Gülegüle Git Ya Şehri Ramazan

34

Güzel
şeylere sahip olduğumuzda neden sevinmesini bilemiyoruz acaba. Fakat bu
güzellikler elimizden gittiğinde hüzünlenmeyi hiç de ihmal etmemekteyiz. İnsan,
sahip olduğu kıymetlerin değerini, elden çıktığında anlıyormuş.  İşte Mübarek Ramazan ayı da bunlardan biri.

Bir
aydır yaşadığımız huzurun ve mutluluğun, bitmeyecek sandığımız eşsiz
paylaşımların, aramaların, gönülden perçinleşmenin, hatır sormaların, tatlı
tebessümlerin sonu mu geldi acaba? Umudum ve temennim, bu hasletlerin bizlerde
kalıcı olması yolunda elbette ki.

Güzel
anlar hızlı yaşanır, çabuk bitermiş meğer. İnsan sevdiği kadar da ayrılık
acısını tadarmış.
Yüreğimizi
hüzün kapladı bir nebze. “Alışılan uhrevi havanın, paylaşmanın, hatırlamaların,
gönül almaların, güzel dileklerin, sabrın, metanetin vefanın, sürpriz sevinmelerin,
hediyeleşmelerin” vb. iyiliklerin yaşantımızdan çıkması korkusu yüreğimizi
burktu doğrusu.

Vefalı,
candan, özlenen ve özleten bir dostu uğurlamanın kederi var bakışlarımızda.
Kimimiz güzel şeyler yaptığıyla teselli bularken, bazılarımız fazlasını yapamadığının
“keşke” si içinde… Fakat tekrar gelecek olması, “umut çiçeklerimiz ”e can suyu.
Özlemlerimize “müjde” rahatlığı. 

Ne
var ki o gün geldiğinde, ulu çınarlardan çok değerli yaprakların
döküleceği,  kimi tatlı canların, “genç
ihtiyar demeden bu vefasız dünyadan” ayrılacağı, “istemesek de” acı bir gerçek.

Can
dostumuz Ramazan-ı Şerif gelmeden önce, kavuşma telaşı içimizi kaplamıştı.
Fakat az da olsa, kimimiz; “acaba sabredebilecek miyim?” endişesine kapılmıştık.
Fakat hiç de öyle olmadı. Vefalı bir yar gibi, sıkıntı ve üzüntü yerine, tatlı
bir huzur getirdi. Munis, hoşgörülü, sevecen, samimi bir üslupla bizlere
tebessüm etti.  Güven ve sabır dağıttı,
komşularla paylaşmayı hatırlattı. Bir tas çorba alıp vermenin huzurunu
tattırdı.

Candan
bir arkadaş, hakiki bir dost gibi sardı sarmaladı her birimizi. Hoşgörü ve
paylaşmayı akıttı kalplerimize. Kırgınlıkları sildi gönüllerimizden. Affetmeyi,
şefkati tebessümü getirdi yüreklerimize. Sevdiklerimizden uzak kalmanın
özlemini, hüznünü bir nebze unuttuk. Mutluluğun uzaklarda değil, bazen yanı
başımızda olduğunu hatırladık. Kendimizi gözden geçirme fırsatı bulduk.
Eksikliklerimizi gördük, ötelediğimiz güzelliklerin pişmanlığını yaşadık. Aşkla
şevkle tamamlamaya çalıştık.

İkramlarını
sevinçle paylaştık. Zor sandığımız “sabretme, affetme, paylaşma” vb. hasletler
mizacımız oldu. Yüreğimiz yumuşadı, duygularımız merhamete geldi. İnsan olma
yolunda daha bir istekliydik.

Ramazan-ı
Şerif o kadar güzel hediyeler getirmişti ki bizlere; onlara kavuştuğumuzda, sahip
olduğumuz halde zamanla unuttuğumuz; “parıldayan pırlantalar, aydınlık yollar, huzura
açılan pencereler, eşsiz lezzetler, özlenen mutluluklar olduğunu gördük.

