26.6 C
Kocaeli
Çarşamba, Haziran 17, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 401

Siya(h)set Yalanı Geçmişten Günümüze Ermeni Soykırımı

0

Edebiyat
Öğretmeni Fazlı Kartal ile Târih
Öğretmeni Fatih Yıldızlı’nın
müştereken hazırladığı 13,5 X 21 santim ölçülerinde 256 sayfalık eser, fanatik
Ermenilerin asılsız yalanlarını farklı bir üslûpla tesirsiz hâle getiriyor.

Sâde ve düzgün
Türkçesi; gelişmeleri merakları tahrik edecek, alakaları doruğa çıkaracak
üslûbu sebebiyle 3-5 saatte okunabilecek, fakat hazırlanması yıllarca devam
eden dolgun muhtevâlı bir eserdir. Birkaç ciltlik ansiklopediyi dolduracak
bilgiler, ustaca özetlenmiştir. Her biri büyük hacimli 205 adet kaynak eser,
Başbakanlık Osmanlı Arşivinden 48, Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivlerinden 107
belge incelenerek hazırlanmıştır. Eser bu hâliyle doktora veya doçentlik tezi hüviyetindedir.
Bilindiği gibi bu tür eserler, ince eleyip sık dokuyan jürilerden geçer not alabilmek
ve mesleğinde ilerleyebilmek isteyenler tarafından; gecesini gündüze, canını
dişine takarak hazırlanmaktadır. O eserlerde yanlışlık ve noksanlık yoktur. Bu
sebeple eserin yazarları gönül dolusu teşekkürleri hak ediyorlar.

Siya(h)set Yalanı alt bölümleri de
bulunan 4 ana bölümden oluşuyor.

Birinci Bölüm:
Türkler Öncesi Ermeniler’ başlığını
taşıyor. Bu bölümde Ermenilerin, kendilerine târihî bir geçmiş yaratma (uydurma
da denilebilir), ata-ecdat bulma, intisap edecekleri dini belirleme
çırpınışları özetleniyor.  Bu bölümde
‘Ermenilere Hükmeden Güçler’ başlığı altındaki bilgiler dikkat çekiyor:

*MÖ 521-MÖ 331:
Pers İmparatorluğu1   

*MÖ 331-MÖ 215:
Makedonya İmparatorluğu2 

*MÖ 215-MÖ 198:
Selefkiler (Selevkoslar)3

*MÖ 198-MS 224: Roma
İmparatorluğu ve Partlar4

*MS 224-5. Yüzyıl
başlarına kadar: Sâsâni İmparatorluğu5

*5.-7. Yüzyıllar
arasında: Bizans İmparatorluğu

*7.-10. Yüzyıllar
arasında Müslüman Araplar

*10. Yüzyıldan 1064
yılına kadar Bizans İmparatorluğu

*1064 yılında Türk
hâkimiyeti, arada İran ve 1828’de Rus hâkimiyeti

*1991’de bağımsız
(?!) Ermenistan.

(Bu bilgilerin milât öncesine âit
olanları büyük bir ihtimalle yalnızca Ermeni kaynaklarında ileri sürülen
iddialar olmalıdır.)

Ermeniler
târih boyunca hâkimiyeti altında bulundukları yönetimin mezâlimine mâruz
kaldılar. Baskılar sebebiyle din ve mezhep değiştirdiler. Yalnızca Müslüman
Arapların ve Selçukluların yönetiminde rahat ettiler, insanca yaşama hakkına
sâhip oldular. Osmanlı yönetiminde devlet idâresinde en üst mevkilerde
bulundular. Buna rağmen, asırlar süren alışkanlıkları sebebiyle, bulundukları
toprakları işgal eden milletler için, bir önceki efendilerine en üst seviyede
ihânet etmek, karakterlerinin değişmez özelliği olmuştur.

Fazlı Kartal ve Fâtih Yıldızlı’nın hazırladığı eserin İkinci
bölümünde Türk-Ermeni ilişkileri hakkında bilgiler veriliyor.

Üçüncü bölümde
vahşiyane cinâyet ve soykırım şeklindeki katliamları gerçekleştiren Ermeni
komiteleri anlatılıyor. Sultan İkinci Abdülhâmid Han’ın Ermeniler hakkındaki
değerlendirmesi de bu bölümde yer alıyor:

‘Rahat bir yürekle
söyleyebilirim ki Ermeni kavmi; Osmanlılığı en iyi benimsemiş ve en iyi temsil
etmiş kavimdir. Medeniyetimize hizmet etmişler, devletimizin bekasına
çalışmışlar, hizmetleriyle ve sadâkatleriyle mümtaz Osmanlılar çıkarmışlardır.
Ermenilerin bizden hiç şikâyetleri yoktu. ‘Fakat
Rusların Bulgaristan üzerindeki emelleri oluşunca Osmanlı Devleti’nden yeni bir
parça koparmak için Ermenileri parmaklarına doladılar. Güvendikleri ajanlarla
öğretmenleri ele geçirdiler. Sonra da buldukları mâcerâ düşkünü Ermenileri
bizin aleyhimize çevirdiler. Aslına bakılacak olursa Ruslar Anadolu’da müstakil
bir Ermenistan kurulmasından yana değillerdi. Çünkü kendi sınırları içerisinde
Ermeniler vardı. O zaman bunlar da bağımsız Ermenilere katılmak isteyeceklerdi.
Rusların hesabı Ermenilerin ağzına bir parmak bal çalmak, Osmanlı’nın başına bir
gaile açmaktan ibâretti. Çok geçmeden buna İngiltere de Fransa da katıldı
.’

Evet,
Ermeniler târih boyunca ezildiler. İnsanca yaşama hakkına sâhip olduklarında
ise, ayı ile aynı yatağa girer gibi, ‘Osmanlı’dan
intikam almak isteyen devletlerin menfaatleri için kullanılmak
’ gibi bir
hatâya düştüler. Hâlâ o hatâlarından dönebilmiş değiller. Justin McCarthy,
Guenter Lewy, Bernard Lewis, Stanford Shaw, Halil İnalcık,Yusuf Halaçoğlu ve
Sükrü Server Aya gibi tecrübelilerden sonra ümit veren genç ve vatansever yazarlarımız
da yeni belge ve bilgilerle, yorumlarla millî dâvâmıza hizmet ediyorlar.

Dördüncü
Bölüm, “Ermeni mezâlimi sonucu Osmanlı
Devleti’nin ‘Tehcir Kanunu’nu Çıkarmak Mecburiyetinde Kalması

başlığını taşıyor. Söz konusu kanuna verilen isim hatâlıdır. 1915’ten günümüze
kadar aynı ismin resmî makamlar başta olmak üzere kullanılması ise bizim resmî
hatâmızdır.

Bilindiği gibi
Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan itibâren ‘Sevk
ve İskân Kanunu
’ gereğince ve çeşitli sebeplerle Anadolu dışındaki
bölgelere aileler sevketmiş onları orada iskân etmiş, yerleştirmiştir. Tehcir
bir mânâda, insanları yerlerinden yurtlarından göç etmeye zorlamaktır. İkinci
Dünya Savaşı’ndan sonra Stalin, Kırım Türkleri’ni ve Karadeniz’in kuzey
sâhillerinde yaşamakta olan Türk ve Türkî insanları Sibirya’ya sürgüne
göndermiştir. Tehcir budur. Çin Halk Cumhuriyeti’nin günümüzde, Doğu Türkistan
Türklerine uyguladığı da tehcirdir. Ermeniler, Birinci Dünya Savaşı’nda savaş
hâlinde olduğumuz Rus ordusuyla işbirliği yapmış, cephe gerisinde de suçsuz, silâhsız
ve kendini müdafaa etmekten âciz yaşlıları ve çocukları işkencelerle
katletmişlerdir. Bütün dünya ülkelerinde bu suçun cezâsı, idamdır. Osmanlı bu
cezâyı uygulamamış, büyük bir âlicenaplık göstererek suçluları, savaş dışındaki
bölgele sevk etmiş ve onlara orada arazi, ev vermiş, iskânını sağlamıştır.

Ermeniler,
mağdur edildikleri yalanını bütün dünyaya kabul ettirmek için milyonlarca kitap
yazdılar, filmler çektiler, kafa kâğıdında ‘Türk
olduğu belirtilen eblehleri satın aldılar, propagandalarını yaptırdılar ve
istedikleri neticeye ulaştılar.

Bu konuda
noksanlarımız, ihmallerimiz vardır. Noksanlarımızı gidermek, ihmallerimizi
hafifletmek için Fazlı Kartal ve Fâtih Yıldızlı gibi idealist yazarlara
da ihtiyacımız vardır. Devletimizin de bu tür kitapları, yardımcı ders olarak
okutması gerekmektedir. Bunlar yapılmadığı takdirde, Ermeni fanatizminin,
sahtekârlığının nerelere uzanacağı Siya(h)set
Yalanı
isimli eserde bütün yönleriyle anlatılmıştır. Hepimizin okumak,
okutmak, anlatmak ve öğrenmek, öğretmek mecburiyeti vardır.

Türk olduğu
bilinen Sümerlerin çok güzel ve mânâlı bir atalar sözü var: ‘Bilmiyorsan öğren, biliyorsan öğret!’

Millî
meselelerimiz için söylenmiş olmalı…

BİLGEOĞUZ
YAYINLARI:

 Alemdar Mahallesi Molla
Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer:
0.212-527 33 64 Whatsapp hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com 

 

1Pers
İmparatorluğu:
Günümüzdeki
İran halkını oluşturanlar tarafından MÖ 6. yüzyılda kuruldu. Târih boyunca Ahamenişler,
Partlar, Sâsâniler, Sâmâniler, Safevîler olarak anıldı. 1925 yılında ‘İran’
adını aldı. Uzun dönemlerde Türkler tarafından yönetilmiştir. 

