23.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Haziran 17, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 400

Sevgi Üzerine…Sinemaseverlerin Gönlünde Taht Kuran Beyefendi Aktör, Günümüzün Biyolog ve Çevreci Yazarı EDİZ HUN İle Sevgi Üzerine Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Bir
sevgi insanı olarak ‘sevgi’ denilen duyguyu nasıl tanımlıyorsunuz?

Ediz Hun: Türk toplumunun her şeyden
önce sevgiye, sevgiyle kucaklaşmaya ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Ben ırkçı
bir adam değilim. Hiçbir ırkı hor görmem. Benim için her ırk saygıya lâyıktır. Son
zamanlarda kutuplaşmalar görüyorum. Son zamanlarda derken geçmiş yirmi seneden
bugüne kadar geçmiş süreler için konuşuyorum. Böyle bir şey çok yanlış. İnsan
doğumunu kendi irâdesi ile sağlayamıyor. Oğuz Çetinoğlu Bey Ediz Hun Bey
Türkiye de doğdular fakat Türkiye’de doğmaları, kendi irâdelerinin dışında idi.
Arjantin’de doğabilirdik, adımız Pedro olabilirdi. Hıristiyan bir toplumun
bireyi olabilirdik. Demek ki bizim irâdemizin dışında tecelli eden bir olaydır.
O halde diğerlerine karşı saygılı olmamız lâzım. Hiç bir ırkı, dini
küçümsememiz lâzım. Dinler, insanları doğru yola sevk etmek için vardır. Büyük
düşünürler ilahî kudretin verdiği direktif doğrultusunda insanları doğru yola
sevk etmeye çalışırlar. Dinlerin kitapları vardır. Yalnız tek tanrılı dinlerde
değil; çoktanrılı dinlerde de aynı şeyler var. Büyük Yunus’un dediği gibi; ‘Gelin kardeş olalım, birbirimizi sevelim
sevilelim. İnsanca yaşayalım. Dünya hiç kimseye kalmaz
.’ Dediği zaman; çok
önemli bir şeyi söylüyordu. Mevlâna’nın şu sözlerini de söyleyeyim: ‘Seviniz öğreniniz ve öğretiniz. Hayat yolunun
dikenli yokuşlu olmasından asla korkmayınız. Ölmezlik ruhlarınıza kavuşmakta
değil, size bekledikleriniz anda bekledikleri sevgiyi şefkati sunmakta
saklıdır. Hayatta servet bir şey ifade etmez, Şöhret ise geçicidir. Önemli olan
insanlara eş olabilmek onların sevgisini kazanabilmektir
.’

Sevgi çok
önemli dolayısı ile bence: Türk toplumu belki bu hasletlere hakîkaten sâhiptir
ama yazılı ve sesli-görüntülü basının biraz daha kendine çeki düzen vermesi
gerekir. Bu konun geliştirilebilmesi açısından.

Çetinoğlu: Sizce
insanlarımızın çoğunluğu sevmeyi biliyor mu? Sevgi duygusundaki derin ve engin
gücün farkında mı?

Hun: İnsanlarımız sevmeyi bilir. Fakat
içindeki sevgiyi dışa aksettirirken; mahcuptur, çekingendir, biraz da cimridir.

Evladını,
eşini sever, sevdiğini belli etmekten çekinir. Anne ve babasını sever, saygı
ağır basar, sevgi gölgede kalır. Özetle sevgiden yana problemimiz yoktur. Fakat
sevgimizi söylemekte bir miktar problemlerimizin olduğunda da şüphe
yoktur. 

Herkes böyle
değil tabii ki. Sevdiğini söyleyebilen insanlarımız elbette ki var. Onların
çoğunluk oluşturması dileğimizdir.  

Çetinoğlu:  Sevginin
hayatımızdaki yeri ve önemi hakkında neler söylemek istersiniz?

Hun: Sevgi hayatımızı aydınlatır,  kolaylaştırır, renklendirir, huzurlu kılar.
Sevgi olmazsa hayatın zevki olmaz. İşini sevmeyen insan başarılı olamaz. Eşini
sevmeyen insan mutlu olamaz. Evini sevmeyen insan huzuru dışarıda arar.
Dışarısı câziptir fakat şartları ağırdır, tehlikelerle doludur.    

Çetinoğlu: Sevginin
insana kazandıracaklarından söz eder misiniz?

Hun: Dostluk kazandırır. Huzur
kazandırır. Maddî servet kazandırmaz ama manevî servet kazandırır.

Çetinoğlu: Sevgiyi
nakış-nakış işlerken hangi mefhumlara ihtiyaç var?

Hun: Sevgide hissî bir yaklaşım lâzım.
Her insanın ne yazık duygusu aynı değil. Hislere hitâbeden filmi yüz elli kişi
seyrediyor, onların içinde gözlerinden yaşlar akan da var. Hafif gözleri
nemlenen de var. Hiç etkilenmeyen de var. İnsan çok çeşitlilik arz eden bir
canlı türüdür. Bütün canlılar da böyledir. Biz Ada’da yaşıyoruz. Ada da yazın
az, ama kışın çok aç kedi var. Geliyorlar, biz yemek veriyoruz. Bakıyorum çok
değişik karakterler var. Aynı anadan doğmuş kediler arasında da farklar var. Geliyorlar
kimisi güzel bakıyor. Kimisi hırlıyor. Kimisi kaçıyor. Yâni insan da böyle
çeşitlilik arz eden bir varlık. Duygusu olan sever. Duygusu olmayan da sever
gözükür. Türkçesi bu.

Çetinoğlu: Sevginin
yeri; kıskançlık, hasetlik, nefret, kin ve intikam… gibi kirli duyguların
karşısındadır. Sevgi, temiz bir duygudur. Fakat olumsuz şartlar oluştuğunda,
sevgi de kirlenebilir. Olumsuz şartlara rağmen sevginin kirlenmesi nasıl
önlenebilir?

Hun: Sorunuzu yanlış algılamadıysam, yüksek
bir olgunluk gerektiriyor tabi. Her insanın sâhip olabileceği bir haslet değil
o. Yâni olumsuz şartlarda kirliliğe karşı sevgi göstermeye devam etmek her
zaman mümkün olmayabilir. İnsanın sevgisi de yaralanabilir. İnsanın sevgisi de
yapılan davranışlara göre zaman için de eriyip gidebilir.

Çetinoğlu:  Sevgiyi çoğaltmanın,
artırmanın yolları, metotları hakkında bilgi verir misiniz?

Hun: Güler yüz, şefkat ile yaklaşma,
ilgi, muhatabınıza dokunabilme… Dokunma duygusu çok önemli.

Çetinoğlu: Hediyeleşmenin
rolü var mıdır?

Hun: Bayramların esas gayesi de odur. Barış
için de dargınlıkların bertaraf edilmesidir. Esası odur yâni. Yalnız İslâm
dinimizde değil bütün dünlerde de bu böyle. Dostlukların devamı için yaklaşım;
biraz feragat.

Hatâlı insan
hatâsını bildiği için uzak durabilir sizden, ama sizin yaklaşmanız lâzım
esasında. Belki bir önceki soruya verdiğim cevaba tezat teşkil ediyor bu cümlem
ana yâni size çok büyük hatâ yapmadıysa ona yaklaşmanız gerekiyor.

Fakat öyle
insanlar var ki miras kaçırıyor. Kardeşiniz sizden miras kaçırıyor. Kaçırmak
istiyor yâni. Veya bir şey alıyor onu size söylemiyor siz başkasından
öğreniyorsunuz. Böyle olaylar çok yaşanıyor.

İnsan bir
muamma Latince bir söz var: ‘Homo Homini
Lupus
’ insan insanın kurdudur. İnsan tehlikeli bir mahlûk. Çok iyileri
olduğu gibi çok kötüleri da var. Yâni Amerikan filmlerinde başlayan ‘Bed Man’  var ya, ben çocukken-gençken hep derdim ki bu
kadar kötü adam var mı dünyada? Evet, sinemalarda abartılı gösteriliyorsa da
aramızda var.

Çetinoğlu: Buna
şöyle bir ilave olabilir mi? Acıları herkes paylaşır da sevinçleri paylaşmakta
biz biraz cimri davranıyoruz.

Hun: Evet doğrudur.

Çetinoğlu: Dostlarımızın
sevinçlerini de paylaşırsak sevgiyi biraz daha çoğaltmış oluruz.

Hun: Evet, tabii. Antalya Film Festivali’nde
birçok insan ödül aldı. Onlara bir telefon edip te; ‘Senin ödül almış olmana çok memnun oldum.’ Demek, bir dostluk işâretidir.
O’nun seni sevmesine daha fazla sevmesine imkân sağlamış oluyorsun.

Çetinoğlu: Toplum
da böyle şeyleri yadırgıyor. Annesi vefat eden bir tanıdığımıza başsağlığı
dileriz de, oğlu-torunu olduğunda tebrik etmekte ihmalkâr davranırız.

Hun: İhmal etmemek lâzım.

Çetinoğlu:  Sevgisini ifâde
etmekte çeşitli sebeplerle sıkıntı çekenlere tavsiyeleriniz nelerdir?

Hun: Biraz daha cesâretle, sevgiyle
onlara yaklaşmak, kucaklamak gerek. Ben, ‘dokunmak
duyusu
’ diyorum. O çok önemli ben sizin elinizi sıkmakla, sırtınızı
okşamakla, size sarılmakla dokunma duyusunun gereğini yapmış oluyorum. Çok önemli
bir şey… Bunu en iyi bir şekilde yapmamız lâzım.

Çetinoğlu: Bir de
sevgi-saygı ilişkisi var…

Hun: Diyorlar ki mesela ‘Sevgi göstermesi şart değil ama saygı
gösterilmesi şart
!’ Mutlak sevgi ile saygı beraber olmalı. Evet hem sevgi
göstermesi lâzım hem de saygı göstermesi lâzım. Sevmiyor ama saygı gösteriyor.
O yapmacık oluyor. Sevmiyor ise nasıl saygı gösterecek?

