13.8 C
Kocaeli
Pazartesi, Haziran 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 435

Konudan Konuya (2)

0

Ohri / Ohrid Yugoslavya / Makedonya’nın Arnavutluk sınırı
yakınında Ohri gölünün kuzeydoğu kıyısında bir şehir / bir kent. Murat I
döneminde Rumeli seferine çıkan Sadrazam Çandarlı Hayrettin Paşa tarafından
fethedilerek (1385) Osmanlı topraklarına katılmış. Manastır eyaletine bağlı bir
sancak merkezi olmuş. Londra Barış Antlaşması (1913) ile Sırbistan’a
bırakılmıştır.

     Üniversite
sıralarındayken, İstanbul Kazlıçeşme semtinde, bir vesile ile Arnavut asıllı
Yusuf Kurtiş adlı bir saat tamircisiyle tanışmıştım. Yol ağzında elektriksiz
bir kulübede tamircilikle uğraşıyor. Ancak gün ışığında çalışabiliyordu. Her
fırsatta yanına gider, ilminden yararlanmak isterdim. Çünkü Ohri Medresesi
mezunu, âlim biriydi. Ülkesine komünizm gelince hayatları altüst olmuş. Kendisi
bir cami imamıyken hapse atılmıştı! Sonrasında her şeylerini arkada bırakarak;
Müslüman bir ülke olduğu için ailesiyle, Türkiye’ye göç etmiş. Kıt kanaat
geçinip gidiyordu.

     Bir ara saat
tamirciliğini nasıl öğrendiğini sormuştum:

     “Oğlum demişti,
Ohri Medresesi’nde okurken, aslen Van’lı olan hocamız, ders verirken hep şunu
da öğütlerdi bize: ‘Çocuklar derdi, ilminizi geçiminize asla vasıta etmeyiniz.
Para pul için ilminizi âlet etmeyiniz. Neyle geçineceğiz hocam diyeceksiniz
haklı olarak: Hepiniz şimdiden kendinize 
göre bir meslek seçip öğreniniz. Geçiminizi bu şekilde, el emeğinizle
sağlayın.’ İşte oğlum, ben de medrese talebeliğim sırasında, çok sevdiğim
hocamın tavsiyesi üzerine, saat tamirciliğine merak sardım ve yeteri kadar
öğrendim.”

     Hocamdan bir
hatıra daha:

     Bir gün
medresemize bir Arap Âlim misafir olmuştu. Her fırsatta yanına gidiyor,
Arapçamı ilerletmeye çalışıyordum. Bir defasında görüşmem, vakit namazına denk
düşmüştü. Arap Âlim’in namaz kılmadığını fark ettim. Namaz vaktini, namaz
kılmadan geçirdiğini görünce, sormadan edemedim:

     “Hocam namaz
kılmadınız?”

     “Kılmadım, çünkü
ben Hristiyan Arabım.” deyince:

     “Peki ama üstadım,
dedim. Siz büyük bir âlimsiniz. İslâmı her yönüyle biliyorsunuz. İslâmiyeti çok
iyi bilmenize rağmen muharref / tahrif edilmiş / bozulmuş ve geçersiz bir din
olan Hristiyanlıkta nasıl kalabildiniz? En son din olan İslâm dinine geçmeniz
gerekmez miydi?”

     Ârap Âlim; İslama
gelmemesine mazeret teşkil etmeyecek, fakat müslümanları da çok derinden
düşündürmesi gereken şu cevabı verdi:

     “Oğlum dedi, ben
senin gibi hâlis, muhlis / ihlaslı / samimi / içten bir müslüman olamam. Ama
diğer sözde müslümanlar gibi de olmak istemem.”

     HÂlbuki İslâm
başka müslüman başka. Müslümana bakarak değil, İslâma bakarak, Kur’anı
inceliyerek, Hz. Muhammed’i tanıyarak İslama gelinir, İslâm olunur. 

     Zaten müslümanlar;
kalen / sözle değil, fiilen / eylemsel bir şekilde Müslüman olsalar, çokların
İslâma girmeleri kaçınılmaz olurdu.

     Yine hocamın başka
bir hatırası:

     Medrese’ye bir
müsteşrik / şarkıyatçı / şark / doğu ilimleri, yani Müslümanlar ve İslâmiyet
üstüne araştırma yapan bir âlim / bilgin gelmişti. İngilizcemi geliştirmek
için, onun da etrafında dönüp dolaşıyor ve konuşma imkânı arıyordum. Şöyle
böyle onunla İslâmiyet hakkında konuşmaya çalışırken, Kur’an’dan hep Hz.
Muhammed’in kelâmı / sözü, eseri diye bahsettiğini görünce, yine dayanamadım ve
sordum:

     “Hz. Muhammed
yalan söyler miydi? ‘Hayır.’ dedi. Emin bir kişi miydi? ‘Evet.’ dedi. Kur’an mı
daha edebî, yoksa Hadis mi? ‘Elbette Kur’an edebî yönden Hadisten çok üstün.’
dedi. Yalan söylemediğini söylediğin Hz. Muhammed; edebî yönü Kur’an’dan aşağı
olan Hadis için ‘Benim.’  Ama ondan çok
üstün olan Kur’an için ‘Allahın’ diyor. Bu cevabım müsteşriki çok şaşırttı.
‘Allah Allah ben hiç böyle düşünmemiştim. Bundan böyle Kur!an’a bir daha Hz.
Muhammed’in sözüdür demeyeceğim.’ dedi.

     “Hakikaten ondan
sonra müsteşrikten ‘Kuran Hz. Muhammed’in sözüdür!’ cümlesini duymadım.”

Bir İnsan Türü Üzerine Tarihçe Denemesi

0

Evren, insan
aklının henüz ihata edemeyeceği kadar büyük ve karmaşık. Bu konuda bilimin kılavuzluğuna muhtacız. Hele
hele Cemil Meriç’in dediği gibi “Kavramların gülünç ve korkunç maskelerle
raksa çıktığı bir karnaval balosu
” ise “fikir hayatımız” ve “artık
kavga, insanla kelime arasında
” ise; arabulucu avukatlar ve ombudsmanlar
ile tercümanlara bilim ve din adamlarından daha çok ihtiyacımız var
demektir.

            Koskoca evren bir uyum
ve uzlaşma harmonisiyken insana
ne oluyor ki!

            * 13,8 milyar yıl önce: Büyük Patlama/Oluş, ‘Big
Bang
’ teorisi, “Kün feyekûn
emri (Bakara 117, Âl-i İmran 47 ve 59, En’am 73, Nahl 40, Mümin 68, Yâsin 82)

            * 4,5 milyar yıl önce: Dünyanın (Acun, Cihan, World) Oluşumu,
Güneş Sistemi

            * 1,8 milyar yıl önce: Yaşamın Oluşumu (Hücreli
Canlılar)

            * 500 milyon yıl önce: Omurgalı Canlılar (Hayvanlar)

*
1.8 milyon yıl önce: İnsan Türleri
(Erectus, Antecessor, Neanderthal)

Hicr 26 – “Andolsun ki Biz, insanı kuru bir çamurdan; değişken, cıvık bir balçıktan
yarattık.”
(artı 28 ve 29, + Rahman
14, En’am 2, Müminûn 12, Fâtır 35, Sâd 71-72).

*
200 bin yıl önce: Bizim Tür yani Sapiens İnsanı (Kişi, Âdem, Human)

İnsan 1 – “İnsanın üzerinden, o tarih sahnesine çıkıncaya kadar, tüm zamanlar
içinden belirsiz ve uzun bir süre geçmemiş miydi ki henüz o anılmaya değer bir
varlık bile değildi.”

Fakat
Homo Sapiensin yani Bizimkilerin merakı ve macera duygusu kurnazlığı ve çıkarcılığı
ile birleşince ilâhi mesaja muhatap
kılındı. Sorumlu ardıllık / Halifelik..

*
10-15 binler; taş çatlasın 20 bin
yıl önce: İlk Sorumlu İnsan (Hz.
Âdem)

Bakara 30 – “Hani bir zamanlar Rabb’in Meleklere; ‘Ben yeryüzünde bir Halife tayin
edeceğim’ demişti. Melekler; ‘Seni övgüyle kutsayan bizler varken orada
bozgunculuk yapacak, kan dökecek birisini mi yönetici yapacaksın?’ dediler.
Allah da; ‘Ben sizin bilmediklerinizi bilirim’ dedi.”

Bakara 31 – “Ve Âdem’e tüm isimleri öğretti.” Bu ekstra bellek yüklemesiyle tüm canlıların önüne geçen İnsan kısa sürede (4,5 milyar ÷ 15 bin
= 300 binde 1 veyahut 1,8 milyon  ÷ 15
bin = 120’de 1) kendine göre muazzam bir gelişme gösterdi.

*
1000; günümüzden 3 bin yıl önce: Elçi Yönetici / Peygamber Kral (Hz.
Davud)

Sâd 26 – “Ey
Davud! Biz seni yeryüzünde yönetici kıldık. Halkın arasında adaletle hüküm ver,
arzularına uyma ve duygularına kapılma; sonra seni Allah’ın yolundan saptırır.
Allah’ın yolundan sapanlara Hesap Gününü unuttukları için şiddetli bir azap
var.”

Yeryüzünde Tanrının temsilcisi olmak yanlış değildi; bunun sınıfsallaşması yahut soyca tekelleşmesiydi yanlış olan. Hükümdarın
kut’ alması değildi yanlış olan; kutsallaştırılmasıydı hatta kutun
özelleştirilmesiydi.

Yöneticiliği
sorumluluk olarak alanlar doğru
anlamıştır, yeryüzündekileri emrine musahhar kılmak gibi görenler çifte yanılgı
içindedirler. “Asra bak! İnsanlık mutlak hüsranda; inanıp sorumlu ve erdemli
davrananlar ile birbirine doğruluğu ve direnmeyi önerenler dışında.”  
(Asr 1-3)

*
Bitmek bilmedi değil mi 2020;
kimbilir 2021’de nelere şahit
olacağız? Evrende bir zerre olan
Mavi Gezegenin tarihî vetiresinde ve yaratılmışlar defterinde bir nokta olan insanın iddiası nedir, ne olabilir?
Mesaj Öncesi (MÖ) yaşamlar tarzında
yaşamak hayat sayılmakta mıdır?

