11.6 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 17, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 398

Bir İslâmi Terör Devleti Kurmak

0

¾   
İslâmi terör
olur mu usta?

¾   
Yok, yoktur
çekirge; Budist terör bile olur, dükkân/portföy
geniş.. Sen Kuran’dan bir kavram
bul, biz sana silâh bulur, örgüt de kurdururuz.

¾   
Tâlibân ne
demek usta?

¾   
 Talebeler demek çekirge, medrese talebeleri;
Diyobend ekolünden..

¾   
Afganistan
acayip bir yer, di mi usta?

¾   
Afganistan dâhil Kıta-yı Hind tümden bir acayiptir. Müslümanlar kıtayı fethetti, Hint
tarikatları da Müslümanları fethetti.

¾   
Nası yani usta?

¾   
Pakistan, Keşmir, Bangladeş hatta Hindistan’ın
büyük kısmı demiryollarından çok medreseler ağıyla sarılmıştır. Ve fakat
arka planda feodal güçler, büyük sülâleler vardır.

¾   
Bizim Doğu ve Güneydoğu gibi mi usta?

¾   
Aynen öyle
çekirge; feodalizm şahane, İslam bahane.
Tıpkı Ortadoğu ülkeleri gibi, “Ortadoğululuk”
gibi..

¾   
DAİŞ’i mi
kastettin usta?

¾   
IŞİD deneysel bir
sonuçtur çekirge; asıl mevzu, sebebin Ortadoğu
zihniyeti
olmasıdır. Yani zihnimiz öyle bir bataklık ki her türlü
haşerat ve virüs üretebiliyor
.

¾   
Nasıl kurtuluruz be
usta?

¾   
Zihninin çalışma şeklini,
algılamanı ve bakış açını değiştirerek. Yani aklederek, okuyarak – düşünerek ve değer üreterek.

¾   
Atatürk’ün
dediği gibi mi?

¾   
Aslında Kuran’ın dediği gibi ve Batı Medeniyetinin son yüzyıllarda
geldiği evrensel çizgi gibi. Ama Atatürk’ün hakikî mürşit olarak ilmi ve hakikî tarikat olarak da medeniyeti görmesini/göstermesini
kastediyorsan doğrusun/haklısın.

¾   
Bu arada IŞİD ne
oldu usta?

¾   
Ne diyordu Arif
Nihat Asya: “Ebu Leheb ölmedi yâ
Muhammed
/ Ebu Cehil kıtalar
dolaşıyor
” Irak-Şam İslam Devleti üzerinden kısa ömürlü oldu, Tâlibân
İslam Devleti
üzerinden belki daha uzun ömürlü olur; ne vereyim abime, Terör Devleti mi?!

¾   
İşin içinde Amerika var, di mi?

¾   
O zaten fabrikanın sahibi; imalât ekibinde Pakistan ve Suudî Arabistan var.

¾   
Ama Pakistan Çin’e yakın duruyor?

¾   
O da bizim gibi
ikili oynuyor. Yarın ihtiyaç hâsıl olursa Pakistan’ı karıştırmak
Afganistan’ı karıştırmaktan daha kolay
.

¾   
Tâlibân 3 ayda alacağı yeri 3 günde aldı ama, kimse direnemedi?

¾   
Amerika artık
ihtiyarladı; poker oynarken elini açık ediyor. Afganlılar bile anladı; Merkezî Hükümet ve ‘savaş ağaları’ denilen bölgesel güç odakları direnmedi, yeni
kurguya göre vaziyetlenmeye
çalıştılar.

¾   
Çin Tâlibân’a
yakın galiba?

¾   
Çin çıkarına yakın. Doğu Türkistan’da namaza ve oruca terör muamelesi yapan Çin, Şeriat
Devleti’yle anlaşma yapmak için en önde koşuyor
; elçiliğini bile kapatmadı.

¾   
O zaman Afganistan patron mu değiştiriyor?

¾   
Ekonomik
olarak öyle ama istikrarsızlığın
yarım asırdır istikrar olduğu bir
coğrafyada bunlar cicim ayları sayılabilir. Kısa ve orta vadede yeni bir Keşmir doğacaktır; Rusya, Çin, İran ve Pakistan için..

¾   
ABD uçaklarına
üşüşen ve tekerlerinden düşen adamlara ne diyorsun usta?

¾   
Adam
demiyorum çekirge. Soruna soruyla karşılık vereyim: Batı’nın en büyük keşfi nedir sence?

¾   
Cep telefonu
mu usta?

¾   
Yok evlât, İslam Dünyasındaki karakter zaafiyetidir.
Müslümanı Müslümana boğdurmak sigortasız işçiyle ucuz üretim yapmak gibidir.
Artı, en muhterislerini de ustabaşı yaparsın. Çarkları dolarla yağladığın
sürece sistem tıkır tıkır işler. 

Rüşvet Ekonomiye Karşı

0

İnsanların neyi, kaça
satın alacakları, ekonominin ana konusudur. Bir aralık “tek sayfada ekonomi”
diye bir proje ortaya atılmıştı. Sonra bu “tek cümlede” ve nihayet “tek
kelimede ekonomi”ye dönmüştü. Yanlış hatırlamıyorsam, Milton Friedman’ın tek
kelimeye verdiği cevap, “Fiyat!” idi. Fiyatı kim tayin eder? Adam Smith’e göre
gizli el. Neyin çok, neyin az üretileceğine, neyin kaça ve ne kadar satılacağına…
Hepsine gizli el karar veriyordu; daha doğrusu hepsini gizli el düzenliyordu.
Gizli el sayesinde her şey olabileceğinin en iyisi hâline geliyor ve orada
dengeleniyordu. Bu düşünceye sonradan liberal kapitalizm dendi.

 

Benim sormak istediğim
soru şu: İnsanlar nereye yatırım yapacaklarına, nasıl karar verir? Bir iş
kurmak isteyen girişimci, iş seçimini nasıl yapar?

 

Ekonomi var, bir de rüşvet
ekonomisi var

 

Bu soruya biri ekonominin,
diğeri rüşvet ekonomisinin verdiği iki farklı cevap vardır. Öncelikle, kısaca,
eski ekonominin cevabına bakalım: İnsanların satın alacakları bir mal ve hizmet
bulunur. Bunun üretimi planlanır. Kuruluş masrafları, sonra işletmeyi ayakta
tutmak için gereken günlük giderler hesaplanır. Bunlar, yıllara göre bir
cetvele dökülür. Aynı cetvele, işten beklenen gelir de işlenir. Her yılın
gelir-gider farkı hesaplanır. Bu hesaba, projenin nakit akışı deniyor. Nakit
akışı bugünkü değerine indirgenir. Bugünkü değer ne demek? O yatırımı yapmasak
ve paramızı faize yatırsak o yıllarda kaç paramız olurdu? “İş mi kuralım, yoksa
faizle mi yetinelim?” sorusunun cevabı aranır. Hangisi daha kârlı çıkarsa o
yolun seçileceği var sayılır. Yatırım kararı sadece bir kâr/zarar hesabına
değil; o kârın veya zararın ne zaman gerçekleşeceğine de sıkı sıkıya bağlıdır.
Yalnız kurulacak işlerin değil, kurulu ve bugün devam eden işlerin,
şirketlerin, değeri de böyle hesaplanır.

 

Bu ekonomi teorisi. Peki,
rüşvet ekonomisinde? Sözüm ülkeden dışarı. Geçen ay Çin bahsinde küçük değil
büyük rüşvetlerin, yatırım kararlarını nasıl etkilediğini anlatmıştım.
Hatırlıyor musunuz? Bir önceki yönetim zamanında Çin, imalat sanayii
yatırımları yerine büyük alt yapı yatırımlarına ve inşaata dönmüştü. Niçin?
Çünkü imalat sanayiinde ürününüze pazar bulacak; piyasadaki diğer oyuncularla
rekabet edeceksiniz. Bunun için ya onlardan daha kaliteli ürününüz veya daha
verimli üretiminiz olacak. Yatırımınızı yukarıdaki gibi hesaplayıp
planlayacaksınız. Makine, teçhizat, fabrika, mühendis, işçi, ham madde temin
edeceksiniz… Zor işler.

 

Havada vurup tavada yemek

 

Hâlbuki sizi çok daha
hızlı servete kavuşturacak işler var. Mesela:

 

Otoriteyle müteşebbis bir
olup, imarsız bir arsanın müteşebbise satışı sağlanır. Satışın ertesi günü
otorite arsaya imar izni verir. Arsa alındığı değeri katlar. Çin’deki bir
örnekte değer, 35’e katlanmıştı. Arsa satılır. Bitti.

 

 

 

Otorite büyük projeleri,
on, yüz milyar dolarlık projeleri, ihaleye çıkarır. İhale kanunları müsaitse
ihaleyi bizim müteşebbisin kazanması ayarlanır. İhale kanunu müsait değilse,
kanunlar müsait hâle getirilir. İş, maliyetinin çok üstünde bir fiyatla,
müteşebbisimizde kalır. O da işi taşerona gerçeğe yakın bir fiyata yaptırır.
Aradaki fark otoriteyle müteşebbis arasında kırışılır.

 

Rüşvet ekonomisini
çalıştırmanın daha birçok yolu var. Yap-işlet- 
garantili kâr et gibi… Limana, gümrüğü yüksek mal getirip gemi boşalana
kadar gümrüğü sıfırlayıp sonra tekrar yükseltmek gibi biraz daha zahmetli
yolları da dâhil.

 

Rüşvet ekonominin yapısını
değiştirir

 

Bunlar bilinen
mekanizmalar. Benim dikkatinizi çekmek istediğim, rüşvet ekonomisinin başat
hâle geldiği ülkelerdeki yapısal değişmeler. “Yapısal değişme” ekonomistlerin
sevdiği bir ifade. İşte yeter sayıda otoriter-müteşebbis ikilisinin, üçlüsünün,
beşlisinin bulunduğu ülkelerde, yakın zaman Çin’indeki gibi ekonominin yapısı
değişir.

 

Nasıl? Mesela büyük
teşebbüslerin hacmi ve ekonomide tuttukları yer hızla büyür. Esnafa, küçük
girişimciye kredi de yatırımcı da kalmaz. Tarım örselenir. Kârsız hâle gelir.
Niçin? Bakın bakalım bunlarda hızlı kârlar mümkün müdür? Bunlardan rüşvet almak
kolay mıdır? İki ineği, bir traktörü, birkaç dönüm arazisi olan çiftçiden ne
kadar rüşvet alabilirsiniz ki? Tek tek almaya kalksanız, bu da zor. Bütün
çiftçileri bir organizasyonun içine toplasanız ve organizasyonu rüşvete
bağlasanız, belki… Ama zor iş. Rezil olmak da var. Bunun yerine, iki tane dev
proje çektiniz mi yedi sülalenize yetecek birikimi sağlayıverirsiniz.

