11.6 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 17, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 400

Ormanlarımızla Birlikte Yandık Ziraat Yüksek Mühendisi Prof. Dr. İbrahim Ortaş İle Yangınları Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Târihimizdeki en büyük
orman yangınlarını yaşıyoruz. Memleketimize milletimize geçmiş olsun. Allah
tekrarından korusun. Yangınların sebeplerinden başlayalım. Neden ve niçin bu
felâketle karşı karşıya geldik?

Prof. Dr. İbrahim Ortaş: Akdeniz ve Ege kıyı şeridinde yaşanan
orman yangınları aynı zamanda hepimizin canını da yakıyor. Çoğu zaman her
tarafta çâresiz insanların yardım çığlıkları yürekleri dağlıyor. Bir o kadar da
toprak ve ormanda yaşayan büyük-küçük canlıların çığlıklarını duyuyorum. 

Ekosistemler1 birçok
iç ve dış faktörün eşzamanlı etkisi altında ve kendi tabîi yapısı içinde
varlığını devam ettirir. Toprakla alakalı ekosistemlerde en etkili faktörlerin
başında ortamdaki bitki, hayvan ve mikroorganizma tür çeşitliliği ve zenginliği
gelmektedir. Zaman içinde bu tür çeşitliliği ve zenginliği değişik dış etkiler
sebebiyle değişime uğrasa da, binlerce-milyonlarca yıldan günümüze varlıklarını
koruyabilmişlerdir.  Değişime/bozulmaya
sebep olan etmenlerin biri de orman yangınlarıdır. Hatta orman bilimcilere
göre, mevcut birçok orman ekosisteminde sürekliliğin sağlanması için yangın
sistemin ayrılmaz bir parçasıdır. Hatta Akdeniz makilikleri ile iç içe olan çam
ormanlarının sürekliliği için orman yangınlarının olumlu etkilerinin de olduğu
belirtilmektedir. Günümüzde tarım ve yerleşim yeri açmak için çoğu orman
insanlarca yakıldığı için can ve mal kaybına da sebep olmaktadır. Bugün mücâdele
edilen yangınların ülkemizde yaşanan en büyük, en yıkıcı ve en uzun süreli
yangınlar olduğu değerlendirilmektedir.

Çetinoğlu: Orman yangınları
başlıca sebepleri nelerdir?

Prof. Ortaş: Orman yangınları % 95 insan kaynaklıdır.

Kıyılarda artan insan nüfusu,
sorumsuz kişilerin piknik yerlerinde bıraktıkları cam şişeler, kırılıp atılan
camlar ve diğer mercek etkisi yapacak malzemeler, sigara izmaritleri vs.
alınmayan veya yönetilmeyen önlemlerden dolayı küçük bir noktada başlayan
yangınlar hızla yayılmaktadır.

Ülkenin orman varlığı, mevsim
etkisi ve karşılaşılabilecek risk yönetimine uygun olarak yangına karşı uzun
vâdeli yeterli hazırlık ve planlamaların yapılması gerekirdi. Bulunduğumuz
iklim kuşağında yazları yağışların olmaması, sıcaklık artışına bağlı toprak
neminin azalması, ortamdaki tek ve çok yıllık bitkilerin kuruması sebebiyle
yangınlar daha hızlı ilerlemektedir. 

Çetinoğlu: Keçilerin ormanlara
zarar verdiği biliniyordu. Siz farklı düşünüyorsunuz…

Prof. Ortaş: Kontrolü keçi otlatılması önemli bir biyolojik yöntemdir.

Keçiler ortamdaki otları ve ağaç
gövdelerinde gelişen sürgünleri tükettiği için yangının gelişmesini engelliyordu.
Ancak bugün keçiler açık alanlardan çok kapalı ağıllarda tutuluyor ve sayıları
geçmişe kıyasla azaldı. Ayrıca tabîi bitki ve hayvan çeşitliliği de azaldığı
için her etki yeni bir sonuç doğuruyor, oluşan sonuç yeni bir etkiye sebepolmaktadır.
Otlar geçmişte olduğu gibi keçi, dağ keçisi, geyik, tavşan ve diğer ot tüketen
hayvanlar tarafından yeşilken tüketilseydi bu kadar kuru ot gelişmez ve
yangınlar da hızla ilerlemezdi. Özetle Yangınla mücâdelede kontrolü otlatma da
önemli olup diğer birçok yönetim yöntemleri ile yangınlar önlenebilir ve en az
hasarla kontrol edilerek söndürülebilirdi. 

Çetinoğlu: Tabiat kendini
yenileyebiliyor mu?

Prof. Ortaş: Tabiatın kendini yenileme mekanizmaları var, müsaade
edilirse tabiat kendini yeniler.

Çetinoğlu: Nasıl?

Prof. Ortaş: Orman yangınları ile çok önemli miktarlarda atmosfere
salınan karbondioksit ve diğer gazlar, iklim ve canlıları da
etkilemektedir.  Sanayi Devrimine kadar
280 ppm (milyonda bir partikül)2 olan karbondioksit salınımı
sonrasında,  özellikle de son 100 yılda
hızla artarak 417 ppm düzeyine ulaşıp iklim değişimlerinin hızlanmasına sebep
oldu. Bu sonuca göre karbondioksidin daha çok tutulması için bütün Dünyâda ağaç
sayısının arttırılması şarttır. Orman ve doğal bitki örtüsünün mikro klima
üzerine etkisi olduğu gibi yangın sonrası oluşacak yeni iklim de bitki
örtüsünün yapısını belirleyecektir.

Çetinoğlu: Yangın sebebiyle
toprağın besleyiciliği azalıyordur. Yanan ağaçların yerine yenilerini dikmekte
de bir yöntem olmalı…

Prof. Ortaş: Yangın Ekologları Prof. Dr. Çağatay Tavşanoğlu ve
Prof. Dr. Doğanay Tolunay; ‘Maksat sadece
ağaç dikmek olmamalı, ekosistemin korunması için tabiatın kendini yenileme
kapasitesinin göz önünde bulundurulması gerekir
’ diyorlar. Ağaçlama
yapılacaksa mono kültür3 olmamalı,  
dışarıdan gelecek yeni türler ortama adapte olmazlarsa başka problemler
de çıkabilir.  Tabiatın bütün renklerinin
ortamda tekrar buluşmasına müsaade edilmeli. Onun için yanan alanların insandan
korunması ve otlatılmanın yasaklanması gerekir. Ağaçlandırmada bölgeye adapte
olmuş kızılçam bitkileri aktarılmalı. Aktarmada mikoriza4 ve tabîi
toprak ile birlikte aşılanmanın yapılması gereklidir.

Çetinoğlu: Yeniden ağaçlandırma
da dikkat edilecek hususlar nelerdir?

Prof. Ortaş: Kesinlikle toprağa iş makineleri sokularak
işlenmemeli. Yangın sonrası derinlerdeki kökler yeniden gelişebilmekte. Doğanın
her zaman kendini koruma mekanizmaları olup kendini koruyacak enstrümanları olmazsa
varlığı sürdüremez. Meselâ yangın sonrası yapılan gözlemlere göre, bölgedeki
kızılçam gibi bitkilerin kapalı kozalarındaki tohumlar korunmakta ve uygun nem
ve sıcaklık şartlarında hızla çimlenerek yeni fidanlar oluşturmaktadırlar.
Hattâ bâzı bitkiler daha gür bir şekilde gelişebilmektedir.

Ormancı arkadaşları dinlediğimde
bitki türü, çeşit, boy çap konuları konuşuluyor. Soru toprak- bitki ekosistemi
meselesidir. Asıl konu yer yüzeyinin koruyucu tabakası olan toprak ve toprak
içindeki en önemli unsur olan organik materyalin ve tabîi canlılığın yanmış
olmasıdır. Yangın ile oluşan 200-800 santigrat derecelik sıcaklık toprağa
belirli bir derinliğe kadar nüfuz ediyor. Her bölge için ayrı ayrı, yangına
toprak ve toprak minerallerinin nasıl tepki verdiği araştırılmalıdır. Ve yangın
sonrası toprak ve tabîi bitki örtüsü ne düzeyde ve ne hızda kendini
yeniliyor,  hangi türler kendini daha iyi
yeniliyor.

Çetinoğlu: Ağaçlandırma
yapılırken göz önünde bulundurulacak hususlar nelerdir?

Prof. Ortaş: Ağaçlandırma yapılacaksa ekolojik ilkelere5 uygun
olmalıdır.

Genelde yangınlardan sonra
yetkililer ‘hemen ağaçlandıracağız’
türünde iyi niyetli söylemlerde bulunuyorlar. 1994 yılında Gelibolu
Şehitliğinde çıkan yangın sonrası hızla ağaçlandırıldı fakat bir süre sonra
ağaçların doğal rizosfer6 ve mikorizası4 olmadığı için
gelişmediği görüldü. Çoğu zaman iyi niyetle başlatılan ‘ağaç dikme seferberlikleri’ beklenen sonucu vermedikleri gibi orman
ekosisteminin doğal gelişimine de zarar verebilir. Orman ve toprak ekolojisi
bilgisine sâhip uzmanlardan görüş almakta yarar var.

Dışarıdan mikoriza, N2 fiksasyonu7
organizmalarının biyolojik habitatlara8 dikilecek fidanlara
aşılanmasının ne kadar önemli etkilerinin olacağının bilinmesi ayrıca önemli.
Şu anda yangın sonrası steril bir yüzey var ortada. Ağaçlanma yapılacaksa
mikoriza olmadan olmaz. Yüksek yapılı orman bitkileri mikorizasız yaşayamıyorlar.
En önemlisi bu aşamada buraları yapılandırmaya müsaade etmeden korumak, sonra
da akılcı bir takım toprak teknolojisi yöntemleri ile ekosistemi geliştirecek
ve koruyacak çalışmalar yapmaktır. Tabiata diğer hayvan varlıkları habitatı da
aktarılmalı.

Çetinoğlu:Aktarılan yeni
bitkiler için durum nedir?

Prof. Ortaş: Yangın sonrası canlı varlığı ve organik maddesi
yandığı için dokulardaki mineral bileşikler yüzeyde kalmış olup kısmen yeni
gelecek bitkiler için önemli besin kaynağıdır. Tabii yeni oluşacak bitki
topluluklarının organik madde biriktirmesi çok uzun zaman alacaktır. Onun için
belirtilen teraslama, sekileme, doğal ortamda yetişmiş tüplü fidan dikimi ve
diğer habitat aktarımı toprak teknolojisi mantığı ile geliştirilmelidir.

Yanan alanların yeniden
restorasyonu için korunmalı ve etrafı çevrilerek bitki ekosisteminin yeniden
gelişmesine koruyucu tedbirlerin alınması gerekir.

