13.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Haziran 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 397

İlm-i Hariciye

Lise (İHL) yıllarımda bir yakınımız vefat etmişti.
Rahmetlinin cenaze ve defin işlemlerinden sonra evinin önünde kısa bir dua
edilip ve taziye verilecek, ardından yakın çevresi taziye evinde okumalara ve
dualara devam edecek, diğerleri de kendi yaşamlarına dönecekti.

Merhumun evinin önüne geldik. Dua etmesini beklediğimiz hoca
efendi başladı konuşmaya. Konuşmaya diyorum çünkü anlattıkları nakil türünden
bilgiler, herhangi bir mukayese ya da muhakemeye dayanan şeyler değildi. Sadece
ölen kişinin sevenlerine kendini şirin göstermeye çalışmak için giriştiği bir
çabaydı.

Sözün sizde olmasının ve farklı yaş ve statülerden
insanların sizi -dikkatle değil- huşu ile dinlemesinin, hele de heybenizde
fazla bir şey yoksa çok ilginç bir büyüsü vardır. Öyle ki bir anda bir duygu
seline kapılıp adeta kendinizi merkeze koyduğunuz bir ayini yönetmeye
başlarsınız ve bitinceye kadar belki yaptıklarınızın farkına bile varmazsınız.

O anda önemli olan tek bir şey vardır. Konuşmacının sesinin
oluşturduğu “musiki” ve kalabalık psikolojisi ile toplulukta hızla yayılan
büyülenme hali. Anlam, ifadelerin birbiriyle uyumluluğu, argümanlar,
referanslar tamamen gereksiz ve değersiz bir hal alır.

Konuya dönelim. İmam efendi konuşmaya başlar başlamaz, bir
taraftan da sert sonbahar yağmuru bastırdı. Ama bizim imam konuşmasından ve
kendince anlatması gerektiğine inandığı şeyleri sonuna kadar anlatmaktan
vazgeçmedi. Konuşmasını bitirdi, ardından bir de dua etti, hepimiz yağmurda
sırılsıklam olduğumuz halde imanımız gereği of bile demeden Fatihalarımızı,
aminlerimizi bardaktan boşanırcasına üzerimize yağan rahmet damlalarına
karıştırdık.

Bütün bunlar yaşanırken dedem de oradaydı. O zamanlar
sanırım doksan yaşına merdiven dayamıştı. Diğer insanların neredeyse tamamı
anın büyüsüne kapılmışken, inanç ve ibadetlere olan düşkünlüğü ve samimiyeti konusunda
son derece emin olduğum dedemin birkaç defa sinirle “İlm-i hariciyesi olmayan
hocadan hayır gelmez.” dediğini duydum. Ya da bunu söylediğini yanındakilerden
duydum. Hatırlamıyorum. Bu sözün kelime anlamını bilmeme rağmen ne amaçla kullandığını
ona sorduğumda ondan çıkardığım dersi ise hiç unutamıyorum.

Kelimesi kelimesine hatırlamasam da anlattıklarından aldığım
ders şöyleydi:

“Oğlum, bir hoca, hafız-ı kurra olsa, bülbül gibi şakısa,
ilmi kitaplara sığmasa, eğer insanların halinden anlamazsa o hoca, hizmet
ettiğini zannettiği şeye zarar verir.

O gün o kalabalıkta çocuklar, yaşlılar, ayakta duramayacak
kadar hastalar vardı. Hoca yağmur başlayınca anlatacaklarını kısa kesip sadece
dinlemek isteyenlere içeride daha fazla şey anlatabilirdi. İnsanların sağlığını
düşünebilirdi. Bu onun sorumluluğundaydı. Ama o kalabalığı yakalamışken daha
çok konuşmak istedi. Belki de bu yüzden insanların bir kısmını hasta etti, bir
kısmını dinden imandan soğuttu.

Sen de bir gün imam olursan -onun hayali buydu- bunlara
dikkat et. Kul hakkına girme.”

Merhumun adı İrfan’dı. Sıradan bir ülkem insanıydı. Ama belki
de son yıllarda çokça duyduğumuz Anadolu insanının imanı, feraseti ve irfanını
temsil eden son insanlardan biriydi.

Ben öğretmen olmaya karar verdiğimde/olduğumda çok kızmıştı
ve bunu bana açıkça söylemişti.

Belki ifade edemedi ama onun hayali, beni ilm-i hariciyesi
olan bir imam olarak görmekti.

Şimdi anlıyorum.

Rahmet ve duayla…

Darbelerde Harbiyeli Olmak

0

Mehmet
Hâlistin Kukul 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 197 sayfalık eserine doğduğu
evden başlıyor. Ev, o tarihte Trabzon’un Vakfıkebir ilçesine bağlı nâhiye olan,
günümüzde ise ilçe statüsündeki Beşikdüzü’nün Vardalı Köyü’ndedir. Anadolu’nun
diğer bölgelerinde yaşayan okuyucu, Doğu Karadeniz’in coğrafyası ve târihî
hakkında efradını câmi, ağyarını mâni ölçüde, sosyal hayat hakkında ise
doyurucu olduğu kadar da ilgi çekici bilgilere sâhip oluyor. O, annesinin mısır
tânesinden değil, mısır somağı rendelenerek elde edilen malzemeden yapılan
çorba ile beslenmiştir. Akranları çarık giyerken, o cızlavet (Gislavet) marka
lâstik ayakkabı giymektedir. Tek lüksüdür.

Ortaokulun
üçüncü sınıfında iken Yurttaşlık Bilgisi ders kitabında Atatürk’ün ‘paşa’ kıyâfetli fotoğrafını görünce
Askerî Lisede okumayı kararlaştırır. Kaderinde Erzincan vardır. Babasının
vazifelendirdiği bir akrabası, mâcerâlı bir yolculuktan sonra O’nu Erzincan
Askerî Lisesi’ne teslim eder. Sınıf subayının sık sık söylediği ‘Evlâdım, bu yediğiniz yemekleri biz evimizde
yiyemiyoruz. Bunun kıymetini bilin ve çalışarak kendinize helâl ettirin

cümlesini, hayat boyu rehber edinmiştir.

Şiir yazmaya o
yıllarda başlar. 27 Mayıs 1960 askerî darbesi olmuştur. ‘İdâreye el koymak’ nedir diye düşünürken, bir yüzbaşının; ‘Bundan sonra her subayın bir arabası olacak
dediğini duyunca kafası karışırsa da üzerinde fazla durmaz. Çünkü hedefinde
yalnızca liseyi bitirip Kara Harp Okulu öğrencisi olmak vardır.   

1961 yılında
hedefine ulaşır. ‘Harbiyeli olmak,
disiplinli olmak demektir. Harbiyeli olmak, çalışmak demektir. Harbiyeli olmak
vatanı, milleti, bayrağı, dini, târihi bilmek ve sevmektir. Harbiyeli olmak
yardımsever olmaktır, insanlığa âşık olmaktır
.’ Yeni hedef subay olmaktır.
Şiir yazmaya devam eder. İlk Şiiri, ‘Harbiye’nin
Sesi Dergisi
’nde yayınlanır. Mes’ut ve bahtiyardır. Geleceğin subayı,
dikkatli bir gözlemcidir de… Harp Okuluna ziyârete gelen dönemin Başbakanı
İsmet İnönü ile Harp Okulu Komutanı Kurmay Albay Talat Aydemir ilişkisi
dikkatini çeker ve şöyle yazar:

‘Bizi iç avludaki
havuz başında içtima ettiler ve Talat Aydemir İnönü’yle aynı yürüyüş
hizasındaydı. Birkaç subayla birlikte önümüzden geçip bize hiçbir şey
söylemeden nizamiyeye doğru yürüdüler.

Burada dikkatimi
çeken çok önemli bir husus oldu. O anda bile, bunu sezdim fakat muhakemem
yetersizdi. Dedim ya, ‘aynı yürüyüş
hizasında’
diye… Düşününüz; Millî Mücadele’de komutanlık yapmış, paşa
rütbesine ulaşmış, Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı yapmış, yaşı oldukça ileri
bir safhada ve belki de bugün için en önemlisi fiilen Başbakan olan bir târihî
şahsiyet ile -ister teftiş diyelim, ister ziyaret- Kur. Albay rütbesindeki bir
okul komutanının yan yana yürümesi asla mâkul olamazdı. Kaldı ki Aydemir’in
elleri de arkasındaydı.

(Böyle bir durumda,
ben başbakan olsaydım ne yapardım?) Başbakanlık makamına geçer geçmez, hemen,
Genelkurmay Başkanı’nı arar, bu kişinin görevden alınmasını talep ederdim.

Böylece, Cumhuriyet
târihinin ilk başarısız darbesine teşebbüsün yolu aralandı. Burada önemli bir
nokta koyarak, teferruatını bilâhare örnekleri ve sebepleriyle ileride
açıklamak üzere bir hususa dikkat çekmek istiyorum:

Her kimden gelirse
gelsin, her kime yapılırsa yapılsın, başarılsın veya başarıl(a)masın her ihtilal,
isyan veya darbe denemesi mutlaka zayıf iktidarlara yapılır. Bu iktidarın gücü,
isterse halkoyu itibarıyla yüzde ellilerde, altmışlarda, yetmişlerde olsun, bu
böyledir!.. Zayıf iktidarlar hep bu kıskacın içindedirler!’ (s: 104)

Dikmen
Yürüyüşü:

Zaman zaman, eğitim
için Dikmen sırtlarına götürülürdük. Böyle bir eğitim gününde Dikmen sırtlarına
yürüyüş yaptık. Tabii ki bölük komutanımızın nezâretinde. Çıkarken dik yokuş
çıkıyorduk, zaten uygun adım gerekmezdi. Dönüşümüzde, iniş olduğu için daha
rahattık. Yorgun olmamıza rağmen daha şendik. Bahar günlerinden bir gündü.
Dönüşte, beş-on kişinin oturduğu küçük bir kahvehanenin önünden geçerken,
oturanların hepsi ayağa kalktı. Kimisi bastonuna dayanıyordu. Şapkalı olanlar,
şapkalarını çıkarıp bizi selamladılar. Nihat Yüzbaşı onları selâmladı ve biraz
ilerleyince bizi durdurdu. Belli ki içlenmiş, duygulanmıştı. Dokunaklı bir
sesle:

– Arkadaşlar, dedi,
milletimizi görüyor musunuz? Hepiniz onların çocukları, torunları yaşındasınız
ama onlar sizin önünüzde ayağa kalktılar. Türk milleti böyle asil bir
millettir!

Bu hâl, bütün
arkadaşlara olduğu gibi bana da çok tesir etmişti. (s: 126)

1963 yılı,
Mayıs ayında Harp Okulu ikinci sınıf öğrencisi olan yazar, 3 ay sonra rütbe
takıp şanlı Türk Ordusu’nun genç subayı olacağının heyecanı içerisindedir. ‘Meş’um’ denilebilecek gecedeki gelişmeleri
kitabından okuyalım:

‘20 Mayıs
Pazartesi’ni 21 Mayıs Salı’ya bağlayan gece… Saat 00.30 sıralarında okul
hoparlöründen yapılan bir anonsla uyandım:

-Harp Okulu Alayı
Alarm! Harp Okulu Alayı Alarm! Harp Okulu Alayı Alarm!

