23.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Haziran 17, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 399

Ne Desem ki!

Türkiye’nin gündemi malûm. Bir gün içerisinde
dört mevsim yaşanır oldu. Hangisini yazayım, nereden başlıyayım diyorum henüz
yazı bitmeden gündem yeniden değişiyor. Gündem hem de ne gündem. Vantilatör
b.ka çarpmış gibi her taraf vıcık vıcık pislik.

Liseli gençlerin sevgililerine yazdıkları
mektup misali yazıyor yazıyorsun, beğenmiyor mektubu yırtıp tekrar yenisini
yazmak için yeni bir kâğıt koyuyorsun önüne, ama yine de olmuyor işte.

Bu yüzden bugün içimden güncel yazı yazmak inanın
ki gelmiyor. Okuyucularımın müsaadesiyle En iyisi kitapların arasında kaybolmak
istiyorum.

Malûm Atatürk’ün 102 yıl önce Samsun’a
çıktığı günlerin içindeyiz. Bu yüzden yazımı kendisinin notlarından alıntı
yaparak bitirmek istiyorum.

Samsun’dan
edindiğim bilgiler pek de hoş değildi. Samsun’a iki gün önce 17 Mayısta yüz
kadar İngiliz askeri çıkarılmıştı. Bu askerlerle gelen iki İngiliz yüzbaşısının
Sivas’a kontrol subayı olarak gideceklerini öğrenmiştik. Samsun ve çevresindeki
Türkler, Pontusçu çetelerden tedirgin ve yılmıştı. İzmir’in Yunanlılar
tarafından işgali başlangıçtı. Bunun yanında İtalyanların Antalya ve Konya
çevresinde işgali genişletmeleri, Samsun ve Trabzon’a Yunan ve diğer işgal
kuvvetlerinin çıkmaları mümkün görünüyordu.

Doğu
bölgesi için ayrıca endişelerim vardı ve bazı haberler almış, birde suikast
teşebbüsü yaşamıştım.

Arkadaşlarla
Pontus çetelerinin saldırısına uğramış olan Yenice köyünü ziyaretten dönmüş
doğruca Mıntıka Palas’a gitmiştik. Yemekten sonra kahvelerimizi içip sohbet
ediyorduk. Belediye önünde bulup silahlandırdığım asker, otelin kapısında nöbet
bekliyor, içeriye sinek bile uçurmuyordu. Dışarıdan onun sesi yükseldi: “-Yasah
diyorum sana ulan!”

Gürültü
ve tartışma biraz uzayınca Cevat Abbas silahını çekip kapıya koştu.
Aralarındaki konuşmayı içerden duyuyoruz:

“-Ne
arıyorsun burada?”

“-Mustafa
Kemal Paşa’yı göreceğim.”

“-Ne
yapacaksın Paşayı?”

“-Ona
söyleyeceklerim var.”

“-Nedir
söyleyeceklerin bana söyle ben iletirim.”

Konuşmasından
Kürt olduğunu anladığımız adam mutlaka içeri girmek istiyordu. Yaverim en
sonunda kişiyi yanımıza getirdi.

Karşımızda
orta yaşlı, iri yarı, kara gözlü, pala bıyıklı, esmer halktan bir adam
duruyordu. Ama bu adamın durumunda bir gariplik vardı. Herkes ona bakıyor ve
her hareketini göz hapsinde bulunduruyorlardı.

“-Gel
bakalım evlât bir arzun mu var” diye sordum.

“-Var
Paşam size söyleyeceklerim var!”

“-Haydi,
çekinme, söyle öyleyse.”

“-Paşam
bana sizi vurmak için görev verdiler”

“Peki,
öyleyse vur beni, yap görevini haydi”

“-Aman
paşam, sen vurulacak adam mısın? Sen baş tacı olaya lâyıksın.”

Sonra
ceketinin iç cebinden yepyeni bir tabanca çıkarıp masanın üstüne bıraktı.

“-İşte
Paşam verdikleri tabanca. “Git o vatan, millet haini padişahımızın düşmanı olan
paşayı vur” dediler. Ben de sizi öyle sanarak öldürmeğe karar verdim. Üç gündür
arkanızda dolaşıyorum. Bütün düşüncelerim altüst oldu. Meğer beni aldatmışlar!
Az kalsın milletin babasını vuracaktım. Senin hemşerilerle konuşmanı dinledim,
baktım ki sen yalnız bizi düşünüyorsun. Bizi düşmanlardan kurtarmak istiyorsun,
asıl hain onlar; o senin düşmanın olacak namussuzlar. Ben de artık sendenim
Paşam.”

Bu
kendi kendine gelip, kendi kendine giden tehlikeye şaştım kaldım.

“-Al
tabancanı sok beline çocuk” dedim.

“Sen
de artık benim askerim sayılırsın. Tabancasız, silâhsız olursak Pontuscular
gelip hepimizi keserler.”

Kürt
yurttaşımıza birde kahve ısmarladım ve bizi unutmamasını söyledim.”

(Atatürk, Atatürk’ü Anlatıyor –II- “Ulusal Giz”-
Milliyet Yayınları)

Sağlıklı Kalın.

Devlet Âdâbı Gitti Mafya Üslûbu Geldi

Bir Cumhurbaşkanının veya bir siyasi
parti liderinin bir başka siyasi parti liderini böyle bir üslupla tehdit ettiği
görülmemişti. Cumhuriyetin 98. yılında böyle bir seviyesizliği de gördük.

Cumhurbaşkanı ve iktidar
partisinin Genel Başkanı bütün vatandaşlarının güvenliğini sağlamaktan sorumludur. Bütün vatandaşlarının ülkenin herhangi
bir köşesine, hiçbir güvenlik kaygısı taşımadan gidebilmesini sağlamalıdır. Ülkede
demokratik bir ortamda adil bir siyasi yarışma olması için gerekli
ortamı oluşturmakla görevlidir.

CB ve AKP Genel Başkanı Erdoğan,
bu görevini yapmadığı için, “İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’e Rize’de
yapılan saldırıları önleyemedim” diye özür dileyeceği yerde, bu suçu işleyen
failleri övdü. Daha da ileri gitti Meral
Akşener’i tehdit etti. Yapılan saldırının organize
bir eylem olduğu iddialarını güçlendirdi.

“Rize’nin gelini” olduğunu
söyleyen Meral Akşener’i kastederek, “Gelin hanıma hemşerilerim gayet
güzel ders verdi. Yine dua et ki çok ileriye
gitmeden ders verdiler. Bu daha bir. Daha neler olacak neler. Daha dur
bakalım bunlar iyi günler” dedi.

Bu korkunç sözlerin, Türk Ceza
Kanunu açısından, suç olduğunu hatırlatmak isterim. Sıradan bir vatandaş bu ve
benzeri sözleri sarf etse Savcıların “halkı kin ve nefrete tahrik
etmek”, “suçu ve suçluyu övmek” ve “tehdit” suçlarından soruşturma açması beklenir.

Hadi “suç” tarafını bir yana
bırakalım. Bu sözler devlet adabına,
devlet adamı vakarı ve saygınlığına, devlet başkanı üslubuna sığar mı?

Hani “taç giyen baş” akıllanırdı? Hani CB makamı ülkenin ve milletin birliğinin sembolüydü?

****************************

Mafya Ağzıyla Korku Yaratmak

Ülke gündemini belirleyen
organize suç örgütü lideri Sedat Peker’in videoları devleti yönetenlerin
kimyasını çok bozmuş olmalı.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu
muhatabına “karısının iç çamaşırına sığınan” dedi. Peker videolarını izleyen milyonlarca insanı da “çocuk
pornosu izleyenlere” benzetti.

CB ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın,
24 gündür suskunluktan sonraki ilk önemli açıklamalarında, böyle bir mafya
üslubu kullanması O’nun da kimyasının
bozulduğunu göstermekte.

Ama bu ülkeye, bu millete
yazık değil mi?

Korkunun hâkim olduğu, devlet adamlarının mafya ağzıyla
konuştuğu, devlet içinde belli güçlerin mafya
birlikte iş tuttuğu ülkede huzur olur mu?

Gücü elinde tutanların
kendilerini anayasa ve kanunlara bağlı hissetmediği ülkede gelişme
olur mu? Yolsuzluk ve yasaklar bir çığ
gibi arttığında, yoksulluk artmaz mı?

Huzur ve güvenliğin olmadığı
yerde ekonomi iyileşir mi? Dışarıdan
yatırım sermayesi gelir mi, içerideki sermaye dışarı kaçmaz mı?

****************************

Devlet Adamının İlkeleri

Rahmetli Tarık Buğra, “Osmancık” adlı eserinde “Şeyh Edebali’nin Osman
Gazi’ye nasihati” diyerek, devlet başkanlarına tavsiyelerde bulunmuştu. Millî kültürümüzün imbiğinden süzülmüş
ve binlerce yıllık devlet tecrübelerimizden damıtılmış çok özlü nasihatlerdir
bunlar.