Çetinoğlu: Türkiye, sözünü
ettiğiniz bu işlerin gerektirdiği bilgi ve teçhizat donanımına sâhip mi?

Prof. Ortaş: Ekosistem / ekoloji çalışmaları yapacak araştırma
merkezi ihtiyacı oluşmuştur.

Çetinoğlu: Ormanları korumanın,
yeniden ağaçlandırmaya nazaran daha ucuza mal olacağı anlaşılıyor.

Prof. Ortaş: Ormanları korumanın en iyi ve en ucuz yolu yanmalarını
önlemektir. Bu bağlamda ormanların yanmaması, çıkan yangınların hızlı bir
şekilde söndürülmesi veya çok hızlı gelişmemesi,  yanan yerlerin de ekolojilerine uygun olarak
restore edilmesi, iklim değişimlerinin muhtemel etkileri konularında ülke
çapında ciddî, pek çok uzmandan oluşan ilmî araştırma birimlerine ihtiyaç
bulunmaktadır. Liyakate dayalı, konuyu bilen araştırma birimlerinin konuları
bütünlüklü olarak çözüm odaklı değerlendirmeleri ve sonuçlarının yanmış alanlarda
uygulanmalarında fayda görülmektedir.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim
Hocam.

 

Kelime ve kavramlar:

1ekosistem: Doğanın ekolojik
yapısı.

 2partikül:
Parcacık.

 3monokültür:
Tek
yönlü bitki üretimi.

 4mikoriza:
Kök
mantarı.

 5ekolojik
ilkeler:
ekolojinin
işleyiş mekanizmaları.

 6rizosfer:
Bitki
kök bölgesi dinamikler.

 7N2 fiksasyonu: Atosferdeki azotu Rizobium bakterileri
üzerinde tutmak. (Bakteriler bitki köklerinde kök nodülleri şeklinde
toplanırlar. Bu nodüllerde havadaki nitrojen amonyaka dönüştürülür ve bu
amonyak bitkiye glutamin ve üreidler gibi organik bileşikler sağlar. Bitki
ise bakteriye fotesentezden elde ettiği organik bileşikleri sağlar. Bu
faydalı ilişki bütün Rhizobium türleri için geçerlidir.)

 8biyolojik
habitat:
Ortamdaki
biyolojik hayat. Mikroorganizma, toprak canlıları.

 

 

 

 

    Prof. Dr. İBRAHİM ORTAŞ    

1960 yılında Kahramanmaraş ilimizin Pazarcık ilçesinde
doğdu. İlköğretimini Denizli köyü ilkokulunda ortaöğretimini Gaziantep
Atatürk Lisesi’nde tamamladı. 1985
yılında Çukurova Üniversitesi, Ziraat Fakültesi’nden mezun oldu. 1987 yılında
Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi’ne Araştırma Görevlisi olarak girdi.
1990-1994 yılları arasında İngiltere’de Reading Üniversitesi’nde doktora
öğretimi yaptı.
1995
yılında Yardımcı Doçent, 1996 yılında Doçent ve 2002 yılında profesörlük
unvanlarını aldı. Prof. Dr. Olarak Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi
Toprak ve Bitki Besleme Bölümünde araştırma, eğitim ve öğretime devam
etmektedir.  

İlmî
araştırmaları dışında, toprak tarihi, insanbilim toprak ilişkisi, toprak
felsefesi, tarım-çevre-insan ilişkileri, eğitimin sosyal boyutları konusunda
çok sayıda gazete ve dergi yazısı ve söyleşileri bulunmaktadır.
1998
yılında ABD. Florida Üniversitesinde OECD bursu ile 4 ay süre ile araştırmacı
olarak çalıştı. 2010-2011 yıllarında ABD’de Ohio State Üniversitesi’nde İklim
Değişimleri ve Karbon Araştırma Merkezi’nde misafir araştırmacı olarak
çalıştı.
Avrupa
topluluğu bünyesindeki ilmî kuruluşlarda Türkiye delegesi olarak şu anda 4
COST guruplarında yürütücü olarak çalışmaktadır. Daha önce 3 COST projesinde
Türkiye’yi temsilen görev aldı. Ayrıca 35 ülkede ilmî toplantılara ülkemiz adına
katılarak ilmî sunumlar yapmıştır.

SCI de
taranan dergilerde 38, Türkiye’deki hakemli dergilerde 31, milletlerarası
kongrelerde 87 bildiri, Millî kongrelerde 35 bildiri, 7 adet milletlerarası
kitap bölüm yazarlığı, 6 kitap, 12 rapor ile toplam 235 ilmî makale kaleme
almıştır.

Avrupa topluluğu bünyesindeki ilmî kuruluşlarda
Türkiye delegesi olarak şu anda 2 COST guruplarında yürütücü olarak
çalışmaktadır.
Bilim-felsefe,
eğitim üniversite konularında 364 makale yayınlamıştır. Ayrıca tarım-toprak
ve çevre konusunda 64 gazete dergi makalesi bulunmaktadır.

4 Doktora, 12 Yüksek lisans tezine danışmanlık
yaptı. 3 DPT, 13 TÜBİTAK, 34 Münferit proje tamamladı.

1
TÜBİTAK, 1 DPT, bir Bap ve 4 Yüksek Lisans ve Doktora projesi yürütmektedir.

Toprak Biyoteknolojisi ve Kök
Biyolojisi laboratuarları yanında Bölüm Araştırma Alanı yöneticisi olarak çok
sayıda projede yönetici ve yardımcı araştırıcı olarak görev almaktadır.  

Hepten Yanarız!

Konu; Orman yangınları ile mücadele yöntemleri!

Orman yangınlarının söndürülmesi uzmanlık, taktik ve
strateji isteyen bir iştir. Bundaki başarı çıkan yangını iyi incelemeye ve
yangını etkileyecek hususları iyi saptamaya bağlıdır. Orman yangınlarının
söndürülmesi aşamalarını şöyle sıralayabiliriz;

A. Organizasyon

B. Yangın Söndürme Araç ve Gereçleri

C. Yangınlarla Havadan Savaş

***

Yangınla Savaşta Ekip, Organizasyon, Prensip ve Yöntemleri:
Orman yangınlarını söndürmede kullanılacak yöntemlerle sahada ki ekiplerin
organize edilmesi yanında ihtiyaçların tespiti, yangınla savaşacakların
giyimlerinin uygunluğu ve tecrübeleri çok önemlidir.

Yangınla savaşta ekiplerin organizasyon yöntemlerinde ilk
önce 2-3 m genişliğinde bir şerit açılarak şeritteki yanıcı madde uzaklaştırılır
ve şeridin ortasına hendek açılır. Hendeklerin açılması şu yöntemlerle yapılır.

A. Atlama Yöntemi

B. İlerleme Yöntemi

C. Tek Görev Yöntemi

D. Mekanize Edilmiş Yangın Hattı Yöntemleri

Önce yangın yeri gözetlenir, sonra yangın kontrol altına
alınma çalışmalarına başlanır, ve en sonunda da soğutma çalışmaları ile yangın söndürme
işlemi tamamlanır!

***

– yukarıda yazdıklarımın hepsi işin edebiyatı!

Bu işler ormancıların itfaiyecilerin işleri, bize düşen
birlik ve beraberliği sağlamak, onlar yangınla mücadele ederken onlara maddi
manevi destek olmak.

Hani bir şarkının sözleri var!

Biz ne yangınlar gördük, hepsi yandı ve söndü

Biz ne yaralar aldık, hiç biri öldürmedi!

Yani demem o ki yangınla mücadele “tüm doğal afetlerle
mücadele” için, önce birlik ve beraberlik içerisinde olmalıyız.

O yukarıda A şıkkında organizasyon denen şey var ya! İşin
püf noktası O!

Organizasyonun başı; Cumhurbaşkanı

Kolları; Bakanlıklar, müdürlükler, valilikler,
kaymakamlıklar ve belediyeler

Bedeni; Biz, HEPİMİZ.

Aşağının meramı böyle ama yukarıda ne oluyorsa olmuyor!

19 yılda öyle ayrıştılar ki yangında bile bir araya
gelemiyorlar, ve

Ankara’nın yüzünden Organizasyonu yani voltranı
tamamlayamıyoruz!

Cumhurbaşkanımıza göre kabahat, kendi partisinden olmayan
belediyeler ve bütün muhalefet!

Muhalefete göre de Cumhurbaşkanı ve atadığı mevcut hükümet!

***

Kim haklı? Bence Muhalefet haklı!

Bir ailede sorun var ise ki var!

Sorunu çözmek evin en büyüğünün işi! Evin en büyüğünün
sorumluluğu!

Yani, Sayın Cumhurbaşkanın!

Davet etmek, dâhil etmek, ikna etmek, idare etmek evin en
büyüğünün işi!

Ve öyle olmalı.

Bu ayrışmayla bu ötekileşme devam ederken “Allah korusun”
olası bir

İstanbul depreminde hepten yanarız!

Afet yönetim toplantıları ve mücadele yöntemleri Türkiye
Yunanistan

Ermenistan arasında oluyormuş gibi olmamalı!

AKP si de, CHP si de, MHP si de, İYİ si de kötüsü de bizim,
hepsi bizim ülkemizin partileri ve yöneticileri, birlikte rahmet ayrılıkta azap
var sözünü eminim her kes biliyor.

Her şey bir yana Sayın Cumhurbaşkanımızın Osmanlıcılığı ve
din adamlarını ne kadar sevdiğini bilmeyen yoktur, sadece din adamı Şeyh
Edebali’nin

Osmanlının kurucusu Osman Gaziye öğüdünü uygulasa yeter.

Ne diyor Şeyh Edebali!

Ne diyor’u herkes biliyor ama olmuyor!

Yani demem o ki! Önce içimizde ki yangını söndürsünler, biz
zaten ormanlarımızı hem söndürür hem de telafi ederiz inşallah!

İtfaiye işçilerinin belediye işçilerinin hepsi aynı partili
mi?

Ya Ormana kadar siyaset sokulur mu Allah aşkına! Yok o
belediye senin bu bakan benim!

Yeter, TAMAM, Allah aşkına!

Bakın, gelecek günler daha zor geleceğe benziyor! Böyle
devam edersek hepten yanarız!

Derlenip toparlanmaya birlik olmaya bakalım!

Bakın! Afganların da eskiden memleketleri Devletleri vardı!

Biz bütün liderleri sahiplenelim, onlar da hepimizi!
Ayrışmalarına engel olalım, onları sık sık uyaralım nefisleri ve hırsları ile
baş başa bırakmayalım.

Bakın Ortadoğu da pek çok ülke Liderlerinin iktidar
hırsları, Din ve siyaseti birbirine karıştırınca ne hale geldiler!