 

 

 Bu felsefeye bir aralık, “Havada vurup tavada
yemek.” denirdi. Tek sıkıntınız bu kadar parayı nasıl, nerede tutacağınızdır.
Bakın Panama Belgeleri denilen skandal, bu yeni ekonominin hâkim olduğu
ülkeleri nasıl sarsmıştı. Panama, bu başarılı ve çok kısa vadeli yatırımların
gelirleri saklayan Mossack Fonseca firmasının bulunduğu ülkeydi. Çin’in yerli
ve millî arama motorunda yıllarca Panama maddesi bulunamıyordu. Geri geldi mi
bilmiyorum.

 

Bu anlattığım da yeni bir
teori. Eski teoriye göre yatırımı en kârlı alana yönelir. Yeni ekonomide,
rüşvet alması en kolay sektöre. Bu da ülke ekonomisinin yapısını imalat
sanayiinden, teknolojiden, tarımdan uzaklaştırır; büyük alt yapı yatırımlarına
ve inşaatlara çevirir. Kanser, nasıl hücrelerin yapısını değiştirirse,
yolsuzluk da ülkenin yapısını değiştiriyor./
https://millidusunce.com/rusvet-ekonomiye-karsi/

 

Taçlı Küçük Canavar

0

Eserin yazarı
Dr. Oğuz Paköz salgın sırasında bir
özel hastanede çalışan sağlık görevlisidir. Taçlı Küçük Canavar O’nun salgın
sırasında Sağlık Bakanı’nın beyanları eşliğinde bulunduğu bölgede ve Türkiye
genelinde salgının seyri ile birlikte varlıkları gerçek, isimleri hayâlî
insanların günlük hayatlarını, endişe ve çilelerini anlatmaktadır. Duygunun
olduğu yerde elbette sevgi de aşk da vardır.

Olaylar 2020
yılının Mart ayının başında Kovit-19 salgınının duyulduğu günlerde başlar.
Salgın devam etmekte iken Ağustos ayının ortasına gelindiğinde sona erer.

13,5 X 21
santim ölçülerinde, 112 sayfalık eser, hâfızalarda yer edecek vasıftadır.  

Koronaya
yakalanmasından endişe edilen sağlık çalışanı Pembegül ile yakın çalışma
arkadaşları ayrı odalarda tutulmaya başlandılar. Pembegül’ün korona testinin
pozitif çıktığı söylendi. Onu özel bir adaya aldılar. N95 maskesi ile
olabildiğince sıkılmış bir biçimde oda içinde zaman öldürüyordu. Ona okuması
için birkaç roman verdiler. Televizyon sürekli açıktı. Yoğun bakımda çalışmış
biri olarak hiç sıkıldığı olmamıştı. Şimdi yalnız başına ikinci testin sonucu
beklemek zoruna gidiyordu. Kapı, üstüne kilitlenmişti. Üç dört saatte bir
görevli bir arkadaşı gelerek onu denetliyor, ilaçlarını veya yemeğini
getiriyordu. İlk gün, bir dinlenme gibi gelmişti ona. Fakat ikinci gün
sıkılmaya başladı. İkinci test de pozitif çıkınca O’nu yeniden sarmaladılar,
ambulans ile üniversite hastanesine yolladılar.

Burada da ilaçlar
veriliyordu, yoğun bakım cihazları yatağının yanı başında duruyordu. İlk defa
yüreğini korku kapladı. Nefes alması güçleşmişti. Bir oksijen eksikliği
çektiğini anlamıştı. Burada özel eğitimli sağlık personeli vardı ama kendisi onları
beklemeden oksijen solumaya başlıyordu. İyice zayıflamıştı. Görevli doktorlarla
hemşireler yatmasını söylediler. Odaya yüksek teknolojili hayat destek
cihazlarını yerleştirdiler. Entübasyon âleti de getirilmişti. Bu tanıdık
cihazların başucuna getirilmesi ile iyice bir korkuya kapıldı. Kendisini çok kötü
olarak görmüyordu ama ya akciğer vazife yapamaz hâle gelirse… Ya entübasyon uygulamaya
başlarlarsa ne olacaktı? Ağızdan veya burundan o cihazın borusunu gırtlağa
kadar sokmak, öylece hayata tutunmaya çalışmak hiç de kolay değildi. Bu işlerin
çok acı verdiğini iyi bilenlerdendi. Daha da kötüsü oksijen eksikliği yüzünden
kalbi ve karaciğeri dumura uğrarsa ne olacaktı? Bu hastalığı atlatanların hayatı
son derece kısıtlı olurdu. Akıl sağlığını da kaybedebilirdi. Yoksa psikoza da
mı giriyordu?

Gerçekten bir
ölüm korkusu kaplamıştı içini. Bu korku pat diye bitebilecek bir son korkusu
değildi. Ağrı, sızı içinde, büyük sıkıntılar içinde geçen ağır ve uzun bir
süreçti, ötesi yoktu. Varsa da başkaları için vardı. Geçmiş hiç gelmiyordu
aklına. Gelecek de yoktu. Varsa yoksa korona ile geçecek ağır bir süreç sonra
da ölüm. Derken sürecin çoktan başlamış olduğunu anladı. Belindeki ağrı, başka
hiçbir ağrıya benzemiyordu. Belinin bütün katmanlarını, her katmanın içini, dışını,
ortasını sarmıştı. Dahası oturamıyor, yatamıyordu. Derken astronot gibi
giyinmiş bir doktor ile yardımcısı geldi. Ona ‘ek hastalığın yok, yaşın genç, ateşin çok yüksek değil’ dediler,
yeni ilaçlar verdiler. Üç beş günde bitebilir diyerek O’na ümit aşıladılar.
Yemek geldi. Çok sevdiği bezelye vardı. Fakat bezelyenin kokusunu da tadını da
alamıyordu. 

Telefonla
arandığında çok memnun oluyordu. Fakat telefonu elinde tutmaya takati yoktu. Ara
sıra ağrıları çok artıyor, yeniden ilaç alıyordu. Tam düzeldi derken üşüme ile
titreme başlıyor, birden ateşi yükseliyordu. Zaman zaman da sıvı kaybını
engellemek için su içmesi gerektiği aklına geliyordu. Fakat boğazından su bile
geçmiyordu. Bir ara sevdiği erkek arkadaşı Tekin’den telefon geldi, ‘iyiyim iyiyim’ dedi ve hemen kapattı.
Onunla konuşunca gerçekten de kendisini biraz iyi imiş gibi hissetti.
Uyuyamıyordu, uyanık olduğunu da bilmiyordu. Odasındaki tuvalete gitmesi
gerektiğinde iki adım yürürken bile çok zorlanıyordu. O kadar bitkindi. Uyumak
istedi ama ağrılarından uyuyamadı. Tekin, telefondan görüntülü aradığında
açmadı. Kimseye böyle görünmek istemiyordu. Düşünmek de yoruyordu. Oysa
anasını, babasını, kardeşini, arkadaşlarını ne çok özlemişti. Bu yoğun bakımdan
çıkıp kendi hastanesinde yoğun bakım hastalarına yardım etmeyi de özlemişti.

Zor şartlar
içerisinde beş gün geçti. Kafasını da duygularını da toparlayamıyordu. Öyle bir
halsizliği vardı ki su içmek, telefonda konuşmak bile ona zor geliyordu. Boğazı
kuruduğunda suyu ağzına alıyor ama dilinin, boğazının ıslandığını bile algılayamıyordu.
Ancak yatmakta olduğunu biraz biraz farkında idi. Bu düşüncelerle belli
belirsiz bir uykuya daldı.

Uyandığında
ağrılarının iyice azaldığını hissetti. Fakat çok halsizdi. Yataktan kalkmak,
tuvalete gitmek bile zor geliyordu. Soluk soluğa kaldı, çalan telefona
aldırmadı. Zar zor işini bitirince telefona baktı. Tekin aramıştı. Arayıp, ‘iyiyim, teşekkür ederim’ dedi ve
kapattı. Bu sırada burnundan birkaç damla kan geldi. Bu hastalıkta kanama
görülmesinin ne mânâya geldiğini biliyordu. Arkasından bir iki gündür
görünmeyen kuru öksürük onu ürküttü. Öleceğini düşündü. Burnuna toprak kokusu
geldi. Birden sevindi. Burnu koku alıyordu. Bu iyileşme alâmeti miydi yoksa
gideceği yerin kokusu mu? Daha fazla düşünemedi. Dalmıştı… (s: 35-40)

KLASÖR
YAYINCILIK:

Atatürk Bulvarı Nu: 105 Sanlı İş Hanı Kat: 5 Bölüm 502                                                      Çankaya, Ankara Telefon: 0.542 764 71
45

 

OĞUZ PAKÖZ

     Maraş’ta doğdu. Aile kökleri Horasan’dan
kalkıp Anadolu’yu yurt edinen Kayaoğlu Türk boyunun Eminoğlu koluna uzanır.
Eğitimine mahalle hocalarından Ku’ân, Arapça ve Osmanlıca dersleri alarak
başladı. İlk ve orta öğrenimini Maraş’ta tamamladı. Kahramanmaraş Lisesinde
başlayan lise öğretiminin son sınıfını Gaziantep’te tamamladı. İstanbul
Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi’ni 1974’de bitirdi.
Hekim            olarak görev aldı. Adana Çukurova
Üniversitesinde Biyokimya alanında ihtisas yaptı. Biyokimya uzmanı olarak
kendi özel laboratuannı kurdu. Biyokimya uzmanı ve Başhekim olarak hizmet
verdi. Sivil Toplum Kuruluşlarında görev alarak sosyal faaliyetlerin
içerisinde oldu. Türk Ocağı Kahramanmaraş Şube Başkanlığı ve Tabipler Odası
Kahramanmaraş Şube Başkanlığı görevlerini yürüttü. Kahramanmaraş Güreş
İhtisas Kulübünde yönetici olarak bulundu ve Karakucak Güreşlerinin
yaygınlaşması için çalıştı.

     İlk yazısı Adsız dergisinde 1973’de
yayınlandı. İlk dönem yazılarında Oğuz Alp Paköz ismini kullandı. Yaşadığı
şehri konu edinen deneme, şiir ve hikâyeleri Kahraman Kent, Aksu, Yorum,
Doğuş, Madalyalı Tek Şehir, Milad, Türk Yurdu gibi mahallî gazete ve
dergilerde yayınlandı. Erciyes ve Nehir dergilerinde de yazıları neşredildi.
1997 yılında Türk Tabipler Birliği Behçet Aysan Anlatı Özendirme ödülünü
aldı.

Şiir
ve yazılarında sözlü geleneğin ürünü olan masallardan, destanlardan
yararlandı.

     Gazete yazılarından oluşan ilk eseri ‘Kılgı’ 1998’de yayınlandı. ‘Var Varanın’ ise 2000’de okuyucu ile
buluştu. Eser 1957’den 2000’e kadarki zaman aralığında Kahramanmaraş’ın ve
Kahramanmaraşlıların gelişimini ve bununla berâber değişimini vurgalamak
maksadıyla yazılmış hikâye ve masal tarzında yazılmış şiirlerden meydana
gelmektedir.