2Makedonya
İmparatorluğu:

356-323 yılları arasında yaşayan Makedonyalı İskender tarafından kuruldu.
Babasının ölümü sebebiyle 20 yaşında yönetime geldi. Ahameniş İmparatorluğu’nu
ve Hindistan’ı işgal etti, dünyanın en geniş topraklarına sâhip oldu. 32
yaşında iken 323 yılında vefat etti.

 3Selefkiler (Selevkoslar): Makedonya
İskender’in kurduğu imparatorluğun dağılmasından sonra İskender’in
komutanlarından Selevkos tarafından kuruldu, MÖ 63 yılında dağıldı.

 4Partlar: Sâsâni Devletini MÖ 247-224 yılları
arasında yöneten hânedân. 

 

 

Alcatraz Kuşçusu (Bir 19 Mayıs Yazısı)

0

Alcatraz
Kuşçusu (Birdman of Alcatraz), yönetmenliğini John Frankenheimer’in yaptığı,
başrolünde ise Burt Lancaster’in rol aldığı 1962 ABD yapımı bir sinema
filmidir. Filmde, 19 yaşındayken birini öldürdüğü için 72 yıllık hayatının 53
yılını demir parmaklıklar ardında geçirmek zorunda kalan Robert Franklin
Stroud’un gerçek hayat hikâyesini anlatılmaktadır.

 

            Robert Stroud, kendi doğruları olan
son derece sağlam karakterli ve bir o kadar da isyankâr ruhlu bir mahkûmdur.
Süleyman Pekin ağabeyin tabiriyle, gerçek anlamda bir Müslümcüdür.

 

            Film, 1912 yılında Washington’daki
bir cezaevinde bulunan isyankâr mahkumların Kansas’taki yüksek güvenlikli
Leavonworth cezaevine trenle nakledilmeleriyle başlamaktadır. Nakil esnasında
hava çok sıcaktır ve trendeki tüm mahkûmlar kelimenin tam anlamıyla baygınlık
geçirmektedir. Ancak hiç kimse de sıcağa karşı bir çözüm aramamaktadır. Bizim
kahramanımız Stroud filmin daha bu ilk sahnesinde hemen kendini gösterir ve
trenin camlarından birini kırarak içerinin havlanmasını ve dolayısıyla da
serinlemesini sağlar. Ancak bu hareket Stroud’a pahalıya mal olur ve 30 gün
hücrede kalma cezası alır.

 

            Stroud’un yeni cezaevindeki günleri
hattâ yılları kolay geçeceğe benzememektedir. Zira daha hücre cezası biter
bitmez annesine laf eden bir çete üyesinin boğazına yapışıp onu döver ve tekrar
tam tecrid şartlarında hücre cezasına çarptırılır. Gardiyanlar, yaka paça onu
hücreye tıkmaya çalışırken, Cezaevi Müdürü Harvey Shoemaker çıkagelir ve
mahkûma, “neden böyle yapıyorsun? İnsanlara karşı neden böyle acımasız
davranıyorsun?” diye sorar. Stroud, müdüre “çünkü bir cerahat kuyusunda
yaşarsan, ona göre davranmak zorunda kalırsın!” diye cevab verir. Bunun üzerine
Müdür Harvey’in “pekâlâ, belki hücrede 30 gün daha kalırsan aklın başına gelir,
inadın kırılır!” sözü üzerine Stroud, “hiç sanmıyorum. Bu umuda fazla kapılma!”
diyerek, hücreye girerken bile idareye meydan okur.

Aslında, 
Müdür Harvey Shoemaker bildik mânâda devletin emir ve yasaklarını uygulayan
diğer devlet yetkililerinden farkı olmayan bir yönetim anlayışına sahip olsa
da, zaman zaman açığa çıkan merhamet duygusuyla kanunlar arasında kalmış bir
şahsiyettir. Gerçi, uyguladığı çoğu emirde kanunların söylediği vicdanına
galebe çalsa bile, huzursuz ve düşünceli görüntüsü, uygulamak zorunda kaldığı
kurallardan aslında pek de hoşnut olmadığını göstermektedir. Yâni, Müdür
Harvey, kanunlar ve vicdanı arasında çırpınıp durmaktadır. Zira Stroud’u
hücreye attırdıktan sonra Başgardiyan Kramer’in, “30 günlük hücre cezasının bu
kuşu adam edeceğini sanmıyorum, onu tamamen diğer mahkûmlardan tecrid edelim!”
diye teklifte bulunmasına sinirlenerek, asabî bir ses tonuyla, “ben hiçbir
insandan bu kadar kolay vazgeçmem Bay Kramer!” diyerek karşılık verir.

 

Stroud, hücre cezasını çektikten sonra tekrar
normal koğuşuna konulur. Fakat irili ufaklı yaptığı isyan ve idareye tavır alma
teşebbüsleri neticesinde defalarca hücre cezası almaktan kurtulamaz. Öyle ki, o
cezaevinde bulunduğu ilk yılların büyük bir bölümünü hücrede geçirmeye başlar.
Fakat hücrede geçirdiği aylar Stroud’u uslandırmamaktadır. İdareye karşı bir
harekette bulunurken, bu eylemin sonunda hücre cezasına çarptırılacağını bile
bile, geri adım atmayan tavrından taviz vermez. Cezaevi yönetiminin ona ceza
diye verdiği hücre hapsi, artık onun için bir mânâ ifâde etmemeye başlar. Çünkü
zihninde hücrenin kötü bir yer olduğu düşüncesini bertaraf etmiştir. Bir
hareket yaparken, o hareketin neticesinde bir ceza alacağı korkusunu yenerek
yapmıştır bunu. Bir yönetimin, kanunlarını, yasaklarını, cezalarını yerle
yeksan eden tek şey, Stroud’un yaptığı gibi umursamazlık tavrıdır. Kanun
koyucular için en tehlikeli insan tipidir Stroud gibiler. Nitekim insanları
yıldırmak ve itaatkâr yapmak için hâkim gücün elindeki en etkili silah
“cezalandırma”dır. Peki, karşınızdaki insan için vereceğiniz cezanın bir hükmü
yoksa, iradesi o cezaya boyun eğmiyorsa, ne yapabilirsiniz? Hiçbir şey! Burada,
gerçek hayattan alınma başka bir film kahramanı, “V for Vendetta” kod adlı Guy
Fawkes’in sözleri geliyor aklıma: “İnsanlar hükümetlerden korkmamalı;
hükümetler korkmalıdır insanlardan. Çünkü fikirlere kurşun işlemez!”. Fikirlere
işlemeyen kurşunu, zihinlere işlemeyen kurşun olarak da okuyabiliriz burada.
Neyse…

 

Çok geçmeden Stroud’un ceza ile yola
gelmeyeceğini anlayan Müdür Harvey, inadından vazgeçer ve ona insanî bir
tavırla yaklaşmaya çalışır. Onu diğer mahkûmlar ile birlikte ortak alana
çıkarır. Çamaşırhânede çalışmasına izin verir. Yâni âmiyane tabirle, onu
kazanmaya çalışır. Stroud, artık diğer mahkûmlar gibi cezaevi günlerini olağan
bir biçimde geçirmeye başlar. Bu, onun zaferidir. İdareye boyun eğmeden, yazılı
kanunlara itaat etmeden, cezaevindeki tüm sosyal haklarını geri kazanmıştır.

 

            Bir gün, Stroud’un dört yıldır
görmediği annesi, ülkenin diğer ucundan kalkıp ziyaretine gelir. Fakat Stroud’a
karşı gizliden gizliye husumet besleyen başgardiyan Kramer, işgüzarlık yapıp
görüş şartlarının oluşmadığı bahanesiyle bu ziyarete izin vermez. Bunu haber
alan Stroud, başgardiyanı hücresinin önüne çağırarak neden izin vermediğini
sorar. Kramer, “bu cezaevinin bazı kuralları var, herkes bu kurallara uymak
zorunda” der. Bunun üzerine Stroud, Kramer’e şu cevabı verir: “Yüreğindekilerin
tümü bu mu? Kurallar. Senin yüreğinde kurallardan başka bir şey yok mu?”

 

            Aynı gün akşam yemeğinde Stroud,
yemek esnasında gardiyan Kramer’in yanına gider ve kendisini rapor etmemesini
söyler. Kramer ise rapor konusunda ısrarlıdır. Bunun üzerine Stroud, Kramer’a
kendisini rapor etmemesi konusunda ısrar eder. Kramer’ın bu ısrar karşısındaki
hareketi, jopunu havaya kaldırıp Stroud’un kafasına indirmeye teşebbüs etmek
olur. Ancak o anda hiç beklenmedik bir şey yaşanır. Stroud, kendisinmi korumak
amacıyla cebinden bir “emanet” çıkartır ve ani bir hareketle gardiyan Kramer’ın
göğsüne saplar. Kramer ölmüştür.

 

            Stroud’un ikinci yargılaması çok
hızlı gerçekleşir. Stroud idama ve idam edileceği tarihe kadar da hücre
cezasına çarptırılır. Stroud, idam için gün sayarken annesi bu durumu
kabullenmez. Strooud’un annesi Washington’a gider ve bir senatör aracılığıyla
ABD Başkanı Wilson’un eşine ulaşır.Bayan Stroud’un First Lady’ya karşı ısrarlı
ricası sonuç verir ve ABD Başkanı Wilson, Stroud’un idam cezasını affeder.
Stroud, ömür boyu cezaevinde kalacak ve cezası da bir hücrede tek başına infaz
edilecektir.

 

            Müdür Harvey, idam cezasının
durdurulduğunu Stroud’a söylemek için hücresine geldiğinde, üzerinde psikolojik
baskı oluşturmak için şunları söyler: “Bir süre sonra idam edilmediğin için
pişman olmaya başlayacaksın. Çünkü kalan hayatını bu delikte geçireceksin.
Burası tüm hayatın boyunca senin evin olacak. Düşün bunu. Volta atmak için bile
öteki mahkûmlarla bir araya gelmene izin verilmeyecek. Hayatın boyunca yemeğini
yalnız yiyeceksin. Ve yapacak işin olmayacak. Tek işin, saatleri, günleri,
yılları saymak olacak. Ve öldüğün zaman yanında kimse olmayacak.” Kahramanımız
Stroud, Müdür Harvey’e tek kelime ile cevap verir: “Bundan daha kötüsünü de
yapamazsın ya. Bak şu ânda benim için yapılan darağacını söküyorlar.”

