19.4 C
Kocaeli
Pazartesi, Haziran 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 434

Turan İllerinden Gezi Notları

‘Ol’ deyip olduranın lütf-u
inâyetiyle geldik, emr-i hak vâki olduğunda yine O’na döneceğiz. İnsanoğlu bu
dünyada büyük bir seyahatin yolcusudur. Gelişle gidiş arasında küçük seyahatler
yapılır. İnsanlar sevdiğine, özlediğine kavuşmak için seyahat eder. Türkler tarih
boyunca en çok seyahat eden milletlerden biridir. Cihan hâkimiyeti mefkûresini
tahakkuk ettirmek, İslâmiyet’i yaymak ve soyundan – inancından olsun olmasın
haksızlığa maruz kaldığı için gelen yardım taleplerini karşılamak, bu
seyahatlerin sebepleri idi. Kırım ve Ahıska Türklerinin sürgünleri gibi istek dışı
seyahatlere de ‘kader’ denilerek
katlanılmıştır.     

Vatanını, milletini seven Türk
milliyetçilerinin gönlünde, ‘Türk Birliği’ hiç sönmeyen bir ateştir. O
topraklara ayak basmak, soydaşlarımızı – dindaşlarımızı görmek, onlarla
kucaklaşmak ve halleşmek vazgeçilmez arzudur. Bu arzunun tohumu, Ahmet Çelik’in gönlüne lise talebesi
iken yerleşmişti.  

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 199
sayfalık eserindeki giriş bölümünden anlaşıldığına göre tohum; Müftüoğlu Ahmet
Hikmet’in ‘Gönül Hanım’, Yavuz Bülent
Bâkiler’in ‘Türkistan Türkistan’,
Ahmet Taşağıl’ın ‘Gökbörü’nün İzinde
Kadim Türk Topraklarında
’ ve Nihat Atsız’ın ‘Bozkurtlar’ isimli eserlerini okuyarak dal budak salmış, ulu bir
çınar hâline gelince yol görünmüş ve 19 Nisan 2019 günü, ‘Turan İlleri’ne seyahat başlamıştır.

İlk durak Kırgızistan’dır. ‘Kırgızistan’
denildiğinde akla Manas Destanı ve şöhreti Türk dünyası sınırlarını aşan Cengiz
Aytmatov gelir. Ahmet Çelik’in ‘Gezi
Notları
’nın ilk bölümü de Manas Destanı’na tahsis edilmiş. İlk fotoğraf ise
Cengiz Aytmatov’un heykeli önünde iken çekilmiş. Sonra Kırgızistan’ın sosyal
yapısına, iktisâdî hayatına kültürüne temas ediliyor.

Seyahatin üçüncü gününde Göktürk
ve Karahınlılar cihan devletlerinin topraklarının bir kısmı ile Balasagun
gezilir. Gezilen yerlere ait renkli birer adet fotoğraf, sayfaları
süslemektedir.

Sözün burasında, kitabın
Kırgızistan’ı anlatan sayfasına ayraç koyup, kitaba sığdırılamayan târihî
gelişmelere ve Sayın Çelik’in kitabı yayınlandıktan sonra cereyan eden
hâdiselere bakalım:

Kırgızlar, Asya Hun
İmparatorluğu’nun kurulduğu MÖ 209 yılından itibaren tarih sahnesindedirler.
Şüphesiz evveliyatı da vardır. Orhun Kitâbeleri’nden öncesine ait Yenisey Yazıtları,
Kırgızların eseridir. Tarihleri bu kadar eski olmasına rağmen, çilekeş Asya
Türklerinin en mazlum ve en mağdur grubunu teşkil ederler.

15 yıl Kırgızistan’da vazife
gören Özer Ravanoğlu, ‘Tanrı Dağları’nın
Gözyaşları
’ isimli eserinde Kırgızları anlatır. Yakın zamanlarda yayınlanan
Ürkünler’ isimli kitapta zamanının
en modern silahlarıyla donatılmış kızıl Moskof ordusuna taşlarla, kazma saplarıyla
karşı koymuş olmaları destanımsı bir anlatımla okuyucuya nakledilir.  

Kırgızistan, Asya Türk
Cumhuriyetleri içerisinde fert başına millî gelirin en düşük olduğu ülkedir.
Buna rağmen, halkın serbest iradesiyle cumhurbaşkanını seçebilen ilk Asya Türk
Cumhuriyetidir. Elbette ‘halkın can ve
mal güvenliği mi demokrasi ve istikrar mı
?’ diye sorulabilir. Bir taraftan
Çin diğer taraftan Moskova, Kırgızistan’dan kanlı ellerini çekmiyorlar.
Soydaşlarımız bu günlerde iç çekişmelerin sancısını yaşıyor. İlkokul
öğrencilerine okutulan kitapta; ‘Bizim
sınıfta çok millet var: Kırgızlar, Özbekler, Türkmenler, Tatarlar, Kazaklar,
Azeriler, Ahıskalılar, Türkler ve diğerleri
…’ deniliyor. Bu bilgilerle
yetişenler sebebiyle ülkedeki etnik kavgalar önlenemiyor.

Kırgızların medar-ı iftiharı Issık
Göl görülmeye değer.

Ve hazin bir tecelli: Kırgızistan,
Asya Türk cumhuriyetleri içerisinde hâlâ Kril alfabesini kullanan tek ülke…

***

Ahmet Çelik, seyahatinin 4.
Gününde Kazakistan’ın Başşehri Almatı’dadır. Kazakistan, 2.724.900
kilometrekarelik vatan toprağında 18.000.000 insan barındırıyor. 2500 yıllık
Altın Elbiseli Adam, Türk kültür ve medeniyetinin anıtı olarak Almatı
Müzesi’ndedir. Ahmet Çelik, Kazakistan’ın târihi hakkında efradını câmi,
ağyarını mâni bilgiler veriyor. Kazak Türklerinin oluşması, kazak Beylerinin
birleşmesi, Rus işgali, iktisat ve kültür sahasındaki gelişmeler, folklor
gösterileri derin bir alâka ile okunuyor.

Sözün burasında okuduğumuz
sayfaya da bir ayraç koyup, kitabın hacmini artırmamak için dâhil edilemeyen
hir büyük hâdiseyi, Jeltoksan Hareketi’ni 
Kazakistan Türklerinin, diğer Asya Türklerine örnek teşkil eden hak
arama hâdisesini kısaca nakledeyim:

Gorbaçov, 1986 yılının Aralık
ayında Komünist Partisi Birinci Sekreteri olan Türk asıllı Dinmuhammed Kunayev’i
azledip yerine Rus asıllı Genady Kolbin’i vazifelendirince Kazakistan Türkleri
protesto gösterilerine başladılar. Gösteriler kısa zamanda ayaklanmaya dönüştü
ve bütün ülkeye yayıldı, çatışmalar çıktı, yakalanabilenler tevkif edildi. Öldürülenlerin
sayısı açıklanmadı. 10 gün sonra Gorbaçov kararını iptal eddi ve Nursultan
Nazarbayev’i Komünist Partisi Birinci Sekreter olarak görevlendirdi. Bu hâdise,
Türk Cumhuriyetlerinde bağımsızlık meş’alesini tutuşturdu ve 1991 yılında hepsi
bağımsız devletini kurdu.

***

Ahmet Çelik ve beraberindekiler
25 Nisan 2019’da Özbekistan’ın başşehri Taşkent’tedir. Özbekistan;  Buhara, Hive ve Semerkant şehirleriyle,
Fergana Vâdisi’yle, Bahâeddin Şah-ı Nakşibendi Hazretlerinin, İmam Mâturidînin
ve İmam Buharî’nin türbeleri, Orta Asya İslâm mîmârisinin en muhteşem ve önemli
eserlerinden biri olan Emir Timur’un eşi Bibi Hâtun Camii, Uluğ Bey Medresesi,  Seyhun ve Ceyhun ırmakları, mazlum ve mağdur
Aral Gölü ile turistik yönü hayli kuvvetli bir ülkedir. Kitaba değil, kitaplara
sığmaz. Yavuz Bülent Bâkiler üstâdın ‘Türkistan
Türkistan
’ isimli eserinden iktibas edilen Emir Timur’un türbesi ile
alakalı yazısı okunmaya değer. (s: 128-140) Târihçi Yılmaz Öztuna’dan iktibas
edilen Yıldırım Beyazıd ile Emir Timur arasında yapılan Ankara Savaşı tarih
bilgilerimizi tazeliyor. (s: 143-162)

İhtişamını; gezilen, görülen ve
incelenen yerleri gözler önünde canlandıracak şekilde anlatmasından alan eser,
Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu’nun ‘Târih ve
Türk Milleti
’ isimli makalesiyle sona eriyor. (s: 193-198)

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar
Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33
65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com 
 WEB:
www.bilgeoguz.com 

 

 

 

 

 

 

 

H. AHMET ÇELİK                                                                                                                                                
1953 yılında Nevşehir Kozaklı İlçesi Kapaklı
Köyü’nde doğdu. 1975 de Ankara İktisadî ve Ticarî İlimler Akademisi’ni
bitirdi. İlgi alanı olan Türk Târihi ve Türkolojiyle ilgili çalışmalar yaptı.

1976 yılında TRT Ankara Televizyonunda çalıştı.

1979 yılında TRT İstanbul Radyosunda 14 yıl süreyle Şef Prodüktör
olarak görev yaptı. Bu dönemlerde TRT de ilk defa dramatize edilmiş Türk târihine
konu olan ‘Târihimizden Portreler’,
Târihimize Şan Verenler’, ‘Anadolu’yu
Vatan Kılanlar
’, ‘Gönül Dünyamızı
Aydınlatanlar
’ gibi programlarla Türk milletinin sesine tercüman oldu.
1992 yılında TRT den ayrılarak TGRT kuruluş çalışmalarına yardımcı oldu.  TGRT FM’in 2 sene Genel Müdürlüğünü yaptı.
1994 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Geleneksel Gülhane Şenliklerinin
Yönetim Kurulu Başkanı oldu ve bu görevi 1999 a kadar devam etti. 1999
seçimlerinde MHP Nevşehir milletvekili adayı oldu 14 oyla milletvekilliğini
kaybetti.

