19.4 C
Kocaeli
Pazartesi, Haziran 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 433

Konudan Konuya (5)

     “Peygamber
Efendimiz Hz. Muhammed Mekke’yi fetih eylemiş,

     Kâbe’de put
ilâhlarını bir bir temizlemiş ve Kâbe’nin anahtarlarını,

     Hz. Ali’den gidip
almasını ve kendisine getirmesini istemiştir.

     Kâbe’nin
anahtarları o an için Müslüman olmamış

     Ve hâlâ müşrik (Allah’a
ortak koşucu) olan Osman b. Talha’dadır.

     Hz. Ali
Peygamberimizin bu isteği üzerine Osman b. Talha’yı bulur

     Ve Kâbe’nin
anahtarlarını geri vermesini ister.

     Kâbe’nin
anahtarlarının yıllarca kendi soylarında olduğunu

     Ve Kâbe’nin
korumalığının kendi sülâlesi tarafından yürütüldüğünü,

     Hz. Muhammed’in
peygamber olduğuna da inanmadığını açıkça söyleyerek

     Kâbe’nin
anahtarlarını vermeyi ret eder.

     Hz. Ali ısrarlı
davranır ve bu isteğin, Hz. Muhammed’in emri olduğunu

     Osman b. Talha’ya
hatırlatarak, ‘Bu anahtarı her ne şartlarda olursa olsun alacağını’ söyler.

     Osman b. Talha’nın
bileğini bükerek, anahtarı elinden alır.

     Canı yanan Talha
anahtarı vermek mecburiyetinde kalır.

     Anahtarı Osman b.
Talha’nın elinden zorla da olsa alan Hz. Ali,

     Hızlıca
Efendimizin yanına gelir ve anahtarı uzatarak Efendimize verir.

     Peygamber
Efendimiz anahtarı Hz. Ali’den teslim alır.

     Anahtarı tekrar
geriye Hz. Ali’ye uzatarak, bunları gerisin geriye tekrar teslim etmesini
ister.

     Hz. Ali şaşkınlık
içerisinde kalır ve Efendimize sorar:

     ‘Ey Allah’ın
Resulü! Biraz önce emrinizle gidip anahtarları alıp getirdim ve size teslim
ettim.

     Şimdi de emrinizle
yine aynı şahsa anahtarları götürüp teslim etmemi emrediyorsunuz.

     Bunun sebebi
hikmeti nedir o zaman?’

     ‘Ya Ali! Sen
anahtarları yolda bana getirirken Cebrail bana vahiy getirdi:

     ’Muhakkak ki
Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi ve insanlar arasında

     Hakemlik
yaptığınız zaman adaletle hükmetmenizi emreder…’ (Nisa: 58)

     Emaneti ehline
vermek sünnettir.

     Kâbe’nin
anahtarları uzun süreden beri Osman b. Talha’nın soyunda idi.

     Onlar Kâbe’nin
nasıl temizleneceğini ona nasıl sahip çıkılacağını çok iyi bilirlerdi.

     Emanetin ehilleri
onlardı.

     Git ve anahtarları
emanet ehli olan Osman b. Talha’ya teslim et.’ buyurdu.

     Bunun üzerine Hz.
Ali, Osman b. Talha’yı bulur.

     Önce helâllik
ister ve sonra da anahtarları ona teslim eder.

     Bu defa hayret
etme sırası Talha’dadır. Anahtarları teslim alan Talha sorar:

     ‘Ya Ali!
Anahtarları az önce elimden zorla ve canımı acıtarak alan sen değil miydin?

     Niçin geri
getirdin?’ der. Hz. Ali olanları Talha’ya anlatır.

     Peygamberimize
(Allah size, emanetleri ehline vermenizi…emrediyor. – Nisa / 58 – mealinde)

     Vahiy geldiğini,
gelen vahye göre de anahtarları sana geri gönderdiğini söyler.

     Osman b. Talha bu
olay üzerine…müslüman olur.” (Mehmet Kaçar)

     Hz. Muhammed,
aldırdığı Kâbe’nin anahtarlarını,

     Sırf o işin ehli
ve lâyığı olduğu için, yine Osman b. Talha’ya geri verir.

     Evet değerli okur!
Osman b. Talha müşrik olduğu, putperest bulunduğu halde,

     Sırf işin ehli
olduğu için, Hz. Muhammed, onu eski vazifesine / görevine iade eder.

     Bu muhteşem bir
örnek.

     Hz. Muhammed, işin
ehli oluşunu, her şeyin üzerinde tutar.

     Meselâ şöyle
demez: “Eğer Müslüman olursan, anahtarları tekrar sana verebilirim.

     Ama dediğim gibi Müslüman
olman şartıyla…”

     Hayır böyle bir
şart şurt ileri sürmüyor o büyük, fahri kâinat / kâinat ve evrenin övüncü olan

     Efendiler Efendisi
Muhammed Mustafa Hazretleri.

     Ehil oluşunu
yeterli buluyor, hepsi o kadar.

Meseleler

Türkiye’nin birçok meselesi var.
Bu meseleler arasında siyasete girmeden bir yazı yazsam diyorum ama mümkün mü,
yine dönüp dolaşıp sonunda siyasete geliyorsunuz. Yani Sayın Okur,
anlayacağınız siyasetten kaçış yok. Bir iktidar mensubu veya muhalefetten kim
dikkate değer ne konuştuysa, Bütün televizyon kanallarında günün konusu o
oluyor, gündem değiştiriliyor.

Türkiye’de işsizlik varmış,
alınan dış borçların faizlerini ödemek için yeniden borç alınıyormuş, her gün
memlekette ikişer, üçer kadın cinayeti işleniyormuş bunlar kimsenin umurunda bile
değil.

Darbe Meselesi

Peş peşe yayınlanan kamuoyu
araştırmalarında hükümetin oyu hissedilir derecede düşerken, AKP, gene eski ve
klasik alışkanlıklarından birini sergilemenin peşinde: “Mağduriyetten Zafer elde etme.” Taktiği gene masaya sürüldü. Bu
şekilde mevcut seçmenini konsolide etmek için insanların konuşmalarının satır
aralarından cımbızla kelimeler seçip olmadık manalar çıkarıyorlar.

Sessizce
düşünsek, duyacaklar bir gün;

Olmazları
olmuş sayacaklar, bir gün…

Onlar,
bu vehimle, ellerinden gelse,

Rüyalara
sansür koyacaklar, bir gün.

Merhum Arif Nihat Asya, bu Rübai’sini sanki bu günler için yazmış.

Emekli Genelkurmay
Başkanlarımızdan İlker Başbuğ’un “Türkiye
Cumhuriyetinde Güç Odakları Mücadelesi
” isimli kitabından bahsedilirken
röportajında: “Menderes 25 Mayıs 1960 günü Eskişehir’deki konuşmasında: ‘,”Yolumuz serbest seçim yoludur.
Memleketimizde demokrasinin yerleştirilmesinin yolu budur. Fakat her şeyden
önce düzenin korunması kati bir zorunluluktur
.” Satır aralığının ardından:
eğer erken seçime gidilseydi darbe
olmazdı
.” Sözünden darbe çığırtkanlığı manası çıkarmak gerçekten hayrete
şayan bir düşünce tarzıdır.

İlker Başbuğ, eğer darbe yapacak
olsaydı Genelkurmay Başkanlığı döneminde, “Kozmik Oda”ya girilirken yapardı.
Çünkü o günlerde ordunun en tepesindeki noktada o isim vardı.

Boğaziçi’nde bir Rektör

Türkiye’mizin en iyi eğitim veren
üniversitelerinden Boğaziçi Üniversitesine atanan Prof. Dr. Melih Bulu ’ya
karşı aynı üniversitenin gerek öğretim üyeleri, gerekse öğrenciler Kayyum Rektör istemiyoruz diyerek
protesto eyleminde bulunuyorlar. Olağanüstü durumlarda uygulanan KHK yöntemiyle
atanmasına karşı çıkılan Rektör Bulu’nun, bunun haricinde siyasi yönü ve
makalelerini intihal yoluyla elde ettiği konuşuluyor.

Siyasete CHP de başladığını dile
getiren Bulu’ya cevaben CHP parti sözcüleri: “CHP de görev yaptım dediği yıllar, onun ilkokul çağlarına geliyor ki bu
da imkânsız
” diyorlar.

