26.6 C
Kocaeli
Çarşamba, Haziran 17, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 402

Dertler Çıkmazındaki Türkiye Entelektüel Yazar Fazlı Köksal ile konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Toplum meseleleriyle yakından
ilgilenen, çözümler üreten, düşünen ve yazan bir insansınız. Son zamanlarda
sizi en çok ilgilendiren, sizi en çok rahatsız eden hâdise veya haber nedir?

Fazlı Köksal:
Sorulabilecek en zor soruyla başladınız. O kadar çok ki… İçlerinden birini
seçip ‘en’ olarak kabul etmek mümkün değil.

Çetinoğlu: Rastgele bir sıralama yapılabilir,
birini röportajın konusu olarak seçebiliriz.

Köksal: Covid 19,
siyâsetin seviyesizleşmesi, ekonomik sıkıntılar, tarımda dışa bağlılığımız,
yolsuzluklar, yaygınlaşan nepotizm, hoşgörüsüzlük-tahammülsüzlük, sosyal kutuplaşma,
eğitimin kalitesizliği, beyin göçü, ortak değerlerimizin kalmaması bölücü
hareketler, fetöcü yapılanmanın yok edilememesi, terör, ahlâkî yozlaşma, makama
ve paraya gösterilen itibar, çocuk tacizleri, 
kadın cinâyetleri…

Bu haberlerin hangisinden daha fazla rahatsız olduğumu
seçemem. Birbiri ile alâkasız gibi görünseler aslında hepsi birbirini etkileyen
problemler… Biri çözülmeden, diğeri, diğeri çözülmeden berikinin çözülmesini
zor görürüm.

Fakat yine de mutlaka birini öne çekmemi isterseniz, cevabım
Çocuk tâcizleri ile kadın cinâyetlerine
ilişkin haberler
’ diyebilirim. 
Tercihimde iki kız çocuğu babası olmamın etkisi var mıdır? Bilemem.
Fakat sırf fizikî olarak güçlü oldukları veya akıl dışı gelenekler onları
kadınlardan üstün görüyor diye, erkeklerin kadınlara karşı şiddet
kullanmalarını hiç hazmedemedim…

Çetinoğlu: Cenâb-ı Allah kızlarınızı
annesine-babasına bağışlasın ve korusun. O’ndan başka güvenilir koruyucumuz
yok. Efendim, böylece işleyeceğimiz konuyu belirlemiş oluyoruz. Fakat önce, konunun
uzağında olanlar için ‘nepotizm
kelimesi hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Köksal: Nepotizm;
akraba kayırma, dost kayırma, yandaş kayırma ve âdil olmayan şekilde yapılan
ayrımcılıktır. 

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Tâcizler, tecâvüzler
ve kadın cinâyetleri ile ilgili haberler, gazetelerin üçüncü sayfalarına sığmaz
oldu. Covid-19 salgını gibi…

Sizce
kadına şiddetin en önemli sebebi nedir?

Köksal: Pek çok
sebebi olduğunu düşünüyorum. Bunlardan birisi, erkekleri; kadından üstün
olduklarını düşünecek şekilde, kadını seks objesi olarak gören anlayışla,
kadının görevinin yalnızca annelik ve kocasına hizmet olduğunu düşünecek
şekilde yetiştiren, sosyal ve ailevî eğitim anlayışı olduğunu düşünürüm… İşin
ilgi çeken tarafı, kadınlarımızın çoğu da bu anlayışı benimsemiş, kabullenmişler.
Bu kabullenişe yıllar önce şâhit oldum. Yıl 1974, öğrenciyim; bir arkadaşımla
Ankara’da Demirtepe’de bir dernekten çıktık Maltepe’ye doğru yürüyoruz.
Necatibey köprüsünün üzerinde 30-35 yaşlarında bir erkek yanındaki kadına acımasızca
vurmaya başladı. Bir taraftan vuruyor, diğer taraftan küfrediyor. Kadın yere
yıkıldı. Bu defa adam kadını tekmelemeye başladı. Hemen yetiştik. Adamı çektik.
İri yapılı olan arkadaşım, adamın yakasından tuttu. Bir taraftan da ‘Türk töresinde kadına vurmak var mı?’
diye soruyor. Bu arada eli yüzü kan içindeki kadın ayağa kalktı. Ve bize
bağırarak ‘Siz kim oluyorsunuz da, bize
karışıyorsunuz? Kocam değil mi? Döver de, sever de
…’ Biz şaşkın bir
vaziyette, onları bıraktık, sanki suçlu bizmişçesine önümüze bakarak oradan
ayrıldık… Son yıllarda ‘erkek her zaman
haklıdır
’ diye özetlenebilecek bu erkek egemen anlayış, o kadar yaygınlaştı
ve her türlü ahlâk kurallarını aşan bir sapıklığa büründü ki, insanın
havsalasının kabullenmesi mümkün değil. Geçtiğimiz günlerde bu anlayışın çok uç
bir örneğine şâhit olduk; İsviçre’de yaşayan ve akraba ziyareti için Mardin
Kızıltepe’ye gelen 17 yaşındaki Z. Ç.’nin öz amcası tarafından iki gün boyunca tecâvüze
uğradığı iddiasıyla açılan dâvâda, mahkeme tecâvüzü DNA raporuyla kanıtlanan
sanığın tutuksuz yargılanmasına karar vermiş. İşin dikkat çekici tarafı, tahliye
kararını aralarında çok sayıda kadının da bulunduğu sanık yakınları davullu
zurnalı bir karşılama töreni ile kutlamışlar… Mahkemenin anlaşılmaz, toplum
vicdanını rahatsız eden bu kararı bir yana; akrabalarının yaptıklarını benim
beynim algılamakta zorlanıyor… Hele bir kadının bu tahliyeye sevinmesini
sanırım hiç bir psikolog izah edemez…Her ne kadar İçişleri Bakanı Süleyman
Soylu ‘kadın cinâyetleri %20 azaldı
dese de televizyon ve gazete haberlerini tâkip ettiğimizde çok net bir şekilde
son zamanlarda çocuk-kadın tâcizleri ile kadın cinâyetlerinin arttığını
gözlemliyorsunuz. Kadın derneklerinin açıklamaları da o yönde. Son yıllarda
resmî rakamlarda bir problem var. TÜİK’in açıkladığı rakamlar da hayatın
gerçekleriyle veya bizim algımızla pek örtüşmüyor. Ya resmî rakamlarda bir hatâ
var, veya algılarımızda… Bu kadın cinâyetleri açısından da böyle…

Çetinoğlu: Gayri resmî raporlardaki durum
biliniyor mu?

Köksal: Kadın
Cinâyetlerini Durduracağız Platformu, 2020 yılı raporunu açıkladı. Rapora göre
2020 yılında 300 kadın öldürüldü, 171 kadının ölümü de ‘şüpheli’ olarak
kayıtlara geçti. Platformun raporunda 2020 yılı şu şekilde özetlenmiş: ‘Bu yıl
300 kadın cinâyeti işlenmiş, 171 kadın şüpheli bir şekilde ölü bulunmuştur.
Öldürülen 300 kadından 182’sinin neden öldürüldüğü tespit edilemedi, 22’si
ekonomik, 96’sı da boşanmak istemek, barışmayı reddetmek, evlenmeyi reddetmek,
ilişkiyi reddetmek gibi kendi hayatına dair karar almak isterken öldürüldü.

Çetinoğlu: Bu bilgileri nasıl yorumluyorsunuz?

Köksal: 182
kadının hangi bahaneyle öldürüldüğünün tespit edilememesi, kadına yönelik
şiddetin ve kadın cinâyetlerinin görünmez kılınmasının bir sonucudur.
Kadınların kim tarafından, neden öldürüldüğü tespit edilmedikçe; âdil yargılama
yapılmayıp şüpheli, sanık ve katiller caydırıcı cezâlar almadıkça, önleyici
tedbirler uygulanmadıkça şiddet boyut değiştirerek devam ediyor. ‘Bir de
ölmeyenler/ölemeyenler var. Sakat kalanlar, işkence edilenler, suratına kezzap
atılanlar, vücut bütünlüğüne saldırılanlar. Bazen öldürmekle de yetinmiyorlar.
Öldürdükten sonra tecâvüz ediyorlar, cesetleri parçalıyorlar veya yakıyorlar…
Akla hayâle gelmez sadistlikler. .. İşin ilgi çekici tarafı da öldürenlerin
büyük çoğunluğu, öldürülenleri sevdikleri iddiasındalar. Katiller çoğu zaman,
maktulün ya kocası, ya sevgilisi… Yani maktule âşık olduğunu, ona sevdiğini defalarca
ilan etmiş mâşuklar… Hattâ katiller arasında evlatlar da var.

Çetinoğlu: Araştırmışsınızdır! Bâzı erkeklerin
yaratılış itibâriyle sadizme eğilimli olmalarının bu olayların oluşumunda payı
var mı?

Köksal: Ömer
Seyfettin ‘Bûsenin Şekl-i İptidaisi
isimli hikâyesinde bu tezi hikâyesinin kahramanına şu şekilde söyletiyor; ‘Sadizm mi?… Oh, bu müthiş bir erkek
hastalığıdır. Buna müsab olan (yakalanan) erkek, kadını ezmek, kadını dövmek,
kadına zulüm ve îtisaf (haksızlık) etmekle mütelezziz olur (zevk alır). Bazen
bilâ-sebep kadının saçlarını yolmakla, gözlerini çıkarmakla, yüzüne zaryağı
dökmekle vücuduna iğneler, şişler batırmakla, burnunu veya kulaklarını kesmekle
meyl-i marazisini (hastalıklı eğilim) tatmin edemez, öldürür.

Kadın cinâyetleri bu kadar yaygın değilken Ömer Seyfettin’in
bu tespiti yapması dikkat çekici değil mi?

Çetinoğlu: İnsanlarımızın büyük bölümü kendi
kendilerini eğitemiyor. Nurettin Topçu’nun kara mizah gibi belirlemesine göre
eğitim sistemimizin iki eksiği var: ‘Eğitim
ve sistem
.’

Efendim,
verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederim.

FAZLI KÖKSAL:

1954
yılında doğdu. İlk ve ortaokulu Kayseri’nin Talas ilçesinde liseyi Kayseri’de
okudu. 1976 yılında Ankara İktisâdî ve Ticârî İlimler Akademisi’nden mezun
oldu.

     Bir süre Kayseri’de özel sektörde
çalıştı. 1982 yılında PTT’de müfettiş yardımcısı oldu. 1985’de müfettişliğe,
1993’de başmüfettişliğe tâyin edildi. 1995’de PTTnin bölünmesi sonucu Türk
Telekom’a başmüfettiş olarak geçti. Haziran 2000-Temmuz 2003 arasında Türk
Telekom Pazarlama Dairesi Başkanlığı görevini yürüttü. Türk Telekom’un
özelleşmesi sonrası, 2008 yılında da Orman Genel Müdürlüğüne müfettiş olarak
geçti. 2019 yılı Ekim ayında OGM Başmüfettişi iken emekli oldu.

     PTT Müfettişler Derneği ve Telekom
Müfettişleri Derneğinde başkan yardımcısı ve sekreter, DENETDE (Devlet
Denetim Elemanları Derneği)’de Genel Başkan, Başkent İktisatçılar Derneğinde
Genel Sekreter, Telekomcular Derneğinde Başkan Yardımcısı olarak görev yaptı.

     Yazı ve makaleleri; Akpınar, Başkent
İktisat, Bozkurt, Çini Roman, Denetim, Erciyes, Kapı, Müdafaa-i Hukuk,
Telepati, Telekom Dünyası, Türk Boyları, Türk Telekom, Türk Yurdu, Orman ve
İktisat, PIT Bülteni, Postel gibi çeşitli dergilerde yayınlandı.

     Ayrıca, bazı internet gazetelerinde ve
kendi bloglarında yazmaktadır.

Telekomcular
Derneği için, ‘Bir Talanın
Hikâyesi-Türk Telekom’un Özelleştirilmesi
’ isimli raporu hazırladı.

     ‘Türk
Telekom Personeli İçin Bilişim Sözlüğü
ve ‘Artık Telgrafın Tellerine Kuşlar Konmuyor’ isimli kitapların
editörlüğünü yaptı.

     ‘Türk
Telekom’da Değişen Pazarlama Anlayışı
’, ‘Posta Telekomünikasyon Târihinden Portreler’ ve ‘Meyve Tadında Romanlar’ isimli üç
kitabı yayınlanmıştır.

     En büyük hobisi okumak olan Fazlı Koksal
evli ve iki çocuk babasıdır.

 

Türkçe’deki Vatan -II

0

Türkistan topraklarında “1070’de Balasagunlu Yusuf Has
Hacib tarafından Kaşgar hükümdarı Buğra Ebu – Ali Hasan Han’ın ismine telif
olunmuş Kutadgu Bilîg kitabı Türkçemizin şahaserlerinden birisidir. Türk
hükümdarlarınca ideal devlet idare sisteminin ne olduğundan bahseden bu büyük
eserin konusu İranlılarca Şehname-i Türkî, Turanlılarca Kutadgu Bilig olarak
isimlendirildi. Yani “Kutadgu (kut edgü-mesut edici) bilig” ismi Cengiz Han’a
nispet edilen devlet idare felsefesine, nasihatlere ait esere de isim olmuştur.