Çetinoğlu: İnsanın,
muhatabını tanımaya çalışması da çok önemli. Çünkü insanoğlunun, tanımadığını
sevmesi mümkün değil. Her insan da mutlaka sevilecek saygı gösterilecek bir
taraf vardır.

Hun: İyi bir insana duyulan sevgiyi
söylemek lâzım. Söylenirse, iyiliğe teşvik edilmiş olur. Başkasını sevmek,
insanı mutlu eder. Sevildiğini duyan-öğrenen kişi de mutlu olur.

Çetinoğlu: İnsanlığa
hitâben bir ‘Sevgiye çağrı’ mesajı hazırlamanız gerekseydi, özet olarak neler
söylerdiniz?

Hun: Tefik Fikret’in bir dörtlüğünü
söyleyeyim.

                     Yâdında mı doğduğun zamanlar.

                     Sen ağlar iken, gülerdi
âlem.

                     Öyle bir ömür sür ki,              

                     Olsun mevtin sana hande,
halka matem.

Çetinoğlu: Çok
özel, çok asil bir mesaj oldu.

Efendim, çok teşekkür ederim. Sevdikleriniz de
sevenleriniz de çok olsun!

 

 

 

EDİZ HUN

Biyolog, film
yıldızı, 18. Dönem İstanbul Milletvekili, aynı dönemde Türkiye Büyük Millet
Meclisi Çevre Komisyonu Başkanı ve öğretim üyesi Ediz Hun, 20 Kasım 1940
tarihinde İstanbul’da doğdu. 

 

Avusturya Lisesi’ni
bitirdikten sonra Norveç’te Oslo ve Trondheim Üniversitelerinde biyoloji ve
çevre bilimleri fakültesinden mezun oldu.

 

Sinema hayatı, 1963
yılında Ses Dergisi’nin açtığı yarışmayla başladı ve ‘Genç Kızlar’ adlı filmle sinemaya girdi. 1970’li yılların
ortalarından itibaren Yeşilçam’ın seviye kaybetmesi üzerine sinemayı bıraktı.
1991-1993 yılları arasında Çevre Bakanlığı Müşaviri ve İstanbul Çevre İl
Müdürlüğü yaptı. 1999-2002 yılları arasında Anavatan Partisi’nden
milletvekili seçilerek TBMM’de bulundu. 

 

Başrol oynadığı,
sayısı 100’den fazla olan filmlerden bâzıları: Mualla (1964), Öksüz Kız
(1964), Hıçkırık (1965), Sevgili Öğretmenim (1965), Son Kuşlar (1965), Erkek Severse (1966), İhtiras Kurbanları (1966),  Samanyolu
(1967), Sözde Kızlar (1967),  Sabah
Yıldızı
(1968), Gül ve Şeker
(1968), Öldüren Aşk (1969), Son Mektup (1969),  Sen
Bir Meleksin
(1969), Sonbahar
Rüzgârları
(1969), Ankara Ekspresi
(1970),  Kalbimin Efendisi (1970),  Kader Bağlayınca (1971),  Gönül
Hırsızı
(1971), Gülizar
(1972),  Çile (1972),  Aşkımla Oynama (1973), Şüphe (1973), Acımak (1985), Gökkuşağı
(1995),  İlk Aşk (1997), Şöhret
Sandalı
(2001), Paydos (2004).

 

   Mutlu bir aile reisi olan Ediz Hun’un, bir
kızı, bir oğlu vardır
.  

 

 

 

SEVGİNİN YAZDIRDIĞI BİR ŞİİR:

 

Gedirsen
ele mi?

Get!

Goy başımı
yesin yohluğunun dumanı,

Borcu olsun
gıldan ince boynumun,

Goy borcu
olsun

Eşkinin
gümanı…

Get…

Ele bahma
suçlu suçlu,

O gözlerin
değil mi meni yandıran

Günümü
güneşimi çalan?

O gözlerin
değil mi ay kişi!

Ulduzların
gayıp gayıp gettiği menzil?

Neft karası
sevdam…

Get…

Bahışlarını
sök gözümün bebeğinden

Dalına
bahmadan ,

Tökülmeden
gözümden ,

Öreğimden
anmadan get…

Gedirsen
ele mi?

Yahşi!

Getme
deyirsemse,

Lal olsun
bu dilim.

Getme
deyirsemse,

Acem
gılıçları kessin meni, Doğrasın dilim dilim.

De get!

Besti
senden çektiğim…

Gedirsen
ele mi? Get…

Kölgelerini
sök duvarlarımdan,

Sesini gazı
yürek hanemden,

Durr… Heç
de boş yere gapma nem

Gözümdeki
yaşlardan…

Ağlamıram…
ağlamıram deyi rem… Eşit!

Ardına
bahmadan goyul yoluna, gözleme git!

Gedirsen
ele mi?

Get…

Bilmirem
anlın hansı dağın ardında, harda?

Könlün …
Ah o arı misali her çiçekten bal uman könlün,

Hansı
meçhule giden gatarda?

Yohhh!!!

Çohdu sabır
bu gadar da!

Gedirsense
de git…

Bellidi ki
galmıyıp sende vicdan da ar da!

Gedirsen ele
mi?

Güneş’in
saçahlarından töküle töküle gedirsen!

Ve
elebilirsen ki,

Sensiz
dünyama güneş doğmayacak..

Ele mi?

Ele ….

Ele be ay
kişi ele!

Sen gidende
doğan güneş doğmayacak bilirem

Sen gidende
nefessiz galacağam.

Varsayılan Ayarlarımız

0

Lütfen
aşağıdaki soruları kendinize sorup, içtenlikle cevap veriniz. Daha sonra
açıklamaları okuyarak bunun üzerine düşünmenizi rica ediyorum.

 

1) Hangi
internet tarayıcısını kullanıyorsunuz?

a)     
İnternet
Explorer veya Safari

b)     
Google
Chrome veya Firefox

 

2) Ekonomik
koşullarınızdan memnun musunuz?

a)Evet

b)Hayır

 

3) Asgari ücreti
destekliyor musunuz?

a)Evet

b)Hayır

 

4) Ülkenin
sorunlarını çözmek adına hükümetin sosyal medya ve basın özgürlüğünü kısıtlayan
yasalar çıkarmasını destekliyor musunuz?

a)Evet

b)Hayır

 

İlk
sorumuzla alakalı Michael Housman’ın yaptığı kapsamlı bir araştırmaya göre
Chrome veya Firefox tarayıcı kullananlar işlerine daha bağlı ve işlerinde daha
başarılı
. Katılımcıların bilgisayar deneyimi ve teknik bilgilerinin
dışlanmasından sonra dahi bu fark devam etmiştir.

 

İkinci
ve üçüncü sorumuzla alakalı siyaset psikoloğu John Jost, Afrikalı Amerikalılar
ve Avrupalı Amerikalılar arasında yaptığı araştırmaya göre; Afrika kökenlilerin
Avrupa kökenlilere göre ekonomik durumlarından memnun olmadığı ancak en alt
gelir grubu ile üst gelir grubu karşılaştırıldığında, alt gelir grubundakilerin
üst gelir grubundakilerden  %17 farkla bu
ekonomik eşitsizliği meşru ve makul gördüğü
ortaya konulmuştur.

 

Dördüncü
sorumuzla alakalı araştırmada ise en alt gelir grubundakilerin özgürlüğü
kısıtlama noktasında diğerlerinden iki kat daha istekli olduğu tespit edilmiştir.
Yani fakirler özgürlüğünden daha kolay vazgeçiyor ve statükoyu daha çok
destekleme eğilimi gösteriyor.

 

Jost
ve arkadaşları bu araştırmadan şu sonucu çıkarıyorlar; herhangi bir durumu
sorgulaması, karşı çıkması, reddetmesi ve değiştirmesi en zor olanlar, o
durumdan en çok zarar görenlerdir.

 

Peki, bu sorular
ve araştırmalar ne anlama geliyor?

 

İnsanlar
şahsi menfaatleriyle veya mensubu olduğu grubun menfaatleriyle çelişse dahi,
mevcut durumu meşru olarak onaylama eğilimindedir. Buna varsayılanı onaylama
motivasyonu diyoruz. Bir sistemdeki varsayılanları onaylamak, değiştirmek için
girişimde bulunmamak bize güven veriyor ve bizi rahatlatıyor. Eğer böyle olması
gerekiyorsa böyledir. Memnun olmamak fayda sağlamaz, diye düşünüyoruz. Yeni
aldığımız bilgisayardaki İnternet Explorer veya Safari tarayıcısını
değiştirmemek veya kişiselleştirmemek işte bu zihinsel tembelliğimizin ve
varsayılanı kabullenişimizin bir sonucudur.

 

Günde
10 ila 20 adet dolaylı vergiye maruz kalıp, bunu sorgulamamak, buna karşı
çıkmamak, irade ortaya koyamamak, asgari ücreti her koşulda kabullenmek, kişisel
özgürlükleri kısıtlayan yasakları iştahla savunmak, her akşam bir mafya
liderinin piskopatça konuşmalarını takip edip, bu zaten hep böyleydi, bundan
sonra da böyle olacak diye çekirdek çitleyerek pembe dizi seyreder gibi
izlemek, bu varsayılan sistemi haklı çıkarma motivasyonumuzun bir sonucudur.

 

Adam
Grant, Orijinaller kitabında diyor ki; bu kabulleniş, adaletsizliğe karşı
durmamızı sağlayan ahlaki öfkeyi ve dünyanın işleyişini sağlayacak alternatif
yolları düşünmemizi sağlayan yaratıcı iradeyi elimizden alıyor.

 

Varsayılanları
ancak Grant’ın “orijinaller” diye kastettiği, benim ise “garipler” diye
bahsettiğim kitle değiştirebilir. Kim bunlar? Merak edenler, sorgulayanlar,
karşı koyanlar, inisiyatif alanlar, yeni yol arayanlar, sıkıntıları göğüsleyenler,
dışlanmayı göze alanlar, bağımsız ve hür düşünenler…

 

Sözlerimizi
Baba Müslüm’ün veciz sözleriyle noktalayalım; Yakarsa dünyayı “garipler” yakar.

