11.6 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 17, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 401

Konudan Konuya (13)

0

      Günü görmek basar
/ maddî görüş,

      Yarını görmek
basîret / manevî görüş.

      Günü gün etmek
isteyenler;

      Olur sonunda bin
beter!

                              
x

      “Yirmi altı bin
beyitle altı cilt teşkil eden Mesnevî, bitmiş değildir. Mesnevî’de Kur’an’ın,
Mevlânâ’da da Hz. Muhammed’in ruhunu aramalıdır. Mesnevî’de Kur’an’daki vahyin
görünüşleri, Mevlânâ’da da Peygamberimizin kutsal ruhunun parıltıları vardır.”
(Mithat Baharî Beytur)

                              
x

     “Felsefe’nin
üzerinde durduğu üç konu Allah, Âlem ve İnsan’dır.” (Mutahhari)

     Fakat Felsefe;
dîne âmir / emreden değil, dîne memur / onun emrinde olmalı.

     Felsefe dîne hâkim
değil, hâdim / ona hizmetkâr olmalı. Ona hizmet etmeli.

                              
x

     Söyleyen bildiğini
söyler. Dinleyen bilmediğini öğrenir. İki kulak bir ağzımızın olması da sanki:
Bir söyle iki dinle, der gibidir. Nitekim “Söz gümüş ise, sükut altındır.”

     Kuş yavrularının
yumurtalarından çıktıktan sonra, bir süre suskun kalmaları; söyleyecek sözleri olmadığındandır.
Bir müddet dinleyecekler, yani öğrenecekler ki dolsunlar. Çünkü taşmak için
dolmak gerek. Konuşabilmek için de bir müddet susmak ve dinlemek icap eder.

                                 x

     Büyük zatların
kuşe-i uzlete / yalnızlık köşesine çekilmeleri; insanlardan kaçmak için değil.
Kendileriyle baş başa kalmak içindir. Dış âlemden ve insanlarla meşgul olmaktan
ayrı düşerek; kendileriyle hasb ü hal etmek / sohbet içindir. Kendi içinde,
kendinden kendine bir seyahate / geziye çıkmak / seyr ü sülûkta bulunmak
gayesine mâtuftur.

                                x

     Münakaşa ve
çekişmeye fırsat ve sebebiyet vermemek için, söyleyeceğimizi nefsimize /
kendimize hitap ederek söylemeli. Çünkü bu durumda dinleyene itiraz hakkı
olmaz. İsterse ale’r-re’s ve’l-ayn / başım gözüm üstüne diyerek kabul eder veya
etmez. Zira dinleyici mevkiindedir.

     Hitap / sesleniş
ise önce avama / halka yapılmalı. Havassa / aydına hitap; avama / halka hitabın
satırlarında mündemiç olup, aydınlar onun farkına varmakta mâhirdirler.

      Misal ve
örneklerle konuşmak; avama / halka hitap tarzı. Çünkü avam çocuk hükmündedir.
Çocuk ise, duyduğundan çok gördüğüne inanır. İzah, açıklayarak konuşma üslûbu
ise, havassa / münevver ve aydına karşı yapılan hitap ve sesleniş şeklidir.

     Ayrıca hatip
mes’eleyi ortaya koyup, baskıyı ima edecek sözlerden de uzak durmalı. Kısaca:
Akla kapı açmalı, ihtiyarı / kabul veya reddi dinleyiciye bırakmalı.

                                 x

     Akıl büyük bir
nimet. Nitekim aklı olmayan dinen mes’ul ve sorumlu bile olmuyor. Akıl göz
gibidir. Şüphesiz göz büyük bir nimet. Ama ışık olmayınca göz neye yarar? Akıl
da göz gibi büyük bir nimet. Onun da ışığa ihtiyacı var. O da vahiy ışığıdır.
Ancak vahiy ışığı sayesinde yol alabilir. Demek ki akıl kendi başına yol almak
için değil; gösterilen vahiy yolunda / ışığında yol alabilsin diye lûtf edilip
verilmiştir insan olan insan.

     Meselâ: Aklım var
diye fizik eğitimi almamış biri; fizikçi ile fizik konusunda tartışmamalı.
Ancak iki fizikçi, fizik konusunda tartışırlarsa; bundan hayırlı, müspet
sonuçlar çıkar. Nitekim:

     “Çıkar âsâr-ı
rahmet; ihtilâf-ı rey-i ümmetten.” denmiştir. Yani ancak aynı konuda, aynı
konuyu bilenler arasında fikir alış verişi olduğu zaman; rahmet eserleri yani
güzel ve faydalı sonuçlar ortaya çıkar.

     Yoksa kör dövüşü
olur.
     Nitekim dünyadaki bütün Kapitalizm,
Sosyalizm, Nazizm, Komünizm vb. …izmler; düşünen bazı insanların; insanların
hayrına diyerek ortaya koydukları ekonomik, sosyal hayat ve yaşam örnekleridir.
Hepsinde birer hakikat payı olmakla beraber tamamında, bütün olarak ifrat ve
tefritten / ileri – geri aşırılıklardan kurtulamamış yönler ve hususlarla
lebaleb / tamamen doludur. Ve bilhassa Komünizm; arkasında milyonlarca insanın
kanından oluşan bir kan gölü bırakmıştır.

     Evet dinimiz akıl
dinidir. Fakat o akıl “akıl” olacak. Kendini yetiştirdiği sahada aklına
başvuracak. Fakat ehli olmadığı konularda; o konuyu bilenlere soracak.

     Zaten âyet de
böyle demiyor mu?

     “Ve emrühüm şura
beynehüm.” (Şura: 38)

     Onların
aralarındaki işleri istişare / meşveret etmek / fikir danışmak / müşaverede
bulunmak iledir.

Yine Yalan Üzerine

0

Ülkemizin dört bir tarafı yanıp, ormanlarımız içindeki
canlılar ile birlikte kül olurken, yalan üzerinden muhalefet edenlerin piyasaya
sürdükleri yalanlar ile prim yapmaları sade bir vatandaş olarak, beni
ziyadesiyle rahatsız etmektedir.

            Yapılan
açıklamalarında bir seviyesi olması icap etmez mi?

Görünüşü insan olup, ancak yapıp
ettiklerine bakıldığın da yüzüne bakılmayacak olan insanların, yalan kaynaklı
havadisler üzerinden meydana getirilen yalan rüzgârlarının etkisi ile
yayıldıkça yayılan yangınların savrulduğu yerleri gördükçe bir vatandaş olarak
sadece üzülmüyorum ayni zamanda kahroluyorum.

İsmini yazmaya değmez, müptezel bir
köşe yazarı, bir yazsında aynen,

“ Darbeye pek ihtimal vermem. Zira darbe ihtimalini en az görenlerdenim.
Darbe hem de bugünün koşullarında darbe yapabilecek kabiliyet yok.  Teknik açıdan darbe yapmak bana göre çok zor.
Peki, neler olabilir? Tayyip Erdoğan’ın gitmesi içi çok büyük bir halk
öfkesinin olması lazım. Büyük bir doğal afet, büyük bir deprem, büyük başka
doğal bir afet,…Çok büyük sel, çok büyük yangınlar… Hani Avustralya’yı yakan
yangın vardı ya, ülkenin her tarafı neredeyse (yanarak kül olacaktı). O kadar
büyük yangınlar, deprem, çok büyük can kaybına yol açacak bir sel felaketi gibi
Ama esas en korkutucu olanı, Türkiye’nin düşmanla tutuştuğu  bir sıcak savaşta ordusunun mağlup duruma
düşmesi, askeri başarısızlık elde etmesi. “
diyor. Simdi bunu diyen  vatan  millet, Devlet düşmanı bir yazara ben diyeyim.
Hakkında söyleyecek müsait bir kelime bulamıyorum.  Bu sebeple, durumunu önce  Yüce Allah’a, sonrada değerli okuyucularımın takdirlerine
arz ediyorum.

