Kardeşlik Hukuku ve Kur’an (1)

34

– 1 –

     İkaz etmek /
uyarmak istenilen birine: “Ey kardeş!” hitabı ve sözüyle başlamalı. Çünkü böyle
sesleniş; iki kişi arasında köprü kurmaya yarar. Bu hitapla karşılaşan kimsenin
kalbi yumuşar. İki kişi arasında yakınlaşmayı sağlar. Bu hitapla seslenen,
karşısındakine: “Sana seslenmeye hakkım var. Çünkü biz kardeşiz..” demek ister.

     “Ey kardeş!”
seslenişi, karşısındakinden kendisini bir kardeş olarak kabul etmesini
istemektir. Aynı zamanda “Ey kardeş!” hitabı, hitap edenin, hitap ettiği
kimseyi kardeş olarak görüp kabul ettiğini bildirir. “Ey kardeş!” tarzında
sesleniş, seslenene, seslenme hakkı verir.

     “Ey kardeş!”
şeklindeki sesleniş, iki tarafı da hukuk sahibi kılar. Bu durumda artık
seslenen seslendiği üzerinde hak sahibidir. Bunun gibi kendisine seslenilen de
seslenen üzerinde hak sahibidir.

     Çünkü
kardeştirler.

     Çünkü artık
kardeşlik hukuku içindedirler.

     Çünkü artık
birbirleriyle söyleşmeye, hakları vardır.

     Çünkü artık
birbirleriyle bilişmeye hakları vardır.

     Çünkü artık
birbirlerini sevmeye hakları vardır.

     Çünkü artık
Hakk’ın hatırı söz konusudur.

     Çünkü artık
Hakk’ın hatırı her şeyin üstündedir.

     Çünkü artık
Hakk’ın hatırı hiçbir şeye feda edilmez.

     Evet, bu hitap
tarzı yani “Ey kardeş!” seslenişi, aynı zamanda bir âyetin de gereğinin yerine
getirilmesidir.

     Çünkü bizzat âyet
mealen: “Mü’minler / İnananlar, ancak kardeştir.” (Hucurât: 10) demiyor mu? O
hâlde kardeşler birbirlerine lâkayt / kayıtsız kalamazlar. Kardeşler
birbirlerine sırt çeviremezler.

     Bir göz hatırı
için, çok gözler sevilir. Öyleyse Yaratan’ın hatırı için yaratılanlar da
sevilir. Yaratan’ın hatırı için yaratılanlar da birbirlerini sevmekle mükellef
ve yükümlüdürler. Yaratan’ın hatırı için yaratılanlar da birbirlerini
kollamakla, birbirlerini yalnız bırakmamakla yükümlüdürler.

     Nitekim Yunus
Emre: “Yaratılanı severiz Yaratandan ötürü.” derken bu gerçeği çok güzel bir
şekilde ifade etmiştir. Çünkü Hz. Ali’nin cihanşümul / evrensel mesajından
şüphesiz haberdardı. Ne demişti Hz. Ali, tayin yerlerine uğurlarken yeni kadı,
hâkim ve yargıçlara: “Müslümanlara âdil / adaletli davranın. Çünkü onlar sizin
din kardeşleriniz. Müslüman olmayanlara da âdil davranın. Çünkü onlar da sizin
insan olarak kardeşlerinizdir.”

     Bir zamanlar,
İsrailoğulları Firavun ve kavminin zulmü altında inim inim inliyorlardı. Erkek
çocukları öldürülüyor, kadınları sağ bırakılıyordu. İsrailoğulları Mısır’da bu
çok kötü durumdayken Hz. Musa onlara bir vaatte bulunmuştu. Allah, düşmanlarını
helâk ederse kendilerine bir kitap getirecekti. Yüce Allah İsrailoğullarını
denizden geçirerek onları esenliğe çıkarmış, düşmanlarını da sulara garketmiş /
gömmüştü.

     Vakta ki, Hz.
Musa, kardeşi Hz. Harun’u yerine halef / vekil olarak bırakmış. Güzel hareket
etmesini, fesat ve bozgunculuk çıkaranlardan olmamasını hatırlatmış. Tâyin
edilen zamanda da istenen yere gelmişti. Böylece Yüce Rab, kelâmiyle onu
muradına erdirmişti.