H. Ahmet Çelik 1990 yılında kurduğu Elmas Reklam Ajansı ile iş
hayatına girdi. İş dünyasındaki çalışmalarına, Elmas Madencilik ve Elmas
Eğitim Hizmetleri ile devam H. Ahmet Çelik hâlen İstanbul da hizmet veren 6
adet yüksek öğrenim kız ve erkek öğrenci yurdu işletmesi ile iş dünyasınd
aki çalışmalarına devam etmektedir.

Devamlı sarı basın kartı sahibi olan H. Ahmet Çelik in , ‘Oğuz Kağan Destanı’, ‘Târihimize Şan Verenler’,  ‘Nasrettin
Hoca
’, ‘Gönül Dünyamızı
Aydınlatanlar
’ ve  ‘Anadolu’yu Vatan Kılanlar’ adında
yayınlanmış eserleri bulunmaktadır. 

H. Ahmet Çelik 2008 yılında günlük olarak yayınlanan Türk Haber
Gazetesi’nin
imtiyaz sahibiydi. Meslek hayatı boyunca
pek çok ödülü bulunan H. Ahmet
Çelik, 1985 ve 1992 yıllarında yılın gazetecisi seçilerek Türkiye Gazeteciler Cemiyetinden Onur
belgesi almıştır.  1989 yılında da
Türkiye Millî Kültür Vakfı’nın verdiği ‘Türk Milli Kültürüne Hizmet Ödülü’ne
layık görülmüştür.

Evli, 2 çocuk ve 2 torunla dünya hayatına devam etmektedir.

 

 

KUŞBAKIŞI

ÂŞIK VEYSEL

Âşık
Veysel
,
değil bir aileye, bir şehre, bir millete bile gurur verecek güzellikte bir
büyük isim, bir muhteşem sanatkârdır. Türk halk şiirini omuzlamış, benzeri
görülmemiş bir ustadır. Kelimenin hakîki mânâsında bir halk adamıdır. Âşık
Veysel’in kendisinden önce ve sonra yaşayan halk şâirlerinden farklı kılan
husûsiyetleri vardır. O, sâdece aşk şiirleri yazan, kederli bir sesle gurbet ve
hasret duygusuyla sazının teline vuran bir âşık değildir. Milletimizin, vatanımızın
devletimizin çeşitli dâvâlarıyla yüklü şiirleri, bugün yazılmış gibi sıcaktır.
O, Cumhuriyet şâiridir. O’nun millî birliğimiz, vatan bütünlüğümüz ve millî
ülkümüz başta olmak üzere şiirler yazmasından, türküler yakmasından daha tabîi
ne olabilir? Çünkü O, katıksız bir Türk milliyetçisi idi.

Âşık Veysel;

Sen
bir ceylân olsan ben de bir avcı

Avlasam
çöllerde saz ile seni

Bulunmaz
dermanı, yoktur ilâcı

Vursam
yaralasam söz ile seni

Derken içli bir âşık,

Karnın
yardım kazmaynan belinen

Yüzün
yırttım tırmığınan elinen

Yine
beni karşıladı gülünen  

Benim
sâdık yârim kara topraktır. 

Derken eliyle kazdığı toprağa diktiği
domates biber patlıcanı, alın teriyle sulayıp büyüten bir garip köylü, fakir
bir toprak işçisidir.

Aslım
Türk’tür, elhamdülillah Müslüman

Şükür
âmentüyle etmişiz iman

Kalbime
yaraşmaz şirk ile güman

Kalbimiz
nur ile dolu sayılır.                                                                                  
                              

Derken kalbini İslâm’ın nûru ile
aydınlatmış imanlı-inançlı bir Müslüman Türk’tür.

Allah
birdir, Peygamber hak

Rabbül
âlemindir mutlak

Senlik-benlik
nedir bırak

Söyleyim
geldi sırası.

Derken, Sünni Âlevi ikiliği yaratmak
isteyenleri birliğe çağıran bir mürşittir.

Halk şiiri geleneğinin sonuncu çok büyük
temsilcisidir. Behçet Kemal Çağlar O’nun için; ‘Hakîkatı bir kör gibi gören var mı ola?’ diyordu.

Âşık
Veysel
,
Yunus Emre’nin günümüzdeki temsilcisiydi.

10,0
x 16,0 ölçülerinde, 158 sayfalık eser Kasım 2020’de Hayri Ataş’ın titiz çalışmasıyla kültür hayatımıza kazandırıldı.

BOĞAZİÇİ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Çatalçeşme Sokağı Nu: 44 Kat: 3
Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-520 70 76 Belgegeçer: 0.212-526 09 77  e-posta:
bogazici@bogaziciyayinlari.com
//   www.bogaziciyayinlari.com.tr  

 

HEKİMBAŞI ABDÜLAZİZ
EFENDİ’NİN  GÜFTE
MECMÛASINDAKİ ŞARKILAR

Hekimbaşı
Abdülaziz Efendi

(1735-1778), Osmanlı tıp bilgini, bestekâr ve şâirdir. Osmanlı Devleti’nde ‘Subhizadeler’ diye bilinen ve çok sayıda
devlet adamı, hekim, şâir ve bestekâr yetiştiren bir aileye mensuptur.

Viyana’da tıp eğitimi gördü, pek çok doğu
ve batı dilini öğrendi. Osmanlı saray hekimleri arasına girdi. Ordinaryüs
Profesöre denk sayılan Yüksek Müderris unvanına sâhiptir. Döneminin çok önemli
bir tıp kitabını Latince’den Türkçe’ye tercüme etti. Bu eser Türk tıp târihinde
tercüme edilen ilk batı tıp eseridir.

Aziz
mahlasıyla Türkçe ve Farsça şiirler yazmıştır. Şiirleri küçük bir divan
oluşturacak sayıdadır. Pekçok şiiri kendisi ve başka bestekârlar tarafından
bestelendi. Klasik büyük formlarda bestelediği 6 eser günümüze kadar gelmiş,
TRT repertuvarında da yer almıştır.

İlmî çalışmaların yanında musiki ve
edebiyatla da ilgilenmiş ve Hekimbaşı Güfte Mecmâası’nı derlemiştir. Mecmûa, on
sekizinci yüzyılın en geniş repertuvarına sâhip dindışı eserleri ihtiva eder..
Mecmua’da Kâr, Beste, Semâîyat ve Şarkıyyât başlığı altında verilen güftelerin
toplam sayısı 2738 olarak belirlenmiştir. Bu çalışmada Şarkıyyât bölümünde
bulunan kırk farklı makamdaki dört yüz yirmi altı şarkı ele alınmıştır.

Padişah, sadrazam, şeyhülislam ve kethudanın
dâhil olduğu, devletin zirvesinden itibaren her kesimden, her meslek grubundan,
her dinden kişilerin, bestekâr ve şâir olarak yer aldığı bu Mecmua, kültür
yelpazemizin genişliğini ve zenginliğini ifâde eden en önemli kaynaklardan
biridir.

Dr. Emine
Anar Berksan
’ın hazırladığı 16,5 X 23,5 santim ölçülerinde 237 sayfalık
eser, Kasım 2020’de yayınlandı.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

 İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu
34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer:
0.212-251 00 12 e-Posta:
otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

TÜRKÇENİN
CENÂZE TÖRENİ

BİRİNCİ
TÜRK DİL KURULTAYI

Türk Dil Kurumu’na yönelttiği haklı ve
ciddî tenkitleriyle tanınan D. Mehmet Doğan’ın eseri, 13,5 X 21 ölçülerinde
ve 324 sayfa olarak Kasım 2020’de yayımlandı.

İfâde gücü çok yüksek bir dil olan
Türkçe, Selçuklu İmparatorluğu döneminde Farsça’nın, Osmanlı Cihan Devleti
döneminde Farsça ve Arapça’nın etkisinde kalmıştı. 1911 yılında Selânik’te
yayımlanan Genç kalemler Mecmûası’nda Ömer Seyfettin ‘Yeni Lisan’ başlıklı bir makale yayımladı. Dönemin önde gelen
edebiyatçıları makalede belirtilen, ‘Türkçe’yi Sâdeleştirme Hareketi’
benimsediler. Millî Dil, Millî Edebiyat dönemi başladı ve kısa sürede Türkçe,
aslî zeminine oturtuldu. 1930 yılında Türk Dil Kurumu tarafından sâdeleştirme
hareketi, tasfiye hareketine dönüştürüldü. ‘Trajik Başarı’ olarak
isimlendirilen devrim, ‘Dil Bayramı’ olarak ilân edildi ve günümüze kadar
kutlana-geldi. Mehmet Doğan, bunun bayram değil ‘cenâze töreni’ olduğunu
yıllardan beri kitaplarıyla makaleleriyle yazıyor. Son eseri ‘Türkçe’nin
Cenâze Töreni
’nde meseleyi daha kapsamlı ve daha derinlikli olarak tekrar
gündeme getiriyor.

Kitap üç bölümden oluşuyor: 1. Bölüm:
Osmanlıcanın Türkçesi, 2. Bölüm: Türkçenin Cenaze Töreni: 1. Türk Dil Kurultayı,
3. Bölüm: Türkçe Bitti Dilimiz Türksel.

Yazar başlangıçta sistematik bir eser
olarak düşündüğünü, fakat yazma safhasında sistemli bir kitap yerine parça
parça yazılardan meydana gelen ve böylece iç sistematiğini yapan bir kitabın
ortaya çıktığını belirtiyor.

Yıllardır Türkçe’nin beynine kurşun
sıkanlar, kalbine hançer saplayanlar okumalı.

YAZAR YAYINLARI:

 Müdafa Caddesi Nu: 10 Müdafa
Apartmanı Kat: 7, Daire:

Bedel Ödemeden Olmuyor

Tarihin derinliklerine göz
attığımızda, gelişmiş milletlerin bu günkü duruma gelmeleri için hangi
badireleri atlattıklarını, nasıl bedeller ödediklerini kolaylıkla anlayabiliriz.
Yani bedel ödemeden hiçbir ülkenin, hiçbir kimsenin başarısının altında
imzasını göremeyiz.

Avrupa, Bin dörtyüzlü yıllarda
matbaanın icadıyla, büyük bir uyanışa geçerken biz ancak yaklaşık üç yüz sene
sonra mücellitlerin işsiz kalacaklarını düşünerek karşı çıkmalarına rağmen 3.
Ahmet’ten müsaade alan İbrahim Müteferrika tarafından kurulan ilk matbuat
makinasıyla tanışıyoruz.

