

Rahmetli Türkeş
Türkiye üzerindeki oyunların farkında olan, günlük olaylara göre yön çizmeyen,
ufku geniş, teröre karşı alınacak tedbirlerin de ülkeden ülkeye
değişebileceğini düşünen bir devlet adamıydı. Türkiye’deki terörün kaynağını ne
demokrasi eksikliğinde ve ne de bölgesel az gelişmişlikte görüyordu. Hedef dün
Osmanlıydı bugün de T.C.’dir. Türkiye’nin üniter yapısını, toprak bütünlüğünü,
milli devlet anlayışını hedef alan Sevr hayranlığı bazılarında nüksetmişti.
Kendilerine dış destek de ihmal edilmiyordu. Sorunların çözümlerinde de kolay
ve basit genellemelere ve taklide gidilmemesi gerektiğine inanırdı. Rahmetli
Türkeş Kürtleri asla temsil etmeyen onun bunun oyuncağı terör örgütü ile halkı
ayırmanın gerektiğine inanırdı.  DEVAM EDECEK

İşte Kur’an Yolu Bu!

– 1 –

     Kur’an’ın kalbi
demek olan “Ey insan!” anlamına gelen, Hz. Muhammed ve onun şahsında tüm
insanlara bir hitap, bir sesleniş olan Yâsîn sûresine kulak verelim:

     “(Kur’an) ataları
uyarılmamış, bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman
için indirilmiştir.” (Yâsîn: 6)

     “Onlara (Antakya
olduğu söylenen) şu şehir halkını (Romalıları) misal getir. Hani onlara (mânen
dirilsinler diye Hz. İsa tarafından gönderilen ve onun havarilerinden olan)
elçiler gelmişti.” (Yâsîn. 13)

     “İşte o zaman biz
onlara (Yuhanna ile Pavlus’u yani bir değil) iki elçi (birden) göndermiştik.
(Elçiler bir elçinin tebliğ öncesi yapması gereken her şeyi yapmalarına rağmen)
onları yalanladılar. Bunun üzerine üçüncü bir 
elçi (olarak Şem’unussafa’yı) gönderdik. Onlar (yumuşak bir dille) ‘Biz
size gönderilmiş Allah elçileriyiz!’ dediler.” (Yâsîn: 14)

     “Elçilere dediler
ki: Siz de ancak bizim gibi birer insansınız. Rahmân, herhangi bir şey
indirmedi. Siz ancak yalan söylüyorsunuz.” (Yâsîn: 15)

     “Bizim vazifemiz
(görevimiz), açık bir şekilde Allah’ın buyruklarını size tebliğ etmekten başka
bir şey değildir, dediler.” (Yâsîn: 17)

     Dikkat edersek
sadece tebliğ etmek, duyurmak, haber vermekten bahsediyorlar. Baskı
yapmıyorlar. “İlle de inanmalısınız!” demiyorlar. “Siz bilirsiniz, bizden
söylemesi, kabul edip etmemek size kalmış!” diyorlar. Yani akla kapı açıp,
ihtiyarı / isteği, kabulü onlara bırakıyorlar.

     “(Bunun üzerine
onlar:) Doğrusu siz bize uğursuz geldiniz. Eğer bu işten vazgeçmezseniz,
ant  olsun sizi taşlarız. Ve bizden size
mutlaka fena bir kötülük dokunur, dediler.” (Yâsîn: 18)

     “(Tartışmaların
dozu sürekli artıyordu. İnkârcılar tam şiddete başvuracakken) şehrin öbür
ucundan (vicdan sahibi, imanlı bir yiğit) bir adam (olan Habibi Neccar) koşarak
(nefes nefese)  geldi. (Her şeyi göze
alarak) Ey kavmim! Dedi. Bu elçilere uyunuz!” (Yâsîn: 20)

     Gelen adamın ilk
hitap tarzına dikkat edersek; kendisini hitap edilenlerden ayrı tutmuyor,
kendisini onların dışında görmüyor. İnançsızlıklarından dolayı onları
aşağılamıyor. Kendisinin de onlardan biri olduğunu evvelemirde / öncelikle
nazara veriyor. Yani demek istiyor ki, ben mensup ve bağlı olduğum toplumun bir
ferdiyim. Sizler de benim içinde bulunduğum toplumun birer ferdi / bireyisiniz.

     Yani bizler insan
olarak hepimiz birbirimizin kardeşiyiz. Kardeşliğimizin ebediyyen sürmesini
istiyor, bu yüzden elçilere benim gibi uymanızı canı gönülden arzu ediyorum.
İnsan olarak kardeşliğimiz, inanç kardeşliğine de dönüşsün. Dönüşsün ki,
ebediyyen beraberliğimiz devam etsin / sürsün. Çünkü hepimiz bir bütünün
parçalarıyız. Parçaya gelen üzüntü, gam, keder hepimizi üzer. Hele de süresiz
kalınacak bir yer olan Allah’ın ateşten otağı, beni dilhun eder / içim kan
ağlar. Beni de manevi ateşler içine atar.

     Halkın, bu tebliğe
karşı çıkışından ötürü perişan olan ve acılar içinde kıvranan adam:

     “Sizden herhangi
bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun (uyun). Çünkü onlar hidayete
(doğruya, doğru yola) ermiş kimselerdir.” (Yâsîn: 21)

     Bu beklemedikleri
teklif ve öneri karşısında şehir halkı; koşarak gelen adamın samimi / içten
nasihat, öğüt, ikaz / ve uyarılarına yine büyük bir tepki gösterir. Koşarak
gelen adamın; bu tepkisi / bu karşı çıkışı; halkın davranışına; onları itham
etmek, suçlamak, tehdit etmek, kızmak şeklinde olmadı. Onları rencide etmeden,
incitmeden; sanki onların hatalarını kendisi yapıyor, işliyormuş gibi, bizzat
kendisini suçlamak oldu!

     “Kızım sana
söylüyorum. Gelinim sen anla!” kabîlinden; tebliğin, hakikat ve gerçeği
bildirmenin, doğru yola çekmenin, en güzel usul ve metodunu bizlere duyurup
gösteriyor.

     Muhteşem bir
tebliğ / bir duyuru, bir haber veriş düstur ve metodu.

     15 asır / 15
yüzyıl önce cereyan etmiş / meydana gelmiş olan bu eğitim, öğretim, ikaz /
uyarı tarzı, ne kadar yapıcı ve etkili.

     “Düşmanı yok
etmenin en güzel yolu, onu kendine dost kılmaktır.“

                                                                        
– 2 –

     Böylece hem düşman
yok olur. Hem de bir dost kazanmış oluruz. Bu insanca davranış; en güzel kazanma
usul ve metodudur.

