14.4 C
Kocaeli
Cumartesi, Haziran 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 398

Fethin 568. Yılında Bir Sevdâdır İstanbul

Sedat Peker’siz Bir Yazı: Altmış Yılda İngilizce Kitaplar

Hayır, Sedat Peker’den bahsetmeyeceğim. Önemsiz mi? Aksine;
çok önemli. Fakat konuya benden çok daha hâkim ve güçlü klavyeler onu anlatacaktır.
Orada rekabet fazla. Ben kazanamam.

 

Ben, bugün size, bir pencereden, sadece İngilizce kitapların
dünyasından yakın tarihimi anlatacağım. Her ferdin tarihinde, az biraz da
yaşadığı toplumun, hatta dünyanın tarihi de vardır.

 

Macera, ortaokulda, 1950’li yıllarda İngilizce kitap
okuyarak başlar. Rahmetli babam, o zamanın sloganı, “Her lisan bir insan“a
şiddetle inanırdı. Bir sürü çocuk polisiye romanı okudum. Başka romanlar da.
Dil öğrenmenin en kolay yolu bol bol okumak… Sözlük kullanmadan okumak ki hem
okuduğunuzun zevkine varasınız hem de bilmediğiniz kelimeleri bağlamları içinde
öğrenesiniz; tercüme ederek değil. Bu hüküm artık pek geçerli değil, çünkü
şimdi e-kitap okuyucumda bilmediğim kelimeye tıklayınca sözlük açılıp o
kelimenin anlamını veriyor. Sonra kütüphanede çalışmaya başladım. Çalışmaya
alışıktım, bir zamanlar babamla balık tutup pazarda sattım. Kütüphanecilik
üniversite ikinci sınıfa kadar sürdü. İkinci sınıfta TÜBİTAK bursunu kazanınca
çalışmama gerek kalmadı. Aynı burs beni ABD’de doktoraya taşıdı. Sonra Ankara
ve ODTÜ. O zamanlar üniversitelerimizin kütüphaneleri zayıftı. Pek çoğunda
merkezî kütüphane de yoktu. ODTÜ bu bakımdan olumlu bir istisnaydı.

 

İngiltere’den kitap getirtmek

Fakat insan sadece kütüphaneden okumaz. Kitap satın alıp
okur da… İngilizce kitaplar 60’ların sonu ve 70’lerde ucuzdu. Dolar kuru
sabitlenmişti. Ankara’da İngilizce kitap satan kitapçılar vardı. Tunalı
Hilmi’de. Sakarya’da Tarhan… İyi müşterileriydim.

 

Fakat kitap çeşitli. Bazen yurt dışından getirmek gerekirdi.
Bakınız nasıl… Kredi kartı yok. Öyle dolar, sterlin havalesi falan da yasak.
Hatta döviz bulundurmak bile yasak. İngiltere’de, Oxford’daki Blackwell
kitapçısına bir mektup yazardınız. Hani zarfa konulan, zarfına da pul
yapıştırılan cinsten mektup. Falan kitabın proforma faturasını istiyorum diye.
Birkaç hafta içinde proforma gelirdi. O belgeyi eklediğiniz bir dilekçeyle
Merkez Bankası’na başvurur ve oradan Blackwell’e hitaben bir keşide çeki
alırdınız. Çek yine mektupla Oxford’a gider ve kitap adresinize gelirdi. Bazen
gümrüğe takıldığı da olurdu. O zaman gümrüğe gidip memurlara kitabın vergisinin
olmadığını hatırlatırdınız. Yani kitabınız bir, taş çatlasa iki ay içinde
elinizde olurdu.

 

 

 O zamanlar döviz, bugünkü gibi tsunami dalgası hâlinde değil
de çıtlar hâlinde yükselirdi. Değerini Merkez Bankası belirlerdi. Her çıtta
İngilizce kitap fiyatları da çıtlardı. Canım sıkılırdı.

 

Yurt dışına kitap seferleri

Karar vermiştim. En az iki yılda bir yurt dışına çıkıp kitap
almalıydım. Öyle PTT ile çözülecek iş değildi bu. Bilim kongreleri, davetler
vs. ile bu da sık sık gerçekleşirdi. ABD’de Barnes and Noble, İngiltere’de
Blackwell’s bu gezilerde benden iyi para kazanmışlardır. Bir kongre dönüşü,
sözde turistik maksatla uğradığım Paris’te bile Henry Miller’i, James Joyce’u
misafir eden meşhur kitapçı ve yayıncının, Shakespeare and Company’nin bile
müşterisi olmuştum. İnsan Paris’te ne yapar? Tabiî ki kitap alır!

 

1981 Eylül’ünde Suudî Arabistan’a gitmeden önce Oxford’da,
Oxfam’ın kullanılmış kitap satışından iki torba kitap almış, uçakta bagaj
limitini aşacağımdan Suudî’deki üniversite adresine kargolatmıştım. Oxfam
satışında bir kişi, bir torba kitap alabiliyordu ve içine ne koyarsanız koyun
torba – galiba – 10 sterlindi.

 

Kitap ağırdır. İçeriğinden bahsetmiyorum. O da bazen ağırdır
ama sonuçta yoğun ağaçtır kitap ve epey çeker. Bir ABD kitap yağmasından
dönerken Frankfurt Havaalanı’nda, uçağın penceresinden görevlinin valizlerimizi
uçağın kargo kapısına fırlattığını seyrediyordum. Koca bir valizi kolayca tutup
attı. Ardında onun yarısı kadar, fakat kitap dolu valiz vardı. Kulpundan tutup
bir hamle yaptı ve az kalsın sırt üstü yuvarlanıyordu.

 

Amazon devrimi ve bizim dolar kuru karşı devrimimiz

Sonra İnternet, sonra Amazon ve en sonunda elektronik kitap.
O macera ayrı bir yazı eder ama yerim kalmayacak. İleri sarıp bugüne geleyim.

 

Amazon’la birlikte yurt dışına gitme zorunluğu kalmadı.
Amazon’un sayfasında siparişinizi verir, kredi kartıyla ödemenizi yaparsınız ve
kargoyu tercih ederseniz birkaç gün içinde kitabınız elinizde olurdu. Kargo
pahalıydı. Bir hafta, on gün beklerseniz, daha ucuza da getirirdiniz. Yahut
birkaç kitap birden ısmarlar, kitap başına kargo ücretini düşürürdünüz. Şimdi
Kobo, Book Depository ve başka yerler de var.

 

Kitaplar 15-25, bilemediniz 30 dolar civarındaydı. Daha
pahalıları da vardı ama çoğu bu rakamlardaydı. Ucuz değildi ama ulaşabilirdik.

 

Birkaç gün önce amazon.com’da, “Rekabetçi dolar kuru”ndan
olmalı kitapların fiyatı 250-500 TL olmuş! ABD’de kitap fiyatları da yükseldi
gerçi ama… Bugünlerde okuduğum Joseph Henrich’in eserlerine baktım. 500 TL’ye
kadar çıkıyor. Hele bir tanesinin 1700 liraya ciltlisi de var. Alıp
torunlarımın çeyizine mi koysam?

 

Dolarla mı maaş alıyorsunuz, patates soğan dolarla mı diye
propaganda yapanlara: TL ile maaş alıp kitap/dergi getirecek üniversiteler,
bilim adamlarına ne diyeceksiniz? Ne söyleyeceğinizi bulmanıza yardım edeyim:
Ankara Üniversitesi’nin kütüphane bütçesi reddedilirken söylenmiş bir hikmetti:
Oradaki bütün kitapları okumuşlar mı da yenisini istiyorlar?

 

Çare? Çare e-kitap. Onları nasıl ediniyorum? Bu soruyu biraz
daha ileri götürürsem, kanun sınırlarını zorlarım. Yazımın başında o konulara
girmeyeceğimi söylemiştim zaten.

