11.6 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 17, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 397

Hudut Namus Değildir

0

İşte buraya yazıyorum: İktidarı eleştirmek suçtur ve
her geçen gün daha bir ağır suç hâline gelecektir. Tek başına yapılırsa suçtur.
Birkaç kişi bir araya gelip yaparsa terördür. Eski iktidarları eleştirmek suç
değildi. Ama insaf var, onlar nerede, bu nerede! Bu iktidarı eleştirmek suçtur,
hatta günahtır.

 

Ne demek, “Hudut namustur!” Bu sapkınlar mukaddesleri
hep karıştırırlar. Bilindiği gibi namus belden aşağımızla ilgili bir kavramdır.
Aslında sadece kadınlarla ilgilidir. Hudutla namusun ne ilgisi var? Bunlar bir
ara yolsuzluğa da hırsızlık demişti de Karaman Hoca ağızlarının payını
vermişti.

 

Haberler, Birlik Ve
Beraberlik İçinde Verilmeli

“Hudut namustur!” diye pankart asmak, açıktır ki
muhterem iktidarımızı zayıf göstermek, küçük düşürmek için düzenlenmiş bir
komplodur. Tıpkı yangınları felaket diye televizyonda göstermek gibi. Neyse
RTÜK ağızlarının payını verdi. Yangını gösteren kanalların hepsine ceza
yağdırdı. Halbuki önceden uyarmıştı: “Sadece yanan alanların ısrarla ekranlara
taşınması, kaos havası beklentisinde olan çevrelerin istediği yönde bir
yayıncılıktır” Bre gafiller! Bilmez misiniz ki memleketimiz içerde ve dışarda
kaos havası beklentisi içindeki hâinlerle sarılıdır! Bunlara karşı birlik ve
beraberlik içinde iktidar devamlı övülmelidir. Akıllı kanallardan hiç mi örnek
almazsınız. Baba filminde Marlon Brando’nun fısıldadığı gibi, “Akıllı ol;
akıllı!”

 

RTÜK aslında mutedil davranmış. Yanan alan gösterin
ama söneni de gösterin diyor. Hâlbuki hiç yanan alan göstermemeliydiler. Yazın
ortasında insanlara yangın göstermek tahrik değildir de nedir? İnsan serin bir
şeyler gösterir; mesela penguen gösterir.

 

 

 Bunlar yakında,
“Afganlar, sınırdan askerlik düzeni içinde marş marş geçiyor!” diye yalan haber
yapıp sonra da yalan haberin görüntüsünü yayınlarlar. Şu hassas günlerde,
televizyon haberleri iktidarımızın bilge merkezinde düzenlenmeli ve
görüntülerle birlikte televizyon kanallarına servis edilmelidir. Böylelikle
birlik ve beraberlik sağlanır, iktidarımızı iktidarsız göstermek suçu
engellenir. Üstelik beş altı kanalın birden muhabir, çekim ekibi, kamera ve
benzeri masraflara girmesine gerek kalmaz, tasarruf sağlanır. Yazılı basın için
de aynı şey geçerlidir.

 

RTÜK’e de hudut namustur saçmalığını kovuşturanlara da
müteşekkiriz.

 

Yanmayan, Patlamayan
Yerleri Göstersenize!

Bakın, bir hatıramı nakledeyim. Suudi Arabistan’da
iken yaşadığımız Dhahran’ın birkaç kilometre doğusundaki Khobar’da büyük bir
patlama oldu. Sarsıntıyı biz bile hissettik. Hemen radyo başına koştuk.  O yıllar televizyonun hâkimiyeti tam
kurulmamıştı; internet de henüz sivilleşmemişti. Hangi radyo başına dersiniz?
Tabiî ki BBC ve Amerikanın Sesi radyolarına. Suudi3 Arabistan bir nevi
başkanlık sistemiyle yönetilen ciddî bir ülkeydi; gerçi krallık denir ama
olsun. Koskoca ülkede birçok patlamayan yer varken patlamanın haberini
vermezdi.

