Ahi Evran 1171(72)-
1261(62) yılları arasında 93 yıllık bir ömür sürmüştür. Azerbaycan’ın Hoy
kentinde dünyaya gelmiş Kırşehir’de(Gülşehri) Moğol ordularına karşı savaşırken
şehit düşmüştür. Asıl adı Ahi Nasirüddin Mahmut’tur. Ahi Evran lakabıdır. 1199
yılında Herat’ta Fahreddin Razi’den din ilimleri tahsil etmiş 1204 yılında ise
Bağdat’ta Fahreddin Razi’nin öğrencisi Türkmen Şeyhi Evadüddin Kirmani’den
tasavvuf öğretisini almıştır. Selçuklu sultanı I. Gıyasettin Keyhüsrev’in ikinci
defa tahta çıkması nedeniyle Malatyalı Şeyh Mecdüddin İshak’ı Bağdat’a göndermesinden
sonra onunla birlikte Anadolu coğrafyasına gelmiştir. Mecdüddin İshak Sadreddin
Konevi’nin babasıdır aynı zamanda Muhiddin Arabi’nin arkadaşıdır. Halife El
Nasır Fütüvvet teşkilatı için Suhreverdi ve arkadaşlarını Anadolu’ya göndermiş
ve Sultanın bu teşkilata dâhil olması istemiştir. Abbasi Halifesi en-Nasır
Harzemşahlar Devleti ile iyi ilişkiler yerine Moğollarla diplomasini
sürdürmüştür. Harzemşahlar zayıflamış ve Moğol Devleti karşısında üstünlüğünü
kaybetmesi ile birçok şehirli Türk esnafı Anadolu’ya akın etmiştir. Daha önce
Oğuz Yabgu devletinin Büyük Selçuklu Devleti karşısında mensupları olan
Türkmenler Anadolu’ya göç etmişler ve kırsal alanları tercih etmişlerdir.
Harzemşahlar’la gelen şehirli Türkmenlerin şehirlerde Hıristiyan esnaf
karşısında varlıklarını idame ettirmelerinde ahilik kurumu çok önemli bir
vazifeyi ifa etmiştir. Zümrüt Hatun isminde bir Türk annenin evladı olan Abbasi
Halifesi en-Nasır li-Dinillah Ortadoğu coğrafyasında siyasi gücünü artırmak
için Fütüvvet Teşkilatına destek vermiş ve Suhreverdi başta olmak üzere birçok
mutasavvıf ve bilgini Anadolu’ya göndermiştir. Sultanlara şed (kuşak) bağlatma geleneğini
başlatmıştır. O dönemde Eyyübü Türk devleti, Mısırdaki et-Devlet-ül Türkiye ve
Atabeklerden Muzaffereddin Gökbörü çok güçlü bir siyasi hâkimiyete sahiptir.
Abbasi Halifesi en-Nasır li-Dinillah Bağdat-Basra bölgesine sıkışmış ve
otoritesini Fütüvvet sayesinde genişletmeyi düşünmüştür. Fütüvvet Teşkilatının
özelliklerinden de Anadolu Ahiliği şüphesiz Fütüvvetnameler vasıtasıyla
faydalanmıştır.
Ahi Evran
Evhadüddin Kirmânî ile birlikte Anadolu’da önce Kayseri’ye 1205’te yerleşmiş
bir debbağ(dericilik) atölyesi kurmuştur. Evhadüddin Kirmânî’nin kızı Fatma
Hatun yahut Kadıncık Ana ismi ile Maruf kızı ile evlenmiştir. Daha sonra Fatma
Hatun’un Bacıyan-ı Rum ismindeki Anadolu Bacılar teşkilatını kurduğu
bilinmektedir. 1227-1228 yılından sonra Konya’ya yerleşmiş ve Alaaddin Keykubat’ın
ölümüne kadar burada ahiler saygı görmüşlerdir. Fakat Alaaddin Keykubat’ın ölümünden
sonra II. Gıyaseddin’in ahilere tavrı olumlu olmamıştır. Kösedağ mevkiinde de II.
Gıyaseddin’in Moğollar’a 1243 yılında yenilmesiyle Anadolu Moğol hakimiyetine
girmiştir. Bu dönemde Kayseri’deki ahiler Moğollarla savaşmış Fatma Bacı da
esir düşmüştür. II Gıyaseddin in
ölümünden sonra Saltanat naibi (Sultan olmadığı zamanlarda yerine geçen yönetici)
Celaleddin Karatay ahileri serbest bırakmıştır. Ahi Evran da dâhil olmak üzere
serbest kalanlar hapisten çıktıktan sonra Denizli’ye gitmişlerdir. Orada bir
süre çalışan Ahi Evran daha sonra arkadaşı Konevi’nin daveti üzerine Konya’ya yeniden
gelmiştir. Sadrettin Konevi ile İbni Sina’nın eserlerini tartışmışlardır. Sadrettin
Konevi Şehristani’nin eserleri ile İbni Sina’nın görüşlerini eleştirmeye çalışmış
fakat Ahi Evran bu reddiyelere bilimsel cevaplar vermiştir. Sadrettin Konevi ve
Mevlana ile dostluğu devam kayıtlarda bulunmaktadır. Mevlana’nın öğrencileri
arasında birçok Ahi bulunduğu da bilinmektedir Hatta Mesneviyi söylerken kaleme
aldırdığı Hüsamettin Çelebi’nin babası Ahi Türk Muhammed de tanınmış bir
ahidir. Mevlana’nın oğlu Sultan Veled ve Ariflerin Menkıbelerinin yazarı
Eflaki’nin eserinde bu ahilerden bahsedilmektedir.
Yine Ahi
Evran’ın, Hac-ı Bektaşi Veli ve Şeyh Edebali ile dostlukları çok önemlidir. Şeyh Edebali ve
Bektaşi geleneğinin Osmanlı Devletinin kuruluşu sırasında üstlendiği görevler hatırlanmalıdır.
Ahi Evran 32 iş kolunun üstadı olmasının yanında felsefi boyutları hatta Prof.
Dr. Mikail Bayram gibi akademisyenlere göre tıbbi konularda bilgisi olduğundan
bahsedilen bir âlimdir. Her ne kadar tartışmalı da olsa Letaif-i Gıyasiye eseri
tıp, ahlak ve siyaset alanına aittir. Letaif-i Hikmet ise ahiliğin amaçları ve
teşkilat hakkında bilgiler verir. İbn-i Sina’dan tercümeleri bilinmektedir.
Ahi
kelimesi Arapça “kardeşim” anlamına gelirken Türkçe Akı kelimesi ise “eli açık,
cömert” anlamlarına gelmektedir. Ahi isminin Akı kelimesinden gelebileceği göz
ardı edilmemelidir. Divan-ı Lügati’t
Türk, Kutadgu Bilig ve Atabetü’l Hakayık gibi eserlerde Akı kelimesi geçmektedir.
Arapça feta kelimesi ise “cömert, misafirperver yardımsever vb.” anlamları
kapsamaktadır. Türkistan coğrafyasında geniş bir ticaret ağına sahip şehirli Türklerin
Ahiliği bu coğrafyanın mirası olarak taşıdığı bilinmektedir. Üstelik o dönemde Ortadoğu
coğrafyasında Türk nüfusunun yoğunlaştığı, Türk bilim adamlarının arttığı ve
birçoğu Türk Devletleri kurulduğu ortadadır.
Ahilik
Geleneği:
Kuzey Afrikalı İbn-i Batuta Tancaî Anadolu
coğrafyası başta olmak üzere Kırım’a kadar Ahi teşkilatlarına şahit olmuş ve
onlar hakkında takdire şayan ifadeler kullanmıştır. Evliya çelebi Seyahatnamesi
de bu hususda önemli bir kaynaktır. Ahilik geleneği insan olma sanatıdır kısaca
bir ahlak nizamı şeklinde tanımlanabilir. İyi insan olmanın özelliklerinden
Bektaşilikte de bilinen:
“Eline, Beline, Diline sahip ol (kapalı
tut)
Elini açık(cömert), Kapını açık
(misafirperver), Sofranı açık tut.
İşine, aşına ve eşine
saygılı ol”. Dusturları esas alınmıştır.
Erdemli insan
oluşturma açısından özet olarak şu kurallar ortaya konmuştur
6. Boş söz kapısını
kapısını bağlamalı zikir ve okuma Kapısını açmalı
7. Nefsani işler kapısını bağlamalı Rahmani işler Kapısını açmalıdır
Ahilik Mesleğinde bir ahi için şu hususiyetler önemlidir:
1-Her ahinin sanatı/mesleği olmalıdır, 2-Ahi
mesleğinde uzman olmalı derinleşmelidir, 3-
Kazancı mutlaka helal kazanç olmalıdır, 4- Aşırı mal ve parası
olmamalıdır, 5- Aşırı hırs ve aç gözlülükten uzak durmalıdır, 6-Sadelik içinde
bulunmalıdır
İnsan odaklı Ahilik Kurumu
1. Toplumsal sorumluluk,
2. Hizmette mükemmellik, 3.Dürüstlük ve doğruluk, 4. Ortak yaşama kültürü ve
sosyal barış ve paylaşımı esas almıştır. Tüm bu özellikler liyakat, adalet
ve ilim temeline oturmaktadır. Kâinatın temeli bu üçayak üzerlerinde inşa
edilebilmektedir.
Ahilik
teşkilatının, batıdaki loncalar ile benzerlikleri olmasına rağmen farklılıkları
da kapsamaktadır. Loncalarda kan bağı ve siyasi otoritenin etkisi ve yetkisi
söz konusudur. Ahilik tam bir sivil toplum kuruluşudur. Siyasi
otoritenin hakimiyetini tercih etmemiş tam tersine gerektiğinde siyasilere
danışmanlık yapmışlardır. Hatta siyasi otoritenin zayıfladığı XIII. asırda
Ankara’da ahiler yönetimi ele almışlardır. Millî Mücadelede Ankara’nın tercih
edilmesinin de bu hatıraya bağlı olduğu da söylenmektedir
Ahilik teşkilatının
güçlü olduğu dönemlerde mensupları arasında: 1. Uzun dönemli istihdam ve eğitim,
2. Uzun süreli çok aşamalı terfi sistemi, 3. Sabır, 4. Sadakat, 5. Sevgi,
6. Sır tutma
7.
Samimiyet/içtenlik, 9. Güven, 10. Yol kardeşliği ihsas edilmiştir.
Ahiliğin
şehir ve kasabalara göç etmesi hatta sığınma dönemlerinde yaranlık şeklinde devam
ettiğine şahit olunmaktadır. Urfa’da sıra geceleri, Çankırı, Akşehir, Konya ve
birçok kentte yaran geceleri gençler arasında günümüze kadar devam etmiştir.