Devlet ve hükümet aleyhine olabilecek
bir zerre miktarı kadar haber, mikroskop altında öyle bir büyütülüyor ve
kocaman bir ucube haline getirilerek pazarlanıyor ki, şaşmamak mümkün değildir.

“Dinde yaya, imanda piyade olan bu yaratıklar” (Ali Akben Yeni Akit ) için Peygamber
Efendimizin, “Benim ümmetim asla yalan
söylemez”
sözünün ne bir önemi, ne de bir değeri  bulunmaktadır

             Ehemmiyetine binaen, şu hususu ifade edeyim
ki,  atalarımızın “ BU DA GEÇER YAHU “  dedikleri gibi elbette, bugünlerde geçecek ve
yaşayanlar geçmişte olduğu gibi yine yalancının mumunun yatsıya kadar dahi
varmadan söndüğünü görecek, görmesine de ancak, bıraktıklarını temizlemek yine
vatandaşlarımıza düşecektir.

            Yangında yok
olan canların gündem olması bu kesime prim getirmediği için nerede ise, hiç
konuşulmadı.

Konuşulanlara baktığımızda ise, üç
beş cümle ve ayni şeyler tekrarlanıp durdu. Helikopterlerin uçaklara göre daha
doğru bir tercih olmasının bilimsel temelinin olmasına rağmen, hiçbir değeri ve
ehemmiyeti yokmuş gibi hiç şekilde üzerinde durulmadı.

 Maşallah, papağan gibiler.

Uçaklar niçin kullanılmıyor?

Ormanları niçin korumuyorsunuz?

Ormanları turizme açıp, otel yapmak
için mi yakıyorsunuz?  ( El insaf. )

Yakanlar ile alakalı olarak ise, her
hangi bir sorgu sual yok

Devletin Orman Bakanı canlı yayında
bu konular hakkında sorulan bütün sorulara en ince teferruatına kadar
samimiyetle cevap veriyor. Orman Bakanının bu konu ile alakalı olarak  söyledikleri  hususlar ezcümle şudur.

“3  uçak, 9  İHA, 1 insansız helikopter, 1 yangın söndürme
tankı, 38  helikopter, 680 arazöz, 55  iş 
makinesi ve 4  bin personelle
yangınla mücadele ediyoruz.”

Eski yıllarda Türkiye’nin askerinde
İHA yoktu ki, Orman Bakanlığın da IHA olsun. Önceki yıllarda hiçbir kurumun
insansız helikopteri yoktu ki, yangınla mücadelede de insansız helikopteri
olsun. Orman Bakanı ayrıca, teşkilat da 27 olan helikopter sayısını 39 a
çıkardıklarını söylemektedir

Kaldı ki, THK.nun elindeki uçaklar
saat de 12 ton su atıyor en fazla. Elimizdekiler ise, 84 ton, 7 misli su
atıyor. Havada neyi uçurduğumuz değil yere, ne kadar su attığımızın önemli
olması lazım”

Ayrıca,  orman yangınları sadece memleketimiz de olmuyor.
Bir çok Avrupa Ülkelerinde de yangınlar 
meydana  gelmektedir. Bu ülkelerde
10 yıllık ortalama yangın başına yanan alan miktarı  Yunanistan’da  41.91 hektar, İtalya’da 12.72 hektar, İspanya’da
6.83 hektar, Türkiye’de 3.73 hektardır. Yunanistan da nerede ise
Türkiye’dekinin 10 katı orman yangını meydana gelmiş bulunmaktadır.

İşte bu doğruları yazacak, söyleyecek
ve gerekirse, bu yalanlarını yüzlerine vuracak cesareti gösterebilen insanları
da yalan kampanyası ile susturmaya çalışıyorlar.

            Memleketin
muhtelif yerlerin de meydana gelen ve 
hepimizin  yüreğini  yakan, orman  yangınları sebebiyle, bugün sosyal medyada
birbirlerini, tebrik eden veya orman kundaklamak üzereyken suç üstü yakalanan  teröristlerin varlığına rağmen, yangınları PKK.nın
çıkardığını gizlemek suretiyle, siyasileri suçlamaktadırlar.  Söylenen yalan havadisleri, yapılan bu
ihanetleri anlamak ve kabullenmek mümkün değildir.

            Netice
itibariyle,   Dinimize göre, yalan
söylemek günahtır. Bilhassa bile bile yalan söylemek büyük bir günahtır.
İnsanları küçücük menfaatleri için bile olsa, kandırmak için yalan söylemenin vebali
büyüktür. Tabii ki, anlayan ve inananlar için.  

Kötü Yönetim Afeti

Bakanlığın son
açıklamasına göre, “5 gün önce çıkan yangınlardan Manavgat ve Gündoğmuş ile Muğla’da
Marmaris, Köyceğiz, Milas, Kavaklıdere yangınları devam ediyor.” Yangın
felaketinin görüntülerini izlemeye bile ruhum dayanmıyor.

 

Yangınların sebebi
ne olursa olsun
yangın söndürme konusunda devlet yönetiminin bir zafiyet
içinde olduğu ortaya çıktı.

 

Yangınlar terör
saldırısı, otel yeri açma niyeti, orman içinden geçen elektrik hatları ve
trafolar, vatandaşların bıraktığı cam şişeler veya tamamen sıcaklar ve düşük
nemden kaynaklanmış olabilir. Ama devletin görevi bütün bunlara
hazırlıklı olması ve en az zararla yangınları söndürmesidir. Bu yapılamamıştır.

 

Çünkü on milyon
nüfuslu komşu Yunanistan’ın bile 39 adet yangın söndürme uçağı varken
bizde sadece kiralanmış üç uçak vardı.

 

İspanya’nın 17’si
kendilerine ait, 57’si kiralık, 74 adet; Fransa’nın 32 adet, İtalya’nın
19’u kendilerine ait, 88 yangın söndürme uçakları varken “yeni Türkiye’nin”
yangın söndürme uçağı olmamasını neyle açıklayabilirsiniz?

 

“Türk Hava Kurumu
uçak filosunu yenileyemedi”
diyerek THK’yı suçlamak, devleti yönetenleri
sorumluluktan kurtarmaz. THK’nun onursal Başkanı Cumhurbaşkanı R.T.
Erdoğan’dır. THK yönetimine iki sene önce AKP’li eski bir Bakanı kayyum
olarak tayin ettiren
aynı makamdır.

 

Kaldı ki, THK
görevini yapmamış olsa bile, devletin ister Bakanlık, isterse TSK
bünyesinde faal bir yangın söndürme uçağı filosu olmasını sağlamak devleti
yönetenlerin görev ve sorumluluğundadır.