Âvâzeyi bu âleme Dâvud gibi sal” /
Dünyada Davud gibi bir ses bırak. Ya da hoş
seda
olmaya bak. Biraz âdem ol yani.. Hikâyeyi biliyorsun.

Yeni Yıl Kutlamaları Üzerine

Aristoteles, doğal yapısı nedeniyle insanın toplumsal bir
varlık olduğunu söylemektedir. Sosyal ilişkilerden kendimizi soyutlayamamış
olmamız, belki de bu önermenin bir ispatıdır. Sokağa çıkma kısıtlamalarının
olduğu bu günlerde bile en azından “sosyal medya” adını verdiğimiz araçlarla,
yalnızlığımızı giderip, başka insanlarla, bir şekilde, iletişime geçmemiz de bu
önermeyi destekler gibi görünüyor. Sosyal ilişkilerin beraberinde getirdiği,
zevk almamızı sağlayan toplanma veya bir araya gelme şekli olan kutlamalar, insanların
aile içindeki özel kutlamalardan, dini kutlamalara ve yeni yıl kutlamaları gibi
grupsal, toplumsal ve hatta küresel boyutlardaki birlikteliği ifade etmektedir.
Kutlamalar aynı zamanda hiç tanımadığımız insanlarla arkadaş olduğumuz,
kırgınlıklarımızın ortadan kaldırıldığı, uzun süredir görmediğimiz insanları
yeniden görüp mutluluk duyduğumuz olaylardır.

 Yaşadığımız doğal afetler, bulaşıcı hastalık pandemisi,
kuraklık ve beraberinde yaşanması muhtemel tarımsal ürünlerin azlığı veya
kıtlık tehlikesi bizleri gelecek adına endişelendirmektedir. 5000 yıl önce
Mısır’da, 4000 yıl önce Mezopotamya’da yaşamış olan insan da, muhtemelen benzer
tehlikeler ve endişeler ile karşı karşıyaydı. Bizim sahip olduğumuz imkânlara
sahip olmayan bu insanların yapabileceği tek şey, inandıkları tanrılara dua
etmek, adaklar sunmak ve onlardan yardım istemekti. Ancak bu doğru zamanda
yapılmalıydı ve belki de kışın bitip baharın başladığı günler, bu ritüeller
için en uygun zamandı.

 Yeni yıl kutlamalarının kökenine baktığımızda, elde edilen ilk
kayıtların bize Eski Mısır’ı işaret ettiğini görürüz. Yaklaşık 5000 yıl önce,
Nil nehrindeki taşkınların bitmesi ve tarımın başlaması dönemi olan Ağustos
sonu-Eylül Başı (bazı kaynaklara göre 11 Eylül) yapılan kutlamalar yeni bir
dönemin başlangıcını gösterdiği gibi, aynı zamanda Mısır Mitolojisinde
doğurganlık, tarım, ölüm ve yaşam Tanrısı olan Osiris’in ölümü ve yeniden
dirilişini de temsil ettiğini göstermektedir.

 Günümüzden 4000 yıl önce, Mezopotamya’da yaşayan Babilliler
takvim yıllarını Ay’ın hareketlerine göre belirlemekteydiler. Babil’de yeni
yıl, kimi kaynaklarda 21 Mart Ekinoksu, kimi kaynaklarda ise Nisannau ayının
dördünde (şu an kullandığımız takvime göre Nisan ayı) baharın başlaması ile birlikte
başlardı. Her yıl, Doğa’nın yeniden doğuşu olarak adlandırılan bu dönemde, Babil
Halkı 11 gün süren bir kutlama yaparak yeni yılın gelişini kutlardı. Bu kutlama
sırasında Babil’in koruyucu Tanrısı olan Marduk’a, Babil’i koruması için kurbanlar
verilir ve dualar edilirdi.

 3000 yıl önce Mesopotamya’dan uzak bir bölgede, Çin’de de
benzer kutlamaların yapıldığı görülür. Farklı bir mitolojik bir hikâyesi olan
Çin yeni yıl kutlamaları, Ay’ın Hilal’inin, 21 Ocak ile 21 Şubat arasındaki
gözlendiği yılın ilk günü başlar ve bu aynı zamanda baharın da başlangıcı
olarak kabul edilir. İnanışa göre yer altında yaşadığı düşünülen Nian isimli
yaratık, yılın ilk günü ortaya çıkar ve çevrede yaşayanları ve özellikle
çocukları yerdi. Bu yüzden baharın ilk günü herkes dağlara kaçar ve tehlikeden
uzaklaşırdı. Bir gün, yaşlı bir adam, kırmızı elbiseler giyerek ve yanına,
bizim kestane fişeği olarak adlandırdığımız küçük patlayıcıları alarak bir köye
geldi ve Nian isimli yaratığı beklemeye başladı. Gece boyunca kestane
fişeklerini patlatarak gürültü yaptı. Ertesi gün köye dönen köylüler,
köylerinin yakılıp-yıkılmadığını ve hiç kimsenin kaybolmadığını görünce, Nian
isimli bu yaratığın kırmızı renkli elbiselerden ve kestane fişeklerinden
korktuğunu düşündüler ve her yıl baharın başlangıcının ilk gününde kırmızı
elbiseler giyip, kestane fişekleri patlatarak kutlamalar yapmaya başladılar. Bu
kutlamalar yapılmaya devam ettikçe, belki de kırmızı elbiselerin etkisi ve kestane
fişeklerinin çıkardığı gürültü sayesinde, Nian ortaya çıkmıyordu. O zaman bu
kutlamayı devam ettirmek gerekirdi. Günümüzde dünya üzerinde yapılan yılbaşı
kutlamalarında giyilen kırmızı çamaşırlar ve patlatılan havai fişekler bu kutlama
geleneğinin biraz değişerek de olsa tüm dünya tarafından sahiplenildiğini
göstermektedir.

 Günümüzden yaklaşık 2600 yıl önce İran’da kutlanılmaya
başlayan ve günümüzde de halen kutlanmaya devam edilen Nevruz, Babil’dekine
benzer şekilde 21 Mart Ekinoksunda başlar ve 13 gün sürer. Kutlamaların
başlangıcı, süresi ve ritüellerin benzerliği, Pers Halkının aslında eski bir
Babil kutlama geleneğini devam ettiğini göstermektedir.

 Benzer şekilde Hindistan’da yaklaşık 2000 yıldır devam eden,
kışın bitişi ve baharın gelişini temsil eden ve Mart ayının sonunda yapılan Holi
kutlamalarında da benzer ritüeller görülmektedir.  

 Eski Yunan ve Eski Roma’da Bahar Ekinoksu’nu yeni yılın
başlangıcı olarak kabul etme ve kutlama geleneği devam ediyordu. Ancak, Ay
takvimindeki 14 günlük farklılık zamanda karmaşıklıklara yol açmaktaydı. MÖ 155
yılında Roma Konsülü, bu karmaşıklığının önüne geçmek için Roma Mitolojisinde başlangıcın,
bitişin ve zamanın Tanrısı olarak bilinen Janus’a ithafen, Ocak ayının (Mensis
Ianuarius – Janus’un Ayı, daha sonraları January olarak isimlendirilmiştir) ilk
gününün yeni yılın başlangıcı olarak kabul edilmesine karar verdi. Fakat ay
takvimindeki gün sayısından kaynaklanan karmaşıklık halen giderilememişti. Bunun
üzerine dönemin Roma İmparatoru Julius Sezar, MÖ 46 yılında bu sorunu kesin
olarak çözmeye karar verdi. Zamanın önemli astronomi ve matematik bilim
adamları ile daha sonra Jülyen (Julian) Takvimi olarak bilinecek olan, aslında Kıpti
Takvimini temel alan bir Güneş Takvimi geliştirdi. Yeni yılın başlangıç günü
olan 1 Ocak tarihine ise dokunmadı. 14 günlük farkın ortadan kaldırılması ile
yaşanılan karmaşıklıklar artık sona ermişti. Jülyen takvimi daha sonra 1582’de Papa
13. Gregory tarafından daha hassas bir hesaplama ile elde edilen ve günümüzde
kullanılan Miladi (Gregoryan) Takvim ile yerini değiştirdi ancak yeni yıl
kutlamaları 1 Ocak’ta yapılmaya devam etti.

 Başlangıçta baharın başlangıcı, doğanın uyanışı ile
bütünleşen ancak MÖ 155 yılından beri Ocak ayının ilk günü kutladığımız yeni
yıl kutlama şekillerini biraz daha detaylı incelediğimizde yapılan kutlamaların
sadece dini ritüellerin içermediği, aynı zamanda bu kutlamaların insanların
eğlenmesi için de iyi birer fırsat olduğunu görüyoruz. Belli ki zorlu kış
şartlarının sonra ermesi, Nian isimli yaratığın onlara bir daha zarar
veremeyecek oluşu, Nil nehrinin taşkın döneminin bitip tarıma başlayabilecek
olmalarının neşesi, kutlamalarda kendisine yer buluyordu.

 5000 yıllık kutlama süreci içerisinde dini ritüellerin yeri
azalsa da, mutlu olma ihtiyacı hiç azalmadı. Toplumsal bir varlık olan insan, günümüzde
kimi zaman yeni yılı ibadet ederek karşılayarak iç huzurunun vermiş olduğu mutluluğu
yaşadı, kimi zaman bu günü, 365 günün yorgunluğunun atıldığı, sevdiklerimizle
bir araya geldiğimiz, yeni bir başlangıç için iyi dileklerin tutulduğu, eğlenip
mutlu olabilmenin bir fırsatı olarak değerlendirdi. Ancak tıpkı 5000 yıl önce
olduğu gibi yine tüm olumsuzluklara rağmen, yeni bir heyecan ve yeni umutlarla,
yeni bir başlangıcı, yeni bir yılın gelişini kutlamaya devam etti.