“Beysin, bundan
sonra öfke bize; uysallık sana. Güceniklik
bize; gönül alma sana. Suçlamak bize; katlanmak sana. Acizlik, yanılgı bize; hoş görmek sana. Geçimsizlikler,
çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana. Kem göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama
sana.”

Oysaki, bugün bizzat devletimizi
yönetenler öfkelerin, geçimsizliklerin, çatışmaların, uyumsuzlukların,
hukuksuzlukların, adaletsizliklerin kaynağı olmuş durumda.

Onlar kendilerini güçlü,
akıllı ve her istediğini yapabilecek kudrette görüyorlar.
Oysa güçlü olmak yetmez.

“Güç ve aklı nerede, nasıl kullanacağını bilemezsen, sabah rüzgârında savrulup gidersin. Bir dem
gelir bir tekmeyle dünyaları yıkacak olursun. Bir dem gelir yerdeki karıncaya
mağlup olursun.”

“Gönül adamı edep
tâcını başından almaz. Haklı olduğunda kavga
vermesini bilir. Kavgayı sadece bileğiyle değil, ilmiyle ve yüreğiyle
yapmasını bilir.”

Bu nasihatler “Makyavelli’nin,
“Prens” adlı eserinde devlet başkanlarına
verdiği nasihatlerden çok farklıdır.

Makyavelli’ye göre, “Siyaseten
amaca ulaşmak ve iktidarı elde tutmak için
her türlü ahlakî kural çiğnenebilir.” “Ülkeye korku hâkim ise iktidar
kendini daha kolay korur ve ülke daha kolay yönetilir. İktidarı korumak için aldatmak da gerekliyse yapılmalıdır.” 

****

Organize suç örgütü lideri Sedat
Peker, AKP adına yaptığı mitingde, bir kısım
akademisyeni “kanlarıyla duş almakla”
tehdit etmişti. Peker “Kanla ilgili söylemiş olduğum olayların hepsi söylendiği
dönemde hükümetin lehinedir. Çünkü o
zaman korku iklimi oluşturmak lazımdı” diye
açıkladı.

O dönemde Sedat Peker iktidar
kanadında pek makbul bir insandı. “Korku iklimi oluşturmak” ortak bir zihniyetin eseri olmalı.

Erdoğan’ın Meral Akşener’e söyledikleri de “korku iklimi oluşturmak” için değil midir?

Görünen o ki, “insanı
yaşat ki devlet yaşasın” sözünü sloganlaştırarak
iktidar olanlar, “yerli ve millî” olduğunu iddia edenler köklerinden kopmuşlar.
Edebali’nin değil, Makyavelli’nin ilkelerini benimsemişler.

“Makyavelizm’in uygulanması
akla, mantığa, ahlaka, özgürlüğe ve adalete uymadığı gibi ayrıca derin bir
utanç kaynağıdır.” Özellikle de Müslüman olduklarını iddia edenler uyguluyorsa… 

Devlet En Büyük Mafyadır (!)

0

Devlet
bir toplumsal sözleşmedir ve her sözleşmede olduğu gibi devlette de asıl olan pacta sunt servanda’nın (ahde vefa ilkesi) varlığıdır. Bu
toplumsal sözleşmenin bir gereği olarak, vatandaşın devlete karşı bir takım
hakları ve borçları olduğu gibi devletin de vatandaşına karşı bir takım hak ve
borçları bulunmaktadır. Ancak tüm bu karşılıklılığa rağmen devlet ve vatandaş
arasında bir kuvvet dengesizliğinin bulunduğu da aşikârdır. Zira devlet
vatandaşına karşı borçlarını yerine getirmediği zaman vatandaşın hakkını arama
yolu yine devlete daha doğrusu yargıya başvurmaktır. Ancak, vatandaş vergi
ödemek, askerlik yapmak, eğitim çağına gelen çocuğunu okula kaydettirmek vb.
gibi bir borcunu ifa etmediği zaman devlet doğrudan doğruya vatandaşa müdahale
edebilmektedir. Yani devlet açısından bir ihkak-ı hak söz konusudur.

 

Devletin ihkak-ı hak nevinden yaptığı
işlemler genellikle vatandaşa karşı zorlayıcı, çoğu zaman da vatandaşın
bireysel haklarına müdahale içeren işlemlerdir. Örneğin vergi vatandaşın
mülkiyet hakkına bir müdahaleyken, vatandaşın bir suç şüphesiyle gözaltına
alınması kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına karşı bir müdahaledir. Bu tür
müdahaleler kendi içinde bir zorlama özelliği taşıdıklarından tamamen kinaye
olarak  “Devlet en büyük mafyadır” şeklinde
bir söz ortaya atılmıştır. Devletin vergi alması mafyanın haraç toplamasına,
devletin bir kişiyi gözaltına alması mafyanın “adam kaldırmasına” benzetilerek
böyle kinaye yollu bir söylem üretilmiştir. Sonuçta devletin faaliyet alanıyla
mafyanın faaliyet alanı konularında her ne kadar şeklen bir benzerlik var gibi
görünse de ikisini birbirinden ayıran son derece temel bir kavram
bulunmaktadır: Meşruiyet!

 

Devletin vatandaşın temel hak ve
özgürlüklerini sınırlayan müdahaleleri ancak ve ancak kanunun devlete yetki
verdiği konularda ve o yetkinin yine kanunla sınırlandırıldığı ölçüde
gerçekleştirilebilir. Devlet her yetkiyi her canı istediğinde kullanamayacağı
gibi, canının istediği ölçüde de kullanamaz. Mafya içinse böyle bir
sınırlandırılma söz konusu değildir. Bir diğer nokta da devlet dediğimiz kurum
anayasal olarak şeffaf, denetlenebilir ve hesap verebilir bir kurumdur ve
devleti devlet yapan asli unsurlar bunlardır. Devlet şeffaflığı,
denetlenebilirliği ve hesap verebildiği ölçüde devlettir. Mafya için ise
şeffaflık, denetlenebilirlik, hesap verilebilirlik gibi kavramların söz konusu
dahi olamayacağını belirtmeye gerek olmasa gerek.

 

Her ne kadar tekrara girecekse de bir kez
daha farklı şekilde vurgulamakta fayda var. Devlet kendi iradesiyle şeffaftır,
devlet kendi rızasıyla kendini denetlettirir ve yine devlet kendi rızasıyla
hesap verir çünkü bunları en baştan kabul etmiştir. Mafya ise hiçbir şekilde
şeffaf olamaz çünkü gırtlağına kadar suça batmıştır, kendini denetletmez,
hiçbir zaman ve hiç kimseye de hesap falan vermez.

 

Şayet devlet ve mafya arasındaki bu temel
ayrım ortadan kalkarsa, devlet o kinaye yollu söylenen “Devlet en büyük
mafyadır” sözünü gerçekten hayata geçirecek faaliyetlerde bulunursa o zaman
devlet devlet olmaktan çıkar. O devletin yönettiği ülkede gücü yetenin gücü
yeteni ezdiği, ezilenin de bir noktadan sonra sabrını kaybettiği veya artık kaybedecek
bir şeyi kalmadığı için ortalığı ateşe verdiği bir ortam meydana gelir.
Mafyalaşan devlet, kendi eliyle bir kaos meydana getirir ve bu kaos her şeyden
önce o devletin sonu olur.

Stratejik Ürünlerin Farkında mıyız?

Kokuşmuşluk

Genelde
köleye değil köleleştirene, sömürge
olana değil sömürgeleştirene karşı
çıkarız. Estağfurullah, karşı çıkmayız; söylenerek
tepki verdiğimizi ve böylece karşıt olduğumuzu zannederiz. Oysa karşıt olmak
köleleştirmeye veya sömürgeleştirmeye müsaade etmemektir
. Bu da akılla ve aksiyonla sağlanır.

            70 yıldır İsrail ve Çin zulmüne bağırıyoruz – çağırıyoruz da
niye bir şey değişmiyor? Koca Çin’i bırakın, küçücük İsrail’in devâsa İslam
Dünyasından korkusu  mu var
? Herkes
işgale karşı mı yoksa işgalcilerle
işbirliği yapan
hatırı sayılır miktarda insan varlığı söz konusu mu?

            Çıkarım, menfaatim Anadolu’yu işgale gelen Yunanlılarla münasebet kurmayı
gerektiriyorsa benim Müslümanlığıma ya da Musevîliğime, Sünnîliğime ya da
Alevîliğime, Türkmenliğime ya da Kürtlüğüme, yöreme ya nda sülâleme ne
bakıyorsunuz; karakterime bakın.
Bkz: İsra 84.

İnsanın kendisinin meta olduğu ticarete kölelik diyoruz. Yani
köle kendisinin köleleştirilmesine rıza gösterendir. Her türlü şart ve
mihneti göze alarak, sırf hayatını idame ettirebilmek için özgürlüğünü satana köle; bu şartlar altında satın alana da efendi/sahip denir. Hatta mâlik;
insanı mülk edinen, mallaştıran..