     Çünkü “Bir düşman
çok, bin dost azdır.” Bir düşmanın yapacağı kötülüğü, bin dost önleyemez. Zira
herkesten habersiz ve gizli olarak yapılacak ve haberleri olmayacak fenalığı;
dostların sayı çokluğu önleyemez.

     Şehrin öbür
ucundan koşarak gelen adam (Habibi Neccar); toplumun hatasını, sanki kendisi
yapmış gibi, onların şahsında kendini suçluyor, kendini itham ediyor!

     İnsanı, ne güzel
kazanım yolu. Kendi safımıza çekiş metodu. Kısaca insana, insanca yol gösteriş
tarzı. Ne diyordu o güzel adam:

     “Bana ne olmuş ki,
beni Yaratana ibadet (kulluk) etmeyecek mişim? Halbuki, hepiniz O’na
döndürüleceksiniz.” (Yâsîn: 22)

     “O’ndan başka
ilâhlar (Tanrılar) mı edineyim? O çok esirgeyici Allah, eğer bana bir
zarar  dilerse onların (putların) şefaati
bana hiçbir fayda vermez, beni kurtaramazlar.” (Yâsîn: 23)

     “İşte (asıl) o
zaman ben apaçık bir sapıklığın içine gömülmüş olurum.” (Yâsîn: 24)

     “Şüphesiz ben,
Rabbinize inandım, beni dinleyin.” (Yâsîn: 25)

     Halk, bu sözleri
dinlemeyip o zâtı taş yağmuruna tuttular! Şehit ettiler! Fakat tam öleceği
esnada ona:

     “Gir cennete!
Denildi. ‘Keşke, dedi. Kavmim, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikrama
mazhar olanlardan (ikram edilenlerden) kıldığını bilseydi!’ ” (Yâsîn: 26, 27)

     Dikkat edersek, bu
durumda bile, şehrin öbür tarafından gelen adam, halkı suçlamıyor, onlara ta’n
etmiyor / onları kınamıyor, tahkirde bulunmuyor, onlara belâ okumuyor. Onların
hiçbir şeye lâyık olmadıklarını söylemiyor. Cezaya çarptırılmalarını istemiyor.
Sadece üzülüyor ve keşke gerçekleri görebilseydiler diye hayıflanıyor.

     “Demek kavmini
unutuvermemiş, kin ve intikam duygusu da beslememiş, düşmanlarına bile merhamet
eden evliya ruhu ile istemişti ki, kendisinin erdiği mutluluğu bilseler de,
cinayetlerine, küfürlerine tevbe edip iman ve ibadet yolunu tutsalar, Allah
yolunda fedailik etseler. Bununla beraber bu temenni, haklı bir öğünme
mânâsından (da) uzak değildir.” (Elmalılı M. Hamdi Yazır)

     Tıpkı Hz.
Muhammed’in Taif dönüşü kışkırtılmış çocukların taş yağmuru altında ayakları
kan revan içindeyken bile, kavmi için “Bilmiyorlar!” diyerek onlar hakkında
belâ istememesi gibi.

     Ayrıca, bugün
kendisini anlamayanların çocukları içinden, kendisini anlayanların
çıkabileceğini  düşünerek, kavmin başına
belâ ve musibet gelmesini istemiyor.

      Ne büyük bir
şefkat, nasıl bir hikmet, hizmet, metot ve usûl anlayışı.

 

                   
İşte insanı kurtaracak, Kur’an Yolu bu!

                    Yol
göstericilerin, en büyük Ulvî Kutbu.

Elimizden Alınan Gurur Abidelerimiz

Ülkemizde gelişen olayları filim
şeridi gibi gözlerimizin önünde canlandıracak olursak, nereden nereye
geldiğimizi çok daha net görebiliriz. Siz bakmayın: “biz gelmeden önce ülkede
buzdolabı yoktu, çamaşır makinası yoktu” gibi konuşan kara propaganda
dublörlerine. 1970’li yıllarda dahi yokluk eleştirisinde bulunanlara Rauf Tamer’in
bir kıyaslaması vardı: “razı mısınız tel
dolaba geri dönmeğe
!”

Bırakın buzdolabı, çamaşır makinasına
sahip olmayı, yarım asırdan daha önceleri bu ülkede Balkanlar ve Ortadoğu’nun
en gelişmiş, en modern SEKA, Tüpraş, Petkim gibi on binlerce insanımızın çalıştığı devasa fabrikalarımız
ve işletmelerimiz vardı. Şimdi ya tamamen yok oldular SEKA buna örnek ya da,
holding patronlarının veya yabancı sermayenin eline geçtiler.

Türk Milleti’nin vatanı, köksüz
bir ağaç misali, sınırları sonradan cetvelle çizilmiş bir devlet değil, geçmişi
on binlerce yıl öteye dayanan, her karışının bedeli kanla ödenen bir vatan
toprağıdır. Bu yüzden atalarımız dağına taşına Atatürk’ümüzün: “Ne mutlu Türküm diyene!” veciz sözünü
işlemiştir. Bu sözü her duyduğumuz veya okuduğumuzda tüylerimiz diken diken
olurdu. Okullarımızda andımızı büyük bir coşkuyla okur, Türk Milletinin
büyüklüğünü sinir uçlarımıza kadar hisseder, gurur duyardık.

Bugün bütün bunlardan geriye: “Dünyalara değişmem şu öksüz Türklüğümü!”
veciz sözünden başka elimizde kalan bir şeyimiz yok maalesef. “Ne mutlu Türküm diyene”, “Andımız” kimleri rahatsız etti de
kaldırıldılar. Goethe’nın güzel bir
sözü var: “Daha ileriye gitmek için iki
adım geri gitmeyi öğrenmeli insan. Çünkü en ileri sıçrayışlar iki adım geriden
başlar
.”

Son yıllarda özel sektörce
yapılan İHA’lar ve SİHA’ların haricinde millet olarak bizi
sevindirecek, onurlandıracak milletçe gurur duyacağımız elimizde ne kaldı? Hükümetimizin
yollar, köprüler, şehir hastaneleri yaptık diye sürekli övündükleri eserler, milletimizin
yarısını sevindirirken, diğer yarısının da haklı olarak tepkisini çekiyor.

Tepkisini çekiyor çünkü daha
denizi görmemiş, hayatında bir defa İstanbul’a gelmemiş insanlardan yap işlet
modelli geçiş garantili yaptırılan 3. boğaz köprüsüne para kesiliyor.

Otoyollar, hava meydanları, şehir
hastaneleri derseniz gene aynı. Yaşayanlardan kesilenler yetmezmiş gibi,
henüz doğmamış bebeler ve torunlar da ileride borç sarmalıyla karşılaşacaklar.

Bugün milyarlarca alınan dış borçların
faizini ödemek için yurt dışından para aranırken, seksen üç milyon Türk’ün rızkını
beş müteahhite peşkeş çekmekten geri durmuyoruz.