Protestocu bazı öğretim üyeleri
ve öğrencileri teröristlikle suçlayan Cumhurbaşkanı, öğrencilere destek için
gelen CHP İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu Hakkında: “Bu işin içinde teröristler var. Öğrencilerle alakası olmayan CHP’nin
İstanbul İl Başkanı orada. Kendisi DHKP-C militanıdır
.” Bu aslında büyük
bir suçlamadır. DHKP-C terör örgütü, geçmişte birçok terör olaylarını
gerçekleştirmiş, asker sivil çok sayıda kişinin kanını akıtmıştır. O halde
neden kanuni işlem yapılmaz?

Muhalefetin Durumu:

Ülkemizde muhalefetin, hali kırk
yamalı bohçaya benziyor. Her ne kadar erken seçimden söz etseler de henüz
Millet İttifakı bileşenleri olarak bir araya gelip, tam bir birliktelik
sağlayamadılar. 31 Mart 2019 da yapılan belediye seçimlerinde alınan başarılı
sonuç, Millet İttifakının başını döndürmüş olacak ki, herkes o başarıdan
kendine pay çıkarma peşinde ve hata üzerine hata yapıyorlar. Özellikle topluma
örnek olması gereken Rize Fındıklı CHP li Belediye Başkanı, yılbaşı kısıtlaması
varken çok sayıda arkadaşıyla birlikte bir dağ evinde kutlama yaparken güvenlik
kuvvetlerinin baskınına uğruyor ve gelen güvenlikçilere başkanlıktan aldığı
güçle hakaret etmekten de geri durmuyor.

Fikri Sağların “Türbanlı Hâkim” çıkışı ise başlı başına
bir felaket. Kaşıkla kazanıp kepçeyle dağıtmak işte buna denir. Muhafazakâr
kesimin dini konularda CHP ye bakışı malûmken, hala ateşin üçerine benzinle
gitmek, doğrusu akıl alacak gibi değil. Özellikle tecrübeli siyasilerin bilmesi
gereken şudur ki; “Kazanmak zordur,
kazandıktan sonra kaybetmemek daha da zordur
.”

Sağlıklı kalın.

İki Mustafa’mız Yaman Arıkan İle Son Kitabı Hakkında Konuştuk. Röportaj: Oğuz Çetinoğlu – Mehmet Şâdi Polat

(Birinci
Bölüm)

İslâm Ahlâk ve Fazîleti, Gençlere Dînî Bilgiler,
Türklük Gurûr ve Şuûru, Azrâil’e Meydan Okuyan İki Türk ve Yunus Emre
hakkındaki 10 ciltlik külliyatınız başta olmak üzere 15 adet telif; ekseriyeti
Gazâlî’den olmak üzere 20 adet tercüme eseriniz, gazete ve dergi sayfalarını
değerlendiren 1000’e yakın makaleniz yayınlandı. Son olarak da ‘İKİ
MUSTAFA’MIZ’ isimli, fevkalâde mühim mesajlar ihtiva eden kitabınız UYANIŞ
YAYINEVİ tarafından okuyucuya sunuldu.   
  

İki Mustafa’mız hakkında lütfedeceğiniz birkaç cümle ile
mülâkatımıza başlayabilir miyiz?

Yaman Arıkan: Türk Milleti, bugün yeryüzünde bulunan Müslüman
milletler içinde en talihlisidir. Zira diğer Müslüman milletlerin bir
Mustafa’sı var. Bizim ise iki Mustafa’mız var. Birinci Mustafa’mız, Tanrı’nın
yeryüzüne en son gönderdi-ği elçisi Muhammed Mustafa. İkinci Mustafa’mız
ise, bir devrede, “Türk Milleti’nin adı-sanı yok olmasın” diye, İLÂHÎ
İRÂDECE bilhassa görevlendirilmiş olan Kemâl Mustafa – Mustafa Kemâl.

Tanrı’nın elçisi olan birinci
Mustafa’mız, bize dünya ve ahret; ebedî sadet, selâmet, huzur, sükûn ve güven
yollarını gösteren Mustafa’mız. İkinci Mustafa’mız ise, Türk Milleti’nin gelecek
bütün nesillerine yeryüzünde ebedî var olmalarını ve tarihî şan ve şereflerine
yaraşır bir konumda bulunmalarını sağlayacak ilke ve esasları gösteren ve
öğreten Mustafa’mız. Türk Milleti, temelde bu vasıflardaki iki Mustafa’ya sâhip
bulunmakla, aslında çok bahtiyardır. Geriye, yapması gereken sâdece bir tek şey
kalır. O da, her iki Mustafa’mızın da getirdikleri umdeleri, ilkeleri, esasları
ve prensipleri hayata geçirip titizlikle uygulamaktır. Zira hayata geçirilmeyen
ve uygulanmayan herhangi bir şey, aslında ne derece iyi ve mükemmel olursa
olsun, durduğu yerde bir fayda sağlamaz. Farz edelim ki, kilerinizde
çorbasıyla, sebzelisiyle, kebabıyla, baklavasıyla, hoşafıyla… Her çeşit yemeği
yapıp mükellef bir ziyafet hazırlayacak malzemeniz mevcut. Fakat siz harekete
geçerek onları pişirip hazırlama işine girişmiyorsunuz. Böyle bir durumda,
kilerinizdeki envâ-i çeşit yemekliklerin oradaki sırf ve mücerret mevcudiyetlerinin
size bir faydası olur mu? İşte, iki Mustafa’mızın bırakmış oldukları ilkeler,
umdeler, esaslar ve prensipler hakkında da böyle düşünmeli ve onları hayata
geçirip titizlikle fiilen uygulamalıyız.

-Mustafa’larımızı
tanıtır mısınız?

Yaman Arıkan: Birinci
Mustafa’mız, Tanrı’nın yeryüzüne ve insanlığa en son gönderdiği elçisi yâni
peygamberi Muhammed Mustafa. İkinci Mustafa’mız, Tanrı’nın resmen gönderdiği
elçisi yâni peygamberi değil, fakat bir devrede, yeryüzünde Türk Milleti’nin
adı-sanı yok olmasın diye, bilhassa görevlendirdiği Kemâl Mustafa – Mustafa
Kemal!

İşte bu eserimizde, her iki
Mustafa’mızın bırakmış oldukları ilkeler, umdeler, esaslar, prensipler ve
ayrıca her iki Mustafa’mızın konumları dillendirilecektir. Cenâb-ı Hakk’dan halisane
niyazımız, iki Mustafa’mızın bırakmış oldukları ilkeleri candan kabullenip
özümseyerek hayata geçirmeyi ve titizlikle uygulamayı bizlere ve Türk
Milleti’nin bütün fertlerine nasip etmesidir!

-Birinci Mustafa
(sav) Efendimizin, Cenab-ı Allah’ın emri üzerine insanlığa tebliğlerinden seçme
örnekler verir misiniz?

Yaman Arıkan:
Resûlüm de ki:


Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz.
Eceliniz gelmemiş ise, o takdirde de yaşatılacağınız süre çok uzun değildir.

De ki:

– Allah size bir kötülük dilerse, O’na karşı sizi kim koruyabilir? Veya
size bir rahmet dilerse, size kim zarar verebilir? Onlar, kendilerine Allah’dan
başka ne bir dost bulurlar, ne de bir yardımcı
(Ahzâb Sûresi,
âyet: 16-17).

***

– Yemîn olsun ki, Allah’ın elçisi, sizin için
ve Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok ananlar için güzel
bir örnektir (Ahzâb Sûresi, âyet: 21).

 

***

– Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mümin
erkekler ve mümin kadınlar, Allah’ın emir ve nehiylerini yerine getiren
erkekler ve kadınlar, doğru-dürüst erkekler ve doğru-dürüst kadınlar, sabırlı
olan erkekler ve sabırlı olan kadınlar, mütevâzı erkekler ve mütevâzı kadınlar,
sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç
tutan kadınlar, iffetlerini koruyan erkekler ve iffetlerini koruyan kadınlar,
Allah’ı çok anan erkekler ve kadınlar… İşte Allah, bütün bunlar için bir
mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır (Ahzâb Sûresi, âyet: 35).

 

***

– Ey insanlar! Allah’ın size olan nimetlerini
hatırlayın. Allah’tan başka size gökten ve yerden rızık verecek bir yaratıcı var
mı? O’ndan başka Tanrı yoktur. Nasıl oluyor da tevhidden şirke çevriliyorsunuz?
Ey Resûlüm! Eğer seni yalancı sayıyorlarsa üzülme. Senden önceki peygamberler
de yalancılıkla ithâm edilmişdi. Bütün işler yalnızca Allah’a döndürülecekdir.
Ey insanlar! Allah’ın va’di gerçekdir. Sakın dünyâ hayâtı sizi aldatmasın! ve
aldatıcı şeytan da Allah hakkında sizi kandırmasın. Çünkü şeytan sizin
düşmanınızdır. Siz de onu düşman sayın. O, kendi tarafdârlarını ancak cehennem
ehlinden olmaya çağırır (Fâtır Sûresi, âyet: 3-6).