27 Mayıs 1960 Darbesini Meşrulaştırma Çabaları Hakkında, Doç. Dr. Nasrullah Uzman ile Konuştuk.

 Birinci Bölüm

GİRİŞ:

27 Mayıs 1960 tarihinde Cuma günü sabaha karşı saat 03.00’te Türk Silahlı
Kuvvetleri adına Millî Birlik Komitesi (MBK) ülke yönetimine el koydu.
Kamuoyu darbeden sabah saat 05.15’te “İhtilalin
Kudretli Albayı
” Alparslan Türkeş’in Ankara radyosundan okuduğu tebliğ
ile haberdar oldu. Darbenin başarılı olabilmesi için öncelikle
meşru hükümetin ve devletin üst kademesindeki isimlerin
tutuklanması gerekiyordu. Sonrasındaysa darbenin meşruiyetinin sağlanması
gerekiyordu. Bu amaçla öncelikle
Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes,
TBMM Başkanı Refik Koraltan, Demokrat Parti (DP) mensubu bakan, milletvekili
ve idarecilerin tutuklanması için harekete geçildi.
Dönemin Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun da tutuklanacak isimler arasındaydı. 27 Mayıs
sabahı havayoluyla İzmir’den Ankara’ya getirilen Orgeneral Cemal Gürsel,
MBK’nin
başkanlığına getirildi.

MBK Başkanı
ve Başkumandan
Orgeneral Cemal Gürsel darbenin gerekçesini “vatandaşları
birbirine düşürecek bir kardeş kavgasını önlemek
” olarak açıkladı.
Vatandaşlardan “birbirlerine karşı
vatandaşlık hak ve hukuklarına riayet etmelerini, birbirlerini sevip saymalarını,
hangi partiden olursa olsun, birbirlerine sevgi saygı göstermelerini

istedi. Siyâsî partilerin faaliyetlerini yasakladığını ve aksi yönde hareket
edenleri şiddetle cezalandıracağını belirtti. Türkiye Büyük Millet
Meclisi’nin feshedildiğini duyurdu.

Bütün Vilâyet ve Garnizon Kumandanlıklarından alınan telgraflara göre
meşru hareketimiz yurtta içten gelen bir tasviple karşılanmıştır. Türkiye
Cumhuriyeti hudutları dâhilinde tam ve katî bir huzur ve sükûn mevcuttur.

diyen Cemal Gürsel, MBK’nin kendisine “Türkiye
Cumhuriyeti Devlet ve Hükümet Başkanlıkları ile Millî Müdafaa Vekâleti
Vekilliği ve Türk Silahlı Kuvvetler Başkumandanlığı
” görevlerini
verdiğini açıkladı.

MBK, öncelikle DP’lilerin ve devletin üst kademesindeki isimlerin tutuklanması yönünde
talimat verdi.
Cemal Gürsel
Emniyet altına alınan sabık muhterem
Devlet ve Hükümet Reisleri ve erkânları ile Kabine Üyelerinin hayatları
hakkında Türk Milleti huzurunda verdiğimiz vaade sadık bulunmaktayız. Endişe
edilecek herhangi bir durum mevcut değildir.
” dedi. Ancak “Kan dökülmeden başarılan müspet
faaliyetlerimizi baltalamak bedbahtlığını gösterecek, kardeş kavgasına sebep
olacak bozguncu unsurlar kati olarak bilmelidirler ki; yapacakları en ufak
bir hareket insafsızca bastırılacak ve halen hayatları emniyette bulundurulan
zevatın akıbetleri tehlikeye düşecektir.
” şeklinde çok net ve sert bir
uyarıda bulundu. Vatandaşlardan “yalan
haberlere ve kötü teşviklere kapılmamalarını
” istedi.

Herhangi bir direnişle
karşılaşılmaması için bir dizi tedbir alındı. Sokağa çıkma yasağının ilan
edilmesi, sokağa çıkma yasağının kaldırılmasından sonra “her ne suretle olursa olsun topluluk gösterilmemesi veya tezahürat
yapılmaması
”, halkın elinde bulunan (ruhsatlı ve ruhsatsız) her çeşit
silâh ve merminin toplatılması ve “cenazelerin
mahallî kumandanlıkların müsaadesi ile ve 20 kişiyi geçmeyen cemaatle

kaldırılması vb. bu yönde alınan tedbirlerdendi.

NASRULLAH UZMAN

 

Oğuz
Çetinoğlu:
Bilinmektedir ki 27 Mayıs Askerî Darbesi, Demokrat Parti (DP)
iktidarına karşı yapılmıştır. Röportajımıza, DP’nin nasıl kurulduğu, nasıl
iktidar olduğuna dâir açıklamalarınızla başlayabilir miyiz?

Doç. Dr.
Nasrullah Uzman:
29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilânı
ile birlikte oluşturulan tek partili demokrasi rejimi 1940’lı yıllara
gelindiğinde artık Türk toplumuna dar gelmeye başlamıştı. Daha önce, Atatürk
döneminde biri Terakkiperver Cumhuriyet Fırka diğer ise Serbest Cumhuriyet
Fırka olmak üzere iki kez çok partili siyâsî hayat denemesi yaşandı ise de bu
girişimler kalıcı olamamıştı. Millete dayalı siyâset yapmak isteyenler, hükümetin
kararlarından uygun görmediklerini tenkit etmek ihtiyacını hissediyorlardı. Bu
ihtiyacı hissedenler, Dörtlü Takrir  olarak anılan bir önergeyi,
dönemin iktidar partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)’nin  Meclis Grubu’na
verdiler. Önergede imzası bulunanlardan Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik
Koraltan partiden ihraç edildiler. Bu ihraçlar üzerine, önergede imzası bulunan
Celâl Bayar da hem partiden hem de milletvekilliğinden çekildiğini açıkladı. Târih:
1945 yılının Temmuz – Ağustos aylarıdır. Dört kişi, yeni bir siyâsî parti
kurmak için hazırlıklara giriştiler. Yeni parti, 7 Ocak 1946’da kuruldu. Adı:
Demokrat
Parti
  (DP)idi.

Türk demokrasi tarihinde kurulalı henüz birkaç ay olan DP’nin de
katıldığı çok partili ilk genel seçimler, 21 Temmuz 1946’da yapıldı. DP, bütün
illerde teşkilât kuramamıştı. Toplam 465 milletvekilliği için 186 aday
gösterebildi. Bunların yalnızca 62’si seçildi.  Yürürlükteki seçim
kanununa göre oylar açık veriliyor, sayım işleri gizli yapılıyordu. Buna rağmen
sonuç iyiydi. 16 Şubat 1950’de seçim sistemi değiştirildi. Yargı denetiminde
gizli oy açık tasnif esasına dayalı seçim sisteminin uygulanması kabul edildi.
14 Mayıs 1950’de yapılan genel seçimlerde DP oyların %53,35’ini aldı, 487
milletvekilliğinin de 408’ini kazandı. Ekseriyet sistemi uygulandığından, oy
oranı ile milletvekili oranı arasında dengesizlikler oluyordu. Yine de
demokratik bir seçim olmuştu. 22 Mayıs 1950’de, Adnan Menderes’in
başbakanlığında ilk DP hükümeti kuruldu. Celâl Bayar Cumhurbaşkanı seçilince,
parti genel başkanlığını bıraktı.  Partinin Genel İdare Kurulu, genel
başkanlığa Adnan Menderes’i seçti.