Gerçek gündem perdelenip, suni
gündemlerle millet oyalanıyor. Kılıçtaroğlu’nun “sözde cumhurbaşkanı” sözü, inanın milleti hiç ilgilendirmiyor, ama
televizyon ve medyanın gündeminden de düşmüyor.

Milletin gerçek gündemi; eğitim, açlık,
işsizlik, kadın cinayetleri ama duyulmaması için sanki sahne arkasında
boğazlananların, gırtlağı sıkılanların seyirciler tarafından sesleri duyulmasın
diye sahne önünde palyaçolar tam tam çığlıkları atıyorlar.

Geçtiğimiz yıl patates, soğan
fiyatlarını düşürmek için köylünün çiftçinin depolarına baskınlar düzenleyip
tanzim satış çadırları kurulurken, bu yıl pandemi nedeniyle lokanta ve bazı
işyerlerinin kapalı oluşundan dolayı sanki intikam alıyormuşçasına çiftçinin
malı depolarda çürütülüyor, ihracat izni verilmiyor. Dolayısıyla çiftçiye haciz
üzerine haciz geliyor, bu durumda gelecek senenin durumunu düşünebiliyor
musunuz? Bu mudur devlet yönetmek?

Sağlıklı kalın.

“Türk-İslam Sentezi” ve Garip Yakıştırmalar

Konuları incelemeden, bilgi sahibi olmadan yeni ve önemli bir
şey keşfetmiş gibi Türk-İslam sentezi üzerine abanıp kalem oynatanlar çoktur.
Aydınlar Ocağı gibi etkili bir kuruluşu sözde yıpratmayı amaçlayan, ciddi
gözüken ama aslında ciddiyetten uzak sözde aydınlar gördük. Bir ara Bodrum’da
yapılan ve bizimle ilgisi olmayan bir aydınlar toplantısını bize mal eden kalın
kitaplarıyla tanınmış bir yazar vardı. Genel başkanlarımızdan rahmetli
Prof.Dr.Süleyman Yalçın ile Prof.Dr.Aydın Yalçın’ı birbirine karıştırmıştı. Maalesef
bu gibi örnekler çoktur. Bunlardan bilgi sahibi olanlarımıza doğrusu yazık
oluyor. Bir kötü alışkanlığımız da yakıştırmalara dayalı peşin suçlama,
aşağılama ve haksız etiketlemedir.

            Bir kere bu
sentez fikri 12 Eylül 1980 döneminin ürünü değildir. Efendim 12 Eylül paşaları
Aydınlar Ocağı’nın yayınlarını okumuşlar, etkilenmişler ve hemen uygulamaya
girmişler! Hayret doğrusu… Bu paşalar liseyi yeni bitiren gençler değildi. 12
Eylül’de faaliyetleri durdurulan dernekler arasında Aydınlar Ocağı da vardı. 12
Eylül generallerinden en büyük zararı parti olarak MHP ve Türk milliyetçileri,
ülkücü gençler görmüştür. Yapılan işkencenin ve hakaretin sınırı olmamıştır. İdam
edilecek aşırı sol militanlara eşit sayıda ülkücü asmayı tarafsızlık
saymışlardır. Böyle garip bir tarafsızlık uğruna çok yanlışlar yapılmıştır.

            Bizim “Türk-İslam
ülküsü”, “Türk-İslam kültürü” olarak ifade etmeyi daha uygun bulduğumuz
kavramın ortaya çıkış tarihi 12 Eylül 1980 darbesinden çok öncedir. Siyasi
bakımdan bu kavramın ortaya çıkışına ortam hazırlayan Adana’da yapılan CKMP (Cumhuriyetçi
Köylü Millet Partisi) kongresidir. Bu kongrede kültürümüzün iki temel unsuru
esas alınmış, gereksiz tartışmalar önlenmiş, temel kültür özelliğimiz Türk’lüğe
ve Türk üslubu içinde İslam’ı yaşamaya bağlanmıştır. Gençlik ve parti
amblemleri değiştirilmiş ve günümüze kadar kullanılmıştır. Parti amblemi üç
hilal, gençlik amblemi de hilalli bozkurt olmuştur.1965 Genel Seçimleri
sonrasında yapılan kongrede ele alınmıştır. Bu iki temel kavramın birbirine
rakip olmadıkları, ancak birbirlerini tamamladıkları kabul görmüştür.

            Daima saygı
ve rahmetle andığım güzel intibalara ve milli hassasiyet örneklerine şahit
olduğum rahmetli Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu Türk Milli Kültürü kitabının özeti
niteliğinde bir kitap hazırlığı yapar. Bu kitaba da özet olarak “Türk Medeniyet
Tarihi Üzerine” ismini koymaya hazırlanır. Rahmetli Kafesoğlu 1984 yılının
Ağustos’unda Allah’ın rahmetine kavuşur. Kendisini saygı ve rahmetle anarım.
Nur içinde yatsın. Bu kitaba daha sonra yönetimce yeterince görüşülmeden
Türk-İslam Sentezi ismi konur. Özal döneminin siyasişartları da buna uygundur.

            Ancak bir
fikri hazırlık yapıyorsanız ve hele yeni bir kavramı bir fikir ve düşünce
kuruluşu olarak ortaya koyuyorsanız; bunun altına fikirle doldurmak
zorundasınız. Bunun başka bir çözümü olmaz. Kalan boşluk herkesin istediği
yönde konunun bir tarafa çekilmesine sebep olmuştur.

            Kavram bazı
belirsizlikler taşıdığı için önüne gelen herkes kendi açısından konuyu oraya
buraya çekiştirmiş ve yakıştırmalara göre üstelik Aydınlar Ocağı’nı suçlar
şekilde kavramı canının istediği gibi kullanır hale gelmiştir.   

            Aydınlar
Ocağı basit bir genelleme içine sokulamaz. Birçok sağ kuruluştan farklı ve
tüzüğünde bazı sağ kuruluşların açık veya gizli maalesef rahatsız oldukları
Türk milliyetçiliği çizgisinde olan yerli ve milli bir kuruluştur. Devletimizin
kurucu iradesine ve felsefesine bağlı, Cumhuriyetle ve milli kimlikle kavgalı
olmayan kuruluşumuzu artık bazılarından ayırmak gerekir. Çarpık zihniyetle
yetişmiş bize yabancı yazarların etkisinde kalıp başkaları adına kendi
devletiyle maalesef kavgalı olanların Aydınlar Ocağı’nın faaliyetlerinden
memnun olmamaları yadırganacak bir şey değildir. Bilhassa 1988 sonrası Aydınlar
Ocağı’na saldırmak için hep fırsat aranmış; ancak fazla fırsat da ortaya
çıkmamıştır. Görülmüştür ki; Aydınlar Ocağı mensupları milliyetine, milli kimliğine
hassasiyetle bağlı olduğu kadar mensup olduğu din dairesinin de farkındadır. Milliyet
ve mensup olunan din dairesi birbirine rakip de değildir. Bunlar ayrı
şeylerdir. Bizler her iki mensubiyetten de şeref duyarız. Bir ara orada burada
milliyetçiler Aydınlar Ocağı’nı ele geçirdi diye ortalığı karıştırmak
isteyenler, bu değerli Ocağın çoğu Allah’ın rahmetine kavuşmuş kurucularını
acaba milliyetsiz olarak mı kabul etmişlerdi, bilemiyoruz.