Bu üç yüz sene gibi geçen uzun
zaman içerisinde Avrupa, Kilisenin baskılarından kurtulmuş, dünyanın döndüğü Galile’nin
hayatına mal olsa da onun tarafından ispatlanmış, pusulanın icadı gerçekleşmiş,
İncil dâhil dünyada basılı ne kadar kitap varsa Avrupa’nın çeşitli dillerine
çevrilmiştir. Hatta Kur-anı Kerimi dahi kendi dillerine çevirdiler(Biz halâ
Türkçe Kur-an tartışması içindeyiz). Bu arada İtalya’da Machiavelli, Tasso,
Rafael, Ronsard, Leonardo da Vinci, Mikelanjelo, Monteigne, Aristo, Jean
Bullant, Pierre Locot, Rabelais gibi isimler, Almanya da insan ve düşünce üzerine
çalışmış ilim ve sanat adamları, Erasmus, Röklen, Luther, Elbrecht Dürer.
Tiyatro alanında, William Shakespeare, Cervantes, Velasguez, Rembrandt,
Kopernik gibi sanatçılar ve daha birçoğu bulunmaktadır. İşte bunlar Avrupa
Rönesans’ının dünyaya kazandırdığı isimler ve eserleri.

Şunu da itiraf etmeliyim ki,
Türkler olarak bizim de bilim ve sanatın birçok dalında Avrupa’ya örnek olmuş
bilim adamlarımız çoktur.

Bunlar: Felsefe dalında Farabi,
Gökbilim ve uzay çalışmalarında Biruni, Astronom ve Matematikçi Ali Kuşçu,
Mekanik biliminin kurucusu El-Cezeri,  Tıp
adamı Ak Şemsettin, Astronomi ve matematik bilgini Takiyyudin Raşit, Modern
kimyanın kurucusu Cabir Bin Hayyan, 500 Yıl önce dünya haritasını çizen Piri
Reis gibi âlim ve bilginlerimiz vardır.

Özellikle imparatorluğun son yıllarında
devlet, ilim ve sanattan kopmuştur. Ülkede ilim ve eğitimin şart olduğunu gören
3. Mustafa, Fransız bilim adamı Baron de Tott ve Kaptan-ı Derya Cezayirli Gazi
Hasan Paşa öncülüğünde 1776 yılında Kasımpaşa da Mühendishane Mektebi kurarlar.
Buna bizim bilginlerimiz çok içerler ve itiraz ederler. “Biz burada dururken padişahımız bir gayrimüslim görevlendirdi
diye.  İstanbul’da işi bitip ülkesine
dönen Baron de Tott hatıralarında bakın neler yazar:

Padişah büyük memurlardan seçilen iki mümeyyiz huzurunda bu itiraz
edenleri imtihan etmemi emretti. Aralarında altı kişi imtihana girip eski
eğitim sisteminin şeref ve haysiyetini savunmak için ayrıldılar. Bu imtihanda
kısaca bir üçgenin üç açısının toplamının ne olduğunu sordum. İçlerinden en
cesuru bana: “üçgenine göre” cevabını verince, imtihanı daha fazla uzatmaya
hacet kalmadığını anladım.” (Taha Akyol: Bilim ve Yanılgı, s. 21-23)

Kurtuluş savaşından sonra devlet
olmanın sorumluluğunu tekrar üstlenen Türkiye, bilim yönünde büyük atılımlar
yapmıştır. Kısa zamanda birçok bilim adamımız yetişmiştir. Bunlardan bazıları: Ord.
Prof. Tevfik Sağlam, Ord. Prof. Dr. Mazhar Osman, Prof. Dr. Hulusi Behçet, Ord.
Prof. Ali Fuat Başgil, Ord. Prof. Cahit Arf, Prof. Dr. Remziye Hisar, Prof. Dr.
Halil İnalcık, Prof. Dr. Gazi Yaşargil, Prof. Dr. Dilhan Eryurt, Prof. Dr.
Oktay Sinanoğlu, Prof. Dr. Mehmet Haberal, Prof. Dr. Aziz Sancar gibi birçok
isim dünya bilim adamları listesinde yerlerini almışlardır.

Buraya kadar anlatmak
istediklerimin asıl amacı, belli aşamalardan geçip, bedeller ödemeden başarıya
kolay ulaşılmıyor. Cumhuriyet dönemi son neslin evlatları olarak; İslamiyet’i
hazır bulmuşuz, geliştirememiş, aksine yozlaştırmışız. Halâ Mustafa Kemal
Atatürk’ün mirasını yiyor, onun çapında bir dahi, bir kahraman yetiştirememiş
ve git gide onun ismini de yozlaştırıyoruz.

Eğitimde, adalet ve ekonomi de
oldukça geriyiz. Bunlardan biri olmayınca ne medeni ne de gelişmiş ülkeler sıralamasında
ismimizi göremeyiz.

O zaman, eğitim ve liyakate değer
vermeliyiz hukuka değer vermeliyiz, güzel ahlaklı nesiller yetiştirmeliyiz,
bunun ilk şartında liyakat önde geliyor. Eğer bunlar gerçekleşirse inanın
ekonomimiz de kendiliğinden düzelecektir.

Sağlıklı, mutlu kalın.

Bir 5 Ocak’ta “Bayrak Şairi” Oldu, Bir Başka 5 Ocak’ta Bayrakla Uğurlandı

Merkel, İnönü, Demirel, Erdoğan

Almanya Başbakanı
Angela Merkel’in ev alışverişini kendisinin yaptığına, görevli
olarak diğer ülkelere giderken tarifeli uçak kullanmasına dair haberleri
gıptayla okuyoruz.

Bir çok defa
süpermarkette alışveriş yaparken cep telefonu kameralarına takılan Merkel’in aldıklarını,
özel korumasına veya şoförüne taşıtmadığını, arabasına kendi yerleştirdiğini
görüyoruz.

Merkel 2005
yılından bu yana dünyanın en büyük 4. Ekonomisi olan Almanya’yı
yönetiyor ve “dünyanın en güçlü kadını” unvanını taşıyor.

Time dergisinin
verdiği bilgiye göre, bu dünya liderinin bir sarayı veya köşkü bile
yok. 120 metrekarelik bir evde
kocasıyla birlikte yaşıyor. Kapı
zilinde de kocasının adı yazılı.

Merkel ailesini,
arkadaşlarını, hatta çalışanlarını titizlikle gözlerden uzak tutuyor.

“Almanların ona
başta taktığı Mutti (anne) lakabını aşarak güvenilir bir kişi imajı
yarattı. Mert, dürüst, dikkatli…”

“Avrupa
Birliği’nin fiili lideri”
Merkel’i seven de çok sevmeyen de. Ancak O’nun hakkında
“yalancı” diyen, yolsuzluk iddiasında bulunan olmadı.

Ülkesinin menfaati
için gereken her türlü kararı alırken, “sakin güç” olma özelliğini
korudu. Hiçbir ülke liderine ayar vermeye kalkmadı. Ama çok lideri
hizaya soktu. Kimseye bağırıp çağırmadı. Trump gibi sürekli tweet atmadı
ama çok kararlı ve etkili bir diplomasi yürüttü.

“İsmi istikrar
ile özdeşleşti. Merkel adı çokları için öngörülebilirlik, sağduyu, uzlaşma,
soğukkanlılık, ciddiyet ve tevazu
anlamına geliyor.”

Almanlar böyle bir
liderleri olduğu için şanslı bir dönem yaşadılar. Bakalım bu sene görevden
ayrılacak olan Merkel’in yerini doldurabilecek bir lider bulabilecekler mi?

Aşı salgına nasıl etki eder?

Salgında
R0 (R-sıfır) diye bir sayıyı hemen herkes duydu. Virüsü kapmış bir kişinin,
ortalama kaç kişiye bulaştıracağını belirten sayı bu. Aslında R0, hiçbir tedbir
alınmamışken bir vakanın kaç kişiye bulaştıracağının ölçüsü. Kısıtlamasız hâlde
bu sayı mesela 2 iken kısıtlamalarla 1’in altına inebiliyor. O zaman da yayılma
azalıyor ve sıfıra doğru gidiyor. Hani nüfustaki her insan başına en az bir
çocuk doğmazsa, veya her ailenin en az iki çocuğu olmazsa ülke nüfusu azalır
ya… Daha önce bu işleyişi çekirdek reaksiyonuna benzetmiştim. Parçalanan her
atom çekirdeğinden çıkan parçalar gidip iki çekirdeği daha parçalarsa atom
bombası oluyor. Sadece bir çekirdeği parçalayabileceği ortamı yaratırsanız,
reaktör olur. Ortalamada birden azsa, tepkime söner.

 

Satranç
ustası bilge

Her
hastanın kendinden başka iki kişiye bulaştırması patlamadır. Bir efsane vardır.
Şaha satrancı öğreten bilgeye şah, masallardaki âdet veçhile, dile benden ne
dilersin, der. Alçakgönüllü görünümündeki açıkgöz bilge, boynunu bir yana eğer
ve satranç tahtasının ilk karesine bir buğday tanesi, ikinciye iki, üçüncüye 4,
sonra 8, 16 buğday tanesi diye devam etmesini, toplamı da lütfetmesini ister.
Şah, bu çok mütevazı dileğe şaşar ama kabul eder. Sonra ülkedeki buğday
stokunun bu dileği karşılayamayacağı anlaşılır. Öyle ya, sadece 64’ncü karede
2’nin 63’üncü kuvveti kadar buğday vardır. 10’un önüne 19 sıfır koyarak
görebilirsiniz bu sayının yaklaşık değerini.

 

Şimdi
R’yi düşürecek önlemleri biliyoruz ve eksik de olsa alıyoruz. Mesela sınırlarda
karantina, içerde hijyen, kalabalıktan kaçınma, maske ve sosyal mesafe… Bunlar
tam uyulduğunda, işi bitirir. Sokağa çıkma yasağı, zorla uygulanan bir sosyal
mesafe tedbiridir.

 

Gelelim
aşıya. Toplumun büyücek bir yüzdesi, aşı marifetiyle bağışıklık sağlamışsa,
mesela yarısında bağışıklık varsa, hastanın bulaştıracağı o her iki kişiden
birine hiç bulaştırmamış gibi olacaktır. Sürü bağışıklığı denilen, hastalık
geçirilerek sağlanan bağışıklığın da sonucu aynı. Bir kişinin binlerce kişiye
bulaştırdığı hâller de var ama bunlar da ana fikri bozmuyor. Ancak, yeterli
yüzdenin 50 değil 70 olduğu söyleniyor. %70 doğru ise, toplumun bu kadar büyük
bir kısmının hastalığı kapmasını beklemek pek akıl kârı değil. Zaten sürü
bağışıklığı yoluna giden İngiltere ve İsveç, bundan vaz geçmiş görünüyor.

