24.4 C
Kocaeli
Pazar, Haziran 21, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 432

“İslâm ırkçılığı reddeder!”

Birinci Dünya Harbi’nin arifesinde bugün Irak’ta kalan
Süleymaniye’nin Sorani Baban Aşireti Riyaset Hanedanından Şafî mezhebinden
Ahmed Naim, Sebilül Reşat dergisinde “İslâm’da davayı kavmiyyet” başlıklı bir
makale yayınlar. Makale hemen kitapçık halinde de basılır.[1] Kitap yaklaşık
yarım asır sonra, 1963’te, “İslâm Irkçılığı Menetmiştir” başlığıyla tekrar
yayınlanır.[2]   O gün bu gündür, “İslâm
ırkçılığı reddeder”, “Ya Müslümansın ya milliyetçi”, “İslam kavmiyetçiliğe
karşıdır” gibi başlıklarla Siyasî İslâmcılar tarafından sık sık tekrarlanan
yayınlar, büyük çapta bu kitaba dayanır. Bu yayınların elinizdeki kitabın
yazıldığı tarihe en yakın örnekleri, Diyanet İşleri’nin Din İşleri Genel
Müdürlüğü’nde Yıldıray Kaplan’ın yazanı göründüğü ve genel seçimlere iki gün
kala cuma hutbesinde okutturulan “İslam ırkçılığın her türlüsünü reddeder”
başlıklı metin, Diyanet Dergisi’nin “Asabiyet” özel sayısında Diyanet İşleri
Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’in “Irkçılık: İslâm’ın reddettiği zihniyet”
başlıklı başyazısı ile[3]   yine aynı
dergide Prof. Dr. Yusuf Ziya Keskin’in “Kuran ve sünnete göre kavmiyetçilik”[4]  yazılarıdır.

 

Darül harpte yalan mübah

Merhum Ali Yardım hocanın atıf yaptığımız makalesi okununca
bu yayınlardaki yanlış açıkça görülmektedir. Bunlar, özetle:

Yanlış tercüme,

Maksada uygun görülen hadislerin alınıp, uymayanlardan hiç
bahsedilmemesi, hatta aynı hadisin iddiaya yardımcı olacak yarısının alınıp
diğer yarısının atılması,

Ahmed Naim’in kasten yanlış kullandığı “asabiyyet”
kelimesinin son dönemde bir kere daha yanlış olarak “ırkçılık”,
“kavmiyetçilik”, hatta “milliyetçilik” diye çevrilmesidir.

Bir başka deyişle duruma göre:

Doğru söylenmemektedir,

Doğrunun tamamı söylenmemektedir,

Doğruya yanlış ilaveler yapılmaktadır.

Kimlerin bu yolla kasten yalan söylediğini, kimlerin
bilgisizlikten bu hataya düştüklerini tespit zordur. Yukarıdaki unvanlara
bakıldığında bu iki hâlden hangisinin daha vahim olduğuna karar vermek de kolay
değildir.

 

Doğruyu, doğrunun tamamını ve doğrudan başka hiçbir şeyi…

İlk yalanlar, Ahmed Naim[5]  tarafından icrâ edilmekte, sonra günümüz
Siyasî İslâmcılarınca sürdürülmektedir (Alıntılar Prof. Ali Yardım’ın adı geçen
makalesindendir.):

 

Hadislerde kullanıldığı şekliyle “asabiyyet”, “fanatizm”
demektir: “Peygamber Efendimizin yasaklamış olduğu ‘asabiyyet’ kavramını bir
sistem olarak ifâde etmemiz gerekirse, mevcut tâbirler içersinde buna en uygun
olanı ‘Fanatizm’dir.”

Bir tutumu değil, bir fiili gösterir.

Ali Yardım ekliyor: “Tercüme bir emânettir derken, tercümede
gösterilmesi gereken bu titizliğe işâret etmek istemiştik. Maalesef bugün
Türkiyemiz’de, yukarıdaki hadîsin metni değil, Ahmed Naim Bey’in tercümesi
yürürlüktedir. Bu hatâlı tercüme bir daha tercüme edilerek, ortaya, «İslâm
ırkçılığı menetmiştir» hükmü çıkmıştır. Birisi de kalkar bu ikinciyi tercüme
etmeye girişirse, artık ne ortaya çıkar, bilemeyiz.”

Aşağıda önce gerçek hadis tercümeleri, sonra da Siyasî İslâm
asabiyyetiyle saptırılmış tercümeler verilmektedir:

 

“Halkı, fanatizm icra etmek üzere toplanmağa çağıran bizden
değildir. Fanatizm yolunda döğüşüp çarpışan da bizden değildir. Ayni şekilde
fanatizm uğrunda ölen kimse de bizden değildir!…”

 

“Irkçılığa çağıran bizden değildir. Irkçılık davası uğruna
savaşan bizden değildir. Irkçılık davası uğruna ölen de bizden değildir.”
(Diyanet İşleri, Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü 5 Haziran 2015 hutbesi.)

 

“Her kim, ulülemr’in itaatinden çıkar ve topluluktan ayrılır
da bu hâlde iken ölürse, o kimse câhiliyet ölümü ile ölmüş olur!..

 

“Yine her kim, basiretsizce açılan bir bayrak altında:
asabiyyet için hiddetlenir, yâhut asabiyyete teşvik eder, yâhut asabiyyet
icrasında olanlara yardım ederek, bu yolda öldürülürse, işte o kimsenin ölümü
tam bir câhiliyet ölümüdür.”

 

“Ve yine her kim, mü’min olanlarını ayırt etmeksizin ve
andlaşmalı olanların andlaşmalarına da aldırmaksızın, iyisine kötüsüne
saldırarak ümmetime karşı başkaldırırsa; o benden değildir, ben de ondan
değilimdir!…”,

 

“… [Hazreti Peygamber] bir başka sözlerinde Irkçılık
duygularıyla hareket ederek İslâm cemaatinden ayrılan, asabiyet duygusuyla
öfkelenen, bu uğurda savaşan, insanları böyle bir davaya çağıran ve bu davayı
güderek körü körüne açılmış bir bayrak altında ölen kimsenin bu ölümünü
‘cahiliye ölümü’ olarak nitelendirmiş.” (Prof. Mehmet Görmez, Diyanet Dergisi,
Haziran 2013, başyazı)

 

Diplomatik emniyet süpabı

Son hadisin aslını okuduğunuzda, Ali Yardım’ın da ifade
ettiği gibi, kınanan ve reddedilen asabiyyenin, aynı zamanda bir diplomatik
emniyet süpabı olduğu görülmektedir, şöyle ki: Doğru tercümenin son cümlesinde,
andlaşmalı olan kâfirlerin andlaşmalarına riayet etmeyerek Müslüman
fanatikliğiyle onlara saldırmak yasaklanmaktadır.

 

Sık başvurulan bir başka yol, hadislerin bir kısmın alıp bir
kısmın almamaktır. Bu ya hadisi keserek yapılmakta yahut aynı derecede sahih
olduğu bilindiği hâlde hadisin geniş değil, işlerine yarayan dar şeklini
kullanarak gerçekleştirilmektedir. Meselâ Sayın Diyanet İşleri Başkanı,
yukarıda kaynağı gösterilen yazısında şu nakilde bulunmuştur:

 

“Irkçılık, zalim de olsa kendi kavmine arka çıkmandır.”

 

Hadisin “sebebi vürud”uyla verilen şekli şudur:[6]

 

“Ashabdan Vâsile b. Ül-Aska‘ anlatıyor:

 Peygamber Efendimiz’e
sordum:

 «Yâ Resûlallah! Bir
kimsenin kavmini sevmesi asabiyyetten sayılır mı?»

 Zât-ı Risâletleri
buyurdular ki :

 «Hayır!… Ancak
kişinin, zulüm ve haksızlık hâlinde olan kavmine yardım etmesi asabiyyet’ tir.”

 

Hadisin yukarıda verilen şeklinde görüldüğü gibi kişinin
kavmini sevmesinin asabiyyetten sayılmayacağı kısmı, “Hayır!…”a kadar, ve o
“Hayır!…” dâhil atılmakta, sonra asabiyyet kelimesi ırkçılık kelimesiyle yer
değiştirmektedir ve bu doğru dinî telkin olmaktadır. Diyanet İşleri
Başkanı’ndan doğru bilgi beklemek hakkımızdır.

 

Fakat yalan söylemenin en kolay yolu muhakkak ki bazı
hakikatlerden hiç ama hiç bahsetmemektir. Meselâ yukarıda verdiğimiz hadisin
hemen altında, yine Ebu Davud’da, yine Edep bahsinde şu hadis yer alır:

 

En hayırlınız, günah işlememek kaydıyla kabilesini müdafaa
edendir.

 

Tırmizî’nin el-Cami’inin “Faziletler” bölümündeki şu
hadisten de hiç bahsedilmemektedir:

 

Şüphe yok ki Allah İsmail’in çocuklarından Kinana’yı seçti,
Kinana’dan Kureyş’i seçti, Kureyş’ten Haşim’i seçti ve Beni Haşim’den de beni
seçti.

 

“Asabiyyet” İbni Haldun’u tanıyanlara hemen onun bu kelimeyi
kullanış tarzını hatırlatacaktır. Ali Yardım Hoca, Haldun’un “asabiyyet”e
verdiği anlamla hadislerden anladığımız kadarıyla Hz. Peygamber devrindeki
manasının aynı olmadığını söyler. Çünkü Haldun’da asabiyet devleti bir arada
tutan güçtür ve onsuz devlet olmaz. Asabiyet Haldun’da olumlu bir
bağlayıcılıktır, dayanışmadır.

 

Bu yazdıklarımı araştırırken internetteki hadis sitelerinde
“asabiyyet”i “party spirit” yani “parti ruhu ~ parti zanlık”olarak İngilizceye
çevirdiklerini fark ettim.[7] 
“Partizanlık” “fanatizm”den çok da uzak değil. Seçim öncesi hutbelerine
bakarsak belki bunların arkasındaki asıl sebepde budur: Partizanlık, parti
asabiyyeti. Kusura bakmayın, galiba siz, bizim ümmetimizden değilsiniz!
Hadisler öyle diyor da…(Alıntı: Milli Dişince Merkezi/İskender Öksüz)

 

Dipnotlar

* Bu bölüm büyük çapta Marmara Üniversitesi İlahiyat
Fakültesi Hadis Ana Bilim Dalı Başkanı rahmetli Prof. Dr. Ali Yardım’ın
Kubbealtı Akademi Dergisi’ne ard arda üç sayıda yayınlanan “Asabiyyet
milliyetçilik demek midir?”başlıklı makalesine dayanır: Ali Yardım, “Asabiyyet
milliyetçilik demek midir?” Kubbealtı Akademi Dergisi Yıl 6 Sayı 4 1977, s 20;
Yıl 7 Sayı 1 1978, s.32 ve Yıl 7 Sayı 2 1978, s. 71.