 

*Garip;
yabancı, farklı, ayrıksı, kimsesi olmayan, doğduğu mahalden ayrı olan 

Türk Milleti (1)

0

     Türk milleti, bin
seneden beri İslâm âlemini kahramanlığına meftûn ve hayran bırakmıştır.

     Türk milleti,
İslâm vahdet ve birliğini, asırlarca muhafaza edip korumuştur.

     Türk milleti ve
Türkleşmiş olanların din kardeşleri; insanlık âleminin; mutlak küfür, yani
hiçbir imanî hükmü, delili kabul etmeyen, kesin ve tam bir inkâr ve dalâletten
/ iman ve İslâmiyetten ayrılarak, doğru yoldan çıkıp azma gibi durumlara
düşmekten, bir şekilde kurtulmasına vesile olmuştur.

     İşte bu Türk
milleti ve onların örnek ve öncü olmaları ile Hak dine geçenler; eski
zamanlarda olduğu gibi, kahramancasına Kur’ana ve iman hakikatlarına sahip
çıkmazlarsa, doğrudan doğruya Kur’an ve iman hakikatlarına, eskiden olduğu
gibi, bugün de sarılmazlarsa; İslâm âleminin muhabbet / sevgi ve uhuvvetini /
kardeşliğini kaybederler.

     Dehşetli bir
nefretle, kahraman kardeşin ve kumandanın olan Türk milletine adâvet ve
düşmanlıkla; İslâm âlemini mahva çalışan mutlak küfre, yani dinsizlik altındaki
anarşiliğe mağlup olduğun takdirde; İslâm âleminin kalesi ve şanlı ordusu olan
Türk milletinin parça parça olmasına yol açacak; kuzey-doğudan çıkan dehşetli
ejderhanın / materyalizm, maddiyyunculuk ve komünizm gibi zihniyet ve
akımların; bu güzel vatanı istila etmesine sebebiyet vermiş olursun!

     Oysa maksat ve
hedefimiz, ölümün ebedî idamından, tahkikî / hakikî iman ile biçareleri
kurtarmak; bu mübarek milleti de, her nevi anarşilik, kaos ve karışıklıktan
muhafaza etmek ve korumak olmalıdır.

     Türk milleti,
bütün asırlarda mümtaz / meziyetleriyle başkalarından farklı ve seçkindir.
Üstelik dünyanın neresinde bir Türk varsa Müslümandır.                                                                                                                              

     Sair / diğer
Müslüman unsur ve milletlerin, küçük de olsa yine bir kısmı; İslâmiyet dışında
kalmalarına rağmen; varlıklarını korumuş, sürdürebilmiş ve sürdürebilmektedirler.

     Türkler ise,
Türklüklerini ancak İslâmiyet sayesinde koruyabilmişler. Aksi takdirde
milliyetlerini kaybetmişlerdir.

     Nitekim Macar ve
Bulgarlar aslen Türk oldukları hâlde, bugün Türklüklerini kaybetmiş durumdadırlar.                                                                

     İslâmiyet bizim
hem dinimiz, hem de, milliyetimizin zırhı, muhafızı ve koruyucusudur.

     Bu bakımdan nerede
Türk varsa Müslümandır. Müslüman olmayanlar Türklüklerini de kaybetmişlerdir.

     İşte Türk milleti,
böyle pek ciddî ve hakikî dindar bir millettir.

     Bin sene kadar Hak
dinin kahraman ordusu olarak, yeryüzünde millî mefahirini / iftihar edilecek,
övünülecek millî hasletlerini, sayısız din kaynaklarından istifade ile
göstermesini bilmiştir.

     İşte Türk milleti, bu parlak sonucu;
kılıçlarının uçlarıyla yazan mübarek / hayırlı uğurlu ve kutlu bir
millettir. 

     Tarihte Hak
yolunda nam salmış, böyle yiğit, kahraman ve dindar bir milletten; dini    

reddetmesini, dinsiz olmasını bekleyen ve umanlar; özellikle
yakın geçmişte olduğu gibi, bugün de kısık sesle de olsa, bu menhus / uğursuz
plânlarını tatbik sahasına koymağa çalışanlar ne yazık ki var ve daima da var
olacaklar!

     Tarih boyunca Hak
– Batıl mücadelesi hep var olduğu gibi, bugün de hayal peşinde olan dış
mihraklar ile içerideki yalancı, dinsiz milliyetsizler; böyle bir geleceğin ham
hayali içinde, öyle ağır bir suç işliyorlar ki, cehennemin en aşağı tabakasında
ceza görmeyi hak ediyorlar.

     Türk milleti,
kaynağı hariçte / Türkiye dışında olan, dehşetli / ürkütücü, korkunç cereyan ve
akımlara karşı durmaya çalışmaktadır.

     İşte bu düşmanlara
karşı, bu kahraman Türk milleti; ancak Kur’an kuvvetiyle dayanabilir. Çünkü
Türk milletini millî, dinî ve tarihî görevinden uzaklaştırmak isteyenler;
amaçlarına bu asil milleti mutlak küfre sokarak, mutlak istibdat / tam bir
baskı altına alarak, mutlak sefahata çekerek ve ehl-i namusun servetini
serserilere ibahe ederek / mübah / sakıncasız göstererek gerçekleştirmek
istiyorlar!

     İşte Türk
milletine karşı böyle dehşetli bir kuvvetle gelen bir cereyanı / siyasî akımı
durdurmak, ancak İslâmiyet hakikatiyle mezç olmuş / yoğurulmuş, ittihat etmiş /
birleşmiş olan müspet Türk milliyetçiliğine sarılmak ve İslâma tutunmakla
mümkündür.

     Nitekim geçmiş tüm
şerefini İslâmiyette bulmuş olan Türk milletindeki bu din kuvveti ve iman
bütünlüğüdür ki, şimdiki iç-dış yıkım projelerini de akamete uğratmakta ve
sonuçsuz bırakmaktadır.

     Bunun içindir ki
bu milletin hamiyet-perver / hamiyet sahipleri, milliyet-perver /

vatan-severleri, her şeyden evvel bu mümteziç / mezç olmuş /
kaynaşmış, müttehit / ittihat etmiş milliyetin can damarı hükmünde olan Kur’an
hakikatlerini; heva ve hevese hizmetkâr menfî medeniyetin yerine ikame etmek /
geçirmek ve hareket düsturu / prensibi yapmakla o cereyanı, o akımı
durdurabilir.

     Yoksa bu kahraman,
dindar ve İslâm ordusu sayılan, geçmiş asırlarda milyarlarca gazi ve şehitler
veren büyük Türk milletine; büyük bir muhalefet / aykırılık etmiş, ervahına /
ruhlarına bir manevî azap ve şerefsizlik kondurmuş olur.

     Bu milletin yüzde
doksanı bin seneden beri an’ane-i İslâmiye / İslâmî geleneklere tüm ruhu ve
kalbiyle bağlanmıştır. Zahiren / görünüşte fıtrat ve yaratılışına muhalif /
aykırı emre itaat cihetiyle boyun eğse de, kalben bağlanmaz.

 

     “Ne büyüksün ki
kanın kurtarıyor Tevhîdi.”

     Yine Türk
milletidir kurtaracak olan bu dini.

 

     Öyleyse,
gerektiğinde imanı kurtarmak ve Kur’an’a hizmet için, Mekke’de olsak da buraya
gelmek lâzım. Çünkü en ziyade burada ihtiyaç var. Binler ruhumuz olsa, binler
hastalıklara müptela da olsak ve zahmetler çeksek, yine bu milletin imdadına ve
saadetine hizmet için burada kalmaya mecburuz. Zaten Kur’an’dan aldığımız
dersler; sırasında bize bu kararı aldıracaktır.

Büyük Kafkas Soykırımı ve Sürgünü

0

(Büyük Çerkes Soykırımı ve Sürgünü)

21. Mayıs. 1864

“1864 yılındaki
Çerkes Sürgününden 65 yıl sonra, 1929 baharında Adigey’e bilimsel çalışma
üzerine giden Gürcü tarihçi Simon Canaşia’ya Şapsığların bölgesi Cubga’da karşılaştığı
91 yaşında bir ihtiyar o günleri şöyle anlatmıştır:”Deniz kenarında yedi
yıl boyunca atılmış insan kemikleri vardı. Kargalar erkek sakallarından ve
kadın saçlarından yuvalarını kurarlardı. Deniz yedi yıl boyunca karpuz gibi
insan kafataslarını atıyordu. Benim orada gördüklerimi düşmanımın bile
görmesini istemem”
 – Çerkes Sürgününe tanıklık eden yaşlı
bir Çerkes”

 

Altın Ordu
Türk Devletinin çöküşü ile Çarlık Rusya’sı Kafkasya’ya saldırılarına başlamış
ve bu saldırı beş asır devam etmiştir. 1770 yılından itibaren Ruslar Kafkaya’ya
ve Dağıstan’a en ağır saldırılarına başladılar. 1770 de Dağıstan’a, 1779 da
Kabartay’a, 1784 de Çerkezistan’a saldırdılar. 1783 de bir bildiri yayınlayan
İmam Mansur, bütün İslam Âlemini Moskoflara karşı cihada çağırdı. Bundan sonra
İmam Mansur, 10 000 kişiyi bulan kuvvetleriyle Viladikafkas ve Mazdoku
Ruslardan aldı. Kızlar kalesini kuşattı. Rusları Terek çayının karşı kıyısına
attı. 1786 yılında küçük Kabartay bölgesi ve Kuban bölgesi kurtarıldı. 1791’de
Ruslar Anapa’yı sardılar, 14 günlük bir savaştan sonra kale düştü ve İmam
Mansur yaralı olarak esir edildi.