 

Kanaatimce, Rize
ve Artvin’de yaşanan sel felaketlerinde, ülkemizin sınırlarının kevgire
döndüğü kanaati uyandıran Afgan göçünde ve orman yangınları
esnasında yaşadıklarımızı tek cümle ile özetleyebiliriz: KÖTÜ YÖNETİM AFETİ
YAŞIYORUZ.

 

Bu bir siyasi
tespit değildir, tamamen teknik bir değerlendirme sonucudur.

****************************

Kötü Yönetim
Nedir?

Prof. Dr. Emin
Akçaoğlu “İyi Yönetim- Kötü Yönetim” başlıklı makalesinde diyor ki, “Yönetim
becerisi” bir firmanın veya kurumun içindeki en önemli kaynaktır.”
Bu hüküm
kamu yönetimi için de aynen geçerlidir.

 

“Daha iyi, daha
tecrübeli, daha yetenekli, daha becerikli olan yönetici aynı malzemeyle ve
hatta daha azıyla daha iyi iş çıkarır.”

 

Yöneticinin kurum/firma
içindeki en önemli işlevi karar vermedir.
Yönetici karar veren kişidir. O
halde “iyi yönetici doğru karar veren yönetici” iken “kötü yönetici
yanlış karar veren yöneticidir.”

 

Orman yangınları
yöneticilerimizin “yönetim beceriksizliğini” bir kere daha ortaya
çıkardı.

 

****

“Türkiye büyük
devlettir.”
Şüphesiz doğrudur.

 

Sadece Suriyeli
sığınmacılara 80 milyar dolar
harcayabilmiş bir ülkeyiz.

 

Cumhurbaşkanlığı
sarayımız
dünyanın süper gücü ABD Başkanının sarayından daha büyüktür. Başkanımızın
1.150 küsur odalı sarayı, 300 odalı yazlık sarayı, Ahlat’a göl manzaralı sarayı
var. Osmanlı’dan kalan saraylarımız da O’nun kullanımında.

 

Cumhurbaşkanımızın
son makam uçağı
ABD Başkanının uçağından daha ileri modeldir. Ayrıca Cumhurbaşkanlığı
envanterinde 13 uçaktan oluşan çok modern bir uçak filomuz var.

 

Kamudaki araç
sayımız
bırakın Almanya’yı, bütün Avrupa’nın kamu araç sayısından çoktur.

 

Başkent Ankara’da Eski
Belediye Başkanı bir parka 750 milyon dolar gömmüş hakkında soruşturma
bile açılmamıştır.

 

Ziraat Bankamız Demirören
Grubuna
geri dönüşü sağlanamayan 750 milyon dolar kredi vermiştir.

 

****

 

Mesela Anka Park’a
gömülen 750 milyon dolar ile Türkiye Avrupa’nın en güçlü yangın söndürme
uçakları filosunu kurabilirdi.

 

Devleti
yönetenlerin önceliğinin yangın söndürme uçakları almak veya kiralamak olmadığı
ortadadır.
İtibarı sarayda, makam uçakları ve araçlarında gördüğü, merkez
medyayı yandaş hale getirmeyi
çok önemsediği için öncelik sıralaması
böyle olmuştur.

 

Yöneticilerin
görevi
kamunun kıt kaynaklarını en doğru yerlerde ve en verimli bir şekilde
kullanacak kararları vermektir.

 

İşte bu ve benzeri
konularda karar vermede isabetli davrananlara “iyi yönetici”, isabetsiz
kararlar verenlere “kötü yönetici” denir.

 

****************************

Türk Hava Kurumu
Söndürme Uçakları

 

Orman yangınlarını
söndürme işi, 2018’e kadar Orman Genel Müdürlüğü tarafından THK’na verilmekte
iken, daha sonra dışarıdan uçak kiralama yöntemi tercih edilmiş.

2019’da ihaleyi
THK kazanmış ama teklif ihale bedelini sadece 1.000 dolar aştı diye ihale iptal
edilmiş.

2020’de THK’nın
uçaklarının 4.900 kg olan su kapasitesi bilindiği için, ihale şartnamesinde
istenen su taşıma kapasitesi 5.000 kg olarak değiştirilmiş.

 

THK ihaleye
girememiş. Pilotları işten çıkarmış.

 

Türk Hava Kurumu’nun
başına, 2 sene önce, AKP’li eski bakan Cenap Aşçı Kayyum olarak atanmış.

 

Aşçı’nın bir
açıklamasına göre, orman yangınlarını söndürme hizmeti veren THK’nun elinde 9
uçak
varmış. Bunun 3 tanesi hurdaya ayrılmış.

 

Kayyum Başkan geçen
sene
“bir Kanada
firmasına bakımlarını yaptırdım, sertifikalarını yenilettim, 7 senelik yedek
parça garantisi de aldım. 6 adet faal uçağımız var, hizmete hazırız”
mealinde açıklama yapmış. 3 gün önce yaptığı açıklamada ise “4 milyon
dolar harcanarak bakım yapılırsa 6 uçağımız görev yapabilir” dedi.

 

Orman Bakanı ve
Cumhurbaşkanı ise “THK’nun uçabilecek uçağı yok” diyor.

 

Birileri hem
görevini yapmıyor hem de doğruyu söylemiyor. Halktan gerçekleri saklıyor.

Ve tek sorumlu ve en
yetkili kişi, Cumhurbaşkanı afetzedelere çay paketleri fırlatıyor…

Ormanlarımız ve
içimiz yanmaya devam ediyor…

İnsan Görünüşlü Değil, İnsan Olabilmek

“Kuşlar gibi uçmayı, balıklar gibi
yüzmeyi öğrendik, fakat bu arada çok basit bir sanatı unuttuk. İnsan gibi
yaşamak.”
 Martin Luther

“Dünya çok acı çekiyor: kötü
insanların şiddetinden değil, iyi insanların sessizliğinden.”
Napolyon

 

İnsanı diğer canlılardan ayıran en
önemli özellik; “güçlü zekâsı, üstün
düşünme kabiliyeti, sınırsız öğrenme gücü, içgüdüsel davranışlarının azalmış
olması ve konuşma yeteneğidir.”

Her insan, yaratılışı gereği “mükemmel” olmasına karşın, çoğumuz bu
mükemmelliğimizin farkında değiliz. İnsanın mükemmelliğini algılaması ve hayata
geçirmesi için, “kendisini tanıması”
öğrenmesi ve gerçek “kim” liği ile
buluşması gerekmektedir.

 “Kendini
tanımak; hayran hayran kendini seyretmek demek değildir. İnsanın ne olduğunu ve
ne olması gerektiğini araştırmasıdır.

Bireyi “iyi bir insan” olmaya götüren yolla,” insanlığa” taşıyan yol aynıdır. İnsanın makamı ve mevkii ne
olursa olsun, O’ndan öncelikle insan olmanın gereklerini yerine getirmesi
beklenir.

Mevlânâ’nın, “Nice insanlar gördüm üzerinde elbise yok, nice elbiseler gördüm içinde
insan yok”
özdeyişini göz önüne alırsak; insan zannettiğimiz fertlerin
bazılarında, insan olduğumuzdan utanacak davranış ve eylemleri görebilmekteyiz.
”

“İnsan görünüşlü” olmakla, “insan olmak” başka şeydir. Kişi
olabilmek için yalnızca insan görünüşlü olmanın, insan türünün herhangi bir
bireyi olmasına yetmeyeceğinden, insanda belli bir takım niteliklerin bulunması
da gerekmektedir.