 

Hızlı
evrilen virüs

Bir
not daha eklemek isterim. Hastalığın sağladığı bağışıklığın aylarla sınırlı
olduğu söyleniyor. Aşının sağlayacağı bağışıklık da öyledir muhtemelen. O hâlde
aşılama işini pek de zamana yaymamak gerekiyor. Hele araya, aşının bağışıklık
sağladığı süreye yakın vadeler koyarsanız, hiçbir zaman hedeflenen oranlara
ulaşamayabilirsiniz. Hani Ocak’ta %40’ı aşıladığınız diyelim. Ne yazık ki bu
oranı sağlayacak bir siparişimiz, yani Ocak’ta 65 milyon doz temin edecek
imkânımız yok.  Öbür parti yıl sonuna
sarkarsa, ilk aşılananların bağışıklığı azalmaya, yok olmaya başlayacaktır.
Böyle aralıklı iki %40 toplanıp %80 etmez. %40 olarak kalır. Hesapları, mevcut
aşıların kişi başına iki doz gerektirdiğini göz önüne alarak yapınız.

 

Kaldı
ki hızla evrim geçiren virüse karşı çok mümkündür ki seneye yeni aşılar
yapılacaktır. Grip aşısının her sene yeniden çıktığı gibi. Evrim düşmanlarını
çatlatmak için “mutasyon” demiyorum, inadına evrim diyorum. Zaten mutasyon bir
virüsün başına gelen bir şey. O mutasyon bir avantaja sahipse ve çoğalırsa,
evrim demek daha doğrudur.

 

Şimdi
krıtik soruya gelelim. Aşı olup olmamak kişinin seçimine bırakılacak bir şey
midir? Aşı olmak Korona Virüsü’nden koruyorsa, olmam diyen, kendi rızasıyla
hastalığa yakalanmaya razı oluyor. Bırakın olsun. Hasta olursa da olsun. Kendi
hayatı.

 

Aşı
olmayan kendine zarar- mı?

Maalesef
iş o kadar basit değil. Tepeden bakınca, yukarıda anlattığım %70’in
tutturulması hedefi var. Bu sağlanamazsa, aşı ancak geçici bir önlem olur. Vaka
sayısını sıfıra yakın bir yerlere indiremezsiniz.

 

Tepeden
değil de yakından bakarsak, aynı gerçeği şöyle anlatabiliriz: Kişinin virüsü
alıp vücudunda çoğaltmayı kabulü sadece kendisini tehlikeye atmaz. Başta
yakınları, iş arkadaşları, temasta olduğu herkesi tehlikeye atar. O kadarla da
kalmaz. O tehlikeye attıklarının çevresini de tehlikeye atar… Satranç
tahtasındaki buğdaylar böyle çoğalır. Kategorik olarak aşıyı reddedenleri,
komplo teorileriyle veya başka uçuk sebeplerle aşıya karşı çıkanlar yalnız
kendilerine kötülük etse neyse; yakınlarına ve bütün topluma kötülük eder.

 

Nasıl
dostum Bill? İkna ettim mi dersin? Hadi gayret, çipleyelim şunları. İstihkakımı
da lütfen ayakkabı kutusu içinde yolla. Bizde gelenek budur.

 

Madalyonun
öbür tarafı

Aşı
şarttır. Ancak zamanında, yeter sayıda ve doğru aşı şarttır. Çin aşısına haklı
sebeplerle muhalefet edenler de var. Daha pahalı olduğu hâlde niçin üçüncü
dünyanın talip olduğu aşıyı alıyoruz? Niçin bu tek seçeneğimiz? Niçin faz-3
denemeleri sonuçlanmadan ithalat taahhüdüne giriştik? Nihayet, 30 milyon doz
ancak 15 milyon kişiyi aşılayabilecekken niçin bu sayıda kalındı? 30 milyon
bile olsa, ne zaman teslim edilecek? (Son günlerde 50 milyon telaffuz ediliyor
gerçi, bu da ancak 25 milyona yeter.) %70 bağışıklık için 120 milyon doz lazım.
Ve hepsinin mesela bir ay içinde gelmesi gerek. Aşı olmayacakları çıkarsanız da
%70 yine %70’tir. Bir bedava maske vakası daha yaşamayalım?

 

Son
olarak tıp dışı bir soru: Bu işte aracı firma var mı, yok mu?(Alıntı: Milli
Düşünce Merkezi)

Yalanlar Cumhuriyeti

Bazı
şarkılar vardır, doğrudan doğruya siyasi hiciv amacıyla bestelenip
söylenmiştir. Rahmetli Barış Manço’nun “Süleyman” şarkısı böyledir mesela.

 

            Kendini
yoksa sultan mı sandın?

Seninki
sade isim benzerliği Süleymaaaan!!!..

 

Derken
mesajını muhatabının alnının çatına çakmaktadır adeta! Antrparantez, rahmetli
Manço öyle bir şarkı yazmış ki sözleri hem prototip Süleyman’ı vuruyor hem de
postmodern Süleyman’ı. Şu sözlerin evrenselliğine, çağlar ötesine hitap
ediciliğine bakar mısınız? Hangi Süleyman bu sözler karşısında teslim-i silah
eylemez, hangi Süleyman bu sözler karşısında diz çöküp nedamet getirmez ki?!..

 

            Bu
dünya kimseye kalmamış

Hele
bir düşün, niye sana kalsın Süleymaaaan?…

 

Ama konumuz bu değil. Bizim konumuz
diğer şarkılar. Hani öyle şarkılar vardır ki, dinlediğinizde onları sevgiliye
söylenen güzel veya bazen sitemli sözler zannedersiniz. Hâlbuki o şarkının alt
metinlerinde baya baya siyasi göndermeler vardır. Gurbetçi dünya starımız
İsmail YK’nın “Allah belanı versin! Allah
seni kahretsin!”
şarkısı öyledir mesela. Bu şarkıyı, rakip siyasi parti
liderinin görüntüleriyle zenginleştirilmiş bir klip eşliğinde dinlediğiniz
vakit ortaya çıkacak olan görüntü son derece eğlendirici olacaktır. Fettah
Can’ın “Yalanlar Cumhuriyeti” şarkısı da böyledir. Bu şarkının sadece adı bile
400’er sayfadan 10 ciltlik bir eser yazdırır ehline. Daha bu satırları okurken
bile sahibinin sesinden “Camide içki içtiler”, “Kabataş’ta başörtülü bacıma
saldırdılar” sözlerinin kulaklarınızın içinde duyulmaya başladığına adım gibi
eminim. Şarkının adı öyle de, sözleri farklı mı sanki?

 

Vadesi
doldu seni beklerken ümitlerimin

En
vazgeçilmezi olmuşsun sevdiklerimin

 

            Bu sözler gönül verdiği parti bir
türlü iktidar olamayan muhalif seçmenin sözleri değilse başka nedir? İlk
mısrada seçim zaferine seslenen muhalif seçmen, ikinci mısrada ise bir türlü
zafer kazanamayan partisine seslenmekte ve her şeye rağmen partisinden vazgeçme
niyeti olmadığını vurgulamakta ve adeta tecdid-i iman tecdid-i nikâh eylemektedir.

 

            Dile
kolay ne yapsam geçmek bilmez hayallerimin

Kapandım
odalara seni bekledim de bekledim

 

            Bu sözleri tevil etmeye gerek var
mı?

 

            Hani
bir gelsen taş mı olurdun be mübarek

Bir
daha bir sor hatırım varsa aşk öldü ölecek

 

Muhalif seçmen yorgun, muhalif seçmen
sabırsız. Dile kolay, ülkeyi çok kötü yöneten bir partinin ilginç bir şekilde
her seçimde zaferden zafere koşmasından bıkkın muhalif seçmen. Bütün bunlar
yetmiyormuş gibi, Yalanlar Cumhuriyeti’nin başındaki zat tarafından kendisine
her gün hakaret ediliyor olmasından rahatsız. Kâh illet-zillet deniyor
kendisine, kah hainlikle itham ediliyor. Biraz yorgunluğun, biraz
sabırsızlığın, biraz da bıkkınlığın verdiği bir özgüvenle şarkının tam da bu
yerinde muhatabını değiştiriyor muhalif seçmen. İktidar özlemini bir kenara
bırakıp Yalanlar Cumhuriyeti’nin başındaki zata hitap etmeye başlıyor.

 

Hep
sen iyi ol zaten ben en kötü olurum

Yalanlar
cumhuriyetinde kendime bir yer bulurum.

 

Tam da nakaratta muhalif seçmen gündeme
dair mesajını verir ve nakaratı tekrar ederek mesajını tamamlar. Der ki muhalif
seçmen; “Aşı gelecek, geliyor, geldi dediniz. Sizin aşı aldığınız adamlar bile
kendi aşılarını kullanmayıp başka yerden aşı alıyor. Bize reva gördüğünüz aşıyı
siz kendiniz olmayacaksınız, bizi adeta kobay olarak kullanacaksınız. Peki öyle
olsun, öyle olsun be Reis.”

 

Hep
sen iyi ol zaten ben en kötü olurum

Yalanlar
cumhuriyetinde kendime bir yer bulurum.

Dr. Abdurrahman Deveci Türkmensahra Türkmenlerini Anlatıyor.

Gitmesek de, görmesek de, hatta bilmesek de orada bir yurt var… O yurt,
Türk Yurdu’dur.”

 

Oğuz Çetinoğlu: Sizinle
Türkmensahra Türkmenlerinin; dününü, bugününü ve yarınını konuşmak istiyorum.
Türkiye’de Türkmensahralı Türkmen kardeşlerimiz hakkında bilgi edinmek isteyen
çok kişi vardır.

Konuya; Türkmensahra olarak adlandırılan bölgenin yerini belirlemekte
başlayalım. 

Dr. Abdurrahman Deveci: Türkmensahra; İran’ın kuzey doğusunda,
Türkmenistan’ın güney sınır bölgesinde yer alır. Yüzölçümü yaklaşık 50.000
kilometrekaredir.  (İran’ın yüzölçümü
1.644.000, Türkmenistan’ın 488.100 kilometrekaredir.)