 

[1] Sebîlürreşad, c. XII, sayı: 293, s. 114 – 129, 27
Cemâdiyelûlâ 1332 Perşenbe (1914). Kitapçık: Ahmed Naim. Islâmda Dava-yı
Kavmiyet, İst. 1332, 55 sayfa, Tevsî-i Tıbâat matbaası Sebîlürreşad Kütüphanesi
neşriyatı, Nu: 18

 

[2] Abdullah Işıklar tarafından, İstanbul 1963.

 

[3] Mehmet Görmez, “Irkçılık: İslâm’ın reddettiği zihniyet”,
Diyanet- Aylık Dergi, 270. sayı, Haziran 2013, başyazı.

 

[4] Yusuf Ziya Keskin, “Kur’an ve sünnete göre
kavmiyetçilik”, Diyanet- Aylık Dergi, 270. sayı, Haziran 2013, s. 5.

 

[5] Siyasî İslâmcıların baştacı Ahmed Naim’in yalancılığı
hadis sahtekârlığından ibaret değildir. Sicilinde intihal da vardır. Ali Yardım
Hoca, atıf yaptığımız makalede şöyle demektedir: “Ancak, kendisinin de bir
«Te’lif eser» olarak takdim ettiği Hadis Usûlü’ne dâir olan «Tecrîd-i Sarih
Mukaddimesi» (eski harflerle 482 shf.) maalesef, te’lif değil «Tercüme» bir
eserdir. Adı geçen mukaddime, Suyûtî (ö; 911/1505),nin «Tedrîb’ür-Râvî fî
Şerh-i Takrîb’in-Nevevî» adlı kitabının tam bir tercümesidir.”

 

[6] Ali Yardım’dan: Ahmed bin Hanbel, 4/107, 160; İbn Mâce,
Fiten 7, hadis no: 3949

 

[7] Meselâ: http://sunnah.com/abudawud/43

Konudan Konuya (6)

Çocuklar mektebe / okula niçin gider? Teneffüste / dinlenmek
için verilen arada, arkadaşlarıyla oynamak, hoş vakit geçirmek, koşup durmak,
itişip kakışmak, gazozlu içecekler içmek, biraz da gevezelik yapmak vb. gibi
şeyler için mi? Yoksa ders yorgunluğunu giderip, yine dinç ve istekli bir
şekilde, öğretmenin karşısında dersi, tekrar dinleyebilmek için mi?

     Tabii ki, yeni
bilgilere hazır ve istekli hâle gelmek, enerji ve dikkatlerini tazelemek için,
teneffüse çıkarlar. Kısa bir yenileşmeden sonra, zinde olarak, öğretmenlerin
karşısında yer alırlar.

     Evet okula, okul
için değil, okuldan sonraki hayata kendilerini hazırlamak için giderler. Demek
ki okula, ders saatleri arasındaki nefes alış ve soluklanmalar için
gitmiyorlar.

     İşte dünya da bir
okuldur. Dünya’da, dünya için bulunmuyoruz. Dünya’da dünya sonrası, ebedî /
sonsuz, süresiz hayatı / yaşamı kazanmak için varız.

     Elbette dünya’da
eğlenmeye, dinlenmeye, gezmeye tozmaya ihtiyaç duyulur ve gereklidir de. Ama
bunları gaye değil; gayeye hizmet eden araçlar olarak görmeli.

     Hangi iş, meslek
ve görev içinde isek; onu daha iyi yapmalı. Çünkü bunun aynı zamanda, bizi
dünya sonrasına daha iyi ve zinde olarak hazırlayan bir geçiş süreci olduğunu
bilmeli.

     Kısaca, vasıta /
araç; maksat ve gayenin / amacın asla yerini almamalı.

 x

     Tarlaya, kalmak
için mi gideriz? Tarlaya giderken; yatak ve yorganımızı da götürür müyüz?

     Elbette ki, hayır.
Tarlaya o günkü işimizi görmek, tarlayı sürmekse sürmek, hasılatı toplamak ve
getirmek üzere gideriz.

     Tarlaya aslında, uzun kış aylarını rahat ve
refah içinde geçirmek için gideriz. Yani tarlaya tarla için değil, kışı rahat
geçirmek için gideriz.

x

     Trene, otobüse,
vapura niçin bineriz? Bir değişiklik olsun, zamanım biraz da böyle geçsin diye
mi? Yoksa vasıta ve araçları, bir yerden başka bir yere gitmek için mi
kullanırız? Tabii ki vasıta ve araçlara; murat ettiğimiz, istediğimiz bir yere,
bir şehre, bir mahalle gitmek, ulaşmak için bineriz?

     Elbette bu kısa ve
uzun seyahat ve yolculuklarda hoş, güzel manzaraları görmek de var. İnsanın
içini açan seyirlerde bulunmak da. “Tebdili mekânda ferahlık var.” dediğimiz
gibi, yolculuğun güzel tarafları var; ama bunları gaye değil, gayeye giderken,
gayenin bizlere sunduğu peşin karşılıklar olarak algılamalıyız.

x

     “Beşerin türlü dalâletleri var

                Putunu kendi yapar, kendi
tapar.”

     İnsan ne tuhaf bir
mahlûk / yaratık be dostlar! İçki, kumar ve sigarayı kendisi bulmuş, yapmış
üretiyor! Zamanla zararını da biliyor, görüyor; fakat tutkunluğundan bir türlü
vazgeçmiyor / caymıyor! Bile bile lades değil mi?

     Hem parasını, hem
canını yele veriyor, hem de baha biçilmez, yerine konulmaz, en kıymetli şey
olan zamanını, hiç uğrunda feda ediyor.

                                                          Bu nasıl akıl, bu nasıl
mantık?

       Zararları için, söz kalmadı artık.

x

                        
Suya atılan taşın düştüğü yer, aslında küçük bir nokta;

                        
Dalgasının ulaştığı yer ise, görünmez olur ufukta.

x

                         Sarf ettiğin söz de belki
bir kelime, belki bir hece;

                        
Yerinde söylenmediyse, incitir seni gündüz gece!

x

                        
Şanlı Peygambere dendi: Başla önce evinden;

                        
Yankı buldu bu ses, dünyanın hemen her yerinden.

 

Holywood Neden Recep İvedik Filmi Çekmez?

Recep İvedik “Türk
sinemasının en çok izlenen filmi olmasının yanı sıra son 40 yılda en fazla
filme sahip olan iki seriden biri. En son Recep İvedik-6 filmi 2019 yılı
sonlarında gösterime girdi.

Recep İvedik-5 seriden en çok
seyredileni oldu. 7,5 milyon izleyiciye ulaştı ve yaklaşık 86 milyon TL gişe
hasılatı
elde etti. 6 filmin izleyici sayısı yaklaşık 31 milyon kişiye,
toplam gişe geliri de 319 milyon TL’ye ulaştı.

Uzmanlara göre
bugüne kadar gösterime giren 6 adet ‘Recep İvedik’ filminin oluşturduğu
ekonomik değer
, yaklaşık 3 milyar TL olmuş.

Filmin kahramanı Recep
İvedik çirkin görünümlü, kıllı, argo konuşan, kaba, itici bir tip.

Çocukken beni
yetiştiren büyüklerimin “aman yapma” dedikleri ne kadar iğrenç hareketler
varsa yapan biri.

“Ağza
alınmayacak küfürler… Kaba, argo, saygısız ifadeler… İçinde zekâ ve yaratıcılık
bulunmayan espriler…  Geğirme, gaz
çıkarma… İkide bir başparmağını iki parmak arasında gösterme… Acayip sesle
gülme… Belden aşağı muhabbet…”

Sadece
üsluptaki bu çirkinlikler değil, verilen mesajlar da olumsuz:

“Kadınları
sürekli aşağılama… Çalışarak değil hile uygulayarak sonuca gitme… Adam yerine
konulmayanları adam yerine koyar gibi yapma… Basit milliyetçi laflar…
Kuralsızlık…”

Bu
tipi beğenenler “biz
metroseksüel olup da ne çakalları ne zararlıları gördük.
Bu adamın çakallığı yok. Samimi biri. Kişiliğinde değer yargıları, kıllı
vücudunun içinde yufka bir yürek var. Ve bizim gibi, bizden biri. Ve halk
kahramanı…” diye düşünüyorlar.

Usta gazeteci Tanzer Ünalhalkın ilgi, beğeni ve
değer yargılarının seviyesini” yansıtan
bu sosyolojik vakayı şöyle açıklıyordu:

Hepimiz
birer potansiyel Recep İvedik’iz.
Çoğumuzun içinde
bastırılmış bir Recep İvedik var.
İnsanlar, kim bilir, belki kendilerini
görmek için
filmi izliyorlardır. Kendilerinin arzu edip de yapamadıklarını
filmde görünce, rahatlayıp gülüyorlardır. Toplumdaki kültür erozyonunun,
toplumsal çürümenin en çarpıcı örneği…

Yıllardır
bilgisi, görgüsü, milli ve dini değerleri aşağı çekilen toplumun, Recep
İvedik’e ilgi göstermesi kadar doğal ne olabilir ki?”

*************************

Recep
İvedikçilerin Siyasi Tercihi

Acaba
Recep İvedik’te kendini bulan kitlenin sosyolojik ve siyasi tercihleri ne
yönde olmaktadır?

Muhtemelen
her partide böyle insanlarımız vardır. Ama bunların çoğunluğunun tercihi hangi
partiden yanadır? Gerçekten incelenmeye değer bir konu olduğunu düşünüyorum.

Halk
kitlelerini aşağılamadan, küçümsemeden anlamaya çalışmalıyız. Anlamadan daha
iyiye, daha güzele yönlendirmek mümkün değildir.

Zülfü
Livaneli’nin “Köyden kente göçle başlayan ne köylü ne kentli olabilen, bütün
değer ölçülerinden kopmuş, vahşi birer yaratık haline gelmiş, talandan yalandan
pay kapmaya çalışan bir kitle. Bu halk yığının Anadolu Müslümanlığıyla,
gelenekle, ahlakla, haram helal kavramıyla, merhametle, şefkatle hiçbir ilgisi
yoktur” dediği bir kitle var mı Türkiye’de? Var.

“Bu
kitle Itri, Mimar Sinan estetiğine de sahip değildir; Anadolu’da yüzyıllarca
aydınlık bir nehir gibi akmış olan Karacaoğlan, Pir Sultan, Dadaloğlu
temizliğine de. Dolayısıyla bu kesim muhafazakâr değil, Türkiye’ye çarpık ve
ahlak ölçülerinden yoksun bir ‘modernleşme’ sunan yeni bir oluşumdur” tespitine
de itiraz etmek kolay değildir.