Bunlardan bazıları; Vatanını, Milletini, Bayrağını, Milli ve Manevi değerlerini canından çok
sevmek, değer vermek, korumak, bu değerlere ihanet etmemek, olumlu katkıda
bulunmak, dürüstlük, mertlik, merhamet, bütün varlıkları sevmek, vb.
özellikleri sayabiliriz.

Son günlerde Cennet Vatanımızın
güzide ormanlarını; hain, nankör, kalleş ve bir o kadar da korkak, insanlıktan
yoksun, satılmışlar tarafından kasten yakıldığına gözyaşları ile şahit
olmaktayız.

Bu nasıl bir vicdansızlık, nasıl bir
merhametsizliktir ki, nimetlerinden bol bol istifade ettiği ülkesine, Milletine
acımadan kıyabilmektedir. İçindeki canlılar dâhil, bir çok insanımızın da şehit
olduğu bu vahşeti, vicdanı sızlamadan işleyenlere yakıştıracak sıfat
bulamamaktayız.

Düşmanlığın bile dürüstçe
kurallarının olduğu insanlık tarihi, böyle bir kin ve nefret örneği
görmemiştir. Üstelik de kendi ülkesine ve insanına karşı. “Zulüm payidar kalmaz” özdeyişi tarihte hep tekerrür etmiştir. Yanan
ağaçların, kuşların, böceklerin, telef olan yabani ve evcil hayvanların, şehit
düşen masumların ve mağdur olan biçarelerin ahı, bu merhametsiz canileri ve
zalimleri elbette bir gün helak edecektir.

Savaşta bile; “kadınlara, çocuklara, yaşlılara, kadınlara, ağaçlara, ekinlere zarar
vermeyiniz”
diyen bir Peygambere uymuyorsanız, siz kimlerin satılmış
uşaklarısınız? Her kötülüğü normal gören, kalbi şeytanlaşmış, öfkesi yanardağ
olmuş böyle bir düşmanlık şimdiye kadar tarihlerde görülmemiştir.

Devletimize düşen, bu canileri
ivedilikle tespit edip gereğini yapmak olmalıdır. Çünkü artık vicdanlar
durmadan kanamakta, bağırlar her gün daha bir haşlanmaktadır. Ormanlarımızın
yangını içimizde anbean büyümekte, bizleri daha çok yakmaktadır.

Bazı kalemler de her fırsatı
siyasete kanalize etmenin telaşı ile, bu vahim ve elim felaketten rant
çıkarmaya çalışarak kendilerini küçültmemelidirler. Milletçe birlik olmanın,
yaralarımızı topyekûn sarmanın zamanıdır.

Bir de birkaç ağaç için ülkeyi kaosa
çeviren sözüm ona çevre gönüllülerine, sanatçı zannettiğimiz sahte kahramanlara
sesleniyorum. Sesinize ne oldu? Ormanları yakanlara gösterdiğiniz tepkiyi
Milletimiz somut olarak ivedilikle görmek istiyor. Yoksa tatil yapmaktan
gündemi mi takip edemiyorsunuz. Üşüttünüz de sesiniz mi kısıldı?

 

Başkan Theodore Roosevelt’in
belirttiği gibi, “Bir insanı “ahlaken”
eğitmeden, sadece “zihnen” eğitmek, topluma bir bela kazandırmaktır.”

Doğru ve iyi olanı bilmek ile doğru
ve iyi olanı yapmak arasındaki en önemli bağlantı, doğru ve iyi olanı yapacak
bir karaktere sahip olmaktır.

 

Almanya’da bir Lise Müdürü, her
eğitim öğretim yılı başında öğretmenlerine şu mektubu gönderirmiş:

”Bir toplama kampından sağ
kurtulanlardan biriyim. Gözlerim hiçbir insanın görmemesi gereken şeyleri
gördü. İyi eğitilmiş ve yetiştirilmiş mühendislerin inşa ettiği gaz odaları,
iyi yetiştirilmiş doktorların zehirlediği çocuklar, işini iyi bilen
hemşirelerin vurduğu iğnelerle ölen bebekler, lise ve üniversite mezunlarının
vurup yaktığı insanlar. Eğitimden bu nedenle kuşku duyuyorum.

Sizlerden isteğim şudur:
Öğrencilerinizin “insan olması için” çaba harcayın. Çabalarınız bilgili
canavarlar ve becerikli psikopatlar üretmesin. Okuma yazma, matematik,
çocuklarınızın daha fazla insan olmasına yardımcı olursa ancak o zaman önem
taşır.”

Neticede insan olmak: Ülkesini, milletini, tüm canlıları,
doğayı ve tüm insanları koşulsuz sevmek, değer vermek korumak ve geliştirmek.
Kin, nefret, kıskançlık, nemelazımcılık, vb. duygulardan uzak olmak. Çağını
anlamak, çağının gerisinde kalmamak, geçmişle bugünün doğru sentezini
yapabilmek, geleceği bugünden görebilmek, sözcüğün tam anlamıyla uygar
olabilmektir.

Kendinin ve içinde yaşadığı toplumun özgürlüğünü, bağımsızlığını sağlamak;
sağlanmışsa titizlikle korumaktır. İnsanlığın refah ve mutluluğuna katkıda
bulunmak. Vicdanı özgür kuşaklar yetiştirmek; bu kuşaklar içinde yer
alabilmektir. Onurlu, dürüst, mert, adil ve adil  olmak. Kendi onuru kadar başka insanların da
onuruna saygı göstermektir. Dünyanın
barış içinde yaşamasını ilke edinmektir. Başka din, cinsiyet, dil ve ırktan
olanlara saygı göstermektir. Mevkii
kendi çıkarları için değil, demokrasiye katkıda bulunmak ve topluma yararlı
olmak için kullanmak demektir. İnsana, doğaya, kendine karşı sorumluluk
taşımak; yaşamayı sevmek; sevinçleri olduğu kadar acıyı da paylaşmaktır.  İnsan olmak, “değer bilir” olmak, insanlık için yapılanları unutmamak
demektir.

 

Şimdiye kadar çoğumuz daha iyi
hayatlara sahip olmak istedik, ama çok azımız “daha iyi bir insan” olabilmeyi arzuladı. Belki de artık daha iyi biri olmanın zamanı çoktan
geldi bile, ne dersiniz? Dünya, insan olanların sayesinde güzeldir.

 

Sevgiyle kalın…

Bedevileşen Osmanlı – Türk İmparatorluğu

0

Ötüken, Türk’ün
Töresi’nin Geçerli Olduğu, Türkleri Türklerin Yönettiği Ülke Demektir.

Bir Ülkede Türk’ün
Töresi Geçerli Değilse, Orası Ötüken Değildir.

Bir Ülkede Türkleri
Türkler Yönetmiyorsa Orası Ötüken Değildir.

Orkun Kutlu Bitiğinde
Türk kavramının açıklaması vardır.

Türk, Türkçe konuşan,
yazan, Türklük Bilincinde olan kişilere denilir.

