11.6 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 17, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 399

Tarihte Bir-İnci Halife Ders Veren Altın Bir Sahife (2)

0

     “Fedek arazisi,
Resûlullah’ın elinde idi. Vâridatını / gelirlerini Allah’ın gösterdiği mahalle
/ yere sarf ederdi. Ebu Bekir ve Ömer de, o veçhile / o şekilde amel / hareket
ettiler. Sonra ceddim Mervan, onu mukataa etti / kira karşılığında kesime
verdi. Şimdi bana kaldı. Halbuki benim malım değildir. Şahit olunuz ki, ben onu
ahd-i Resulullah’da / Resulullah zamanında olduğu hâle irca ettim / döndürdüm.”
dedi.

     Ondan sonra
Ömerü’l-Adl, Hz. Ömer ibni’l-Hattab gibi yevmiye / günlük beytü’l-mâlden /
devlet hazinesinden nafaka alır oldu. Fakat aldığı şey pek cüz’î / az idi.
Hattâ bazı rivayetlere nazaran aldığı nafaka yevmiye, ikişer dirhemden ibaret
imiş.

     Zâtının ve
hânesinin idaresini bu hâle koyunca, halkın dahi ona uygun hareket eylemesi
tabii idi.

     Fakat hak
sahiplerinin, özellikle Nübüvvet hânedanının hukukunu ifada asla kusur ve
noksanlık etmezdi.

     Hattâ Fâtıma binti
Hüseyin ibni Ali hazretleri: “Ömer ibni Abdülaziz kalsaydı, biz bir şeye muhtaç
olmazdık” diye buyurmuştur.

     Lâkin
Ömerü’l-Adl’in bu şer’î / şeriata, dine uygun tavırları, bunca yıllardan beri
refah ve sefahate alışmış olan Ümeyye oğulları emîrlerine dehşet vermekle
hanedanlarının en büyüğü olan Fâtıma binti Mervan’ın yanına toplanıp feryât
eylediler. O da gelip Ömer ibni Abdülaziz ile görüştü, söyleşti. Ondan çıkar
yollu bir cevap istedi.

     Halife hazretleri
ona cevaben “Allah Teâlâ Hz. Muhammed’i âleme rahmet olarak gönderdi, azab
olsun diye göndermedi. Resul-i Ekrem, âlem-i ılliyyine / cennetteki en yüksek
bir makama gitti. İnsanlara içme hakkı müsavi / eşit olan büyük bir nehir bıraktı.
Ebu Bekir ve Ömer; mucibince / gereğince amel ve hareket eylediler. Sonra Yezid
ve Mervan ve oğlu Abdülmelik ve onun oğulları Velîd ve Süleyman bu nehirden
müsteski oldular / su almış oldular. Nevbet / sıra bana geldi. Halbuki nehr-i
azim / büyük nehir kurumuş idi. Hâl-i aslisine / eski durumuna irca olunmadıkça
/ döndürülmedikçe eshabını / sahiplerini kandırmaz” deyince Fâtıma: “Ne demek
istediğini anladım. Tafsile hâcet yok. Fakat Benî Ümeyye bir gün fırsat bulup
sana bir zarar ederler!” dedikte Halife hazretleri gazaba gelip: “Her korktuğum
gün, kıyamet gününden daha korkunç değildir.” dedi.

     Aktar-ı arzda /
yeryüzünde olan Müslümanların hâllerini düşünür. İçlerinde aç, muhtaç, alil
/  sakat ve fakir olanları aklına
getirir. Mazlûm ve makhur / kahra uğramış, garîp, esîr olan ve daha nice
muhtac-ı iane / yardıma muhtaç biçareler gözü önüne gelir. Yevm-i kıyamette /
kıyamet gününde Rabbinin onları kendisinden soracağını, davacısının bizzat Hz.
Muhammed olacağını hayal eder. “Kendimi kurtaramazsam halim nereye varacak?”
diye düşünür, kendi kendine ağlardı.

     Ömer ibni
Abdülaziz, âbid / çok ibadet eden, zâhid / züht sahibi biriydi. Onun zamanında
da halk ibadet ve tâat yoluna girdi. Meclislerinde: “Bu gece evradın /
virdlerin / okuman gerekenler ne idi? Kur’an-ı Kerim’den kaç âyet hıfz ettin /
ezberledin? Bu ay kaç gün oruç tuttun?” gibi sözler söylenir oldu. Zaten
“İnsanlar meliklerinin yolundadır.”

     Oğlu Abdülmelik
pederi Ömerü’l-Adl’e “Allah’ın emrini icrada / yerine getirmekte hiçbir şeyi
düşünme. Gerek kendini ve gerek beni bu yolda feda et” dedikte Ömerü’l-Adl
“Oğlum dedi. Eğer senin dediğin yola gitsek nâs / halk bizi kılıca muhtaç eder.
Halbuki ihyası kılıca bağlı olan hayırda hayır yoktur” demiş.

     Yine bir gün
Abdülmelik pederine: “Ya Emîre’l-mü’minîn! İhya etmediğin bir hak ve imha
etmediğin bir batıl kalırsa, Rabbinin huzuruna vardığında ne diyeceksin?”
dedikte pederi: “Oğlum! Senin ecdadın, nâsı hakdan inhirafa / sapmaya dâvet
eylediler. İşler çığırından çıkarıldı. Şer / kötülük çoğaldı, hayır azaldı.
Şimdi nevbet / sıra bana geldi. Madem ki bu ahvalin / hâllerin def’aten / bir
kere de ıslahı / düzeltilmesi kabil / mümkün değil. İyisi bu değil mi ki, her
gün bir hakkı ihya ve bir bâtılı / yanlışı imha edeyim ve ölünceye dek her gün
bu yolda gideyim” diye cevap vermiş.

     Ömer ibni
Abdülaziz, savaşı son çare görür. Savaşa meydan vermeden sorunları çözmek
isterdi. Savaş son çare olmalıydı.

     Benî Ümeyye
emîrleri gördüler ki, Ömer ibni Abdülaziz’in hilafet müddeti uzarsa ihtimal, Yezid’i
halifelikten çıkarmakla hilafete iyi bir zatı veliahd eyler ve iş bütün bütün
onların ellerinden çıkar diye korkup endişe ederek onu zehirlettiler.

     Ölüm döşeğinde
yatarken, sırtında kirli bir gömlek vardı. Yıkanması için çıkardığı takdirde,
yerine giyecek başka bir gömleği yoktu!

     Bir cuma günü 40
yaşında vefat etti / öldü. (Ahmed Cevdet Paşa)

 

Diye Düşündü C.K.A.

0

Yücel Alpay DEMİR’i ilk defa bizim
Aydınlar Ocağı’nın bir kahvaltısında görmüştüm. Tonton göbeği, iki yandan
çenesine kadar inen “ülkücü” bıyıkları ve içinden yanardağ misali zekâ
fışkırtan gözleriyle farklı biri olduğunu daha ilk bakışta belli ediyordu
zaten. Nitekim kahvaltıda yaptığı konuşmada da farklı kişiliğini ortaya
koyuyordu. Diğer herkes gibi değildi. Ülkesi adına idealleri vardı ancak
gerçekçiydi ve ideallerine hangi gerçeklerden ulaşabileceğini çok iyi
biliyordu. Sonrasında Facebook’ta arkadaş olduk. Kendisiyle sohbet edip
tanışmamız ise o kahvaltıdan ve Facebook arkadaşlığından bir buçuk sene sonra
gerçekleşti.

 

Yücel Alpay DEMİR’in Facebok
paylaşımları çok orijinaldi. Ancak asıl orijinal olan ise “…. diye düşündü CKA”
diye bitirdiği her biri bilgelik ve muziplik taşıyan ama bir o kadar da çarpıcı
aforizmalarıydı. O aforizmaları okudukça bu CKA’nın kim olduğunu merak etmeye
başlamıştım. Sonunda da CKA’nın kim olduğunu Yücel Alpay DEMİR’e sormaya karar
verdim.

 

CKA’nın kim olduğunu sormaya karar
vermiştim ama bu soruyu sormak için yaklaşık altı (6) ay kadar beklemek zorunda
kaldım. Çünkü her ne kadar ofislerimizin arası kırk metre kadar yakın olduğu
için haftada iki-üç kez görüşüyor olsak da, Yücel Alpay Ağabey’in öyle tatlı
öyle mizahi bir sohbeti vardı ki, sohbetine kapılıp gidince O’na soracağım
soruyu hep unutuyordum. CKA’nın kim olduğunu bulabilmem için YAD’yi geçmem altı
(6) ay sürmüştü anlayacağınız. Sonunda bir gün O konuşurken araya girdim ve
sözünü kesip sorumu sordum: “Abi bu CKA kim?”

 

***

 

Yücel Alpay Ağabey’e, Facebook’ta
paylaştığı aforizmaları kitap haline getirmesini teklif ettiğimde O’nun zaten
çoktan böyle bir çalışmaya başladığını gördüm. Nitekim çalışmalar hızlandı ve
kitap Mayıs sonuna yetişti. Yücel Alpay Ağabey’in teveccühüyle bana da kitaba
bir takdim yazısı yazmak nasip oldu.

 

Kitabın ilk baskısı çıktığında Yücel
Alpay Ağabey’in yüzünde gördüğüm o çocuksu sevinci unutamam. Allah, Yücel Alpay
Demir Ağabey’i her daim öyle mutlu etsin, yüzünü her daim öyle güldürsün
inşallah.