Ayık olalım, Yoksa hepten yanarız!

VE BİZİ HİÇ BİR ŞEYH KURTARAMAZ!

Cumartesi günümüz de mübarek olsun inşallah.

Ben Yörüğüm! Ben Devletimi İstiyorum!

Bir önceki yazımda, kültür bir insan ömründe inşa edilemez demiştim.
İster bir kişi, ister bütün bir toplum gayret etsin, kültür, bir ömürde
yapılanamıyor. Kültüre ancak nesilden nesile
aktarılarak, üst üste konularak,
biriktirilerek, işlenerek ulaşılıyor. O zirvelere ancak böyle tırmanılıyor.

 

Gerçek dağların zirveleri gibi, çıkmak zor ama gerisin geri düşmek kolay.

 

  Bundan yarım asır önce,
yönetim biliminde
“kurum kültürü”
denilen şeyin ne kadar önemli olduğunu okuyunca hayret etmiştim. Fakat bu
tespit, birçok şeyi de açıklayıveriyordu. Üniversite deyince d
ünyada niçin Harvard, Yale, Oxford, Cambridge her
zaman tepelerde anılır? Yurt içinde niçin ODTÜ, Boğaziçi, İTÜ ve daha birkaçı?
Niçin d
ünyada ordu deyince akla öncelikle
T
ürk ordusu gelir? Türkiye’nin en güzide
kurumları sayılırken niçin Dışişleri ilk akla gelenlerdendir? Ç
ünkü bunların arkasında bir kişi, bir nesil değil;
nesiller ve öm
ürler;
nesilleri ve öm
ürlerin
birikimiyle inşa edilmiş k
ültür var. Tıpkı milletlerin kültürü
gibi kurumların da k
ültürü…

 

Ve az önce söylediğim gibi kurmak zor, yıkmak kolaydır. Üniversitelerimizin
hızla düşüşte olduğunu yazmayan kalmadı. Eyyyy esasına göre yönetilen
dışişlerimiz de pek parlak görünmüyor.

 

Yanan ormanlar, çöken kurumlar

Evi, tarlası, bağı, hayvanları yanmış köylülerin videolarını seyrediyorum. Buyurun bir tane de
siz seyredin: https://bit.ly/3ja5ZB6 Her şeyini kaybetmiş çiftçi haykırıyor:
Ben yörüğüm, hükümet istemiyorum, devletimi
istiyorum! Çiftçi “hükümet”
derken hükümeti değil- hükümetsiz devlet olmaz- yangına çayla
giden siyasîleri kastediyor. Yörüğün aradığı devlet de bir
kurumdur. Devlet; kurumlara dayanan, kurumlar üstünde
yükselen kurumların kurumudur.
Onun da nesillerin mirası bir kültürü vardır. O kurumları çökertirseniz, tekrar kurmak,
yeniden yükseltmek
nesiller alır. Son tahlilde milletlerin gücü de zenginliği de kültüre dayanır: Milletin, devletin ve kurumlarının kültürüne… Geri kalmışların bir türlü kalkınamaması bundandır. Üstünlük
ve refahın asırlarca sürmesi de…

 

Kurumların bir amacı vardır. Yönetim biliminde amaca bazen “misyon” deniyor. Kurumu kuranın, yönetenin yapması
gereken; kurumun bütün mensuplarını, tepeden
tırnağa o amaç etrafında kilitlemektir. İşte o kilitlenme, kurum kültürü
ile hedefi yücelten ve
her mensubu saran ruh ile sağlanır. Çoğu insanın sandığı gibi denetimle değil.
Kurum kültürü,
her ferdin içine bir denetim elemanı yerleştirir. İslamiyet’te “takva” denilen şey de budur. Dıştan
gelen yap, yapma talimatları değil, gönüllere
yerleşen kontrol memuru.

 

Kurumların çöküşü

Kurumlara siyaset, nepotizm, kayırmacılık girince hedef yok
olur. Çalışanların dikkati artık kurumun yapması gerekende değil, kimin hangi
torpille girdiğinde, nereden ne avantaj sağlanacağında, kendilerini bu işe
sokanlara nasıl çıkarlar sağlayabileceklerinde, başka hangi yandaşları işe
alabileceklerindedir. Bir arkadaşım anlattı. Orman Mühendisi akrabası, yangından birkaç hafta önce
istifa etmiş. Sebebi, “Mühendis çalışanlara talimat
veremiyor. Çünkü birçoğunun parti
teşkilatından torpili var.”
Başında bulunduğum bir kurumda da aynı olayı gözlemiştim. Çalışanların
morallerinin ve işlerine bağlılıklarının sarsılmasına bir kişinin, sadece bir
kişinin yukarıdan torpille bir noktaya tayin edilmesi yetmişti. İşte böyle çökülür.

 

Eski AKP’li
bir tanıdığım şikâyet ediyordu: “Yangını
önlemenin tekniğini konuşamıyoruz. İnsanlar öfke içinde, öfke hâkim.” Ona soramadım, ortam müsait değildi. Cevabını
bildiğimiz soru şu: Acaba neden?

 

 Bir zamanlar parti
liderlerinin televizyona çıkıp halkın karşısında memleket meselelerini
tartıştıkları bir T
ürkiye
vardı. Hani eski T
ürkiye!
Ecevit, Demirel, T
ürkeş ve
başka liderler. Birlikte oturur, birçok meselede anlaşamaz, bazılarında anlaşır
fakat hiçbir zaman bir birlerini aşağılamazlardı.
“Sen yalancısın, her dediğin yalan“, “senin
akıl sağlığın bozulmuş, doktora git
“,
“sen teröristlere kol-kanat
geriyorsun, aslında sen de teröristsin
”
ve benzeri itibarsızlaştırmaları, aşağılamaları onlardan duymazdık. Normal
demokrasi ile yönetilen bir
ülkenin
liderleri gibi konuşurlardı. Bakınız 1991
’e
ait bir liderler açık oturumu: https://youtu.be/iooiiwunWlM   Bu da 1989
’dan
İnön
ü, Özal, Demirel:
https://youtu.be/HwxfPi_U4o0  Gençler
hatırlamaz, T
ürkiye hep
böyle değildi. Bir zamanlar b
ütün liderler eşitti.

 

Allah Allah, herkes niçin öfkeli?

Her şeye yetkili, fakat hiçbir şeyden sorumlu olmayan; bütün hayırları şahsına tapulayan, bütün
şerlerden ya Allah’ı yahut da
muhalefeti sorumlu tutan bir iktidarımız var. Yangında bile muhalefet
aşağılanıyor. Siz iktidarın hiç öfkesiz konuştuğunu duydunuz mu? O, öfkeyle
besleniyor, öfke soluyor.

 

Teknik konuşmuyoruz; öfke hâkim! Öyle mi? Acaba neden? Rüzgâr eken ne biçerdi?

 

  Sıkıntılı günler, sıkıntılı konular. Bir
fıkra ile bitireyim. İlgisi var mı, yok mu, siz karar verin. Hiç olmazsa efkâr
dağıtırsınız:

 

Bir zamanlar Sümerbank
diye bir devlet kuruluşu ve onun dokuma, basma fabrikaları vardı. Bunlardan
birinde nizamiye nöbetçileri, bir işçinin zayıf girip, şişman çıktığını fark
etmiş. Günlerce… Sonunda adamı yakalayıp paltosunu çıkartmışlar ve
vücuduna sarılı top top kumaş
bulmuşlar. Bekçiler kumaşın ucundan çekiyor, adam kendi ekseni etrafında dönüyor ve şöyle söyleniyormuş:
Allah, Allah! Kim sardı bunları bana böyle!

Yunus Emre Kurt Hakkında.

2021 yılının Cumhurbaşkanlığı tarafından Yunus Emre yılı
olarak seçilmesi ile Ülkü Ocakları Başkanı Yunus Emre Kurt’un Milliyetçi
Hareket Partisi

Kocaeli İl Başkanlığına atanması çok güzel bir tevafuk oldu.

Hakikaten güzel oldu.

Kocaeli’nde bir Ülkü Ocağı Başkanı Milliyetçi Hareket
Partisine İl Başkanı oldu.

Herkes sevindi, taraflı tarafsız herkes.

Sadece O olduğu için değil, Ülkü Ocaklı olduğu için!

Onun yerinde, kendisinden önce görev yapan hangi Ülkü Ocağı
başkanı olsa sevinirdik.

O da sevinirdi.

***

Hakkında daha önce hiç kimse olumsuz bir şey duymamıştı.

Tıpkı Fırat Yılmaz Çakıroğlu gibi!

Fırat Başkanı da ege üniversitesinde okuyan, tanıyan
tanımayan herkes seviyor, saygı duyuyordu.

Hainler-Bölücüler kötü insanlar hariç!

Nasıl ki! Onun şehadetini duyan herkes üzülmüştü!

Onun Ülküdaşının il başkanlığına da herkes sevindi.

Siyasetten umudu olan, hatta umudunu yitirmek üzere olan
herkes!

Çünkü ikisi de aynı yolun yolcusu, aynı sevdanın
mecnunuydular.

Fark ettiniz mi Yunus Başkan da gülünce Fırat gibi gülüyor!
Samimi, içten, tıpkı bütün Ülkü Ocaklılar gibi.

***

Makamında ilk gördüğümde “çok duygulandım” oturduğu koltuğa
tek başına oturmadığının bütün Ülkü Ocaklıların adına oturduğunun “aldığı sorumluluğunun”
farkındaydı.

Hafta sonu kongrelerinden daha kalabalık bir katılımın ile
“binler ile” görevine başladı.

Hem hafta içi, hem de mesai içi bir saatte olmasına rağmen!

Binler ile, dualar ile!

***

Peki, bundan sonra ne yapmalı Yunus Başkan!

Yunus başkan bunda sonra, bundan önce ne yapıyorsa aynısını yapmalı!

Yani, yeni hiçbir şey yapmasına gerek yok.

Zaten bundan önce yaptıklarıyla önce Ülkücü, Sonra Ülkü
Ocağı Başkanı ve nihayet Milliyetçi Hareket Partisinin İl Başkanı olmadı mı.

Kendisini tanıyan herkesin gönlünü kazanmadı mı?

Gittiği yol doğruydu vardığı yerde doğru oldu!

Yolunu ve yöntemini değiştirmesin, yeterli.

Biz onu Yunus diye sevdik, “Yunus” kalsın yeter(!)

Zaten “Allah korusun” değişmesine ne ailesi ne de
Ülküdaşları müsaade etmez. Etmeyiz.

Çünkü onu seven hiç kimsenin kendisinden onun ve davasının iyiliğinden
başka, şahsi hiç bir beklentisi yok!