 

            Stroud, bu düşünceler içinde boğuşup
hücrede hayatta kalmaya çalışırken, havalandırmaya çıktığı yağmurlu ve
fırtınalı bir akşam, yerde yaralı hâlde yatan yavru bir kuş bulur. Aslında o
minik serçe, o saatten sonra ömrünün sonuna kadar onu ayakta tutacak ve tüm
duygu dünyasını değiştirecek zincirin ilk halkası olacaktır. Fakat Stroud,
henüz bunun farkında değildir. Stroud’un amacı; ilk başta o minik kuşun
yarasını tedavi edip karnını doyurduktan sonra salıvermektir. Ama o kuş
sayesinde hayata tutunduğu için o kuşu bırakmaya gönlü elvermez. Minik kuşun da
onu terkedip gitmeye niyeti yoktur esasında. Şimdiye kadar insanların kaçtığı
ve ön yargılı davrandığı bu katilin yüreğine, bu minik serçe dokunur. Stroud,
minik kuşun hayatını kurtarmış, minik kuş da Stroud’u hücrede hayata
bağlamıştır. Birbirlerine canlarını borçludurlar bir bakıma.

 

Başka bir cezaevine tayini çıkan Müdür
Harvey’in yerine gelen yeni Müdür Younger mahkûmları tanımak için hücreleri
gezerken, Stroud’un hücresindeki kuşun bir insan gibi yaptığı hareketleri
görünce, hayretler içinde kalır ve o zamana kadar yasak olmasına rağmen
mahkûmların kuş ve evcil hayvan beslemelerine izin verir. Hücrelerde kuş ve
evcil hayvan beslemenin serbest bırakılmasıyla o günden sonra cezaevi
koridorlarındaki ölüm sessizliği yerini kuş cıvıltılarına bırakır. Kahramanımız
Stroud’un sayesinde, cezaevi adeta kuş cennetine döner.

 

            Bir süre sonra cezaevi
koridorlarında yankılanan kuş cıvıltıları azalmaya gitgide sesleri kesilmeye
başlar. Zira kuşlar daha önce teşhisi ve tedavisi olmayan bir çeşit salgın
hastalığa yakalanmaya başlamıştır. Hastalık bulaşan her kuş bir süre sonra
ölmektedir. Stroud, bu ölümler karşısında boş durmaz ve umutsuzca da olsa
cezaevi kütüphanesinde bulunan tüm tıp üzerine yazılmış kitapları karıştırmaya
başlar. Dahası gardiyanlara dışarıdan getirmek için akademik kitap siparişleri
verir. Okuduğu kitaplardan çıkardığı bazı sonuçların ve cezaevi şartlarının
verdiği imkânlar dâhilinde terkipler yapmaya, deneme-yanılma yoluyla formüller
ve ilaçlar hazırlamaya başlar. İlkokul 3. sınıftan terk olan kahramanımız,
verdiği uğraşlar sonunda, daha önce tıb dünyasında bulunmamış bir hayvan
ilacının buluşunu yapar. Ve o buluşu sayesinde kuşların ölümünü durdurur.
Şöhreti, cezaevi dışındaki tıb çevrelerine kadar ulaşır. Ona “kuş doktoru”
demeye başlarlar. Bulduğu ilaç hakkında dergilerde yazılar, makaleler yayınlanmaya
başlar.

 

            Fakat Stroud için başdöndürücü bir
hızla gelişen bu güzel günler Washington’un dikkatini çeker ve yeni kurulan
Federal cezaevleri birimi Leavenworth cezaevine bir yazı yollayarak,
mahkûmların kuş beslemesinin yasaklanacağını bildirir. Mahkûmlara hücrelerinde
olan kuşları idareye teslim etmeleri için 60 gün süre verilir. Fakat Stroud’un
kanunlar karşısında pes etmeye niyeti yoktur. Annesi ve eşinin yardımıyla
dışarıda bir kamuoyu oluşturarak sivil toplum kuruluşlarının harekete geçmesini
sağlar. STK’ların yaptığı eylemler ve gazete yazarlarının yoğun kamuoyu
baskısından bunalan Washington yönetimi geri adım atarak yapılan eylemleri
durdurması için anlaşma yapmak üzere Stroud’un hücresine eski bir tanıdık olan
Müdür “Harvey Shoemaker”i gönderir. Stroud, yandaki hücrenin duvarının
kırılarak kendi hücresine katılması şartıyla antlaşmayı kabul eder. Stroud, pes
etmeyen iradesi sayesinde bu işten de kârlı çıkmıştır. Yakın zamana kadar,
elindeki tüm kuşlardan olacakken, şimdi kuşlarını daha da çoğaltmak için iki
hücrelik mekâna kavuşur.

 

            Stroud, tüm dünyaya kapalı o küçük
hücresinde, artık kendini kuş ve hayvan hastalıklarını tedavi etmek için
çalışmalar yapmaya adar. Sitoloji, morfoloji, biyokimya alanında yazılmış
neredeyse tüm kitapları okumuş ve okuduklarını hücresindeki kuşlar üzerinde
tatbik etme yoluna gitmiştir. Bu çalışmaları sonucunda, Hemorajik septisemi,
kuş difterisi, aspergillos, kuş kolerası gibi daha adını söylerken bile dilinin
dönmediği kuş hastalıklarının tedavisini bulur. Hattâ daha sonra milyonlarca
tavuğun telef olmasını önleyecek tavuk felci aşısını icat eder.

 

O daracık hücreye, iki insanın canını alan
bir katil olarak giren Stroud, şimdi milyonlarca canlının hayatını kurtaran bir
bilim adamıdır. Tüm çalışmalarını “Stroud’un Kuş Hastalıkları” adlı yedi yılda
yazdığı bir kitapta toplar. Yazdığı kitap, o zamana kadar hayvan hastalıkları
dalında yazılmış en kapsamlı kitaptır.

 

Cezaevi Müdürü, revir doktoruna, Stroud’un
yazdığı kitapın zırvalık mı yoksa ilmî bir kitap mı olduğunu sorar. Kitabı
inceleyen doktor, Stroud’un bir dahi olduğunu söyler. Bu durumu kabullenmekte
zorlanan müdür, “neden dahi; topu topu kuşlar hakkında bir kitap yazdı diye
mi?” der. Bunun üzerine doktor şu cevabı verir müdüre: “Hayır, bu yüzden değil.
3. sınıf bir eğitimle, kan bilimi, doku bilimi ve anatomi konularında uzman
oldu. Bu çalışmalar üniversitede laboratuarlarda, profesörler eşliğinde bile
zorken, bir hücrede kendi başına yapması hayal bile edilmesi zor bir başarı.”

 

Fakat hücrede yatan bir katilin şöhreti
devleti rahatsız etmeye başlar. Stroud’un kurulu düzenini yıkmaya karar
verirler. Cezaevinde yatan bir mahkûmun düzenini yıkmanın en bilindik yolu da
onu başka cezaevine sevk etmektir. Devlet de öyle yapar. Bir gece yarısı
Stroud’un hücresine giren sevk memurları sadece kıyafetlerini bir torbaya koyup
hazırlanmasını isterler. Artık kuşlara veda vaktinin geldiğini anlayan Stroud,
gözü yaşlı hâlde bir yandan kıyafetlerini toplarken, bir yandan da geride
bırakacağı kuşlarının ilaçlarını vermeye çalışır. O hâlde bile kendi durumunu
değil, geride bırakacağı kuşlarını düşünmekten vazgeçmez. Zira o kuşlara bir
minnet borcu vardır. O kuşlar sayesinde hayata tutunmuş, bilime yaptığı
katkılarla insanlara kötü biri olmadığını isbat etmiştir. Bir bakıma, yeniden
insan olduğunu hatırlamayı hayvanlardan öğrenmiştir.

 

Stroud, şimdiye kadar hiç kimsenin kaçmaya
muvaffak olamadığı, ABD’nin en güvenli hapishanesi olan San Fransisco’daki
Alcatraz ada cezaevine nakledilir.

 

Aranızdan “bu yazının 19 Mayısla ne alakası
var?” diyenler çıkabilir. Bu soruyu, Stroud’la Türk gençliği arasındaki kader
ortaklığını keşfeden değerli dostlarım cevaplasınlar lütfen. Bu kadar uzun
yazdıktan sonra bir de cevap yetiştirmek zorunda bırakmayın beni.

 

            (Filmin hikayesinin anlatıldığı
kısmın önemli bir bölümü Sabahattin Arslan’ın
https://akademyadergisi.com/birdman-of-alcatraz-alcatraz-kuscusu/#:~:text=Kahraman%C4%B1m%C4%B1z%20Robert%20Franklin%20Stroud%2C%2070,cezaevi%2C%20onun%20son%20dura%C4%9F%C4%B1%20olacakt%C4%B1r. linkinde yayınlanan
Birdman of Alcatraz – Alcatraz Kuşçusu adlı yazısından alınmıştır. Filmin
detaylı hikâyesini bu linkten okuyabilirsiniz)

İyi ki, Atatürk 19 Mayıs’ta Samsun’a Ayak Basmış!

Tazeliğini yitirmeyen yazılar…

 

19 Mayıs’ın bu yıl
102.yılı… Nasıl anacağız bilmiyorum! Ancak yüzüncü yılını nasıl andık onu da
hatırlamıyorum. Demek kayda değer bir şekilde anmamışız ki; hafızamda bir şey
kalmamış. Aksi olsaydı hatırlardım.

 

Hâlbuki 19 Mayıs gibi olaylar sadece biz Türkler için değil hangi
millet için olursa olsun çok önem teşkil eden olaylardır. Bu sebeple
unutulmaması ve dönemin şartlarının sebep sonuç ilişkileri ile
anlamlandırılarak yaşayan halka ve genç nesillere anlatılması gerekir.