 

Diye Düşündü CKA kitabı Çoban
Yayınları’ndan çıktı. An itibariyle pek çok kitapevi tarafından internet
üzerinden satışı gerçekleştiriliyor.

 

Diye Düşündü CKA kitabı şu an için
ileride imar geçip çok değerlenecek arsa niteliğinde. Fiyatı gayet uygun,
okuması gayet kolay. İkinci kitap çıkmadan önce hızlı davranıp almanızı ve
okumanızı şiddetle tavsiye ederim. Çünkü ikinci kitap çıktıktan sonra bu kitabı
almaya kalkmak size birazcık daha pahalıya mal olabilir.

 

İçinizden bazılarının “iyi kardeşim,
tamam anladık da kim bu CKA?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Bi zahmet üç
kuruş paraya kıyıp Yücel Alpay Ağabey’in kitabını satın alın da cevabı kitaptan
öğrenin!

Orman Yangınları Ve Algı Oparesyonları

Türkiye’de birçok şehirde aniden
başlayan yangın haberleri, sabotaj ihtimalini gündeme getirdi. Akla ilk gelen de
PKK ve FETÖ tabii ki. Terör ve Güvenlik Uzmanları, yangınları PKK ile FETÖ ve
Türk Milletinin ebedi düşmanlarının ortaklaşa çıkardıklarında hemfikirler.

“Başlayan yangınlardan sonra, HDP, alelacele
“ekoloji” isimli Twitter sayfasını kilitleyerek içeride yazılan tweetleri
sadece takipçilerine sunmaya başladı nedense.

FETÖ terör örgütü, yurt içinde
bulunan kripto yandaşları, satılmış kirli zihniyetlerin desteği ve Türkiye
düşmanı dış mihrakların gazı ile Türkiye aleyhtarı her yalanla her an yeni bir
algı operasyonu yapma yarışında.

 “Help Turkey” etiketiyle başlatılan
dezenformasyon amaçlı kampanyada, da Türkiye karşıtı paylaşımlar yaptılar.
Türkiye’ye içlerindeki kin ve nefreti kustular. Yangınların suiistimal
edilebilecek en hassas videolarını paylaşarak korku ve panik oluşturmaya
çalıştılar.

Çok sayıda tanınmış(?)müstemleke
sevdalısı bir grubun, destek verdiği “Help Turkey” etiketiyle
başlatılan sözde küresel yardım kampanyası, yurt dışı merkezli  ve sahte hesap olup, ideolojiktir.
Devletimizi aciz göstermek, devlet-millet birlikteliğimizi zayıflatmak amacıyla
başlatılmıştır. Bu arada içimizdeki manda sevdalılarını da deşifre etmiştir.

Ciğerlerimizi yakan dev yangınlarla
devlet – millet olağanüstü bir çaba sarf ederken, bazı çevreler de boş durmadılar:

-“Bize helikopter, uçak ne varsa
gönderin. Yanmak istemiyoruz daha fazla.” Yaygarasıyla yalanlara sığındılar.

-Afet bölgesine giderek yangında
zarar gören vatandaşlara yardım etmeye çalışan bir oyuncu, yanan bir köyde iktidar
partisi Gençlik Kolları’nı görünce tepki göstererek vatandaşlara,
“Onlardan yardım alıyorsanız ben vermem” diyerek bağnazca ayırım yaptı.
Afetzedeleri azarladı, aşağıladı.

Bizim bildiğimiz yardım gizli ve
ayrım yapmadan yapılır. Reklamla, küfürle olmaz. Hanımefendi, başkalarına
kızacağına sen önce kendi nefsine terbiye ver. Kaş yaparken göz çıkarma lütfen.

 -Yalancı basit bazı sözüm ona oyuncular; “The
Guardian gazetesi tarafından You Tube’ a 2017 yılında yüklenen California
eyaletindeki yangının, ülkemizde olduğu” yalanını yayarak halkımızı
panikletmeye, korkutmaya çalıştılar.

-Türkiye’yi dünya kamuoyu önünde
aciz göstermek için sosyal medyada başlatılan ‘Help Turkey’ etiketli kampanyasına
itiraz eden Mehmet Ali Erbil’e; “Ülkemize karşı oyun oynanıyor ben de bu oyuna
karşı çıktım. Ülkemiz çok güçlü, böyle bir paylaşıma ihtiyacımız yok. Kaç tane
ülkeye yardımda bulunuyoruz. ‘Help Turkey’ paylaşımı yapanlar bunu da görmeli. Kimseye
ihtiyacımız yok, başımızda devletimiz var” dediği için; kendisine medyadan
küfürler, hakaretler ederek insafsızca saldırdılar.

-“Bazı çevreler, başka ülkelerdeki
orman yangınlarını, film sahnelerinden alınan veya eski tarihli yangınlara ait
görüntüleri” ahlaksızca, insafsızca gündeme taşıyarak, iftira ve  yalan kampanyasına destek verdiler.

 -Anayasadaki bağlayıcı hükme ve ilgililerin teminatlarına
inanmayarak  “yanan ormanlık alanların
imara açılacağı” yalanını ve iftirasını yaydılar.

 Kendisinden farklı düşünenlere her fırsatta kinle
nefretle hakaret ederek, düşman ilan etmenin kimseye faydası olmaz. Böyle
kalpler kendileri ile bile barışık olamaz.

 
Hükümetin, yetkililerin hataları olabilir, eleştirirsin, demokratik
hakkını kullanırsın. Hatta şikâyet edersin, varsa kusuru bedelini öder. Fakat
tavan yapmış kin ve nefretle, çirkin iftira ve küfürlerle sorunlar çözülmez.

Bu orman yangınlarında bir kez daha
gördük ki artık terör olayları sadece, silahla, bombayla değil; klavye başında,
sosyal medyada, ekranlarda yalanlarla, iftiralarla gerçekleştiriliyor.
Acılardan, felaketlerden, afetlerden medet umup siyaset devşirmek insanlık
onuruna yakışmaz.

            Görülüyor ki; ormanları
yakanları, şehirleri karıştıranları, üç – beş ağacı bahane edip milletin malına
zarar verenleri, kaldırım taşlarını sökenleri ve daha onlarca kalleş oyunda
sahne alanları başlarına taç yapanlar yine iş başında.

Orman yangınlarını bahane ederek milletimizin; birliğine, beraberliğine,
istiklaline ve istikbaline göz diken hainlerin oyunlarını, çıkardıkları
fitneleri yine hep birlikte bozacak, yaralarımızı sevgi ve dayanışmayla saracağız.
Bu oyunlardan medet umanlar unutmasınlar ki bu milleti top, tüfek, tank
durduramadı, ayıramadı, yıldıramadı. Onların ahlaksız tuzakları, kumpasları ve
yalanları da durduramayacaktır.

Uyumadan, dinlenmeden, gece-gündüz demeden, ciğerlerini yakan dumana rağmen
savaş veren, alevlere göğsünü siper eden orman kahramanlarımıza, kamu
kurumlarımızın çalışanlarına ve yangının söndürülmesine destek veren
vatandaşlarımıza şükranlarımı sunuyorum. Onların emeği, alın terleri, hakları
asla ödenemez. Yangında hayatını kaybeden vatandaşlarımıza, OGM çalışanlarımıza
Allah’tan rahmet, yaralılarımıza da acil şifalar diliyorum.

Orman yangınları süresince; canını dişine takarak gönülden gayret eden,
uykusuz kalan, canını tehlikeye atan, 
katkıda bulunan, üzülen “gerçek sanatçılara, yazar ve çizerlere” de
gönülden minnet ve şükranlarımızı sunuyoruz.

Bütün bu
yaygaraların sonunda bakla ağızdan çıkarıldı. Sözüm ona bir sanatçı grubu yine toplanarak
iktidarı tehdit etmeye ve erken seçim istemeye başladı. Geçmişte ağaç için
yürüyenler de hiç ilgisi olmadığı halde nedense “önemli projelerin derhal
durdurulmasını” istemişlerdi. Niyet aynı hedef aynı. Bağcıyı dövmek…

Bu millet
bazı isimleri, “gerçek sanatçı, yazar çizer sanarak” hak ettiğinden fazla değer
vererek başına taç etti. Gördük ki kimileri masal kahramanı ve kardan adammış.
Bu millet uyandı, masallar bitti. Gerçeğin güneşi de, kardan adamları bir gün eritip
yok edecektir.

Sevgiyle
kalın…

Kim Daha Beter?

0

     Oturduğu masa
başında, arkadaşı Celâl çok üzgündü. Kös kös oturuyor, kara kara düşünüyordu!
Sanki kapkaranlık bir ortamda ümitsiz bir hâldeydi! Ağzını bıçak açmıyordu.
Dokunsan ağlayacaktı!

     Arkadaşı Kemâl,
onu bu durumda görünce, masaya doğru yaklaştı. O da masa başındaki arkadaşının
tam karşısına oturdu. Meraklı bakışlarla ona bakarak:

     – Nedir bu hâl?
Karadenizde gemilerin mi battı? Yüzünde kara bulutlar dolaşıyor!

     – Sorma birader!

     – Hayırdır.

     – Çok zor
durumdayım!

     – Söyle nedir bu
hâl?

     – Biliyorsun
üniversitede okuyorum.

     – E ne var bunda,
biliyorum zaten?

     – Memleketten bir
hayır sahibinin maddî desteğiyle okuyorum.

     – Evet biliyorum,
ne var bunda?

     – O kişi beni
görmeye geliyormuş!

     – Gelsin, sen de
iyi bir şekilde karşılarsın olur biter.

     – Sandığın gibi
değil!