            Türk
milliyetçileri 19 ve 20. Yüzyıllarda önlerine çıkarılan iki tehlike ile
mücadele etme zorunda bırakılmışlardır. Bunlardan birisi çok değişik ülke ve
kanallardan beslenen komünist hareketlerdir. Diğeri ise; Müslümanı Müslümana
yabancılaştırma ve ötekileştirme amacı güden siyasal İslam’la mücadeledir. Siyasal
İslam Müslüman kardeşler grubunca savunulan ve SeyyitKutub’un fikir babası
olduğu bir akımdır. Milliyetçiliği ve vatan fikrini reddeden, milliyetçiliği
ırkçılıkla bir gören bu düşünür, milliyetçiliği ideoloji kapsamında görmüştür.
Oysa milliyetçilik milletten millete ve milli devletten milli devlete
değişebilen, bir donmuş teori ve ideoloji değil; milli menfaatlere göre varolma
mücadelesi olarak sürdürülen bir pratiğin adıdır. Her şeyden evvel Türk Milletinin
kültürden iktisada ve çevreye bakışa, sanat anlayışına kadarbir tavır alışlar
bütünüdür. Milliyetçilik ve vatan sevgisi gibi mukaddes değerlercahiliye
devrinden kalma değil; tam tersine toplumların aydınlanma derecesine göre
doğmuştur. Dün ve bugün tarih göstermiştir ki, vatan ve milliyetçilik duygu ve
düşüncesini ihmal eden ülkeler, bunun tersini hisseden ve buna göre politika
oluşturanların daima avı olmuşlardır. Aşırı solun teorik olarak reddettiklerine
zamanla siyasal İslamcıların sarıldıkları görülmektedir. Yaşadığımız çağ
milliyetçilik değerlerinin ve düşüncesinin yükseldiği bir çağdır.

            Bu bakımdan,
Türk milliyetçileri İslam ümmetine mensubiyete değil; siyasal İslam adı altında
bayraksız, vatansız, milli kimliksiz, milli sınırları dışlayan, devletsiz bir ütopyaya
karşıdırlar. Güneyimizdeki bazı ülkelerin yazarlarının dolduruşlarına gelme yanlışına
da düşmezler. Bu gibi fikirlerin örtüsü kaldırıldığında alttan emperyal,
sömürgeci devletlerin resmi çıkar.

            Siyasal
İslam’a bağlı kalanlar sağın bazı milliyetsiz ve vatansız kesimidir. Bunlar
dünün yeşil kuşak hareketine de diğer tezgâhlara da gelebilirler ve kolaylıkla
kullanılabilirler. Aydınlar Ocağı bu fikirlere tamamen karşı ve dernek
tüzüğünde Türk milliyetçiliğine hizmet ifadesi geçen bir milli ve yerli kuruluştur.
Bu bakımdan aydedeyi taşlar gibi Aydınlar Ocağı’na saldıranlar ve Türk-İslam
sentezini yeşil kuşak hareketine bağlı sözde bir taktik olarak görenler,
Aydınlar Ocağı’nın ülke ve millet menfaatine, milliyetçi çizgideki
faaliyetlerinden ancak rahatsız olanlar olabilir. Aslında bunlar dün Milli
Mücadeleyi de içlerine sindiremeyen ve Milli Mücadele’nin tacı olan
Cumhuriyetten de rahatsız olanlardır. 

            Bize göre,
Türk-İslam ülküsü milli kimliğimizde ve milli kültürümüzü oluşturan temel
unsurları belirler. Efendim bunlardan hangisi tez, hangisi antitez ki sonuçta
ortaya bir sentez çıkmıştır şeklinde diyalektik bir yaklaşımla konuyu ele alan bazı
Marksistler varsın bu sentezi çözmeye devam etsinler. Bunları anlarız ancak milli
ve manevi değerlere bağlı gözüküp İslam’la bağdaşmayan bazı sağcıların Türk
düşmanlığını anlamakta zorlanırız. Biz Türk-İslam ülküsünden kendini Türk
olarak hissetme, Türk milletine ait hissetmek, Türk kültürünü yaşamak, Türk
milletine has bir üslup içinde İslam’ı yaşamak olarak anlarız. Bu İslam da
Kur’an İslam’ıdır. Yeşil kuşak hareketine alet olanlar arasında çok değişik sağ
gruplardan destekleyenler olmuş olabilir. Hedef Sovyetler Birliği’nin yayılma
stratejisinden başkaları adına rahatsız olmaktır. Türk aydınları ve gençliğimiz
kullanılan bu sağcıların dışında bulunanlarca Sovyetlerin yayılmacı ve istilacı
politikalarıyla mücadeleyi yeşil kuşak patronları adına değil; Türk milleti ve
Türklük adına yapmışlardır. Bunlar kimseye alet olmamış ve yabancılar
tarafından kullanılmamışlardır.

N e s r i n S i p a h i ‘Sahnelerimizin Hanımefendi Sanatkârı’ olarak hatırlanan Türk Müziğinin tanınmış ve sevilen sesi

Sanatkârların, halkımıza iyi örnek olmaları
gerektiğini hatırlatıyor,  örf ve
âdetlerimize ters düşecek hal ve hareketlerden daima kaçınmalarını tavsiye
ediyor.

 

 

Oğuz Çetinoğlu: Kırım Türklerinden olduğunuz biliniyor. Aileniz hangi
tarihte ‘Ak Topraklar’ olarak adlandırdıkları Türkiye’ye gelmişler?

 

Nesrin Sipahi: Kesin
tarihini bilmiyorum. 19. yüzyıl sonlarına doğru olabilir.

 

Çetinoğlu: Kırım kökenli olmak sizde nasıl bir duygu oluşturuyor?

 

Sipahi: Aslen Türk
olan bir aileden gelmiş olmanın gururunu yaşıyorum. Kırım Türkleri ile  Türkiye Türkleri etle tırnak gibidirler.

 

Çetinoğlu: Kökeniniz ile ilgili olarak; Kırım Türkleri, Kırım
Tatarları veya Tatarlar gibi isimlendirmeler kullanılıyor. Siz hangisi ile
anılmayı tercih edersiniz?