Şehirlerimizi
estetikten yoksun, sağlıksız, yeşilden koparılmış, rant uğruna yaşanmaz hale
getirmiş olan bu kitlenin içinde Recep İvedik’ler gizli olabilir mi?

Bütün
cehaletlerine, kabalıklarına rağmen, “kul hakkı” tanımadıkları için, “en
başarılı”
olan yani “en zengin” olanlar da bunlardan çıkmaktadır.

Bu
yüzden cehaletle beslenirler, “tahsil yapmış da ne olmuş, 3 dil öğrenmiş de ne
olmuş, binlerce kitap okumuş da ne olmuş?” demekten çekinmezler…

Kendinden
üst seviyede bilgi ve kültür sahibi olanları küçümseyen, özgüveni yüksek, cahil
cesaretine sahip kitleler
artık hayli kalabalıklar.

Bunlar
hangi siyasi liderde kendinden izler bulabiliyor acaba?

*********************************

ABD’de
Recep İvedik Neden Tutmaz?

Recep İvedik gibi
bir film başka bir ülkede mesela ABD’de olsa bu ölçüde başarı kazanabilir
miydi?

Mesela ABD Başkanı
Trump’ın destekçilerinin yarattığı 6 Ocak Olaylarında gördüğümüz tipsiz ve
tuhaf kıyafetli taraftarları Holivut (Holywood) Recep İvedik filmi çekseydi
ne kadar rağbet ederdi?

Son anketlerde
bile yüzde 45 oy desteğine sahip olan Trump’ın destekçilerinin omurgasını
teşkil eden, çoğunluğu “taşralı, cahil, yoksul, beyaz Amerikalılardan” oluşan
bu kitleye Holivut neden bir Recep İvedik film serisi yapmayı
düşünemedi?

Öyle ya “Bunlar
da cahil olmakla beraber özgüvenleri yüksek ve kendilerini ülkenin
sahibi
olarak gören bir kitle. Dahası kendilerini “vatansever”,
kendilerinden olmayanları “vatan haini” olarak gören” bir kitleydi.

Holivut’un ellnde Şahan
Gökbakır
gibi toplumun nabzını tutan bir sanatçı olmadığı için değildir
herhalde.

Tanzer Ünal haklı,
Recep
İvedik’in Türkiye’de bu kadar ilgi görmesi sosyolojik bir olaydır.”

“Yıllardır
belirli siyasilere gösterilen ilgi de aynı kaynaktan beslenmektedir.

Halk, kendine yakın olanla ilgilenir. Recep İvedik, halka yakın bir
karakterdir, ortalama halkın kendisidir. İnsanlar bu filmde kendilerini
buluyorlar.”

Taraftarları
da kendilerine yakın olduklarını gördükleri Trump’ı çok seviyorlar.

O’nun
geleneksel devlet adamı profiline aykırı bütün tavırlarını, 300 kelimelik İngilizce
dağarcığıyla yazdığı tivitlerini, yabancı devlet adamlarını ve rakiplerini
aşağılayıcı beyanlarıyla gurur duyuyorlar.

Ama
orada hala kanunlar ve kurallar geçerli. Kurumlar çok güçlü.

ABD’de
en zenginler
, devlete yakın müteahhit veya iş insanları
değil. Orada zekasıyla, bilgisiyle dünyanın en zenginleri arasına giren
insanlar rol model.

ABD’nin
bütün dünyaya pazarladığı filmlerin altyapısında bilim ve sanat değeri
olmak zorunda.

Devlet
organlarını çok iyi eğitim almış insanlar yönetiyor. Ülkenin gelecek yüz
yılını, bin yılını planlayan, araştıran kurumları var. Kısacası bilim var,
sanat var, hukuk var.

Orada
her renge izin verirler. Ama Trump’lara en fazla bir dönem tahammül ederler.
Recep İvedik’lere prim vermezler.

Boğaziçi de Tamamdır

Üniversitelere bir siyasî parti başkanının rektör tayin
etmesi birkaç ülke hâriç, dünyada görülmüş bir şey değildir; tasvip edilecek
bir şey de değildir. O hâriç dediğim birkaç ülkeyi de bir zahmet sizler bulun.
Bu geneliydi. Genel olarak tasvip etmediğim şeyi Boğaziçi özelinde desteklemem
de mümkün değil tabi.

Protestocular arasında teröristler varmış. Bu, bir acz
ifadesidir. Şu teröristlere karşı neden kanunu işletmiyorsunuz, hem de çağdaş
devletin bütün araçları elinizdeyken? Yoksa teröristleri kullanışlı mı
buluyorsunuz? Değil mi? Beğenmediğiniz her hareket, “içlerinde teröristler var”
diye karalayabilirsiniz. HDP hikâyesi de öyle. Terörist parti, bölücü parti.
Öyleyse kanunları uygulayın. Dediğiniz gibiyse- ki bence de öyledir- hâlâ neden
ortalıkta? Bu da bir acz ifadesi veya bu da son derece kullanışlı. Bütün
muhalif siyasî partileri onlarla iş birliği içinde olmakla suçlayabilirsiniz.
Çözüm süreci için de unutma/ unutturma hakkınızı kullanırsınız. Veya düşünmeme,
düşündürmeme hakkınızı.

Bizim kapı gibi Nizamiye Medreselerimiz var

Gelin, Boğaziçi’ni bırakıp üniversiteleri kim, ne için
yönetmelidir sorusunu cevaplandırmaya çalışalım.

Bir kere bizim, bu konuda dayanabileceğimiz olumlu bir
geleneğimiz yok. Bizim üniversite geleneğimiz eskidir, kökleri tarihe dayanır
deyip Nizamiye medreseleri örnek gösterilir. Onlar üniversite miydi, bilimle mi
meşguldüler, yoksa felsefeyi, aklın önceliğini ve bilimi yok etmekle mi
görevliydiler? Maalesef ikinci şık ağır basıyor.

Bu konuda, köşemin geri kalanını S. Frederick Starr’a
yazdıracağım, onun Kayıp Aydınlanma kitabından alıntılarla. Hatırlayacaksınız
Kayıp Aydınlanma’yı dostum Taha Akyol, sosyal bilimlerde yılın önde gelen
eserleri arasında saymıştı. Starr, Nizamiye medreselerini şöyle
değerlendiriyor:

 

Bu yeni kurumlar, Müslüman eğitiminin amacını ve şeklini
temelden yeniden tarif etti ve bütün Müslüman dünyasında taklit edilecek bir
örnek ortaya koydu. Bunlar, Selçuklu yönetiminin, devleti tahrip
edebileceğinden endişelendiği doktrin çatışmaları sırasında doğmuştu. Nizam
ül-Mülk’ün maksadı, entelektüel açıdan militan kurumlar yaratmak ve bunlar
sayesinde standart dışı fikirleri bastırıp doğruları öne çıkaracak gençler
yetiştirmekti. Başka bir deyişle, bu kurumlar entelektüel cephede, analizden
indoktrinasyona ve savunmadan taarruza geçişi temsil ediyordu.

 

Starr, sultan ve halifenin tutumuyla Nizam ül-Mülk’ün
iddiaları da çatışmaktaydı, fakat vezir din otoritelerini kendine bağlamıştı
diyor.

 

Dindar ve kindar nesil yetişiyor

“…şimdi onlar [ulema ve imamlar] açıkça onun ve onun
desteklediği muhafazakâr ve militan Hanbeli ve Şafi ekollerinin tarafını
tuttular [Ve Eşari’nin-İÖ]. Hâlbuki halife daha mutedil Hanefiler’in
tarafındaydı.”

 

Starr, 1090’larda bu gerilimin Bağdat sokaklarında vandallık
ve teröre dönüştüğünü, Hanbeli sürülerinin kahvehanelere saldırdığını, satranç
tahtalarını parçalayıp dışarda yakaladıkları kadınları zorla evlerine soktuklarını
anlatıyor:

“Şiilere sempati duyduğundan şüphelenilen herkes, ulema
dâhil, meşru avdı. İsmaili’ler yakalandıkları yerde katledilebilirdi. Cuma
camii yakınındaki Nizamiye’den çıkan öğrenciler genç Hanefi destekçileriyle
savaşmak için sokaklara döküldüler… Nişabur ve Merv’de de benzer çatışmalar
oluyordu. Buhara ve Semerkant’ın geleneksel ulemasına da şeriata yeterince
uymamak ve aşırı hoş görü sahibi olmaktan saldırılıyordu.”

 

Avrupa’da şafak sökerken bizde güneş batıyor

Vezir medreselerinin başına bir dâhiyi, Gazali’yi
getirmişti. Dehası bir tarafa, Gazali de Nizam ül-Mülk’ün hatalarının tam
anlamda ortağıdır ve Müslüman düşüncesinin kilitlenmesinde başrolü oynamıştır.
Yaptıklarını vezire yaranmak için yaptığını itiraf eder ama bu itiraf, koca bir
medeniyeti çökertme operasyonunu affettirecek yeterlikte değildir. Şöyle yazmış
Gazali, “beni iten güdü… etkili bir makam ve kamuda şöhret arzusuydu.”

 

Avrupa’nın ilk üniversite saydığı Bologna, Bağdat
Nizamiyesinden sadece üç yıl öndedir. Fakat Starr’a göre Nizamiyeler,
üniversitelerden ziyade 16. asırda Ignatius Loyola’nın kurduğu, Katolik
Karşı-Reform okullarına benzer. Şu farkla ki Loyola okullarının görüşü zaman
içinde genişlerken yeni tip medreseleri kuruluş ilkelerine sadık kaldılar.

 

Starr alıntımızı şu parçayla sonlandıralım:

 

“Nizamiyelerin kuruluşunu Orta Asya’daki öğrenimin, belki de
bütün İslam öğreniminin, Harezmi, Farabi, Biruni ve İbni Sina’nın dışa dönük ve
cesur entelektüelliğinden ani bir geri çekiliş ve kendi kendine düşmanlığa
dönüş diye değerlendirmek mümkündür.”

 

Ne demiştim geçen yazımda? Tarih tekerrür etmez ama
kafiyelidir. Hem şimdi iş Nizam ül-Mülk’ünkünden kolay. Onun ele geçireceği
kurumlar yoktu. Şimdi bir avuç doğru dürüst üniversite yüzlerce de yenisi var.
Gerçi alet olarak kullanılacak Gazali çapında bir adam yok ama tarikatlardan
bulup yerine yerleştiririz.