 Mutlu olabilmek adına elimize geçen her fırsatı iyi
değerlendirebilmemiz dileğiyle, hepimizin yeni yılı kutlu olsun, mutlu olsun…

 Sağlıcakla…

Bir Nesli Kaybetmemek için Elimizden Geleni Yapalım

0

Pandemi dolayısıyla bir neslin yarım yamalak yetişmesini
üzülerek seyrediyoruz. Yapılan yüz yüze eğitimden (aslında öğretimden)
üniversite öncesinde öğretim gören 18 milyon öğrencinin üçte biri yani 6
milyonu yararlanamıyor. Öğrenciler arasındaki eğitim uçurumu giderek açılıyor.
İmkân ve fırsat eşitsizliği dünden daha fazla.

 Birinci dönemde
okulların çoğunda işlenen derslerle ilgili sınavlar yapılamadı. Koronavirüs
salgını hız kesmeden devam ettiği için 4-22 Ocak 2021 tarihleri arasında
yapılması planlanan yüz yüze sınavlar yapılamıyor, sınavlar ikinci döneme
bırakıldı. Sizin anlayacağınız bu öğretim yılında öğrencilerin kaderi, tek
dönemde yapılacak en fazla iki sınavla belli olacak. Zayıf olan öğrencilerin
telafi imkânı bulunmayacak. Eğitim çocuklarımızdan uzaklaştıkça uzaklaşıyor.
Eğer uzaklaşan eğitimi bir tarafından yakalayamazsak bir nesil kaybolacak.

O zaman ne yapalım?

 Aslolan yüz yüze
eğitim yapılmasıdır. Cumhurbaşkanı 15 Şubata kadar yüz yüze eğitim
yapılmayacağını açıkladı. Milli Eğitim Bakanlığı 2020-2021 öğretim yılının hiç
olmazsa ikinci döneminde 15 Şubattan sonra yüz yüze eğitime geçilmesi için
bütün imkânları zorlamalıdır.

 Bunun için öncelikle
interneti bulunmayan bütün yerleşim birimlerine ücretsiz internet bağlantısı
sağlanmalıdır. Bu konuda en güzel örneği Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı
Mansur Yavaş verdi. İnternet bağlantısı bulunmayan 914 köye ücretsiz internet
bağlantısı sağladı. Her belediye veya İl Özel İdareleri bu imkânı sağlarsa
sorun bir anda çözülür.

 İkinci olarak uzaktan
erişim imkânı bulunmayan öğrencilere tablet veya bilgisayar sağlanmasıdır.
Milli Eğitim Bakanlığı bu süreçte 500 bin tablet dağıtacağını açıkladı. Şu ana
kadar yarısı bile dağıtılamadı. Tamamı dağıtılsa bile problem çözülemeyecek. Bu
konuda milletçe bir seferberlik yapılmalıdır. Bu seferberliği, belediyeleri, STK’ları
ve iş çevrelerini ortak ederek valilikler organize etmelidir.

 Üçüncü olarak köy
okulları derhal açılmalı ve bu okullara hemen çevreden sözleşmeli öğretmenler
görevlendirilmelidir. Taşımalı eğitime tahsis edilen ücretler, hem bu okulların
eğitme hazırlanmasına  hem de
görevlendirilen öğretmenlerin ücretlerine fazlasıyla yeter.

 Dördüncü olarak koronavirüs
vakalarının görülmediği veya çok az görüldüğü yerlerde bütün sınıflarda yüz
yüze eğitime geçilmelidir.

 Beşinci olarak diğer
okullarda ise ikili öğretime geçilmelidir. Cumartesi ve Pazar günlerinden de
yararlanarak her sınıf bazında üç yarım gün yüz yüze eğitim yapılmalıdır.
Hiçbir şey yapamıyorsanız, okulları uzaktan eğitimden yararlanamayan
öğrencilere açın.

 Altıncı olarak bu
öğretim yılında öğrencilerin kaderi, ikinci dönemde yapılacak sınavlarda
alınacak nota göre belirleneceğine göre, yapılacak iki sınav sonucuna göre
başarılı olamayan öğrencilere, üçüncü bir sınav hakkı daha verilmelidir. Ayrıca
şunu sormadan edemiyorum, uzaktan eğitime ulaşamayan çocuklara ne sınavı
yapacaksınız?

 Son olarak Milli
Eğitim Bakanlığı, bu soruna çözüm üretme konusunda, eğitimin bütün
paydaşlarının katıldığı bir Milli Eğitim Bilim Kurulu oluşturmalıdır.

 Hep birlikte bir an
önce çocuklarımızdan uzaklaşan eğitimi bir tarafından tutmalı ve onlara
yaklaştırmalıyız. Bunun için en önemli görev ve sorumluluk Milli Eğitim
Bakanlığındadır. Derhal ikinci dönemde yüz yüze eğitimin şartları
hazırlanmalıdır. Yoksa bir nesil ve dolayısıyla bir millet uçuruma doğru
gidiyor…

Asker ve Akademisyen

0

Asker ve Akademisyen’ isimli eserin yazarı Oktay Alnıak, bir unvan koleksiyoneridir: Emekli General, Makine
Yüksek Mühendisi, Prof. Dr., sohbet ehli, yazar, konferansçı, sivil toplum
kuruluşları emekçisi, yüzücü, basketbolcu… Bunlar bilinenler. Sakladıkları da
vardır herhalde. Meselâ şâirliği veya müzisyenliği olabilir, bestekârlığı bile
olabilir de tevâzu sebebiyle bunlardan bahsetmiyordur.

 

Eserin ‘Ön söz’ü bal tanıda bir sohbet… O tatlı dilli bir insan. Tatlı
dillilerden kem söz sâdır olmaz. O halde eserini okuyalım. Yalnızca ‘okunsun ve faydalanılsın’ diye yazıyor.
İnsanları iyiye, doğruya ve güzele yönlendiren cümleler herkese iyi gelecek.
Bunlardan birincisi: ‘Az ye, az uyu, az
konuş, çok çalış
!’ Yusuf Has Hâcib de Kutadgu Bilig isimli eserinde buna
benzer bir tavsiyede bulunuyor. Kadim Türk millî kültürünün kökleri, binlerce
yıl öncesinden günümüze intikal etmiş. Ne güzel!

 

Asker ve Akademisyen’ edebî tür olarak ‘hayat hikâyesi yönü de olan nasihatnâmedir’ denilebilir. . Fakat
öyle parmak sallamak suretiyle değil, emir kipiyle hiç değil, mütebessim bir
çehre ve pamuk yumuşaklığında bir sesle…

 

Dünyada ve Türkiye’de, nasihatnâmeler
külliyat oluştaracak kadar zengindir. Ferîdüddin Attar’ın ‘Pendnâme’si, Yunus Emre’nin ‘Risâletün’n
Nashiyye
’si, Keykâvus’un ‘Kâbusnâmes’si
çok bilinenlerdendir. Neden ‘Kâbusnâme?’
diye sorulabilir. Rivâyet edilir ki yazarı Keykâvus sebebiyle ‘Kâvusnâme’ idi, dilden dile dolaşırken ‘Kâbusnâme’ oluvermiş. Farsça’dan
Türkçe’ye çeviren Mercimek Ahmed. Eseri günümüz Türkçe’siyle yayına hazırlayan
Bu Vatan Kimin’ şiirinin şâiri Orhan
Şâik Gökyay.  Değerli bir eserdir, hoş
kitaptır.

 

Oktay Alnıak’ın eseri de çok hoş
bir itaptır. O’na dönelim:

 

Eserde yaşadığımız günler,
yaşadığımız hâdiseler, sosyal medya, memleket meseleleri, yapılan yanlışların
günümüze yansımaları var. Meseleler bilinmezse ders alınamaz Con Ahmed’in
devr-i dâim tulumbası veya dolap beygiri gibi tekrar be tekrar döner durur.  

 

Alnıak Hoca veya Alnıak Paşa,
hayatından kesitler sunuyor. Fakat umulmadık yerde, altın tepsi içinde, zümrüt
değerinde nasihatler var. ‘İster okuyun,
ister okumayın
’ derken bir değerli nasihat sunuveriyor: ‘Ne derece düzgün, dikkatli ve vefalı
olunursa o derece güzel işler yapmak mümkün oluyor
.’ Dîvânu Lugati’t-Türk’de
Kaşgarlı Mahmud da yazmıştı. ‘Eğri ok
doğru gitmez
!’

 

Acı tatlı olaylarla yıllar geçer,
Paşa Hocamız Makine Mühendisi olur. Askerliğe devam eder. Hayat güzeldir.
Sevenler sevilir, saygı gösterenler saygı görür. Gündüz vazife, gece kendi
kendisiyle hesaplaşma ve başarının sırrı: Aynı hatayı ikinci defa yapmamak…
İnsan bazen yanlış yapar, kaybedebilir. Fakat tecrübe kazanır, kayıplarını
telâfi eder.

 

Hoca Paşamız sık sık şükrettiğini
söylüyor. Bu da bir gizli nasihattir. Büyüklerimiz, ‘Şükürler nimeti, şikâyetler mihneti artırır’ demişler. Alnıak
Paşa’mız da şükrettikçe nimetlere kavuşuyor.

 

Kara Harp Okulu mezunu ve makine
mühendisi olarak kendisiyle iftihar ederken, ‘dil bilmeyen mühendis sayılmaz’ denildiğinde, yüzündeki tebessüm azalırsa
da bu ince hüzün, hemen isâbetli bir karara dönüşür: Sâde dil öğrenmek mi?
Yüksek Mühendis olmak da programa alınır. Generalliğe terfi de beklenmedik bir
anda gelir. Demiştim ya! Şükürler nimeti artırır…

 

Kitabın 115. sayfasına
gelindiğinde, 44 yıllık üniformalı hayat bitmiş, sivil hayat başlamıştır.
Geçmişe şöyle bir bakıldığında sevilen, saygı gösterilen bir insan olduğu
anlaşılıyor. Bunu; ‘Beni örnek alanlar
olabilir düşüncesiyle dâimâ dikkatli olmasına borçlu olduğu
’ söylenebilir.