     – Neden?

     – Karşısına
çıkmağa cesaretim yok!

     – Canım anlatsana
şunu, nedir seni panikleten husus?

     – O zâtı muhterem
– Allah razı olsun – her ay muntazaman gereken parayı gönderiyor.

     – Eee ne var bunda
telâş edecek?

     – Bildiğin gibi
değil! Arada bir mektup gönderiyordu. ‘Koy sepete’ kabilinden ben de her
mektubu, açmadan bir kenara koyuyordum! Şimdi beni görmeye geliyormuş! Belki
de, mektuplarında benden beklediği hususları dile getiriyordu. Ben ise
tembellik edip hiçbirini açmadığım gibi, merak dahi etmedim! Şimdi beni görmeye
geliyormuş! Mektuplarını sorarsa, ki mutlaka sorar.

     – Eee sorsun ne
var bunda?

     – Evet ama benim
verecek  cevabım yok! İstediklerini
bilmediğim için, yerine de getirmiş değilim. Adamın bunca iyiliklerine karşı,
benim böyle bigâne kalışım karşısında, adam haklı olarak yaptığı maddî yardımı
kesmek zorunda kalacak! Artık ben nasıl okur, nasıl tahsilime devam edebilirim?
Bittim ben arkadaşım bittim! Yüzüm yok karşısına çıkmağa! İşte perişanlığım ve
üzgün hâlim bu yüzden!

     – Üzüldüğün şeye
bak! Asıl üzülecek olan, asıl paniklemesi gereken kimse benim ben! Benimkinin
yanında seninki hiç hükmünde kalır hiç!

     – Benim bu
çaresizliğimden, sen benden daha mı çaresiz ve kötü durumdasın? Hayır hayır
buna  inanmam! Benim durumumdan daha kötü
bir hâlde olamazsın!

     – Öyleyse sus da
dinle beni! Nasıl bir kayıp ve ziyan içinde bulunduğumu sana söyleyeyim. Sen
dünyanı kaybetmekten, ben ise her iki dünyamı kaybetmekten dolayı ıztırap
içindeyim!

     – Uzatma Kemal,
çok şaşırdım doğrusu, nasıl olur da, benden beter bir halde olabilirsin? Hadi
çabuk söyle. Nasıl  olur da benden daha
kötü bir durumda sayılırsın?

     – Yüce Allah bana:
“Ey kulum Ben sana bir değil, altı değil, altmış değil, altı yüz değil,
tam tamına altı binden fazla âyet, mesaj ve haber gönderdim. Birini bile
okumadın, merak bile etmedin! Ne istediğimi, bilenlerden sormadın. Gereğini
yerine getirmedin! Kendine çeki düzen vermedin! Üstelik senden yerine getirmeni
istediklerim; Kendim için değil, hep senin içindi. Zaten Benim hiçbir şeye
ihtiyacım yok. İhtiyaç içinde olan sensin! İkaza, ihtara muhtaç olan sensin.
Kulağı bükülecek olan sensin. Bu nasıl aymazlık ki, doğru dürüst okumadın!
Allahını öğrenmek ve mesajlarını anlamak istemedin! Bunların gereğini yapmayı,
hiç mi hiç düşünmedin! Dünyayı okul, Peygamberi öğretmen, Kur’an’ı ders kitabı,
seni de ey kulum! Öğrenci yaptım. Her konuda seni aydınlattım. Ama sen aldırış
etmedin! Gafletle dünya okulunun biteceği ecel gününü bekliyorsun. Eline
tutuşturulacak olanın diploma değil tasdikname olacağını hiç akıl etmiyorsun!
Sınıfta kalmanın, hayat boyu mahrumiyet olduğunu, dünya okulunda sınıfta
kalmanın ise, ebediyyen hüsranlık ve acı vereceğini niçin akıl etmiyorsun!”
dediğinde apışıp kalacağım! Doğru dürüst bir cevap veremiyeceğim!

     – Mevlânâ’nın
dediği gibi: “İnsan pişman olduğuna da pişman olacak!” Çünkü telâfisi imkânsız
bir pişmanlık girdabı  içinde, çıkmamak
üzere dönüp duracağım!

     – Şimdi anladın mı
benim güzel kardeşim? Benim derdim, benim kaygım, benim endişem karşısında
seninkinin hiçbir önemi, hiçbir hükmü olmadığını?

                                

     Şimdi anladın mı
kim kimden daha beter?

     Hazırlanmak için
bu kadar ömür yeter.

 

     Hiç sormadık ki,
nerdeyiz? Nereden geldik? Ne olacağız?

     Hiç düşünmedik ki
bu durumda belâmızı bulacağız!

 

     Nasıl bir gaflet
gayyasına düşmüşleriz ki, biz

     Pişmanlığımıza
pişmanlık kalıyor çaresiz!

Burhan Hocaları Öğüten Çark

0

Kasım 2020’de
vefat eden Prof. Dr. Burhan Kuzu, Turgut Özal’ın Türk siyasetinde etkin
olduğu dönemde de, Başkanlık Sistemi taraftarıydı. Ancak “Fransa’daki
yarı başkanlık sistemiyle ABD’deki tam başkanlık sisteminin karması bir modeli”
savunuyordu.

Mevcut sistemde
1980 öncesi Cumhurbaşkanı seçilememesi yüzünden tıkanmalar yaşadığı için, Güçlü
Yürütme Erkini
savunan tezi özellikle o zamanın gençlerini etkiliyordu.

O yıllarda Burhan
Kuzu Taksim’de Atatürk Kültür Merkezi’nde yapılan bir açık oturumda, mesleğinde
olgunlaşmış Anayasa Hukukçusu profesörlerin yanında konuşmacı olarak
katılmıştı. Asistan Burhan Kuzu’nun Başkanlık, yarı başkanlık veya karma model
olarak söylediklerine bu hocalarımızın hepsi şiddetle karşı çıkmıştı. Bu
sistemlerin Türkiye’yi diktatörlüğe götürebileceğini ifade etmişlerdi.

Prof. Dr. Burhan
Kuzu
daha sonra AKP
kurucularından oldu. Dört dönem milletvekilliği
yaptı, uzun yıllar Anayasa
Komisyonu Başkanlığı
görevini yürüttü. Adına “Cumhurbaşkanlığı Sistemi” denilen
“ucube sistemin” en önemli teorisyenlerinden biri oldu.

Üstelik yıllarca “Başkanlık
Sisteminin” övdüğü “denge ve denetim” mekanizmalarının olmadığı; katı
“kuvvetler ayrılığı”
yerine kuvvetlerin birleştiği bir sistemi “Türk
Tipi Başkanlık” diyerek savundu.

Türkiye’yi içinde
bulunduğumuz sistemsizlik ve kötü yönetim batağına sürüklerken, önceki
fikirlerinden çok çok uzaklaştı. “Güçlü yürütme”
diye yasama ve yargıyı
tamamen etkisizleştiren bir sisteme savruldu. Demokrasinin olmazsa olmazı “kuvvetler
ayrılığını”
hiçe saydı.

Hep Adalet
Bakanı
veya TBMM Başkanı olmayı bekledi. Ama kendi fikirlerine
bile ihanet eden
Hoca’ya bu makamlar verilmedi. En son Cumhurbaşkanı
Başdanışmanlarından biri olarak Saray’da kendisine bir oda verildi.

**********************************

Kirli İlişkiler

Sedat Peker’in
tweetleriyle ortaya çıktı ki, diğer bazı “başdanışmanlar” gibi Burhan Hoca da,
Cumhurbaşkanlığı Külliyesi telefonlarından yaptıkları görüşmelerle, “iş
takibi”
yapıyormuş.

Keşke bu kadarla
kalsa.

Dünyaca ünlü uyuşturucu
baronu
Zindaşti 6 Nisan 2018’de gözaltına alındığında telefonunda
yatak odası görüntüleri bulunmuş. Bu görüntülerin AKP’nin eski Beşiktaş
Kadın Kolları Başkan Yardımcısı bir kadın ile Burhan Kuzu’ya ait olduğu
ileri sürülüyor.

Zindaşti
gözaltında iken polise verdiği ifadesinde ilginç ilişkiler anlatmış: Bahsi
geçen AKP İlçe yöneticisi kadın Naci Zindaşti ve misafirlerine alem yapmaları
için kadın ayarlarmış. Bu kadın Zindaşti ile cinsel ilişki yaşadığı gibi Zindaşti’yi
Burhan Kuzu ile tanıştırmış.

Bu arada Burhan
Kuzu ile bu kadının “uygunsuz görüntülerinin” olduğu kasetin çekildiği ve Zindaşti’nin,
şantajla Kuzu’ya her istediğini yaptırdığı
öne sürülüyor.

Burhan Kuzu’nun “Cumhurbaşkanlığı
Külliyesi telefonundan Zindaşti davasına bakan hâkimi aratarak hâkime baskı
yaptığı,
uyuşturucu ticareti ve cinayetlerle suçlanan bu kadar önemli bir
suç örgütü liderinin serbest kalmasını sağladığı iddia ediliyor.
Bunu
söyleyen hâkim olunca inanmak zorunda kalıyoruz.

Cumhuriyet
Gazetesi haberindeki iddiaya göre, “Organize Şube Müdürlüğü’nde görevli bir
polis memurunun Zindaşti dosyasını sızdırması üzerine görüntüler Orhan
Ünğan’ın eline geçti.
(Orhan Ünğan ise Zindaşti’nin hasmı ve kanlısı olan
bir başka baron. RS) Burhan Kuzu bu kez de görüntüleri ele geçiren Orhan
Ünğan’ın isteklerini yerine getirmeye başladı.”