Karahanlılar zamanında vücuda
getirilen diğer bir mühim eser de Mahmud Kaşgarî’nin 1077 de tasnif ettiği
Türkçe-Arapça lügat kitabı Divanü lügat it-Türk’dür. Aslen Barsganlı olan müellif
üç cilt teşkil eden eserinde zengin Türkçe lügat şeklinde bilhassa Kaşgar
Hakanî Türkçesinî, Çigilce ve Oğuzcayı önümüzde canlandırmış, ve bundan başka
da Bizans hududundan Çin hududuna kadar uzayan Türk illerindeki müteaddit
kabilelerin lehçelerinden numuneler vermiş; Türk ilinin coğrafyasına, Türk
etnografyasına, Türk iktisadî ve içtimaî hayatına, eski Türklerin akidelerine
ait paha biçilmez kıymette malûmat bırakmıştır. Eserde eski Türk sav’ları, keza
bize vasıl olmıyan edebî eserlerden, eski destanlardan ve halk edebiyatından,
hattâ Arap edebiyatına takliden vücude getirilen şiirlerden numuneler veril­miştir
(1).

Mahmud Kaşgarî:Peygamberimiz,
Türk dilini öğreniniz! Çünkü onların uzun sürecek saltanatları olacaktır,
buyurmuş… Bu hadis doğru ise Türk dilini öğrenmek vacip demektir Eğer uydurma
ise o zaman da akıl ve iz ‘an (Türk dilini öğrenmeyi) icap ettirir…” yine
kitabında: “Türkçe, Arapça ile koşu atları gibi yarış edebilir…” diyordu.

Divanü Lügat-it Türk’teki şu
sözleri Türklere ve nice millete asırlarca nasihat olmuştu: “Gördüm ki, yüce
Tanrı, devlet güneşi’ni Türkler’in burçlarından doğurmuş. Göklerdeki dâireleri,
onların devletleri çerçevesinde döndürmüş. Onlara Türk adını kendisi vermiş.
Onları yeryüzünün Kağanı kılmış. Asrımızın kağanlarım hep onlardan çıkarmış.
Bütün milletlerin dizginlerini onların eline vermiş. Onları her halka üstün
eylemiş. Doğrulukta onlara her zaman yardımcı olmuş. Onlara katılanları, onlara
hizmet edenleri hep azîz kılmış. Bütün dileklerini yerine getirmiş; böyle
kimseleri kötülüklerin şerrinden korumuş (2). Kültür tarihimizin büyük
kaynaklarından biri  olmak itibariyle Mahmud  Kaşgarî’nin eseri ancak
Göktürk yazıtlariyle ve kendisinden sonra gelenlerden Ali Şir Nevaî ve Kâtip
Çelebi gibi Türk büyüklerinin eserleriyle bir sıraya konulabilir (1).

Türkistan Türklüğündeki Türkçenin
merkezî şahsiyetlerinden biride; Herattaki Temürlü’lerin büyük beylerinden olan
Ali şir Nevayi’dir. Doğu Türkçesi’nin bütün güzel söyleyişlerini şahsında
toplayan Ali Şîr Nevaî , Horasan Hanı Hüseyin Baykara’nın çocukluk ve okul
arkadaşı idi. Ali Şîr Nevaî(1441 – 1501)nin babası ‘Kiçkine Bahadır’ veya
‘Kiçkine Bahsi’ diye anılan Giyaseddin Kiçkine’dir. Devlet adamı olan babasının
durumu gereği Nevaî, küçük yaşta doğduğu yerden ayrılıp Irak’a gitti. Çocukluk
dönemi Irak’ta geçti. Babasının ölümü üzerine, Ebü’l Kasım Babür’ün himayesinde
iyi bir eğitim gördü. Meşhed, Semerkant gibi devrin önemli bilim ve kültür
merkezlerinde yetişti.

Horasan Hanı Hüseyin Baykara,
Nevaî’ye yüksek devlet görevleri verdi. Baykara, öyle fermanlar yayınladı ki;
bu fermanlar, o devrin sanatçıya verdiği değeri belgelemektedir. Baykara,
yayınladığı fermanında, “Nevai’ye gösterilecek saygının kendisine gösterilmiş
sayılacağını” ilân etti.

Hüseyin Baykara, Nevaî’nin çok büyük bir sanatçı olduğunu
biliyordu. Zaten kendisi de sanatçıydı. Baykara’nın zemin hazırlamasıyla Nevaî,
Herat şehrinin bilim ve kültür hayatım alışılmadık şekilde canlandırdı. Sultan
Baykara’nın etrafında, Nevaî’nin öncülüğünde toplanan sanat meclislerinde
ruhlar daha bir incelir; fikir daha bir yücelirdi. Zaten, Herat mevcut haliyle
böylesine faydalı çalışmaya hazırdı. Çünkü Molla Cami gibi büyük bir bilgin
Hatifî gibi büyük bir şair, Devletşah gibi meşhur tezkîreci Herat’ın kültür ve
sanat kaynakları olarak ortadaydı. Ve bu güzel ortamda Nevai, Doğu Türkçe’sini
şaha kaldırdı. Öyle bir çığır açtı ki şiirlerinde kullandığı Türkçe’nin ağızı
“Nevai dili” olarak edebiyatımızda yer aldı. Sadece kültür ve sanat alanında
değil; Hüseyin Baykara’nın âdeta bir “Başbakanı” olarak yaşadığı kenti, hanlar,
hamamlar, medreseler, hastanelerle donatarak, çalışkan bir devlet adamı
kimliğiyle de kendisini gösterdi. Nevâî, Türkçe’nin âşığı idi. Türkçe üzerine
titizdi. Ancak, bu titizliği ile halkın anlayamayacağı bir dil politikası
gütmedi. Türklerin anladığı Arapça ve Farsça kelimeleri de eserlerinde
kullanarak, Türkçe’nin büyüklüğünü göstermeye çalıştı. Nevaî’nin dördü Türkçe,
biri Farsça beş divanı var. Türk edebiyatında beş mesnevi yazan ilk şairdir.
Beş ile de yetinmeyip altıncı mesnevisini de yazdı. Sadece edebiyatın şiir
dalında değil, diğer edebî türlerden bilimlik eserler de verdi. Toplam
eserlerinin sayısı otuzu aşmaktadır (2).

Ali Şir Nevai  toplam 64000
mısra tutan beş büyük manzum eser, bir de 55000 mısradan ibaret Türkçe lirik
şiirler külliyatı, tasavvuf ve edebiyat tarihine ait ayrı mensur ve manzum
eserler ve dostlarına ait hâtıralar bırakmıştır. Ali Şir bu motiflerden
bazılarını meselâ Ferhad u Şirin eseri Harezm ve Hoten Türklerinin ve
Çinlilerin hayatından alınan bir roman şekline sokmuş, ve kendisi bu nevi
eserleri ve divanı sayesinde bütün Türkler arasında bir genel millî şair olarak
tanınmış olduğunu da bu Ferhad ve Şirin’in sonunda şu cümlelerle anlatmıştır:
“Türk ulusu ister bir kabile, isterse yüz ve bin kabile olsun, bunun hepsi
muhakkak, ki benimdir. Ben, hiç ordu sevketmeden, Çin ülkesinden Horasan’a
kadar uzanan yerlerdeki tekmil Türkleri kendi fermanım altına aldım. Yalnız
Horasan (Türkü) değil Şiraz ve Tebriz (Azerbaycan) Türkünün devrini dahi benim kalemim,
şeker döken bir şekilde tatlı kalmıştır. Benim sözüme Türk milleti gönlünü
vermiştir yalnız gönlünü değil canını dahi vermiştir; yalnız Türk değil
Türkmenler de benim sözüme gönlünü ve canını vermiştir. Ben bu (Türk)
ülkelerini zaptetmek için bir ferman göndermiş değilim, ben ancak bir Divan,
(yani şiirler mecmuası) gönderdim. Bu Divan, bu memleketi öyle zaptetdiki
hiçbir hükümdarın “divan” ı ve defterleri bu şekilde zapt ve tanzir edemez”.

Ali Şir Nevâî, İskender romanına
ait eserini de Türk tarihine ait levhalarla doldurmuş ve bütün eserlerini
 Türk ressamları tarafından yapılan minyatürlerle süsleyerek Türk kültür
hayatının şaheserleri şekline sokmuştur. Ali Şir bu eserinde rüyasında görmüş
olduğunu anlattığı İskender’in kendisine “Ben dünya imparatoru İskender isem,
sen de Türk dilinin Sahip kıranı (yani Temürü) sın” diye tebşir ettiğini
(müjdelediğini) de şu şekilde şairane ifade etmiştir: “Hak Taalâ sana karşı çok
lûtufkârdır, zira Türk dilini cihanda payidar etmiş ve bu dilde şiir söylemek umumun
(halkın) işi olduktan beri muhakkak ki senin gibi (bir Türk şairini) daha halk
etmemiştir: O (Tanrı), Türk ülkelerini senin hissen olarak yazmış, onların bir
iradeye tâbi tek parça olmasını tâ ezelden nasip etmiş ve seni bu Türk
ülkesinin, süngü yerine kalem, kılıç yerine söz kullanan bir merzübanı (ülke
muhafızı) olarak tâyin etmiştir, tâ sen bu memleketin bir kahramanı ve bu
milletin talihi yaver olan rehberi Sahib Kıranı olasın” (1).

Nevâî, Türklüğünün şuurundaydı.
Türk Milleti’nin büyüklüğünü ve Türkçe’nin yüceliğini çok iyi biliyordu.
Farsça’nın “Edebiyat dili” olarak tanınmış olmasına hayret ederdi. Muhakemetü’l
Lûgateyn isimli eserinde, Farsça’ya adeta meydan okudu. Bu eserde saydığı yüz
kadar Türkçe fiilin Farsça karşılığı olmadığını ispat etti. Ve kitabında şöyle
dedi:

“Türk’ün bilgisiz ve zavallı gençleri güzel sanarak Farsça
şiir söylemeye özeniyorlar Gerçekten bir insan iyi ve derin düşünse, Türkçe ‘de
bunca zenginlik dururken, bu dilde şiir söylemenin, hüner göstermenin daha
yerinde ve kolay olacağını anlar…” Ali Şîr Nevâî, fikirleriyle,
eserleriyle pek çok konuda öncülük etti. Bir örnek olarak; Mecâlisü’n- Nefâis
adlı eserinde, ilk kez, Türk edebiyatında “Şairler Tezkiresi”
çığırını açtı.

Nevâî, Türklüğün bir bütün olduğunu
biliyordu. Türk milletinin ayrı coğrafyalarda bulunmuş olması onun gönül ve
fikir bağlarında hiçbir olumsuz etki yapmıyordu. Türklüğün Avrupa karşısında
adeta bir “Uç Beyi” olan Batı Türklerinin “nereleri”
zorladığını ve bu zorlayışın Türk dünyasına getireceği kazancı fark ediyordu.
Bu sevgi, bu fark ediş ve bu örnek gönül bağıdır ki; yazdığı şiirleri Bizans
Fatihi, Sultan Mehmet Han’a gönderiyordu. Türkistan’ın Türklük güneşi Ali Şîr
Nevâî’nin bu hareketi, Türk birliğinin, Türkler arasındaki gönül bağının
coğrafya tanımayan gerçeğini de ifade etmektedir.

Ali Şîr Nevâî’nin Muhâkemetü’l
Lûgateyn’deki ölümsüz sözleri bizlere birer miras olarak kaldılar:

“Anadilim üzerinde
düşünmeye koyuldum: Türkçe’nin derinliklerine dalınca gözlerime on sekizbin
âlemden daha yüksek bir âlem göründü.

Bu âlemin süsler,
ziynetler içerisinde enginleşen göğü. Dokuz Gök’ten daha yüksekti. Orada nice
faziletler, nice yücelikler hazinesine rastladım. Bu hazinenin incileri,
yıldızların mücevherlerinden daha parlaktı.

Bu âlemin gül
bahçelerine girdim. Gülleri feleğin güneşinden daha parlaktı. Her yanında göz
görmedik, el değmedik daha neler ve neler vardı.

Ama bu mahsenin
yılanı kan dökücü ve güllerin dikeni sayısızdı. Bunları görünce düşündüm ve
dedim ki: Demek ki bizim Türk şairleri bu korkulu ve dikenli yollardan
çekindikleri için Türkçe ‘yi bırakıp gitmişler

Bu yol himmet
istiyordu. Ben bu yoldan vazgeçmedim. Onun seyrine doyamadım. Bu yolda
yürümekten korkmadım ve yılmadım.