Türk budunu kapsamı
içinde, topluluk adıyla anılanlar da vardır. Onların adı ne olursa olsun
soyadları Türk’tür.

Oğuzlar, Türkişler,
Kırgızlar, Türk Topluluklarıdır, onların tümü Türk’ümüz, Budunumuzdur.

Bugünküler de öyledir.

Azerbaycanlılar,
Türkmenler, Özbekler, Kazaklar, Kırgızlar, Tatarlar, Başkurtlar, Çuvaşlar,
Altaylar, Sahalar, Tıvalar, Hakaslar, Karaçay-Malkarlar, Kumuklar, Nogaylar, Gagavuzlar
İran, Irak, Suriye, Balkan Türkleri, Türkiye Türkleri ayrı ayrı varlıkları olsa
da tümünün ortak adı Kutlu TÜRK adıdır.

Bu şaşmaz mana ve anlayışta
Türkler
tarih boyunca:

16 İmparatorluk

38 Devlet

37 Hanlık

33 Beylik

10 Cumhuriyet

4 Atabeylik kurdular.

Ne hazindir ki Halifelik
Makamına sahip olma adına Bedevi Kültür Emperyalizminin tahakkümü altında
düşürüldüğü Osmanlı’nın içler acısı durumu izleyelim, görelim.

*

 

-Halife olmayı
olmazsa olmaz sanan Yavuz Sultan Selim ile akıl hocası Şeyh İdris-i Bitlis-i ve
diğerleri Türk Memlukluların elinden Abbasi halifeliğini almak için Mercidabık
ve Ridaniye savaşlarını tertip ederler, bu savaşların sonunda, kılıç zoruyla
artık halifelik Türklerindi.

-Ama çok büyük
sorunlar çıkar, çünkü Arap dünyası, Halifeliğin kendilerinden alınmasına
şiddetle karşı çıkar ve Türk halifeye biat etmek istemezler. İşte bu sorunu
çözmek, Arapları, Türk halifeye bağlamak için Arapların da kabul edeceği bir
orta yol bulunur;

-Bu yol Mısır’dan ve
Arap diyarlarında seçilecek iki bin civarında ulemanın, mollanın, “Ebu
Suud Efendilerin” İstanbul’a davet edilerek, para, mal, mülk, arazi de
verilerek kalıcı olarak yerleşmelerini sağlayarak imparatorluğu Araplaştırmak,
…

– …İmparatorluğu
Araplaştırmak, diğer bir değişle Türk İslam’ı terk edilerek, Arap İslam’ına
doğru evirilmesini, dönüştürülmesini sağlamak konusunda anlaşırlar…

-Arapların da
desteğiyle proje hayata geçer ve maalesef bundan sonra artık imparatorlukta
“bugün de kısmen olduğu gibi” Türk kelimesi yasaklanır! “Türk’üm!”
“Türkmen’im!” diyen Kızılbaş diye damgalanır, aşağılanır, dışlanır, kafası
kesilir. Hala Türküm diyene faşist diyorlar!

 

*

 

Türk; Yavuz
Sultan Selim’e göre, eşek idi…

Türk; Koçi
Beye göre, mezhepsiz ecnebiydi…

Türk; Hoca
Saadettin Efendi’ye göre, leşti, hilebazdı, aşağılıktı…

Türk;
Naima’ya göre, azgındı, çirkindi, kabaydı, cahildi…

Türk;
Nef-i’ye göre, Allah’ın irfan pınarını yasakladığıydı…

Türk;
Baki’ye göre, kabaydı…

Türk; Hafız
Çelebi’ye göre, baban bile olsa öldürülmesi gerekendi…

Türk;
Sadrazam Kuyucu Murat’a göre, başı vurulması gerekendi…

Türk;
Aksaraylı Kerimettin Mahmut’a göre, hunhar köpekti. Me’lundu…

Türk;
Merzifonlu Seyyit Abdurrahman Eşref’e göre, eşsiz bir gaddardı…

Türk;
Gelibolulu Mustafa Ali’ye göre, pasaklıydı, çirkindi…

Türk;
Taşlıcalı Yahya’ya göre, soyu kuruyasıca idi…

Türk;
Büyükelçi Moralı Çuhadır Ahmet’e göre, hayvandan farkı olmayandı…

Türk;
Tokatlı Nuri’ye göre, şehir dili bilmez hayvandı…

Türk;
Şeyhülislam Mustafa Sabri’ye göre, tiksinti duyulandı…

Türk;
Vahdettin’e göre, dini, soyu sopu, yurdu belirsiz, cahiller sürüsüydü…

Siniriniz
bozulmasın devam etmeyeyim!

Osmanlı…

–
Ermenilere, “Millet-i Sadıka”…

– Araplara,
“Kavm-i Necip”..

– Rumlara, “Romalı”
anlamına gelen “Romeos” derken Türkler’i böyle aşağıladı.

Peki, Türk
kendini nasıl görüyordu?

 

Türk’ün hali

*

 

Şevket
Süreyya Aydemir (1897-1976), hayat öyküsünü yazdığı “Suyu Arayan Adam”
kitabında böyle anlattılar Türkleri…

Yazarın
ifadesiyle;

“İlk ders
beni şaşırtmıştı. Bu bölük, o zamanki milletin bir parçasıydı. Hepsi de Anadolu
köylüleriydi. Biz Anadolu köylüsünü dindar, mutaassıp bilirdik. Hâlbuki bu
gördüklerim sadece cahildiler.

Fakat asıl
şaşkınlığım ikinci derste oldu. Daha ilk sual cevaplarda anlaşıldı ki, bu
askerler yalnız hangi dinden olduklarını değil, hangi milletten olduklarını da
bilmiyorlardı.

‘Biz hangi
milletteniz’ deyince her kafadan bir ses çıktı:

‘Biz Türk
değil miyiz’ deyince de hemen, ‘Estağfurullah’ diye karşılık verdiler.

Türklüğü
kabul etmiyorlardı.

Hâlbuki biz
Türk’tük. Bu ordu Türk Ordusuydu. Türklük için savaşıyorduk. Asırlarca süren
maceralardan sonra son sığınağımız ancak bu Türklük olabilirdi.

Fakat ne
çare ki bu “biz Türk değil miyiz?” diye sorunca “Estağfurullah” diye cevap
verenlerin görünüşe göre Türk demek Kızılbaş demekti.(…)

Dininde,
milliyetinde birleşmiş olmayan bu bölük, dersler ilerledikçe görüldü ki,
devletin şeklini, devletin adını, padişahın ismini, devletin merkezini,
başkumandanını ve onun vekilini de bilmemektedir.

Hele iş,
vatan bahsine dönünce büsbütün karıştı. Kısacası, vatanımızın neresi olduğunu
bilen yoktu. Yahut da bütün bilgiler, belirsiz, köksüz, şekilsiz ve yanlıştı…”

 

Vatandaşlık
Bayramı

Falih Rıfkı
Atay (1894-1971), “Batış Yılları” adlı eserinde kendi kuşağını Osmanlı’nın son
çocukları olarak tanımladı:

“Kendime ilk
defa ne zaman ‘Türk’ dediğimi pek hatırlamıyorum. Bizim çocukluğumuzda ‘Türk’,
kaba ve yabani demekti. İslam ümmetinden ve Osmanlı idik. İlmihallerde baş
dersimiz ‘din ile milliyetin bir olduğunu’ öğrenmekti.