Sedat Peker, “Orhan
Ünğan’ın kendisiyle irtibata geçen Burhan Kuzu’yu kullanmaya başladığını, Kuzu’nun
uyuşturucu davasından 12 yıl hapsi bulunan Ünğan hakkındaki yargı kararını
değiştirmek için Bolu Adliyesi’ne gittiğini
ve diğer bazı konular için
devreye girdiğini” iddia ediyor.

**********************************

“Masa, Kasa, Nisa”
Sınavı

Burhan Kuzu bir bilim adamı
olarak fikir namusundan sapmasa, son yirmi yılın güçlü iktidarında gerçekleşen
Anayasa değişikliklerinde bilim ahlakından ayrılmadan katkı sunsa müthiş
hizmetlere imza atabilirdi. Allah’ın herkese nasip etmeyeceği hizmet
imkanlarını doğru kullanabilseydi, bu dünyada da ahirette de, imrenilecek bir
akıbeti olurdu.

Öyle bir pis çark
ki, içinde Burhan Hocaları kolayca öğütüyor.

Eski danışmanı Sinan
Çiftçi,
Kuzu’nun nüfuzunu kullanarak ihaleler, krediler ve yargıdaki iş
takipleri ile büyük bir servet edindiğini, sadece uyuşturucu baronu Zindaşti’den
aldığı paranın 100 milyon dolardan fazla
olduğunu söylüyor.

Burhan Hoca’nın ölümünün
de aslında koronavirüsten olmadığı
konuşuluyor. Sinan Çiftçi “Kuzu’nun çok
fazla şey bilmesi ve birçok ilişkisinin de ortaya dökülmesi nedeniyle hastanede
fişinin çekildiğini”
söylüyor.

Her yönüyle feci
bir son.
“Işıkçılar Cemaati müridi” olan bir merhum profesör/ siyasetçinin böyle
iddialarla anılması çok ibret verici bir hadisedir.

****

“İslamcı” kanadın önemli
yazarı Abdurrahman Dilipak daha önce de bu çarkın boyutunu yazdı:

“Bizde yılların
açlığı vardı. Makam, para, kadın
(masa- kasa- nisa) bir anda başını
döndürdü birilerinin.
”

“Bu iş bulaşıcı
bir hastalık gibi yayılıyor. Kimi alkol kumar gidiyor, kimi gizli
nikâhlarla
garsoniyer, rezidans hayatı yaşıyor. Bu şeytan üçgenine girince,
bir ucundan başladın mı, ötekileri peşinden gelir. (Uyuşturucu kullanma ve
uyuşturucu tacirlerine yardım gibi. RS) Bu alemde siyasetçi, iş adamı,
bürokrat, sanatçı, gazeteci, akademisyen, herkes var.”

“Bu alemde gerçek
bir dostluk da yoktur. Tehdit, şantaj, dedikodu, gıybet…”

Tehdit ve şantaja
açık olanlar ise kolayca birilerinin esiri oluyor.

İşin en kötü
tarafı bu pis çarkın içindekiler Türkiye’nin kaderini belirliyorlar.

Felâketler Sarmalı Çağı

0

2020’de Korona Küresel Korkutmasyonu ile
başlayan ve 2040-2050’lere kadar
benzer efektlerle sürmesini beklediğimiz çağ dilimine şimdiden Felâketler Çağı adlandırması yapsak
nasıl olur? Ve ‘depremle yaşamayı
öğrenmek
’ repliğinde olduğu gibi felâketlerle beraber, felâketlerle içiçe
yaşamayı öğrenme vaziyetine el versek?

             Yoksa her hadisede “Çaresiz kalmışım, gözlerim şaşkın” pozu vermeye devam mı edeceğiz?
Oysa her felâket bir umuda çağrıdır ve aynı zamanda her felâket başka
bir felâketi çağırır
. İster Ahmet Arif’in “Yangınlar / Kahpe fakları
/ Korku çığları / Ve irin selleri” şiiri üzerinden git,
ister Tahir Paker’in “Dertler derya
olmuş, ben de bir sandal
” şarkı sözünde eğleş.

            Daha evvel ‘karakterin kaderindir’ demiştik. Yani olaylara bakışın ve algın
kişisel hikâyeni belirler
. Kezâ ‘millî
zihniyet
’ ya da ‘toplumsal karakter’
diyebileceğimiz milletçe alışkanlıklarımız, toplumsal algılarımız, olaylara
genel bakış ve yaklaşım tarzımız da halkımızın kaderini tâyin eder. Ve kişisel gelişim denilen karakter değişimi, toplumsal tekâmül denilen zihniyet
değişimi oldukça zordur.

Neil Smith, 15 yıl önce yazdığı “Doğal Âfet Diye Bir Şey Yoktur”
makalesinde doğal (olağanüstü) gibi
görülen âfetlerin ve felâketlerin aslında olağan
(doğal üstü) âfetler ve felaketler olduğunu belirtir. Ve âfetlerin/felâketlerin
izlerinin tamirinin âfetleri/felâketleri daha da derinleştirdiğini savunur. Yani
zamanla bir âfet döngüsü, felâketler sarmalı oluştuğunu demeye
getiriyor.

Sel-taşkın, yangın, salgın, deprem-heyelan,
göç-göçmen, kriz-buhran, yokluk-yoksulluk, açlık-susuzluk, kuraklık-kıtlık,
garbaj-müsilaj, tekno obezite, sosyal afazi, şizo egoizm, şiddetokrasi; ve
sâire vesâir.. Kaç Buzul Çağı sonrasında kendi
Buzul Çağı Sonramızı
oluştururken 7.8
milyarlık
dünya nüfusumuzun ne kadarı yol
zayiatı
olarak gözden çıkarılabilir? Güneşe
vergi
mi, insan hacklenmesi mi: Hangisine
‘kesinlikle olmaz’ diyebiliyoruz?

Ama bana sorarsanız en büyük felâket
insan zihninin potansiyelidir
; isterse felâket
makinası
gibi çalışabilir, isterse merhamet
mekanizması
gibi işleyebilir. Eğer istemlerimiz bize aitse.. Ne diyor
Furkan 43: “Arzularını ilâh edineni /
Egosunu tanrılaştıranı / İlkel güdülerine-dürtülerine tapınanı
gördün mü?
”

Sokakta herkes soruyor; n’oluyoruz, nere
gidiyoruz? Yüreğinin Götürdüğü Yere Git
gibi pop kitaplar yerine ‘zihniyetimizin
götürdüğü yere sürükleniyoruz
’ diyoruz ve “Ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi” şiirini/şarkısını öneriyoruz,
belki ondan sonra ilkeler yahut değerler üzerine yeni bir yaşam bina
edebiliriz diye. Eskisi bizi tamamen tükettikten sonra..

Öbür dünyaya herkes eğer kendi ateşini yani
kendi cennetini ve kendi cehennemini yanında götürüyorsa ayvayı
yedik
; biraz etrafımıza baktıkça nereye gideceğimizi kestirebiliriz
aslında. Ki “Memleketin başındaki en büyük belâ nedir?” deseler; “Git Ali’ye
söyle, Muaviye dişi deveye bile erkek deyince aynen tekrarlayan binlerce
taraftarı var!
” anlayışının anayasa olmasıdır derim. Kur’an “Bu topluluğa ne oluyor ki hiçbir sözü
anlamaya yanaşmıyorlar!
” (Nisa 78) diyor, biz “Söz konusu menfaatse gerisi teferruattır” demeye devam ediyoruz.

2023 için Süper Güçlük düşleri kuruyorduk, şimdi
başka felâketler görmeden tek parça
girelim yeter düşüncesindeyiz. Şiddet
siyaseti
ve göç ticareti yarın ‘Allah
muhafaza’ diyeceğimiz bir iç kavgaya dönerse hepimiz suçluyuz; susan,
konuşmayan, sorumluluk almayan, pasif kalan, suçu başkalarına atan,
vurdumduymaz olan, yolunu bulmaya bakan, çıkar endeksli takılan, ‘iyi’lik
ölçüsü kendisi ve keyfîliği olan…

Değişmeliyiz ama Değişemeyiz.
Değiştirmeliyiz ama Değiştiremeyiz. Ben değişmiyeyim
ama herşey değişsin
. Değiş, Değmeyiş.. Değer, Değmez..

Musibetlerin vereceği en büyük nasihat felâketler dayanışması olsa gerek.

Tarihte Bir-İnci Halîfe Ders Veren Altın Bir Sahîfe (1)

0

     Halîfe Ömer ibni
Abdülaziz (717 – 720), sırf âhiret adamı idi.

     Hilâfetin ağır
yükü altına girmekten çok korkardı. İster istemez halkdan bey’at / olur aldı.

     Ömer ibni
Abdülaziz âlim, fâzıl ve ilmiyle âmil / bildiğini yapan, işleyen çok fazîletli
biriydi.

     Âlimler, Ömer ibni
Abdülaziz’in yanında talebe gibiydi.

     Ömer ibni
Abdülaziz’e öğretmek için gelenler ona talebe olurdu.

     Halîfeler:

     Hz. Ebu Bekir, Hz.
Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ve Ömer ibni Abdülaziz olmak üzere beşdir.

     Her kavmin bir
necîbi / soyu ve nesli temiz olanı vardır.

     Benî Ümeyye’nin
necîbi ise Ömer ibni Abdülaziz’dir.

     Kıyamet günü o,
yalnız başına bir ümmet olarak ba’s olunacak / diriltilecektir.