Türkçe’nin
fezasında tabiatımın atını koşturdum; hayâlimin kuşunu kanatlandırdım. Vicdanım
bu hazineden nihayetsiz kıymetli taşlar, lâ ‘ller inciler aldı. Gönlüm bu gül
bahçesinin türlü çiçeklerinde, uçsuz bucaksız türlü kokular kokladı.

Zannedilmesin ki benim Türkçe ‘yi övüşüm Türk olduğumdan ve
tabiatımın Türkçe sözlere alışmasından ve Fârisî bilmeyişimdendir. Aslında
Fârisî’yi öğrenmekte hiç kimse benim kadar gayret sarfetmemiş ve bu dilin
doğrusunu yanlışını benim kadar iyi öğrenmemiştir…” (2).

Kaynaklar:

1-Zeki Velidi Togan.: Umumi Türk Tarihine Giriş. Cilt
I.İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi yayınları. 3. Baskı. İstanbul.1986.

2-Mevlüt Uluğtekin Yılmaz.: Türk Budunlarının Ortak Ata
babaları. Manas yayıncılık. Elazığ. 2008.

 

Cami’deki İngilizce Türkçe’deki Vatan-1

0

Türkçe ve Ramazan Bayramınız Kutlu Olsun

“BUGÜNDEN SONRA DİVANDA, DERGAHDA,
BARGAHDA, MECLİSTE VE MEYDANDA TÜRKÇEDEN
BAŞKA DİL KULLANILMAYACAKTIR.”
13 Mayıs 1277

   KARAMANOĞLU
MEHMET BEY

2013
yılı Ramazan ayı başlangıcının öncesi cumada vaaz veren konuşmacı Hoca “önce
Türkçe, Sonra Arapça, en sonra da İngilizce
” konuşmuştu. Bunun üzerine önce
“müezzine” ve “cemattaki bir ilahiyat hocasına” “aramızda İngiliz misafir mi
var dedim
”. Onlarhayır, bizde anlamadık, niye böyle konuştu
dediler. Bunun üzerine ayağa kalkarak cemaata hitaben “Is there any
english man in this here
” (Burada İngiliz herhangi biri var mı?) diye
seslendim. Kimse el kaldırmadı. Namazı kıldıracak hoca “namazdan sonra
konuşalım” deyince ona ; “vaktimizi vaaz’a aldırıyorsun” dedim ve
namaza başladık. Namazdan sonra kendimi İngilizce tanıttım. Ve : I am
sorry, I didn’t understand you, Mr. Hoja,
(özür dilerim, seni anlamadım,
Mr. Hoja)”Why did you tell about: Islamic subjects to us in English
language “
(niçin İslami konuları bize ingilizce anlattınız?) “There
are a lot of foreign studens therefore I must speak English language”
(Çok
yabancı öğrencimiz var, bu yüzden ingilizce konuşmalıyım) deyince, “Our
foreign students speak Turkish language very well” “It isn’t necessary”
.
(Bizim yabancı öğrenciler mükemmel Türkçe konuşur) (gerekmez) dedim. Türkçe
olarak “İngilizce vaaz verdiğim için tebrik etmeniz gerekirken
eleştiriyorsunuz
” deyince ” congratulations“(Tebrikler)
dedim bunun üzerine Hoca Türkçe konuşmaya devam etti. Şahsımda: “Camide
İngilizce vaaz vereceğine İngilizce article (makale) yayın sayını artır

demek durumunda kalmıştır.  Namaz
öncesi soru olmaz deyince, “sizin ne ayrıcalığınız var? Hz. Peygamber’e
(SAV) ve Hz. Ömer’e(RA) namaz öncesi ve hutbe sırasında cemaat istediği gibi
sorardı” diye cevap verdim
. Nedendir anlamadım “Kürsü benim,
istediğim şekilde konuşurum
” diyerek, şahsımı şöyle konuşmak zorunda
bıraktı “bizde cemaatiz ve camiinin esas sahibi biziz“. Daha sonra Müftü Beyi arayıp “böyle
bir uygulama emri verildi mi yahut uygulama var mı idi? diye sorduğumda” Müftü
Bey “böyle bir emir ve uygulama yok” demiştir.
 Bu vesileyle dostlarıma o dönemde 2010
yılında yazdığım bir yazımı göndermiştim:

Türkçe’deki Vatan -I

Hünkâr
Hacı Bektaş; din adamı, mütefekkir, mutasavvıf ve bir Türk Milliyetçisi idi. Bu
özellikleriyle insanların gönüllerini fethetti. Hacı Bektaş, Suluca Karahöyük’ü
bir irfan mektebi hâline getirdi. Geleceğin birçok mutasavvıf ve bilginleri de
burada yetişti. Bunları çeşitli diyârlara gönderdi. Bunlardan Yunus Emre’nin
hocası olan Taptuk Emre, Sarı Saltuk, Geyikli Ahmet Baba, Abdal Musa, Ahî
Evren, yıllar sonra aynı gönül ırmağından su içen Balkan ülkelerinde büyük
hizmetler gören Kızıl Deli Sultan (Seyyid Ali), Anadolu’da Kaygusuz Abdal ve
Pîr Sultan Abdal bunların arasında idiler.

Yunus
Emre, millî dili ve tasavvufi fikirleri ile Türkçe konuşan unsurun “Kutup
Yıldızı ” oldu. Türk unsurunu yıkılmaktan ve yok olmaktan kurtardı. Kardeş
kavgalarını önledi.  O dönem Yunus’un dünyaya geldiği Anadolu
coğrafyasında millî dili, millî kültürü ihmal edenler vardı ve bunlar Selçuklu
sarayında, devletin ve hükümetin içinde idiler.

“Anadolu’ya
Selçuklular gelmeden önce; Milleti ve onun devletini parçalamak isteyenler,
milletin içine, ayrı iki kültür demek olan yabgu (millî kültür) ve sultan
(yabancı kültür) ikiliğini sokmuşlardı. Tuğrul Bey, 1063’de Bağdat’a gelip
Halifenin kızı ile evlendi. Kendi kızını Halife ile evlendirdi. Millî
kültürden, zaman içinde uzaklaştı. Yabgu kültürü (millî kültür) hor görüldü,
saraydan uzaklaştırıldı. Yabgular, millî kültüre sahib olanlardı. Musa Yabgu
etrafına toplanan kalabalık Türkmenler’le;  (1064) ve aynı milli zihniyet
ve düşüncede olan Kutalmış Yabgu da, etrafına toplanan Türkmenler’le 1065’de
Sultan Tuğrul’a isyan etti. 1071 Malazgirt savaşından sonra Yabgular ve bu
arada Kutalmış Yabgu’nun oğlu Süleyman Yabgu, Hasan Yabgu ve İbrahim İnal
Yabgu, etraflarındaki Türkmenler’le beraber, tabir caiz ise, imparatorluğu
kuranlar, imparatorluğun batı sınırlarına (uçlara) sürüldüler. Bir İranlı
olduğu halde Nizam-ül Mülk, bu ikiliğe, dolayısı ile dahili isyanlara bir son
vermek, daha kurulurken, yıkılışı önlemek için imparatorluğu kuran Yabgular’ın
da, imparatorluk idaresine katılmasını, Türkmen askerlerinin de sarayda ve orduda
bulunmasının yararlı olacağını, bu devlette onlarında hisseleri bulunduğunu
söyledi. Fakat sultanlardan fazla dinleyen olmadı. İmparatorluğun batı sınırına
sürülmüş olan Yabgular, başlarında Süleyman Yabgu (Şah) olduğu halde,
Anadolu’ya girip 1078’de Anadolu Selçukîlerini kurdular. Büyük Selçukiler de
önce dörde bölündüler. Sonra 1157’de İran ve Arap kültürü içinde eridiler ve
yok oldular. Bir devlet veya imparatorluk da, milletin, millî ve dinî kültürünü
dejenere etmek, onun idare ettiği unsuru asli olan milletin yabancı kültürü
içinde temessül (şekillenme) edilmesine lakayt kalmak, onu yok etmek için
yeterli ve kâfidir. Büyük Selçukiler bu hatayı yaptıkları, yabancı kültür
içinde yıkıldıkları gibi, Anadolu Selçukiler’i de aynı hatayı tekrar ettiler. Yabancı
kültür içinde yıkıldılar. Ebül Gazi Bahadır Han, Secere-i Türki’sinde
“Büyük Selçukiler, Türkmenler’ e karındaşız dediler. Fakat karındaşlarına
bir faydaları dokunmadığı gibi, karındaşlarını Anadolu’ya sürdüler.
Karındaşlarının kendilerinden uzak tuttular. Düşmanlarını, karındaş
edindiler” diyor” (1) 

“Bu
arada, Karamanoğulları’nın Milli Kültür açısından 1235-1500 arasında 265 sene
devam eden (ekonomik, sosyal, siyasî ve özellikle millî kültür ve yabancı
kültür mücadelesinde olan ve bundan kaynaklanan tarihi oluşum ve gelişim
mücadeleleri zinciri içinde) rollerini unutmamak gerekir.  Anadolu
Türk’ünün, yabancı kültür ile eriyip yok olmak üzere iken, millî dil, millî
kültür, millî âdet, ananeleri, ile yabancı kültürün karşısına çıkmaları, onunla
hayatları bahasına mücadele etmeleridir. Böyle bir mücadele zincirinde
Karamanoğulları devri altın bir halka devridir. 13-15. asırlarda, Anadolu
Türklüğü, İran Selçukileri, Suriye Selçukileri gibi Arap ve İran kültürü içinde
yok olurken ve de buna mâni olacak etrafta kimse de yokken, bir avuç Oğuz
Türk’ünün başına geçen Karamanoğlu Mehmet  Bey,”milli kültür ve
istiklâli, millî gelenekler içinde ortaya atılmış ve 1277’de Konya’yı
zabtetmiştir. Bir ferman ile “Bugünden itibaren Divânda, Dergâhta, Bargâhta,
çarşıda, pazarda, yolda ve sokakta Türkçe’den başka dil
kullanılmayacaktır” diyerek Arapça ve Farsça dillerini yasaklamış,
Türkçe’yi resmî dil ilân etmiştir. Mehmet Bey’den sonra gelen evlâtları ve
torunları Şemseddin, Fahreddin, Bedreddin, Burhaneddin, Seyfeddin gibi unvanlar
kullandıkları gibi medreselerinde Arapça, edebî eserlerinde Farsça dil
kullanmaya devam etmişlerdir.  

Büyük
çoğunluğu Oğuz boylarından Salurlar’ın Karaman uruğundan gelen Karamanoğulları
kimlerdi?  Miladî 920’den sonra Harzem Maveraünnehir ve Horasan havalisine
inerek muhtelif Müslüman Türk devletlerinin hizmetlerinde çalışmaya başlayan
Kınık Oğuzları ile birlikte, Karamanlılar’ın mensub olduğu Salur Oğuzları’ da,
Kınıklarla karışık ve onlarla beraber aynı havaliye indikleri, aynı devletlerin
hizmetlerinde çalıştılar. Bu arada 984 tarihinde İslâmiyeti kabul etmişler.
1015 tarihinden itibaren de Anadolu’nun fethi için yapılan muharebelere iştirak
etmişlerdir. Yine Selçuklular ve daha birçok Oğuz kabileleri ile birlikte
Anadolu’ya gelip yerleşmişlerdir. 24 Oğuz boyunun bütün şubelerine Anadolu’da,
daha geniş bir deyişle, Ön asya’da tesadüf edilmesinin sebebini, aynı
hâdiselere tekmil boyların iştirak etmesinde, yeni fethedilen yerlere önce
göçebe, sonra yarı göçebe, daha sonra da tamamen yerleşmiş olmalarında aramak
lâzımdır. Bu itibarla büyük kabilelerin olduğu gibi Selçuklular’ın mensub
olduğu Kınık kabilesiyle Karamanlılar’ın mensub olduğu Salur kabilesi aynı
tarihî hâdiseleri yaşamış, aynı içtimaî ve iktisadî mukadderatı paylaşarak
yaşayıp gelmişlerdi. Bir misâl olarak şunu arzedelim ki bir Türk devleti, bir
Oğuz boyu -kabîlesi- veya şubesi tarafından kurulmamış, sevk ve idare
edilmemiştir. Buna 24 Oğuz boyunun bâzan yarısının, bazen üçte ikisinin
katıldığı tarihî bir hakikâttir. Selçuklu devletinin Osmanlı devletini yalnız
Kınık’lar veya yalnız Kayılar kurup idare etmediği gibi Akkoyunlular’ı yalnız
Akkoyunlu kabîlesi, Karakoyunlular’ı yalnız Karakoyunlu kabîlesi. Karaman
devletini yalnız Salur kabîlesi veya Karamanlılar kurmamışlardır. Karamanlılar’ın
sadece Salurlar’dan değil, tarihçe meşhur olan Avşarlar’dan gelen oymakların
bulunduğu da kabul edilmektedir.

