Eserin yazarı
Dr. Oğuz Paköz salgın sırasında bir
özel hastanede çalışan sağlık görevlisidir. Taçlı Küçük Canavar O’nun salgın
sırasında Sağlık Bakanı’nın beyanları eşliğinde bulunduğu bölgede ve Türkiye
genelinde salgının seyri ile birlikte varlıkları gerçek, isimleri hayâlî
insanların günlük hayatlarını, endişe ve çilelerini anlatmaktadır. Duygunun
olduğu yerde elbette sevgi de aşk da vardır.
Olaylar 2020
yılının Mart ayının başında Kovit-19 salgınının duyulduğu günlerde başlar.
Salgın devam etmekte iken Ağustos ayının ortasına gelindiğinde sona erer.
13,5 X 21
santim ölçülerinde, 112 sayfalık eser, hâfızalarda yer edecek vasıftadır.
Koronaya
yakalanmasından endişe edilen sağlık çalışanı Pembegül ile yakın çalışma
arkadaşları ayrı odalarda tutulmaya başlandılar. Pembegül’ün korona testinin
pozitif çıktığı söylendi. Onu özel bir adaya aldılar. N95 maskesi ile
olabildiğince sıkılmış bir biçimde oda içinde zaman öldürüyordu. Ona okuması
için birkaç roman verdiler. Televizyon sürekli açıktı. Yoğun bakımda çalışmış
biri olarak hiç sıkıldığı olmamıştı. Şimdi yalnız başına ikinci testin sonucu
beklemek zoruna gidiyordu. Kapı, üstüne kilitlenmişti. Üç dört saatte bir
görevli bir arkadaşı gelerek onu denetliyor, ilaçlarını veya yemeğini
getiriyordu. İlk gün, bir dinlenme gibi gelmişti ona. Fakat ikinci gün
sıkılmaya başladı. İkinci test de pozitif çıkınca O’nu yeniden sarmaladılar,
ambulans ile üniversite hastanesine yolladılar.
Burada da ilaçlar
veriliyordu, yoğun bakım cihazları yatağının yanı başında duruyordu. İlk defa
yüreğini korku kapladı. Nefes alması güçleşmişti. Bir oksijen eksikliği
çektiğini anlamıştı. Burada özel eğitimli sağlık personeli vardı ama kendisi onları
beklemeden oksijen solumaya başlıyordu. İyice zayıflamıştı. Görevli doktorlarla
hemşireler yatmasını söylediler. Odaya yüksek teknolojili hayat destek
cihazlarını yerleştirdiler. Entübasyon âleti de getirilmişti. Bu tanıdık
cihazların başucuna getirilmesi ile iyice bir korkuya kapıldı. Kendisini çok kötü
olarak görmüyordu ama ya akciğer vazife yapamaz hâle gelirse… Ya entübasyon uygulamaya
başlarlarsa ne olacaktı? Ağızdan veya burundan o cihazın borusunu gırtlağa
kadar sokmak, öylece hayata tutunmaya çalışmak hiç de kolay değildi. Bu işlerin
çok acı verdiğini iyi bilenlerdendi. Daha da kötüsü oksijen eksikliği yüzünden
kalbi ve karaciğeri dumura uğrarsa ne olacaktı? Bu hastalığı atlatanların hayatı
son derece kısıtlı olurdu. Akıl sağlığını da kaybedebilirdi. Yoksa psikoza da
mı giriyordu?
Gerçekten bir
ölüm korkusu kaplamıştı içini. Bu korku pat diye bitebilecek bir son korkusu
değildi. Ağrı, sızı içinde, büyük sıkıntılar içinde geçen ağır ve uzun bir
süreçti, ötesi yoktu. Varsa da başkaları için vardı. Geçmiş hiç gelmiyordu
aklına. Gelecek de yoktu. Varsa yoksa korona ile geçecek ağır bir süreç sonra
da ölüm. Derken sürecin çoktan başlamış olduğunu anladı. Belindeki ağrı, başka
hiçbir ağrıya benzemiyordu. Belinin bütün katmanlarını, her katmanın içini, dışını,
ortasını sarmıştı. Dahası oturamıyor, yatamıyordu. Derken astronot gibi
giyinmiş bir doktor ile yardımcısı geldi. Ona ‘ek hastalığın yok, yaşın genç, ateşin çok yüksek değil’ dediler,
yeni ilaçlar verdiler. Üç beş günde bitebilir diyerek O’na ümit aşıladılar.