 

***

– Ey insanlar! Allah’a muhtaç olan sizsiniz!
Müstağnî ve övülmeye lâyık olan ise ancak ve yalnız Allah’tır. Allah dilerse
sizi yok eder ve yerinize yeni bir insan topluluğu getirir. Bu da Allah’a güç
bir şey değildir. Hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez. Yükü-günahı
ağır gelen kimse onu taşımak için başkasını çağırsa, bu çağırdığı akrabası da
olsa, onun yükünden bir şey yüklenmez. Sen ancak, görmeden Rabblerinden
korkanları ve namazı kılanları uyarabilirsin. Kim arınırsa o, ancak kendi
menfaatine arınmış olur. Dönüş Allah’adır (Fâtır Sûresi, âyet: 15-18).

 

***

– Körle gören, karanlıkla aydınlık, gölge ile
sıcak bir olmaz. Dirilerle ölüler de bir olmaz. Şüphesiz, Allah dilediğine işittirir.
Sen, kabirlerdekilere işittiremezsin. Sen sâdece bir uyarıcısın! Biz, seni
muştulayıcı ve uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Her millet için mutlaka bir
uyarıcı (peygamber) bulunmuştur (Fâtır Sûresi, âyet: 19-24).

 

***

 

***

– Allah kimin gönlünü İslâm’a açmışsa o,
Rabbından bir nûr üzerinde değil midir? Allah’ı anmak husûsunda kalbleri
katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte bunlar apaçık bir sapıklık
içindedirler. Allah, sözün en güzelini, birbiriyle uyumlu ve bıkılmadan tekrâr
tekrâr okunan bir kitap olarak indirdi. Rabblerinden korkanların bu kitâbın
etkisinden tüyleri ürperir. Derken, hem bedenleri, hem de gönülleri Allah’ın
zikrine ısınıp yumuşar. İşte bu kitap, Allah’ın, dilediğini kendisiyle doğru
yola iletdiği hidâyet rehberidir. Allah kimi de sapdırırsa artık ona yol
gösteren olmaz (Zümer Sûresi, âyet: 22-23).

 

***

– Başınıza gelen herhangi bir musîbet, kendi ellerinizle işledikleriniz
yüzündendir. Bununla berâber, Allah çoğunu affeder (Şûrâ Sûresi, âyet:
30).

 

***

– Bir kötülüğün cezâsı, ona denk bir kötülükdür. Kim bağışlar ve düzeni
sağlarsa, onun mükâfâtı Allah’a âitdir. Doğrusu Allah zâlimleri-haksızlık
edenleri sevmez. Kim zulme uğradıkdan sonra hakkını alırsa, artık onlara
yapılacak bir şey yokdur. Ancak, insanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız
yere taşkınlık edenlere cezâ vardır. İşte acıklı azâp bunlaradır. Kim sabreder
ve afvederse, şüphesiz onun bu hareketi, yapılmaya değer işlerdendir. Allah
kimi sapdırırsa, bundan sonra artık onun hiçbir dostu yokdur. Azâbı
gördüklerinde zâlimlerin, “Dönecek bir yol var mı?” dediklerini görürsün! (Şûrâ
Sûresi, âyet: 40-44).

 

 -Peygamber Efendimizin Hadislerinden de misaller
lütfeder misiniz?  

Yaman Arıkan:

-İlim (bilgi), müminin kaybolmuş bir malıdır. Onu her nerede bulursa hemen
alır.

***

– İlim Çin’de bile olsa onu arayın,
öğrenin!

 

***

– Beşikten mezara kadar ilim öğrenin!

 

***

– Kim ilim öğrenmek niyet-i hâlisasıyla yola düşer-se, Allah onu, cennete
giden bir yola yollandırır.

 

***

– Melekler, ilim peşinde koşan kişinin ayaklarının altına kanatlarını
sererler.

 

***

– İlim öğrenme meşgalesiyle geçireceğiniz bir gece sonunda sabaha çıkmanız,
yüz rek’at namaz kılarak çıkmanızdan daha hayırlıdır.

 

***

– Kişinin ilimden öğreneceği bir bölüm, kendisi için bütün dünyâdan ve
dünyâdakilerden daha hayırlıdır.

 

***

– İlim öğrenmek, her Müslüman erkek ve kadına farzdır, mecbûridir.

 

***

– İlim, gizli-kapalı hazînelerdir. O
hazînelerin anahtarları onları aramakdır. Uyanın! Onları arayın. Onları arama
bahsinde dört zümre insan ecre nâil olur. Bunlar:

1. Öğrenmek niyetiyle soru soranlar,

2. Sorulan sorulara cevaplar veren âlimler,

3. Öğrenmek ve öğretmek için yapılan konuşma ve müzâkereleri dinleyenler,

4. Öğrenmek ve
öğretmekle iştigâl eden kişilere muhabbet besleyenlerdir.

***

– Allah’ın Resûl’ü, bir defasında şöyle
dedi:

 

-Bir ilim adamının sohbet meclisinde bulunmak; bin
rek’at namazdan, bin hastayı ziyâretden, bin cenâzede bulunmakdan daha
üstündür.

– İlim adamları peygamberlerin vârisleridir.

***

– Göklerdekiler ve yerdekiler ilim adamı için istiğfâr ederler.

 

***

– İnsanların en fazîletlisi; kendisine ihtiyâç duyulduğu an faydalı olan,
ihtiyâç duyulmadığı zaman da müstağni davranan ilim adamıdır.

 

***

– Îmân çıplakdır. Onun elbisesi takvâ, süsü hayâ, meyvesi de ilim
(bilgi)dir.

 

***

– İnsanların peygamberlik mertebesine en yakın olanları, ilim ehli ve cıhâd
ehli olanlarıdır. İlim ehli, peygamberlerin gösterdikleri hak yola insanları yönlendirmeye
delâlet ederler. Cihâd ehli ise, peygamberlerin gösterdikleri hak yolun
korunmasında silâhlarıyla savaşırlar…

 

***

– Bir ilim adamının ölümü, topyekün bir kabîlenin ölümünden daha büyük bir
kayıpdır.

 

***

– Ümmetimin iki zümre insanı vardır ki, onlar doğru-dürüst oldukça diğer
insanlar da doğru ve dürüst olurlar. Onlar bozulduğu ve doğru-dürüst
olmadıkları zaman diğer insanlar da bozulurlar ve dürüst olmazlar. Bu iki
zümre, yöneticiler ve ilim adamlarıdır.

***

– Kıyâmet günü üç zümre insan Allah katında şefâatçı olur. Bunlar;
peygamberler, ilim adamları ve şehîdlerdir.

 

***

– Allah’ın benimle gönderdiği ilim ve hidâyet, bol bir yağmur gibidir.
Döküldüğü toprak parçalarından bâzı kısımlar bu suyu emerek içine alır ve o
bölgede bol mık-darda ot-bitki ve mahsul yetişir. Bâzı toprak parçaları da
vardır ki, yağan yağmur sularını emmez ve içine çekmez, yüzeyinde tutar.
İnsanlar içmek, arazîlerini sulamak ve ekip biçmek şeklinde ondan
faydalanırlar. Öyle arazîler de vardır ki, yağan yağmur sularını emip içine
çekmediği gibi, yüzeyinde de tutmaz, sular akıp gider. Bu durumlarda, yağan o
yağmur suları ne bir şey bitirir, ne de insanlar ondan faydalanabilir! İşte
insanlar da böyledir. Kimisi, öğrendiği ile amel eder, ilminin gereğini yapar.
Kimisi, öğrendiğini aynı zamanda başkalarına da öğretir. Kimisi ise ne kendi
öğrenir, ne de başkalarına öğretir.

 

***

– Sâdece iki sınıf insana imrenilir. Bunlardan biri, kendisi ilim öğrenip
onunla amel eden ve başkalarına da öğreten kişilerdir. Diğeri de, çalışıp
çabalayarak helâlinden kazandığı servetini hayırlı işlerde harcayanlardır.

 

***

– Toplulukda (birlik-berâberlik olmakda) rahmet vardır. Ayrılıkda ise
sıkıntı vardır.