Bir Kerkük ziyaretimizde gençlerin yüksük oyunu oynamaları da o günlerin
hatırasıdır. Çünkü yüksük oyunu yaren gecelerinde dikkati artırmak,
tekerlemelerde Türkçemizi zenginleştirmek için bir eğitim aracı olarak
kullanılmıştır. Gaziantep, Kilis esnafının haftada bir gün dinlenmesini yolunuz
düşerse görülmektedir. Gaziantep’te lokantalarının bir gün işe ara verdiği nöbetçi
esnaf bıraktığına şahit olunabilir. Esnaf sahresi(sahrası) denilen o gün
aileleri ile lokanta esnafı kırlara çıkmakta dinlenmektedir.
Günümüzde İktisadî
ilkeleri arasında vurgulanan: 1. Kalite,
2. Özgünlük patent hakkı, 3. Stratejik yönetim, 4. Uzmanlık iş bölümü, 5.
Biz duygusu, 6. İnsan odaklı ticaret(müşteri odaklı değil), 7. Ombudsmanlık/
kamu denetçiliği, 8. Bilgi ekonomisi başta olmak üzere birçok başlık ahilik
mirası şeklinde özetlenebilmektedir
Prof. Dr. Sabri Ülgener’in “İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet
Dünyası” ile “Zihniyet ve Din:
İslam, Tasavvuf ve Çözülme Devri İktisat Ahlakı” isimli eserleri ahilik
geleneğinden kopuşu analiz eden iktisat sosyolojisi ve tarihi açısından değerli
kaynaklardır. Weber’in “Protestan Ahlakı
ve Kapitalizmin Ruhu” gibi çalışmalar Türk müellifler tarafından Ahilik
Geleneği açısından yorumlanarak medeniyetimize uygun bir şekilde kaleme
alınmalıdır. Aksi halde çağa ahilik geleneğini çağımıza okutmak mümkün
olmamaktadır. Hâlbuki felsefî disiplinler antik çağlardan itibaren günümüze
ışık tutmaktadır. Batı felsefe geleneğinin bugünü yorumlamadaki işlevlerinin
benzerleri hatta onlardan daha da ötesi doğu hikmeti ve irfanından elde
edilebilir.
Rıfat
Ilgaz’ın ölümsüz eseri Hababam Sınıfı’ndaki meşhur uzuneşek sahnesini
hatırlarsınız. Ders arasında öğrenciler, altta kalanın canı çıksın minvalinden,
birbirinin sırtına binerek uzuneşek oynuyordu. Sonra da hoca gelip, kızıyordu.
Çocukluk
yıllarımızda biz de az uzuneşek oynamadık. Geçen yıllarda liselerimizden
birinin önünden geçerken filmde söylenen tekerlemeyi duydum;
Bizim
köyün imamı,
Alttan
verir samanı,
Üstten
çıkar dumanı
Attı
da pattı kaç attı?
Sanırım
gençlerimiz Hababam özentisiyle hala uzuneşek oynamaya devam ediyorlardı. Oysa
biz onlara daha ilkokul sıralarındayken “Ben eğilmem arkadaş” deyip birdirbir
oynayan çocuklara eğilmeyen Mustafa Kemal’i anlatmış, onu örnek göstermiştik.
Demek ki atalarımızın dediği gibi, can çıkıyor, huy çıkmıyor işte.
Aslında
bu konuda gençleri eleştirmek doğru değil. Çünkü eşeğin toplumumuzda gerçekten
önemli bir yeri var. Atasözlerimizden deyimlerimize, bilmecelerimizden
tekerlemelerimize kadar geniş bir etki alanı var. Gençlerini hergele (başıboş
eşek sürüsü) diye seven, düşüncesizliği “eşeklik” diye kınayan, söverken
“eşşolu eşek” diye söven, överken “eşek sıpası” diye öven, eşeğe onlarca şarkı
yapan –herhalde- tek milletiz. Bu yönüyle eşek tam bir Ortadoğuludur. Zaten yük
taşıma amacıyla ilk evcilleştirildiği yer de Ortadoğu’dur.
Celaleddin-i
Rumi de Mesnevi’sinde eşeği sık sık bir metafor olarak kullanır. Bunlardan
birisi de şöyledir; Bir gün eşeğin biri sahibine beddua etmeye başlamış “seni
vicdansız, merhametsiz, zalim insan. Bir an önce öl ki senden kurtulayım”,
sahibi cevap vermiş “Ey cahil hayvan, sen bu kafayla eşekliğe daha çok devam
edersin, ben ölürsem sadece sahibin değişir, yine aynı semerin altında yük
taşımaya devam edersin.
Ve
yine Mesnevi’nin bir başka yerinde; Tanrı, nefsimize eşek suretini vermiştir;
çünkü suretler huylara uygundur. Kıyamet gününde sırların açığa çıkması, işte
budur. Tanrı hakkı için, eşeğe benzeyen nefisten kaç!”
Özetle
Rumi, nefsi eşeğe benzetir, nefsine uyanın da eşeklik yaptığını belirtir.
Eşeklikten kurtulmanın yolunun ise aklını kullanmaktan geçtiğini söyler. Aynı
şekilde Yusuf Has Hacip, Kutadgu Bilig’de “Akıl karanlık gecede meşale gibidir,
bilgi seni aydınlatan bir ışıktır. Kişi akıl ile yükselir, bilgi ile büyür,
kişi bu ikisiyle itibar görür.” diye bin yıl öncesinden günümüze ışık
tutmaktadır.
Günümüzde
toplum olarak yaşadığımız birçok sorunun temelinde aklını kullanmayan
“eşekliğimiz” yatmaktadır. Oysa Allah,
Yunus Suresi 100. ayette “Akıllarını güzelce kullanmayanları Allah pislik
içinde bırakır” buyurmaktadır.
Bir
gün Bektaşi’nin biri sokakta gezinirken görkemli bir köşkün önünde zabitler
tarafından yolu kesilerek durdurulur. Beklemesi söylenir. Köşkün önünde duran
şatafatlı bir faytona doğru sırma elbiseleri ve ihtişamı ile bir adam yaklaşır.
Görenler el pençe divan durur, yerlere eğilip, elbiselerinin eteklerini
öperler. Adam faytona binerken, Bektaşi
muhafızlardan birinin yanına sokularak merakla sorar;
-Kimdir
bu zat?
-Padişahın
kullarından biridir” cevabını alır.
Bektaşi,
o anda bir kendi perişan haline bakar, bir de faytondaki adama…
Başını
göğe kaldırıp ellerini açarak;
-Hey
Allah’ım, bir padişahın kuluna bak! Sonra, bir de kendi kuluna bak! Reva mıdır
bu?
Bizim
milletimizin en kronik hastalıklarından biridir, Bektaşi gibi söylenmek ama
muhatabının yüzüne söyleyeceklerini söylememek. Çünkü söylenmek, zahmetsiz ve
güvenlikli bir rahatlama biçimidir. Söylenme, söylenen kişiyi rahatlatır ama
toplumu çıkmaza sürükler. Söylenmesi gerekenlerin söylenmediği bir yerde bunun
bedelini ise tüm toplum öder.
O
halde biz de çocuklarına uzuneşek oynamayı reva görenlere, aklını kullanmayıp
eşeklik(!) ettiği için tüm toplumu kaosa sürükleyenlere, Baba Müslüm’ün bir
türküsü ile söyleyelim söyleyeceklerimizi;
Oğuz
Çetinoğlu:Sekülarizm
ile laiklik arasında bir ilişki kurulabilir mi?
Ali Rıza
Temel:
Latince asıllı ‘seküler’ terimi, zaman ve mekân anlamlarını ifâde eder, kısaca
‘dünyevîlik’ diye ifâde edilir.
Düşünce sistemi olarak ise insan aklı ve dili üzerindeki dinî ve metafizik
denetimin kaldırılması, tabiatüstü tabu ve mukaddeslerin parçalanması,
tabiattaki tılsımın bozulması, insan aklının bağımsızlaşması şeklinde ifâde
edilir. Kilise ve ruhban sınıfına karşı geliştirilen bu tavır bir bakıma
tanrıyı devre dışı bırakmak, insanı hâşa Allah yerine koymaktır. Sekülerizm din
dışılığı, laiklik ise devletin dinler ve mezhepler karsısında tarafsızlığını
ifâde eder.
Çetinoğlu:Seküleristler, ateistler ve
agnostikler… ayrı kavramların mensupları olmakla birlikte, laiklik kavramının
arkasına sığınmakta birleşiyorlar. Laikliğin; ‘inançlarını yaşamak isteyenlere karşı çıkanların sığınağı’ olarak
kullanılmasını nasıl yorumlamak gerekir?
Temel: Dindar toplumun
reaksiyonundan çekindikleri için dine karşı açıkça cephe alamayanlar laikliği
kendilerine kalkan edinerek dolaylı şekilde din düşmanlığı yapmaktadır. Bunlar;
açıkça dindar olma faziletine de mertçe dinsiz olma cesâretine de sâhip
değildirler. Milletçe tam anlaşılmayan, târifi net olarak yapılmayan yabancı
kelimelerin sis perdesi gerisinden milletin değerlerine saldıranlar nâmert bir
tavır içerisindedirler.
Çetinoğlu:Zaman
zaman; ‘geldi’, ’geliyor, ‘gelecek’ denilerek ve ‘korkunç’ olduğu iddia edilerek irtica
tehlikesinden söz edilir. İrtica kavramını efradını câmi, ağyarını mâni ve
ekseriyetin kabul edebileceği bir târife kavuşturmanız istense, neler
söylersiniz?
Temel: İrtica kavramı, laiklik taraftarı gibi
görünen din aleyhtarlarının Müslümanlara dolaylı yoldan saldırma vasıtasıdır. ‘İslâm tehlikesi’ diyemeyenler, ‘irtica tehlikesi’ ifâdesini kullanarak
dindarlara saldırmaktadırlar. Merhum Mehmet Âkif de bu saldırıdan
rahatsızdır:
‘Kimse söyletmiyor artık bizi bak sen
derde
‘Mürteci’
damgası var şimdi bütün ellerde
Geriye dönüş, körü körüne eskiyi taklit, yeniliklere
kapalı olma anlamındaki ‘irtica’, âdeta İslâmiyet’in simgesi hâline getirilmiş
ve etkili bir silah olarak kullanılmış, hâlen de kullanılmaktadır. Hâlbuki İslâmiyet
faydalı olan her yeniliğe açık olup taassuba tamamen karşıdır. ‘İki günü eşit olan zarardadır’ diyen bir
din irtica ve gerililikle nasıl itham edilebilir? Yeni, yeni olduğu için
alınmaz. İyi ise alınır. Eski, eski olduğu için atılmaz. Kötü ise atılır. Biz
kökü mâzide olan âtiyiz.