 

Üniversiteler nasıl yönetilmelidir? Bu soru ileriki yazılara
kaldı yine.(Alıntı: Milli Düşünce Merkezi/ İskender Öksüz)

Muhammed Esed ve Kur’an

– 1 –

 

     Muhammed Esed,
Doğu Galiçya’da Llov şehrinde, 1900 yılında, Yahudi bir ailede dünyaya geldi.
Baba tarafından dedesi bir hahamdı. Aile geleneği icabı evde özel dinî eğitim
gördü. Onüç yaşlarında İbraniceyi su gibi okuyor ve akıcı bir dille konuşabiliyordu.
Tevrat, Mişna, Gemara, Talmud okuyor ve Ârâmice de anlıyordu.

     Savaştan sonra
(1918) Viyana Üniversitesinde iki yıl sanat tarihi ve felsefe okudu. Fakat bunu
kendine uygun bulmuyordu.

     1920’de Viyanayı
terk ederek Prag’a oradan da Berlin’e gitti. Edebiyat çevrelerinde dolaştı,
film yönetmeni asistanlığı, senaristlik yaptı.

     1921 yılı
sonbaharında United Telegraph adlı ajansta muhaberat servisinde telefon
görevlisi oldu. Bir süre sonra Berlin’e Rusya’daki sefalet için gizlice yardım
toplamaya gelmiş olan Madam Gorky ile bir röportaj yaptı. Gerçek muhabir oldu.

     1922 yılında
Ajans’tan ayrılıp Kudüs’e gitti. Frankfurter Allgemeine Zeitung’un Yakın Doğu
muhabiri oldu. Sonra Kahire’ye gitti.

     1923 yazında
tekrar Kudüs’e döndü. Siyonist önder Chaim Weizmann ile tartıştı ve siyonizme
karşı çıktı. Siyonist idealleri temelsiz ve gayr-i ahlâkî buluyordu.

     Amman’a gitti,
Emir Abdullah’la ve danışmanı filozof Rıza Tevfik’le tanıştı.

     Şam’a gitti.
Sonbaharda Bursa, İstanbul, Sofya, Belgrad üzerinden Frankfurt’a döndü.

     Berlin’e gidiş
gelişlerinde ileride kendisiyle evleneceği, sezgileri güçlü ve yüksek; dul
bayan Elsa ile tanıştı.

     1924 baharında
Frankfurter Allgemeine Zeitung tarafından yeniden Doğu’ya gönderildi.

     Kahire’ye geldi.
El-Ezher şeyhi Mustafa el-Merağî ile tanıştı. Uzun sohbetlerde bulundu.

     Yeniden Ürdün’e
gitti. Halep’ten Deyr ez-Zûr’a giderken Kuzey Arabistan’ın Şammar kabilesinden
Zeyd b. Ganim ile tanıştı. İran ve Afganistan’a gitti.

     1926’da kış sonuna
doğru Herat’tan ayrılarak Merv, Semerkant, Buhara, Taşkent üzerinden Moskova’ya
gitti, sonra Avrupa’ya döndü. Elsa’yı ikna etti ve onunla evlendi. Gazete’den
ayrılarak yeni gazetelerle anlaştı; bir müddet Berlin’e yerleştiler. Jeopolitik
Akademisi’nde daha önce verdiği seri konferanslara devam etti.

     Esed 1927
Ocak’ında bir kez daha, ama bu sefer Elsa ve onun altı yaşındaki oğlu ile
beraber yola çıktı. Daha o günden, bunun dönüşü olmayan bir yolculuk olduğunu
hissetmişti. Deniz yoluyla Cidde’ye oradan da Mekke’ye hacca gittiler.
Vardıktan dokuz gün sonra Elsa bilinmeyen bir hastalıktan öldü. Mekke
mezarlığına gömüldü. Aynı yıl Kral Abdülaziz ile tanıştı.

     Bu arada yeniden
evlendi ve Medine’ye yerleşip, tarih ve tefsir çalıştı. Fakat hiçbir zaman evde
sürekli kalmadı. Arabistan’da pek çok seyahatler yaptı. Şeyh Sunusî ile
tanıştı. Libya bağımsızlık savaşına katılmak için yola çıktı, fakat Ömer
el-Muhtar’a yetişemedi.

     1932 yılı
Arabistan’daki hayatının sonu oldu. 1942 yılında babası ve kız kardeşi toplama
kampında öldüler.

     Pakistan’a gitti.
Cinnah ve İkbal’le tanıştı; 1947’de Pakistan Dışişleri Bakanlığı Ortadoğu
Dairesi Başkanı ve İslâmî Tecdit Kurumu üyesi oldu, çalışmalarda ve
araştırmalarda bulundu.

     1952 yılı
başlarında yirmibeş yıllık ayrılıktan sonra Pakistan’ı Birleşmiş Milletler’de
temsil etmek üzere New York’a gitti. Sonraki yıllarını meal hazırlamaya
hasretti.

     1992 yılında
İspanya’da Hakkın rahmetine kavuştu. Geride çok değerli birçok eser bıraktı.
(Muhammed Esed, KUR’AN  MESAJI, Meal –
Tefsir, Türkçesi: Cahit Koytak, Ahmet Ertürk, İstanbul – 2009 s. 5 – 7)

x

     (Bu çok hareketli
zâtın müslüman oluş sebebine gelince:)

     Bu yılın (1926)
sonbaharında bir gün Berlin metrosunda seyahat ederken gördüğü yüzlerin istisnasız
hepsinin derin ve gizli bir acıyla kasılı olduğunu müşahede etti (gözlemledi).
Duyduğu

– 2 –

sarsıntıyla bunu yanındaki Elsa’ya açtı. Elsa şaşkınlıkla
“Bir cehennem azabı çekiyorlar sanki…Acaba kendileri bunun farkındalar mı?”
cevabıyla onu tasdik etti. Esed bu acıları ve ızdırapları gerçeksiz, inançsız
ve fasılasızca refah peşinde olmalarına bağlar.

     Eve döndüklerinde
masada açık kalmış Mushaf’ı gördü. Kapatıp kaldırmak için uzandığında gözü
Tekâsür sûresine ilişti. Birden sûrenin o gün metroda yaşadıklarının tam bir
yankısı olduğunu hissetti ve şunları düşündü:

     “Bütün çağlarda
insanlar tamahı, açgözlülüğü tanımışlardır: Ama tamah ve açgözlülük başka
hiçbir çağda bugün olduğu kadar…ciğer sökücü bir hırs halinde kendini açığa
vurmamıştı…

İnsanların boyunlarına binmişti ifrit; kamçısını tam
yüreklerinin başına indiriyor ve uzaklarda alayla göz kırpan yalancı hedeflere
doğru dehliyordu onları…ne kadar hikmetli olursa olsun bir insan, yirminci
yüzyıla özgü bu acılı koşuyu kendiliğinden bilemez. Böylesine hakim bir
perdeden, böylesine apaçık bir üslûpla dile getiremezdi. Hayır Kur’an’da
konuşan, Muhammed’in sesinden daha güçlü, daha yüksek bir sesti ve bütün
zamanları aşarak ulaşıyordu insan kulağına…”

     Esed bu olaydan
kısa bir süre sonra Elsa ile birlikte Müslüman olduğunu açıkladı.

     Böylece ondokuz
yaşlarındayken görüp çoktan unutmuş olduğu bir rüya tecelli etmişti:

     Bu rüyada Esed,
içinde bulunduğu bir metro treninin yeraltından çıktıktan sonra saplandığı
sonsuz ufuklu bir batakta, az ötede çökmüş duran ve kendisini beklediğini
hissettiği, yüzü  örtülü kısa kollu
harmanili binicisi olan bir devenin terkisine binerek, saat, gün, ay, kısaca
zaman kavramını yitirecek kadar uzun bir yolculuk sonunda, yakamayan fakat kör
edici parlaklıktaki bir beyaz ışığa vardığını görmüş ve tasvir edilemez
âhenkteki bir sesin “Burası Batının en uç şehri” dediğini işitmişti.

     Yıllar sonra,
rüyasındaki binicinin Hz. Peygamber, ışığın kavuştuğu iman, işittiği sözlerin
ise Batıdaki hayatının sona ereceğinin habercisi olduğu tefsiri (yorumu) ile
karşılaşacaktır.

(a. g. e. s. 6 – 7)

x

     Muhammed Esed’in,
Berlin metrosundaki gördüğü insanların, yüzlerindeki bedbin hâllerin, moral
bozukluklarının, masasındaki açık Kur’an sahifesindeki Tekâsür suresiyle
açıklanabileceğini görünce şaşırdığı surenin âyetleri:

     1, 2. Çokluk
kuruntusu sizi o derece oyaladı ki, nihayet kabirler ziyaret ettiniz.

     3, 4. Hayır!
Yakında bileceksiniz! Elbette yakında bileceksiniz!

     5, 6, 7, 8. Gerçek
öyle değil! Kesin bilgi ile bilmiş olsaydınız, (orada) mutlaka cehennem ateşini
görürdünüz. Sonra ahirette onu çıplak gözle göreceksiniz. Nihayet o gün
(dünyada yararlandığınız) nimetlerden elbette ve elbette hesaba çekileceksiniz.
(Diyanet Kur’an Meali, s. 599)

     Nitekim “Servete tapma hastalığı bir asırda
değil, her asırda görülen bir hastalıktır.

     Bu hastalığın
devası, servetin adını değiştirmektir. Servete ‘emanet’ dersen, servet nimet
olur.

     Servete ‘benim’
dersen, emanete ihanet olur.

     Her çoğaltma kötü
değildir. Eğer sizin hayatınızda çoğalan şeyler,

     Allah ile
bağlantınızı zayıflatıyorsa bilin ki, o çoğalmalar sizin aleyhinize işliyor.

     Yok eğer tersi
oluyorsa, servet çoğalırken, Allah sevgisi,

     O serveti Allah
yolunda verme arzusu da artıyorsa, o çoğalma güzeldir.

     ‘Allah ziyade
etsin’ denir.

     Malın mülkün,
servetin çoğalırken, bunları Allah yolunda verme isteğin de çoğalmıyorsa,

     Bil ki sende
eksikler çoğalıyor demektir.

     8. ayet: ‘Her
nimetten hesaba çekileceğimizi’ haber veriyor.

     Bu durumda bütün
insanlar bu ayetin muhatabı oluyor.

     Peki, bu hesap
verme ne zaman olacak? Cevap: Ölünce…

     Peki, insan ne
zaman ölecektir? Ecel gelince. Ecel ne zaman gelecek? Her an…

     Öyleyse her an
sorguya hazır halde olmalıdır. Hesap karşısında insanlar ikiye ayrılıyorlar.

     Bir: Hesabı
ahirete bırakan, hesapsız kitapsız bir hayat yaşayan insanlar.

     İki: Hesabını
dünyada yapanlar, ölmeden önce kendilerini hesaba çekenler,

     Sorgularını
kendileri yapanlar.” (Veli Tahir Erdoğan)

Bizi Kim İşletiyor?

