10.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 17, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 403

Şehit Sadık Ahmet’i Anarken Batı Trakya Türklerini Hiç Unutmuyoruz!

Beş Devir

0

     İnsan ve maddî
tarihin nazarı / bakışıyla, insanların sosyal hayatına bakılsa, görülür ki
siyasî sosyal hayat itibariyle, insanlık beş devir geçirmiştir.

     1. Vahşet ve
bedevîlik devri.

     2. Memlûkiyet /
kölelik devri.

     3. Esir devri.

     4. Ecir / ücretlilik
devri.

     5. Malikiyet /
sahiplik ve serbestiyet devridir.

X

     1. Devir: Vahşet
devri olup dinlerle, hükümetlerle tebdil edilmiş / değiştirilmiş, nim / yarı
medeniyet devri açılmış.

     2. Devir:
İnsanlığın zekileri, kavi  / kuvvetli ve
güçlüleri, insanların bir kısmını abd / kul ve memlûk / köle kabul edip hayvan
derecesine indirmişler.

     3. Devir: Sonra bu
memluk / köleler intibaha gelip / uyanıp gayrete gelerek; o devri esir devrine
çevirmişler. Yani, memlukiyet / kölelikten kurtulmuşlar. Fakat “El hükmü li’l –
gâlip.” / “Gâlip olan hükmeder.” zâlim düsturu / prensibiyle yine  insanların kavî / kuvvetli ve güçlü olanları;
zayıflarına esir muamelesi yapmışlar.

     4. Devir: Sonra,
İhtilâl-i Kebîr / Büyük İhtilâl / Fransız İhtilâli  gibi çok inkılâplar / değişimlerle, o devir
de, ecir / ücretlilik devrine inkılâp etmiş / dönüşmüş. Yani havas / üst ve
zenginler tabakası, avâmı / halk ve fukarayı / fakir ve yoksulları; ücret
karşılığında hizmetçi olarak kabul etmeleri, yani sermaye sahipleri, ehl-i
sa’yi ve ameleyi / emekçi ve işçileri; küçük bir ücretle istihdam etmeleri /
hizmet ettirmeleridir.

     Bu devirde sû-i
istimâlât / kötüye kullanmalar o dereceye vardı ki, bir sermayedar / kapitalist
ve yatırımcı; kendi yerinde oturup, bankalar vasıtasıyla bir günde bir milyon
kazandığı halde, bir biçare / çaresiz ve zavallı bir amele / işçi ve ırgat,
sabahtan akşama kadar, yeraltındaki madenlerde çalışıp, ölmeyecek kadar yiyecek
alabileceği, on kuruşluk bir ücret kazanıyor! Şu hal, halka öyle müthiş /
dehşetli bir kin, bir iğbirar / güceniklik verdi ki; havâssa / üst ve zengin
sınıfa karşı isyan  etti.

     Şu asrın
tabiriyle, sosyalistlik, bolşeviklik / Rus komünizmi suretinde, önce Rusya’yı
zir ü zeber / altüst etti. Birinci Dünya Savaşından istifade ederek /
yararlanarak, her yerde kök saldılar.

     Şu bolşevizm /
kömünist uygulama perdesi altındaki halkın kıyam ve isyanı; havâssa /
zenginlere karşı bir kin ve bir tezyif / hakaret fikrini verdiğinden; büyüklere
ve havâssa / zenginlere ait şeref sebebi her şeyi kırmak için bir cesaret
verdi.

     5. Devir: İnsanın
müteşebbis / girişimci olarak iktisadî hayata teşebbüs etmesi / girmesidir.

İnsanın çalıştığı yerde, aynı zamanda işe ortak olması. Ya
bizzat iş sahibi veya o işin ortağı olmasıdır. Böylece kişinin işine sımsıkı
sarılması, canı gönülden çalışması, başarı için büyük gayret göstermesi
gerçekleşmiştir.

     Bu suretle çalışma
barışı sağlanmış, sosyal huzur ve adalet tam manasıyla kendini göstermiş
oluyor. Zaten insanın fıtrat ve yaratılışında olan özel mülkiyet edinme arzusu;
hayata geçmiş bulunuyor. Nitekim, anonim şirket hisse senetlerinin halka
satılması suretiyle; halka açılma hareketleri ortaya çıkmaya başlamıştır.

     İnsanı sosyal
varlık haline getiren şey, onun “medenî-i bi’t-tab” / “medenî hayat yaşamaya
uygun  fıtratta yaratılmasıdır”. Çünkü
aile, kabile ve millet olarak dost ve kardeşçe bir araya gelmek; sosyal hayatın
/ sosyal yaşamın zaruri / zorunlu bir etkisi, insanca bir gereğidir. Zira,
faziletli bir insanın en önemli hareket tarzı, tevazu ve mahviyetle / alçak
gönüllülükle sosyal hayat içinde yer almasıdır.

     En iptidaî / ilkel
şekilden en gelişmiş duruma kadar, maddî hayatın her safhasıyla sosyal
münasebet ve ilişki kurmak, her insan için bir mecburiyettir. Çünkü, kimin
himmeti / istek ve gayreti yalnız nefsi / kendisi için ise, o insan değildir.
Çünkü, insanın fıtratı medenidir. Yani hemcinsini / diğer insanları düşünmeye
mecburdur.  Kaldı ki, ancak sosyal hayat
ile, şahsî / özel hayatı devam edebilir.

     Meselâ, bir ekmeği
yese, kaç ellere muhtaç. Ona karşılık o elleri manen öptüğünü ve giydiği
elbiseyle kaç fabrikayla alâkadar olduğunu kıyas ediniz. Hayvan gibi bir postla
yaşayamadığından, diğer insanlarla yaratılışı icabı ilgilenmesinden ve onlara
manevî bir fiyat vermeye mecbur olduğundan; fıtratça / yaratılışı bakımından
medenîdir.

     Kaldı ki, bir
Müslüman için sosyal hayat yaşamasının sebebi, yaratılışının gayesine uygun
olarak sorumluluğunu yerine getirebilmesidir.

     Müslümanın en
büyük görevlerinden biri olan “İlâ-yı Kelimetullah” / “Allah’ın adını
yüceltmek”   sadece sosyal hayat içinde
mümkün ve olasıdır. Sosyal hayat / birlikte yaşama mecburiyeti / zorunluluğu
ise, bu gayenin olmazsa olmazı, zarurî bir unsuru ve lâzımıdır.

Uzaya mı Gidiyoruz Hamdolsun

Taha Akyol, 26 Mayıs yazısında, Daron Acemoğlu’nun
endişesini aktarıyordu: “Türkiye dünyadaki dijitalleşme ve yapay zekâ devrimine
dikkat etmiyor, bu yüzden önümüzde on yıl çok daha sıkıntılı olabilir.” Çin’in
başındaki Şi Cinping de Doğu Türkistan’daki katliamdan vakit ayırabildiği zaman
aynı şeyi söylüyormuş. Foreign Affairs dergisinin Temmuz/Ağustos sayısında Jude
Blanchette, Şi’nin Çin’e etkisini anlatıyor:

 

Şi’nin iktidarındaki en sonuç alıcı değişimler, yapay zekâ,
robotik ve biyomedikal mühendislik ve benzeri yeni teknolojilerdeki
ilerlemelerdir. Şi, bu yeni aletlerin “hâkim tepeleri”ni ele geçirmenin Çin’in
ekonomisinde, askerlik gücünde ve jeopolitik kaderinde kritik bir rol
oynayacağına inanıyor. Ülkeyi ileri teknoloji üretim santrali hâline getirmek
için [Çin Komünist] Partisinde seferberlik ilan etti. Bu program,
yarıiletkenlerden bataryaları kadar millî güvenlikte kritik kabul edilen
alanlarda ülkenin Ar-Ge üretim kapasitesini geliştirmek için büyük meblağları
harcamayı da kapsıyor. Şi’nin 2014’te dediği gibi, ilk davranma üstünlüğü,
“bilim ve teknoloji inovasyonu öküzünün burnunu tutanın olacaktır.”