Yemek geldi. Çok sevdiği bezelye vardı. Fakat bezelyenin kokusunu da tadını da
alamıyordu.
Telefonla
arandığında çok memnun oluyordu. Fakat telefonu elinde tutmaya takati yoktu. Ara
sıra ağrıları çok artıyor, yeniden ilaç alıyordu. Tam düzeldi derken üşüme ile
titreme başlıyor, birden ateşi yükseliyordu. Zaman zaman da sıvı kaybını
engellemek için su içmesi gerektiği aklına geliyordu. Fakat boğazından su bile
geçmiyordu. Bir ara sevdiği erkek arkadaşı Tekin’den telefon geldi, ‘iyiyim iyiyim’ dedi ve hemen kapattı.
Onunla konuşunca gerçekten de kendisini biraz iyi imiş gibi hissetti.
Uyuyamıyordu, uyanık olduğunu da bilmiyordu. Odasındaki tuvalete gitmesi
gerektiğinde iki adım yürürken bile çok zorlanıyordu. O kadar bitkindi. Uyumak
istedi ama ağrılarından uyuyamadı. Tekin, telefondan görüntülü aradığında
açmadı. Kimseye böyle görünmek istemiyordu. Düşünmek de yoruyordu. Oysa
anasını, babasını, kardeşini, arkadaşlarını ne çok özlemişti. Bu yoğun bakımdan
çıkıp kendi hastanesinde yoğun bakım hastalarına yardım etmeyi de özlemişti.
Zor şartlar
içerisinde beş gün geçti. Kafasını da duygularını da toparlayamıyordu. Öyle bir
halsizliği vardı ki su içmek, telefonda konuşmak bile ona zor geliyordu. Boğazı
kuruduğunda suyu ağzına alıyor ama dilinin, boğazının ıslandığını bile algılayamıyordu.
Ancak yatmakta olduğunu biraz biraz farkında idi. Bu düşüncelerle belli
belirsiz bir uykuya daldı.
Uyandığında
ağrılarının iyice azaldığını hissetti. Fakat çok halsizdi. Yataktan kalkmak,
tuvalete gitmek bile zor geliyordu. Soluk soluğa kaldı, çalan telefona
aldırmadı. Zar zor işini bitirince telefona baktı. Tekin aramıştı. Arayıp, ‘iyiyim, teşekkür ederim’ dedi ve
kapattı. Bu sırada burnundan birkaç damla kan geldi. Bu hastalıkta kanama
görülmesinin ne mânâya geldiğini biliyordu. Arkasından bir iki gündür
görünmeyen kuru öksürük onu ürküttü. Öleceğini düşündü. Burnuna toprak kokusu
geldi. Birden sevindi. Burnu koku alıyordu. Bu iyileşme alâmeti miydi yoksa
gideceği yerin kokusu mu? Daha fazla düşünemedi. Dalmıştı… (s: 35-40)
KLASÖR
YAYINCILIK:
Atatürk Bulvarı Nu: 105 Sanlı İş Hanı Kat: 5 Bölüm 502 Çankaya, Ankara Telefon: 0.542 764 71
45
|
OĞUZ PAKÖZ
Maraş’ta doğdu. Aile kökleri Horasan’dan
kalkıp Anadolu’yu yurt edinen Kayaoğlu Türk boyunun Eminoğlu koluna uzanır.
Eğitimine mahalle hocalarından Ku’ân, Arapça ve Osmanlıca dersleri alarak
başladı. İlk ve orta öğrenimini Maraş’ta tamamladı. Kahramanmaraş Lisesinde
başlayan lise öğretiminin son sınıfını Gaziantep’te tamamladı. İstanbul
Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi’ni 1974’de bitirdi. Hekim olarak görev aldı. Adana Çukurova
Üniversitesinde Biyokimya alanında ihtisas yaptı. Biyokimya uzmanı olarak
kendi özel laboratuannı kurdu. Biyokimya uzmanı ve Başhekim olarak hizmet
verdi. Sivil Toplum Kuruluşlarında görev alarak sosyal faaliyetlerin
içerisinde oldu. Türk Ocağı Kahramanmaraş Şube Başkanlığı ve Tabipler Odası
Kahramanmaraş Şube Başkanlığı görevlerini yürüttü. Kahramanmaraş Güreş
İhtisas Kulübünde yönetici olarak bulundu ve Karakucak Güreşlerinin
yaygınlaşması için çalıştı.