Kendini
kullandırmak veya kullanılmasına müsaade etmek insanı köle kılar
” diyor Kenan Göçer ‘Dostluk’ makalesinin
‘Şiddet’ kısmında. Yani işin özünde tercih
var. Kölelik bir kader değil karakter meselesidir. Devamen; zihinsel bir hastalıktır, iradesizlik
ve zayıflıktır.

Mithat
Cemal Kuntay
’ın
‘Eğilme’ şiirinde geçen “Sessiz
kölelerdir yaratan binbir ilâhı
” mısrası mevzunun hülâsasıdır. Sonrasındaki
satırlar da günümüzde yaşadıklarımızın arşiv vesikasıdır: “Elbet put olurlar öpülen eller, etekler / Elbet öpen oldukça, olur öptürecekler!

Dinimiz İslam’mış gibi yaptık hâlbuki ‘para’ydı.
Para-pul için, çıkar-menfaat için, makam-mevki için, imkân-tatmin için,
hırs-heves için değerlerimizi sata sata
bu hâle geldik. 1994’te yazdığım ‘İsterüüük!’ (Kaynayan Kazan) şiirimde
dile getirmeye çalıştığım gibi “Vatanı
milleti saz ede ede
/ Devletin
malını haz ede ede
” ilerledik ve şimdiye demirledik.

Hep güce
yakın
durarak istifade etmeye çalıştık; meşruymuş, gayrimeşruymuş, bakmadık
bile. Hep dünyalık peşinde koştuk; harammış,
helâlmiş, ayırmadık bile. Hesapta Türk
ve Müslümandık ama ömür boyu diğer Türk ve Müslümanlarla uğraştık,
yarıştık, bozuştuk. Gâvura gâvurluk yapmadık, birbirimize gâvurluk yaptık
hep.   

Ben başlığa kokuşmuşluk yazdım sen çürümüşlük
say. Afilli olsun dersen İngilizcedeki ‘dejenere’,
Arapçadaki ‘tefessüh’ kavramlarından
kopya çekebilirsin. İllâ Kuran’da
geçen bir isim olsun merakını ise fesad,
ifsâd, müfsid, müfsidin
kavramlarıyla giderebilirsin.

Ezan; Menderes için de,
senin için de bahaneydi.
Derdin-gayen düzenin nimetlerinden faydalanmak için onu paravan
kılmaktı. 28 Şubat ve Başörtüsü de bahaneydi; bütün dert sisteme yani devlet aygıtına dâhil olmaktı. Ağzımızdan çıkanlarla
davranışlarımız ne zaman örtüştü ki?! Özü-sözü bir olanlara ne vakit destek
olduk ki?! Kazanacak aday, kazanacak parti, kazanacak takım’dan başka gözümüz
neyi gördü ki?! Eh, şimdi n’ooldi?! Ne
kazandık?!

Seçim
sadece sandıkta değildir
, hayattaki tüm tercihlerimizdedir.
Başımıza gelenler tüm yapıp etmelerimizin toplam sonucudur. Devâsa yolsuzluk,
kronik rüşvet, alışılmış yandaşlıkkanıksanmış kayırmacılık,
kirli ilişkiler (siyaset-mafya-kolluk), rezillikler (cinayet, darp-gasp,
uyuşturucu, ç… pornosu ilâ âhir) işin bir yüzü; din satma, pazarda aldatma,
yakalanınca yalan atma, gündüz kuşağı kadın programlarındaki karman-çorman Anadolu ahlâkı, yemek
yarışmasında bile haksız da olsa kazanma adına kocaman kayınvalidelerin
kameralar önünde haksızlığı hak görme hakkı,
sportif ve sosyal medya kapışmalarındaki medenî (!) üslûp, kısa yoldan köşeyi
dönme ve sanal paralarla voliyi vurma hayâllerinin eylemliliği öbür yüzü. Bizim
yüzümüz
.

“Hiç kuşkusuz
bir toplumun bireyleri kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe Allah da o toplumun
gidişatını değiştirmez.”
(Rad
13)

Ayıklayın Şimdi Pirincin Taşını!

0

Uzun yıllardır sizleri hep uyardık; o zamanki adı Gülen Hareketi olan ve karşısında çoğunuzun El-PENÇE durarak emir beklediğiniz, ne
zamanki devleti yönetmekte ve devlet imkânlarını bölüşmekte anlaşamadığınız ve
size uzanınca FETÖ ismi ile anılan bu sahtekar yapılanma,

Bazı küresel ve emperyal güçlerin maşası, kendisine KUTB’ L
– AKTAP dedirten (sözde yer yüzünün en büyük din âlimi imiş) yüce dinimizi yine
kendine göre yorumlayarak devlet mekanizmasında nüfuz elde ederek, hakimiyet
kurup; ülke ekonomik ve iktisadi imkanlarını ele geçirmeye çalışan (bir çoğunu
da ele geçirmişti) bahse konu bu sahtekar din bezirganlarının yapısal
itibarıyla gayri ahlaki, gayri hukuki ve gayri milli bir MAFYA örgütlenmesi
gibi olduğunu, asla ve asla itibar edilmemesi gerektiğini,

Gizliliği, mahremiyeti, gizemliliği açısından ise; aynı
zamanda MASONİK bir derinlik içerdiğini de hep yazdık, söyledik, anlattık ama
inanmadınız.

Öyle bir yapılanma oluşmuştu ki; Donanma Komutanlığı
İstihbarat şübeye kadar sızarak, askeri santralleri ve bazı adliye, kolluk,
güvenlik ağına yerleştirdikleri adamları vasıtasıyla bizlerin ve daha pek çok
kişinin dâhili ve harici (CEP dâhil) telefonlarını dinleyerek oluşturdukları
listeleri bazı yerlere ulaşmalarına hiiiiiiç ses çıkarmadınız.

Çünkü işinize geliyordu. Ne zaman ki biri birinizin
alanlarına girilmeye başlandı işte o zaman kanlı ve bıçaklı oldunuz.

Sonuç olarak; Ekonomiyi DAMAT’ a teslim ettiniz, Koyunu da
KURT’ a, Çiğeri’ de KEDİYE, Asayişi ise SOYLU’ ya, Dış işlerini Merve
Kavakçılara, Şaban Dişlilere, yüce dinimizle alay eden takaracı- makaracılara
v.b. ehil olmayanlara teslim ettiniz,

1924 LOZAN ANDLAŞMASINA rağmen Yunanistan 2004′ ten sonra 19
ada ve adacığımızı işgal ederek, yerleşime açtı, silahlandırdı içte ASLAN
kesildiniz, dışta ise; adeta bir KEDİ gibi duruş sergileyerek Yunan Dış işleri
bakanı ülkemizin başkentinde hem de resmi görüşmeler sonrası basın
açıklamasında sizlere açıkça posta koydu.

Bir ülke böyle mi yönetilmeli..? hani nerede gerçek
demokrasi..? hani nerede tarafsız ve tam bağımsız yargı..? Hani nerede
şahsiyetli dış politika..? Kefen paralarımızı dahi yok ettiniz.

Ne hazindir ki sizlerin karşısında rakip yok. Bazı küresel
ve emperyal güçler ile yerli iş birlikçiler vasıtasıyla FETÖ’ nün emniyet,
adliye ve kolluk ayağı kullanılarak bir kaset kumpası sonucu CHP’ nin başına
geçirilen Kılıçdaroğlu varlığı ile MHP’ de ise Bahçeli + Semih Yalçın + Celal
Adan mevcudiyeti sizlere ucu açık imkânlar sağlayarak ülkemizi ne acıdır ki bu
hale getirebildiniz.

Geçmişte hani iki bakan birbirlerine Omuz atmışlardı ya;
işte o zaman bendeniz bu işin arkası gelecek ama çok acı olacak, ülkemiz içte
ve dışta tarifi çok zor sorunlarla karşılaşacak demiştim.

Devlet bürokrasisini oluştururken Ehliyet, Liyakat ve T.C.
Devletine sadakati öncelik olarak kabul etmezseniz olacağı budur.

Ülkemizde pusuya sinmiş ne kadar T.C. Devleti düşmanı varsa,
T.C. Devletimizin önderi, kurucusu Rahmetli Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK düşmanı
varsa; sizlerin yani siyasi iradenin bazılarından cüret ve cesaret alarak bir
bir kafalarını çıkarmaya başladılar.

O hain kafalar bir gün çok şiddetle ezilecektir. Aynı
geçmişte bu anılan hainlerin dedelerinin kafaları nasıl ezilmişse.

İşte öyle ezilecektir. Bu ülke sahipsiz değildir. İktidarı
ile, muhalefeti ile, sivili ile, askeri ile her kes aklını başına almalı. Bu
aziz vatan kolay kurtarılmadı ve kolay kurulmadı.

İşte gelinen son nokta!

Ayıklayın Şimdi Pirincin Taşını!

Serdar Yakar’dan Üç Eser

0

Şâirler ve
edipler diyârı Kahramanmaraş’ın velût kalemi Serdar Yakar, kültür hayatımıza üç
eser daha armağan etti.