Cumada iki saf arasındaki
üçüncü safa büyük oğlanla birlikte aralıklı iki seccade koyduk. Ön çaprazdaki
seccade sahibi hutbeyi arkadaki kamelyada dinledikten sonra cumanın farzını eda
için yerine geldiğinde 1,5 – 2 metrelik mesafeyi yeterli görmedi ve seccadesini
1 metre daha ileri kaydırdı. Akşama Yuvacık Minibüsünde gördüm; bütün koltuklar
dolu ve o da herkes gibi bitişik nizamda; ayakta da 10-15 yolcu var. Maskeli de
olsa kapalı yerde yarım saatlik yolculuk normal
ama avludaki açık havada 2 metre mesafe normale yetmedi. Değerleme ölçüsü nedir: Televizyonlar.

            İnsanın sosyal
bir varlık olarak evrilişinin ve
fakat bu içtimaîlik içerisinde ferdî
tekâmülünü ihmal edişinin örnekleriyle doludur dünyadaki yolculuğumuz. Kitlesel hareketler anlamsız ve çelişik
de olsa sürü içinde bulunmak rahatlatır bizi. Antiloplar, Masai Mara Nehri’ni geçecekler; taşkın da olsa geçecekler, suda av bekleyen timsahlar olsa da geçecekler, kıyıda aç aslanlar olsa da geçecekler.

            Oysa yollar
alternatiflerle birlikte yaratılmıştır
. İlâhi senaryodaki görev gereği düşünen ve akledenler bunun ayırdındadırlar.

            Büyük Selçuklular
ile Türkiye Selçuklularının
kuruluşundaki aklı, resmî
ideoloji/teoloji üreten Nizamiye
Medreseleri
yavaş yavaş öldürdü. Osmanlıların
kuruluşundaki aklı, Mısır Zaferi’nin
getirileri ve Kanuni Yüzyılının ihtişamı
adım adım yok etti. Kurtuluş Savaşı’ndaki
ortak aklı ve Cumhuriyet’in kuruluşundaki akıl-mantık
muhakemesini
ise hem 500 ilâ 1000 yıllık dinî ezberin getirdiği alışkanlıklar batağında hem de Mevlâna
tarzı âlimlerin Moğollara,
kapitülasyoncu Padişahların Avrupalılara,
İnönü-Menderes birlikteliğinin de Amerikalılara
halkı özelleştirmeleriyle terkettik.

            Kalabalıklar göz
bağımız
, sloganlar kulak tıkacımız. Geçtim hizaya, uydum kalabalığa, Allahu ekber; en büyük sigortamız. Sorgu – analiz şartelleri attırır.

            Yeni trend: “Bir
hizmet size bedava sunuluyorsa orada ürün sizsinizdir.
” İyi de ne zamandır?

            10–15 senedir
yediğini-içtiğini niye paylaştın? Aile bireylerini ve özel ilişkilerini kime
göstermiş oldun?

Arap Baharı’nda (!) TV’lerde halkın
isyanı
, özgürlük talebi diye
geveliyordun, biz facebook ve tıvitter üzerinden açık istihbarat çalışmalarıdır derken.

            Esad’ı sana iyi gösterdiler, iyi dedin; kötü gösterdiler, kötü dedin;
şimdi de ne diyecekleri üzerinden ne diyeceğini beklemedesin.

            Cemaat’e toz kondurmadın, şimdi yedi sülâlesine düz gidiyorsun. Şimdilerde Kanije Kalesi gibi müdafaa ettiğin kişi ya da kuruluşları yarın nasıl yerin
dibine sokacağını bir kez olsun düşündün mü? Yoksa “bir yarın olsun da
bakarız
” mı diyorsun?

            Birileri seni vatsap’tan, facebook’tan kışkışlarken başka başka yerlere
pazarlıyor
olmasın?!

            Boğaziçi’nde DHKP-C’liler
ve LGBT’liler stres atarken, siyaset
başörtüsüyle veya muhalefetin söz örgüsüyle setredilirken asıl gözden kaçırılmak istenen eve kapanmanın
getirdiği yokluğun yakıcılığı olmasın?!

Amerika’da polisler
kameraların kontrolünde zencileri öldürüyorsa onları ayaklandırmak ve
kargaşayı arttırmak
için olmasın?!

Trump’un getirilişi ve götürülüşü, ülkenin 1,5 asır önceki Kuzeyliler
& Güneyliler gibi ortadan ikiye
ayrılışını ve 45. Başkan’ın halkı
sokağa döküşü
ABD’nin eko-politik
dağılışını
hızlandırmak için
olmasın?!

Korona tedbirleri ile virüs
mutasyonu – aşı dizisinin yeni bölümleri,
devletlerüstü şirketlerin hegemonyayı
Amerika üzerinden Çin’e kaydırma kurgusu
olmasın?!

“Olmasa
mektubun, yazdıkların olmasa” diyeceğim, ne mektubu; SMS mi, Hangouts mu
diyeceksin. Yazmak ne ki, okumaya bile üşeniriz.

Okudun
mu? He, okudum. Ne okudun? Okul okudum.

O
kul, bu kul şu kul ayırt etmeden soruyorum: Zekânın işletim sistemi akılsa
bizi kim işletiyor?

Can Liderim Denktaş…

        KKTC’nin Kurucu Cumhurbaşkanı Sn. Rauf Raif
Denktaş’ın 9’ncü ölüm yıl dönümü anısına, kaleme almış olduğum yazıma; onun
kendi sesiyle okuyarak, ilk kez 2002’de Kıbrıs’ta BRTV’de seslendirdiği; Sn.
Mustafa Kayabek’e ait, o çok sevdiği şiir ile başlamak istiyorum.


 Ömrü boyunca
yüreğinde taşıdığı vatan aşkı, ay yıldızlı bayrağımıza olan sevdasıyla: 

 

Ölümün Utandığı An

Mustafa Karaca, ülkücü olmanın çilesini çekmiş, taş medreselerde
eğitim görerek kemâlâtını artırmış bir vatan evlâdıdır.  13,5 X 21 santim ölçülerinde 128 sayfalık
eseri ile hapishane edebiyatını zenginleştiriyor.

Okuyucunun göz kapaklarına
kederli bir sıcaklık, göz yuvalarını yakan ve ıstırap veren bir ıslaklık ve
boğazda düğümlenen iç çekişlere davetiyeler çıkaran bir eser… İlk yarısından
sonrası saadetlerle ve kısmen de hüzünlerle dolu bir roman havasında…

Temelinde İslâm bulunan
kültürümüzün hasletlerine sâhip insanların dayanışması, sevgi-saygı dolu
hayatı, ‘insanların en hayırlısı
insanlığa hizmet edendir
’ hadisine uygun işler yapmak için çırpınışların
okuyucuyu sayfalara bağlayan hikâyeleri… Ülkücülerin vatan sevgisi, millet
aşkı, hiç boşalmayan bir heyecan küpüdür.

Bu gençlik vatan için
kurşunlanmayı, millet için hançerlenmeyi göze alacak şuuru kimden tevarüs
etmiştir? Bu sorunun cevabı ancak ve ancak; ‘Asil ve necip Türk milletinin mayasından…’ cümlesi ile verilebilir.

Ölümün Utandığı An, candan aziz vatanımızda, dış desteklerle
palazlandırılmaya çalışılan çarpık ideolojilerin sebebiyet verdiği iç kanamayı
durdurmak için kendi kanlarını… sâdece kanlarını değil, canlarını feda
edenlerin romanıdır…

Onlar için aynı yere bakıp aynı
şeyleri görmek yeterli değildir. Bir bütünün parçaları olanlar, aynı yere
bakarken aynı şeyleri düşünürler. İyi günde kötü günde birlikte olurlar.
Sevinçleri paylaşıp çoğaltırlar, ıstırapları paylaşıp azaltırlar.

Mustafa Karaca, bu insanların
dünyasını, 12 Eylül 1980 öncesindeki ve sonrasındaki olaylarla anlatıyor.
Herkesin anlayabileceği bir dille…

İdam sehpasına yürümeye dakikalar
kala; yanık ve içli bir sesle okunan Yasin-i Şerifler… Duygulu ve davudi
seslere, asırlık ve küf kokulu duvarlarda bulunan gözyaşı mesabesindeki
rutubetler de eşlik ediyorlar. Dava arkadaşlarının yürekleri dağlanırken
gelinliğini giymiş idam mahkûmu, şakin ve mütevekkildir. Allah’tan gelen safhaya
da cefaya da ‘eyvallah’ diyen inanç abidesi
arkadaşlarına veda eder: ‘Ülkümüzün
çilesi büyük. Davası, çilemizden de büyük. Davayı sizler sahipleneceksiniz.
Gözüm arkada kalmadan gidiyorum. Allah yar ve yardımcınız olsun
!’ Metanetle
ilerleyip önündeki sehpaya, zorlu bir mücadelenin galibi olarak madalyasını
almak üzere şeref kürsüsüne çıkar gibi çıkıyor. O zaten idam kararını düğün davetiyesi
olarak kabul etmişti.

Arkadaşı gibi idamını bekleyen
yazarın duyguları da 74. sayfada.

Dayak ve falakanın olmadığı bazı hapishanelerde
üretken akıllar, koğuşları atölye hâline getiriyorlar. Ürettiklerini satıp para
kazanıyorlar ve ailesi fakir olan arkadaşları ile paylaşıyorlar. Dergi
çıkarıyorlar, hikâye ve roman yazıp esarette hürriyeti yaşıyorlar.

Hapiste olup da firar düşünmeyen
olur mu? Olmaz elbet… Mustafa Karaca da firar plânları hazırlıyor. Önce 1,
sonra 2 derken gruptakilerin hepsi aynı planla firara teşebbüs ediyor.  Macera romanlarını aratmayacak teşebbüsün
hikâyesi 96. sayfada.

Siz hiç idam mahkûmu iken tahliye
sevincini yaşadınız mı? (s:
106)

Çilekeş bir insan, bir başka
çilekeşin ıstırabını dinleyerek huzur bulur mu?  ‘Ölümün
Utandığı An
’, bu soruya ‘Elbette ve
bal gibi
…’ cevabını veriyor. Çünkü aynı ideale gönül veren insanlar, zaten
başka türlü teselli bulamazlar. (s:
113)
 

Ölümün Utandığı An’, 12 Eylül mazlum ve mağdurlarının çilehanelerine
neden ‘taş medrese’ denildiğinin
mükemmel açıklamasıdır. Bir dava adamının… Hayır! Şuurla seçilmiş bir davanın adamı olan idealistlerin hayat
hikâyesidir.