Avşar,
Oğuz Han’ın .üç oğlundan Yıldız Han’ın oğludur. Yıldız Han’ın oğlu Avşar’ın
soyundan gelen veya onlara tabiî olan kabilelere Avşar ismi, alem olmuştur.
Kınıklar ve Salurlar gibi Avşarlar da 920’den sonra -Üst Yurttan- Harzem,
Maveraünnehir, Horasan havalisine inmişler ve 920’den sonra Müslü­manlığı kabul
etmişlerdir. 920-1015’e kadar, İslâm aleminde kurulan Sâmânoğulları,
Gazneliler, Karahanlılar hizmetinde Kınıklar, Salurlar, Bayatlar gibi Avşarlar
da çalışmışlardır. 1015’ten itibaren bunlar Önasya’nın ve bu arada Anadolu’nun
fethine iştirak etmişlerdir. Devam edecek

Taht
kavgaları sırasında; 15 Mayıs-Haziran 1276 da Karamanoğlu Mehmet Bey ile
 Selçuklu şehzadesi Siyavuş birlikte Konya’ya girdiler. Şehrin ileri
gelenleri gelip Siyavuş’a biat ettiklerine dair ant içdiler. Mehmet,Bey,
Siyavuş’un saltanatını kurtarmak için sultanlar türbesinde bulunan sancak ile
çetrin getirilmesini istedi. Bunlar getirildi. Siyavuş bir merasimi mahsusa ile
Selçuk tahtına çıkıp oturdu. Aynı gün büyük bir divan aktedildî. Divânda önemli
kararlar alındı. Başlıcaları şunlardır:

1-
Hutbenin Siyavuş namına okunmasına, paranın onun namına basılmasına karar verildi.
Bu karar icabı olarak 22 mm.
kutrunda 3,5 gr. Ağırlığında gümüş para darbedildi. Bu paranın ön yüzünde
“Al-Sultan- alâzâm Alaüddünya v’el-din Abul Fetih Siyavuş bin Keykâvus”
ibaresi vardı. Arka yüzünde ise “Almin-netüllah darabe be medine Konya Fi
hamse su sitte / 675″ yazılı idi” Önemsiz gibi görülen bu küçük sikkenin
bulunmasıyla Siyavuş’un Selçuklu hanedana mensup bir şehzade olup İzzeddin
Keykâvüs’ün oğlu Siyavuş olduğu da  kat’i olarak anlaşılmıştı. O tarihe
kadar şehzadeliği konusunda tereddütler vardı.

2-Resmî
lisanın Türkçe olması, Arapça ve Acemce’nin kaldırılması kararlaştırılmıştır.
Bu karar bir fermanla her tarafa ilân edilmiştir. Fermanda “Bugünden
itibaren Divanda, Dergâhta, Bargâhta, Mecliste ve meydanda Türkçe’den başka bir
dil kullanılmayacaktır.”deniliyordu. Bu karar ile yalnız siyasî ve askerî
bir zafer değil, aynı zamanda kültürel bir zafer de ilân ediliyordu.

3-Mehmet
Bey yine bu divanda Siyavuş’un vezirliğini resmen kabul etti. Vezir olan Mehmet
Bey, devlet mekanizmasına elbette ki itimat ettiği an be asıl Türk kumandan ve
beylerini getirdi. Böylece Mehmet Bey, muvakkat bir zaman için olsa bile
memleketi Moğollar’dan, devlet mekanizmasını dönmelerden, lisanı da İran ve
Arap tesirlerinden temizledi.Mehmet Bey işleri kendi arzusuna ve emellerine
göre idare etmekte idi. Zaten Siyavuş vaktini çok defa ibadetle geçiren, arz
konuşan atıl çabuk karar vermeyen kimsenin incinmesini istemeyen bir adamdı.
Halbuki böyle ihtilâl zamanlarında bu ruhtaki adamlar hâdiselerden istifade
edemezler. Vukuata yeni bir şekil veremezler. Onun bu halini Mehmet Bey de
biliyordu. Lâkin başka kimseyi bulamadığı için'” Siyavuş da, Mehmet Bey
gibi cesur, gözü pek, mücadeleci, mantık, az çok uzağı görür bir adam olsaydı,
hâdiselerin cereyan tarzı daha başka türlü olabilirdi. Etraflarına daha çok
kuvvet toplarlar muvaffak olmak ihtimali olabilirdi. Siyavuş’un mânevi bir
kuvvet olmaktan başka hiçbir faaliyeti görülmemiş hattâ, son zamanlara doğru,
Mehmet Bey için bir yük olmaya başlamıştır. Bütün işler Mehmet Beyin gayreti
ile olmuştur.

4-
(Barış vergisi) ismiyle bir vergi tarhına karar verilmiştir. Bu kararın icabı
olarak yalnız Konya halkından 40 bin akçe tahsil edilmiştir

5-
Anadolu’nun her tarafına zafernameler yazılıp gönderilmesine, kendilerine tâbi
olmaları için fermanlar, yazılmasına karar verilmişdir. Bu fermana uyanlar,
muvakkat bir zaman içinde olsa Siyavuş ve Mehmet Bey’e tabiiyetlerini arz
etmişlerdir. Böylece Mehmet Beyin kendi ülkesinden başka Konya, Ankara,
Kütahya, Sivas ve mülhakatları. Kayseri, Amasya, Antalya, Sinop, Canik ve
mülhakatları Mehmet Bey’in emrinde birleşmişlerdir.” (2)

Bu
dönemin büyük ediplerinden Aşık Paşa’nın, (1272-1333).  Türk dilinin
gelişmesi ve yayılmasında büyük hizmetleri bulundu. Bu uğurda ölümsüz eserler
yazan ilk Türkçeci şairlerimizdendir. Âşık Paşa, tanınmış mutasavvıf Baba
İlyas’ın torunudur. Baba İlyas, XIII. yüzyılın başlarında, birçok Türk bilgini
gibi, Orta Asya’daki Horasan Türk bölgesinden Anadolu’ya göçmüş, Kırşehir ve
çevresindeki Türkmen oymaklarının şeyhi olmuş, onlarla birlikte Selçuklu
Sultanı II. Keyhüsrev’e karşı yapılan Babaî ayaklanmasına katılmıştır. Oğlu
Muhlis Paşa, Osman Gazi’nin güvendiği ve saydığı adamları arasındadır.
Kırşehir’de yerleşen Muhlis Paşa’nın üç oğlundan en büyüğü Alâeddin Ali’dir. Bu
yüzden Alâeddin Ali, baş ağa, yani en büyük kardeş olarak tanınmıştır. Baş Ağa
adı zamanla Beşe, sonra da Paşa olarak söylenmiş, şiirlerinde (Âşık) mahlasını
kullandığı için de, asıl adı unutularak (Aşık Paşa) adı, her tarafta ün
yapmıştır.

Âşık Paşa, din ve tasavvuf bilgilerini
Kırşehir’li Şeyh Süleyman’dan öğrenmişti. Osmanlı Devletinin kuruluş yıllarında
babası ile birlikte Osman Gazi’nin yanında hizmet görmüştü. Sultan Orhan’ın
Osmanlı Beyliğinin başına geçtiği yıllarda, Kırşehir’e gelerek baba ocağına yerleşmiştir.Âşık
Paşa, Kırşehir’de, Ahilik örgütünün büyük bir saygıyla bağlandığı “Mürşid”i
olmuş, çevresinde toplanan Oğuz Boylarına, dostluk ve kardeşlik ilkelerini
aşılamış, onlara Türkçe seslenmiş, eserlerini katıksız öz Türkçe ile yazmıştır.
Âşık Paşa, çevresinde yalnız Türkçe ile konuşup, eserlerini Türkçe yazmamış,
aynı zamanda, o güne dek moda olan Arapça ve Farsça’ya karşı Türk dilinin güçlü
bir savunucusu olmuştur. Âşık Paşa’nın en tanınmış eseri, 12.000 beyitlik
Türkçe Garibnâme’sidir. Mesnevî biçiminde yazılan bu eser, on bölüm içinde,
dinî ve tasavvufî öğütler veren bir ahlâk kitabıdır. Yıllar sonra, Mevlid
sahibi Süleyman Çelebi, Garibnâme’yi görecek ve bu eserden esinlenecektir. Âşık
Paşa’nın âruz ve hece ölçüsüyle yazılmış şiirleri, gazelleri, ilâhileri de
vardır. Türkçe’ye verdiği önemi şu mısraları göstermektedir:

“Türk
diline kimse bakmaz idi,

 Türklere
hergiz gönül akmaz idi.

 Türk dahi bilmez idi bu dilleri, 

 İnce yolu ol ulu menzilleri.

 Bu Garibname eğer Gönül geldi bile, 

 Kim bu dil ehli dahi mana bile, 

 Yol içinde birbirini yermiye, 

 Dile bakıp manayı hor görmeye,

 Ta ki mahrum kalmaya Türkler dahi,

 Türk
dilinden anlayanlar ol haki.”  

Hoca Ahmed Yesevî’yi, Hünkar Hacı Bektaş-ı
Veli’yi, Yunus Emre’yi, Aşık Paşa’yı, Karaman oğlu  Mehmet Bey’i, ve onun
izini takip edenleri rahmet ve hürmetle yâd ederiz. 21. Asır Türkiye’sinde,
Türkistan illerinde ve nice Türk Yurtlarında Onların temsilcilerine ihtiyacımız
var. Aziz Vatanımızdaki “lehçelerimizden yahut boy ve
aşiretlerimizin şivelerinden”
 “yapay diller” icat etmeye
çalışarak Türkçemize yapılan yanlışa karşı  Hünkar Hacı Bektaş-i Veli’nin
““İline(devletine ve Milletine), Diline (Türkçe’ne), beline( soyuna) sahip çık”
sözünü unutmamalıyız. O Hünkar Yine Buyuruyorlardı ki: “ Ey Türk oğlu bu
Memlekette Türkçe  konuş, Türkçe yakar, ibadetini Allah’ın emrince
yap!…” (3).

Kaynak.:

(1) (2)Tahsin ÜNAL.
Karamanoğulları Tarihi. Berikan Yayıncılık. 2.Baskı. 2007.Ankara.

(3). Türk Kültürü
ve Hacı Bektaş Veli. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Vakfı Yayınları.
Ayyıldız Matbaası.1988.Ankara. 

Binde Biri Doğru Olsa Felaket

Türkiye
gündeminde tartıştığımız konular içinde öyleleri var ki, normal bir demokratik hukuk devletinde olsa yer yerinden oynar.

Eski
TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in, Sedat Peker’in videolarla dile getirdiği iddiaları için söylediği söz gibi,
“binde biri doğru olsa felaket” dememiz
gereken vakalar bunlar.

Fakat
özellikle son on yılda devletin kurumları çökertilip, kuralların adamına
göre işlediği bir keyfi idare oluştuğu için,
binde biri değil binde bini oluşan, hukuksuzluklar karşısında yargı
sistemi çalışmıyor.

Devletin her kademesinde açığa çıkan
iğrenç yolsuzluk haberleri karşısında, yargının ve devleti yönetenlerin sessiz
kalmasına alıştık.

Ama Sedat Peker vakasının ayrı bir
önemi var.

2017’de
referandum için, genel seçimler için AKP’yi destekleyen mitingler düzenleyen,
binlerce kişinin katıldığı bu mitinglerde “Barış İçin Akademisyenlere” yönelik
“Oluk oluk kanlarınızı akıtacağız ve kanlarınızla duş
alacağız” dedi. Bu ifadelerden
yargılandı ve beraat etti.

Çünkü
Peker, bu tehdidi yaparken bir yandan da, “Erdoğan’ı seviyorum. Recep Tayyip
Erdoğan giderse Türkiye gider. Diz çökerse Türkiye diz çöker. Onun için biz
Recep Tayyip Erdoğan’a sahip çıkıyoruz” diyordu. 

Aynı
yıl içinde (2017) Milliyet Gazetesi
Şehrin En İyileri Ödül Töreni’nde “En Hayırsever İş Adamı” ödülünü Sedat Peker’e verdi. Yine Türkiye’de
yayımlanan Quality Dergisi de Peker’e “Hayırsever
İş Adamı” ödülü verdi.

Şimdi,
bu “en hayırsever iş adamı”, “kırmızı bültenle” aranan bir “organize suç
örgütü lideri.”

Emniyet
yetkilileri Sedat Peker’in lideri olduğu, “suç işlemek amacıyla örgüt
kurmak”, “nitelikli yağma”, “gasp”,
“rüşvet”, “yaralama”, “tehdit” ile “kişiyi
hürriyetinden yoksun kılma” gibi birçok suça karıştığı belirlenen 63
kişinin yakalanmasına yönelik operasyonlar yaptı.

Bu
yüzden “organize suç örgütü lideri” Sedat Peker yurtdışından video yayını ile “şahsına karşı yapılan
kanunsuzluklardan” şikayetçi.

“Bana
yapılan operasyon, derin devletimizin sayın başı olarak bilinen Mehmet Ağar ve de Pelikancılar olarak adlandırılan grup tarafından koordine
edilmiştir” dedi.