***

Her şey bir yana arkasında dağ gibi Ülkücü bir babası,
babası gibi toplumda sevilen-sayılan bir abisi ve onu her koşulda sahiplenen
eşi ve ailesi var.

***

İşi kesinlikle çok kolay.

Hatta bu güne kadar İl ve İlçe başkanlığı yapan herkesten
daha kolay.

Evet; Yunus Başkan bundan sonra;

Kurulduğu günden atandığı güne kadar Milliyetçi Çalışma
Partisine,

Milliyetçi Hareket Partisine, Cumhuriyetçi Köylü Millet
Partisine…

Genç Ülkücüler teşkilatına, Türk Ülkücüler Teşkilatına,
Büyük Ülkü

Derneğine, Ülkü Yolu Derneğine, Taş Medreseliler Derneğine,
Türkav’a, Kamusen’e, Ülkü Ocaklarına…

Başkanlık, üyelik, yöneticilik yapmış emek vermiş
“zaman-paraenerji harcamış” herkese kapısını ve yüreğini açarak muhabbet ile
görevini yapsın yeter.

Sadece Milliyetçi Hareket Partili olanların değil, başka
partili olsa da, başka partilere gitmek zorunda kalmış olsalar da, hala gözü
kulağı umudu

MHP’de, Ülkücülerde, olan…

Kendisini Milliyetçi ve vatanperver olarak tanımlayan
herkesin İl Başkanı olduğunu unutmasın yeter.

***

Sağa sola savrulmuş nice insanların, kendi partilerinde
umduğunu bulamamış, hayalleri suya düşmüş nice insanların Milliyetçi Hareket
Partisinin önünden geçerken binaya asılı o dev bayraklara bakarak…

– acaba buyurun gelin diye “samimi” bir davet gelir mi diye
beklediğini bilsin yeter.

Görev yaparken, neye ihtiyaç duyarsa duysun!

Aramasına istemesine bile gerek kalmadan sadece sosyal medya
hesabından paylaşacağı bir yazı ve ya atacağı toplu bir sms ile…

Adamsa adam, paraysa para, zamansa zaman, fikirse fikir,
zikir se zikir, artık partiye ve davaya lazım olan her ne ise!

En kısa zamanda ve fazlasıyla tedarik edebilecek Kocaeli’nin
en güçlü İl Başkanı olduğunu unutmasın yeter.

***

Sadece dünün olumsuzluklarını unutsun!

Bu yaşına kadar kazandığı tecrübe, birikim ve dostlukları
aklının bir köşesinde tutarak!

Onları ahde vefa ve kazanım bilerek.

İl Başkanlığı makamına gelinceye kadar geçen süreç
içerisinde şahsi ve ya siyasi kime karşı olursa olsun Üzüntüsü ve kırgınlıkları
varsa onları unutsun, yeter.

Her şey çok güzel olacak inşallah.

Amin

Misal Ve Temsil

0

     Bir hususu
anlatmak için, misal vermek, örnek getirmek; o konunun açık seçik görülmesini
ve açıklanmasını sağlar. Tıpkı, uzağı yakın edip, açık seçik görülmesini temin
edip sağlayan dürbün gibi.

     Bazıları misalin
konuyu rahatça anlamamızı sağlamasına karşı çıkmakta. Daha doğrusu körü körüne
savundukları fikirlerin yanlışlığının ortaya çıkmasından dolayı rahatsız
olmakta. Örnek verilmesine tahammül edememektedirler. Misal ve örneğin
gösterdiğine bakmak yerine, misalin kendisine takılıp kalmakta; böylece karşı
fikri güya reddetmiş olmaktadırlar.

     Aynen, dürbünün
gösterdiğine bakacağına; sözü dürbünün yapıldığı maddesine, dış yapısına
getirerek; konudan uzaklaşılmasını arzu etmektedirler. Bu şekilde dikkati
yanlış yere çekerek dürbünün işlevini boşa çıkarmak isterler.

     Oysa asıl olan,
dürbünün kendisi değil; gösterdiğidir. Bunun gibi, asıl olan misal ve örneğin
kendisi değil; dürbün gibi göstermek ve anlatmak istediğidir. Çünkü âletin
başka, yaptığı şeyin bambaşka olması gibi. Âleti, âlet olduğu için değil;
yaptığı iş için kullandığımız gibi. 

     Misal ve örneği
de, konuyu daha iyi anlatmak ve ortaya koymak için veririz ve zaten bunun için
vermek gerek. Nitekim öğretmen sınıfa dünyayı temsil eden bir küre getirir.
İşte dünya da bu küre gibi yuvarlaktır der. Elbette top şeklindeki o küre,
dünya değildir ama, o körpe zihinler için dünyayı temsil eder. Çocukların
dünyayı algılamalarını sağlar. Şüphesiz ki, dünyanın büyüklüğü karşısında, o
küre / o yuvarlak şey; zerre hükmünde bile değildir. Fakat çocuğun zihninde
dünya hakkında bir fikir verir. Çocukta dünya algısı oluşur.

     Demek ki, temsil
bir şeyin benzer halidir. İşte bu yüzden ahlâk, edep ve âdapla ilgili kıssa ve
hikâyeler de; güzel ahlâkı müşahhaslaştıran / somutlaştıran, tecellî ettiren /
onlara görünür hâl aldıran; birbirinden güzel görünüm sağlayan birer dürbün
hükmündedirler.

     Evet, temsilin /
bir şeyin aynısını veya mislini yapmanın ve benzetmenin hasiyeti / fayda ve
yararı şudur: Aklî / mücerret ve soyut bir şeyi, hissî bir şeyle tasvir
etmektir. Yine aslı olmayan mevhum / vehmedilen bir şeyi, muhakkak ve mevcut
bir şeyle anlatmaktır. Gaip / görülmeyen bir şeyi, hazır bir şeyle tasvir etmek
/ canlandırmaktır.

     Ancak temsil;
Allah’ın zatında değil, sadece şuunatında / işlerinde vardır. Çünkü bütün
kâinatı bir saray, bir ev gibi muntazam idare eden ve yıldızları zerreler gibi
hikmetli / gayeli ve kolay çeviren ve gezdiren ve zerratı / zerreleri muntazam
/ düzgün memurlar gibi istihdam eden / hizmet ettiren Zat-ı Akdes-i İlâhînin /
İlahî Kutsal Zat’ın yani Allah’ın şeriki / ortağı, naziri / benzeri, zıddı,
niddi / aynısı olmadığı gibi:

     “O, gökleri ve
yeri (varlık gayesine uygun olarak yoktan) yaratandır. Size kendi cinsinizden
eşler  yaratan ve bu suretle üreyip
çoğalmanızı sağlayan, aynı şekilde hayvanları erkekli dişili yaratan da O’dur.
(Tek olan, var olmak için başkasına muhtaç olmayan sadece O’dur.) O’nun (eşi)
benzeri (dengi olan veya olabilecek) hiçbir şey yoktur. O (yarattıkları sınırlı
işitirken, kendisi her şeyi işiten) Semî’ (O, yarattıkları sınırlı görürken,
kendisi her şeyi, her an gören) Basîr’dir.” (Şura: 11, Veli Tahir Erdoğan
Meali)

     Sırrıyla sureti,
misli, misali, şebihi / benzeri dahi olamaz.

     Fakat…”(Evreni,
hayatı ve ilk insanı) yaratmaya başlayan, sonra onu (kıyamete kadar devam
ettiren, kıyametin ardından onu ebedî âlemde) tekrarlayacak olan (da) O’dur.
(İlkini yapan O olduğu için) bu (diriliş, ilk dirilişle kıyaslandığında) O’na
göre pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfatlar O’nundur. (Kâinat onu
tanıtmak için vardır.) O (vaat ettiği her şeyi yerine getirecek mutlak güç
sahibi olan) Aziz (her şeyi hikmetli yaratan) Hakîm’dir.” (Rum: 27, Veli Tahir
Erdoğan Meali)

     Sırrıyla, mesel ve
temsil ile şuunatına / işlerine, sıfat ve esmasına / isimlerine bakılır. Demek
mesel ve temsil şuunat / işleri, isim ve sıfatları nokta-i nazarında / görüş ve
bakış açısı bakımından vardır.

Konak Meydanı ve İzmir Büyükşehir Belediyesi Hakkında.

Arama motorlarına İzmir’de gezilecek 20 yer de yazsan, 5 yer
de yazsan, çıkan sıralamanın içinde muhakkak konak meydanı, saat kulesi ve
Kemeraltı çarşısı olur.

Askerlerin hafta sonu çarşıya çıktığında…

 Üniversiteyi kazanan
öğrencilerin İzmir’in diğer güzelliklerini tanıyana kadar her fırsat
bulduğunda…

Yerli ve yabancı turistlerin İzmir’e adımını attığında ilk
uğradığı yer diyebiliriz, Konak meydanı için.

İlk kurşun, ilk uğrak ve ilk buluşma yeri.

***

Bende hep öyle yapmıştım zaten.

Gaziemir’de askerlik yaptığım süre içinde her çarşı iznimde…

Balıkesir de okurken 9 Eylülde ki arkadaşlarımı her ziyaret
edişimde…

Ailem ve dostlarımla her İzmir’e gelişimde onlarca fotoğrafım
olmasına rağmen bir daha bir daha resim çekilir, boyoz ve kumru yer, dua ederim.

Osman Nevrez’e.

Mustafa Kemal’e…

***

Yine öyle yaptık birkaç gün önce…

Alpay ve Aysel kardeşlerimizin Aydın ilinde ki düğününü
bahane edip bir merhaba daha dedik o güzelim İzmir’e.

Güzel ve bakımsız İzmir’e

***

Şehit Fırat Yılmaz Çakıroğlu kardeşimizin kabrini ziyaret
ettikten sonra vardık konak meydanında ki her zamanki ilk uğrak yerlerimize…

Daha mezarlıkta başladı ilçeye ve şehre vah vah
deyişlerimiz!

Dolaştıkça üzüldük, baktıkça üzüldük, düşündükçe üzüldük
canım

İzmir’e…

Yani en nihayet diyeceğim o ki yazık İzmir’e!

***

Nasıl ki, yerel seçimlerde aday kim olursa olsun Cumhurbaşkanına
oy verir gibi oy verdiği için Ak partilileri eleştiriyoruz ya!

İzmir’de öyle.

Her geldiğimde daha bakımsız buluyorum O güzelim Cumhuriyet
şehrini.

Yeni projeler neyse de var olanı koruyamamak, bakımsız
bırakmak…

Parayla değil her şey, muhalif partinin belediyesi olmak
kesinlikle bahane değil!

***

Evet İzmir de CHP’den başka parti kazanamamış ama maalesef
İzmir kaybetmiş!