***

– Birbirinizi sevmemezlik etmeyiniz. Birbirinize hased etmeyiniz,
birbirinizi kıskanmayınız, birbirinizi çekememezlik etmeyiniz. Birbirinize
darılıp sırt çevirmeyiniz ve ey Allah’ın kulları, kardeşler olunuz. Bir
müslümana, Müslüman kardeşini üç günden ziyâde zaman diliminde terk etmek helâl
olmaz!…

 

***

– Emânete riâyet etmeyenin îmânı tam değildir. Ahde vefâ göstermeyenin dîni
tam değildir.

 

Tarih Tekerrür Etmez, fakat Kafiyelidir

Barings Bankası, 1762de
kurulmuş. İngilterenin en
eski, dünyanın ikinci en eski ticaret
bankasıymış. Bu yaşlı banka, Singapur ofisinin başına genç bir yöneticiyi tayin
etti. 1967 doğumlu Nick Leesonu.
Hikâyenin heyecanlı tarafı, 1995 yılında geçiyor. Demek ki o tarihte 28
yaşındaydı. Türev ürünler, opsiyonlar denilen borsa kontratlarıyla ticaret
yapıyordu. Leeson kâr ederse ne âlâ. Zarar ettiğinde, zengin kumarbazların
klasik taktiğine başvuruyordu: Aynı kumarı bu sefer iki kat parayla oynamak.
Olmadı, onun da iki katı. Böylelikle bir kere kazanırsa, bütün
eski zararlarını çıkaracağı gibi, kâra da geçiyordu. Baringsin kendisine direksiyonu verdiği ilk yıl, bu
metotlarla bankanın merkezini mutlu etmişti.

 

Hisse senetlerinin türevlerinin
ticareti, hisselerin kendilerinin ticaretinden daha risklidir. Hisse senediniz
mesela %10 değer kaybederse, yatırdığınız paranın %10unu kaybedersiniz; fakat kâğıdı belli bir değerde
almayı veya satmayı taahhüt
etmişseniz kâğıdın değerindeki %10 oynama, yatırdığınız bütün
paranın yok olması anlamına gelebilir. Hatta çok daha fazlasının Buna karşılık türevler, hisselerin kendi
fiyatının onda biri gibi fiyatlanır. Dolayısıyla aynı parayla çok daha büyük miktarlar alıp satabilirsiniz. Kâr da büyüktür,
risk de. Zaten borsanın kuralıdır: Risk azsa kâr azdır, risk çoksa kâr çoktur.
Bu hükümdeki kâr kelimesi yerine zarar yazarsanız, cümle yine doğrudur.

 

Kahraman Leeson piyasaya karşı

Aslında Leesonun
işleri pek yolunda gitmiyordu. Bankaya verdirdiği zarar, milyon sterlinlerden
on, sonra da yüz milyon
sterlinlere tırmanmıştı. Bu hâle düştüğünde rakamları gizlemeye başladı. Zarar yerine kâr
beyan etti. Leesonun
bildirdiği rakamlara göre Barings şahlanıyordu. Singapur borsasındaki diğer
şirketler onu kıskanıyordu. Barings, müdürünün
bu çapta yalan söyleyebileceğine ihtimal vermediği için 1994 sonunda onu yüklü bir primle ödüllendirmişti.

 

Ve 1995 geldi çattı. Borsada yatırım yapmak yerine borsayı
kumar oynama aracı gibi kullanırken Kobe depremi patlak verdi. Nikkei indeksi,
tabiatıyla düştü. Leeson, işte fırsat diye düşündü.
İndeks yerlerde sürünürken türev
alımına geçti. Öyle ya, Caddelerden
kan akarken al, insanlar sokaklarda dans ederken sat! demişler. İşte Kobe sokaklarında cesetler vardı.

 

 Ancak fiyat beklediği hızda yükselmedi. Hesabı kapatmanın, yani aldıklarının
parasını ödemenin vadesi yaklaşıyordu. İndeks 18.000 Japon Yeni
ni geçerse zarar etmeyecekti.
Fakat d
üşüş devam etti. Çaresizlik içinde başka bir yol
denedi. D
üşen
indeksten b
üyük alımlar yaptı. Böylelikle
indeksi y
ükselteceğini
umuyordu. Borsa tersine, d
üştükçe düştü.
Yine aldı, yine d
üştü. Aldı, yine düştü. Bankanın yatırım bütçesinin iki katı kadar zarar vardı.

 

Leeson son çareyi ortadan kaybolmakta buldu. Fakat Almanyada yakalandı. Singapura iade edildi. Yargılandı ve
6,5 yıl hapse mahkûm edildi.

 

Leeson kayboldu, banka iflas etti

 

Leeson, muhasebe hileleriyle gerçeği saklamış, bankanın
parasıyla yaptığı işlemleri, bir müşterinin
emriyle yapılıyormuş gibi göstermiş ve nihayet mevduat hesaplarındaki paralara
da el atmıştı. Ortadan kaybolurken bankanın zararı, o günün
parasıyla 827 milyon sterlin veya 1,3 milyar dolardı. Kısa zaman sonra Barings
Bankası iflasını ilân etti. İngiliz Merkez Bankasının (Bank of England) kurtarma teşebbüsü de başarılı olamadı. Sonunda ülkenin en eski bankası 1 sterline Hollandalı ING Banka satıldı.

 

Piyasayla harp edip kaybeden Leesonun hikâyesi 1999da
Rogue Trader isimli bir film yapıldı. Rogue Tradera, bulabildiğim en yakın tercüme, Sergerde Tüccar
veya Haydut Tüccar. Film
Türkiyede Büyük Kumar adıyla oynatıldı.
(https://youtu.be/cxSZzTYpZAg)

 

Bize ne Barings Bankasından
ve Leesondan

Bana ne Barings Bankasından
ve Leesondan
diyeceksiniz. Büyük çapta haklısınız. Yalnız bu
olayı, bizim meşhur bir bakanımızın doları düşürmek için piyasaya karşı
verdiği kararlı mücadeleye
benzeten birileri var. Ben bu fikirde değilim. Bir kere Türkiye, banka değildir. Öyle bir milyar sterlinle
iflas etmez. Bakınız 130 milyar dolarla bile iflas etmedi.

 

Etmedi değil mi? Maazallah.

 

Sayın bakan da tıpkı Leeson gibi ortadan kayboldu diyorlar.
İyi de Leeson suç işlemiş, yetkisi olmayan işlemler yapmış, dokunmaması gereken
mevduatlara dokunmuştu. Bakanımız bütün yaptıklarını tam yetkiyle
yaptı. Bütün yetkilerin sahibi devletin tepesi, sonuna kadar
arkasındaydı.

 

Leeson Nikkei İndeksini
yükseltmek için alım yapıyordu.
Aldı, indeks düştü. Tekrar aldı, tekrar düştü. Bizim bakan doları düşürmek
için satış yapıyordu. Sattı, dolar yükseldi.
Tekrar sattı, yine yükseldi.
Evet, bazı küçük benzerlikler var. Tarih
tekerrür mü etti?(Alıntı: Milli Düşünce Merkezi)

Konudan Konuya (4)

     Tarih boyunca,
büyük zatlar / kişiler, gerçek manevî büyükler, sözlerine şöyle başlamış ve
hâlen de öyle başlamaktadırlar:

     “Mütekellim /
söyleyen, konuşan âciz / zayıf, güçsüz, zavallı kalbimdir. Muhatap; kendisine
hitap olunan, söz söylenilen bizzat âsî / isyan edici başkaldırıcı nefsimdir.
Ki tüm kötü vasıfları kendisinde toplamış, hayırlı işlerden beni alıkoymaya
çalışan bir güce sahiptir. Kısaca seslenişim; nefsime yani kendimden kendimedir
be dostlar! 

     “Yani ben kendime
hitap ediyor, sesleniyorum. Kendilerini, nefislerini benim gibi ikaz ve uyarıya
muhtaç ve müstahak görenler; uyarılarıma hak verip kulak asanlar, gerekeni
yaparlar. Tabii yine de kendileri bilir, buna ancak kendileri karar verirler.”

     Sözlerine bu
şekilde başlamakla kimseyi rencide etmez, kırmaz, incitmezler. Sadece
insanların kendileri hakkında düşünmelerini sağlar. Dinleyen kimse, eğer insaf
sahibi ise söylenecek söz, nasihat ve öğütlerden kendine pay çıkarır. Alınmadan
incinmeden, izzeti nefsi yaralanmadan doğru olana yapışır.