DP iktidarı döneminde ikinci genel seçim, 08 Aralık 1954 târihinde yapıldı.
DP, 9.095.367 adet geçerli oyun % 56,6’sını alarak 503 milletvekili çıkardı.
CHP 31 milletvekili çıkarabildi. Sonraki seçim, 1957 yılında yapıldı. DP,
9.153.949 adet geçerli oyun % 47,8’ini alarak 424 milletvekili çıkardı. CHP’nin
milletvekili sayısı 178 idi.

İktidar-muhalefet ilişkileri iyice gerildi; CHP, hırçın muhalefet
taktikleri uyguladı, DPde baskılarını artırdı. Huzursuzluklar had safhaya
çıkınca Ordu, Cumhuriyet tarihinde ilk kez askerî bir darbe yaparak Devletin
yönetimine el koydu.

Çetinoğlu:
Sonraki
gelişmelere geçebilir miyiz?

Doç.
Dr. Uzman:
Darbeye
hukuk
î olarak meşruiyet kazandırmak için Cemal Gürsel, yeni bir Anayasa hazırlamak üzere İstanbul Üniversitesi Rektörü ve İdare
Hukuku Profesörü Sıddık Sami Onar başkanlığındaki profesörlerden oluşan bir
ilim ve hukuk komisyonu kurdurdu.Bu komisyon ilk raporunu 28 Mayıs 1960’ta MBKBaşkanlığı’na
ve Türk Silahlı Kuvvetleri Başkumandanlığı’na sundu.

12 Haziran 1960’ta MBKüyelerinin imzasıyla 27 Maddeden oluşan “1924 tarih ve 491 sayılı Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun bazı hükümlerinin
kaldırılması ve bazı hükümlerinin değiştirilmesi hakkındaki geçici kanun

çıkarıldı. Geriye dönük olarak (27 Mayıs 1960’tan itibaren) geçerli olacak bu
kanun,
DP’lilerin yargılanabilmeleri için gerekli hukukî
zemini oluşturduğu gibi
darbeye
demeşruiyet kazandırıyordu. Adeta geçici bir Anayasa işlevi üstlenen bu kanunla
MBK kanun yapma yetkisi de dâhil olmak üzere birçok yetkiyi uhdesinde topluyordu.
Aynı zamanda
1924 Anayasası’nın neredeyse yarısıyürürlükten kaldırılıyordu.1961 Anayasası ise darbenin birinci yıl dönümünde 27 Mayıs 1961 tarihinde
kabul edilecek ve halkoyuna sunulacaktı.

MBK halkın
27 Mayıs’ı kabullenmesi ve benimsemesi için de bir dizi tedbir aldı. Bu anlamda
öncelikle dönemin kitle iletişim aracı olarak basın-yayın organları olanradyo
ve gazetelerin (27 Mayıs ve sonrasındaki sürece dair haberleri) hangi kaynaktan
alacağı ve ne gibi haberler yayınlayacağı meselesi de düzenlenmiş oldu.

Devletin
en üst merciindeki kişi olarak Cemal Gürsel, yeni idarenin Türk ve dünya kamuoyundan
hiçbir şeyi gizlememek azim ve kararında olduğunu ve hakikatleri olduğu gibi
bütün açıklığı ile ifadeden asla çekinmediğini açıkladı. Türk halkının bunu
böyle bilmesi ve MBK’nin tebliğleri dışındaki maksatlı propaganda yayınlarına
kanmaması gerektiğini ifade etti. “Bu
yayınların maksatlı olup olmadığını saydığım ve güvendiğim muhterem basının
izan ve takdirlerine bırakırım. Buna rağmen bazı basın mensuplarının ne gibi
haberleri neşredebileceklerinde tereddüde düştükleri öğrenilmiştir.
” diyen
Cemal Gürsel hangi haberlerin yayınlanması gerektiğini de açıkladı. Buna göre
yalnızca “basın toplantısında söylenen
hususlar
”, “Ankara İstanbul ve İzmir
radyolarının halkın nazarında en ufak bir nokta gizlemeksizin yaptığı bilumum
yayınlar
” ve “Yabancı Devletler neşriyatından
maksatlı olmayan yayınlar
”hakkındaki yayınların hiçbir kayıt ve şarta tabi
olmaksızın serbest olduğunu açıkladı. Bu açıklamadan rahatlıkla bu durumlar
dışındaki haberlerin yapılmasının yasak olduğu yorumu yapılabilir. Cemal Gürsel
ayrıca “harekâtla ilgili resim ve
telefoto ile eski ve yeni siyâsî şahsiyetleri ima suretiyle de olsa alakadar
eden karikatürlerin ikinci bir tebliğe kadar neşredilmemesini
” de istedi.

Darbenin
sebep olduğu kritik süreçten menfaat elde etmeye çalışanlar da vardı. Cemal
Gürsel, bu gibi kötü niyetli kişilerin “Eskişehir
örfi idare kumandanlığı tebliği
”şeklinde beyannameler bastırarak “bazı parti mensuplarının kaçmalarına mahal
verilmeden yakalanmalarını propaganda etmekte
” olduklarının tespit edildiğini
açıkladı.İstanbul dışında herhangi bir yerde örfi idare ilan edilmediğini
belirtti.Türk milletinden “radyolarımız
vasıtasıyla yapılmakta olan tebliğler dışında bu kabil bozguncu ve nifak
yaratıcı eşhasın kötü niyetli faaliyetlerine alet olmamalarını ve bu gibi
durumlarda derhal mahallî garnizon kumandanlıklarına haber vermek suretiyle
idaremize yardımcı olmalarını
” istedi.

Böylece
halkın, kitle iletişim araçları vasıtasıyla MBK’nin uygun gördüğü haberleri
alması sağlandı.

Çetinoğlu: Asıl maksat ne
idi?

Doç. Dr. Uzman:Asıl maksat 27
Mayıs’ı benimsemesini sağlamaktı. Bu amaçla 27 Mayıs’ı kabullenilmesi ve
benimsenmesi yolunda önemli bir propaganda süreci başlatılmış oldu. Hatta Türk
basınının yeni sürece hemen uyum sağladığı 28 Mayıs’tan itibaren yayınlanan
gazetelerde açıkça görülmektedir. İktidarı döneminde DPtaraftarı bir yayın
politikası benimseyen gazetelerin bile 27 Mayıs’tan sonra darbeyi öven ve DP
dönemini tenkiteden yayınlar yaptığı da belirtilmelidir.

MBK,
yalnızca basın-yayın yoluyla yapılan propaganda ve darbeye meşruiyet kazandırma
girişimlerini yeterli görmedi. Halkın 27 Mayıs askerî darbesini “İnkılâp” olarak benimsemesi ve sahiplenmesi
için adeta bütün imkânlarını seferber etti. Bu hususta MBK’nin müracaat ettiği
en önemli kurum Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) oldu. Türkiye’deki Cami sayısı,
din hizmetlileri sayısı ve Türk milletinin dinî konularda gösterdiği hassasiyet
düşünüldüğünde MBK için DİB’nin önemi daha iyi anlaşılacaktır. Ancak MBK’nin, bu
yönde herhangi bir girişimde bulunmadan önce DİB üzerinde bazı tasarruflarda
bulunması gerekiyordu.

Çetinoğlu: Neler yapıldı?

Doç. Dr. Uzman: DİB
Başkanı Eyüp Sabri Hayırlıoğlu 10 Haziran 1960 tarihinde emekliye sevk edildi. Yerine (17
yıldır İstanbul Müftüsü olarak görev yapan)Ömer Nasuhi Bilmen getirildi. Ancak
Ömer Nasuhi
Bilmen’in görev süresi de uzun sürmedi. Yaklaşık 9 ay kadar sonra 6 Nisan 1961’de
Ömer Nasuhi Bilmen de “yaş durumu
itibariyle görevini yapmakta yetersiz olduğu
” gerekçesiyle emekliye sevk
edildi. Ömer Nasuhi Bilmen’in yerine ise Hasan Hüsnü Erdem tâyin edildi. 1924
yılında kurulan DİB’nda 1960 yılına kadar yalnızca dört kişi görev yapmıştı. 27
Mayıs’tan sonraki süreçte bir yıl bile dolmadan meydana gelen bu değişiklikler,
alışılmışın dışındaydı. Hatta bu kadar kısa sürede bu kadar sık değişiklik
yapılması idarî anlamda bir istikrarsızlığın göstergesi olarak da
yorumlanabilir.