Kahramanmaraş’ta
Şiirlerini Kitaplaştıramamış  Mahzun
Şâirler:

İç kapakta ‘Birinci Kitap’ notu bulunduğuna göre,
Kahramanmaraş’ın ‘Mahzun’ olmaktan kurtarılacak başka şâirleri de var demektir.
13,5 X 21 santim ölçülerindeki 392 sayfalık eserde, her sayfada bir şâir olmak
üzere 326 şâirin, şahısları hakkında kısa bilgilerle birlikte şiirlerine yer
verilmiş. Takdir edilir ki bu kadar şiirin içerisinden örnek olarak sunulacak
şiirin seçimi çok zordur, hattâ imkânsızdır. Zevkler ve renkler
tartışılamayacağına göre en iyisi gözleri kapatıp rastgele bir sayfa açıp
oradaki şiiri ‘tadımlık’ olarak
okuyucuya sunmak. Öyle yapıldı. Tesâdüfe bakınız ki kitabın adındaki ‘mahzun’ kelimesine uygun bir şiirle
karşılaşıldı:

                                                         
İHTİYARLIK



Artık iş
kalmadı yârenler bizde 

Tökezler
olduk da yazıda düzde 

Şâirdik,
hatiptik, yazardık sözde 

Ekmeği
yemeye ağzımda diş yok 

Dedik
efendiler bizlerde iş yok

Sağ yanım
titriyor sol yanım tutmaz 

 Nabzım
tekler durur muntazam atmaz 

Ayağım
bir türlü ileri gitmez

Ağzım
her an kuru gözümde yaş yok

Artık
bundan böyle bizlerde iş yok

Bir secdeye varsam başım dolanır 

Ne
yesem ne içsem midem bulanır 

Hayra yoyulacak hayal yok düş yok 

 Aklı olan her yaş kendini tanır 

Yuvamız
bomboş da uçacak kuş yok                                                                                                                                     

Yaşıtlarım birer birer ölüyor 

 Yeşil yaprak kara toprak oluyor 

Azrail
de başucumda soluyor 

Üstüme dikmeye ağaç yok taş yok

Arkamdan
vermeye yemek yok aş yok

Âşık Hüsne bunu böyle söylüyor

Enip aşkın deryasını boyluyor 

  Ev yok,
evde eğlenecek bir baş yok

Kendim kollayacak gövde yok baş yok

Bağrıma
basacak evlât yok eş yok



                                                                                                            
                                                           
HÜSNE KAYA (GÜRLEMİŞ) 


Elbistan’ın
Güblüce köyünde 1913’de doğdu. Küçük yaşta babasını kaybetti. Aile Maraşa
taşındı. Acılarla yüzleşti, şiirler söyledi. Kalaycı Ahmet Çavuş’la evlendi.
Çevrede sevilip sayıldı. Çor çocuk sâhibi oldu. 13 Mart 1999’da vefat etti.

KAHRAMANMARAŞ’TA
CUMHURİYET DÖNEMİ  
ÖNCÜ
ŞÂİRLER:

13,5 X 21
santim ölçülerindeki 280 sayfalık eserde; Necip Fâzıl Kısakürek, Abdürrahem
Karakoç, Câhit Zarifoğlu, Erdem Beyazıt, Bahaeddin Karakoç, Ahmet Tevfik Paksu,Alâeddin
Özdenören, Ertuğrul Karakoç, Gülten Akın, Kenan Seyithanoğlu, Âşık Mahzunî,
Mehmet Zarifoğlu, Nuri Pakdil, Rüştü Şardağ ve Âşık Hüdaî boşta olmak üzere
Kahramanmaraşlı 80 şâir ve Ozan’ın şiirlerinden seçme örnekler, kısa hayat
hikâyeleriyle birlikte sunuluyor.

Kahramanmaraşlı
Rüştü Şardağ tarafından Ümit Yaşar Oğuzcan’ın şiirinden Rast makamında
bestelenen ve Öncü Şâirler’de yer
alan, bir zamanlar millî marş gibi söylenen şarkının sözleri:

Bu kadar yürekten çağırma beni 

 Bir
gece ansızın gelebilirim 

Beni bekliyorsan
uyumamışsan

Sevinçten kapında ölebilirim

 Belki de hayata
yeni başlarım

  İçimde küllenen kor
alevlenir

Bakarsın hiç gitmem kölen olurum

Belki
de seversin beni kim bilir

Kal dersen dağlarca severim seni

Bir deniz olurum ayaklarında

Aşk
bu özleyiş bu hiç belli olmaz 

Kalbim duruverir dudaklarında

 

KAHRAMANMARAŞ’TA ESER
VEREREK YAŞAYAN
 GÜNYÜZÜ ŞÂİRLERİ:

Serdar
Yakar’ın hazırladığı üçlemenin sonuncusu, ilk ikisiyle aynı ölçüde ve  328 sayfadır. Hâlen hayatta olan ve
Kahramanmaraş’ta yaşayan günümüz şâirlerinden 261 kişinin şiirlerinden birer
adet örnekle kısa hayat hikâyeleri ihtiva ediyor.

Kahramanmaraşı’ın
gözde ilçesi Onikişubat Belediyesi’nin
kültür hizmeti olan kitaplar Ekim 2020’de yayınlanıp, Kahramanmaraş’ın yüzakı
olarak sanatseverlere sunulmuştur.

Yine gözler
kapatılarak rastgele açılan bir sayfada yer alan Elbistan doğumlu nâşir, şâir,
muharrir ve eğitimci Celâlettin Kurt imzalı şiir:

                                        DE BANA
USTAM

 Yıllardır
gönlümün sırça köşkünde

Umarsız bir aşkı bekledim durdum

Bir muştu bekledim gelen zamandan

Öteler
adına hayâller kurdum 

Aşk ruhta güçlenir, beslenir diye

Ruhuma
an-be-an hüzünler vurdum

Yıllardır gönlümün
sırça köşkünde

 Dil
vermez ikrârım efkâr içinde

Gizlerim sırrımı demem o yâre

Bin bir hicrân ile dolsa da içim

Râzıyım
bu hâle bitse de çâre

Yana yana esrik olmuş yüreğim

Yarılsa,
olsa da hep pâre pâre

Dil vermez ikrârım efkâr içinde

Öyle bir
girmiş ki o yâr gönlüme

Girsem yüreğine çıkasım gelmez

Değmese de elim, ak ellerine 

 Gelse
vuslatından bıkasım gelmez 

Bana vuslat gerek hasreti n’idem

Bir
araya aşkın yakası gelmez

Öyle bir
girmiş ki o yâr gönlüme

 De bana
n ideyim, de bana ustam

Bu sevdayla işte düştüm ortaya

Âhımı dinlesen, dumanım çıkar

Gümânım
ulaşır yıldıza – aya

İşlenir buluta tüm hüzünlerim

Hüznümün,
berâtı düşer ak suya

De bana n ideyim, de bana
ustam

Ne olur
ustam akıl, fikir ver bana

Böyle gider ise kalmaz mecâlim

Sır sâhibim sensin, dinle sırrımı

Sen bilmezsen
kimse bilmez ahvâlim

Çözülüp iyice serap
içinde

Deli divâneye
dönmeden hâlm

Ne
olur ustam akıl, fikir ver bana

ONİKİŞUBAT
BELEDİYESİ

Cumhuriyet Mahallesi, Prof. Dr. Necmettin
Erbakan Bulvarı, 14064. Sokak Nu: 134/A Onikişubat, Kahramanmaraş. Telefon:
0.344-212 46 46 Belgegeçer: 0.344-212 46 54

e-posta: info@onikisubat.bel.tr  // www.onikisubat.bel.tr 

 

SERDAR
YAKAR

Kahramanmaraş’ta 10
Mart 1965’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini memleketinde tamamladı. Marmara
Üniversitesi İktisadî ve İdarî Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümünden
mezun oldu.

İlk yazı çalışmaları
lise yıllarında Erciyes Dergisi’nde yayınlandı. Üniversite öğrencilik
yıllarında Hurûc Dergisi’ni çıkardı. Millî Gazete’de ‘Gençlik’ ve ‘Kültür
Sanat’ sayfaları hazırladı. ‘Kadın ve Aile’ ve ‘Gülçocuk’ dergilerinde Yazı
İşleri Müdürü, Timaş Yayınları’nda Editör olarak çalıştı.

Kahramanmaraş
Belediyesi Özel Kalem Müdürlüğü, Yazı İşleri Müdürlüğü, Terminal Müdürlüğü,
Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü, Kütüphaneler Müdürlüğü yaptı. Bir süre
Belediye Memurları Sendikası (BEM-BİR-SEN)’in şube başkanlığını üstlendi.

Yazı çalışmaları;
İslam, İlim ve Sanat, Altınoluk, Kadın ve Aile, Gülçocuk, Sur, Mavera, Yedi
İklim, Şehir ve Kültür, Ukde Haber, Kahramanmaraş’ta Bugün, Kahramanmaraş Manşet,
Kahramanmaraş’ın Sesi, Kimlik, Cesur Haber, Yorum gibi gazetelerin yanı sıra
Uzunoluk, Kurtuluş, Dört Mevsim Maraş ve Alkış gibi dergilerde yayınlandı.

