17.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Eylül 30, 2026
Ana SayfaDin ve AhlâkYüce, Ulu Gerçek

Yüce, Ulu Gerçek

Bu kâinatın / bu evrenin en önemli sonucu, yaratılış hikmeti / gaye ve amacı hayattır. Elbette o ulu gerçek; bu fânî, kısacık, noksan ve elemli / acılarla karışık dünya hayatıyla sınırlanmış olamaz. Belki hayatın sayısız özellikleri ve mahiyetinin azameti / büyüklüğü anlaşılan hayat ağacının gayesi ve neticesi; o ağacın azametine lâyık meyvesi, ebedî / sonsuz ahiret hayatıdır. Taşıyla toprağıyla hayattar / canlı olup, saadet / mutluluk yeri diye nitelenen mekândaki hayattır. Yoksa, bu hadsiz / sınırsız, mühim cihazlar ile donatılan hayat ağacı; şuur sahipleri için, özellikle insan hakkında; meyvesiz, faydasız ve hakikatsiz olması gerekecekti! Kâinatın ve hayat sahiplerinin en önemlisi, yükseği ve en ehemmiyetlisi olan insan; hayattan alınacak lezzet bakımından; yaratılmışların en bedbahtı / en talihsizi, en zelili / en aşağılanmışı; kısaca en zavallısı olacaktı!

Üstelik, en değerli bir nimet olan akıl dahi, geçmiş zamanın tasa ve üzüntülerini, gelecek zamanın korkularını düşünmekle, insan kalbini devamlı incitip bir lezzete dokuz elemleri karıştırdığından, en musibetli / sıkıntılı bir belâ olacaktı! Bu ise yüz derece bâtıl ve boş bir anlayıştır. Demek bu dünya hayatı, ahirete iman / inanç rüknünü / şartını kesin bir şekilde ispat ediyor. Nitekim, her baharda haşrin / dirilmenin yüz binlerce örneklerini gözümüze gösteren böyle bir Zât. İnsanın en büyük gayesi olan ebedî hayata lâzım sebepleri hazırlamasın! İnsanın en büyük, en ehemmiyetli, ona en lâyık ve umumî olan beka / ebedîlik duasını, ahiret hayatının inşasıyla ve Cennetin icadıyla kabul etmesin olacak şey mi?

Kâinatın en önemli yaratılmışı, hatta yeryüzünün sultanı ve neticesi olan insanın; Arşı / Gök Tabakası’nı ve Ferş’i / Yeryüzünü çınlatan genel ve son derece kuvvetli duasını işitmeyip; küçük bir mide kadar önem vermesin, memnun etmesin, mükemmel hikmetini ve son derece büyük rahmetini inkâr ettirsin? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ!

Hem, akıl kabul eder mi ki, hadsiz rahmetli, muhabbetli ve son derece şefkatli; Kendi sanatını çok sever, kendini sevdirir, kendini sevenleri ziyade seven bir Zât; en çok Kendini seven, sevimli ve sevilen, kendini sanatkârane bir şekilde yaratana, fıtraten / yaratılışından ötürü kulluk eden ve tapınan; hayatı ve hayatın zatı ve cevheri olan ruhu; ebedî ölümle yok edip, o sevgili sevenini ve habibini Kendinden ebedî bir surette küstürsün, darıltsın dehşetli rancide edip inciterek rahmet sırrını ve muhabbet nurunu inkâr etsin ve ettirsin?

Bu kâinatı, en büyük tecelisiyle süslendiren; mutlak güzel ve bütün mahlûkatı sevindiren mutlak bir rahmet, böyle haksız bir çirkinlikten, böyle mutlak / sınırsız bir zulümden ve merhametsizlikten, elbette nihayetsiz derece münezzeh ve mukaddes / uzaktır.