Bunların
hepsi “insan olmamızın” mihenk taşlarıydı. Olmadığında eksik kalan
parçalarımızdılar. Onlarsız “tam, bütün” olamayacağımızı bir kez daha
hatırladık.

Bunlar; sevgiydi,
saygıydı, değer vermeydi, ötelememekti, sormayanı aramaktı.  İyilikti, hoşgörüydü, sabırdı, sebattı, paylaşmaydı,
affetmekti, komşuluktu, akraba eş dost hatırıydı. Yardımlaşmaydı, nadide
temennilerdi, duaydı, tebessümdü, hatırlamaydı.

Bizi
“biz” yapan aile ve toplum iksirimizdi açıkçası. Bunların her biri bizlere
kılavuz oldu. Onlarla, ailemizin, akrabalarımızın, komşularımızın,
sevdiklerimizin, öksüz ve gariplerin, unutulanların yüreğine dokunma imkânı
bulduk. Böylece insanlığımızı hatırladık.

San
ki dünyamız değişti. Sıkıcı, tekdüze, tatsız tuzsuz geçen günlerimize tatlı bir
heyecan, koşuşturmalı bir huzur yayıldı. Her anımız daha bir anlamlı ve değerli
geçmeye başlamıştı. İnsanlar daha iyi, çevremiz daha temiz ve yeşil, esen rüzgârlar
tatlı bir meltem, yağan yağmurlar ıslatan bir mutluluktu adeta. Yaşamak daha da
güzeldi bu kez.

Söylemlerimiz
pozitif, sabrımız daha fazla, hoşgörümüz candan, tebessümümüz daha bir güzeldi.
Yüreğimizde küllenen değerli hazineler ortaya çıkmaya başlamıştı teker teker.
Kalbimiz daha yumuşak ve şefkatli atıyor, gözlerimiz daha merhametli ve anlamlı
bakıyordu.

Öfke
ve kızgınlığın fay hattı oluşturduğu yüz çizgilerimiz kaybolmuş, tebessümlerimiz
yüzümüzde gül açmıştı. Kandillerde tebrikleşiyor, gariplere düşkünlere yardım
kolileri hazırlayarak, paylaşmanın tadını yaşıyorduk.

İçimizdeki
karamsarlıklar, küskünlük ve kırılganlıklar uçup gitmişti bir anda. Zihnimizi
meşgul eden gereksiz duygu ve düşünceleri temizlemenin bir tatlı huzurunu
yaşıyorduk.

“Ben”
duygumuz kaybolmuş, “biz” olmuştuk adeta. Bencilce oluşturduğumuz hayalimizdeki
“sırça saray” lardan çıkarak, var olduklarından haberimizin bile olmadığı
yoksul komşumuzun, akrabamızın mütevazı, gerçek mekânlarını hatırlama fırsatı
bulmuştuk.

İşte,
bilimin tanımını yaptığı “aile”, millet” ve “insan” olmak buydu belki de. Bunu
kendimiz başarmıştık. İsteyerek, idrak ederek ve sevinerek.

Seni
çok sevmiştik, sultanlar sultanı. Koşulsuz sınırsız ve içten. Sana doyamadık
bir türlü. O yüzden hep özleyeceğiz, gelmeni ve getireceklerini.

Bizlere
hediye ettiğin nadide güzellikler aklımızda ve gönlümüzde. Umarım bunları
küllendirmeden, en iyi şekilde birlikte yaşarız sen gelene kadar.

“Elveda…”
demeye dilimiz varmıyor, zira dönmeyenler içindir vedalaşmak.  Biliyoruz ki yine geleceksin. Lakin bir nebze
üzgünüz…

Umarım
sevenlerin yine sana kavuşur… Güle güle git Ya Şehri Ramazan, güle güle…

 

Sevgiyle
kalın…