Hasan Tahsin anıtı bakımsız, ne anıtı olduğu yazmıyor,
turistlerin anlayacağı dilde olayın anlatıldığı o ruhun yaşatıldığı bir levha
yok.

Veya Osman Nevrez’e ait bir bilgi!

Saat kulesi bakımsız, çeşmeleri akmıyor, etrafında
oturulacak yer yok!

Saat kulesinin karşısında ki tarihi Yalı Cami!

Ne bileyim insan istese neler neler ilave eder o meydana…

O şehre…

Oraya doğru yürürken geçtiğimiz sokak araları bakımsız…

Binalar sönük!

Tadilat yapanların verdiği şantiye görüntüsü ayrı dert!

İzmir’in girişi böyle ise gerisi kim bilir nasıldır diye
geziyi kısa tutup yolumuza devam ettik, İzmir çekemedi bizi içine!

İzmir İzmir gibi değil yani.

Yerel seçimlerde partiler değil, şehir kazanmalı.

Bir belediye bir ideolojinin kalesi oldu mu o şehir kale
komutanının ve etrafında ki atanmışların insafına kalır ki kalmış!

Bir sonra ki dönem Kocaeli’nde değişimler olması gerektiği
gibi İzmir de de değişim olmalı.

Şehirlerimizin menfaati için.

Hepimizin menfaati için.

Bakın İzmit’te değişim oldu nasıl canlandı hareketlendi
güzel ilçemiz.

Darısı bütün garanti gözü ile bakılan il ve ilçe
belediyelerimize…

Tanısaydım teessüf etmek isterdim İzmir Büyükşehir Belediye
Başkanı

Tunç Soyer’e de…

Neyse…

Yönetemiyorlar Vaziyeti İdare Ediyorlar

Orman
yangınlarında 8. gününde hala kontrol altına alınamayan çok sayıda yer var.
Yangının sirayet ettiği alan ve hasar yönünden şimdiden ülkemizde yaşanan en
büyük orman yangınları
olarak tarihe geçti.

 

Yangınların söndürülmesi
için canla başla ve kahramanca mücadele eden görevli ve gönüllü herkese
minnettarız ve başarılı olmaları için duacıyız.

 

Türkiye zor
zamanlarda içinden kahramanlar çıkarır ve onların kahramanlıkları sayesinde
felaketlerin verdiği zarar azaltılır. Bu iyi bir şey.

 

Fakat bütün
felaketler ve savaşlarda kahramanlara ve kahramanlıklara ihtiyaç duymak
övünülecek bir durum değil.

 

Daha önce yazdığım
bir yazının başlığı “Sisteminiz iyi ise kahramanlara ihtiyaç azalır” idi.
Bu yazıda demiştim ki, “Eğer çok kahramana ve kahramanlıklara ihtiyacınız
varsa karargâhınızın eksiklerini gözden geçirmeniz gerekir.”

 

Yangınla mücadele
de, salgınla mücadele de, terörle mücadele de birer savaştır.
Bu savaşların ön
hazırlığı iyi yapılmamışsa, karargahınızda eksikler var ise ve yönetim
zafiyetiniz varsa başarılı olmanız için bireysel kahramanlıklar yetmez.

 

Koronavirüs
salgınına
Hıfzıssıhha gibi aşı geliştirmede uzman müessesemiz kapatılmadan; yerli
aşı, test kiti vb malzemelerin üretimleri için devlet desteği var iken
yakalansak herhalde hasta ve ölüm sayılarımız daha az olurdu. Ve herhalde
sağlık çalışanlarımızın bu kadar kahramanca mücadelesine daha az ihtiyaç duyardık.

 

Bakın bir de
olumlu örnek verelim: Terörle mücadelede İHA / SİHA’lar ile diğer
teknolojik imkanların devreye girmesi mücadelenin daha etkin olmasını sağladığı
gibi, askerlerimizin daha az riskle netice alabilmesini sağladı.

 

Yangınların bu
boyuta gelmesinde
karargâh açısından, mücadele birimlerinin eğitim ve
teçhizatı yönünden eksikler ve hatalar olduğu açık.

*******************************

Zamanında Ve
Yerinde Etkin Müdahale

 

Avrupa’da yangın
riski yönünden bizim şartlarımızda olan ve bize göre daha küçük olan ülkelerde
30-80 adetlik yangın söndürme uçak filoları var. Fakat biz “envanterimizde
uçak yok”
iken yangınlara yakalandık.

 

Yangınlarla
mücadelenin etkin olması için öncelikle yangın olmasını önleyici
tedbirlerin
alınmış olması gerekir. Kurban Bayramı sonrasında, 40 derece
civarında ve düşük nem ortamında ormanlarda piknik yapımına izin verilmesi;
yangın çıkarması muhtemel terör unsurlarının etkin izlenmesi yerine sınırlarımızın
kevgire dönmesi
bu alanda yapılmış ihmallerdir.

Her şeye rağmen
yangın çıkmışsa da zamanında ve yerinde etkin bir müdahale
yapılmalıdır. Bunu yapamazsanız her geçen dakika yangının boyutunu
büyütür. Daha çok uçak, daha çok helikopter, daha çok itfaiye vd. araç ve
gereçler bile yetersiz kalır.

 

Ancak yangının
8. gününde
yangınla mücadeleye dahil olan uçak sayısı 16 oldu.
Bunlar dış ülkelerden kimisi kiralık, kimisi yardım olarak gelen uçaklar.

 

2002 yılında
THK’nun elinde 19 yangın söndürme uçağı ve bu alanda çok tecrübeli 19 pilot
bulunuyordu.

 

Şimdi bu imkân
aynen devam ediyor olsaydı yangınların çoğu büyümeden söndürülmüş olacaktı.

19 senede daha modern uçaklardan oluşan, daha güçlü bir uçak filomuz olması
gerekirken “sıfır uçak” ile yangınlara yakalanmayı sadece “talihsizlik” olarak
nitelendiremeyiz.

 

Elbette bu sene hava
sıcaklığı, nem ve rüzgâr
gibi şartlar olumsuz etkiliyor. Ancak yangınları
zamanında ve yerinde tespit edip müdahale edilebilseydi sonuç asla bu kadar
olumsuz olmayacaktı.

*******************************

Orman Köylüleri –
Liyakatin Önemi

 

1980 ve 1990’lı
yıllarda
orman yangınları sayımız ne kadarsa 2020 yılında da aynı olmuş. Fakat 2020
yılındaki yanan alan
o yıllara göre yüzde 50 fazla olmuş.

 

O dönemde teknik
imkanlar bu kadar yok iken nasıl oldu da mücadele etkinliğimiz azaldı?

 

Uzmanlar bunda
(çoğu Yörük olan) orman köylülerinin şehirlere indirilmesinin ve orman
teşkilatında işe alımların ormanı iyi tanıyan orman köylülerinden değil,
liyakate göre değil, parti aidiyetine göre yapılmış olmasını
gösteriyorlar.

 

“Orman köylüleri
eskiden yangını ilk aşamalarında görüp müdahale ediyordu. Onları ormandan
çektikten sonra yerine anlık gözlem ve acil müdahale sistemleri kurulmadı”
diyorlar.

 

Bakanlıkta sadece
alt kadrolarda değil, üst kademelerde de liyakat arka planda kalmış. “Tarım ve
Orman Bakanlığı’nın üst düzey sorumluları olan bakan ve 4 bakan
yardımcısının ormancılık konusunda eğitimi ve ihtisası olmadığı ortaya çıktı.”

*******************************

Kriz Masaları

 

Ben uzun yıllar Petkim
ve Tüpraş’ta yani yangınla mücadelenin çok önemli olduğu tesislerde
çalıştım. Aldığım eğitimler ve yaşadığım tecrübelerime göre, yangınla
mücadelede ilk yapılması gereken iş, bir kriz masası kurmaktır.

 

Bu kriz masasında
yangın mahallinin harita veya planları olur. Tıpkı savaş esnasında karargâhta
yapıldığı gibi, yangında ilk korunması gereken yerlerin tespiti, yayılmanın
önlenmesi için yapılacak soğutma ve malzeme taşıma işlerine karar verilmesi;
çeşitli yerlerden gelen itfaiye araç ve personelinin birbirine mâni olmayacak
şekilde görevlendirilmesi gibi kararlar verilir. Gerekirse daha az önemli bazı
bölümlerin yanmasına izin verilir.

 

Bu masanın
yetkilisi yangın söndürme konusunda yetkin bir kişi olmak zorundadır.
Diğer görevliler makamı ne olursa olsun bu kişiye yardımcı durumundadır.

 

Devam eden orman
yangınlarında uzun süre bu organizasyonu sağlayacak etkin kriz masalarının
kurulamadığını
düşünüyorum.

 

Daha sonra teşkil
edilen kriz masalarına yörenin CHP’li Belediye Başkanlarının dahil
edilmemesi ise gafletten öte bir şeydir.

 

Bu ülke hepimizin
ve böyle bir yangında bile partizanca düşünce ile hareket edenlerin olduğunu
görmek utanç vericidir.

Kendini (Bizi De) Kandıran Halk!

Bir ülke düşünün ki, yüzlerce yıldır (1923-1938 hariç) kırılganlıklar
yaşasın ve inanılmaz sorunlarla boğuşsun!

 

Ve en azından bu ülkenin azımsanmayacak sayıda aydını da, halkı bu
müzmin sorunlarla ilgili uyarmamış olsun!

 

Ancak yine de hiç bir şey değişmesin ve aksine sorunlar ağırlaşarak
yaşamsal hale gelsin…

Niçin?

 

Küçük şahsi menfaatler için!

 

Bir halk düşünün ki, aydınlanmanın kıyısında yaşasın ama ondan hiç
nasiplenmesin! Ortaçağ benzeri bir hayat sürsün, gelişmesin, feodalitenin,
yozluğun ve yobazlaşmanın içinde debelensin ondan sonra da başına gelenlerden
şikâyetçi olsun…

 

Düşünün ki; Allah, bu halkın önüne nimet diye bir önder çıkartmış
olsun ve birçok fikri ile de bugüne ışık tutsun ama onun dediklerini yapmayı
bir gram dahi olsa başaramamış olsun…

 

Devletini kendinden gayrı; nesebi ve etnisitesi bozuk insanlara teslim
etsin ondan sonra da başına gelen felaketlerden dolayı dert yanıp dursun!

 

Okumasın, araştırmasın, dedelerinin ninelerinin anlattıklarını unutsun
sonra da “başıma bunlar niye
geliyor?”
diye sızlansın!

 

Ey bre gafil, sana milyon kere “tarih
tekerrürden ibarettir”
diye anlattıklarına ben şahidim…

 

Eğer sen, Şevket Süreyya Aydemir’in “Suyu Arayan Adam” kitabında anlattığı gibi “Siz Türk değilmisiniz?”
sorusuna red mahiyetinde “estağfurullah”
cevabını verirsen günümüzde de Türklüğüne sahip çıkmayarak yaşarsan vatan(daş)ın
başına gelenlerden hiç şikâyet etmeye hakkın olmaz!