MBK, 27 Mayıs askerî darbesini “27 Mayıs İnkılâbı” olarak
değerlendiriyor, Türk ve dünya kamuoyunun da kendileri gibi düşünmesini
istiyordu. Basın-yayın organlarının denetim altına alınması ve haber
kaynaklarına müdahale edilmesi de halk nezdinde darbeye meşruiyet kazandırmak içindi.
MBK, bu anlamda DİB’ndan da istifade etmeye karar verdi. Bugün olduğu gibi
geçmişte de DİB’nın kamuoyu üzerindeki etkisi bir hayli fazlaydı. Bu etkiyi
kullanmak isteyen MBK, bir yandan vaaz ve hutbe üzerinden darbeye meşruiyet
kazandırmaya diğer yandan da 27 Mayıs aleyhine yapılacak propagandaların önüne
geçmeye çalıştı.

MBK’nin bu amaçla faydalanmak
istediği hutbe ve vaazlar kamuoyunun bilinçlendirilmesi ve yönlendirilmesi
açısından son derece önemlidir. “Ülü’l-emr”meselesi
ise bu önemi daha da artırmaktadır. Kuran-ı Kerim’de “Müslümanların Allah’a, Peygamber’e ve ülü’l-emre itaat etmesi
emredilmekte (en-Nisâ 4/59)
” ve “Müslümanların
toplumun güvenliğiyle ilgili bir problemle karşılaştıklarında onu yaymak yerine
kendilerinden olan ülü’l-emre götürmelerinin daha uygun olacağı, onlardan hüküm
ve sonuç çıkarma hususunda yeterliliği bulunanların nasıl davranılması
gerektiğini bilecekleri (en-Nisâ 4/83)
” ifade edilmektedir. Prof. Dr. Talip
Türcan Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’ne yazdığı “Ülü’l-Emr” maddesinde bu konuda şu
değerlendirmeyi yapmaktadır: “İlk ayetin
bağlamı ülü’l-emr tabiriyle, devlet başkanı yanında üst yöneticilerin ve devlet
yetkisini kullanan kamu görevlilerinin kastedildiğini göstermektedir. Çünkü bir
önceki ayet, emanetlerin ehline verilmesi ve insanlar arasında hükmedildiğinde
adalete uygun davranılması emrini içermektedir (en-Nisâ 4/58). Ayetin seriyye
kumandanlığı hakkında indiğini belirten rivayet de bu tespiti desteklemektedir.
Ayette Allah’a ve Resule itaat edilmesi ayrı ayrı ve mutlak olarak, ülü’l-emre
itaat ise Resule itaat emrine atfen istenmektedir. Ayetin sevkindeki üslûptan
hareketle ülü’l-emre itaatin de mutlak olduğu, ancak Allah’a isyan niteliği
taşıyan durumlarda ülü’l-emre itaat edilmeyeceği hükmüne varmak mümkündür. Bu
hükmü, ülü’l-emre itaatin ancak dinin ve hukukun ilkelerine uygun emirlerle
sınırlı tutulduğunu, bunlara aykırı düşen taleplerin ise yerine getirilmemesi
gerektiğini bildiren hadisler de teyit etmektedir.

Hatırlanacağı üzere 27 Mayıs
darbesi Cuma günü yapılmıştı. Prof. Dr. İsmail Kara “
27 Mayıs (1960) ve 12 Eylül (1980)
ihtilalleri cuma günü yapıldı, 12 Mart (1971) ve 28 Şubat (1997) muhtıraları da
cuma günü verildi. Son olarak
e-muhtıra (27 Nisan 2007) da böyle mübarek bir günün akşamında oldu!
” diyerek Cuma
gününün tesadüfi olmadığına, özellikle seçildiğine dikkat çekmektedir. 15
Temmuz 2016 hain darbe girişiminin Cuma günü yapılması da Prof. Dr. İsmail Kara’nın
görüşünü desteklemektedir. “Ç
oğu kişibu ısrarlı tesadüfü Cumanın
haftanın son iş günü olmasına bağlıyor.
” diyen Prof. Dr.İsmail
Kara, bu görüşte doğruluk payı olduğuna hak vermekle birlikte darbecilerin bu
günü seçmesinde manevi ve metafizik unsurların da etkili olduğunun unutulmaması
gerektiğini ifade etmektedir
.

Nitekim Türk milletinin
dinî hassasiyetinin bilincinde olan MBK’nin Cuma gününü seçmesinin tesadüfi
olmadığı kısa süre içerisinde görülecektir. MBK Başkanı Cemal Gürsel vaaz ve
hutbe yoluyla kamuoyunu yönlendirmek üzere DİB’na talimat verdi. Bu talimata
uygun olarak DİB müftülüklerden “
27 Mayıs İnkılâbının taşıdığı büyük mânânın halka ve köylüye kâfi derecede
ve açık bir ifade ile vaizlerimizin vaazlarında, hatiplerimizin hutbelerinde
ayet ve hadislere istinaden
” anlatılmasını istedi.
Üstelik bu yönde birçok defa uyarıda bulundu. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri
DİB Fonu’nda bulunan ve
DİB
tarafından Anamur Müftülüğü’ne gönderilen tamimlerde
bu durum açıkça görülmektedir.

(DEVAM EDECEK)

Artık Yüzyüze Eğitim Başlamalı

 Dünya ve Türkiye olarak çok sıkıntılı bir
süreçten geçiyoruz. Bu süreçte her sektör sekteye uğradı.  Covid-19 Pandemi sürecinde tüm dünyada ve
ülkemizde en fazla etkilenen sektör “eğitim” ve “sağlık” oldu.

Bazı sınıflar hariç
okullar kapanmak zorunda kaldı. Öğretmenler EBA ve diğer canlı ders
uygulamalarını kullanarak öğrencileri ile uzaktan da olsa bir araya geldiler. Fakat
bu uygulama asla yüz yüze eğitimin yerini tutmadı, tutması da mümkün değildi.

Konu sağlık olunca elbette
ki bazı özverilerde bulunacağız. Fakat eğitimin eğitim olabilmesi için, uzaktan
değil, yakından yüz yüze yapılması gerekmektedir. Bu yüzden okulları bir an
evvel güvenle açmak gerekmektedir. 

Gerçek olan şu ki,
salgının azalmasını sağlayan en önemli unsur; “aşı başta olmak üzere, sosyal mesafe, hijyen ve maske”
uygulamalarına titizlikle uymaktır. Bu tedbirleri Sağlık Bakanlığı ve Milli
Eğitim Bakanlığı hazırladığı rehbere göre uygularsa hiçbir sorun kalmayacaktır.

Yüz yüze eğitimde
öğrencilerin ne kadar mutlu ve heyecanlı oldukları yakinen görüldü. Veliler ve
öğretmenler uzaktan eğitim sürecinde çocukların önemli bir öğrenme kaybı yaşadığını
ve duygusal olarak olumsuz etkilendiklerini birlikte yaşadılar.

 

149 ülkede çocuk sağlığı alanında
faaliyet gösteren, 1,2 milyon çocuk doktorunu temsil eden, dünyanın en büyük
çocuk sağlık kurumu Uluslararası
Pediatri Kurumu’nun (IPA) Türk Başkanı Prof. Dr. Enver Hasanoğlu
da
dünyaya; mümkün olan tüm tedbirlerin alınarak yakın zamanda yüz yüze eğitime
geçilmesi çağrısında bulundu.