     Emeviye devleti
asrında, Ömer ibni Abdülaziz’in hilâfet zamanı, bir yağız atın alnındaki beyaz
gibidir.

     İki sene beş ay
devam eden hilâfeti sırasında nice sünneti tatbike ve uygulamaya soktu.

     Yerleşmiş ve
kökleşmiş nice kötü âdetleri kaldırdı.

     Zulümler yapılan
âlemi; adaletle doldurmuştur.

     Hilafet zamanı,
dört halifenin hilafet günlerinin, geri dönüşü gibidir.

     Kendisi de Râşid
Halifelerin beşincisi olarak görülür.

     Ne yazık ki zulüm,
tecavüz ve her türlü yolsuzluklara alışmış olan Emevî idarecileri, onun
adaletinden rahatsız oldular. Ona suikast yapmayı bile düşündüler! Nitekim ona
halef olan Yezid, onun adalet şeklini birden bire değiştirmiştir.

     Ömer ibni
Abdülaziz, Hulefa-yı Râşidîn tarzında ve Ömer ibni’l-Hattab tavrında işe
başlayarak büyüklüğünü gösterdi.

     İlk hutbesinde,
halktan arz-ı hâl edemiyecek olanların hâlini arz ve ifade etmelerini,

     Hayırlı işlerde
kendisine yardımcı olmalarını,

     Kendisini hayra
yöneltmelerini,

     Gıybet
etmemelerini,

     Mâlâyâ’ni / boş
şeyler ile uğraşmamalarını istedi.

     Böylece şair ve
hatiplerin övgülerine mazhar oldu.

     Zâhid / zühd
sahibi zâhidlerin ve fukaha / fakihlerin / hukukçuların etrafında toplanmasını
sağladı.

     Kendisine bey’at
olunduktan / olur verildikten sonra, hilafet konağına götürülmek üzere Hilafete
ait bineklere / alay atlarına bindirilmek istendiğinde, kendi atına binmeyi
tercih etmiş, üstelik konak boşalana kadar kıl çadırım dediği evinin yolunu
tutmuştur.

     Doğudan batıya
kadar olan Müslümanların hukukunu ifa edecek olmanın ağırlığını, kendisinde hep
hisseder oldu.

     İlk işi, eşi
Fâtıma binti Abdülmelik’den; ziynet ve mücevherlerini, beytü’l-mâl-i Müslimîne
/ İslâm devlet hazînesine teslim etmesini istedi.

     Bunun üzerine eşi,
bütün ziynet ve mücevherlerini beytü’l-mâle / devlet hazinesine gönderdi.
Fâtımetü’z-Zehra gibi, mânevî süsler ve ruhî meziyetler ile yaşamağa karar
verdi.

     Emîrü’l-mü’minîn
Ömer ibni Abdülaziz, önce adaletini kendinde ve evinde gösterdi.

     Önceki Emevî
idarecileri tarafından ortaya konmuş olan bid’atları / sonradan çıkarılan
âdetleri kaldırdı.

     O yolda her tarafa
ferman ve emirler gönderdi.

     Allah’ın kendisini
şiddetle hesaba çekeceğinden korktuğunu belirtti.

     Tüm ümeraya /
emirlere adaleti yerine getirmelerini tavsiye etti.

     Zâlim olan,
zulmeden emir ve memurları azledip, lâyık olanları iş başına getirdi.

     Bütün islâm
ülkelerinde, hutbelerde Hz. Ali’ye sövme gibi kötü bir âdeti kaldırdı.

 

Çay Paketi Atma Ve Görevden Affını Dileme

0

Prof. Dr. Üstün
Dökmen
günlük siyasete dair pek yorum yapmayan bir bilim insanıdır. Ama
bireysel ve toplumsal günlük davranışlarımızı çok iyi gözlemleyen iyi bir
psikologdur. Dökmen davranışlarımızın arka planındakileri bize fark ettirerek
sosyal terapi yapan bir uzmandır.

Üstün Dökmen, Akdeniz
ve Ege bölgemizde büyük orman yangınları devam ederken, Cumhurbaşkanı R.T.
Erdoğan’ın otobüsten vatandaşlara çay fırlatmasına
dair yorum yaptı. Hoca’nın
Habertürk’teki yorumu zarif üslubuna rağmen anlamak isteyenlere göre adeta bir
demir yumruk gibiydi.

Prof. Dr. Üstün
Dökmen
, “Yangın sürerken krizin tam ortasında çay dağıtmak ne menem iş?
Bu olmadı, hiç olmadı.” dedi.

“Şimdi çay
dağıtıyorlar ki bu dağıtma değil, çay atma/ fırlatma. Şimdi bana “bunun
psikolojik anlamı nedir?”
diye soruyorlar.

Bana göre durum
şu: Doğu toplumlarında, Asya toplumlarında şahlar, padişahlar üç
şeyi yere atarak halka verirdi. Hediyeyi, sadakayı, ihsanı yere atıyor. Vatandaş
elden verir ama şah, padişah yere atıyor. Çünkü bunu almak için eğilmek
gerek.
Bunu kötülük olsun diye yapmıyor, teamül öyle.”

Daha ne desin
Üstün Hoca? Bu vatandaşa çay atma işi doğu toplumlarında ve demokratik
olmayan tek adam rejimlerinde
teamül olan bir davranış biçimi. Şahın,
padişahın hediyesini almak için eğilmek gerek. Çünkü bu rejimlerde
vatanın bütün varlığı O’nun mülküdür.
Oysaki, demokrasilerde vatan
toprakları içindeki her şey milletin yani vatandaşlarındır.

**********************************

Vatandaş Olmak-
Kula Kul Olmak

Vatandaş olmak ile
padişahın kulu olmak
birbirine zıt anlamlar içerir. Vatandaş ülke
kaynaklarını iyi yönettiği zaman devlet başkanına saygı duyar, kendisine ihsanda
bulunsun diye değil.

Çünkü Cumhurbaşkanı
vatanın sahibi değildir, milletin efendisi de değildir. Seçilerek milletin
sınırlı bir süre için yönetme görevi verdiği bir kamu görevlisidir. Cumhurbaşkanının
aldığı kararlarla bazı vatandaşlara verdiği şeyler şahsının hediyesi veya
ihsanı değildir. Milletin malvarlığından bir kısım vatandaşlara aktarılmasıdır.

Devlet Başkanının
her türlü servet aktarma, hediye verme veya makama atama yapması
işlemleri için kamu yararı olması gerekir.

Yangın veya sel
felaketlerinde malı zarar görenlere yapılan yardımlar, şehit yakınlarına
atamalarda öncelik verilmesi gibi uygulamalar kamu yararı olduğu için meşrudur.
Atamalarda liyakatin esas alınması da kamu yararının gereğidir.

Ama seçim
otobüsünden fırlatılan çaylar, bir lütuf/ ihsan algısı yaratmak
için kullanılan bilinçli bir tercih gibi görünüyor.

Bu bakımdan uygulama
Türkiye Cumhuriyeti devletinin bir teamülü değildir. Osmanlı dönemi
teamülleri günümüz Türkiye’sini bağlamaz.

Bu yüzden vatandaşa
çay fırlatma hem hukuken meşru değildir ve hem de Cumhuriyetimizin kulluktan
vatandaşlığa
geçiş sürecini geriye çevirme görüntüsü vermektedir.  

**********************************

İstifa Edemeyen
Bakanlar

İlk defa “Damat
Bakan” olarak ünlenen Berat Albayrak’ın istifası ile ortaya bir kavram
çıktı: “Görevden affını dilemek.”

Ekonomi ve
Maliye’den sorumlu olması yanında Cumhurbaşkanının damadı olması sayesinde
devletin başındaki 2 numaralı şahıs Berat Albayrak idi. Döneminde hiçbir
hedefi tutmadı, ekonomi her yönden kötüye gitti. Döviz kurları ve faiz birlikte
yükseldi. Merkez Bankasının 128 Milyar Dolar rezervi sorumsuzca yok edildi. İstifa
etmesi veya görevden alınması
beklenen ve doğru olan bir işlemdi.

Ancak Berat
Albayrak devlet teamüllerine hiç uymayan bir yöntemle
Instagram üzerinden
istifa etti.
“At izinin it izine karıştığı bir çetin zamanda” aldığı “görevden
ayrılma kararını” bildirdiği açıklamasını “Allah sonumuzu hayretsin”
cümlesiyle bitirdi.

Sadece istifa
açıklamasının yöntemi değil sonraki gelişmeler de devlet geleneklerine hiç
uymadı. İstifadan sonra bir gün resmî açıklama yapılmadı, yandaş medya istifa
haberini veremedi.

10 Kasım 2020
tarihli Resmî Gazetede “Görevden affını isteyen ve görevden af talebi kabul
edilen
Berat Albayrak’tan boşalan Hazine ve Maliye Bakanlığına Lütfü
Elvan atanmıştır” şeklinde bir Cumhurbaşkanlığı Atama Kararı ile
açıklandı.

Berat Albayrak
istifa tarihi olan 8 Kasım 2020’den bu yana hiç ortalıkta görünmedi.

****

Milli Eğitim
Bakanı Ziya Selçuk’un “istifa” haberi
Resmî Gazetede aynı şablon cümle ile
açıklandı. Ziya Selçuk’un da “görevden affını istediğini ve görevden af
talebinin Cumhurbaşkanı tarafından kabul edildiğini”
öğrendik.