22 Şubat’ta da aynı
alarm verilmişti ama o, gündüzdü. Gece yarısı alarmla ilk şimdi
karşılaşıyorduk, hem de imtihan zamanında. Bu şaşkınlık içerisinde hangi
elbisemizi giyeceğimizde bile tereddüt ettik. Bazılarımız lacivert renkli ders
elbisesini, bazılarımız da hâkî renkli eğitim elbisesini giyiyordu. İmtihan
baskısını ve uyku hâlini üzerimizden atıp iç avluya havuz başına inerek
çarçabuk silahlarımızı kuşandık. Bu sırada -iç bahçede, havuz başında- birkaç
el silah sesi duydum. Bu, bir işaret miydi ve işaretse kimeydi? Bizlere bir
uyarı mıydı yoksa tesadüfi bir silah patlaması mıydı?

Resmî kıyafetli iki
emekli subay, Harbiye nizamiyesinden giriyor. Nöbetçi heyetine, ellerindeki
radyodan, önceden kayda alınmış Harbiye Marşı’nı dinleterek ‘İhtilal
yapıldığını ve Harbiyelilerin de ‘koruma görevlisi’ olarak şehre indirileceğini
söylüyorlar. Bu kadar basit!!!

Sonradan
açıklandığına göre, o sırada nizamiye nöbetinde sadece bir yedek subay
asteğmenin görevli bulunduğu ifade ediliyordu ki, böylece mesele kısa yoldan
hemencecik hallediliyor ve alarm verdiriliyordu.

Kimse ne yapacağını
bilmiyordu. Loş ışık altında büyük bir karmaşa vardı. Ortalıkta birileri
dolanıyordu ama kimdi bilemiyorduk. Zaman zaman koşuşmalar da oluyordu… Böyle
bir karmaşa içinde olabildiğince sıra olundu ve bölükler art arda nizamiyeye
doğru yürüdü.

Nizamiyeden
çıktıktan sonra, bizim 12. bölük kısa bir süre durdu ve bu sırada Bölük
Komutanımız Yzb. Nihat Şendoğan da başımızdaydı. Ancak; Yüzbaşı çok tereddütlü,
üzgün ve hatta sıkıntılı görünüyordu. Nizamiyeden çıkışta her iki tarafta da
Harbiye koruluğu yer alıyordu ve takriben beş-altı yüz metrelik, oldukça geniş
bir iniş yol vardı. Yüzbaşı, tam benim bulunduğum manganın önüne gelince ‘Kukul, arkadaşların tamam mı?’ dedi.
Bunu niçin söylediğini hâlâ anlamış değilim. Konuşma ihtiyacı duyuyor fakat
kime ne diyeceğini bilemiyordu. O da şaşkındı. Kanaatim öyleydi. Ancak, şundan
kesin olarak emindim ki, Nihat Yüzbaşı, bu harekete karşıydı ve çaresizdi.
Sadece bu kadar, ondan sonra Nihat Yüzbaşı’nın, nereye gittiğini bilemiyorum.

Bu sırada,
hadiseler çok sık değişiyordu. Tekrar yürüyüşe geçmiştik ki, nizamiyeden
çıkışta sol tarafımızda bir taksi durdu ve içinden resmî kıyafetiyle, albay
rütbesiyle Talat Aydemir çıktı. Şahsen, tarafımdan, vaziyet anlaşılmıştı. O
‘çengel atmalar’ hep bunun içindi! Aydemir, hiç kimseye bir şey söylemeden
nizamiyeden içeri girdi. Kimsenin de bir diyeceği yoktu. Zaten kimsenin ağzını
bıçak açmıyor, kimse ne yapacağını bilmiyordu.

Kim emir verdi bilmiyorum,
tekrar yürüyüşe geçtik. Çok yavaş bir şekilde, âdeta nazlana nazlana
yürünüyordu. İstikametimiz neresiydi? Ne yapacaktık? Hepsi meçhuldü… Çünkü
başımızda âmir olarak biri yoktu!.. Bizler, Kara Harp Okulu öğrencileri olarak
şehre, belirsizliğe; Aydemir ise, Kara Harp Okulu binasına yürüyordu. Bu
terslik niyeydi? Senelerdir berâber yaşadığımız ve şu anda birlikte yürüdüğümüz
arkadaşlar olarak birbirimize tek kelime bile edemiyorduk. Niçin? (s: 132-134)

Belirsizlik ve
karmaşa başladığı gibi devam eder. Genel Kurmay Başkanlığı binasının önünde, ‘Harbiyeli arkadaşlar, lütfen okulunuza
dönünüz. Aksi takdirde ateş açılacaktır
’ îkazı üzerine Kukul ve birkaç
arkadaşı, enterne edilen tankı siper ederler. Anons iki defa tekrar edilir ve
ateş başlar. Öyle bir ateş ki hedef belirlense, bırakınız öğrencileri, yerde
asfalt bile kalmazdı.

Aydemir, o
kadar tertipsiz bir tavır ve kibirli bir hâl ile teşebbüse geçmiştir ki, iki
sınıfı bulunan Harbiye’dekilerin binde birkaçının ancak bu işle alâkalandığını
bile anlayıp kavrayamamıştır.

Yazarın
değerlendirmesine göre sorumlu; ihbar edilmesine rağmen teşebbüsü önleyemeyen
değil, önlemeyen hükümet ve teşebbüsünü yönetemeyen Aydemirdir. O Aydemir ki,
kendisine bir öğrencinin öldüğü bildirildiğinde: ‘biz ihtilâl yapıyoruz. Çocuk oyuncağı değil’ diyerek karşılık
vermiştir. (s: 143)

Kendisiyle
yakından irtibatlı olan Harp Okulu öğrencilerine söylediği cümle de dikkat
çekicidir: ‘Siz şimdiden subaysınız ne
yapacağınızı bilirsiniz
!’ (s: 14)

Harp Okulu
öğrencilerinin muhakemesi sırasında Mamak Muhabere Okul Komutan olan bir Albay,
oğlunun savunmasını yaparken feryat ediyordu: ‘Benim rütbem albaydır. Emrimde yedi bin vatan evlâdı vardır ve hiçbirinin
burnu kanamadı. Hâdiseyi duyar duymaz hemen tedbir aldım ve kimsenin heyecana kapılarak
bu harekâta katılmasına imkân vermedim. Peki, buradakiler ne yaptılar?
Neredeydiler? Ben, oğlumu buraya subay olması için verdim, subay isterim
…’
(s: 159)

Bilindiği gibi
neticede Talât Aydemir ve Fethi Gürcan îdam edildi. Hâdise günü öğrenci olan 1459
Harbiyelinin okulla ilişkisi kesildi ve lise diplomalarını bağlı bulundukları
askerlik şubelerinden almaları bildirildi. Adâletsiz ve ‘keyfî’ denilecek bir kararla askerlikten uzaklaştırdıkları gençler
için bu emrin, ne kadar büyük mânevî çöküntülere sebebiyet vereceği
düşünülmemişti.

Sonraki
sayfalarda, subay olma ideali elinden alınmış yazarın; askerî disiplin, itâat
ve üstlerine olan saygısı sebebiyle vicahen soramadığı sorular ve haksızlığa
uğramış bir insanın şikâyetleri, askerlikle ilişiğinin kesilmiş olması sebebiyle
yaşadığı büyük ıstırabın feryatları var. (s: 164-172)

173-181.
sayfalarda, darbe teşebbüsü ve sonrasına dâir tahliller, 27 Mayıs 1960 ihtilâli
öncesinde Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in, Adnan Menderes’ten gelen istekle,
Cumhurbaşkanı, Başbakan, Meclis Başkanı ve Dışişleri Bakanı’nın bulunduğu
heyetin sorularına verdiği cevaplar ve tavsiyeler yer alıyor.

182-187.
sayfalarda ise Hâlistin Kukul; 27 Mayıs 1960 darbesi, 12 Mart 1971 Muhtırası,
12 Eylül 1980 darbesi, 28 Şubat 1997 ‘post-modern
denilen darbe ve 2002 yılındaki milletvekili genel seçimlerinin ve
neticelerinin ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerine vaki müdâhalelerin tahlillerini
yapıyor, isâbetli hükümlere varıyor. Kitabın özellikle bu bölümleri, candan
aziz vatanımızı, seçilmiş veya tâyin edilmiş kişiler olarak yönetecek,
sorumluluk üstlenecek kişiler tarafından; sayfa sayfa değil, cümle cümle olarak
da değil… kelime kelime ve tekrar tekrar okumaları gereken bilgilerle kitabı
değerli hâle getiriyor.

Bilinmelidir
ki vatan kurtarmak, devlet kurmak zordur. Günümüz şartları içerisinde
kurtarılan vatanı ve kurulan devleti korumak ve devam ettirmek daha da zordur. Okuyucu
anlayacaktır. Yazar eseri boyunca dikkatleri bu zorluğa çekiyor ve aşmak için
neler yapılması gerektiğini anlatıyor.

***

Keçecizâde
Fuad Paşa 1814-1868 yılları arasında yaşamış, 1863-1866 yıllarında Sadrazamlık
yapmış devlet adamıdır. Yabancı devlet elçilerinin bulunduğu bir toplantıdaki
sohbet sırasında kendisine sorarlar: ‘Size
göre çağımızdaki en güçlü kudretli devlet hangisidir
?’ Fuad Paşa,
mütebessim bir çehre ile cevap verir: ‘Elbette
Osmanlı Devleti’dir
.’ Bilinmektedir ki Osmanlı Devleti, sonun başlangıç
dönemindedir. ‘Nasıl olur’ diye ek
soru gelince, Paşa, tebessümünü daha belirgin hâle getirerek taşı gediğine
yerleştirir: ‘300 yıldır siz dışardan biz
içerden uğraştığımız halde yıkılmadı. Böylesine güçlü devlet var mı
?’

Her milletin
bir hâin kontenjanı vardır. Biz Türk milletinden de hâinler çıkmıştır. Çıkmaya
devam edecektir. Hedefimimiz sayılarını azaltmaktır. Bu iş nasıl olacak? Hâlistin
Kukul Beyefendi’nin yaptığı gibi; hâinleri teşhir etmek ve âkıbetlerinin
hâfızalarda yer etmesini sağlamak, düşünülecek yollardan biridir. Asıl çözüm
ise eğitimdir. Eğitim yoluyla insanlarımıza genç yaşta vatan ve millet
sevgisinin imandan geldiği gerçeğini, akıllara ve gönüllere şuur olarak
yerleştirmek…

***

Müsâdenizle
değerli okuyucularım; meseleyi, adı geçmişken Fuad Paşanın bir küçük hikâyesi
ile tatlıya bağlayayım.

Napolyon
Bonapart konser salonuna girdiğinde herkes ayağa kalkar. Fuad Paşa
oturmaktadır. Bonapart haber gönderir: ‘Kendisini
Kanûnî Sultan Süleyman Han’ın elçisi mi zannediyor da kalkmıyor
?’ Paşa,
oturduğu yerden soruyu nakleden görevliye cevap verir: ‘Haşmetmeap Hazretlerine saygılarımla birlikte iletiniz: Bahsettiği Cennetmekân
Sultanımızın elçisi olsaydım
zât-ı
âlileri, benim bulunduğum salona,  iznim
olmadan giremezlerdi
.’