 

Alnıak Paşa’, artık ‘Alnıak
Hoca
’dır. Bilir ki disiplin yalnızca askeriyeye has bir hayat tarzı
değildir. Hayatın her safhasında ve herkes için lüzumludur, faydalıdır. Nefis
terbiyesi için kendi kendisine disiplin uygulayan insan, ne güzel insandır.

 

Oktay Alnıak’ı, Süleyman Demirel
Üniversitesi’nde Prof. Dr. Öğretim Üyesi, Kıbrıs Milletlerarası Üniversitesi
Mühendislik Fakültesi’nde dekan, Bahçeşehir Üniversitesi’nde Enstitü Müdürü
olarak görüyoruz. Hâlen İstanbul’un Tuzla İlçesi’ndeki Pîrî Reis Üniversitesi
Endüstri Mühendisliği Bölüm Başkanı olarak hocalığa devam ediyor.

 

Kazandığı tecrübelerin özeti: ‘İyilik ve dürüstlük dışında denenen yollar
yanlış yoldur. Yanlış yola girenler zaman tüketirler, mâcerâya dalarlar,
sonunda yorulur ve kaybederler
.’ Şeklinde özetlenebilir.  Tecrübelerden arta kalan olumsuzluklar da
vardır: ‘Başarı cezâsız kalmaz!’
Fakat O’nun alnı, soyadı gibi ‘ak’tır. Veremeyeceği hiçbir hesap yoktur. Pasif
husûmetleri kendisine has tebessümlerle bertaraf eder. Sosyologlar diyorlar ki:
Sevdiğiniz, sizi sevmesini istediğiniz
kimselerle telefonda bile konuşurken tebessüm ediniz. Muhatabınız hissedecektir
!’
Dünyayı felâket gibi saran pandemi tusunamisi telefon konuşmalarında muhataba
erişemiyor. Fakat küçük bir tebessüm telefon aracılığıyla binlerce kilometre ötelere
ulaşıyor. Efsunkâr alışkanlık… Sen nelere kadirsin! Alnıak Hoca’nın tebessümünü
kıskananlara, otobüs ve kamyonların arka tampon üzeri aforizmasını
hatırlatayım: ‘Haset etme ne olur,
İstersen senin de olur

 

İç ve dış meseleler de Sayın
Alnıak’ın ilgi ve bilgi alanındadır. İstifade etmek isteyenler 145-174.
Sayfaları okumalılar.

 

Bir görüşe göre problemleri
büyüterek veya devamlı olarak aynen yansıtıp moral bozanlar ‘bozguncu’ olmakla itham edilir. Bilge
özelliğine sâhip Alnıak Hoca, bu ithama mâruz kalmamak için çözümler de teklif
ediyor.   

 

Hocamızın gençlere
tavsiyelerinden bazıları: 

 

-Her ne olursan ol,
milletlerarası geçerliliği olan bir dili mutlaka çok iyi seviyede öğreniniz!
(Paşamızın hayranlık duyduğum hoşgörüsüne sığınarak küçük fakat önemli bir
ilâve yapmak isterim: Fakat önce Türkçe, illâ Türkçe…)

 

Yunus Emre de diyor ki:

Girdim ilim meclisine

Eyledim, kıldım talep!

Dediler ilim geride

İllâ edep, illâ edep!

(Sayın Hocamız ile dil
hassasiyetimiz milimetrik ölçüde örtüşüyor. (s: 346-347)

 

Diğer tavsiyelerden bir buket:

-Aklınızın ermediği yerde frene
basın.

-Hayatta en önemli husus,
kalitedir.

-Akademik tavsiyeler 195-200.
Sayfalarda.

-Tasarruf alışkanlık olmalı.
(Sayfayı hazırlayandan küçük bir ilâve: Tasarruf gelirden değil giderlerden
yapılır)

-Memleketimizdeki en önemli
problem eğitimsizliktir. Temel ilimlerin eğitimine önem verilmelidir.

-Testiyi kırmadan suyu taşımak
gerekir. Bunun için de su taşıma eğitimine ihtiyaç var.

 

(Eğitim, eğitim yine eğitim…
Fakat Prof. Dr. Nurettin Topçu diyor ki: ‘Eğitim
sistemimizin iki eksiği var: Eğitim ve sistem
…’

 

Kitaptan aktarılacak çok satırlar
ve fikirler var. Fakat bu bölümün kelime sayısı tamamlandı.

 

Bu kitabı edininiz ve ilk olarak
367. sayfanın başındaki paragrafı okuyunuz.  Memleketimizin durumunu dört satırla bu kadar
muhteşem özetleyebilecek başka bir fikir adamı bulamazsınız.

 

İyi okumalar efendim.  

 

LİMAN YAYINEVİ

Sağlık
Mahallesi, Ataç Sokağı Nu: 7/12 Kızılay. Ankara. Telefon: 0.536-275 90 15  
www.limanyayincilik.com 

 

  

 

Emekli General,
Makine Y. Mühendisi Prof. Dr. OKTAY ALNIAK:

1962 yılında Kara Harp Okulu’ndan subay olarak mezun
oldu. 1971 yılın­da Ege Üniversitesi’nde
Makine Mühendisliği Lisans, 1978 yılında İstanbul
Üniversitesi, İşletme Fakültesi, İşletme
İktisadı Enstitüsünde İşletmecilik
İhtisası,
1981 yılında Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’nde Yük
sek
Lisans (Master) öğrenimlerini tamamladı.

 

1986-1987 yıllarında Kanada’da
National Research Council’de NATO bur
suyla araştırma yaptı.

 

1982-1990 yıllarında, Gazi
Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’nde ‘Mühen
dislik Malzemelerinin Yüksek
Sıcaklıkta Deformasyonu ve Süper Alaşım­
lar’ konusunda yaptığı çalışma ile
doktora derecesi aldı. 1994 yılında doçent,
2002 yılında profesör oldu.

 

Kara Harp Okulu’nda Teknik Bölüm
Başkanlığı, Süleyman Demirel Üniversitesi’nde Öğretim Üyeliği, Uluslararası
Kıbrıs Üniversitesi’nde Mühendislik
Fakültesi Dekanlığı Koordinatörlüğü ve Fen
Bilimleri Enstitüsü Müdürlüğü görevlerinde bulunmuştur.

 

1962-2001 yılları arasında; Türk
Silahlı Kuvvetleri’nde görev yaptı. Kara Harp Okulu’nda
akademik
çalışmaları yanında, Millî Savunma Bakanlığında, Savunma Sanayi Dış İlişkiler, Teknik Hizmetler ve Dış Tedârik
Dairesi Başkanlıkları gö­revlerinde bulundu. Güvenlik, lojistik ve tedârike
ilişkin ileri teknoloji proje
lerinde
görev yaptı. Savunma Sanayi, Dış İlişkiler, Avrupa Bağımsız Program
Grubu
(IEPG), NATO (CNAD) konularında çalıştı.

 

Bilim Dünyası’nda; 1993 yılında
TÜBİTAK Hüsamettin Tuğaç Vakfı Araş
tırma Birincilik
Ödülü’ne, 1995 yılında İMED Bilim ve Teknolojiye Katkı­da Üstün Başarı
Ödülüne, 1999 yılında İstanbul Üniversitesi ve Dünya Gru­
bunca Yılın
İşletmecileri ödülüne layık görüldü.

 

Süper alaşımların yüksek sıcaklıkta davranışları,
savunma sanayi, teknolo­ji ve proje
yönetimi konularında ELSEVIER, AGARD, CANMET, TÜBİTAK
ve muhtelif dergilerde yayımlanmış makaleleri;
Savunma Sanayi, Proje Yö
netimi, Avrupa Birliği ve İnsan Hakları
konularında kitapları mevcuttur.

 

Endüstriyel ve ilmî çalışmalar
kapsamında; Millî ve Milletlerarası Hid­rojen Enerjisi Kongreleri Başkanlığı
ve Elimsan İlmî Araştırma Grubu (EBAR) Başkanlığı görevlerini yürütmektedir.

 

Bahçeşehir Üniversitesinde
öğretim üyesi ve
Üniversite-Sanayi
işbirliği faaliyetleri koordinatörü olarak görev yaptı. Hâlen Pîrî Reis
Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak eğitim faaliyetlerine devam etmektedir.

 

 

 

 

KUŞBAKIŞI

 

ORHUN
ÂBİDELERİ

Milletler maddî ve mânevî değerleriyle
kültürlerini oluştururlar. Her milletin kendisine has kültürü vardır.
Kimilerine göre 40.000, kimilerine göre 4000 yıllık târihi olan milletimize ait
en önemli ve kıymetli maddî kültür varlıklarımızın başında Orhun Âbideleri gelir. Âbideler; Türk medeniyetinin, kültürünün ve
târihinin tek kelimeyle Türk varlığının şaheseridir.

 

Yuluğ Tekin’in hazırladığı Orhun Âbideleri’nde
Türk’ün târihi, başarılı devlet adamlarının hayatı, hâkanın milletine öğütleri,
devlet anlayışı, devlet-millet ilişkileri ve Türk’ün ‘Töre’si vardır. Türk
cihan hâkimiyeti mefkûresi bu Âbideler de taşa kazındı ve günümüze intikal
etti. Burada, mefkûrenin ezelî ve ebedî olduğu belirtilmiştir. Bu ifâdenin
içinde; yeryüzündeki bütün insanlar ve ülkeler arasında herhangi bir ayırım
yapılmadığı, bütün insan topluluklarını içine alan dünyayı idâre etme
yetkisinin Türk hâkanına Tanrı tarafından verilmiş olduğu mânâsı da vardır. Bu
aynı zamanda Türklerdeki Tanrı inancının çok kuvvetli olduğunun
göstergesidir. 

 

Prof. Dr. Muharrem Ergin’in yayına hazırladığı eserin 52. baskısı Kasım
2020’de yayınlandı. 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde ve 192 sayfadır.