 

Sürekli devrim

Öyle ya. Bundan dört asır önce endüstri devrimine dikkat
etmedik… Sonra ne oldu? Üç kıtada yedi milyon kilometre kare üstüne devlet
kuran “cedlerimiz”, ülkenin yüzde doksanını kaybettiler. Şimdi olup biten de
endüstri devrimine benzer yeni bir devrim mi? Evet ve hayır. Evet, çünkü her
on, on olmazsa yirmi yıl, çok büyük değişiklikler getiriyor. Tsunami
cesametinde değişim dalgaları sahillerimizi dövüyor. Fakat hayır, bunlar yeni
bir devrim değil. Asırlardır süregelen ve geçmişte benzeri bulunmayan, her
geçen gün şiddetini arttıran bir fırtınanın devamı. İsterseniz sürekli devrim
deyiniz. Bu etiket, kime niyetti, kime kısmet oldu!

 

Anlaşıldı. Dijitalleşme ve yapay zekâ devrimine dikkat
edeceğiz, o alanlarda geri kalmayacağız. Acaba nereden başlasak?

 

STEM ve ötesi

İlk akla gelen gençlerimize bol bol matematik, fizik,
programcılık falan öğretmektir. Gerçekten de çağdaş teknoloji yarışına girmek
isteyen ülkeler STEM dedikleri eğitime yöneliyor. STEM, İngilizce Bilim,
Teknoloji, Mühendislik ve Matematik kelimelerini baş harfleri. Aynı zamanda kök
anlamına geliyor; böylece kelimeyle latife yapmış oluyorlar.

 

STEM’i nerede ve nasıl öğreteceğiz diye sormak hatasını
işlersek konu, atıfsız rektörlerin yönettiği, aile yemlikleri hâline getirilmiş
üniversitelere gider ki oraya hiç girmeyelim. Farz edelim ki hiç olmazsa birkaç
okulumuz çatır çatır bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik öğretiyor; orta
öğretimde ve yükseğinde. Bu konularda sadece test çözen değil, bunlara,
uygulayacak derecede hâkim olan öğrenciler yetiştiriyor.

 

Şimdi gelsin efendim inovasyon… mu?

 

Arabayı öküzün önüne koşmak

Şi Cinping, öküzle başlamış, öküzle devam edelim; bu
davranışa, arabayı öküzün önüne koşmak denir. Fakat biz bunu Osmanlı’dan beri
yapıyoruz.

 

Bilgiyi izlemek, bilgiyi memlekete aktarmak, onu
gençlerimize öğretmek, ülkeyi bir ileri teknoloji bilen bilim ve teknik adamlar
ülkesi hâline getirmek… Bunlar çok güzel adımlar. Mutlaka gerçekleşmesi gereken
adımlar. Gerekli adımlar. Fakat matematikte dediğimiz gibi gerek şartlar ama
yeter şartlar değil.

 

 

 

Bir unsur daha var. Ülkenin ekonomisinin, sanayisinin, resmî
ve özel kuruluşlarının bu bilgileri talep etmesi lazım. Bu donanıma sahip
gençleri kendi çatıları altına almak için birbirleriyle yarışması lazım. Ortada
böyle bir talep görüyor musunuz?

 

Bilgi ve bilgi sahibi gençler- veya orta yaşlılar-
teknolojiyle yükselmenin tohumudur. O tohum olmadan bir yere varamazsınız.
Ancak tohumun yeşereceği verimli toprak da gerekir. Bizde bu var mı?

 

Kimin için yetiştiriyorsunuz?

En son ne zaman siz çocuğunuza, kızım, oğlum, STEM öğren,
seni havada kaparlar, dediniz? En son ne zaman kızınız, oğlunuz size, anne,
baba, ben yapay zekâda bir ustalaşayım, bakın nerelere yükseliyorum, dedi?
Yoksa siz onlara, evladım, yanaşıver şu adama, partide yerini sağlama al, bak
nasıl çabucak zengin olursun mu diyorsunuz?

 

Eğer siz bilim ve teknolojiyle donattığınız gençlerinizi
talep edecek bir Türkiye’yi yaratamazsanız, o gençler burada kalmaz. Onları
talep eden ortama göçerler. Siz yetiştirseniz de onlar Türkiye’nin envanterine
girmez. İnovasyon lokomotifiyle ilerleyen, yeniliklerle zenginlik yaratan
ülkelere eleman yetiştirirsiniz.

 

İşte bu yüzden, bir Türk şunu yaptı, iki Türk aşı buldu,
ötekisi Kimya Nobeli aldı haberlerini “at konuştu”, “kedi uçtu” şaşkınlığıyla
okuyoruz. Bizde o insanlar var; yoksa da yetiştiririz. Fakat o insanları talep
eden ülke yok; o ağ ve o ahlâk yok.( https://millidusunce.com/uzaya-mi-gidiyoruz-hamdolsun/)

Köprünün Altından…

Kimlerle yürüdük bu yollarda biz,

Kimi gitti, kimi başka yol seçti.

Yol bizden uzakta, anılar sessiz;

Köprünün altından çok sular geçti.

Dün kara diyenler bugün ak diyor,

Memlekette sorun morun yok diyor,

Bizim karar verenimiz tek diyor,

Köprünün altından çok sular geçti.

Kimi makas değiştirdi yolundan,

Gömleğin çıkardı kimi belinden,

Küheylanın mıhı düştü nalından,

Köprünün altından çok sular geçti.

Siyâsîler kürsülerden atıştı,

Gençler sokaklarda boy boy çatıştı,

Düdük çaldı, birden her şey yatıştı;

Köprünün altından çok sular geçti.

Düşmezdi dillerden hadisle âyet,

Kiliseye hayat geldi nihayet,

Görüntü bir başka, başkaymış niyet;

Köprünün altından çok sular geçti.

Karabudak eller geçsin, sen geçme;

Gönlünü başka bir ülküye açma!

Değiştim diyerek kanatsız uçma!

Köprünün altından çok sular geçti.

Çin Şişeden Çıkar mı? Ya biz?

Yenilik getirene, icat yapana ne yapılır? Aşağıdaki satırlar
Evliya Çelebi’den. Hezarfen Ahmet Çelebi’nin, yapma kanatlarla Galata
Kulesi’nden Üsküdar’a uçuşundan sonra başına gelenleri anlatıyor:

 

“İptida, Okmeydanı’nın minberi üzere, rüzgâr şiddetinden
kartal kanatları ile sekiz, dokuz kere havada pervaz ederek talim etmiştir.
Badehu Sultan Murad Han Sarayburnu’nda Sinan Paşa Köşkü’nden temaşa ederken,
Galata Kulesi’nin taa zirve-i bâlâsından lodos rüzgârı ile uçarak, Üsküdar’da
Doğancılar meydanına inmiştir. Bu olay Osmanlı Devleti‘nde ve Avrupa‘da büyük
yankı buldu ve dönemin padişahı IV. Murad tarafından da beğenildi. Sonra Murad
Han, kendisine bir kese altın ihsan ederek: “Bu adam pek havf edilecek
(korkulacak) bir ademdir. Her ne murad ederse, elinden geliyor. Böyle
kimselerin bekası caiz değil” diye Gâzir’e (Cezayir) nefyeylemiştir
(sürmüştür). Orada merhum oldu.”

 

Dostum, tarihçi İlber Ortaylı, böyle bir uçuş, hatta böyle
bir mucidin hiç olmadığını söylüyor; rahmetli Halil İnalcık da ona katılıyor.
Fakat benim dikkat çekmek istediğim nokta başka: Uçmak gibi olağanüstü bir
başarı karşısında 1) padişahtan bir kese altın ve 2) bu adam tehlikeli diye
sürgün edilme hikâyesini insanların olağan karşılaması. Şimdiye kadar Hezarfen
uçtu, hayır uçmadı tartışması yapıldı ama bir kese altına ve sürgüne “Hadi
canım, mucit de sürülür müymüş?“, “Bir kese altın; hepsi bu mu, hikâye burada
biter mi?” diye itiraz edene rastlamadım. Rasathaneyi topa tutup yıktıran bir
zihniyet için bunlar çok da garip değil demek ki…

 

Çin şişeden çıkar mı?