 

RTÜK, daha önce de, gayet başarılı şekilde, muhalif
laflar yayımlayarak suç işleyen kanalları tedip etmişti. RTÜK Hukuk
Müşavirliği’nin 20.07.2020 tarihinde bu konuda mahkemeye gönderdiği görüşe
bakınız:

 

 

 “Medyanın
iktidarın yıkılmasına sebep olabilecek, ekonomik kararlara hükmedebilecek, daha
açık ifade ile, istediğini başa getirebilecek istediğini alaşağı edebilecek
derecede önem arz ettiği bir durumda, her program konuğunun medya kanalı ile
istediğini söyleme özgürlüğünden bahsetmek asla mümkün olmayacaktır.”
https://bit.ly/2MnexYs

 

Yalancılık Kanunu Bir
An Önce Çıkmalı

Haklı değil mi? Önüne gelen iktidarı eleştirirse,
sonra da iktidar yıkılırsa- maazallah… Adı üstünde, “muhalefet”, iktidarı
alaşağı etme niyeti demektir. Muhalefete televizyonlarda yer verilemez.
İnternet’te ve yazılı basında da yer verilemez de o – şimdilik- RTÜK’ün görevi
değil. Muhalefete hiçbir yerde yer verilemez aslında.

 

Şimdi de yalancıları mahkûm eden kanun hazırlanıyor.
Büyüklerimizin buyurduğu gibi, “Muhalefetin her söylediği yalandır.” İşte şimdi
layıklarını bulacaklar. Geç bile kalındı. İki notum var:

 

Kötü niyetliler bu kanunu iktidar mensuplarına da
uygulamaya kalkarlar. Sayın Binali Yıldırım uyarmıştı, dünyada bütün
iktidarların seçimden önce söyledikleriyle sonra söyledikleri birbirini tutmaz
diye. Şimdi, bozguncunun biri, mesela 2011 seçimlerine giderken iktidarımız
Altay Tankı yollarda demişti, yalan söylemişti diye çıkarsa ne olacak? Dünya
ekonomilerinde ilk ona girmek… Ve benzerler. İktidarın ve partisinin yalan
kanunundan masun tutulması teklife mutlaka eklenmelidir.

Yalan kanununu uygulama görevi, bu konuda başarıdan
başarıya koşan RTÜK’e verilmelidir. Kurul’un adında yapılacak küçük bir
değişiklik, yetkisinin bu alana genişletilmesini sağlayabilir. Mesela, Kutsal
İktidarı Koruma Üst Kurulu- KİKÜK olabilir.

Burası Dingo’nun ahırı değil!(https://millidusunce.com/hudut-namus-degildir/)

Ya evrensel değerler ya da hiç –III

0

Dijital iletişimle sarmalanan bir dünya gerçeği ile
yüz yüzeyiz. E-ticaretin girmediği bir kulübe bile kalmayan böyle bir dünyada
ideolojik eğilimlerin dayanabilmesi mümkün mü?. Elbette değil. Fiziksel anlamda
sınır-gümrük tanımayan bu dev sarmala karşı, millî hisleri galeyana getirip
zulmü lanetlemek ancak vicdani bir rahatlama olabilir.  “Kahrolsun” söylemiyle hiçbir kavim
kahrolmamıştır. İlahi irade kimsenin arzusuna göre orayı-burayı mahvetmesi
gereken bir kutsal kavram değil. Kaldı ki, kâinatta işleyen kanunlar herkes
için aynıdır. Kimine az, kimine çok işlemez. İsterseniz sahra yeşil bir hayata kavuşur.
Ya da miskince o sıcak çölde oturur “humaniter
yardım”
beklersiniz. Ya toprağınıza sahip olup onun bir “vatan” olduğuna inanırsız. Ya da bütün
kutsal değerleri mahveden “vatansız”lara satar, vatanı “sızlatan’ olursunuz. Ya
teknolojinizi geliştirir silisyum-germenyumdan mikroişlemciler üretirsiniz. Ya
da her bir kırk ton narenciye karşılığında o bir avuç elektronik ürünlerden
alırsınız. 