Prof. Dr. Hasanoğlu, “pandeminin eğitim alanında eşi görülmemiş
bir aksaklığa neden olduğunu, bu süreçten yaklaşık 2 milyar öğrencinin olumsuz
etkilendiğini”
belirtti.

Prof. Dr. Hasanoğlu, “Yapılan araştırmalar, çocukların bu
dönemde online eğitim alsa bile, yüzde 71 gibi büyük bir bölümünün yoğun stres
altında
olduğunu, ailelerin yüzde
70’inin ise çocuklarının ruh sağlığından endişe ettiklerini gösteriyor.
Bu arada pandemi döneminden en çok
etkilenenlerden biri de geçici ya da uluslararası koruma altındaki çocuklar. Bu
çocuklar, eğitim ve sağlık hakkından mahrum kalıyor”
dedi.

Prof. Dr. Hasanoğlu, dünyada
milyonlarca çocuğun bu süreçte okulu bırakma tehlikesiyle karşı karşıya
kaldığını; Nijer, Mali ve Çad gibi ülkelerde çocukların eğitim alamama riskiyle
karşı karışa olduğunu belirterek; “Uluslararası
Pediatri Kurumu’nun (IPA) ilk toplantısındaki acil gündem konularımızdan biri,
yüz yüze eğitim konusuydu. Dünyanın en acil çözülmesi gereken sorunlarından
biri çocukların eğitimidir. Mümkün olan tüm tedbirler alınarak bir an evvel yüz
yüze eğitime geçilmelidir”
dedi.

 

IPA Dış İlişkiler Direktörü Kerem
Hasanoğlu da yüz yüze eğitimle ilgili önemli açıklamalar yaptı: “Kurumumuz, yapılan araştırmalar sonucu
tedbirlerin sonuç vermesi ile birlikte eğitimde kaçırılan zamanın çocuklar
üzerindeki olumsuz etkisini gözlemliyor. Bu konuda hem kendi içimizde hem de
Dünya Sağlık Örgütü ile yaptığımız toplantılarda yoğun bir mesai harcıyoruz.”

Yüz yüze eğitim, çocukların gelişimleri, okulun fırsat eşitliği sağlaması
ve öğrenme kayıplarının giderilmesi açısından önemlidir. Bu nedenle eğitimden
vazgeçmek, en son çare olmalıdır.

Fiziksel mesafe, el ve hijyen uygulamaları, yaşa uygun maske kullanımı ve
savunmasız grupların korunması sağlanarak gerekli kaynaklar, politikalar ve
altyapılar oluşturularak yüz yüze eğitime geçilmelidir. Bu konuda ülke veya
yerel özellikler göz önünde bulundurularak acil çözüm üretilmeli, çocuklar için
adil bir eğitim ve sağlık düzenine geçilmelidir”
dedi.

 

Milli
Eğitim Bakanı Sayın Ziya Selçuk da son sosyal medya hesabından; “eğitimde telafi başlıyor” etiketiyle
bir paylaşımda bulunarak şunları ilave etti: “Eğitimde telafi uygulamasına hazırız. Büyük ve kapsamlı bir telafi
süreciyle akademik, sosyal duygusal ve fiziksel alanda olumsuz etkileri ortadan
kaldıracağız. Haziran ayı itibariyle çalışmalar 2021-2022 eğitim yılını
kapsayacak.”

 

Pandemideki
olumlu gelişmeler de umut ve güven vermektedir. Umarız Sayın Bakan’ın bu
düşüncesi bir an evvel uygulanır. Zira sevgili öğrencilerimiz oldukça sıkıldı.
Okullarını, öğretmenlerini, arkadaşlarını hayli özlediler.

Yüz yüze eğitimle artık yüzleri
gülsün, okullarda cıvıltıları duyulsun. Okul bahçeleri çocuklarla güller açsın.

Öğretmenlerimize
ve öğrencilerimize sağlıklı huzurlu bir eğitim süreci diliyorum.

 

Sevgiyle
kalın.

Ne Desem ki!

Türkiye’nin gündemi malûm. Bir gün içerisinde
dört mevsim yaşanır oldu. Hangisini yazayım, nereden başlıyayım diyorum henüz
yazı bitmeden gündem yeniden değişiyor. Gündem hem de ne gündem. Vantilatör
b.ka çarpmış gibi her taraf vıcık vıcık pislik.

Liseli gençlerin sevgililerine yazdıkları
mektup misali yazıyor yazıyorsun, beğenmiyor mektubu yırtıp tekrar yenisini
yazmak için yeni bir kâğıt koyuyorsun önüne, ama yine de olmuyor işte.

Bu yüzden bugün içimden güncel yazı yazmak inanın
ki gelmiyor. Okuyucularımın müsaadesiyle En iyisi kitapların arasında kaybolmak
istiyorum.

Malûm Atatürk’ün 102 yıl önce Samsun’a
çıktığı günlerin içindeyiz. Bu yüzden yazımı kendisinin notlarından alıntı
yaparak bitirmek istiyorum.

Samsun’dan
edindiğim bilgiler pek de hoş değildi. Samsun’a iki gün önce 17 Mayısta yüz
kadar İngiliz askeri çıkarılmıştı. Bu askerlerle gelen iki İngiliz yüzbaşısının
Sivas’a kontrol subayı olarak gideceklerini öğrenmiştik. Samsun ve çevresindeki
Türkler, Pontusçu çetelerden tedirgin ve yılmıştı. İzmir’in Yunanlılar
tarafından işgali başlangıçtı. Bunun yanında İtalyanların Antalya ve Konya
çevresinde işgali genişletmeleri, Samsun ve Trabzon’a Yunan ve diğer işgal
kuvvetlerinin çıkmaları mümkün görünüyordu.

Doğu
bölgesi için ayrıca endişelerim vardı ve bazı haberler almış, birde suikast
teşebbüsü yaşamıştım.

Arkadaşlarla
Pontus çetelerinin saldırısına uğramış olan Yenice köyünü ziyaretten dönmüş
doğruca Mıntıka Palas’a gitmiştik. Yemekten sonra kahvelerimizi içip sohbet
ediyorduk. Belediye önünde bulup silahlandırdığım asker, otelin kapısında nöbet
bekliyor, içeriye sinek bile uçurmuyordu. Dışarıdan onun sesi yükseldi: “-Yasah
diyorum sana ulan!”

Gürültü
ve tartışma biraz uzayınca Cevat Abbas silahını çekip kapıya koştu.
Aralarındaki konuşmayı içerden duyuyoruz:

“-Ne
arıyorsun burada?”

“-Mustafa
Kemal Paşa’yı göreceğim.”

“-Ne
yapacaksın Paşayı?”

“-Ona
söyleyeceklerim var.”

“-Nedir
söyleyeceklerin bana söyle ben iletirim.”

Konuşmasından
Kürt olduğunu anladığımız adam mutlaka içeri girmek istiyordu. Yaverim en
sonunda kişiyi yanımıza getirdi.

Karşımızda
orta yaşlı, iri yarı, kara gözlü, pala bıyıklı, esmer halktan bir adam
duruyordu. Ama bu adamın durumunda bir gariplik vardı. Herkes ona bakıyor ve
her hareketini göz hapsinde bulunduruyorlardı.

“-Gel
bakalım evlât bir arzun mu var” diye sordum.

“-Var
Paşam size söyleyeceklerim var!”

“-Haydi,
çekinme, söyle öyleyse.”

“-Paşam
bana sizi vurmak için görev verdiler”

“Peki,
öyleyse vur beni, yap görevini haydi”

“-Aman
paşam, sen vurulacak adam mısın? Sen baş tacı olaya lâyıksın.”