Aşağıdaki pasajı da yıllar önce, şimdi kaybettiğim, bir
kaynaktan tercüme etmişim:

 

“Çin’de bir mucidin beklentisi; icadının imparatora takdimi,
eserinin onun beğenisini kazanması ve bu sayede saraya alınmaktı. Bu, yeni bir
şeyler icat etmek için bir teşvikti ama Batı’daki gibi icadın piyasaya
çıkarılarak ondan para kazanılması düşünülmezdi.”

 

 Nitekim eski Çin’de
birçok şeyin icat edildiği bilinir. Gutenberg’in dünyayı değiştiren matbaası
15. asırdadır. Çin’de matbaa bundan 5 asır önce, ta 9. asırda var. Orada pek
bir şeyi değiştirmemiş. Öylece kalmış. Barutu da bulmuşlar. Havai fişek
yapımında kullanıp eğlenmişler.

 

Yürümeyen, gelişmeyen keşifler arasında en çarpıcısı coğrafya
keşifleridir. Çin, Kristof Kolomb’dan 70 yıl önce, tek kelimeyle muazzam bir
keşif filosuyla dünyayı keşfe çıktı. Filonun başında bir Türk kapıkulu, Amiral
Zeng He vardı. Sonra Çin’de iktidar değişti. Sarayda bir hizbin başlattığı
proje, yeni iktidar döneminde iptal edildi; hatta son iki keşif gezisinin seyir
defterleri de yok edildi. Son gezinin Amerika’ya da vardığı iddia edilir.
Ayrıntıları, Niçin Geri Kaldık? kitabımda anlattım.

 

Bize matbaa gerekmez

Matbaa bize, yani Osmanlı’ya Gutenberg’ten asırlar sonra
gelir. Bu da üzülerek anlattığımız bir hikâyedir. Orada hızla yayılıp bilgi
devrimini başlatan matbaa, bize niçin o kadar geç geldi? Bu soruyu, önce,
rahmetli tarihçimiz, dostluğuna mazhar olduğum Yılmaz Öztuna’ya sormuştum. O,
bu konuya dostum İlber Ortaylı’nın hâkim olduğunu söyleyip ona sormamı tavsiye
etmişti. Öyle yaptım. İlber Hoca, önce o sevimli gülücüğünü patlattı ve şöyle
devam etti:

 

“Ne yani, adam sabah işe giderken hanımı, “Bey, akşam
gelirken bir Leyla ile Mecnun getir de hep beraber okuyalım” mı diyecekti?
Böyle bir talep yoktu. Hâlbuki İtalyan şehirlerinde duvar gazeteleri çıkıyor ve
halk bunları yoğun şekilde okuyordu. Ticarî gemilerin gidiş, gelişleri, başka
haberler…”

 

Bilgi ve bilgin yetmiyor

Luther, Katolik kilisesine karşı isyan anlamındaki
Reform’u  Wittenberg kilisesinin kapısına
çivilediği 95 tezle başlattı. Fakat hemen sonra, tezler kapıya çivilenmek
yerine matbaada çoğaltıldı. Reform matbaasız ne kadar yürürdü acaba? İncil’i
millî dillerle yayımlamak Reform’un öldürücü hamlesiydi muhakkak. Matbaa
olmasaydı bu ne kadar etkili olurdu? Reform’u matbaa taşıdı. Fakat tersi de
doğrudur. Matbaayı da Reform sırtladı. İcat Katolik ülkelerde değil,
Protestanlığın galip geldiği ülkelerde patlama hâlinde yayıldı.

 

İcat için, keşif için bilgi gereklidir. Bu bilgiye sahip, bu
bilgiyi öğrenmiş nesiller yetiştirmek de gereklidir. Fakat bunlar yetmez.

 

 

 Cuma yazımdaki
uyarıyı tekrar edeyim: Bilgi ve bilgili insan gücü, inovasyonun tohumları
gibidir. Fakat tohumun varlığı, ürün almaya yetmez. O tohumun atılacağı, o
tohumu besleyip büyütecek toprak da gerekir. Çin’de, Katolik ülkelerde ve bizde
matbaa inovasyonunun yeşereceği toprak yoktu. Protestan ülkelerde vardı.

 

Binlerce, yüz binlerce Hezarfen yetiştirmeliyiz. Gerçek
Hezarfen; Evliya Çelebi’nin kurmacasındaki değil. Fakat bu Hezarfen uçtuğunda
ona sadece bir torba altın vererek sürmeyeceğiz. (Şimdi sürülmeden Batı’ya
gidiyorlar zaten? Hezarfenlerimize, icadını geliştirmesi için risk sermayesi de
sağlamalıyız. Sonra o icatla milyarder olma, yüzbinlere istihdam sağlama ve
Türkiye’de gerçekten kıskanılacak bir endüstri kurma ümidini de vermeliyiz.( https://millidusunce.com/cin-siseden-cikar-mi-ya-biz/)

Müziğin Sosyal Psikolojisi

0

Genel geçer
kanaate göre medeniyet beynelmilel, kültür ‘millî’dir. Millî kültürlerin en
önemli unsurlarından biri de ‘müzik’tir. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi
Devlet Konservatuvarı Müdürü Müzik Eğitimcisi Prof. Dr. Uğur Türkmen; telif ettiği eserlere bir yenisini dâhil etti: 17 X
25 santim ölçülerinde iplik dikişli, sert kapaklı, kuşe kâğıda renkli ve
fotoğraflı olarak basılı 680 sayfalık muhteşem eser, Nisan 2021’de yayınlandı.
Uzun ve yorucu araştırmaların ürünü olan eser, ihtiva ettiği bilgiler kadar Burcu Coşgun Ovalı tarafından
hazırlanan mizanpaj ve tasarımı ile de dikkat çekiyor. Eserin çeviri
editörlüğünü Gökçe Nur Türkmen
üstlenmiş. Müziğin Sosyal Psikolojisi
isimli kitap 239 yazar tarafından hazırlanan 320 adet kitap ve kaynak
incelenerek hazırlanmış. ‘Önsöz’ ve ‘Kaynakça’ hâriç olmak üzere;  ‘Sosyal
Psikoloji
’, ‘Sosyal Psikoloji ve Müzik’,  ‘Sosyal
Algı
’, ‘Sosyal Etki ve Güç’, ‘Müzik Zevki ve Toplum’, ‘Liderlik’, ‘Çatışma’, ‘Cinsiyet’, ‘Müzik ve Ergenlik’, ‘Kaygı ve Stres’, ‘Kitle Davranışı’, ‘Müzik
Terapi
’, ‘Hukuk ve Etik’, ‘Tüketim ve Pazarlama’, ‘Sosyal Psikolojide Araştırma Yöntemleri’
gibi başlıklar altında 29 bölümden oluşuyor.

‘Önsöz’ başlıklı bölümü kaleme alan Emel Funda Türkmen; müziğin ‘seslerin çeşitli şekillerde kullanımı ile
ortaya çıkan bir sanat dalı
’ ve ‘toplumla
son derece iç içe ve etkileşim hâlinde
’ olduğunu belirtip; ‘herkesin üzerinde söz sâhibi olmasına ve
beğenilerini ortaya koymasına yol açar’
dedikten sonra ‘bu sanatın çalışma ve sergileme sürecine
birçok tutum ve davranışlar incelenmeyi, irdelenmeyi gerektirir
.’ Diyor.

Türk
milletinin doğumundan ölümüne kadar hayatının her safhasında müzik vardır: İsim
koyarken bebeğin kulağına okunan ezan ve kamet; beşikte, salıncakta veya ayakta
sallanarak uykuya hazırlanan bebelere söylenen ninni, çeşitli vesilelerle
okunan mevlit, düğün törenlerinde okunan türkü ve şarkılar, askere uğurlanırken
ve askerce yürüyüşlerde söylenilen marşlar, kara haber alındığında söylenen
ağıtlar, çobanın kavalından çıkan ses… müziktir. Beş vakit namazın ezanı farklı
makamlardadır. Kerbelâ yası ile yaşanan 10 Muharrem günlerinde okunan ezanlar
hüzün doludur. Mevlevîlerin semâ töreninde, Cem evlerindeki semah’ta müzik
vardır. tecvitle okunan Kur’ân, cenâze namazında okunan salâ… müziktir.
İnsanlarımızın kulakları müziğe âşinadır. Müzik, hayatımızın her safhasında
vardır. Müzikle ilgilenenlerin sayısınca, müzik bilgisi olan insanlarımız
olduğunda daha farklı bir toplum olacağımız şüphesizdir.