Oysaki istifa kamu
görevlisinin tek taraflı bir irade beyanıdır. “Görevden af dilemek” ise
kendisine bu makamı verene karşı şahsi iradesinin olmadığının açıklanmasıdır.

Bakanların ve üst
düzey bürokratların yeni “görevden af talebi” usulü Türkiye Cumhuriyeti devlet
geleneğine aykırıdır.

Cumhuriyetimiz “kula kulluk”
dönemini sona erdirdi, “vatandaşlık bilinci” oluşturdu. Fakat yapılanlara
bakınca siyasal İslamcıların yeniden kula kulluk dönemini açmak istediklerini
görüyorum.

Cumhuriyetin
kazandırdıklarına sahip çıkmak ve bu zihniyete karşı birlikte mücadele etmek,
hangi siyasi partiye oy verirse versin, bütün “vatandaşların” ortak
görevidir.

Var Olma Sorumluluğu

0

Din
Sosyolojisi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yümni Sezen, 12,5 X 19,5
santim ölçülerindeki 224 sayfalık eserinde bâzı derin kavramları farklı bir
bakış açısı ile Kur’ân-ı Kerîm âyetlerinden faydalanarak ikna edici bir üslûpla
açıklıyor.

Eser; alt
başlıkları da bulunan 10 bölümden oluşuyor: 1-Taş, ot, böcek ve insanın
diyalogları. 2-İlk ve sebep. 3-Sorumluluktan kaçamazsın. 4-Gayb âleminden
açılan bir lütuf kapısı: Vahiy. 5-Kibiri bırak inanmaya bak. 6-Yarını düşün.
7-Dönüp huzura çıkmak. 8-Tek ve çok. 9-Yalnız doğuyor, yalnız ölüyoruz ama
yalnız yaşamıyoruz.  10-Sözün özü.

Ele alınan
bütün meseleler, sosyoloji ilminden çok felsefe ilminin metotları ile çok
derinden, çarpıcı fakat kolay anlaşılır bir dille tahlil ediliyor:

Çok hassas ve bir o kadar da netâmeti bir konu olan ‘evrim teorisi’ni şöyle açıklıyor: ‘Evrim kendi kendine değil, Mutlak Kudret,
Yaratıcı’nın eseridir
.’ (s:
32)

Dünyânın gündeminde olan konu hakkında verilen hüküm:
‘Yapay zekâ inanamaz, inkâr edemez ve
âşık olamaz
.’ (s:
35)

Jilet gibi keskin cümleler: ‘Ferdî irâde seçer, tercih eder. Mutlak İrâde düzenler. Mutlak İrâde
varsa düzen vardır. Düzen varsa kanun vardır. İrâde, düzen ve kanun varsa amaç
vardır. İrâdesiz düzen, kanun ve amaç olmaz. Hiçbiri kendi kendine oluşmaz
.’
(s: 37)

Okuyucuyu derin düşüncelere sevk eden sorular: Aslanın,
geyik anneyi yiyip yavrusuna dokunmamasını, hatta onu korumaya, kendi
himâyesine almasına ne demeli? Bunları hiç görmeyip, düşünmeyip, aslanın
öldürüp yediği geyiğe acıyanlara ne demeli? Acımak normal bir duygu, acımakla
kalmayıp ‘yemesin’ diyenler var.
Aslan hayatta nasıl kalacak? Bunu düşünmezler. Bir soru daha: Erkek ve kız
çocuk doğumlarının, yaklaşık eşit-dengeli olup durması, böyleyken büyük
savaşlar sonrası, erkek ölümleri fazla olduğu için erkek çocuk doğumunun,
kızdan fazla olması tabiatın kendiliğinden bildiği ve maksatsız bir gizli tavır
mıdır?  (s: 38)

Bir soru bir müjde: ‘İmtihan neyin belirtisidir? Hürriyetin mi mecburiyetin mi? Hür olmayıp
mecbur olanlar, yaptıklarından niçin imtihana tâbi tutulsun? … İmtihan sonunda
değerlendirme yapılır, karşılık verilir. Kötü geçmişse, sonu da kötü olur.
Fakat bâzı eksiklere, yanlışlara, yanılmalara göz yumulur. O, çok
bağışlayıcıdır
.’ (s:
55)

Kitaba adını veren kavramla alâkalı bir uyarı: (Meâlen)
‘Bilerek yapılanla bilinçsiz yapılan
yanlışlıklar bile ayırd edilmiştir. Biz, irâdeli işlerimizden sorumluyoz
.’ (s: 70-71)

İnsanoğlu, inanmaya dâvet ediliyor: ‘İnanmamak değil, inanmak hürriyettir. İnsan,
yalnızca Allah karşısında hürdür. Çünkü onda bizi zorlayan hiçbir şey yoktur
.
Allah karşısında olmanın dışında hiçbir
şeyde, hiçbir yerde hür değiliz. … Yemeden içmeden yaşayabilmek hürriyetine
sâhip değiliz. İç guddeler, hormonlar çalışmazsa, hissî hayatımız olmaz.
Biyolojik, psikolojik, tabiî, sayısız bağlılıklarımız ve bağımlılıklarımız var.
Toplum ve devlet karşısında da aynı durumdayız
.’ (s: 106)

Uyarı ihtiva eden dâvetler devam ediyor: ‘Karanlıkta olan güvende olmaz; aydınlıkta
güvendedir. İmansızlık, karanlıkta olmaktır, yalnızlıktır, dayanaktan mahrum
kalmaktır, boşlukta olmaktır
.’ (s: 114)

Hz. Ali’ye ait olduğu söylenen özdeyişin farklı bir
libas giymiş şekli: ‘Kiler boş ise kış
zor geçer
.’ (s:
115)

149. sayfada asırlardan beri devam eden problemimiz
hakkında, iyi niyetlilikte cömert din kardeşlerimiz uyarılıyor: Aracılar,
elçiler, çakma hocalar ve merdiven altı şeyhler vesâire… Bunların iddia edilen
yetki ve özelliklerle donatılması İslâmiyet’e ancak zarar verir.

Herkesin riâyet etmesi gereken açık ve net tavsiyeler
158-159. sayfalarda:

Doğru dürüst görevlerimizi yapmadan, ihlâsa ulaşmadan,
Allah’ı görmek sevdası, ciddiyeti zedeler. Yönelmemiz önemlidir. Yönelmede,
ilke ve hedeflerin en önemlisi Allah’ı anmadır (zikir). Bu, Allah’ın istediği bir
şeydir. Bu iş, O’nun adı, sıfat ve isimleriyle yapılır. Güzel sözlerle olur.
Fakat bu güzel sözlere, şart gibi eklenen bir iş vardır: Salih (iyi) ameller.
‘… Ona ancak güzel sözler yükselir
(ulaşır). Onları da Allah’a sâlih ameller ulaştırır…’
(Fâtır-10). Demek
ki iyi işler yapılmadıkça, samîmiyet de olmazsa, ortada, sadece güzel sözü
tekrarlayıp duran bir papağan işi kalır. Kötülük yapıp, tuzaklar kurup, kibir
taslayıp, hak gasp edip, yalan söyleyip, sonra da tutup bin defa zikir çekmek
bir işe yaramaz. Hattâ İslâm, kötülük yapmamayı, hattâ iyilik yapmayı bile
yeterli bulmamış, iyilik yapmaya teşvik etmeyi bile şart koşmuştur (Bk. Mâun
sûresi). Demek istiyoruz ki zikir, krize dönüşmemelidir. Meseleler doğru
tarafından ele alınmalıdır. Yönün önemi dediğimiz de budur. Bir işe tersten
bakılmamalı, tersinden yaklaşılmamalıdır. Gerçek iyiye, doğru yönden
gidilmelidir. Bir eve ön kapısından girilir, arkadan bir yerden, bacadan,
pencereden girilmez. ‘… Evlere
kapılarından giriniz
…’ (Bakara-189).

Yönümüzü tâyin eden ve bizi bu konuda güvende kılan,
kutup yıldızları vardır. Bunlar ibâdetlerdir. İbâdetler zikirin, iyi işlerle
birlikte, uygulamalarıdır. Anma (zikir) ve yönelme, şartlar uygunsa, bir form
(şekil) içinde yapılır. Namaz bunların başında gelir. ‘… Namaz, inananlar üzerine vakitleri belli edilmiş bir farzdır.’
(Nisa-103). Namaz aynı zamanda Allaha bir saygı ifâdesidir. Teslimiyetten
sonra, saygının devamlılığıdır. ‘…De
ki: Allah’ın gösterdiği yol, doğru yolun ta kendisidir ve biz Âlemlerin Rabbine
teslim olmakla emrolunduk. Namazı kılınız, Allaha saygı duyunuz, diye de
emrolunduk
…’ (Enam-71, 72). Namaz, kurallara bağlanmış şekil kazanmış bir
duâdır. Diğer ibâdetler de böyledir. Namaz ve diğer ibâdetler, Huzura kabul
edilme arzusunun hazırlığı gibidir.

Prof. Dr. Yümni Sezen’in ‘Var Olma Sorumluluğu’ isimli eseri, ilmî olmasına rağmen kolay
anlaşılır bir Kur’ân-ı Kerîm meâli veya muhtasar tefsiridir.