     Mahallî radyo ve televizyonlarda kültür
sanat programları hazırladı. Şevket Yücel, Ömer Kaya, Sıddık Elbistanlı,
Tanyal Sünbül, Haydar Okur, Nihat Yücel, Mustafa Okumuş, Ali Büyükçapar,
Serdar Yakar gibi sanatsever dostları ile birlikte 2002’de Kahramanmaraş
Kültür Sanat Evi (KÜSEV)’i kurdu. Başkanlığını üstlendi. Kahramanmaraş Kültür
Sanat Evi adına yayınlanan ‘Alkış’
dergisinin sâhipliğini üstlendi ve yazı çalışmalarını burada neşretti.

     2000’de yayınlanan ve büyük ilgi gören ‘Var Varanın’da yer alan manzum
masallar 2010’da yayınlanan ‘Sür
Sürenin’
de yeniden ele alındı. Bu defa masallarla günümüz sosyal
olaylarına da göndermeler yaptı. Özellikle çocuklara iyiliği, doğruluğu,
sevgiyi ve mutluluğu aşılarken büyüklere saygı da dile getirildi.

     Maraş millî mücâdele destanını ‘İlk Çıngı İlk Çılgınlık’ta ele alırken
âdetâ şehrin târihini şiirleştirdi. Ayağı yere basan bir târih bilinciyle
Maraş’ın ve Türkiye’nin yakın târihini mercek altına aldı. Maraşlıyı târifi
de yine şiirle oldu:

Her yönden göç almış Maraş                                                                                                                               
Her yere göçmen salmış                                                         
                                                                        Türk’ü,
Kürt’ü                                                                                                                                                   
Alevî’si, Sünni’si                                                                                                                                          Çerkez’i,
Çeçen’i                                                                                                        
                                    Ermeni’si,
Yahudi’si                                                                                                                                       
Birlikte barınır olmuş                                                                                                                               Kapı
komşu iç içe                                                                                                                                             
Birlikte yaşamışlar                                                                                                                                           
Hoşnut olmuşlar birbirlerinden                                                                              
                                                Mutlu
olmuşlar

     Maraş destanının ardından Maraş’ın
sırtını dayadığı emin belde Ahırdağı için de bir destan düzdü ve 2014’de
yayınladı. ‘Bombalar Öldürmez Sevgiyi’
(2013) ve ‘Türkülerle Giden İlbey’
(2013) öykülerini topladığı eserler oldu. Maraş’a dâir ne varsa bir bohça
yapıp ‘Maraş Senin Nazın Var’
(2017) da şehrengiz tadında sundu okura. ‘Kurtlar
Köyünün Görkemlisi
’ (2018) ise uzun bir hikâye veya kısa bir roman oldu.
Bu eserinde de yine Kahramanmaraş ve Kahramanmaraşlı anlatıldı her bir
satırında.

Politika
ile de ilgilendi. Kendisi ile yapılan bir söyleşide politika üzerine
düşüncelerini şu cümlelerle dillendirdi:

     ‘Politika
güzel insanların güzel yapması gereken bir eylemdir. Politikayı toplum adına,
toplum için yapmak gerekli. Şahsî veya menfi bir çıkar için değil, toplumun
faydası için yapıldığı zaman saygı kazanır. Bütün inançlarda da olduğu gibi
insanlık adına alkışlanacak bir şey
!’

 

ACIMI PAYLAŞAMADIM

Fahrettin Mâsum Budak, 13,5 X 21 santim ölçülerinde 224
sayfalık eseriyle 1915 yılında yaşanan Türk-Ermeni ilişkilerinden kesitler
sunuyor. Kitap 4 bölümden oluşuyor. ‘Gamzeli
Yanağı Gül Açmıştı
’ başlıklı birinci bölümdeki olaylar Kars’ın Kağızman
İlçesi’ne bağlı köylerde geçiyor. Ermeniler bâzı köyleri basmışlar, eli silah
tutan erkekleri cephede olan korumasız ailelere saldırmışlar, yaşlıları ve
çocukları öldürmüşler, orta yaşlı kadınlarla genç kızların ırzlarına geçtikten
sonra kol ve bacaklarını keserek kuyuya atmışlardı. Bu hâdiseler kurban
bayramında vuku buluyordu. Anne ve babaları önceki yıllarda Ermeniler
tarafından katledilen 14 yaşındaki Mehmet Ali ile 13 yaşındaki kız kardeşi
Kudret, Erhacı’daki halalarına sığınmak üzere koşarak köyden ayrılırlar.
Sığındıkları çadırda da iki kardeşi birbirinden ayırırlar. Acılarla devam eden
mâcêra yeni başlamıştır. Mehmet Ali, Kâzım Karabekir’in himâyesindeki yetim
çocuklar kampına gönderilir. Kendisine verilen vazifeleri canla başla yapmaya
çalışırken kız kardeşi Kudret’i de aramaktadır.

‘İşte Kurbanlığınız’ başlıklı ikinci
hikâyede; aynı köyde yaşayan ve çok yakın dost olan biri Müslüman Türk Özgede,
diğeri Ermeni Mıgırdıçyan’dır. Özgede, Mıgırdıçyan’ın çevresinden bir Ermeni
kızına âşık olur. Ortam onların evlenmesine müsâit değildir.  Anne ve baba oğulları Özgede’yi bu sevdadan vazgeçirmeye
çalışırlar. Anne – baba çok katıdır. Özgede ise aklını bir türlü duygularının
önüne koyamamaktadır. Mâcerâ devam eder…

Üçüncü bölümün
başlığı: ‘Sara Gözlerine Benziyor’ Bu
bölümde de sâhipsiz ve korumasız Türklerle akıllarını batılılara, ruhlarını
Ruslara satmış Ermeni cânileri vardır.

‘Ağrı Canımdır Benim’ başlıklı dördüncü
bölümdeki olaylar yine Türklerle – Ermeniler arasında geçmektedir. Rusya, Ekim
Devrimi sebebiyle Birinci Dünyâ Savaşı’ndan çekilince Hınçak ve Taşnak Ermeni
cinâyet şebekeleri desteksiz kalmışlardı. Fırsat buldukça, düşmanlıklarının
gereğini yapmaktan geri durmuyorlardı. Ruslardan kalan silahları ve aldıkları
askerî eğitimleriyle pusu kurmak ve vur-kaç taktikleryle Türklere zarar vermeye
çalışıyorlardı. Başa çıkamasalar bile, ne zaman ne yapacakları bilinmediğinden
huzursuzluğa sebebiyet veriyorlardı. Türkler, tedbirli davranırlarken, ruhunu
Rusya’ya satmamış akl-ı selim sâhibi Ermeniler dağılan çete artıklarını
dizginlemeye çalışıyorlardı. Bu bölüm, Türklerin huzura kavuştukları müjdesiyle
sona eriyor.

BİLGEOĞUZ
YAYINLARI: 

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B
Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp
hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com 

 

KARAMANLILAR

Karamanlılar kısaca;
Yunan harfleriyle Türkçe yazan, Türkçe’den başka bir dil bilmeyen Ortodoks
Hıristiyan Türklerdir. Lozan Anlaşması’na ek Ahali Mübâdelesi Sözleşmesi ile
Yunanistan’a gönderilmişlerdir. Köken itibariyle Hıristiyanlaşan Türkler mi,
Türkleşen Hıristiyanlar mı olduğu hakkında ileri sürülen tezler farklıdır.

Diğer bilgilerde de
boşluklar vardır. Meselâ: Türkçeyi resmî dil olarak bir fermanla tebliğ eden
Karamanoğlu Mehmed Bey’in Karamanoğulları Beyliği ile Karamanlıların ilişkisi
hakkında net bilgi yoktur. 1256-1474 yılları arasında hüküm süren
Karamanoğulları Beyliği, Klikya Ermeni Beyliği’nin toprakları üzerinde
kurulmuş, zamanla günümüzdeki Kayseri, Nevşehir, Tokat, Niğde, Konya ve Aksaray
bölgelerini fethederek genişlemiştir. Yunanistan’a gönderilen Karamanlılar da
bu bölgelerde dağınık olarak yaşıyorlardı. Karamanoğullarının halkı Oğuzların
Afşar boyuna mensup Türkmenlerdi. Selçuklulardan sonraki en güçlü en uzun ömürlü
beylik olan Karamanoğulları’nın dînî yapısı İslâm ile bütünleşmiştir. Bu bilgi;
Beylik topraklarındaki sanat değeri çok üstün, çok sayıda câmi, medrese, tekke,
zâviye, türbe, imâret gibi binaların varlığıyla temellendirilmektedir. Aynı
topraklarda yaşayan Karamanlıların Hıristiyan oluşu hakkındaki bilgiler de
yetersizdir.

Dr. Öğretim Üyesi Nilüfer Erdem, Sorularla Karamanlılar / Anadolu’lu Ortodoks Türkler isimli
eserinde, farklı ve yetersiz bilgilerin, incelemeler devam ettiğinde yeni
çalışmalarla netleşeceğini belirtiyor.  

Târih Araştırmaları
Dizisi’nden yayınlanan 13,5 X 21 santim ölçülerinde 220 sayfalık eser Haziran
2021’de kitap raflarındaki yerini aldı. Eser, çok bilinmeyenli bir konu olan
Karamanlılar hakkında çok önemli ipuçları veriyor. Bulunacak yeni belgelerle,
benzer eserlerin yayını çoğaldıkça daha sağlıklı değerlendirmeler ortaya
çıkacaktır.

Dr. Nilüfer Erdem’in,
eserinde cevaplandırdığı sorulardan dikkat çeken örnekler:

-Karamanlılar hayatında Türk kültüründen
izler var mı?

-Karamanlılarda rastlanan Türkçe isimler.

 -Yunan
hükümetinin Karamanlılar üzerindeki baskısı.

  –Karamanlıların
yayınladığı Anadolu isimli gazete.

 -Karamanlılar
ve Fener Rum Patrikhânesi.

-Karamanlılar ve mübâdele kararları.

 -Karamanlılarda
ağıt yakma geleneği.

 -Millî
Mücâde döneminde Karamanlıların Tutumu.

-Karamanlıların hayatında  Anadolu’nun yeri ve mânâsı.

 -Yunanistan’a
yerleştikten sonra Karamanlılar.

 -Karamanlıların
Osmanlı yönetimi hakkındaki değerlendirmeleri.

 -Karamanlılar
için Ortodoks Hıristiyanlığın mânâsı.

Cartizm

0

Bilim eğitimi, insana en başta, şüpheyi öğretir. En çok da
kendi fikirlerine, düşüncelerine karşı şüpheyi. Bilim insanı, bir sonuca
vardıktan sonra hemen o vardığı sonucu çürütmeye çalışır. Çünkü sonuç sağlam
değilse, o çürütmezse, bilim camiası çürütecektir. Çürütemezse yayımlar. Sonra
da meslektaşlarının çürütmesini bekler. Kaçıncı tekrarım bilmiyorum ama
Popper’in “bilim yanlışlayarak ilerler” formülünün kesin inançlısıyım. Kesin
inancım, bilimde kesin inanca yer bulunmadığıdır.