 

Bir Belçika seyahatimde beni Waterloo Savaşı’nın (1815) yapıldığı
alana götürmüşlerdi. Orada savaş her yıl nerede ise birebir canlandırılıyor ve
savaşın dünya tarihine verdiği yön binlerce insana anlatılıyordu.

 

19 Mayıs 1919’un bunlardan ne farkı var?

 

Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs’ta Samsun’a ayak basmasa, Türk’ün
İstiklal Savaşı’nı başlatmasa acaba bugün nasıl bir dünya ile karşı karşıya
olurduk? Ya biz Türklerin ahvali ne olurdu?

 

Onun için dış güçler ve onların yerli işbirlikçileri 19 Mayıs’ı, 23
Nisan’ı, 30 Ağustos’u, 6 Ekim’i, 29 Ekim’i, 10 Kasım’ı, Atatürk’ü ve onun
mücadele arkadaşlarını, yapılanları unutturmak ve üstünü örtmek isterler…

 

Biz Türklerde buna karşılık başta 19 Mayıs olmak üzere tarihimize yöne
veren önemli günleri hakkıyla anmak ve onların bizim için teşkil ettiği önemi
yeni nesillere anlatmak zorundayız.

 

Bir 19 Mayıs daha geldi; Türk çocukları bu günü anlam ve önemine
binaen kendisine yakışır bir şekilde anmalıdır. Hem de kimseden bir şey
beklemeden.

 

19 Mayıs bizim yani Türklerin tarihinde bir kırılma noktasıdır. Bu
önemli günü; öncesi ve sonrası ile virüs nedeni evde kaldığımız zamanda
çocuklarımıza ve torunlarımıza anlatalım… Geleceği genç nesillere bırakmak
için hazırlık yapalım!

 

Atatürk’te bizden böyle isterdi..

Kayıt Dışı Siyasetin Gücü

Sedat Peker’in 5. videosu
çıktı, bakalım yeni bir izlenme rekoru kırılacak mı? Videoların
tamamının izlenme sayısı 15 milyonu geçti.

Bunları yorumlayan videolar,
köşe yazıları, haberler ve TV yorumlarıyla Peker’in en az 30-40
milyonluk bir kitleye mesajlarını ulaştırabildiğini gösteriyor.

Siyasetin kayıtlı
aktörleri olan Cumhurbaşkanından muhalefet
liderlerine kadar hiçbirinin ulaşamadığı bir iletişim başarısı bu.

“Organize Suç Örgütü Lideri”
Sedat Peker’in bu alakayı görmesinin O’nun şahsına karşı duyulan bir sempatinin
sonucu olduğunu sanmıyorum.

Muhtemelen halkımızın
çoğu resmî açıklamalarda gerçeklerin gizlendiği veya örtüldüğüne inanıyor.

Devleti yönetenlerin, kayıt dışı siyasi aktörlerle, çeşitli
ilişkiler ve iş birlikleri oluşturduğuna dair yaygın
bir kanaat var.

Bunların iç kavgaları sebebiyle birbirleri hakkında ifşa ettikleri bilgilerden, “resmi kaynakların gizlediği vahim
gerçekleri” öğrenmek için bu tür kaynakları merakla takip ediyor.

Halkımız “görevi
siyaset olmadığı halde, siyasetçilerden çok
daha fazla belirleyici olan kayıt dışı unsurların” gücünün nerelere kadar uzandığını anlamaya
çalışıyor.

************************

Kayıt Dışı Ekonomi

Türkiye’de Kayıt Dışı Ekonominin
GSYH’a oranı konusunda çeşitli
çalışmalar var. Türkiye ekonomisi için kayıt dışı ekonominin büyüklüğü yapılan
hesaplara göre %29 civarında. Bu
oran zengin Batı ülkelerinde %10’un altında bulunuyor.

“Kayıt dışı ekonomi, bir çeşit resmi olmayan ekonomidir.” Bir başka ifadeyle “Kayıtdışılık, genellikle, devletten gizli yürütülen yasal
ekonomik faaliyet olarak tanımlanmakta olup, kayıt
dışı işletmeler, kayıtlı olup bazı ekonomik faaliyetleri kayıt altında olmayan
işletmeler ve serbest meslek erbapları gibi kategorileri kapsamaktadır.”

Sosyal güvenlik sistemine kayıt
ettirmeden işçi çalıştırma olayı, naylon
fatura, vergi cenneti adalarda kurulan
şirketler üzerinden yapılan ticaret gibi vergi
kaçırmak maksatlı birçok uygulamaları bu
kapsamda sayabiliriz.

Bunlara yasal olmayan ekonomik faaliyetleri yani izinsiz ithalat ve ihracatı, kısaca kaçakçılık
faaliyetlerini de ilave ediniz. Akaryakıt,
içki, sigara, çay, kahve, telefon gibi
kullanımı yasal olan mallar ile uyuşturucu, insan ve organ kaçakçılığı
gibi yasal olmayan alanlarda çok büyük paralar
dönüyor.

Bu işlemleri yürüten
mekanizmanın en önemli figürleri ise mafya
veya organize suç örgütü denilen
oluşumlar. Bunların bir kısmı iş adamı veya siyasetçi kimliğiyle görülebiliyor. Bir kısmı da siyasetçi ve
bürokratlarla sıkı fıkı ilişkiler içinde olan aktörler olarak.

Bu anlamda baktığımızda “Organize
Suç Örgütü Lideri” olarak anılan Sedat Peker ve Alaattin Çakıcı’nın kaçakçılık
işlerine bulaşmış olduğuna dair bir bilgi yok. Bu alanın babaları veya
baronları başka. Ancak bu “kabadayıların”
devlet içinde bazı unsurlar tarafından belli amaçlar için kullanıldığı
anlaşılıyor.

Fakat Sedat Peker’in
videolarında uyuşturucu kaçakçılığı
konusu da geçiyor. Kolombiya’dan Türkiye’ye gönderilmek üzere iken Kolombiya
güvenlik güçlerince yakalanan 4,9 ton kokain konusu çok önemli. Bu miktar kokainin piyasa değerinin 1 milyar
dolar civarında olduğu bildiriliyor.

Peker bu dehşet verici
miktardaki kokain kaçakçılığı ile “derin
devletin başı” diye andığı Mehmet Ağar’ın “çöktüğünü” iddia ettiği, Ağar’ın ise “Müdürüyüm” dediği, marinayı ilişkilendirmeye çalıştığı
görülüyor.

Kabadayılar aleminin diğer “Reis”i
Çakıcı da bir video çekerek Peker’e “sus”
mesajı verdi.

Kayıt dışı ve yasadışı faaliyetler için savcılıklar ve hukuk harekete geçeceğine Reisler arası “racon” devreye sokuldu. Ama Peker konuşmaya devam etti ve
edeceğini söyledi.

Ancak hala bu dehşet verici
iddiaları soruşturmak için savcılar harekete geçmedi. Cumhuriyet tarihinin en
kudretli devlet başkanından da tek bir söz çıkmadı.

************************

Siyasetin Merkezi Kayıt Dışına Kaydı

Bütün dünyada kayıt
dışı ekonomi olduğu gibi kayıt dışı
siyaset aktörleri de var. Fakat ülkelerin
gelişmişlik seviyesi ve kişi başına düşen milli gelir seviyeleriyle orantılı
bir kayıt dışı siyaset olduğu kanaatindeyim.

Ayrıca kayıt dışı ve
yasa dışı ekonomi oranı ne kadar yüksekse, kayıt
dışı siyaset oranı da o kadar yüksek oluyor.

Çünkü bu tür faaliyetlerin
sorunsuz yürütülebilmesi için siyasetçi ve bürokrat desteği şart. Siyasetin finansmanı için de çok paraya
ihtiyaç var.

İki taraf birbirini destekleyince siyasetin merkezinin, meşru
zeminden kayıt dışı alana doğru kayması mukadder oluyor.

Kayıt dışı siyaset oranı yükseldikçe milli iradenin Meclis’e doğru yansıması mümkün olmuyor ve bürokraside
liyakat yerine sadakatin esas alınmasına yol açıyor.

Türkiye’de Ak Parti döneminde “kayıt
dışı siyasi aktörler” olarak cemaatler,
tarikatlar, yandaş medya, parti içi hiziplerden sonra, tamamen yasadışı
aktörlerin yani mafya ve “derin devlet”
denilen birtakım insanların öne çıktığı anlaşılıyor.

Peker konuştukça endişelerimiz
büyümekte. Ülkemiz sanki “Kurtlar Vadisi”
gibi. Yasal ve yasadışı güçlerin kirli ilişkiler ağı ile kuşatılmış ve karanlık
güçlerin mücadele alanına dönmüş.

Kafamızda deli sorular:

Bizim iktidar zannettiklerimiz
ne kadar muktedir? Bizim muktedir zannettiklerimizin arkasındaki görünmeyen payandalar
kimler?

Oy vererek devletimizi
yönetsinler, milletimizin varlıklarına sahip çıksınlar diye seçtiklerimiz
içinde kimler kirli ilişkiler içinde?

Konuş Sedat Peker konuş! Bütün
pislikler ortaya çıksın. Çıksın ki temizlenebilelim.

 

Gazi Mustafa Kemal Paşanın Anlatımıyla 19 Mayıs 1919

       Milletler yaşadığı topraklarda öylesine
önemli olaylar, dönemlerle karşı karşıya kalırlar ki! Bu dönemler; onların
geleceklerini şekillendiren, yaşamlarına şekil veren değer yargılarını da test
eder.   

     Türk Milleti binlerce yıllık tarihi boyunca
pek çok önemli olaylarla, dönemlerle karşı karşıya kalmış ama daima doğup büyüdükleri
topraklara, atalarımızdan devir alınan emanetlere, vatan, bayrak, inanç,
gelenek, görenek, dil birlikteliği, ülkü beraberliği gibi değerlere sahip
çıkmış; özgürlüğümüz ve bağımsızlığımız için nesiller boyunca binlerce vatan
evladımız bu uğurda hayatlarını seve, seve feda etmiş ama tarihin hiçbir
döneminde düşmanına diz çökmemiştir.

