Boğaziçi de Tamamdır

31

Üniversitelere bir siyasî parti başkanının rektör tayin
etmesi birkaç ülke hâriç, dünyada görülmüş bir şey değildir; tasvip edilecek
bir şey de değildir. O hâriç dediğim birkaç ülkeyi de bir zahmet sizler bulun.
Bu geneliydi. Genel olarak tasvip etmediğim şeyi Boğaziçi özelinde desteklemem
de mümkün değil tabi.

Protestocular arasında teröristler varmış. Bu, bir acz
ifadesidir. Şu teröristlere karşı neden kanunu işletmiyorsunuz, hem de çağdaş
devletin bütün araçları elinizdeyken? Yoksa teröristleri kullanışlı mı
buluyorsunuz? Değil mi? Beğenmediğiniz her hareket, “içlerinde teröristler var”
diye karalayabilirsiniz. HDP hikâyesi de öyle. Terörist parti, bölücü parti.
Öyleyse kanunları uygulayın. Dediğiniz gibiyse- ki bence de öyledir- hâlâ neden
ortalıkta? Bu da bir acz ifadesi veya bu da son derece kullanışlı. Bütün
muhalif siyasî partileri onlarla iş birliği içinde olmakla suçlayabilirsiniz.
Çözüm süreci için de unutma/ unutturma hakkınızı kullanırsınız. Veya düşünmeme,
düşündürmeme hakkınızı.

Bizim kapı gibi Nizamiye Medreselerimiz var

Gelin, Boğaziçi’ni bırakıp üniversiteleri kim, ne için
yönetmelidir sorusunu cevaplandırmaya çalışalım.

Bir kere bizim, bu konuda dayanabileceğimiz olumlu bir
geleneğimiz yok. Bizim üniversite geleneğimiz eskidir, kökleri tarihe dayanır
deyip Nizamiye medreseleri örnek gösterilir. Onlar üniversite miydi, bilimle mi
meşguldüler, yoksa felsefeyi, aklın önceliğini ve bilimi yok etmekle mi
görevliydiler? Maalesef ikinci şık ağır basıyor.

Bu konuda, köşemin geri kalanını S. Frederick Starr’a
yazdıracağım, onun Kayıp Aydınlanma kitabından alıntılarla. Hatırlayacaksınız
Kayıp Aydınlanma’yı dostum Taha Akyol, sosyal bilimlerde yılın önde gelen
eserleri arasında saymıştı. Starr, Nizamiye medreselerini şöyle
değerlendiriyor:

 

Bu yeni kurumlar, Müslüman eğitiminin amacını ve şeklini
temelden yeniden tarif etti ve bütün Müslüman dünyasında taklit edilecek bir
örnek ortaya koydu. Bunlar, Selçuklu yönetiminin, devleti tahrip
edebileceğinden endişelendiği doktrin çatışmaları sırasında doğmuştu. Nizam
ül-Mülk’ün maksadı, entelektüel açıdan militan kurumlar yaratmak ve bunlar
sayesinde standart dışı fikirleri bastırıp doğruları öne çıkaracak gençler
yetiştirmekti. Başka bir deyişle, bu kurumlar entelektüel cephede, analizden
indoktrinasyona ve savunmadan taarruza geçişi temsil ediyordu.

 

Starr, sultan ve halifenin tutumuyla Nizam ül-Mülk’ün
iddiaları da çatışmaktaydı, fakat vezir din otoritelerini kendine bağlamıştı
diyor.

 

Dindar ve kindar nesil yetişiyor

“…şimdi onlar [ulema ve imamlar] açıkça onun ve onun
desteklediği muhafazakâr ve militan Hanbeli ve Şafi ekollerinin tarafını
tuttular [Ve Eşari’nin-İÖ]. Hâlbuki halife daha mutedil Hanefiler’in
tarafındaydı.”

 

Starr, 1090’larda bu gerilimin Bağdat sokaklarında vandallık
ve teröre dönüştüğünü, Hanbeli sürülerinin kahvehanelere saldırdığını, satranç
tahtalarını parçalayıp dışarda yakaladıkları kadınları zorla evlerine soktuklarını
anlatıyor:

“Şiilere sempati duyduğundan şüphelenilen herkes, ulema
dâhil, meşru avdı. İsmaili’ler yakalandıkları yerde katledilebilirdi. Cuma
camii yakınındaki Nizamiye’den çıkan öğrenciler genç Hanefi destekçileriyle
savaşmak için sokaklara döküldüler… Nişabur ve Merv’de de benzer çatışmalar
oluyordu. Buhara ve Semerkant’ın geleneksel ulemasına da şeriata yeterince
uymamak ve aşırı hoş görü sahibi olmaktan saldırılıyordu.”

 

Avrupa’da şafak sökerken bizde güneş batıyor

Vezir medreselerinin başına bir dâhiyi, Gazali’yi
getirmişti. Dehası bir tarafa, Gazali de Nizam ül-Mülk’ün hatalarının tam
anlamda ortağıdır ve Müslüman düşüncesinin kilitlenmesinde başrolü oynamıştır.
Yaptıklarını vezire yaranmak için yaptığını itiraf eder ama bu itiraf, koca bir
medeniyeti çökertme operasyonunu affettirecek yeterlikte değildir. Şöyle yazmış
Gazali, “beni iten güdü… etkili bir makam ve kamuda şöhret arzusuydu.”

 

Avrupa’nın ilk üniversite saydığı Bologna, Bağdat
Nizamiyesinden sadece üç yıl öndedir. Fakat Starr’a göre Nizamiyeler,
üniversitelerden ziyade 16. asırda Ignatius Loyola’nın kurduğu, Katolik
Karşı-Reform okullarına benzer. Şu farkla ki Loyola okullarının görüşü zaman
içinde genişlerken yeni tip medreseleri kuruluş ilkelerine sadık kaldılar.

 

Starr alıntımızı şu parçayla sonlandıralım:

 

“Nizamiyelerin kuruluşunu Orta Asya’daki öğrenimin, belki de
bütün İslam öğreniminin, Harezmi, Farabi, Biruni ve İbni Sina’nın dışa dönük ve
cesur entelektüelliğinden ani bir geri çekiliş ve kendi kendine düşmanlığa
dönüş diye değerlendirmek mümkündür.”

 

Ne demiştim geçen yazımda? Tarih tekerrür etmez ama
kafiyelidir. Hem şimdi iş Nizam ül-Mülk’ünkünden kolay. Onun ele geçireceği
kurumlar yoktu. Şimdi bir avuç doğru dürüst üniversite yüzlerce de yenisi var.
Gerçi alet olarak kullanılacak Gazali çapında bir adam yok ama tarikatlardan
bulup yerine yerleştiririz.

 

Üniversiteler nasıl yönetilmelidir? Bu soru ileriki yazılara
kaldı yine.(Alıntı: Milli Düşünce Merkezi/ İskender Öksüz)