Kitapta haklı bir davanın yılmaz
savaşçısı olan bir bayanın hikâyesine de yer veriliyor. Çıkarıldığı mahkemede
hâkimler heyetine; ‘Böyle bir mahkemede
savcı veya hâkim olmaktansa, ideali için ağır bir cezaya çarptırılmış mağdur
olmayı tercih ederim
’ dercesine vakur edalı, başörtülü bir bayanın hikâyesi
dikkat çekiyor:

Elleri kelepçeliydi. İki polisin arasında,
kahramanları hatırlatır bir şekilde duruyordu. Hâline bakılırsa hiçbir şeye
aldırdığı yoktu. Utanılacak bir hâdiseden dolayı burada değildi. İşkence
yapıldığı için konsey üyelerini protesto etmişti. Etrafındaki bütün fırtınalara
rağmen yeşil başörtüsü ile ayakta kalan bir çınardı.

…….

Kadın savcılıktan çıktı, aydınlık yüzü
hararetle kızarmış ve gözbebekleri öfkeyle büyümüştü. Bu hâliyle yüzü al
şafaktan doğan güneşi hatırlatıyordu. Polislerin, ‘Yukarı çıkılacak bacım’ dedikleri duyuldu. Sorgu hâkiminin odasına
girdiler. Sorgudan çıkarken ince bilekleri yeniden kelepçelenmişti. Polisler ‘Allah kurtarsın bacım’ dedi. Cevap
verdi: ‘Vatan sağ olsun!’

İki ay sonra ilk duruşma için geldi…
Askerlerden daha askerceydi. Sanki o değil de yanındakiler tutukluydu. Haklı davanın
insanları hüküm giyseler de onu mahkûm edenlerden daha hürdürler. Bu hürriyet
içerisinde O’nu görmeye gelen evlâdına gülümseyerek ‘Oğlum!’ diye seslendi. Çocuk da annesini görünce neşeyle gülümseyiverdi.
İkisi arasında bir sevinç köprüsü kuruldu. Jandarmalar çocuğuna davranan kadına
engel olmak istedi. Ama sevgiyi nasıl engelleyebilirlerdi? Birbirlerine
hasretle sarıldılar. ‘Her dediğini yaptım
anneciğim
,’ diyen oğlunu tatlı bir öpücük ile sevindirdi. Kış ortasında
çiçek gören kelebek gibi kelepçeli elleriyle oğluna bir defa daha sarıldı,
öptü. Öpüşü kelebeğin çiçekleri öpüşü gibiydi. Ne gözyaşı vardı ne de hüzün. Kadının
dudaklarında sâdece hasretin getirdiği acı bir tebessüm hissediliyordu.

Duruşma salonuna girerken şayet hâkimler
cübbesinden değil de hâl ve tavırlarından, yüz ifadesinden belirlenecek olsa
görenler kadını hâkim sanırdı. Oysa sanık sandalyesinin önündeydi ve ayaktaydı.
Beyaz başörtüsü ile Hakk’ın berraklığını temsil ediyor gibiydi. Ülkü çiçeği
özgür kalmak için fırtınaya direniyordu.

Hâkim, ‘Kızım
senin neyine gerek bu kadın hâlinle konseyi protesto ediyorsun
,’ dedi.
Kadın gülümsedi: ‘Büyümekte olan her
haklı davanın savaşçılarına böyle derler mevcut sistemin savunucuları. Ama
bilmezler ki büyük davanın temelinde acılar ve fedakârlık yatar
.’

Hâkim yutkundu. Oysa salacaktı onu, şikâyet
geri çekilmişti. Ama kadında pişmanlık yoktu, ‘Türküm’ diyen insanların Türklük adına ülkücülere nasıl zulüm
ettiklerini haykırıyordu.

-Bak kızım, senin beyin de solcular
tarafından öldürülmüş.

-Öldürülmedi efendim, şimdi sözde vatanı
kurtaranlar bir zamanlar eğleniyorken o, bu vatan için şehit oldu.

Hâkim ne diyeceğini bilemedi. ‘Neyse, bak bir de çocuğun var
diyebildi.

Kadın, herkesi hayrete düşürür halde aniden
yükseldi: ‘Benim sizlerin acımasına
ihtiyacım yok. Çünkü sizin acımanız zulümdür. Allah yanımızda, davamız Allah’ın
davası. Er geç zafere ulaşacağız
.’

Daha çok şey söylemek istedi ama hâkim dinlemedi.
Büyük bir kızgınlıkla yerinden kalktı ve ara verdiğini söyledi. Karara
çekildiler. Kadın ise sadece oğluna gülümsedi. Hiç korkusu yoktu. Jandarmaların
arasında yürürken çocuğuna; ‘Beni evde
bekle
’ dedi.
(s: 117-122)

BİLGEOĞUZ YAYINLARI: 

Alemdar
Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33
65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com 
 WEB:
www.bilgeoguz.com 

 

MUSTAFA KARACA

     1954 yılında Hatay ın Reyhanlı ilçesinde
doğdu. 11 çocuklu ailenin üçüncü evladıdır. Babası el emeğiyle geçimini
sağlayan bir insandı. İlkokul, ortaokul ve liseyi Reyhanlı’da okudu. Daha
sonra Bursa Eğitim Enstitüsü’nün Edebiyat Bölümü’nü kazandı ise de öğrenci
hareketleri sebebiyle tamamlayamadı.

1979
yılında siyasi olaylar sebebiyle cezaevine konuldu. Mahkemeden idam kararı
çıktı. Yargıtay tasdik edip meclise gönderdi.12 Eylül 1980 de işbaşına gelen
yönetim süresinde çeşitli cezaevlerinde kaldı. Bunun 7 senesi Mamak’ta geçti.
12 sene sonra 1991’de tahliye edildi.

     Alperen ve Azade isminde iki evlâdı var.

     Bir
Yürek Sevgi
ve Köle isimli
kitapları yayımlandı. Ölümün Utandığı
An
isimli kitabından sonra ‘Ülkücü Zulmü
isimli kitabını yazıyor.

 

KUŞBAKIŞI

HÂLİT ZİYA
UŞAKLIGİL’DEN ÜÇ ROMAN:
                                                                                              
KIRIK HAYATLAR, AŞK-I MEMNU, MÂİ VE SİYAH

Halit Ziya Uşaklıgil, (1865-1945) babası
Hacı Halil Efendi gibi, batı kültürüne uygun bir hayat tarzını benimsemişti.
Katolik rahiplerin okulunda, özel dersler aldığı ecnebi hocalarından ve onların
tavsiyesi ile okuduğu kitaplardan büyük ölçüde etkilenmişti. Hayat felsefesini
romanlarına aynen intikal ettirdi. Hakkında; ‘Dünyaya roman yazmak için gelmiş yazar’ dedirtecek ölçüde
başarılıdır. Romanlarını, sosyal mesaj vermek gibi bir hedefi olmaksızın
yazmıştır.

Uşaklıgil’in Mâi ve Siyah ile Aşk-ı Memnu
isimli romanları 1938 ve 1939 yıllarında, müellifi tarafından iki defa sadeleştirilmişti.
Eserleri yayına hazırlayan Selçuk
Karakılıç
üçüncü defa sadeleştirmemiş, dipnotlar şeklinde ‘Açıklama ve notlar’ koymuştur.

Uşaklıgil 60 yıllık yazı hayatında 50 eser
yazmıştır:

Romanları: Sefile (1886), Nemide (1889), Bir Ölünün
Defteri
(1890), Ferdi ve Şürekası
(1894), Mâi ve Siyah (1895), Aşk-ı Memnu (1925), Kırık Hayatlar (1924), Nesl-i
Ahir
(1925), Hikâyeleri: Bir Muhtıranın Son Yaprakları, Bir İzdivacın Tarih-i Muaşakası, Deli, Bu muydu?, Heyhat, Bir Yazın Târihi, Solgun Demet, Bir Hikâye-i
Sevda
, Hepsinden Acı, Onu Beklerken, Aşka Dâir, İhtiyar Dost, Kadın Pençesi, İzmir Hikâyeleri. Mensur
Şiirleri:
Mezardan Sesler, Sepette Bulunmuş, Mensur Şiirler. Tiyatro
Eserleri:
Füruzan, Fare, Kâbus, Hatıra Yazıları: Kırk Yıl (5 Cilt), Saray ve Ötesi (3 Cilt), Bir
Acı Hikâye
. Edebiyat Teorisine
İlişkin Eserleri:
Hikâye, Belâgat Kitabı. Deneme: Fransız Edebiyatının
Numune ve Tarihi
, Hikâye ve Temaşa,
Yunan Edebiyatı, Lâtin Edebiyatı, Alman Tarihi
Edebiyatı
, Fransız Tarihi Edebiyatı, Sanata
Dair
. Küçük Fıkralar (3 Cilt)

***

Ötüken Neşriyat tarafından yayınlanan 1549.
kitap olan Aşk-ı Memnû (Yasak Aşk)
12 X 19,5 santim ölçülerinde 469 sayfadır. Uşaklıgil’in en başarılı romanıdır.
Romanın çok kalabalık bir kadrosu vardır. Dramatik gerilimde iç çatışmalar başarılı
bir şekilde sayfalara aktarılmıştır. Romanda Nihal ve Bihter’in birbirine
paralel olarak gelişen hikâyesi anlatılmıştır.

Romanın kahramanları, aşktan başka dertleri
olmayan, varlıklı, hazır yiyen, Batılı hayat tarzına düşkün kişilerdir.

Firdevs Hanım, eğlenceye düşkün, genç ve
güzel görünme heveslisi, lüks yaşamayı seven bir annedir. Eşinin ölümünden
sonra Peyker ve Bihter adlarındaki iki kızıyla yaşamaktadır.

Romanın diğer kahramanı Adnan Bey varlıklı,
kültürlü, kibar bir beyefendidir ve duldur. Bir gün Firdevs Hanım, iki kızı ile
sandal gezintisi yaparken Adnan Bey tesadüfen sandalıyla yakınlarından geçerken
Bihter’i görür ve çok beğenir. Firdevs Hanımdan küçük kızını ister. Anne ve
kızı, lüks içinde ve rahat bir hayat yaşamak düşüncesiyle aralarındaki yaş
farkına rağmen bu teklifi kabul ederler. Önceleri iyi ve güzel olan hayatları
renk değiştirir. Adnan Bey, yaşlanması sebebiyle Bihter’in gezmek, eğlenmek
gibi ihtiyaçlarını tam karşılayamaz. Adnan Bey’in yalısında onlarla birlikte
kalan kardeşi Behlül çok çapkın biridir. Bu delikanlı, yengesi olan Bihter’le
ilgilenmeye başlar. Az zamanda Bihter’le Behlül arasında yasak aşk başlar, sık
sık birlikte olmaktadırlar. Bunu fark eden Firdevs Hanım Behlül’ü Bihter’den
kıskanmaktadır. Bu yüzden Adnan Bey’in kızı Nihal ile Behlül’ü evlendirme
fikrini ortaya atar. Bu fikri zaten Bihter’den sıkılmaya başlayan Behlül kabul
eder. Nihal, Behlül ile Bihter arasındaki ilişkiyi daha önceden fark etmiştir;
ancak nişanlanmayı kabul eder. Olaylar, başladığı gibi devam etmez, sürprizler,
intiharlar, ölümler, istenmeyen durumlar peş peşe gelir…

***

Ötüken Neşriyat’ın 1550. yayını olan aynı
ölçülerdeki, 472 sayfalık Kırık Hayatlar
isimli roman o dönemin usullerine
göre önce tefrika hâlinde yayınlandıktan sonra 1924 yılında kitap kitap olarak
okuyucuya sunuldu.