Bizim de dâhil olduğumuz İslam dünyası bir milyar
altıyüz milyon bir nüfusa sahip. Yani dünya nüfusunun beşte biri. Buna karşılık
uygarlığa-teknolojiye (nüfusa oranla) katkısı nedir? Yüzde 3 bile değil. Hep
söylenir, “elli sekiz İslam ülkesinin bütçesi bir Almanya bütçesi etmiyor” diye.
Sorun nerde? Sorun; eğitimde, kurulamayan iş ve meslek ahlakında, adalet ve
hukuk sisteminin işleyişinde, milli hedeflerin kısır döngülerle köreltilmesinde,
bilimin göz ardı edilmesinde, sanat es geçilmesinde. 

Türkçemizde bir deyim
var; “işin sonuna bak” derler. İşin sonunda ideolojik akımlarla sürüklenen
toplumun mutlu olduğu görülmemiştir. Çünkü içine katılan değerler eser miktarda serpiştirilmiş. Bu da, sonuçta kitlesel tatminsizliğe
dönüşmektedir.  Yolun sonunda hiç makul olamadık. Sevmeyi öğrenemedik. Yol boyunca, “ya biz, ya ötekiler!” dedik. Mutlu
olamadık.

İnsanlığın da kabul ettiği değişmeyen ortak evrensel
değerler vardır. Bu değerler temel hak ve özgürlükler esas alınarak
düzenlenmiştir. 
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 10 Aralık
1948 tarihinde yayınlanan “İnsan
Hakları Evrensel Beyannamesi
”nde bu haklan anlatırken ilk maddesinde;
“Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana
sahiptirler, birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar” der.
Diğer maddeleri de seyahat- serbest dolaşım hakkı, yurttaşlık hakkı, sığınma
hakkı, aile kurma hakkı, güvenliğin sağlanma hakkı,.. gibi evrensel niteliği
olan insanî haklardır. Bütün dünyayı daha iyi, daha özgür, daha saygılı ve
başkalarıyla paylaşmak için daha mutlu ve güvenli bir yer haline getirmek amacıyla
evrensel değerler tüm sosyal gruplar için vazgeçilmez olmalıdır. Bu anlamda;
birlikte yaşam için, paylaşmak için, daha güzel bir dünya kurmak için genel
kabul gören ortak evrensel değerler; özgürlük, insana ve canlı hayata saygı duymak, dürüstlük,
adalet, dostluk, iyilik
gibi değerlerdir. 

Anayasamızda genel ahlak kuralları, “toplumun
büyük çoğunluğunca kabul edilen değer yargıları” olarak ifade edilmiştir. Ancak
bu genel ahlak anlayışı tanımlaması
her zaman tartışmalı bir kavram olmaktan kurtulamamıştır. Bir Bayburt’un, Adıyaman-Kâhta’nın
genel ahlak kriteri ile Kuşadası’nın, Bodrum’un aynı olması beklenemez. Bu
anlamda ahlaki değerler, bölge insanının kabul ettiği ölçüde belirlenmektedir.
Bu değerlerin oluşmasında; dindarlık ve gelenekler etkilidir. Bununla birlikte,
iş ve meslek etiği bölgesel değişim göstermez, daha
çok evrenseldir. Ahlaki davranış, ancak bir eylem sonucunda belirlenir.  Ahlaklı duruş -bir beden duruşu olsa da- iş
yapmayınca bu kavram anlaşılamaz. Genel ahlak kurallarının uygulanmasında yazılı kurallar tek başına etkili değildir. Sosyal alanda kınanmış olan
aykırılıklar bile, ayrı bir âlemde hesabı görülmek üzere “günah” kavramına
havale edilir. Sosyal alanda benimsenen
davranışlar zaten ortak ahlak
değerlerini oluşturur. Mesela, İngiltere’nin yazılı anayasası yoktur. Ancak
trafik ikazlarına uyulur, yere çöp atılmaz, kaldırıma park yapılmaz. Kaldırım
yüksekliği 4 cm bile olsa bu genel kural değişmez.  Kişi ile onun vicdanına-insafına bırakılmaz.
Kuralları çiğnerse ne olur?. İşte o zaman sistem denetleyici olarak gereğini
yapar. Seküler batı denetlemeyi kişilerin iç dünyasına bırakmıyor, sistemle
yapıyor. Kişilerin içindeki ahlak ölçüsüne havale etmiyor. Bu nedenle “gecenin
bir yarısında kim görecek” anlayışının yeri yoktur.  Herkes bilir ki kamu alanlarında her bireye
eşit mesafede “bir sistem var”. Caydırıcıdır. “Kaçak elektrik” diye bir
kavram bilinmez. Burada sistem sosyal ahlakı denetlemektedir. Şunu da kabul
etmek gerekir ki, enerji kesildiği anlarda, ABD’deki AVM’lerin yağma edildiği
de bir gerçektir. Yani sistemin sosyal ahlakı yalnız bıraktığı durumlarda.