Sonra
ceketinin iç cebinden yepyeni bir tabanca çıkarıp masanın üstüne bıraktı.

“-İşte
Paşam verdikleri tabanca. “Git o vatan, millet haini padişahımızın düşmanı olan
paşayı vur” dediler. Ben de sizi öyle sanarak öldürmeğe karar verdim. Üç gündür
arkanızda dolaşıyorum. Bütün düşüncelerim altüst oldu. Meğer beni aldatmışlar!
Az kalsın milletin babasını vuracaktım. Senin hemşerilerle konuşmanı dinledim,
baktım ki sen yalnız bizi düşünüyorsun. Bizi düşmanlardan kurtarmak istiyorsun,
asıl hain onlar; o senin düşmanın olacak namussuzlar. Ben de artık sendenim
Paşam.”

Bu
kendi kendine gelip, kendi kendine giden tehlikeye şaştım kaldım.

“-Al
tabancanı sok beline çocuk” dedim.

“Sen
de artık benim askerim sayılırsın. Tabancasız, silâhsız olursak Pontuscular
gelip hepimizi keserler.”

Kürt
yurttaşımıza birde kahve ısmarladım ve bizi unutmamasını söyledim.”

(Atatürk, Atatürk’ü Anlatıyor –II- “Ulusal Giz”-
Milliyet Yayınları)

Sağlıklı Kalın.

Devlet Âdâbı Gitti Mafya Üslûbu Geldi

Bir Cumhurbaşkanının veya bir siyasi
parti liderinin bir başka siyasi parti liderini böyle bir üslupla tehdit ettiği
görülmemişti. Cumhuriyetin 98. yılında böyle bir seviyesizliği de gördük.

Cumhurbaşkanı ve iktidar
partisinin Genel Başkanı bütün vatandaşlarının güvenliğini sağlamaktan sorumludur. Bütün vatandaşlarının ülkenin herhangi
bir köşesine, hiçbir güvenlik kaygısı taşımadan gidebilmesini sağlamalıdır. Ülkede
demokratik bir ortamda adil bir siyasi yarışma olması için gerekli
ortamı oluşturmakla görevlidir.

CB ve AKP Genel Başkanı Erdoğan,
bu görevini yapmadığı için, “İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’e Rize’de
yapılan saldırıları önleyemedim” diye özür dileyeceği yerde, bu suçu işleyen
failleri övdü. Daha da ileri gitti Meral
Akşener’i tehdit etti. Yapılan saldırının organize
bir eylem olduğu iddialarını güçlendirdi.

“Rize’nin gelini” olduğunu
söyleyen Meral Akşener’i kastederek, “Gelin hanıma hemşerilerim gayet
güzel ders verdi. Yine dua et ki çok ileriye
gitmeden ders verdiler. Bu daha bir. Daha neler olacak neler. Daha dur
bakalım bunlar iyi günler” dedi.

Bu korkunç sözlerin, Türk Ceza
Kanunu açısından, suç olduğunu hatırlatmak isterim. Sıradan bir vatandaş bu ve
benzeri sözleri sarf etse Savcıların “halkı kin ve nefrete tahrik
etmek”, “suçu ve suçluyu övmek” ve “tehdit” suçlarından soruşturma açması beklenir.

Hadi “suç” tarafını bir yana
bırakalım. Bu sözler devlet adabına,
devlet adamı vakarı ve saygınlığına, devlet başkanı üslubuna sığar mı?

Hani “taç giyen baş” akıllanırdı? Hani CB makamı ülkenin ve milletin birliğinin sembolüydü?

****************************

Mafya Ağzıyla Korku Yaratmak

Ülke gündemini belirleyen
organize suç örgütü lideri Sedat Peker’in videoları devleti yönetenlerin
kimyasını çok bozmuş olmalı.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu
muhatabına “karısının iç çamaşırına sığınan” dedi. Peker videolarını izleyen milyonlarca insanı da “çocuk
pornosu izleyenlere” benzetti.

CB ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın,
24 gündür suskunluktan sonraki ilk önemli açıklamalarında, böyle bir mafya
üslubu kullanması O’nun da kimyasının
bozulduğunu göstermekte.

Ama bu ülkeye, bu millete
yazık değil mi?

Korkunun hâkim olduğu, devlet adamlarının mafya ağzıyla
konuştuğu, devlet içinde belli güçlerin mafya
birlikte iş tuttuğu ülkede huzur olur mu?

Gücü elinde tutanların
kendilerini anayasa ve kanunlara bağlı hissetmediği ülkede gelişme
olur mu? Yolsuzluk ve yasaklar bir çığ
gibi arttığında, yoksulluk artmaz mı?

Huzur ve güvenliğin olmadığı
yerde ekonomi iyileşir mi? Dışarıdan
yatırım sermayesi gelir mi, içerideki sermaye dışarı kaçmaz mı?

****************************

Devlet Adamının İlkeleri

Rahmetli Tarık Buğra, “Osmancık” adlı eserinde “Şeyh Edebali’nin Osman
Gazi’ye nasihati” diyerek, devlet başkanlarına tavsiyelerde bulunmuştu. Millî kültürümüzün imbiğinden süzülmüş
ve binlerce yıllık devlet tecrübelerimizden damıtılmış çok özlü nasihatlerdir
bunlar.

“Beysin, bundan
sonra öfke bize; uysallık sana. Güceniklik
bize; gönül alma sana. Suçlamak bize; katlanmak sana. Acizlik, yanılgı bize; hoş görmek sana. Geçimsizlikler,
çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana. Kem göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama
sana.”

Oysaki, bugün bizzat devletimizi
yönetenler öfkelerin, geçimsizliklerin, çatışmaların, uyumsuzlukların,
hukuksuzlukların, adaletsizliklerin kaynağı olmuş durumda.

Onlar kendilerini güçlü,
akıllı ve her istediğini yapabilecek kudrette görüyorlar.
Oysa güçlü olmak yetmez.

“Güç ve aklı nerede, nasıl kullanacağını bilemezsen, sabah rüzgârında savrulup gidersin. Bir dem
gelir bir tekmeyle dünyaları yıkacak olursun. Bir dem gelir yerdeki karıncaya
mağlup olursun.”

“Gönül adamı edep
tâcını başından almaz. Haklı olduğunda kavga
vermesini bilir. Kavgayı sadece bileğiyle değil, ilmiyle ve yüreğiyle
yapmasını bilir.”

Bu nasihatler “Makyavelli’nin,
“Prens” adlı eserinde devlet başkanlarına
verdiği nasihatlerden çok farklıdır.

Makyavelli’ye göre, “Siyaseten
amaca ulaşmak ve iktidarı elde tutmak için
her türlü ahlakî kural çiğnenebilir.” “Ülkeye korku hâkim ise iktidar
kendini daha kolay korur ve ülke daha kolay yönetilir. İktidarı korumak için aldatmak da gerekliyse yapılmalıdır.” 

****

Organize suç örgütü lideri Sedat
Peker, AKP adına yaptığı mitingde, bir kısım
akademisyeni “kanlarıyla duş almakla”
tehdit etmişti. Peker “Kanla ilgili söylemiş olduğum olayların hepsi söylendiği
dönemde hükümetin lehinedir. Çünkü o
zaman korku iklimi oluşturmak lazımdı” diye
açıkladı.

O dönemde Sedat Peker iktidar
kanadında pek makbul bir insandı. “Korku iklimi oluşturmak” ortak bir zihniyetin eseri olmalı.

Erdoğan’ın Meral Akşener’e söyledikleri de “korku iklimi oluşturmak” için değil midir?