Çetinoğlu:Kurtuluş Savaşı döneminde
ve Cumhuriyetin ilk birkaç yılında İslâmî düşünceler saygı görüyordu. Sonraki
yıllarda Cumhuriyet yönetimi, İslâmiyet ile arasına mesâfe koydu. Bu mesâfenin
toplumumuza sağladığı yararlar ve zararlar konusunda bir değerlendirme yapar
mısınız?
Temel: Çanakkale ve İstiklal savaşları,
Mehmetçiğin iman gücü, şehitlik ve gazilik heyecanıyla kazanıldı. İslâm’a karşı
çıkılarak zafer elde etmek mümkün değildir. Cephede ateist olunmaz derler.
Ölüm, iman dışında her şeyin bittiği andır. Hiç kimse boşu boşuna bitip
tükenmek istemez. Ölümsüzlük duygusu sâdece imanla kazanılır.
Başlangıçta İslâm’ın gücünden istifâde edilerek
savaşlar kazanıldı. Bina yapıldıktan sonra iskeleye lüzum görülmedi. Zaferden
sonra dine karşı mesâfe konulması toplumda boşluklar oluşturdu ve bu boşluklar
din dışı sahte ve yapmacık oluşumlarla kapatılamadı. Din belli zamanlarda
kullanılıp sonra kenara atılan yedek malzeme değil, bilakis hiçbir zaman
vazgeçilmez olan aslî bir unsurdur. Yanlış anlaşılıyor ve uygulanıyor diye
ortadan kaldırılma cihetine gidilmez. Tıp; nâehil ellerde yanlış uygulanıyorsa,
ehil ellere verilir. Fakat tıpsız yaşanmaz.
Çetinoğlu:Türkiye’mizde; ‘dinin siyâsete âlet edilmesi’ veya ‘dinin siyasîleştirilmesi’ tartışmaları da sıkça yapılıyor.
Politikacı-inanç ilişkisi hangi seviyede ve çizgiler içerisinde olursa, din
siyasete âlet edilmemiş olur?
Temel: Politikacının, kendisini
inanç ve ibâdetten soyutlaması gerekmez. Önceden dindar olan kimsenin
politikaya girince dinden uzak kalması düşünülemez. Dindar olmadığı halde
menfaat için dindar gözükmek ikiyüzlülüktür. Dindarlık
istismar ve aldatma aracı olarak asla kullanılamaz. Gerçek dindarlık kişiye
kalite kazandırır. Kaliteli bir dindar politikacı olunca da çizgisini
istikametini bozmaz. Politik gücünü çıkar sağlama, tarafgirlik, adam kayırma,
grupçuluk, cemaatçilik gibi tutumlara âlet etmez. Dindarlığı reklam aracı
olarak kullanmaz. Böyle bir tutum sergilenirse din siyasete âlet edilmemiş
olur. Dini çıkar için kullanmak dine yapılabilecek en büyük fenâlıktır.
Milletin manevî değerlerine saygı esasına dayalı bir siyâset, siyâsetçiye
saygı, millete huzur sağlar.
Zâten milletimizin çoğunluğu, kim siyâset gereği
dindar görünüyor, kim samîmi dindar, ayırt etmesini bilir. Bilemeyenleri de
uyarır.
Çetinoğlu:‘Bu tür davranışlar biraz da kişilik bozukluğunun
göstergesidir.’ Diyerek başka bir konuya; ‘İnsan ve İslâm ortak kimliği’ konusuna geçebilir miyiz Hocam?
Temel: Kimlik, kişiyi başkalarından
ayıran özellikler toplamıdır. Fert olarak herkes bağımsız bir kimliğe sahip
olmakla beraber ayrıca herkesi içine alan ortak kimlikler de vardır.
İnsan olmak bütün beşerin en üst kimliğidir.
Cinsiyeti, rengi, dili, ırkı, coğrafyası farklı olsa da herkes insan olma itibariyle
bir aile teşkil eder. Şeyh Sadi-i Şirâzî’nin dediği gibi; ‘Âdem’in çocukları bir vücudun organları gibidir.’ Yaradanın
birliği, yaradılanların da birliğini ifâde eder. Bu birlik Kur’ân-ı Kerim’de
şöyle ifade ediliyor; ‘Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan,
ondan da eşini yaratan ve ikisinden de pek çok erkek ve kadın üretip yayan
Rabbinize karşı gelmekten sakının.’ (Nisa: 1)
Çetinoğlu:‘Ey insanlar…’
hitabı, İslâmiyet’in Arap kavmine has bir din olduğu iddialarını temelden
çürütüp yok ediyor. Bu hitap üzerinde neler söylemek istersiniz?
Temel: Âyetin ‘Ey insanlar’ hitabıyla başlaması bütün
insanlık ailesini kapsamaktadır. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in vedâ hutbesinde ‘Eyyühen’nâs!” şeklindeki hitabı da aynı
gerçeğe işâret etmektedir. Rasûlullah bu hutbede: ‘Rabbiniz bir, babanız bir. Hepiniz Âdem’densiniz. Âdem ise topraktandır.’
buyurmuştur. Bir hadisi şeriflerinde de: ‘Yaratıkların
hepsi Allah’ın aile fertleri mesâbesindedir. En sevimlileri ise aile fertlerine
en faydalı olanlarıdır.’ (Münziri, Istınâu’l-ma’ruf, hadis, nu: 1)
Çetinoğlu:Bir de İslâmî kimliğimiz var…
Temel: Evet. Bu üst kimliğin
yanında bir de bizlerin Müslümanlar olarak ümmet kimliğiniz var. Cinsiyet, ırk,
dil, renk ve coğrafya farklı olsa da İslâm bizim en güçlü âidiyetimizdir. Hiç
bir farklılık bu ortak aidiyet ve kimliğimizi zedeleyemez, zedelememelidir.
Dillerin, renklerin, kabile ve milletlerin ayrı olması ayrılık ve düşmanlık
sebebi değildir. Haddizatında bu farklılıklar zenginlik, tanışma ve kaynaşma
vasıtasıdır. Rabbimiz de buna işâret etmektedir. ‘Ey insanlar! Gerçekten biz sizi
bir erkekle bir kadından yarattık. Tanışasınız diye sizi kabile ve milletlere
ayırdık.’ (Hucurât, 13)
Çetinoğlu:Bu temel prensibe rağmen Müslümanlar gruplara ayrılıp
birbiriyle çatışıyor, savaşıyor…
Temel: Müslümanların birlik ve
bütünlüğünü zedeleyen unsurların başında ırkçılık gelmektedir. Kişi elbette
aslını, neslini, soyunu, sopunu inkâr edecek değildir. Fakat ırkı ön plana
çıkarıp İslâm’ı geri plana itmek büyük fitnedir. Mezhepçiliği ön plana çıkarmak
da aynı şekildedir, târihte ve günümüzde Müslümanlar olarak en büyük zararı
ırkçılık ve mezhepçilik yüzünden çektik.
Çetinoğlu:İslâm’ın ortak kimliği’ kavramı hakkında bilgi lütfeder
misiniz?
Temel: İslâm ortak kimliğine dair
çarpıcı bir tavır ve örnek sunalım:
Ashab-ı kiramdan Selmân-ı Fârisi’yi bilmeyen yoktur.
Çetinoğlu:Siz yine de bir hatırlatma yapar mısınız?
Temel: Selmân-ı Fârisi, İran asıllı
olup zengin ve itibarlı bir aileye mensuptur. Mecûsi dinine mensuptu. Mecusi
ateşgedesinde mukeddes ateşin sönmemesini sağlamakla görevli iken yeni bir din
arayışına girdi. Ailesinin şiddetli muhalefetine rağmen Hıristiyanlığı
benimsedi. Önce savaş, ardından Musul, Nusaybin ve bilahare Ammuriye’ye gitti.
Kendisiyle tanıştığı papaz ölüm döşeğinde iken ona, pek yakında Arap
yarımadasında İbrahim peygamberin hanif dinine mensup bir peygamberin
gönderileceğini haber verdi. O peygamberin bâzı alametlerini bildirdi.
Kendisini çölden geçirmeleri için Arap tüccarlarla anlaştı. Fakat kervan
Vâdilkura mevkiine varınca anlaştığı tüccar onu bir Yahudi’ye köle olarak
sattı. O da Selman’ı Medineli bir Yahudi’ye sattı. Selman Medine’de iken Hz.
Peygamber (s.a.v.) geldiğini duyunca Kuba’ya gitti ve Rasulullahda, haber verilen
peygamberlik alametlerini gördü ve Müslüman oldu. Kölelikten kurtulması için
efendisiyle sözleşme yaptı. Hürriyeti karşılığında üçyüz hurma fidanı dikecek
ve kırk ukiyye ödeyecekti. Ashabın yardımı ve bizzat Hz. Peygamberin
nezaretinde 300 hurma fidanı dikildi ve beytülmalden kırk ukıyye ödenerek âzat
edilmesini sağlandı. Ebu’d-Derdâ ile kardeş yapıldı. Hendek ve ondan sonraki
savaşlara katıldı. Hendek kazılmasını da o teklif etti. Hz. Ömer kendisine maaş
bağladı. Fakat Selman bu parayı sadaka olarak dağıttı, geçimini hurma
lifleriyle ördüğü hasırları satarak temin etti. Hz. Ömer tarafından Medain
valiliğine tâyin edildi. Valiyken de mütevazı yaşadı. Vali olduğunu bilmeyenler
onu hamal sanarak yük taşıttılar. O ise durumunu açık etmedi. Dünyalık olarak bir
yolcu gibi sadece bir deve yükü kadar servete sahip olunmasına inandı ve öyle
yaşadı.
Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim. Şimdi İslâm
ortak kimliğine dair çarpıcı bir tavır ve örnek hâdiseyi lütfeder misiniz?
Temel: Bizim onunla ilgili asıl
belirtmek istediğimiz husus tam anlamıyla İslâm’la bütünleşmiş olmasıdır. Bu
yüzden kendisini ‘İslâm oğlu Selman’
diye tanıtmıştır.
Çetinoğlu:Bu isimlendirmenin de bir hikâyesi olmalı.
Temel: Evet var. Şöyledir:
Selman’ın da bulunduğu bir mecliste ensar ve muhacirler arasında soyların
belirtilmesi istenir. Orada bulunanlar uzun uzadıya soylarını sayıp dökmeye
başlarlar. Sıra Selman’a gelince: Benim soyumu bilmek mi istiyorsunuz?