Bir gurup
arkadaşıyla birlikte kurduğu Ukde Yayınları bünyesinde Ukde Haber Gazetesi ve
Kurtuluş Dergileri’ni çıkardı. Kitap yayıncılığı yaptı. Birlik TV’nin
kuruluşunda yer aldı. Haber 7’nin Kahramanmaraş temsilciliğini üstlendi.
Mahallî yayın yapan Yunus TV’de haftalık Ukde Sanat Edebiyat programları
hazırladı.

2003 yılında
Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde Yüksek
Lisans programını tamamladı.

Ortak ve müstakil
olarak yayınladığı 50’den fazla kitabı var.

Hâlen Onikişubat
Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürü olarak görevdedir.

 

 

KUŞBAKIŞI

ÂŞIK
EDEBİYATINDA ŞİİR SANATI  HASRETÎ’DEN ÖRNEKLERLE

Türk Halk Bilimi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bayram
Durbilmez
, 20. yüzyıl halk şâirlerimizden Âşık Hasretî’den aldığı
örneklerle Şiir Sanatı’nı inceliyor.

Edebiyat, sözün özünü söyleme sanatı; şiir, özün
özünü söyleme sanatıdır. Edebiyat sanatkârı ve edebiyatçı olmak için zengin bir
donanıma sâhip olmak gerekir. Zengin bir birikime sâhip olmadan sözün özünü
söylemek de, özün özünü söylemek de kolay değildir. Söylenen öz sözden derin
mânâlar çıkarabilmek ve söylenen özün özünü anlayıp tahlil edebilmek de aynı
şeklide zengin bir birikim ister. Şiir tahlili yapan edebiyat uzmanı; zerrede
güneşi, katrede ummanı görebilen sanat bilgesi, sanat bilginidir. Çünkü şiir;
güneşi zerreye, ummanı katreye sığdırabilme sanatıdır. Şâir ise güneşi zerreye,
ummanı katreye sığdırabilen sanatkârdır.

Durbilmez Hoca’nın eserinde; şiir sanatı hakkında
düşünceler, âşık edebiyatı şiir sanatını oluşturan gelenekler, şiir sanatında
âhenk unsurları, şiir sanatında estetik düşünce ve üslûp özellikleri, şiir
sanatında şekil ve tür özellikleri ve şiir sanatında öne çıkan konularla ilgili
incelemeler ve incelenen şiir metinleri yer almaktadır.

Âşık edebiyatı şiir sanatını oluşturan gelenekler
incelenirken müzik / ezgi eşliğinde icra, mahlas alma, usta-çırak ilişkisi,
dolu içme / rüya motifi, atışma / tekellüm ve nazım-nesir karışımından oluşan
bir gelenek olan hikâye anlatma hakkında bilgiler verilmektedir. Âşık
edebiyatının uygulamalı eğitim süreci daha çok ‘usta-çırak ilişkisi’ içinde yer
aldığı için, çırak olma, yetişme ve çırak yetiştirme; ustamalı şiir söyleme,
ustamalı hikâye anlatma, ustamalı âşık makamları eşliğinde söyleme, nazire
söyleme, usta / başka âşıklardan bahsetme gibi uygulamalar da usta-çırak
ilişkisi içinde değerlendirilmektedir.

Şiiri nesirden ayıran en belirgin özellik, şiirin
olmazsa olmazları arasında ahengin bulunmasıdır. Ahengi sağlayan unsurlardan
ayak, kafiye, redif, durak, kelime ve ses tekrarları, aliterasyon, asonans vs.
örneklerle incelenmektedir.

Şiir sanatındaki ‘sözün büyüsü’nü anlayabilmek için
estetik düşünce birikiminde edebî sanatlar, mazmunlar, imgeler, dil özellikleri
ve metinlerarası ilişkiler hakkında değerlendirmeler, örneklerle ortaya konulmaktadır.

Şiir sanatında nazım şekilleri ve nazım türleri
önemli bir yer tutmaktadır. Şekil özellikleri incelenirken nazım birimi, hâne
sayısı, vezin ve nazım şekilleri başlıkları altında değerlendirmelere yer
verilmektedir. Tür özellikleri ise gelenek içinde öne çıkan nazım türleri
bakımından değerlendirilmektedir.

Âşık edebiyatı şiir sanatında zengin bir konu
çeşitliliği bulunur. Bununla birlikte ferdî konulardan daha çok toplumu
yakından ilgilendiren konular öne çıkar. Özellikle ‘din ve tasavvuf’, ‘millî
duygular’, ‘insan ve toplum’ ve ‘aşk’ konulu şiirlerin daha fazla söylendiği /
yazıldığı, ‘sistematik tahlil’ yönteminden yararlanarak incelenen şiir
varlığından anlaşılmaktadır.

16 X 23,5 santim ölçülerindeki 346 sayfalık eser,
Aralık 2020’de yayımlandı. (Tanıtım bülteninden)

AKÇAĞ BASIM YAYIM PAZARLAMA ANONİM ŞİRKETİ:

Tuna
Caddesi Nu: 8/1 Kızılay-Ankara. Telefon: 0.312-432 17 98 Belgegeçer: 0.312-432
28 52
www.akcag.com.tr  e-posta: akcag@akcag.com

 

SİBİR HANLIĞI
KRONİKLERİ

 

13,5 x 21 santim ölçülerinde 3 cilt hâlinde
yayınlanan eser, 89+93+235=417 sayfadır. Yesipov, Stroganov ve Remezov
tarafandan hazırlanan kronikler. Fetih Ünal. Murat Özkan, Mesut Karakulak,
Zafer Sever ve Hârun Arslantürk tarafından tercüme edilerek ve notlandırılarak
yayına hazırlanmıştır.

 

Türklerin kadim yurtlarından biri olan Güneybatı
Sibirya toprakları, Rusların hâkimiyeti altına girdiği 16. asrın sonlarına
kadar birçok Türk-Moğol ve Fin-Ogur kavimlerine ev sâhipliği yapmıştır. Cengiz
Han’ın kurduğu Türk-Moğol Devleti’nin ortaya çıkışıyla bu bölgede sonraları
‘Sibir Hanlığı’ adıyla bilinen yeni bir Türk devletinin temelleri atılmıştır.
Önce başkent Çinki’den (Çimgi/Tümen), Muhammed Han’ın tahta geçişi ve tam
müstakil bir yönetime kavuştuktan sonra ise başkent Sibir’den (İsker/Kaşlık)
yönetilen Hanlık, yaklaşık üç buçuk asır varlığını devam ettirmiştir. Ne var ki
Hanlığın ilk devirlerine ait bilgiler son derece yetersiz olduğu gibi Sibir
hanlarının en tanınmışlarından olan Küçüm’ün hanlık yaptığı döneme ait yerel ve
Türkçe kaynaklar da yetersizdir.  Sibir
Hanlığı hakkında esas veriler Rus kaynaklarına dayanmaktadır. Bu bağlamda Rus
Sibir kronikleri (Sibirskie Letopisi) önem arz etmektedir.

 

Sibir kronikleri; Volga atamanlarından Yermak
Timofeyev ve yoldaşlarının Sibir Hanlığı topraklarına yaptığı seferleri, Sibir
Hanı Küçüm’ün kuvvetleriyle girdiği savaşları, başkent Sibir (İsker) de dâhil
olmak üzere Hanlık topraklarının işgalini ve târihî Türk yurdunun Rus
hâkimiyetine geçiş sürecini anlatan el yazma eserlerdir.

 

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.

Sedat Peker’in Mehmet Ağar Hakkındaki İddiaları

Sedat Peker’in her videosunda
dozu gittikçe artan dehşet verici iddialar
yer alıyor.

·        
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun siyasi hayatının dönüm noktalarından biri olan
ve az farkla DP Genel Başkanı seçildiği kongrede Sedat Peker’in “desteği” çok
önemli. Bu “destek” olmasa belki siyasi hayatımızda Süleyman Soylu gibi bir
figür olmayabilirdi.

·        
İçişleri Bakanı Soylu’nun bir organize suç örgütü liderine (Sedat Peker’e) “hakkında
dosya hazırlanıyor, yurtdışına çık” bilgisi ve telkini vermesi de, O’na Nisan
ayında Türkiye’ye dönme güvence vermesi de
fevkalade mühim. Batıda olsa Bakanın siyasi hayatını derhal bitirecek siyasi
sonucu olur. Ayrıca suç örgütüne yardım ve yataklık suçudur.

·        
Sedat Peker, kendi
adamlarının, Hürriyet Gazetesi’ni bir
milletvekilinin ricasıyla
ve AKP
Gençlik Kollarıyla birlikte bastığını itiraf etti. Bu olayın korkusuyla Doğan Grubunun Medya
şirketlerini Demirören’e devretmek zorunda kaldığını söyledi. Ülkenin teksesli
olması için atılmış en büyük adımın Devlet-
mafya iş birliği ile atılmış olması korkunç.