PANKUŞ
YAYINLARI

Yukarı Bahçelievler Mahallesi, 65. Sokak
Nu: 10/4 Çankaya, Ankara Telefon: 0.312-222 98 87

e-posta: iletişim@pankusyayinlari.com  //  www.pankusyayinlari.com 

 

MEHMET HÂLİSTİN
KUKUL (Em. Öğretim Görevlisi- Şâir ve Yazar)

 

01
Ocak 1943 târihinde T(ı)rabzon’un Beşikdüzü ilçesinde doğdu. İlk ve ortaokulu
orada okudu. 1961 yılında Erzincan Askerî Lisesi’ni bitirerek aynı yıl Kara
Harp Okulu’na girdi. 21 Mayıs 1963 hâdiseleri sebebiyle oradan ayrıldı.
Sonra, Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi F(ı)ransız Dili ve
Edebiyâtı Bölümü’ne girdi ve fakülteden 1967’de mezun oldu. Kısa bir süre
liselerde öğretmenlik yaptıktan sonra, Ocak 1972’den îtibâren Diyarbakır ve
Samsun Eğitim Enstitüleri’nde ve bilâhare Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi
Eğitim Fakültesi’nde Öğretim Görevlisi olarak çalıştı.

 

İlk
şiirini, 1961 yılında ‘Harbiye’nin Sesi’ dergisinde yayınladı. Bunu takiben:
Türk Edebiyatı, Defne, Çağrı, Hisar, Millî Kültür, Erciyes, Töre, Sur,
Ülkemiz, Zafer, Kültür ve Sanat, Güneysu, Çaba, Türk Yurdu, Seviye, Karınca,
Bizim Ece, Bizim Külliye, Boğaziçi, Toker, Yeniden Diriliş, Öncüler, Uzun
Sokak, Çınar Gençlik, Türkiye Çocuk, Sarmaşık Kültür, Somuncu Baba, Toşayad
Kümbet, Türkmence, Aydın Efesi, Edebice dergileri; Bab-ı Âli’de Sabah,
Tercüman, Ortadoğu, Türkiye, Hergün, Millet, Zaman, Yeni Düşünce, Büyük
Kurultay, Millet, Türkeli, Gündüz gazeteleri; wwkapsamhaber.com ve
samsunhabertv yaygınağ (internet) sitelerinde şiirleri, hikâyeleri ve
makaleleri yayınlandı/yayınlanmaktadır.

 

Edebiyât ödülleri: Ülkemiz Dergisi
şiir yarışması birinciliği (1968); Töre Dergisi şiir yarışması 2. Teşvik
ödülü (1984); Tercüman Gazetesi şiir yarışması 3. Mansiyonu (1985); Türkiye
Millî Kültür Vakfı Çocuklar İçin Şiir Yarışması 2. Mansiyonu (1987); Türk
Edebiyâtı Vakfı Mehmet Âkif Şiir Tahlilleri Yarışması (Üniversite Öğretim
Üyeleri G(u)rubunda) birinciliği (1987); Eskişehir Valiliği Yûnus Emre şiir
yarışması 3. Lüğü (1992); Ortadoğu Gazetesi şiir yarışması 3. Lüğü (1992);
Türkiye Millî Kültür Vakfı şiir yarışması 2.liği (1994).

 

Yayınlanmış
Eserleri:

Şiir dalında: Türk’ün Ayak
Sesleri (1974); Sonsuzluk Merdiveni (1987); Şiirlerle Nasreddin Hoca
Fıkraları (1989-1990-1999-2006-2014-2016); Uyanmak Zamanı (2017)

Resimli Nasreddin
Hoca Çocuk Şiirleri Kitapları:
Parayı Veren Düdüğü Çalar (1998); Ye
Kürküm Ye (1998); Buyurun Cenaze Namazına (1998); Ya Tutarsa (1998); Biraz Da
Biz Ölelim, (1998); Kuyudan Çıkardım Ya (2006); Hırsızın Hiç mi Suçu Yok
(2006); İçinde Ben de Vardım (2006 ); Hepsinin Tadı Aynı ( 2006); Yorgan
Gitti Kavga Bitti (2006), Ayçiçekle Nurdede (1989)

Manzûm Destanları: Kıbrıs Destanı
(1975 – 1988); Dağıstanlı Arslan Şeyh Şâmil Destanı 1992-1995-1997); Kanije
Destanı (1992-1997)

Tiyatro dalında: Gelincikler
Narindir (1986); Havada Bulut Yok (1986 )

Hikâye dalında: Zincirli Tepe
(1985); Sevgi Çemberi (1991); Yarınlar Daha Güzel (1998)

İnceleme dalında: Şeyh Şâmil ve
Çeçenistan (2002); Mevlâna Eşiğinde (2007); Çilenin Sultanı (2013)

Mektup dalında: Post-Nişîn’e
Mektuplar (2004 ).

Hâtıra dalında: Darbelerde
Harbiyeli Olmak (2021)

 

Binin
üzerinde makale ve denemesi bulunan M. Hâlistin Kukul hakkında, hazırlanmış
dört lisans tezi de mevcuttur. Hâlen, yurdumuzun tanınmış edebiyât ve fikir
dergilerinde şiir ve makaleleri yayınlanmaktadır.

 

Kukul’un
iki çocuğu ve üç torunu vardır. 1997 yılında, Ondokuz Mayıs Üniversitesi
Eğitim Fakültesi Öğretim Görevlisi olarak emekli olmuştur.

 

Sedat- Sadat- Damat

Suç örgütü lideri Sedat Peker nerede? İlk videolarında Birleşik Arap Emirlikleri’nde (Dubai’de) olduğunu
söyleyen Sedat Peker son iki videoda farklı mekanlardan yayın yaptı. Bizzat CB
Erdoğan ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu yakalanıp getirileceğini söylediği
halde 8’nci videosunu da yayımladı.

 

Hakkında yakalama emri
çıkarılan ve kırmızı bülten çıkarılması için İnterpol’e başvurulan birinin
nerede olduğunun merak edilmesi normal.

 

Fakat halkımızın cevabını
bulamadığı başka bir soru daha var:

 

Damat Berat Nerede?

 

Nerede olduğu merak edilen Damat
bu ülkenin Eski Maliye ve Hazine Bakanı. Daha
önce de Enerji Bakanıydı. Döneminde
ülkenin en yetkili ikinci adamı olarak biliniyordu.

 

Eski Bakan 8 Kasım 2020’de Instagram üzerinden bildirdiği
istifadan sonra hiç ortalıkta görünmedi.
Hiçbir basın mensubu kendisiyle görüşemedi.

 

Hatta sağlığından endişe
edenler bile oldu. 7 Mayıs 2021’de Çamlıca Camisinde çekildiği bildirilen
maskeli bir fotoğrafı ile bu endişeler giderilmeye çalışıldı. Bu defa da “acaba
O muydu? O olsa korumaları olurdu” gibi yorumlara yol açtı.

 

“Şanla, şerefle” bir ülkenin
en kritik makamlarında görev yapmış biri niye ortalıkta görülmez? Adeta bir
kanun kaçağı gibi neden “sırra kadem basar?”

 

Eski Bakan, hakkında
soruşturma açılmış bir şüpheli veya kanunen yakalama emri çıkarılmış biri
değil.

 

Kanun kaçağı “Reis Sedat” bile
yüksek bir özgüven içerisinde halkımıza mesaj vermeye çalışıyor. Peki, “Damat
Berat” görev alanı ile alakalı son derece
kritik tartışmalar yapılırken, neden kamuoyunu aydınlatma görevini yapmıyor?

 

Nerede olduğunu bilmediğimiz suç
örgütü lideri Sedat da olmasa, “Damat
nerede?” sorusuna cevap veren kimse
olmayacaktı.

 

Sedat Peker bu sorunun cevabı
olarak “Damat Berat Murat Sancak’ın Beylikdüzü’ndeki evinde” diye bir açıklama yaptı.

 

Murat Sancak, Ethem
Sancak’ın kuzeni imiş. Ethem Sancak kim?
CB Erdoğan’a olan sevgisini “Şems ile Mevlâna
gibi” diye izah eden, “Arap asıllı bir iş adamı.” Savunma sanayiinde ve
Katar’la ilgili projelerde kritik bir isim.

 

Bana bu satırları yazdıran
şey, Murat Sancak’ın, Sedat Peker’in iddiasına verdiği cevapta, kullandığı şu cümle:

 

“Berat Albayrak’ın saklanmaya
ihtiyaç duyacak bir durumu yok.  Evime hiçbir zaman gelmedi.”

 

Murat Sancak “saklanma” tabirini kullanmış. İşte ben de tam bunu söylemek
istiyorum. Bir Eski Bakan niye saklansın ki?

 

Berat Albayrak çıkıp basın önünde konuşmalı.

 

Keşke “128 Milyar dolar
nerede?” sorusuna cevap vermek için çıkmış
olsaydı.

 

Ama şimdi önünde yeni bir
fırsat var. Bakalım, Sedat Peker’in mesajlarına yeni dâhil ettiği, zaman zaman
çeşitli mecralarda dile getirilen iddialara cevap verecek mi?

 

Eski Enerji Bakanı olarak, Barzani
Devleti
ve PKK/PYD hakimiyetindeki bölgelerden çıkarılan petrolün İsrail’e ve
başka ülkelere taşınmasına dair en doğru
bilgilere vakıf olduğundan eminiz.

 

Bu taşıma işini yapanlar
kimlerdir? Türk vatandaşları ise Türkiye’nin bu işten geliri olmakta mıdır? Kendisinin
bu işlerde dahli var mıdır? Peker’in “İsrail’in malını taşımayı bırakın”
sözünün muhatabı kimdir?

Dilerim Berat Albayrak bu konular
hakkındaki bilgilerini kamuoyuyla paylaşır.

****************************

Devletin Sedat ve Sadat ile Operasyonları

 

Sedat Peker’in 8’nci
videosunda Suriye’ye gönderilen silah ve mühimmat iddiası Türkiye’yi uluslararası alanda sıkıntıya
sokabilecek hususlar barındırıyor.

 

“Sedat Peker yardım konvoyu
adıyla Bayır Bucak Türkmenlerine ve diğer Türklere tırlar dolusu kıyafetler,
telsizler, çelik yelekler ve yüklü miktarda Mitsubishi araçlar gönderilmesini
planladık. Ancak son anda SADAT’ın içindeki
bir ekibin organize ettiği diğer
araçlar ilave edildi. İçinde silah bulunan bu araçların, Türkmenlere
değil, El Nusra militanlarına teslim edildiğini sonradan öğrendim.”

 

El Nusra o zaman Türkiye
tarafından da terör örgütü kabul edilen
silahlı cihatçı bir Selefi örgüt.

 

SADAT kendisini “savunma
alanında danışmanlık ve askeri eğitim veren şirket” olarak
tanımlıyor. Kurucusu Emekli
Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi Genelkurmay Özel
Harp Dairesi ve KKTC Sivil Savunma Teşkilat Başkanlığı’nda yaklaşık 30 yıl
görev yapmış.

 

SADAT’ın 15 Temmuz darbe
teşebbüsünde etkili olduğu ve Libya’da Hafter’e karşı savaşan güçlere destek
verdiği iddia ediliyor.

 

Muhalefet kanadından “SADAT’ın
bazı şehirlerde silahlı eğitim kampları
olduğu, bunların seçim döneminde rol alacakları, istenmeyen bir sonuç çıkması halinde karışıklık yaratacakları” şeklinde uyarılar olmuştu.

 

Basında da “SADAT’ın, Cumhurbaşkanının özel ordusu, muhafız gücü olduğuna;
suikast ve gayri nizami harp dersi verdiğine”
ilişkin haberler yer almıştı. 

 

Tanrıverdi, Cumhurbaşkanlığı
Başdanışmanlığı yaptığı sırada, bir toplantıda “Mehdi gelecek. Ortamı
buna göre hazırlamalıyız” demişti. Tepkiler
üzerine Başdanışmanlıktan ayrılmak zorunda kalmıştı.