***

Ötüken’de
târih sahnesine çıkan ecdadımızın yönü hep batı olmuştur. Hâlâ öyleyiz.
Giyimde, kuşamda, beslenmede batılı âdetlere meraklı olanlarımız çoktur. Evde
ve lokantada çay alırız, kahve ve hesap alırız. Taksiye, trene binmeyen, taksi
ve tren alanlarımız vardır. Bu sebeple olmalı, Dede Efendi, Itrî, Münir
Nurettin ve diğerleri gençlerimize yabancıdır. Rast, bestenigâr, hicazkâr ve
Hüseynî makamlarının dinlendirici, huzur verici melodileri yerine çistaklarla
donanmış ritme dayalı bir mevsimlik hattâ tek kullanımlık müzik ürünleri tercih
edilir. Batılı olmak kolay değildir, tahammül gerektirir.

Bir dönemde,
türkülerimiz ve şarkılarımız pek ilkel bulunduğundan batı müziği icra eden
topluluklar, Anadolu’yu dolaşıp ücretsiz konserler verirdi. Sivas ilimiz’de de
böyle bir konser düzenlenmiş. Konser bittikten sonra şehrin vâlisi, seyirciler
arasında bulunan poturlu, yelekli, kasketli ve de muhtemelen çarıklı Mehmet
Ağa’yı yanına çağırmış ve sormuş:

-Konseri nasıl buldun?

 -Sivas halkı, Timur’dan sonra böyle bir
işkence görmemiştir.

 -Neden? Beğenmedin mi?

 -Nasıl ve niçin beğeneyim Efendim, birinci viyonselist
uvertürün andante bölümüne si bemol yerine fa minör ile girdi. Tüylerim diken
diken oldu. Kontrbasın akordu bozuktu. Obua çalan adamın papyonu yamuktu… Ve
daha neler neler…

***

Uğur Türkmen
Hocamızın eserine dönersek efendim… Her sayfa titizlikle hazırlanmış. Resim
seçicinin sayfalara serpiştirdiği siyah beyaz fotoğrafların her biri ayrı bir
hârika. Her bölümün sonunda yer alan ‘Örnek
Olay’
, ‘Okuyalım Öğrenelim’, ‘Düşünelim’, ‘İzleyelim’ ve ‘Tartışalım’  bölümleri, kitabı okuyanları ve belirtilen
bölümlerin gereğini yapanları, müzik bilgini unvanına eriştirecek
mükemmeliyette. Aynı zamanda sosyoloji eğitimi de almış olacaklar. Bu bölümdeki
kısa metinler, sâdece öğrencileri değil, öğretmenleri de eğitecek, isâbetle yön
belirleyecek bilgiler ihtiva ediyor:

Orta üçüncü sınıfta
üç dersten bütünlemeye kalmış, maalesef başarılı olamadığım için geçememiştim.
Babam beni otobüs garajında bir lokantaya bulaşıkçı olarak verdi. Belli bir
zaman sonra bulaşıkçılıktan komiliğe terfi etsem de koca bir buçuk yıl oldukça
zor geçti. İmtihanları başarıyla geçtikten sonra lise eğitimime başladım.
Okulumuzun Türk halk müziği korosuna da seçilmiştim. Koro ile liseler arası
yapılan Türk Halk Müziği (THM) yarışmalarında, il birinciliği, bölge
birinciliği (ki çok önemli bir başarı) kazanmış ve ülke finali için
Kahramanmaraş’a bile gitmiştik. Bununla birlikte; derslerim çok kötü idi.
ikinci dönem de bir değişiklik olmadı. Daha da kötüye gitti. Tam beş dersten
bütünlemeye kaldım. Bu arada; müzik öğretmenim imtihanı yapacak öğretmenlerle
benim geleceğim hakkında konuşmuş. Müzik öğretmeni olabileceğimi, gelecek yıl
edebiyat şubesini seçeceğimi, yetenek imtihanlarına kendisinin hazırlayacağını
söylemiş. Bana da çok çalışmalısın ve imtihanlarda mutlaka başarılı olmalısın
dedi. Sınıfta kalırsam aileme karşı çok mahcup olacaktım. Yazın çok çalıştım.
Bütün derslerden geçtim. Edebiyat şubesini seçtim ve sınıf başkanı oldum. THM
korosuna devam ettim. Bütün derslerimde başarılı olmaya başlamıştım. Müzik
öğretmenim beni yetenek sınavlarına hazırladı. Kazandım… ‘Öğrenciyi tanımak ve ileri görüşlü olmak bir
çocuğun hayatını değiştirebilir
’ bunu görmüş oldum.  (s: 49) 
     

Kitapta,
insanlarımızdan gurur duymamızı sağlayacak küçük hikâyeler de var:

Müzik insanı
sâdece sanatı ile değil, yaptıkları ve ahlâkı ile de toplumu etkileyebilir:

Âşık Veysel köyünde
meyve yetiştirmeye başlar. ‘Atalarımız
bunca yıl böyle iş yapmamışlar. Şu kör adam onlardan iyi mi bilecek ki böyle
bir işe kalkıştı
?’ Derler. Birkaç yıl sonra Veysel başarılı olunca da ‘O kör değilmiş, meğer kör olan bizmişiz!’
demişlerdir. (s: 122)

Sayfalar
arasında ağır ve pahalı pişmanlıklarla ibret alınacak hâdiseler var:

Muammer Sun’dan
çarpıcı bir cümle: ‘Bizden önceki
kuşaklar Batı Müziği-Türk Müziği kavgasına girişmişlerdi. Bu kavganın arasından
sıyrılıp çıkan piyasa müziği oldu; o gelişti ve yaygınlaştı
.’

Çağdaş Türk müziği
bestekârı ve müzik bilimci Dr. Erdoğan Okyay anlatıyor: ‘Ferid Alnar, Türk
mûsıkîsi sanatının içinden yetişmiş bir sanatkâr olarak daha sonra Batı
mûsıkîsini benimseyip ustalaşmasına rağmen, Türk mûsikîsi hakkında küçültücü
bir tek kelime bile kullanmamıştır.’ (s: 311, 312)

Sırası
gelmişten bu satırların yazarından küçük bir katkı: Âşık Veysel diyor ki: ‘Zâlim tâlih beni kör etti. Fakat Cenâb-ı
Allah gönül gözümü açtı. Hâlimden şikâyetçi değilim, şükrediyorum
.’

Prof. Türkmen
‘Konuya Girerken’ başlıklı sunuş
yazısını; ‘Kitabın sosyal psikoloji ve
müzik temelli çalışmalara katkı sağlaması en büyük dileğimdir
’ diye
bitiriyor. Müzik eğitimi alanlar dikkatlice okurlarsa, müzik eğitimi verenler
de okuma fırsatı bulabilirlerse dileği mutlaka yerine gelecektir. Dahası var:
Amatör bile olsa müzik dinleyicileri ve hattâ, müzikle hiç ilgilenmeyenler bile
okurlarsa mutlaka kazançlı çıkacaklar, hayata bakış açıları değişecektir. Çünkü
geri planda kalmış gibi görünmesine rağmen kitabın asıl konusu sosyal
psikolojidir. Sosyal psikolojinin öznesi ise müzikten önce ve hiç şüphe yoktur
ki insandır. 