Bir
“mafya liderinin” derin devletin başı
olduğunu söylediği şahıslara karşı mücadeleye girişmesi çok ilginç değil mi?

Bu kapsamda, Türkiye’ye gelecek 5 ton kokainin Kolombiya’da yakalandığını, ülkemizin
uluslararası kokain trafiğinin önemli merkezlerinden biri haline geldiğini öğrendik. “Mafya”, “derin
devlet”, “limana çökme” kelimelerinin geçtiği cümleler duyar olduk.

Devlet
içindeki “kayıt dışı siyaset yapan güçlerin” çatışması, büyük bir kanalizasyon borusunun patladığını göstermekte.

********************************

Kayıt Dışı Siyasi Aktörler

Cemil Çiçek haklı. Sedat Peker’in anlattıklarının “Binde biri
bile doğruysa felaket ve sıkıntıdır. Binde
birken önünü alamazsanız, bu yüzde bir, sonra onda bir olur sonra bir
bakarsınız ki bütün vücudu kaplamış. Videoları seyreden, gazetede okuyan ilgili
savcı ya da savcıların harekete geçip gereğini yapmaları lazım.”

İşte
burası zurnanın zırt dediği yer.

Günlerdir
TV’lerde bu konuları konuşan yorumcular “bu konuları soruşturabilecek bir cesur
savcının” çıkması ihtimalinin ne kadar zayıf
olduğunu konuşuyor.

Neden
“Devlet- siyaset- mafya ilişkilerinin” açığa çıkaracak bir “temiz eller” operasyonu yapılabileceğine inancımız yok?

Cemil Çiçek bunun sebebini iyi bilir. Çünkü 2014 yılında kendisi TBMM
Başkanı iken söylemişti: “Anayasa’nın
138. maddesi ölmüştür.”

Neydi
öldüğü söylenen 138. Madde? Bir bakalım: 

“MADDE 138- Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve
hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler.

Hiçbir
organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve
hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde
bulunamaz.

Yasama
ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu
organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların
yerine getirilmesini geciktiremez.”

Yargı tarafsızlığı ve bağımsızlığına dair hükümlerin 2014 yılında öldüğü tespit
edildi. Bir daha dirilmemesi için ne gerekiyorsa yapıldı.

Yetmedi,
bizzat yargının yapısı da değiştirilerek, “hükümetle uyumlu yargı” oluşturuldu.

Bütün
bunlar olurken Eski TBMM Başkanı Cemil Çiçek nasıl bir mücadele verdi bilmiyorum. Ama verdiyse bile başarılı
olamadığı muhakkak.

Türkiye’nin dramı “Ama ben bir tek devlet tanırım T.C. Devleti.
Öyle derini derinsizini anlamam….”
sözlerini devlet adamlarından,
Cumhuriyet Savcılarından değil Sedat Peker’den duymamızdır.

AKP’den
önce de “Görevi siyaset olmadığı halde, kayıt
içinde gözüken siyasetçilerden çok daha fazla, belirleyici olan unsurlar
vardı.” 

AKP
bunlardan TSK, AYM ve büyük sermayenin
bu etkisini yok etti.

Ancak
bunların yerine cemaatler, tarikatlar, yandaş medya, parti içi hizipler, mafya
ve “derin devlet” denilen “kayıt dışı siyasi aktörleri” ikame ettiği görülüyor.

Bütün bunlar olurken, hemen her konuda fikrini beyan eden, “asrın
liderinin” hiç konuşmaması da ilginç değil mi?

Devleti
oluşturan Yasama, Yürütme ve Yargı güçlerini tek başına kullanan biri bile
düşündüğümüz kadar güçlü değil galiba.

2021 Ramazanı ve Bayram Düşünceleri

0

Zaman, akıyor su misali. 2021 Ramazan ayını yaşadık hep beraber,
şimdi bayram. Hüzünle anılacak bu dönem, bazıları için belki sevinçle. Çok şey
öğrendik, ama kaybederek. Zamanı kaybettik, ömrümüzü harcadık, dostları
yitirdik, kemale ermek için. Uzun ince bir yolculuk bizimkisi.

“Âsûde olam
dersen eğer gelme cihana

Meydâna düşen
kurtulamaz seng-i kazâdan” (1)

 

beytinde İlahi
kaderi dillendiren Ziya Paşa’nın haklılığını teyit ettik bir kez daha. Öyle ya,
gelmişiz bir kez cihana. Yapacak bir şey yok: Korona belası da bizim için,
Yahudi zulmü de, Çin soykırımı da … Yaşayan, görüyor, görecek.

 

Adı Korona
konan virüsle bir yıl önce başlayan mücadelemiz bu Ramazan döneminde daha da
yoğunlaştı. Bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de çok insanı bu sebeple
kaybettik. Gidenler gitti, arkalarında pek soru bırakarak. Korona, gerçekten
insanı öldürüyor muydu yoksa insan nüfusunu azaltmak için böyle bir virüse
ihtiyaç mı vardı? Bu virüs sayesinde kimler zengin olacak, kimler tamamen
fakirleşecekti? İnsanlara korona cambazı seyrettirilirken birileri bitmeyen
iştahıyla, zamanla anlayacağımız entrikaları mı çeviriyordu?

 

Ülkeler
arasında bitmesini dilediğimiz güvensizliğin, bencilliğin, tamahkârlığın,
maalesef, daha da arttığını gözlemledik. Dünya iyiye gitmiyor; hem beşeri hem
biyolojik hem fiziki hem coğrafi olarak.

 

Everest’in
tepesine çıkan dağcıların, o tepeyi bile çöp yığınına döndürmeleri haberini
hatırlıyorum. 2007’de fok balıklarına insanların uyguladığı vahşet, unutulacak
gibi değil. Kanada hükümetinin fok avı yasağını kaldırmasıyla birlikte birkaç
ay içinde tam 275 bin balık itlaf edilmişti. Kürk yapmak için kullanılacak
derinin kalitesi bozulmasın diye bu hayvanlar sopayla bayıltılmış, canlı canlı
yüzülmüştü. İşte bencil, düzen bozucu insanoğlu bu. Yüce Allah Rûm suresi 41’de
bu gerçekliği “İnsanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde
düzen bozuldu; böylece Allah, dönüş yapsınlar diye, işlediklerinin bir kısmını
onlara tattırıyor.” ayetiyle insanoğlunu uyarmış. Bu uyarıyı, ancak anlamak isteyenler
anlar. Görmek ve duymak istemeyen kör ve sağırlar için, söz, kifayetsiz.

 

İsrail’in, hayatını
İslami ritüellerle biçimlendirenlerin tam bir dinginlik günleri olan Ramazan
ayının son günlerinde, özellikle Kadir gecesinde mazlum Filistinlilerin üzerine
bomba yağdırması, hanelerine tecavüz etmesi, mülklerini gasp etmesi, dokuzu
çocuk otuz iki kişiyi şehit etmesi ve bu vahşete zihinleri işgal edilen diğer
ülke liderlerinin sessiz kalması, oldukça trajik, utanılacak zaman dilimi
olarak tarihin sayfalarında yer alacak. Hiçbir haklı neden yokken, uyduruk
gerekçelerle Filistin bölgesine yerleştirilen Yahudilerin, günahsız Filistin
halkı üzerinde estirdiği terör, insan türünün ahlaken inebileceği çukurluğun,
yapabileceği pisliğin örneği olarak, maalesef bu ayda da yaşanmıştır, anlaşılan
odur ki bundan sonra da Yahudiler bu dünyada var oldukça yaşanacaktır.

 

Dünyanın diğer
tarafında Çin’in, Doğu Türkistan Müslüman Türkleri üzerinde uyguladığı
soykırımı, zulmü unutmamak, insan kalmamızın gereği. Onların tek istekleri,
insanca, onurluca, kimliklerini muhafaza ederek yaşamak. Oldukça masum, insani
bu isteklerinin, Çin yönetimince işkence edilerek reddedilmesine, nedense,
kimse ses çıkaramıyor, müdahale edemiyor.

 

Merhum şair
Cahit Zarifoğlu’nun “Birkaç pir-i faniden gönül, birkaç çocuktan gülücük,
birkaç fakirden dua almak” diye tanımladığı bayramlar geçmişin özlemi,
geleceğin hayali olarak belleklerimizde kalacak gibi. Toplumda bir burukluk,
ailelerde bir tedirginlik mevcut. Bu durum, içimizi karartıyor, ruhları
bedbinleştiriyor. Egemenlerdeki bencillik, tamahkârlık kara bulut olmuş, şifaya
muhtaç bedenlere ısı ve ışık olmak isteyen güneşimizi perdeliyor.

 

 

 Bu batıl iklim daha fazla sürmemeli. “Dua
edelim.” diyenlerin duaları netice vermiyorsa, dualar değiştirilmeli. Dua,
kolaycılık değildir; dua, Yaratan’a asker görevi vermek değildir. Dua, kandır,
göz  yaşıdır, emektir. Dua, en azından,
zalimler kadar donanımlı, cesur, uyanık, çalışkan olmaktır. Teknolojisini,
yazılımını, sosyal medyasını kullandığın adamın patronu olamazsın. Dua,
bilgidir, güçtür. Son Peygamber’in tembelliğin adını, dua koyanların
dışlandığını bilmezden geliyoruz.

 

Bu bayramın
duası, “Yıkılmadık, ayaktayız.” olsun. Kırgın gönüller, küslük kirini silsin.
Bedenler, ayrı düşse de “duygudaşlık” oluşturulsun. Samimiyet ikliminde
“tefekkür”, “sorgulama” cesaret ve dirayeti telkin edilsin. Özel ve genel
konjonktürden hareketle, hesabı kolay verilecek bir dünya hayatının yol
haritası çizilsin.

 

Bu bayramınız;
ruhları ihya eden, bedenlere şifa veren,  ayrıcalıklı bir bayram olsun.

 

 

1.      
(Eğer mutlu ve rahat olmak istersen bu dünyaya hiç gelme; çünkü şu hayat
meydanına bir defa düşen kaza taşlarından -ıstırap verici dertlerden-
kurtulamaz.)

Acıttı mı Cicim?

0

Hz.
Google’da kısa bir araştırma yaptım. Sorduğum sorular şunlar: 1-Dünyanın en iyi
eğitimli nüfusuna sahip ülkeleri hangisi? 2-Dünyanın en teknolojik ülkeleri
hangisi? 3-Dünyanın en yenilikçi ülkeleri hangisi?

            İsrail
kaça giriyor, biliyor musunuz? İlk 3 yada ilk 5’te.. Siz dua edin de Mescid-i
Aksa’yı bırakıp kıçınızdaki dona göz dikmesinler. Öyle boykot falan da demeyin,
hiç samimi ve inandırıcı değil. Üretemiyorsan mahkûmsun; utansan da, sıkılsan
da kullanacaksın. Aşağıdaki linke de bir tıklayıverin bakalım, İsrail neymiş:
https://itrade.gov.il/turkey/yapay-zeka-son-teknoloji-israil-inovasyonlari/

            Yok
efendim, 9 milyonluk İsrail 1,5 milyarlık İslam Âlemine kafa tutuyormuş da… Yemezler!
Bir ‘adam’ın binlerce ‘koyun’ güttüğünü bilmiyor musunuz hâlâ?

            En
iyi öğrencilerinizi kıyma makinesi gibi bir eğitim sistemiyle öğütürseniz, açılan
imam-hatip sayısıyla övünürseniz; kusura bakmayın, daha çok güden olur
milyarlık İslam Âlemini. Hemen öyle işi siyasete çekmeyin ve biraz eleştiriye
de tahammülünüz olsun canım. Sadece sizin canınız mı yanıyor sanıyorsunuz?

            Allah
aşkına dilinizle dua etmekten vazgeçip Allah’ın Kahhar sıfatına sarılmayı bırakın.
Allah’ı da fanatikliğinize âlet edip sizin taraftarınız saymayı da bırakın. Kesb
etmeyi öğrenin biraz, diliniz değil de eliniz dua etsin biraz. Zihniyetimizin
hatalı olduğunun farkına varın. Hidayet istemenin ne anlama geldiğini idrak edin:
Bizim göremediğimiz, anlayamadığımız, yanlış yaptığımız halde doğru
zannettiğimiz düşüncelerden kurtularak mutlak doğruyu talep etmek değil mi?

            Ben
söylersem tefe koyup çalarsınız da Millî Şairimiz Âkif’in şiirini şimdi okumayacaksak
ne zaman okuyup aklımız başımıza gelecek. Kusuruma bakmayın, bu kafa ve bu
zihniyet değişmedikçe b.kumuzda boncuk aramaya devam ederiz. Arapça sevdalısı,
okuduğunu anlamaktan – araştırmaktan âciz din kardeşim için Yunus 100. âyeti de
buraya iliştirivereyim:

يَعْقِلُونَ لاَ الَّذِينَ عَلَى الرِّجْسَ وَيَجْعَلُ اللّهِ
بِإِذْنِ إِلاَّ تُؤْمِنَ أَن لِنَفْسٍ كَانَ وَمَا
Vemâ kâne li
nefsin en tu’mine illâ biiznillahi ve yec’alur-ricse ale’l-lezîne lâ ya’kılûn.