 

Bazılarının “meczup” diye hafife aldığı Tanrıverdi aslında çok etkili
biriymiş. “15 Temmuz sonrasında TSK ve askeri okulların yeniden
yapılandırılmasının kendisinin yönlendirmeleri doğrultusunda gerçekleştiğini” gururla anlatmış. Videoları internet ortamında
duruyor. Bugüne kadar bir yalanlama yapılmadı.

 

Böylesi bir adamı ve kurduğu
teşkilatı Sedat Peker olmasa konuşmuyor olacaktık.

Keşke demokrasinin kendi
dinamikleri içinde böyle netameli konuları konuşup, çözüm üretebilseydik.

Tahakküm ve Saygınlık- İki Tarzı Riyaset

Mafya işlerinin, parti içi ve dışı
demokrasinin bol bol tartışıldığı şu günlerde insan toplumlarındaki hiyerarşi
biçimlerine bir göz atalım; zamanıdır. Bu zor okunan bir yazı olacak. Onun için
koltuk kemerlerinizi bağlayınız.

 

Cuma günkü yazımda antropolog Joseph
Henrich’in kitaplarının fiyatlarından bahsetmiştim. Şimdi anlatacaklarım onun,
Başarımızın Sırrı– Kültür İnsanın Evriminde Nasıl Sürücü Güçtür kitabından.
Kitabın İngilizce adı, The Secret of Our Success- How Culture is Driving Human
Evolution. 2016 tarihli. Maalesef henüz Türkçesi yok.

 

Yazar, sayfalar boyunca şunu gösteriyor;
ispat ediyor: İnsan, içinde yaşadığı topluluğun nesilden nesile geçen
bilgisiyle, o bilginin üst üste konulmasıyla hayatta kalmış, doğaya hâkim
olmuş, kendinden daha çevik ve daha yırtıcılara galebe çalmış. Evrim işte bu
mekanizmanın alt yapısını sağlamış. Anne babanın ve diğer büyüklerin gözlenip
marifetlerinin taklit edilmesi, zihinde tutulması ve böylelikle de korunup yüz
binlerce yıl içinde nesilden nesile naklini mümkün kılan alt yapıyı. “Beyin
böyle büyüdü, insan böyle insan oldu.” diyor yazar. Bu taklit- koruma- nakil
mekanizmasına uyabilenler, onun icaplarını yerine getirmeyi becerebilenler
rakiplerine göre avantaj sağlamış, onların nesilleri çoğalmış. Kime göre? Küçük
beyinli, iri pazılı ve keskin dişlilere göre.

 

İki cins “önder”

Kitabın bir yerinde, insan topluluğunun
büyüklere, önderlere yönelişine dair araştırmalar anlatılıyor. Bunlar yüz bin
yıl önce de doğru, bugün de doğru… İnsan iki tip önder davranışına yönelebiliyor:
Yazar, bu önder davranışları için “dominance” ve “prestige” etiketlerini
kullanmış. Ben, tahakküm ve saygınlık diyeceğim. İkinciye, yani prestije,
itibar da denilebilir; fakat itibar bizde gösterişle karıştırılıyor; birçok
kavram gibi itibar da itibarsızlaştı. Dostum Rubil Gökdemir de bir yazısında
benzer bir sınıflandırma yapmış, “lider” ve “genel başkan” tiplemesini
kullanmıştı. (https://bit.ly/3wwn4Ks )

 

Tahakküm, astığı astık, dediği dedik
liderlik. Bu bir mafya şefi, bir parti lideri, hatta bazen bir dinî lider
olabilir. Bizde yoktur tabi. Sözüm meclisten dışarı. Saygın denilen ise,
bilgeliğinden, geçmişteki eserlerinden, başarılarından dolayı dikkatle dinlenen
önder tipi.

 

 

 

Tahakküm edenin takipçileri, ondan
korktukları için, belki bana da menfaat sağlar diye izliyorlar. Saygın önderi,
ondan öğrenmek için, başarılarını taklit edebilmek için dinliyorlar.

 

Henrich, her iki önderin ve onların
tabilerinin davranışlarının, vücut dillerinin listesini yapmış ve bir tabloya
koymuş. Ben tablo yapmayacağım. Aşağıda, önce tahakküm, sonra saygınlık tipini,
aralarına X koyup madde madde vereceğim.

 

Astların bağlanma sebebi: Korku ve tehdit. X
Gerçek ikna ve fikir mutabakatı.

 

Alt statüdekilerin taklit mekanizması: Sadece
lideri tatmine bağlı taklit. X Tercihli; otomatik- şuuraltından taklit.

 

 

 İzleme:
Üstü izlerken, göz temasından kaçınma. X Dikkatle üste bakma, gözünü ayırmama,
dinleme.

 

Önderin sosyo-linguistik davranışları:
Sahneye hâkim çabası. Mütecaviz. Kullandığı kelimelerle korkutma. Alaylı mizah
ve tenkit. X Sahne öndere sunulur. Kendini de tenkit eden alçak gönüllü
latifeler yapar.

 

Alt statünün taklit davranışı: Taklitte bir
eğilim yok. X Saygın taklit edilir.

 

Yakın mesafede astların durumu: Üstlerde pek
yaklaşmama, rastgele saldırganlığa hedef olmamak için belli bir mesafenin
korunması X Üstlere yaklaşma; arayı açmamaya gayret.

 

Önderlerin vücut dili: Geniş vücut
konumlandırma. (Kovboy filmlerindeki silahşörlerin kollarını kabartıp salına
salına yürümelerini hatırlayınız.) X Tahakkümdekine benzer fakat davranışların
dozu, şiddeti azaltılmış, indirgenmiştir.

 

Takipçilerin vücut dili: Küçülmeğe çalışan
vücut konumlandırması. Omuzlar çökük. Lidere doğrudan bakılmaz. X Saygına dikkat,
açık vücut konumlandırma.

 

Astlardaki hisler: Korku, utanç, korkuya
dayanan saygı. X Hayranlık, huşu, hayranlığa dayanan saygı.

 

 

 Üstlerin
hisleri: Büyüklenmeye dayanan gurur, kibir X Gerçek gurur, terbiye edilmiş
kibir.

 

 

 

Üstlerin toplumdaki davranışları: Mütecaviz,
böbürlenen, egosantrik. X Sosyal, cömert, işbirliğine yatkın.

 

Konuyu bitirmeden önce kendi notlarımı da
ekleyeyim. Tahakküm liderinde, önemli olan fikir veya sevgi değil, kendisine
tâbi olunmasıdır. Onun için bugün bir fikri, yarın bambaşka bir fikri
savunabilir. Muhaliflerine fikirlerinden dolayı değil, kendisine tabi
olmadıklarından dolayı düşmandır. Fikri zıt da olsa boyun eğeni kabullenir,
fikri aynı da olsa muhalifi reddeder. Saygın tipi fikre, sevgiye dayanır. Onun
için fikirlerinin tutarlı olması, davranışlarının fikirlerini nakzetmemesi
gerekir. Zavallı saygın, bugün ak dediğine yarın kara diyebilme hürriyetinden
mahrumdur.

 

Görüleceği gibi, çok şükür, bizde böyle
tipler yok. Yine de Musa Çakmakçı’nın LinkedIn sayfasının başına aldığı, Albert
Camus hükmüyle bitireyim: Hiçbir şey, korkuya dayanan saygı kadar iğrenç
değildir.(https://millidusunce.com/tahakkum-ve-sayginlik-iki-tarzi-riyaset/)

İstanbul’un Fethinin 568. Yılı Hepimize Kutlu Olsun

0

“Fatih’in devrinde yaşasaydım reyimi (oyumu)
tereddütsüz ona verir ve onu reisicumhur (cumhurbaşkanı) seçerdim” Mustafa Kemal
Atatürk

Atatürk ve Fatih

Bir gün İstanbul’un fethinden
konuşulurken söz Fatih Sultan Mehmet’e geldi.

Atatürk ortaya şöyle bir sual attı:
“Tarih acaba benim mi yoksa İkinci Mehmet’in mi yaptığımız işleri daha mühim
bulacaktır”.  Bulunanların neredeyse hepsi: “Siz!..” dediler. “Niçin?” dedi. 

Sual sırası
kendine gelenler, “Atatürk’ün Fatih’ten çok büyük olduğunu kanıtlamak için”
akla hayale gelmeyecek deliller toplamaya ve Atatürk’e övgüler dizme konusunda
adeta birbiriyle yarışmaya başlarlar.

 

Hatta bazıları: “Sizin yanınızda Fatih kim olurmuş?” diyecek kadar
ileri gidenler vardı.

Fakat ne söylenirse
söylensin verilen cevapların Atayı hiç tatmin etmediğini anlamak güç olmuyordu.
 

 

Nihayet söz orada bulunanların en
gencine geldi, bu zat:
  “Efendim!” dedi “tarih bir sınav salonuna
benzer, karşısına gelenlere birtakım hususi meseleler verir. Neticede verdiği problemleri
çözüşüne ve bundaki yeteneğine göre bir numara verir.

 

Aşağı
yukarı tarihin sınavına çıkanların hepsi ayrı şartlar içinde ayrı meseleler
karşısında kalmışlardır. Bunları en iyi halledenler de tereddütsüz on numara
almışlardır.
Zannımca,
tarihin adamı olan şahsiyetlerin karşısında kaldıkları hadiseleri birbirleri
ile mukayese etmekle hükümlere varmak kabil değildir.
 

 

Fatih karşısına çıkan problemleri en iyi şekilde hallederek on numara
almıştır. Siz de önünüze çıkan meseleleri halletmiş ve on numarayı kazanmış bir
tarih büyüğüsünüz.”

Atatürk bu
sözleri büyük bir dikkatle dinledi ve neticede: “Bravo!” dedi.

Sonra biraz
evvel Fatih’i küçümseyen zata dönerek:

 

 “Sen halt etmişsin!” dedi. Ben
Fatih’ten büyük olabilir miyim?  

 

Çok kereler Fatih’in karşılaştığı meseleleri düşündüğüm zaman ben de
aynı hal çarelerine varmışımdır. Yalnız, Fatih, benim karşısında kaldığım hadiseleri
nasıl hallederdi? Bunu çok merak ederim.. İkinci Mehmet büyük adamdır büyük…”

 

Atatürk,
biraz uzaklara dalıp düşündükten sonra “Tarihimize nasıl bakmalı?” sorusuna
cevap verircesine şunları söylemiştir:

 

 “İmkân olsa da her Türk ailesinin tarihi
tespit edilebilse, asırlar içinde her ailenin bir, iki, üç büyük adam verdiği
tespit edilebilir.

 

Mesela Timur soyundan Hasan Baykara, Osmanoğulları’ndan Fatih, Yavuz,
hatta Dördüncü Murat, Selçukoğulları’ndan Ertuğrul, Kılıç Arslan filan o
dönemin tarih telakkileri ile hatıraları bizlere kadar erişmiş Türklerdir. Yalnız
şunu da unutmamalıdır ki, hiçbir adamın memleketine hizmet etmiş olmasına
karşılık, sülalesini bir memleketin başına sarmağa da hakkı yoktur.