İlk yazısı Adsız dergisinde 1973’de
yayınlandı. İlk dönem yazılarında Oğuz Alp Paköz ismini kullandı. Yaşadığı
şehri konu edinen deneme, şiir ve hikâyeleri Kahraman Kent, Aksu, Yorum,
Doğuş, Madalyalı Tek Şehir, Milad, Türk Yurdu gibi mahallî gazete ve
dergilerde yayınlandı. Erciyes ve Nehir dergilerinde de yazıları neşredildi.
1997 yılında Türk Tabipler Birliği Behçet Aysan Anlatı Özendirme ödülünü
aldı.
Şiir
ve yazılarında sözlü geleneğin ürünü olan masallardan, destanlardan
yararlandı.
Gazete yazılarından oluşan ilk eseri ‘Kılgı’ 1998’de yayınlandı. ‘Var Varanın’ ise 2000’de okuyucu ile
buluştu. Eser 1957’den 2000’e kadarki zaman aralığında Kahramanmaraş’ın ve
Kahramanmaraşlıların gelişimini ve bununla berâber değişimini vurgalamak
maksadıyla yazılmış hikâye ve masal tarzında yazılmış şiirlerden meydana
gelmektedir.
Mahallî radyo ve televizyonlarda kültür
sanat programları hazırladı. Şevket Yücel, Ömer Kaya, Sıddık Elbistanlı,
Tanyal Sünbül, Haydar Okur, Nihat Yücel, Mustafa Okumuş, Ali Büyükçapar,
Serdar Yakar gibi sanatsever dostları ile birlikte 2002’de Kahramanmaraş
Kültür Sanat Evi (KÜSEV)’i kurdu. Başkanlığını üstlendi. Kahramanmaraş Kültür
Sanat Evi adına yayınlanan ‘Alkış’
dergisinin sâhipliğini üstlendi ve yazı çalışmalarını burada neşretti.
2000’de yayınlanan ve büyük ilgi gören ‘Var Varanın’da yer alan manzum
masallar 2010’da yayınlanan ‘Sür
Sürenin’de yeniden ele alındı. Bu defa masallarla günümüz sosyal
olaylarına da göndermeler yaptı. Özellikle çocuklara iyiliği, doğruluğu,
sevgiyi ve mutluluğu aşılarken büyüklere saygı da dile getirildi.
Maraş millî mücâdele destanını ‘İlk Çıngı İlk Çılgınlık’ta ele alırken
âdetâ şehrin târihini şiirleştirdi. Ayağı yere basan bir târih bilinciyle
Maraş’ın ve Türkiye’nin yakın târihini mercek altına aldı. Maraşlıyı târifi
de yine şiirle oldu:
Her yönden göç almış Maraş
Her yere göçmen salmış
Türk’ü,
Kürt’ü
Alevî’si, Sünni’si Çerkez’i,
Çeçen’i
Ermeni’si,
Yahudi’si
Birlikte barınır olmuş Kapı
komşu iç içe
Birlikte yaşamışlar
Hoşnut olmuşlar birbirlerinden
Mutlu
olmuşlar
Maraş destanının ardından Maraş’ın
sırtını dayadığı emin belde Ahırdağı için de bir destan düzdü ve 2014’de
yayınladı. ‘Bombalar Öldürmez Sevgiyi’
(2013) ve ‘Türkülerle Giden İlbey’
(2013) öykülerini topladığı eserler oldu. Maraş’a dâir ne varsa bir bohça
yapıp ‘Maraş Senin Nazın Var’
(2017) da şehrengiz tadında sundu okura. ‘Kurtlar
Köyünün Görkemlisi’ (2018) ise uzun bir hikâye veya kısa bir roman oldu.
Bu eserinde de yine Kahramanmaraş ve Kahramanmaraşlı anlatıldı her bir
satırında.
Politika
ile de ilgilendi. Kendisi ile yapılan bir söyleşide politika üzerine
düşüncelerini şu cümlelerle dillendirdi:
‘Politika
güzel insanların güzel yapması gereken bir eylemdir. Politikayı toplum adına,
toplum için yapmak gerekli. Şahsî veya menfi bir çıkar için değil, toplumun
faydası için yapıldığı zaman saygı kazanır. Bütün inançlarda da olduğu gibi
insanlık adına alkışlanacak bir şey!’