Hamdolsun Rabbim beni İslâm’la şereflendirdi. O yüzden ben ‘İslâm oğlu Selman’ım’ dedi. Bu davranışıyla
Arap ve Fars olmanın bir anlam ifâde etmediğini, asıl mensubiyetin İslâm
olduğunu belirtmiş oluyordu. Hz. Ömer soy-sop meselesiyle Selman’ın rencide
edildiğini duyunca yanlarına geldi ve şu mesajı verdi:
Kureyş’in çok iyi bildiği gibi babam Hattab câhiliye
döneminin en seçkin insanlarından biriydi. Bundan sonra beni babamın adıyla
anmayın. Çünkü ben de ‘İslâm oğlu
Selman’ın kardeşi İslâm oğlu Ömer’im’ dedi.
Hz. Ömer, böyle söylerken aslını inkâr etmiş
olmuyor, soy sopla övünmek isteyenlere ders vermek istiyordu. Ona göre insan
izzet ve şerefi öncelikle mensubu olduğu İslâmiyet’ten kaynaklanıyordu.
Hz. Ömer Selman’ı İslâm kardeşi saymış, kendisine
beytülmalden maaş bağlamış, bilahare Medâin’e vâli tâyin etmiştir. Selman, Ömer
tarafından din kardeşi kabul edilmesine ve vâli tâyin edilmesine rağmen gerçek
anlamda kardeşlik hukuku gereği, yerine göre Hz. Ömer’i ikaz etmekten de geri
durmamıştır.
Rasulullah; Bilal-ı Habeşi’yi, Süheyb-i Rumi’yi,
Selman-ı Farisi’yi İslâm kalıbına dökmüş ve onlara yeni bir kimlik
kazandırmıştır. Onlar İslâm’ın boyasıyla boyanmışlar ve o boyayı hiç
soldurmamışlardır. Çünkü bu boya kökboyası, fıtrat boyasıdır. ‘Allah’ın boyasıyla boyanın. Boyası Allah’ın
boyasından daha güzel kim vardır?’ (Bakara, 138) Bu boyadan maksat fıtrattır.
Zira başka boyalar kalıcı değildir. Yunus ne güzel demiş:
‘Boyandım rengine solmazam ayruk
Yandım aşkına ölmezem ayruk’
Biz insan olarak dünyaya İslâm fıtratı üzere geldik,
asıl kimliğimiz budur. Bu fıtrata uygun yaşamak, renk, şekil ve kimlik değiştirmeden
özümüze sâdık yaşamak temel görevimizdir.
Selman-ı Farisi İslâm kimliğini öne çıkardığı ve bu
kimliğe uygun yaşadığı için başta Rasulullah olarak üzere ‘Selmân-ı pâk’ olarak herkes tarafından sevilmiş; ‘Selman bendendir, ehl-i beytimdendir’
buyuran Peygamberimizin iltifatına mazhar olmuştur.
Çetinoğlu: Düşmanlıklar, haksızlıklar,
âdaletsizlikler günümüz insanını perişan ediyor, hayata küstürüyor, geçimsiz ve
huysuz yapıyor…
Temel: Genelde insanlık, özelde
Müslümanlık kimliğine sâhip çıkılıp saygı gösterilse yaşanan haksızlık ve
düşmanlıklar büyük ölçüde giderilir. Özlenen birlik, dirlik ve dostluk ruhu
ihya edilir. Kan ve gözyaşları dindirilir. Bu kuşatıcı kimlik unutulduğu,
dallarla ilgilenip kök ve gövde göz ardı edildiği için insanlık ağacı kurumaya
yüz tutmuş, beklenen meyveleri veremez olmuştur.
İnsanlık ağacının daima canlı ve verimli olması için
kan ve gözyaşıyla değil, sevgi ve merhamet suyuyla her an sulanması gerekir.
Cinsiyet, renk, dil, ırk ve bölge ayrımcılığı yapmak köklerden kopmaktır. Kökü
kuruyanların yaşama şansı yoktur.
Çetinoğlu: Teşekkür ederim Hocam. Bütün
Müslümanların sağlık ve huzur içerisinde daha nice Ramazanlara erişmesi
niyazına tercüman olacak duanızla sohbetimizi bitirebilir miyiz?
Temel: ‘Ey Rabbimiz! Bize dünyada da
âhirette de güzellik ver’ (Bakara: 201) Bu sözlü duamıza fiilî duamızı da
eklersek iki cihan saadetine erişeceğimizde şüphe yoktur. Hareket, hayır ve
bereket dilekleriyle…
ALİ RIZA TEMEL:
1946 yılında
Manisa’nın Demirci ilçesi’nde doğdu. 1967’de Balıkesir İmam-Hatip Okulu’nu,
1971’de İzmir Yüksek İslâm Enstitüsünü bitirdi. 1967-1975 yılları arasında
vaiz
“Bana
okuduğum kitapların en güzelinin hangisi olduğunu sorarsanız, söyleyeyim:
Annemdir.”
Anne
aile, yuva, birlik olma, paylaşma, mutluluk devşirme demektir. Annenin var
olduğu evde zenginlik, şatafat o kadar önemli değildir. Çünkü anne; zenginlik,
huzur, dayanışma, hayata tutunma, yaşama sevinci demektir.
O,
var olmanın şifresidir. Dünya kurulduğundan bu yana her sorunun, her engelin
çözücüsü, dikenli tarlaların goncası, susuz çöllerin vahası, beceriksiz ellerin
mahareti, başarılı erkeklerin mimarı, başarısız erkelerin kamuflajı olmuştur. Tarlada
ırgat, evde hizmetçi, fabrikada işçi, onca çocukların bakıcısı, dadısı,
bekçisi, aşçısı, terapisti, öğretmeni “hatta babası” olmuştur.
O
yüzden toplumda en çok ihtimam gösterilmesi gereken kadındır. Muhataplarının
O’na hitap ederken “kırmamak ve üzmemek adına” çok dikkatli ve titiz davranması
gerekir. Çünkü kıymetlidir, çünkü hassas ve narindir. Sözlerin, zarafetsiz ve
uluorta söyleniş biçimi O’nu derinden yaralayabilir. O’nun ruhu has ipeklerden
daha şeffaf, en nadide tüllerden daha müstesnadır. Söylenen sözcüklerin bile
filtre edilmeden O’na sarf edilmesi haksızlıktır, kabalıktır.
Kadın
her şeyin en iyisine, en güzeline, en seçilmişine layıktır. Böyle düşünmek, bir
kadın için kesinlikle ayrıcalık değil, ihmal edilmemesi gereken bir vazifedir,
vicdanlar için borçtur.
Bazen
de anne demek; hüzün, çile, keder, meşakkat, heder olma, kendini feda etmenin
adıdır. İtilip kakılmanın, hakaretin, aşağılanmanın, değersizleştirilmenin,
küçük düşürülmenin, özgürlüğünün ipotek altına alınmasının, şiddetin, bazen de
canını vermenin adıdır anne olmak.
Ağaçların
kesilmesine, karettaların yuvasının bozulmasına, kıyıya vuran ölü balıklara,
koparılan çiçeklere ağlayan, haklı ve cesurca haykıran bizler, kadınlarımıza neden
gereken ihtimamı gösteremiyoruz? İşte insanlık duygularımızın sınavı burada
yatmaktadır.
Kadınlarımız
hak ettikleri ilgi ve ihtimamı doya doya yaşadığı, gözlerinin içi gülerek
mutluluğa doyduğu gün, bu toplumun bayramı olacaktır. Bu da O’nu yeterince anlamaktan,
anlayabilmekten ibarettir sanırım. Çünkü O eşsiz bir kıymet ve bir hazinedir.
Kadın,
erkekler için de bir aksesuar değildir. Eğlenilecek eşya, iş gördürülecek
makine veya çocuk üreticisi hiç değildir. O’nu böyle görmek, bir maharet,
erkeklik semeresi, güç gösterisi olamaz. Böyle bir hak veya ayrıcalık, hiç
kimseye, hiçbir güç tarafından verilmiş değildir. Verilmesi de mümkün olamaz.
O,
toplumun ve erkeğin; tamamlayıcısı, ekmeği, suyu, evi, canı, cananı, en
sevgilisi, gözünün nuru, kalbinin sevinç kaynağı, yaşama sevinci, dostu,
sırdaşı, biricik arkadaşı, ömrü, evinin direği, başının tacı, tesellisi, en
kıymetlisidir. Kızı, kardeşi, eşi, anası ve var oluş sebebidir.
O’nsuz
bir hayat düşünülemez. Olsa bile bu hayat yaşanamaz. Çünkü hayat O’nunla anlamlıdır.
Maddi yer küresinin değer kazanması, kıymetli olması da kadın sayesindedir. Metafizik
boyutumuzun içinde de O vardır. Ruhumuzun huzur bulması, sevinçlerimiz,
mutluluğumuz, değer yargılarımız vb. hep kadının bize verdiği manevi kıymet
sayesindedir.
Çocuklarına
daha güzel bir dünya kurma adına hayatını feda etmenin adıdır anne. Temizliğe
gitmek, gündelikli en zor koşullarda çalışmak, sokaklardan çöp toplamak da
annenin yaşam biçimidir bazen. Çünkü o yemez yedirir, giymez giydirir. Kendine
zaruri ihtiyaçlarını almaz, evladı rencide olmasın diye en kalitelisini ona
almaya çalışır. Okusun “adam olsun” diye çalıştırmaz, hırpalatmaz, yormaz,
kendine yardım dahi ettirmez.
Anne
alın teriyle, onurluca, dürüst ve helalden kazanıyorsa, çalıştığı işin
utanılacak hiçbir yönü yoktur, olamaz da. Hatta bu özveriden gurur
duyulmalıdır.
Geçen gün
haberlerde; bir çöpçünün kızı, babasının görev başında gizlice fotoğrafını
çekerek, “babam beni okutmak uğruna çöpçülük yapıyor, onunla gurur duyuyorum”
söylemiyle medyada paylaşmıştı. Bizler de gurur duyduk.
Hadis-i
şerifte buyuruldu ki: Annesinin ayağını öpen, Cennetin eşiğini öpmüş olur. Anne
hakkı önemlidir.
Hazret-i Musa,
Cennetteki komşusunun kim olduğunu Hak Teâlâ’dan sorup öğrendikten sonra yanına
gider. Bu bir kasaptır. Kasap, bir parça et pişirir. Asılı zembili aşağı
indirir, çok zayıf bir kadına et ve su verir. Üstünü başını temizleyip, zembile
koyar. Kasap, “Bu annemdir. Yaşlanıp bu hale girdi; sabah-akşam böyle bakarım”
der. O sırada kasabın annesinin, “Ya Rabbi oğlumu Cennette Musa aleyhisselama
komşu eyle” dediğini Hazret-i Musa da işitir. Kasaba, “Müjde, Allah-ü Teâlâ,
seni Musa aleyhisselama komşu etti” buyurur. Veysel Karani’nin kavuştuğu bütün
ihsan ve derecelerin, anasına yaptığı iyilik sebebiyle olduğu bildirilmektedir.