 

Sipahi: ‘Tatar’ kelimesi
aslında Rusların koyduğu bir ad. Fakat Kırım’da yaşayan Türkler,  ‘Biz
Kırım Tatarıyız.
’ Diyorlar. Bu, ‘Tataristan’da
veya Çuvaşistan’da yaşayan  Tatarlardan
değil, Kırım’da yaşayan Tatarlardanız anlamında kullanılıyor
.’ Kırım’da yerleşmiş
ve genel kabul görmüş bir isimlendirme hâline gelmiş. Hepsi Türk’tür. 

 

Çetinoğlu: Evlenmeden önceki soyadınız Akcan idi. Devlet
Tiyatroları sanatkârlarından 2005 yılında ebedî âleme uğurladığınız Nihat Akcan,
ağabeyiniz oluyor. Ailenizde başka sanatkâr var mı?

 

Sipahi: Ailemde, merhum
ağabeyim Nihat Akçan’dan başka sanatkâr yok.

 

Çetinoğlu: Eşiniz Aldemir Sipahi Beyefendi, müzisyen olmamakla
birlikte, müzik dünyasının içerisindeydi. Çocuklarınızdan müziğe – sanata
yönelenler var mı?

 

Sipahi: Çocuklarım
sanatın her dalı ile severek ilgilenirler. Fakat icracı olarak herhangi bir
sanat dalı ile  bağlantıları yok.

 

Çetinoğlu: Kurtuluş Savaşı’nda, İstanbul’dan Anadolu’ya silah sevk
eden, böylece savaşın kazanılmasına önemli katkılarda bulunan Yunus Fettah Bey
ailenizin bir ferdi. Biraz da O’ndan söz eder misiniz ?

 

Sipahi: Babam Yunus Fettah
Bey,  Mavnacılar Cemiyeti Başkanı olarak
Anadolu’ya silah ve cephane sevkiyatını idare ediyormuş. Kendisi bu
yaptıklarından bizlere hiç söz etmedi. Ölümünden sonra akrabalarımızdan ve
okuduğum dergilerden öğrendim. 

 

Çetinoğlu: Nesrin Sipahi, doğru bir tanımlama ile;  ‘sahnelerimizin en hanımefendi sanatkârı’
olarak takdim edilirdi. Muhafazakâr aileler, müziğe istidadı olan ve sahneye
çıkmayı düşünen kızlarına, sizi örnek gösterirler, sizin gibi olmayı
öğütlerlerdi. Nesrin Sipahi olarak sizin genç kızlarımıza öğütleriniz nelerdir?

 

Sipahi: İcra edecekleri
sanat dalını iyi öğrenmeliler. Araştırmacı, gözlemci olmalılar. Sanatkârlar,  daima göz önünde olan kişilerdir. Halkımıza
iyi örnek olmalılar. Örf ve adetlerimize ters düşecek hal ve hareketlerden daima
kaçınmalılar.

 

Çetinoğlu: Yalnızca müzik alanını düşünerek, nota bilen, şarkı
söyleyen, sahneye çıkan veya yaygın söylemi ile albüm çıkaran herkes sanatkâr
mıdır? Sanatkâr isimlendirmesinin bir tanımını yapar mısınız?

 

Sipahi: Sanatkâr unvanı,
insanının kendi kendisine vereceği bir sıfat değildir. Sanatını iyi icra
ediyorsa, halk kendisini beğenir ve severse, sanatkâr olarak anılır.

 

Çetinoğlu: Sanatkâr olmanın sorumlulukları var mıdır, nelerdir?

 

Sipahi: Sanatkârların
sorumluluklarını; ‘Kendisinden yalnızca
sanatı ile söz ettirmek, sanatının
gerektirdiği bilgilere sâhip olmak, hareketleri ve yaşayışı ile iyi örnek olmak
ve elbette her şeyin mükemmelini yapmaya gayret etmek…
’ Şeklinde
özetleyebilirim.

 

Çetinoğlu: İlim adamları, Türk müziğinin tedavi edici
özelliklerinin bulunduğunu belirtiyorlar. Sizce, terbiye edici özellikleri de
var mı?

 

Sipahi: Konunun
uzmanları öyle diyorlar. Çevremde, Türk müziği alanında sanatkâr olarak bilinen
kişilerin aşırı ve hoş karşılanmayan davranışlarını görmedim.

 

Çetinoğlu: Ülkemizde Türk Müziği eğitimi veren okullardan söz eder
misiniz? Nerede hangi okullar var? Bunlar sayıca yeterli mi? Batılı ülkelerin
kendi müzikleri üzerine eğitim veren okullarıyla ilginiz oldu mu? Kemiyet ve
keyfiyet itibariyle bir karşılaştırma yapabilir misiniz?

 

Sipahi: Bizim
zamanımızda Türk müziği sanatkârları radyodan yetişirdi. Maçka’daki İTÜ
Konservatuarı’ndan başka, özel okullar var. Fakat sayıca yeterli olmadığı
kanaatindeyim.  

 

Çetinoğlu: Türkiye’mizde, ilköğretim ve lise kademelerindeki okullarda
müzik eğitimi yeterli mi?

 

Sipahi: Hiç
sanmıyorum.

 

Çetinoğlu: Azerbaycan’da millî sazları olan tar çalmasını
öğrenmeyenin eline keman vermiyorlar, piyanonun önüne oturtmuyorlar. Kendi
müziğini öğrenmeyene, batı müziğini öğretmiyorlar. Bu uygulamayı nasıl
buluyorsunuz?

 

Sipahi: Çocuk müziğin
hangi dalını severse onunla başlamalı. Genç insanı baskı altında tutmak
taraftarı değilim.

 

Çetinoğlu: Sovyetler Birliği yönetimi altında kalmış Türk
Cumhuriyetleri ile Türk topluluklarında müziğe çok önem veriliyor. Türk veya
Slav… evlerin çoğunluğunda piyano, org, akordeon, gitar, klarnet ve bateri gibi
bir müzik âleti var. Bu durumun yorumunu yapar mısınız?

 

Sipahi: Oralarda;
önceki rejimin eğitim politikası gereği olarak çocukların ve gençlerin, müziğe
ve spor dallarına yönelmeleri için ailelere destek veriyorlardı. Bizde öyle bir
destek yok. Pek çok aile müzik âleti alacak maddî güce sâhip değil.