Hele
Sedat Peker’in dediği gibi Demirören devraldığı bu dev medya grubunun
sadece “emanetçisi” ise ve bu grubun “asıl sahibi” hakkında kimse bildiklerini
söyleyemiyorsa bu daha da dehşet vericidir.

·        
Mehmet Ağar’ın “derin devletin başı” olduğu da asla önemsiz bir iddia değildir. Ağar’ın
İçişleri Bakanı iken “MGK’dan sözlü bir karar çıkartarak, PKK’ya silah ve para desteği verdiği söylenen,
Kürt uyuşturucu baronlarını öldürttü” iddiası
da çok önemlidir.

·        
Mehmet Ağar ve Korkut Eken ikilisinin Kıbrıslı
gazeteci Kutlu Adalı’nın öldürme emri verdiği
iddiası da vahimdir. Peker’in Korkut Eken’in “Bu adam Kıbrıs’ı Rumlara satmak
istiyor” diyerek kendisinden infazı için iki profesyonel (tetikçi) istediği, bu
işle öz kardeşini görevlendirdiğini itiraf etmiş olması ilginçtir. Ancak Kutlu
Adalı’yı başka bir grubun öldürdüğünü
anlatıyor.

Kıbrıslı
Gazeteci Kutlu Adalı, öldürülmesinden
önce, St. Barnabas Kilisesine yapılan silahlı baskın ve yapılan soygunu
araştırıyordu. Bu soygunda KKTC Sivil Savunma
Teşkilatının resmi araçlarının kullanılmış olduğunu yazmıştı.

·        
“Mehmet Ağar’ın Uğur Mumcu’nun katili olduğu” iddiası da fevkalade mühimdir. Mumcu suikastından
sonra olay mahalline ilk gelenin Ağar olduğunu, “Katiller cinayet mahalline ilk
gelir” diye açıklıyor.

Sadece
bu iddia bile “Bir tuğlası çekilse devlet çöker” diye kastedilen bir yapının
etkisizleştirilmesi için ilk adım olabilecek mahiyettedir.

****************************

Uyuşturucu Ticareti ve Derin Devlet

Bana göre, Sedat Peker’in en
önemli ve en dehşet verici iddiaları uyuşturucu trafiği ve Mehmet Ağar’ın
uyuşturucu ticaretindeki rolüne dair iddialarıdır.

Çünkü Türkiye son yıllarda
uyuşturucu trafiğinin bir geçiş noktası olmanın yanında hedef ülkesi
durumundadır. İstanbul dünyada uyuşturucu kullanımında ilk üçte sayılan
bir şehrimizdir. Gençlerimiz arasında bu
zehirlere bağımlı olanların oranı hızla artıyor. Türk Milletinin geleceği
açısından en korkunç tehlike budur.

·        
Sedat Peker, uyuşturucu ağının Türkiye’deki
başının Mehmet Ağar olduğunu iddia ediyor.

·        
Bakanlığı
sırasında Ağar’ın Kürt uyuşturucu baronları Behçet Cantürk, Hüseyin
Baybaşin ve Savaş Buldan’dan rüşvetler alarak işlerini hallettiğini söylüyor. Daha sonra, Ağar Cumhurbaşkanı olmak
istediği için, bu silah ve uyuşturucu kaçakçısı baronları “vatan millet
için değil, kendi geçmişini temizlemek için öldürttü” diyor.

·        
Geçen sene
Haziran ayında Kolombiya’dan Türkiye’ye gönderilmek üzere iken yakalanan 4,9
ton kokainin kimlere gönderildiğinin neden
araştırılmadığını soruyor. Kokain trafiğinde hedef ülkelerin Türkiye ve
İran olduğunu çünkü kokainin en pahalı olduğu
ülkeler olduğunu anlatıyor.

Uyuşturucu
ticaretinin sadece Türkiye ayağında dönen paranın milyarlarca dolar olduğunu
anlıyoruz.

·        
Sedat Peker, uyuşturucu
trafiğinde para transferlerinin Kıbrıslı “iş
adamı”, kumarhaneler ve bahis şirketleri sahibi Halil Falyalı üzerinden yürüdüğünü iddia ediyor. Halil Falyalı’nın
50 Milyar dolarlık servetiyle Kuzey Kıbrıs’ın sahibi konumunda olduğunu
söylüyor.

·        
Eski Başbakan Binali
Yıldırım’ın oğlu Erkam Yıldırım’ın kumar,
rüşvet kasetleriyle uyuşturucu ticaretinin bir aparatı haline getirildiğini
iddia ediyor.

Erkam Yıldırım’ın Kolombiya uyuşturucu rotası yerine yeni güzergâh
kurmak için Venezuela’ya iki defa gittiğini anlatıyor. Erkam Yıldırım’ın
Kıbrıs’ta her gidişinde de Halil Falyalı’nın otelinde kaldığını söylüyor. Bunların telefon kayıtlarıyla
ve diğer ne gibi belgelerle ispatlanabileceğine dair savcılara yol gösteriyor.

·        
Sedat Peker videosunda
kokainin Türkiye’ye geldikten sonra 30-35 metrelik yatlarla dağıtıldığını anlatıyor. Böylece Mehmet Ağar’ın Azerbaycan asıllı
Mübariz Mansimov’dan “çökerek” aldığını iddia ettiği marinanın bu iş için
kullanıldığına dair gönderme yapıyor.

****************************

RTE ve Bahçeli Suskun

Her biri bir hükümet düşürecek
önemdeki bu iddialar hakkında sadece Halil Falyalı ve Binali Yıldırım kendileriyle ilgili iddiaları yalanladı. Bu iki
yalanlamaya karşı Sedat Peker
muhtemelen 8. videosunda cevap verir. Çünkü yalanlanmayı hiç sevmiyor.

Süleyman Soylu panik içinde
yaptığı basın toplantısını çok kötü kullandı. İddialara somut cevap veremedi.

Ancak ilk videodan bu yana 3 hafta
geçti. Savcılar harekete geçmedi. Yargı suskun.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve ortağı Devlet Bahçeli hala bir
açıklama yapmadı.

Bu yüzden AKP ve MHP
yöneticileri ile milletvekilleri de suskun. Yandaş medya kör, sağır ve dilsiz.

Devletin tepesindeki bu
suskunluğu anlamak zor. İftira ise lütfen
doğruları anlatın, yalan söyleyene haddini bildirin.

Bu suskunluk hayra alamet
değil gibi.

Türkçe’deki Vatan (IV)

0

Prof. Dr. Nurullah ÇETİN beyin
“Milli Doğruluş Yeniden” isimli eserinden “Milletleşme sürecimizin
tahribi değil tahkimi”
 adlı yazısından bazı alıntıları sizlerle
paylaşmak istiyorum. Önce “Nurullah ÇETİN” beyden bahsetmek bu mümtaz bilim ve
edebiyat  insanını tanıtmayı düşünüyorum:

“1964 tarihinde Kütahya’nın Simav ilçesine bağlı Kuşu
kasabasında doğdu. 1980-1981 öğretim yılında Ankara Üniversitesi, Dil ve
Tarih-Coğrafya Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Yeni Türk Edebiyatı
Anabilim Dalına kaydoldu. Lisans öğrenimini 1985te bitirdi. Yüksek lisansını
1988, doktora öğrenimini de 1995’
te tamamladı.

1997’de Ankara Üniversitesi Dil ve
Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne Öğretim Üyesi olarak
atandı. 1998’den Londra Üniversitesine bağlı School of Oriental and African
Studies (SOAS)’de “Mustafa Kemâl ATATÜRK Fellowship” Programları
çerçevesinde Türk dili ve edebiyatı dersleri vermek üzere misafir öğretim üyesi
olarak görevlendirildi. Bu görevi 2000’de sona erdi. 2002’de aynı üniversitede
(Londra Üniversitesi) bir yıl süreyle tekrar görevlendirildi.

1999da “Doçent Doktor” unvanını aldı. 2005’te de
profesörlük kadrosuna yükseltildi. Hâlen  Ankara Üniversitesi, Dil ve
Tarih-Coğrafya Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde öğretim üyesi olarak
bu görevine devam etmektedir.

Bugüne kadar 23 adet yayınlanmış
eseri bulunmaktadır. Bu değerli vatan evladının satırlarını birlikte okuyalım.
Bugünlerdeki vatan hainlerine cevap, gafillere uyarıcı, dostlara gül destesi  olsun.

Yazısına Nurullah Çetin bey, VATAN’ını, TÜRKÇE’sini,
DİN’ini aziz bilen insanların duygularına tercüman olarak başlar:

Türkiye’nin ve Türk
milletinin bugün en önemli sorunlarından biri, Atatürk’ün ifadesiyle
“dahilî ve haricî bedhâhların” (Türkiye’nin kötülüğünü isteyen iç ve
dış düşmanlar) çabalarıyla yüzyıllara dayanan bir millet oluşumumuzun
aşındırılmaya ve çözülmeye çalışılmasıdır.