‘Vatan’ sözü
yasaktı. Onu ben büyüyüp de Namık Kemal’i okuduğum günlerde kitapta gördüm.
Kulağımla ancak Meşrutiyet’te duydum.

Biz padişah
kulları idik. Okul çıkışlarında her akşam sıraya girer, ‘Padişahım çok yaşa’
diye bağırırdık…”

Buraya kadar
yazdıklarımın kuşkusuz amacı var:

Mustafa
Kemal de, Osmanlı’nın son kuşağındandı. Türk’ün, Osmanlı iktidarı tarafından
nasıl aşağılandığını yaşadı. Osmanlı münevverlerinin Babıâli’de “Türk” sözünü
Arap aksanıyla ifade ederek “Terk” diye yazdıklarını unutmadı. (“Terk”
sözcüğünün çoğulu Arapçada “Etrâk” demekti ve Türklere, “İdrâki biidrak”
-anlayışsız Türkler- diyorlardı!)

Oysa…

Türk;
Atatürk’e göre, yıldırımdı, kasırgaydı, dünyayı aydınlatan güneşti. Bu sebeple…

Tarih: 23
Mayıs 1928.

TBMM, 1312
sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu’nu kabul etti. Böylece…

Asırlardır
hor görülen Türk, yurttaşlık payesiyle onurlandırıldı.

Osmanlı ile
Cumhuriyet farkı buydu…

“Türk”,
Osmanlı’da olduğu gibi aşağılanan-horlanan değildi.

Zamanın ruhu
değişmişti: Türk; uluydu, yüceydi…

Atatürk
başarmıştı.

Dil, Kültür ve Zaman

Türkçenin zirvedeki uzmanı, Türkolog, eski Türk Dil Kurumu Başkanı ve –
en önemlisi– 60 yıllık dostum Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun, 18 Temmuz Pazar
yazısında, dil, lehçeler ve alt lehçeleri anlatırken bir yerde “dil nedir?”
diye sormuş. (https://millidusunce.com/dille-ilgili-bazi-terimler/) Cevapları
arasında rahmetli Prof. Dr. Muharrem Ergin’in Türkoloji öğretiminde yaygın
olarak kullanılan tarifi var:

 

“Dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabiî bir vasıta, kendisine
mahsus kanunları olan ve ancak bu kanunlar çerçevesinde gelişen canlı bir
varlık, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir gizli antlaşmalar sistemi,
seslerden örülmüş içtimaî bir müessesedir.”

 

 Dikkatle okuyun. Bilimkurgu gibi bir tanım. Sanki başka bir evrenden
gelen bir mahlûktan bahsediliyor. Fakat doğru. Dil gerçekten eşsiz bir yetenek,
bir toplum kurumu, kendi kendini yaratan, geliştiren, değiştiren, bazen de
fakirleştiren bir canlı ama ne bitki ne de hayvan. Dili, belirli zamanda
yaşayan bir insan veya toplum da inşa etmiyor. Dil, toplumun zaman nehrindeki
akışı sırasında, nesillerden nesillere devrolundukça oluşuyor. Dil milleti,
millet de dili inşa ediyor.

 

Orta Oyununu Terk Edersek Millî Kültür Çöker Mi?

 

Buradan gençliğimizde bir türlü içinden çıkamadığımız bir meraka geçebiliriz.
Kültür nedir?

 

Kültür, millî midir, evrensel mi? Yoksa Gökalp’ın dediği gibi evrensel
olan medeniyet midir? Millî kültür nedir? Onu korumalı mıyız? Koruyacaksak
bunun bileşenleri nedir ki koruyalım? Korumak mı geliştirmek mi? Geliştirmekse
biz bunu nasıl başarırız? Yer sofrası, kara saban, çarık mıdır millî kültür?
Yoksa Fuzûlî, Karacaoğlan, Mevlana mıdır? Orta oyununu bırakıp televizyon
dizisi seyretmeye başlarsak millî kültür çöker mi?

 

 Umarım günümüz gençleri de bu meraklara sahiptir. Kültür gibi,
medeniyet gibi şeyleri düşünüp araştırıyorlardır? Yoksa şeytan taşlamaktan
ibadete vakit bulamıyorlar mı? Buluyorlarsa da pek az buluyorlar herhalde.
Çünkü genç veya orta, hatta ileri yaştakiler, ne zaman mikrofona, ekrana çıksa,
kendi dışındakilerin ne kadar kötü ve tehlikeli olduğunu çemkiriyor. Kendisine
ait bir problemi, cevabını merak ettiği bir sorusu yok.

 

Kültür Bir Ömre Sığmaz

 

Siyasetçi dövmeyi burada bırakayım, zaten haddim değil. Soruya döneyim:
Kültür nedir? Rahmetli Muharrem Ergin Hoca’nın dil tarifinin yanına, millet-
milliyet sosyoloğu Ernest Gellner’in, sık tekrarladığım kültür hükmünü
yerleştirirsem belki bir adım daha ilerleyebiliriz: “Dil, kültürün bir bileşeni
değildir; dil kültürdür!” O halde kültürün tarifi de Muharrem Ergin Hoca’nın
dil tarifine yakın olmalı. Bir deneyelim: “Kültür, toplumda anlaşmayı ve
yakınlaşmayı sağlayan tabiî bir vasıta, kendisine mahsus kanunları olan ve
ancak bu kanunlar çerçevesinde gelişen canlı bir varlık, temeli bilinmeyen
zamanlarda atılmış bir gizli antlaşmalar sistemi, bilgiden örülmüş içtimaî bir
müessesedir.” Hiç de fena olmadı. Ancak birkaç noktaya müdahale ettim, ses
yerine bilgi koymak gibi. Başlangıcını da şöyle değiştirebiliriz: “Toplumda
anlaşmayı, yakınlaşmayı, velhasıl toplumun canlılığını sağlayan…“.

 

Şimdi başka sorular doğuyor kafamda. Bir kültür unsurunun, kültür
unsuru olabilmesi için ne kadar eski olması gerekiyor? “Temeli bilinmeyen
zamanlarda” atılmışsa, bilinmeyen zamanlar hangi tarihte biter, bilinenler
hangi vakitte başlar?

 

Ne ekonomik, ne de aletli hayvan. İnsan, kültürlü hayvan

Burada, bugünlerde aşk yaşadığım, Başarımızın Sırrı (The Secret of Our
Success) kitabındaki kültür tanımlamasına göz atmak gerekecek. (Joseph
Henrich’in, 2016 tarihli kitabının Türkçesi maalesef hâlâ yok.)

 

Henrich’e Göre Bir Kültür Ögesi:

 

Bir insan ömrü içinde keşfedilemez, yaratılamaz.

Bir kişi ve bir grubun keşfi değildir.

Toplumdaki iletişim-ilişki yoğunluğuyla zenginleşir.

Nesilden nesile aktarılıp birikerek, üst üste konularak, bilenip
iyileştirilerek oluşur.