Batıdan doğuya 400 kilometre
uzunluğunda ve 5-200 metre arasında değişen
bir eni olan bu bölge, batıda Hazar Denizi, kuzeyde Türkmenistan Cumhuriyeti,
doğuda İran İslam Cumhuriyetinin Bocnurd ve Deregez bölgeleri ile, güneyde ise
Kuzey Elburz Dağları ile sınırlanır. Yükseklik, güneyden doğuya, doğudan batıya
Hazar Denizi’ne doğru akan ırmakların uzantısında azalmaktadır. Kümüş Tepe,
Bender Türkmen, Simin Şehir, Ak Kale, Anbar Olum, İnce Burun, Hütten Küren,
Negin Şehir, Kümbet Kavuş, Kelale, Merave Tepe, Deregez ve Bocnurd Türkmensahra
şehirleri olarak tanınır. Ayrıca Horasan Rezevi bölgesinin Türbet Cam şehrinde
ve onun çevresinde de yaklaşık beş bin Türkmen yaşamaktadır.

Çetinoğlu: Türkmensahra
Türkmenlerinin tarihini kısaca özetlemek mümkün mü?

Deveci: Türkmensahra Türkmenleri 1881’e kadar Türkmenistan ile
ortak kaderi paylaşmıştır. 1881’de, Türkmenlerin Türkmenistan’daki Göktepe
Kalesi’nde Çarlık Rusya’nın ordusuna yenilmesinden sonra, İran ve Çarlık
Rusya’sı arasında yapılan Ahalteke Anlaşması çerçevesinde, iki tarafta yaşayan
Türkmenler arasına sınır çekilmiştir.

Türkmensahra Türkmenlerinin
tarihini, uzun süre birlikte yaşadıkları Türkmenistan Türkmenlerinden ayrı
tutmak mümkün değildir. Türkmenistan’ın Orta Asya’daki derin tarihi gibi,
Türkmensahra Türkmenlerinin de bu bölgede binlerce yıllık bir geçmişi vardır.
Aslında, bu topraklar aynı etnik gruba aittir. Aralarındaki sınırlar ise
sonradan ortaya çıkmıştır.

Çetinoğlu: Nasıl olmuş?

Deveci: Türkmensahra, 1881’e kadar Türkmenistan ile ortak bir
kaderi yaşamıştır. Bu tarihe kadar, Türkmenler, Hazar Denizi ve Ceyhun Irmağı
arasında beylikler şeklinde yaşayan bağımsız bir millet sayılırlar.

Çetinoğlu: Bölünme hangi
olayın sonucudur?

Deveci: 1881 yılında Türkmenler, Türkmenistan’daki Göktepe
Kalesi’nde Rus Ordusu’na yenildiler. İran ve Rusya arasında yapılan Ahalteke
Anlaşması çerçevesinde, iki taraftaki Türkmenler arasına sınır çekilmiş ve
güneydeki Türkmenler İran sınırları içinde, kuzeydeki Türkmenler ise SSCB
sınırları içerisinde kalmıştır. O sınır resmiyete girdikten sonra da iki taraftaki Türkmenler arasındaki ilişkiler
devam etmiştir. Ancak 1924’te Türkmensahra Türkmenleri ve İran hâkimiyeti
arasında gerçekleşen savaştan sonra sınır geçişlere imkân vermeyecek şekilde
kontrol altına alınmış ve ilişkiler kesilmiştir.   Güney Türkmenlerin oturduğu bölgeye Pehlevi
döneminde Türkmensahra adı verilmiştir.

Çetinoğlu: Türkmensahra
Türkmenlerinin bağımsız bir devleti oldu mu?

Deveci: Evet oldu.

1924 yılında, Rıza Şah’ın
iktidara geldiği dönemde, Türkmensahra Türkmenleri, Türkmen boylarının bir
araya gelmesiyle, Osman Ahun’un liderliğinde Cumhuriyetle idare edilen bir
devlet kurdular. Devlet kurulduktan sonra İran hükümeti ve Türkmenler arasında
kanlı savaşlar yaşandı.

Çetinoğlu: Günümüze gelirsekTürkmensahra Türkmenlerinin sosyal
durumları, Türklük ile ilgileri konusunda neler söyleyeceksiniz?

Deveci: Türkmensahra; Türk dünyasındaki, kendi kültür, gelenek ve Türklük
asaletini koruyabilen nadir bölgelerinden biridir. Bu bölgede, hâlen eski
gelenekler ve âdetler sürdürülmektedir. Anadolu’nun herhangi bir bölgesinde
yaşayan; örf, âdet ve geleneklerine bağlı ortalama Türk ailesinden farkları
olmadığını söyleyebilirim.

Avrasya Yazarlar Birliği Başkanı
Yakup Deliömeroğlu,   Mahdumkulu’nun 275.
doğum yılı için Türkmensahra’ya yaptığı bir geziden sonra, Kardeş Kalemler
Dergisi’nin 20. sayısında yazdığı yazısında şu ilgi çekici sözleri söylüyor:

Türk Dünyasının pek çok bölgesini gezmiş, bâzı yerlerinde uzun
sayılabilecek süreler de çalışmış ve hâlâ ilişkileri devam eden biri olarak
söylüyorum ki, Anadolu Türkmenlerine en yakın Türk topluluğu Sahra
Türkmenleridir
.’ (Türkmensahra başlıklı makalesi)

Çetinoğlu: Türkmensahra’da ne
kadar Türkmen yaşıyor
?

Deveci: İran’daki Türkmenlerin sayısı aşağı yukarı iki milyon
olarak bilinmektedir.

Çetinoğlu: İran
Türkmenlerinin idârî-siyâsî durumu ve devlet kademelerindeki yeri nedir?

Deveci: İran’da; Kürdistan, Azerbaycan, Luristan, Sistan-Belucistan
gibi eyaletler olmasına rağmen, Türkmenlerin adını taşıyan özel bir eyalet
yoktur. Türkmensahra adı ile tanınan bölge de, Gülistan ve Kuzey Horasan
eyaletlerinin kuzey kısımlarında Türkmenlerin yaşadığı geniş coğrafyaya verilen
isimdir.

Gülistandaki Türkmen şehirler
idârî bölünmelerde, eyâletin merkezi olan Gürgen Şehri’ne bağlanırken, Kuzey
Horasandaki Türkmen şehirler Bocnurd’a bağlanmaktadırlar.

Geçen senelerde Türkmen
şehirlerine, Türkmen olmayan ayrı etnikler de yerleştirilmiştir. Günümüzde Bender
Türkmen’de yaklaşık %10 değişik kavim bulunur. Bocnurd şehrinin içinde
Türkmenler azınlık olmakla beraber, çoğunluğu şehir çevresindeki köylerde
yaşarlar. Kümbet ve Kelale şehirlerinin etnik yapısında, geçen 30 yıl
içerisinde büyük değişimler yaşanmıştır. Öncesi, çoğunluğunu Türkmenlerin
oluşturduğu Kelale şehrini, son yıllarda Sistan’dan gelen göçmenler ele
geçirmişlerse de, şehir çevresindeki köylerin çoğunluğunu Türkmenler oluşturur.

Türkmensahra’nın en büyük ve
merkezî şehri Kümbet de benzer bir kaderi yaşamaktadır. Humeynî rejiminden önce
farklı kavimler bu şehrin yaklaşık  %
20’ni oluşturuyordu. Rejimden sonra, geçen otuz senede onların nüfusu yaklaşık
% 50’ye çıkmıştır. Türkmen olmayan kavimleri; Farslar, Sistanlılar, Azerbaycan
Türkleri ve İran Kürtleri oluşturmaktadırlar. Ayrıca Bender Türkmen’in Kazak
mahallesinde; hem de Kümbet’in Çayboyu mahallesinde yaklaşık 20.000 Kazak
yaşamaktadır. Bunlar SSCB dönemi başında Ruslardan kaçıp, Türkmenler arasında
yerleşen Kazaklardır ki, Sünni ve Türk oldukları için Türkmenlerle kardeşçe
yaşamakta ve kader birliği yapmaktadırlar. 

Türkmenler üst düzey işlere tayin
edilmezler. Sebebi; Türkmenlerin Sünni olmasıdır. İran anayasasının 115.
maddesine göre, sadece 12 imamlı Şiiler cumhurbaşkanlığı seçimine aday olma ve seçilme
hakkına sahip olabilirler.  Ancak
gerçeklere gelince bu uygulama sâdece cumhurbaşkanlığı ile sınırlanmamakta ve
alt düzeylere kadar uzanmaktadır. Nitekim bakanlar ve hatta valiler arasında
hiçbir Sünni bulunmamakta ve İran’ın % 25 Sünni nüfusu, Türkmenler de içinde
olmakla beraber, üst düzey görevlendirmelerden uzakta tutulmaktadır.
Türkmenlerin şimdiye kadar ulaşabildiği en üst düzey görev, vali yardımcılığı
oldu. Yağmur Gulizade Gülistan eyaletinin vali yardımcısı olarak hizmet verdi.
Bu da 1997’de Hatemi’nin başkanlığında reformcuların hükümete geçmesi ile
gerçekleşti. O döneme kadar Türkmenler; vali yardımcısı, belediye başkanı,
kaymakam. ve diğer devlet kurumlarının başkanı olarak görevlendirilmemişlerdir.
Bu dönem, Türkmenler ve diğer azınlıklar için yeni bir açılım dönemi olarak
belirlenmiştir.

Bender Türkmen ve Akkale
şehirleri Türkmen kaymakamlarının görev yaptığı şehirler oldu. Gümüş Tepe,
Kümbet, Kelale, Maravtepe… şehirlerinde, belediye şurası seçimi sonucunda,
ilk Türkmen belediye başkanları görev yaptılar.

Çetinoğlu: Günümüzde durum
nasıl?

Deveci: Reformcular döneminde temeli atılan bu durum, Ahmedinejad
döneminde de devam etti. Ancak bakanlık ve valiliğe hiçbir zaman bir Türkmen tayin
edilmedi. Vali yardımcılığı bile 4 senelik o dönemden sonra Türkmenlere
verilmedi.

İran Türkmenleri kendi istek ve
arzularını hukukî yollardan hükümete duydurmada, tek çareyi milletvekili olarak
meclise girmekte buluyorlar. Bu yüzden, Türkmensahra’daki meclis seçimleri
çekişmeli geçer. Ancak bu yol da Türkmenler için kolay aşılacak bir yol
değildir.

Çetinoğlu: Türkmensahra
Türkmenleri günlük hayatlarında hangi dili konuşuyorlar
?