1829 Gazi
Muhammed, Ruslara karşı silahlı bir ayaklanma gerektiğini bildirdi. Gazi
Muhammed ve Şeyh Şamil Ruslara karşı savaşa başladılar. 1832 yılında Ruslarla
savaşta Gazi Muhammed şehit oldu. İmam Hamzat Gazi Muhammed’in yerine geçti. 1834’de
İmam Hamzat Hunzak Camiinde namaz kılarken arkadaşlarıyla beraber öldürüldü.


1834’de Şeyh
Şamil İmamlığa getirildi. Teşkilatçı, yönetici ve ilim adamı idi. Dağıstan’da tophaneler,
baruthaneler, silah fabrikaları kurdurmuş, düzenli askerlik teşkilatı
yapmıştır. 1839’da Şeyh Şamil, Avarların ve Çeçenlerin önemli bir kısmını kendi
yanında toplamayı başarmıştır. 1848’de Şeyh Şamil tarafında görevlendirilen
Naip Muhammet Emin, Çerkezistan’a giderek Çerkezleri Ruslara karşı örgütlemeye
başlamış ve bu alanda önemli başarılar elde etmiştir. Bu şekilde Ruslar, burada
da ağır kayıplara uğratılmışlardır. 1851’de Hacı Murat, Şamil’in emri üzerine
500 atlıyla Hazar denizi kıyısındaki Haydak ve Tabasaran illerinde bir gösteri
harekâtı yaparak bura halkının Ruslara karşı ayaklanmasını sağlamakla
görevlendirilmiştir.

Kırım
Savaşının başlamasıyla Bab-ı ali, Naip Muhammet Emin’e “Paşa” rütbesi vererek
Çerkezistan mücadelesinde onu desteklemiştir. Naip, 1856 yılında Serdar-ı Ekrem
Ömer Paşa ile görüşmeler yapmıştır. Aynı yıl Serasker Rıza Paşa’nın emir subayı
Kafkasya’ya giderek Abaza bölgesinde Naip Paşa ile görüşmüş, devletin kendisini
Ruslara karşı destekleyeceğini söylemiştir.

1853’de
Kafkasya genel valiliğine Rus Prensi Baryatinsky atandı. Kırımdan getirilen 250
000 kişilik bir orduyla Dağıstan çember içine alındı. Bundan sonra Rusların
elde etmiş oldukları başarıda, modern yivli ve setli Birdanka tüfeklerini
kullanmalarının büyük etkisi olmuştur. 1858 yılında Rusların baskısı artmıştır.
İmam Şamil’in direnmesi zorlaşmıştır. 1859’da Şamil Türkiye’ye gitmek,
kendisinin ve arkadaşlarının silahları alınmamak şartıyla Ruslara teslim oldu.
Rusya’dan çıkmasına izin verilmedi. Çar, Şamil’i saygıyla karşıladı. 10 yıl
sonra Hacca gitmesine izin verildi. Medine’de 1871 yılında gözlerini hayata
kapadı. Cennet-ül Baki de yatmaktadır. Şamil’in aile efradı Türkiye’de
kaldılar. (Kayabalı- Aslanoğlu. 1976: 49-56)

1859 yılında
Şeyh Şamil’in yıllardır sürdürdüğü cihad sükut bulmuştu.
 Her şeye rağmen mücadeleyi bırakmayan Ubıhlar ve diğer Adigeler
1861 yılı yazında Soçi vadisinde Büyük Hür Meclis adıyla bir meclis topladılar
ve Rusya’ya karşı yeni savaş stratejilerini belirlediler. 1861-1862 yılları
arasında Laba ve Belaya ırmakları arasındaki saha Ruslar tarafından işgal
edildi. 1862-1863 yılları arasında Abzeh bölgesini işgal eden Ruslar burada
direnişle karşılaştılar. Abzeh, Şapsığ ve Ubıhların Ruslara karşı direnişleri
bir yıl daha devam etti. 1863 yılının yazında baş gösteren kuraklık ve kıtlık
sebebiyle Adigelerin direniş güçleri giderek tükendi. Abzeh, Şapsığ ve Ubıh
kabilelerinden Osmanlı topraklarına kitle halinde göçler başladı.

            Bölgeyi
işgal eden Rus-Kossaklar tarafından sıkıştırılan ve Rus birlikleri tarafından
kuşatılan Abazalar, imkânsızlık içinde 1864 yılı Şubatı’nda aileleri ve
taşınabilir malları ile birlikte ya Kuban boyunda kendilerine gösterilen
noktalara yerleşmek veya Anadolu’ya göç etmek üzere son kişilerine varıncaya
kadar yurtlarını terk etmişlerdir. 6-16 Mart 1864 arasında Tümgeneral Heymann
komutasındaki Çarlık Rus Ordularının icra ettiği temizleme harekâtı bölgedeki
Şapsığ’ların tamamına yakınının Osmanlı topraklarına göç etmesine sebep oldu.
İlerlemeye devam eden Tümgeneral Heymann’ın Vubıh boyunu 19 Mart 1864’te
yenilgiye uğratmasıyla Vubıhlar ve diğer Kafkasyalı boylar bağımsızlık
konusundaki bütün ümidlerini kaybetmişlerdi. 21 Mayıs 1864 günü, Karadeniz kıyılarındaki Tuapse yakınlarında
yer alan Kbaade mevkiinde son Adige birliğinin de Rus ordusuna karşı kahramanca
savaşarak yenik düşmesiyle, Batı Kafkaslarda devam eden Adige-Rus savaşları
sona erdi
(Hızal 1961: 47). .(Berzeg 1987: 4-9)

Kesintisiz
olarak 270 yıldan fazla bir süre devam eden Kafkas-Rus savaşları
Kafkasyalıların mağlubiyeti ve Rusya’nın Kafkasya’yı işgali ile sonuçlanırken
1.500.000’den fazla Kafkasyalı ata yurtlarından sürülerek Osmanlı topraklarına
gönderildiler. Sürgün sırasında Dağıstanlılar, Osetler ve Çeçen-İnguşlar fazla
bir nüfus kaybına uğramazlarken, orta Kafkasların sarp ve derin vadilerinde
yaşayan Karaçay-Malkarlılar dağlara çekilerek sürülmekten kurtuldular. Ancak
sürgün Batı Kafkaslarda tam bir soykırım hareketine dönüştü. Karadeniz kıyıları
ile Kuban ovalarını Adigelerden temizlemek ve bu bölgeyi Rus Kazakları ve
köylüleri ile doldurmak isteyen Rusya, Adige kabileleri ile Abhazların büyük
bir bölümünü ata yurtlarından sürerek Osmanlı topraklarına gönderdi. Şapsığ,
Abzeh, Besleney gibi kabilelerin büyük kısmı sürgüne tabi olurlarken, Rus
hükûmeti savaşlarda en fazla ve en uzun direnişi gösteren Ubıhların tamamını
Kafkasya’dan sürerek Osmanlı İmparatorluğu’na gönderdi. (Tavkul 2007:122)

 Rusya’nın
Osmanlı Devleti’ne karşı panslavist ve dini motivasyonlu politikasının zirve
noktası olarak kabul edilen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşına kadar belirli bir
tempoda aralıksız süren Kafkasya’dan göç hareketi bu tarihte yeni bir hız
kazanmıştır. Bu savaşta Kafkasya Cephesinde daha önceki yıllarda Anadolu’ya göç
eden Kafkasyalılardan Trabzon’a yerleşmiş olan 18.000 Kafkasyalı genç Osmanlı
Ordusu bünyesinde yer almış ve savaş sürerken aynı vilayetten 3.000 gönüllü
Kafkasyalı daha orduya katılmıştır. Yine bu esnada Kuzey Kafkasya ve
Dağıstan’da aynı zamanda başlayan ayıklanma ve isyanlar Rus birliklerini
zorlamış ve ancak birkaç Rus tümeninin sevk edilmesiyle kontrol altına
alınabilmiştir.

 “93 harbi” devam ederken 1877 Mayıs’ında
Osmanlı Devleti Kafkasyalı göçmen birliklerinden oluşan yaklaşık 4.000 kişilik
bir kuvveti Suhum yakınlarında karaya çıkararak Kafkasya’dan Rusya’yı vurmak
istedi. Bu sırada İmam Şamil’in naiblerinden olan Abdurrahman etrafında oluşan
mahalli direnişçilerin yürüttüğü çalışmalarla 9 Mayıs 1877 de Dağıstan’da ve 12
Mayıs 1877’de Kuban bölgesinde çıkan isyanlar yardım alamadığı için bastırıldı.

Savaşta
Osmanlı Devletinin yenilmesinden sonra Anadolu’daki göçmen Kafkasyalıların
yaptıklarının ve Kafkasya’daki isyanların hesabını sorarcasına Kafkasya’ya
yönelen ve bütün güçleriyle yüklenen Ruslar, henüz anayurtlarını terk etmemiş
olan Kafkasyalılara karşı bir ezme harekatına başlamışlar ve bunun sonucunda
yeni ve büyük bir göç dalgası ortaya çıkmıştır (Bice 1991: 50).

 

KAYNAKLAR:       

Berzeg, SE. : Gurbetteki
Kafkasya, II. Ankara, 1987

Bice, H.: Kafkasya’dan
Anadolu’ya Göçler. Türkiye Diyanet Vakfı. Ankara, 1991.  

Hızal, Ahmet Hazer.:
Kuzey Kafkasya Hürriyet ve İstiklâl Davası. Ankara,1961. 

Kayabalı, İ., Arslanoğlu,
C.: Dağıstan, Dağıstan Tarihi ve Şeyh Şamil. Türk Kültürü. Ankara, 1978.  

Tavkul, U.: Kafkasya
Gerçeği. Selenge Yayınları . 2007.