Toplum içindeki yoğun iletişim, kültürün yatay boyutunu anlatıyor.
Nesilden nesile birikerek akması da düşey boyutunu. Şöyle yazıyor Henrich:

 

“İnsanın nasıl evrildiği ve diğer hayvanlardan nasıl bu kadar farklı
oluğumuzu anlamanın anahtarı, türümüzün bir kültür türü olduğunu kabul etmekten
geçer. Belki bir milyon yıldan daha uzun bir zaman önce, bizim evrim çizgimizin
üyeleri, bir birlerinden öyle bir tarzda öğrenmeye başladılar ki, kültür bir
birikim hâline (kümülatif hâle) geldi. Yani avlanma usulleri, alet yapma
ustalıkları, iz sürme marifetleri ve yenebilir bitki bilgisi- başkalarından
öğrenilerek- gelişme ve birikme yoluna girdi. Her nesil, geçmiş nesilden miras kalan
hünerleri ve marifeti alıp bunlara ilaveler, geliştirmeler yapmaya başladı.

 

 “Avcı-toplayıcıların gelişmiş ok ve kayıklarından modern dünyanın
antibiyotiklerine, uçaklarına kadar türümüzü karakterize eden çarpıcı
teknolojiler, tek tek dâhilerin icadı değildir. Bunlar, nesiller boyu bir
biriyle yoğun temas içindeki insanlar arasında, 
fikirlerin, uygulamaların, talihli hataların ve tesadüfî derin
görüşlerin bir nehir gibi akması, karışması ve yeniden birleşmesinin eseridir.”

 

Çok karmaşık! Anlaşılır hâle gelmesi için örnek vermek gerekir. Dil,
edebiyat, sanatlar böyle değil midir? Bunları yücelten zirveler vardır ama bu
mirasın tamamı bir kişinin veya bir dâhinin eseri olamaz. Bir insanın ömrü
içinde inşa edilemez. Hatta bu akışa büyük katkılar yapan altın çağlar
gözlemlesek de, bunların tamamı belli bir zamanda yaşamış bir toplumun eseri de
değildir. Nesiller boyu insanlar arasında sürüp gelmiş ve nesilden nesile
aktarılmış, her neslin şuurlu veya şuursuz ilaveleriyle, budamalarıyla bugünkü
hâlini almış canlılardır.

 

Dilimizde ve kültürümüzde, tıpkı genlerimizdeki gibi, atalarımız
yaşıyor.

Orman Yangınlarında Başarısızlık Neyin Eseri?

0

Ülkemizin 20’den fazla bölgesinde üç gün önce orman yangını
çıktı. Çıktımı çıkarıldımı onu da bilmiyoruz. Bu konuda kesin kanıt olmadan
konuşmak çok yanlış olur. Bunu ortaya çıkarmak MİT, İçişleri ve Milli Savunma
Bakanlıklarının işidir. Ben konunun başka bir boyutundayım.

Bu yangınlar her yıl çıkıyor, fakat bir türlü ciddi bir
önlem alınmıyor, bir hazırlık yapılmıyor. Bu konuda en etkili tedbir, yangın
söndürme uçaklarıdır. Bu yangınlarda Rusya’dan kiralanan 3 adet Beriev BE-200
yangın söndürme uçağı ile 20 helikopter kullanılıyor, fakat yeterli olmuyor. Hâlbuki
Türk Hava Kurumu envanterinde 9 adet CL-215 Bombardier yangın söndürme uçağı
son yıllarda hangarda bekliyor. Bu uçaklarımız arızalı ise neden gerekli
onarımları yapılıp hizmete sokulmuyor. Bu uçaklarımız hangarda beklerken niye
yurt dışından çok yüksek fiyatlar ödeyerek yangın söndürme uçağı kiralıyoruz?

Şimdi bizimle Akdeniz ülkesi olan Yunanistan, İtalya, Fransa
ve İspanya’da kaç yangın söndürme uçağı var, buna bakalım.

Türkiye’nin nüfusu 84 milyon, yüz ölçümü 83.615.000 km2,
yangın söndürme uçağı yok. 6 kiralık uçakla 20 yerdeki yangını söndürmeye
çalışıyor.

Yunanistan’ın nüfusu 11 milyon, yüz ölçümü 131.957 km2, 20
yangın söndürme uçağı var.

İtalya’nın nüfusu 60 milyon, yüz ölçümü 301.340 km2, 19
yangın söndürme uçağı var.

Fransa’nın nüfusu 67 milyon, 640.679 km2, 29 yangın söndürme
uçağı var.

İspanya’nın nüfusu 47.450.000, yüz ölçümü 506 bin km2, 17
yangın söndürme uçağı var.

Bizim bu ülkelerin hepsinden büyük yüz ölçümümüz, nüfusumuz
ve ormanlık alanımız var. Her yil da ülkemizde orman yangınları çıkıyor.
Yunanistan’ın nüfusu 1/8’imiz, yüz ölçümü 1/6’ımız, 20 yangın söndürme uçağı
var. Bizim doğru dürüst hiç yangın uçağımız yok. 13 tane protokol uçağımız var.
Hâlâ neyi bekliyoruz, niye yeteri kadar yangın söndürme uçağı almıyoruz? Seneye
yine orman yangınları çıkacak, yine öyle bakacak mıyız? Bu aymazlık niye?

Kavim Seferleri Ve Göç Ekonomisi

¾   
Kavim Seferleri
nedir usta?

¾   
Kavimler Göçü
ile Haçlı Seferleri’nin bileşimi
çekirge.

¾   
Niye geliyorlar
usta?

¾   
Gelmiyorlar, gönderiliyorlar çekirge.

¾   
ABD Afganistan’dan çekilmiş, Afganlılar da Tâliban’dan kaçıp geliyormuş usta.

¾   
Tâliban’ı
Pakistan İstihbaratı’na Amerika kurdurdu

çekirge. Çekilme gibi gözüken Çin ve

Rusya’nın ABD’nin yerini belâya bulaşma bâbında doldurması. Hedef; Afganistan,
Kuzey Pakistan, Keşmir ve hatta Tacikistan da dâhil edilebilirse Ortaasya’da bir Ortadoğu bataklığı üretilmesi.

¾   
IŞİD’çiler de
oraya gitmiş usta.

¾   
Müslümanların İslam algısını Selefîleştirdikçe
birbirlerini katletme pariteleri yükseliyor
çekirge.

¾   
HTŞ de mi öyle?

¾   
He de örgütleri
bırak, örgütlenmeye çalışan cemaatlara ve tarikatlara bak.

¾   
Suriye’de savaş
bitmedi mi usta?

¾   
Köşe ve yer kapmaca
oyunu çoktan bitti; Esad 5’te 3, PYD 5’te 1.5, kalan 5’te yarım da bizim

kontrolümüzde.
İşte o yarım yüzdedeki yerlerden bir tek İdlip’te
Heyet-i Tahrir’üş-Şam (Türkiye
destekli) ile Esad Kuvvetleri (Rusya
destekli) arasında zaman zaman çatışmalar yaşanabiliyor.

¾   
O zaman
Sığınmacılar niye dönmüyor usta?

¾   
Uluslararası
garantörlüğe bağlı ortak anlaşmanın imzalanmasını yani paylaşımı bekliyorlar.

Türkiye,
Rusya, ABD ve İran mevcut durumdan ekonomik
kâr
elde ettikleri için acele de etmiyorlar.

¾   
Ama milyonlarca
Suriyelinin kahrını Türkiye çekiyor?