İZGE BASIN YAYIN:

Seyranbağları Mahallesi, Bağlar Caddesi Nu: 15/C Ankara.Telefon:
0.312-432 49 43

Belgegeçer 0.312-432 22 32 e-posta: izgeyayincilik@gmail.com  //  İnternet: www.izgeyayincilik.com.tr

 

 

UĞUR
TÜRKMEN:

1971 yılında Kütahya’da doğdu. İlk-orta ve lise öğrenimini
Kütahya’da tamamladı. 1993 yılında Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Müzik
Öğretmenliği Bölümünü bitirdi. 1996 yılında Selçuk Üniversitesi’nden ‘Bilim
Uzmanlığı’ 2005 yılında ise Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Müzik
Anabilim Dalında ‘Doktora’ derecesini aldı.

 

1993 Yılında Niğde Üniversitesinde Müzik Okutmanı
olarak göreve başladı. 2000 yılında üniversitedeki görevinden altı
arkadaşıyla birlikte istifa etti. 2001 yılında Kütahya iline öğretmen olarak
tâyin edildi ve Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi’nde görevlendirildi. 2006
yılında Afyon Kocatepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Müzik Bölümünde
Yrd. Doç Dr. Olarak göreve başladı. 2011 Yılında Doçent, 2017 yılında
Profesör unvanına hak kazandı. Hâlen Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi
Devlet Konservatuvarı Müdürü olarak görevine devam etmektedir.

 

Solfej, Araştırma Yöntemleri, Sosyal Psikoloji ve
Müzik, Sistematik Müzikoloji Çalışmaları, Türk Müziğinde Çokseslilik
Uygulamaları dersleri vermektedir.

 

Müzik eğitimi ve müzikoloji alanlarında millî ve
milletlerarası ilmî toplantılarda bildirileri, meslekî ve hakemli dergilerde
makaleleri, kitapları yayınlandı. Eğitim müziğine yönelik çalışmaları; çocuk
ve gençlik şarkıları, oda müziği ve orkestra eserleri, birçok konserde
seslendirildi.

 

 

 

DERKENAR:

Âşık Veysel’in Şâir Feyzi
Halıcı ile vâki sohbetinden:

F.H.:
Halk şiiri söylemeyi ve yazmayı, bir Hakk vergisi mi biliyorsun,
yoksa bir k
abiliyet olarak mı
düşünüyorsun?

Â.V.:
Ben kendimi hiçbir zaman bir kıymet olarak düşünmüyorum. Şâir bir radyoya
benzer. Bir radyonun düğmesini çevirdiğiniz zaman aradığınız istasyonlar ayrı
ayrı çalar söyler. Elektrik cereyânı olmadıktan sonra istediğiniz kadar
düğmeyi çevirin. Bir şey dinleyebilir misiniz? Cereyân olmazsa şâir de birşey
söyleyemez.

F.H.:
Cereyândan neyi kastediyorsun?

Â.V.:
Cereyân, Cenâb-ı Allah’ın verdiği ilhamdır. Ondan kuvvet alamayınca tabii bir
şey söyleyemeyiz. Bir tarlayı istediğin kadar sür, gübrele, dinlendir. Mahsul
vermez. İlle tohum atacaksın; bu şart.

F.H.:
Halk şiirimizin son gerçek halkası sensin. Senden sonraki halk şiirimiz
hakkında ne düşünüyorsun?

Â.V.:
Hakkımdaki iyi düşünceler size âit. Ben bunu bilemiyorum. Türk milleti sağ
olsun. Analar ne arslanlar doğurur. Benim şiirden kısmetim şu: Bir tabağın
içinde bal dolu imiş. Onu, bizden önce gelen şâirler yemişler. Biz, kâsenin
dibini yalıyoruz. Bize söylenecek söz bırakmamışlar ki!

F.H.:
Âşık, kâsenin dibindeki balı da sen yaladığına göre, bundan sonra kimsenin
nasibi olmayacak mı yani?

Â.V.:
Arı yok değil ya! Yeniden tabağı doldururlar. Dünyâda ne arı ne çiçek ne bal
tükenir!

 

 

KUŞBAKIŞI

OSMANLI İTALYAN HARBİ 1911-1912

Kitabın müellifi Avanzâde Mehmed Süleyman tarafından
konulan ismi ile: ‘Trablusgarb ve
Devlet-i Aliyye İtalya Vekayi’i Harbiyesi
’ isimli eser, Yeni harflere Ayhan Küçükefe tarafından aktarılmış ve
yayına hazırlanmıştır. 16,5 X 23,5 santim ölçülerinde 260 sayfalık eser Mayıs
2021’de yayınlandı.

Avanzâde Mehmet
Süleyman (1871-1922) Eczacı olmasına rağmen daha öğrencilik yıllarında iken
çeşitli konularda makaleler kaleme alıp gazetelerde yayınlatmıştır. Teğmen
rütbesiyle Haydarpaşa Askerî Hastahânesinde, Yıldız Hastahânesi’nde eczacı
olarak, Tatbikat Mektebi’nde Fransızca ve Fizik öğretmeni olarak görev yaptığı
yıllarda da yazı yazmaya devam etmiştir.

Velût bir yazardır.
Telif ve tercüme olarak kaleme aldığı kitapların sayısı 100’ün üzerindedir.
Bâzılarının isimleri: *Gizli Oda (Roman-1899), *Adem-i İktidar İlâcı (1919),
*Ahrar mı İttihad mı? (1910), *Âile Aşçısı (Yemek Kitabı 1918), *Âile Eczânesi
(1918), *Monte Kristo (6 Cilt, Tercüme, 1910), *Almanya’da Hayat-ı Askeriye
1918), *Âlicenap Kız (Hikâyeler,  1898),
*Dilber Kontes 1918), *Şeytankaya Cinâyeti (Roman, ty), Gençlere Tıbbî ve Gizli
Nasihatler (1909), *Göz Sağlığı (1918), İspanyol Nezlesi (1919), *Mide Hastalıkları
(1918), *Muharir Kadınlar (1892), *Sıhhat Mutfağı (1917), *Sinir Hastalıkları
(1918), *Yalnız Erkeklere Mahsus (1913), *İzdivaç Entrikaları (1914)

Günümüzde ‘Trablus’ olarak anılan Trablusgarb,
Osmanlı döneminde olduğu kadar Akdeniz’in güney sâhilinde bulunan ve günümüzde
de önemli bir bölge olan Libya’nın başşehridir. Batılı ülkelerin desteği ile
Kıbrıs ve çevresinde petrol ve doğalgaz aramalarının başlatılması ve zengin
rezervlerin bulunduğu iddiaları sebebiyle önemi daha da artmıştır. Kaddafi
sonrasında, bölüşme maksadına yönelik iç savaşın başlatıldığı, ‘Münhasır Ekonomik Bölge’ ve ‘Mavi Vatan’ kavramlarıyla dünya
gündemine yerleşen bölge daha uzun müddet önemini koruyacaktır. Barbaros
Hayreddin Paşa’nın ‘Denize hâkim olan
cihana hâkim olur
’ sözü gereğince Libya ile yakından ilgilenmektedir.
Böylesine mühim bir konunun, târihî geçmişi hakkında bilgi sâhibi olunmadan
umulan neticelerin elde edilmesi mümkün olmaz.

Eserin,
tartışmaların en şiddetli olduğu bir dönemde yayınlanmış olması tesâdüf
değildir, tebrike şayan bir hassasiyettir.

Eserde yer alan
bölümlerden bâzılarının başlıkları: ‘Akdeniz’in ticâret ve siyâset bakımından
önemi.’ ‘Fransızlar, İngilizler, İtalyanlar, Almanlar ne diyor?’, ‘Bölge
halkına İtalyanların zulmü’, ‘Savaşlar ve zaferler, ‘Yirminci Asrın Medenî
Vahşîleri’,  ‘Osmanlı Zâbitlerinin
Kahramanlıkları’, ‘Yabancı Basında İtalyan Savaşı’, ‘Osmanlı Limanlarının
Bombardımanı’, ‘Bingazi Sancağı’, ‘Târihî Bilgiler’ …  Fotoğraflar, Osmanlı-İtalya Savaşı’nda büyük
bir fâciânın delilleri olarak kitaba değer katıyor.