Hilmi Özden

ESTÜDAM (ESKİŞEHİR
OSMANGAZİ ÜNİVERSİTESİ TÜRK DÜNYASI UYGULAMA VE ARAŞTIRMA MERKEZİ) M

Türk Devleti’nin Kırmızı Odası

0

Özel
psikiyatri merkezi, sıradan günlerinden birini yaşamaktadır. Burası iki katlı,
son derece zarif ve bir o kadar da pahalı bir şekilde dekore edilmiş bir
merkezdir. Merkezin balıketli asistanı gelen hastaları (müşterileri) ve
refakatçilerini karşılamakta, onları geniş bekleme salonuna almaktadır. 25
yaşlarındaki ofisboy ise gelen misafirlere çay-kahve ikramında bulunmaktadır.
Çayını kahvesini içen hastalar randevu saati geldiğinde özel görüşme için üst
kattaki doktorlardan birinin odasına alınmakta, refakatçileri de bekleme
salonunda seansın bitmesini beklemektedirler. Her gün olduğu gibi…

 

O gün tıpkı diğer günler gibi görünen ama her
zamankinden daha farklı bir şeyler döndüğü havadaki elektrik akımından bile anlaşılan
bir şey yaşanır. Merkezin kapısından içeri 90 yaşlarında bir adam, yanında iki
korumasıyla birlikte girer. Hem adam hem korumaları tepeden tırnağa siyah
kıyafetler içindedir. Yaşlı adamı korumalarından ayıran dışsal özellikleri
beyaz saçları, beyaz gömleği ve gömleğiyle harika bir kombin oluşturan kırmızı
kravatıdır. Adam 90 yaşlarında olmasına rağmen son derece dinç, son derece
sportmen bir yapısı vardır. Bu sportmenlik hareketlerine de yansımaktadır.
Saçları apak olmasına rağmen, yüzünde alnında en ufak bir kırışıklık bile
yoktur. Adamın kapıdan girmesiyle birlikte psikiyatri merkezinin bütün
çalışanları kapıya koşar ve gelenleri adeta bir tören alayı ciddiyetiyle
karşılarlar. Ofisboy, korumaları bekleme salonundaki koltuklara doğru
yönlendirip bir şeyler içmek isteyip istemediklerini sorarken; balıketli
asistan diğer tüm misafirlere olduğu gibi bu önemli bir kişi olduğu her
halinden belli olan misafire de son derece nazik bir tavırla üst kata, merkezin
yöneticisi ve merkezdeki diğer psikiyatristlerin de hocası olan Doktor Hanım’ın
odasına doğru eşlik etmeye niyetlenir. Tam merdivenlere gelmişlerdir ki Doktor
Hanım’ın çoktan aşağı inmiş olduğunu ve misafirini merdivenlerin başında
karşıladığını görürler. Balıketli asistan, misafiri Doktor Hanım’a teslim edip
kendisi de hem Doktor Hanım’a hem de bu ağır misafire içecek bir şeyler
getirmek üzere hızla mutfağa yönelir.

 

Kırmızı Oda

 

            Doktor Hanım’ın odası da tıpkı
merkezin diğer her yeri gibi son derece zarif ve pahalı bir şekilde dekore
edilmiştir. Odada kırmızı renk hâkimdir. Kapıdan girişte hemen sağ tarafta
Doktor Hanım’ın masası, masanın arka tarafında son derece şık bir kütüphane,
masanın önünde misafirler için birer adet tekli koltuk ve tam karşısında yani
odanın diğer ucunda da yeşil renkli üçlü bir etajer bulunmaktadır. Masanın sağ
tarafında balkona açılan bir kapı ve o kapının çıktığı son derece geniş ve son
derece güzel manzaralı bir balkon bulunmaktadır.

 

Ağır misafir, Doktor Hanım’ı sol tarafına
alacak şekilde,  masasının önündeki
koltuklardan oda kapısına bakan koltuğa oturmuş ve balkona sırtını vermiştir.
Hem Doktor Hanım’ın hem de misafirin gözlerinde yekdiğerini gıyabında
tanıdığını belli eden son derece saygılı bir ifade bulunmaktadır. İkisi de
henüz tek bir laf etmemiştir, adeta az sonra karşılıklı bir müsabakaya çıkacak
iki rakip edasıyla birbirlerini tartmaktadırlar. Ama tek kelime etmeden.
Odadaki birkaç dakikadır süren bu sessiz peşrev, Doktor Hanım’ın sorusuyla sona
erer;

 

DH
(Doktor Hanım) –           Adınız nedir?

YA
(Yaşlı Adam)      –           Ben devletim.

DH-     Devlet Bey…

YA-     Yok yok öyle değil. Beni yanlış anladınız.
Adım devlet değil, ben kendim devletim.

DH-     (Tebessüm ederek) Peki adınız nedir?

YA-     Adımı biliyorsunuz. (Bunu duyan Doktor
Hanım anlamadığını ifade eden bir bakış atar. Adam Doktor Hanım’ı daha fazla
merakta bırakmaz) Ben Türkiye’yim.

DH-     (İç ses) Demek o sensin..

DH-     Size nasıl yardımcı olabilirim?

YA-     Açıkçası nereden başlayacağımı bilmiyorum.
Hayatım boyunca her şeyi gördüm, her şeyi bildim ama bu defa bana çok yabancı
olan bir sahadayım.

DH-     En baştan başlayın lütfen. Çocukluğunuzdan.

YA-     Ben çok zor şartlarda dünyaya geldim Doktor
Hanım. Yıllarca süren savaşların üzerine dünyaya geldim. Kıtlığın, yoksulluğun,
sefaletin, cehaletin hüküm sürdüğü bir dünyaya geldim. Beni dünyaya getirenler,
çok büyük zorluk ve çilelere maruz kaldıkları için benim benden önceki
emsallerime benzemem, onların yaşadıklarını yaşamamam için mücadele ettiler.
Ama ne çare ki, katranı ezsen de olmuyor şeker Doktor Hanım.

DH-     Bana biraz, sizi dünyaya getirenlerden
bahseder misiniz? Nasıl insanlardı onlar?

YA-     Sarışın, mavi gözlüydü Doktor Hanım.
Ruhundaki isyan, ruhundaki ateş, zekâsındaki o kuvvetli elektriğin durmaksızın
parıldayan kıvılcımları…

DH-     (İç ses) Ata’sını anlatırken nasıl da
çocuklaşıverdi birden bire. Ona duyduğu sevgisi, saygısı, özlemi nasıl da
yansıyor ses tonuna.

YA-     Ben çocukken her şey çok güzeldi Doktor
Hanım. Ta ki Ata’m aramızdan ayrılana kadar.

DH-     O ayrıldıktan sonra ne oldu?

YA-     Atam ayrıldıktan sonra biz büyüdük, dünya
da kirlendi Doktor Hanım. Biz kirlettik dünyayı, hepimiz.

DH-     (İç ses) Hayatına etki eden birileri var
belli ki? Kim acaba bunlar? Ne yaptılar sana?

YA-     Benim sorumlu olduğum on milyonlarca insan
var Doktor Hanım. Zaten benim var olma sebebim bu insanlar. Onların
eğitiminden, sağlığından, güvenliğinden, daha müreffeh bir hayat
yaşamalarından, aralarında bir sorun olursa sorunu adaletle çözmekten
sorumluyum ben. Onların çağa ayak uydurmalarından, diğer ülkelerde yaşayan
insanlardan hiçbir şeylerinin eksik kalmamasından, hatta onların bile sahip
olmadıkları olamadıkları şeylere sahip olabilmelerini sağlamaktan sorumluyum.
Ama biliyor musun Doktor Hanım, ben bu insanlara ihanet ettim. Beni bu insanlara
ihanet ettirdiler.

DH-     (İç ses) Yine aynı kişilerden bahsediyor.
Ama şimdi hemen sormamalıyım. Bırakayım kendisi anlatsın.

YA-     Onları önce dost zannetmiştim Doktor Hanım.
Yüzüme güldüler samimi sandım. Beni kötülüklerine ortak edeceklerini nereden bilebilirdim
ki?

DH-     (İç ses) Daldı gitti. Belli ki acısı çok
derin. Belli ki hiç yapmak istemediği şeyler yaptırmışlar buna.

YA-     ‘Bütün bunlar senin iyiliğin için,
vatandaşın iyiliği için’ dediler bana Doktor Hanım. Böyle diye diye yoldan
çıkardılar beni. Bana arkadaşça yaklaştılar. Nereden bilebilirdim ki beni kendi
rüşvet çarklarına alet edecekler, nereden bilebilirdim ki beni yandaşlarına
ihale vermek için kullanacaklar, nereden bilebilirdim ki beni mafyanın,
organize suç örgütlerinin oyuncağı yapacaklar. Beni cinayetlerine ortak ettiler
Doktor Hanım! Beni hırsızlıklarına, yolsuzluklarına ortak ettiler! Silah
kaçırdılar beni ortak ettiler! Uyuşturucu ticareti yaptılar beni ortak ettiler!
Vatana ihanetlerine bile beni alet ettiler! Kendi menfaatleri için benim elimle
insanlara zulmettiler! İnsanları sefalete mâhkum ettiler! İnsanları cehalete mâhkum
ettiler! İnsanları benim elimle buğday biçer gibi biçtiler! Ah şu ellerim
kırılsaydı! Ah şu ayaklarım kırılsaydı da onlara alet olmasaydım Doktor Hanım!

 

            Yaşlı adam birden bire kendini
kaybeder. Hıçkırıklara boğulmuştur. Bir yandan elleriyle dizlerini döverken
diğer yandan içli içli ağlamaktadır. Doktor Hanım masasından fırlar, gider
yaşlı adama sarılır.

 

DH-     Şşşşş. Hiçbiri senin suçun değil. Sen kötü
değilsin. Senin bir suçun yok. Hepsi düzelecek. Hepsi geçecek.

YA-     (Kravatını gevşetir, gömleğinin boğaz
kısmındaki düğmesini açar) Çok acı çekiyorum Doktor Hanım. Ne olur bana yardım
et.

DH-     Bugün belki ilk defa geçmişinle yüzleştin.
Bugün çok yol kat ettin. Senin yaraların hala taze, hale sıcak. Yine gel, bu
yaralarını birlikte tamir edelim.

YA-     Geleceğim Doktor Hanım. Yine geleceğim. Ama
lütfen bana bir söz ver.

DH-     Nedir o?

YA-     Ağladığımı kimse duymasın olur mu? Bu konu
aramızda kalsın. Koskoca devlet ağladı diye laf çıkmasın!