Sonuçta evrensel değerler yaşanabilir bir dünya için vaz geçilemez olmalıdır. Beşeri ölçülerde mutlak doğru yoktur, göreceli
doğru vardır. Ancak sevgide sınır yoktur. Bir fidanı seversiniz size dallarını
uzatır. Merhamet bu dünyanın güvencesidir. Muhtaçların çarpan yüreklerini
duymak bir vicdandır. Vicdan daima doğruyu gösterir. Dünyanın asıl sevgiye
ihtiyacı var, hem de çok.

Selam ve sağlıkla.  

Yavuz Bülent Bâkiler’le Yeni Başlayanlar İçin Türkçe Dersleri

Oğuz
Çetinoğlu:
‘Bunların kafasında ve gönlünde ne bilim, ne teknolojiden
eser yok
.’ cümlesinde çarpıklık görüyor musunuz? Nasıl olmalıydı,
neden?

Yavuz Bülent
Bâkiler:
Çarpıklık ne demek? Bu,
cinlerin çarptığı bir cümle! Türkçede böyle bir cümle olmaz! Veya bir Türk
böyle cümlelerle konuşamaz ve yazamaz! Çünkü:

Türkçede bir cümle “ne” bağlacı ile başlarsa, cümle,
olumlu bir kelime ile biter. Birkaç örnek vermeme müsaade ediniz. Biz, Türkçe
konuşurken: “Ne annem, ne de babam
gelmediler
!” demeyiz. “Annem, babam
gelmediler
” deriz. Ama cümlenin başına “ne” bağlacı koyacaksak o zaman: “Ne annem, ne de babam geldi…” diye
konuşur ve yazarız. Aynı şekilde, “Ne
sabah, ne akşam acıkmıyorum
” veya “Ne
Türk liram, ne de Amerikan dolarım yok
!” denilmez. “Ne sabah, ne akşam acıkıyorum” veya “Ne Türk liram, ne de Amerikan dolarım var!” denilir. İlh…

Çetinoğlu: ‘İstanbul
Beşiktaş’ta işyeri yandı
’ şeklindeki cümle, düzgün bir cümle mi?

Bâkiler: “Başımdaki gözlerim artık görmüyor” cümlesinde,
“Başımdaki” kelimesi fazladır. Çünkü gözlerimiz, vücudumuzun herhangibir
uzvunda değil, sâdece başımızda bulunur. O bakımdan, “Gözlerim artık görmüyor” dememiz kâfidir. Gözlerimiz, ayak
uçlarımızda veya omuz başlarımızda da olsaydı, o zaman, baştaki cümle doğru
olabilirdi.

Beşiktaş ilçesi de sâdece İstanbul’da olduğu için,
burada İstanbul kelimesi fazladan konulmuştur. Cümlenin doğrusu: “Beşiktaş’ta bir işyeri yandı” şeklinde
olmalıdır. Ayrıca, okuyucuyu meraktan kurtarmak için, işyerine de bir açıklık
getirilmesi doğru olur. Mesela: “Beşiktaş’ta
bir kundura atölyesi yandı
” veya “Beşiktaş’ta
bir kitabevi yandı
” gibi.

Çetinoğlu: Devrik cümle
kullanmadan edebiyat yapılamaz mı?