“Anam-babam çok
şefkatsiz, onlara nasıl itaat edeyim” diyen bir kimseye, Resulullah efendimiz
buyurdu ki: “Anan seni 9 ay karnında gezdirdi. 2 yıl emzirdi. Seni büyütünceye
kadar koynunda besledi ve kucağında gezdirdi. Şimdi nasıl olur da, şefkatsiz
olur? Bundan daha büyük ve kıymetli şefkat olur mu?”
“Ya Resulallah,
yaşlı anama elimle yedirip içiririm. Abdestini aldırır, sırtımda taşırım.
Hakkını ödemiş olur muyum?” diye soran kişiye buyurdu ki: “Hayır, yüzde birini
bile ödemiş olamazsın. O sana, yaşaman için hizmet ediyordu, sen ise, ölümünü
bekleyerek hizmet ediyorsun. Ancak Allah-ü Teâlâ, bu az iyiliğine karşılık çok
sevap ihsan eder.”
Her
makam ve meslek sahibi, annesi sayesinde bir yerlere gelmiştir. Anne, milleti
oluşturan her ferdin mihenk taşıdır. Yeri geldiğinde işçidir, askerdir,
polistir, hemşiredir, doktordur, mühendistir, öğretmendir, Kaymakamdır,
Validir, genel müdürdür, vekildir, bakandır başbakandır.
Bütün
bunların hem öğretmeni, hem annesidir. Yani anne “millet” demektir, vatan
demektir, bayrak demektir, namus demektir, haysiyet ve şeref demektir. Bu
yüzdendir kıymeti, bu yüzdendir ayağının altının öpülmeye layık görülmesi.
Öyleyse
bir ülkenin felakete gitmesinin, ya da yükselmesinin sebebi annedir. Çünkü anne
geleceği inşa edecek olan biricik çocuklarımızın yetiştiricisi, hayata
hazırlayıcısı ve mimarıdır.
Mukaddes
dinimizin emirleri, köklü saygın ve değerli bir millet olarak; geleneklerimiz,
göreneklerimiz, onurlu bir insan olarak taşıdığımız; merhamet, değer verme,
sevgi, hürmet vb. gibi hasletlerimiz, görgü kurallarımız anneye gerekli
saygıyı, değer vermeyi, sevmeyi, kırıp incitmemeyi emretmektedir.
Cennet
O’nun sayesinde çok yakınımızda, ayaklarının altındadır. Bu ayakları laikiyle
öpebilenlere ne mutlu. Dualarında, başarılarımız, sağlığımız, mutluluğumuz,
huzurumuz, kurtuluşumuz vardır. Bunları idrak eden kalplere, gönlüne
yerleştirmiş yüreklere ne kadar gıpta edilse azdır…
Annenin
gönlünü, rızasını kazananların, duasını alanların sırtı yere gelmez. İşleri
kolay, kazancı helal, bol ve bereketli, yüzü güleç, hayatı dertsiz belasız,
kazasız olur. Ömrü huzurlu ve mutlu geçer.
Vakarlı,
özverili, merhamet timsali, sevgi çağlayanı, ömrümüzde açan eşsiz çiçeklerimiz.
Nefesimiz, suyumuz, ömrümüzün anlamları, yüreklerimizin huzuru, hanelerimizin
mutluluk kaynağı, ecemiz, gündüzümüz ve gecemiz.
Her
gününüz mutlu, sağlıklı ve esen geçsin… İyi ki varsınız… Bizler bir hiçtik
sizler olmasaydınız… Kadınlarımız, pırlantalarımız…Kızımız, eşimiz, anamız,
bacımız…O’nlar bizim baş tacımız…
İstanbul Beykent Üniversitesi’nden Rümeyza kızımız aradı. Öğrenci
Dekanlığı Dil ve Edebiyat Kulüplerinin Birinci Öğrenci Sempozyumu etkinliği
için davette bulundu. Bittabi zoom ile yapılacakmış. Açış konuşmasını
üniversiteden bir hocalarının yapacağını, ayrıca Prof. Dr. Aytaç Açıkalın, Eski
Türk Edebiyatı Uzmanı Prof. Dr. Cihan Okuyucu, İstanbul Kültür Tarihçisi Dursun
Gürlek, Roman yazarı Ali Erkan Kavaklı, polisiye roman yazarı Ayşe Erbulak
Özgürdal başta olmak üzere zengin bir kadro vardı. Sabah 10.30 başlayan program
saat 16.00’ya devam etti. Öğrenciler İlayda Çakır, Ayşe Nur ve Beysun Aynur’un
dönüşümlü animatörlük yaptığı program sonunda soru cevap faslı da bir hayli
ilginçti.
Eylemci Gençlik Öncesi ve Sonrası
Benim konum “Gençlik ve Edebiyat” olarak belirlendi. Çok da
hoşuma gitti bu tema. 1968 kuşağı olarak benim dönemimin sağcıları ve solcuları
kendi ideologlarının şiirlerini ezbere bilirlerdi. Bizler Mehmet Akif’in “Zulmü
alkışlayamam, zalimi asla sevemem/ Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem”
diye haykırır, karşıt grubumuz Nazım’ın “Yaşamak bir ağaç gibi hür ve bir orman
gibi kardeşçesine” dizelerini okurdu. Dünya’da ve Türkiye’de Gençlik eylemleri(1968)
başlamadan önce ise bütün talebelerin ortak ve moda şairleri vardı, kitapları
leblebi gibi satardı; Türkiye’de Ümit Yaşar Oğuzcan, Turhan Oğuzbaş ve Şemsi
Belli önde idi. Bu şairlerimizin dizeleri genelde duygusal ve aşk şiirleriydi. Çoğu
da bestelenmişti. Özellikle Rahmetli Fethi Gemuhluoğlu’nun her tanıştığı
üniversite öğrencisine “Hiç aşık oldun mu?” diye sorması, zaman zaman cevap
olarak “Esteğfurullah Abi, olur mu hiç?” ya da sessiz kalarak aşık olduğunu
belirten mahcup tavırlar yaşanırdı. Şemsi Belli’nin bir ayrıcalığı vardı, zaman
zaman karamizah vurgulardan da geri kalmazdı, çok hoşumuza giderdi. Bu
şairlerimizin tümü gençliğinin zirvesinde, okuyucuları ise delikanlılığının
henüz girişinde idi.
Daha orta mektepte iken şiirler yazan, İkinci Yeninin
öncülerinden, Üvercinka’nın Şairi Cemal Süreyya’ya sormuşlar “karşı tarafta
hangi edipler önde” falan diye. O da “1930 kuşağında Necip Fazıl, 40’da Tarık
Buğra, 50’li yıllarda Sezai Karakoç” deyivermiş. Biraz daha zorlanırsa “Peyami
Safa, Cahit Zarifoğlu ve İsmet Özel” diye de eklemiş. Bu ediplerimizin
yaşlarına göre en genç dönemlerinde olduğu ortaya çıkıyor. Hem okuyanlar genç,
hem yazanlar delikanlı. Böyle bir dönem yaşanıyor.
Peki bu edebiyatçılara yaklaştığınızda size bir şeyler
kazandırdı mı? Doğrusu böyle bir soruya “hem evet, hem hayır” diye cevap
verdim. Bir de olumsuz örnek anlattım moralleri bozulmasın diye “Bir
arkadaşımın yeğeni şiir yazıyormuş. İdolü de Ümit Yaşar imiş. Oğuzcan’ı Sirkeci
Büyük Postane’de görünce sevinmiş ve hemen yanına giderek “Üstadım size ithaf
ettiğim bir şiirim var. Okuyabilir miyim?” deyince; azarlanmış. “Sen kimsin de
bana şiir ithaf ediyorsun?” demiş. Genç şairinin morali bozulmuş, dünyası
yıkılmış ve neticede şiiri bırakmış. Peki ne tavsiye edilir gençlerimize; daha
fazla şiir okumak! Hep okumak ve yazmayı sürdürmek. Her ikisini örtüştürerek
götürmek.
Tarihten Günümüze Notlar
Zoomla yapılan bütün konuşmaları saatlerce izledim. Keyif
aldım. Sondan bir önce idi benim sıram. Çok iyi bir eğitim gören üç sınıf
arkadaşı Nizamülmülk, Ömer Hayyam ve Hasan Sabbah. Daha gençlik dönemlerinde
iken biri önemli devlet adamı vezir, biri iyi bir şair, ötekisi de inanç
sömürücüsü ve uyuşturucuların kanaat önderi olmuş. Oysa aynı okulun ve aynı hocanın
üç öğrencisi idiler!
Tarihe biraz daha girelim; Fatih Sultan Mehmet Avni, Yavuz
Sultan Selim Selimi ve Kanuni Muhubbi mahlasıyla şiir yazıyor. Yaşları o
yıllarda henüz devlet yönetiminde sorumluluk almamış veya yeni devreye girmiş
kadar genç. Üstelik bir sonraki nesli de etkilemişler. Kanuni’nin “Halk içinde
olmaya mu’teber bir nesne devlet gibi/ Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat
gibi” dizeleri gününüze kadar yaşıyor, bakanlıklarda slogan oldu.
Hele Yavuz Sultan Selim’in
“Milletimde İhtilaf-ı tefrika endişesi kuşe-i kabrimde bir karar eyler
beni/ Müttehitken safleti def’e çaremiz, ittihat etmezse millet dağıdar eder
beni” dizeleri gazetelerin spotlarına
kadar girdi. 1967 yılında yayına giren ve dört yıl süren İttihat gazetesi
kapanana kadar bu sloganla yayınını sürdürdü. Daha önce de Mehmet Akif Ersoy’u
etkiledi. Aynı mesajı İstiklal Marşı şairimiz “Girmeden tefrika bir millete
düşman giremez/ Toplu vurdukça yürekler, Onu top sindiremez” diyerek verdi.
Mehmet Akif’in gençlik dönemi şiirleri çok fazladır. Yeni
nesile de örnek olarak Asım’ı gösterdi. Asım Safahat’ın altıncı kitabında yer
alır. Hocazade ve oğlu Emin, Köse İmam ve oğlu Asım arasında geçen konuşmaları
muhtevidir. Akif idealindeki örnek Asım’ı; gençliğin eğitimi, ilmi, ahlakı, ideali, zulme
isyanı, vakar ve hayasıyla anlatır, bütün Japonya’dan Almanya’ya kadar
dolaştırarak ufuk açar. Sonra da “Asım’ın nesli diyorum ya nesilmiş gerçek/
İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek” deyiverir.