 

Çetinoğlu: Çok eskiden Türk filmlerinde Arapça sözlü şarkılar moda
idi. Bu tercihler sahnelere yansımadan unutuldu. Başka bir dönemde; Avrupa’da –
Amerika’da popüler olmuş şarkılar, Türkçe sözlerle okundu.  Arabesk denilen bir tür, uzunca bir süre ön
plânda yer tuttu. Bu dalgalanmalar Türk müziğini nasıl etkiledi? Sahnelerde,
radyo ve televizyonlarda birinci tercihin Türk müziğinden yana olmayışının
sebepleri sizce nedir? Türk müziğinin içerisinde bulunduğu ortamdan memnun
musunuz? Değilseniz, çıkış yolunu nerede buluyorsunuz?

 

Sipahi: Giyim-kuşam
alanında olduğu gibi, müzik alanında da zaman zaman değişik tercihler ön plâna
çıkabilir. Sadettin Kaynak Arap filmlerine besteler yapmış. Zamanında ben de
yabancı sözlü şarkıları Türkçe söyledim, plaklar yaptım. Bir grup insanımız
arabesk müziği sevip dinledi. Artık arabeskin hızı kesildi. 90’lı yıllara kadar
büyük gazinolar varken şimdi taverna tarzı yerlerde ve hatta ‘bar’ olarak adlandırılan mekânlarda Türk
müziği ve fasıl icra ediliyor. Türk müziğine dönüş var. Henüz eski popülaritesine
kavuşamamış olsa bile Türk müziği hiçbir zaman tam anlamıyla bir kenara
bırakılamaz. Müziğimiz, yakın bir gelecekte yine eski parlak günlerine
kavuşacaktır. Buna inanıyorum.

 

Çetinoğlu: Günümüzde; az kullanılan makamlarda ve Divan
edebiyatımızdan yararlanarak beste yapanların sayısında, sıfıra doğru giden
azalmalar gözleniyor.  Bu gelişmeleri
nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Sipahi: Divan
edebiyatı grubuna dâhil şiirlerin sözlerini yeni nesil anlamakta zorlanıyor. Bu
sebeple tercih edilmiyor. Her dönemin kendisine has özellikleri ve üstünlükleri
var. İnsanoğlu yenilikleri seviyor. Eskileri de unutmuyor. Yaşadığımız çağın
insanları pratik olmayı seviyor, kolay olanı tercih ediyor.

 

Çetinoğlu: Müzikle kültür arasında nasıl bir ilişki var?

 

Sipahi: Müzik zaten
bir kültürdür. Ancak, yalnızca müzik kültürünün yeterli olmadığı durumlarla da karşı
karşıyayız. Müzikle meşgul olanlar; genel kültüre, özellikle kültürün en önemli
unsuru olan Türkçe bilgisine sâhip olurlarsa, güzel konuşurlarsa… mesleklerinde
daha çabuk yükselme imkânı bulabilirler.

 

Çetinoğlu: Avukatlık, doktorluk, mühendislik gibi mesleklerde;
ilerlemek için çalışmak, birinci şart olarak kabul ediliyor. Müzikte ise;
yetenek ön plânda. Yalnızca yetenek sâhibi olmak müzik alanında yıldızlaşmak
için yeterli mi?

 

Sipahi: Yetenek şart.
Fakat geliştirmek için mutlaka çalışmak gerekli.  

 

Çetinoğlu: Doktorluk ve müzisyenlik… birbirleriyle uyum sağlayan
iki meslek olarak biliniyor. Bu beraberliğin bir açıklaması var mı?
 

 

Sipahi: Tıpta yorulan
uzuvlar ve beyin müzikle dinlenip yenileniyor.

 

Çetinoğlu: Sahnelerden çekildikten sonra müzikle ilişkilerinizi
nasıl devam ettiriyorsunuz?

 

Sipahi: Müzikle
ilişkilerimi, müzik dinleyerek devam ettiriyorum.

 

Çetinoğlu: Repertuarınızda kaç şarkı var?

 

Sipahi: Türk
musikisinin klasikleri dâhil, aktif olarak müzikle meşgul olduğum dönemin şarkıları
repertuarımdadır.  Sayısını
belirlemedim.  Çok olduğunu
söyleyebilirim.

 

Çetinoğlu: İstanbul’un; Üsküdar, Fatih, Çamlıca, Emirgân, Bağdat
Caddesi, Beyoğlu, Teşvikiye, Nişantaşı veya sevdiğiniz diğer semtleri için
beste yapsanız, hangi semt için hangi makamı kullanırdınız?

 

Sipahi: İstanbul’un
her semtini seviyorum. Her semt için ayrı makamlar olması lâzım. İstanbul’un
tamamı için tek bir beste yapılacaksa, Kürdili Hicazkâr makamını uygun bulurum.

 

Çetinoğlu: Tek bir filmde rol aldınız. Mutlaka başka teklifler
gelmiştir. Film dünyası ile aranızdaki mesafenin sebepleri nelerdir?

 

Sipahi: Kalbimdeki Serseri
isimli film ilk ve son oldu. Tek bir denemeyi yeterli buldum. 

 

Çetinoğlu: Kırım Türkleri ile sanatkâr ve dinleyici olarak en
etkileyici beraberliğiniz ne zaman, nerede oldu?

 

Sipahi: Dâvet edilip
gittiğim Kırım gecesinde hemşehrilerim ile sık sık aynı mekânda buluştuk. Hepsi
çok etkileyici idi. Kırım Türkleri,  çok
candan, sıcak insanlar.

 

Çetinoğlu: SSCB’nin dağılmasından sonra Kırım’a gittiniz mi?

 

Sipahi:  SSCB döneminde ve dağıldıktan
sonra…  Kırım’a hiç gidemedim. Ata
yurdumu gezip görmeyi, Kırım Türkleri ile aynı mekânda olup onlarla sohbet
etmeyi çok arzu ediyorum. İnşallah gerçekleşir.

 

Çetinoğlu: Söyleşimizin son bölümünde, hayranlarınıza,
Türk müzik alanında ilerlemek isteyenlere mesajınız olacak mı?
 

 

Sipahi: Bizim
çalıştığımız zamanlarda radyolar başbakanlığa bağlıydı ve çok sıkı idi. Her
şeye dikkat etmek zorundaydık. Günümüzde güzel sesli sanatkârlar olmasına
rağmen üslup yönünden eskileri aratıyorlar. 
Türkçe’nin doğru ve güzel konuşulması konusunda sanıyorum hocalar
gençlerin ihtiyaçlarına cevap vermekte yetersiz kalabiliyorlar.  Ben sahne duruşumu, prozodi ve diksiyonumu
ağabeyimden öğrenmiştim.

 

Ziya Taşkent’in yönettiği bir
programda şarkı söylemek için Ankara’ya gitmiştim.  Prova sırasında bazı gençlere,  yanlışlarını düzeltmek konusunda yardımcı
olmaya teşebbüs ettiğimde Rahmetli;  ‘Onlar
kendilerini allame sanıyorlar. Siz kendinizi yormayınız!
demişti. Gençler, kendilerini
hiçbir zaman yeterli görmemeliler. Herkesin, özellikle mesleğe yeni
başlayanların, her zaman öğrenmeleri gereken bir şeyler mutlaka vardır.