Tik

0

Yıl 1992 Tuzla Deniz Harp Akademisinde Askerim. Akademide
Sancak nöbeti ile ilgili anlatılan olayı hatırladıkça gülerim. İki asker nöbet
tutar koridorda amaç sadece sancak nöbeti tutmak değil okul komutanı gelirken
Hazır ola geçilir ve tekmil verilip sağ ayak kaideye öyle bir vurulur ki tüm
koridor inleyince herkes anlar okul komutanının geldiğini. Yine böyle bir gün
okul komutanı gelir Törensel tekmil verme işlemi öylesine güzel yapılır ki
komutanın hoşuna gider ve aferin asker derken omuzuna dokunur ve asker istemsiz
bir şekilde komutanın şeceresine tüm iyi niyet dileklerini sayıverir. Asker mahcup,
korkuyla karışık özür ve mahcubiyeti birbirine girmiş, Komutan ise akıllı ve
güngörmüş, hiçbir şey demeden odasına girer ve bölük komutanını arayıp bir daha
bu askere böyle bir görev verilmemesini söyler.

Bir başkası ise güdümlü roketatar gibiydi ismini  söylüyor ve omzuna dokunuyorsun hedefe seri
şekilde saydırıveriyor. Gözünden yakaladığın bir başkasına ise yaptırmadığın
kalmazdı. Uğraşmaya görsünler canını çıkarıverirler adamın…

Garibim Anadolu’nun bağrından kopup gelmiş birçoğu Doğu ve İç
Anadolulu gençler Kim bilir hangi travmalardan sonra böyle bir istemsiz kas
kasılması ya da davranış şekli olarak tanımlanan TİK sahibi olmuş bilinmez.

Hassasiyet tanımının dışında bir durum bu; An itibariyle
insanın akıl ve kas kontrolünü kaybettiği anlardır ve bazen geri dönülemez sonuçlara
neden olabilir.

Milletlerinde TİK’i vardır. Farklı guruplar farklı tepkiler
verir akıl ve mantığın devre dışı kaldığı bu durumlarda.

Anadolu gibi bir coğrafyada yaşayacaksın onlarca devlet
kurup yıkacaksın dünyaya kafa tutup savaşacaksın aç kalıp öleceksin kellen
vurulacak haksızlık zulüm ve yağmalarla dolu bir tarih, bu millete travma
yaşatmasında ne yapsın. Sana sevdanın yolları bana kör kurşunlar misali eza ve
cefa millete. Şan, şeref ve sefa ise yönetenlere…

Yakın tarihimizde travmalarla dolu; İdam edilen, vurulan,
darbeler ve muhtıralar, adam kayırmalar, yolsuzluklar, ekonomik buhranlar, Ne
sağı solu kaldı, ne mini eteğiyle başörtüsü kurcalanmadık; Bu Millet şöyle
rahat bir şekilde oturamadı ki bu topraklarda hep bir kurcalama hep bir
rahatsızlık verme derdiyle iç ve dış mihraklar dürttüler de dürttüler.

Haliyle çok fazla TİK oluştu. Bazen seçim zamanı dokundular
TİK’ine, bazen kışkırtmak için … O an için ne yaptığını bilmeden oy da
kullanıyor, otel basıp adam da yakıveriyor. Bazen aynı anda farklı yerlerine
dokunarak başını ayrı dibini ayrı oynatıveriyorlar. Milleti çözdüm diyenlerin
elinde oyuncak olduk yıllarca. Ortalık sakinleştiğinde ise birileri voleyi
vurmuş oluyor.

Siyasetçisinden, haberlerine kadar TİK’imize dokunan
dokunana… Artık yoruldu millet duyarsızlaştı. Eğer istenen bu ise Türk milleti
üzerinde oynanan bu oyun tuttu, millet ferasetini, adaletini, ehliyetini,
basiretini kaybetti.

GÜNDEMİMİZE BAKIYORUM İKTİDARINDAN MUHALEFETİNE
SEMPATİZANINDAN NEFRET EDENİNE KADAR HERKES BELALTI VURMA DERDİNDE. KİMSE
DOĞRULARIN DAHA DOĞRUSU HAK VE HAKİKATİN DERDİNDE DEĞİL, MİLLETİN TİKİYLE
UĞRAŞIP İSTEDİĞİ ŞEKİLDE OYNATMA DERDİNDE AMAA DEMEDİ DEMEYİN BU MİLLETİN SAĞI
SOLU BELLİ OLMAZ. TİKİYLE BU KADAR OYNAYANLARA SÖZÜM…

“ YETER ARTIK UĞRAŞMAYIN MİLLETLE, İŞİNİZİ DOĞRU YAPIN YOKSA
BU TİK DENİLEN İLLET ELİNİZDE PATLAR NE YAPACAĞINIZI BİLEMEZSİNİZ “

Bir Siyasetçiye Yatırım Yapmak

1979’da işim sebebiyle
Ankara’ya gitmiştim. Orada buluştuğum üniversite öğrencisi hemşerim beni bir
apartman dairesine götürdü. Daire, içinde mobilyalı makam odası, toplantı
odaları, kitaplığı, mutfağı olan bir ofis olarak düzenlenmişti.

Arkadaşım Ankara’nın merkezi
bir yerinde olan bu ofisin zengin bir iş adamının olduğunu söyledi. Ofis iş
adamı tarafından, o sıralar siyasi istikbali olacağı düşünülen, Aydın
Menderes’e çalışma ofisi olarak tahsis edilmiş.
Rahmetli Aydın Menderes haftanın belli gün ve saatlerinde ofise gelir,
görüşmelerini burada yaparmış. Arkadaşım da O’nun bir nevi sekreterliğini
yapıyormuş.

Aydın Menderes, 10 yıl
başbakanlık yapmış ve 1960 ihtilalinden sonra idam edilmiş, Adnan
Menderes’in oğlu idi. Bu siyasi mirasının
yanında birikimi de olan bir siyasetçi idi. Her ne kadar bir siyasi hareketin
liderliği için çok karizmatik bir kişiliği olmasa da siyasetin sıkıştığı
dönemlerde merkez sağın lider adayları arasında ismi zikredilirdi.

Yıllar sonra, 2002’de Mehmet
Ağar’ın seçildiği kongrede, Aydın Menderes DYP Genel Başkanlığına aday olup son
anda çekilmişti. Kongreden sonra “Mehmet Ağar’la siyasal sonuçlar
doğuracak bir birliktelik benim için söz konusu değildir” açıklamasını
yaparak DYP’den istifa etmişti.

O zaman anladım ki, belirli
güç çevreleri siyaseten önemli makamlara gelme ihtimali gördükleri kişilere
yatırım yapıyorlar. Sıradan vatandaşlar için
önemli sayılan masraflar, fedakarlıklar yapıyor ve günü geldiğinde bu yatırımın
karşılığını alacaklarını düşünüyorlardı.

Hatta bazıları birden
fazla siyasetçiye yatırım yaparak, hangisi güç
kazanırsa O’nun yanında alarak, daha garantili bir yatırım modelini tercih
ediyorlardı.

Sedat Peker’in videolarından
anlıyoruz ki, bir siyasetçiye kısa- orta- uzun vadeli yatırımları illegal işlerle uğraşanlar ve “organize suç
örgütü” yönetenler de yapıyormuş.

****************************

20 Senelik Yatırım Fos Çıkınca

“O genel başkanlığa
oynadığında illere sokmuyorlardı. Benim akrabalarım (adamlarını kastediyor) 6
ay yanında nöbet tuttular. Bu kadar emek var. O benim dönüş biletimdi. Her
şeyi O’nun üzerine yatırdık. 20 senedir
bu adama yatırım yaptık. Hani Nisan’da
dönüyorduk abi ya.”

Bu sözler hakkında kırmızı
bültenle arama çıkartılan “organize suç örgütü lideri” Sedat Peker’e ait. Yatırım yaptığını söylediği kişi İçişleri
Bakanı Süleyman Soylu.

Bu cümleleri İnternethaber
sitesinin sahibi “gazeteci” Hadi Özışık’ın
Sedat Peker’le olan facetime görüntülü konuşmasının videosundan not aldım. Peker
benzer cümleleri Türkiye’yi sarsan diğer video yayınlarında da söylemişti.

Bu konuşmalarından Sedat
Peker’in bütün yatırımını Süleyman Soylu üzerine yaptığı, O’nun parti genel
başkanı olması için destek verdiği, AKP’ye geçtikten sonra da O’nun parti
içindeki konumunu güçlendirmek için çalıştığı anlaşılıyor.

Hatta O’nun uğruna çok riskli
bir tercih yapmış, O’nun için Berat Bey’le düşman olmuştu.

“Nisan’da hani her şey değişecekti ülkede? Hani seviyordu bu
adam beni? Pislik demek ne ya? Hadi suç örgütü
lideri nefret ediyorum da, hadi kabul ediyorum da pislik ne abi?”

Bu sözlerinden anlıyoruz ki, bunca
yatırımdan sonra, kendisine söz verildiği gibi, Soylu’dan Nisan’da Türkiye’ye dönmesini sağlayacak şartları
hazırlamasını istiyor. Fakat umduğunun tersine
örgütüne operasyon yapılıp Türkiye’ye girmesi imkânsız hale gelince, “bir
tripod ve bir kamerayla” savaşa girişiyor.
Bildiği pis ilişkiler ağını parça parça açıklıyor.

İfadelerinden sadece hayal
kırıklığı, vefasızlığa uğramışlık duygusu
değil aynı zamanda bütün yatırımı tek kişiye yapmasının pişmanlığını da hissediyoruz.

****************************

Sözde Gazeteciler

TV kanallarında muhalefet
temsilcisi siyasilerin karşısına AKP yöneticileri çıkamıyor. Bunların yerine
çıkarılan profesyonel yandaş “gazeteci”
tipleri biliyoruz.