Güç Zehirlenmesi İdealizmi Arkaya İtiyor
Reşat Nuri Güntekin Cumhuriyet döneminin önemli bir roman
yazarı. Özellikle Çalıkuşu romanı müthiş. İstanbul’da aristokrat bir ailenin
kızı Feride, kendisine aşık olana akrabası Kamran’ın aldattığını düşünür ve
öğretmen olarak Kuşadası’na tayinini isteyerek gider. Artık hem aşkını yüreğine
gömüyor, bekliyor ve hem de bir cumhuriyet öğretmeni olarak bölgede kalıcı
hizmetler veriyor, örnek oluyor. Keşke günümüz iktidarının önem verdiği imam
hatip okulu öğretmenlerinin de imkânı, unvanı bol olan bürokrasiyi tercih
etmekten ziyade, okullarda kalarak insana yatırım yapmasının, hidayet
yazılarından uzak romanları, öyküleri, destanları yazılsa! Ama mümkünü yok; güç
zehirlenmesi idealizmi hep arka plana atıyor.
Cumhuriyet bunu başardı. Çok örnek var. Mesela Yakup Kadri
Karaosmanoğlu. Zoraki Diplomat, Gençlik ve Edebiyat, Yaban, Kiralık Konak,
Hatıralar yazarının bir çarşaf öyküsü vardır ki çok duygusal bir yoğunluk
içerir. O Kağıthane’de Sadabad’daki ki hanımların renkli giysilerini, başörtüsünü,
mendillerini, şemsiyelerini hatırlarsanız eğer bir kız bunu yaşamak istiyorsa
genç kızlık dönemine girmeli ve bir merasimle bunu yaşanmalıdır. Yakup Kadri
yazısında bunu öyle bir anlatır ki, filme de alınmıştır. Müjde Ar filmde genç
kızlık dönemine geçişini yeni giysileriyle başarı ile yansıtır. Artık o sokağa
çocukluktan terfi ederek bir genç kız olarak çıkacaktır.
Hüseyin Rahmi Gürpınar da çocukken bile dolaba saklanarak
evin kadınlarının sohbetini, dedikodularını, korkularını not alır ve sonra
yazıya döküyormuş. Bir yıldızın gelip dünyaya çarpacağının dedikodularını konu
alan Kuyruklu Yıldız Altında bir İzdivaç ve Gülyabani böyle ortaya çıkmış.
Edebiyatçı, öğretmen ve zabit Milli Edebiyatımızın
öncülerinden Türkçü Ömer Seyfettin (1884- 1920) 36 yaşında hakka yürüdü.
Kitapları hala yok satıyor. Vefatının 100. Yılı dolayısıyla Kaşağı, Yalnız Efe,
Efruz Bey, Pembe İncili Kaftan gibi kitapları baskı rekoru kırıyor. Hele o
Diyet öyküsüne bayılıyorum. Diyetini vererek kolunu kurtardığı sözkonusu kasaba
uğrayan adam, her gün “Senin kolunu ben kurtardım. Diyetini verdim halas oldun”
diyor. Kasaba artık gına gelmiştir. Bir seferinde kolunu tezgâha koyarak
kestiği gibi adamın yüzüne fırlatır “Al Diyetini ve git başımdan!” der. 9.
Hariciye Koğuşu, Fatih Harbiye yazarı Peyami Safa geçinmek için de olsa edebi
çalışmalarının yanında Server Bedi imzasıyla Cingöz Recai polisiye dizisiyle
gençlerin ufkunu geliştiriyor, düşünmesini ve sorun çözmesini sağlıyordu.
Tukay, Karakoç, Başcılar, Kanık, Bakiler
Yeri gelmişken bir başka örneği de Türk Dünyası’ndan vermek
isterim. Tataristan Milli Şairi Abdullah Tukay (1886-1913) vefat ettiğinde 27
yaşında idi. Tatarın bağrı edebiyat olarak bilinen bu ülkede Tukay ismi
zikredilince akan sular durulur. Bir asrı aşkın süredir hala şiirleri ve
çalışmaları bütün Türk dünyasında basılır, okunur. Türkiye’de de neşrolundu.
Adına onlarca uluslararası sempozyumlar düzenlendi. Bunlardan birini de Türk
Dünyasını Aydınlatanlar Mehmet Akif Ersoy ve Abdullah Tukay Uluslararası
Tataristan Sempozyumu (2014) adıyla Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı
olarak biz Kazan Devlet Üniversitesinde gerçekleştirdik.
Mona Roza şairi Üstad Sezai Karakoç (Ergani 1938) Gaziantep
Lisesi’nde talebedir. Altın Çağı Ölümün Şairi sınıf arkadaşı Seyfettin Başçılar
(1930-2020) kendisini memleketi Kilis’e davet eder ve Kilis KENT Gazetesi’ne
bir röportaj yapar (1954). 88 yaşında giren ve Allah uzun ömürler versin Sezai
Karakoç’un iki röportajdan gazetelere verdiği bu ilk açıklamasıdır. Başka
açıklaması yoktur. Üstelik daha 19 yaşındadır. KENT’teki bu röportaj hala çok
sayıda çalışmaya referans teşkil eder. Öğretmen Mustafa Kirenci’nin Büyüyen
Ay’da yayınlanan Sabah Yıldızı (2021) adlı çalışmada bu röportaj 63 sene sonra
yer alarak tazeliğini koruyor.
“İstanbul’u dinliyorum gözlerim Kapalı” dizesini hatırlamayan
var mıdır? Hiç mümkünatı yok. 36 yaşında vefat eden Orhan Veli Kanık
(1915-1950) ve eserleri konusunda telif haklarının kalkması ve vefatının 70.
Yıldönümü dolayısıyla bütün yayınevleri yarış halinde.
“Cebeci İstasyonunda bir akşam üstü/ İncecikten bir yağmur
yağıyordu yollara/ Yeni baştan yaşıyorduk kaderimizi/ Sıcak bir kara sevda
yüreğimizin başında bağdaş kurup oturmuştu/ Acımsı buruk.“ Cebeci İstasyonu ve
Sen şairi Yavuz Bülent Bakiler’in Harman adlı kitabında bu şiirlerden onca
örnek görebiliriz. Bu dizelerin yazarı o yıllarda Ankara Hukuk Fakültesi
talebesidir. Allah hayırlı uzun ömürler versin, hala hatıralarını yazmakla
meşgul olan Yavuz Bülent Bakiler üstada. Gençlik dönemi, isteyen için en
bereketli ve duygusal yıllardır
Liselerarası Münazaralar ve Kitap Kulüpleri
Bizim kuşağı hatırlıyorum. 1960’lı yıllar. İstanbul Liseleri
Edebiyat ve Kültür Kolları Platformu her ay bir lisede (Haydarpaşa, Kuleli,
Kabataş, Pertevniyal, Vefa) toplanarak edebiyat, kültür, medeniyet hareketi
gelişmelerini tartışırdık. Yeşilay henüz politize olmamış liselerarası
münazaralar tertip ederdi. “Yetişen nesillerde milli kimlik azalıyor mu,
artıyor mu?” konulu tartışmaya bendeniz de katılmıştım. Bu tartışmalar MTTB’de
yapılırdı. Henüz bir siyasi partinin arka bahçesi olmadığından o yıllarda bu
münazaralar MTTB’de gerçekleşirdi. Ayrıca MTTB kitap Kulübü bütün öğrencilere
en az %25-50 arası iskontolu ve bazen taksitli kitap satışı yapardı. Üniversite
gençlerine tatil kampları ayarlar, sürücü ehliyeti verir, yurtdışı seyahatlerde
kolaylık sağlardı. Sosyal Bilimler Enstitüsü ile de gençleri hayata hazırlardı.
Bugün de MTTB var. Hem de çok şık biçimde restore edilerek yine MTTB’ye
verildi. Başkanı da yıllardır Kayseri Milletvekili Sayın İsmail Emrah Karayel.
Ama MTTB eski MTTB değil. MHP ve MSP gibi siyasi hareketlerin bile kitap
kulüpleri vardı. Bugün “oku” emri bile “okuma” emri biçiminde algılanıyor.
Fakat sanırım internet, akıllı telefona rağmen ufku içinde Z Gençliği bazı
gelişmelerin farkında.
Gençlik ve edebiyat biraz da önündeki örneklerden yola
çıkar. Daha iyisini gerçekleştirir. Ama önce okumak şartı vardır. Hep okumak.
Sağlık olmadan hiçbir şey olmaz. Elin kolun kalkmaz,
sağlıklı düşünemezsin. Yazmak istediğini yazamazsın. Yeni olan olayları,
gündemi takip edemezsin, olayların analizini yapamazsın, sorgulayamazsın… Çünkü
aklın hastalığındadır.
Geçen haftadan beri hastaneler ve hastalıklarla tekrar iç
içeyim…
Yaşadığın sürece bu yoldan geçmemek mümkün mü? Tabi ki
değil… Yaşadığımız her güzel günün, sağlığın kıymetini, ancak sağlığı
kaybedince anlıyorsun. Ne güzel söylemiş sağlam kafa sağlam vücutta bulunur.
Acil durumlarda ilk basamağımız 112…
112’nin kuruluşu ile muhteşem bir ilke imza atıldı. Tabii
zamanla, geliştirilmesi gerekenler yeniden gözden geçirilmeli, hizmetin
artırılabilmesi için, hangi yol ve yöntemler izlenmeli, bu sıra dışı hizmetin,
vatandaşa daha kaliteli bir şekilde ulaştırılabilmesinin hesabı yapılmalıdır.
Şöyle ki; vatandaş gözüyle gördüğüm sıkıntıları sıralamak istiyorum.
1) Ekibin adres bulma sorunu
2) Taşınabilmesinde yeterli ve ehil yardımcı personelin
olmaması
3) En yakın sağlık kurumuna teslim edilen hastanın, müdahale
ve müşahedesinden sonra, gerekli durumlarda yoğun bakım ünitesine sevk ciddi
bir meseledir. Bunun için Kocaeli gibi bir vilayet de bu konuda yetersiz
kalınması hasta ve hasta yakını adına içler acısıdır.
İleri yaşa uzayan bir ömür sahibiyiz. Bu da beraberinde
yaşlılık hastalıklarını getirmektedir. Hastaların yıllık potansiyelleri
istatistiklerle hasta, hasta kurum ve kuruluşlarında detayları ile mevcuttur
Bunlar değerlendirilerek ihtiyaçlar belirlenmeli, tedbirler alınmalıdır. Bence
GERİATRİ HASTANESİ artık elzem hale gelmiştir. Tıbbi, psikolojik destekle hasta
ve yakınlarına ulaşılmalıdır. Tedavi ve müdahale için farklı şehirlerde
merkezler aranmamalıdır. Belirli bir yaşın üzerindeki insanlarımıza hasta
olmadan sağlıklı yaşayacakları hizmetler sunulmalıdır. Sosyal devlet anlayışı
içerisinde bakım parası harcamaktansa sağlıklı insanlarla sağlıklı işler
yapılmalıdır.