    19 Mayıs 1919:

   1’nci
Dünya Savaşından yenik çıkan Osmanlı Devletinin, Mondros Mütarekesiyle
paramparça edilmesinden, topraklarının düşman işgaline uğramasından sonra; sadece
milletine güvenen büyük bir dâhinin Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde,
milletçe esaretten kurtuluşa gidişimizin başlangıç tarihi, 98 yıllık Türkiye
Cumhuriyeti Devletinin kuruluşuna giden yolda atılan ilk adımın tarihe iz
düşümüdür.

    İşte Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın anlatımıyla 19
Mayıs 1919’un önemi ve tarihsel gerçeği:

 ‘’
Vahdettin kabinelerinde benim için iki zıt fikir vardı: Biri beni lehlerinde
kazanmaya çalışanlar, diğeri hiçbir suretle itimat edilmemek lazım olduğunu
iddia edenler! Aylarca münakaşalardan sonra hangi fikir kazanmış, bilir
misiniz: Mustafa Kemal’e emniyet edilemez! Mustafa Kemal İstanbul’da birtakım
menfi telkinler, belki hazırlıklar yapıyor. Bu adamı İstanbul’dan uzaklaştırmak
lazımdır.

 ‘’Mustafa Kemal’i Anadolu
dağlarına atmalı ve orada çürütmeli!’’ Nihayet bu karar üzerinde mutabık
kalmışlar. Bunu işiten yakın arkadaşlarım beni tebrik ettiler.

 Beni İstanbul’dan çıkarmakla
ağır bir yükten kurtulacaklarını zannedenler, makul bir sebep aramakla meşgul
idiler. Nihayet bu sebep, işgal kuvvetleri subaylarının raporları ile dolu bir
dosya halinde ellerine geldi. Bir gün Harbiye Nazırı rahmetli Şakir Paşa beni
makamına davet etti (29 Nisan 1919). Bürosunda karşısına oturdum. Bir tek
kelime söylemeksizin bana dosyayı uzattı:

. Bunu okur musunuz? Dedi.

 Dosyayı baştan nihayetine kadar
gözden geçirdim. Özeti şu idi: ‘’Samsun ve havalisinde birçok Rum köyleri
Türkler tarafından her gün tecavüze uğramaktadır. (aslında tam tersine Samsun Sancağında Rum Pontus yanlısı 50’den fazla
çete türemiş, asayiş denen bir şey kalmamıştı. Türk köylerinin de bu çetelerden
kendilerini korumak maksadıyla silahlandığı bilinen gerçekti.)
İstanbul
Hükümeti bu vahşi tecavüzlerin önüne geçememektedir. Bu havalinin emniyet ve
huzurunu temin etmek insaniyet namına borcumuzdur’’. Raporlar İstanbul
Hükümetine verilirken, bir de protesto ilave edilmişti:

‘’Bu tecavüzleri men etmek lazımdır. Eğer siz aciz iseniz, vazifeyi biz
üstümüze alacağız…’’

 İşgal kuvvetleri komutanlığınca
Osmanlı/İstanbul hükümetine verilen bu kesin uyarıdan sonra Mustafa Kemal
Paşanın Samsun ve havalisinde olduğu iddia edilen bu olayları incelemek adına
9’ncu Ordu Birlikleri Müfettişi olarak görevlendirilmesi, Gazi’nin bir an önce
Anadolu’ya geçerek, yakacağı istiklal meşalesi için bulunmaz bir fırsat
yaratmıştı. İstanbul’dan ayrılmadan önce Hükümet üyelerine veda etmek istedi…

 İstanbul Hükümetinin Bakanlarına veda:

‘’…… Başka ziyaretlerde de bulunmak lazımdı. Harbiye Nazırını,
Sadrazamı, Dâhiliye Nazırını aradım (15 Mayıs 1919) Hiçbiri makamında yoktu.
Toplantı halinde imişler. En kestirmesi Babıâli’ye gidip kendilerine haber
vermekti. Beni Sadaret bekleme salonuna aldılar. Benim geldiğimi duyan bazı
nazırların da salona geldiklerini görerek biraz şaşırdım. Mehmet Ali Bey beni
meraktan kurtardı:

. Allah Allah ne küstahlık… İşittiniz mi efendim, Yunanlılar İzmir’e
çıkıyor…

Bu sözleri Bahriye Nazırı doğruladı.

. Ya… Dedim,
bu da mı oldu?

. Evet…

Ne yapmayı
tasavvur ediyorsunuz? Diye sordum.

. Protesto
edeceğiz! Cevabını verdiler.

. Bu
lazımdır, doğrudur. Ancak böyle bir protesto ile Yunanlıların İzmir’den geri
çekileceklerine ihtimal veriyor musunuz?

 Yüzüme baktılar:

. Fakat başka
ne yapabiliriz? ’’

 Samsun’a
hareket etmeden önce Padişah’la Son Buluşma:

‘’…….Yıldız Sarayı’nın ufak bir salonunda Vahdettin’le adeta diz dize
denecek kadar yakın oturduk. (16 Mayıs 1919) Sağında dirseğini dayamış olduğu
bir masa, üstünde bir kitap var. Salonun Boğaziçi’ne doğru açılan penceresinden
gördüğüm manzara şu: Birbirine paralel hatlar üzerine düşman zırhlıları!
Bordalarındaki toplar sanki Yıldız Sarayı’na doğrulmuş! Manzarayı görmek için
oturduğumuz yerlerden başlarımızı sağa sola çevirmek kâfi idi.

 Vahdettin hiç unutamayacağım şu
sözlerle konuşmaya başladı:

. Paşa, paşa! Şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunların hepsi
kitaba girmiştir (elini kitabın üzerine bastı ve ilave etti), tarihe geçmiştir.
(O zaman bunun bir tarih kitabı olduğunu anladım. Dikkatle ve sükûnetle
dinliyordum). Bunları unutun dedi; asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim
olabilir. Paşa, paşa devleti kurtarabilirsin!

    Bu son sözlerden hayrete düştüm. Acaba
Vahdettin samimi mi konuşuyor? O Vahdettin ki yabancı hükümetlerin yüzüncü
derecede aletleri ile temas arayarak, devletini ve saltanatını kurtarmaya
çalışıyordu. Bütün yaptıklarından pişman mı idi? Aldatıldığını mı anlamıştı?
Fakat böyle bir tahmin ile başka bahislere girişmeyi tehlikeli addettim.
Kendisine basit cevaplar verdim;

  
Hakkımdaki teveccüh ve itimada arz-ı teşekkür ederim. Elimden gelen
hizmette kusur etmeyeceğime emniyet buyurunuz.

   Söylerken, kafamdaki muammayı da halletmeye
uğraşıyordum. Çok iyi anladığım, veliahtlığında, padişahlığında bütün his ve
fikirlerini, temayüllerini tanıdığım adamdan nasıl yüksek ve asil bir hareket
bekleyebilirdim? Memleketi kurtarmak lazımdır, istersem bunu yapabilirmişim.
Nasıl? Hemen hüküm verdim: Vahdettin demek istiyor ki, hiçbir kuvvetimiz
yoktur. Tek dayanağımız İstanbul’a hâkim olanların siyasetine uymaktır. Benim
memuriyetim, onların şikâyet ettikleri meseleleri halletmektir. Eğer onları
memnun edebilirsem, memleketi ve halkı bu siyasetin doğru olduğuna
inandırabilirsem ve bu siyasete karşı gelen Türkleri yola getirirsem,
Vahdettin’in arzularını yerine getirmiş olacaktım.

. Merak buyurmayınız efendimiz, dedim. Nokta-i nazar-ı şahanenizi
anladım. İrade-i seniyeniz olursa… Hemen hareket edeceğim ve bana emir
buyurduklarınızı bir an unutmayacağım.

 ‘’Muvaffak ol’’ hitab-ı
şahanesine mazhar olduktan sonra, huzurundan çıktım. Naci Paşa, padişahın yaveri,
fakat benim hocam, derhal benimle buluştu. Elinde ufak bir muhafaza içine bir
şey tutuyordu:

. Zat-ı Şahanenin hatırası dedi.

 Kapağının üzerine Vahdettin’in
isminin ilk harfleri işlenmiş bir saatti. ‘’Peki, teşekkür ederim’’, dedim.
Yaverim aldı. Sonra sanki Yıldız Sarayından çıktığımızı ve hareket etmek üzere
olduğumuzu gizlemek, saklamak ister gibi bir ihtiyatla, ayaklarımızın
patırtısını işittirmekten korkarak, saraydan uzaklaştık…’’

    Mustafa Kemal Paşa; padişahın iradesiyle
görevlendirildiği 9’ncu Ordu Komutanlığı Müfettişliği göreviyle ilgili olarak
tüm hazırlıklarını tamamlamış, kendisine verilen görev emriyle birlikte
Karadeniz’e açılmaya artık hazırdır, Bandırma vapuru da hazır…

  
Samsun’a Doğru:

  ‘’………Artık Şişli’deki evi
bırakmak üzereyiz. Bandırma vapuru Galata rıhtımında hazır, bildiğimiz bu!

 Karargâhımızdan olanlar
belirlenen saatte rıhtımda toplanmış olacaklardı. Otomobil kapımın önünde idi.
Evdeki vedaları bitirmiştim. Tam o sırada gelerek beni büroma götüren bir
dostum (Rauf Orbay), aldığı bir habere göre benim ya hareketime müsaade
edilmeyeceğini yahut vapurun Karadeniz’de batırılacağını söyledi.

  
Yıldırımla vurulmuşa döndüm. Daha sonra vaktiyle uzun süre yanımda
çalışan bir kurmay da gelerek, mahiyetinde çalıştığı bir damattan aynı şeyleri
öğrendiğini bildirdi. Bir an yalnız kaldım. Ve düşündüm. Bu dakikada
düşmanların elinde idim. Bana her istediklerini yapamazlar mıydı? Beynimden bir
şimşek geçti:

   Tutabilirler, sürebilirler, fakat öldürmek!
Bunun için beni Karadeniz’in coşkun dalgaları arasında yakalamak lazımdır.