 

Bu tutum, kişiliğinizin bir parçası hâline geliyor. Belki
ondandır, birisi söylediğim bir söze “Hayır öyle değil!” dediği anda bütün
antenlerimle dinlemeye geçerim. Ve önce onun söylediğinin doğruluğunu
düşünürüm. Çürütene kadar. O kadar ki yöneticilik hayatımda iletmeye çalıştığım
bir mesajın, bu tutumumdan dolayı zaman zaman zayıfladığını hissettim. İletmek
istediğim mesajdan eminsem, kendimi ısrara zorlamaya başladım. Çünkü yetişme
tarzım, ısrardan önce yanlışımı araştırmamı emrediyordu.

 

Trollerden yanlış sadır olmaz

Zamane trolleri fikirlerinden o kadar emin ki!

 

Bir konuda fikir ayrılıkları mı var… Kendileri gibi
düşünmeyen haindir; hain değilse cahildir. Ama mutlaka saçmalıyordur.

Kendileri bir şey mi düşündü; hiç tereddüde mahal yoktur.
Akıllarından ilk geçen, bir de cemaatlerinin iddiaları gerçektir ve sadece
gerçektir. Araştırma falan gereksizdir. Tenkit edenler bir önceki maddeye
baksın.

Bunu siyasilerin tavırlarında görüyoruz. Edepsizliğin,
hakaretin, aşağılamanın, itibarsızlaştırmanın bini bir para. Bu yıllardır
böyle. Fakat beni asıl üzen siyasilerin hâli değil; onların tutumunun bir lekenin
yayılışı, bir virüsün nüfusu sarışı gibi hızla toplumu sarması.

 

Bu davranışın henüz sadece katı ideoloji mensuplarında
görüldüğü çağlarda, Mümtaz Turhan Hoca’nın bunları tasvir eden şu satırlarını
çok sevmiştim:

 

 

 “[O] inandıklarını
hakikat, kırık dökük ve irtibatsız müşa­hedelerini de, realite sanmaktadır.
Onda ne ilim adamının müsamahası ne de hakikat karşısında teslim olmaya hazır
olma uysallığı vardır. Bu bakımdan, Türk münevveri ile onun cahil diye
damgaladığı halk arasında ilmî düşünüş ve zihniyet bakımından, büyük bir fark
yoktur. Çünkü her ikisi de peşin hükümleri, kanaatleri ve batıl itikatlarıyla,
yani inançları ile hareket etmektedir. Aradaki fark, sadece bu zihnî
muhtevaların mevzu ve nevilerindedir.” (Garplılaşmanın Neresindeyiz?, Altınordu
Yayınları, 2015, s. 99- ilk baskı 1961.)

 

Cart kaba kağat

Henüz kitle iletim araçlarının, hele hele kitle iletişim
araçlarının bulunmadığı dönemlerde, kesin inançlarını hakaretle karıştırıp
kusanlar, her gün karşınıza çıkmazdı. “İletim” kelimesiyle radyo, televizyon,
gazete gibi tek yönlü mesaj akışını, “iletişim” diye de bugünkü sosyal medyayı
ve karşılıklı tartışmaya izin veren diğer internet ortamlarını kastediyorum.
İşte bir zamanlar antiseptik engelinin sınırladığı mikrop gibi belli mecralara
sıkışan “cart” tavrı, bugün bütün zincirlerinden boşalmış, her yerde karşınıza
çıkıyor.

Hiç tereddüt etmeden, “Acaba ben yanılmış olabilir miyim?”
düşüncesini aklından geçirmeden ortaya atılıveren bu tiplerin, hareketlerine
“cart” ve felsefelerine “cartizm” diyorum. Bir zamanlar bunlara “caart kaba
kâğat” diye mukabele edilirdi. O zamanın edeplendirmeleri bile daha
sanatlıymış. (Kasten “kâğat” yazıyorum; öyle denirdi ve o ses anlama daha
uyumluydu.)

 

Cartizmin kökenleri

Cartizmin iki kaynağı var.

 

Birincisi; birinin söylediğine, yazıp çizdiğine cart diye
karşı çıkmanın etrafa verdiği mesaj; daha doğrusu cartistin verdiğini sandığı
mesaj: “Bakınız, ben bu kişiden daha bilgili ve daha akıllıyım! Nasıl cesaret
edip karşı çıkıyorum ve nasıl onu çürütüveriyorum!” Böylece hem etrafın
gözünde, ama en çok kendi gözünde boyu uzar, göğsü kabarır.

 

İkincisi; siyaset, ideoloji ve cemaat trollüğü. Kesin
inançlısı olduğu fikre karşı fikirleri hemen aşağılamak; o karşı görüşlüleri
itibarsızlaştırmak. Siyaset trollerinin bir kısmının inançla da pek ilgisi yok.
Memuriyetlerinin gereğini yapıyorlar zavallılar. Zavallı dediğime de bakmayın;
bir kısmının yüksek maaşlar ve daire, araba gibi ek imkânlarla gül gibi geçinip
gittiklerini biliyoruz. Diğerlerini benim troller arasından da kolaylıkla
teşhis edebilirsiniz. Bakın, ben “Türk”, “millet”, “kültür” falan yazdığımda
“Türk vatandaşları Türk değildir “, “Kültür milleti yapmaz.”, “Millet kültürü
yapmaz.”, “Milliyetçilik ırkçılıktır!” tepkisini gösterenler… Görev ihmali
olmasın diye atladıkları tek “Türk”, “kültür”, “millet” yazısı da yoktur. Belki
bu yazıyı atlarlar, “Biz öyle değiliz!” diyerek, ama pek sanmıyorum.

 

Şimdi oturup, “Acaba bu tespitlerim hatalı mı?” diye düşünme
zamanım.

Eleştirme Özgürlüğümüz

0

Kim demiş
Türkiye’de özgürlükler kısıtlı ve demokrasi arızalı? Bu kocaman bir yalan!
Özgürüz biz.

Mesela devlet
büyüklerini en sert şekilde eleştirebiliyoruz.
Tabii ki başka
devletlerin liderlerini,
ABD, Alman veya Fransız Başkan veya Başbakanlarını
eleştirmek hakkımızı en sert şekilde kullanabiliriz.

 

Ama “güçlü
Türkiye”
imajına zarar veremeyiz, “asrın liderimizi, reisimizi” aslanlar
gibi savunuruz.

Mesela komşu Yunanistan
bizimki kadar büyük olmasa da yangınlarla boğuşuyor. Yangınlara karşı
güçlü bir mücadele veremedikleri için başbakan başarısızlık, eksiklik ve
hatalarını kabul edip özür diledi. Hem de yangınlara 39 söndürme uçağı ile
hazırlıklı yakalanmalarına rağmen. Yunan Hava Kuvvetleri Komutanı, yangınla
ilgili helikopterleri zamanında hazır edemediği için istifa etti.

 

Oysa “bizimkiler”
yangınlar öncesi envanterimizde sıfır uçak varken yakalanmış olsalar da,
istifa etmeyerek, savaştan kaçılmayacağını (!) gösterdiler.

 

Yunanistan ve
benzeri ülke yöneticilerini,
böylesine “acizlik ve güçsüzlük işareti” olan hal ve
hareketlerini eleştirme özgürlüğümüzü kullanıyoruz.

 

Nasıl
eleştirmeyelim ki; bu yabancılar “kervan yolda düzülür” anlayışımızdan
habersizdirler. Bakın yangınların onuncu gününde kiralık ve dost ülkelerden
yardım olarak gelenlerle bizim söndürme uçağı sayımız Yunanistan’ınkini geçti.

 

Ha o arada
epeyce ormanımız yandı
ama olsun sonunda hepsini “kontrol altına
aldık.”
Hatta Yunanistan’a yardım için uçak gönderdik!

 

“Tecrübe, okulların
en gelişmişidir, o okulda, aptallar bile bir şeyler öğrenirler”
demiş Benjamin
Franklin.  Bizimkilerin tecrübesi de
faydalı ama hayli pahaya mal oldu.

 

“Hayatta en pahalı
şey tecrübedir”
derler. Ancak biz yabancılar kadar düşüncesiz(!)
olamayız. Bu kadar tecrübeli insanları istifa ettirirsek iyi mi olur? Onların yerine
getireceğimiz hiç tecrübesiz birilerinin işi öğreninceye kadar ülkemize yeni
zararlar vermesini istemeyiz değil mi?

 

Sadık insanların
içinden “başkasının tecrübesinden de ders çıkaracak” kadar akıllı birilerini
bulmak kolay mı?

*************************

Muhalefeti
Eleştirme Özgürlüğü

Türkiye’de vatandaşlarımız
sadece diğer devlet liderlerini değil, muhalefet liderlerini de acımasızca
eleştirme ve hatta saldırma özgürlüğüne
sahiptir.

 

İYİ Parti Lideri
Meral Akşener’e yapılan itham ve saldırıların failleri de CHP Lideri Kemal
Kılıçdaroğlu’na yapılan iftira ve saldırılar da ifade ve eleştiri özgürlüğü
kapsamında değerlendirilmedi mi?

 

Bakın yandaş
yazarlar
eleştiri özgürlüğüne dair parlak örnekler veriyor. Mesela yangın
üzerinden iktidarı eleştirmeye yeltenenlere, Yeni Şafak yazarı İbrahim
Karagül
gereken dersi(!) verdi:

 

“CHP; orman
yangınlarında PKK ile birlikte hareket etti. PKK ormanları yaktı, onlar işi
başka yerlere çekip hedef şaşırttı. Çok kirli bir ittifak bu. Kılıçdaroğlu bir
milli güvenlik meselesidir. Marmaris’i böyle yaktılar!”

 

Karagül tepki
çeken paylaşımı kısa sürede kaldırsa da maksat hasıl olmuştu ve mesaj ulaşması
gereken geniş kesimlere ulaşmıştı. Bu konuda “muhalefeti eleştirme özgürlüğüne”
son derece saygılı olan Cumhuriyet Savcılarının herhangi bir soruşturma
açmaması şaşırtıcı olmadı.

 

Medyanın yüzde
90’ina hâkim olan yandaş “gazetecilerin” bu kadar geniş “muhalefeti eleştirme
özgürlüğü” olması demokrasimizin seviyesini göstermiyor mu?

 

*************************

Özgürlüğünüzün
Sınırını İyi Öğrenin

Eleştiri özgürlüğünüzün
sınırını öğrenmek için Anayasa ve yasalara bakmayın. Gerçek sınırı çizen şu
ifadeleri okuyun:

 

“İktidarı
başarısız, kötü yönetiyor gibi göstermek, yıpratıp sandıkta değiştirmeye
çalışmak
değildir demokratik muhalefet, bu hainliktir, bu düşman ağzıyla
konuşmaktır
, bunlar beşinci koldur, bunlar terörist ve ajandır.”

 

Bu konularda Prof.
Dr.
Hayrettin Karaman’ın fetvaları da iktidarın yolunu aydınlatmaktadır.
Malum Karaman siyasi rekabeti bir “savaş”, AKP’nin siyasi rakiplerini
de “zalim düşman”
olarak kabul eder. “Düşmanın işine yarayacak doğruyu
söylemek fazilet değildir, hayırlı sonuç doğurmaz” görüşündedir.