 

Onun içindir ki Türk’ün tabiatında beyzadelik ananesi yerleşememiştir.
Türk, Türk olduğu için asildir. Bu Anadolu’nun en ücra köşesindeki Mehmetçik,
vaktiyle dünyanın yarısını titretmiş bir sınır beyinin nesli olabilir. Amma
bundan dolayı hiçbir iddiası yoktur. Çoğumuz büyük babamızın babasını
hatırlamayız. Bütün soy gururumuzu Türk olmanın içinde buluruz. İşte onun
içindir ki cumhuriyet Türk’ün en tabii idare şeklidir.

 

Amma ben Fatih’in devrinde yaşasaydım memnuniyetle reyimi (oyumu)
tereddütsüz ona verir ve onu reisicumhur (cumhurbaşkanı) seçerdim”

 

 Kaynak:
       

1. Ahmet Halit Yaşaroğlu, Atatürk’ün Bilinmeyen
Hatıraları, 
Nakleden: Münir Hayri
Egeli,
1954, Yenilik Basımevi, İstanbul,
s.57- 58.

2. Hilmi
Özden, Ankaralı Arabacı İsmail, İstanbul, Çoban Yayınları, 2017, 1.Kitap,
s.123.

27 Mayıs 1960 Darbesi Sonrasındaki Yassıada Duruşmaları Hakkında, Doç. Dr. Nasrullah Uzman ile Konuştuk.

(Üçüncü ve Son Bölüm)

 

Oğuz
Çetinoğlu:
27 Mayıs 1960 askerî darbesi sonunda Millî Birlik Komitesi
(MBK), Demokrat Parti (DP) mensuplarının yargılanmasına karar verdi. Bu
noktadan devam edebilir miyiz?

Doç.
Dr. Nasrullah Uzman:

DP’lilerin yargılanacakları yer olarak Marmara
Denizi’nde,
Burgaz Adası’nın 2,5 mil batısında 47 metre yüksekliğinde, 180 metre
genişliğinde ve 280 metre uzunluğundaki Yassıada seçildi. Yassıada, 1947
yılında Hidiv İsmail Paşa’nın mirasçılarından satın alınmış ve Deniz Topçu ve
Hareket Sınıf Okulları Eğitim Tesisi olarak hizmete sunulmuştu. Yassıada’nın
modern askerî tesislere kavuşturulması ise DP döneminde Deniz Kuvvetleri
Komutanı Oramiral Sadık Altıncan’ın çabaları ile gerçekleşti. Emekli olduktan
sonra DP’den milletvekili seçilen Sadık Altıncan, ne hazindir ki 27 Mayıs’tan
sonra diğer DP’lilerle birlikte Yassıada’da yargılananlar arasında yer aldı.
Üstelik kendisinin armağan ettiği bir tüfeğin sergilendiği vitrinin hemen
yanındaki odaya hapsedildi.

Darbeden
sonra Ankara’da Harp Okulu’nda, İstanbul’da ise Davutpaşa Kışlası’nda tutulan DP’liler,
sıkı güvenlik önlemleri altında Yassıada’ya sevk edildi.DP’lilerin Yassıada’ya
sevk işlemleri darbeden 2 gün sonra başladı ve yaklaşık 20 gün içerisinde
tamamlandı.
18
Haziran 1960 tarihi itibariyle DP’li milletvekili ve bakanlar Yassıada’ya sevk
edildi.

Harp
Okulu’ndaki
DP’liler
Yassıada’ya götürülmek üzere Etimesgut havaalanından nakliye uçaklarına
bindirildi ve
Yeşilköy Havaalanına getirildi. Buradan da
Yeşilyurt’taki iskeleye getirildi ve vapurla Yassıada’ya sevk edildi. Birçok
DP’li, Harp Okulu’nun kapısından çıktıkları andan Yassıada’ya getirilene kadar
şiddet ve
hakarete maruz kaldı.
Adnan Menderes ve Celal Bayar ise diğerlerinden ayrı
olarak farklı uçaklarla Yeşilköy Havaalanına getirildi. Herhangi bir kötü
muameleye de maruz bırakılmadı.

Çetinoğlu: Kaç kişi vardı?

Doç. Dr. Uzman:27 Mayıs’tan
hemen sonra Ankara ve İstanbul’da gözaltına alınıp Yassıada’ya nakledilen DP’li
sayısı 592’ydi. Bunlar arasında Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakanlar, DP’li
milletvekilleri, Genelkurmay Başkanı, Hava ve Deniz Kuvvetleri Komutanları,
valiler ve yüksek bürokratlar vardı. Sonradan bazı polis şefleri ve
yolsuzluklara adı karışan bir kısım işadamı da Yassıada’ya sevk edilecekti.
Bütün DP milletvekilleri gözaltına alındı. Ancak DP listesinden bağımsız
milletvekili seçilen Milli Mücadele kahramanı Ali Fuat Cebesoy’a dokunulmadı.
Gözaltına alınanlar arasında DP’li 7 kadın milletvekili de vardı. DP’liler
Yassıada’da üç gruba ayrıldı ve özel bölmelere yerleştirildi. Buna göre Celal
Bayar ve Adnan Menderes, pencereleri demirli özel odalara yerleştirildi ve başlarına
muhafız olarak birer subay dikildi. Subayların, sanıklarla konuşmaları
yasaklandı ve odalarına dinleme cihazları yerleştirildi. Her ikisi de
arkadaşlarından tecrit edildi. İkinci grubu güney bölgedeki binalara
yerleştirilen eski bakanlar ve DP Tahkikat Encümeni üyesi milletvekilleri
oluşturdu. Üçüncü grubu oluşturan milletvekilleri ve diğer tutuklular ise
topluca koğuşta tutuldu.

Çetinoğlu: Disiplin adına
neler yapılıyordu?

Doç. Dr. Uzman: Yassıada’da
tutuklu bulunan DP’liler sabah saat 07.00’de kalkıyorlar ve kahvaltılarını saat
07.30-08.00 arasında yapıyorlardı. Demokrat Partililer kahvaltıya, yemek
yedikleri barakalara, havalandırmaya veya mahkemeye tek sıra halinde askerlerin
gözetimi altında gidiyorlar ve bu sırada birbirleriyle konuşturulmuyorlardı.
Konuşma yasağı yemek yedikleri esnada da geçerliydi. Adadaki yemekler zaman
zaman tatsız ve doyurucu olmaktan uzak bulunuyor ve şikâyet konusu oluyordu.
Sabah kahvaltısında ise bazı günler farklılık göstermekle birlikte peynir,
reçel, tereyağı, zeytin ve çay veriliyordu. Saat 12.00’de olan öğlen yemeğinde
yine bazı günler farklılık olmakla birlikte et yemeği, pilav, makarna, kuskus
ve hoşaf; saat 18.00’deki akşam yemeğinde ise çorba, ıspanak ya da pırasa veya
kapuska ve her akşam yoğurt veriliyordu. Birçok milletvekili Yassıada’da
kaldığı süre boyunca psikolojik ve fizikî şartların sebep olduğu problemler neticesinde
kilo kaybetti. Bu hususta Sinan Demirbilek tarafından kaleme alınan “
Demokrat
Partililerin Anılarında Yassıada” isimli eseri zikretmekte fayda var. Bu eserde
DP’lilerin Yassıada’daki yaşamları hakkında oldukça ilginç bilgiler var.

Mesela 11 Ağustos 1960 tarihinde Demokrat Partililere
Yassıada’ya dair bir dizi kısıtlamalar ve kurallar içeren birer talimatname
dağıtıldı. Bu talimatnameye göre Yassıada’da gerekli düzenlemeler yapıldı;
Demokrat Partililer 50 kelime ile sınırlı da olsa aileleriyle mektuplaşmaya
başladı; koğuşta geçirdikleri zamanlarda ise bol bol kitap okuduve yabancı dil
çalıştı. Bunların yanı sıra Demokrat Partililer birbirlerine hikâye
anlattıkları gibi neredeyse her akşam aralarından birine konferans verdirdiler.
Bu konferanslarda Tahsin Yazıcı Kore hatıralarını anlatırken; Burhan Belge
felsefe; Altemur Kılıç Amerika; Ekrem Cenani İngiltere’de parlamentarizm ve
Rıfkı Salim Burçak Türk dış politikası konularında konuşma yaptı. Fatin Rüştü
Zorlu Yeni Harman sigarasının paket kapaklarını kırmızı ve mavi renge boyayarak
bir deste iskambil kâğıdı yaparak bazı akşamlar yemekten sonra koğuş
arkadaşlarına iskambil kâğıtlarından fal bakarak vakit geçirdi. Akşam 9 ise
-ışıklar açık olmak şartıyla- herkes için yatma saatiydi. Demokrat Partililer,
haftada bir olmak üzere hamamdan faydalanıyor; tıpkı hamam gibi kantine ve
berbere de sırayla gidiyorlardı. Banyo bulunan birinci ve ikinci koğuştakiler
dışında kalan vekiller, banyo ihtiyaçlarını subaylara ait duşlarda yarım saat
süreyle gideriyorlardı. Banyo günleri dışında yıkanma ihtiyacı duyanlar ise
nöbetçi subaydan izin çıkması halinde banyo olan koğuşlara gidiyorlar; izin
çıkmaması halinde ise mintax şişelerine su doldurup radyatörün üzerinde ısıtmak
suretiyle tuvalette duş almak durumunda kalıyorlardı. Mektup veya paketleri
gelenler, öğleden sonra tesellüm bürosuna çağırılıyordu. Bu zaman dilimi yakınlarından
gelen mektup, eşya veya bir haber alacakları için günün en heyecanlı ve en
mutlu saatleriydi. Haftada bir 3-4 koğuş bir arada hava almaya çıkarıldığı
zamanlarda ancak ayrı koğuşlarda kalanlar birbirlerini görmek ve konuşmak
fırsatı bulabiliyordu. Bakanların durumu ise vekillerden biraz da farklıydı;
onlar, vekillerden ve diğer DP’lilerden daha sıkı bir denetime tabi
tutuluyordu. Bakanlar, dörder kişilik odalarda kalıyor ve oda arkadaşlarından
başka herhangi bir kişiyle görüştürülmüyordu. Yassıada’da DP’lilere günde yarım
saat havalandırma hakkı tanınmışsa da bakanlar ilk üç ay boyunca havalandırmaya
çıkarılmamıştı.

Çetinoğlu: Güvenlik açısından
hangi tedbirler alınıyordu?

Doç. Dr. Uzman: DP’liler,
Yassıada’da son derece sıkı güvenlik önlemleri altında tutuluyordu;
Yassıada’nın güvenliğini muhrip ve hücumbotlar sürekli devriye gezmek suretiyle
sağlıyordu. Güvenlik önlemlerinden Yassıada’daki yakınlarını ziyaret etmek
isteyen siviller de nasibini alıyordu; mesela aileleri, tanıkları ve
izleyicileri Yassıada’ya götüren Fenerbahçe Vapuru’nda yolcuların ancak
tuvalete gitmek için yerlerinden kalkmalarına izin veriliyordu. MBK tarafından
hazırlanan “Yassıada broşürü” ise
henüz hüküm giymemiş olan sanıkları daha işin başında “hükümlü” gibi gösteriyordu.

Yassıada’da
Demokrat Partililerin, kendilerine zarar verebilecekleri düşüncesiyle bıçak,
jilet gibi delici ve kesici alet bulundurmaları yasaktı. Bu yüzden meyveleri
bile elleriyle soymak durumunda kalıyorlardı.

Çetinoğlu: Yargılama
işlemleri nasıldı?