Deveci: Türkmenistan Türkçe’si şivesinde konuşurlar. Türkmenistan
şivesindeki nazal n (n) ve peltek telaffuz edilen ‘s ve ‘z’ ünsüzleri burada da geçerlidir. Türkmenistan’da bulunan: Yomut,
Teke, Göklen, Nohurlu, Salır gibi iller İran Türkmenleri arasında büyük
topluluklar olarak bulunmaktadırlar.

Türkmenistan’da kullanılan yazı
dili, İran Türkmenleri arasında da
geçerlidir. İran ve Türkmenistan Türkmenleri arasında bir edebî dilin
kullanıldığını söylemek mümkündür. Ancak lehçelerde biraz farklılık vardır.

Türkmenlerin büyük şairi
Mahtumkulu Fıragi’nin divanı sâyesinde, bütün Türkmen boyları bir edebî dili
kullanmaktadırlar. Mahtumkulu 18. yüzyılda Oğuz Türkçe’sini esas alarak,
Türkmenler için yeni bir edebî dili meydana getirmiştir. Ondan önce edebî
yazılarında Çağatay Türkçe’sini kullanan Türkmenler Mahtumkulu edebî dili ile
Türkmence yeni bir kalıba girmiştir.   

Çetinoğlu: Hükümet veya
Türkmenler tarafından ve kendi imkânlarıyla açtıkları Türkmen Dili Öğretim
Merkezi var mı
?

Deveci: Türkmenler arasında, devlet imkânlarıyla da Türkmenlerin özel olarak açtıkları hiçbir
Türkmen Dil Öğretim Merkezi yoktur. Türkmen çocukların en büyük eğitim
merkezleri kendi aileleridir.

Çetinoğlu: Türkmen çocukları,
ana dillerini öğrenebiliyorlar mı
?

Deveci: Çocuklar, Türkmen dilini, annelerinin söylediği
ninnilerden, masallardan ve bulmacalarından öğrenirler.

Çetinoğlu: Bir millete ait
kültürün yaşatılabilmesi ve geliştirilmesi, büyük ölçüde basın-yayın organları
ile mümkün olabilir. Türkmensahra’da Türkmen Basın – Yayın kuruluşu var mı, ne
durumdadır?

Deveci: İran Türkmenlerinin, Sahra adındaki ilk resmî gazetesi 1998
yılında, İran’daki reform döneminde yayınlanmaya başladı. Yazıların % 90’ı İran
Türkmenleri ile ilgilidir.

Sahra gazetesinden sonra, yine
1998 yılında Yaprak Dergisi çıkmıştır. A4 ölçülerinde çıkan bu dergi, yaklaşık
50-60 sayfa olarak, renkli ve ciltli basılır. Yaprak Dergisi özellikle Türkmen
kültür ve edebiyatına önem verir.

Türkmensahra’nın 2. dergisi de
Reform döneminde, Hatemi’nin İran Cumhurbaşkanı olduğu yıllarda çıkmıştır.

Türkmensahra’da birkaç yayınevi
daha vardır. Onların sayısı da reform döneminde artmıştır.

Çetinoğlu: Türkmensahra
Türkmenleri olarak Radyo-televizyon yayınları yapabiliyor musunuz?

Deveci: Türkmenler arasında, Türkmen dilinde radyo programları
düzenlenip yayınlanmaktadır. Türkmen radyosu 1958’li yıllarda Muhammet Rıza
Pehlevi döneminde Aşkabat radyosuna rakip olabilmek amacı ile kurulmuştur. Onun
ilk görevlilerinden Türkmen şairler Nurberdi Curcani ve Abdüllatif Güli örnek
verilebilir. İslamî devrimden sonra Gülistan Vilayeti’nin merkezi Gürgen’de
haftada yarım saat Türkmen televizyon programı yayına başlamıştır ki, halen
devam etmektedir.

Ancak bu programlar Türkmensahra
halkının ilgisini pek fazla çekmez. Çünkü genelde siyasî propaganda amacıyla
yapılmış programlardır. Türkmenler o programlardan yeterince
yararlanamazlar. 

Çetinoğlu: Türkmensahra Türkmenleri
olarak Türkmenistan ile ilişkileriniz nasıl?

Deveci: 1989’da Türkmenistan’ın bağımsızlığa kavuşması Türkmensahra
Türkmenleri arasında da büyük sevinç
oluşturdu. Artık Türkmenlerin adına bir devlet olabilecekti. İran ve
Türkmenistan arasındaki dostluk ve sıcak ilişkiler neticesinde, aradaki sınır
açılarak 70 yıl birbirinden uzak düşen Türkmenler, yeniden birbirlerine
kavuşmaya ve buluşmaya imkân buldular ve iki taraftaki Türkmenler arasında
unutulmayacak anlar yaşandı. Türkmenistan ve İran’daki Türkmenler sınır
bölgesine ait pasaport kullanarak karşı ülkede yılda 4 defa 2’şer hafta bulunma
hakkı kazandılar.

Türkmenistan’ın ilk Cumhurbaşkanı
Saparmurat Niyazov, dünyada yaşayan diğer Türkmenleri de göz ardı etmedi. Dünya
Türkmenlerini bir araya getirmek, düşünceleri paylaşmak ve medenî ve ilmî ve
kültürel iş birliğinde bulunmak için Dünya Türkmenleri İnsanî
Koordinatörlüğü’nü kurdu. Bu koordinatörlüğe, Türkmensahra Türkmenleri de aktif
olarak katkıda bulundular. Türkmenistan TV’sinde zaman zaman Türkmensahra’yı
tanıtan programlar yapıldı. Türkmenistanlı ve Türkmensahralı bahşiler(*),
karşılıklı konserler düzenlediler. Türkmensahralı gençlere Türkmenistan’da
okuyabilmeleri için kolaylık sağlanarak, eğitim ödemelerinde % 50 indirim
yapıldı.

Ancak süreç içerisinde,
Niyazov’un yeni tutumları perspektifinde Türkmenistan’ın dünya Türkmenlerine,
özellikle Türkmensahralı Türkmenlere ilgisi azalmaya başladı.

Çetinoğlu: Sebebi biliniyor
mu?

Deveci: Değişik sebepleri olabilir:

*Türkmenistan’ın
Türkmensahra’daki Türkmenlerle ilgilenmesine İran Hükümetinin hassasiyet
göstermesi.

*İran’daki Türkmenlerin daha açık
siyasî ortamda geliştikleri için Türkmenistan’daki kapalı ve totaliter bir
hükümete sâhip olan Türkmenistan’a yeni fikirleri sokması.

*İran’daki bazı dinî grupların
Türkmenistan hükümetinin istemediği faaliyetlerde bulunması… gibi.

2002 yılında meydana gelen
Niyazov’a yönelik terör olayının ardından, Türkmenistan’ın dış dünyaya daha da
kapanması, iki taraftaki Türkmenlerin ilişkisini altüst etti. İki haftalık
sınırlı vizeler kısıtlandı. Önceleri Aşkabat’a kadar gidebilen yolcuların sınır
bölgesinden daha uzaklara gitmeleri engellendi. Milletlerarası vizelere de o
kadar zor şartlar getirildi ki, artık hiçbir İranlı kolaylıkla vize alamaz
oldu. Türkmen öğrencilerine sağlanan eğitim kolaylığı da ortadan kaldırıldı.

Türkmensahralı Türkmenler, İran
kanunları çerçevesinde Türkmenistan’dan sâdece kültürel destek istiyorlardı,
ancak bu da olmadı. Türkmensahra’da beklenen Türkmen Kültür Evi kurulamadı ve
Türkmence eğitim imkânı sağlanamadı. Hiçbir Türkmensahralı’ya Türkmen olduğu
halde Türkmenistan vatandaşlığı verilmedi.

Çetinoğlu: Türkmenbaşı’dan
sonraki durum nedir
?

Deveci: Yeni Cumhurbaşkanı Berdimuhammedov’un işbaşına gelmesiyle,
hissedilir bir değişiklik yaşanmadı. Hâlen, İran ve Türkmenistan’ın kültürel
ilişkileri, bağımsızlık günleri ve ‘Mahdumkulu’nu anma’ gibi özel günlerdeki
karşılıklı resmî katkılarla sınırlıdır.

Çetinoğlu: Türkmensahra
Türkmenlerinin günümüzdeki genel durumlarını özetler misiniz?

Deveci:  İran’ın kuzey
doğusunda Türkmensahra bölgesinde yaşayan 2.000.000 Türkmen, hem Sünni hem de
Türk olması sebebiyle İran’ın mezhep-etnik azınlıkları arasında yer alır.
Türkmenistan’ın güney sınırının ötesinde yaşayan Türkmensahralı Türkmenler,
Türkmenistan ile ortak tarih, kültür, dil ve lehçeye sahip olsalar da, bugün
İran’ın toprak bütünlüğü ve Anayasası’na saygı göstererek, kendi gelenek ve
kimliklerini sorumluluk ile korumaya çalışıyorlar. Dolayısıyla, İran içinde
Türkmenler kendi geleneklerini koruyabilen en asil azınlık olarak bilinmektedir.
Hatta Türk dünyasını tanımak maksadıyla gezen bazı araştırmacılara göre, bu
bölge gelenekleri, dil ve folkloru ile Türk dünyasının en asil bölgesi olarak
bilinmektedir.

Ancak Türkmensahralı Türkmenler
azınlık olmanın sıkıntılarını da çekmektedirler. Bu sıkıntı üst düzey makamlara
ulaşmada, istihdamlarda, bölgede fabrika veya iş merkezi kurmakta ve seçimlerde
büyük problem olarak kendini göstermektedir.

İran sahasında birinci vatandaş
sayılmak, etnik ve dinî ayrımcılıkları ortadan kaldırmak, kimliklerini
koruyarak çocuklarına kendi dillerinde eğitim vermek, bölgede iş imkânları
oluşturularak işsizler oranını azaltmak, Türkmenlerin İran hükümetinden
istedikleri önemli konulardır.

Hatemi’nin 1997’de reformcuların
adayı olarak seçilmesi, Türkmenler arasında yeni bir ümit oluşturmuştur. O
tarihten sonra, Türkmenler şehir şûrasını kendileri seçip, Türkmenler arasından
belediye başkanı belirleyebilmişler ve kendi dillerinde gazete ve dergi
çıkartabilmişlerdir. Ancak meclis seçimlerinde, yanlış seçim bölgeleri yüzünden
Türkmensahra’dan meclise Türkmen vekil göndermekte imkânsızlıklar
yaşanmaktadır. Türkmenler ve diğer azınlıklar arasında yaşanan rekabet
Türkmenleri huzursuz etmektedir.