¾   
Çekmiyor,
karşılığında Avrupa Birliği’nden milyar
milyar avro alıyor hatta gitmesinler diye kendi

vatandaşlarına
bile yapmadığı oranda Suriyelilere pozitif ayrımcılık yapıyor.

¾   
Ama çok fazlalar
be usta ve bu iş çok uzadı.

¾   
Sandığından da
çoklar çekirge. Resmî yani kayıtlı 4
milyon
, kayıtdışıyla birlikte 6-7
milyon
ve bu

nüfusun
yüzde 10’dan fazlası son 10 yılda burada doğdu.

¾   
Bir de Afganlılar var, öbürleri var.

¾   
Hâlihazırda en az
1 milyon Türkî Cumhuriyetler, Afganistan,
Pakistan, Bangladeş başta olmak

üzere
Asya, Afrika ve Ortadoğu’dan çeşit çeşit insan var Türkiye’de; onbinlerce kaçak Çinli ve Ermenistanlı bile var.

¾   
 Nüfusumuz epey kalabalık desene..

¾   
85 milyon normal
nüfus, normalin dışındakilerle birlikte 92-93
milyonuz
. Bir de 40 milyonluk

Afganistan’ın
4’te 1’inin göçürülmesi hazırlıkları
var; herhalde bize de birkaç milyon düşer ve Millî Hedefimiz olan
2023’te 100 milyon nüfusa yaklaşırız. Sonraki 10 yılda da imparatorluk kurarız
artık.

¾   
Afganistan
bize yakın mı usta?

¾   
Kalben ama
coğrafî olarak aramızda 4-5 bin
kilometre
mesafe var. Hatta arada koskoca İran var.

¾   
Avrupa’ya geçmek için mi bize geliyorlar?

¾   
Yok, Avrupa bize
geçmelerine çalışıyor.

¾   
Avusturya Başbakanı “Afgan mülteciler için komşu Türkiye daha uygun bir yer” demiş.

¾   
“Ordular, ilk
hedefiniz…” demiş, adres göstermiş.

¾   
Ama Dışişleri Bakanlığımız “Türkiye Avrupa
Birliği’nin sınır muhafızı veya sığınmacı kampı olmayacak” demiş?

¾   
İyi ya işte,
onlar da ‘adres güvenli’ demeye getirmişler. “AB masrafları üstlenirse sınır

muhafızlığı
da yaparız, kamp da kurarız” demektir bu. İş
paraya bakar çekirge
!

¾   
Ekonomi göçle mi ayakta duruyor yani usta?

¾   
İnşaat ve turizm de vardı amma velâkin ilki obez oldu, hareket yeteneği kalmadı,
ikincisi içinse

maske-mesafe,
aşı-maşı tanımıyoruz, yeter ki para dönsün.

¾   
Yangınlar ne
ayak usta?

¾   
Onlar istihbarat yangınlarıdır çekirge; 10
günlük Bayram Tatilinde öyle sirkülasyon oldu ki

Yunanistan hasedinden çatladı. Onlar da yerli işbirlikçiler üzerinden nazara uğratma telaşındalar. Bizim de
göçmenler gündemini değiştirmemiz
gerekiyordu, işimize geldi.

¾   
Usta bana niye ‘çekirge’
diyorsun?

¾   
Çünkü 15 yaşındasın evladım ve zıplayarak level atlamaya çalışıyorsun. “Bıdı, bıdı, bıdı; çekirge”

Sayın Dostlarım

0

“Prof. Dr. Yasin Aktay 
“İşverenler, yatırımcılar, sanayiciler Suriyelilerden çok memnun. Çok
önemli bazı yerlerde Suriyelileri çekin, bu ülke ekonomisi çöker” sözleri ile
uluslar arası suç işlemektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve Suriyeli
sığınmacıları çalıştıran işverenleri uluslar arası hukuk karşısında töhmet
altında bırakmaktadır. Bu sözleri dolayısıyla şahsına dava açılmazsa ilerde
Türkiye Cumhuriyeti Devleti hakkında dava açtırılmasına zemin hazırlamıştır.
Çünkü İnsan hakları Bildirgesine göre sarf ettiği cümleler insanları eşitlik ve
kardeşlik zihniyetinden uzaklaştırmakta ucuz işçi çalıştırmak ve modern köleliğe
işaret etmektedir. 21. Yy. da bu suçtur. Aşağıda İnsan Hakları Evrensel
Bildirgesi’nin ilk maddeleri alınmıştır.

 

Saygılarımla

 

“İnsan Hakları Evrensel Bildirisi (Universal Declaration of
Human Rights ), Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu’nun Haziran 1948’de
hazırladığı ve birkaç değişiklik yapıldıktan sonra 10 Aralık 1948’de, BM Genel
Kurulu’nun Paris’te yapılan 183. oturumunda kabul edilen 30 maddelik İnsan
hakları evrensel beyannamesi’nin ilk dört maddesi”:

 

Madde 1

 

Bütün insanlar hür, haysiyet ve haklar bakımından eşit
doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler ve birbirlerine karşı kardeşlik zihniyeti
ile hareket etmelidirler.

 

Madde 2

 

Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi veya diğer
herhangi bir akide, milli veya içtimai menşe, servet, doğuş veya herhangi diğer
bir fark gözetilmeksizin işbu Beyannamede ilan olunan tekmil haklardan ve bütün
hürriyetlerden istifade edebilir.

 

Bundan başka, bağımsız memleket uyruğu olsun, vesayet
altında bulunan, gayri muhtar veya sair bir egemenlik kayıtlamasına tabi ülke
uyruğu olsun, bir şahıs hakkında, uyruğu bulunduğu memleket veya ülkenin
siyasi, hukuki veya milletlerarası statüsü bakımından hiçbir ayrılık
gözetilmeyecektir.

 

Madde 3

 

Yaşamak, hürriyet ve kişi emniyeti her ferdin hakkıdır.

 

Madde 4

 

Hiç kimse kölelik veya kulluk altında bulundurulamaz;
kölelik ve köle ticareti her türlü şekliyle yasaktır.

Yüküm Şiir

Kimseye benzememek gibi

Bir duygunun ağırlığı

Hep şiire akıyor

Var say ki tren geçiyor üzerimden

Tıkır tıkır, tıkır tıkır

Onca yük

Onca vagon

Ve onca gurbet

Gıkım çıkmasa da

Şiirim yine ciyak ciyak

 

Yükü hayalim olmayan

Ne çok gemi geçti gitti içimden

Olmaz ki böyle

Haksızlık bu dedim

Karadan çıkartma yapıyorum maviye

Yüküm şiir

Batma ihtimalim hiç yok

Yağmurlar hele bir yağmaya başlasın

Çoğaltsın kendini deniz

Uzakları yakın edeceğim

Sen o zaman gör beni

 

Gör beni ki

Nasıl diklenmişim haksızlığa

Nasıl sevmişim insanı

Dağı taşı otları

Ağaçları, kurtları kuşları

Bir güneş doğmuş alnımın çatına

Hilal gamze olmuş gül yanağıma

Sular serpmişim ciğer yangınıma

Pır pır kanat takmışım mavi göğün bulutlarına

Uçmuşum uçmuşum uçmuşum…/Zeytin Kelimeler