Doç. Dr. Uzman: MBK üyelerinin
imzasıyla
12
Haziran 1960’da 27 Maddeden oluşan “1924
tarih ve 491 sayılı Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun bazı hükümlerinin kaldırılması
ve bazı hükümlerinin değiştirilmesi hakkındaki geçici kanun
” kabul edildi.
Söz konusu kanunun 27 Mayıs 1960’tan itibaren geçerli olduğu ifade edildi.
Kanunun birinci bölümünde “
İktidar Partisi idarecileri tarafından Anayasa’nın çiğnenmesi, Türk
Milletinin bütün fert ve insanlık hak ve hürriyetlerinin ve masuniyetlerinin
ortadan kaldırılması, muhalefet murakabesi işlemez hale getirilerek tek parti
diktatoryası kurulması suretiyle TBMM fiilen bir parti grubu durumuna
düşürülmüş ve meşruluğunu kaybetmişti. Ordu Dâhili Hizmet Kanunu’nun 34.
maddesi ile ‘Türk yurdunu ve Teşkilâtı Esasiye Kanunu ile tayin edilmiş olan
Türk Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumak’ vazifesi kendisine verilmiş olan Türk
Ordusu, vatandaşı birbirine düşürmek suretiyle Türk Vatanını ve milli varlığı
tehlikeye koymuş olan eski iktidara karşı bu mukaddes kanuni vazifesini yerine
getirmek ve Hukuk Devletini yeniden kurmak için Türk Milleti adına harekete
geçerek, Milleti temsil vasfını kaybetmiş olan Meclisi dağıtıp iktidarı, geçici
olarak, MBK’ne emanet etmiştir.
” denilerek
darbeye meşruiyet kazandırılmak isteniyordu. Kanunun 24. Maddesi ile 1924
Anayasası’nın neredeyse yarısıyürürlükten kaldırılıyordu. Bu sayede
Cumhurbaşkanı Bayar’ın yargılanmasının önü açıldığı gibi 65 yaşını geçenlerin
idam edilemeyeceği hükmü de kaldırılmış oluyordu. Bu da henüz yargılama
yapılmadan Darbecilerin Milli Mücadele’nin Galip Hocası, Atatürk’ün son
Başbakanı Celal Bayar hakkında verecekleri hükmü açık ediyordu.

MBK, kanun yapma yetkisi de dâhil
olmak üzere birçok yetkiyi uhdesinde topladı. Kanunun 6. Maddesiyle de
DP’lileri yargılamak üzere “Yüksek Adalet
Divanı
” ve “Yüksek Soruşturma Kurulu
oluşturuldu.
Yüksek Adalet Divanı’nın işlerini kolaylaştırmak için
askerî rejimin seçtiği 30 kişilik üyeden oluşan Yüksek Soruşturma Kurulu, 7
Temmuz 1960’ta, Yargıtay 6. Ceza Dairesi Başkanı Celalettin Kurelma’nın başkanlığında
çalışmalarına başladı. Ancak Celalettin Kurelma’nın sağlık nedenleriyle
görevini bırakması üzerine Yüksek Soruşturma Kurulu başkanlığına Hayrettin
Şakir Perk getirildi. Yüksek Soruşturma Kurulu’nun çalışmaları sırasında
sanıklar ve yakınları mal beyanına tâbi tutuldu. Bazılarının taşınır ve
taşınmaz malları hakkında ihtiyati haciz kararı alındı. Soruşturma süresince
sanıklar, avukatlarıyla görüştürülmediği gibi haklarında düzenlenen belgeleri
incelemelerine de izin verilmedi. Yüksek Soruşturma Kurulu’na bağlı olarak
oluşturulan alt kurullar 1960 yılının Temmuz ortalarında Yassıada’ya giderek
başta Celal Bayar ve Adnan Menderes olmak üzere tüm sanıkları sorguladı.
Dolayısıyla Yassıada’da açılacak davaları Yüksek Soruşturma Kurulu belirledi.
10 yıl boyunca Türkiye’yi yöneten Demokrat Parti kadrosunu yargılamakla görevli
hâkimler, görev yerleri olan Yassıada’ya 3 Ekim 1960 tarihinde gitti. Hâkimler
için Heybeliada’daki Panorama Oteli, aylığı 2.000 lira olmak üzere kiralanıp
lojman haline getirildi ve etrafı tel örgülerle çevrilerek “yasak bölge” ilan edildi. Yassıada hâkim
ve savcıları, yaklaşık bir yıl boyunca burada konakladı. Görevlerine ise
Cumhurbaşkanlığı’na ait Acar motoru ile gidip-geldi. Atatürk’e ait Savarona
Yatı da Yüksek Adalet Divanı üyelerinin emrine tahsis edildi.

14 Ekim
1960 tarihinde başlayan Yassıada yargılamalarında toplam 19 ayrı dava görüldü.
Demokrat Partililerin Yassıada’da yargılandıkları 19 dava şunlardı:

*Anayasayı
İhlal, *Ankara ve İstanbul Olayları, *Arsa, *Barbara, *Bebek, *Çanakkale ve
Geyikli Olayları, *Değirmen, *Demokrat İzmir Gazetesi’nin Tahribi,
*İpar-Transport,*İstimlak Yolsuzluğu, *Kayseri Olayları, *Köpek, *Örtülü Ödenek,
*Radyo, *Topkapı Olayları, *Vatan Cephesi, *Vinylex, *Zimmet (Hayrettin
Erkmen-Zeyyad Mandalinci), *6-7 Eylül Olaylarıile alakalıDavalar.

Çetinoğlu: Kararlardan da
kısaca bahsedebilir misiniz?

Doç. Dr. Uzman: Yargılamalar,
15 Eylül 1961 tarihinde tamamlandı. 203 gün boyunca davalara bakıldı. Toplam
287 celse yapıldı ve bu celseler 1033 saat sürdü.

Çetinoğlu: Kararları da
özetleyebilir misiniz?

Doç. Dr. Uzman: Muhakeme
edilen 592 sanıktan 228’i hakkında başsavcı tarafından idam cezası istendi. 47
kişi beraat etti. 143 kişi 4 yıl 2 ay, 117 kişi 5 yıl, 15 kişi 6 yıl, 6 kişi 7
yıl, 2 kişi 8 yıl, 17 kişi 10 yıl, 1 kişi 20 yıl ağır hapis, 30 kişi müebbet
hapis, 14 kişi idam cezâsına çarptırıldı, 11’inin cezası MBK tarafından müebbet
hapse çevrildi. Yalnızca 3 kişi idam edildi;
Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu(16
Eylül 1961)
, Maliye Bakanı Hasan Polatkan (16 Eylül 1961) ve Başbakan Adnan Menderes (17 Eylül 1961). İdamlar Türk demokrasi tarihine kara
bir leke olarak geçti.

16 Ekim
1962’de bütün cezalardan 4’er yıl indirilmesi, 7 yıla mahkûm olanların şartlı
olarak serbest bırakılması hükmünü taşıyan af kanununu TBMM’de kabul edildi. Bu
aftan 283 kişi faydalandı. 1966 yılında çıkarılan yeni bir af kanunu ile Yassıada
mahkûmlarının kamu hakları, 1969-1973 yılları arasında seçme ve seçilme hakları
geri verildi. Eski cumhurbaşkanı olarak Cumhuriyet Senatosu üyeliğine hak
kazanan Celal Bayar, bu hakkı kullanmayacağını açıkladı.

 

Not: Bu yazı, 25, 26, 27 Mayıs 2019 târihlerinde ÖNCE VATAN GAZETESİ’nde yayınlanmıştır.

Doç. Dr. NASRULLAH
UZMAN:

 

Kahramanmaraş’ın
Elbistan ilçesinde doğdu. Elbistan’da başladığı ilk-orta öğrenimini Mersin’de
tamamladı. 2005 yılında Kafkas Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih
Bölümü’nden mezun oldu. 2008 yılında aynı üniversitenin Sosyal Bilimler
Enstitüsü, Tarih Anabilim Dalı, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Bilim Dalı’nda ‘İttihat ve Terakki Dönemi Türk-Rus
İlişkileri (1908-1918
)’ konulu tezi ile yüksek lisans eğitimini
tamamladı. 2013 yılında ‘Türkiye’nin
Mülteci ve Muhacir Politikaları (1923-1947)
’ konulu tezi ile Gazi
Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih Anabilim Dalı, Türkiye
Cumhuriyeti Tarihi Bilim Dalı’nda doktora eğitimini tamamladı. 2019 yılı
Nisan ayında Doçent oldu. Hâlen Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Edebiyat
Fakültesi Tarih Bölümü’nde görev yapmakta olup Türkiye Cumhuriyeti Tarihi
alanında çalışmalarına devam etmektedir. Evli ve iki çocuk babasıdır.

 

 

(BİTTİ)

Asil ve Yüce TÜRK Milleti Hainleri Unutmayacaktır

0

Geçmişteki dönemlerde gerçek kimliklerini gizleyerek
açıklama cesareti bulamayan ne kadar T. C. Devleti düşmanı, ne kadar Gazi
Mustafa Kemal ATATÜRK düşmanı sütü, kanı bozuk vatan haini varsa; işte o anılan
kişilikler mevcut siyasi iradenin bazılarından yüksek cesaret alarak,
gizlendikleri, pusuya yattıkları yerlerden birer birer kafalarını çıkarmaya
başlamışlardır.

 

 

 

Bahse konu bu kişiler bizlerin milli hislerine, milli
duygularına karşı bazı söz, söylem ve eylemleri ile adeta top yekûn savaş
açarak saldırıya geçmişlerdir.

 

 

 

Bu ülkenin sade ama duyarlı bir T.C. Devleti vatandaşı
olarak sizleri uyarıyorum; geçmişte bu kadar açık çoğunluk sayısalına
erişmeseler de dedelerinizin kafalarına Yüce TÜRK Milletinin balyozu nasıl
indiyse; sizlerin de sonunuzun ve akıbetinizin aynısı olacağını hiç bir zaman
aklınızdan çıkarmayınız.

 

 

 

Dünya durdukça yaşayacak olan son TÜRK devleti asla ve asla
sahipsiz değildir. Bu vatanın her karışında Aziz ŞEHİT ve GAZİLERİMİZİN kanı
bulunmaktadır. Mevcut siyasi iradeden ve ona karşı asla ve asla alternatif
olmaları mümkün görünmeyen mevcut CHP’nin başında Kılıçdaroğlu ile MHP’ de de
Bahçeli varlığı sizlere çok büyük cesaretler vermektedir.

 

 

 

Ancak bu devran böyle gidemez. Hemen hemen her gün bazı
havuz medyalarında, besleme basında, yalaka, kaypak ve MANKURT yazarlar
tarafından bizlerin adeta uykularını kaçıracak şekilde Kutsallarımıza karşı
yapılan bu seviyesiz ve alçakça saldırılar ile bizleri tahrik etmeyiniz.

 

 

 

Asil ve Yüce TÜRK Milleti daha en son sözünü söylemedi.
Sizler gibi gerçek kimliklerini gizleyerek geçmişte özellikle İngilizler başta
olmak üzere; rum, fransız, ABD v.b. yabancı ülke ırki aşıklarının nasıl
defterlerini atalarımız dürdüyse; sizlerin de akıbetiniz aynı sonlarla
buluşacaktır.

 

 

 

Bizler; sizlerin anılan bu haince, alçakça saldırı içerikli
söz ve söylemlerinizi çok yakından takip ediyoruz.