Alâkalı dönemin
fotoğraflarıyla zenginleştirilmiş eserde, Osmanlı târihi meraklılarına, diğer
kaynaklarda bulamayacakları bilgiler sunuyor.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara
Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12
e-Posta:
otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

AZİYADE

Fransız yazar Pierre
Loti’nin bu eseri 1879 yılında yayınlandı. Bir İngiliz savaş gemisiyle 1876’da
Selânik Limanı’na gelen roman kahramanı aracılığıyla yazar, kendi hayat
hikâyesi ile olaylar arasında köprüler kurarak Osmanlı dünyasına hayranlığını
naklediyor. Gizli gizli buluştuğu Çerkez güzeli Aziyade’yle olan aşkı, Loti’yi
Doğu kültürüne giderek daha fazla çeken bir kuvvete dönüşüyor. Aynı yıllarda, Osmanlı
Devlet’nin karşı karşıya bulunduğu Doğu Meselesi, Tersane Konferansı, Anayasa’nın
kabulü, Osmanlı-Rus Savaşı da roman sayfalarında yer alıyor.

Ali Faruk Ersöz’ün
Türkçe’ye tercüme ettiği eser, 12,5 X 20,5 santim ölçülerinde 192 sayfadır.

TÜRKİYE
İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI:

 İstiklal Caddesi Meşelik Sokağı Nu: 2 Kat: 4
Beyoğlu, İstanbul. Telefon: 0.212 252 39 91

Belgegeçer: 0.212-243 56 00 bilgi@iskultur.com.tr 
İnternet:
www.iskultur.com.tr  

 

Kötülükleri Kurban Etmek

0

Bugün (20 Temmuz)
bir kurban bayramını daha idrak ediyoruz (!) Ülkemizde pek çok ibadet gibi
kurban ibadeti de maalesef yalnızca şeklî bir takım ritüellere hapsedilmiş bir
gelenek olarak yalnızca bir “et bayramı” olarak ifa ediliyor. Hâlbuki kurban
“kurb” yani yakınlık/yakınlaşma kökünden geliyor ve Allah’a yakınlaşma manasını
ihtiva ediyor. Kurban bayramını gerçek anlamda “idrak etmek” istiyorsak bu dört
(4) günü Allah’a yakınlaşma için bir vesile olarak değerlendirmek gerekiyor.
Allah’a yakınlaşmak için ise Allah ile aramıza giren ve bizi O’ndan
uzaklaştıran her şeyi kurban etmek gerekiyor.

 

            Farkında olarak veya olmayarak
Allah’tan başka taptığımız bir şeyler varsa, önce bu Allah’tan başka tapılan
şeyleri kurban ederek başlamak gerekiyor. Parayı kurban etmek gerekiyor mesela.
İçimizdeki para aşkını, gözümüzü bürüyen para hırsını, her ne pahasına olursa
olsun yöntemin ahlaki veya gayri ahlaki olup olmadığına bakmadan kapıldığımız
para kazanma hırsını kurban etmek gerekiyor.

 

            “Koltuk sevdasını” kurban etmek
gerekiyor sonra. “Şef olayım”, “Müdür olayım”, “Başkan olayım”, “Vekil olayım”,
“Bakan olayım”, “Reis-i Cumhur olayım”, “Olayım da nasıl olursam olayım”
düşüncesini kurban etmek gerekiyor. Koltuk sevdası uğruna ahlaka muhalif işler
yapma fikrini topyekûn kurban etmek gerekiyor.

 

            Hacı emmilerin “açık saçık” bir
hanımefendi gördükleri zaman “cık! cık!” etmelerine neden olan o “açık saçık”
hanımefendiyi sadece yürüyen bir et parçası olarak gören zihniyeti kurban etmek
lazım sonra. O “açık saçık” hanımefendinin bir et parçası olmadığını; duyguları,
düşünceleri, fikirleri, hayattan beklentileri olan düz bir insan olduğunu kabul
edip; o hanımefendinin tarzını değil kendi içimizdeki kötü arzuları kurban
etmemiz ve o hanımefendinin “açık saçık” olduğunun farkına bile varmamamız gerekiyor.

 

            Sosyal ve siyasi hayatımızda da bir
takım şeyleri kurban etmemiz lazım elbette.

 

            Ülkemizde veba gibi yayılan
hukuksuzluk/adaletsizlik illetinin boynuna da bir bıçak darbesi vurarak kurban
etmek gerekiyor.

 

            Kamuya personel alımlarında liyakati
bir kenara bırakıp adam kayırmacılığa meydan verme illetini kurban etmek
gerekiyor.

 

            Kamu ihalelerini ehli yerine vasıfsız,
iş bilmez yandaşa verme hastalığını kurban etmek gerekiyor.

 

            Kamu ihalelerini alan şirketlere
gizli ortak olmayı, o şirketlerden komisyon adı altında pay almayı, şeytanın
bile aklına gelmeyecek yöntemlerle devletin kasasını boşaltmayı, para
piyasalarında manipülasyon yaparak milletin cebini boşaltmayı, kamu imkanlarını
kullanarak organize suç örgütlerine mahsus fiilleri işlemeyi, rüşveti, irtikabı
ve daha bir çok rezaleti kurban etmek gerekiyor.

 

            Yukarıda saydığım ve sayamadığım
daha pek çok kötülüğün, Kurban Bayramı’nda bıçak altına yatan o mübarek
hayvanların kanlarının akıp gittiği gibi akıp gitmeleri gerekiyor. Emin olun
eğer kurban etmemiz gereken tüm bu şeyleri kurban edersek Allah’a gerçekten
daha çok yakınlaşırız. Ve emin olun kurban ettiğimiz tüm bu kötülükler bizleri
yarın Sırat Köprüsü’nde o mübarek hayvanlardan daha iyi sırtlarında taşır.
Cennet ehlini Cennet’e daha çabuk ulaştırır.

 

            Kurban Bayramımız mübarek olsun.
Allah kestiğimiz tüm kurbanlarımızı kabul etsin. 

Böyle Olmazdı!

Daha önce de yazdım, Körfez ilçede Fatih mahallesinde oturuyorum
ve mahallemizin durumu son bir yıldır içler acısı.

Bir şeyler yapılıyor ama galiba yanlış yapılıyor!

Kazılıyor, kapatılıyor, bir hafta sonra tekrar kazılıyor,
tekrar kapatılıyor, çukur açılıyor kimi açılırken kapatılıyor, kimi haftalar
sürüyor.

Sokağın önce başı, sonra ortası, sonra sonu!

Çukur, toz, yağmur, çamur, arabalar geçemiyor, yaşlılar
perişan, bebek arabası, Pazar arabası, özürlülerin kullandığı tekerlekli
arabalar, akülü arabalar derken.

Bildiğin perişanlık.

Bitebilirse muhakkak güzel olur, olur da!

Biz bittik.

Bence bu durumun nedenlerinden biri Büyükşehir ve ilçe
belediyesinin aynı partiden olması.

Komşularımızın da büyük çoğunluğu aynı partili olması
mağduriyetimizin artmasına neden oluyor, çünkü seçmen belediye seçimlerinde de
başkan adayına çalışmalarına eksilerine, artılarına değil.

Cumhurbaşkanımıza oy veriyor!

***

Birkaç gün önce, sokağın başında bir komşumuz mühendislerin
olması gereken planlama aşamalarında eminim “mühendis olmayanlar vardır” ve çok
büyük ihtimalle de ilahiyatçılar(!)

Mahalleyi darmadağın ettiler toplayamıyorlar, belki de işin
içinden de çıkamıyorlar, biz ayrı mağdur, çalışan gariban işçiler ayrı mağdur
dedi!

E haklı adam bir yıldır mahalleden çıkamıyor, mahalle içler
acısı ve ne zamana biteceğine dair rivayet bile yok!

Arabalar, bahçeler, yollar, çocuk parkları, balkonlar,
camlar, çamaşırlar, çocuklar, toz pislik içinde.

Bir cumartesi pazarı kurulmaya çalışılıyor, evlere şenlik sanırsın
Afganistan!

***

Ve komşumuz; Körfez Belediye başkanı Şener Söğüt ile Kocaeli
Büyükşehir Belediye Başkanı

Tahir Büyükakın’ın uğramadıklarından dem vurarak, basından
gördüğüm kadarıyla tüm enerjilerini

İzmit Belediye Başkanı Fatma Kaplan Hürriyet ile rekabete
ayırıyorlar diyerek dert yakındı.