 

Türklüğe hakaret ederler sesin çıkmaz, vatanına ortak bulurlar
kulaklarını tıkarsın, memleketin zenginliklerini peşkeş çekerler görmezden
gelirsin, hazineyi soyarlar sana da bir pay verirler mi, diye düşlersin, doğanı
katlederler üç kuruş menfaatin için geri adım atarsın sonra da dert yanarsın!

 

Ey Türkoğlu Türk!

 

Biraz samimi ol… Aksi halde sadece kendini aldatırsın! Binlerce
yıldır kaybettiğin ve esaret altına düştüğün topraklara Türkiye’de ekleniverir!

 

Sen öyle deyyusların “bize
bir şey olmaz”
dediğine bakma… Bak koskoca Rumeli gitti! Halep,
Musul, Kerkük gitti! Girit, Rodos, Midilli, İstanköy başta olmak üzere Ege’deki
adaların gitti! Tebriz, İsfahan gitti! Doğu Türkistan gitti! Kıbrıs’ın yarısı
gitti! Kırım, Ahıska gitti! Daha da sayarım ama iyice moralimiz bozulur…

 

Bugünkü vatan Türkiye’de fiili hâkimiyette gitti sadece kağıt üzerinde
egemenlik kaldı… Onu da “yeni
anayasa”
diyerek halletmeye çalışıyorlar!

 

Aptallığın lüzumu yok!

 

Seni terör denilen hadise uyandırmadı, iklim değişikliği ve kuraklık
uyandırmadı, borç batağına sokulman uyandırmadı, ekonomik işgal uyandırmadı,
üretimsizlik uyandırmadı, yoksulluk uyandırmadı, ülkenin göçlerle istila
edilmesi uyandırmadı, küreselcilerin çıkardığı coronavirüs salgını uyandırmadı
ve nihayetinde ormanların yanıyor yine mi, uyanmayacaksın? Ya da seni ne
uyandıracak? 1918’de olduğu gibi düşman çizmesi mi, tecavüzler mi, katliamlar
mı? Ne uyandıracak?

 

Kusura bakmayın böyle bir tabloda bile doğruyu yapmayı başar(a)mayan
bir halkın (Türklerin) samimiyetini sorgularım. Eğer samimi değilseniz ne
kendinizi ne de bizleri kandırın!

 

Bizi (başta beni) doğruları yaparak, vatanınız Türkiye’ye ve Türklüğe
sahip çıkarak, devletinizi ve siyasetinizi Türkleştirerek yanıltın!

 

Bunları yapmazsanız o zaman Asya’ya doğru ricad için pılınızı
pırtınızı toplamaya başlayın çünkü ülke elinizden kayıp gitmiş! Düşman projesi
adım adım işliyor…

 

Bütün bunlara karşın biliniz ki; Türklerin geleceğini, yine Türklerin
azim ve kararlılığı kurtaracaktır…

Büyük Selçuklular Alparslan, Büyük Selçuklular ve Safahât Bilgeoğuz Yayınları’nın Sâhibi Velût Yazar Ali Oğuzhan Cengiz, Üç Eserini Birden Okuyucularına Sundu.

0

Selçuklu
İmparatorluğu (1040-1308), Türklerin; Hun İmparatorluğu (MÖ 209-MS 567),
Göktürk Cihan Devleti (552-840), Karahanlılar (840-1212)’dan sonra kurduğu
geniş topraklara sâhip, uzun yıllar târih sahnesinde kalabilen dördüncü büyük
siyâsî yapılanmadır.

Oğuzhan
Cengiz, 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 144 sayfalık eserinde; 1040 yılında
kurulup 1157 yılında Sultan Sencer’in vefatı ile dağılan Büyük Selçuklu
İmparatorluğu’nu, Anadolu Selçuklu Devleti’nin kuruluş safhasındaki
gelişmeleri, Haçlı Seferleri ile mücâdeleleri, 1077 yılında Süleyman Şah
tarafından kurulan Anadolu Selçukluları Devleti’ni, O’nun şehid oluşunu,
Birinci Kılıç Arslan’ın yönetimi ele almasını ve 1308 yılında İkinci Gıyâseddin
Mesut’un ölümü ile Anadolu Selçuklu Devleti’nin târih sahnesinden silinmesini,
akılda kolayca yer edecek cümlelerle anlatıyor. Târihin akışı içerisinde önemli
hiçbir olay ihmal edilmiyor.

Eserin son
bölümlerinde Anadolu Selçklularında devlet yapısı, Atabegler ve Atabeglikler,
hakkında bilgi veriliyor. Lise öğrencilerine Selçuklu târihi hakkında bilinmesi
gereken her türlü bilgiyi veren kitap, Türk târihine meraklı olup da
teferruatlı metinleri okumaktan sıkılan okuyucuyu da tatmin edecek yapıdadır.

 

Büyük Fâtih Alparslan

Büyük Fâtih
Alparslan, sâdece Anadolu’nun kapılarını açmakla kalmamış, İstanbul’un fethinin
de alt yapısını oluşturmuştur. Oğuzhan Cengiz, 13,5 x 21 santim ölçülerindeki
166 sayfalık eserine, yazdığı ‘Önsöz’e, dikkatlerden kaçan bu büyük hakîkati belirterek
başlıyor. Önsöz’de dikkat çeken başka bilgiler de var: ‘Osmanlı Devleti’nin de
zeminini hazırlayan Alparslan’dır. Ancak Osmanlı kroniklerinde Malazgirt
Savaşı’na dâir kayıtlar yer almaz. Müneccimbaşı’nın Sahafiyü’l-Ahbâr*’ındaki
bilgi de sâdece üç dört satırdır. 23 Temmuz 1908 târihinde ilân edilen İkinci
Meşrutiyet’ten sonra millî uyanışla birlikte bahsedilmeye başlanmıştır.

Eserin birinci
bölümünde Alparslan’ın hayatı, ikinci bölümde Alparslan’ın taht mücâdelesi
hakkında bilgiler yer alıyor. Bu mücâdele çok çetin geçti. Sonrasında yeni ve
daha zorlu şartlarla karşılaştı. Selçuklu hükümdârı Tuğrul Beğ, Abbasi Halifesi
Kaim biemrillah ile 1058 yılında yaptığı anlaşmaya,  halife dînî otorite, Tuğrul Beğ ise siyâsî ve
askerî lider olacaktı. Halife, Tuğrul Beğ’in 1063 yılında vefatı üzerine
Selçukluların bütün yetkilerini iptal ettiğini açıkladı. Halkın ayaklanması
sebebiyle çıkan karışıklıklar, Sultan Alparslan’ın müdâhalesi ile Hutbenin
Alparslan adına okunmasının kabul edilmesi üzerine 1064 yılında bastırılabildi.
Hemen ardından vezirlik çekişmesi yaşandı. Bu meseleyi de kendi görüşleri
istikametinde neticeye bağladı.

Bu gaileleri
hallettikten sonra, babası Çağre Beğ’in başlattığı Anadolu akınlarına devam
etti. Oğlu Melikşah da babasına yardımcı oluyordu. Akınların semeresini de 1071
yılında alındı.

Bütün bu
olaylar, mâcerâ romanlarını andıran heyecanla sayfalarda yer alıyor.
Alparslan’ın Bizans ile mücâdelesinde, 1890-1915 yılları arasında Osmanlı
Devleti aleyhine hareket eden 
Ermenilerin Selçukluların safında yer alması, satır aralarında ibretle
okunuyor.

Bu bilgiler 90
adet kaynağın incelenmesiyle elde edilmiştir. Eserin son 7 sayfasında, kitapta
adı geçen şahıs isimleri dizini bulunuyor.

2000 yılında
kurulan Bilgeoğuz Yayınları ‘Büyük Fâtih
Alparslan
’ isimli eserle 1070. Kitabını okuyucuya sunmuş oluyor.

……………………….

*‘Müneccimbaşı Târihi’ olarak da anılır. Yazarı
Müneccimbaşı Ahmed Dede’dir. Arapçadan Türkçeye İsmâil Erünsal tarafından
çevrilmiş, 197? yılında, Tercüman Gazetesi’nin 1001 temel eser dizisinden
yayınlanmıştır.

 

Safahât – Mehmet Âkif Ersoy

14 X 22 santim
ölçülerinde, sert kapalı cilt içerisinde 573 sayfalık eser, Oğuzhan Cengiz tarafından yayına
hazırlanıp Haziran 2021’de okuyucuya sunuldu.

Eserin
editörlüğünü üstlenen Dr. Cengiz Zengin,
‘Önsöz’ başlığı altında şu bilgileri
veriyor:

Mehmet Âkif deyince, bütün şâirleri bir
tarafa, Âkif’i bir tarafa ayırmamız gerekir.

Âkif, millî hassasiyeti yüksek samimî bir
Müslümandır

Millî Mücadele’yi desteklemek için Ankara’ya
geçmiş ve İstiklâl Marşı’nı yazmıştır.

 İstiklâl
Marşı, hiçbir şiiri olmasa bile başlı başına O’nu ‘Mehmet Âkif’ kılan bir
olgudur.

Kaldı ki, her bir şiiri birer manifesto,
birer hayat düsturudur.

 Âkif’i
diğer şâirlerden ayırın asıl özellik de O’nun bu ‘düsturlar manzumesi’dir.

Âkif, zevk için değil, hayata teşne ruhun
doyumu için okunur.

  Öyle
bir zamanda yaşadı ve yazdı ki, herkes Âkif’te, fikrî problemini çözecek bir
dokuyu mutlaka bulur.

Safahât, ilk defa Nisan 1911’de 272 sayfa
olarak yayınlanmıştır. Bu kitapta yer alan şiir 42’dir. Bir şiiri de önsöz
yerine konmuştur ve başlıksızdır. Safahât’taki şiirler kendisinin yayınına
öncülük ettiği, Türk fikir hayatında müstesnâ yeri olan ‘Sırat-ı Müstakim’ dergisinde çıkmıştır. Sırat-ı Müstakim, sonra
yayınına Sebilüreşad olarak devam etmiştir.

Birinci kitap Safahât, 44 şiirdir ve tamamı
3084 mısradır. Âkif’in sağlığında, 1918 ve 1928’de basılmıştır.

Safahât’ın ikinci kitabı, ‘Süleymâniye Kürsüsünde’ önce, 1912’de,
Sebüürreşad’da dokuz bölüm olarak yayınlanmıştır. 1002 mısradır. 1916, 1918 ve
1928’de de basılmışür.