 

 

 

Mevcut bu yaşam sürecinde tarafsız ve yansız olması gereken
YARGI’ nın aşırı derecede siyasallaşması sonucu, siyasi iradeden adeta talimat
ve direktif alarak eyleme geçtiği şaibe ve şüphelerinin her geçen gün yoğunluk
kazanarak artış göstermesi karşısında elbet bu dönemler gün gelecek son bulacak
ve gerçek HUKUK DEVLETİNDE İnsan odaklı yasama, yürütme ve Yargı ERKLERİNİN
Uygar dünya evrensel hukuk normları kapsamında tarafsız, yansız, hak, hukuk ve
adalet çerçevesinde karar vermeleri sağlanacaktır.

 

 

 

İşte o zaman sıranın sizlere geleceğini asla ve asla
unutmayınız. Sizleri böyle pervasızlığa, sorumsuzluğa itenlerin başta adeta
rakibi olmayan, tek kale maç yapan bir siyasi iradenin ülkemizin başında
bulunması ve de anılan iktidara hiç bir dönemde alternatif olmamış ve olmaları
da asla mümkün görünmeyen CHP’ nin başındaki Kılıçdaroğlu ile MHP’ de de
Bahçeli varlığı sizleri bu kadar sorumsuzca cesaretlendirdiğini çok kuvvetli
olarak ön gören Asil ve Yüce TÜRK Milletinin sade bir evladıyım.

 

 

 

Bizler; sizlerin daha çok yakın zamana kadar FETÖ ile kol
kola aynı yollarda yürüdüğünüzü, yağan yağmurlarda beraber ıslandığınızı
bilecek kadar bilgi donanımına sahibiz.

 

 

 

Bizler ne EMEVİ ve nede İNGİLİZ Müslümanlarıyız. Yüce
Kitabımız KURAN’ a göre gerçek Müslüman olma gayreti taşıyanlarız.

 

 

 

Yine bizler; İLAHİ ADALETİN er veya geç tecelli edeceği
gerçeğini bilerek içinizdeki bazı kurnazların bu güne kadar kamu oyundan
saklamaya, gizlemeye çalıştıkları ama FETÖ ile iş birliği yaptıklarını kendi
aralarında konuşurken bazılarınızın da kendilerine ve dillerine hâkim
olamayarak işte bu gerçekleri dışarı aktarmaları sonucu şimdilerde bazı parti
üst yönetici mensuplarınızın açıklamalarını bizler normal karşılıyoruz. Olanı
ifade ediyorlar.

 

 

 

Yüce MEVLAM bu tiplerin dillerini çözüyor. Sizler ne kadar
YARGIYA baskı uygularsanız uygulayınız İLAHİ ADALETİN TECELLİ ETTİĞİNİ çok daha
fazlasıyla önümüzdeki süreçte bu ülke insanı yaşayacaktır.

 

 

 

Sonuç olarak; her kim hangi mevki ve makamda olursa olsun
garip-gurabanın, fakir-fukaranın haklarını gasp edenler ile v.b. mütedeyyin
insanlarımıza karşı işlediği günahların bedelini misli ile ödeyecektir.

 

 

 

Yüce ALLAH Kul Hakkı ile asla gelmeyiniz demiyor mu?

 

 

 

Atalarımız ne güzel söylemiş değil mi?

 

 

 

KESER DÖNER SAP DÖNER, GÜN GELİR HESAP DÖNER.

 

 

 

İşte o bahse konu karanlık bulutların ülkemizin üzerinden
çok acil dağılarak öncelikle siyasi partilerimizde mevcut despotik,
diktatöryal, faşizan tek adamlık ve de polit büro benzeri yapıların çok acil
değişiminin sağlanarak ilk önce gerçek demokrasinin Partilerimizde hâkimiyeti
temennisi ile…

 

 

 

İlave olarak ‘ ta; gerçek HUKUK devleti, tam bağımsız ve
tarafsız YARGI’ nın bu vatanın her alanına hakim olması dileğimle,

 

 

 

Gecenin en zifiri karanlık olduğu zaman diliminin; Şafak
vaktine en yakın süreç olduğunu asla ve asla unutmayınız.

 

 

 

Bölücülük, yıkıcılık, kışkırtıcılık, ayrıştırıcılık,
ötekileştiricilik yapmamak şartıyla her kese ve her kesime; özellikle de Asil
ve Yüce TÜRK Milletine En İçten Selam ve Saygılarımı Yolluyorum.

 

 

 

Her gecenin bir sabahı olduğunu asla unutmayınız.

 

 

 

Hasan YILMAN’ ın NOTU: Bu sistemde; MHP + İyi Partinin MHP
çatısı altında yeni, ilave bir kadro hareketi ile tecrübe + enerji birleşimi
sağlanarak Bahçelisiz, Semih Yalçınsız ve Celal Adansız bir birleşme siyasi
sahada bina edilebilir ve başına da Dr. Sinan OĞAN getirilebilir ise;

 

 

 

CHP’ de Kılıçdaroğlu varlığı devam ettiği sürece CHP’nin
asla iktidara gelemeyeceği gerçeğini bilerek mevcut bu sistem içerisinde siyasi
iradenin her saha ve kademesinde tüm engellere rağmen hak, hukuk, adaleti öne
alan namuslu, dürüst, etik değerleri özümsemiş gerçek anlamda örnek ve çok
başarılı bir yerel yönetim sürecini adeta ROL-MODEL olacak seviyelere çıkararak
ANKARA başta olmak üzere;  Ülke
insanımızın % 64” nün beğenisini ve takdirini kazanmış Mansur YAVAŞ’ın R.T. Erdoğan
karşısına Cumhurbaşkanı adayı olarak çıkarıldığında ve yanında Dr. Sinan OĞAN +
İlhan KESİCİ + Sami SELÇUK + Özgür ÖZEL + Umut ORAN v.b. bir kadronun siyasi
sahaya sürülmesi sağlandığında işte o zaman bahse konu seçim en az % 25-30
farkla Mansur YAVAŞ lehine sonuçlanacaktır.

 

 

 

Ancaaaak… hisler, egolar, şahsi çıkarlar, bencillikler öne
alınarak ülke çıkarı düşünülmez ve anılan birliktelikler sağlanamaz ise; o
zaman tek alternatif kalıyor o da R.T. Erdoğan’a karşı tüm yolların Ali
BABACAN’ a çıktığını asla ve asla göz ardı etmeyiniz.

 

 

 

Her kim hangi denek ve ucu açık maddi imkân kullanarak ülke
genelinde çok kapsamlı tarafsız ve yansız kamuoyu yaparsa yapsın başka bir
sonucu kesinlikle elde edemeyeceğini çok açık ve net olarak tüm Ülke insanımıza
ilan ediyorum.

 

 

 

Yukarıda açıklamaya çalıştığım bu insanlar adeta köpeksiz
köy bulmuşlar değneksiz gezer hale geldiler. 

Memleketimde Dört Mevsim

Yurdumuzun bazı bölgeleri vardır
ki bir gün içerisinde dört mevsimi birden yaşarsınız. İşte Türkiye’nin son
günlerde siyasi, sosyal ve ekonomik havası da çoklu mevsimlerin yaşandığı
bölgeleri andırıyor.

Devlette işler şirazesinden bir
kaydımı…görüp yaşadığımız kadarıyla bir daha düzelmesi çok zor oluyormuş.
Görüldüğü gibi bir gün içerisinde değişik değişik skandallara şahit oluyoruz.
Usta gazetecilere dahi parmak ısırtacak olaylar birbirini kovalarcasına peş
peşe sıralanıyor.

Dur Bakalım Daha
Neler Olacak

İYİ Parti Genel Başkanı Sayın
Meral Akşener’in Rize ziyaretinde protestolar neticesinde çıkan kısa süreli
arbedenin arkasından ertesi gün televizyonda konuşan cumhurbaşkanı: “Gelin Hanım benim memleketim Rize’ye gitmiş
aklı sıra orada miting yapacak. Ama Rizeliler bunu onun yanına bırakır mı, dur
bakalım bunlar senin iyi günlerin daha neler olacak neler.
” Kabilinden bir
konuşma yaptı.

Böyle bir konuşmayı sokaktan geçen
biri bir başka vatandaşa söylese tehdit suçundan dava açılırdı. Bırakın alelade
bir vatandaşı; bu sözleri söyleyen bu ülkenin malından, canından ırz ve
namusundan sorumlu Cumhurbaşkanı’nın olması oldukça düşündürücü ve üzücü bir
durum. Bizler, Kurtarılmış bölgeleri, ikiye bölünmüş öğrenci, polis ve
öğretmenleri 1980 öncesinde bıraktık sanıyorduk aldanmışız. Meğerse birilerinin
hafızalarında o günlerin kirli izleri hala temizlenmemiş.

 

Ayasofya Camii
Vakaları

Ayasofya camisinin açıldığı
günden beri skandal konuşmalar bir türlü bitmek bilmiyor. Diyanet işleri
Başkanı Ali Erbaş Ayasofya’nın ilk açıldığı gün hutbede: “Vakfedenin şartı vazgeçilmezdir, çiğneyen
lanete uğrar
” diyerek beş senelik İngiliz işgalinden İstanbul’u
kurtaran Atatürk’e resmen lânet okumuştur.

 

Daha sonra baş imamlığa atanan ve
hangi cüretle İstanbul Sözleşmesi, kadın cinayetleri, faiz konularında yaptığı
skandal konuşmalarıyla ünlü aynı zamanda Profesör olan Mehmet Boynukalın, iktidar
milletvekilleriyle dahi söz düellosuna girince görevinden ayrılmak zorunda
kaldı.

 

Dedik ya skandalların birisi
bitmeden diğerinin başladığı Ayasofya da, geçtiğimiz Cuma günü Beyoğlu
camisinin açılışından sonra Cuma namazını kılmak üzere Ayasofya Camisine gelen
Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı ve Diyanet İşleri Başkanının bulunduğu ortamda
Üsküdar eski İmam Hatibi Mustafa Demirkan Cumhurbaşkanının gözlerinin içine
baka baka zehir zemberek:

 

 “Bu ve
bu gibi mabetlerin mabet olarak kalması için inşa edilmiştir. Öyle bir zaman
geldi ki bir asır gibi bir zaman içinde ezan ve namaz yasaklandı ve müze haline
çevrildi. Bunlardan daha zalim ve kâfir kim olabilir… Yarabbi bir daha bu
zihniyetin bu ümmetin başına gelmesini mukadder buyurma
…”

Talihsiz sözlerini
söyleyebilmiştir. Üstelik bu kişinin asli görevinin hafız yetiştirmek olduğu ve
yüzlerce hafız yetiştirdiği söyleniyor. Eğer bu adamın! Yetiştirdiği hafızlar
da kendisi gibiyse ki başka türlüsü düşünülemez,  vay geldi bu milletin başına.

 

Bütün Yollar FETÖ’ne
mi Çıkmalı?

15 Temmuz 2016 Hain FETÖ darbe
kalkışmasından sonra hükümet adına ne zaman olumsuz bir olay gelişse işin kolaycılığına
kaçıp anında FETÖ’’ne sardırıyorlar.

 

Sedat Peker’in peş peşe çıkan sekiz
kasetinde anlattıklarının içeriğinde dahi FETÖ parmağı arayan yandaş
yazar-çizer hafiye takımına sormak gerekmez mi, FETÖ’nü bu konuma kimler nasıl
getirdi?