Görünen o ki, “insanı
yaşat ki devlet yaşasın” sözünü sloganlaştırarak
iktidar olanlar, “yerli ve millî” olduğunu iddia edenler köklerinden kopmuşlar.
Edebali’nin değil, Makyavelli’nin ilkelerini benimsemişler.

“Makyavelizm’in uygulanması
akla, mantığa, ahlaka, özgürlüğe ve adalete uymadığı gibi ayrıca derin bir
utanç kaynağıdır.” Özellikle de Müslüman olduklarını iddia edenler uyguluyorsa… 

Devlet En Büyük Mafyadır (!)

0

Devlet
bir toplumsal sözleşmedir ve her sözleşmede olduğu gibi devlette de asıl olan pacta sunt servanda’nın (ahde vefa ilkesi) varlığıdır. Bu
toplumsal sözleşmenin bir gereği olarak, vatandaşın devlete karşı bir takım
hakları ve borçları olduğu gibi devletin de vatandaşına karşı bir takım hak ve
borçları bulunmaktadır. Ancak tüm bu karşılıklılığa rağmen devlet ve vatandaş
arasında bir kuvvet dengesizliğinin bulunduğu da aşikârdır. Zira devlet
vatandaşına karşı borçlarını yerine getirmediği zaman vatandaşın hakkını arama
yolu yine devlete daha doğrusu yargıya başvurmaktır. Ancak, vatandaş vergi
ödemek, askerlik yapmak, eğitim çağına gelen çocuğunu okula kaydettirmek vb.
gibi bir borcunu ifa etmediği zaman devlet doğrudan doğruya vatandaşa müdahale
edebilmektedir. Yani devlet açısından bir ihkak-ı hak söz konusudur.

 

Devletin ihkak-ı hak nevinden yaptığı
işlemler genellikle vatandaşa karşı zorlayıcı, çoğu zaman da vatandaşın
bireysel haklarına müdahale içeren işlemlerdir. Örneğin vergi vatandaşın
mülkiyet hakkına bir müdahaleyken, vatandaşın bir suç şüphesiyle gözaltına
alınması kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına karşı bir müdahaledir. Bu tür
müdahaleler kendi içinde bir zorlama özelliği taşıdıklarından tamamen kinaye
olarak  “Devlet en büyük mafyadır” şeklinde
bir söz ortaya atılmıştır. Devletin vergi alması mafyanın haraç toplamasına,
devletin bir kişiyi gözaltına alması mafyanın “adam kaldırmasına” benzetilerek
böyle kinaye yollu bir söylem üretilmiştir. Sonuçta devletin faaliyet alanıyla
mafyanın faaliyet alanı konularında her ne kadar şeklen bir benzerlik var gibi
görünse de ikisini birbirinden ayıran son derece temel bir kavram
bulunmaktadır: Meşruiyet!

 

Devletin vatandaşın temel hak ve
özgürlüklerini sınırlayan müdahaleleri ancak ve ancak kanunun devlete yetki
verdiği konularda ve o yetkinin yine kanunla sınırlandırıldığı ölçüde
gerçekleştirilebilir. Devlet her yetkiyi her canı istediğinde kullanamayacağı
gibi, canının istediği ölçüde de kullanamaz. Mafya içinse böyle bir
sınırlandırılma söz konusu değildir. Bir diğer nokta da devlet dediğimiz kurum
anayasal olarak şeffaf, denetlenebilir ve hesap verebilir bir kurumdur ve
devleti devlet yapan asli unsurlar bunlardır. Devlet şeffaflığı,
denetlenebilirliği ve hesap verebildiği ölçüde devlettir. Mafya için ise
şeffaflık, denetlenebilirlik, hesap verilebilirlik gibi kavramların söz konusu
dahi olamayacağını belirtmeye gerek olmasa gerek.

 

Her ne kadar tekrara girecekse de bir kez
daha farklı şekilde vurgulamakta fayda var. Devlet kendi iradesiyle şeffaftır,
devlet kendi rızasıyla kendini denetlettirir ve yine devlet kendi rızasıyla
hesap verir çünkü bunları en baştan kabul etmiştir. Mafya ise hiçbir şekilde
şeffaf olamaz çünkü gırtlağına kadar suça batmıştır, kendini denetletmez,
hiçbir zaman ve hiç kimseye de hesap falan vermez.

 

Şayet devlet ve mafya arasındaki bu temel
ayrım ortadan kalkarsa, devlet o kinaye yollu söylenen “Devlet en büyük
mafyadır” sözünü gerçekten hayata geçirecek faaliyetlerde bulunursa o zaman
devlet devlet olmaktan çıkar. O devletin yönettiği ülkede gücü yetenin gücü
yeteni ezdiği, ezilenin de bir noktadan sonra sabrını kaybettiği veya artık kaybedecek
bir şeyi kalmadığı için ortalığı ateşe verdiği bir ortam meydana gelir.
Mafyalaşan devlet, kendi eliyle bir kaos meydana getirir ve bu kaos her şeyden
önce o devletin sonu olur.

Stratejik Ürünlerin Farkında mıyız?

Kokuşmuşluk

Genelde
köleye değil köleleştirene, sömürge
olana değil sömürgeleştirene karşı
çıkarız. Estağfurullah, karşı çıkmayız; söylenerek
tepki verdiğimizi ve böylece karşıt olduğumuzu zannederiz. Oysa karşıt olmak
köleleştirmeye veya sömürgeleştirmeye müsaade etmemektir
. Bu da akılla ve aksiyonla sağlanır.

            70 yıldır İsrail ve Çin zulmüne bağırıyoruz – çağırıyoruz da
niye bir şey değişmiyor? Koca Çin’i bırakın, küçücük İsrail’in devâsa İslam
Dünyasından korkusu  mu var
? Herkes
işgale karşı mı yoksa işgalcilerle
işbirliği yapan
hatırı sayılır miktarda insan varlığı söz konusu mu?

            Çıkarım, menfaatim Anadolu’yu işgale gelen Yunanlılarla münasebet kurmayı
gerektiriyorsa benim Müslümanlığıma ya da Musevîliğime, Sünnîliğime ya da
Alevîliğime, Türkmenliğime ya da Kürtlüğüme, yöreme ya nda sülâleme ne
bakıyorsunuz; karakterime bakın.
Bkz: İsra 84.

İnsanın kendisinin meta olduğu ticarete kölelik diyoruz. Yani
köle kendisinin köleleştirilmesine rıza gösterendir. Her türlü şart ve
mihneti göze alarak, sırf hayatını idame ettirebilmek için özgürlüğünü satana köle; bu şartlar altında satın alana da efendi/sahip denir. Hatta mâlik;
insanı mülk edinen, mallaştıran..

Kendini
kullandırmak veya kullanılmasına müsaade etmek insanı köle kılar
” diyor Kenan Göçer ‘Dostluk’ makalesinin
‘Şiddet’ kısmında. Yani işin özünde tercih
var. Kölelik bir kader değil karakter meselesidir. Devamen; zihinsel bir hastalıktır, iradesizlik
ve zayıflıktır.

Mithat
Cemal Kuntay
’ın
‘Eğilme’ şiirinde geçen “Sessiz
kölelerdir yaratan binbir ilâhı
” mısrası mevzunun hülâsasıdır. Sonrasındaki
satırlar da günümüzde yaşadıklarımızın arşiv vesikasıdır: “Elbet put olurlar öpülen eller, etekler / Elbet öpen oldukça, olur öptürecekler!

Dinimiz İslam’mış gibi yaptık hâlbuki ‘para’ydı.
Para-pul için, çıkar-menfaat için, makam-mevki için, imkân-tatmin için,
hırs-heves için değerlerimizi sata sata
bu hâle geldik. 1994’te yazdığım ‘İsterüüük!’ (Kaynayan Kazan) şiirimde
dile getirmeye çalıştığım gibi “Vatanı
milleti saz ede ede
/ Devletin
malını haz ede ede
” ilerledik ve şimdiye demirledik.