     Çölde giden bir
Arap yorulur. Dinlenecek bir yer arar. Yakındaki küçük bir tepenin yamacına
oturur. Dinlenmeye koyulur. Kendisi; hayatını yol kesicilikle, onu bunu haraca
kesmekle temin eden / kazanan meşhur / ünlü bir eşkıyadır. Kendisini dinlenmeye
bırakmış iken, kum tepeciğinin arka yamacında, kendisinden habersiz olan bir
başka Arap yolcu da orada oturuyor; aynı zamanda kendi kendine fakat sesli bir
şekilde Kur’an okuyordu. Öbür tarafta yan gelip dinlenmekte olan; yol kesici
eşkıya; hazin hazin okunan Kur’an’ın bu nâfiz / ruhlara işleyici sesine ister
istemez kulak vermek zorunda kalır, kulak misafiri olur.  Tabii Arap olduğu için Kur’an’ı sathî /
yüzeysel olarak anlayacak seviye ve düzeydedir.

     Yamacın diğer
tarafındaki Arap, hasbelkader / tesadüfen şu meallerde olan Kur’an âyetlerini
okumaktadır:

     “İnsan (öldükten
sonra dirilmeyeceğini ve) kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır! (Böyle
zanneden / sanan varsa, kendi yaratılışı üzerinde bir kere daha düşünsün.)”
(Kıyamet: 36)

     “Yaratan / Allah
yarattığını bilmez mi? O lâtiftir (bilgisi her şeyin içine geçen, her şeyi)
haber alandır.” (Mülk: 14)

     “(Uyarılara
rağmen) büyük günahı işlemekte ısrar ediyorlardı.” (Vakıa: 46)

     “Bugün artık ne
sizden, ne de inkâr edenlerden fidye alınmaz, varacağınız yer ateştir. Sizin
lâyığınız odur. Ne kötü gidilecek yerdir orası!” (Hadid: 15)

     “İnananlar için
hâlâ vakit gelmedi mi ki, kalpleri Allah’ın zikrine ve inen hakka saygı duysun
ve bundan önce kendilerine Kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun zaman
geçmekle kalpleri katılaşmış, çoğu da yoldan çıkmış kimseler gibi olmasınlar?”
(Hadid. 16)

     “Fakat gizlide
Rablerine saygılı olanlara gelince, onlar için bağış(lama) ve büyük mükâfat
(ödül) vardır.” (Mülk: 12)

     Âdeta beyninden
vurulmuşa döner! Çölün o ıssızlığında, bu İlâhî îkaz / uyarı, nedense ona çok
tesîr eder, onu müthiş etkiler! Sanki âyet ona “Kulum! Daha ne zamana kadar bu
âsiliğe, bu eşkıyalığa devam edeceksin? Yaptıkların yanına kâr mı kalacak
sanıyorsun?” der gibiydi.

     Eşkıya bu İlahî
hitabı kendisine yapılmış kabul ederek, âdeta içinden gelen bir haykırışla:

     “Tamam Ya Rabbi, tamam buraya kadar. Artık
eşkıyalığa, yol kesiciliğe, haram yoldan geçimimi temin edip sağlamaya paydos.
Bundan sonra senin yolunda olacağım. Tüm yanlış yaptıklarımdan tövbe Ya Rabbi!”
der. Kalan ömrünü verdiği söz doğrultusunda geçirmeye gayret eder, çalışır.

     “Tatlı dil, yılanı
deliğinden çıkarır.” derler ya, onun gibi bir şey.

     Nitekim Hz.
Peygamber, cemaata / topluma karşı konuşurken, yanlış iş ve harekette
bulunanları uyarmak istediği zaman; onların isimlerini anarak “Ey falan filan
kişiler yanlış yapıyorsunuz!” şeklinde değil de, “Bazıları şöyle şöyle yanlış
hareket ediyor! Öyle yapmasalar daha iyi olur.” diyerek ortadan konuşur,
kimseye bizzat hitap etmemiş olurdu. Böylece kimse mahcup duruma düşmeden,
yanlışlarını bir kenara bırakır; böylece ne şiş yanmış olurdu ne de kebap.

Kur’an Kuyusu

     Kur’an; içinde her
çeşit gül ve renk renk çiçeklerin bulunduğu bir bağistan, bir bahçe gibidir.

     İşte böyle bir
bahçenin fotoğrafını çekmiş olalım.

     Ya da o bahçenin
bir ressam tarafından yağlı boya bir tablosunu yaptırmış bulunalım.

     İşte Kur’an’ın en
güzel tercümesi bile olsa; Kur’an bahçesinin ancak fotoğrafı ve resmi gibidir.

     Fotoğraf ve
tabloda; fotoğraf veya tablonun / resmin aslındaki canlılık ve güzelliği
görebilir,

     Çeşit çeşit
kokularını koklayabilir miyiz?

     İşte bu yüzden
meal; Kur’an’ın yerini alamaz, onun hükmünü taşıyamaz.

     Onun yerine
konamaz. Onun yerini alamaz.

     Onun için aslını
okur, mealinden bir nebze de olsa, onu anlamaya çalışırız.

     Çünkü Kur’an; öyle
bir mânâ ve anlam okyanusudur ki,

     Anladıkça
anlamamız gereken daha çok mânâlar olduğunun farkına varırız.

     Zaten meal de,
Kuran kelime ve cümlelerinin, ancak anlayabildiğimiz ve

     Kavrayabildiğimiz
kadarıdır demeyip, devamlı surette,

     Başka başka
anlamlarının farkına varmaya gayret etmekten asla vazgeçmemeliyiz.

x

     “İnsan için, hakkı
sevmek, hakka hizmet etmek; sonunda

     Hakk’ın
güzelliğine / cemaline ermekten daha büyük bir mutluluk ve zevk yok”sa;

     Kur’an’ı bilsin,
Kur’an’ı tanısın, Kur’an’ı aslından okusun.

     Ayrıca mânâ ve
anlamına eğilsin. Âyetlerini kavrasın. Onları, hayatında birer rehber edinsin.

     Böylece hem rûhu,
hem dünyası aydınlansın.

     Ebedî hayatın alt
yapısını, Kur’an sayesinde hazırlama imkânı bulsun.

x

     Kur’an’ın; uçsuz
bucaksız bir okyanus, bir umman olduğu,

     Herkeste bu denize
dalacak kapasite bulunmadığı için,

     Yüce Allah, bu
sahanın / bu alanın uzmanlarını, bu ulvî / yüce vazifeye / göreve çağırıyor ve

     “Onu mutlaka
insanlara açıklayacaksınız, gizlemeyeceksiniz!” (3 – Âl-i İmran, 187)

     Âyetiyle, ehil
olanların harekete geçmesini istiyor.

x

     Kur’an’ı hiçbir
dile -Arapça dahil- gerçek anlamda tercüme etmek mümkün ve olası değil.

     Fakat bir şey,
bütün bütün, tamamiyle elde edilemiyorsa;

     Ondan elimize
hiçbir şey geçmeyecek demek değildir.

     Çünkü Kur’an;
dibinden devamlı kaynayan, dibinden su fışkıran bir kuyu gibidir.

     Kuyudan su çekildikçe
suyu artacağı gibi, Kur’an da öyle bir mânâ kuyusudur ki,

     Anladıkça,
anlamamız gereken daha çok mânâların Kur’an kuyusunda zuhur ettiğini

     Hayretle görür ve
ona merbutiyetimiz / bağlılığımız arttıkça artmaya devam eder.

     Hatta tamamını
çekemememiz, bitmez tükenmez bir mânâ / anlam hazinesine

     Sahip oluşumuzun
da resmidir.

     İnsanın “Hel min
mezîd?” / “Daha yok mu?” diyen doyumsuzluğuna,

     Bitimsiz bir
kaynakla cevap verilmiş olması;

     Ebede namzet ve
aday olan insan için, sınırsız bir imkân;

     Sonunda
kazandıracak ona ebedî bir mekân.      

  x

     “Terceme /
Tercüme: Bir sözün mânâsını diğer bir dilde,

     Dengi bir ifade
ile, aynen olduğu gibi dile getirmektir.”

     Bir bakıma
Tercüme: “Efradını câmi, ağyârını mâni’.” denilen

     Ta’rîf’in
ta’rîfine uygun bir mahiyet arzetmeli.

     Lüzumlu her şeye
içinde yer verilmeli. Lüzumsuz tek bir kelime ifade ve tanımda yer almamalı.

     “Yoksa tam bir
terceme / tercüme değil, eksik bir anlatım olmuş olur.”

Seçmeli Dersler ve Lisan Meselesi

0

AK PARTİ iktidarı, 2012
yılından itibaren, eğitim hamlesi olarak, orta öğretimde seçmeli ders olarak, Kur’an,
Siyer, Temel Dini Bilgiler dersi koymuştur. Koyanlardan Allah razı olsun. İlk
yıllar bakanlık vazifesini ifa eden Milli Eğitim Bakanlarının da yoğun teşvişiyle
bu dersler tercih edilmiş ve bilhassa tercih edilmesi içinde gayret sarf
edilmiştir. Ta ki, Ziya Selçuk Milli
Eğitim Bakanı oluncaya kadar.