 

Adam gülerek anlatıyor: “Bana büyük devlet adamı muamelesi yaptılar,
bana koruma verdiler, beni bunlar VİP salonlarında ağıladılar
.” Peki,
Sedat Peker’e, bu imkânı sunanlar kimler? Yandaşlara sorarsan tabii ki
FETÖ’cüler. İyi de arkadaş bu memleketin seçilmiş cumhurbaşkanının atadığı
içişleri bakanı, valisi, emniyet müdürü silsile yolu ve atama usulüyle
geliyorlar. Haydi, birinin gözünden kaçtı diğerleri uyudu mu?

 

Güya 17/25 olaylarında ayakkabı
kutularındaki milyon dolarlar, yedi yüz elli bin liralık kol saatleri, yatak
odalarındaki para sayma makinalarının hepsi kumpastı. O halde halâ görevi
başındaki içişleri bakanı Soylu’nun açıkladığı ve kendisinden önceki bakanın
oğlunun yatak odasındaki kasalar ve para sayma makinalarına ne diyeceğiz? Onların
bakış açılarıyla bakacaksak Bakan Soylu’damı FETÖ’ne mensup?

Sağlıklı kalın.

Çerçevelerde Kalan Sözler Geçidi

0

 Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” anlayışı;

¾    ‘Cahillik
mutluluktur’ cehaletine nasıl dönüştü?

Yaratılanı severiz Yaratan’dan dolayı
anlayışından;

¾    Nefret,
öfke diline ne zaman geçiş yaptık?

Cennet anaların ayakları altında
anlayışından;

¾    Kadının
metalaştırıldığı, kendi malı sayan mallaşmaya nasıl geldik?

Emaneti ehline teslim et” anlayışından;

¾    Dalkavuklara,
eşe – dosta ve akrabaya mansıp dağıtmaya nasıl gelindi?

Komşu, komşunun külüne muhtaçtır” dan;

¾    ‘Aç
yatan komşu bu mahalleden değildir’ nasıl diyebildik?

Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır
fikrinden;

¾    ‘Üç
maymun’a nasıl evrildik?

Yarın kıyamet kopacağını bilsen de ağaç dik
anlayışından;

¾    Betonarme
kafaları nasıl çıkardık?

Komşusu açken tok yatan bizden değildir
anlayışından;

¾    Kilo
almamak için midesine tüp takılan topluma nasıl dönüştük?

İşçinin alın teri kurumadan hakkını veriniz
den;

¾    Emek
hırsızlarının ödüllendirildiği gecelere nasıl seyirci olduk?

Helâl kazancın kutsallığı”n dan;

¾    ‘Haramzâdeler’in
övüldüğü topluma nasıl dönüştük?

Devlet malının yetim hakkıyla eşit olduğu anlayıştan;

¾    ‘Devletin
malı deniz yemeyen keriz’e nasıl gelindi?

Yiyiniz, içiniz israf etmeyiniz ilkesinden;

¾    Altı
– yedi yıldızlı otellerdeki iftarlara nasıl gelindi?

Adalet mülkün temelidir anlayışından;

¾    Temelin
sadece inşaat kazığı olduğunu söyleyen merteklere ne zaman dönüştük?

İIim, iIim biImektir / İIim, kendin biImektir
tevazusundan;

¾   
Bencilliğin,
kibrin nirvanasına nasıl ulaştık?

İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” dan;

¾    İnsanı
kullanışlı materyale, ‘ekonomik hayvan’a ne vakit dönüştürdük?

Ben gelmedim dava için / Benim işim sevi
için
Dost’un evi gönüllerdir / Gönüller yapmağa geldim
” diyen Yunus bakışından;

¾    Cinnet
halindeki, düşmanlaştırılan/ötekileştirilen karşı mahalle yaratmayı nasıl
başardık?

     İçeriklerini vicdanların derinliklerine,
kendisini çerçevelere mahkûm ettiğimiz, anlamlarını tersyüz ettiğimiz bu
sözleri günümüz dijital dünyasında güzel söz sitelerinden kes-kopyala-yapıştır
tekniği ve çirkin emojilerle süsleyip ‘hayırlı cumalar/kandiller,
Ramazan ve Kurban Bayramları sosyal medya mesajlarına kurban ettik. Kullanım
ömürlerini bir tık zaman dilimi boyutuna indirgedik.

   II. Viyana’dan
bu yana sadece toprak kaybettiğimizi anlatıp durmuşuz; asıl kaybedilen maddi toprağın
kaybı değildi, üstünde yaşayan insanı ve insanî değerlerimizi yitirmekti.
İçselleştirmemiz gereken değerler uzak bir hayâlde, yaldızlı sözlerde kalmış
.

Başbakan Menderes’le Bir Hatıra…

0

(Prof. Dr. Cevat Akşit Hoca efdendi anlatıyor;)

Amcam Baha Akşit Bey, Menderes hükumetinde grup
başkan vekili idi. Menderes’in sağ koluydu. O kadar yakındı ki, bakanları
Menderes ile beraber o tayin ederdi. Kendisi bakan olmazdı ama bakanları
düşürürdü, indirirdi. Öyle bir forsu vardı, devamlı grup başkan vekili idi.

İmam Hatip okullarının yüksek kısmının açılması için
Türkiye genelinde bir istek doğmuştu. İmam Hatip dernekleri birleşti ve
Menderes’e gitme kararı aldılar.

Beni 17 yaşında olmama rağmen, Amcam vesile ile
Menderes’ten randevu alayım diye beni de aralarına aldılar. Hepsi de zengin,
dernek adamları..

O heyetle Ankara’ya gittim, durumu amcama söyledim.
Menderes o sıralar kimse ile görüşmüyordu, heyetleri kabul etmiyordu. İhtilalin
ayak sesleri duyulmaya başlamıştı. Amcam “durum böyle, ama yine de bir
söyleyeyim. İmam Hatipleri çok sever” dedi.

Menderes demiş ki; “Yahu Baha, kimseyi kabul
etmiyorum, ama İmam Hatiplere de hayır diyemem ki. Gece saat 10’da
başbakanlığa, değişik kapılardan birer ikişer gelsinler, ben polislere tembih
edeceğim.”

Biz o zaman kadar Cumhurbaşkanı Bayar’ın köşküne
çıktık. “Celal Bayar, İran şahını ziyarete gitti. Ama sizden haberdarız. Burada
size yemek vereceğiz” dediler. Bende o sıra gençlik var, sağımı solumu hesap
edemiyorum. Orada çayırlıkta akşam ezanı okumaya başladım. Hemen görevliler
koştular; “Aman ne yapıyorsun” diye. “Ne var?” dedim “Akşam namazını kılacağım”
dedim. Onlar da “tabii, tabii” dediler. Bir şeyler serdiler. Orada bir akşam
namazı kıldık.

Saat 10’a doğru başbakanla görüşeceğimiz odaya
girdik. Uzun bir masa var. Ben Menderes’in koltuğunun tam karşısına oturdum.
Çünkü o sıralar biz de Menderes’e hayranız, sülalemiz Menderesçi..

Saat 10’da başbakan geldi, koruma polisi ile içeri
girdi. “Oğlum sen çık” diye koruma polisini çıkardı ve kapıyı kilitledi. “kimse
buraya girmeyecek” diye de tembihledi.

Bekir Elam sözcümüz. Kendisi Konya İmam Hatip Lisesi
müdürü idi. Halk partili ama güzel konuşuyor. O kalktı, üç cümle kurdu.
Menderes “lütfen oturun beyefendi” dedi. Bir başladı konuşmaya.. Türkiye’deki
komünist faaliyetleri, bölücü faaliyetleri, masonik faaliyetleri bir bir
anlattı. Dedi ki; “Benim müsteşarım Masonların reisi. Beni bu kadar
bunalttılar, etrafımı çevrelediler. Ben Müslümanım. Türkiye’nin de ayakta
kalmasının teminatı İslam’dır, imandır. Eğer bugün biz ayaktaysak, beyaz örtülü
bir ninenin kucağında veya aksakallı bir dedenin kucağında büyümüş bir nesil
olarak ayaktayız” dedi. Ama nasıl ağlıyor? Hüngür hüngür ağlıyor.

“İmansız, İslamsız yaşanmaz. Hayatım pahasına da
olsa, İmam Hatip okullarının yüksek kısmını açacağım. Arkadaşlarım beni
desteklemiyor, laikliğe aykırı görüyorlar, yalnızım arkadaşlar” dedi.

Böyle iki saat konuştu. Ağladı, ağlattı herkesi.
Halk partililer dahi onun samimiyetine inandılar. Çok şeyler anlattı daha.. Üniversitedeki
profesörlerin faaliyetlerini falan, hepsini biliyor..

Görüşme bitti, çıkacağız. Kimseye elini öptürmedi.
Ben en son kaldım. Kafaya koydum, elini öpeceğim. 17 yaşındayım, acı kuvvetim
var o zaman. Menderes sportmen bir adamdı. Koca koca elleri vardı. Tam ben
öpecekken elini çekmek istedi. Şuradan tuttum, nereye çekecek? Delikanlıyım,
tuttum, çevirdim, elini öptüm. Sırtımı okşadı; “Aferin, aferin” dedi. Hiç
unutamayacağım, yanaklarımdan öptü.

O sene Celal Yardımcı Milli Eğitim bakanıydı. Celal
Bayar ile ikisi “hayır” dediler, açmadılar. Ertesi sene Celal Yardımcı’yı terfi
ettirdi, devlet bakanı ve başbakan yardımcısı yaptı. Milli Eğitim bakanlığı
boşaldı.

Nafia Vekili Tevfik İleri’yi vekâleten Milli Eğitim
Bakanlığına getirerek İmam Hatip okulunun yüksek kısmını açtı. Okul
Fatih-Çarşamba’da açıldı. 59 kişilik kontenjan tanıdılar.

Bir gün orada, Avukat merhum Yusuf Türel(İlim Yayma
Cemiyeti Başkanı) Tevfik İleri’yi bir toplantıya davet etmişti. Yusuf Türel söz
aldı: “Neden kontenjan 59 kişi? Bizden bina isteyin, para isteyin. Neden 590
kişi değil” diye bayağı hükümete çattı.

Tevfik İleri kürsüye çıktı; “Üstümüze gelmeyin”
dedi, ağladı. “Bunu biz nasıl açtığımızı siz bilemezsiniz..Dua edin, çoğalsın”
dedi. Ama adam ağladı, hiç unutamıyorum. Hakikaten sonra İslam enstitüleri çoğaldı.
Bunda Menderes’in büyük hizmeti var. Gerçekten de hayatıyla ödedi. Hakkını yememek
lazım. Ben onun dış ülkelere gidip gelirken Eyüp Sultan’ı ziyaret ettiğini
biliyorum. Böyle inançlı bir insandı. Mazlumen asıldığına inanıyorum.

Yassıada Duruşmalarına Katılmam

İslam enstitüsünde okurken Yassıada Mahkemeleri
oldu. Ben de amcam Baha Akşit’in Yassıada’da mahkûm olması hasebiyle bir
duruşmaya dinleyici olarak katılmıştım. O gün Rahmetli Menderes’i de yakından
gördüm, önümden geçmişti. Elbise dökülüyordu adamın üstünde, o kadar
zayıflamış. Amcam anlattı da, Menderes çok işkence görmüş “Nasıl dayandı
bilemiyorum” derdi amcam.

Bizans’tan kalma, içinde böceklerin dolu olduğu,
çamurlu bir yere her gün Menderes’i kapatırlarmış. Aynı zamanda kimseyle
konuşturmuyorlarmış ki, psikolojisi bozulsun da mahkemede konuşamasın. Yoksa
biliyorsunuz o konuşmasıyla, hitabetiyle mahkemedeki hâkimleri sustururdu.