 

Fetvanın özeti
şöyle: “Mevcut AKP iktidarını yıpratacak ve muhalefetin eline koz
verecek ölçüde eleştiri yapılmamalıdır.”

 

“Mevcut eksiklere
ve kusurlara rağmen iktidarın devamı gerekiyor. Bu sebeple eleştiri,
iktidarı zayıflatıp düşürecek, daha beterine fırsat verecek ölçüde olmamak
gerekir.
Eleştiri ve tavsiyelerin ağyâra (muhalefete) fırsat
vermeden
yapılabilecek bir şekli de STK temsilcilerinin ilgili iktidar
biriminden görüşme talep ederek yüzyüze
konuşması, eleştirmesi ve
tavsiyelerde bulunmasıdır.”

 

Gördünüz mü,
Türkiye’de iktidarı da eleştirme özgürlüğünüz var ama sadece “iktidar
biriminden randevu alıp yüzyüze” görüşebildiğiniz zaman.
Tabii görüşme
şansınız ve söyleme cesaretiniz varsa.

 

NOT: İçinde
bulunduğumuz şartlarda ironi yapmak yanlış anlaşılabileceği için çok
riskli. Ancak demokrasi, ifade ve eleştiri özgürlüğü alanında o kadar çok
geriye gittik ki, içimi yakan akıl ve hukuk dışı durumu ancak böyle bir üslupla
yazabildim.

Menemen…

  1. Türk’ün Ustalarla İmtihanı

    0

    Hiçbir Türk vatandaşı yoktur ki bir
    “usta” tarafından mağdur edilmiş olmasın. Düğün öncesi verdiği mobilya
    siparişleri taahhüt edilenden aylar sonra teslim edilen, perdeleri kendilerine
    söylendiği gibi gelmeyen, evinin çatısına izolasyon yaptırmasına rağmen her
    yağmur yağdığında tepesine şakır şakır su damlayan herkes bu mağduriyetten
    nasiplenmiştir muhakkak. Bu önermeyi, ustanın çalıştığı sektörden bağımsız
    olarak ifade ediyorum. İşini muazzam şekilde özenli yapan, düzgün ve titiz
    ustalarımızı hariç tutuyorum elbette. Ancak bizim usta ortalamamızın
    güvenilirlik, maharet, işi zamanında teslim etme ve yaptığı işin arkasında
    durma noktasında ihtiyatlı yaklaşılması gereken kişiler oldukları hususunda
    hemfikir olduğumuza eminim.

     

    Bir ustaya sipariş verirken, sipariş
    ettiğiniz ürünün sizin istediğiniz gibi üretilmesi konusunda yaşarsınız ilk
    sıkıntıyı. Ürünün şekli, malzemesi veya rengi konusunda bazen de bu üç unsurun
    üçünün birden hakkında ustayı ikna etmek zorundasınızdır. Çünkü siz nasıl bir
    şey istiyor olursanız olsun, usta hep kendi isteğine göre imal etme konusunda
    ısrarcı olacaktır. Yakın zamanda “soft gri” bir dolap yaptırabilmek için yirmi
    beş (25) farklı ustayla görüştüğümü söyleyerek bu iddiamı ispatlamış olayım.
    “Biz sadece beyaz üretiyoruz”, “O ton yok ama biraz daha koyusunu (gösterdiği
    renk de siyaha yakın bir renkti) istersen olur”, “Gri dolabı ne yapacaksın?!!”,
    “Griyi boş ver bak şu renk (gösterdiği renk ve desen de ninemin genç
    kızlığından kalma alacalı bulacalı bir şey) on numara!” şeklindeki geri
    dönüşler aldım. Fazlası var eksiği yok.

     

    Ustayı ikna etmeniz gereken ikinci
    nokta ürünün veya işin teslim tarihidir. Bazen ustanın iş yoğunluğundan, bazen
    de aymazlığından dolayı ustanın taahhüt ettiği süreye yapılan işin veya
    üretilen ürünün niteliğine göre hep ekstra bir süre eklemek zorundasınız. Söz
    gelimi banyo fayanslarınız değiştirtiyorsanız bir haftaya, mutfak dolaplarınızı
    değiştiriyorsanız iki haftaya, binanıza dış cephe kaplama yaptırıyorsanız dört
    haftaya kadar geç teslime hazır olmalısınız.

     

    İşin en can alıcı kısmı elbette ki
    yapılacak işin veya üretilecek malın fiyatıdır. Burada aynı malzeme, aynı ürün,
    aynı iş için on ayrı ustadan on ayrı fiyat alırsınız. Elbette serbest piyasa
    ekonomisinin hâkim olduğu bir ülkede yaşıyoruz ve herkes sattığı malın veya
    sunduğu hizmetin fiyatını belirleme konusunda serbesttir. Burada eleştirilecek
    bir husus yok. Burada dikkat edilmesi gereken şey ustanın ücretinin ödenmesi
    zamanıdır. Çünkü “ustanın parası asla peşin ödenmez!”

     

    Bir ustanın sizin canınızı asıl
    sıkacağı kısım ise iş tamamlanıp teslim edildikten sonraki kısımdır. Verilen hizmetin
    veya üretilen ürünün tam olarak sizin istediğiniz gibi olmama ihtimali son
    derece yüksektir. Bu noktada ya ustayla kavga edersiniz ya da neticeye razı
    olursunuz.

     

    Elbette ustalarla yaptığınız işlerin
    çoğu birer netice taahhüdü içermeleri nedeniyle bizim Türk Borçlar Kanunu
    anlamında eser sözleşmesi mahiyetindedir. Bu kanun hükümlerine göre işini doğru
    yapmayan, eksik yapan, süresinde tamamlamayan, kalitesiz yapan ustayı her türlü
    “öttürebilirsiniz”. Ancak bizde bu tür konularda hak aramak pek bizim millete
    göre değildir.

    Ustanın mobilyacı, marangoz, demirci,
    fayansçı, parkeci, boyacı, muslukçu, tesisatçı, elektrikçi vs. olmasından
    bağımsız olarak belirtiyorum bunları.

     

    Tüm bu ustalardan başka bir de
    siyasetin ustası var ki, o ustanın meydana getirdiği mağduriyetler ayrı bir
    yazının hatta kitabın konusu olabilir ancak. Şu kadarını söyleyeyim ki
    siyasetin ustasının eğitimi, yargıyı, güvenliği, ekonomiyi ve daha pek çok şeyi
    mahvetmiş olduğu ortada. Siyasetin ustasının meydana getirdiği mağduriyetler
    karşısında, diğer ustaların meydana getirdiği mağduriyetlere can kurban!

Kıbrıs Milli Davamız Ve Geçip Giden Zaman!

0

     Yıllar yıları kovalayıp giderken, Kıbrıs Milli Davamızda, Kıbrıs
konusunun gidişatında değişen hiçbir şey yok!

    
Kıbrıs zaferimizi hatırlatan bir 20 Temmuz, bir 14 Ağustos daha geçti.
Törenlerle yâd edildi o zafer. Yıllar öncesinde bu dava uğruna şehit olan
yiğitler için dualar okundu, gazilerimiz hatırlandı.

   
 Birkaç ay sonra KKTC’nin kuruluşu
olan 15 Kasımın 38’nci yılı da kutlanacak, 1974’ten geriye neredeyse yarım
asırlık bir ömür kaldı, ama değişen bir şey yok!

     O zafer günlerinin kahramanları birer, birer
ayrılıyorlar aramızdan; gün gelecek sadece anılarda kalacaklar!

     Ama yaşam devam ediyor, tabii ki edecek.
Ancak böylesine önemli bir konu bu kadar uzamalı mıydı demeden de yapamıyor
insan?

   
1974’te Kıbrıs’ta kazanılan zafer; masada da kazanılmalı, Türkiye’nin bu
haklı davası yedi düvele de kabul ettirilmeliydi. Ancak olmadı, oldurulamadı.

  
 Hâlbuki sahada kazanılan bu zafer
ile öylesine büyük fırsat yakalamıştı ki Türkiye o dönemde… Ancak zaferin
tadını çıkaramadan ülkemizin siyasi iktidar ortaklığı bozulmuş, ABD Dışişleri
Bakanı Kissinger konunun çözümü için geldiği ülkemizde kendisine muhatap bir
hükümet dahi bulamamıştı!

    
Çünkü o zafer günlerinin mimarı Ecevit-Erbakan hükümet ortaklığı
bozulmuş, işte o süreçte Kıbrıs Milli Davamızın çözümü için ele geçirilen en
önemli fırsat elimizden kayıp gitmişti!

    
Aslında 1974 yılı Türkiye Cumhuriyet tarihi için çok önemli bir
sürecinde başlangıcıydı. Bu yıldan sonra başlayan ABD ambargosuyla birlikte
Türkiye çok zorlu yıllarla mücadele etti.

   
Yönetimde sonu gelmeyen koalisyonlar, askeri müdahaleler, tırmanan terör
olayları, ekonomide yaşanan karanlık yıllar, giderek yıpranan bir toplum,
mücadeleler, mücadeleler…

  
Ülkemizin son altmış yılının dış ilişkilerinde, bir türlü çözülemeyen
uluslararası konularının başında ise hep Kıbrıs oldu.

  
Ve hala var!

   
Böyle giderse olmaya da devam edecek!

   
Nedenleri ise ardımızda kalan yıllarda saklı…

   
Sıralayalım bu nedenleri:

   
1974’ten, 1983’e kadar Kıbrıs adasında kazanılan zafer ile avunur
uluslararası arenada Kıbrıs Türk’ünün de-facto varlığının kabulü, siyaseten
yeteri kadar savunulmaz ise;

  
1983’te ilan edilen KKTC’nin tanıtılması adına bugüne kadar hiçbir şey
yapılmaz ise;

  
2002 Yılından sonra AB’ye üye olabilmek için Kıbrıs Milli Davamızdan
türlü tavizler vererek TBMM tarafından kabul edilmiş kırmızıçizgileri belli
politikamızdan tavizler verilebileceği açıklanır ise;

   
Sırf Rumlardan bir adım ilerde olabilmek adına Birleşik Kıbrıs
senaryoları gündeme geldiğinde, yeterince ses çıkarılmaz, bu konuda hiç
olmaması gereken AB Kıbrıs konusunda söz sahibi olur ise;

    
Annan Planı denen ve AB tarafından hazırlanan bu tuzak plana Kıbrıs
Türk’ünün evet demesi için KKTC sokaklarında; ‘’yes be annem-barra Denktaş’’
diye avaz, ava bağırılırken; şehitlerimizin adını taşıyan sokaklarda ne idüğü
belirsiz paçavraları bayrak diye sallayarak gezenlere gözlerini kapayıp,
kulaklarını tıkar isen;

    
Ata yadigârı o gazi topraklarda ‘’egemenlik uğruna ölünecek leyla
değildir’’, ‘’biz hep yavru mu kalacağız?’’, ‘’yabancı askerlerin tümü adadan
ayrılmalı!’’; diyebilen siyasiler KKTC’de yönetime gelir ise;

   
Geride kalan bunca yıl sonra Kıbrıs Milli Davamız yetmezmiş gibi, bir de
yanına Akdeniz’deki enerji sorunu eklenir, şimdilerde de bu iki büyük sorunu
birden çözmek adına siyasi arenada mücadele etmek durumuyla karşı karşıya kalır
isen;

   
Kıbrıs konusunda tabii ki, bir çözüm olmaz.