            Bilim,
bilim, bilim… Öfkeliyim, kızgınım ama hepsinden öte utanç içindeyim; sadece
Mescid-i Aksa için değil Uygur’undan Afrikalısına, dünyadaki tüm haksızlık ve
hukuksuzluk karşısında.. Bu şiiri de buraya koyuyorum; yüreğiniz yetiyorsa sonuna
kadar okursunuz:

                                                           Mütevekkil

“Kadermiş!” Öyle mi? Hâşâ, bu söz değil
doğru:

Belânı istedin, Allah da verdi… doğrusu bu.

Talep nasılsa, tabîî, netîce öyle çıkar,

Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimâli mi var?

“Çalış!” dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun,

Onun hesâbına birçok hurâfe uydurdun!

Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya,

Zavallı dîni çevirdin onunla maskaraya!

Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,

Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecîr-i hâsın iken!

Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini,

Birer birer oku tekmîl edince defterini;

Bütün o işleri rabbim görür; vazîfesidir…

Yükün hafifledi… Sen şimdi doğru kahveye gir!

Çoluk çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak…

Hudâ vekîl-i umûrun değil mi? Keyfine bak!

Onun hazîne-i in’âmı kendi veznendir!

Havâle et ne kadar masrafın olursa… Verir!

Silâhı kullanan Allah, hudûdu bekleyen O;

Levâzımın bitivermiş, değil mi? Ekleyen O!

Çekip kumandası altında ordu ordu melek,

Senin hesâbına küffârı hâk-sâr edecek!

Başın sıkıldı mı, kâfî senin o nazlı sesin:

“Yetiş!” de, kendisi gelsin, ya Hızr’ı
göndersin!

Evinde hastalanan varsa, borcudur: bakacak;

Şifâ hazînesi derhal oluk oluk akacak.

Demek ki: her şeyin Allah… Yanaşman, ırgadın o;

Çoluk çocuk O’na âid; lalan, bacın, dadın O;

Vekîl-i harcın O; kâhyan, müdîr-i veznen O;

Alış seninse de, mesûl olan verişten O;

Denizde cenk olacakmış… Gemin O, kaptanın O;

Ya ordu lâzım imiş… Askerin, kumandanın O;

Köyün yasakçısı; şehrin de baş muhassılı O;

Tabîb-i âile, eczâcı… Hepsi hâsılı o.

Ya sen nesin? Mütevekkil! Yutulmaz artık bu!

Biraz da saygı gerektir… Ne saygısızlık bu!

Hudâ’yı kendine kul yaptı, kendi oldu Hudâ;

Utanmadan
da tevekkül diyor bu cürete… Ha?

Araplar-Yahudiler- Türkler

0

Araplar ve Yahudiler amca çocuklarıdır. Yahudiler Hz.
İbrahim’in oğlu İshak’tan, Araplar da 
Hz. İbrahim’in  öbür oğlu  İsmail’den 
gelir. Bu iki kuzen halk yüzyıllarca birbirleriyle bir  savaşmış, bir barışmışlardır. Biz Türkler ise
bu meseleye hep müdahil olmuşuzdur?

*

Mesela  ben  Lisede 
iken  Ocak  teşkilatı olarak  o zamanlar 
Filistin için  gösteriler   ve 
Filistinlilere yardım kampanyalarına 
yardımlar yapardık. Kıbrıs Savaşı sırasında  Kıbrıs Türkleri için  Gümüşhane 
Devlet Hastahanesine gidip  kan
bağışı  yapmıştık.

*

Ancak, Yaser 
Arafat  döneminde  İsrail ile 
Filistin arasında  bir ateşkes  anlaşması yapılmıştı. Filistinliler  Barış 
antlaşması yapılınca anlaşma gereği 
silahların  bir  kısmını 
Türk  kesimine  değil de Kıbrıs  Rum kesimine verdiler. Türk kesimi hayal
kırıklığına uğramıştı. Tabii ki bizler herkesten çok  hayal 
kırıklığına uğramıştık.  Çünkü
niyetimiz; nerede bir Müslüman varsa o bizim kardeşimizdir, fikri ile  donanmış 
Müslümanlarız. Biz  Türk  Milliyetçileri  her zaman 
Dünya’nın  öbür ucunda  bir  Müslümanın 
eline  iğne  batsa, burada   bizim 
elimize   çuvaldız  batar, düşüncesinde  ve 
halis niyetindeyiz!

*

Şimdi   daha   çok yakın zamanda  Suriye 
Savaşı  sırasında  Arap ülkeleri toplanıp   Türkiye’ye zerre destek vermediler. Bize kim
destek verdi:  Azerbaycan  ve 
Macaristan( Macarlar ise Müslüman değil,Türk kökenliler). Geçen  ay  
Ege Denizinde, Arabistanla – Yunanistan Türkiye ye karşı  askeri donanma  gösterisi 
yaptılar. tüm bu  ihanetleri hiç
bir Türk göz ardı etmemelidir!

*

Şimdi düşünüyoruz, hani Müslüman Müslümanın kardeşi idi, ama
bu Araplar hep yine  Türkleri asla
desteklemiyorlar! Şu an Türkiye’nin 
başında  Hilafetçi  bir 
başkan   olmasına   rağmen ,Araplar bizi  hiç bir pakta desteklememişlerdir!!  Yavuz Selim 
Han,ın  Mısır-Mekke- Medine
seferinden õncede Türk katliamı yapan Araplar  
Türke  düşmanlıklarından hiç  vazgeçmemişler, Talkan ve Curcan
katliamlarını, bizi Îngilizlerle bir olup arkadan  hançerlemelerini unutmadık, unutamayız!
Halifelik Türklere geçince de büyük bir kesim 
düşmanlıklarını  artırarak  devam etmişlerdir.

Ayrıca  bizlerin
sürekli  desteklediğimiz  Filistin’in 
Bekaa vadisinde eğittikleri teröristleri Ülkemize gönderdiklerini de
unutmadık,  unutamayız.

*

Eee şimdi bazı arkadaşlarımıza sormak lazım, biz Türkler  Peygamberimizin hatırına, ona sevgimizden
dolayı Arapları seviyoruz ama 
maalesef  onlar bizi hiç sevmiyor
ve düşmanlıklarına hala devam ediyorlar. Bizimle ilişkisini kesmeyen  ülkemizde 
bir çok arazi  alan  ve  başkanımıza   Uçak hediye eden Katardır. Herhalde kara
kaşımız için bizi  sevmiyor  Katarlılar. Hani şu yapılacak olan kanalın
sağlı sollu taraflarından yer alan Katarlılar, Karadeniz de bile mülk alan
Katarlılar.

*

Yani sonuç ne: 
Türkün   Türk’ten  başka dostu yok! Bizi her daim arkadan
vuran   Araplarla  nasıl İslam Birliği kurabiliriz,  imkansız 
bir durum değil mi! Elbette ki tüm Müslümanların bir olmasını isteriz
,istememek Müslümanların kardeşliğine ihanettir ama gerçekler çok farklı. Biz
Türklere en yakın birliktelik Türk Birliğidir. Bu birliği kurmak  için 
de   samimi   Türk 
Ülküsüne  ve    Türk Birliğine   inanmak gerek!   Atatürk’ün 
de   hedefi  ve rüyası olan Türk Birliği  kurulana 
kadar  ABD, Rusya, Çin, İngiltere,
İsrail  vb  tüm    
Emperyalistler,   içimizdeki    Türk 
ve Türklük   düşmanları; Türk    Milletine 
ve   asırlardır  İslamın  
sancaktarlığını  yapan
Türklüğe   havlayacaklardır, bunu her
Türk bilmelidir!

Saygılarımla…

Ey İman Edenler! İman Ediniz! (10)

0

Kur’an ancak aklı ve vicdanı temiz olanlar için, beliğ /
anlaşılır bir tebliğ / bildiridir.

     Kur’an ancak derin
düşünebilen akıl sahipleri için, bir ikaz / bir uyarıdır.

     Çünkü ancak akıl
sahipleri ibret / uyarıcı sonuç alabilir, kutsal tebliğin gereğini yerine
getirebilir.

     Çünkü ancak akıl
sahipleri âyetlerin hikmetini yani gaye, maksat

     Ve hedef
gösterici  olduğunu kavrayabilir, öyle
bir mahiyet / içerik taşıdıklarını fehmedip / anlar.

     Çünkü ancak
aklıselim / sağduyu sahipleri öğüt alabilir, âyetlerden ders çıkarabilir.

     Kur’an âdeta /
sanki bir insan hakları bildirisi keyfiyeti / niteliğindedir.

     Güzel konuşmak
kolay, güzel olmak ise zordur.

     Kur’an hem güzel
sözlerden, hem de mânâlı / anlamlı kelimelerden müteşekkil / oluşmuştur.

     Âyetlerde lâf
olsun diye konulmuş, lüzumsuz, boş bir söz yoktur.

     X

     Bugünün insanı
körü körüne inanmak istemiyor. Gördüğüne inanmak istiyor.

     Önce mâneviyatın
karşısında olan materyalizmin / maddiyyunculuğun karşısına geçmek;

     Menfileri ilmen,
mantıken geçersiz kılmak, sonra tevhide gelmek lâzım diyor.

     Çünkü güzel
konuşmak kolay, güzel olmak ise zordur.

     Zira “Söz ancak
eylemle değer kazanır. Hadiste Hz. Peygamber:

     ‘Allah sözü
amelsiz (tatbik etmedikçe, uygulamadıkça) kabul buyurmaz.’ buyurmuştur.

     İzzet (onur) elde
etmek, hem sözde, hem de işte ortaya çıkan itaatle / boyun eğmekle olur.

     Yoksa gurur,
tembellik, şeytanlık ve kötülüklerle değil.”

     Çünkü kulluk ancak
marifet-i İlâhî / Allahı akıl ve ilimle bilmenin şuur ve bilinciyle olur.

     Zaten “Asıl
marifet (gerçek biliş), Allahı bilmek, tanımak

     Ve O’nun
kanunlarına kayıtsız şartsız boyun eğmektir. (Kaldı ki:)

     Hz. Muhammed’i
bilip tanımak da gerçek marifete dahildir.”

X

     “Sen Allah’a
imanının tam olduğunu sanırsın ama, heyhat (yazık ki) :

     Haybet
(mahrumiyet) ve hüsran (ziyan) içinde gönlün ölüdür de haberin yok!

     Müteyakkız
(uyanık) olacaksın.

     Hem de hududda
(sınırda) nöbet bekleyen bir insan gibi, bir lâhza (bir an) gözünü kırpmadan.”

X

     “Abdullah b.
Revaha, dili kadar kılıcı, kılıcı kadar da dili keskin şanlı bir sahabiydi. O
bazen

     Yakın
arkadaşlarından birine ‘Gel seninle bir saat iman edelim!’ derdi. Onu
tanıyanlar niyetini

     Ve ondaki iç
derinliğini bildiklerinden bir şey demez ve itiraz da etmezlerdi. Fakat bir gün

     Niyetini
kavrayamayan bir sahabi gitti onun bu sözünü İki Cihan Serveri’ne iletti. Bu
sahabi

     ‘Biz zaten iman
etmedik mi? ‘Gel seninle bir saat iman edelim.’ ne demek?’ diyor. Ve bunu

     şikayet konusu
yapıyordu. Ancak Allah Rasulü, İbn-i Revaha’yı herkesten iyi tanıyordu.

     O boş söz sarf
edecek bir insan değildi. Onda ayrı bir enginlik, ayrı bir derinlik vardı.

     İki Cihan Serveri
(Hz. Muhammed) şöyle buyurdu: ‘Allah, İbn-i Revaha’ya merhamet etsin.

     O (meleklerin iftiharla
bahsedecekleri) meclislerden lezzet alır, öyle meclisleri sever.’

     İşte Abdullah b.
Revaha, her biri gökteki yıldızları andıran dostlarını imana davet
ederken, 

     Aslında onlara
şöyle bir teklifte bulunuyordu: ‘Gelin bir meclis kuralım…Cenab-ı Hakk’a
ait 

     Mânâ ve
hakikatların müzakere edildiği (bir yer olsun)…’ “

X

     “Cenab-ı Hakk,
kendi dâvâsı uğruna bir araya gelen kullarını anlatır, der ki:

     ‘Sizin, hallerine
tam muttali olamadığınız (habersiz kaldığınız) benim bazı kullarım var.

     Onlar şu anda
benim kitabımın içinde mevcut hakikatları (gerçekleri)

     Öğrenmek ile
meşguldürler.’ “

     Çünkü Kâinatın /
Evrenin sırrı Kur’an’dadır. Kur’an da elimizdedir.