 

Çetinoğlu: Efendim, size ve Aldemir Sipahi
Beyefendi’ye, sağlıklı ve mutlu uzun ömürler diliyorum.
    

Seçtim de Geldim

Vatan yapmak için toprağı, taşı;

Bir güvercin gibi uçtum da geldim.

Yurt oldu fakire yüce dağ başı,

Gönlümü, ruhumu açtım da geldim.

Yesi Ocağında küllenen közü,

Burada eyledik Türklüğün özü,

Türk’ü düşman görür dünyanın gözü,

Kendimden kendime kaçtım da geldim.

Türkistan’dan Horasan’a dertlerle,

Horasan’dan buralara mertlerle,

Buradan da Estergon’a kurtlarla,

Malımdan, canımdan geçtim de geldim.

Balkanları yurt edindim beş asır,

Çeride, çobanda olmadı kusur,

Sonra düşmektense düşmana esir,

Şehadet şerbeti içtim de geldim.

Asırlarca bu toprağa kan verdim,

Toprak vatan olsun diye can verdim,

Serhatlarda asker verdim, han verdim;

Bir ömür biçildim, biçtim de geldim.

Tekrar kurdum beş bin yıllık devleti,

Devlet kurup yaşattım ben milleti,

Tatmak için bir ömür hürriyeti,

Hilâlle yıldızı seçtim 
de geldim.

Birleşmiş Ümmetler Binası New York’ta mı?

Biri yeni, biri eski iki hikâye anlatmak istiyorum. Yenisi
henüz birkaç haftalık.  Ancak bu “yeni”
haberi biraz araştırınca, o kadar yeni olmadığı, fakat tekrar gündeme geldiği
anlaşılıyor.

 

Haber şu: Yunanistan, statüleri Lozan’ın garantisi altındaki
Türk azınlık okullarının ismini değiştirdi. Okul sayısının başlangıçtakinin
küçük bir kesrine düşürüldüğünü, Türkçe öğrenime engel çıkarıldığını, öğretmen
kontenjanlarının ve Türkçe ders kitaplarının azaltıldığını zaten biliyorduk.

 

Yunanistan yemiyor, içmiyor, bizim iyiliğimizi düşünüyor

Okulların adındaki- ve tabelalarındaki- Türk Azınlık Okulu
ibaresi, Lozan’dan beri orada duruyordu. Bunlar önce Müslüman Azınlık Okulu
yapıldı. Ardından “Azınlık” da kaldırıldı ve isimleri, sadece Müslüman Okulu
oldu. Dışişleri Bakanlığımızın Web sitesinden bu eğilimin, gazete ve ajanslarda
yeni yer almasına rağmen yarım asırdan öncesine dayandığı yazıyor. Şöyle.
“Yunanistan, 1970’lerde siyasi saiklerle bu politikasını değiştirerek, bu kez
“Türk” yerine “Müslüman” kelimesinin kullanılmasını zorunlu tutmuştur.”

 

Acaba nedir bu siyasî saikler? Yunanistan bizi çok sevdiği
için, “Bizi birbirimize bağlayan asıl güç Müslümanlığımızdır” şiarı gereğince,
Yunanistan’daki Türk azınlığın Türkiye’ye bağlılığını güçlendirmeye mi
çalışmaktadır? Belki de Türkiye’deki gelişmelere paralel davranmak için “Burada
36 etnik grup var. Ne demek Türk? Ahlaksız bu, şerefsiz.” anlayışıyla Türk
ismine mi karşı çıkmaktadır? Andımız, zaten hiç okunmamıştır oralarda her
halde. O cephede rahat olabiliriz.

 

Dışişlerimiz sevmemiş

Ancak Dışişlerimiz pek bu fikirde görünmüyor ve
Yunanistan’ın sadece okullardan değil dernek ve vakıflardan da Türk adını
kaldırdığını, Türk ismiyle yeni dernek kuruluşuna müsaade etmediğini söylüyor.
Bakınız: “1927’de kurulan ve Azınlığın en eski sivil toplum örgütü olan “İskeçe
Türk Birliği”nin (İTB) isminde “Türk” kelimesi bulunduğu gerekçesiyle
yasaklanması üzerine, bu konuda açılan dava ve benzeri gerekçelerle
kurulmalarına izin verilmeyen “Rodop İli Türk Kadınları Kültür Derneği” ile
“Evros Azınlık Gençleri Derneği” (“azınlık” geçmesi nedeniyle) davaları,
Azınlık mensuplarınca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşınmıştır.”
http://www.mfa.gov.tr/bati-trakya-turk-azinligi.tr.mfa

 

Avrupa Birliği’nin Yunanistan’ın bu davranışlarına aman aman
bir tepki göstermediği anlaşılıyor. Türkiye’de mevcut olmayan azınlıkları
sıfırdan peyda etmeye çalışan AB, Yunanistan’da, milletlerarası anlaşmalarla
varlığı ve hakları garantiye alınmış Türk azınlığının yok sayılmasına pek ses
çıkarmıyor.

 

ABD de bizi çok sever

Şimdi gelelim daha eski hikâyeye. Daha doğrusu basına pek
yansımamış ve ta 1990’lara ait bir hikâyeye. Önce Berlin Duvarı çökmüş,
ardından Sovyetler Dağılmış ve Türk Cumhuriyetleri bağımsızlıklarına
kavuşmuştu. Yarım asrı geçkin zamandır tanıdığım bir arkadaşım, Amerika’nın
Sesi Radyosu’nda Azerbaycan Türkçesi bölümünde programcılık ve spikerlik
yapıyordu. Bir gün, “Orta Asya Türkleri” demek gafletinde bulunmuş. Derhal
radyo müdürünün odasına celp edilmiş ve kesin bir dille kendisine şu talimat
verilmiş: “Orta Asya Türkleri demeyeceksin. Orta Asya Müslümanları diyeceksin.”

 

Anlaşılan ABD de, tıpkı dostumuz Yunanistan gibi, bizim
menfaatlerimizi gözü gibi koruyor ve bizi bir birimize bağlayan asıl kuvvete
halel gelmesin istiyor. Belki de dünya üzerinde hiç olmazsa bir adet ümmete
dayanan ülke bulunsun arzusunda. Pakistan Doğu ve Batı Pakistan iken buna iyi
bir adaydı ama ne yazık ki o da millet temelinde Bangladeş ve sadece Pakistan
diye ikiye ayrıldı.

