17.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Eylül 30, 2026
Ana SayfaÖne ÇıkanlarMısır’dan Bulgaristan’a: Trafik ve Toplum

Mısır’dan Bulgaristan’a: Trafik ve Toplum

Kahire trafiğini daha önce kompleks sistemler açısından ele almıştım. Bu kez Bulgaristan’daki yolculuğum, üç ülkedeki trafik davranışlarını yan yana düşünmeme neden oldu.

Bulgaristan trafiğinde sürücüler trafik kurallarına uyuyordu. Şeritler, geçiş hakları, yaya önceliği ve hız sınırları yalnızca devlet tarafından konulmuş kurallar değil, sürücülerin davranışlarının doğal sınırları gibiydi. Her ne kadar bu davranış şeklinin ne ölçüde sürücülerden, ne ölçüde etkin denetim ve yaptırımdan kaynaklandığını yalnızca gözleme dayanarak ayırmak mümkün olmasa da, sonuçta ortaya çıkan davranışın öngörülebilirliği dikkat çekiciydi.

Kahire’de karşılaştığımız trafik akışını sağlayan şey sürücülerin anlık müzakeresiyse, Bulgaristan’da ise öngörülebilirlikti. Yani, Kahire’de sürücü diğer sürücüyü, Bulgaristan’da ise sürücü kuralı okuyordu.

İki sistem birbirinden çok farklıydı ama her ikisinin de kendi içinde bir düzeni vardı.

Kahire’de yolcu koltuğunda bile yoran o akışın ardından, Bulgaristan’da direksiyon başında olmaktan büyük keyif aldığım bir yolculuğu tamamlayıp Türkiye’ye döndüm.

Dereköy Sınır Kapısı’ndan içeri girdiğimde karşılaştığım ilk görüntü, Bulgaristan sınırından sadece 2-3 metre uzaklıkta yerleri kaplayan sigara izmaritleri oldu. Hemen arkasından pasaport kontrolünde görev yapan bir polisin bekleyen insanları parmak şıklatarak yanına çağırdığını gördüm.

Bunlar ilk bakışta küçük ayrıntılar sayılabilir ancak toplumlar hakkında bazen büyük siyasal söylemlerden çok küçük gündelik davranışlar bilgi verir.

Alman sosyolog Norbert Elias 1939 yılında yazdığı “Uygarlık Süreci” isimli kitabında uygarlığın yalnızca şehirlerin büyümesi, teknolojinin ilerlemesi veya devlet kurumlarının güçlenmesi olmadığını yazar. Uygarlaşma aynı zamanda insanların kendi davranışlarını giderek daha fazla denetleyebilmesidir.

Yani;

İnsan öfkesini kontrol eder.

Sırasını bekler.

Başkalarının alanını hesaba katar.

Kimse kendisini görmediğinde bile ortak mekânı kirletmez.

Elinde güç bulunduğunda onu sınırsız biçimde kullanmaz.

Bu nedenle yere atılmış bir izmarit yalnızca çevre temizliği meselesi değil, insanın kendi davranışını sınırlayabilmesi meselesidir. İnsan kendi birkaç saniyelik rahatlığını ortak alanın temizliğinin önüne koymuştur.

Pasaport kontrolündeki parmak şıklatma ise bundan daha vahimdir. Çünkü oradaki kişi yalnızca herhangi bir birey değildir. Üniformasıyla devleti temsil etmektedir.

Modern devletin görevlisinden beklenen şey sadece görevini yapmak değildir. Sahip olduğu kamusal otoriteyi belirli bir mesafe ve nezaket içinde, kendi davranışlarını sınırlandırarak kullanmasıdır. Bir vatandaşı parmak şıklatarak çağırmak, kişisel bir kabalığın ötesine geçer; temsil edilen makamın ciddiyetini de zedeler.

Devletin itibarı yalnızca törenlerde, bayraklarda, makam odalarında veya resmi nutuklarda korunmaz. Bazen bir polis memurunun vatandaşa “buyurun” demesinde korunur. Bazen de parmak şıklatmamasında.

Türkiye yollarında ilerlemeye başladığımda, aslında yıllardır içinde olduğum ancak kısa sürede unuttuğum başka bir davranış biçimi yeniden görünür hâle geldi: tehlikeli sollamalar, hız sınırlarının keyfi biçimde ihlali, tampon mesafesini yok sayma, kilometrelerce öteden selektör yaparak önündeki aracı taciz etme…

Bunların hepsini yalnızca “trafik kültürü” diyerek açıklamak eksik kalır. Çünkü bunların altında daha temel bir kamusal ilişki biçimi vardır.

Yol ortak bir alan mıdır? Yoksa güçlü olanın, hızlı olanın veya daha fazla cesaret gösterenin kendisine yer açtırdığı bir mücadele alanı mı?

İki kilometre geriden selektör yapan sürücünün mesajı çoğu zaman yalnızca “geçmek istiyorum” değildir. Mesaj şudur:

“Ben geliyorum, sen çekil.”

Burada otomobil ulaşım aracından çıkarak küçük bir iktidar aracına dönüşür. Motor gücü, hız, aracın fiziksel büyüklüğü ve hatta aracın markası sürücünün kamusal alandaki iradesinin uzantısı hâline gelir.

Asıl sorun da kural ihlalinin kendisinden önce burada başlar. Çünkü uygarlığın temelinde insanın kendi gücünü sınırlaması vardır. Birkaç tonluk lüks bir aracı kullanabilmek fiziksel güç verebilir. Ancak uygar davranış, bu gücü hiç tanımadığınız başka insanların yaşam hakkını gözeterek kullanabilmektir.

Bu açıdan bakınca Kahire trafiği oldukça ilginç bir karşı örnektir. Bu nedenle uygarlığı yalnızca katı kurallara uymakla açıklamak da eksik kalır.

Asıl mesele, başkasının varlığını kabul etmektir.

Onun güvenliğini hesaba katmaktır.

Kendi hareket özgürlüğünüzü, başkasının varlığı nedeniyle sınırlayabilmektir.

Kahire bunu yazılı kurallardan çok sürücülerin birbirlerinin hareketlerine anlık olarak uyum sağlamasıyla gerçekleşirken, Bulgaristan kuralların sağladığı öngörülebilirlik üzerinden gerçekleşmektedir.

Türkiye’de ise üçüncü bir durumla karşılaşılmaktadır. Bu, kurallar mevcut olduğu hâlde, bireyin kendi iradesini kuralın ve diğer insanların önüne koymasıdır.

Aslında sosyolojik açıdan da problem budur:

Kuralların olmaması değil, ortak normların bağlayıcılığını kaybetmesi.

Yasakların bilinmemesi değil, kişinin kendisi için istisna talep etmesi.

Kamusal alanın ortaklaşa kullanılan bir mekân değil, bireysel avantaj elde edilecek sahipsiz bir alan gibi görülmesi.

Elias’a göre uygarlık bir kez kazanılıp sonsuza kadar sahip olunan bir özellik değildir. Toplumların gündelik davranışlarında sürekli yeniden üretilmesi gerekir.

Çünkü uygarlık en çok, kimsenin birbirini tanımadığı yerlerde görünür; insanın ne kadar güçlü olduğunda değil, gücü elindeyken kendisini ne kadar sınırlayabildiğinde ortaya çıkar.

Seçtiklerimiz

spot_img