16.6 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 3, 2026
Ana SayfaGüncelSahnenin Arkasına Çekilmek

Sahnenin Arkasına Çekilmek

2026’nın ilk aylarını hatırlayalım…

Geceleri telefonlarımıza peş peşe son dakika haberleri düşüyordu.

İran’dan fırlatılan balistik füzeler İsrail’e doğru ilerliyor, İsrail hava savunma sistemleri devreye giriyor, Tel Aviv ve diğer şehirlerde sirenler çalıyor, insanlar sığınaklara iniyordu. Ardından İsrail’in İran’daki askeri tesislere, füze altyapısına ve nükleer programla bağlantılı hedeflere yönelik yeni saldırılarının haberleri geliyordu. Birkaç saat sonra bu kez Tahran’ın yeni bir misillemesi konuşuluyordu. Gökyüzünde önlenen füzelerin görüntüleri, patlamalar, karşılıklı tehditler ve “Bir sonraki saldırı ne zaman?” sorusu kısa sürede gündelik hayatın parçası hâline gelmişti.

ABD’nin de doğrudan savaşa dahil olması tabloyu daha da ağırlaştırmıştı. Artık konuşulan yalnızca İran ile İsrail arasındaki bir savaş değildi. İran’ın Amerikan üslerini vurup vurmayacağı, Hürmüz Boğazı’nın kapanıp kapanmayacağı, petrol fiyatlarının nereye gideceği ve Körfez ülkelerinin çatışmaya sürüklenip sürüklenmeyeceği tartışılıyordu. Her yeni saldırıdan sonra aynı soru soruluyordu:

Bu savaş nereye kadar yayılacak?

O günlerde savaşın iki ana aktörü vardı: Bir tarafta İran, diğer tarafta İsrail.

Aylar geçti…

Ortadoğu hâlâ sakin değil. Füzeler ve İHA’lar hâlâ uçuyor, askeri operasyonlar devam ediyor, yeni ittifaklar kuruluyor ve eski gerilim hatları yeniden hareketleniyor.

Ama bir şey dikkatinizi çekti mi?

İsrail artık sahnenin önünde değil.

İsrail, Lübnan ve Suriye’de askeri varlığını ve operasyonlarını sürdürmesine rağmen Ortadoğu bugün bize savaşın ilk aylarından oldukça farklı bir görüntü veriyor. İran ile İsrail arasındaki karşılıklı füze düellosu artık bölgesel gündemin merkezinde değil; onun yerine başka gerilim hatları öne çıkıyor.

Güneyde, İran’la yakın ilişkileri bulunan Husiler yeniden Suudi Arabistan’ın güvenlik gündeminin merkezine yerleşti.

Batıda ise Türkiye ile Yunanistan arasındaki eski sorunlar yeniden sertleşirken İsrail – Yunanistan – Güney Kıbrıs Rum Yönetimi hattındaki askeri ve stratejik yakınlaşma belirginleşiyor.

İran’la doğrudan füze düellosunun ağır askeri, ekonomik ve toplumsal maliyetinin ardından bugün ortaya çıkan manzaraya baktığımızda, İsrail şehirlerinin savaşın ilk dönemindeki yoğun füze baskısını yaşamadığını ancak İran’la yakın ilişkili Husilerin oluşturduğu güvenlik yükünü giderek Suudi Arabistan taşıdığını görürüz. Diğer tarafta İsrail, İran savaşında edindiği askeri tecrübeyi ve savunma teknolojisini Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile derinleşen ilişkilerinin önemli bir unsuruna dönüştürmektedir.

Böylece çatışmanın ağırlık merkezi İsrail topraklarından uzaklaşırken İsrail’in bölgesel rolü de değişmektedir. Birkaç ay önce İran füzelerinin doğrudan hedefi olan ülke, bugün giderek teknoloji sağlayan, askeri ortaklıklar kuran ve çevresindeki güvenlik mimarisini etkileyen bir aktör konumuna geçmektedir.