Ziya
Selçuk her ne kadar milliyetçi ve muhafazakâr seçmenlerin oyları ile iktidar
olan AK PARTİ Hükümetinde Millî Eğitim Bakanlığı yapmakta ise de milli ve
manevi değerlere biraz mesafeli durmaktadır. Bakanlık bürokratları ise, bir
bürokratın bilinen, değişmez hareket tarzı olarak, her konuda bakanın ağzına
bakmakta olduğundan, bütün hal ve hareketlerini ona göre ayarlamaktadır. 12
Eylül 1980 İhtilali Hükümetinde Sanayi ve Teknoloji Bakanı olan Merhum Mehmet Turgut yazmış olduğu Türkiye Nasıl Kalkınır isimli
kitabında bu nevi bürokratların durumunu çok güzel bir şekilde tasvir
etmektedir.

        Basın ve yayın organlarında çıkan haberlere göre bazı
eğitimciler, seçmeli Kur’an,
Siyer ve Temel Dini Bilgilerin
seçilmez olduğunu, hatta öyle ki, bazı okullarda öğrenciler arasında bu
dersleri seçme oranının %10’a kadar düştüğü ifade edilmektedir. Eğitim kökenli
olan AK PARTİ Çorum Milletvekili değerli, Erol Kavuncu Bey de bu seçme
li
derslerin hiç sevilmediği illerin olduğunu, ancak hangi ilde yüzde kaç oranında
tercih edildiğini ve son yıllarda seçen öğrenci sayısının ne kadar azaldığı
hususunda, herhangi bir bilgi edinme imkânı bulamadığını söylemektedir.
Muhterem milletvekilinin bu beyanatına hayret etmemek mümkün değildir. Bir
vatandaş da bu husus ile alakalı olarak, CİMER’e
yazılı olarak müracaat etmiş ise de
Devlet
sırrı”
olduğu gerekçesi ile kendisine bilgi verilmekten
imtina edilmiştir. Gel de verilen bu cevaba şaşırma. Tabii ki, bunun bir Devlet
sırrı olduğuna inanmakve kabul etmek mümkün değildir.

         Öğrenciler neden Kur’an, Siyer, Temel Dini Bilgiler yerine
diğer dersleri tercih etmektedir? Bu tercihin en önemli sebeplerden birisi, üniversite
giriş imtihanlarında TYT (Temel Yeterlilik Testinde) Türkçeden 40, Matematikten
de 40 adet soru sorulduğu halde, Kur’an,Siyer, Temel Dini bilgiler derslerinden
hiç soru sorulmamasıdır. Halbuki, bunlar okullarda ders olarak okutulduğuna
göre, ÖSYM’de AYT (Alan Yeterliliği Testinden) belli bir sayıda mesela, en az
25 –30 civarında soru sorulmalıdır. Aksi takdirde ÖSYM’de bu derslerden hiç
soru çıkmayacaksa, bir öğrenci özel bir merakı da yoksa bu dersleri niçin
seçsin ki?

Acizane
kanaatime göre, seçmeli dersler mecburi hale getirilmelidir. Ancak bu dersleri
okumak istemeyen çocukların velileri bir dilekçe vermek suretiyle bu dersleri
okumak istemediklerini beyan etmelidirler. Böyle yapıldığı takdirde daha uygun
olacağını ve bu husus ile alakalı olarak her hangi bir sıkıntı kalmayacağını tahmin
ediyorum.

         Ayrıca, ehemmiyetine binaen şu hususu da ifa de edeyim ki,
Din Eğitimi insan vicdanını, düşünce tarzını, hal ve hareketini etkiler. Zira inanmak
insana huzur verir. Kalpler Allah’a inanarak, O’nu anmak suretiyle huzur bulur.
Aynı zamanda insanı birçok kötülüklerden alıkoyduğu gibi kazalardan, belalardan
ve her türlü musibetlerden de korur. Kuvvetli iman sahibi olan bir insan, daima
iyilik yapma gayreti içerisinde bulunur.Hatta öyle ki, kötülük yapmaktan azami
derecede sakınır, imtina eder. Bilindiği
üzere, dini bilgileri kuvvetli olanların çoğunlukta olduğu bir yerde hırsızlık,
kapkaççılık, başkasının malına zarar verme, adam öldürme, kadın cinayetleri ve
tecavüz gibi hadiselerin pek fazla olamayacağı hususu izahtan varestedir.

         Mevzu eğitim olunca, temas etmeden geçemeyeceğim bir husus
daha var ki, oda okullarda okutulan derslerin müfredat programları ile
kitaplarda kullanılan lisan meselesidir. AK PARTİ 18 yıldır iktidarda olmasına
rağmen, halen okullarda okutulan kitapların birçoğu ateist düşünce tarzına göre
yazılmış olup, Hayat Bilgisi, Biyoloji, Fizik, Kimya, Coğrafya ve Sosyal
Bilgiler kitaplarının hiçbirisinde yaratıcı olarak ALLAH mefhumuna yer verilmemektedir. Onlara göre,“Doğa”dedikleri (Tabiat) her şeyi
halletmektedir.

         Diğer taraftan kitaplarda kullanılan kelimelerde de hiçbir
düzelme olmamıştır. Bizim yıllardan beri şiddetle karşı olduğumuz uydurma
kelimeler, azalmak şöyle dursun, bilakis artarak devam etmiştir. Şimdi
düşünüyorum da AK PARTİ Hükümetinden önce vazife yapmış olan Milli Eğitim
Bakanlarını haksız olarak itham edip, boşuna günahlarını almışız. Zira bizim
bakanımız dediklerimizin de onlardan pek fazla farklarının olmadığı bariz bir
şekilde ortaya çıkmış bulunmaktadır.

Ders
kitaplarında kullanılan kelimeler böyle de radyo ve TV’lerde kullanılan lisan
sanki farklı mı ki? Buralarda da uydurukça kelimelerin kullanılması almış
başını gitmektedir. Şöyle ki, bugün artık sebep yerine neden, cevap yerine yanıt, imkân
yerine olanak, şart yerine koşul, ihtimal yerine olasılık kelimeleri yaygın olarak
kullanılır hale gelmiş bulmaktadır. Hatta öyle ki, birçok Devlet ricali dahi bu
kelimeleri kullanmaktan asla imtina etmemektedirler.

Son
zamanlarda salgın hastalık vesilesiyle, (buna da pandemi diyorlar ya) bulaş”
kelimesini çıkardılar. Güzel Türkçemizde bulaşmak
kelimesi vardır. Fakat“bulaş”
kelimesi bunun yerine kullanılmaz. Bunu kim çıkardı ise, tamamen uydurulmuş bir
kelimedir. Zira bulaş bir emir
kipidir.

 Bu memleket de TDK diye bir kurum vardı.  Bir zamanlar Ermeni asıllı Agop Dilaçar’ın bu
kurumun başkanı olduğu dönemlerde sesi çok çıkardı. TDK’nun uzun zamandan beri
hiçbir faaliyetini görmüyorum ve duymuyorum. Bu kurum lağvedildi de bizim mi
haberimiz yok acaba diye çok merak ediyorum. Şu kadarını iade edeyim ki, artık
bugün torunumuz ile dahi anlaşamaz hale gelmiş bulunmaktayız. Üzülerek ifade
edeyim ki, 1930’lu yıllarda başlayan Türkçedeki tasfiye hareketleri halen
azalarak da olsa günümüzde de devam etmektedir. Bizim memleketimizde yapılan bu
tasfiye hareketi dünyanın başka hiçbir ülkesinde yapılmamıştır.

          Netice itibariyle,
ders kitapları ile radyo ve TV’lerde bizim düşünce tarzımıza uymayan bu işler
yapılırken bizleri temsil noktasında bulunan milliyetçi ve muhafazakâr milletvekillerimiz
bu hususlarda acaba ne düşünüyorlar diye çok merak ediyorum.   

Demirel’in Siyasi Mirası

Süleyman Demirel benim gençlik
yıllarımda en güçlü siyasetçi idi. Fakat gençlerin değil, orta ve ileri
yaş grubunda olanların desteklediği bir parti lideriydi.

Demirel Kasım 1964’te
Adalet Partisi’ne genel başkan seçildi.
Adalet Partisi’nin tek başına
iktidar
olduğu 1965’ten 1971’e kadar yetkili Başbakan olarak önemli
hizmetler yaptı.