|
ACIMI PAYLAŞAMADIM
Fahrettin Mâsum Budak, 13,5 X 21 santim ölçülerinde 224
sayfalık eseriyle 1915 yılında yaşanan Türk-Ermeni ilişkilerinden kesitler
sunuyor. Kitap 4 bölümden oluşuyor. ‘Gamzeli
Yanağı Gül Açmıştı’ başlıklı birinci bölümdeki olaylar Kars’ın Kağızman
İlçesi’ne bağlı köylerde geçiyor. Ermeniler bâzı köyleri basmışlar, eli silah
tutan erkekleri cephede olan korumasız ailelere saldırmışlar, yaşlıları ve
çocukları öldürmüşler, orta yaşlı kadınlarla genç kızların ırzlarına geçtikten
sonra kol ve bacaklarını keserek kuyuya atmışlardı. Bu hâdiseler kurban
bayramında vuku buluyordu. Anne ve babaları önceki yıllarda Ermeniler
tarafından katledilen 14 yaşındaki Mehmet Ali ile 13 yaşındaki kız kardeşi
Kudret, Erhacı’daki halalarına sığınmak üzere koşarak köyden ayrılırlar.
Sığındıkları çadırda da iki kardeşi birbirinden ayırırlar. Acılarla devam eden
mâcêra yeni başlamıştır. Mehmet Ali, Kâzım Karabekir’in himâyesindeki yetim
çocuklar kampına gönderilir. Kendisine verilen vazifeleri canla başla yapmaya
çalışırken kız kardeşi Kudret’i de aramaktadır.
‘İşte Kurbanlığınız’ başlıklı ikinci
hikâyede; aynı köyde yaşayan ve çok yakın dost olan biri Müslüman Türk Özgede,
diğeri Ermeni Mıgırdıçyan’dır. Özgede, Mıgırdıçyan’ın çevresinden bir Ermeni
kızına âşık olur. Ortam onların evlenmesine müsâit değildir. Anne ve baba oğulları Özgede’yi bu sevdadan vazgeçirmeye
çalışırlar. Anne – baba çok katıdır. Özgede ise aklını bir türlü duygularının
önüne koyamamaktadır. Mâcerâ devam eder…
Üçüncü bölümün
başlığı: ‘Sara Gözlerine Benziyor’ Bu
bölümde de sâhipsiz ve korumasız Türklerle akıllarını batılılara, ruhlarını
Ruslara satmış Ermeni cânileri vardır.
‘Ağrı Canımdır Benim’ başlıklı dördüncü
bölümdeki olaylar yine Türklerle – Ermeniler arasında geçmektedir. Rusya, Ekim
Devrimi sebebiyle Birinci Dünyâ Savaşı’ndan çekilince Hınçak ve Taşnak Ermeni
cinâyet şebekeleri desteksiz kalmışlardı. Fırsat buldukça, düşmanlıklarının
gereğini yapmaktan geri durmuyorlardı. Ruslardan kalan silahları ve aldıkları
askerî eğitimleriyle pusu kurmak ve vur-kaç taktikleryle Türklere zarar vermeye
çalışıyorlardı. Başa çıkamasalar bile, ne zaman ne yapacakları bilinmediğinden
huzursuzluğa sebebiyet veriyorlardı. Türkler, tedbirli davranırlarken, ruhunu
Rusya’ya satmamış akl-ı selim sâhibi Ermeniler dağılan çete artıklarını
dizginlemeye çalışıyorlardı. Bu bölüm, Türklerin huzura kavuştukları müjdesiyle
sona eriyor.
BİLGEOĞUZ
YAYINLARI:
Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B
Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp
hattı: 0.553-129 86 86 E-posta: bilgekitap@gmail.com WEB: www.bilgeoguz.com
KARAMANLILAR
Karamanlılar kısaca;
Yunan harfleriyle Türkçe yazan, Türkçe’den başka bir dil bilmeyen Ortodoks
Hıristiyan Türklerdir. Lozan Anlaşması’na ek Ahali Mübâdelesi Sözleşmesi ile
Yunanistan’a gönderilmişlerdir. Köken itibariyle Hıristiyanlaşan Türkler mi,
Türkleşen Hıristiyanlar mı olduğu hakkında ileri sürülen tezler farklıdır.