Safahât’ın üçüncü kitabı, ‘Hakkın Sesleri’ dir. 10 şiir ve 482 mısradır.
1914, 1918, 1928’de basılmıştır. Dördüncü kitap ‘Fâtih Kürsüsünde’, 1692 mısradır. Tek şiirdir. 1914’te üç, 1924’te
dört baskı yapılmıştır. Beşinci kitap ‘Hatıralar’,
10 şiirdir ve tamamı 1314 mısradır. 1917,1918 ve 1928 baskıları vardır. 

Altıncı kitap ‘Âsım’, 2292 mısradır. 1924 ve 1928 baskıları vardır.

 Yedinci
ve son kitap ‘Gölgeler’, 41 şiirdir.
Tamamı 1374 mısradır. 1933 yılında Mısır’da basılmıştır.

Safahât’ın tamamı bir arada, Lâtin harfleriyle
ilk defa 1943 yılının sonunda yayınlanmıştır.

Mehmet Âkif,
İstiklâl Marşı başta olmak üzerine, birçok şiirini Safahât’a almamıştır. Bu
şiirlerden bazılarını Bilgeoğu Yayınları baskısının son sayfalarında yer verilmiştir.
 Safahât a girmeyen ‘Berlin Hatıraları’ şiirinin bir bölümü de bu baskıda bulunmaktadır.
 Âkif, dönemin şartlan gereği,
zamanımızda hiç kullanılmayan Arapça, Farsça kelimeler ve terkipler
kullanmıştır. O terkiplerin açıklamalarına da kitapta yer verilmiştir. Her
manzumenin bilinemeyecek, açıklanmaya muhtaç kelime ve terkiplerini o şiirin
altındadır. Değişik şiirlerde kullanılan aynı kelimeye, farklı anlamlar
yüklendiği görülmektedir.

‘Önsöz’den sonra 13-30.
Sayfalarda, ‘Mehmet Âkif Ersoy’un Hayatı
ve Edebî Kişiliği
’ başlığı altında önemli bilgiler veriliyor.

 

BİLGEOĞUZ
YAYINLARI:
Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B
Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp
hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com 

 

OĞUZHAN CENGİZ

     19 Mayıs 1959 tarihinde İstanbul’da
doğdu. Gençlik yıllarında, 12 Eylül 1980 Darbesi öncesi, siyâsî mücâdelelerde
aktif olarak yer aldı; 1980 öncesinde İstanbul
Ülkü Ocakları
Yönetim Kurulu üyeliklerinde bulundu, bölge başkanlıkları
yaptı. 1978 yılında girdiği hapisten 1990’da çıktı. Sağmalcılar, Maltepe Askerî Cezâevi, Paşa Kapısı, Edirne, Malatya ve
Sakarya‘da toplamda 12 yıl hapis
yattı. 2000 yılında, gazeteci Arslan Tekin’le haftalık Türk Haber gazetesini çıkardı. 25. sayısından itibâren gazetenin
genel yayın müdürlüğünü üstlendi. 56. sayıda gazete kapandıktan sonra Bilgeoğuz Yayınlarını kurdu.

      Bilgeoğuz Yayınları’nın sâhibi olan Oğuzhan
Cengiz evli ve 3 çocuk (Oğuzalp, Bilge ve Erdem) babasıdır.      

      2020 yılına kadar 1000’den fazla kitap
yayımladı ve halen yayınevinin genel yayın müdürlüğü görevine devam
etmektedir. 

ESERLERİ:
     1-Yanık
Kale(1999-2015)
, 2-Kapıaltı (2000-
2018), 3-Sürgündeki Derviş (Özbekistan
Erk Partisi lideri Muhammed Sâlih hakkında, 2005), 4-Bir Yıldız Kaydı (12 Eylül öncesi olaylarında öldürülen kardeşi
Erhan Cengiz hakkında, 2005), 5-Teşkilat
Ercan
(Ülkücü İşçiler Derneği İstanbul Şube Başkanı Ercan Poyraz hakkında
2006), 6-Okul ve Aile Etkinlikleri
(2008-2012), 7-Gün Sazak  (2008).
8-Başkan Recep Haşatlı (MHP İstanbul İl Başkanı Recep Haşatlı hakkında,
2009), 9-Bir Türk Münevverinin Seyir
Defteri (
2012), 10-Prof.Dr.
Ekmelettin İhsanoğlu
(2014), 11-Türkmen
Beyi Devlet Bahçeli
(2014), 12-Ertuğrul
Gazi Kuruluş
(2015), 13- Alparslan
Türkeş
(2015), 14-Attila (2016),
15-Timur (2016), 16-Cengizhan (2016), 17-Metehan (2016), 18-İz Bıraktılar Şehit Erhan Cengiz
(2017), 19-Zindan Okumaları (2018),
20-Türk Milliyetçiliği ve Ülkücülük (2018-2019),
21-Eski Türklerde Kadın (2020),
22-Alparslan Türkeş Başbuğ (2020), 23-Harezmşahlar ve Celaleddin Harezmşah
(2020), 24-Dede Korkut Hikâyeleri (2020),
25-Sorup Dinlediklerim (2020). 26-1944 Irkçılık Turancılık Dâvâsı (2021), Hacı Bektâş-ı Velî (2021).

 

 

DERKENAR:

‘Kitâbiyat’a Bir Mektup Var! Çoook
Teşekkürler Ederim


SADIK KEMAL TURAL <turalsa1771@hotmail.com>

29 Temmuz 2021 10:50

Alıcı: OĞUZ ÇETİNOĞLU
<oguzcetinoglu@gmail.com>

OĞUZ BEYEFENDİ

1.”Önce
Vatan” Daki  Kitâbiyat Sayfanıza Hayran  Kaldım. Helal
Olsun. Şahsım Ve Arkadaşlarım Adına Teşekkürler Ederim.

 
SANIRIM 27  YIL OLDU,  “Yeni kitap ve  dergilerin 
tanıtımı ve tahlili  konusunda büyük bir eksiklik olduğundan, yayınevlerinin
bu konuda yeterince duyarlı  çabalar göstermediğinden yola çıkıp 
yılda dört sayı olmak üzere yayınlanan  B İ L G E  adıyla bir
derginin yayınını başlatmıştım.  Atatürk Kültür Merkezi  Başkanlığı’nın
olan bu derginin yayını –haset başta olmak üzere– makul ve meşru olmayan
sebeplerle  o t u z uncu sayıya ulaşmadan durduruldu. Düşünmenin, Tanıtım
Ve Tahlilin Olmadığı Yerde Bilim Sanat Bilgelik Nasıl Yeşerip Ağaç Olur,
Bilmiyorum…

Sizin
Kitabiyat Sayfanıza Yansıyan  Işıklar,   Çölleşen  Fikir 
 Ve Sanat Hayatımız      İ Ç İ N,   Cehalet
Ve İdeolojinin, Merdiven Altı  İman, Bilim Ve Hikmet Satma 
Bezirganlarının Yüzünden  Çoraklaşan    Bilgelik
Toprağımız  İ Ç İ N   Can  Suyu  
Hükmündedir. Değerini Erbâbı Bilir. Rabbim Sizden Razı Olsun…

Tarihin
Ruhunu, Ataların Ruhunu, Toprağın Ruhunu Memnun Eden Bu Hizmetleriniz İçin
Ben Minnet Ve Şükranlarımı İfade Etmekten Başka Bir Şey Yapamamanın
Mahcubiyetiyle Bunalıyorum.

2.
HOŞ SADA’nın  KETEBE  yayınevince  yeni baskısı 
–diğer eserlerini de basmaları için anlaşmaya varıldı — yapılması
öncesinde   İŞ BANKASI  baskısını yeniden okudum. 
TRT  Müzik dairesi başkanlığı yapmış,  şef, besteci  ÖZGEN
GÜRBÜZ HOCA ‘dan   Sayın Nevzat Atlığ’ın Bir Yazı Yazmasını
İstirham Ettiğim Hususunda  A R A C I  Olmasını İstedim. Sayın
Atlığ çok güzel bir yazı yazdı, minnettar kaldık.

3.Anarhan
Hanım Kardeşimin Kitabı Konusundaki Duyarlılığınız İçin Teşekkürler
Edrim… O’nu Tanımanızı Da Çok İsterim… O’nun Kitabının Tanıtılmasıyla
İlgili Faaliyetleri   Kırgızistana Da İletiyorum, Çok Mutlu
Oluyor.

4.ÜZERİNDE ADIM BULUNAN YAYINLAR 
 VE ŞAHSIM İÇİN    İLTİFAT, TEŞVİK VE TAKRİZ
HÜKMÜNDEKİ  CÜMLELERİNİZ İÇİN VALLAHİ TEŞEKKÜRLER EDERİM. A B D ‘DE
yaşayan oğlum ve torunlarıma –İnşaallah 2022’de temelli dönecekler– yaklaşık
yirmibeş kişilik  daimi  yazıştıklarıma o sayfalarla ilgili
linklerin adreslerini ileteceğim… EĞİTİM DOSTLARI VAKFI’nın  web
sayfasında da  EYLÜL ayında  benimle ilgili olanları –SİZİN
İZNİNİZİ  ALIP — yer alacağını  az önce  BAŞKAN 
 bildirdi.

5.Sanıyorum HOŞ SADA 
SİZE ULAŞTI, İBNÜLEEMİN MERHUMUN ONİKİ SAYFALIK  METNİNE BENİM GİBİ
SİZ DE HAYRAN OLMUŞSUNUZDUR.  SAYIN ATLIĞ’IN HATIRLADIKLARI VE
HATIRLATTIKLARIYLA ZAMANA DÜŞTÜĞÜ NOTLAR İSE YARININ ARAŞTIRICISINA EL
FENERİ OLACAK TÜRDENDİR.

SELAM SAYGI  VE SAMİMİ DİLEKLERİMİ
İLETİYORUM… HAKKINIZI HELAL EDİN, LÜTFEN. 29 Temmuz 2021
 

Prof.
Dr. SADIK KEMAL TURAL

 

KUŞBAKIŞI

HZ.
PEYGAMBER’İN VEDÂ HACCI HUTBELERİ

Sempozyum
Tebliğleri / 2-3 Kasım 2019

Türkiye Millî Kültür
Vakfı, kuruluşunun 50. yılı vesilesiyle düzenlediği sempozyumda sunulan
tebliğleri, Diyânet İşleri Başkanlığı’nın katkıları ile, 16 X 23,5 santim
ölçülerinde kuşe kâğıda   basılı 405
sayfalık kitap hâlinde yayınladı.