     Ne yazık ki,
İsrailoğulları, Hz. Musa’nın arkasından; süs takılarının eritilmesiyle yapılan
ve içine girip çıkan hava akımından dolayı, böğürür gibi ses çıkaran bir buzağı
heykelini put edinmişler, ona tapmaya başlamışlardı. Bu durumu Yüce Allah, Hz.
Musa’ya bildirmişti. Bundan dolayı Hz. Musa çok büyük bir öfkeyle geri dönmüş.
Gelir gelmez kavmine şu yolda seslenmişti:

     Sizi ben
şirk ve küfürden uzaklaştırmamış mıydım? Sizi ben tek Allah inancına bağlamamış
mıydım? Sizi ben Allah’a nasıl ibadet edileceği hakkında aydınlatmamış mıydım?
Bütün bunlara rağmen benim yokluğumda, benim ahdime riayet etmeyerek arkamdan
ne fena şeyler yaptınız, buzağıya taptınız!

 

– 2 –

     Sonra da Hz. Musa
levhaları yere bırakmış. Öfkeyle kardeşi Hz. Harun’un saçından sakalından
tutup, şiddetle sarsmaya başlamıştı. Bunun üzerine kardeşi, yumuşak bir sesle:

     -Ey anamın oğlu
(yani ey kardeşim)! dedi.

     Ona böyle
seslenmekle şefkat ve merhamet damarlarını kabartmıştı. Yani demek istemişti
ki:

     -Ey, anam gibi
merhametli olman gereken sevgili kardeşim. Gerçekten bu kavim, neredeyse beni
öldürecekti! Öyleyse bana, düşmanları sevindirecek bir şey yapma. Beni o
zalimlerle bir tutma. Çünkü ben onlardan da, yaptıkları işlerden de uzağım.
Yaptıklarına katılmadım. Onları önlemeye çalıştım. Fakat ne çare, onlara söz
geçiremedim. Velhasıl onların hak ettikleri hesaba çekilmeyi, ben müstehak
olmuş / hak etmiş değilim.

     İşte Hz. Harun’un
kardeşine, kardeşçe davranması, kardeşçe seslenmesi; Hz. Musa’nın öfkesinin
sönmesine, dinmesine en büyük etken olmuştur. Hz. Harun’un kardeşliğe yakışır
şekildeki hitap tarzı, Hz. Musa’nın sâkinleşmesine yetmiştir.

Önceki İçerikPortreler – 1: Nihal Atsız ve Ordinaryüs Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan
Sonraki İçerikİki Mustafa’mız
Avatar photo
1944 yılında İstanbul'da doğdu. 1955'de Ordu ili, Mesudiye kazasının Çardaklı köyü ilkokulunu bitirdi. 1965'de Bakırköy Lisesi, 1972'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden mezun oldu. 1974-75 Burdur'da Topçu Asteğmeni olarak vatani vazifesini yaptı. 22 Eylül 1975'de Diyarbakır'ın Ergani ilçesindeki Dicle Öğretmen Lisesi Tarih öğretmenliğine tayin olundu. 15 Mart 1977, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Osmanlıca Okutmanlığına başladı. 23 Ekim 1989 tarihinden beri, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Yakınçağ Anabilim Dalı'nda Öğretim Görevlisi olarak bulundu. 1999'da emekli oldu. Üniversite talebeliğinden itibaren; "Bugün", "Babıalide Sabah", "Tercüman", "Zaman", "Türkiye", "Ortadoğu", "Yeni Asya", "İkinisan", "Ordu Mesudiye" ve "Ayrıntılı Haber" gazetelerinde ve "Türkçesi", "Yeni İstiklal", "İslami Edebiyat", "Zafer", "Sızıntı", "Erciyes", "Milli Kültür", "İlkadım" ve "Sur" adlı dergilerde yazıları çıktı. Halen de yazmaya devam etmektedir. Ahmed Cevdet Paşa'nın Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefası'nı sadeleştirmiş ve 1981'de basılmıştır. Metin Muhsin müstear ismiyle, gençler için yazdığı "Irmakların Dili" adlı eseri 1984'te yayınlanmıştır. Ayrıca Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nce hazırlattırılan "Van Kütüğü" için, "Van Kronolojisini" hazırlamıştır. 1993'te; Doğu ile ilgili olarak yazıp neşrettiği makaleleri "Doğu Gerçeği" adlı kitabda bir araya getirilerek yayınlandı. Bu arada, bazı eserleri baskıya hazırlamıştır. Bir kısmı yayınlanmış "hikaye" dalında kaleme aldığı edebi yazıları da vardır. 2009 yılında GESİAD tarafından "Gebze'de Yılın İletişimcisi " ödülü kendisine verilmiştir.