Diğer bilgilerde de
boşluklar vardır. Meselâ: Türkçeyi resmî dil olarak bir fermanla tebliğ eden
Karamanoğlu Mehmed Bey’in Karamanoğulları Beyliği ile Karamanlıların ilişkisi
hakkında net bilgi yoktur. 1256-1474 yılları arasında hüküm süren
Karamanoğulları Beyliği, Klikya Ermeni Beyliği’nin toprakları üzerinde
kurulmuş, zamanla günümüzdeki Kayseri, Nevşehir, Tokat, Niğde, Konya ve Aksaray
bölgelerini fethederek genişlemiştir. Yunanistan’a gönderilen Karamanlılar da
bu bölgelerde dağınık olarak yaşıyorlardı. Karamanoğullarının halkı Oğuzların
Afşar boyuna mensup Türkmenlerdi. Selçuklulardan sonraki en güçlü en uzun ömürlü
beylik olan Karamanoğulları’nın dînî yapısı İslâm ile bütünleşmiştir. Bu bilgi;
Beylik topraklarındaki sanat değeri çok üstün, çok sayıda câmi, medrese, tekke,
zâviye, türbe, imâret gibi binaların varlığıyla temellendirilmektedir. Aynı
topraklarda yaşayan Karamanlıların Hıristiyan oluşu hakkındaki bilgiler de
yetersizdir.
Dr. Öğretim Üyesi Nilüfer Erdem, Sorularla Karamanlılar / Anadolu’lu Ortodoks Türkler isimli
eserinde, farklı ve yetersiz bilgilerin, incelemeler devam ettiğinde yeni
çalışmalarla netleşeceğini belirtiyor.
Târih Araştırmaları
Dizisi’nden yayınlanan 13,5 X 21 santim ölçülerinde 220 sayfalık eser Haziran
2021’de kitap raflarındaki yerini aldı. Eser, çok bilinmeyenli bir konu olan
Karamanlılar hakkında çok önemli ipuçları veriyor. Bulunacak yeni belgelerle,
benzer eserlerin yayını çoğaldıkça daha sağlıklı değerlendirmeler ortaya
çıkacaktır.
Dr. Nilüfer Erdem’in,
eserinde cevaplandırdığı sorulardan dikkat çeken örnekler:
-Karamanlılar hayatında Türk kültüründen
izler var mı?
-Karamanlılarda rastlanan Türkçe isimler.
-Yunan
hükümetinin Karamanlılar üzerindeki baskısı.
–Karamanlıların
yayınladığı Anadolu isimli gazete.
-Karamanlılar
ve Fener Rum Patrikhânesi.
-Karamanlılar ve mübâdele kararları.
-Karamanlılarda
ağıt yakma geleneği.
-Millî
Mücâde döneminde Karamanlıların Tutumu.
-Karamanlıların hayatında Anadolu’nun yeri ve mânâsı.
-Yunanistan’a
yerleştikten sonra Karamanlılar.
-Karamanlıların
Osmanlı yönetimi hakkındaki değerlendirmeleri.
-Karamanlılar
için Ortodoks Hıristiyanlığın mânâsı.
Bilim eğitimi, insana en başta, şüpheyi öğretir. En çok da
kendi fikirlerine, düşüncelerine karşı şüpheyi. Bilim insanı, bir sonuca
vardıktan sonra hemen o vardığı sonucu çürütmeye çalışır. Çünkü sonuç sağlam
değilse, o çürütmezse, bilim camiası çürütecektir. Çürütemezse yayımlar. Sonra
da meslektaşlarının çürütmesini bekler. Kaçıncı tekrarım bilmiyorum ama
Popper’in “bilim yanlışlayarak ilerler” formülünün kesin inançlısıyım. Kesin
inancım, bilimde kesin inanca yer bulunmadığıdır.
Bu tutum, kişiliğinizin bir parçası hâline geliyor. Belki
ondandır, birisi söylediğim bir söze “Hayır öyle değil!” dediği anda bütün
antenlerimle dinlemeye geçerim. Ve önce onun söylediğinin doğruluğunu
düşünürüm. Çürütene kadar. O kadar ki yöneticilik hayatımda iletmeye çalıştığım
bir mesajın, bu tutumumdan dolayı zaman zaman zayıfladığını hissettim. İletmek
istediğim mesajdan eminsem, kendimi ısrara zorlamaya başladım. Çünkü yetişme
tarzım, ısrardan önce yanlışımı araştırmamı emrediyordu.
Trollerden yanlış sadır olmaz
Zamane trolleri fikirlerinden o kadar emin ki!
Bir konuda fikir ayrılıkları mı var… Kendileri gibi
düşünmeyen haindir; hain değilse cahildir. Ama mutlaka saçmalıyordur.
Kendileri bir şey mi düşündü; hiç tereddüde mahal yoktur.
Akıllarından ilk geçen, bir de cemaatlerinin iddiaları gerçektir ve sadece
gerçektir. Araştırma falan gereksizdir. Tenkit edenler bir önceki maddeye
baksın.