    Bu ihtimal mantıklı idi. Ancak benim için
yakalanmak, hapsolmak, sürülmek, düşündüklerimi yapmaktan alıkonulmak, hepsi
ölümle denk idi.

  
Hemen karar verdim, otomobile atlayarak Galata rıhtımına geldim. Baktım
ki rıhtıma yanaşmış olacağını sandığım vapur uzaklardadır.

  
Sandallarla vapura gittik. Kaptana yola çıkmak için emir verdimse de,
Kız Kulesi açıklarında muayeneye tabi tutulduk. Birkaç yabancı subay ve askeri
bizi yoklayacaklardı. Muayene uzayıp gitti. Gelip gidildiğine göre acaba
bunlarla şehirdekiler arasında bir muhabere mi vardı?

    Maksat beni tevkif etmekse, bütün bu şeylere
lüzum yoktu. Sıkılıyordum. Bir kararsızlık da olabilir diye düşündüm. Bundan
istifade edebilmek için kaptana hazırlıklarını çabuklaştırmasını söyledim.

    Yirmi yedi yıllık ihtiyar kaptan demir
aldırmaya başladı. Ben kaptan yerinde idim. İngiliz Subay ve askerleri dışarı
çıktılar. Hareket ettik. (16 Mayıs 1919, Cuma saat: 14.50)

     Karadeniz Boğazı’ndan çıkarken, kaptana
tehlikeleri anlattım. Cevap verdi:

. Ne aksi, dedi, bu denizi pekiyi tanımam, pusulamızda biraz bozuk…

    Mümkün olduğu kadar kıyıları takip etmesini
tavsiye ettim. Çünkü bundan sonra benim tek istediğim, Anadolu’nun bir kara
parçasına ayak basmaktan ibaretti…’’

    Devrime İlk Adım:

  ‘’Ve
nihayet 19 Mayıs 1919 Pazartesi sabahı Mustafa Kemal Paşa, saat 07.00 sularında
Samsun’a çıktı. Dil İskelesi’nden Anadolu toprağına ilk adımın attığında
yeniden doğmuş gibiydi. Aylardan beri süren kâbus artık sona ermişti. Mustafa
Kemal Paşa ve beraberinde tek tek kendisinin seçtiği 18 arkadaşı vardı. Devrime
giden yolda ilk adımı bu arkadaşlarıyla birlikte atacaktı.

   Samsun limanı yetersiz olduğu için açıkta
demirleyen ‘’Bandırma’ya’’ Samsun’daki tümenden Binbaşı Mahmut Ekrem Bey
yanaşmış, Paşa ve karargâhını alıp karaya çıkartmıştı.

    Görünüşte diğerlerinden pek de farklı
olmayan, sıradan bir günü yaşamaya hazırlanıyordu Samsun. İzmir’in işgali
üzerine duyulan tepkinin getirdiği gerginlik, Rum Pontus Çetelerinin yarattığı
tedirginlik, halkın bakışlarından okunan yorgunluk bir bakışta fark ediliyordu.

    Eğer Samsun’u üç kelime ile anlatmak gerekse,
şu söylenebilirdi; yorgun, kızgın, bezgin…’’

   Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a
gönderilişinin bir tek amacı vardır:

   O da İngiltere’nin Samsun ve çevresini işgal
etmek için bahane arayarak Hükümet’e 21 Nisan 1919’da verdiği notanın gereğini
yerine getirerek, böylesi bir bahaneyi ortadan kaldırmak ve böylece işgale
engel olmak. O günlerde Padişah ve Hükümet, İstanbul’u kurtarmanın kaygısına
düşmüşlerdir. Bu nedenle Anadolu’ya sırtlarını çevirmiş gibidirler. Anadolu,
adeta kaderine razı bir tevekkülle başına geleceği bekler gibidir.

    İstanbul Hükümetini asıl kaygılandıran nokta,
imzalanan Mondros Mütarekesi’nin yedinci maddesidir. Bu maddeye Mustafa Kemal,
ilk günden itiraz etmiş, dinletememişti. Şimdi haklı olduğu anlaşılıyordu.
Yedinci maddeye dayanarak, işgalciler, asayişi yeterli görmedikleri her yeri
işgal edebilirlerdi…’’ Ve öylede yaptılar!

    Ancak bundan böyle önlerinde büyük bir engel
olacaktı:  Türk Milleti ve Mustafa Kemal…

    Düşmanın öngördüğü halde ne Karadeniz’in
azgın sularında, ne de Samsun’da ele geçirmedikleri Gazi Paşa; bundan sonrasını
Türk Milletinden aldığı o büyük güçle tarih sayfalarına kazıyacak; Türk
Milletinin Kurtuluş Savaşının destanı, Anadolu’da yazılacaktı…

  
Sevgili okur;

  Tarih, hiçbir neden uğruna siyaset malzemesi
yapılmayacak/yapılamayacak kadar önemlidir!  Çünkü tarihi gerçekleri görmezden gelerek,
çarpıtarak, kendisine göre yorumlayanlara en iyi cevabı; tarih sayfalarımıza acıyla,
kanla, gözyaşıyla yazılan nice zaferlerin, başarıların gerçekleri yanıt verir.

 Unutulmasın ki!  Tarih, gerçeklerin sesidir. Tarih tutkunun
esiri olmaz. Tarih, gerçeklerin çığlığıdır. Ve zaman asla kaybolmaz.

(Kaynakça: ‘’İmparatorluk’tan
Cumhuriyet’e Türk Kurtuluş Savaşı Belgeseli, 1917-1920 Dr. Orhan Çekiç).)

Yağmur ve Kudüs

0

Hacca gitme yasağının kaldırılmasından sonra Hacca giden ve Kudüs’e
uğrayan  Gönenli Mehmet Efendi’nin bir hatırası okuyanları
duygulandırıyor.

 

İşte o hatıra,

 

“Bakın, size bir yağmur hikâyesi anlatayım, şimdi hatırıma getirildi.
Bendeniz karayoluyla ilk hacca giden kafilelerde bulundum. Biliyorsunuz, uzun
bir süre Hacca gitmek yasaktı, sonra Allah razı olsun, Adnan Menderes zamanında
kanunlar müsaade etti. İşte karayoluyla gidiyorduk.

 

Biliyor musunuz, bu millet Kâbe’ye, Hacca hatta Hacıya bile âşıktır.
Urfa’dan geçiyorduk, otobüsün önüne insanlar yattı. Evet evet, yanlış
duymadınız, böyle yere yattılar. Yola yattılar yola… ‘Yahu bunlar ne yapıyor?’
dedik, mecbur kapıyı açtık. ‘Kardeşim, ne istiyorsunuz?’ diye sordu şoför.
‘Vallahi ,bu Hacca gidenler bizde misafir olmazsa yerden kalkmayacağız’
dediler.

 

Aman ya Rabbi!

Biz de vize işlemleri olduğunu, geç kalırsak kapıda çok zorluk çekeceğimizi
onlarla konuştuk, bir şekilde ikna etmeye çalıştık. Neyse, gönüllerini aldık.
Otobüste, ikramda bulundular… Ya, bu millet işte böyle âşıktır. Yâ Rabbi! Sen,
Hac yollarını bize aç, bu aziz milleti Haremeyn’e Hadim eyle. O yola gitmekten
alıkoyan eşkiyadan bu milleti muhafaza eyle. Bizler, evlâtlarımız,
zürriyetimiz, inşallah hayırlısıyla o mübârek yollara gidelim ve gelelim.

 

ACAYİP BİR ŞEY OLDU!

Neyse efendim, Kudüs’e dört beş otobüs peş peşe geldik. Biz, tam kapının
olduğu yerden şehre girdik, birdenbire gök gürledi. Bir rahmet, bir yağmur ki
sormayın… Fesübhânellah! Fakat o anda acayip bir şey oldu. Normalde yağmur
yağdığında herkes sokaklardan kaçar, ıslanmamak için bir yere dâhil olur. Ama
Kudüs’te yağmurun yağmasıyla insanlar sokağa döküldü.

 

Bizim Hacıların bulunduğu otobüs kafilesinin etrafı insan seline döndü.
Öyle ki arabaları sallıyor, pencerelere vuruyor, ağlayarak ve yüksek sesle bir
şeyler söylüyorlardı. (Sanki olan biteni anlamıyormuş gibi tecâhül göstererek)
Ben de görevliye sordum: ‘Kardeşim, ne bu gürültü, ne bu nümayiş? Bunlar ne
bağırıp çağırıyorlar?’ diye.

 

Kafile başkanı ağlayarak bana ne dese beğenirsiniz? “Hocam, hep bir ağızdan
‘Kudüs’ün sahipleri geldi, Allah Teala da yağmur indirdi’ diye bağırıyorlar.”

 

Meğer üç senedir Kudüs’e bir damla yağmur yağmamış. Ama ne acayip
tecellidir ki bizim arabaların geldiği an, Cenâb-ı Mevla yağmur indiriverdi.
Orada olduğumuz müddetçe insanlar, bu rahmete ve yağmura doya doya kandılar.

 

“Ey Rabbimiz! Kudüs’ü küffâr elinden kurtar. Müminleri aziz eyle, şu
zilletten cümlemizi halâs eyle. Bu necip milletimizi tekrar o mübârek beldelere
hadim eyle… Korktuklarımızdan emin eyle, kâfirlerin şerrinden bir an önce
insanlarımızı kurtarıp halâs eyle. Sen bizim Mevlâmızsın, kâfirlere karşı bize
zaferle yardım eyle. Dinine yardım edenleri muzaffer eyle. Müslümanlara eziyet
edenleri perişan eyle.”