İzmit’in ne kadar şanslı olduğundan bahsetti.

****

Vallahi ne yalan söyleyeyim göreve ilk geldiğinde meslek
lisesinde okuduğunu öğrenince

mutluluğumu ve umudumu yazmıştım Kocaeli Büyükşehir Belediye
Başkanımız Tahir Büyükakın

Hakkında.

Ama yıllar geçtikçe umduğum gibi olamadı, ilahiyatçı yönü
meslek liseli yönüne baskın çıkmış olabilir diye düşündüm sonra!

Ziyaret etmek, görüş alışverişinde bulunmak istemiştim
birkaç kez, talepte bulunmuş, randevu defterine adımı ve derneğimizin adını
yazdırmıştım ama ekibinden geri dönüş olmamıştı…

Olumsuz bile!

Mesaj da atmıştım telefonuna hatta bir konuda belediyeden
faydalandığımız bir hizmetten dolayı teşekkür için de!

Birkaç kez de kendisini önemli programlarımıza davet amaçlı
ama onlara da cevap gelmedi, yani hiç iletişim kuramadık.

Eskiden İbrahim Karaosmanoğlu başkanla çok kolay iletişim
kurabiliyorduk oysa!

Tahir başkan daha yoğun galiba!

Gerçi kendi partilileriyle sohbet ederken, makamında kabul
ve yerlerinde iade-i ziyaret ederken hatta hatta çocuklarla penaltı atışırken
bile resimlerini de görüyordum arada, ama kendi muhitinden çocuklardı galiba(!)

Yüz yüze hiç görüşmedik ama resimlerden gördüğüm kadarıyla Tahir
başkanı sima olarak biraz futbolcu Şota’ya benzetiyorum!

Futbolu da benziyorsa Penaltıda iyi olabilir, keşke
partilisi olmayanlarla da iletişimi de iyi olsaydı ya neyse…

Yeni kent konseyinin kongresine meclislerine de davet edilmedik!

Eskiden oralarda da unutulmazdık!

Bayağı yokuz yani! Sağlık olsun.

2 – 3 sene sonra tekrar belediye seçimleri var!

İstanbul, Ankara, Mersin, Adana gibi iller bile el
değiştirdi.

Kocaeli mi değişmeyecek!

Bu gün biz yoksak yarın da onlar yok, bu işler sırayla!

Herkesin tercihine saygı duymak lazım, mahalleli olarak da
unutmayız başkaları olarak da!

***

Yani demem o ki yaklaşık 17 yıldır aynı parti tarafından yönetildiğimiz
için onlara göre alışkanlık olmuş olabiliriz ama, sorun değil alışkanlıklarımız
tercihlerimiz saflarımız da değişiyor zamanla!

Olsun, bizim de canımız sağ olsun onlarında.

Zaman dediğin ne ki göz açıp kapayana kadar geçer, ama şunu
net olarak belirtmeliyim ki

mahallemiz körfez ilçe yerine, İzmit belediyesinin sınırları
içerisinde olsaydı, böyle olmazdı!

Büyükşehir belediyesi mahallemizi ve “bizi” yeterince
önemserdi!

Bunu sadece ben değil, pek çok fatih mahalleli söylüyor!

Böyleyken böyle.

Selam ve dua ile.

İletişim Hevesi Ve İletişim Kesme Hakkı

Elektronik
haberleşme ve sosyal medya
üzerinden iletişim hayatımızı büyük ölçüde
değiştirdi. Yaş grubu kaç olursa olsun insanlar kendilerinin bilgi, düşünce ve
hatta özel hayatlarıyla alakalı konuları paylaşmak istediği gruplarla sesli
ve/veya görüntülü iletişim
kurmaktalar. Tabii irtibat kurduğu grupta
bulunan insanların paylaşımlarından da bir çok haber, bilgi edinmekteler.

Sosyal medya
mecraları
olmasa herhangi bir iletişim kurmayı düşünmeyeceğimiz çocukluk
arkadaşlarımızla, okul, iş, askerlik gibi alanlarda eskiden beraber
olduklarımızla iletişime geçiyoruz. Bir dernek, platform, siyasi, sosyal veya
dini müşterekliğin buluşturduğu; ortak bir hobinin, sanat, spor gibi bir
meşguliyetin bir araya getirdiği gruplar içinde de yer alıyoruz.

Facebook, Twitter,
Instagram
gibi mecralarda eskiden olsa mahrem sayacağımız, kendi özelimizde
saklayacağımız
duygu ve düşüncelerimizi ve hatta özel hayatımızın belli
kesitlerini de paylaşıyoruz.

Buralardan
kimlerle beraber olduk, ne yedik, ne içtik, ne giydi isek kalabalıklarla
paylaşıyoruz. Bunların özel hayatın gizliliğini ihlalden doğan
sakıncaları olsa da muhtemelen dört duvar arasındaki yalnızlığımızı azaltan bir
cazibesi olmalı.

Bu mecralarda yer
alan kişilerin çoğunda bir bağımlılık yarattığı, internetin kesilmesi,
hastalık, tatil gibi bir sebeple bir süre sosyal medya irtibatı kesilenlerde psikolojik
sorunlar
yaşandığı biliniyor.

Bir de e-posta,
Messenger
gibi mesajlaşma araçları yanında WhatsApp, Telegram gibi
iletişim araçları var. Bunlar sadece kişisel değil, belli grupların kendi iç
iletişimi için de kullanılmakta.

Bu gruplarda bazen
grubun kuruluş amacı dışında paylaşımlar yapıldığında tartışmalar ve gruptan
kopmalar gözlenebiliyor. Üyelerinin ortak duygu, düşünce, ideal, zevk içinde olduğu
bazı gruplar ise üyeleri açısından çok verimli ve içinde olmaktan mutlu
oldukları bir ortam yaratabiliyor.

*************************

İş Hayatı İle Özel
Hayatın Sınırları

İşyerlerinde “dijitalleşme ve
çeşitli teknolojik cihazlar, belli amaçlar için elektronik ortamda kurulmuş
gruplar işçi ve işverenlere ekonomik ve sosyal faydalar sağlamaktadır.” Bu
araçlar sayesinde çalışmada esneklik ve özerklik artmakta, işe gidip gelme
süreleri kısalmaktadır. Bunlar olayın faydalı yönleri.

Ama burada yepyeni
bir sorun ile karşılaşıyoruz.

Normalde mesai
saatleri dışında bir müdür maiyetinde görev yapan bir çalışanını fevkalade
haller dışında aramaz. Kimse iş ile alakalı olarak evde istirahat eden iş
arkadaşını olur olmaz rahatsız etmez. Kafasına bir soru takılan arkadaş/
müşteri/ müvekkil gece saat 10’dan sonra telefonla aramaz.

Ama elektronik
haberleşme araçlarıyla bütün bunlar çok kolaylıkla yapılabilmektedir.

İşveren veya
amirler çalışanlardan, mesai saati dışında ve tatil günlerinde, e-posta
veya WhatsApp mesajı gibi araçlarla, belli işleri yapmasını istemektedir.

Özellikle korona
salgını sürecinde evden çalışmanın da yaygınlaşması ile “özel hayat
ve iş hayatı arasındaki sınırların bulanıklaştığı”
; işverenlerin
çalışanlarından “her zaman erişilebilir olmalarını beklediği” bir süreci
yaşıyoruz.

“Sürekli bağlı,
her zaman açık ve göreve hazır olma kültürü ile sonuçlanan”
bir iş hayatı
modeli gelişiyor.

Böylece “işin
yoğunlaşması, çalışma saatlerinin uzaması, iş ve özel hayat arasındaki
sınırların aşınması gibi” sorunlar
ortaya çıkıyor.

*************************

Bazen İrtibatı
Kesmek Lazım

Çalışanlar mesai
saati dışında beden ve ruh olarak iş hayatının dışında kalmak suretiyle dinlenebilir.
Böyle olmayıp, sürekli bağlı ve her zaman erişilebilir olmak, özel hayat ile
iş hayatı arasındaki sınırları kaldırıyor.
Çalışanlar yeterince dinlenme
imkânından mahrum kalıyorlar.