Eski dönemlerdeki anlayışlarda da bu tarz sorunların farklı
metotlarla çözümlenmesi yoluna gidilmiştir. Nasıl mı?
Saint JEANŞÖVALYELERİ Hospitalierler olarak kurulmuştur.
Zamanla siyasallaşan bir kuruma dönüşmüş olmakla birlikte, ilk kuruluş gayesi,
hastalanan hacıların tedavisidir. Hastanenin başrahibi bu amaçla, Kudüs’teki
çalışmalarını yoğunlaştırmış, hac yolları üzerinde tedavi merkezleri kurarak,
tedavi olanların mallarının, bir bölümünü bağış yaptırmış, bir kısmını da
Kudüs’te kalıp hasta, hastane ve yoksullara hizmet maksadıyla kullanmıştır.
Türk-İslam kültüründe de bu ve buna benzer örnekler hepimizin malumudur. Başka
bir yazımızın konusu da bu olsun ne dersiniz?
Biz yine gelelim günümüz sağlık problemlerine…
Çalışma hayatımın; yirmi altı yıllık kısmını, hastanede
bilfiil görev yaparak geçiren birisi olarak… Türk hekimlerinin bilgi, tecrübe
ve cesaretlerine hayran kalmamak, takdir etmemek mümkün değildir. Her ne kadar
sağlık personelimizin donanımlı başarılı ve fedakârca çalışmaları takdire şayan
olsa da yapılanmadaki eksiklikler onların da bu özverili çalışmalarını sekteye
uğratmaktadır.
Şöyle ki;
Endüstridir. Merkezi olan ilimizde iş kazası olma ihtimali
son derece yüksektir. Bu durumun ortaya çıkardığı can kayıpları ve organ
kayıpların önlenmesi, azaltılması ve telafisi adına İhtisas hastaneleri,
transplantasyon üniteleri ve tabi ki bu konuda uzmanlaşmış personele ciddi
ihtiyaç duyulmaktadır. Kimya sanayinin yoğun olduğu ilimizde geniş donanımlı
yanık ünitesi, onun devamı niteliğinde çalışacak olan rekonstrüktif ve plastik
cerrahi merkezinin daha da geliştirilmesi ilimiz için çok önemli bir açığın
kapatılması demektir.
Karamürsel’de bulunan eski sanatoryumun kapasitesi
artırılarak göğüs hastalıkları merkezi haline dönüştürülmesi iyi olur. Sağlıkla
ilgili yapılanmlarda bölgenin iklim yapısı ve çevre şartları dikkate
alınmalıdır. Geçmiş yıllarda KANDIRA da hizmet veren böbrek hastalıkları
hastanesi gibi şifalı yerlerin tekrar aktive edilerek, yapılandırılması hem
hastalar hem de bölge ekonomisi adına bulunmaz bir fırsat olacaktır. Günümüz
modern anlayışlarında bu tarz çalışmalara dikkat çekilerek, ilimizin potansiyel
yapısının değerlendirilmesi gerekmektedir.
Gelelim asıl meselemize;
Artık her konuda uzmanlaşmaya gidilmekte… Bilimler daha
mikro ölçekli olarak bizlere hizmet vermekte… Bu açıdan ele alacak olursak,
neden sadece Yoğun bakım hastaneleri olmasın ki?
Hele bizim Kocaeli’miz gibi; Gerek kanser vakaları, gerekse
de iş ve trafik kazalarındaki gözle görülür artışlar ve giderek artan yaş
ortalaması ile yoğun bakım hizmetlerinin yadsınamaz gerçekliği ortaya
çıkmaktadır. Böyle bir hastanenin ilk kez Kocaeli’nde açılması ile diğer
illerimize de örnek teşkil etmenin haklı gururunu yaşayabiliriz.
Hepimizin en hassas olduğu hasta, hastalık ve hasta yakını
olma gibi kavramlarda, daha insani yaklaşımlar beklememiz kadar, doğal hiçbir
şey olamaz. Gerek hastanın yakını ile olan temasının, onun iyileşeme sürecine
olan katkısı ve gerekse de hasta yakınlarına verilecek psikolojik desteğinin,
göz önüne alınarak yeni modeller geliştirilmesi, profesyonel ekip ve
işletmelerle yola devam edilmesinin önemli olduğu kanaatindeyim.
. Evet, sevgili okurlarım bugün lükte bu kadar…
Bir daha ki yazımızda buluşmak üzere…
SAĞLIKLI KALIN SAĞLICAKLA KALIN. HEP SAĞLIKLA KALIN
İşçiler ustanın,
askerler subayın, öğrenciler öğretmenin, çocuklar anne ve babanın varlığından
rahatsız olup şikâyet etmeleri doğru mudur? Bu durumda işler yürür, savaşlar
yapılabilir, çocuklar yetişebilir mi?
Vücut ve
bedenimizdeki organ ve uzuvlar birbirlerini çekemez hâle gelmeleri durumunda,
içlerinden; biri bile vazife ve görevini yapabilir mi?
Fabrika
çarklarından biri bile ârıza yapsa, fabrika çalışmaya devam edebilir, üretimini
sürdürebilir mi?
Bütün bunların
fonksiyon ve faaliyetlerini yürütmeleri, bağlı oldukları nizam, intizam ve
disiplin sayesinde değil mi? Birbirlerinin varlığından memnun olmaları
gerekirken, varlıklarına tahammülsüzlük, kıskanma ve çekememezlik; onları iş
yapamaz, barınamaz hâle getirmez mi? Bu da onlar için, bir çeşit intihar olmaz
mı?
Oysa kuruluş ve
yapılış sebepleri; hepsinin birlikteliğinden, omuz omuza vermelerinden, birlik
ve beraberliklerinden ötürü iken; birbirlerinin varlık sebep ve nedenlerini
istemeyiş; onları iş yapamaz hâle sokmaz mı? Bu da onlar için, bindikleri dalı
kesmek değil midir?
Hâlbuki bütün
bunları bir araya getiren, ayakta tutan, bir arada olmalarını sağlayan;
birbirlerine duydukları ihtiyaç denen ruhtur. Tıpkı merak ilmin, ihtiyaç ise;
terakki, yükseliş ve gelişmenin hocası ve ruhu olduğu gibi.
İşte bu ruha karşı
çıkmak; varlık sebep ve nedenlerini berhava etmek / yok etmek demektir. Bedenin
tüm organlarının birlik ve beraberliğinden doğan; manevî bir şahsiyeti / ruhu
vardır ki, ona halel geldiği / hiç olduğu, aradan çekildiği takdirde; ne birlik
kalır ne beraberlik!
Her birlik ve
beraberlikteki bu ruh; binanın harcı gibidir. Nasıl ki tuğlalar arasındaki
harç, zamanla toza toprağa dönüşür; tuğlaların birbirine raptediciliğini /
bağlayıcılığını kaybeder, birbirlerine tutunmalarını sağlayan gerekçe dumura
uğrarsa; ortada ne duvar kalır ne bina!
İşte her şeydeki
bu bağlayıcı, birleştirici, yaşatıcı ve kuruluşları ayakta tutup, devam
ettirici harca, ruha ve liderliğe bağlılık zayıflar; var oluş nedenine olan
hayatî / yaşamsal ihtiyaç ve gereksinim; yok olmaya yüz tutarsa; o birlik, o
beraberlik, o sentez ve terkip hâli; kısaca o var oluş hâli, yokluğa müncer
olur! Sonu yok oluşla nihayetlenir, noktalanır!
Toplu hâlde uçan
kuşların bağlı olduğu, uydukları, hareketlerine aynen katıldıkları bir Lideri,
başı çekeni olmasaydı; o muhteşem nizamlı uçuşlarını göremezdik! Denizde
balıkların sürü hâlinde yüzer oluşları; başlarında emri / buyruğu altında
oldukları bir lider ve başkanları olduğu içindir. Yine arıların ve karıncaların
da, başı çeken bir Beyleri olmasa; o nizamlı, o düzgün çalışmalarına ve
intizamlı hareketlerine şahit ve tanık olamazdık.
Meleklerin büyükleri, insanların peygamberleri
var. Çokluklar, karışımlar, insan yığınları; ancak liderleri sayesinde birlik
teşkil etmişler. Sentez ve terkip hâlinde bir bütünlük gösterebilmişler. Bu
şekilde istikbal ve yarınlarına, sağ salim, emniyet ve güven içinde kanat
çırpabilmişlerdir.
Koca bir ağacın
varlığını; bir çekirdek ve tohuma borçlu olması. Çocuğun ebeveyni tarafından
büyütülmesi. Çırağın ustası elinde, onun da bir usta olması zül müdür / ayıp
mıdır?
Milletlerin de, o
millete damgasını vuran ana unsur, çekirdek unsur olarak öncülük yapan ve
yapmış olan, baş unsurları vardır. Bu çekirdek, bu lider, bu öncü unsur
Türkiye’de, Anadolu’da ve Türk Vatanı’nda Türklerdir.
X
İnsan
memleketinde, vücut ve bedeninde isyan olursa; her uzuv ruha karşı ayaklanırsa,
birbirlerinin dalını kesmiş olmaz mı? Her uzuv ve organdan aykırı sesler ayyuka
/ göğe çıkarsa; o bedende huzur kalır mı? Ne zamana kadar boyun eğeceğiz? Nedir
bu esaret, bu teslimiyet, bu sessizlik, bizler neciyiz? Diyerek çeşitli
kışkırtmalarla, her kafadan bir ses çıkarak; hem kendi hem içinde bulunduğu
toplumun huzurunu kaçıranlar; aslında kendilerini huzursuzluk girdabına atmış
olmuyorlar mı?
Her milletin Arı
Beyi vardır. O sayede birlik ve beraberliklerini yürütürler. Unutmayalım ki
taşlar; binanın her yerinde lüzumlu, elzem ve lâzımdır. İster temelde ister
çatıda yer almış olsunlar. Hepsi de bulundukları yerde gerekli. Taşların
birbirlerine karşı öğünmeleri veya birbirlerini yermeleri, ne kadar yersiz
olur. Ben niye oradayım? O niye burada? Diye ne övünmeye ne de yerinmeye mahal
ve yer olmamalı. Kaldı ki:
Vagonlar
lokomotifin, yolcular pilotun, çalışanlar çalıştıranın, idare edilenler
idarecinin yerini alabilir mi? Fakat şunu da unutmayalım ki, vagonlar olmasaydı
lokomotife, yolcular olmasaydı pilota, çalışanlar olmasaydı çalıştırana, idare
edilecekler olmasaydı idarecilere lüzum kalmazdı.