Amin, Amin, Amin

Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe

Bugünkü iktidarın deyimiyle “Eski Türkiye” dediğimiz Türkiye de
otomobil sayısı belki bugünkü kadar fazla, evlerimiz bu kadar lüks değildi
ancak, en azından kimse kimseye ekonomik yönden muhtaç değildi. Evine alın
teriyle kazanılmış ekmeğini götürüyor, başını sokacak yuvasında mutlu bir hayat
yaşıyordu. Bu gün devlet desteğine muhtaç yirmi milyon insanımız var.

Aynı zamanda “Eski Türkiye”
insanının devletine güvenci tamdı. En tepedeki devlet adamı dahi çocuğunu
askere kendi elleriyle teslim eder, oğluna çürük raporu aldırmak aklının
ucundan bile geçmezdi. Memleketin en büyük fabrikaları devletinin elindeydi. İnsanımız,
belki kendisi bilfiil içinde çalışmıyordu ama ülkesinin devasa işletmeleriyle
gurur duyuyordu.

Bugünün Türkiye’sinde, “Zenginimiz bedel öder, askerimiz
fakirdendir
” sözü hâkimken, “Devlet
fabrika mı çalıştırırmış
” kabilinden düşüncelerle memleketin en güzide
fabrikaları yandaşlara peşkeş çekildi. Yandaşlar o kadar zenginleşip semizledi
ki, onların etrafında halkalar oluşmaya başladı ve işte bu halkaların içinden
çeteler ve mafya teşkilâtları zuhur etti.

Bugün dışarıdan ülkeye bakıldığında
Güney Amerika ülkelerinde olduğu gibi çetelerin ve mafyanın cirit attığı
Kolombiya-Panama örneğini yaşıyoruz. Maddi değeri milyon dolarlarla telaffuz
edilen Panamadan kalkan uyuşturucu yüklü gemiler, yüklerini Türkiye limanlarına
boşaltıyor. Sanki hiçbir şey olmamış gibi Türkiye normal hayatını devam
ettirmeğe çalışıyor. Siyasiler eski alışkanlıklarında olduğu gibi kayıkçı kavgasına
devam ediyor.

Sedat Peker günaşırı video
yayınlayıp servis ediyor, İstanbul valiliğinden kendisine koruma tahsis
edildiğini söylüyor.

 Soruyorum; valilik bu korumayı Peker’e hangi
sıfatla veriyordu?

 Arkasından Emniyet Genel Müdürlüğü Adalet ve
İçişleri bakanlığı yapmış, hali hazırda Türkiye’nin en büyük marinası
Azerbaycanlı bir iş adamına aitken, önce oğlunu sonra kendisini Genel Müdür atayan
Mehmet Ağar konuşuyor. “Ben şimdi burada
olmasam buraya mafya çökecek!!!

Soruyorum; Mehmet Ağar’ı bu göreve kimler atadı, hangi
sıfatla… Ağar’dan başka marinayı koruyacak devletin polisi, jandarması yok mu?

 

Özel afla içeriden çıkarılan
Alaattin Çakıcı konuşuyor, Sedat Peker’in muhalefet liderlerine bilgi
sızdırdığını söylüyor, tehditle susmasını istiyor ve sözlerinden anlaşıldığı
kadarıyla 2028 yılına kadar Erdoğan’ın arkasında olduğunu belirtiyor.

Soruyorum; siyasetin bu kadar kaypak
zeminde yürüdüğü bir ortamda Çakıcı 2028’e kadar iktidara destek sözünü hangi
güvenceyle veriyor?

Pudra şekerci, kokainci AKP genel
merkez çalışanı Kürşat Ayvatoğlu ve Kripto para dolandırıcısı kaçak Faruk Fatih
Özer’le çıkan fotoğraflarıyla ünlenen İçişleri bakanına Sedat Peker de
eklenince zevahiri kurtarma derdine düşen Soylu konuşmaya başladı: “Kafama sıkarım, idam etsinler” diyor. Hâlbuki
normal hukuk devletiyle yönetilen ülkelerde böyle işlere bulaşan bakanlar
anında istifa eder ve hukuk gereğini yapar.

Ama ne yazık ki geçen süre
zarfında ne adalet bakanından, ne de Cumhurbaşkanından bu konu hakkında ne
atılmış bir adım ne de söylenmiş tek söz duymadık. Cumhuriyet savcıları
gözlerini yukarıya dikmiş işaret bekliyorlar.

Oysa yılların deneyimli ve
dürüstlüğü ile tanınan devlet adamı Sayın Sadettin Tantan: “Durumlar çok vahim, bu işe Cumhurbaşkanının
el atması gerekir
” diyor.

Yine AKP’nin kurulduğu yıllardan
beri milletvekilliği, bakanlık ve Meclis Başkanlığı gibi görevlerde bulunan ve
halihazırda Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare kurulunda görevli Cemil çiçek: ”Söylenenlerin binde biri bile doğruysa
felaket ve sıkıntıdır. Binde birken önünü alamazsanız, bu yüzde bir, sonra onda
bir olur, sonra bir bakarsınız ki bütün vücudu kaplamış. Türkiye bu konuda
yeteri kadar geçmişte tecrübe sahibi oldu. Gerekli ders çıkartılarak gereğinin
yapılması lâzım.
” Diyor.

Ancak bu konuda tek konuşan
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu: Abilerden, Ablalardan ve Hocalardan bahsediyor.
Sanki bu memleketi 19 yıldır Abiler ve Ablalar yönetiyor.

Sağlıklı Kalın.

Doktorlar Köy Yollarında

0

Devlet-i
Aliyye Afrika’daki topraklarını kaybetmiş, Balkanlarda tutunamamış, girdiği I.Cihan
Harbi’nden büyük yaralar alarak Anadolu’ya kadar çekilmiştir. İmparatorluk
bünyesindeki azınlıklar tek tek isyan ederek bağımsızlıklarını ilan etmiş, geriye
Anadolu’nun kıraç bozkırında dağınık ve birbirinden kopuk halde yaşayan bir
avuç Türk köylüsü kalmıştır.

Rumeli’deki
felaket sonrası devletin yavaş yavaş elden gittiğini gören Türk aydını bir tür
refleks ve savunma içgüdüsüyle Türk Ocakları etrafında toplanarak, yıllarca
örselenmiş, ötelenmiş, hakarete maruz kalmış Türk Milletinin milli şuurunu
uyandırmak ve ona milli kimliğini hatırlatmak için yeni bir hareket
başlatmışlardır.

Türkler,
savaşlarda cepheden cepheye koşuşturmaktan, kendini toparlayacak, birikim
yapacak, huzurlu bir hayat sürecek zaman geçirememişlerdir. Parvus Risal’e
göre, Türklerin kazançlı işlere rağbet göstermemeleri onları eksiltmiş ve
fakirleştirmiştir. Yusuf Akçura ise, köylünün büyük çoğunluğunun kendine ait
toprağının olmaması, eski yöntemlerle tarım yapması, mahsulün ancak kendilerine
yetecek kadar elde edilmesi yüzünden pazara sürülememesi gibi sebeplerle Anadolu’daki
köylülerin büyük sıkıntılar yaşadığını söylemektedir.

İbrahim Hilmi
bu durumu “Köylü o kadar atıl ve cahil kalmıştır ki, yakınından geçen bir dere
olsa dahi, kuraklıktan yanan tarlası için yağmur duasına çıkmaktadır.” diye
yazar. Reşit Galip, imparatorluğun yönetici kadrosunun yıllar yılı köylüyü
ihmal ettiğini, sınıflı toplum yapısının köylünün üzerinde senelerce yük
olduğunu ifade etmektedir.

Cumhuriyete
kadar Anadolu’da güçlü bir ağalık sistemi devam etmektedir. Özellikle nahiye ve
il merkezlerinde tüm memurlar ve hükümet yöneticileri ağaların gölgesinde
hizmet etmektedir. Köyleri haraca bağlayan, köylüleri borçlandıran, her türlü
kepazeliği yapıp hesap sorulmayan bu ağalar halkın sırtında bir kırbaç gibidir.

Savaş zamanı
bin bir hile ile askerlikten kaçan, harp süresince kazanç peşinde koşan, asker
ailelerine sarkıntılık edip hatta genç kadınları hamamlarda oynatan da
bunlardır.

“Zavallı
köylü, bu yurtta bir karış bile toprağı bulunmayan sen cephelere koştun, yedi
kat cennetin alamayacağı kadar çok şehit verdin, topla öldün, acından öldün,
yorgunluktan öldün, hastalıktan öldün. Aslında neyi savundun sen? Namusunu mu?
O namusu düşman değil, geride altın seccadesinde yan gelen zorba çiğnedi.”

Evet,
yukarıdaki satırlar Doktorlar Köy Yollarında kitabının yazarı Ahmet Öztürk’ten
alınmıştır. Türk Ocakları bünyesinde kurulan Köycüler Cemiyeti’nin Anadolu’daki
faaliyetlerini anlatan kitapta, o devirdeki Anadolu köylüsünün durumu da
kaynaklarla resmedilmektedir.

Ragıp
Nurettin, Hasan Ferid, Reşid Galip ve Fazıl Doğan gibi doktorların başını
çektiği Köycüler cemiyetinin amacı, köylüler arasında insaniyatkâr bir tarzda
çalışmak, sağlık, eğitim ve ekonomi alanlarında köylüye yardım etmektir. Bu
amaçla genç Tıbbiyeliler payitahttaki dolgun ücretli doktorluğu ellerinin
tersiyle iterek köy yollarına düşerler.

O sıralarda
Anadolu köyleri yoksulluktan, salgın hastalıklardan, yetersiz beslenmeden harap
ve bitap düşmüş durumdadır. Tıbbiyeliler Türk köylüsünün yaralarına merhem olma
amacıyla çıktıkları bu kutlu yolda ağaların ve cahil halkın türlü engellemeleriyle
karşılaşırlar ama asla pes etmezler. Memleketi kalkındırmanın ve refaha
ulaştırmanın yolunun köylerden ve köylüyü bedenen ve zihnen sağlıklı kılmaktan
geçtiğini bilen Köycü Doktorlar büyük bir şevkle çalışırlar.