Madem dünyada hayat var. Elbette insanlardan hayatın sırrını anlayanlar ve hayatını suiistimal etmeyenler / kötüye kullanmayanlar; sonsuz olan öteki bâkî âlemde ve ebedî Cennette, bâkî hayata mazhar olacaklar kavuşacaklardır.

Evet, hayat; bu kainattan süzülmüş bir hülâsadır.

Şuur ve his dahi; hayattan süzülmüş, hayatın bir hülâsası / özetidir.

Akıl dahi; şuurdan ve histen süzülmüş şuurun, bir özetidir.

Ruh dahi; hayatın hâlis ve safî bir cevheri ve sabit ve müstakil / bağımsız zâtıdır.

Bunun gibi, maddî ve manevî Hz. Muhammed’in hayatı dahi; hayattan ve kâinatın ruhundan süzülmüş özetin özetidir.

Hz. Muhammed’in peygamberliği dahi; kâinatın his, şuur ve aklından süzülmüş; en safî hülâsasıdır. Belki maddî ve manevî Hz. Muhammed’in hayatı; eserlerinin şehadetiyle kâinat hayatının hayatıdır.

Hz. Muhammed’in peygamberliği; kâinatın şuurunun şuuru ve nûrudur.

Kur’an’ın vahyi dahi; hayattar hakikatlerinin şehadetiyle kânatın hayatının rûhudur, Kâinat şuurunun aklıdır.

Eğer kâinattan Hz. Muhammed’in peygamberliğinin nuru çıksa, kâinat vefat edecek. Eğer Kur’an gitse, kâinat divane olacak ve dünya kafasını, aklını kaybedecek, belki şuursuz kalmış olan başını bir gezegene çarpacak, bir kıyameti koparacak.

Muhsin Bozkurt
Muhsin Bozkurt
1944 yılında İstanbul'da doğdu. 1955'de Ordu ili, Mesudiye kazasının Çardaklı köyü ilkokulunu bitirdi. 1965'de Bakırköy Lisesi, 1972'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden mezun oldu. 1974-75 Burdur'da Topçu Asteğmeni olarak vatani vazifesini yaptı. 22 Eylül 1975'de Diyarbakır'ın Ergani ilçesindeki Dicle Öğretmen Lisesi Tarih öğretmenliğine tayin olundu. 15 Mart 1977, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Osmanlıca Okutmanlığına başladı. 23 Ekim 1989 tarihinden beri, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Yakınçağ Anabilim Dalı'nda Öğretim Görevlisi olarak bulundu. 1999'da emekli oldu. Üniversite talebeliğinden itibaren; "Bugün", "Babıalide Sabah", "Tercüman", "Zaman", "Türkiye", "Ortadoğu", "Yeni Asya", "İkinisan", "Ordu Mesudiye" ve "Ayrıntılı Haber" gazetelerinde ve "Türkçesi", "Yeni İstiklal", "İslami Edebiyat", "Zafer", "Sızıntı", "Erciyes", "Milli Kültür", "İlkadım" ve "Sur" adlı dergilerde yazıları çıktı. Halen de yazmaya devam etmektedir. Ahmed Cevdet Paşa'nın Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefası'nı sadeleştirmiş ve 1981'de basılmıştır. Metin Muhsin müstear ismiyle, gençler için yazdığı "Irmakların Dili" adlı eseri 1984'te yayınlanmıştır. Ayrıca Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nce hazırlattırılan "Van Kütüğü" için, "Van Kronolojisini" hazırlamıştır. 1993'te; Doğu ile ilgili olarak yazıp neşrettiği makaleleri "Doğu Gerçeği" adlı kitabda bir araya getirilerek yayınlandı. Bu arada, bazı eserleri baskıya hazırlamıştır. Bir kısmı yayınlanmış "hikaye" dalında kaleme aldığı edebi yazıları da vardır. 2009 yılında GESİAD tarafından "Gebze'de Yılın İletişimcisi " ödülü kendisine verilmiştir.

Seçtiklerimiz

spot_img