Bunu siyasilerin tavırlarında görüyoruz. Edepsizliğin,
hakaretin, aşağılamanın, itibarsızlaştırmanın bini bir para. Bu yıllardır
böyle. Fakat beni asıl üzen siyasilerin hâli değil; onların tutumunun bir lekenin
yayılışı, bir virüsün nüfusu sarışı gibi hızla toplumu sarması.
Bu davranışın henüz sadece katı ideoloji mensuplarında
görüldüğü çağlarda, Mümtaz Turhan Hoca’nın bunları tasvir eden şu satırlarını
çok sevmiştim:
“[O] inandıklarını
hakikat, kırık dökük ve irtibatsız müşahedelerini de, realite sanmaktadır.
Onda ne ilim adamının müsamahası ne de hakikat karşısında teslim olmaya hazır
olma uysallığı vardır. Bu bakımdan, Türk münevveri ile onun cahil diye
damgaladığı halk arasında ilmî düşünüş ve zihniyet bakımından, büyük bir fark
yoktur. Çünkü her ikisi de peşin hükümleri, kanaatleri ve batıl itikatlarıyla,
yani inançları ile hareket etmektedir. Aradaki fark, sadece bu zihnî
muhtevaların mevzu ve nevilerindedir.” (Garplılaşmanın Neresindeyiz?, Altınordu
Yayınları, 2015, s. 99- ilk baskı 1961.)
Cart kaba kağat
Henüz kitle iletim araçlarının, hele hele kitle iletişim
araçlarının bulunmadığı dönemlerde, kesin inançlarını hakaretle karıştırıp
kusanlar, her gün karşınıza çıkmazdı. “İletim” kelimesiyle radyo, televizyon,
gazete gibi tek yönlü mesaj akışını, “iletişim” diye de bugünkü sosyal medyayı
ve karşılıklı tartışmaya izin veren diğer internet ortamlarını kastediyorum.
İşte bir zamanlar antiseptik engelinin sınırladığı mikrop gibi belli mecralara
sıkışan “cart” tavrı, bugün bütün zincirlerinden boşalmış, her yerde karşınıza
çıkıyor.
Hiç tereddüt etmeden, “Acaba ben yanılmış olabilir miyim?”
düşüncesini aklından geçirmeden ortaya atılıveren bu tiplerin, hareketlerine
“cart” ve felsefelerine “cartizm” diyorum. Bir zamanlar bunlara “caart kaba
kâğat” diye mukabele edilirdi. O zamanın edeplendirmeleri bile daha
sanatlıymış. (Kasten “kâğat” yazıyorum; öyle denirdi ve o ses anlama daha
uyumluydu.)
Cartizmin kökenleri
Cartizmin iki kaynağı var.
Birincisi; birinin söylediğine, yazıp çizdiğine cart diye
karşı çıkmanın etrafa verdiği mesaj; daha doğrusu cartistin verdiğini sandığı
mesaj: “Bakınız, ben bu kişiden daha bilgili ve daha akıllıyım! Nasıl cesaret
edip karşı çıkıyorum ve nasıl onu çürütüveriyorum!” Böylece hem etrafın
gözünde, ama en çok kendi gözünde boyu uzar, göğsü kabarır.
İkincisi; siyaset, ideoloji ve cemaat trollüğü. Kesin
inançlısı olduğu fikre karşı fikirleri hemen aşağılamak; o karşı görüşlüleri
itibarsızlaştırmak. Siyaset trollerinin bir kısmının inançla da pek ilgisi yok.
Memuriyetlerinin gereğini yapıyorlar zavallılar. Zavallı dediğime de bakmayın;
bir kısmının yüksek maaşlar ve daire, araba gibi ek imkânlarla gül gibi geçinip
gittiklerini biliyoruz. Diğerlerini benim troller arasından da kolaylıkla
teşhis edebilirsiniz. Bakın, ben “Türk”, “millet”, “kültür” falan yazdığımda
“Türk vatandaşları Türk değildir “, “Kültür milleti yapmaz.”, “Millet kültürü
yapmaz.”, “Milliyetçilik ırkçılıktır!” tepkisini gösterenler… Görev ihmali
olmasın diye atladıkları tek “Türk”, “kültür”, “millet” yazısı da yoktur. Belki
bu yazıyı atlarlar, “Biz öyle değiliz!” diyerek, ama pek sanmıyorum.
Şimdi oturup, “Acaba bu tespitlerim hatalı mı?” diye düşünme
zamanım.