   
Ama yine de umudu kaybetmemek gerek!

   1960’lı yıllarda ada Türkleri en sıkıntılı
dönemi yaşarken; Kıbrıs Milli Davamızın liderleri Dr. Küçük ve Denktaş yardım
istemek için Ankara’ya geldiklerinde; dönemin başbakanı rahmetli İnönü onlara
ne demişti:

 ‘’Milli davalar uzun solukludur. Kazanmak
için sabır gerek.  Sabrın bittiği yerde
Türk’ün sabrı yeniden başlar.’’

  
O nedenle umudun yanına, sabrı da ekleyerek bekleyeceğiz…

   Kıbrıs
Milli Davamız önünde sonunda bir gün mutlaka sonuçlanacaktır. Ama önemli olan
adada yan yana yaşayabilecek egemen iki devletli bir çözümün olması, KKTC’nin
çözüm sonrasında Kıbrıs Türk Devleti olarak diğer ülkelere de tanıtılmasıdır.

  
O günleri, adada savaşan ben ve benim gibi diğer Gazi arkadaşlarım
görebilecek miyiz bilemem? Ama şundan eminim ki, Türk tarafında bundan sonra
adada çözüm için Rum tarafına türlü tavizler içeren bir politika izlenmeyecek,
bir 60 yıl daha Rum tarafının keyfi beklenmeyecektir.

Göktürk Devleti’nde Yönetim Düşüncesi Prof. Dr. Feyzullah Eroğlu Anlatıyor.

Oğuz Çetinoğlu: Adında ‘Türk’ ismi
bulunan ilk Türk Devleti Göktürk İmparatorluğu (552-744), devamı olan Uygur
Kağanlığı (744-840) ve Oğuz Yabguluğu (750-1055) hesaba katılırsa 533 yıl hüküm
süren bir cihan devletidir. Hânedan değişikliği olsa bile o günün şartları içerisinde
çok uzun bir süre hüküm sürmüştür. Osmanlı Cihan Devleti’ne kadar 533 yıl hüküm
süren başka bir devletimiz yok. Bu kadar uzun süre devam edebilmesi, yönetim
mahâreti olsa gerek. Bu mahâret hangi esaslara dayanılarak gerçekleştirilmiş?

Prof. Dr. Feyzullah Eroğlu: Göktürk Kitâbelerine göre, Türk yönetim
düşüncesinin dört temel ilkeye dayandığı anlaşılmaktadır. Bu ilkelerden
birincisi: ‘Kut ve Töre inancı’; ikincisi: ‘bilgelik; üçüncüsü: ‘Kurultay-Kengeş’;
dördüncüsü ise: ‘Direnme’ hakkıdır.

Çetinoğlu: Konunun uzağında
olanlar için bunların açıklamalarını lütfeder misiniz?

Prof. Eroğlu: ‘Kut ve Töre’ ile başlayalım: Yöneticinin halk
üzerindeki yönetim otoritesinin kaynağını ve meşruiyetini sağlayan ‘Kut’
inancıdır. Herhangi bir kişinin Türk Milletine yönetici olmayı hak etmesi için
Tanrı’nın ‘Kut’ vermesi gerekir. Yönetici olan kişi, kendisinin Tanrı’dan ‘Kut’
aldığına inanır. Türk Milleti de o kişinin Tanrı’dan ‘Kut’ almış olduğunu kabul
eder. ‘Kut’ sâhibi olduğuna inanan ve millet tarafından ‘Kut’ almış olduğuna
inanılan yönetici, milletin problemlerini başarıyla çözmek ve yönetimi ile toplumu
memnun etmek durumundadır. ‘Kut’ kazanmak Türk yönetim felsefesinde ve
geleneğinde açık bir yönetici niteliği olarak öne çıkmaktadır. Başarılı
olamayan hakan ‘Kut’ unu kaybetmiş sayılır ve yönetimden uzaklaştırılmak için
çâreler aranır. Yönetim sisteminin en üst görevlerini üstlenmiş olan kişiler
de, Tanrı iradesinin takdirine bağlı olarak bu görevlere geldiklerine ve bu
yüzden başarılı olduklarına inanmışlardır.

Çetinoğlu: Kut kelimesini lügat
mânâsı hakkında neler söylenebilir?

Prof. Eroğlu: Kut, sözlükte farklı mânâları barındırmakta olan bir
kelimedir. Köken olarak Eski Türklerden gelmektedir. İlk ve bilinen anlamı Eski
Türklerde ülkeyi yönetme yetkisinin hükümdar ve ailesine âit olması geleneği
olarak kabul edilmektedir. Ayrıca kelime anlamı olarak mut ve mutluluk
anlamlarına gelmektedir.

Kut, bir diğer mânâsıyla ülke
yönetiminde sâhip olunan güç, liderlik, yaratıcılık ve yetenek demektir. Saadet
baht ve bahtiyarlık mânâsına da gelmektedir. Yetkilerin Tanrı tarafından
verilmiş olması hem adaleti sağlama noktasında itici bir mekanizma oluşturmakta
hem de hükümdarı saygıya lâyık bir insan konumuna eriştirmektedir.

Çetinoğlu:
‘Kut’ ile birlikte kullandığınız ‘Töre’ kelimesi hakkında da bilgi lütfeder
misiniz?

Prof.
Eroğlu:
Tanrıdan, Türkleri yönetme hakkı olarak ‘Kut’ almış olan
Hakan-yöneticinin, devletin temel düzenini sağlamada kullanacağı temel unsur
‘Töredir’. ‘Töre’, yönetim ilişkilerinde herkesin uyması mecbûrî olan olan
değerler bütünü olarak, yönetime dair hukuku ve ahlâkı içine alan bir yönetim
ilkesidir. Sosyal düzenin sağlanması noktasından bakıldığı zaman ‘Töre’,
yöneticilerin herkesin sâhip olduğu özel veya genel hakları korumaya özen
göstermeleri ile her türlü karar ve eylemlerinde ‘Adâlet’ ilkesi çerçevesinde
hareket etmeleridir. Eğer, Hakan-yönetici, toplumu ve devleti yönetirken
‘Adâlet’ ilkesi dışına çıkarsa, vatandaşların – halkın haklarını çiğnerse, o
zaman ‘Töreyi’ de bozmuş ve çiğnemiş olur. ‘Töreyi’ çiğneyen yönetici,
meşruluğunu kaybetmiş sayılır. O zaman da ‘Töreyi’ bozan ve meşruluğunu
kaybeden yönetime halkın isyan ve direnme hakkı doğar.

Çetinoğlu: İkinci prensibe
gelince…

Prof. Eroğlu: Türk yönetim düşüncesinin ikinci önemli ilkesi,
Türklere yöneticilik yapacak olan Hakan-yöneticiden başlayarak, yetki ve
sorumluluk üstlenmiş her seviyedeki yöneticinin, bulunduğu mevkii ve makam için
liyâkat ve ehliyete sâhip olmasıdır. Eski Türklerde, her ferdin sosyal
statüsünü özellikle kendi çabasının sonucunda elde etmesi gerektiğine dâir bir
sosyal düzen hâkimdi. Kağan çocukları arasında bile, yaşça büyük veya küçük
olmasına bakılmaksızın, bilgelikte, yiğitlik ve cesârette kim daha üstün
durumda ise o kağanlığa getirilmek üzere seçilirdi. İkinci Göktürk devletinin
kuruluşunda ve yönetiminde çok büyük bir rol model olan Tonyukuk, yönetim
sisteminde yer alacak kişilerin taşımaları gereken nitelikleri şu şekilde
sıralamaktadır:

Yönetici olan kişi, akıllı,
bilgili, cesur, savaşçı, tecrübeli, kendinden emin ve o zamanların en çetin
rakibi sayılan Çin’i ve Çinlileri çok iyi tanıyan bir şahsiyet olmalıdır. Sencer
Divitçioğlu, ‘Kök Türkler’ adlı Göktürk toplumunu incelediği eserinde, R. Dankoff’un
13. yüzyıldan önceki   Türklerde ‘hükümdarlık bilgeliği geleneğini’
incelerken, ‘İç Asya Türkleri arasında güçlü bir yerli bilgelik geleneği’
bulunduğuna dâir ilmî tespit ve bulgusuna atıf yapmıştır. Türk Milletini
yücelten, milletin iktidarını pekiştiren ve milletin hükümranlık alanını
genişleten, bütün yöneticiler bilgelik niteliğine sâhip olmalılardır. Başka bir
ifade ile hakan-yöneticiler, bilge hakan, vezir, hakan-yönetici eşleri,
il-bilge hatun, hâkimler bulundukları mevkii ve makamın gerektirdiği liyâkat ve
ehliyeti temsil etmiş olurlar.  İş
başında bilge yöneticiler olmadığı hallerde ise sosyal felâketlerin ve
dağınıklığın olması kaçınılmazdır. ‘Buyruk’ adı verilen sıradan memurlar da (ki
bunların görevleri, kurultaylarda alınan kararları üst düzey yöneticilerin
denetiminde hayata geçirmek olan uygulayıcılardır), liyâkat ve tecrübe
kıstasına göre tâyin edilirdi. Yönetim kadrolarını dolduran kişilerin, öncelikle
‘akıllı’, ‘bilge’ ve ‘cesur’ olmaları, yâni yöneticilerin kaliteli olmaları,
bir anlamda üstlendikleri görev ve sorumlulukları lâyıkıyla yerine getirmeleri
anlamına gelmektedir. Devletin kuruluşu, işleyişi ve çöküşü ile ilgili çok
sayıda etken söz konusu olsa bile, esas belirleyici etken, başta hakan-yönetici
olmak üzere diğer yöneticilerin kalitesidir. İyi hakan-yöneticiler, devleti
kurup düzeni sağlarken; kötü hakan-yöneticiler, düzeni bozmuş ve devletin
çöküşüne sebep olmuşlardır. Göktürk Kitabelerinde Bilge Kağan, özellikle
Birinci Göktürk devletinin yönetici kadrolarını göz önüne alarak, ‘kardeşler
ağabeyleri gibi, oğullar babaları gibi yaratılmadıklarından, akılsız kağanlar
işbaşına gelmiş, yardımcı olarak da akılsız komutanlar seçtiklerinden, düzenin
bozulmasına sebep olmuşlardır’ demek suretiyle târihî bir şikâyete işâret
etmektedir. Bu konuda, Kül Tigin ile Tonyukuk 
da başında bilgisiz ve beceriksiz kağan ve beylerin bulunduğu
toplumların başının birçok felâketlerle belâda olduğunu’ çok ciddî bir şekilde
ikaz ederler. Bu bağlamda, Göktürk devleti üzerinden Türk yönetim düşüncesinde,
devleti yönetme mevkii ve makamında bulunmanın, böyle bir şansa sâhip olmaktan
veya belirli bir hanedana mensup olmaktan kaynaklanmayıp, büyük ölçüde
kağanların ve yöneticilerin liyakat ve ehliyetleriyle ilgili bir nitelik olduğu
çok açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Göktürklerin târihinde, özellikle önemli
görev ve makamlara, bu yerleri temsil etme kabiliyetine sâhip olan ve bunu da
bir şekilde ispat etmiş bulunan kişilerin gelebileceğine dâir birçok örnek
mevcuttur. Göktürklerde, bir kağan veya bey öldüğünde, oğlu ‘devlet veya boy
yönetiminde yeterli değilse’, sâdece kağan babasının veya bey babasının oğlu
olduğu için onun yerine geçme hakkı yoktu. Böyle bir durumda, kurultay denilen
meclis veya ‘toy’ toplanır, toplumu yönetmeye dâir bilgeliği ve yeterliliği
bulunan yeni bir kağan veya bey seçerdi. Meselâ, M.S. 581’de Çinlilerin
Ta-lo-pien adını verdiği Göktürk prensinin kağanlık sırası gelmesi ve devlet
adamlarının onu tahta geçirmek istemesine rağmen, Ta-lo-pien’in annesinin Çinli
olması ve özellikle de millet tarafından yönetici olma vasfının zayıf
görülmesinden dolayı kağanlığa kabul edilmedi. Bunun üzerine, töreye uygun
olarak, Göktürk soyundan gelen Taspar’ın oğlu An-lo kağan olarak kabul edildi.
Ancak, devlet meclisi tekrar toplanarak, An-lo’nun beklenildiği gibi
yöneticilik sorumluluklarını yerine getirememesi ve ülkede tam kontrolü
sağlayamaması yüzünden, mevcut dört kağan oğlu içinden en bilge, cesur ve
kahraman olduğu takdir edilen She-tu ittifak hâlinde tahta çıkarıldı. Kağan olduktan
sonra She-tu, ‘İl Küllüg Şad Baga
Işbara Kağan’ unvanını aldı. Işbara, yalnızca dört kardeş içerisinde en büyük
olduğu için değil, ama kardeşleri arasında en ‘bilge’, en ‘akıllı’ ve en
‘yiğit’ olduğu için kurultay tarafından kağan seçilmiş olması sebebiyle bütün
boyların kalbini kazanmış ve halk tarafından çok sevilmiştir.

