“Sanki ezanı denizde değil, denize okuyor.” dedim kendi kendime. Herhalde mavi gök, denizin bazen azgın bazen dingin suyu, balıklar ve kum dinlesin, şahit olsun istiyor, diye düşündüm.
Karadeniz’in akşamları, insanın içini yavaşça susturan saatlerdir. Günün telaşı çekilmiş, güneş ufkun ardında anasının bağrına sığınırken gökyüzüyle deniz birbirine benzemeye başlamıştır. Ne deniz yalnız sudur artık ne de gökyüzü yalnız mavilik… İkisi de insanın ruhuna açılan sessiz bir kapıya dönüşür.
Dün akşam öncesi o kapının eşiğinde duruyordum.
İkinci kez denize girdim. Su berraktı. Karadeniz’in alışılmış hırçınlığından eser yoktu. Dalgalar sanki gün boyu yorulmuş, dinlenmeye çekilmişti. Birkaç kulaç attım. Sonra kendimi suyun üzerine bıraktım. Sırtüstü uzandım, gökyüzüne bakıyordum. Bulutlar ağır ağır ilerliyordu. Aceleleri yoktu. Zaman da sanki onların hızına uymuştu.
Tam o sırada kulağıma uzaktan gelen bir ses ilişti.
Rüzgârın uğultusu sandım. Sonra bir insan sesi olduğunu fark ettim. Dikkat kesildim. Sağa sola baktım. İlerilerde biri vardı. Ses giderek belirginleşti. “Allahuekber, Allahuekber… Lailahe illallah…”
Ezan okuyordu… Nakarat, dalga dalga denizde yayıldı, ruhumu sardı.
Minarenin şerefesinden duymaya alıştığımız mikrofonik sesten farklıydı bu. Denizin içinden yükseliyordu. Güçlü, tok, davudi bir sesti. Makamına hâkim, nefesine güvenen, kelimeleri gönlünden geçirerek söyleyen bir ses…
Dakikalarca dinledim.
Aklımdan türlü türlü sorular geçti.
Bu adam ezanı denizde mi okuyordu, denize mi okuyordu?
Belki de denizin sonsuzluğunu kendine cemaat edinmişti. Belki dalgalara Allah’ın adını emanet ediyordu. Belki rüzgâra bırakıyordu kelimeleri. Belki de sadece sesini çalıştırıyor, nefesini güçlendiriyor, ses tellerini eğitiyordu, diyaframını genişletiyordu.
İhtimallerin doğrusunu okuyana bırakalım. Sebebinden çok, hissettirdiği şey önemli.
Çünkü o sesin içinde gösteriş yoktu. Bir yarış yoktu. Bir ispat çabası da yoktu. Sadece içten gelen bir teslimiyet vardı. İnsan bazen bir sesi dinler; o ses kulağından çok kalbine ulaşır. İşte o ezan öyleydi. İlahi tınıdır onun adı. Ruh dirilir, beden titrer, zihin seni terk eder, beyin yanar, kalp başka aleme açılır.
Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım.
Bulutlar ağır ağır yol alıyordu. Deniz onları sessizce seyrediyor, hafif bir rüzgâr aynı istikamete doğru esiyordu. Küçük balıklar suyun yüzeyinde belli belirsiz kıpırdıyor, sanki onlar da bu ilahi ahenge katılıyordu.
Kıyıya baktım.
İnsanlar kendi dünyalarındaydı. Kimisi yüzüyor, kimisi kumların üzerine uzanmış güneşin son sıcaklığını topluyordu. Çocuklar oynuyor, gençler konuşuyor, bazıları telefonlarının ekranına gömülmüş hayatın gerçek seslerini kaçırıyordu.
Oysa denizin ortasında bambaşka bir konser vardı.
Ne hoparlör ne mikrofon… Ne alkış bekleyen bir sanatçı ne de bilet kesilen bir salon.
Sadece insan sesi… Ve Allah’ın adını haykıran kadim cümleler…
Bugün dünyanın birçok yerinde insanlar kulaklarını gürültüye teslim etmiş durumda. Plajlarda yüksek sesli müzikler, metal ritimleri, birbirini bastırmaya çalışan yapay haykırmalar… İnsan ruhunu dinlendirmek yerine yoran, düşünmeye fırsat vermeyen bir ses kalabalığı…
O akşam ise tek bir insan sesi bütün bu gürültünün karşısına sessizce dikiliyordu.
Bağırmıyordu, meydan okumuyordu, kimseyi susturmaya çalışmıyordu.
Sadece okuyordu.
… Ve okudukça sanki deniz onu dinliyor, bulutlar ona koşuyor, balıklar ona doğru yüzüyor, rüzgâr ona doğru dümen kırmıştı.
Denizin bedenimi okşayan ılık suyu, ezanın yüreğimi titreten namesi bana kanat olmuştu. Bir adam, denize ezan okuyordu.
Belki bu yalnızca benim hissettiğim bir duyguydu. Belki bilim bunun adına sesin su üzerinde taşınması diyecekti. Belki bir başkası sıradan bir tesadüf olarak görecekti. Ama insan hayatını anlamlı kılan şey, bazen açıklayabildiği değil; yüreğinde yankılanan anlardır.
O ezan, bana çocukluğumu hatırlattı. Minarelerden yükselen akşam ezanlarını, köylerin sessizliğini, iftar öncesi bekleyişleri, dedelerin baston tıkırtıları eşliğinde ritmik ağır adımlarla camiye yürüyüşünü… İnsanın saba makamında, ciğerini dağlayan sabah ezanlarını…
Bir ses, insanı yıllar öncesine götürebiliyor.
Bir ses, unutulduğunu sandığımız duyguları yeniden uyandırabiliyor.
Denizden yükselen o ezan, bana bunu bir kez daha öğretti.
Belki o adam ertesi gün yine aynı saatte denize girecek, belki yine okuyacak. Belki de bir daha hiç karşılaşmayacağız. O bunu sıradan bir alışkanlık olarak görecek; fakat bilmeyecek ki, o ezan sesi bir yabancının ruhunda derin bir iz bıraktı.
Bazı insanlar büyük eserler bırakır.
Bazıları büyük binalar yapar.
Bazıları servet biriktirir.
Bazıları ise sadece güzel bir ses bırakır insanların hafızasında.
Karadeniz’in o sakin akşamında denize yükselen ezan, dalgaların üzerine ince ince serildi. Rüzgâr onu alıp ufka taşıdı. Belki kayboldu, belki göğe yükseldi. Ama bir yere hiç eksilmeden yerleşti:
İnsan hafızasına…
Ve insanın kalbine…
Yaşanmış bir ömrün anlamı: “Kubbede kalan hoş bir seda.” imiş.