Romanda yanlış anlaşılan batılılaşma, bozulan
dağılan, kırılan hayatlar ve çeşitli aile trajedileri anlatılmaktadır. Romandan
çıkarılan hüküm: Tatsız bir neticeye varan ilişkilerin tek sorumlusu yoktur.
Tek bir sebebi de… Üzüntülerin dramların kırılmış hayatları sebepleri
derinlerdedir ve pek çoktur.   

***

Yayınevinin 1551. Kitabı olan Mâi ve Siyah Uşaklıgil’in İstanbul’a
yerleştikten sonra Servet-i Fünûn döneminde yazdığı ilk romandır. Romanın ana
karakteri, Servet-i Fünûn neslinin sembolü olan Ahmet Cemil’dir. O’nun şahsında
Servet-i Fünûn kuşağı anlatılmaktadır.

Mâi, hayali; siyah gerçeği temsil eder. Roman,
gerçeğin galip gelişi ile son bulur.

Romanın süslü ve sanatlı bir anlatımı
vardır.

Türk edebiyatı tarihinde ‘batılı standartlara uygun ilk büyük roman
olarak değerlendirilir.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal
Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer:
0.212-251 00 12 e-Posta:
otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

BU YIL
ROMANINI YAZIYORSUN

Roman yazmak önce kabiliyetle desteklenen
istek ve kararlılık meselesi olsa gerek. Bu ikisi varsa, çok okumak, yazmak,
yeniden yazmak ve yeniden yazmak için, azimle desteklenen sabır…

Bunlar da varsa, Walter Mosley tarafından yazılan, Oğuz Tecimen tarafından dilimize çevrilen kitap, büyük faydalar
sağlayacaktır. 

13, X 19 santm ölçülerinde, 102 sayfalık
rehber kitapta; detaylarda kaybolmadan bilinmesi gereken temel meselelerin
çıkış yolları veriliyor. Romanını nasıl yazacağına dair programın ana hatları
çiziliyor.

Tanınmış Amerikalı yazar Walter Mosley
bugüne kadar elliye yakın kitaba imza attı, pek çok mükâfat kazandı.  Otuz yıllık tecrübesinin ürünü olan Bu Yıl Romanını Yazıyorsun isimli
eserinde anlatıcı sesi, olay örgüsü, karakter gelişimi ve romanın iskeleti ile
öteki unsurlarının yanı sıra, yazma alışkanlığını sağlamlaştırmaya ve bir
romanın yazılış sürecine dair pek çok meselenin cevabı var.

Başlangıçta belirtilen şartlara sâhip olan
herkes roman yazabilir. Oğuz Tecimen’in tercüme ettiği kitabı okumakla işi
kolaylaşır, zamandan tasarruf eder. 

NOTOS KİTAP:

 İnönü Caddesi, Târık Zafer Tunaya Sokağı. Nu:
11/6 Beyoğlu. İstanbul. Telefon: 0.212-243 49 07

Belgegeçer:
0.212-252 38 05 e-posta:
info@notoskitap.com  //  www.notoskitap.com 

 

OTOPSİM

Daha ziyâde aile hikâyeleriyle tanınan Jean-Louis Fournier bu romanında otopsi
masasına kendisini yatırıyor: Aşkları, eşi, iş hayatı ve unutamadığı
hâtırâlarını anlatıyor. Bu işi tatlı bir ironi ile yapıyor. 

Eserden birkaç satır:

Hey!
Buraya bakın! Mösyö Fournier öldü. Fakat hissetmeye, hatırlamaya ve anlatmaya
devam ediyor. Cesedi otopsi masasında… Hâlâ yakışıklı. Üstelik mizah
anlayışından da hiçbir şey kaybetmemiş
.’

Aysel
Bora
’nın
dilimize çevirdiği roman, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 128 sayadır.

YAPI KREDİ KÜLTÜR SANAT YAYINCILIK:

İstiklal
Caddesi Nu: 161-161/A Beyoğlu 34433 İstanbul. Telefon: 0.212-252 47 00

Belgegeçer:
0.212-293 07 23
www.ykykultur.com  e-posta: ykypazarlama@ykykultur.com 

 

KISA
KISA… KISA KISA…

1-BİTPAZARI: Nilay Dalyan /
Tekir Kitap.

2-HAYATA DÖN: Gülseren
Budayıcıoğlu / Remzi Kitabevi.

3-MADALYONUN İÇİ: Gülseren
Budayıcıoğlu / Remzi Kitapevi + Doğan Kitap.

 4-SUYA
YAZILAN:
Fazıl Say / Romancı Yayınları.

 5-JÖN
TÜRKLER:
Feroz Ahmed-Tansel Demirel / Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Trump’ın Koltuğu Bırakmamasını Neden Önemsiyoruz?

ABD’de, 6 Ocak Kongre
binasının işgali
olayı ABD demokrasisi için kara bir leke olarak tarihe
geçti. Bu “başkaldırı” veya “örgütlü kitle kalkışmasınınazmettiricisi
olarak Başkan Trump sorumlu tutuluyor.

Çünkü olaylar Başkan
Trump’ın, binlerce taraftarını -Kongre’ye baskı için- Başkent Washington’a
çağırıp bir miting düzenlemesiyle başladı. Beyaz Saray önünde yapılan mitingde
Trump “seçimlerde usulsüzlük yapıldığı” iddialarını tekrarladı. “Yenilgiyi asla
kabul etmeyeceğiz” dedi.

Konuşmayı dinleyen
öfkeli kalabalıklar Kongre’yi bastı. Çıkan arbedede 5 kişi öldü. Washington’da
sokağa çıkma yasağı ilan edildi.

Yeni seçilen Başkan
Biden
görevi 20 Ocak’ta devralacak. Fakat Trump’ın 20 Ocak beklenmeden görevden
azledilmesi
ve siyasi hayatını bitirecek şekilde cezalandırılması için
Kongrede çalışmalar yapılıyor.

Türkiye bu
hadiseden nasıl ders çıkarabilir?
İnsanlarımız bu olayları izlerken hangi
duygu ve düşüncelerle yorumluyorlar? Biz şimdilik bunlara bakalım.

******************************

ABD’yi Kuvvetler Ayrılığı
Kurtardı

ABD’de seçmenlerin
yüzde 70’i beyaz ve beyazların yüzde 58’i Trump’a oy veriyor. Trump
seçmenlerinin çoğu
beyaz ırkın üstünlüğüne inanan, devletin bütün
kurumlarını beyazların yönetmesi gerektiğini savunan insanlar.

6 Ocak olaylarını
yaratanları,
tipleri, kıyafetleri, vandal tavırları ve taşıdıkları
silahları
ile birlikte gözümüzün önüne getirelim. İşte bu “Redneck”
denilen
“taşralı, cahil, yoksul, beyaz Amerikalılar” Trump’ın seçmen
kitlesinin omurgasını teşkil ediyor.

“Bunlar cahil
olmakla beraber özgüvenleri yüksek ve kendilerini ülkenin sahibi
olarak gören bir kitle. Dahası kendilerini “vatansever”, kendilerinden
olmayanları “vatan haini” olarak görüyor.”

Bu tür fanatik,
cahil taraftarlar ve her ülkede görülebilir. Böyle fanatik taraftarlara
sahip bir başkan çok tehlikeli olabilir.

Üstelik bu başkan
(Prof. Dr. Özgür Demirtaş’ın ifadesiyle), “Bir Popülist- Faşist- Irkçı-
Dinci- Şarlatan- Aşırı Sağcı- Kafatasçı politikacı olan Trump”
gibi birisi
ise daha da tehlikeli olabilirdi.

Tehlikeli olamadı.
Çünkü ABD’de bunların demokratik sisteme zarar vermesini engelleyecek
mekanizmalar
vardı.

ABD’de “kuvvetler
ayrılığı”
mutlak bir şekilde geçerlidir. Yasama ve yargı güçleri ile
kurumlar harekete geçti, tehlike savuşturuldu.

Amerika’da Yüksek
Mahkeme
, Kasım 2019’da bir kararında, “Başkanlar Kral değildir” demişti.
Olaylardan sonra konuşan yeni seçilmiş Başkan Biden da benzeri sözler
söyledi: “Bizim demokrasimizde Başkanlar Kral değildir. Başkan kesinlikle
kanunların üzerinde değildir.”

****

Sadece yargı değil,
ABD’de basın/medya da iktidardan bağımsızdır.

Eski bir yazımda
da anlattığım gibi, Trump The New York Times, The Washington Post
ve CNN gibi ABD’nin köklü medya kuruluşları ile hiç iyi geçinemedi.
Trump bu medyada çıkan haberleri, “sahte, iğrenç haberler” ve bu
haberleri yazan gazetecileri ise “korkunç insanlar” olarak
nitelendiriyordu.

Buna karşılık mesela Washington Post gazetesi Trump’ın
görev süresi boyunca günde ortalama 7,6
 yanlış bilgi verdiğini yazmıştı.

Trump basın kuruluşlarını “yalan haber” yapmak
ve “demokrasiye zarar vermekle” suçlamaya ve
gazetecileri “Amerikan halkının düşmanları” olarak
hedef göstermeye devam etti.

ABD’de yandaş medyada çalışanların bile bir
“gazetecilik ahlakı”
olduğu görülüyor. Trump bir basın toplantısı için
muhalif gazeteleri dışlayarak kendisine yakın gazetecileri çağırdığında, davete
ABD’de hiçbir gazeteci katılmamıştı.

ABD’de bağımsız medya ve devlet içindeki
mekanizmalar
 çok güçlü idi. Trump bütün sıra dışı ve devlet
geleneklerine aykırı davranışlarının karşısında bu kurumların sessiz
direnişi
 ile karşılaşıyordu.

Son olaylardan sonra, halkın hala yüzde 45’inin desteğine
sahip görünse de, Trump yalnız kaldı. Twitter ve Facebook bile Başkan’ın
hesaplarını kapattı.