AP içinden Demokratik
Parti
kurucularının kopması bir dönüm noktası oldu. 1970 yılında
Ferruh Bozbeyli başkanlığındaki 41 kişi AP’den ayrılarak Demokratik Parti’yi
kurdular. (Canlı şahidinden dinledim: Demirel “en büyük siyasi hatam,
Demokratik Parti’yi kuranların ayrılmasına engel olmayışımdır. Haklıydım ama
kopmaya mâni olmalıydım” dermiş.)

1972’de Necmettin
Erbakan da,
AP’den koptu, Milli Selamet Partisi’ni kurarak sağ
oylara ortak olmaya başladı.

Sağ kanatta Alparslan
Türkeş
’in önderliğindeki “Ülkücüler” ile Necmettin Erbakan’ın
liderliğindeki “Millî Görüşçüler” zamanla sosyolojik birer taban
oluşturdular.

Bu sebeplerle, AP
artık tek başına iktidar olamadı, Demirel 1971’den 1980’e kadar olan
dönemin büyük kısmında koalisyon hükümetlerinin Başbakanı olarak ülkeyi
yönetti.

Süleyman Demirel ve O’nun
liderliğinde Merkez sağda AP/DYP çatısı altında buluşan kitle, milli ve
manevi değerlere saygılı, milliyetçi/ Atatürkçü bir çizgide idi. (Vikipedi’de
AP için “liberal muhafazakâr” nitelemesi yapılmış.)

1980 darbesiyle mevcut
partiler kapatıldı. Turgut Özal’ın kurduğu Anavatan Partisi (ANAP)
dört eğilimi topladı, merkez sağın yeni patronu oldu. 

AP yerine 1983
yılında Doğru Yol Partisi (DYP) kuruldu. Demirel 1987- 1993 yılları
arasında DYP Genel Başkanlığı görevini yürüttü.

Demirel, 1965-1993
arasında yedi farklı hükümette, 10 yıl 5 ay süreyle Başbakanlık yaptı.
1993- 2000 arasında Türkiye Cumhuriyeti’nin 9. Cumhurbaşkanı olarak
görev yaptı.

**************************

Demirel’in Yarattığı
Boşluk

Süleyman Demirel “Cumhurbaşkanı”
olunca partisinden ayrıldı ve günlük siyasetten uzaklaştı. Çünkü o zaman parlamenter
sistem vardı. Bu hadise o zaman şiddetini anlayamadığımız sosyal ve siyasal
bir depremin
başlangıcı oldu.

Yılmaz Özdil’in muhteşem
tespiti ile “kenara çekildiğinde yarattığı boşluk, kara delik gibi,
Türkiye’yi yuttu.”

Merkez Sağ’ın
tabanını içine çeken AKP, Özal’ı ve Menderes’i sahiplendi ama, asla
Demirel’i muris olarak görmedi.

AKP, iktidar olmaya
alışık olan, Merkez Sağ’ın tabanını büyük ölçüde dönüştürdü. Bu kitleyi (dini,
manevi değerlerini istismar ederek ve iktidar nimetlerini kullanarak) asimile
etti.

Rahmetli Demirel, kendi
tabanını kapan ANAP’ı kastederek, “tapulu arazime gecekondu kondurtmam”
demişti.

Fakat
Cumhurbaşkanı olduktan sonra yapılan bir röportajda “O araziyi soruyorsun;
benim araziye bina yapılmıştır. Artık tapu söz konusu değil, çünkü o arazi
işgal edilmiş. Ve işgal edeni de oradan çıkarmanın imkânı yok!”
demişti.

2001 yılında
kurulan Ak Parti 2002 yılından itibaren tek başına iktidar. Demirel’in
arazisini TOKİ konutları ve gökdelenler ile doldurdu. Üstelik tapuyu da sahiplendi.
TOKİ konutlarından birer mütevazı daire verilen eski Demirelcilerin sesi soluğu
da çıkmıyor.

**************************

Boşluk Merkez Sağda
Değil Merkezde

2007’den beri CHP
Milletvekili
olan, fakat kendisini “Milliyetçi Atatürkçü Merkez Sağ
çizgisinde”
diye tarif eden İlhan Kesici’ye göre “merkez sağda
halen boşluk var.”

Kesici’ye göre, “Ak
Parti
, merkez sağ oylarını almasına rağmen, karar verici üst yönetiminde
merkez sağ profilinde kimse yok. MHP
ve İYİ Parti’nin de yönetim
kademelerinde ideolojik damar ağır basıyor.”

Partiler, normal
olarak, geçmişten aldıkları mirasa sahip çıkarlar.

CHP İsmet İnönü ve
Ecevit’in mirasçısı olduğunu savunuyor. Saadet Partisi Erbakan’ın
mirasına sahip çıkıyor. MHP ve İYİ Parti Alparslan Türkeş’in
mirasçıları.

Fakat Süleyman
Demirel’in siyasi mirasçısı
olduğunu savunan Demokrat Parti (DP)
haricinde kimse yok. O’nun da merkez sağı toplayacak siyasi bir ağırlığı
bulunmuyor.

Çünkü Türkiye’nin
yarısı 32 yaşın altında.
Bu yaş grubu Demirel’i ve rakiplerini bilmiyor. Orta
yaş ve üstü Demirelcilerin çoğu 18 yıl içinde AKP’lileşti.  Sosyolojik olarak eski merkez sağ kalmadı
gibi.

Çünkü AKP sadece
yasama, yürütmeyi değil, yargıyı, basını, STK’ları, üniversiteleri,
sendikaları, oda ve birlikleri de arka bahçesi haline getirdi.

Ancak Türkiye’de
ideolojik partilerin iktidar olma şansı
yok. Sadece Türk toplumunun
geneline hitap eden, ekonomi ve özgürlükler konusunda liberal, milli/manevi
değerler alanında muhafazakâr, milliyetçi/ Atatürkçü çizgide bir
merkez parti
iktidar olabilir.

Bu vasıftaki
partiye “merkez sağ” değil, “merkez parti” demek daha doğru olur.

Ak Parti tek
adam otoritesine tabi olan yapısıyla
“merkez partisi” özelliğini kaybetti.

Alparslan Türkeş
ve Süleyman Demirel’in ortak özellikleri milli ve manevi değerlere saygılı
milliyetçi ve Atatürkçü
politikalar izlemeleriydi. Tam da bu çizgiyi
benimseyen İYİ Parti henüz tek başına iktidar olabilecek güçlü bir merkez
partisi
haline gelemedi.

Merkezdeki boşluğu
ya İYİ Parti dolduracak veya yeni arayışlar devam edecek.

Korku Kumpanyası ve Panik-Atak Zihin Dizaynı

Harari
der ki Terörizm, siyasî duruma maddî zarar vermekten ziyade korku saçarak
değiştirme amacını taşıyan bir askerî stratejidir
. Lâkin “Teröristler
ordu generalleri gibi düşünmez, tiyatro yapımcıları gibi düşünürler
”.
Zira “Zihinlerimizi ele geçirip bize karşı kulanıyor”lar.

            Yani “Görevimiz
Tehlike
” değil artık; yeni Görevimiz
Korku
hatta Korku Paranoyası. ‘Bölünme
ve ‘Paralel Devlet Yapılanması’ gibi hususlara paranoya (hastalık
derecesinde korku yada şüphecilik) yakıştırması yapanların Korona konusunda maske
mümessili
gibi davranması boşuna değil.

            TUİK
verilerine göre 2018’de 426.449 kişi değişik nedenlerden dolayı
vefat etti; 2019’da bu sayı yüzde 2.2
artarak 435.941 kişiye ulaştı. Vefatların
yüzde 36.8’i dolaşım sistemi
hastalıkları (kalp-damar hastalıkları, beyin kanaması), yüzde 18.4’ü de tümörler yüzünden; yani ölümlerin
yarıdan fazlası kalpten yahut kanserden.. Sebeplerde 4’ncü sırada olan solunum sistemi hastalıkları 2018’de yüzde 12.2 iken 2019’da yüzde 12.9 olmuş; geçen yıl itibariyle 52.223 kişiyi bu sebepten kaybetmişiz. Bu rakamın da yarıdan
fazlası kronik hastalıklar (akciğer
ve bronşektazi) yarıya yakını zatürre
(pnömoni) ve grip (influenza). Pandemi sonrasında ise 9,5 aydaki (17
Mart 2020 – 4 Ocak 2021 arası) toplam kaybımız 21.685; hepsine Allah rahmet eylesin. Ne demek istiyoruz: Korkunçluk zihnimizde..