 

BOĞAZİÇİ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Çatalçeşme Sokağı Nu: 44 Kat: 3
Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-520 70 76 Belgegeçer: 0.212-526 09 77  e-posta:
bogazici@bogaziciyayinlari.com //   www.bogaziciyayinlari.com.tr 

 

 

ÖKSÜZ
AĞAÇLARIN ÇOBANI

 

İsmâil
Güzelsoy’un
telif
ettiği eser, 13,5 X 21 santim ölçülerinde ve 216 sayfadır.

 

Hiçbir aşk hikâyesi, yaşayanlar ile onu takip
edenler için aynı şey değildir. İsmâil Güzelsoy, dışarıdan bakanların gülüp
geçeceği o coşkulu savruluşun hikâyesini anlatıyor. Aynı zamanda bir ağacın
toprağı kucaklayan kökleri gibi görülmeyen şeylerin masalıdır.

 

İstanbul’un altına tünel kazıp kayıp
sevgilisini arayan bir adamın tutkulu aşkının hikâyesi, Ferhat ile Şirin’den
Orpheus ile Eurydike’ye, masallara, hayallere ve rüyalara kadar, hayatımıza
dâhil olmuş birçok şeyi kucaklıyor.

 

Öksüz
Ağaçların Çobanı
,
Yürüyen ağaçların, gerçekle aldanmayı reddeden Meryem’in, Pinokyo’yu sorgulayan
emekli bir hayat kadınının büyülü hikâyesidir.

 

Şiir
gibi satırlarla dolu kitaptan sevginin ritmini bütün hücrelerinizde hissettirecek bir cümle:

Şimdi
bir ıslığın sarhoşluğunda senin beni bulacağın cehennemlere gönüllü gidiyorum.
Neyin narıyla yandıysak, ondan doğacağız. Çünkü aşk bir insanı yeniden
doğurmaktır. Aşk iki kişiyi tek ruhta akıtmaktır veya iki ruhu tek bedende
sınamak… Cennet bir insandır çünkü cehennem de
…’

 

İsmâil Güzelsoy’un eserinde masalla gerçek,
efsâneyle hikâye bir biriyle kaynaşmış, çay ile su gibi ayrılamaz bir bütün
oluşturmuştur.

 

Milliyetçilik Üzerine

Milliyetçilik, sadece
bir ideoloji değil, bir yaşayış ve duruş tarzıdır. Maddi ve manevi açılardan
milletlerin kendi ülkelerinin menfaat ve çıkarlarını her şeyin üstünde tutma
anlayışıdır. Başka bir ifade ile; kendi milletini ve kültürünü yaşatmak ve
onları yüceltmek için yapılan çabalar, benimsenen ilkeler, milletin devletine
sadakat duyguları içinde bağlanması, güçlü bir gelişme içinde zorlukları
bertaraf ederek milletini diğer milletler nazarında eşit ve hür duruma getirmek,
milletin bütün fertlerini tasada, kederde ve kıvançta ortak ve bölünmez bir
bütün yaparak, adalet duygusu içinde yaşamalarını sağlamaktır.

       Geçmişte olduğu gibi,
bugün de milliyetçiliğe düşman olan ve içlerine bir türlü sindiremeyen bazı
çevreler, laf ebeliği yaparak milliyetçiliği küçümseme cüretine kapılmışlardır.
Oysa; milliyetçilik alay edilecek, hor görülecek ve küçümsenecek bir düşünce
sistemi değildir. Toplumlara ders veren, onların düşünce ufuklarını aydınlatan,
benliklerini pekiştiren ve karakterize eden sosyolojik bir gerçektir. Her devirde
olduğu gibi bugün de “ Yükselen Bir
Değer “
olmaya devam etmektedir. Tarihte, coğrafyada, siyasette veya
hepsini içine alan kültürde milliyetçilik yapmak yadırganmamalıdır. Çünkü,
kendi vatanını, bayrağını, insanlarını, dilini, tarihini, ananelerini, gelenek
ve göreneklerini sevmekten daha güzel ve daha ulvi ne olabilir?

       Mazlum ve ezilen
toplumlar, ancak milliyetçilik sayesinde esaretten ve kölelikten kurtularak
hürriyet içinde yaşama sevincine kavuşmuşlardır.

       Avrupa’da ideolojik
mahiyette milliyetçilik Fransa’da 1789
Fransız İhtilâli
ile birlikte başlamış ve daha sonra da Avrupa’da milli
devlet kavramı ortaya çıkmış ve bu akım hızlı bir şekilde güçlenmiştir. Napolyon Bonapart’ın bütün Avrupa’yı fethetme hareketi, diğer Avrupa
ülkelerinde milliyetçiliği harekete geçiren önemli sebeplerden biri olmuş ve
20. yüzyıldan itibaren tüm dünyada politik düşünce tarzı haline gelmiş ve
milletlerin kendi kaderlerini tayin etmede önemli bir rol oynamıştır.

       Türklerde
milliyetçilik hareketlerinin, Türklerin tarih sahnesine çıkması ile başladığını
ve söz konusu olan İhtilal ile ortaya çıkmadığını söyleyebiliriz. Fakat,  Osmanlı
Devleti
’nin son dönemlerinde bazı kişi ve çevrelerin bu İhtilâl’den
etkilendiklerini de söylemek durumundayız. Batı’da milliyetçilik Fransız İhtilâli ile başlar, ancak Türkler’de Kaşgarlı Mahmut’un Divanu Lügati’t Türk adlı
eserinde belirtildiği gibi Göktürk
Yazıtları’nda,
Türk Milliyetçiliği’ni
ifade eden yazıların olduğu görülüyor ve yukarıdaki ifadeleri doğruluyor.

       Bazı ilim, fikir,
düşünce ve siyaset adamlarının milliyetçilik hususundaki düşüncelerini
belirtmek gerekirse; Mustafa Kemal
Atatürk
şöyle söylüyor: “ Milleti millet yapan düşünce gücünün temelini
milliyetçilik teşkil etmektedir. Milliyetçilik, milli benlik, milli birlik,
milli ahlak, milli ekonomi, uygarlık ahlakı, milli duygu ve insani duygunun
birleşmesinden meydana gelmiştir. Prof. Dr. Mustafa E. Erkal da: “
Milliyetçilik, kendi milliyeti dışındakileri aşağılamak, dışlamak değil;
başkaları ile Dünyayı eşit, adil, anlamlı ve istismar edilmeden paylaşabilecek
şuur ve olgunluğa erişmedir.” diye yorumluyor. Anthony D. Smith de şu
yorumu yapıyor: “ Çağın ruhunu yansıtmaktadır ve daha eski sembol ve fikirlerle
de bağlantılıdır.” Milliyetçilik ile ilgili görüş ve düşüncelerini açıklayan
kişilerin yorumlarına devam edelim. Alparslan
Türkeş
bu konuda diyor ki: “ Milliyetçilik; gece hayatıyla, içki ve kumar
masasında belli olmaz. Asıl milliyetçilik; vatanına, milletine, tarihine,
kültürüne, dinine sahip çıkmakla ve yaşamakla olur.” Prof. Dr. Erol Güngör,
tarih ve dilin milliyetçilik için çok önemli olduğunu “ Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik
“ isimli kitabında belirterek şunları söylüyor: “…Dilimizin kaynağı
eskilerdedir; dinimizin kaynağı eskilerdedir; soyumuzun kaynağı eskilerdedir…”

       Sonuç olarak;
makalemizi Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Milliyetçiliği hususundaki şu veciz sözleriyle bitirelim:

 

       “ Türk
Milliyetçiliği, ilerleme ve gelişme yolunda ve milletlerarası temas ve
ilişkilerde, bütün çağdaş milletlere paralel ve onlarla bir uyum içinde
yürümekle beraber, Türk toplumunun özel karakterini ve başlı başına bağımsız
kişiliğini korumaktır.” Mustafa Kemal Atatürk bu yorumu ile kısaca; Batı’nın
ilminden, irfanından, teknolojisinden, dayanışmasından faydalanalım ve ancak,
Türk Kültürünü ve Benliğini de her şeyin üstünde tutalım ve koruyalım diyor.

      

 

 

Faydalanılan Kaynaklar:

 

Suavi Aydın, Modernleşme ve Milliyetçilik, Gündoğan Yayınları,
İstanbul

Erol Güngör, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, Ötüken Yayınları ( 8.
Baskı ),

                     
İstanbul, 1992.

Erol Güngör, Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik, Ötüken Yayınları,
İstanbul,

                      2010.

Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Türk Kültür Yayınları,
İstanbul, 1975.

Mustafa E. Erkal, Etnik Tuzak, Derin Yayınları ( 5. Baskı ),
İstanbul,

                            
1978.

Mustafa E. Erkal, Çok Kültürlülük Virüsü ve Milliyetçilik,
Aydınlar Ocağı

                            
Yayını, İstanbul, 2020.

Mustafa E. Erkal, Etnik Tuzak, Kimlik ve Açılımlar, Derin
Yayınevi,                                                                    

Cemil Meriç, Bu Ülke, İletişim Yayınları, ( 5.Baskı ), İstanbul,
1985.

Anthony D.Smith, “ Milliyetçilik ve Küresel Kimlik “, Türkiye
Günlüğü,

                               
Mart-Nisan, 1998.

Orhan Türkdoğan, Osmanlı’dan Günümüze Türk Toplum Yapısı, Çizgi

                              
Yayınevi, Konya, 2015.   

Konudan Konuya (1)

0

 

     İstanbul’da
Bâbıâli; bir zamanlar matbuatın, neşriyat ve her türlü yayının merkezi
durumundaydı. Her türlü gazetenin değil Türkiye, bilhassa Türk Dünyası’na
dağıtım yapıldığı bir merkezdi. Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında İstanbul;
sadece payitaht / başkent değil aynı zamanda bir kültür odağı idi. Hele
Bâbıâliye doğru Sirkeci’den yukarı doğru çıkarken solda meşhur Meserret
kıraathanesi vardı ki, tüm yazar çizer takımının uğrayıp buluştuğu bir uğrak
yeriydi. Çünkü biraz ileride gazete binaları, yayın organları vardı. Şimdi
gazeteler çeşitli semtlere dağıldı. Bâbıâlinin o zamanki görkemli hâli
hatıralarda kaldı. İşte böyle bir mekânda olmanın, o bölgede bulunmanın nasıl
bir mânevî kazanç sağladığını, şu konuşmadan daha iyi anlıyabiliriz:

     -Nerede
çalışıyorsun?