Vakıf Başkanı Prof.
Dr. Salih Tuğ, Zeytinburnu Belediye Başkanı Ömer Arısoy, Diyânet İşleri Başkanı
Prof. Dr. Ali Erbaş’ın protokol konuşmaları, İslâm Düşüncesi Enstitüsü Başkanı
Prof. Dr. Mehmet Görmez’ın konferansından sonra Prof. Dr. Nâil Yılmaz
Başkanlığında, Dr. Mustafa Özel, Prof. Dr. Recep Şentürk, Prof. Dr. Ali
Bardakoğlu ve Prof. Dr. Cağfer Karadaş’ın iştiraki ile Birinci oturum
gerçekleştiriliyor. Tebliğ konuları: Vedâ Haccı Hutbelerinde İktisat Ahlâkı,
Veda Hutbelerinde İnsan Hakları, Veda Hutbelerinde Hukuk, Vedâ Hutbelerinde
Kulluk Bilinci.

Prof. Dr. Hûriye
Martı başkanlığındaki ikinci oturumun tebliğ sunucuları ile konuları: Prof. Dr.
Mustafa Sabri Küçükaşçı: Mekke’deki Dînî Görevler. Prof. Dr. Mustafa Fayda:
Câhiliye Araplarında Takvime Müdâhale. Prof. Dr. Adnan Demircan: İslâm’dan Önce
Araplarda Hac. Prof. Dr. Cengiz Kallek: Hac ve Ticâret İlişkisi.

Prof. Dr. Adem Apak
Başkanlığındaki Üçüncü Oturum: Prof. Dr. Halit Özkan: Hadis ve Târih
Kaynaklarında Vedâ Hutbesi Rivayetleri. Prof. Dr. Ahmet Özel: Hz. Peygamber’in
Haccı ve Umreleri. Prof. Dr. Ahmet Önkal (merhum) – Prof. Dr. Bünyamin Erul:
Hz. Peygamber’in Tebliğ Yükümlülüğü Açısından Vedâ Hutbeleri. Dr. Öğr. Üyesi M.
Kâmil Yaşaroğlu: Hitâbet ve Belâgat Özellikleri ile Vedâ Hutbeleri. Doç. Dr. M.
Suat Mertoğlu Başkanlığında Dördüncü Oturum: Prof. Dr. Zekeriya Güler: Dinin
iki Kaynağı: Kuran ve Sünnet. Doç. Dr. Ülfet Görgülü: Vedâ Hutbesi Ekseninde
Âilede Haklar ve Sorumluluklar. Prof. Dr. Âdem Apak: Müminlerin Kardeşliği.
Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı: Vedâ Hutbelerinde Ahlâk İlkeleri.

Değerlendirme: Oturum
Başkanı Doç. Dr. M. Suat Mertoğlu. Konuşmacı Prof. Dr. Adem Apak, Doç. Dr. Hâlit
Özkan.

TÜRKİYE
MİLLÎ KÜLTÜR VAKFI:

Nişanca Mahallesi, Fethâne Caddesi,
Kızıldeğirmen Sokağı Nu: 1 Eyüpsultan, İstanbul.

Telefon: 0.212-417 64 78 Belgegeçer:
0.212-417 61 85 e-posta:
bilgi@üktv.odg.tr  //  www.tmkv.org.tr 

 

OSMAN GAZİ OĞLU
ORHAN GAZİ

 

Orhan Gazi, üç kıtaya yayılan cihan ülkesi, Devlet-i
Aliyye’nin, yâni Osmanlı Devleti’nin ikinci padişahıdır. Babası, Devletin
kurucusu Osman Gazi’den devraldığı mesuliyetin idrakinde olan Orhan Gazi, bu
sorumluluğun hakkını vermiş ve daha babası hayatta iken Bursa’yı fethedip
başkent yapmış, Avrupa kıtasına ilk defa o asker çıkarmış, civar illeri
fethederek Osmanlı Devletini büyütmüştür.

 

Orhan Gazi ile Osmanlı Devleti sistemleştirilmeye
başlanmış, muhtelif müesseleler ve teşkilât kurularak, Devlet’in önü
açılmıştır. Yapılan imar ve ihya çalışmaları ile Osmanlı şehirleri, câzibeli
birer ticâret ve sanat merkezi hâline dönüşmüştür. İlk Osmanlı parası olan akçe
sikkelerini bastıran, ilk vezir tâyin eden, Başşehir Bursa’ya bağlı sancaklara
kadılar tâyin eden ve civardaki beylikleri Osmanl

Covid 19 Salgınında 4. Dalga Korkusu!

      Tarih boyunca
insanoğlu önemli olaylar yaşamış ve bundan gerekli dersler-bilgiler alarak
geleceğini daha yaşanabilir kılmıştır. Tabii felaketler ve savaşlar bunların
önemlileridir. Şu günlerde de bir salgın hastalıkla karşı karşıyayız ve bununla
baş etmek için uğraşmaktayız.
 

 

        Bu,
2020 Mart ayında DSÖ tarafından 
pandemi (büyük
salgın) kabul edilen ve 
covid 19
adı verilen bir virüs hastalığıdır. 
Coronalar, insanlar ve hayvanlarda çoğunlukla sessiz duran, zaman zaman
çoğunlukla basit hastalıklara sebep olan virüslerdir. 
Covit 19 ise ilk önce Çin’in Wuhan kentinin bir hayvan pazarından gelen insanlardaki solunum yolu
enfeksiyonu etkeni olarak Aralık 2019’da teşhis ve tespit 
edilmiştir . Yarasalarda bulunan fakat bir mutasyon geçirerek bulaşıcılık
ve insanlarda önemli solunum yolu enfeksiyonu yapma özelliği kazandığı
öğrenilen bu virüs 
covit 19
adı ile tanımlanmıştır. Hastalık kısa sürede yayılarak büyük salgın vasfını
kazanmış, bugüne kadar dünyada iki yüz milyon kadar insana bulaşmış ve dört
milyon insanın ölümüne sebep olmuştur. Ülkemizde ise ilk vaka Mart 2020’de
görülmüş Haziran 2020’ye kadar süren birinci dalgasında bir milyon insanımız
hastalanmış ve beş bini ölümle sonuçlanmıştır. Mart 2020 de uygulanmaya 
başlanan 
karantina
 tedbirleri
ile vaka sayıları azalmış, Haziran 2020’de kısmi normalleşmeye geçilmişti.
Sağlık ordusunun olağanüstü gayreti ve halkımızın tedbirlere riayeti ve yaz
mevsiminin etkisi ile salgın kontrol edilebilir hale gelmişti.
 

 

         
Tedbirlerdeki gevşeme ve sonbaharın etkisi ile 
Eylül 2020 de vaka sayıları yeniden artmaya başlamış, Ekim 2020’dehalkın sağlığını tehdit eder
hale gelmişti. Bu sebeple yeniden karantina tedbirleri (okulların açılmaması,
lokanta, kahve, sinema salonlarının, stadyumların kapatılması, sokağa çıkma
kısıtlanmaları, düğün-cenaze merasimleri dâhil toplu yapılan etkinliklerin
kısıtlanması) uygulanmaya başlanmıştı. Karantina tedbirlerinin yanında
insanlarımızın maske, mesafe ve temizlik konusunda hassasiyet göstermeleri
konusunda da daha kontrollü bir dönem yaşanmıştı. Ocak 2021’e kadar süren bu
ikinci dalgada da iki milyon insanımız hastalanmış ve maalesef yirmi beş bini
ölüm ile sonuçlanmıştır. Bu iki dalgada sağlık çalışanlarımızın neredeyse %
50’si  bu hastalığa yakalanmış, beş yüze yakın hekim
dâhil sağlık çalışanımız vefat etmiştir.
 

 

           
Salgın hastalıklarına karşı insanoğlunun en önemli tedbiri bulaşma zincirini
kırarak hastalığın yayılmasını önlemektir. İkinci ve daha önemli bir tedbir ise
AŞI’ 
dır. Salgın yapan ve bulaşıcı olan hastalıklara
karşı bulunan aşılar insanlığı bu hastalıklardan kurtarmıştır. Aşıların
bulunması, uygulanır hale gelmesi zor 
ve  uzun bir süreç ister. Covid 19 virüsüne karşı 
etkili
 bir
ilacımız olmadığı gibi aşısı da yoktu. Neyse ki ilim adamlarımızın yoğun
çalışması 2021 başında sonuç aldırıcı seviyeye gelmiş ve uygulanabilir birkaç
aşıyı insanlığa kazandırmıştır. Bu 
sayede 
şubat
 2021 den  itibaren önce sağlık çalışanlarına aşı uygulanarak bağışıklanma sağlanmıştır. Hastalığın ağır yaşandığı ve
ölüm oranı yüksek risk gruplarına da öncelik tanıyarak yapılan aşılanma
çalışmaları peyderpey diğer 
kesimleri 
de
 kapsayacak
şekilde uygulanarak toplumsal bağışıklık elde edilmeye çalışılmaktadır. 
 

 

             Covid 19 salgını ülkemizde üçüncü dalgasını Nisan- Mayıs 2021’de
yapmıştır. Bu dönemde de iki buçuk milyona yakın insanımız hastalanmış yirmi
bine yakını ölümle sonuçlanmıştır. Bu üçüncü dalgada öncelikle aşılanan sağlık
çalışanları ve altmış beş yaş üstü grupta hastalanma ve hastalananların ölüm
oranında ciddi bir azalma görülmüştür. Bu 
dalgada 
sağlık
 ordusunun
yoğun gayreti ve halkın tedbirlere uyumunun sağlanması ile vaka sayısının
günlük beş bine kadar düşmesiyle Haziran 2021’de yeniden normalleşmeye geçilmişti.
 

 

                 
Ağustos 2021’e girdiğimiz bu günlerde maalesef günlük vaka sayılarımız yeniden
yirmi binleri geçmektedir. 
Covid 19’un
dördüncü dalga tehlikesine işaret eden bu durumun önlenmesi gerekir. Bunun
yeniden karantina tedbirlerine başvurulacak bir boyuta dönmemesi gerekir. Bunun
için de insanlarımızın günlük hayatında bulaşma zincirini kıran tedbirlere
dikkatle uymasına ihtiyaç vardır. Kalabalıklar oluşturmamak, topluluk
durumlarında maskeyi dikkatle kullanmak, insanlarla ilişkilerimizde temizlik
şartlarına dikkat ve mesafe konusuna riayet bulaş zincirini kıran önemli
tedbirler olup mutlaka uyulmalıdır. Tabii ki en önemlisi aşı olmak. Hastalığa
karşı bizi koruyacak bu 
imkan asla ihmal edilmemeli, kuralına uygun
olarak aşılarımızı yaptırmalıyız. Aşıyla ilgili yalan yanlış bilimsel hiçbir
yanı olmayan söylentilere kulak asmamalıyız.
 

 

                             
Salgının bittiği daha sağlıklı günler dileği ile…