 

Dağı iniş pisti zannederseniz uçağınız çakılır

İmdiii… Hiciv bir tarafa. Gerçekleri kısaca özetleyelim:
Bugün dünyada devletlerin egemenliğinin temelinde millet denilen toplum birimi
vardır. Başka hiçbir toplum bağı, milliyet bağıyla rekabet edemedi. SSCB, sözde
sınıf esasına dayalı bir egemenlik ve devlet iddiasındaydı. Pakistan ümmet
iddiasındaydı. İkisi de milletlere bölündü.

 

Bakınız, Birleşmiş Milletler diye bir teşkilat var.
Birleşmiş ümmetler yok. Birleşmiş halklar veya sınıflar da yok. Hayrettir ki
Birleşmiş Milletler! Her gün gözlediğiniz, izlediğiniz haberlerde, kimler
birbiriyle anlaşıyor, ticaret yapıyor, rekabet ediyor, bozuşuyor, mücadele
ediyor? Ümmetler mi? Sınıflar mı? Hayır, hep milletler!

 

Gerçek şu ki devlet, onu kuran milletin egemenliğine
dayanır. Onun için millet isimleri, emperyalistler için tehlikelidir. Dinî
cemaatlerin siyasî karşılığı yoktur. Dini topluluktan devlet iddiası çıkmaz.

 

Yunan Ortodoks gibi, Yunan Müslüman da olabilir. Bunun
Yunanistan için siyasî bir tehlikesi yoktur. Ama Türk! Asla!

 

Sizin gönlünüzden egemenlik için başka temeller geçebilir.
Gönüller hürdür. Gönüller diledikleri gibi saçmalayabilir. Fakat gerçek sizin
keyfinize göre değişmez. Gerçeği görmeyenlerin yönetmeye kalktığı ülkelerin
sonu pek parlak değildir. Bu bir cins şizofreni hâlidir ve gerçek mutlaka gelip
sizi düzeltir. Umulur ki sizin kabahatinizin cezası sizinle sınırlı kalsın,
ülkenize, milletinize taşmasın.

 

 Ünlü İskoç siyaset bilimci ve iktisatçı Tom Nairn’in pek
sevdiğim ve sık sık tekrarladığım bir sözüyle bitireyim:

 

“Milliyetçiliğe muhalefet, kesinlikle eski veya yeni
imparatorlukları desteklemek demektir ve ‘metropol solu’nun posizyonu işte tam
budur.”

Konudan Konuya (7)

      -Bir şeyin
yokluğunu, binlerce kişi söylese de, biri ispat etse;
      Yok diyenlerin sözleri hükümsüzdür.

     -İlkokul
talebesine / öğrencisine okuması için, lise ders kitabı verilse,

      Anlayamayacağı
için, bu yüzden reddedeceği açıktır.

      Bu, tıpkı birkaç
aylık çocuğa pirzola yedirmek için, uğraşmaya benzer.

      İşte fikirler,
konular da böyledir.

      Mücerret / soyut
olarak güzel ve edebî konuşmak; elbette takdire şâyân bir husus.

      Ama zatında /
aslında doğru ve hak bir sözü veya bir konuyu;

      Muhataplarımızın
/ dinleyenlerimizin anlayış seviye ve düzeylerine inerek;

      Onların
anlayacağı şekilde, bu durumlarını hesaba katarak konuşmak;

      İşte asıl olan
budur, bu olmalı.

     -Dünyanın
kuruluşundan beri, haksızlığa uğrayanlar,

      Hakkı yenenler,
zulüm görenler sayısızdır.

      Üstelik büyük bir
çoğunluk; hakkını almadan, hak yerini bulmadan,

      Gözleri açık
olarak ölüp gidiyor! Umumiyetle / genellikle zâlimlerin,

      Kötülükte
bulunanların yaptıkları, sanki yanlarına kâr kalıyor!

      Zalimler,
haksızlık edenler; mevki ve makamlarında, zevk ve sefa içinde yaşayıp ölüyor;

      Mazlumlar,
mağdurlar da, o düşkün hâlleriyle bu dünyadan göçüp gidiyor!

      Zahirde /
görünüşte hak ve adalet yerini bulmadan, hayatları son buluyor!

      Ziya Paşa’nın
dediği gibi, mealen:

      “Milyonla çalan
mevki ve makamında berdevam!

      Birkaç kuruş
çalanın yeri ise, hapis ve zindan!”

      İşte buna
vicdanlardaki / Hakkın içimize koyduğu doğruyu tespit kıstası / ölçütü razı
olmuyor.

      İsyan ediyor.
Adalet yerini bulsun istiyor. Evet, vicdanlar yanılmaz ve yanıltmaz.

      Kısmen de olsa
burada, yani dünyada hak yerini hiç bulmuyor değil. Nitekim:

      “Eden bulur.”

      “Ne ekersen onu
biçersin.” 

      “Etme bulma
dünyası.”

      “Allah ihmal
etmez, imhal eder.” /

      “Allah boş vermez, belki pişman olur, aklı
başına gelir de,

      Hatasını telâfi
eder / düzeltir diye, -geçici olarak- mühlet / zaman tanır.”

      “Rüzgâr eken,
fırtına biçer.”

      “Gün ola harman
ola.”

      Gibi
atasözlerimiz, bu gerçeği çok güzel bir şekilde ifade etmekte.

      Nitekim bu
gerçeği:

      “Vermek
istemeseydi, istemek vermezdi.” veciz sözünden de anlıyoruz.

       Çünkü tüm
insanların; hisleri karışmamız vicdanlarında;

       Hakkın yerini
bulma isteği; sessiz bir çığlık olarak yankılanıp durmakta.

       Demek ki, bir
Mahkeme-i Kübra / En Büyük Bir Mahkeme olması lâzım ve gerekli.

       Nitekim var ve
zamanı gelince kurulacak. Evet,

       Bu hak arayışlar
Ahirette, Mahkeme-i Kübra’da / Kıyamet’ten sonraki En Büyük Mahkeme’de

       Cevabını
bulacak; herkes hak ettiği karşılığı mutlaka görecek.

       Çünkü bazı suç
ve günahlar; öyle cezaları gerektirir ki,

       Bu dünyanın
hiçbir cezası onu karşılayamaz.

       Ancak ebedî /
sonsuz, sayısız seneler cezalandırılmalarını iktiza eder / gerektirir ki,

       Bu da ancak
onların Cehenneme atılmalarıyla gerçekleşir.

       İşte ruhlar
ancak bu gibi cezaların verilmesiyle, mutmain ve tatmin olur / rahatlar.

      -Bakmak mı,
görmek mi? Biri basar; maddeyi görür. Diğeri basîret; manayı, hikmeti görür.

        Koyun da bakar.
Ama insan, hem bakar hem görür. Öküz, at, eşek, fil de bakar. Ama insan;

        Bakarken görür.
Görürken düşünür. Düşünürken hikmet sahibi / bilge olur.