     Ne mutlu Kur’anı
anlayanlara. Kur’anın gereğini yapanlara.

Doğu Kudüs’ten Doğu Türkistan’a

Yol yok; varsa-yoksa Kudüs. Artık onun da yarısı
kaldı, diğer yarısı da 20
seneye kalmaz gider. Doğu Türkistan’a
niye yol yok; çünkü Çin o yolu bastı
parayı, kapattı. Nasıl? İster İngilâzca  “One Belt One Road” ister Türkçe “Bir Kuşak- Bir Yol” deyip aratın
internetten ve görsellere bakın, anlarsınız. Burdan oraya yol gitmiyor, ordan
buraya yol geliyor vesselâm. E bir yerden yol geçiyorsa veya geçecekse ‘özümden
çok sevdiğim’ Milletimin ve ‘baba
yarısı’ Devletimizin kapitalizmle 70
küsur yıllık izdivâcının meyvesi müteşebbislerimizin
yolu yerleşime ve tecime çevirme becerisini sosyolojik tarihimize
not düşmek lâzım. Bkz. en sonki köprüler (Osmangazi, Çanakkale), en sonki
otoyollar (Kuzey ve Güney Marmara)…

            Doğu Türkistan’la ilgili Devlet Baba zulme ‘tık
demediği için Millet Ana da tepkide tık nefes oluyor. Amma Kudüs mevzu olunca Devlet & Millet işbirliğinin güzide örnekleri sergilen –miş gibi oluyor, gençlerin tâbiriyle
duyar kasarak vicdanlarımıza sunî teneffüs yaptır –mış gibi oluyoruz. Öyle olunca da düşman otomatikman kahroluyor. Allah-ı Tealâ da Âkif’in dediği gibi bizim nazlı sesimizi, nazlanışımızı gözetmekteydi;
şu benim Müslümanlar “YâRabbi, sen
onları ıslah et, eğer ıslah olmuyorlarsa kahret” dese de bu yarattıklarım için
diğer yarattıklarımı kahretsem diye beklemekteydi hâşâ.

Ø  “Başın sıkıldı mı, kâfî senin o nazlı sesin: ‘Yetiş!’
de, kendisi gelsin, ya Hızr’ı göndersin”

Ø  “Hüdâ’yı kendine kul yaptı, kendi oldu Hüdâ; utanmadan
da tevekkül diyor bu cürete ha!”

Filistin Dâvâsı’na gelirsek;
ve dış siyasetteki sıkışmışlığımızı,
ekonomik ve pandemik

umutsuzluğumuzu bir kenara
bırakıp millî ve dinî eylemlilikte aktivist olarak, tarih temelli millî
mevzularda da analist olarak çeyrek asrı aşkın zamandır tazminatsız kıdem biriktirmiş biriyle tarihten
biraz ders/nefes alıp vermeye ne
dersiniz? (Ki bu kişi son 3-4 yıldır da Suriye, Lübnan ve Filistin
Türkmenlerini çalışmaktadır.)

§  Filistin’de Musevî kolonileşmesi
Osmanlı’nın 1867’de yabancılara toprak
satın alma izni

vermesinden sonra başladı.

§  II.
Abdülhamid
’in buyruklarına yansıyan Filistin hassasiyetiyle birlikte meşhur
Yahudi

banker Rothschild’den Devletçe borçlanmalara
gidilmesi hem Devlet yönetimini çelişik göstermiş hem de yörede görev yapan Devlet
yetkililerini etkisizleştirmiştir.

§  Dünya Savaşı’nda isyancı
Araplar
ve Siyonist kuvvetler ve
takviyeli İngiliz Birlikleri
karşısında

ancak 3 yıl
dayanabildik; ahâlinin de karşımıza döndüğü demde 30-40 bin şehitle Kudüs’ü terkettik.

§  İngiliz
Mandası
’ndaki direnişlere rağmen İsrail’in 1948’deki kuruluşuna kadarki son 20 yılda

Filistin’deki
Musevî nüfusu yüzde 15’in
altındayken yüzde 50’ye yaklaştı. 48
sonrasını biliyorsunuz; bilmediğiniz Filistin
Türkmenlerinin
başından beri mücadelenin ön safında yer almaları hatta Aksa Şehitleri Tugayını kurmaları.

§  FKÖ’nün devamı olan el-Fetih Doğu Kudüs’ün de içinde bulunduğu Batı Şeria’ya, HAMAS ise

Mısır
sınırındaki Gazze’ye hâkim hesapta;
tüm ipler İsrail’in elinde.
Aralarındaki sidik yarışı hep
İsrail’e yaradı. Bugün bile İsrail
askerlerinin Mescid-i Aksa’da dinî
vecibeler nedeniyle bulunan sivil Müslümanlara
yönelik zorbalığı dünyaca tepkiye sebep olmuşken Kudüs’ten 80 km uzaktaki Gazze’den roket atarak
sivil yerleşimlere zarar vermesi 24
Müslüman
kaybına ve karşı tarafın 6
yaralısına karşın bir anda kamuoyu durumlarını eşitledi.

§  İsrail tek tek bütün Arap ülkeleriyle anlaştı; tek tek bütün Arap ülkeleri Filistin Dâvâsını sattı.

Filistin Dâvâsının beceriksizlik şampiyonu Yaser Arafat’tı, yolsuzluk
şampiyonu
da Mahmud Abbas olacak.
86 yaşında olmasına ve Seçimleri sürekli ertelemesine, oğullarıyla ilgili yolsuzluk
iddialarının ayyuka çıkmasına rağmen İktidarı
bırakmak istemiyor. HAMAS da kendi içinde mücadelede..

§  Kudüs demek Mekke-Medine
demek değildir, Kudüs demek Şam-Bağdat
demek değildir, hele

hele Kudüs demek Ankara-İstanbul
demek hiç değildir.

§  Ordumuzun harekete geçmesini istemek apaçık hamâkattir;
oyuncağınız mı Mehmetçik? Kendi

devletinin başka bir devlete
savaş açmasını isteyeceğine 70’lerin Devrimcileri gibi gönüllü git Filistin’e; yüreğin kesiyorsa. Umre turuna benzemez bu işler muhterem.

            Acıları
yarıştırmak
doğru değil; elhak. Doğu
Türkistan
’daki zulmün boyutundan daha haberin yok; en azından Ramazan’ın olaylı da olsa Filistin’e girebildiğinden haberdarız, Doğu
Türkistan’a sokmuşlar mı acaba Ramazan’ı
? Gazınız bitince haber verin Gaz Müslümanları; bayramınız bereketli
olsun.

Emine Işınsu Öksüz Hanımefedi’yi 05 Mayıs 20021 târihinde Ebedî Âleme Uğurladık.

0

Cumhuriyet dönemi Türk
edebiyatının önemli isimlerinden biri olan Emine Işınsu, 17 Mayıs 1938’de, babasının
görev yeri olması sebebiyle Kars’ta dünyaya gelmiştir.

Babası Bulgaristan Türklerinden,
emekli Tümgeneral Aziz Vecihi Zorlutuna, annesi Erzurum’un tanınmış
ailelerinden Zorluoğulları’na mensup Hürriyet Mücahidi Avnullah Kâzimî Bey’in
kızı, tanınmış şair ve yazarlarımızdan Halide Nusret Zorlutuna’dır.

Babaannesi ve babası Bulgaristan
Eskicuma’dan göç etmişlerdir. Türklerin yaşamış oldukları acı ve zorlu günlerin
yakın ve canlı şâhitleridirler. Çocukluğunun bir bölümünü Kırklareli’nde
geçiren Işınsu, babaannesinden ve babasından Balkan Türklerinin, Türklük adına nelerle
karşılaştıklarını veya nelere katlandıklarını dinleyerek büyüdü. Bu sebeple
Balkan Türkleri O’nun hayatında önemli yer tutar.

Anne tarafı âlimler, kahramanlar,
şâirler yetiştiren Erzurum’un köklü ve tanınmış ailelerinden biridir. Dedesi,
Avnullah Kâzimî Bey gazeteci, anneannesi şiire düşkün bir hanımefendidir.
Işınsu’nun annesi Hâlide Nusret Zorlutuna ise; edebiyat târihimizin önemli
isimlerindendir.

Işınsu, annesini şöyle tanıtır: Benim
anam, her türlü gösterişin ötesinde gerçekten fedakâr bir kadındır. Aşırılığı
ise hassasiyetinde ve belki cemiyetin değer hükümleri karşısında gösterdiği dikkattedir.
Vatanî vazifeyi her türlü sorumluluğun üstünde tutan ‘zorlu’ bir askerin
eşidir. O günün şimdiki gibi değil; bilhassa ordu mensupları için çok ağır ve
yıpratıcı… Şair, yazar, öğretmen hanım kâh katır sırtında, kâh at; bazen de
trenle yurdun dört bucağını dolaşır. Edebiyat ve Türkçe hocalığı yapar.

Işınsu, anne ve babasının memur
olmaları sebebiyle yurdun değişik yerlerinde bulunmuştur. İlköğrenimi Urfa’da
başlamış, Sarıkamış’ta devam etmiş, Ankara’da Alp Arslan İlkokulu’nda
tamamlanmıştır. Küçük yaşlardan itibaren dikkatli bir gözlemci olduğundan
bulunduğu şehirlerin mahallî özelliklerini özümseyerek muhayyilesini süslemiş,
zengin bir dünya oluşturmuş ve bunları hikâyelerine ve romanlarına
yansıtmıştır.

Kültürlü ve sosyal bir aile
ortamında yetiştirildiğinden okuma ve yazmaya olan ilgisi, henüz ilkokul
döneminde bile güçlüdür. Ankara’da Cebeci Ortaokulu’ndan mezun olduktan sonra,
Türk Eğitim Derneği Ankara Koleji’nin lise kısmına başlayıp 1956 – 1957 öğretim
döneminde mezun olmuştur.

Öğrenciliği sırasında şâir olarak
tanınan Işınsu’nun ilk şiiri ‘İnsanlarla
Eğitim Dergisi
’nde yayımlandı. Bunu diğer şiirler ve küçük hikâyeler tâkip
etti.

1956 yılında ilk şiir kitabı ‘İki Nokta’ ile edebiyat dünyasının
şâirleri arasına adım attı.

Yükseköğrenim hayatı çok
hareketli geçti. İlk olarak babasının isteği üzerine Dil-Tarih ve Coğrafya
Fakültesi’nin İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne kaydoldu. Ancak Felsefe ilmi
tahsil etmek isteyen Işınsu, o dönem A.B.D.’de bir kuruluşun açtığı Fullbright
burs imtihanlarını kazandı ve Sosyal Akademi Uzmanlığı kurslarına katılmak
üzere fakülteyi yarıda bırakarak Amerika’ya gitti. Dünyanın değişik
ülkelerinden seçilmiş elli dört kursiyerle sosyal hizmetler hakkında iki aylık
kurs gördükten sonra, sosyal hizmetlilerin çalıştığı bir çocuk kampına
gönderildi. On bir çocuğun giyimleri, resim yapmaları, orman gezileri ile ilgilendi.
Altı ay süren bu kurstan sonra Türkiye’ye döndü.

Daha önce başladığı İngiliz Dili
ve Edebiyatı Bölümü’nü yarıda bırakarak, o yıllarda yeni açılan Orta Doğu
Teknik Üniversitesi’nin İşletme Bölümü’ne kaydoldu. Bu durumu bir süre
babasından gizledi. O sıralarda ilk eşi Yüksek Mimar Erdoğan Cemil Okçu
kendisine tâlip olur. Babasından üniversiteyi devam ettirme şartı ile onay
çıkınca 1959 yılı sonlarında evlenirler. Evlilikle okulu bir arada yürütemeyeceğini
anlayan Işınsu, kısa bir süre için fakülteyi yarıda bırakır. Daha sonra bir ara
Hukuk Fakültesi’ne, ardından başından itibaren arzuladığı Dil-Tarih ve Coğrafya
Fakültesi’nin Felsefe Bölümü’ne girdi. Ancak ailevî sebeplerle birlikte
omuzlarına binen yükün artması üzerine arzulayarak devam ettiği Felsefe
öğrenimini de yarıda bırakır. Hayatının sonraki döneminde dergi, gazete, tiyatro
ve roman yazarlığı yapmıştır.

Emine Işınsu Hanımefendi’nin ilk
romanı ‘Küçük Dünya’, Turizm ve Tanıtma
Bakanlığı’nın Sanat Armağanı ödülünü kazandı. Eser 1962 yılında Yeni İstanbul
gazetesinde tefrika hâlinde yayınlandı. Şiirle başlayan yazı hayatı fıkra ve
roman denemeleriyle zenginleşirken, yazar çeşitli dergi ve gazetelerde yazmaya
devam etti. 1962-1963yıllarında Yeni İstanbul Gazetesi’nde Dedikodu sütununda
Mehlika Arda takma adıyla siyasî konularda fıkralar yazdı. 1963-1965 yıllarında
Sabah gazetesinde fıkra yazarlığı, 1964’te Hisar dergisinde Yeşil Fasulyeler ve
diğer birkaç hikâye ile kadın meselelerine temas etti.