Toplumda herkesin,
her şeyin kendine göre bir kıymeti, bir değeri vardır. Toplum için hepsi
gerekli. Hiçbir unsurun başka bir unsura karşı büyüklük taslaması hoş değil. Bu
demek değildir ki, unsurlar, kavimler ve toplumlar arasında keyfiyet / nitelik
farkı yok. Vardır. Fakat bu başkasını hor ve aşağı görmeyi gerektirmez. Çünkü:
“Taş yerinde ağırdır.”
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca çok
ilginç bir açıklama daha yaptı: “Bugün Çin’den aşı gelecekti nerede diye
soranlar, dün Çin ile aramızdaki hassas konuları kaşıyarak ilişkilerimizi bozmaya çalışıyorlardı. Başarılı
olduklarını söyleyemem ama hasar verdikleri kesin.”
“Çin ile aramızdaki hassas konu”
malum. Çin yönetiminin Müslüman
Uygur Türk azınlığa yaptığı ve
soykırıma varan zulümler.
Bu konuda dünyanın birçok devleti
tepkiler gösterdiği halde, Türkiye’nin hiçbir resmi tepkisi olmadı.
Sadece muhalefetin, başta İYİ
Parti’nin ve lideri Meral Akşener’in şiddetli
tepkileri oldu. Akşener’in açıklamalarına Çin Büyükelçisi bütün diplomatik
teamüllere aykırı olarak sosyal medyadan tehditvari cevap verdi.
Sağlık Bakanı Koca’nın kastettiği “hassas konu” ve “kaşıma”
meselesi bu. Bakan Koca, Çin Sinovac
aşısının ülkemize gelmesinde yaşanan aksamanın
altında Çin’in bu “hassas konuyu kaşıma olayına” tepkisinin yol açtığını ima
ediyor.
Oysaki daha önce, Çin’in vaat ettiği
miktarı göndermeme sebebini açıklarken, “aşıları kendi halkı için kullandığını”
söylemişti.
Böylece aşı tedarikinin aksamasının sorumlusu da bulundu:
Muhalefet.
Bilinçaltımıza gönderilen gizli mesaj şu: “Gördünüz mü bu İYİ Parti’nin yaptığını, anladınız mı Meral Akşener’in milletimize kötülüğünü.” Neredeyse
milletimizi aşısız bırakacaklardı!
Peki, “Akşener’in
verdiği hasarı” kim, nasıl tamir etmiş
olabilir? Herhalde Doğu Perinçek.
İktidarın en küçük ortağı Perinçek ile Çin yöneticilerinin
muhabbeti malum. Perinçek mutlaka devreye
girip Çin yöneticilerine “bu muhalefete bakmayın, biz ‘Terörist
Uygurlara’ yaptıklarınızı destekliyoruz. Kızmayın,
aman aşımızı gönderin” demiştir.
Perinçek Çin ile
ilişkilerimizdeki “hasarı” tamir ederek, her gün TV kanallarını kendisine
açanlara borcunu ödemiştir.
Bu arada Doğu Türkistanlı
kardeşlerimizle gönül köprülerimiz yıkılmış, umurlarında mı? Yeter ki iktidar
kısa vadede rahatlamış olsun.
*****************************
Aşının Dış Politika Yönü
Birçok ülke daha aşılar
üretilmeden alternatif şirketlerden nüfuslarının iki katı kadar doz için
bağlantılar yaptı. Türkiye Avrupa ve ABD’de üretilen aşılar için başlangıçta
bağlantı yapamadığı için Çin aşısına mahkûm kaldık.
Çin Sinovac aşısının denendiği ilk ülkelerden biri olmayı kabul
ettik ve faz-2 ve faz-3 çalışmaları için Türk insanının denek haline
getirilmesi sayesinde aşısız kalmadık. Bereket ki aşıda olumsuz özellikler
çıkmadı.
Türkiye sadece Çin aşısı
tedariki için 50 milyon dozluk anlaşma yapabildi. Sonra bu miktarın artırıldığı
söylendi.
Çin ile yürütülen ilişkiler
başından beri çok kapalı. Ne tür bir anlaşma ile bağlantı yapıldığı, neden uzun süre sadece Çin aşısına bağımlı
kaldığımızı öğrenemedik.
Çok şükür ki, gecikmeli ve az
miktarda da olsa, Biontech aşısını bulan 2 Türk bilim insanı sayesinde, bir
aydan beri, bu aşıdan almamız mümkün olabildi.
Ancak bu aşamada öğreniyoruz
ki aşı meselesinin bir de dış politika yönü varmış.
Bakan Koca’nın açıklamasından,
Çin’in “Uygur Türklerine yaptığım zulümler konusunu kaşımayın, yoksa aşı
vermem” dediğini anlıyoruz. Bizimkilerin bunca
zulme sessiz kalmasında da aşı konusunda alternatifimizin olmaması etkili
olmuş.
Görüyor musunuz, devlet işlerinin her alanda ciddiyetle
yürütülememesinin başka alanlara yansıyan sonuçlarını.
Sağlık Bakanlığında yaptığınız bir hata sizi dış politikada da
olumsuz etkileyebiliyor. Dindaşınız,
soydaşınız olan kardeşlerinize yapılan insanlık dışı muamelelere bile ses
çıkaramıyorsunuz.
Çin aşısına bağımlı kalmanın
sıkıntılarını hem sağlık alanında ve hem de dış politika alanında yaşadığımız
anlaşılıyor. Bu yüzden bu defa Rus aşısı
ile çeşitlendirme yapılmaya çalışılıyor.
*****************************
AKP Kongrelerini Konuşmayın
Sağlık Bakanı Fahrettin
Koca’nın “hassas konuların kaşınmasından”
rahatsızlığı sadece Çin ile sınırlı değil. Malum “tam kapanma” tedbirlerinin
alınması sürecine salgının kontrolden çıkması, vaka ve vefat sayılarının
hızla artması yüzünden geldik.
Bu hızlı artışta bütün bilim
insanlarının uyarıları ve halkın tepkisine rağmen AKP’nin kapalı salonlarda
binlerce kişiyle yaptığı “lebalep” il kongreleri ve onbinlerin katıldığı AKP Genel Kurul toplantılarının payı büyük oldu.
Ayrıca vatandaş cenazelerinin
namazı 30 kişiyle sınırlı kılınabilirken, AKP’lilerin, cemaat ve tarikat
önderlerinin cenaze namazları CB, Bakanlar ve resmi zevatın katılımıyla
binlerce kişiyle kılınarak salgına katkı sağlandı.
Bakan Koca’ya gazeteciler bu
konuyu sorduğunda “Bu konuyu gündemde tutmanın kimseye faydasının
olmadığı kanaatindeyim” dedi.
Tabi bu konuyu gündemde
tutarsanız, bir başka deyişle “kaşırsanız”
bunun ucu AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’a çıkardı.
Bu tartışmaları önleyemediği
için Sağlık Bakanımız “görevden affını istemek” gibi bir sonuçla karşılaşabilirdi.
O halde yapılması gerekeni
Bakan ifade etti: “Böyle konuları kaşımayın.”
Ama kaşıntıyı yapan sebep
orada duruyor ve fena halde kaşınıyorsanız, mutlaka kaşıyanlar olacaktır.
Ve “Değişe değişe bozulmuş ölüm bile”
demekte Sezai Karakoç. Ölüm üzerine
çok yazmışımdır ama ‘Ölümlere Alışmanın
Dayanılmaz Ağırlığı’ gitgide vicdanımda hayat pahalılığı ve ölüm enflasyonu
olarak artmakta.
Sevdiklerimiz
de, hiç tanıyıp bilmediklerimiz de artık vaka & vefat grafiğindeki
sayılara defnedilmektedir. 17
Ağustos Depremi sonrasındaki günler ve birkaç haftaya benzer, sanki bitimsiz bir deprem ölümü sanal bir
oyuna dönüştürmektedir.
Hâlbuki ölüme
dair bir terbiyemiz ve ölüm kültürümüz vardı; gittikçe hükümsüzleşti.
Acıya ve kedere dair yükümlülüklerimizi yerine
getiremedikçe yükümüz katlandı. Hak ve hukukumuzun geçtiği, hatıra
ortaklığına sahip olduğumuz kimselerin cenazelerine omuz veremedik. Meğer yakınlarıyla kucaklaşmak kendimize teselli
vermekmiş, meğer o helâlleşme
seremonisi kendimizle hâlleşmekmiş; eksikliği içimizde öyle birikti ki insanlığımız
sürekli iç kanama geçiren bir hasta gibi oldu.
“Bir ölü
artı bir ölü, iki değildir”der Elias Canetti ve ekler: “Fakat insanlar sinek gibi ölüyor.” Bir
ülkede, her ülkede.. Altı yıl önce ‘Ölüm
Peynir – Ekmek Gibidir Coğrafyamızda’ demiştik, oysa şimdi tüm yeryüzü
coğrafyasında.
Aslında düzene
isyan olarak intiharları yazmak istiyordum; neredeyse yerel basında bile günlük vaka olarak yer alan intiharlar. Her kesimden, her yaştan ve
hep farklı farklı sebeplerdenmiş gibi gözüken. Kiminin ardından not bıraktığı,
kiminin ardını bizim notlandırdığımız intiharlar. Acaba Jean-Paul Sartre’nin ‘Bulantı’sı
yahutGeorge Orwell’in ‘Boğulma(ma)’sı üzerinden okunabilir mi diyerekten.
Lâkin bazı ölümler
karşısında bırakın kendi ailesini bizim bile nutkumuz tutuluyor. Ne diyeceğini bilemeyebiliyor, ne yazacağını bulamayabiliyorsun;
hem de içinden geçen onca duygu trafiğine rağmen. Kısıtlar ve kapanmalar
nedeniyle yetişemediğimiz her hüzün kendi
tükeniş hikâyemiz oldu adeta.
En son 10
yaşında bir çocuğun ölümünün hüznüne – kederine gömüldük. Bildiğiniz cennet yüzlü, tanıdığınız güzel ahlâklı
çocuklardan. Sadece ebeveynlerinin ve yakın akrabalarının değil ölümüyle herkesin biraz öldüğü.. Bizi
yaratan ve rahmetin, merhametin, şefkatin kaynağı olan Rahmân’er-Rahîm’in bize bizden ziyade velilik ettiği düşüncesiyle o günahsızı Mevlâ’ya teslim eyledik. El-Metîn olan Allah üzerimize metanet yağdırsın.
Hani
demiş ya Cemal Süreya:
“Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere
öldü, kör oldum.”
Daha
evvel bu acıyı yaşayanlardan özür ve helâllik dileyerek ben de gayriihtiyari
kendi
türüme sordum:
Sizin hiç yavrunuz öldü mü?
Can parçanız, son parçanız..
Siz hiç közden bir baba gördünüz mü?
Ben
gördüm, göz-gönül boğuldum.
Başı-başlığı onun mısralarıyla girizgâh kıldık; sonunu
da Karakoç Üstad’la bağlayalım: