10.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 17, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 404

Batı ve Biz

0

       1911’lerde Batı
ile aramızda maddî sahada ne kadar fark ve gerilik varsa, 2021 yani bir asır /
yüz yıllık bir zaman geçmesine rağmen, yine de aynı maddî, fennî ve sanayi
farkını, ne yazık ki,  giderebilmiş
değiliz. Sadece biz değil, tüm Âlem-i İslâm bu geri kalmışlığın içinde
bocalayıp durmakta. Bizim ve içinde bulunduğumuz İslâm Âlemi’nin terakki ve
ilerlemesine; dün altı mâni ve engel vardı. Bugün de aynı mâniler berhayat ve
berdevamdır. Yani mevcut ve devam etmektedir.

     Bu altı engeli
tasfiye edecek ilaçlar, Kur’an’da mevcuttur. Yeter ki, kullanalım. Bilip de
kullanmamak derde çare olmadığı gibi, bizleri gülünç durumlara da sokmaktadır.
Bu zaman ve zeminde, beşerin sosyal hayat okulundan ders alacak olursak,
Avrupalıların terakki ve ilerlemede istikbale / geleceğe uçmalarıyla beraber,
bizi maddî yönden orta çağda durduran altı hastalık olup, onlar da şunlardır:

     Birincisi: Yeis ve
ümitsizliğin içimizde hayat bulup dirilmesi.

     İkincisi: Sıdkın /
doğruluğun siyasî ve sosyal hayatta ölmesi.

     Üçüncüsü: Adavete
/ düşmanlığa karşı muhabbet / sevgi beslemek! Düşmanlık his ve duygusunu
yaşatmak!

     Dördüncüsü: Ehl-i
imanı / mümin ve inananları birbirine 
bağlayan nuranî rabıtaları / nurlu bağları bilmemek!

     Beşincisi: Çeşit
çeşit sâri / bulaşıcı hastalıklar gibi intişar eden / yayılan istibdat! Baskı
ortamı.

     Altıncısı: Şahsî
menfaatine himmeti / gayreti hasretmek / sarfetmek.

     Bu altı dehşetli hastalığın ilâcı, bir tıp
fakültesi hükmünde olan Kur’an eczahanesinde mevcuttur / vardır. Nitekim
tedavinin esasları “Altı Kelime”dir.

     Birinci Kelime:
“Emel.” Allahın rahmetinden ümit kesmemek. Çünkü İslâmiyetin hakikatleri hem
manen, hem maddeten terakkiye / ilerlemeye 
kabil. Üstelik buna mükemmel bir istidadı var.

     İkinci Kelime:
“Yeis.” En dehşetli bir hastalıktır. İslâm Âlemi’nin kalbine girmiş! “Allahın
rahmetinden ümit kesmeyiniz.” (Zümer : 53) kılıncı ile o yeisin başını parçalayacağız.
“Tamamen elde edilmeyen bir şey, büsbütün terk edilmez.” Hadîsinin hakikatiyle
belini kıracağız.

     Üçüncü Kelime:
“Sıdk.” İslâmiyetin üssü’l-esasıdır. Ulvî / yüce seciye ve karakterlerinin
rabıtası / bağıdır. Ulvî hislerinin mizacı / tabiatıdır. Öyle ise, içtimaî /
sosyal hayatımızın esası olan sıdkı, doğruluğu içimizde ihya edip, onunla
manevî hastalıklarımızı tedavi etmeli / iyileştirmeliyiz.

     Dördüncü Kelime:
“Muhabbet.” Muhabbete / sevgiye en lâyık şey muhabbettir. Husumete / düşmanlığa
en lâyık sıfat husumettir. Yani sosyal hayatı temin eden ve saadete sevk eden
muhabbet ve sevmek sıfatı, en ziyade sevilmeye ve muhabbete lâyıktır, Sosyal
hayatı zir ü zeber / yerle bir eden adavet /düşmanlık; her şeyden ziyade nefret
ve adavete ve ondan çekinmeye müstehak / ondan çekinmeyi hak eden, çirkin ve
muzır / zararlı bir sıfattır.

     Beşinci Kelime:
“Meşveret.” Bütün İslâm milletleri nuranî bir silsile hâlinde birbirine
bağlıdır. “Neme lâzım!” demeye, hele tembelliğe hiçbirinin, hiç mi hiç hakkı
yok. Çalışmamız, el ele vermemiz lâzım. Kalpde, ruhda bir ve beraber olmamız
gerek. Tüm İslâm devletleri kendi özel devlet hudutları içinde, hür ve müstakil
/ bağımsız olarak varlıklarını idame ettirip devam ettirirken; sınırdaş olsun
olmasın, diğer İslâm devletleri ile kalben, ruhen, manen ve maddeten tam bir
istişare, dayanışma ve birbirleri ile kardeşane bir münasebet içinde;
iktisaden, ticareten ve hatta siyaseten tam bir birlik şuuruyla hareket
etmeleri; her hususta istişare, meşveret yani birbirleriyle danışma halinde
bulunmaları gerekiyor. Bu manevî kaynaşmanın, dünyada kendilerine bakışları da
düzelteceği izahtan vârestedir. Apaçık bir gerçektir.

     Çünkü “Bir elin
nesi var, iki elin sesi var.” İslâm devletlerinin bu ciddî, samimî ve gerekli
olan tutum ve davranışlarının, dünya barışının temininde bile, hesaba
katılacağı muhakkaktır.

     Altıncı Kelime:
“Şura.” Müslümanların sosyal hayattaki saadetlerinin anahtarı şura’dır.
“Onların işleri aralarında meşveret ve şura iledir.” (Şura: 38) âyeti şurayı
esas olarak emrediyor.

     Evet nasıl ki
insanlıktaki “telahuk-u efkâr” / fikir alışverişi ile asırlar ve zamanların
tarih vasıtasıyla birbiriyle meşvereti, bütün insanlığın terakkiyatı /
ilerlemesi ve fenlerinin esası olduğu gibi; en büyük kıt’a olan Asya’nın en
geri kalmasının bir sebebi, o hakikî şurayı yapmamasıdır.

Faruk Korkmaz İle 15 Temmuz’un Romanı ‘Kozgalış’ Hakkında Konuştuk

Oğuz Çetinoğlu: Kozgalış, mahallî
bir kelime olsa gerek. Hangi yöreye aittir ve mânâsı nedir? Kitabınıza bu ismi tercih
etmenizin özel bir sebebi var mıdır?

Faruk Korkmaz: Kozgalış, Kafkasya’dan Doğu Türkistan’a kadar Türk Dünyasının
farklı iklimlerinde ‘Uyanış, Direniş,
Kıyam, Diriliş, Kıpırdanma, Galeyan, Kargaşa’
gibi farklı anlamlarda
kullanılan, Anadolu’da ise maalesef pek bilinmeyen, Karaçay-Malkar Türkçesine
mahsus bir kelimedir.

Şan ve şeref dolu târihi
imkânsızlıklar içerisinde verilen destansı mücâdelelerle dolu olan Aziz Türk
Milleti’nin öncekilerden farklı olarak yerli işbirlikçilerin organize ihânet
kalkışmasına karşı bütün unsurlarıyla yekvücut olarak direnişe geçmesini,
fıtratında mevcut olan millî şuurla uyanışını ifâde etmek için buram buram
Türklük kokan ‘Kozgalış’ kelimesini
tercih etme sebebi budur.

Çetinoğlu:
Kozgalış
ilk kitabınız mı?

 

Korkmaz: Hayır. Malatya Vâliliği
Malatya Kitaplığı Projesi kapsamında 2013’te kaleme almış olduğum Malatya
Mahalle Kültürü ve Komşuluk İlişkileri adlı bir kitabım bulunmaktadır. Fakat
Kozgalış, roman türündeki ilk çalışmamdır.

Çetinoğlu: Kozgalış neden
kaleme alınmıştır? Sizi 15 Temmuz hâin darbe girişimini romanlaştırmaya iten
sebepler nelerdir?

Korkmaz: Efendim takdir buyurursunuz ki insanları yazmaya iten
sebepler vardır. Bir eseri ortaya çıkaran, duygulardan müteşekkil domino
taşları vardır. Çocukluk ve gençlik dönemlerimizde okuyarak, duyarak,
dinleyerek öğrendiklerimizi kemâl yaşlarımızda şâhitlik ettiklerimizle
birleştirdiğimizde, o kısa vâde içerisinde aslında bunların çok büyük ve önemli
hâdiselerde vücut bulduğunu anlarız.

Malazgirt’le Anadolu’nun ‘Türk
Yurdu’ olarak tescillenmesi, İstanbul’un Fethi ile târihin seyri değiştirilerek
yeni bir çağ açılması… Ve elbette Çanakkale Zaferi ve İstiklâl Harbi ile yok
olma eşiğinden Türkiye Cumhuriyeti’ne uzayan o kutlu mücâdele… Kadim Türk târihi
içerisinde aklımıza ilk gelen örneklerdir. Yâni sözde medeniyetlerin sömürü
anlayışına karşı ‘âleme nizam vermeyi’ amaç edinen bir fetih düşüncesi veya
sömürülmemek için ölümüne mücâdeleyi şeref bilmenin emsalsiz örnekleridir
bunlar.

İşte bu pencereden
baktığımızda 15 Temmuz hâin darbe teşebbüsü ile Yüce Türk Milleti önce
Anadolu’dan sonra da Ata Yurt’tan yâni geldiği topraklardan da ebediyen
silinmek istenmiştir. Bizler bu ihânet teşebbüsünün ve buraya getiren sürecin
canlı şâhitleriyiz. 80 darbesinin tanığıydık… Ben o dönemde çocukluktan
gençliğe adım atıyordum. Yine 80’lerin ortasında bölücü terör örgütünün kanlı cinâyetlerine
başlamasının tanığıydık… O günlerden itibâren dindar, ağırbaşlı, saygılı vs pek
çok maskenin ardına gizlenen yeni bir terör örgütüyle tanışıyorduk… Tabiî o
zamanlar terör örgütü oldukları bilinmiyor, gerçek yüzleri henüz deşifre
olmadığından insanlar onları demin saydığım sıfatlarla tanıyor, tanımlıyor…

90’larda bunları daha
yakından görüp tanıma imkânı bulduk. Eğitim öğretim hizmeti adı altında
okullar, yurtlar, dershâneler bina ediyorlar, öğrenci evleri tutuyorlar,
ülkenin en ücra yerleşim birimlerine kadar uzanıp çocukları, gençleri
kendilerine çekiyorlardı. Küçücük bir ilçede bile bunların öğrenci yurtları
yahut evleriyle karşılaşmanız işten bile değil… Çok kısa bir sürede bu kadar
geniş bir ağ kurmalarını sâdece ‘Allah
rızası için hizmet
’ olarak algılamak aşırı bir iyimserlik değil midir?

Gün geçtikçe bu ‘hizmet’(!) ağı medyadan bankacılık
sektörüne kadar genişledi. Temiz duyguları ve inançları istismar edilen
insanlarımız çocuklarını bunlara teslim etti, paralarını ve ziynetlerini
bankalarına teslim etti, yayınladıkları gazete, dergi vs abone oldu… Saf
duygular içerisindeki insanlar bu oluşuma karşı kendilerini uyaran, bunlara
güvenmemelerini söyleyen kimseleri neredeyse tekfire varacak tepkilerle
karşıladılar. Yâni bu örgüt inanılmaz derecede kısa bir vâde içerisinde
Türkiye’de gerekli altyapısını ve hayran kitlesini oluşturdu, akabinde Türk
Cumhuriyetlerine ve İslam coğrafyasına yöneldi. Derken dünyanın hemen her
köşesinde mantar gibi bitmeye başladılar.

Güçleri ve itibarları
istedikleri seviyeye geldikten sonra yıllar boyunca Devletimizin sinir uçlarına
kadar yerleştirdikleri bütün unsurlarıyla organize bir şekilde hareket ederek
çeşitli uyduruk gerekçelerle Devlet itibârını zedelemeye, kendilerine itaat ve
itibar göstermeyen her kademeden insanımızı da en acımasız yöntemlerle bertaraf
etmeye başladılar. Halk nazarında Devlet itibarsızlaştırılırsa Devlet’i ele
geçirme teşebbüsleri güya meşruiyet kazanacak, halkımız ne olduğunu anlayıncaya
kadar da atı alan Üsküdar’ı geçmiş olacaktı.

Hülâsa bu düşünce ve teşebbüsleri
başarısızlıkla neticelenince silahlı unsurlarını devreye koyup Millî İrâdemizi
ve Kutlu Devletimizi yok etme cür’etini ortaya koydular. Aziz Türk Milleti’nin
üzerine kurşun yağdırmaktan, tanklarla ezmekten, kamu binalarını bombalamaktan
zerrece utanç duymadılar.

Daha hâlâ bu utanç
tablosunu bir kurgu olarak niteleyenler, bu ihânet örgütünü Müslüman olarak
kabul edenler olduğunu esefle müşâhede ediyoruz. Böyle düşünen insanların,
bizim o tertemiz ekmel dinimiz İslamiyet’le -ki ihânetin her türlüsünü haram
kılmıştır- bunları hangi zeminde birleştirebildiğini çok merak ediyorum
doğrusu!

Tabiî olarak bu gelişmeler
ruhumda, kalbimde, vicdanımda ve beynimde silinmez izler bıraktı. Birilerinin
bunları yazması, unutmamaları için gelecek kuşaklara aktarması gerekiyordu. Bu millî
bir görevdi… İnancımızın gereği îfa edilmesi gereken bir mükellefiyetti.
Müslüman bir Türk olarak inancımın ve millî kimliğimin yüklediği bu
sorumluluğun gereğini yerine getirmek maksadıyla, hâin teşebbüsten birkaç ay
sonra yazmaya başladım. Fakat sağlık problemlerin, birkaç defa ameliyat olmak
zorunda kalmam ve yoğun vazifelerim sebebiyle çalışmalarıma ara vermek mecbûriyetinde
kaldım. Yazamadığım her gün bende bir teessür oluşturuyordu. Çünkü bu, bir an
önce yazılıp Aziz Milletimizin ve ciğerpâremiz Türk Gençliğinin bilgilerine
sunulmalıydı. Dört yıl böyle geçti… Tâ ki salgın sürecine kadar… Salgın sebebiyle
evde geçirmek durumunda kaldığımız süreç, benim için bulunmaz bir nimet oldu.
Yazdıklarımı gözden geçirdim ve kaldığım yerden devam ederek romanımı tamamlama
fırsatı buldum. Haziran’ın başıydı… Bilgeoğuz Yayınevi sâhibi sâhibi Sayın
Oğuzhan Cengiz Beyefendi ile görüşüp bir değerlendirme yaptık. Romanın
yazılması uzun bir sürece yayılıyordu ama yayınlanması Bilgeoğuz Yayınevi sâyesinde
bir hayli hızlı oldu. Bu vesileyle kendilerine teşekkür ediyorum. Ve sonunda
ete kemiğe bürünen KOZGALIŞ Aziz Türk Milletimizle vuslat etti.

Efendim, târihi yaşayarak
yazar, yazarak yaşatırsınız. Kozgalış’ta yazılanlar sâdece benim değil Aziz
Milletimizin has evlatlarının tamamının yaşadıklarıdır. Millî ve mânevî
değerlerini hâiz her Türk Evlâdının nefretle şâhitlik ettiği, yürekleri
sızlayarak buğz ettikleri ve canlarını ortaya koyarak karşı durduklarıdır. Ben nâçizane
Aziz Türk Milletinin yaşadıklarını yazdım. Yazdıklarım da inşallah şimdiki
gençlerimiz ve müstakbel geleceğimiz olan yiğitlerimiz tarafından yaşatılacak,
unutulmayacak ve unutturulmayacaktır.

Çetinoğlu: O süreçte siz neler
yaşadınız? Nelere şâhitlik ettiniz?

Korkmaz: Elbette çok şey var fakat hasûsî olarak aklımda kalan
birkaç hâdiseyi arz edeyim.

15 Temmuz Cuma günü yine
yoğun bir mesâinin ardından akşama doğru yorgun bir şekilde eve gelmiştim.
Ailemle biraz vakit geçirdikten sonra istirahat etmek için kanepeye uzanıp
televizyon seyretmeye başladım. Günün yorgunluğu sebebiyle uyuyakalmışım… Oğlum
Göktürk’ün telaşlı sesiyle uyandım. ‘Baba
kalk, darbe oluyor
’ diyordu. Uzandığım yerden doğrulup o uyku mahmurluğuyla
‘Ne darbesi yahu? Bu saatte darbe mi olur?’
demişim.

Tv kanallarını dolaştım
hızlıca; görüntülere baktım… Bir öğretmenim ama o dönemde Malatya Vâliliği
Protokol Şube Müdürü olarak görev yapıyorum. Derhal Vilâyet Makamındaki görev
arkadaşlarımı aradım. Bütün arkadaşlarım görev mahalline intikal edebilme
gayreti içerisindeydi. Ben de derhal giyindim ve bir an önce görevimin başında
olabilmek için çıktım. Dâireye vardığımda evi yakın olan arkadaşlarımın
geldiğini, diğerlerinin de gelmek üzere olduklarını gördüm.

Çok geçmeden Sayın
Cumhurbaşkanımızın canlı bağlantı ile Aziz Milletimizi meydanlara ve mülki idâre
makamlarının önüne dâveti gerçekleşti. Vilâyetin önü kısa bir sürede mahşer
meydanına döndü. Vilâyet Makamında Sayın Vâlimiz başkanlığında, İl Emniyet
Müdürümüz, İl Jandarma Komutanımız, MİT Bölge Başkanımız, Büyükşehir ve Merkez
İlçe Belediye Başkanlarımız, Malatya’da bulunan Milletvekillerimiz, İl Başkanlarımız
üstün bir çaba ortaya koyarak Sayın Cumhurbaşkanımızın emirleri doğrultusunda
Malatya’mızda güvenliği muhâfaza etmek ve hıyânete mukavemet göstermek için irâde
sergiliyorlardı.

Derken dışarıda her geçen
dakika daha da artan sayıdaki halkın arasında bir arbede çıktı. Muhterem
halkımızın arasına sirayet etmiş durumdaki birkaç provokatör, ‘Paşaköşkü’ne, Paşaköşkü’ne’ diye
insanları kışkırtmış. Paşaköşkü Mahallesi, Malatya’mızda Alevî kardeşlerimizin
yoğun olarak ikamet ettikleri bir bölgemizdir. Ve hıyânetin büyüklüğüne bakınız
ki aynı dakikalarda o mahallede meskûn Alevî kardeşlerimizden bazılarının
evlerine taşlı sopalı saldırılar oluyor.

Vilâyetle Paşaköşkü arası
yürüme süresi âzamî 15 dakika çeker. Mahallede provokatörler can, kan ve din
kardeşimiz olan Alevî vatandaşlarımızın evine saldırırken, Vilâyet önündeki
kalabalığı da o alçakça saldırıya katılmaya teşvik ediyorlar. İhânetin, hıyânetin
ve alçaklığın boyutlarını görebiliyor musunuz? Yâni 15 Temmuz ihânet kalkışması
sâdece tankla, uçakla yapılmadı… Masum halkımızı din, mezhep, parti ve daha
birçok noktadan vurmaya, birbirlerine kırdırmaya, kardeş kanı akıtmaya kalkıştılar.
Ne kadar geniş bir yelpâzede hıyânetin resmedildiğini anlayabilmek için son
derece mühim ve ibretlik bir örnektir bu. Tabii Sayın Vâlimizin berâberinde İl
Emniyet Müdürümüz, İl Jandarma Komutanımız ve kendilerine çok büyük saygı ve
minnet duyduğum, birlik ve berâberliğimizin ve ebedî kardeşliğimizin tesisi
için büyük emekleri olduğuna şâhit olduğum Alevî Kanaat Önderlerimiz derhal
Paşaköşkü Mahallesi’ne gittiler. Provokatör hâinlerin amaçlarına ulaşmasına
imkân vermediler. Devletimizin muhterem halkımızın her daim yanında, emrinde ve
hizmetinde olduğunu hâinlerin hayâsız yüzlerine bir tokat gibi indirdiler.

Yine 2. Ordu Karargâh
Binasına gelip bilgi almak isteyen, Sayın Cumhurbaşkanımızın ve Devletimizin
temsilcisi Sayın Vâlimize nizâmiye önünde silah doğrultulması, Devlet’in bir
Devlet kurumuna girmesine engel olunması nefretle hatırladığım bir durumdur.

O süreçte sâdece benim
değil, orada bulunan herkesin şâhit olduğu bir hâdiseyi nakletmeden
geçemeyeceğim. Vilâyet Binasının önünde mahşeri bir kalabalık var. İğne atsanız
yere düşmez. Sayın Vâlimiz protokol kapısı önünde saygıdeğer halkımıza bir
açıklama yapacaklar. İnanın, kapı önünde insanların arasına bir kâğıt sığmaz;
öyle bir kalabalık var… Malatyalılar bilirler, sürekli olarak Vilâyetin önünde
yatıp kalkan, Sayın Vâlimizin makam aracını tanıyan ve araç görünür görünmez
hızla ona doğru koşup etrafında fır dönen bir köpek vardır. Yıllar var ki
oradan ayrılmaz ve son derece zeki bir hayvandır. İşte bu köpek, o kalabalığın
arasında ezilme pahasına kapının önünde yatıyor ve rahatsız olup da ayrılmıyor.
Sayın Vâlimiz o köpeği gördüler ve şu ifâdeyi kullandılar:  İşte sadakat ve samimiyetin görüntüsü… Şu
köpek bile Devlet’in kapısına iltica etmiş ve buradan ayrılmıyor. Bunlar, şu
köpek kadar olamayanlardır.

Bu söz son derece mânidar
ve bir o kadar haklı bir sözdür. Sırf bu veciz ifâde üzerine bile ciltler
dolusu kitap yazılır. Dolayısıyla, bu fakirin nâçiz romanında anlatılanlar, o
mel’un gecede yaşananların yanında zerre-i miskal mesâbesindedir.

Ezcümle, şerefli mâzimizin
yok edilme, istikbal ve istiklâlimizin berhava edilme teşebbüsüne karşı
kozgalan yâni kıyama kalkıp direnen Yüce Türk Milletine ve bilhassa
gençlerimize hafızalarını her dem taze tutacak bir armağan sunabildiysem
şerefyab olurum.  

Çetinoğlu: Bir eğitimci olarak romanınızda
gençlerimize önemli mesajlar verdiğiniz gözüküyor. Bu çerçevede gençliğe ve
anne babalara ne gibi tavsiyeleriniz olacaktır?

Korkmaz: Gençlik bir milletin dinamosudur,
geleceğinin teminâtıdır, yaşayan yarınlarıdır… Mukaddesatımızın muhâfazası bile
yirmili yaşlardaki Mehmetçiğe tevdi edilmiştir. Server-i Kâinat Efendimiz Hz.
Muhammed (sav) irşad ve tebliğ vazifesini öncelikli olarak Mus’ab b. Umeyr,
Abdullah b. Mesud ve Ali b. Ebu Talib gibi genç sahabeye vermiştir.
Cumhuriyetimizin Kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyetimizin ve millî
mukaddesatımızın emânetçisi, vârisi olarak Türk Gençliğini seçmiştir. Demem o
ki gençlik bu kadar önemli ve kıymetlidir. İşte bu sebeple terör örgütlerinin
hedef kitlesi de genç nesildir. Dolayısıyla gençlerimize gereken ihtimamı
göstermek, onları doğru ve güzel yetiştirmek, millî ve mânevî şuurlarını tekmil
etmek, yanlış ve zararlı mecrâlara tevessül etmelerine sebep olacak yollardan
uzak tutmak millî ve mânevî bir vazifedir. Bunun ‘ama’sı, ‘fakat’ı olmaz. Çünkü
müspet yönde yetiştiremediğimiz çocuklarımız ve gençlerimiz, dimağlarındaki
boşluğu zararlı düşüncelerle dolduracak illegal oluşumlar için açık hedef
hâline gelecektir. Çocuklarımızı ya biz yetiştireceğiz ya da onları kirli hülyâlarını
gerçekleştirmek isteyenlerin kucağına iteceğiz. Tercih ve karar bizim.

Şunu özellikle
belirtmek isterim ki millî birlik ve bütünlüğümüze kast eden/etme düşüncesinde
olan her türden yapılanmaya bu fırsatı bulmalarını sağlayan, istikbâlimiz olan
ciğerpârelerimizi iş, aş, yoğunluk vs sudan sebeplerle ilgiden mahrum ve
başıboş bırakan sorumsuz ailelerin de vebâli vardır. Gerekçemiz ne olursa
olsun, ne tür şartlar altında bulunursak bulunalım, çocuklarımızı ihmal etmemiz
mâzur görülemez. Onların ihtiyaçları harçlıkları, giyim kuşamları, elektronik
eşyaları ile sınırlı değildir. Asıl ve en önemli ihtiyaçları rûhî ve fikrî olanlardır.

Eğitimin ailede
başladığı, okulda geliştiği ve toplumda olgunlaştığı bir vakıadır. Bundan
mütevellid, herkes üzerine düşeni yapmakla, çocuğunu doğru ve emin bir şekilde
yetiştirmekle, zararlı yapılanmaların bu taptâze fidanları hasat etmesine
fırsat vermemekle yükümlüdür.

Tabiî
gençlerimizin de kendilerine mahsus sorumlulukları vardır. Öncelikle Dünyânın
tozpembe bir varlık alanı olmadığını, kötü ve zararlı şeylerin daima güzel
ambalajlarla kendilerine sunulduğunu, sâhip olma ve nereden gelirse gelsin bir
kazanca vâsıl olma hırsının kötü sonuçlarının olacağını asla unutmamalıdırlar.
Zararlı ve bölücü yapılanmalar, herkesin zaafına göre ona ulaşmayı ilke edinir,
hedef kitlelerine ütopik bir dünyayı birlikte kurmayı vâdeder, onlara çok
değerli olduklarını ve bu değeri ancak kendilerinin verebileceğini beyan ederek
intisaplarını güya meşrulaştırma yöntemlerini tercih ederler. Buna son derece
dikkat etmelidirler. Düşmanın taktiklerinden biri de ‘dost maskesi’ ile yüzünü gizlemektir. Bu sebeple gençlerimizin de
sosyal çevrelerini belirlerken çok özen göstermeleri, temasları olan insanları
iyi tanımadan onlara güvenmemeleri, kendilerini yanlış şeylere teşvik eden
şahıslardan derhal uzaklaşmaları önem arz etmektedir. Burada özellikle gelişen
teknolojiye bağlı olarak dijital mecrâların gençliğin vazgeçilmezi olması ve
zararlı yapılanmaların bu alanlarda gençlerle iletişim kurduklarını da göz ardı
etmemek gerekir. Millî ve mânevî değerlerini rencide edici paylaşım ve
söylemlerle gençlerin bilinçaltında itibarsız bir değerler silsilesi
oluşturuyorlar. Teknoloji bağımlılığı, zararlı alışkanlıklar, değer tanımazlık,
inanç boşluğu ve nihayetinde dinine, devletine, târihine, kültürüne, milletine
yabancı bir genç nesil vücuda getirilmesi… Bölücü, yıkıcı oluşumların ağzının
suyunu akıtan bir arzudur bu…

Velhasıl,
sevgili çocuklarımız, gençlerimiz uyanık olmak mecbûriyetindedir. Biz anne ve
babalar evlâdımızın maddî ihtiyaçları kadar mânevî ihtiyaçlarını da tekmil
edeceğiz; hem de son derece önemseyerek. Ve elbette Eğitim Ordumuz, mensubu
olmaktan şeref duyduğum Kuva-i İlmiye yâni Öğretmenlerimiz ve Din Görevlilerimiz
de her Türk gencini öz evlâdı bilip millî ve mânevî dağarcıklarını bıkmadan,
usanmadan, yorulmadan ve en güzel, en doğru şekilde tekmil ve tezyin etmenin
gayreti içerisinde olmalıdır. Türk Milletini bir zincir gibi birbirine bağlı
olmak mecbûriyetindedir. Bu zincirde hiçbir halka zaafa uğratılmamalı, ihmal
edilmemelidir. Aksi takdirde bir tek halkanın kopması, zincirin işlevini
yitirmesi anlamına gelecektir. Aziz Türk Milletinin böyle bir lüksü yoktur,
olamaz, olmamalıdır…

Çetinoğlu:
Hikâye
ve roman yazarları yazdıklarına kendi hayâtlarından bölümler eklerler, hayât
felsefelerine ait mesajları, roman kahramanının dilinden okuyucuya
ulaştırırlar. Kitabınızda nakledilen hâdiselerle bağlantınızı ve
mesajlarınızı  özet olarak lütfeder misiniz?

 

Korkmaz: Efendim mâlumlarınız
olduğu üzre insan kendine, insanlara, tabiata, devlete ve Yüce Allah’a (cc)
karşı mes’uldür. Bu mes’uliyetlerini âzamî bir şekilde îfa etmeye çalışmak
insanın aslî vazifesidir.

 

Romanda bu vazifeyi yerine getirebilmek
için canını ortaya koyanlarla, vazifesini bir şahsa, bir güce hasredenlerin mücâdelesi
asgari çerçevede arz edilmeye çalışılmıştır. Nâçiz şahsım da bu iki cenahtan
birincisi içerisinde kendini bulmaktadır. Doğan ölür… Mühim olan nasıl
yaşadığımızdır. Rahle-i tedrisinden geçtiğimiz aile büyüklerimiz,
öğretmenlerimiz, düşüncelerimize istikamet çizen alplar, erenler, yazdıklarıyla
yaşamaya devam eden ve bizlere hâlâ öğretmekte olan münevverlerimiz iyi ki hayâtımıza
dokunmuşlar, ruhumuzu okşamışlar… Ve onlardan devşirdiklerimizle birinci
zümredeki kahramanların tamamında bulmuşuz kendimizi…

 

Romandaki ‘Gölge
Adam’ başlıklı satırlarda, Yusuf adlı kahramanın dilinden arz edilen ‘Yakın isen ol Allah’a, âlem senden uzak olmuş
ar değil; Uzak isen O’ndan hâşâ, âlem sana meftun olmuş kâr değil
’
mısralarında, ‘Çekin… Çekin çıkarın
beni. Koparsa kopar… Bu cenk gününde geri kalmak olur mu? İt daladı diye kurt
pusar mı? Haydi Allah aşkına… Bacağı olmasa da bin yezide bir Ali yeter
’
diyen Ali Haydar adlı kahramanın metânet ve cesâretinde tecessüm ettiğimi ifâde
edebilirim.

 

Zaten romanın
başkahramanı Gazeteci Umut… Neden Umut? Türk Devleti Türk Milletinden, Türk
Milleti Türk Devletinden ve her ikisi de Yüce Allah’tan asla umut kesmez de
ondan… İman, cesâret, azim kadar umut da bu Aziz Milletin mayasında mevcuttur.

 

Hülâsa, bilcümle
ihânetin, hıyânetin, pısırıklığın, korkaklığın, Dünyâ ve dünyâlığa olan
düşkünlüğün, ölümü unutmanın karşısında; Ekmel Dinimizin, Yüce Devletimizin,
Aziz Milletimizin, Kutlu Vatanımızın ve cümle mazlumun yanındayım.

 

Üzerimizdeki hâin
hesaplar asla bitmeyecektir ama bizler uyanık, dikkatli, cesâretli ve akıllı
olduğumuz müddetçe bütün bu hesaplar berhava olmaya, hesap sâhipleri de zillete
düçâr olmaya mahkûm olacaktır.

 

Bu duygu ve
düşüncelerle, vakit ve mesâinizden lütfederek bu nezih söyleşiye bendenizi
misâfir ettiğiniz için Zat-ı Âlinize şükranlarımı, Aziz Türk Milletine bâki
hürmetlerimi, Türkiye Cumhuriyeti Devletimize sonsuz sadâkatimi arz ederim
Efendim.

Yüz Altınlık Keklik

0

Suç örgütü lideri olarak tanımlanan Sedat Peker’in çektiği
videolarda konuşmaya başladığı günlerde şu öykücüğü okumuştum:

“Bir Gün Padişah Yavuz Sultan Selim pazarda gezerken
keklik satılan bir tezgâh görür ve tezgâha yönelir. Bütün keklikler 1 altındır
fakat bir tanesi ayrı bir kafes içinde ve 100 altındır.

Yavuz
Sultan Selim sorar:

– Bunlar
1 altın da bu neden 100 altın?

Satıcı:

-Hünkârım
100 altınlık olan, ötüşüyle diğer keklikleri kendine çeker ve yakalanmalarını
sağlar.

Yavuz
Sultan Selim 100 altını çıkarıp adama verir ve

-Ver o
kekliği bana! der.

Herkes
şaşkınlık içinde ne yapacak acaba koca Padişah kekliği diye düşünürken Yavuz
Sultan Selim kekliğin kafasını tuttuğu gibi gövdesinden ayırarak;

“KENDİ
IRKINA İHANET EDENİN SONU BUDUR !” der

 

Sedat Peker, kendi adına konuşan 1 altınlık keklik
midir yoksa bütün keklikleri toplayan yüz altınlık keklik midir, bilmiyorum.
Daha ne kadar konuşacak veya konuşturulacaktır, tahminde bulunamıyorum.
Kekliğin uğradığı akıbete uğrayacak mıdır, başını kim ya da kimler
koparacaktır, kestiremiyorum. Bildiğim bir şey varsa, ortalık toz duman, her
yeri foseptik kokusu sarmış, birileri kulağının üstüne, birileri kış uykusuna
yatmış. Vicdanlar yaralı, arazi mayınlı, insanlar şamar oğlanı. Söylediklerini
dinlediğinizde, kendisini, fosseptiği hem dolduran hem deşifre eden bir
manivelaya benzetebilirsiniz.

 

Önce yok hükmünde kabul etmek istedim. Hoşuma
gitmeyen, vicdanları rahatsız eden şeyler söylüyordu. Bir hesaplaşma içinde
olduğu belliydi. Ancak ortaya konan iddialar, yenilir yutulur cinsten değildi.
Kirletmemeye çalıştığım vicdanım, kaybetmemeye özen gösterdiğim adalet duygum;
sessiz kalmama izin vermedi. Namık Kemal’e nazire sadetinde
“Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile imhâ-yı
fazilet?/ Çalış, vicdanı kaldır, muktedirsen âdemiyetten!”
beytini
mırıldadım zihnimin derinliklerinde.

 

Bir siyasi kişi ya da düşünceyi hedef alıyor değilim.
Vicdanlarda, tedavisi zaman aşımına uğramış derin yaralar mevcut. Yaralar, uzun
bir sürecin eseri. Bu yaralanmayı, yaklaşık çeyrek asır önce, sözlerinin
doğruluğuna inandığım bir arkadaşımın, işi dolayısıyla gittiği belediyede “Yukarıda
benimle rüşvet pazarlığı yapan kişiyle, alt kattaki mescitte namaz sonrası
selam verirken göz göze geldim.” dediğinde hissetmiştim.

 

İradesini, aklını teslim eden; birbirini tüketen toplum
olduk. Ağzımızdan çıkan sözün yankısını işitmeden konuşan kişiler olduk. Adı
“vicdan” olan kaynaktan uzaklaştık, “sırat-ı müstakim” diye özetlenen kılavuzun
rehberliğini bilerek veya bilmeyerek terk ettik. Bir münafığın getirdiği habere
ihtiyatla yaklaşmamız, birbirimizi zan altında bırakmamamız gerektiğini, bize
günah olarak duyduklarımızı paylaşmanın yeteceğini sık sık birbirimize telkin
ettiğimiz halde, kendimizi bunları yapmaktan alıkoyamadık. Yeni türedileri,
sosyal medya fenomenlerini kendimize rehber, haber kaynağı, kılavuz yapma
hastalığına yakalandık. Heyhat, farkında değiliz.

 

Keklikler doğallığını, samimiyetini yitirdi; bülbüller
temiz aşkı kaybetti, riyakârlaştı, Fetö bombası, Kovid-19 trajedisi insanımızı
birbirinden şüphe eder hale getirdi. Karamsarlık, güvensizlik kâbusumuz oldu.
Sap samana karıştı, hemen herkes, “kimin eli kimin cebinde” oyununun kahramanı
oldu. Konuşmamız, uğruna bedel ödememiz gereken değerlerimizi terk ettik;
sıradan insanları, konuları, olayları konuşur olduk. Zamanı israf ediyor,
kendimizi değersizleştiriyoruz. Kader çizgimizin sonuna “Eyvah!” nidasını
şimdiden yazıyoruz.

Hikâye bu ya… Nasrettin Hoca Karakaçan’ıyla gazyağı
taşımaktadır. Bir gün her nasılsa gazyağı tutuşur. Eşeğin sırtı alev alevdir.
Merkep şehre doğru koşar, Hoca arkasından bağırır: “Akşehir Gölü’ne, göle, göle…” der. Gidilmesi gereken yer göldür,
yoksa zavallı merkep yanmaktan kurtulamayacaktır. Her birimiz sırtımızda
gazyağı taşıyoruz. Bunun farkında değiliz veya kurtulmak için koşacağımız
istikameti bilmiyoruz. Belki de kaybetmişiz. Gölümüz; vicdanlarımızdır,
sağduyumuzdur, temel insani değerlerimizdir, bizi biz yapan niteliklerimizdir,
doğal ve ilahi öğretilerdir. İlahi hükümleri inkâr etmenin, tabi yasalara
aykırı davranmanın hiçbir anlamı yok.

 

Aynı köyde Müslümanlar ve Hıristiyanlar barış içinde
yaşarlarmış. Bir Hıristiyan Müslüman olmaya karar verir. Kelime-i Şehadet
getirir, sünnet olur. Yıllarca İslami ritüellere göre yaşar. Yaşlanır, ölüm
döşeğindedir. Uzaktan kilisenin çan sesini duyar. “Muhteşem çan!” diye haykırır ve son nefesini verir. İnsan gerçeği
bu. Hani Namık Kemal demiş ya: “Vücudun
kim hamir-i mayesi hak-i vatandandır
”. İnsanın, yetiştiği toprağın
mayasından kopamamak, inkâr ve ihanet etse bile, istem dışı ifşa etmek gibi bir
geni veya silinemeyen niteliği var.

 

İnsan olarak dünyaya geldik, genlerimizde insani ve
ilahi kodlar var, bunlara uymak zorundayız. Bu ülkede doğduk, mayamıza eklenen
su var, tuz var; bunları silemeyiz. Nereye gidersek gidelim, nerede yaşarsak
yaşayalım, hangi ortamda bulunursak bulunalım, mayamızdaki nitelikler kendini
gösterecektir. Bunları reddetmek, kişinin kendisine karşı savaştır, çevresine
karşı ihanettir.

 

Suyu tersine akıtmanın anlamı yok. Beslendiğimiz
kaynak belli, gideceğimiz istikamet belli, nefes alıp verdikçe yapmamız gereken
işler belli, olaylar karşısında göstermemiz gereken duruş, belli.

 

Akıllı adama lafın tamamı gerekmez. 

Muhafazakârlık Ve Devrim Üzerine

0

Dr. Hikmet Kıvılcımlı; “Tarih Tezi Işığında, İlkel
Sosyalizmden Kapitalizme Son Geçiş Japonya” adlı eserinde (Tarih Bilimi
Kitapları Mayıs 2000), sayfa 13 te aynen şöyle diyor:

“Gerçek
sosyal devrim; birkaç kişinin veya birkaç zümrenin eseri olmak şöyle dursun, en
belli başlı büyük sosyal sınıfın bile toptan ve bilinçli davransa dahi tek
başına başarabileceği bir şey değildir.

Sosyal
Devrim; bir toplumdaki bütün sosyal menfaatlerin, hep birden içine girdikleri,
üretici güçlerin üretim biçimleri ile olan çelişkilerinin hat safhaya çıktığı
sosyal bir krizle ansızın doğar.

            Buradan
Depresyon üzerine biraz kafa yoralım, yorumlar yapalım. Depresyon hakkında
birkaç kitap okudum. Ama uzun bir süreçte, her hafta sonu çıkan Cumhuriyet
Gazetesi Bilim ve Teknik ekinde depresyon hakkında çıkan belki onlarca bütün
makaleleri okudum, kestim, sakladım ve başucuma koydum. Bence biraz amatörce
bilgi sahibi olabildim. İhtiyatla okunup, kabul edilmesi kaydıyla aşağıda
çıkarımlarımı özetliyorum.

*
Depresyon; bir kişinin içinde bulunduğu ortamda, üzerine bir denge inşa
edebilerek oturduğu sosyal zeminin, “Statükonun”  aniden değişmesi ve kişinin, kendine; “eyvah,
ben ne yapacağım şimdi” sorusunu sorması ile ortaya çıkar. Vücut aklı, bir
korunma sisteminin sonucu; “sen mademki ne yapacağını bilmiyorsun, o zaman hiç
yürüme, düşersin, bir yerin kırılır, otur ilerisi için bir plan yap vb.” diye
kişi yerine düşünerek ve karar vererek, mental enerjisini iyice kısar ve kişiyi
deyim neredeyse kıç üstü oturtur.

            Depresyona
neden olan Statükonun aniden değişim örnekleri olarak aşağıdakiler gösterilmektedir:

*
Evlenme,

*
Boşanma,

* Bir
çocuğun olması,

* Bir
çocuğun kaybı,

* İş
değiştirme,

* Şehir
değiştirme,

            Buradan
zihinsel yapımızın, yazılımımızın, aslında muhafazakâr olarak inşa edildiğini
önerebiliyorum. Bu doğal haslet, bir kusur olarak görülemez, bir gerçeklik
olarak kabul ve saygı görmelidir. Ancak var olan medeniyet ve Cumhuriyet
yurttaşı konağından bir önceki ümmet, kul konağına dönüş talebi muhafazakâr
değil gerici bir taleptir. Toplumda kolay kolay karşılık bulmaz bu nedenle
gizli ve nihai amacını gizleyerek var olmak zorunda kalır.

            Dr.
Hikmet Kıvılcımlı’dan aldığım girişteki paragrafta da bir devrim için
“çelişkilerin had safhaya çıktığı bir sosyal krizden” bahsedilmektedir. Yani
bence, varolan statüko, zemin zaten parçalanmış ve dağılmıştır. Halk başka bir
statükoyu kabullenmeye hazırdır.

            68
öğrenci olaylarında, yaş itibarıyla biraz geç kalmış olarak sol cenahın epeyi
kıyısında yer almıştım. Elime hiç silah almadım, hatta çıplak gözle bir silah
dahi görmedim. Ama o günlerden bana sosyalizm miras kaldı. Herhalde sosyalizmi
benimsedim, içselleştirdim. Sitemizde yayınlanmış olan “Küba Üzerin” başlıklı
denememde aynen şöyle demişim:

            “Ben,
insan onurunun çiğnenmediği böyle bir toplumda yaşamaktan mutlu olurum, onur
duyarım. Bunun için ne kadar usta bir avcı olursam olayım, avımı o gün şansı
yaver gitmemiş türdaşlarımla paylaşmak isterim. Çünkü kendi karnımın tıka basa
doyması yerine herkesin karnının eşit şekilde doymasını isterim. Hatta karnım
tam olarak doymasa ne çıkar, yeter ki bebelerin karnı tam doysun, karınları aç
diye çaresiz ağlamasınlar, üşümesinler, mutlu büyüsünler, mutluluğu sevsinler;

Serçenin
kanadını kırmasınlar,

Karıncaya
hor bakmasınlar,

Karacanın
yavrulusunu vurmasınlar,

İnsana
kıymasınlar.

Sevgiyle
ve mutlulukla kalın.”

            Bir
de Büyük Atamızı ve onun “Cumhuriyet, kimsesizlerin kimsesidir” deyişini çok
benimsedim.

Bir de
pusulam sadece ve sadece gerçeeeeeeeeektir. Gerçeği hep ararım.

Sonunda
ulusalcı bir sosyalist olarak aranızdayım işte. Bu gözle 68 öğrenci olaylarına
bakıyorum şimdi. Önce Fransa’da 68 olaylarının
öncesine dönelim.

            1 Temmuz-22 Temmuz 1944 tarihleri
arasında, ABD de yapılan, 44 ülkeden gelen 730 delegenin katıldığı ancak karar
verici devletlerin sadece ABD ve İngiltere olduğu Bretton Woods resmi adıyla,
“Birleşmiş
Milletler Para ve Finans Konferansında” USD altına dönüşebilen tek para birimi
olarak kabul ediliyor ve 1 ons altın 35 dolara sabitleniyordu. ABD, kendisine
talep gelmesi halinde doları bu tutar karşılığı altına çevirmeyi taahhüt
ediyor, buna karşılık diğer ülkelerin para birimleri artık dolara göre
değerleniyordu.

            Fransa
1965 yılı başlarında elindeki dolara karşılık ABD’den altın talep etmeye başladı.
Dolara karşı altın almak güvence demekti. 4 Şubat 1965 günü Eliysee Sarayı’nda
dananın kuyruğu koptu. De Gaulle, 1944’deki Bretton Woods’un zamanına göre iyi
bir anlaşma olduğunu söylüyor fakat 20 yıl sonra artık geçersiz olduğunu ilan
ediyordu. Ülke siyasal ve ekonomik açıdan en parlak günlerini yaşıyorken ülke
basını, sendikalar ve üniversite gençliğinin başını çektiği “Diktatör De
Gaulle” konulu eylemler birbirini izlemeye başladı. Sonunda romantik solcuların
68 Devrimi olarak adlandırdığı olaylar patlak verdi. Seçimler yenilendi ve
ilginçtir, De Gaulle eskisinden daha fazla oy aldı. Ancak ömrü boyunca büyük
badireler atlatan adam, bir referandum yenilgisiyle istifa ederek taşradaki
sakin evine çekildi. Fransa’nın kudretli generali ve devlet başkanı, bir yıl
sonra kalp krizi geçirip öldü.

            Netice
olarak yorgan gitti, kavga bitti deyişine uygun olarak, Fransa’da başlayan ve
Avrupa’ya sıçrayan öğrenci hareketleri söndü gitti. Ama Türkiye’mizde başka
şeyler oluyordu. Yine sitemizde, ”Türk Ulusunun Mayası” başlıklı denememde şöyle
demişim:

            “Bizim
memlekette, sağda ve solda, militanlar, o dönemin en idealist gençleri,
karşısındakinin, bir işgal kuvveti üniforması içindeki gerçek bir düşman
olmadığını bilmelerine rağmen, kıyasıya vuruşmuşlardır. Bunda, kaçakçılıkla
ellerine tutuşturulan bol miktarda silaha ilaveten tarihten gelen gelenekle,
vuruşkan savaşçılar olmalarının payı yok mu idi?” 

            Demirtaş
Ceyhun’un, “Ah Şu Koca Bıyıklı Türkler” kitabında mı idi acaba,  şöyle bir saptama okumuştum: “Osmanlı
Devletinin Anadolu tarihi, Türkmenlerle savaş tarihidir” Yani Anadolu,
müstebitlere boyun eğmemiş, sürekli ayaklanmış. Buna bir işaret koyalım; bir de
şuna işaret etmek isterim ama önce bir hatırlatma:

            ‘Aydınlanma nedir?’ sorusuna
yanıt Immanuel Kant’tan (1784); “Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş
olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise,
insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın
kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun
nedenini de aklın kendisinde değil fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve
yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda
aramalıdır Sapare Aude! ‘Aklını kullanma cesaretini göster!’ sözü şimdi
Aydınlanmanın parolası olmaktadır. Doğa, insanları yabancı bir yönlendirilmeye
bağlı kalmaktan çoktan kurtarmış olmasına karşın (naturaliter maiorennes)
tembellik ve korkaklık nedeniyledir ki insanların çoğu bütün yaşamları boyunca
kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalırlar ve aynı nedenlerledir ki bu
insanların başına gözetici ya da yönetici olarak gelmek başkaları için de çok
kolay olmaktadır. Ergin olmama durumu çok rahattır çünkü.”

            Ergenleşme
çabasını kuşak çatışması olarak ta görebiliriz. Ergenlik yaşına gelmiş bir
kişi, büyüklerince dizayn edilmiş artık geri dönülmez bir aşamaya geldiğini
anladığında bütün bunlara ‘benim düşüncelerimi, isteklerimi hiç
değerlendirdiniz mi?’ diye isyan eder. Bir reddediş, bir çatışma dönemi
yaşanır. Bu dönemin sonunda kişi bütün bu statükoyu kendi rızası ile
kabullenmiş olarak ergenleşir. “Özgürlük, zorunluluğun bilincine varmaktır.” (Hegel)

            Bizim
68 kuşağı hareketinin bence temel dürtüsü bu ergenleşme çabası idi. Ancak bu
kez hedefte aile büyükleri değil, en büyük baba Devlet vardı. Çok fazla
ergenleştik. Çatışma çok sert oldu. Ülkücü arkadaşlarda ise Devlete kesin biat
duygusu ve davranışı vardı. Şunu hep hatırlarım: 12 Mart öncesi devrimci
gençlik olarak Şirinyer Halkevinde yuvalanmıştık. Biz polis otolarından
kaçarak, köşe kapmaca oynayarak gece afişlemesi yaparken ülkücü arkadaşlar bunu
polis otoları eskortluğunda yapıyordu.

            Burada
yeri gelmişken veya gelmemiş iken bu denemeden bağımsız olarak günümüz için
Devlet hakkındaki görüşlerimi de aktarmak isterim. Bence Devlet, siyasi
iktidarların tayin ettiği, vatanın ve milletin hizmetindeki sivil ve askeri
bürokrasidir. Termodinamik temel yasalarının birine göre her sistem kendini en
az enerji harcayacak düzeye indirger. Bu yasa, geçmişte bir Milli Eğitim Bakanımızın
söylediği rivayet olunan “Okullar olmasaydı, maarifi ne güzel idare ederdim”
ifadesinde tam olarak kendini bulur. Bu nedenle her devletin temel vasfı despot
olmasıdır. Bu despotluk, cesur vatandaş ve ilkeli siyasetçilerin mücadeleleri
ile demokratlığa doğru evrilir. Yani bana göre Devlete biat etmek yerine
devletle demokratik bir mücadele içinde olmak bana göre daha doğrudur.

 

            Sonuç
olarak sol cenah ta devlete karşı ayaklanmış, devrim için ordulaşma
yapılanmasına gitmişti.

Aslında
önce sadece sol cenahta verilmiş olan kırk üç can kaybının bu yapılaşmayı
körükleyen büyük bir provokasyon olduğu aşikardı. Ancak devrim yapılmak istenen
Türkiye’de sosyal siyasi yapı şöyle idi: İktidarda %2.5 enflasyon, %7.5
kalkınma hızıyla, büyük sanayileşme hamleleriyle, benim de kabul ettiğim bir
doğru olarak ”Türkiye’ye bir Türkiye daha katmakta olan Adalet Partisi,
Süleyman Demirel Hükümeti vardı. Adalet Partisinin başında olduğu koalisyon
hükümetinin ABD’nin silah ambargosuna karşılık olarak 25 Temmuz 1975 te ABD
üslerini kapatarak yanıt verdiğini hatırlamak gerekiyor.

            Yani
Türkiye’mizin temel sanayi kuruluşlarını kuran, inşa edilen elliye yakın
barajla çiftçinin tarlasına suyu ulaştıran, dokunulmaz YSK ile milletin tercihi
sonucu iktidarların seçimle değiştiği bir Millici ve kalkınmacı bir dönemden
bahsediyoruz. Bu dönemde, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın işaret ettiği gibi, milletin
statükodan memnun olmadığını önererek bir devrime kalkışmak büyük bir yanlış
idi. Dr. Hikmet Kıvılcımlı sağlığında bu kalkışma düşüncesine karşı,  elinden geldiği kadar büyük bir mücadele
vermişti.

            Sonuçta
olanlar oldu. Sinan Cemgil öldürüldüğünde onu ihbar eden köylülere, babası ve
annesi şunları söyler: “Ben varlıklı bir aileden geliyorum. Öğretmenim,
ekonomik durumum oldukça iyi. Oğlumu en iyi şekilde yetiştirdim. En iyi
okullarda okuttum. Ülkenin en güzide üniversitesi ODTÜ’de okuyordu. Hiçbir şeye
ihtiyacı yoktu. Ölmese yüksek mühendis çıkacak ve o da varlıklı bir hayat
yaşayacaktı. Fakat o sizin iyiliğiniz için öldü.

Bunu
bilesiniz diye söylüyorum.”

            Onlar
o yaşta kaldılar ya, ben şimdi sanki annesi babası imişim gibi bu çaresiz feryadı her okuduğumda gözlerim
ıslanır.

Dost Ve Dostluktan Güzel Daha Ne Olabilir?

Dostu kısaca, sevilen
ve güven duyulan, çok yakın kişi veya iyi ilişki içinde olan, dürüstlüğü kendine
şiar edinen, erdem sahibi kimse olarak tarif edebiliriz.

       Hayatta parayla, pulla, bir takım
menfaatlerle satın alınamayacak en değerli şey; derdinizi kendi derdi gibi
gören dosttur. Gerçek dost, yanlış yaptığınızda sizi uyaran ve sonrasında da
sizi koruyan kişidir. Bu konuda filozof
Thomas
Aquinas şunları söylüyor:
“ Bu dünyada gerçek dostluğa kıyasla
daha değerli
bir şey yoktur.” Romalı Düşünür ve Devlet Adamı Lucius Annaeus Seneca gerçek dostluğu şu şekilde izah ediyor: “ Gerçek dostluğun en güzel niteliklerinden
biri anlamak ve anlaşılmaktır.”
Yaşadığımız hayatın hangi döneminde olursa
olsun mutlaka bir dost ile karşılaşırsınız. Türkiye’nin pek çok yöresinde,
insanlar muhtelif zamanlarda, diğer insanlarla değişik isimler altında
kardeşlik bağları kurmuşlardır. Bu bağların en önemlilerinden birisi   “ahretlik
“
bağıdır. Bu söz konusu bağ,  dost
anlamında özellikle hanımlar arasında telaffuz edilmektedir. Günümüzde yok
denecek kadar azalan ahretlik, ölüme kadar uzanan bir dostluk bağıdır.

       İnsanların; samimi, çalışkan, yüreği
çağlayanlar kadar temiz ve berrak, fedakâr, yolunuza ışık tutabilen, güneş gibi
ısıtan, ay gibi aydınlatan, kar fırtınası gibi havayı temizleyen, su gibi
ferahlatan, insanları seven, yüreği vatan ve bayrak sevgisiyle dolu dostları
olmalı.  Samimi bir dost bir takım küçük
hesaplar içinde olmaz. Size kırgın bile olsa, ona ihtiyacınız olduğunda
kırgınlığını arka plana atar ve sizin yanınızda olmaya çalışır.

       Dostlar; aralarında kan bağı olmadığı
halde birbirlerine öz kardeş muamelesi yaparlar ve hatta kendilerini
kardeşlerinden daha yakın ve üstün görürler. Dostluğa ve dostlara mutlaka sahip
çıkmak gerekir. Çünkü insanların hayatına güç ve enerji kazandırır, kişiler
mutlu olur. Dostluk hayatın çileli ve zor yönlerini aydınlatarak insanlara
yaşama gücü ve sevinci kazandırır. Gerçek dostluk üzerine Hatip ve Yazar Marcus
Tullius Cicero
diyor ki: “ Dostluk,
sevincimizi arttırıp üzüntümüzü bölerek,
mutluluğu geliştirir ve sefaletini
hafifletir.”

       Gerçek dostlar gökyüzündeki yıldızlara
benzer, onları zaman zaman göremezsiniz. Fakat sizin için her vakit var
olduklarını ve sizi düşündüklerini hissedersiniz. Bu bakımdan; dostluklar
unutulmayacak kadar güzel ve insanlarla yaşanacak kadar özeldir.

       Gerçek dostlar hiçbir zaman birbirlerine karşı
yanlış bir durum içine girmezler. Asla birbirlerini kırmaz, üzmez ve
birbirlerinden ayrılmazlar. Onları, ancak ölüm birbirinden ayırabilir. Fransız Cerrah Josefh Roux bu konuda şunları söylüyor: “ Babasını yitirmiş birisine yetim, eşini yitirmiş bir insana da dul deriz. Ama dostunu yitirmenin büyük
acısını yaşamış birisine ne
denebilir
ki? Bunu hiçbir dil dile getiremez, hiçbir dil tarif edemez.”

       Dost kavramı arkadaşlıktan biraz daha
farklıdır. Gerçek bir dost, sizin hakkınızda arkadaştan çok daha fazla şeyleri
bilir ve bildiklerini sonuna kadar saklar. Dost bildiğiniz kişiler kötü
günlerinizde sizin yanınızda olan kimselerdir. Arkadaşlar ise; çoğu zaman
eğlence günlerinde sizinle beraber olan kişilerdir.

       Kendilerine dost edinemeyip yalnız
yaşayan kişiler için Bayrak Şairi Arif
Nihat Asya şunları söylüyor: “ Ben bir garibim anlatacak kıssam yok;
Tattan,
kokudan ve renkten hissem
yok! Kaldım yarı çıplak, yarı aç yollarda: Dünya’da
benim “ gel! “ diyecek kimsem yok…”, İngiliz Filozof Francis Bacon da:
“İnsanın gerçek dostlarının olmaması yalnızlıkların en kötüsüdür.”
diyor.
Bu bakımdan; İnsanların bu olayları yaşamamaları için daima dostları olmalı.

       Hem yüzü gülen, hem de yüzümüzü güldüren
ve Ahde Vefayı bilen gerçek dostlar hayatımızdan eksik olmasın. En büyük
mutluluk nedir diye sorulursa; İnsanların dostlarıyla kederde, kıvançta ve
tasada birlikte yaşamaları diye cevap verebiliriz.

       Makalemize  Hz.
Mevlana’nın
şu güzel sözleriyle son verelim: “ İnsanlara dost ol, çünkü
kervan ne kadar kalabalık ve halkı çok olursa; yol kesenlerin beli
o kadar kırılır.”

Vergi Kutsaldır Ama Adaletli Olursa!

Deizm Bir Tehlike Değildir, Aksine Bir Tevhid Eğilimidir

Ateizm ise otarşik panteizm veya rastlantısal vahdet-i vücud yaklaşımı
diye nitelenebilir. Kutsal Kitap, tanrısızlıktan/tanrıtanımazlıktan evvel
tanrısal melekelerin/sıfatların insanlar arasında pay edilmesine karşıdır

ki buna şirk/ortak koşma denir; yani Tanrının
şirketleştirilmesi
, tanrı ticareti.
Dinî terminolojide, yaratılmışın Yaratıcıyı rant malzemesine çevirmesi
yaratılanın yaratımı kendiliğinden/rastlantı saymasından önceliklidir
; ilki
penaltıya sebep olan dokuz kusurlu hareketten biridir, ikincisinde ise en
azından fikretme hâli var.

Her din bir devrimdir aslında. Her
kitap bir isyan metni
, her peygamber
de düzenin âsisidir. Zira insan, son 15-20
bin
yıllık zaman zarfında ilâhi ilgiye mazhar oldukta ve ekstra mesajlara
tâbi kılındıkta 300-400 bin yıllık davranış
doğasıyla onu düzleyerek işleri hep bilinç/sorumluluk öncesi düzene döndürme
insiyakında olmuştur.

“Güçlü
olan kazanır
”, “Zayıfların yaşama hakkı yoktur”, “Güçlü olan
haklıdır
”, “Büyük balık küçük balığı yer”, “Doğa/hayat
acımasızdır
”, “Düşeni yemek kanundur”, “Altta kalanın canı çıksın”,
“Düşene bir tekme de sen vuracaksın”, “Sürüden ayrılanı kurt kapar”
gibi zihniyet beyanında bulunan
sözlerden bir veya birkaçına içsel
olarak sempati duyma durumundaysanız
– hayırlı olsun – dünyanın en eski,
en kadim muhafazakâr insancıklarından
birisiniz
demektir.

Piyasadaki dinin daha doğrusu ruhbân
& tâcir sınıfınca prospektüsü yazılan ve kadınlarla çocuklar üzerinden ölçeklendirilen bu Piyasa Dini’nin mensubu olmak İslâm ile müşerref olmayı bırak daha siftahen bile tanışmış olmamaktır.
Zaten emre itaatsizlikte serlevha olan
Kuran
okumamazlıkla da bunun
sağlamasını yapabilirsin. Bir kez düşün; bu
zamana dek neye ‘Lâ’ dedin?

Ahlâkın olmadığı ve bir takım
seramoniler üzerinden ahiret için bonus
biriktirmeye dayalı, halt yemeyi bile vahşî
fıtratla değil vahyî hayatla tevil
etme esaslı, yaşantısını dinleştiren ve dinin
özünü iğdiş eden
bu yapıyla hesaplaşmayan neye/nice iman etmiştir? Gençlerin veya başka kesimlerin deizme kayması eksenli neo-klasik cümleler de bu bahistendir. Reform sonrası Katolik Kilisesinin müşteri kaybetme endişesiyle benzeştir.
Şeyinize göre tanzim ettiğiniz panteondan insanlar kaçıyorsa umudun kablosu
kesilmemiş demektir
.

Ne
var ki 2000’lerin ilk düzinesindeki din modası gibi (siyasetin sonbahar
kreasyonu) bu da bir başka moda, deizm
modası
(siyaseten yeni kreasyon talebi) ise zihinsel ve ruhsal olarak
dikkate almaya değmez; sadece seçim
sandıklarında langırt
oynamaya yarar. Zira din sakızını çiğneyenlere kızıp yorgan yakmak ‘İkra’ emrini bile
makam-nağme okumaya çevirenlere karşı Kitabın belleğini çöpe atmak anlamındadır
.
Oysa Elçi vasıtasıyla bize
ulaştırılan metni sorgulamak sonuca varma adına bizden
beklenen bir bilinç aralığıdır,
varlığı anlamlandırma adımıdır.

Son
tahlilde başlığın başını bağlamak için ‘Sizin
tanrınız kim?
’ sualinin sorulması gerektir. En çok neyi düşünüyorsanız
tanrınız odur. En çok neyi arzuluyorsanız sizin tanrınız odur. En çok
kıymet verdiğiniz şey
neyse tanrınız o. Ve en çok neyin rüyasını
görüyorsanız
.. Tanrı & Allah ayırımından can yeleği çıkarmaya
çalışanlar zaten hükmen mağlûp. Eski
Mısır
, Grek-Roma tanrıları gibi sizin Allahınız bazı insanları özel yaratıyor, bazılarının soyunu –
diğerlerini de kendi yarattığı halde – üstün tutuyor, bazı kullarının
sakallarının kıllarını bile kutsal kılıyor, bazılarını hep naz makamında kabul
ediyor ve nedense bir dediklerini iki etmiyor, cennet & cehennem
rezervasyonunda bazı kullarına sormadan iş göremiyor, herkesin okuyup
anlayacağı bir kitap gönderemiyor, her türlü canlıyı ve milyarlarca insanı
yaratmasına rağmen Arapçadan başka dil bilmiyor yada öbür dillerin sadece dua
cümlelerini biliyor, 7/24 sürekli tören-ibadet istiyor; ilh.

Cahiliyye Arapları Allah’ı “baş
ilah
” görürdü; Muhammedî Devrim
ise onu “tek ilah” konumuna
döndürdü. Yüzbinlerce yıllık alışkanlıkla gene ‘baş tanrı’ya (Osiris, Zeus) çevirerek vahiy öncesi yaşantıyı (survive) kutsallaştırmak, dinleştirmek
isteyenler ve Tanrıyı kafalarına göre konuşturarak (intak, hadis), mitolojik
öykülendirme yaparak (fabl, menkıbe) maddî-manevî nemalananlar var.
Buna mukabil arayışta olanlara, kendini
arayanlara selâm olsun
!

“Çözüm Sürecinde Aynı Yerdeyiz” Ne Demek?

CB ve AKP Genel
Başkanı R.T. Erdoğan’ın Diyarbakır ziyaretinde “yeni bir çözüm süreci mi?”
dedirten açıklamasındaki şu cümle önemli:

“Biz Diyarbakır’da
2005’te ne demişsek dün de oradaydık, bugün de aynı yerdeyiz, yarın da aynı
yerde olacağız.
Samimiyetle başlattığımız süreci provoke ettiler,
zehirlediler ve sonunda tamamen yıktılar. Çözüm sürecini biz başlattık ama
sonlandıran biz olmadık.”
(9 Temmuz 2021)

Kanaatimce, Erdoğan
bu sözleri HDP seçmenini kazanmak için bir nabız yoklaması mahiyetinde
söyledi.

Eğer bu sözlerinde
samimi ise,
çözüm sürecinde taraflar arasında mutabık kalınan hususlarda
bugün de aynı düşüncede olduklarını da açıklaması beklenirdi.

****

Dolmabahçe
Mutabakatı Süreci

28 Şubat 2015’te Dolmabahçe
Sarayı’nda
okunan mutabakat metnini hatırlayalım. Hani toplantıya Başbakan
Yardımcısı Yalçın Akdoğan, İçişleri Bakanı Efkan Âlâ, AK Parti Grup Başkan
Vekili Mahir Ünal, Öcalan’la görüşmeleri yürüten eski MİT Başkan yardımcısı,
Kamu Güvenliği Müsteşarı Muhammed Dervişoğlu ve İmralı Heyeti’nden HDP’liler Sırrı
Süreyya Önder, Pervin Buldan ve İdris Baluken katılmıştı. Bu toplantıda Öcalan’ın
“PKK’ya silahsızlanma kongresi toplama çağrısı” Sırrı Süreyya Önder tarafından
okundu. Okunan 10 maddelik metnin “geniş bir demokratikleşme programını
içerdiği”
söylendi.