Hep güce
yakın
durarak istifade etmeye çalıştık; meşruymuş, gayrimeşruymuş, bakmadık
bile. Hep dünyalık peşinde koştuk; harammış,
helâlmiş, ayırmadık bile. Hesapta Türk
ve Müslümandık ama ömür boyu diğer Türk ve Müslümanlarla uğraştık,
yarıştık, bozuştuk. Gâvura gâvurluk yapmadık, birbirimize gâvurluk yaptık
hep.   

Ben başlığa kokuşmuşluk yazdım sen çürümüşlük
say. Afilli olsun dersen İngilizcedeki ‘dejenere’,
Arapçadaki ‘tefessüh’ kavramlarından
kopya çekebilirsin. İllâ Kuran’da
geçen bir isim olsun merakını ise fesad,
ifsâd, müfsid, müfsidin
kavramlarıyla giderebilirsin.

Ezan; Menderes için de,
senin için de bahaneydi.
Derdin-gayen düzenin nimetlerinden faydalanmak için onu paravan
kılmaktı. 28 Şubat ve Başörtüsü de bahaneydi; bütün dert sisteme yani devlet aygıtına dâhil olmaktı. Ağzımızdan çıkanlarla
davranışlarımız ne zaman örtüştü ki?! Özü-sözü bir olanlara ne vakit destek
olduk ki?! Kazanacak aday, kazanacak parti, kazanacak takım’dan başka gözümüz
neyi gördü ki?! Eh, şimdi n’ooldi?! Ne
kazandık?!

Seçim
sadece sandıkta değildir
, hayattaki tüm tercihlerimizdedir.
Başımıza gelenler tüm yapıp etmelerimizin toplam sonucudur. Devâsa yolsuzluk,
kronik rüşvet, alışılmış yandaşlıkkanıksanmış kayırmacılık,
kirli ilişkiler (siyaset-mafya-kolluk), rezillikler (cinayet, darp-gasp,
uyuşturucu, ç… pornosu ilâ âhir) işin bir yüzü; din satma, pazarda aldatma,
yakalanınca yalan atma, gündüz kuşağı kadın programlarındaki karman-çorman Anadolu ahlâkı, yemek
yarışmasında bile haksız da olsa kazanma adına kocaman kayınvalidelerin
kameralar önünde haksızlığı hak görme hakkı,
sportif ve sosyal medya kapışmalarındaki medenî (!) üslûp, kısa yoldan köşeyi
dönme ve sanal paralarla voliyi vurma hayâllerinin eylemliliği öbür yüzü. Bizim
yüzümüz
.

“Hiç kuşkusuz
bir toplumun bireyleri kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe Allah da o toplumun
gidişatını değiştirmez.”
(Rad
13)

Ayıklayın Şimdi Pirincin Taşını!

0

Uzun yıllardır sizleri hep uyardık; o zamanki adı Gülen Hareketi olan ve karşısında çoğunuzun El-PENÇE durarak emir beklediğiniz, ne
zamanki devleti yönetmekte ve devlet imkânlarını bölüşmekte anlaşamadığınız ve
size uzanınca FETÖ ismi ile anılan bu sahtekar yapılanma,

Bazı küresel ve emperyal güçlerin maşası, kendisine KUTB’ L
– AKTAP dedirten (sözde yer yüzünün en büyük din âlimi imiş) yüce dinimizi yine
kendine göre yorumlayarak devlet mekanizmasında nüfuz elde ederek, hakimiyet
kurup; ülke ekonomik ve iktisadi imkanlarını ele geçirmeye çalışan (bir çoğunu
da ele geçirmişti) bahse konu bu sahtekar din bezirganlarının yapısal
itibarıyla gayri ahlaki, gayri hukuki ve gayri milli bir MAFYA örgütlenmesi
gibi olduğunu, asla ve asla itibar edilmemesi gerektiğini,

Gizliliği, mahremiyeti, gizemliliği açısından ise; aynı
zamanda MASONİK bir derinlik içerdiğini de hep yazdık, söyledik, anlattık ama
inanmadınız.

Öyle bir yapılanma oluşmuştu ki; Donanma Komutanlığı
İstihbarat şübeye kadar sızarak, askeri santralleri ve bazı adliye, kolluk,
güvenlik ağına yerleştirdikleri adamları vasıtasıyla bizlerin ve daha pek çok
kişinin dâhili ve harici (CEP dâhil) telefonlarını dinleyerek oluşturdukları
listeleri bazı yerlere ulaşmalarına hiiiiiiç ses çıkarmadınız.

Çünkü işinize geliyordu. Ne zaman ki biri birinizin
alanlarına girilmeye başlandı işte o zaman kanlı ve bıçaklı oldunuz.

Sonuç olarak; Ekonomiyi DAMAT’ a teslim ettiniz, Koyunu da
KURT’ a, Çiğeri’ de KEDİYE, Asayişi ise SOYLU’ ya, Dış işlerini Merve
Kavakçılara, Şaban Dişlilere, yüce dinimizle alay eden takaracı- makaracılara
v.b. ehil olmayanlara teslim ettiniz,

1924 LOZAN ANDLAŞMASINA rağmen Yunanistan 2004′ ten sonra 19
ada ve adacığımızı işgal ederek, yerleşime açtı, silahlandırdı içte ASLAN
kesildiniz, dışta ise; adeta bir KEDİ gibi duruş sergileyerek Yunan Dış işleri
bakanı ülkemizin başkentinde hem de resmi görüşmeler sonrası basın
açıklamasında sizlere açıkça posta koydu.

Bir ülke böyle mi yönetilmeli..? hani nerede gerçek
demokrasi..? hani nerede tarafsız ve tam bağımsız yargı..? Hani nerede
şahsiyetli dış politika..? Kefen paralarımızı dahi yok ettiniz.

Ne hazindir ki sizlerin karşısında rakip yok. Bazı küresel
ve emperyal güçler ile yerli iş birlikçiler vasıtasıyla FETÖ’ nün emniyet,
adliye ve kolluk ayağı kullanılarak bir kaset kumpası sonucu CHP’ nin başına
geçirilen Kılıçdaroğlu varlığı ile MHP’ de ise Bahçeli + Semih Yalçın + Celal
Adan mevcudiyeti sizlere ucu açık imkânlar sağlayarak ülkemizi ne acıdır ki bu
hale getirebildiniz.

Geçmişte hani iki bakan birbirlerine Omuz atmışlardı ya;
işte o zaman bendeniz bu işin arkası gelecek ama çok acı olacak, ülkemiz içte
ve dışta tarifi çok zor sorunlarla karşılaşacak demiştim.

Devlet bürokrasisini oluştururken Ehliyet, Liyakat ve T.C.
Devletine sadakati öncelik olarak kabul etmezseniz olacağı budur.

Ülkemizde pusuya sinmiş ne kadar T.C. Devleti düşmanı varsa,
T.C. Devletimizin önderi, kurucusu Rahmetli Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK düşmanı
varsa; sizlerin yani siyasi iradenin bazılarından cüret ve cesaret alarak bir
bir kafalarını çıkarmaya başladılar.

O hain kafalar bir gün çok şiddetle ezilecektir. Aynı
geçmişte bu anılan hainlerin dedelerinin kafaları nasıl ezilmişse.

İşte öyle ezilecektir. Bu ülke sahipsiz değildir. İktidarı
ile, muhalefeti ile, sivili ile, askeri ile her kes aklını başına almalı. Bu
aziz vatan kolay kurtarılmadı ve kolay kurulmadı.

İşte gelinen son nokta!

Ayıklayın Şimdi Pirincin Taşını!