Çetinoğlu: Üçüncü ilke:
‘Kurultay’ demiştiniz.

Prof. Eroğlu: Göktürk kitabeleri ışığı altında ortaya konulan Türk
yönetim düşüncesinin üçüncü önemli ilkesi, ‘Kurultaydır’. Kurultay, Mete’nin
(Mo-Tun, M.Ö. 209-174?) zamanından itibâren devletin ve toplumun temel davranış
kalıplarından biri olmuştur. Kurultay, önceleri büyük ölçüde dini tören,
bayram, toplu yemek ve şölenler, dağıtmalı toylar ve benzeri gibi sosyal
yardımlaşma ve dayanışma geleneği olarak başlamış olmasına karşılık, giderek
devlet yöneticilerinin ve toplumun ileri gelenlerinin (mesela eli silah tutan
ya da üretken olanların) katıldığı bir yönetim mekanizmasına dönüşmüştür. Daha
sonradan, Divân-ı Lügâti-t Türk’de ‘kengeş’ olarak geçen bu kurum, önemli
devlet ve toplum problemlerinin tartışıldığı, görüşüldüğü, danışıldığı ve
düşünüldüğü bir kurum hâline gelmiştir. Kurultaylarda, özellikle toplumun
çoğunluğunu kapsayan, çok yönlü ve etkileri çok geniş bir kesimi ilgilendiren
meseleler tartışılır ve toplumun büyük ölçüde kabul ettiği kararlar alınır.
Meselâ, Göktürklerin kudretli kağanı Bilge Kağan, Türk illerindeki şehirlerin
etrafının, tıpkı Çin şehirlerinde olduğu gibi, surlarla çevrilmesi ve Budizm
ile Taoizm inançlarının ülkede yayılmasının teşvik edilmesi önerilerini böyle
bir kurultay toplayarak toplumun tartışmasına imkân vermiştir. Göktürklerin
veziri Tonyukuk’un bu önerilere, Türklerin az bir nüfusla çok kalabalık
Çinlilere karşı mücâdele etmesinde ve onlarla baş etmesinde çok büyük bir rol
oynayan hareketlilik ve atılganlık gibi sosyal özelliklerinin kaybolacağı
şeklindeki uyarıları, kurultayda millet tarafından büyük bir destek görmüş ve
Bilge Kağan’ın teklifi reddedilmiştir. Göktürk yönetim düşüncesinin bu
kendisine has meclis uygulaması, kendi çağının hiçbir devlet ve topluluğunda görülmemiştir.  Aslında, kurultay ve kengeş kurumunun,  birçok Türk topluluğunda değişik adlarla
varlığını devam ettirmiş olmasına karşılık, en görkemli zamanının İkinci
Göktürkler devrinde yaşandığı anlaşılmaktadır. (Daha sonraki zamanlarda,
Divân-ı Lügâti-t Türk’de, “Kengeşlik biligartamas’ yâni ‘Danışıklı iş bozulmaz’
şeklinde veciz bir söz veya bir ‘atasözü’ şeklinde ana prensip hâline gelen bu
yaklaşımın, Türklerin Orta-Doğu kültürlerinin etkisiyle yavaş yavaş, önce
yönetim kademelerinden, daha sonrada Türklerin millet hayatından çıkmaya
başladığı görülmektedir).

Çetinoğlu: Son prensibe geldik
zannederim.

Prof. Eroğlu: Evet. Türk yönetim düşüncesinin dördüncü temel
ilkesi, yönetici kadroların meşruiyetini kaybetmesi hâlinde yönetilenlerin
direnme ahlâkına bağlı olarak başkaldırma hakkını kullanmalarıdır. Yönetici
mevkii ve makamında bulunan kağanın, beylerin veya memurların, kendi konum ve
görevlerini büyük ölçüde hak etmiş kişiler oldukları varsayılmış ve sırf bu
yüzden yönetim kadrolarında yer almışlardır. Buna karşılık, görev başında ve
uygulamada, yönetici mevkii ve makamında bulunan kişiler, bulundukları yerin ve
görevin hakkını veremez, bu görev kapsamındaki sorunları çözemez veya görevini
kötüye kullanarak kendine menfaat sağlamaya tenezzül eder ve halka haksız yere
sert davranırsa, o zaman yönetmeye dâir meşruiyetlerini kaybetmiş sayılırlar.
Yönetim meşruiyetlerini kaybetmiş olan yöneticiler, büyük ölçüde halka kötü
davranarak, hem insan haklarını ihlal etmekteler, hem de devletin ve toplumun
geleceğini tehlikeye sokmuş olmaktadırlar. Böyle bir durumda, yönetici
kadroların, ‘töreye’ yâni ‘hukûkî ve ahlâkî ilkelere’ uymamaları, yönetmeye dâir
kapasitelerinin yetersizliği ile kendi başlarına buyruk olmaları gibi
sebeplerden dolayı büyük ölçüde halkın saygısını ve güvenini kaybetmeleri
kaçınılmaz bir sonuçtur.  Halkı kötü
yöneten ve sert davranan, böyle olmaktan dolayı devletin ve toplumun
devamlılığını tehlikeye sokan kağan ve yöneticilere karşı, toylar müdahale
ederek durumu düzeltici tedbirler almazsa, derhal halk bizzat devreye girmek
suretiyle yönetimi değiştirmek için harekete geçerdi. Bir atasözü hâline gelen
‘il mi yaman, bey mi yaman’ söylemi, eski Türklerdeki hâkimiyet bilincinin ne
kadar yüksek olduğunu göstermektedir. Ayrıca, bu özdeyiş, eski Türklerde hâkimiyetin
hakîki kaynağının, kağan veya diğer yöneticilerde değil de, ‘il’de yani halkta
olduğunu da göstermektedir. Meselâ, bu konuda ilgi çekici örneklerden biri de,
Kapagan Kağanın öldürülmesi olayıdır. Şöyle ki, kağan olduktan sonra,  ‘devlet kurucusu’ ve ‘devlet düzenleyicisi’  anlamına gelen İlteriş unvanını alan İkinci Göktürk
Devleti’nin kurucusu Kutluk Bey’in (yani İlteriş Kağanın) kardeşi Kapagan,
yöneticilik nitelikleri bakımından ağabeyi kadar başarılı ve uzun görüşlü
değildi. Kapagan kağanın, özellikle batıdaki Türklere karşı güttüğü sert ve
katı yönetim tarzı, bu Türk topluluklarını, Çin politikalarının kucağına doğru
itmişti. Kapagan kağan, halkın bir kısmına kötü davrandığı ve toyların da bu
duruma müdâhale etmemesi yüzünden Bayırku boyu tarafından öldürülmüştür. Yine, Göktürk
kağanlarından İnel, 8. yüzyıl başında, millete karşı görevlerini yeterince
yerine getirmediği için tahttan indirilmiştir. Netice itibariyle Göktürklerde,
toplumun nasıl yönetilmesi gerektiği konusundaki yüksek bir yönetim bilincinin
harekete geçirdiği direnme ahlâkı sonucunda, yetersiz ve başarısız olarak
algılanan yönetime karşı halkın açık ve somut bir şekilde başkaldırma eylemine
başvurdukları görülmektedir.

Göktürk kitabelerinde ortaya
konulan veriler ışığı altında tespit edilen bu dört temel ilkenin, ilk üçü  (kut-töre/adalet, bilgelik ve liyakat,
kurultay-danışma) Türkleri yönetme mevkii ve konumunda olan kağan ve diğer
yönetici kadroların taşıması gereken, âdetâ olmazsa olmaz niteliğindeki
yönetici nitelikleri ve şartlarıdır. 
Buna karşılık, dördüncü ilke ise (yâni direnme ahlâkı ve başkaldırma
hakkı) yönetilen halk tabakası olarak bütün Türk Milletinin taşıması gereken
niteliklerdir.

Göktürkler zamanında Türk yönetim
düşüncesi, yönetim ilişkilerini sâdece tek taraflı bir bakış açısıyla değil de,
hem yönetici kadrolar, hem de halkın ortak sorumluluğu çerçevesinde
değerlendirmek suretiyle günümüzdeki modern yönetim ve organizasyon
yaklaşımlarına çok büyük bir katkı yapmış olmaktadır.

 

Prof. Dr. FEYZULLAH
EROĞLU

1955 yılında Osmaniye’nin Hasanbeyli ilçesine bağlı
Çolaklı Köyü’nde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Kahramanmaraş’ta tamamladı.
1978 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden mezun oldu.