Erdoğan bu açıklamayı önce
takdirle karşıladı: “Milli birlik ve kardeşlik projesi ile başlayan, şimdi de
çözüm süreci ile devam eden ve bunu artık noktalayalım diye hasretle
beklediğimiz bir çağrıdır”
dedi.

11 Mart 2015’te PKK’nın
Kandil’deki lideri Cemal Bayık “Silahların bırakılması, ancak Öcalan’ın
bizzat katılacağı bir kongrede karara bağlanabilir. Yani PKK bu kararı
Öcalan serbest kalmadan açıklamayacak”
dedi.

17 Mart 2015’te
ise HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, Erdoğan’a seslendi: “Seni
Başkan yaptırmayacağız.”

22 Mart 2015’te de
Cumhurbaşkanı Erdoğan Dolmabahçe açıklamasını doğru bulmadığını
söyleyerek sürecin sonunu getiren demeci verdi.

****

Görüldüğü gibi bırakın
2005’ten bu yana, sadece 2015’in iki ayı içinde olanlar bile çok değişim
gösteriyor.

Şimdi
Cumhurbaşkanı Erdoğan “2005’teki aynı yerdeyiz” derken neyi
kastetmektedir?

Mesela PKK/HDP
taleplerinin 2015 Dolmabahçe Mutabakatına girmiş maddelerini kabul
etmeyi düşünmekte midir?

Ülkemizin bir
bölümünde “Demokratik Özerklik adı altında özyönetim modellerinin uygulanmasını”
gündeme getirecek midir?

“PKK çizgisindeki ‘Kürt Siyasi
Hareketi’nin öncülük ettiği ve devlet tarafından ‘hukuk dışı’ kabul edilen
mevcut tüm siyasi, kültürel ve ekonomik örgütlenmelerin sivil toplum örgütü
olarak kabul edilmesinin
ve faaliyetlerinin kısıtlanmamasının sağlanması”
söz konusu olacak mıdır?

“Anadilde hizmet
alımının
genişletilmesi ve anadilde eğitim hakkı taleplerinin karşılanması”
anayasal güvenceye kavuşturulacak mıdır?

“Türklük üzerine
şekillenmiş Anayasa’daki vatandaşlık tanımının değiştirilmesi”
yani Anayasa’dan
Türk ve Türklük kavramlarının çıkarılması düşünülmekte midir?

Bu konularda hala
eski düşüncelerinizde iseniz bunlara iktidarınızın sadık ortağı MHP ve
lideri Devlet Bahçeli ile de mutabakata varılmış mıdır?

2005’te Bahçeli
Erdoğan’ın tam karşısında idi. RTE 2005’teki aynı yerde ise, Devlet Bahçeli
de aynı yerde midir?

Bahçeli, Erdoğan’ın
sözlerine dair, “Hiç kimse niyet okuyuculuğu yapmasın, harman yeri dişlemesin,
buzağıyı yanlış yerde aramasın. Bunlar asılsız ve tehlikeli söylentiler” dedi.  

Anlamakta
zorlansak da galiba “çözüm süreci” ihtimali için “bunlar asılsız ve tehlikeli
söylentiler” demek suretiyle bu yolu kapatmak istedi.

Ben 2005’teki
şartların çok değiştiğini hem MHP’nin ve hem de AKP’ye oy vermiş
vatandaşlarımızın
çoğunun Dolmabahçe Mutabakatı içindekilere evet
demeyeceğini
düşünüyorum.

******************************

Dini Dünyaya Alet
Edenler Ne Kötüdür

Şu cümleleri
Diyanet’in bu Cuma bütün camilerde okuttuğu hutbeden aldım:

Tarih boyunca da
birçok kişi ve grup, dinin insanlar üzerindeki etkisinden faydalanarak çıkar
elde etmekten, din istismarcılığı yapmaktan çekinmemiştir. İslami değer ve
kavramları istismar eden fırsatçılar dün olduğu gibi bugün de karşımızdadır.

Hâlbuki Peygamber
Efendimiz’in uyarısı gayet açıktır: “Dini dünyaya alet eden insan ne kötüdür!
Arzu ve isteklerinin kendisini saptırdığı insan ne kötüdür!”

Bir cümle de R.T. Erdoğan’dan
alalım: “Din kisvesi altında bu milleti sömürenlere prim vermeyeceğiz.”

Bir an için, siz
de benim gibi, Diyanet’in ve Erdoğan’ın kendilerine yönelik eleştirilere karşı
bir özeleştiri yaptığını düşünebilirsiniz.

Camilerin içinde
siyaset yapan, hutbede devletimizin kurucusu Atatürk’e lanet okuyan, cami
içlerine kürsüler, koltuklar koyarak programlar yapanları, cami avlularını
parti binası gibi kullananları, vaazlarda parti propagandası yapanları, siyasi
gelişmelere göre salâ verenleri eleştirdiklerini sanmış olabilirsiniz.

Ama öyle değil. Bu
cümleleri 15 Temmuz darbe girişiminin yıldönümü vesilesiyle FETÖ’yü kastederek
söylediler.

Fetö için
söylenmiş olması yanlış değil. Fakat iktidar açısından bir özeleştiriye sebep
olur ümidiyle, gönülden katıldığım iki veciz cümleyi tekrar etmek istiyorum:

Dini siyasete/
dünyaya alet edenler ne kötüdür!

Din kisvesi
altında bu milleti sömürenlere asla prim vermeyiniz.

Girne’den Doğan Güneş (20 Temmuz 1974)

      Tam 47 yıl geçmiş o savaş günlerinin ardından…

      Yıllar öncesine dönmek; o günleri tekrar
yaşamak, satırlara dökmek, savaşı anlatmak ne kadar zor!

   
  Hele, hele kana kan; cana can katarak kurulmuş
bir devleti anlatıyorsa o zaman,

      Hele,
hele gönderlere çektiğimiz, çekilmiş ay yıldızlı bayrakların gölgesine emanet
edilmişse şühedalar…

      Sonrasında ne çok şey değişmişse, neler neler
görmezden gelinmişse, duyulmaz olmuşsa tarihin derinliklerinden gelen nice
sesler! Nasıl anlatmalı, nasıl yazılmalı tarihe ışık tutacak gerçekler?

    Ama yine de her ne yaşanırsa yaşansın; Kıbrıs’ta,
o gazi topraklarda vatan ve vazife uğruna savaşan; ‘milli davamız’ diye anılan
Kıbrıs konusunda pek çok kitaplar yazan kalemim, bir kez daha anlatmalı o
günleri, bir kez daha tarihe not düşmeli…

       İşte
yakın tarihimize şanla, şerefle yazılan Kıbrıs Zaferi. İşte Kıbrıs Türkünün adada
ki yaşam geleceğini aydınlatan Girne’den Doğan Güneş:

      Hemen
belirtmeliyim ki, konu henüz tüm açıklığıyla anlatılmamış, harp tarihi inceleme
ve araştırma tekniğiyle açıklanmamıştır…

     Kıbrıs Harekâtının bilinmeyen yönleri, açıklanmayan
belgeleri mevcuttur. Konu ise henüz kapanmamıştır. Sadece harekâta katılanların
anıları ile anlatılan bir süreç vardır

    
Kıbrıs’ta taraflar arasınca imzalanmış yazılı bir anlaşma ortamı değil;
sadece bir ateş kes anlaşması mevcuttur.

      1968 yılından bugüne çözüm adına
defalarca kurulan müzakere masası; GKRY ve Yunanistan’ın uzlaşmaz tutumu
nedeniyle, her defasında bu ikili tarafından devrilmiş, çözümden
uzaklaşılmıştır.

     Hal
böyle olunca bu harekât henüz bitmemiş, ara verilmiştir de denilebilir! Çünkü
kaybeden taraf, bir anlaşmaya yanaşmıyorsa eğer; düşündüğü bir başka şey
vardır!

     O da
‘çatışmadır’; anlaşmanın alternatifi çatışma ortamı yaratmaktır. Zaten 15
Temmuz 1974 tarihinde de adada ki Rumlar, Yunanistan Cuntasının desteği ile o
savaşı yaratan ortama neden olmuş; adayı Yunanistan’a bağlamak istemişlerdi…

     Türkiye
de 1960 yılında imzalanmış uluslararası antlaşmalardan doğan ‘Garanti ve
Güvenlik’ hakkı nedeniyle Kıbrıs’a müdahale etmiş; Rumların Kıbrıs Türk Halkını
topyekûn ortadan kaldırmasını, adanın Yunanistan’a bağlamasını önlemiştir.

    Eğer
47 yıldan bugüne adada bir çatışma yaşanmamışsa; bunun tek bir nedeni vardır; o
da adadaki barışın teminatı olan Türk askerinin varlığıdır.

    Ve…

   İşte 47 yıl önce yaşananlar,

  İşte 20 Temmuz 1974 sabahı
öncesi…

  Saatler 05.00’i gösterirken,
birliğimizdeki tek haber kaynağımız transistörlü
o el radyosundan, dönemin Başbakan’ı rahmetli Karaoğlan’ın, Sn. Ecevit’in sesi
duyuluyordu:

‘’ Şu andan itibaren paraşüt birliklerimiz ile çıkartma birliklerimiz
dalga, dalga Kıbrıs semalarına inmeye; Girne kıyılarına çıkmaya başlamıştır.
Tanrı, Kahraman Silahlı Kuvvetlerimizi
muzaffer kılsın.’’

     Ok yayından fırlamış. Mersin’den, Girne’ye
doğru yol almaya başlamıştı artık…

    Girne’nin 10 km. kadar batısında küçük bir
plaj vardı…

    Günün ilk ışıkları, pırıltılarını yeni yeni
bırakıyordu bu küçük plajın üstüne… Yaşamın tüm güzellikleri yansıyordu coşkulu
çığlıklar atan turistlerin gönlüne…

     Özellikle İngiliz turistlerin tercih ettiği
bir yerdi bu küçücük koy. Yumuşacık bembeyaz kumuyla, dalgaların oynaştığı,
denizle kucaklaştığı kuytusuyla, sessizliğiyle herkese sevdirmişti kendini…

     Derinliği 9 metre, uzunluğu ise; ancak 100-150
metre kadardı. Yola çıkmak için yüksekçe bir setin aşılması gerektiğinden
olacak, herkes kolaylıkla gelemezdi…

     Zaten, etrafı bomboş bir arazinin kenarına
sıkışıvermişti. Buradan çok nadir zamanlarda bir araç geçerdi…

    İşte o plaj;

        O
cumartesi sabahı her zamanki gibi gerine, gerine uyandı. Güneş, Beşparmakların
ardından Girne semalarını çoktan aydınlatmıştı…

        O
alımlı plajın etekleri yavaş, yavaş ısınmaya başlamış, dümdüz deniz yumuşacık
dalgalarıyla, o güzelim kumsalı okşuyordu…

       Plaj, güzelliğinden emin, gözlerini
kırpıştırarak etrafına bakındı. Martılar zarif görünümlerine yakışmayan
sesleriyle süzülürken bulutların arasına, arkadan dağların bir yerlerinden
birkaç koyun melemesi yankılanıyor, horozların; ‘sabah oldu artık’ ötüşleri
duyuluyordu…

      Böylesine sakin, sessiz bir yerde olmak ne
büyük mutluluktu…

     Yaşamak ne güzeldi…

    ‘’Güzel sıcak bir gün
başlıyor’’ diye mırıldandı kendi, kendine plaj…

      Ama o
da ne?