Türkmensahralı Türkmenler;
Türkmen şehirlerinin Fars şehirlerinden ayrı seçim bölgelerinin oluşturulmasını
istemektedirler.

Türkmenler reformcuların
tutumlarına umut ile bakarak problemlerinin çözülmesini arzu edip seçimlerde
çoğunlukla reformcuları desteklemektedirler.

Türkmensahra Türkmenleri. Türk
dünyasında iyi tanınmamaktadır. Kendi milliyet, dil ve geleneğine çok değer
veren bu halk, Türk dünyası ile daha fazla ilişki ve bağlantıya geçerek
dünyadaki Türk soydaşlarının varlıklarından ve içerdeki olaylardan haberdar
olmasını istemektedir.

Çetinoğlu: Bu röportaj,
Türkmensahralı Türkmenlerin tanınmasına katkıda bulunacaktır. Türkmensahralı
Türkmenleri tanımak, Türkiye Türkleri için hem gurur vericidir, hem de
vazifedir.

Verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederim.

Deveci: Türkmensahralı Türkmenleri, Türkiye Türklerine, soydaşlarımıza
ve dindaşlarımıza tanıtmaya vesile olduğunuz için ben de size teşekkür ederim.

 

 

Dr. ABDURRAHMAN 
DEVECİ (DİEJİ)

İran’ın
Türkmensahra bölgesinin Bender Türkmen ( Türkmen Limanı) şehrinde dünyaya
geldi.

1996 yılında
Tahran’nın Merkezi Azad üniversitesinin Sanat Araştırmaları Bölümü’nden mezun
oldu. 2002 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi ve
Arkeoloji Bölümü’nde Doktor unvanına sâhip oldu. 

 

1997 yılında
Türkmensahra’da yaşayan iki milyon Türkmen için, ‘Sahra’ adını taşıyan ilk Türkmen gazetesini yayınladı. İran
Türkmen Halkının tek gazetesi sayılan Sahra’nın yayını hâlâ devem etmekte ve
12. senesini idrak etmektedir.

 

2007’de Türk Dil
Kurumu’nda Türkçe-Farsça Örnek Sözlük üzere çalıştı. Sözlük 1 yılda
tamamlandı.

 

Türkiye Avrasya
Yazarlar Birliği üyesidir. Kalem ürünleri genel olarak Kardeş Kalemler
Dergisi’nde yayınlanıyor.

 

İran’da Fars ve
Türkmen dilinde yirmiden fazla kitabı yayınlandı. Bâzılarının isimleri: 

*Sag-i Har : (Bayındırlık
Bakanlığı’nca ödüllendirilen Farsça roman. Tahran, 1997) 

*Tacmmuhammet
ve div-i siyah ve sefid
: (Fars dilinde sahne oyunu. Tahran 1999)

*Sage
Man Akca
: (Benim Köpeğim Akça. Fars dilinde hikâyeler Tahran, 1976)

*Mâhî:  (Balık. Fars dilinde hikâyeler, Tahran
1991)

*Deraht-e  Berkeli: (Berkeli’nin Ağacı, Fars
dilinde hikâyeler Tahran  1991)

*Mogaddame-i Bar
Edabiyat-i Amiyane-i Torkman: (Türkmen Halk Edebiyatına Bir Giriş, Fars ve
Türkmen dili birlikte kullanılan araştırma. Tahran, 2000)

*Türkmen
dilinde şiir
CD.

 

Konudan Konuya (3)

     Merhum Hocam Yusuf
Kurtiş’den son bir hatıra:

     “Tezgâhımın
başında saat tamiriyle meşgulken; yaşlı, olgun bir adam, selâm vererek kulübeme
girdi. Kol saatini uzatarak çalışmadığını, bir bakmamı söyledi. Karşımdaki dar
tahta sedire oturttum. Saati incelemeye koyuldum. Önemli bir şeyi yoktu.
Gerekeni yaptım, çalışır hâle getirdim ve saati kendisine verdim. Ücretini
sordu. Ücretlik bir şey yapmadım diye teklifini reddettim. Çok ısrar ettiyse
de, duymazlıktan gelip aldırış etmedim. Başka bir tamire koyuldum. Bir ara
başımı kaldırınca gördüm ki, yaşlı, kibar ve nur yüzlü adamın yerinde yeller
esiyor. Müşterim gitmişti. Fakat o da ne, ahşap kulübemin kontrplâktan olan tam
karşıma gelen duvarına tebeşirle muhteşem bir hatla Besmele-i Şerifin yazılmış
olduğunu gördüm. Hattın; gıyaben tanıdığım son hattatlardan meşhur hattat Hamid
Aytaç’a ait olduğunu anladım. Ücret almadığım için karşılığını; işimle meşgul
olurken bu sürpriz ve şaşırtıcı hatla ödemek istemişti.

     “Hemen dışarı
fırladım. Sağa sola bakındım. Ne yazık ki gitmişti. Etrafta göremedim. Nasıl
bir fırsatı kaçırdığımın üzüntüsü içinde, perperişan bir hâlde yerime oturdum
ne kelime, sanki yığılıp kaldım.

     “O tebeşirle
yazılan karşımdaki Arapça Besmele yazısı, her baktığımda, uzun süre beni
hüzünlere gark edip durdu.”

x

     İstanbul’da
Cağaloğlu’ndan Kapalıçarşı’ya doğru giden yol üstünde Turan Neşriyat vardı.
Burada Prof. Osman Turan’ın eserleri satılırdı. Kitabevine genç bir
üniversiteli arkadaş bakıyordu. Onu tanıyor ve yolum düştükçe uğruyordum
kendisine. Yine uğradığım bir gün, yaşlı bir müşteri vardı kitabevinde.
Hasbelkader Türkçe ve Osmanlıca hakkında konuşmaları üzerine gelmiştim. Ben de
dayanamayıp balıklama girdim konuya ve hararetli hararetli konuşmaya başladım.
Mevcut müşterinin dikkatini çekmiş olmalıydım ki, dikkatle ve biraz da hayretle
beni dinliyordu yaşlı zât. Dükkândaki yaşlı müşteri, Türkçe hakkında ve
özellikle türetilen yeni kelimeler üzerinde duruyor, ısrarla onları
savunuyordu. Ben ise gençliğin verdiği cesaret ve biraz da haddimi aşan bir
cüretle, âdeta mangalda kül bırakmıyor; ille de Osmanlıca diyor, onu yere göğe
koyamıyor aşırı bir savunmada bulunuyordum!

     Arkadaşım benim bu
hâlimi, Osmanlıcayı ateşli bir şekilde müdafaa etmemi yadırgamış olacak ki;
müşteriye karşı mülâyim bir tavır takınmış, onu memnun etmeye çalışıyor. Ona
karşı nazik cümleler kullanıyor, ona karşı çok saygılı bir tavır sergiliyor;
müşterinin arkasından el kol hareketleriyle de, bana ileri gitmememi, aşağıdan
almamı ve hatta susmamı işaret ediyordu. “Sus artık!” der gibiydi. Sanki lisanı
hâlle beni müşteri karşısında daha saygılı olmaya davet ediyordu. Ben ise
arkadaşımın bu yersiz rahatsız oluşuna, bir türlü mânâ veremiyor, fikirlerimi
hararetle müdafaa ve savunmaya devam ediyordum. Çok pervasız davranıyor,
arkadaşımı hayretlere gark ediyordum. Adam da benim bu rahatlığıma ve benim aşırı
bir şekilde fikirlerimi söylememe, ister istemez katlanıyor, gittikçe kızmaya
başladığını da her hâlinden belli ediyordu. Nihayet daha fazla dayanamayarak:
“Bizim zamanımızda gençler bu kadar cüretkâr değildi. Hadlerini bilirler.
Büyükler karşısında daha saygılı bir tavır içinde bulunurlardı.” dedi ve yüzü
sinirden kıpkırmızı kesilerek, hızlı adımlarla kitabevini terk etti.

     Arkadaş telaşla
yanıma gelerek “Gördün mü yaptığını, adamı kızdırarak küplere bindirdin!” Bu
sefer şaşıran ben olmuştum. “Ne yaptım ki, bu kadar kızacak ve huzursuz olacak
ne vardı ki, konuşma esnasında durmadan adamın arkasından, el kol
hareketleriyle beni hep susturmaya çalıştın!” “Sen dedi kiminle konuştuğunu
biliyor musun?” “Hayır dedim, sıradan bir müşteri ile konuştum o kadar.”
“Gerçekten bilmiyor muydun?” “Neyi bilmiyor muydum? Kardeşim böyle muammalı /
bilmeceli konuşmayı bırak da, ne söylemek istiyorsan onu söyle. Beni
şaşırttıkça şaşırtıyorsun birader! Alt tarafı bir müşteri ile konuştum o
kadar.” Arkadaşım sesini yükselterek: “Hayır dedi, senin dur durak bilmeden
münakaşa ettiğin o zat; meşhur Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken idi.” “Ne dedin? Ben
şimdi Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken’le mi konuşuyordum! Vay canına gerçekten
görmüş değildim kendisini. Tanısam hiç böyle rahat bir şekilde konuşmam mümkün
olur muydu?” 

     Cüretin cehilden
ileri geldiğini; bir de, bu şekilde acı bir tecrübe ve deneyimle anlamış oldum.

Taşlar Kaldırımlara Gömülmüş, Köpekler Kolgeziyor!

0

Gün geçmiyor ki kadın
cinayetlerine yenileri eklenmesin. Bu işin ne önlemini alan var nede almak
isteyen yetkili birileri.

İnsanız ya nihayetinde insan,
kadınlar da aynı bizim gibi insan!!!

Kimisi acımasız şehvet düşkünü
bir yaratığın kurbanı olmuş,

Kimisi sırf çocuklarının hatırına
onca yoksulluğa, onca dayağa rağmen kahır çekmeğe razı olmuş ama gene de katil
koca sürüleri tarafından çocuklarının gözleri önünde hunharca öldürülmekten
kendilerini kurtaramamışlar.