     -Bâbıâlide
kapıcıyım.

     -Ne mezunusun?

     -İlkokul.

     -Hayır sen iki
fakülte mezunusun!

     -Aman beyim
benimle alay mı ediyorsunuz? Ben ilkokul mezunuyum hem de iki fakülte mezunu
nasıl olabilirim?

     -Evet sen iki
fakülte mezunu sayabilirsin kendini! Çünkü Bâbıâlide olmak, orada çalışmak
insana bu seviyeyi kazandırır. Okuyamadım diye hiç üzülme diye de tesellide
bulunur.

     İşte bir zamanlar
Bâbıâli böyle bir konumda idi.

     Nitekim ben de
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü mezunu olduğum halde, her
şeyimi, aynı zamanda Bâbıâlide olmama ve bazı gazete ve yayınevlerinde
çalışmama, çok değerli birçok yazar-çizerle tanışmama borçluyum.

     Bâbıâli’de sıradan
işlerde çalışan kabiliyetli fakat tahsili yetersiz nice kimselerin; nâşir /
yayıncı, yayınevi sahibi olduklarına bizzat şâhit olmuşumdur.

x

     “Hak ile yeksan
olmak.” Yani “Yerle bir olmak.” cümlesinde geçen “Hak” kelimesi Farsça olup
“Toprak” demektir. Hı ve Kef’le yazılır. Ha ve Kafla yazılan “Hak” ise
bildiğimiz Hakk ve Tanrı demektir. Bazıları toprak mânâsına gelen Farsça
“Hak”ın; Tanrı anlamına gelen “Hakk” sanılacağı endişesiyle “Hak” karşılığı
olan “Yer” kelimesini kullanarak “Hak ile yeksan olmak”ı “Yer ile yeksan olmak”
şeklinde kullanıyorlar. Haklılar ama daha doğrusu “yeksan” ın da karşılığını
kullanarak “Yerle bir olmak.” demek daha doğru değil mi? Türkçemizde tam
karşılığı varken, “yeksan” kelimesine yer vermeye gerek var mı?

x

     Kâinat ile Allah,
İnsan ile Ruh arasında bir münasebet kurabiliriz. Nasıl ki Allah kâinat /
Evren’den münezzeh / uzak / alâkasız ise, Ruh da Beden’den münezzeh. Allah her
şeyden sırasız olarak haberdar / haberli. Ruhun da Bedendeki her şeyden sırasız
olarak haberi var.

     Allah ne yerdedir
ne gökte. Mekândan münezzeh. Ruh da ne kolda ne bacakta; vücuttan münezzeh
fakat vücudun her yerinde hazır ve nâzır, üstelik aynı anda.

x

     Yanan bir ampulün
ışığı; ampulü meydana getiren maddelerden ileri gelmez. Ampule dışarıdan gelen
elektrik / cereyanından ileri gelir. Beden de ampul gibidir. Canlılığı bedenden
ileri gelmez. Hak’tan gelen bir cevher, bir nur yani ruhtan ileri gelir. Yani
ampul masdar / kaynak değil; mazhar / ışığın kendisinde zuhur ettiği, göründüğü
bir mekândır.

x

     Madde mânânın
kesif / yoğunlaşmış hâlidir. Her zaman mânâ önce, madde ise onun sonrası yani
zuhurudur. Âdeta ete kemiğe, taşa toprağa dönüşmüşüdür. Mânâ olmasaydı madde
olmıyacaktı.

     Karar alınmasaydı
hiçbir şey meydana gelmezdi. Plân da bir karardır. Plân olmasaydı binalar
ortaya konabilir miydi?

Cengiz Çandar’dan Düzeltme

DİKTATÖR başlıklı
son yazımda
Cengiz Çandar’ın Hürriyet Gazetesindeki 31 Ocak 2015
tarihli köşe yazısından bir alıntı yapmıştım. Alıntının kaynağını verirken “bir
dönem siyasi iktidarı kayıtsız destekleyen ancak Cemaat- AKP kavgasının
ardından AKP ile ters düşen Cengiz Çandar”
ibaresini kullandım.

Yazımın
yayımlanmasından sonra Sayın Cengiz Çandar bir açıklama gönderdi.

Cengiz Çandar
uzunca bir dönem ülkemizin en etkili gazetecilerinden biri idi. Birçok konuda
farklı düşünsem de yazdıklarından çok şey öğrendim.

Kendisi hakkında
“tırnak içinde” yazdığım nitelemeyi
https://odatv4.com/cengiz-candarin-yeni-adresi-1101171200.html adlı haberde
kullanıldığı şekliyle vermiştim. Bu haberde ilave olarak “Cemaat
kumpaslarına verdiği destekle bilinen Çandar”
ibaresi de vardı.

Bu nitelemenin
kaynağını yazmadığım için düzeltme talebine benim muhatap olmam normal. Ama
anlaşılan Cengiz Çandar’ın hakkındaki algı düşündüğünden yaygın ve
düzeltmesi kolay olmayacak.

Ben üzerime düşeni
yapıyor ve Sayın Çandar’ın mesajını aynen paylaşıyorum.

****

Cengiz Çandar’ın Mesajı

Sayın Ruhittin
Sönmez
,

Bana da gönderme
yaptığınız yazınızı okudum. İki noktada temel yanlışı düzeltmeme izin veriniz.

Benden “bir
dönem siyasi iktidarı kayıtsız destekleyen” diye söz etmişsiniz. Hiçbir
dönem hiçbir siyasi iktidarı kayıtsız desteklemedim.
Ne bu siyasi iktidarı
ne de kendisinden öncekileri.

Ardından
“Cemaat-AKP kavgasının ardından AKP ile ters düşen” şeklinde
kullanmış olduğunuz ifade, sanki benim AKP ile ters düşmemin nedeni olarak
AKP’nin Cemaat ile ters düşmüş olduğu, dolayısıyla benim de
“Cemaatçi” olduğum şeklinde tümüyle gerçek dışı ve dolayısıyla
hakkımda haksız bir algılamaya yol açacak nitelikte.

Hayatım hiçbir
döneminde “Cemaatçi” olmadığım
gibi, AKP ile neden ve ne zaman ters
düştüğüm arşivdeki yazılarımdan ve bir çok televizyon konuşmamdan görülür ve
anlaşılabilir. AKP’ye karşı, yazının ilgili bölümünde ifade
ettiğinizin tam aksine, her vakit mesafeli bir yaklaşımım oldu.

En önemlisi 2013
Gezi olaylarını, iktidar ile aramdaki köprülerin -ne kadar kurulmuş ise- bir
daha kurulamayacak biçimde atılması
olarak Gezi dönemindeki yazılarımda
açıkla ilân etmiştim. Bu iki noktada bir düzeltmede bulunursanız sevinirim.
Başarılar diler, saygılar sunarım.

Cengiz Çandar

***************************

AKP’nin Yarattığı
Hayal Kırıklığı

Cengiz Çandar usta
bir gazeteci. Kısa bir açıklama yaparak mesajının kendi sözleriyle aynen yayınlanmasını
kolaylaştırdı. Ben daha iyi anlaşılması için, köşemin geri kalanını da
kendisine açmak istiyorum.

Çandar, Gazeteci Ahmet
Sever’in “İçimde Kalmasın / Tanıklıklarım” adıyla yayımlanan
kitabına verdiği söyleşide şu cümlelerle özeleştiri yapmıştı.

Cengiz Çandar, bu söyleşide AKP iktidarına
desteğini, “kayıtsız” değil, “askeri vesayete karşı mücadele”, “ülkem
ve halkım için demokrasi istemek”, “Türkiye’nin Avrupa Birliği rotasında
yürümesi” gibi hedefler ve ilkeler kapsamında verdiğini söylüyor.

Çandar’a göre, kendisinin
AKP ve Erdoğan ile uzaklaşmasının Cemaatle alakası yok. Bu
uzaklaşmanın temel sebebi “mevcut iktidar mensuplarının, derin
devlet’ denilen yapıya teslim olması, onun bir parçası haline gelmesi”
idi. 

Geçmişte AKP ve
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a verdiği destek konusunda
,
“gelinen noktada büyük bir yanılgıya kapılmış olduğumu da görüyorum” diyor.

Çandar’ın yaşadığı
duygusal kırılmayı ve ruh halini kendi cümlelerinden okuyalım:

Mevcut iktidar
mensuplarının, zalim olma kapasitelerini fark etmedim. Müslümanlığın
asgari ahlak ölçülerine sahip olmak gerektiğini varsaydığım için akıl almaz
derecede yalancı
olabileceklerini aklıma getirmedim. Bugün Türkiye’nin
başında bulunan bazı insanlara ve en başta “Tek Adam” olarak ortaya çıkan
şahsa
dair yanılgılar yaşamış olduğum da bir gerçek.

Ne var ki, gelinen
noktaya bakarak, “Bu kişilerle beraber olarak tekrar aynı mücadeleyi verir
miydin?”
diye bir soru sorulsa, büyük bir gönül rahatlığıyla “Evet!”
diyemem doğrusu.

En azından, başörtülülerin
hakkı ve özgürlüğü için
mücadele vermiş olmaktan ötürü, bunu bir demokratik
hak olarak görmeye devam ettiğimden ötürü pişman değilim. Ama o
başörtülülerin bir bölümünün bugün ne kadar insafsız, vicdansız, benim
gibilerin karakter katlinde ne kadar ön aldıklarını
görerek, yine aynı
durum ile karşılaşsak, kendimi bundan yirmi yıl önceki gibi helak edeceğimi hiç
sanmıyorum.

Lord Acton’un ‘İktidar bozar, mutlak iktidar
mutlaka bozar’
diye bir sözü vardır. Sanki bu sözü, Türkiye’deki siyasi
İslamcı hareketin AKP’nin 2011’den sonraki dönemini görerek söylemiş.

Başta Tayyip
Erdoğan, iktidarı ‘mutlak iktidar’ haline dönüştürmek için büyük gayret
gösterdiler ve mutlak surette bozuldular.