Araştırmalara
göre, bu şekilde çalışanlar “kaygı, depresyon, tükenmişlik gibi
çeşitli sağlık sorunları
” yaşıyor.

İş hayatında yaşanan
bu gelişmeler ışığında yeni bir kavram üretildi. İngilizce “Right to
disconnect”
denilen ve “iletişimi / irtibatı kesme hakkı” diye
tercüme edebileceğimiz bir hukuk kavramı doğdu.

Bu hak “kişilerin
işten kopma ve öncelikle mesai saatleri dışında e-posta veya mesajlar
gibi işle ilgili elektronik iletişimlere girmemesine ilişkin geliştirilmiş
bir insan hakkıdır.”

Ocak 2021 ayında, Avrupa
Parlamentosu
(AP), çalışanların hafta sonu, yıllık izin ve mesai
saatleri dışında işleriyle ilgili e-posta, mesaj ve aramalara cevap vermeme
hakları
olduğunu kabul etti.

AP Raporunda,
Avrupa Birliği (AB) çapında bir mevzuat hazırlanması çağrısı yapıldı. “Özellikle
dijital araçlarla çalışanların iş saatleri dışında bağlantılarını
kesebilmelerine
ve evden çalışanlara yönelik iş koşullarına açıklık
kazandırılmasına yönelik yasal düzenleme” yapılması istendi.

“İletişimi kesme
hakkı”
İLO sözleşmelerinde de yer almakta ve başta Amerika, İngiltere ve
birçok Avrupa ülkesinde olmak üzere yaygın olarak kullanılmaktadır.

*************************

Türkiye Nire, AB
Nire

Gördüğünüz gibi ABD
ve
Avrupa Birliği gibi ülkelerin gündemleri bizden çok farklı. Geniş
anlamda işsizliğin
(mevsimlik işsizler ile iş aramaktan vazgeçenlerin de
eklenmesi ile bulunan işsizlik) yüzde 30 mertebesinde olduğu Türkiye’de
bu tür konular fantezi gibi gelebilir.

Ama dünyanın insan
hakkı
olarak belirlediği bir hakkı tanımıyoruz demek kolay değil.

Ülkemizde, işsiz
kalma korkusu ve evine ekmek götürme kaygısı içinde olan çalışan kesimin “iletişimi
/ irtibatı kesme hakkı”
gibi bir talepte bulunabileceği ortam yok maalesef.

Ancak sendikal
örgütlenmenin olduğu kurumsal şirket ve kuruluşlarda
çok yakın zamanda “iletişimi
kesme hakkının”
toplu sözleşme maddelerine gireceğini öngörebiliriz.

Nitekim ilk olarak
Yapı Kredi Bankası ile Basisen arasında bir ay önce imzalanan toplu
iş sözleşmesine “bağlantıya geçmeme hakkı” olarak girdi.

En iyisi AB
mevzuatını takip edip, orada hazırlanacak kanun çerçevesinde uyum yasası
çıkartmak. Bunun için iktidarın ve muhalefetin bu konuda da şimdiden hazırlıklı
olmasını diliyorum.

#Diyedüşünüyorum!

Kaş yapayım derken göz çıkartmadan, kurumsal ve bireysel
isimler

vermeden son söyleneceği en baştan…

Ve yine her zamanki gibi dolaylı ifadeler ile söylemem
gerekirse!

Ankara’da bulunan!

Pek çok kurumsal yapının Genel Merkezlerinde yöneticilik
yapanların

önemli bir kısmının “tek özelliği” Ankara’da
yaşıyor olmaları! Diyebilirim.

Diyebilirim, çünkü öyle!

***

Yaklaşık 25 yıldır zamanımın, paramın ve enerjimin önemli
bir kısmı

ile şehrimin, Ülkemin…

İnsani, fikirsel, sosyal ve kültürel hayatına katkı
sağlamaya gayret

ederken!

Pek çok fikir ve düşünce hareketinin, siyasi partinin,
sendikanın, vakfın,

derneğin, velhasılı “kurumsal yapının” hem taşra hem de
Genel Merkez

yöneticilerini tanıma imkanı buldum.

Ve 50 yaşına merdiven dayarken tecrübelerime dayanarak
söyleyebilirim ki

ülkemizin en önemli sorunu ANKARA!

Ve Ankara’dakiler!

İnanın bu 25 yılda öyle insanlar tanıdım ki Ankara dışında
değil önemli

parti, sendika, dernek ve vakıflarda yönetici olmaları, üye
dahi olamazlar!

Ama kadere bak ki Ankara’dalar!

Ve çoğu da bu durumun farkındalar!

***

Pek çok genel başkan oraya Ankara dışından gitmiş olabilir
ama, etraflarını

çevirenlerin pek çoğu orada yaşayan, orada çalışan ve orada
konuşlananlar!

Ve maalesef böyle insanlara yetki de verilince!

Onların taşra dediği illerde yaşayan inançlı, heyecanlı ve
idealist pek çok

insanı!

Kendi devamlılıklarını sağlamaya, idame etmeye çalışılırken!

Bazen bencilce, bazen cahilce, bazen de art niyetli
uygulamalar

yüzünden küstürüyor!

Ülkesine faydalı olabilecek pek çok kişinin, pek çok fikrin,
pek çok projenin,

birikmiş tecrübenin ziyan olmasına neden oluyor LAR!

Hâlbuki sermayeleri, Ankara da yaşamayan insanlar ve onların
emekleri

iken!

***

Yani demem o ki!

Ekonomiden – sağlığa, eğitimden – spora, siyasetten –
maneviyata,

sendikalardan – odalara, ticaretten – ilahiyata varıncaya
kadar…

Ülkemize hayati derecede lâzım olan kurumların “önemli bir
kısmında”

bizleri idare eden yapılarda maalesef yeterince ehil, yeterince
samimi,

yeterince birikimli insan yok!

Ankarada eksik olan bu yeterince kısmı Anadolu’nun pek çok
ilinde

Yeterince ve Fazlasıyla var.

Yani diyeceğim ve yine hiçbir yararı olmayacak önerim şu!

Sadece siyasi partilerde ki adaylar belirleme yöntemleri değil,
odalar,

sendikalar ve sivil toplum kuruluşlarında da yönetici
belirleme yöntemleri ve

görev süreleri yanlış!

Yanlış ve acilen değişmeli!

Bu yanlış yöntemler ve yanlış kişiler değişmeden.

Hiçbir şey iyiye gitmez!

Gazetelerde, Televizyonlarda, sosyal medyada ve ya
katıldığımız

toplantılarda bakıyoruz adam kendi camiasının en olmaz
modeli!

Hatta olamaz modeli(!)

Ve Genel Merkez yöneticisi unvanıyla dolaşıyor.

Tek artısı da, ikamet adresi Ankara!

Anadolu’da yüzüne bakılmayacak adamlar, Ankara’da başkan
diye geziyor!

***

Yazık, ülkemize, geleceğimize samimi insanların emeklerine
yazık!

Bunları düzeltmeden, bunlara itiraz etmeden, değişmesi için
ısrar etmeden,

Anadolu da “taşrada” yapılacak tonlarca emek ziyan oluyor.

***

Ezcümle, Milli mücadele nasıl ki İstanbul’dan umudu keserek
başladı!

Bizim de Manevi mücadele için Ankara’dan ve Ankara’da ki
“bazı” kişilerden

umudu kesmeden, inisiyatif almadan, birlik olmadan, itiraz
etmeden faydalı işler

yapmamız zor #Diye düşünüyorum.

Sizde düşünün!

Gün geçtikçe pek çok şey kötüye gidiyor,

Sık sık duyarsınız! Biz isterdik ama Ankara müsaade etmiyor!

Düşünelim! Akledelim! Ve birbirimizi uyaralım!

Biz bize Ankara’ sız da yeteriz!

Ankara çık aradan!

Cumartesi Günümüz de mübarek olsun inşallah.