            Dünya geneli için de aynı durum geçerli. Pandemi/Salgın nedeniyle eve kapanarak girdiğimiz 2021’in ilk dört gününde
bile ölen toplan 676 bin kişinin 197 bini kardiyovasküler (kalp, beyin-böbrek) hastalıklar, 87 bin küsuru kanser, 46 bini solunum, 36 bini doğum, 25 bini ishal, 23 bini AİDS, 23 bini sindirim, 17 bini tüberküloz (verem), 14 bin
beşyüzü trafik, 14 bini psikiyatrik
hastalıklar, 13 bini diyabet (şeker), 13 bini kazalar, 10 bini
malarya (sıtma) nedeniyle
kaybedilmiş. Bu süre içinde dünya genelinde 7 bin kişi covitten ötürü ölürken 9 bin 500 çocuk gıda yetersizliği ve hastalıklar sebebiyle ölmüş, 9 bin 500 kişi intihar etmiş, 6 bin 500 kişi de şiddet
nedeniyle ölmüş/öldürülmüş. Yani hep aynı tip tartışma programlarına ve hep
aynı profesör doktorlara bakmanın âlemi yok.

            Korku elbette
insanî bir duygudur ama yeryüzündeki 7.8
milyarlık
insan çeşitliliği içinde korku da çeşitlilik arzeder. Oysa bütün
dünyayı tek korku cenderesine
sokmaya çalışıyorlar. Kim? Türkiye dâhil dünyanın neredeyse bütün ülke ekonomileri olumsuz etkilenirken servetlerine onmilyarlarca dolar ekleyenler olabilir mi? Yada covid virüsünün mutasyon sonrası 20, 21, 22 gibi seri
numaralarda türevleri piyasaya düşer
mi? Kovid gider; movid, bovid, sovid gibi başka modellemeler gelir mi?

            Alışılmış ölümler ile gözümüze sokulanlar
neden farklı? Ve neden virüsle, aşıyla ilgili analitik düşünenler hemen ‘komplocu
ilan ediliyor? Yarın bu ‘korkucular
komplocu gördüklerini ulusal bazlı vatan
hainliğinden
(!) evrensel barkodlu
ortam hainliğine
taşımaya kalkarlarsa ne olur? Veya küresel karşıtlık kendiliğinden örgütlenirse?..

            Yeni bir ideoloji doğdu: KORONAİZM. Kapitalistlerle komünistlerin bileşkesi olarak koronaistler. Kapital komünizm mi yoksa komünal kapitalizm mi
derken kapitik-komünik Koronaizme
bağlandık.

            Verilere saygı
duyuyorum ama tapmıyorum
. Tedbirlere uyuyorum ama tedbir obsesifliği yapmıyorum. İnsanların temel haklarına, anayasal
güvencelerine ve insanlığın bu zamana kadarki kişisel ve toplumsal
kazanımlarına hassasiyet göstermeyi unutmayalım.
Ve hepimiz aynı taraftan bakmayalım.

            Terörizmin her türlüsüne karşı çıkarken zihinsel terörü de es geçmemek gerek.     

Susuzluğa Hazır mıyız?

     Çok
değil bundan 25 -30 yıl önce, özellikle İstanbul’da hemen, hemen her evin
banyosunda tavana yakın, ya da çatı katında plastik ya da galvanizli su depolarımız
vardı!

     Her
gün yaşanan saatlerce su kesintisinin verdiği zorlukları aşmak için böylesine
bir çareye başvurmuştu insanlarımız…

    Çünkü o yıllarda o kadar susuz kalmıştık ki!

   
Bir ara bulutların arasına su bombaları atılmış ama yine de de
susuzlukla baş edememiştik.

   
Sonrası yıllarda özellikle İstanbul’a çevre illerden, derelerden su
aktarıldı, yeni yeni barajlar devreye girdi. Kısmen de olsa bir çözüm sağlandı…

   
Bu geçici çözüm az da olsa bir rahatlama sağlamıştı. Ama son yıllarda
yaşanan su eksikliği ülkemizi giderek etkisi altına almaya başladı!

  
Özellikle bu yıl yaşanan susuzluk kendisini öylesine hissettirmeye
başladı ki, insanlarımızı bekleyen susuzluk felaketi birkaç ay sonra tüm
acımasızlığı ile karşımızda olacak.

   Çünkü
mevsimsel değişiklikler, doğaya verdiğimiz tahribat, su yataklarına acımasızca
yapılan inşaatlar nedeniyle dağlarımızdan akan o şırıl şırıl su yatakları birer
birer kayboldu! Çoğu doğal su kaynaklarımız da bir şekilde 49 yıllığına özel
şirketlerin oldu!

  
Sadece dereler değil, göllerimiz bile kurudu!

  
Pekiyi bizi bekleyen bu felaket karşısında bizler ne yapıyoruz?

   Hiç su tasarrufunu düşünenimiz var mı?

   Olsa bile bu nüfusumuzun kaçta kaçı?

  
Şöylece günlük yaşamımızı bir düşünün!

   Sabah uyanır uyanmaz ilk yaptığımız iş
yüzümüzü yıkamak; sıcak bir kahve, çay için cezveye, çaydanlığa su doldurmak.
Ya da pişecek aşımız için yemek tenceresine su koymak…

  Hele ki ülke genelinde yaşadığımız Korona
salgını nedeniyle de ellerimizi en az beş, altı kez yıkamak.

  Ya yaşadığımız evin bahçesini her Allah’ın
günü sulayanlar. Apartman görevlilerince musluklardan akan içme suyu ile
temizlenen merdivenler, o apartmanda oturanların araçlarının yıkanması…

  Hele ki, yaz aylarında en azından günde
birkaç kez alınan duşlar, suların varlığını düşünmeden musluklardan akan oluk,
oluk sular…

   Şimdi bir an düşünün!

    Değil kullanmak için, bir yudum içmek için
dahi ihtiyacımız olan su olmadığında ne yaparız?

    Haftalar önce yağmur duasına dahi çıkılan
ülkemizi işte böylesine büyük bir doğa faciası bekliyor!

   Çünkü su kaynaklarımız giderek azalıyor.
Beklenen yağmurlar bir türlü yağmıyor. Yağsa bile ihtiyacımıza yetecek kadar
olmuyor, barajlarımız dolmuyor.

    İşte
böylesine bir tablo karşısında yapacağımız yegâne şey su tasarrufu yapmak.

    İnanınız her evde yapılacak bu tasarruf, en
azından suya olan ihtiyacımızı bir süre daha karşılayacak. Yoksa halimiz harap!

   Su
olmadan yaşanacak bir hayat düşünün.

   Afrika’da bir yudum su için insanların neler
çektiğini bir hatırlayınız!

    İnanınız önümüzdeki süreç Korona’lı günlerimiz
kadar hassas, kritik…

    Yeni yılda yağacak yağmur, kar bizlere ne
kadar kaynak sağlayacak bilinmez ama kesin olarak bilinen şey; önümüzdeki
yıllar susuz olacak!

    Bu
doğal afet, sadece evlerimizde değil, tarım alanlarımızda da yaşanacak.
Kuraklık nedeniyle ülkemizi bekleyen afet tarlalarımızı da vuracak!

   Bir
tarım ülkesi olmaktan giderek uzaklaşan ülkemizde yaşanacak olası bir kuraklık
nedeniyle tahıl, sebze, meyve üretimimizin de olumsuz yönde etkilenmesi
kaçınılmaz.

   Daha fazla vakit geçirmeden alınacak
tedbirlerle susuzlukla şimdiden mücadeleye başlamak kaçınılmazdır.

  Susuzluğu yaşamış bir yurttaş olarak;
evimizde şimdiden tasarruf tedbirlerine başladık. Siz de kendi çapınızda bu
tedbirleri uygulayınız lütfen.

  Şırıl, şırıl tazyikle akan musluklarımızı
daha kontrollü kullanalım, en azın ilk su tasarrufumuzu böyle yapalım.

   Tıraş olurken, dişlerimizi fırçalarken
musluğun kapalı olması, duş alırken daha az su harcamak, binlerce ton suyun
boşa akmasını önleyecektir

    Bir de şehirlerdeki suyu taşıyan boru
hatlarındaki su kaçaklarını önlersek, bizleri bekleyen susuzluk felaketine
karşı koymak adına; hem ülkemizin su kaynaklarına, hem de sulu tarıma büyük bir
katkı sağlanmış olacaktır

   Unutmayalım susuz hayat, yaşayabileceğimiz
doğal felaketlerin en büyüğüdür…