Peki, ama bu cinayetler
durdurulamaz mı, en azından silah satışlarına bir sınırlama getirilemez mi,
uyuşturucu ile daha etkin mücadele yapılamaz mı, sosyologlar, psikologlar,
sivil toplum örgütleri bir masa etrafında oturup bu işe çözüm bulamazlar mı?
Vardır elbette bir çaresi, yeter ki üzerinde durulup araştırılsın.

Bilinmelidir ki, büyük suçlar ilk
adımdan başlar, en yetkili ağızlardan: “Bir
kereden bir şey olmaz
” gibi absürt sözler ağızlardan çıkmasın.

 Kadın
Cinayetlerini Durduracağız Platformu’
nun verilerine göre, 11 Şubat 2015
Yılında öldürülen Özgecan Aslan cinayetinden bu güne, 5 yılda iki bin den fazla
kadın cinayete kurban gitmiş. İki bin kadın cinayete kurban gitmiş te, bu 5 yıllık
süre içinde ne gibi önleyici tedbir alınmış…koskocaman bir hiç.

Sadece 2019 yılında 474 kadın,
erkek şiddeti sonucu hayatını kaybetti.

Platformun 2019 raporuna göre; bu
kadınların 152’sini kimin öldürüldüğü tespit edilemedi, 134’ü evli oldukları
erkek, 25’i eskiden evli olduğu erkek, 51’i birlikte olduğu erkek tarafından
öldürüldü.

474 kadının 185’i ateşli
silahlarla, 101’i kesici aletle, 29’u boğularak, 6’sı kimyasal ilaç, 27’si darp
edilerek, 6’sı yakılarak öldürüldü.

Özgecan Aslan, bindiği minibüsün
şoförünün cinsel tacizine karşı koyduğu için öldürüldü.

 Kızının gözü önünde boğazı kesilen Emine Bulut,
boşandığı eşi tarafından öldürüldü.

Ve daha dün, gencecik akademisyen
Aylin Sözer evinde güpegündüz tam bir ortaçağ vahşetiyle evinde yakılarak
öldürüldü.

Düşünsenize bir kere: İzmir
depreminde 116 kişi öldü bütün Türkiye ayağa kalktı, seferber oldu ama sadece
geçtiğimiz Kasım ayında 39, 12 yılda 3261 kadın cinayete kurban gitti, televizyonlarda
bir günlük patırtı ve gürültüden başka icraat yapılmadı.

2011 yılında kadın cinayetleri
sayısının gerilemesinde Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine
Dair 6284 sayılı yasa için hazırlıklar yapılması ve konunun sık sık kamuoyunda
gündeme gelmesi etkili oldu.

Şiddet uygulayanlara
uzaklaştırma, yakın koruma gibi birçok tedbiri düzenleyen; kadınları maddi
olarak güçlendirmekten kimlik değiştirmeye birçok hak tanıyan bu yasa, kadın
örgütlerinin yıllarca süren mücadelesi sonucu 8 Mart 2012’de yürürlüğe
girmişti.

Yasa yürürlüğe girdi ama maalesef
sadece çıktığı gibi kaldı, eğer yazıldığı gibi uygulansaydı, belki bu ölümlerin
birçoğu olmayacaktı.

Özgecan öldürüldükten sonra
“Özgecan Yasası” olarak meclise kanun teklifi sunulmuş, bu teklife göre, Türk
Ceza Kanunu’nda haksız tahrik, iyi hal ve pişmanlık başlığı ile faile verilen
ceza indirimlerinin kaldırmasını öngören kanun teklifi, geçen bunca süre
zarfında hala kanunlaşmadı.

Adam!!! Cezaların en ağırını
işlese bile takım elbise-kravat onun alacağı cezalar konusunda hafifletici
sebep sayılıyor. Bu mu sizin adaletiniz?

Bütün okuyucularımın yeni yılını kutluyorum.
2021 yılı size ve ailenize sağlık ve mutluluklar getirsin.

Sağlıklı kalın.

Yeni Yıla Değil Paralel Evrene Geçmek

Bazı bilim kurgu
filmlerinde gördüğümüz gibi gerçekten paralel evrenler var mı?

NASA destekli bazı
araştırmalarda, bizimkiyle aynı büyük patlamada yaratılmış ve paralel olarak
var olan karmaşık ve başka bir evrenin varlığına dair ipuçları bulunmuş.

Araştırmacılara
göre, “bahsi geçen bu paralel dünyada, her şey ters bir şekilde
pozitif-negatif olarak, sol-sağ olarak işliyor ve zaman geriye doğru gidiyor.”

Film senaryolarını
yazanların hayal gücüne inanırsak, paralel evrende bizler yine yaşıyoruz.
Fakat hem bizim ve hem de çevremizde bulunan herkesin sosyal, psikolojik ve
ekonomik statüleri çok farklı oluyor.
Bu dünyada mutlu olanlar paralel
evrende de mutlu olabildiği gibi tersi de olabiliyor.

Her yeni yıla
geçişte
insanlar tarafından belirlenmiş takvimin son günlerinde, yeni takvim
yılına geçiş esnasında yepyeni umutlar beslemek bize iyi geliyor.

Sanki kurgu filmlerdeki gibi
görünmez bir kapı açılıp paralel evrene geçeceğiz ve bu evrende daha mutlu
olacakmışız gibi geliyor.

Ancak bu defa yeni
yıla girerken, ülkemin ve milletimin tamamına yakınının yaşama sevincinin adeta
kaybolduğunu görüyorum.

Toplum olarak yaşama
sevincimizi yeniden kazanabilmemiz için
, 2021 yılını sanki bir paralel evrene
geçiyormuşuz umuduyla
karşılamak istiyorum.

****

Bu paralel evrende
yaşayacağımız hayatı tahmin etmeye çalışayım:

Burada insanlar
arasında maske ve mesafe kuralları, yasaklar / kısıtlamalar
yok.
Sosyalleşmeye yardımcı olan bütün işyerleri açık. Sevdiğiniz
insanlarla tokalaşma, kucaklaşma yaygın. Her yerde gülümseyen, şakalaşan,
neşeli insanlar var.

Orada insanların hayat
tarzına müdahale
eden, tercihlerini eleştiren, kendisi gibi düşünmeyenleri “hain”
ilan
eden devlet yöneticileri yok.

Devleti yönetenler sıradan
vatandaşlar gibi yaşıyor. Kamunun malını kendi mallarından bile çok dikkatli
harcıyor. İsraf yapmıyorlar. Her kuruş harcamanın hesabını bütün açıklığı ile
veriyor.

Orada vatandaşına
yalan söyleyen
devlet adamları istifa etmek zorunda kalıyor. Yalan
söyleyen siyasetçiler
halkın karşısına çıkamaz hale geliyor.

Bu konuda bağımsız
ve tarafsız medya
, gerçek gazeteciler halkın doğru bilgilenmesine ve
isabetli kararlar vermesinde en etkili kurumlar.

Orada vatandaşlar
iktidarın zulmünden, adaletsizliklerinden ve ahlaksızlıklarından kurtulmak için
değil, iyi yerine daha iyisini seçmek için sandığa gidiyor.

Bu paralel evrende
de bazı haksızlıklar ve anlaşmazlıklar oluyor. Fakat bağımsız ve tarafsız
yargıya
herkes güveniyor. Yargı özellikle zayıf olanın hakkını
güçlü olana karşı korumak
konusunda çok başarılı.

Orada insanlar
eğitimli,
birbirlerine saygılı, mutlu olmak için mutlu etmek gerektiğinin
bilincinde.

Yılbaşında böyle
bir paralel evrene geçebilir miyiz?

İmkânsız değil,
çok zor bile değil. Zor ama her şey bize bağlı.

Her şeyden önce,
böyle bir evren hayalimizi kaybetmemek ve kapıdan içeri ilk adımı
atma cesaretini
göstermemiz lazım.

*****************************

Tek Adam Gücü O’nun
ve Ülkenin Zaafıdır

Devlet adına her
konuda ve devletin her kademesindeki yetkililer yerine konuşan ve karar veren
tek yetkili kişi O.

Dışişleri,
güvenlik, ekonomi, eğitim, kültür, sağlık vd aklınıza hangi alan gelirse gelsin
önemli önemsiz her konuda konuşmakta.

İlk derece
yetkililerden önce, herkes konuşurken ve son konuşan olarak, tartışılan her
meselede çerçeveyi çizen kişi O.
Tam hakimiyeti olan TV’lerde, gazetelerde
tek kanaldan beslenen yandaş yorumcu, gazeteci ve sözde uzmanlar O’nun çizdiği
çerçevede tartışır, daha doğrusu kamuoyu oluştururlar.

Bu hali bir beşer
olarak çok eğlenceli buluyor olabilir. Ancak bazen de işi daha eğlenceli hale
getirmek istediği için midir bilinmez, gündemin en sıcak konusunda bir süre
konuşmaz. Medyanın yandaş görevlileri ve sosyal medya trollerini ters köşeye
yatıran bir açıklama yapıverir.

Yandaş ve yalaka
takımı bu durumlarda çok kıvrak manevra kabiliyetlerini gösterme yarışına
girer. İçlerinden belki “Ağam bizimle eyleniir” cümlesi geçer. Fakat O’nun
“hikmetinden sual olunmaz” olduğunun bilinciyle, ustalığına tecrübesine ve
yeteneğine övgüler düzerler.

Böyle bir ülkenin
başındaki zatın ülke içindeki gücü aynı zamanda O’nun en büyük zaafıdır.

Çünkü ülkedeki
küçük büyük her türlü sorunun sebebi olarak O sorumlu tutulur.

Yurt dışı
ilişkilerde
ise kendisine baskı yapan diğer devlet yetkililerine karşı, sıkıştığı
zamanlarda yeni bir alan ve zaman kazanamaz. 
“Ben bunu Meclis’ten geçiremem”, “yargımız bağımsızdır, ben yargı
üzerine baskı yapamam”, “böyle bir karar alırsam medya beni çiğ çiğ yer” gibi
mazeretler ileri süremez.

“Sizin ülkeniz
içinde her şeye ve herkese karşı gücünüz yeter” diyerek baskılarını
sürdürenlere karşı direnemez. (Mesela ABD veya Rusya devlet başkanları gibi) “Konuyu
yetkili kurullarımızda görüşmemiz lazım”
diye mazeret ileri süremez.

Çünkü o ülkede yetkili
kurum yoktur. Kural yoktur.
Sadece tek yetkili ve O’nun iradesi vardır.

Sıkıntılar yaratsa
da böyle olduğunun bilinmesinden asla şikayetçi olmaz.