Hadi Özışık “yandaş gazeteci”
nasıl olur sorusuna cevap olarak gösterilebilecek bir örnek. O’nu hergün TV
kanallarında AKP yöneticilerini ve icraatlarını savunurken, muhalefeti
aşağılarken seyrediyorduk. Özgüveni bilgisinden yüksek tiplerden biri olarak tanıyorduk.

Ama meğer başka özel
ilişkileri ve görevleri de varmış.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile de suç örgütü lideri Sedat
Peker’le de yakın dost imiş. Bu iki “dostunun”
arasını bulmak için Sedat Peker’le bir görüşme yapmış.

Hadi Özışık Peker’le görüntülü
telefonla konuşurken sedire benzeyen bir yerde yayılmış, kaykılmış bir halde
nargile içip, kameraya doğru dumanını savuruyor. Bu kadar ciddi ve mahrem bir
konuyu konuşurken “kanka” samimiyeti içinde bir görüntü veriyor.

Videodaki görüntüler Türkiye’de
siyasetin ve gazeteciliğin geldiği seviyesizliği, kepazeliği gösteren birer
belge gibi.

Birbirlerine abi olarak hitap
eden “iki eski dost” rahatlığıyla konuşan kişilerin vücut diliyle ve sözleriyle
anlattıkları utanç verici.

Hadi Özışık ister Süleyman
Soylu’nun yönlendirmesiyle arabulucu olmak üzere Peker’le görüşmüş olsun,
isterse kendi inisiyatifini kullanarak fark etmez.

Her iki halde de “gazeteci”
kılıklı Hadi Özışık’ın “organize suç örgütü lideri” ile abi-kardeş ilişkisi
içinde olduğu açık. Aynı şahsın İçişleri Bakanı Soylu ile de çok yakın “dost”
olduğu da belli. Zaten Soylu’nun açıklamasında da bu ilişki inkâr edilmiyor.

Hadi Özışık’ın asla gerçek bir gazeteci olmadığı, dostluk kurduğu güç odaklarının sözcüsü olarak
konuştuğu deşifre oldu.

****

Peker videoları, Süleyman
Soylu’nun kimyasını o kadar bozdu ki, bir
devlet adamına hiç yakışmayan bir üslupla
cevap verdi:

Soylu, Peker’in eşine ve
çocuklarına silah doğrultulduğu iddialarını yalanlayarak, “karısının
iç çamaşırına sığınan edepsiz” ifadesini
kullandı.

Bu ifadeler daha çok kirli
çamaşırların ortaya çıkarılmasını tetikleyecek. Merakla izliyoruz.

“Ben Mafyaya Mafya Demem Gücü Benim Olunca”

20
yıl önceki ‘Kafiye Kifayetsizliği’ şiirimde;

Koşturduğumuz atların nalları döküldü

 Kaderimiz Kızılırmak gibiydi içe büküldü” demişim. Ve
eklemişim:

Yürüdüğümüz yol, yol mudur yoksa çöl müdür?

 Pranga soyan mahkûm siyasî bir sembol müdür?

            Son
10-15 yılda yaşadıklarımızı ve gördüklerimizi 1900’lerin ilk çeyreğinde
yaşayanlar anca görmüştür ve fakat daha acısını yaşamıştır sonuç olarak. “Çinli demiş ki; ‘ilginç bir çağda yaşayasın emi!” metaforunu son çeyrekteki
yazılarımda sık kullanmışımdır hatta 2013’te yazı başlığı yapmışım. Gayri bu
söze yer verenin de, âmin diyenin de, sözü icat edenin de …

Deprem gerilerde kaldı imdi dem
depremsizlik

 Bu tufan hazırlıkları Nuh dedem tam temizlik

 Rahmetli Red Kit
tespihini ne de hızlı çekerdi

 Sonra devlet tespihi kamulaştırdı ve bir köye
adını verdi

 Uzaya gider
sarhoş balıkların sudaki teranesi

 İşte Türkiye: Açıkhava akıllılar tımarhanesi

            Erken söylemişim; şimdi kafiyelerin
değil kelimelerin bile kifayetsiz olduğunu söylesem ona da Orhan Veli darılır. Kovitimsi
virüslerin
toplumsal ahlâkımızı yoğun bakıma yatırdığı ve devlet
düzenimizin koronal bir seyir
gösterdiğini ifadelendirmek durumundayız. Dur bakalım, hastamız ne olacak;
hastalığımızın seyri sonuçta nere varacak?

            Kaçakçılık
ve Organize Suçlarla Mücadele
(KOM)
Dairesi’nin Mart 2021’de Antalya’daki Stratejik
Araştırmalar Kurulu
(SAK) Toplantısında raporlandığı söylenen Türkiye’deki Mafya Gruplarının birinci (1.) sırasında yer alan ismin, Siyasal
İktidarın küçük ortağı
ve TBMM’de 4’üncü
büyük parlamenter grubuna sahip Siyasî Partinin
liderince tahliye
edilmesi hususunda büyük gayret gösterildiği kamuoyunun
malûmudur.

            O raporda üçüncü (3.) sırada geçen kişinin yayınladığı
videoların Mayıs başından beri
gündemde olmasına rağmen iddialarla ilgili hiçbir Cumhuriyet Savcılığının harekete geçmemesi/geçememesi aslında orada
dile getirilen savlardan daha büyük bir savrulmadır. 

            Veyahut bir Savcının pandemi/salgın tedbirleri kapsamında çıkarılan
genelgelerin yasal mevzuatlara ve anayasal haklara uygun olup olmadığı
noktasında mesleğinin gereği olan
incelemeleri, görüş bildirimlerini yaptığında başına gelecekleri göze alıp ve korku temelli süreci deklare edip
paylaşması mıdır garip olan yoksa başka kimselerin paylaşamaması mıdır? Nitekim
burdaki süreç de yukardakinde olduğu gibi iddialar
üzerinden
değil iddiaların
dillendirilmesi üzerinden
hukukî incelemelere konu edilmektedir.

            Adamın biri ilaç almaya eczaneye
gitmiş; eczanedekiler ‘ilâçlar artık burda
satılmıyor
’ demiş. Adam, ‘nerde satılıyor’ deyince de ‘karakolda’ demişler. Karakola gitmiş; ‘ilâç tamam da’ demiş, ‘polisler nerde görev yapıyor’ diye
sormuş. ‘Onlar hastanelere taşındı
demişler, ‘artık tedaviyle onlar
ilgileniyor
’ diye eklemişler. ‘Allah allah’ demiş adam; ‘peki, hastalar nerde?’ ‘Onlar artık okullarda
demişler; ‘hem hocalık hem de talebelik
yapıyorlar
’ demişler. ‘Yahu, o zaman öğrenciler
– öğretmenler nerde?
’ demiş; ‘onlar hapishanelerde
eğitimdeler
’ diye cevaplamışlar. ‘Yeter be!’ demiş, ‘hapishanelerdeki onca adamı ne edecekler’ diye çıkışmış: ‘Zaten’
demişler ‘bu sistemi onlar geliştirdi’,
onlar kontrol ediyorlar’.

Türkçe’deki Vatan (III)

0

 Büyük Türk şâirlerinden biri
olan Mehmed b. Süleyman Fuzûlî (ölümü 1556), etkisinin sürekliliği bakımından
olduğu kadar, şiirlerinin önemi bakımından da Türk edebiyatının en büyük şâiri
sayılabilecek eşine az rastlanır kişilerdendir. Edebî lehçesinin özelliği, onu
Azerbaycan edebiyatı çerçevesi içinde incelemeyi zorunlu kılsa bile, Osmanlı
şiirinin gelişimi üzerindeki büyük etkisi ve XVI. yüzyıldan başlayarak, Osmanlı
İmparatorluğu’nun siyaset ve kültür toplumu içine de  girmiştir. Çağatay
Türk edebiyatından Osmanlı Türk edebiyatına kadar birçok alanlarda güçlü
etkileri olmakla birlikte, onu, Osmanlı-Türk ve Azerbaycan edebiyatlarının
ortak bir şâiri saymak, edebiyat tarihi bakımından zorunludur.

Şâirin adının Mehmed, babasının
adının ise Süleyman olduğu bilinmekle birlikte, hangi yılda ve nerede doğduğu
kesin olarak bilinmemektedir. Ancak, başta Bağdad olmak üzere Kerbelâ, Necef,
Hılle, Kerkük, Menzil ve Hît gibi yerleşim merkezlerinden birinde doğmuştur,
denebilir.

Fuzûlî’nin,
Büyük Selçuklular zamanından beri Irak’ta yerleşen ve büyük bir Oğuz aşireti
olan Bayat aşiretinden olduğu bilinmektedir. Kaynaklarda Türk olduğu
belirtildiği gibi, şâir, “Hadîkatü’s-Sü’edâ”nın önsözünde şu kıt’asıyla Türk
olduğunu açıkça yazar:

Ey feyz – resân -ı
Arab ü Türk ü Acem

Kıldın Arab’ı
efsah -ı ehl – i âlem

Etdin fusahâ-yı
Acem’i îsî-dem

Ben Türk –
zebandan iltifâtın eyleme kem

Bugünkü Anlamı: Arab’a, Türk’e ve Acem’e feyz veren ulu
Tanrım! Arab’ı bütün insanların en iyi edebiyatçısı yaptın; Acem şâirlerini İsa
soluklu ettin de hastaları iyileştirdiler; anadili Türkçe olan benden de
iltifatını esirgeme!(1)

Eserleri arasında Türkçe Divânı,
Leylâ ile Mecnun’u, “Şikâyetname ” adıyla tanınan mektubu, Hasan ile Hüseyin’in
çektikleri ızdırabı anlatan Hadîkat-üs Suadâ çok tanınmıştır.

Hadîkat-üs Suadâ isimli eserinin bir diğer özelliği var ki;
bu eserin de “Türk Fuzûlî” gönlünün bütün samimiyetiyle haykırır…
Bu kitabın girişinde, yukarıda ifade edilen dizelerde görüldüğü gibi
“TÜRKÇE’yi” en güzel şekilde kullanmak istediğini, dile getirir ve bu
konuda Allah’tan yardım ister:

Fuzuli  o çağda Hadikat-üs Suadâ’nın girişinde
“Dünyanın en büyük ve erdemli halk zümresini teşkil eden Türkler ”
için övgüler söyler.