Bugün itibariyle Türkiye sınırları
içinde yaşayan insanlar, yüzyıllar boyu süren bir birliktelik süreci içinde milletleşmişler
ve “Türk milleti” dediğimiz yapıyı oluşturmuşlardır. Fakat “Türk
milleti” adını verdiğimiz bu organik sosyal toplaşmamızı yıkmak için
milletleşmenin temel harcı olan ortak dil ve din sürekli gevşetilmeye,
aşındırılmaya ve zaman içinde yok edilmeye çalışılmaktadır.

Kabaca dünya toplumlarının tarihî süreç içinde sosyal
anlamda toplaşma süreci ve toplumsal akışı, “kavim-millet-milletler
birliği (ümmet)” şeklindedir. İnsan toplaşmaları en eski zamanlarda daha
küçük bir birim olan kavim şeklindeydi. Zamanla kavimler ortak bir dilde
birleşerek “millet”i, milletler de ortak bir dinde birleşerek
“milletler birliği (ümmet)”i meydana getirdiler. Bu toplumsal akış
süreci, Doğu’da olduğu gibi Batıda da aşağı yukarı böyle gelişmiştir.

Bugün Batıda İngiltere, Almanya,
Fransa gibi adı olan devletler içindeki İngiliz, Alman, Fransız milletleri,
esas itibariyle Kelt, Angl, Sakson, Frank, Frandr, Germen, Latin, Viking,
Norman gibi değişik kavimlerin kaynaşıp özdeş bir yapıya bürünerek İngilizce,
Almanca, Fransızca gibi belirli ortak dillerde birleşerek bir üst toplumsal
birlik olan millet aşamasına geçmiş hâlleridir. Bu milletler, Hristiyanlık
dininde birleşerek Hristiyan ümmetini meydana getirdiler.”(s. 149)

“İnsanların bir biyolojik
bir de sosyolojik yapıları vardır. Biyolojik boyutları, kendi iradeleri
dışında, Allah tarafından yaratılan ve kendilerine verilen özellikleridir.
İnsanların bu biyolojik yapıları, Kur’an’da belirtilen “kavimler ve
kabileler” hâlinde yaratılmış olan boyutlarıdır. Sosyolojik boyutları ise
insanların kendi iradeleri, bilgileri, gayret ve çalışmaları ile elde edip
benimsedikleri toplumsal rol ve yapılarıdır. Bu da yine ayetin devamı olan
“birbirlerini tanımaları” ile ilgili kısmıdır.” (s.150)
 

“Görüldüğü gibi Allah, insanları
kavim ve kabileler hâlinde yaratır, sonra bunlar, birbirleriyle tanışıp
kaynaşabilmeleri için idarî ya da coğrafî anlamda bir araya gelip, aynı dili
kullanarak milletleri oluştururlar, bir üst aşamada da din ortak paydasında
birleşerek ümmet olurlar, ya da başka ortak paydalar bulup milletler topluluğu
hâlinde bir birlik ortaya çıkarırlar. Batıda da Doğuda da istisnaları olmakla
birlikte genellikle bu süreç böyledir. Toplumsal akışın ileriye dönük
doğrultusu da budur. Bunun aksi geriye gidiştir.

Bugünkü Türkiye toplumu, Türk
milletidir. Bu millet, Türklerin değişik boy ve aşiretlerinin zamanla kaynaşıp
katışarak ortak değer ve özelliklerle buluşmuş ve bir üst toplumsal yapı olan
millet özdeş yapısını ortaya koymuş hâlidir. Kabileden millet aşamasına
geçişimizi yüzyıllar önce tamamlamış; hatta milletler birliği aşamasına da yine
çok eskiden geçmiş ve uzun yıllar bu yapıyı korumuştuk. Kurduğumuz onlarca
devlet ve imparatorluklar bunun somut sonuçlarıdır. Ancak Birinci Dünya
Savaşı’ndan sonra Osmanlı milletler birliğimiz dağıtıldı, Millî Mücadele ile
tekrar geriye millet aşamasına döndük. Türkiye Cumhuriyeti Devletimiz, bu
anlamda millet aşamasını ifade ediyor. Bir sonraki ileri hedefimiz de Türk ve
Müslüman milletler birliğidir.

Avrupa Birliği ve Amerika kaynaklı
politika üreticilerinin ve güç odaklarının Türkiye’nin millî yapısını
parçalamayı amaç edinen fikir ve planlarına bilerek veya bilmeyerek aldanan ve
onların güdümüne giren bir kısım Türkiyeli aydın, akademisyen, gazeteci ve
siyasetçi, söylem ve icraatlarıyla sürekli olarak Türkiye’de şu kadar etnik
unsurun varlığından söz ederek her etnik grubun ayrı kimliği, ayrı dili, ayrı
kültürü olduğunu vurgulayıp bunlara demokrasi, liberalizm, insan hakları,
kültürel haklar adı altında hak ve özgürlükler verilmesinden bahsedip duruyorlar.

Bunu entelektüel bir söylem
planında tutmayıp, yasal, anayasal bir çerçeveye de oturtmaya çalışıyorlar. Bir
kısım insanların kavim özellik ve kimliklerini sürekli hatırlatıp diriltmek,
bunları kurumsal planda yaşatıp yaygınlaştırmak isteyen bu anlayış, Türk millî
birliğini ilkel kabilelere ayrıştırmak ve toplumsallaşma sürecimizi geri
döndürmek amacına hizmetten başka işe yaramaz.

Hâlbuki Türk milletinin sorumluluk mevkiinde bulunanlar,
toplumsallaşma sürecini hızlandırıcı çalışmalarla alt ve küçük toplumsal
birimleri daha büyük ve üst toplumsal birime dönüştürmek hedefini gütmelidir.
Buna göre şu anki Türk millî birliğini parçalayıcı değil, daha da pekiştirici
yani etnik-kavmî farklılıkları derinleştirip ayrıştırmak yerine azaltıcı
çalışmalar içine girmeli ve bundan öte, ileri bir hedef olarak daha üst ve
büyük toplumsal birlik olarak Büyük Türk Birliği’ni gerçekleştirmeye dönük
projeler üretip uygulamalı, millî birliği tahkim ve takviye edici faaliyetler
ortaya koymalıdır.

Tek vatan, tek millet, tek
bayrak, tek devlet, tek dil” söylemini slogan düzeyinde bırakmamak, bunun
içini doldurup bilfiil hayata geçirici projeler üretip uygulamaya sokmak
gerekir. Zira milletine karşı sorumlu olanlar, milletini daima bütünleştirmeyi
ve birleştirmeyi amaçlar. Bu bağlamdaki millî birliği sağlamanın yolu,
ülkemizde Türkçeden başka dil ya da diller ihdas edip onu eğitim dili ve resmî
dil yapmak değildir. Böyle yapıldığı takdirde ortak anlaşma dilinin işlevsiz
kalmasına, birbirini anlamayan ayrı kavimlerin diriltilmesine, zamanla da ayrı
kabile-devletler hâline gelmesine yol açılmış olacaktır. Yani bir üst birlik
olan millet, daha alt birlik olan kabilelere ayrıştırılarak geriye gidilmiş
olacaktır. Haçlı-Siyon ittifakının Büyük Orta Doğu Projesi budur.” (s.151-153)  

“Bu ülkede insanlar, kabile ve
kavim özelliklerini, yani kendi irade ve çabaları dışında tamamen Allah
tarafından verilen biyolojik özelliklerini öne çıkararak, onları dava edinerek
ayrışma ve çatışma içinde değil; ortak değerlerde buluşarak, kaynaşıp katışarak,
iradeyle tercih edilen tek bir millet yapısı içinde yaşayarak mutlu olabilir.
Atatürk’ün tek millet yapma, kavimleri milletleştirme davası buydu. Bugünkü
siyasetçilerin “tek vatan, tek millet, tek bayrak, tek dil” söylemi
de buna paralel şekilde işlevsel hâle getirilmelidir.” (s.156)

“Şu hâlde sorumlu Türk
siyasetçisi, Türk vatandaşlarını, kavim ve kabile özelliklerine döndürücü ve
orada dondurucu bir söylem ve politika yerine; bunları birbirleriyle tanıştırıp
kaynaştırarak, bütünlüklü bir millet yapıcı çalışmalara yönelmeli ve “tek
millet, tek vatan, tek devlet, tek dil” ilkesine uygun olarak Türkçeyi
resmî dil ve eğitim dili olarak tek devlet dili hâlinde bırakmalı, daha da
yerleştirmeli, yaymalı ve milletin tek anlaşma dili hâlinde kökleştirmelidir.