Bugün ortaya çıkan sonuç şudur:

Savaş sona ermemiştir; fakat savaşın doğrudan maliyetinin giderek daha küçük bir bölümünü İsrail taşımaktadır.

Üstelik ortaya çıkan yeni güvenlik düzeni de şimdilik İsrail’in aleyhine işlememektedir. Bunun en dikkat çekici örneklerinden biri Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Antlaşması’dır. İlk bakışta bölgedeki güç dengeleri bakımından İsrail’in dikkatle izlemesi gereken böyle bir yapılanmanın karşılaştığı ilk ciddi güvenlik sorunlarından biri İsrail değil, Suudi Arabistan’a yönelen Husi tehdidi olmuştur. Böylece İran’ın bölgesel baskısının oluşturduğu güvenlik maliyeti artık yalnızca İsrail ve ABD tarafından değil; Suudi Arabistan’ın yanında Türkiye ve Pakistan tarafından da dikkate alınmak zorundadır.

Bu gelişmeler ortaya oldukça ilginç bir tablo çıkarmaktadır.

İran – İsrail savaşının ilk aylarında İsrail kendi şehirlerini İran füzelerine karşı savunmaktaydı. Bugün Suudi Arabistan İran’la bağlantılı Husi tehdidine karşı kendi hava sahasını ve enerji altyapısını korumaya çalışırken, Mekke Antlaşması ve ardından başlayan üçlü askeri koordinasyonla Türkiye ve Pakistan, Körfez güvenliğinde daha doğrudan rol üstlenmeye başlamıştır. Yine bugün İsrail ise Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile askeri ilişkilerini derinleştirmekte ve kendi savunma teknolojisini Doğu Akdeniz’deki güvenlik mimarisinin bir parçasına dönüştürmektedir.

İsrail’in bugün sahnenin önünden çekilmiş olmasını bu nedenle yalnızca askeri bir geri çekilme olarak okumamamız gerekir. Doğrudan çatışmanın maliyetini azaltırken bölgesel gelişmelerden stratejik avantaj üretebildiği ölçüde, bu durum İsrail açısından bir kazanımdır.

Fakat burada önemli bir sınır vardır.

Bir devlet çevresindeki gerilimlerden yararlanabilir, rakiplerinin başka güvenlik sorunlarıyla uğraşmasından avantaj sağlayabilir ve çatışmanın maliyetini kendi topraklarından uzaklaştırabilir. Ancak ortaya çıkan yeni ittifakların, yeni güvenlik ilişkilerinin ve değişen güç dengelerinin tamamını kontrol edemez.

22 Mart 2026’da Kocaeli Aydınlar Ocağı web sayfasında yayımladığım “Ye’cûc ve Me’cûc: Bir Kavim mi, Yoksa Bir Süreç mi?” başlıklı yazımda bu nedenle şu noktaya dikkat çekmiştim:

“Bir noktada başlayan süreç başka bir yerde yeni bir gerilim üretir, oradan başka bir alana sıçrar ve kısa sürede birbirine bağlı bir zincire dönüşür. Bir süre sonra artık başlangıç noktası bile önemini kaybeder.”

Bugün henüz sistemin kendisini tutamadığını söyleyemeyiz. Tam tersine, sistem hâlâ kendisini tutuyor.

Fakat gerilim başladığı yerde de durmuyor.

İsrail – İran doğrudan çatışması geri plana çekilirken, savaşın ağırlık merkezi giderek İran–ABD/Körfez ve çevredeki bölgesel gerilim hatlarına kayıyor. Üstelik bu değişim yaşanırken savaşın başlangıcındaki ana aktörlerden biri giderek sahnenin önünden geriye çekiliyor.

Belki de bugün sorulması gereken soru artık şudur:

Savaşın maliyetini bugün kim ödüyor ve ortaya çıkan yeni dengeden kim kazançlı çıkıyor?

Seçtiklerimiz

spot_img