İRFAN YAYINCILIK:

Alemdar
Mahallesi Çatalçeşme Sokağı Nu: 42 Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-518
38 66 Belgegeçer: 0 212-516 32 54. E-posta:
irfanyay@gmail.com    www.infanyayinevi.com 

 

Prof. Dr. YÜMNİ
SEZEN

1938
yılında Urfa’nın Birecik ilçesinde doğdu. Aynı yerde ilk ve ortaokul
öğreniminden sonra 1957’de Gaziantep Lisesini bitirdi. 1961’de Ankara
Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Millî Eğitim Bakanlığı’na
bağlı çeşitli okullarda öğretmen ve yönetici olarak çalıştı. 1975’de İstanbul
Ortaköy Eğitim Enstitüsünde öğretmenlik yaptı. 1976-1978 İstanbul Yüksek
Öğretmen Okulu Müdürlüğü görevinde bulundu. 1985’de Marmara Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi’ne öğretim görevlisi olarak geçti. Bir yıl sonra İstanbul
Üniversitesi İktisat Fakültesi Sosyal Yapı ve Sosyal Değişme Anabilim Dalı’nda
doktorasını tamamladı. Sırasıyla Yardımcı Doçent, Doçent ve sonra Profesör
unvanlarını aldı. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde Din Sosyolojisi
öğretim üyeliğinden emekli olarak çalışmalarına devam etmektedir. Hâlen Arel
Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.

Çalışmaları
felsefe, sosyoloji, din sosyolojisi ve İslâmî sosyoloji çalışmaları üzerinde
yoğunlaşmıştır. ‘Günümüzde İslâmiyet ve
Milliyetçilik
’ (1978), ‘Sosyolojiye
Göre Halk-Millet-Devlet
’ (1982), ‘Târihî
Maddeciliğin Tahlil ve Tenkid
i’ (1984), ‘Hayatın Manâsı’ (1984, 2004), ‘Sosyoloji
Açısından Din
’ (1988, 1993, 1998), ‘Sosyolojide
Temel Bilgiler ve Tartışmalar
’ (1990, 1997), ‘Türk Toplumunun Lâiklik Anlayışı’ (1993), ‘İslâm Sosyolojisine Giriş’ (1994), ‘Maddeci Felsefenin Çıkmazları’ (1996), ‘Çağdaşlaşma, Yabancılaşma ve Kimlik’ (2003), ‘İslâm’ın Sosyolojik Yorumu’ (2004), ‘Kurban ve Din’ (2004), Hümanizm ve Türkiye (2005), Dinlerarası
Diyalog İhaneti (2006), Kültür ve Din (2011), ‘Kapitalizmin Zulmü’ (2017), ‘Aldatılmamak
İçin Anlamak
’ (2019), ‘Aşk Sarhoşu
Dervişlerin Dini: Tasavvuf
’ (2020) kitapları, ‘Kültür’ adıyla Fransızcadan bir kitap tercümesi, çeşitli dergi ve gazetelerde
makaleleri yayımlandı.

Evli
ve üç kız babası, dört torun dedesidir.

 

KUŞBAKIŞI

MÂVİ GÖK

İmparatorluğun
Son Akşamı, Yeniçeri, Cem – Esir Şehzâde, Kanlı Mintan – Sultan Abdülaziz,
Kayıp Ruhlar Atlası – Bir Sarıkamış Romanı, Külhanbeyi, Leylâ’yı Sevenler
Kulübü, ve Mâvi Tuna isimli romanların yazarı Hakan Kağan, 12 X 19,5 santim ölçülerindeki 485 sayfalık
romanında;  Aşkın, intikamın, sevginin,
hırsın, direncin ve daha nice duygunun çatıştığı, yer yer de birbirine geçerek
olağanüstü bir hava yarattığı, Türk mitolojisinin zengin öğeleriyle beslenen
tarihî-fantastik romanı Mavi Gök ile
okuyucuyu ilk Türklerin çağına götürüyor. Târihin derinliklerinden efsânevî
yaratıkları, togrılların, it-barakların, alkızların, Almış ın, Demirci’nin,
Ağaç Erlerinin, ejderha binicilerin, Kılbarak’ın, Kızıl Albıs’ın, Göksakal’ın
ve Gökyeleli’nin içerisinde bulunduğu mâcerâları akıcı bir üslûpla anlatıyor. Aynı
zamanda Ötüken’in kapılarını da ardına kadar açıyor.

Romanın
kahramanları Umay Ana, Akpürçekli Koca, Ulu Kağan, Kara Evren, Gökkız,
Göksakal, Cilâsun Han, Kam Ana, Aşina Hâtun, Karaca Hatun, Baykara, Tozkoparan İskender,
Tulpar Han, Karatekin ve daha nice alplar; Ata yurdundan; Kutlu Dağ’dan,
Selenge Irmağından, Issık Göl’den, Ergenekon’dan günümüz insanına, Leon
Cahun’un Gökbayrak’ını, Atsız Ata’nın Bozkurtlar’ını hatırlatarak selâmlar
gönderiyorlar.

Romandan
tadımlık kısa bir bölüm:

Gözlerimin
içine baktı, ‘İki ordunun başında iki
kurt
’ diye söylendi. Yüzündeki tebessüm bu söz ile donup kaldı. ‘Tereken Hatun bahar kurultayına gelir diye
bekledim… Gelmedi
.’ Ellerini avuçlarımın içine alıp, ‘Üzülme’ dedim. ‘Beni affetsin.
Bu evlilik olmasa çok kan akacak, çok
ocak sönecekti
.’ Gözlerindeki pişmanlığı gördüm. ‘Kardeşimin çocuklarına
nasihat edilsin, ordu hizmetine alınsınlar. Babalarının yaptıklarını o
masumlara ödetmeyin.’ dedi. Son nefesini vermeden, ‘Bir olan Tengri’ye şükür,
seni bana dünyâ yurdunda armağan etti.’ dedi. Gözleri puslu bir sabaha
benziyordu. O gözler kısa sürede sisin içinde kaybolup gitti.

‘Hayme Hâtun’un
küçük oğlunun başına gelenleri duydum.

 ‘Çok acı… Bilmelisin ki, bunu her kim
yaptıysa Orhun’un yaptığının düşünülmesini istedi.”

‘Kuşlar tahta uzanan
yolu temizliyor olabilir mi?’

 ‘Bilmiyorum oğlum. Bilmeni istediğim bir şey
var ki bunu her kim yaptıysa ellerinin hanemize kadar uzanacağı gerçeğidir.’

‘Orhun’dan mı
bahsediyorsun?’

‘Orhun’dan ve
Çağatay’dan…’

‘Ne yapmamı istersin?’

‘Babanın yaptığı
şeyi…’

‘Orhun bir isyan
teşebbüsünde bulundu.’

‘Köşeye sıkıştığını
hissetmişti, üzerindeki baskı ve keder aklını bulandırdı.’

‘Benim dönemeyeceğimden
emindi… Ulu Ata olmasa dönemezdim de…’

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3
Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr 
www.otuken.com.tr 

 

 

SARI SONBAHAR

Türk Dili ve
Edebiyatı öğretim üyesi Saadettin Koç’un
telif ettiği Sarı Sonbahar isimli
romanı 13.5 X 21 santim ölçülerinde ve 304 sayfadır. Romanda 12 Eylül 1980
Askerî Darbesi’nin mağdur ettiği insanları anlatıyor.

12 Eylül Darbesi,
güya anarşiyi önlemek için gerçekleştirilmişti. Fakat anarşinin, darbe yapmanın
gerekçesi olarak kullanıldığı da pek çok kişi tarafından biliniyordu. Darbeden
sonra da, anarşinin tahribatını önlemek, hiç değilse hafifletmek, en aza
indirmek maksadıyla ve daha da önemlisi kendi can ve mal emniyetlerini sağlamak
için terörle mücâdele eden vatansever gençler; teröristlerle, vatan hâinleriyle
bir tutuldu, hatta anarşistlerden daha fazla mağdur edildi. Milletimizi magazin
bağımlısı hâline getiren rengârenk basınımız da bu haksızlıkları görmezlikten
geldi, böylece devlet terörüne ve cinayetlerine destek oldu. Daha sonra da
Türkiye’de terör hareketlerini başlattıkları için idam edilen elebaşılar, ‘üç fidan’ sloganı ile
kahramanlaştırıldı, romanları yazıldı, filmleri çevrildi. Devrim şehidi(?!)
olarak ilân edildi.

Vatanlarını sevenler
ve koruyanların mükâfatı ise, işkence ve şehitlik oldu.

12 Eylül’ün mazlum
ve mağdurları ancak kendi romanlarını yazabildiler. Yazdıkları kendileri gibi
vatansever birkaç yayınevi tarafından yayınlandı. Saadettin Koç’un Sarı
Sonbahar isimli romanı, işte o kitaplardan biridir.

Öyle anlaşılıyor ki Saadettin
Koç romanını, vakur bir edayla; kin, intikam bir tarafa, husumet ve kırgınlık
gibi kirli duyguların, gönlünün kıyısında köşesinde kalmış tortularını ve
izlerini gözyaşlarıyla temizleyip sildikten sonra yazmış. Vatan-millet aşkı ile
darağacında icra edilen şeb-i arus töreninden sonra bedenleriyle değil,  kalpleriyle kara toprağa giren ülküdaşlarını
saygı ile yâd ederek… 

***

Sabah olunca gün
ışığı nasıl nefes nefese gelip gecenin karanlığını aydınlığa çevirirse, romanın
kahramanı Tuğrul Beğ’de çileli karanlık yıllardan sonra gündüzün aydınlığına
kavuşur. Kazakistan’da ve Kırgızistan’da öğretim üyesi olarak çalışır.