Fuzûlî, Türk şiirinde bir çığırdır.
Hayatta iken bile ünü Anadolu ve Azerbaycan Türkleri arasında yayılmıştır.
Devrinin pek çok şairi kendisine “nazire” yazmıştı. Baki, Bağdatlı
Ruhî, Celâl Çelebi, Caferî, Şâhî gibi… Nedim ve Şeyh Galip de Fuzûlî’ye
nazire yazanlar arasındadır.(2)

Fuzuli’den başka; 16. yüzyılda yetişen ve tezkiresi ile
ünlü olan Ahdî (öl. 1598), Bağdatlı Ruhî (öl. 1605), Nevres-i Kadim (öl. 1762),
Nevrûzî (öl. 1795), Bedrî (öl. 1743-1821), Erbilli Garibî (1756-1817), Esad
(öl. 1833), Halis (1797-1858/9), Hakî (öl. 1859), halk şairleri ola­rak
Haydaroğlu, Şeyhoğlu ve Nevres-i Salis Irak Türk edebiyatının tanınmış
temsilcileridir. 19. yüzyılda daha güçlü bir edebî kuşağın yetiştiğini
görüyoruz. Bunların arasında düz yazı ile ilgi çeken Safî (1809-1897), hiciv
alanında ün yapan Şeyh Rıza (1832-1909), Urfî'(1832-1891), bu kuşağın en güçlü
şairi Şeyh Faiz (1834-1897), Kabil (1834-1909) ve Tabiboğlu (1836-1906) ilk
akla gelen isimlerdir.

Servet-i Fünûn ekolünün yaygınlaşmasından sonra, ortaya
çıkan yeni tarz şiir anlayışının, 20. yüzyılın başlarından itibaren Irak Türk
edebiyatım etkilemeye başladığını görüyoruz. Bu anlayışla eser veren
edebiyatçılar arasında Zeynelabidin (1863-1913 ?), Baha (1866-1948) ve Rauf Görkem
(1885-1972) ilgi çeker.

1908 Meşrutiyet’inden sonra Bağdat,
Musul, Basra ve Kerkük’te gazete ve dergilerin yayımlanmasından sonra, edebiyat
dünyası da canlılık kazanmıştır. Özellikle Kerkük’te çıkan Havadis gazetesi ile
Maarif dergisi, edebiyatçılar için yeni ufuklar açmıştır. Böylece şiir yanında,
dil ve düşünce dünyasının zenginleşmesini sağlayan nesir alanında da gelişmeler
olmuştur. Bu alanda ilgi çeken yazarlar arasında değerli bir gazeteci olan
Kudsizâde Ahmed Medenî Efendi (1889-1940), ressam ve heykeltraş Fethi Safvet
Kırdar (1896-1966), Cevad Neciboğlu (1893-1959) ve Ali Kemal Kâhyaoglu başta
gelen isimlerdir.(3)

Türkçe’nin harikalar meydana getirdiği mahzun Irak Türk topraklarına
Fuzuli’ye ait olduğu söylenen hoyratlarından biri ile seslenelim:

“Güle naz

Bülbül eyler güle
naz

Girdim dost
bahçesine

Ağlayan çok gülen az”

Evet Vatan Kerkük’de “ağlayan
çok gülen az”. Yoksa Fuzuli bugünlerimi gördü de; Musul, Erbil, Telafer, Kerkük
ve nice Türk beldesi için bu hoyratı söyledi? Maalesef yıllardır izlenen yanlış
dış politikalar sebebiyle “Billur Türkçe”nin konuşulduğu topraklardan Türkçemiz
nerede ise çekilmek üzere. Yahya Kemal “Türkçenin çekilmediği yerler Türk
Vatanıdır” diyordu.

Şimdi, yine bir hoyratla sesleniriz
bilene bilmeyene:

“Türkümüz var.

Şarkımız, türkümüz
var.

Bilsin ki,
unutanlar;

Kerkük’te Türk’ümüz var!”(2)

 Kaynaklar:

1.Fuzuli.: Erenler Bahçesi (Hadikatü’s –Sü’eda).
(Hazırlayan: Servet Bayoğlu). Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları.1985.Ankara.

2.Mevlüt Uluğtekin Yılmaz.: Türk Budunlarının Ortak
Atababaları. Manas Yayıncılık. 2006.Elazığ.

3.Suphi Saatçi. Irak’ta Türk Varlığı.TTT.1996.İstanbul.

19 Mayıs 1919, Kurtuluş’un ve Cumhuriyet’in İlk Adımıdır

0

Şanlı Türk
tarihi sayısız zaferle doludur. 19 Mayıs 1919’un ise tarihimizde özel bir yeri
ve önemi vardır.  19 Mayıs 1919, Türk
milletinin, millî önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde önce Milli
Mücadele’yi kazanarak Kurtuluş’a, sonra Türkiye Cumhuriyeti devletini kurarak
bağımsızlığa ve daha sonra da toplumun her alanında yapılan devrimlerle çağdaş
hayata uzanan zaferler ve başarılarla dolu uzun, meşakkatli ve kutlu yolun
başlangıcı, ilk adımıdır.

 Milli Mücadele’nin, Atatürk tarafından dile
getirilen hikâyesinin ilk cümlesi, “1919 senesi Mayısının 19’uncu günü Samsun’a
çıktım” diye başlar. Diğer bir deyişle, 19 Mayıs 1919, Milli Mücadele’nin
fiilen başladığı tarihtir. Aslında Kurtuluş’un ilk kıvılcımı, 18 Mart 1915
Çanakkale Zaferi’nin kazanılmasıyla yakılmıştır. Çünkü bu zafer, I. ve II.
Balkan Savaşlarında, Trablusgarp Harbinde ve I. Dünya Savaşında ard arda
mağlubiyetler yaşayan Türk milletinin, kırılan onurunun yeniden ayağa
kalkmasını sağlamıştır. Bu zafer, Türk milletini, içinde bulunduğu zilletten
aydınlığa çıkarıp parlak bir geleceğe taşıyacak lideriyle, Anafartalar
Kahramanı Mustafa Kemal’le buluşmasını sağlamıştır.

 Mustafa Kemal, l9 Mayıs l919’da Samsun’a çıkıp
Milli Mücadele bayrağını açıp özgürlük ateşini yakmasaydı, milletçe tarih
sahnesinden silinecek, egemenlik ve bağımsızlığımızı kaybedecektik.  Her türlü olumsuzluğa rağmen yüksek bir vatan
sevgisi ile çıktığımız yolda, bir taraftan düşmanla savaşırken, bir taraftan da
23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açarak Cumhuriyet’e giden
yolda önemli bir adım daha attık. Böylece hem mevcut tek kişi yönetimine son
verileceğinin ve egemenliğin Türk milletine geçeceğinin mesajlarını verdik, hem
de Milli Mücadele’nin arkasında millet iradesinin olduğunu bütün dünyaya
gösterdik. Lozan Barış Antlaşması ile de, bütün dünyaya, milli varlığımızı ve
milli vatanımızı kabul ettirdik. 19 Mayıs 1919’da başlattığımız Milli
Mücadele’yi 29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurarak taçlandırdık.
Ardından toplum hayatımızın her alanında gerçekleştirilen ve birbirini
tamamlayan devrimlerle, modern dünyanın saygın bir üyesi haline geldik.

 Tarihimizin en önemli dönüm noktalarından biri
olan 19 Mayıs 1919’u, başlattığı bu süreci göz önünde bulundurarak
değerlendirmemiz gerekir. Bu tarihleri, sadece tarihi bir olayın yaşandığı
günler olarak görür, millet hayatımızda ifade ettiği anlam ve önemi
kavrayamazsak, sadece heyecanını duymadığımız sıradan ve şekli bir bayram günü
olarak kutlarız. Halbuki, milli bayramlar, milletin bireylerini asgari
müştereklerde buluşturan, kaderde ve kıvançta bir olduğumuzun bilincini kazandıran,
vatan-millet-bayrak gibi kutsal değerlerimize bağlılığımızı pekiştiren
anlardır. 

 Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy diyor ki:

 Sahipsiz olan memleketin batması haktır

 Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır

 

 Şairin dediği gibi, sahip olmadığın, koruyamadığın,
terkettiğin her şeyi, her değeri kaybetmeye mahkûmsun. Kaybedeceğin, bugün
milli bayramların, milli kahramanların, yarın milli egemenliğin, bağımsızlığın,
özgürlüğün, birliğin, bütünlüğün, kısacası vatanın, devletin, milli hayatın,
dilin, dinin, kültüründür. Bunun için bugünden milli geleneklerimizin başında
gelen milli bayramlarımıza, tarihimize şan ve şeref kazandıran milli
kahramanlarımıza ve başlangıçtan günümüze kadar tarihimizin her dönemine sahip
çıkmamız gerekir.

 19 Mayıs 1919, bize zor günlerde yol
gösterecek en önemli rotadır. Atatürk, her Türk’ün birer Mustafa Kemal olması
gerektiğini belirtmiştir. Bunun için zor günlerden çıkışı sağlayacak bir
Atatürk beklemeye gerek yoktur. Sadece Atatürk’ün hangi olumsuz şartlar içinde
Samsun’a çıkıp Kurtuluş Savaşı’nı başlattığını düşünmek bile bizim yolumuzu
aydınlatmaya yetecektir. Çünkü, hiçbir dönemin şartları, 19 Mayıs 1919’un
şartlarından daha ağır değildir.

 Unutmayalım ki, Atatürk’ün Amasya Tamimi’nde
dediği gibi “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.”
Bu kural her dönemde geçerlidir ve her zaman bizi uyanık olmaya, hürriyet ve
istiklâlimize sahip çıkmaya davet etmektedir. Bunun için muhtaç olduğumuz
kudret, damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur.”

 NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE!

19 Mayıs
Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramımız kutlu olsun.