İktidar onları
öyle bozdu, muktedir olarak onlar Türkiye’yi ve İslamcılığı öyle bozdular ki
, onları tahlil
etmek ve yargılamak için ‘İslamcı’ sıfatı kullanmak caiz mi, emin değilim.

Türkiye’deki AKP
tecrübesinin, bugün geldiği nokta itibariyle artık “ılımlı İslam”ın bir
iktidar alternatifi olarak kabul edilebilirliği kalmadı.”

****

Çandar’ın “Kürt
Sorunu”
dediği mesele hakkında, “çözüm süreci” kapsamında uygulanan “teröristle
müzakere”
yöntemini hiçbir zaman doğru bulmadım. Çözüm sürecinde de şimdi
de “terör ve teröristle mücadele” öncelikli yöntemi savunuyorum.

“Kumpas davaları” ile ordu
kadrolarının ve siyasetin dizayn edilmesine de karşı çıktım.

Bu temel konularda
Cengiz Çandar’dan farklı düşündüğümüz açık.

Ancak “mutlak
gücün iktidarı bozduğu,
onların da Türkiye ve İslam’a ciddi zarar
verdiğine”
dair tespitlerine aynen katılıyorum. Zaten çok sayıda köşe
yazımda benzer cümlelerle aynı görüşleri paylaştım.

2020’nin Yaprakları Dökülürken

                      Sonbaharların bir özelliği ilkbaharın yeşillendirdiği bitkilerin
sararması, ağaçların yapraklarının sararıp dökülmesidir. Bu,  yeşilin tabiata verdiği neşe ve coşkunun yerine
hüzne dönüşmesine sebep olur. Şu günlerimizdeki hüznümüzü,  bazı dost ve arkadaşlarımızın kaybı ve buna COVID-19
salgınının kısıtlamalarının eklenmesi ayrıca artırmıştır.

                      Vefatı
ile bizleri üzen isimlerden biri Ali
Koç’tur.
İzmit merkezde ticaretle uğraşan bu hemşerimizi Kocaeli Aydınlar
Ocağı faaliyetlerinden tanırım. Beyefendi tavrı, bulunduğu ortamlardaki yapıcı
yaklaşımları ile çevresine örnek olan bir insandı. Kendisi 70 li yıllarda Adalet
Partisi ve 80 li yıllarda Anavatan Partisi’nde yöneticilik yapmıştır. Şehrimizin
sorunlarının çözümünde gerek sivil toplum kuruluşları gerekse siyasi parti
çalışmaları ile faydalı olma gayretini hep sürdürmüştür. Ocağımızın
faaliyetlerine eşi Nevin hanımla katılırdı. Sohbetlerinde çok iyi yetişmeleri
için hiçbir fedakarlıktan kaçınmadığı çocukları makine mühendisi Murat bey,
elektronik mühendisi İskender bey ve halen Kocaeli Üniversitesi’nde öğretim
görevlisi olan Prof. Nevcihan hanımla gurur duyardı. Kendisini rahmetle anarken
geride kalan eşi ve çocuklarına sağlık ve mutluluklar dilerim. Diğer bir kaybımız
Fevzi Genç’tir.  Kandıra‘nın yetiştirdiği bu güzel insanı İSU
yönetim kurulu üyeliğim sebebiyle tanımıştım. Bölgeye yapılan Namazgâh
Barajının açılışına müteakip muhtar olan yeğeni ve o bölgenin köy muhtarlarının
bir kısmı ile hem teşekkür etmek hem de çözülmesi gereken bazı sorunları dile
getirmek üzere gelmişlerdi. Bu tavrı onun yüksek sorumluk taşıyan samimi ve
öncü bir kişiliği olduğunu göstermekteydi. Gördüğüm kadarı ile Kandıralılar
Derneği toplantıların aranan bir yüzü idi. Bu toplantılara mutlaka getirdiği Kandıra
yoğurdu onun için güzel ve makbul bir hediyeydi. Kasabasına, köyüne, çevresine
faydalı olma gayreti, bu konudaki yüksünmez tavrı onu takdir edilen ve aranan
bir insan yapmıştı. Kendisini Aralığın ilk haftası geçirdiği kalp krizi sonucu
genç sayılacak bir yaşta kaybettik. Sonbahardan kışa girerken bizi hüzne boğan
diğer bir kaybımız Ahmet Erdoğan
olmuştur. 85 li yıllarda kavurma yemeği için Yuvacık’daki küçük lokantası
İzmitliler için aranan ve gidilen bir adresti. Babası Hasan Usta (Cumhurbaşkanımız
Recep Tayyip Erdoğan’ın abisidir) ile birlikte işlettikleri bu lokantayı
1995’te İzmit Sanayi Sitesi dört yola taşımıştı. Bu adresinde kavurma dediğimiz
et yemeği, kuru fasulyesi ve özel yaptırılmış ev yoğurdundan yemek isteyenler
için aranan, gidilen bir adres olmaya devam etmiştir. Etin seçiminden pişirilip
servis edilmesine kadar dikkat eden, işini aşk ile yapan, müşterilerine karşı
beyefendi kişiliğiyle saygı uyandıran Ahmet Erdoğan örnek bir esnaftı. 7-8 yıl
önce yakalandığı kanser hastalığını yenip işinin başına dönmüştü. Fakat
yakalandığı Covit-19 hastalığını maalesef atlatamayarak aramızdan ayrılmıştır. Bu
ve benzeri kayıplar bu sonbaharı bize daha hüzünlü yapmıştır.

           Bir de düşmemeye
çalışan yapraklarımız vardır. Bunlardan birisi Bedri Akçay’dır. Şu anda yoğun bakımdaki covit-19 hastalarındandır.
Kendisi 35 yıl sağlık hizmeti verdiğim Kocaeli Tıbbi Tahlil Laboratuvarımdaki
yardımcılarımdandı. Başta Aydınlar Ocağı olmak üzere sosyal çalışmalarımda hiç
yüksünmeden fedakârca yardımcı olmasını unutamam. Emekli olduktan sonra
fotoğraf merakı O’nu bu alanda sevilen sayılan bir insan yapmıştır. Çektiği
fotoğraflar büyük beğeni alarak bu alanda çalışanların takdir ettiği eserler
arasına girmiştir. Dilerim ki hastalığını atlatıp ortaya koyacağı fotoğraflarla
şehrimizi de tanıtan çalışmalara imza atar.

           Yazımı tüm ölenlerimize rahmet, hastalarımıza
şifa ve 2021 in bu salgının tüm olumsuzlukların bittiği daha iyi bir yıl olarak
geçmesi dua ve dileklerimle bitirirken tüm dost ve okurlarıma saygılarımı,
sevgilerimi sunarım.

Diyanet İşleri Başkanlığı’na

0

Muhterem Başkanım, ehemmiyetine binaen önce şu hususu
ifade edeyim ki, niyet ve maksadım hiçbir kimseyi şikâyetetmek değildir. Bu
yazıyı sizlere yazmamın yegâne sebebi, sade bir vatandaş olarak hayatın içinden
Diyanet camiasında zaman zaman görmüş olduğum bazı aksaklıkları sizlere arz
etmekten ibarettir.

         Arz edeceğim birinci husus şudur:
Camilerde vazifeli olan imam efendiler, zaman zaman Sabah Namazlarında camiye gelmeyi
ihmal etmektedirler. Bu husus sadece benim şahsi kanaatim olmayıp, birçok
yerlerde ki cemaatin ortak kanaati halinde bulunmaktadır.

Ben emekli bir vatandaş olarak imkân buldukça gezerim..
Gittiğim yerlerde de Allah’ın izniyle mutlaka Sabah Namazı için camiye giderim.
Fakat gittiğim camilerde tevafuk mudur, tesadüf müdür bilmiyorum fakat vazifeli
imam efendinin o sabah camiye gelmediği görülmektedir. Enteresan olan durum da
şudur ki, gelmeyen imam efendilerin birçoğu caminin bitişiğinde bulunan lojmanlarda
ikamet etmektedirler.

         Bu husus ile alakalı olarak bizzat
yaşamış olduğum bir durumdan bahsetmek istiyorum. Ben hâlihazırda doğup
büyüdüğüm yerin haricinde, başka bir vilayette ikamet etmekteyim. Fakat sıla-i
rahimin ehemmiyetini bildiğim için her sene bir defa, bazı hallerde de iki defa
olmak üzere, memleketime giderim. Bu arada başta, anam babam olmak üzere, bütün
eş, dost ve akraba-i taallukatın mezarlarını ziyaret etmek maksadıyla da
doğduğum köye kadar giderim. Sabah ezanı okununca da haliyle camiye giderim.
Fakat camiye gidince bir de bakarım ki, caminin kapısı kilitli.  Meğer imam kendi sesinden okuduğu ezanı banda
alıp otomatiğe bağlamış. Biliyorum ki imam efendi caminin bitişiğinde ki
lojmanda ikamet ediyor. Gidiyorum zilini çalıp imam efendiyi yatağından
kaldırıyorum. Bu husus, her köye gidişimde ayni şekilde tekerrür etmiştir.
Şimdi o imam, tayin olmak suretiyle başka yere gitmiş bulunmaktadır. Yerine
gelenin ise, henüz ne yaptığını bilmiyorum. Buna benzer bir durumu ayniyle
bundan yıllarca önce 1990 lı yıllarda İstanbul Fatih de bulunan Ak Şemsettin
Camiinde cemaat olduğum yıllarda da yaşamıştım.

 Bu gibi meydana
gelen aksamalar zaman zaman bazı cemaat tarafından müftülüklere intikal
ettirilmekte ise de verilen cevap hiçbir zaman “ bakarız ederiz” den ileriye gitmemektedir.

Şuan
için İmam efendilerin ezandan sonra, hatta sünnet namazından sonra camiye
gelmelerinin sebebi, otomatik olarak okunan ezan sistemidir. Hangi fayda ümit
edilerek uygulamaya konulmuş olursa olsun, merkezi olarak okunan ezan sistemine
Derhal son verilmesinde büyük fayda mülahaza edilmektedir. Ezanlar mutlaka imam
efendiler tarafından bizzat okunmalıdır.