        Birkaç mil ötede hafif bir sis kümesinin
içinden koca, koca gemiler belirmiş; üzerinden uçaklar  geçiyor, dayanılmaz bir gürültü çıkarıyordu…

       Hiç
tanımadığı bu gemiler yaklaştıkça kıyısına, içlerinden ilk defa gördüğü
giysilere bürünmüş, yağız çehreli, etraflarına kısılmış ama kararlı gözlerle
bakan insanlar denize atlamaya başlamışlar! Giderek çoğalıyor, yüksek sesle ‘Allah’ın’
adını anıyorlardı…

       İşte o güzelliklerle dolu plaj acı, acı
ağlamaya başladı…  Debelendi, çırpındı,
yalvardı!

      Ve… O sabah hiçbir şeyin
farkına varamadan öldü…

      Gerçek o ki; savaş
başlamıştı!’’
  (Bk.
Girne’den Doğan Güneş-Atilla Çilingir, 1997)

      Temmuz ayının 20’sinde o güzel hafta
sonunda, turizmin cenneti Kıbrıs’a; Türk paraşütçülerinin atlayış yapacağı,
helikopterlerle adaya inen komandoların görüneceği, o güzelim koya çıkan Deniz
Piyade Birliklerimizin, Girne sahillerine çıkabileceği hiç kimsenin aklına dahi
gelmemişti…

      Zaten
Rumlar da Türklerin adaya çıkartma yapamayacağına, Beşparmak Dağlarının
geçilemeyeceğine o kadar çok alıştırmışlardı ki kendilerini!

      Harekât
başladıktan 3 saat sonra Rum kuvvetleri alarm durumuna geçirilebilmişti! Tam
bir baskın anıydı…

      İşte
bu 3 saatlik gecikme bizim çok işimize yaramış; paraşütçülerimiz ağır bir kayba
uğramadan atlayışlarını tamamlamışlar, helikopterlerimiz kayıp vermeden indirme
bölgesine gelmiş, çıkartma birliklerimizin ilk dalgası en az zayiatla kıyı
başını tutmayı başarmıştı…

     Adalı Rumlar şaşkındı, Yunan Cuntası ne
yapacağını bilmez haldeydi… Dünyanın gözü, kulağı tüm haber kanalları adaya
odaklanmış, İngiltere, Amerika, Rusya; Türkiye’nin böylesi bir adımı nasıl
attığına bakakalmıştı…

     Artık adanın kader çizgisi yeniden yazılmaya
başlamıştı…

     Dudaklarda dualarımızla başladık adaya inmeye,
korkusuz yürekleriyle binlerce Mehmetçik… Tek bir amaç vardı: Türkleri
kurtarıp, adaya barış getirmek…

     Çok
geçmeden savaşın acımasızlığı adanın tamamına yayılmış, pek çok masum sivil
Türk’ün katliam haberleri gelmeye başlamıştı.

       Rumlar, tıpkı ‘’1963 kanlı Noel olaylarında’’
olduğu gibi sivil Türk halkını acımasızca öldürmeye başlamışlardı.

      Ama
artık adada Türk askeri vardı. Kıbrıs Türk’ünü yıllar boyunca kahramanca
savunan Kıbrıs Türk Mücahitleriyle birleşme sağlanmış; kısa bir süre içinde
adada inilen ve çıkılan bölgelerin tamamı kontrol altına alınmıştı.

       20 Temmuz’da Girne’den doğan ‘özgürlük
güneşi’ çok geçmeden Kıbrıs Türklerinin yaşam geleceğini de aydınlattı.

       14 Ağustos 1974 de başlayan 2’nci harekât
sonrasında da, adanın bugünkü haritası çizilmiş oldu…

        498 vatan evladımız bu
uğurda seve seve canlarını feda ettiler. Şu anda o gazi toprakların
serdarlığını yapıyorlar.

      Benim
gibi binlercemiz Gazi olduk; bugün milletimizin emrinde o günlerin gururunu
taşıyoruz.

      O
savaş döneminin ardından neredeyse tam yarım asır geçti.  Bu uzun süre, adada çok şeyi de değiştirdi..!

       Zaman
bu, tabii ki değişecek…

       Ama ne yazık ki, adada değişmeyen tek şey;
Rumların uzlaşmaz tutumu olarak kaldı. Hala adanın sahibi gibi davranıp, Kıbrıs
Türk Halkına azınlık muamelesi yapmanın peşindeler.

        Hala uluslararası camiayı peşlerine
takıp, Türkiye’nin garantörlük hakkını nasıl kaldırırız, Türk askerini adadan
nasıl çıkarırız oyunlarını oynamanın gayretindeler.

      Ama
bilmiyorlar, anlamıyorlar, öğrenemediler!  Adayı ele geçirmek için oynadıkları tüm oyunlar,  20 Temmuz 1974’te bitti…

     Yıllar önce Türk Ulusunun milli menfaatini
korumak, adada yaşayan Kıbrıs Türk’ünün yaşam geleceğini aydınlatmak adına; ‘’Girne’den
Doğan Özgürlük Güneşi’’ bir daha batmayacak artık…

      Şu hususu da tarihe not
düşerek Rum tarafına bir kez daha hatırlatmak gerekir:

    ‘’Ne zaman geleceksin? Bu kaçıncı Bahar?’’
şarkısını söyleyerek, yıllarca Kıbrıslı Türklerle alay eden Rum tarafı; aynı
çılgınlığı bir kez daha yapacak olursa eğer!

     Unutulmasın ki, Türk Milleti Kıbrıs konusunda:

   ‘’Bu kadar yürekten çağırma
beni; bir gece ansızım gelebilirim’’ diyecek kadar hala çok güçlü ve kararlıdır…

 (20 Temmuz 1974’de hayatını seve, seve feda
eden Mehmetçiklerimizi, Mücahitlerimizi minnetle anıyor, aziz hatıraları önünde
saygıyla eğiliyor;  aynı rütbeyi
taşımaktan onur duyduğum tüm Gazilerimize sağlık ve mutluluk dolu nice uzun
yıllar diliyorum.)

Bin Dokuz Yüz Elli Dokuz!

0

 On dört temmuz Türk’ü
yakar

 

Bin dokuz yüz elli dokuz[1]

 

Molla barzan[2] ifrit akar

 

Bin dokuz yüz elli dokuz

 

 Altın idi bir som gibi

 

Kerkük yanar bir mum gibi

 

Bakar Türk’e bir kum gibi

 

Bin dokuz yüz elli dokuz

 

 Türk unutur olanları[3]

 

Türk’e düşman yalanları[4]

 

Kaybediyor kalanları

 

Bin dokuz yüz elli dokuz[5]

 

 Destanların yazılmadı[6]

 

Göğe adın kazılmadı

 

Türk’e kefen[7] sarılmadı

 

Bin dokuz yüz elli dokuz

 

 Biz Allah’tan korkanlarız

 

Sadıklarla varanlarız[8]

 

Masumlarla yaranlarız

 

Bin dokuz yüz elli dokuz

 

 İsrail der Arz-ı Mevud[9]

 

İstemezdi bunu Davut[10]

 

Barzani[11]yle Türk’ü avut

 

 Bin dokuz yüz elli
dokuz

 

 özden anlat kim dost düşman[12]

 

Bir gün gelir anlar susan[13]

 

Kimmiş o gün kanlı kusan

 

Bin dokuz yüz elli dokuz

 [1] “Sakın Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma!
Allah onları ancak gözlerin dehşetle bakakalacağı bir güne erteliyor” Kur’an-ı
Kerim, İbrahim Suresi 42. Ayet.

1959 yılunda Kerkük Türklerinin katliamcısı Mesut
Barzani’nin babası Kızıl Molla Mustafa Barzani’(1903-1979)dir. (İsmindeki Molla
din adamı algılanmamalıdır. Ruslar tarafından yetiştirilmiştir.)

 Molla Mustafa Barzani

13 Ocak 1946′da, SSCB desteği ile İran sınırları içinde
kurulan “Kürt Mahabad Cumhuriyeti” kuruluşunda rol oynadı. SSCB’nin İran’dan
çekilmesinden (Aralık 1946) sonra İran güçlerince sınırı üzerinden SSCB’ye
kaçtı. Burada kaldığı yıllarda Moskovada öğrenim gördü. Mustafa Barzani
liderliğindeki (KDP), 1957 Kongresi’nde Marksist-Leninist bir çizgi
benimsediğini açıkladıysa da, esas olarak ırkçı bir örgüt olmaya devam etti.
1958 darbesinde Irak’a döndü. 1959 yılında Kerkük’te Molla Barzani’nin
haydutları tarafından Türkler Katledildi. Eylül 1961′de ayaklandı ve peşmerge
(ölüm öncüsü) denen gerilla kuvvetiyle Kuzey Irak’ın büyük bir bölümüne egemen
oldu. Mart 1970′te Kürtlerin isteklerini kabul eden bir antlaşmanın imzalanması
üzerine, silahlı mücadeleye son verdi. 1973 yılında Irak’ın Sovyetler
Birliği’yle imzaladığı dostluk ve işbirliği antlaşmasından sonra Moskova’nın
Barzani’ye verdiği destek giderek azaldı. ABD desteği ile savaştı. Sonra İran’a
kaçtı. 1976′da ABD’ye ve orada öldü. SSCB’de eğitim gördüğü için Kızıl Molla olarak
da anılır.

 [3] “Sakın zulmedenlere dayanmayın, sonra ateş size de
dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra size yardım da
edilmez.” Kur’an-ı Kerim, Hûd Suresi /113.ayet

 

[4] Marksist Kürtçülerden PSK (Kürdistan Sosyalist Partisi)
Başkanı Kemal Burkay 1959 olaylarını “Anılar”ında şu parağrafla
geçiştiriyordu: “1959 yılında Musul’da bir bölüm Türkmen’in katıldığı
gerici ayaklanma patlak verdi ve Bağdat Hükümeti, Kürtlerin desteğiyle bunu
bastırdı” (Kemal Burkay, “Anılar”, Belgeler, Cilt 1, Deng
Yayınları, 2002.,s.110)

 

 [5] 1959 Kerkük
Katliamı şehitlerinden Atâ Hayrullah

 ŞEHİT ATA HAYRULLAH.

  1. 1...403404405...1.4081.408 Sayfanın 404. Sayfası