1980’de Atatürk Üniversitesi İşletme Fakültesi’ne Sevk
ve İdare Asistanı olarak göreve başladı. 1984 yılında
d
oktorasını tamamlayıp 1989 yılında Yönetim ve Organizasyon
Anabilim Dalı’nda Doçent oldu. 1995 yılında Pamukkale Üniversitesi İktisâdî
ve İdârî Bilimler Fakültesi İşletme Bölümüne Profesör olarak tâyin edildi. Hâlen
aynı fakültede öğretim üyesi olarak çalışmalarına devam etmektedir.

Yönetim ve organizasyon sahasında
d
aha çok yönetici davranışları, yönetim ve kültür
etkileşimi ile toplu davranış konularında çok sayıda makaleleri
bulunmaktadır.   

Avrupa Türkleri…

* Bu yazı Tokat Balkan Türkleri Derneği tarafından çıkarılan “KIZILELMA” dergisinin üçüncü
sayısı için yazılmıştır.

 

“Yaşam her millet için
ama Türkler için daha fazla değişkenliklerle dolu… Türkler için bu
değişkenlikler diğer milletlere göre farklı sonuçlar veriyor.

 

Türk Milleti, hem yurt içinde hem de dünyanın her köşesinde devamlı
bir göç hareketi içinde yani göçü sürekli yaşıyor. Türk tarihi aynı zamanda bir
göçler tarihi!

 

Köyünden kalkıp şehire, şehirde bir mahalleden diğer mahalleye, olmadı
büyük metropollere o da yetmezse başka ülkelere hatta kıtalara kolayca yelken
açılıyor.

 

Bu göçlerin elbette sosyolojik, psikolojik, ekonomik ve siyasal
nedenleri var. Bu göçler sebebi ile oluşan durum ise Avrupa Türkleri’nde olduğu
gibi önümüze kendimizi tanımlamak için yeni bir gerçeklik getiriyor.

 

Millet olarak kendimizi ya coğrafyaya verilen adla yada coğrafyalara
bizim verdiğimiz adlarla tanımlıyoruz. Örneğin Türklerin yaşadığı yer anlamına
gelen Türkiye yada Azerbaycan Türkleri ve Balkan Türkleri’nde olduğu gibi…

 

Millet aynı adı Türk ama bir süre sonra Amerika Türkleri, Avustralya
Türkleri, Hollanda Türkleri veya Irak Türkleri (Türkmenler) ya da Suriye
Türkleri olarak adları coğrafya ile birlikte anılmaya başlıyor.

 

“Avrupa Türkleri”
kavramıda 1960’lı yılların başından itibaren yoğunlaşan işçi göçü ile günümüzde
dördüncü hatta beşinci kuşağa ulaşan ve halen Avrupa ülkelerinde yaşayan
insanlarımızı tanımlayan bir kavramdır. Biz henüz bu kavram ile yeni tanışmaya
ve bu kavramı çok yakın bir zaman diliminde içselleştirmeye başladık. Daha
doğrusu fiili gerçekliği kabullenmek zorunda kaldık. Çünkü onlar Avrupa’ya
nereden giderlerse gitsinler artık birer Avrupa Türkü oldular.

 

Burada Avrupa denilince Balkanları kast etmediğimiz iyi anlaşılmalıdır…

 

Bugün sayısı tam olarak bilinmesede sadece Türkiye’den Avrupa’ya
yerleşen tahmini 7 milyon civarında Türk vatandaşı vardır. Bunların büyük
çoğunluğu Türk vatandaşlığını korumaktadır. Bazıları ise yaşadıkları ülkelerin
yasal zorlamaları bazıları ise gönüllü olarak Türk vatandaşlığından
çıkmışlardır. Ancak bu onların Türk olduğu gerçeğini değiştirmemektedir.

 

Avrupa Türkleri sadece bahsettiğimiz Türkiye Cumhuriyeti
vatandaşlarından ibaret değildir. Türk Dünyasının dört bir köşesinden Türkler,
Avrupa’nın değişik ülkelerine göç ederek gelmişlerdir. Örneğin; Azerbaycan,
İran, Irak (Kerkük-Musul), Suriye, Yunanistan, Kuzey Makedonya, Bulgaristan,
Romanya, Moldova, Ahıska, Kırım ve diğer Türk yurtlarından sayıları milyonlarla
ifade edilen Türkler Avrupa’ya göç etmiştir. Bu Türklerin, lehlerine
dönüştürebilirlerse kârlı çıkacakları bir durumdur.

 

1980 yılından bu yana muhtelif sebeplerle Avrupa’nın bir çok yerine
gider gelirim. Bu gidiş gelişlerimde yaptığım gözlemlerde insanlarımızın azami
düzeyde; milliyetlerini (Türklük aidiyeti), inançlarını, dillerini,
kültürlerini, örf ve adetlerini, Türkiye veya geldikleri Türk yurtları ile olan
bağlantılarını ve birbirleri ile dayanışmayı koruduklarını gözlemledim. Aksi
olsa bugün Avrupa Türklüğünden bahsedilemezdi ve asimile olup giderlerdi.

 

Varlıklarını korumak için camiler, dernekler, lokaller, spor kulüpleri
yetmedi bütün Avrupa’yı kapsayan federasyonlar altında büyük sivil toplum
kuruluşları oluşturmuşlardır. Bunun yanında Avrupa’da daima güçlü bir Türk medyası
( gazete, dergi, televizyon, internet siteleri vb.) vardır. Örneğin bir dönem
Almanya’nın Frankfurt şehri Türk medyasının merkezi olmuştur.

 

Avrupa Türkleri genelde bir Türk’te görebileceğiniz tüm özellikleri
üzerinde taşır. Teşkilatçıdır hemen örgütleniverir. Çalışkandır kısa zamanda
birçok işin üstesinden gelir. İstisnalar dışında ailesine bağlıdır, çoluk
çocuğuna sahip çıkar. Devletine ve bayrağına sadakatini hiç kaybetmez. Bu
bakımdan milli duyguları ve refleksleri kuvvetlidir. En küçük sıkıntıda
milletinin ve devletinin yanındadır. Örfünü ve adetlerini önce gurbet diye
baktığı ama şimdi kök saldığı Avrupa’da aynen korur.

 

Bunun somut bir örneğini 2018 yılının Haziran ayında yaptığım Nürnberg
seyahatimde çok açık bir şekilde bir kez daha gördüm. Seyahatim Ramazan ayına
denk gelmişti. Nürnberg’teki dostlar bizi DİTİB’in camisinin yanında kurulan
Ramazan çadırına götürdüler. Gördüğüm manzara sanki Türkiye’de bir şehirde
görebileceğim manzara ile aynıydı. İftardan sonra semaverler demlenmiş, çay ve
kahvelerle beraber yanında nargile keyfi yapılıyor etraftan gelmiş kadın erkek
üç dört bin Türk, teravih namazından sonra büyük bir muhabbetle sohbet
ediyorlardı. Kendimi evimde ve Türkiye’de hissettim.

 

Keza Türkiye Cumhuriyeti devleti, Avrupa’daki Türk vatandaşlarına oy
kullanma hakkı tanıdı. Bir seçimde oy kullanmalarını ve ülkelerine sahip
çıkarak demokratik haklarını kullanmalarını gıpta ile izledim.

 

Bir 23 Nisan’da da İsveç’in Malmö kentinde idim. Hayatımın en güzel 23
Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını iki bine yakın Türk’le birlikte
burada büyük bir coşkuyla kutladım diyebilirim.

 

Yanlış anlaşılmasın diye bir hususu özellikle belirtmek isterim.
Avrupa Türkleri, Almanya’da yaşayanlardan ibaret değildir. Türkler, Avrupa
ülkelerinin tamamında öbek öbek büyük yoğunluklarda yaşamaktadır. Bu sebeple
Avrupa’da nereye gitseniz karşınıza bir Türk’ün çıkması büyük bir olasılıktır.
Türkçe ile bütün bir Avrupa’da seyahat etmeniz mümkündür. Bu şaşılacak bir
durum değildir.

 

Avrupa Türkleri artık sadece işçilerimizden ibaret değildir. Özellikle
yeni nesiller eğitimli ve dil hakimiyetleri kuvvetli insanlardır. Aralarında iş
insanı, akademisyen, bürokrat, çeşitli konularda uzmanlar ve siyasetçiler
bulunmaktadır. Yani Avrupa’da çok sayıda başarılı Türk yaşamaktadır. Hepimizin
bildiği örnek, virüs salgınına karşı aşıyı Avrupa(Almanya)’da yaşayan iki
Türk’ün bulmuş olmasıdır. Ayrıca Avrupa Türkleri başta futbol olmak üzere birçok
spor dalında önemli başarılar elde etmektedir.

 

Türkiye’de kurulu olan İŞKUR Kurumu 1960 yılında Almanya’ya giden
işçilerimize bastırdığı yazılarla “onurlu
ol, zekanı iyi kullan, aileni ve evini unutma, sağlığını koru, bayrağını
düşün”
başlıkları altında harika tavsiyelerde bulunmuştur. Türklerin
çoğunlukla bu tavsiyeleri ve benzer telkinleri dinlediği anlaşılmaktadır ki;
günümüzde “Avrupa Türkleri”nden
bahsedebiliyoruz.

 

Türkler, Avrupa’ya kitlesel olarak ilk olarak Almanya ile tam 60 yıl
önce 1961’de yapılan anlaşma sonucu gittiler. Geçici olarak gitmişlerdi ama
çoğunluğu orada kalıcı olmayı tercih etti. Orası yani Avrupa, nereden gelmiş
olurlarsa olsunlar Türkler için yeni bir vatan oldu.

 

Avrupa Türkleri’nin ister Türkiye’den gitsinler ya da Türk Dünyasının
her hangi bir köşesinden gelsinler, müthiş bir hikayeleri var. Azim, direnme ve
başarılı olmak için insanüstü denilebilecek bir güç sergilediler. Baştan beri
dedik ya, bir Türk’te hangi özellikler var ise hepsi Avrupa Türklerinde
mevcuttur diye!

 

Biz “Türkiye
Türkleri”
nin onlarla birlikte olmak ve onlar için neler yapmamız
gerektiğine dair kafa yormamız ve bilimsel metodlar öncülüğünde tedbirler
almamız gerekiyor. Aksi halde bu müthiş gücü heba eder gideriz.

 

Kanaatimce öncelikle iletişimi kuvvetlendirmeliyiz. Empati yapıp
onları anlamaya çalışmalıyız. Onları hiç bir zaman yalnız bırakmadan her açıdan
desteklemeliyiz. Yani onları burada “Almancı”
orada “Türk” olmak
duygusunun açmazından korumalıyız.

 

Avrupa Türkleri; büyük Türk Dünyası ailesinin şerefli ve onurlu bir
üyesidir. Bu aile yani Türk Dünyası, Avrupa Türkleri ile hiç tahmin
edilemeyecek bir şekilde daha da güçlü olacaktır. Türk Milleti bu fırsatı
ıskalayamaz. Hem onlar hemde bizler meseleye bu şuurla bakmalıyız. Bu sebeple
her Türk, Avrupa Türklüğüne ilgi ve ihtimam göstermelidir.

 

Avrupa Türklüğüne bir Türk’ün gönlünden yürek dolusu kocaman
selamlar…“