         Bir de şu husus var ki, imamlar kendi
tercihlerine göre, haftanın muayyen günlerinde olmak üzere,bir gün hafta tatili
kullanmaktadırlar. Kanuni haklarıdır. Elbette ki, tatil haklarını
kullanacaklardır. Buna kimsenin bir şey demeye hakkı yoktur. Fakat çok calibi
dikkattir ki, haftalık tatilini kullanan imamların bazıları evlerinde oldukları
halde, başta Sabah Namazı olmak üzere, 
vakit namazlarına cemaat olarak dahi gelmemektedir.

         Hâlbuki vaizlerimiz kürsülerde, imamlarımız
camilerde müteaddit defalar aşağıdaki hadisi şerifi bizlere anlatmışlardır:

            Ebu
Hureyre( R. A. ) dan rivayet edilen bir Hadisi Şerifiyle Resullah (S.A.V.
)  “Eğer insanlar, ezanın ve (cemaat ile
kılınan namazda) birinci safın sevabını bilseler, kur’a çekmeden bunu elde
etmeleri mümkün olmasa, mutlaka kur’a çekerlerdi.  Eğer namazlara erken gelmenin sevabını
bilselerdi, bunu için yarışırlardı.

            Eğer
insanlar, Yatsı ile Sabah Namazlarını cemaat ile kılmanın sevabını bilselerdi
bu namazlara emekleyerek dahi olsa gelirlerdi” ( Buhari, Ezan 9,32 ) buyurarak mescitlerde
cemaat ile namaz kılmanın ehemmiyetine büyük vurgu yapmışlardır.

         Hatta öyle ki, bazı camilerde bu Hadisi
Şerifin, imam efendiler tarafından levha haline getirilmek suretiyle caminin
girişine asıldığı görülmektedir.

         Benim devamlı olarak namaz kıldığım
mahalle caminin imamı bugünlerde İl Müftülüğü tarafından bir kursa gönderilmiş
bulunmaktadır. Bu kurs söylendiğine göre 6 ay devam edecekmiş. Bu kurs
süresince imam efendi hafta içinde öğlen ve ikindi namazlarını kıldıramayacağını
yazılı olarak cemaate duyurmuş bulunmaktadır. Bunun üzerine caminin dernek
başkanı, Müftülüğe müracaat ederek vekil olarak bir imamın gönderilmesi
talebinde bulunmuştur. Fakat müftülük ellerinde yeterli personel olmadığı
gerekçesi ile bu talebe maalesef müspet cevap verememiştir. Şimdi cami kendi
kaderine terk edilmiş vaziyettedir. Kimin imamlık, kimin müezzinlik yapacağı
belli değildir. Önüne gelen mihraba geçip, imamlık yapmaktadır.

Şimdi, biraz da salgın ve sokağa çıkma yasağının tesiriyle,
sabah namazlarını imam dâhil sadece, üç kişiyle kılıyoruz. Diğer vakitlerde de
gelen cemaatin sayısı azami, beş altı kişiyi geçmemektedir.  Hatta öyle ki,  Öğle Namazının, ikindi namazının da tek
kişiyle kılındığı vakidir. Bu arada şu hususu da ifade edeyim ki, mahallemizin cami
çevresinde oldukça kalabalık bir nüfus mevcuttur.

İkinci bir husus daha var ki, oda salgın hastalık sebebiyle,
Cuma Namazlarının kısaltılması meselesidir. Bilindiği üzere, Başkanlığınız
tarafından, insanları salgın afetinden korumak maksadıyla Cuma Namazlarının
kısaltılarak kılınmasına karar verilmişti. Başlangıçta sadece Cuma Namazının
ilk 4 rekât sünneti ile 2 rekât farzının kılınmasına hatta bu arada tespihinde çekilmemesine
karar verilmişti.  Ancak, İslamiyet’in
ilk yıllarından beri yapıldığını düşündüğüm uygulamaya pek uymayan bu karardan,
kısa bir süre zarfında vazgeçilmek suretiyle, bugünkü hale, yani 4 rekât ilk
sünnet, 2 rekât farz, 4 rekât da son sünnet kılınmasına ve arkasından da tespih
çekilmesine müsaade edilmiştir.

 Ben hayırlısı
ile 82 yaşındayım. Bu sebeple Allah’ın izniyle en az 70 yıldan fazla bir
zamandan beri Cuma Namazı kılarım. Cuma Namazlarını bugüne kadar hep 16 rekât
olarak kıldım. Dedem ile Babam da 16
rekât kılarlardı
. Zira imam efendiler yıllardan beri müteaddit defa Cuma
Namazının 16 rekât olduğu telkininde bulunmuşlardır. Esasen cemaatin tamamına
yakını da halen 16 rekât olarak kılmaktadır. Ancak memur olan imamlar ile
birkaç cemaat bu karara riayet etmektedir. Böyle bir durumda ise, imam tespihattan
sonra duasını yapıp camiden ayrıldığı halde, cemaatin bir kısmı namaz kılmaya
devam etmektedir.  Şayet bir de o gün
cenaze var ise, cemaatin bir kısmı içeride namaz kılmaya devam ederken, bir
kısmı da dışarıda cenaze namazı kılıyor.

Âcizane kanaatime göre bu manzara birlik ve beraberlik
dini olan dinimiz ile pek bağdaşmamaktadır. Bu uygulama sadece zamandan üç beş dakika tasarruf yapılması maksadıyla
yapılmakta ise de bu kararın isabetli olmadığını düşünüyorum.
Şöyle ki, bugün
bilhassa İstanbul’da metrobüsler Beylikdüzü’nden Söğütlü Çeşme’ye; metrolar, Halkalı’dan
Gebze’ye kadar hiçbir fiziki mesafe kurallarına riayet etmeden, balık istifi
gibi yolcu taşırlarken, sağlık bakımından nedense herhangi bir mahsur teşkil
etmiyor. Faka fiziki mesafeye ve temizlik kaidelerine çok güzel bir şekilde
riayet edilen camiler mi tehlikeli olarak görülüyor? Cemaatin sadece en fazla üç beş dakika daha fazla içeride kalmasına
müsaade edilmiyor.
Bu hususu takdirlerinize arz ediyorum.

Ne derece doğru olur bilmiyorum ama şu aklıma geliyor.
Bundan yıllarca önce 2012 Yılında Burdur’a bir akrabamı ziyareti için
gitmiştim.  Günlerden Cuma olduğu için
Cuma Namazı kılmak üzere yakında bulunan
BURKENT
Camiine gittik.  Caminin
girişinde kartona elle yazılmış bir yazı dikkatimi çekti, Kartonun üzerinde “Bu camide Cuma Namazı 10 rekât olarak
kılınmaktadır”
yazıyordu. Yazı benim hayretimi mucip oldu. Çünkü o zamana
kadar böyle bir şey ne görmüş ne de duymuştum. Ezan okunduğu için hemen namaza
başladık.  Fakat benim içim içime
sığmadı.  İmam efendi ile bazı cemaat
namazı 10 rekât kılarak bitirdi. Haliyle biz ve cemaatin bir kısmı da 16 rekâta
tamamladık. Namazdan sonra İmam efendin yanına gidip, “hocam bu kartondaki yazı
neyin nesidir?” diye sordum. İmam efendi gayet normal bir şekilde, “bundan
sonra böyle kılınacak. İlave olarak da halihazırda Burdur’da 4 camide bu
şekilde kılınıyor, kısa bir zaman sonra da bütün camilerde bizim kıldığımız gibi
10 rekât olarak kılınmaya başlanacak” dedi.

Tabii ki bu cevap bana hiç de tatmin edici gelmedi.
Fakat daha sonra buna benzer uygulamayı başka bir vilayette bir camide daha
gördüm. Oradaki imama da aynı şeyi sordum. Verilen cevap bir öncekinin
benzeriydi.

Bu durumu o zaman bir yazı ile Diyanet İşleri
Başkanlığı’na intikal ettirdim. Fakat Başkanlıktan benim anlayacağım bir şekil
de net bir cevap alamadım.

Halihazırda, Cuma namazının 10 rekât olarak kılınması
ne kadar yaygınlaştı bilmiyorum. Fakat şimdi düşünüyorum da yıllarca önce
konuşan imam efendiler herhalde boşa konuşmamışlar. Zira Başkanlığınız, uzun bir zamandan beri, hiçte bir kıymet ifade etmeyen
camide geçecek olan sadece üç beş dakikanın hesabını yapmak suretiyle, Cuma
Namazının 10 rekât olarak kılınmasına dair kararını değiştirmemektedir.
Hem
de Cemaatin büyük bir çoğunluğu tarafından bu karara riayet edilmediğini bile
bile. Yanlış düşünüyorsam peşin olarak özür dilerim.  Acaba diyorum, Diyanet İşleri Başkanlığı
yavaş yavaş Müslümanları Cuma Namazını 10 rekât olarak
kılmaya
mı alıştırıyor? Zira bu kararın bu kadar uzatılmasına başka türlü bir mana
veremiyorum.

Değerli Başkanım ehemmiyetine binaen tekrar ifade
edeyim ki, bu yazıyı yazmamın maksadı, kimseyi şikâyet ve rencide etmek
değildir. Tamamen halkın içinden sade bir vatandaş olarak, samimi duygu ve
düşüncelerimi sizlere arz etme gayesine matuf bulunmaktadır.  Bu
arada şu hususu da yazmakta fayda görüyorum ki, bu yazıyı mahallemizin Cami
Derneği Başkanının bilgisi dahilinde yazdım
. Ayrıca,  İstişare sünnettir diyerek bilgi ve tecrübesine
güvendiğim bu işleri bilen, aralarında bir hukukçunun da bulunduğu birkaç
arkadaş ile de istişare ettim. İstişare ettiğim arkadaşlar yazının
gönderilmesinin faydalı olacağını ifade ettiler.

Bu vesile ile selam ve hürmetlerimi sunar, Cenab-ı
Allah’tan hayırlı günler niyaz ederim.