Güzel günlerdir. Cengiz
Aytmatov ile sohbetler, babası Türk dostu bir Ermeni, annesi Rus olan Bayan
Araksiya ve Rus asıllı Bayan Tanya ile dostça gezilerle boş zamanlar
değerlendirilir. Her toplantıda Tuğrul Beğ, ülkesini ve Türk milletini temsil
ettiğinin şuuru içerisinde hareket eder, çevresindeki insanların sevgi ve
saygısına mazhar olur.

Romanın son
bölümünde kahramanımızı ve eşi Zehra’yı, torunları Eliz ile Arhan’ı misâfir
etme hazırlığında görüyoruz.

BİLGEOĞUZ
YAYINLARI:

 Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu:
35/B Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp
hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com 

 

TÜRK
TAVRI

İlâhiyatçı Dr. Mehmet Ali Sarı, Kur’ân Tilâvetinde Türk Tavrı ve Merhum Temsilcileri isimli
eserinin birinci bölümünde Kur’an tilâvetinde sesi güzel kullanma, tilâvet ve
mûsıkî,  tilâvet tavırları ve Türk
tilâvet tavrı hakkında bilgi veriyor. Sonraki sayfalarda gördüğü ve dinlediği
hâfız ve mevlidhanlar ile mevlid grupları hakkında kısa bilgiler var. Son bölümde
ise Kur’ân-ı Kerîm’i Türk tavrı ile okuyan mevlid grupları ile grup üyeleri
tanıtılıyor.

Kitap, Kur’ân-ı
Kerîm’i güzel okuyabilmek için gerekli bilgileri vermesi açısından, hâfızlar ve
mevlidhanlar için çok faydalıdır. Kur’ân-ı Kerîm’i güzel okuyanlar hakkında
bilgi verilmesi ise takdire şayan bir kadirşinaslıktır.

Kur’ân’ı güzel
okumak bir sanattır ve bu sanatı icra edebilmek bilgi ve mahâret gerektirir.
Mehmet Ali Sarı Hocaefendi, bu sanatın nasıl öğrenilebileceğini öğretiyor.

Bir başka bölümde
ise mevlid hakkında bilgiler var. Hepsi de Rahmet-i Rahman’a kavuşmuş grupların
liderleri: Mecit Sesigür, Hâfız Halil İbrâhim Çanakaleli, Hafız Âdem Erim.
Gruplar dışındaki hâfız ve mevlidhanlar: İsmâil Dâniş, Abbas Nazaş, İhsan
Sedef, Hüseyin Küçük, Necâti Özer, Mustafa Göl, Emin Işık, Bekir Sıdkı Sezgin,
Hüseyin Okurlar, Hâfız Fahri Bey, Cemal Bağcı, Hasan Gökdemir, İsmâil Bülbül,
Mahmud Öncü.

on bölümde ise
Ezan-ı Muhammedî hakkında tespitler, uygulamalar ve öneriler yer alıyor.

13,5 X 21,5 santim
ölçülerinde 246 sayfalık eser, 2021 yılında yayınlandı.

MİHRÂBAD
YAYINLARI:

Prof. Dr. Kâzım İsmail Gürkan Caddesi Nu: 8
Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-514 28 28

Belgegeçer: 0.212-528 24 01 bilgi@mihrabadyayinlari.com  www.mihrabadyayinları.com

KISA
KISA… KISA KISA…

1-GEÇMİŞ ZAMAN
KEDİLERİ / Türk Edebiyatında Kedi Metinleri:
Fatih Altuğ / Turkuaz Kitap

2-TERÖR
ÖRGÜTÜ PKK’NIN SAKLI YÜZÜ:
Mehmet Bedri Aluçlu / Berikan Yayınevi.

3-ORHUN
ÂBİDELERİ:
Prof.
Dr. Muharrem Ergin / Boğaziçi Yayınları.

4-FADİŞ: Gülten Dayıoğlu /
Altın Kitaplar.

5- SONSUZA
AKAN IRMAKTA:

Yusuf Alper / Klaros Yayınları.

Öngörüsüzlük Politikası!

Olan bitenlere bakınca bir kaç yüzyıldır öngörüsüzlüğümüzün Türkiye’de
büyük bir sorun teşkil ettiğini görüyoruz…

 

Tabii ki bir çok şey de olduğu gibi bunun da, tesadüf olması imkânsız!

 

Örnek vermek gerekirse bir Türk devleti olan Osmanlı’da Balkan
Savaşları öncesinde Dışişleri Bakanlığı görevinde bulunan Gabriel Noradunkyan “Balkanlarda savaş çıkmayacağından
adım ve inancım kadar eminim”
dedikten günler sonra savaş çıkmış ve
kısa bir süre önce 70.000 usta askerini terhis etmiş olan Türk ordusu tarihe
utanç olarak geçen bir bozgundan sonra vatan topraklarının çok büyük bir
bölümünü kaybetmiştik… Halbuki biz böyle derken ve yaparken, İngiliz
gazeteciler savaşı izlemek üzere Londra’da Balkanlara doğru yola çıkmışlardı!

 

Ardından Damat Ferit, İzzet Paşalar başta olmak üzere birçok tanınmış
kişi Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkınca başta İngiltere olmak üzere ABD ve
Fransız mandası olmayı hatta Yunanistan’ın askeri işgalini kurtuluş olarak
görmüşler ve buna uygun davranmışlardı…

 

Cumhuriyet dönemine gelince İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyada bir
takım gelişmeler yaşanmıştır.

 

Ya biz ne yapmışız bu gelişmeler karşısında? Büyük öngörüsüzlükler
içinde, biraz sonra kesilecek kurbanın kasabın bıçağını yalaması misali sadece
olan biteni izlemekle yetinmişiz!

 

Ülkemizin bir deprem ülkesi olduğu tarihi bir gerçekliktir. Buna
karşın biz 1950’lerden bu yana şehirlerimizde gecekondulaşmayı, çarpık
şehirleşmeyi, plansız yerleşmeyi velhasıl rant uğruna her şeyi
gerçekleştirmişiz… Şimdi başımıza bir deprem(ler) gelmesin diye kara kara
düşünüyoruz!

 

Ülkemizin su kaynakları kısıtlı… Dünyada iklim değişiklikleri ve
kuraklık önümüzde duruyor. Ya biz ne yapıyoruz? Bu sorunla ilgilenmiyor ve
sularımızın yönetimini bile Katarlılara bırakıyoruz! Ancak su için savaşlar
başlayınca veya bir damla suya muhtaç olunca suyun değerini anlayacağız…

 

Kuraklık nedeni ile tarım üretimimiz düşüyor. Bu kuraklık devam ederse
bir topan ekmeğe muhtaç olmamız büyük bir olasılık! Bakın samanı bile ithal
eder hale geldik…

 

Bir de ülkemizde demografik yapımızı değiştirmeye yönelik göçler söz
konusudur… Türkçemiz, milli kültürümüz, örf ve adetlerimiz, huzurumuz,
güvenliğimiz bu sebeple tehdit altındadır. Bunu sağır sultan bile biliyor ama
bizim öngörüsüzler farkında değil! Tıpkı vakti zamanında Damat Ferit, Sadrazam
İzzet, Mustafa Sabri, İskilipli Atıf ve benzerlerinin başımıza gelecekleri
öngörmediği gibi…

 

Ya adına Corona dediğimiz salgına ne demeli? Dünyada herkes biyolojik
savaş ve saldırıları konuşurken biz aşı üretim merkezlerini kapattık! Ne öngörü
değil mi? Değil aşı üretmeyi bütün biyolojik saldırıları def etmeyi planlayan
öngörülerimiz olmalıydı. Biz ise tam tersini yaptık!

 

Günlerdir orman yangınları ile uğraşıyoruz. Bu beklenmedik bir şey mi?
Hayır, kasti veya doğal nedenlerle orman yangınlarının çıkması muhtemel bir
şey… Buna karşı siz yeterli fiziki ve hukuki tedbirleri alıp gereğini
yaparsanız, yangınları az zararla ve kısa sürede atlatmanız mümkün olur.

 

Eğitim, ekonomi, dış politika, üretim, sanayileşme, trafik ve benzeri
konularda dünyadaki gelişmeleri göz önüne alır ve doğru öngörülerde
bulunursanız ülkenizi ve halkınızı tehlikeler karşısında korumuş olursunuz…

 

Gökova’ya termik santral yapılmasın diyen köylülere Turgut Özal’ın
başbakan sıfatı ile 1984 yılında verdiği cevapları izleyince, köylülerin
öngörülerinin bile devleti yöneten siyasetçilerden çok fazla olduğunu gördüm.
Bugün de, başta köylüler olmak üzere halkın değişik protestolarla HES, taş
ocakları, maden aramaları konusunda haklı olarak itiraz ettiklerini
görüyoruz…

 

Siyasetçiler halk kadar akıllı değil mi?

 

Haşa onların aklı var ama Noradunkyan Efendi gibi! Yaptıkları işlerin
adları ve inançları kadar doğru olduğunu söylüyorlar ama işte burada kader
devreye giriyor ve kabak Türk Milletinin başına patlıyor! Yoksa dünyanın en
güzel iç denizi olan İstanbul’daki Haliç’in etrafını fabrikalarla doldurur,
müsilaj çıkıncaya kadar Marmara’yı yok edermiydik? Ne diyor bu iktidar: “Demokrat Parti’nin devamıyız!”…
Doğru aynı öngörüsüzlükle devam ediyorlar!

 

Türkiye’de “öngörüsüzlük
politikaları”
devrededir. Bu öngörüsüzlük bilerek ve kasten yapılan
bir öngörüsüzlüktür. Allah bizi bu “öngörüsüzlük
ihaneti”
nin kötü sonuçlarından korusun…