**************************

Türkiye’de Olabilir
mi?

ABD’de yaşanan
olaylara benzer bir durum Türkiye’de olabilir mi? Olursa devletin yasama ve
yargı güçleri ile “dördüncü kuvvet” medya nasıl bir pozisyon alır?

Türkiye’de, ABD
ekseninde yapılan tartışmalarda, şuuraltımıza yer eden bu sorunun cevabının arandığını
veya bu cevaba göre değerlendirme yapıldığını görüyoruz.

Türkiye’de de “AKP İstanbul’u
kaybederse İsrail kazanmış olacak” gibi safsata sözlere bile inanan fanatikler
var.
Seçimler yapıldığında, daha akşam saatlerinde Anadolu Ajansı’ndan
gelen ilk verilerle coşup, “Ak Parti kazandı” diye silahlı kutlamalar yapanlar
var.
Cumhurbaşkanını “ümmetin lideri”, “halife” gibi gören kesin
inançlılar var.

Bunlara göre,
“Erdoğan dünyanın tasfiye etmek istediği adamdır.”

Türkiye’de de silahlandırılmış
fanatik gruplardan
bahsediliyor, korku salınıyor.

Mesela AKP Gençlik
Kolları eski genel başkanı İsmail Karaosmanoğlu “
bir mangayı
donatacak kadar silah ve mühimmatım var. Benim gibi de yüzbinler var.
Bir daha
‘başka şekilde’ iktidar değiştirmeye niyetlenen olursa deneyeceğimiz çok
fantezi var haberiniz olsun”
 diye paylaşım yapmıştı.

****

Muhalif kanatta ise bir “öğrenilmiş
çaresizlik”
cümlesi zihinlere kazınmıştı.

“AKP seçim kaybetmezdi.” Çünkü “AKP devlet
gücünü hoyratça ve acımasızca kullanıyordu. İnsanları hürriyetleri,
servetleri veya şereflerini kaybetme korkusuyla sindiriyordu.” En büyük
başarısızlıkları bile büyük başarı olarak gösterebilen “yandaş medyası”
vardı.

“Bunlar asla seçimle yenilmez, yenilseler de
gitmez”
 kanaati yaygın bir hale gelmişti.

Fanatik
militanların yaratacağı kaosa karşı en önemli panzehir olan “kuvvetler
ayrılığı”
Türkiye için hayli uzaklarda kaldı. Bağımsız bir yargımız ve
tarafsız bir medyamız neredeyse yok.

Bütün bu gerçeklerimize rağmen ümitsiz
değiliz.

Çünkü 31 Mart 2019 Yerel Seçimlerinden sonra
öğrenilmiş çaresizlik psikolojisi büyük ölçüde kırıldı.
Millet İttifakının
Belediye Başkanları ülke nüfusunun yarıdan fazlasının yaşadığı ve
ekonomik açıdan GSYİH’nın dörtte üçünü oluşturan illeri yönetmeye
başladı. 

AKP İstanbul Belediye seçimlerinde Trump gibi
davranmıştı. Seçimi hiç delilsiz ve vicdanlara sığmaz gerekçelerle “oylarımız
çalındı” diyerek iptal ettirmişti.
Ancak AKP’nin seçimin tekrarında açık
farkla yenilmesi ve koltuğu devretmesi demokrasimize olan inancı güçlendirdi.

Demokrasimizin fevkalade hallerde korunabilmesi
için “kuvvetler ayrılığı” hala çok önemlidir. Ülkemizin bir “beka
sorunu”
yaşamaması için hukukun üstünlüğü için çalışan yargı ile bağımsız
ve tarafsız medya
tesis edilmesi olmazsa olmaz şarttır.

İneği Tanımak

Beynim, zonkluyor, çatlayacak gibi oluyor bazen. Melekelerim,
iflasını ilan ediyor, olayları idrakteki yetersizliğini haykırıyor çok kere. Aklım;
ışığın, gezegenlerin, yıldızların hızını, ağırlığını, her türlü fiziksel ve
kimyasal özelliğini keşfeden insanoğlunun, insan ilişkilerindeki, sosyal
hayattaki denklemi niçin kuramadığını, matematiği niçin formüllendiremediğini
kabullenemiyor bir türlü. 

Adamın biri, sabah namazından eve dönerken yolda, bir ineği zorla
bir arabaya yüklemeye çalışan kişilere rastlar. Direnen ineği arabaya bir türlü
bindiremezler. Adam, ineğe yaklaşır, hayvanın alnını içtenlikle okşar; inek
sakinleşir, direnmeyi bırakır. Yabancılar, ineği kolayca arabaya bindirir.
Adam, sağladığı kolaylık sebebiyle gururlanır, “Sabah namazının kerameti işte!”
der kendince. Eve geldiğinde hüngür hüngür ağlayan annesiyle karşılaşır. “Niye
ağlıyorsun?” dediğinde “İneğimi çalmışlar.” cevabını alır. Adam, şöyle
mırıldanır: “Ne tuhaf şey, ne büyük saflık! İnek, beni tanımış; ama ben ineği
tanıyamamışım.”

Ayağımıza kurşun sıkıyor, bir türlü fark etmiyoruz bunu; yola
çıktıklarımızı yolda bulduklarımızla değiştiriyoruz, vefa yerine yalakalığı
tercih ediyoruz. Şu hayatta, yaptığımız iyiliklerin birer kötülük olarak bize
döndüğü, öğrettiğimiz ilmin eşkıyaya kılıç vermek olduğu gerçeğiyle
karşılaşıyoruz çok kere.

“Ayıdan dost, domuzdan post olmaz.” sosyal yasasına rağmen,
köylünün biri, taşıma gücünden faydalanmak için ayı ile dost olur. Ayı, adamın
her türü yükünü taşımakta, günlük işlerinde ayının büyük yardımı dokunmaktadır.
Köylü de onu iyi beslemektedir. Aralarındaki güven tamdır. Bir gün, köylü, yorgunluktan
takatsiz kalır, derin uykuya dalar. Köylünün yüzüne konan sineğe sinirlenen ayı,
yerden aldığı büyük bir taşla sineği öldürmek ister. Sineği ezer ama can dostu
köylüyü de öbür dünyaya gitmekten kurtaramaz. Boşuna “Aptal dostun olacağına
akıllı düşmanın olsun.” denmemiş.

Kazancımız zannettiğimiz sermayemiz, birikimlerimiz, bakıyorsunuz,
bir zaman sonra sizin kelepçeniz olmuş. Dost bildikleriniz düşman, yürüdüğünüz
cadde çıkmaz sokak olmuş. Hiçbir şeyin ne garantisi ne matematiği var?

Fabrikaları vardı adamın,  toplumdaki
saygınlığı yüksek, sosyal imajı sağlamdı; bir gün, hiç hesapta yokken, fabrikada
patlama oldu, Onlarca insan öldü. Önce “sanık” dediler, sonra mahkûm ettiler.
O, şimdi demir parmaklıkların arkasında gün sayıyor. Diğerinin maden ocakları
vardı, her gün tonlarca maden çıkarıyor; hem iyi para kazanıyor hem memleket
ekonomisine katkıda bulunuyordu. Bir gün ocak çöktü, çok sayıda işçi öldü.
Şimdi, mahkemeye her çıkarılışta linçe uğruyor, vicdan muhasebesine davet
ediliyor. Adam, bütün sermayesini dağıtsa, geleceğini ipotek etse ne
vicdanlarda aklanabilecek ne mahkemelerde beraat edebilecek. Nerden, nereye?
Düşmez, kalkmaz; bir Allah. “Ne oldum, deme; ne olacağım, de.” demiş
atalarımız.

“Mutluluğu çorba yapıp, Elimize
çatal verdiler. Bizi çıkmaz sokağa bırakıp ‘Yolun açık olsun.’ dediler” der
Neyzen Tevfik. Sağ gösterilip soldan dayak yenen bir ilişkiler yumağı,
yaşadığımız dünya. Hangi matematik formülü, hangi fizik kanunuyla izah
edilebilir bu ilişkiler zinciri?

Hayat, çok garip; bir bilinmezlik
yolunda serseri mayın gibi ilerliyoruz, belki de geriliyoruz. Zaman düzleminin
adı, meçhuliyet.

Gazete haberi olarak okumuştum.
Amerika’da geçer olay. Ünlü bir iş adamına, şoförü her gün “Efendim olağanüstü
çalıyorsunuz, biraz kendinize ve ailenize zaman ayırsanız.” diye telkinde
bulunur. Kazanmak ve başarmak hırsı varken söylenenler bir kulağından girer,
diğer kulağından çıkar iş adamının. Orta yaşlarda ölür adam. Bir süre sonra
karısı, şoförle evlenir ve adam holdingin başına geçer. Şoförün ağzından şu
cümleler çıkar: “Ben, kocanızın, kendisi için çok çalıştığını düşünüyordum,
meğer o bizim için çalışıyormuş.” Kimse, hiçbir şeyin sahibi değil. Gerçek
olan, her şeyin bir oyun ve eğlence metaı olduğudur. Bunu idrak edebilmek,
büyük lütuf olsa gerek.

 İki
dünyanın da Sahibi, Tegabün suresi 15 ve 18 arasındaki ayetlerde yol haritamızı
belirlemiş: “Mallarınız ve çocuklarınız sizin için ancak bir imtihandır; büyük
mükâfat ise Allah’ın katındadır. O halde gücünüz yettiğince Allah’a
saygısızlıktan sakının; dinleyin, itaat edin ve kendi iyiliğinize olmak üzere
başkaları için harcayın. Kim nefsinin bencilliğinden korunmayı başarırsa işte
kurtuluşa erecekler onlardır. Allah’a güzel bir borç verirseniz O da bunu
size fazlasıyla öder ve sizi bağışlar. Allah şükrün karşılığını bol bol verir,
cezada ise acele etmez.
Allah, akıl ve duyularla idrak
edilemeyeni de edileni de bilir; O üstündür, hikmet sahibidir.”

Hikmet sahibi olmak, Rabbani bir nitelik,
insanda da var. Hikmet, olayların ve eşyanın künhüne vakıf olmak. Herkesin,
hikmetine vakıf olması gereken bir oyuncağı, fitne sebebi, imtihan aracı var.
İnek, ayı, maden ocağı, fabrika, makam, şöhret ve benzeri. İmtihan sebebimiz
olan nesneleri iyi tanımamız gerek. İyi tanımak, onların sadece bir nesne
olduğunu bilmek, onların asla nesnesi olmamamız gerektiği bilincine sahip
olmak, demektir. İmtihan edilen bir özne olduğumuzu bilmek, yol haritamızı buna
göre çizip bu yolda yürümek, ne büyük ayrıcalık.

Kapı burada, anahtar elinizde, tercih sizin.