Tiyatroya derin bir ilgi duyduğu
için D.T.C.F.’nin Felsefe Bölümü’nde okurken, bir taraftan da fakültenin
tiyatro kürsüsü derslerine devam etti. Bu ilginin ürünleri; ‘Bir Milyon İğne’ (1967), ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ (1969), ‘Adsız Kahramanlar’ (1975) adlı sahne
oyunlarıdır. 1966 yılında yazdığı ‘Bir Yürek
Satıldı
’ adlı oyunuyla, TRT’nin düzenlediği Radyofonik Oyun yarışmasında
birincilik aldı.

İlk eseri ‘Küçük Dünya’ ile başarıyı yakalayan
değerli yazar yoluna ‘Ak Topraklar’, isimli
romanla devam eder. Bu eserle Türk Edebiyat Cemiyeti roman ödülünü kazanır.

1969 yılında, annesi Halide
Nusret Zorlutuna ile Ayşe isimli kadın dergisini çıkarmaya başlar. Ayşe

Dergisi’nde ‘Zeynep Tan’, ‘Nur İleri’ve
‘Işık’ müstear isimleriyle 28 sayı
boyunca yazmaya devam eder. ‘Devlet Dergisi’nde
(1969 – 1971) iki yıl yazmaya devam eder. Ayşe adıyla çıkardığı kadın dergisi ‘Töre’ ismiyle 1971’de Mayıs ayından
itibaren yayınına devam eder.

1972’de Prof. Dr. İskender Öksüz
ile evlenen yazar, kültür çalışmalarına ‘Bozkurt
Dergisi
’nde ‘Diyânet Gazetesi’nde
ve ‘Türk Edebiyatı Dergisi ile devam eder.  

1975’te ‘Tutsak’ romanıyla Kerkük Türklerinin, 1979 yılında ‘Çiçekler Büyür’, ‘Sancı’ ve ‘Canbaz’ isimli
romanıyla Dış Türklerin mücâdelelerini anlatır. Canbaz’a Türkiye Yazarlar
Birliği, Sancı’ya ise Türkiye Millî Kültür Vakfı tarafından armağan verilir.
Yazmaya ve başarılarına ‘Kaf Dağının
Ardında
’ (1985), ‘Atlıkarınca
(1990), ‘Cumhuriyet Türküsü
romanları ve ‘Bir Gece Yıldızlarla
isimli hikâye kitabı ile devam eder.

Dinî tesirlerin hâkim olduğu bir
çevrede yetişen Işınsu Öksüz tasavvufa karşı duyduğu ilgiyi ‘Nisan Yağmuru’, ‘Havva’, ‘Bukağı’, ‘Bayram’ isimli romanlarında
değerlendirir. Bunca eserle birlikte konferanslar verirken Elif adındaki kızını,
Yağmur ve Murathan isimli oğullarını asla ihmal etmez, onları en mükemmel
şekilde yetiştirip topluma kazandırır.

O, ‘Elhamdülillah Türk Milliyetçisiyim’ diyerek fikrî ve mistik
yapısını özetler. Kadere kayıtsız şartsız bir teslimiyet içerisinde bir dönem
yaşadıktan sonra; ‘istersen, çalışırsan,
mücadele edersen değiştirebilirsin
’ düşüncesine yönelmiştir. Millî, dînî ve
insânî değerlerin ön plânda tutulduğu bir çevrede yetişmiş, bu üç değeri
hayatının bütün safhalarında rehber edinmiştir.

Eserlerinin çoğunda İslam
inancının derinliklerine rastlamak mümkündür. Asker bir babanın, öğretmen bir
annenin disiplini içerisinde yetiştiğinden kendisine karşı katı, çevresine
karşı anlayışlı ve müsamâhakâr olmuştur. Tevazu ve asâleti ideal ölçülerle
karakterine yerleştirmişti. Romanlarını okuyanlar O’nun zengin bir kelime
hazinesine sâhip olduğunu derhal fark ederler. Mükemmel bir Türkçesi vardır. O’nun
için yazmak, hayatının başlıca gayesi idi. Önce öğrenir, sonra öğretirdi.

İnsanın kendisine karşı birinci
vazifesinin öğrenmek, çevresine karşı en önemli vazifesinin de öğretmek olduğu
düşüncesiyle yaşadı. Bu düşünceleri çevresindekilere miras bırakıp ebedî âleme
göçtü. Mekânı cennet olsun, kabri nurlarla dolsun.

Çok muhterem eşi Mütefekkir yazar
Prof. Dr. İskender Öksüz Beyefendi başta olmak üzere evlatlarına, sevdiklerine
ve sevenlerine sabr-ı cemil niyaz ediyorum.

(Gözdenur Erol’un Yüksek Lisans Tezi’nden
faydalanılmış ve kısaltılmıştır.)

 

Işınsu Öksüz Hakk’a
Yürüdü

         NURİ GÜRGÜR

Edebiyat dünyamızın son dönemlerdeki en
önemli isimlerinden biri olan, Türk milliyetçiliği fikrini, millî, manevi,
insani ve ahlaki değerlerimizi 60 yıldır kalemiyle savunan Emine Işınsu Öksüz,
bu dünyadaki yolculuğunu ikmal ederek ebedi âleme göç eyledi; menzili mübarek,
makamı inşallah cennet olsun.

Işınsu kardeşimizi 1959’da Türk Ocağı
tarihi binasında tanımıştım; cumhuriyet dönemi Türk şiirinin seçkin
isimlerinden biri olan Halide Nusret Zorlutuna’nın kızıydı; ama irsi yazarlık
yeteneğini şair olarak değil, belki daha yoğun emek ve çaba gerektiren bir
alanda, romancı olarak kullanmayı tercih etti. İyi de yaptı, çünkü bizde ancak
19. yy.dan sonra başlayan roman yazılımı maalesef şiir kadar gelişmedi, yüz
yıl  boyunca belli bir sayının üzerine
çıkılamadı.

Işınsu Öksüz 1963’te yayımlanan “Küçük
Dünyamız”
  romanıyla bu alanın
kapılarını açmış oldu; hacmi geniş olmasa da eser diliyle, anlatımıyla çok
beğenildi. Kısa zaman sonra art arda yazdığı romanlarıyla edebiyat dünyamızın
seçkin isimlerinden biri haline geldi.

Romanlarında işlediği konuların çoğu millî
tarihimiz ve Türk milliyetçiliği açısından önemli olan olaylardan, şahıslardan
ve mekanlardan seçilmiştir; bunların bazılarının ya bizzat içerisinde yaşamış,
yahut yaşayanlardan ayrıntılı olarak dinleyip öğrenmiştir. Böylelikle toplum
hayatımızda önemli etkiler yapan bazı olayları ve içlerinde yer alan kişileri
romanlaştırıp anlatarak bunların ileriki nesiller tarafından öğrenilmesine
zemin hazırlamıştır.

Işınsu Öksüz’ün bazı romanlarında Türk
dünyasının Batı Trakya’dan Azerbaycan’a, Kırım’dan Kerkük ve Bulgaristan’a
kadar değişik bölgelerinde yaşayan soydaşlarımızın çektiği çileler, eziyetler,
yaşadıkları haksızlıklar akıcı bir üslupla ortaya konulmuştur. Diğer yandan,
70’li yıllarda ülkücülerin fikirlerini, görüşlerini hangi şartlar içerisinde
savunduklarını, canları pahasına mücadele ettiklerini somut örneklerle, anlatır.
Yüreğindeki duyguları hiç zorlanmadan doğal bir tarzda yansıtır. Köylerden
büyük şehirlere gelen, tanımadığı, bilmediği çevrelerle karşılaşan
insanlarımızın yaşadıkları sorunlara, ruh hallerine ışık tutar.

Işınsu Öksüz sadece kalemiyle yetinmemiş,
milliyetçi hareketin en zor dönemlerinde, 80 öncesinde Töre dergisini
çıkartarak, ülkücü hanımların örgütlenmesinde görev yaparak bilfiil mücadelenin
içerisinde yer almıştır. Bundan dolayı sol ve kozmopolit çevreler bu değerli
romancımızı ısrarla görmezlikten geldiler, kendi düşünceleri paralelinde yazan
pek çok üçüncü sınıf kalemi şişirip şöhret yapmaya çalışırken O’nun adını bile
anmamaya özen gösterdiler.

Işınsu Öksüz eşinin işi dolayısıyla 80’den
sonra birkaç yıl yurt dışında kaldı. Döndükten sonra tasavvuf dünyamızdan, bu
toprakların manevi iklimini dokuyan, gönül dünyamızın mimarlığını yapan
şahsiyetleri, mutasavvıfları konu alan romanlar yazdı. Hacı Bayramı Veli, Yunus
Emre, Mevlana ve Niyazi Mısri’yi aynı eserde buluşturabilmesi O’nun hem manevi
ikliminin zenginliğini hem de kalem gücünü gösterir.

Işınsu sağlığının imkân verdiği ölçüde
inandığı değerlere, insanlarımıza, ülkemize hizmet etmeye çalıştı. Eserlerinde
en zor şartlar altında bile millî ve manevi değerlerinden, insani
hasletlerinden, ahlaki ilkelerinden ödün vermeden yaşamanın güzellikleri
sunulur, bunların önemi vurgulanır.

Ben Türk okuyucusunun ve özellikle
milliyetçi çevrelerin Işınsu’yu henüz yeterince tanımadığına inanıyorum. Bazı
yazarların hem dışarıda hem de ülkemizde ölümlerinden yıllar sonra keşfedilip
yoğun şekilde okunmaya başladığını biliyoruz. Işınsu’nun da çok geçmeden ne
kadar değerli bir yazar olduğunun anlaşılacağına inanıyorum. Milliyetçi
kalemlerin şimdiye kadar O’nu yeterince anlatıp tanıtmadığını söylemek yanlış
olmaz. Dilerim bu hata artık telafi edilir, değerli romancımız vefatından sonra
bile olsa çok daha fazla okuyucuyla, özellikle gençlerle buluşur.

Muhterem kardeşim Emine Işınsu Öksüz’ü
saygıyla rahmetle muhabbetle anıyorum. Ruhu şad olsun.

 

NE
MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE

Güçlü Şâiremiz Rahmetli Hâlide Nusret
Zorlutuna’nın, kalemi kuvvetli kızı Emine Işınsu’nun ilk ve ortaokullar için
hazırladığı 12,5 X 19,5 santim ölçülerindeki eseri 62 sayfadır.

Sahne oyunu olarak kaleme alınan
eserlerinin zevkine okurken değil, sahneye konulduğunda seyrederken varılır.
Fakat Ne Mutlu Türk’üm Diyene,
okuyanları hem bilgilendirecek hem şuurlandıracak hem de  ‘ne
güzel, iyi ki okumuşum
’ dedirtecek ve tekrar okumaya dâvet edecek bir
eser.  Hızlı okuma kurslarına katılmamış
olanlar bile 15 dakikada okuyup bitirebilirler.

Eserdeki oyunculardan 16’sı, tarihteki 16
Türk cumhuriyetini temsil ediyor. Ayrıca Mete Han, Atilla, Dede Korkut, Bilge
Kağan, Kutluğ Bilge Kül Kağan, Alparslan ve Romen Diyojen, Doğu ve Batı
Anadolu’yu, 7 şehrimizi temsil eden çocuklar ve Atatürk’ü temsil eden Güneş’i
tutan biri kız, diğeri erkek modern giyimli iki çocuk… Okuyucu, onlarla
birlikte seviniyor, onlarla birlikte gururlanıyor, onlarla birlikte sesini
yükseltip haykırıyor. Çünkü onlardan biri gibi oluveriyor. Ârif Nihat Asya’nın
Bayrak’ isimli şiirini onlarla birlikte
boyun damarları kabararak okuyorlar. ‘İzmir’in
dağlarında çiçekler açar
…’ kelimeleriyle başlayan İzmir Marşı’na, imkânı
ölçüsünde en gür sesiyle iştirak ediyorlar.

Muhayyilesi güçlü olanlar, perde kapanırken
alkış seslerini duyarlar. Ve hatta alkışa da, elleri kızarıncaya kadar iştirak
ederler.

Çocuklarında millî duygular oluşmasını arzu
edenler veya mevcut duygularn gelişmesini isteyenler bu kitabı evlatlarına ve
çevrelerindeki çocuklara armağan etmeliler.

Çocuklarımızın buna çok ihtiyacı var.

BİLGE KÜLTÜR SANAT YAYINCILIK DAĞITIM SANAYİ VE TİCARET LTD ŞTİ:

 Nuruosmaniye Caddesi Nu: 3 Kardeşler Han Kat: 1 Cağaloğlu 34110
İstanbul. Telefon: 0.212- 520 72 53

Belgegeçer: 0.212-511 47 74 e-Posta: bilge@bilgeyayincilik.com  //  www.bilgeyayincilik.com