Milletimizin sorumlu
siyasetçileri, Avrupa Birliği ve Amerika kaynaklı fesat odaklarının ve onların
yerli sözcülerinin laflarına kanarak tezgahlarına düşmemek ferasetini
göstermelidir. Zira kabilelerden milletlere, milletlerden de Avrupa Birliği,
Amerika Birleşik Devletleri gibi milletler birliğine geçmiş olan, bu anlamda
daha üst birliklere doğru ilerleme doğrusunda seyreden batılılar, bize dönük politikalarında
ve propagandalarında tam tersini yapıyorlar. Yoğun çalışmalarıyla bizim millet
hâlinde birliğimizi değil, kabileler hâlinde ayrışıp çatışmamızı istiyorlar.
Türk millet bütünlüğünü dağıtıp Türkiyeli kabileler karmaşasını üreterek haçlı
kinlerini tatmin zevki peşindeler.
 Biz
bugün yöneticisi ve yönetileniyle millet olarak, Batının bu oyununa gelip
gelmeme kararlılığını ortaya koyma kavşağındayız.” (s.156-157)

Her bir satırında ve her bir
paragrafında; akılcı, ilmi izahlarla, Türk aydın ve bilim adamı sorumluluğunun
gereğini icra eden Hocamıza teşekkür ediyorum. Bundan sonraki yazımızda 
Nurullah beyin, “Tek millet davası, tek dile bağlıdır” makalesinden
alıntılar ile “Türkçe’deki Vatan” serimize devam edeceğiz.

Tanrı Türk Milletinin Yar ve Yardımcısı olsun. Milletimizi, varlığın
yaradılış gayesi  Hz. Muhammed (O’na ve Ehl-i Beyt’ine selam olsun)
hatırına Kâinatlara hizmetkar olacak kıvama kavuştursun.

Kaynak:Nurullah Çetin.: Milli Doğruluş Yeniden. Öncü Kitap.
Ankara.2010.

Türk Milleti (2)

0

     Türk milleti,
ecdadı / atalarının bir zamanlar kalplerinde yerleşen iman ve itikat / inanç
cihetiyle zemin yüzünde yüz mislinden ziyade devlet ve milletlere karşı
imanından gelen bir kahramanlıkla mukabele etmiş / karşı koymuştur.

     Türk milleti,
İslâmiyet ve kemalât-ı mâneviyenin / manevi kemal, olgunluk ve mükemmelliklerin
bayrağını Asya, Afrika ve yarı Avrupa’da gezdirmiş.

     “Ölsem şehit,
öldürsem gaziyim.” diyerek ölümü gülerek karşılamış.

     Düşmanların
müteselsil / peş peşe çıkardıkları hâdise ve olaylara karşı dayanmış.

     İşte milletçe
medar-ı iftihar / iftihar edip öğündüğümüz bu vasıf ve niteliklerimizi, âlî /
yüksek seciyemizi, bugünkü gençlere taşıyıp inkişaf ettirmemiz / geliştirmemiz
gerekiyor.

     Çünkü vatan ve
millet menfaati ve istikbal ve geleceğimizin selâmeti noktasından; bu
nakledeceğimiz vasıf ve hususların nasıl bir ehemmiyet ve önem taşıdığı,
herkesçe mâlûmdur.

     Fakat her hareket ve hizmette mutlaka maddî
bir ücret ve şahsî menfaat mülâhaza etmek, beklemek ve ummak; Türk’ün millî
tarihinin şeref ve haysiyeti ile kabil-i telif olamaz, asla bağdaşmaz.

     Bizler ancak
rıza-yı İlâhî için çalışmalı. Bizzat Türk milletinin hizmetinde bulunmakla
aldığımız telezzüz ve zevkle yetinmeli. Yurttaşımız ve din kardeşlerimiz olan
vatandaşlarımıza; İslâmiyet ve insaniyete yardım edebilmek mazhariyetinden
gelen; ebedî hayatımıza ait sürûr / sevinç ve ümit; bu  hususta aldığımız ve alacağımız yagâne / tek
hakikî mukabele / karşılık ve ücret olmalıdır.

     Bin seneden beri
bu fedakâr millet, bütün ruhu canıyla Kur’anın hizmetinde emsalsiz kahramanlık
gösterdikleri hâlde, gençlerimizi aynı hasletlerle donatmazsak; seneler sonra o
parlak maziden  millî ve dinî
güzellikler; ne yazık ki sönüp mahvolabilir!

     Öyleyse
gençlerimizin eline, elbette bu hakikat ve gerçekleri verip, o dehşetli sukut
ve düşüşten onları kurtarmak; en büyük bir vazife-i milliye ve vataniye / millî
ve vatanî bir görevimiz olmalı.

     Öyleyse, sadece bu
zamanın insanlarını değil, gelecek zamanın insanlarını da düşünmeliyiz.

     Evet seneler sonra
bu dindar, namuskâr / namuslu, kahraman seciye / karakterli milletin nesl-i
âtisi / gelecek nesilleri, seciye-i diniyesi / dinsel ahlâkı ve  ahlâk-ı içtimaiyesi / sosyal davranışının;
nasıl bir mahiyet alması gerektiğini şimdiden; hesaba katmamız gerekiyor.

     Zira bu dindar
milletin en çok muhtaç olduğu şeyin; kuvve-i maneviye / manevî kuvvet, kuvvet-i
imaniye / iman kuvveti olduğu; menfaatini ancak bu temel gayelerde gördüğüne
dair tarihler; çok kat’î / kesin delil ve kanıtlarla doludur.

     İslâmiyet nurundan
ve iman kardeşliğinden gelen bir kuvvet ve rabıta / bağ ile teşkil ettiği /
meydana getirdiği şahs-ı manevîsi / mânevî şahsı ile; ehl-i dalâlet /
imansızların topluca hücumlarına karşı çıkabilmiş. Ancak bu suretle müminlerin
nokta-i istinadı / dayanak noktası olmuş.

     Kızıl tehlikenin
bu vatanı istilasına karşı; Kur’andan aldığı güçle, demirden bir sed olmuş.

     Böylece âlem-i
İslâmın kahraman Türk milletine karşı muhabbet, uhuvvet ve ittifakının; eskisi
gibi yeniden canlanması da sağlanmışdır.

     İşte bu
sebeplerden ötürü, Türk milleti çok ciddî bir suretle sevilmekte. Kur’anın
senasına / övgüsüne mazhar olmakta. Türk milleti işte bu yüzden, pek çok takdir
edilmekte.

     Son olarak altı
yüz seneden beri, bütün dünyaya karşı İslâmı savunduğu, ona siper olduğu;

 kısaca Kur’ana
bayraktarlık yaptığı için; Müslümanlar bu millete karşı son derece taraftardır.

     Hem kardeş, dost,
hem mübarek olan bu milletin hayat-ı ebediyesi, kuvvet-i imaniyesi ve saadet-i
hayatiyesi için, yüzlerce kitap kaleme alınmıştır.

     Nitekim büyük bir
İslâm âlimi: “İslâmiyet ordularının en kahramanı Türkler olduğundan, meslek-i
Kur’aniyemiz cihetiyle, her milletten ziyade Türkleri sevmek ve taraftar olmak;
kudsî / kutsal hizmetimizin muktezası / gereğidir.” diyerek bu geçeğe,
liyakatle parmak basmıştır.

     Hakikat-i
Kur’aniyenin muhafazası yolunda kırk elli milyon şehit veren bu vatandaki
geçmiş ecdadımızın ahfadına / torunlarına; yine sırası gelince, hakikat-i
Kur’aniyenin muhafazası ve âlem-i 
İslâmın korunması uğrunda, yine eskisi gibi dindarane / dindarcasına
kahramanlıklar göstermeleri icap ettiği ve o hakikate bağlı kalmaları lâzım
geldiği hatırlatılmalıdır.

     Bir milyarı aşkın
Müslümanın; Türk milletine karşı duydukları kardeşliği, muhabbeti, hüsnü zannı
/ güzel sanı ve manevi yardımlarını, yeniden kazandıracak çareleri bulmakla
mükellef ve yükümlüyüz.

    Çünkü Türk
milletinin tarihi fonksiyon, misyon ve kutsal vazife ve görevini bilen büyük
âlimler bu gerçekleri; Mekke-i Mükerreme’de bile, hem Hind lisanına hem Arap
diline tercüme edip yaymışlar. Ta Hindistana kadar göndererek, en kuvvetli
nokta-i istinadımız olan vahdet ve uhuvvet-i İslâmiyeyi temine çalıştıkları
gibi, Türk milletinin din ve imanda, daima ileride olduğunu, dünya âleme ilân
etmiş ve etmektedirler.

     Nitekim Şark /
Doğu’da ihtilâl ve isyan hareketleri baş gösterdiğinde; tarihî gerçekleri
bilen, Türk milletinin dahlini / rolünün şuur ve bilincinde olan ulema / âlim
ve bilginler:

     “Türk milleti
asırlardan beri İslâmiyete hizmet etmiş ve çok velîler yetiştirmiştir. Bunların
torunlarına kılıç çekilmez! Siz de çekmeyiniz! Teşebbüs ve girişiminizden
vazgeçin! Millet, irşat ve tenvir edilmeli / aydınlatılmalıdır. Millet fertleri
arasında kan dökülmemelidir! Kan dökerek halledilecek bir mes’elemiz yoktur!”

     Îkazları /
uyarıları ve ihtarları / hatırlatmaları ile milletin aklını başına getirmişler.
Gailenin / istenmeyen üzücü durumun, en az zararla giderilmesinde büyük ve
müspet / olumlu bir rol oynamışlardır.