Köylüyü
kalkındıracak olan tavukçuluk, sütçülük, tereyağcılık, peynircilik, arıcılık,
ipekçilik gibi kitapları tedarik ederek köylerde uygulamaya geçirirler. Mesela
yeni usulde arıcılık yapmak için kovan siparişi verirler, kuluçka makinesi ve
harman makinesi siparişi verirler.

Ne yazık ki
Anadolu’nun işgal edilmesiyle her vatansever Türk aydını gibi Türk Ocaklı Köycü
doktorlar da silah kuşanıp Milli Mücadeleye katılmışlardır. Bulundukları
bölgelerde kurdukları Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri ile halkı topyekûn mücadeleye
ikna etmiş, milli direnişe destek vermişler ve büyük kahramanlıklar
göstermişlerdir.

Cumhuriyetin
ilanından sonra Köycülük faaliyetleri milli bir mesele olarak devlet nezdinde
devam etmiştir. 1937 yılında açılan Köy Enstitüleri ile Köycülük düşünceleri fikirden
fiile geçerek uygulanmaya başlamıştır. Ne yazık ki sonraki süreçlerde çeşitli
politik manevralarla Köycülük Hareketi büyük bir sekteye uğramıştır.

Belki de
bugünkü anlamda tarımda ve hayvancılıkta dışa bağımlılığımızın sebebi, bir avuç
idealist Doktorun açtığı tamamen yerli ve milli bir hareket olan Köycülük hareketinin
devam ettirilmemesi ve terkedilmesidir.

 

*Ayrıntılı
okuma için;

Doktorlar Köy
Yollarında, Ahmet Öztürk

Milli
Mücadele Hatıralarım, Fazıl Doğan

Ey İman Edenler! İman Ediniz! (11)

Allah’ı tanımak için, Kur’anı okumak gerek.

Kur’anı anlamak için, Kur’anı tekrar tekrar,

İlk defa okurcasına okumak lâzım.

Kur’anın tefsiri / açıklaması Kur’anın kendisindedir.

Bir âlimin dediği gibi:

“Bir âyeti düşünürken iki yüz âyet yardıma koşuyor.”

Yani aynı konuda iki yüz âyet daha var.

Onları da hesaba katarak, okunan âyeti düşünmeli.

Çünkü parçayı anlamak, bütünü bilmekten geçer.

Medenî kanunda bile, hâkim hüküm verirken,

O konudaki diğer kanun maddelerine de,

Hükmünü dayandırması icap ediyor.

Onları da, göz önünde tutarak hüküm veriyor.

“Dermanı, derdin çıktığı yerde aramak” lâzım.

Kur’an okumadan Allahı bilmek, O’nu sevmek,

O’nun istediği gibi olmak mümkün ve olası değil.

İnsanı, en doğru bir şekilde ancak kendisi ifade ettiği gibi;

Allah da bizler için kendisini; isim, sıfat

Ve fiilleriyle tezahür ve zuhur ettirmiş;

Kâinat / evren denilen ekranda yansıtmış;

Zâtını bize, bizzat kendisi tanıtmıştır.

Arapça Kur’anında Zâtının isim, sıfat ve fiillerini

Binbir âyetle ifade etmiş, dile getirmiştir.

Kur’anı sadece okumakla, sırf dinlemekle;

O’ndan yararlanabileceğimizi mi sanıyoruz?

Kur’andan feyzalmak / etkilenmek, ondan faydalanmak için,

Önce iman sahibi olmak,

Yani inanmak; sonra da Kur’anın emir ve yasaklarını

Yerine getirerek yaşamalıyız.

Kur’anı sadece okuyup, dinlememiz;

Kabuklu meyvaları görüp lezzet almayı ummak gibidir.

Oysa lezzet almak ve tadına varmak;

Kabukları kırıp içindekileri yemekle kabildir.

Kur’andan istifade ise, kabuklu meyva hükmündeki âyetlerin

Okuma kabuklarını kırıp,

İçindeki mânâ / anlam lezzetlerini tatmakla;

Asıl istifade temin edilmiş / sağlanmış olur.

Özetle:

Okuduklarımızı; idrak ve anlayışımız ölçüsünde ortaya koyup,

Tatbik etmemiz ve O’nun istediği şekilde yaşamamız,

O’nu hayata geçirmemiz nispetinde,

Kur’anla hemhâl oluruz. İşte ancak bu durumdayken,

Yüce Allahın büyük bir müjdesiyle de karşılaşırız.

Diyor ki O Yüce Allah:

“Sen bildiğinle amel et. Bildiğini tatbik et. Uygula. Hayata
geçir;

Bilmediğini sana öğretirim.”

 

Ne büyük müjde Ya Rabbi!

Nasip et olmayı buyruğuna tabi.

Kesin İnançlılar & Fanatizmin Doğası – 3

“Bir
kitle hareketinin gücü şeytanının canlılığı ve elle tutulurluğuyla genellikle
doğru orantılıdır. Yahudilerin imha edilmesi sorulduğunda Hitler şöyle cevap
vermişti: ‘Hayır! İmha edersek onları icat etmemiz gerekecektir’.”

“Nefretler;
yetersizliğimizin, değersizliğimizin, suçluluk duygumuzun ve benliğimizdeki
diğer kusurların farkında olmayı ümitsizce bastırmaya çalışmamızın bir
ifadesidir. Kendini aşağı görme duygusu başkalarından nefret etme kalıbına girer.”

“Her
kitle hareketi belirlediği şeytanın suretinde şekillendirir kendisini.”

“Hüsran
içindeki kişiler, talihli kişilerin düşüşünde ve dürüst kişilerin
lekelenmesinde kendileri için derin bir güvence unsuru görürler.”

“Martin
Luther şöyle demişti: ‘Öfkem ne kadar kızgın olursa dualarım da o kadar güçlü
olur’.”

“Bireysel
bağımsızlığımızı bir kitle hareketinin kapalılığında kaybettiğimizde yeni bir
özgürlüğe kavuşuruz. Hiç utanmadan ve vicdan azabı çekmeden nefret etme,
zorbalık etme, yalan söyleme, işkence yapma insan öldürme ve ihanet etme
özgürlüğüdür bu. Bir kitle hareketinin çekiciliği kısmen burada yatar. Orda
biz, ‘başkalarının namusunu lekeleme hakkı’ buluruz ki bunun Dostoyevski’ye
göre büyüleyici bir cazibesi vardır.”

“İşkence
odası anonim bir kurumdur.”

“Usta
propagandacı, kendisini dinleyenlerin aklında zaten iyice ısınmış fikirleri ve
ihtirasları kaynar hale getirir. Onların derinliklerindeki duyguları yansıtır.”

“Propaganda
en çok hayal kırıklığına uğramış kişiler üzerinde başarılı olur.”

“Kutsal
terör sınır tanımaz ve asla teslim bayrağını çekmez.”

“Başkalarını
bir safa çekme çabası zaten sahip olduğumuz bir şeyi başkalarına da vermekten
ziyade henüz bulamadığımız bir şeyi tutkuyla araştırma çabasıdır. Mutlak
hakikatimizin gerçekten tek hakikat olduğunu kesin ve reddedilmez şekilde
ispatlama arayışıdır bu.”

“Militan
milliyetçilik ve militan devrimcilik aynı zamanda ortaya çıkmış gibidir.”

“Üstün
zekâya, asil karaktere ve özgünlüğe sahip olmak ne zorunlu ne de arzu edilir
görünür. Aranacak başlıca nitelikler şunlardır: Cüret ve meydan okumaktan zevk
almak, çelik gibi bir irade, tek bir hakikate sahip olduğuna dair fanatik bir
kanı, kaderine ve şansına inanç, şiddetli nefret etme yeteneği, şimdiki zamanı
aşağı görmek, insan doğasına dair kurnazca bir değerlendirme, sembollerden
(nümayişler ve törenler) hoşlanmak, tutarlılık ve hakkaniyete önem vermeyişte
ifade bulan uçsuz bucaksız bir pişkinlik, bir takipçi kitlesinin en derin
arzusunun birliktelik olduğunu ve bunda asla doyuma ulaşılamayacağını idrak
etmek, mahir bir yardımcılar grubunun azamî bağlılığını kazanmak ve onu devam
ettirecek kapasite olmak.”

“Kitle
hareketi liderliğinde fikir niteliğinin büyük bir rol oynamadığı görülmektedir.
Önemli olan kibirli hatta küstahça davranma, başkalarının fikirlerini tamamen
önemsiz saymak ve dünyaya toptan meydan okumaktır.”

“Başarılı
kitle hareketi liderinin en göze çarpan özelliklerinden birisi onların gerek
dostu gerek düşmanı, gerek geçmişteki gerek şimdiki modelleri kolayca taklit
edebilmeleridir.”

“Bir
lidere teslimiyet bir amaca giden yol değil başlı başına bir icradır. Nereye
yönlendirildikleri bu yüzden ikincil önemdedir.”

“Eylem
birleştiricidir.”
“İman,
kişinin ruhunu eylem için düzenler.”

“Bu
ülkeye çalışmak (para kazanmak) için gelenler, bazı yüksek ideallerini
gerçekleştirmek için gelenlerden daha çabuk ve daha derin bir şekilde
Amerikalılaşmışlardır. Bunlar sanki kardeşlik derneğine giriyormuş gibilerdi ve
daha baştan anlamışlardı ki başarılı olmak için etrafındakilere karışmak, onlar
gibi hareket etmek, onların dilini konuşmak ve oyunlarına katılmak
zorundaydılar.”

“Düşünce
insanlarının uyumlu bir şekilde beraber çalıştıkları nadir görülür; eylem
insanları arasındaysa yoldaşlık genellikle kolayca kurulur.”

“Yürüyüş, düşünceyi öldürür. Yürüyüş, bireyselliğe son
verir.”

Diyor
Eric HOFFER, 70 yıl önce yazılmış “Kesin
İnançlılar
” kitabında..