Bâkiler: Devrik cümle bizim konuşma dilimizde vardır ama yazı
dilimizde yoktur. Mesela biz, konuşurken: “Bekledim
ben bugün vapur iskelesinde seni
” veya “Başladı
yağmurlu günler İstanbul’da yavaş yavaş artık
” diyebiliriz. Ama yazarken “Seni, bugün vapur iskelesinde bekledim”
veya “İstanbul’da, yağmurlu günler, artık
yavaş yavaş başladı
” deriz.

Ben şahsen, devrik cümlelerle yazılmış bir metin
okurken, kendimi, nadasa bırakılmış bir tarlada yürüyormuşum gibi yorgun
hissediyorum. Cümleleri dönüp dönüp tekrar okuyorum. O bakımdan ben, devrik
cümlelerle uzayan metinleri sevmiyorum. Bir yazıya tabiîlik vermek için, zaman
zaman devrik cümleler olabilir. Ama baştan sona kadar, paldır-küldür devrik
cümlelerle karşımıza çıkan kimseleri, doğrusu sevmiyorum.

Çetinoğlu: Günümüzde
bilhassa bâzı gazete yazarlarının modalaştırdığı bir tâbir var: ‘
Linç edilmek’…
Eskiden beri mâlûmumuz olan bu tâbir şimdilerde yeni bir kullanış şekli
kazandı: ‘Beni Linç ettiler’, ‘Linç
edildim
’, ‘Filânca san’atkâr Münbiç
Harekâtını desteklediği için linç edildi
’ gibi… Acabâ böyle bir kullanış
isâbetli midir?

Bâkiler: Bu kullanış, ilk bakışta tuhaf geliyor. Çünkü “linç”,
bir kimsenin, anonim sayılacak kadar geniş bir topluluk tarafından, ciddî bir
tahkîkat yapılmadan, usûlüne uygun bir sorgu-suâle muhâtap kılınmadan,
aleyhinde sağlam delîller toplanmadan ve kendisine mâsûmiyetini müdâfaa hakkı
tanınmadan suçlu îlân edilip (yumruk, taş, sopa, bıçak, ateşli silâh gibi)
muhtelif vâsıtalarla öldürülmesidir. Kelime, Amerikalı (Virjinyalı) Hâkim
Charles Lynch’in (1736-1796) ismine izâfeten, evvelâ (1837’de) “Lynch Law” (Linç Kanûnu veya Hukuku)
şeklinde kullanılmıştır. Bu hâkim, Amerikan İhtilâli esnâsında, başında
bulunduğu mahkemede, İngiliz tarafdârı olanları, üstünkörü bir muhâkemeyle
suçlu îlân edip cezâlandırıyordu.

Kelimenin bu aslî mânâsına göre bir kimsenin “beni linç ettiler” demesi tabiî ki
imkânsızdır. Zîrâ linç edilmiş birisi, Gayb Âleminden yeryüzü insanlarına hitâb
ederek “beni linç ettiler” diyemez!

Şu var ki zaman içinde, bilhassa “sosyal medya”
sâyesinde, kelime, mecâzî bir mânâyla kullanılmaya başlamıştır. Bu mânâda, daha
açık bir ifâdeyle, “medyatik linç”
denmektedir. Bu tâbirle kasdedilen, bir sosyal medya kampanyasıyla herhangi bir
şahsın îtibârını yok etmek, onu tamâmen gözden düşürmektir. Bu çerçevede, “linç edildim” demek, aleyhimdeki bir
sosyal medya kampanyasıyle beni bitirdiler, îtibârımı sıfıra indirdiler
demektir ve böyle bir kullanış, herhalde yanlış olmaz…

Çetinoğlu: ‘Şarkı sözü yazarı’
ne menem bir iştir? Şarkılarında kullandıkları sözlerin sanat değeri
taşımadığını bildikleri için mi, ‘güfte’ diyemiyorlar?

Bâkiler: Güfte, Farsça asıllı bir kelimedir. Bir mûsıkî
eserinin söz kısmıdır. Yâni bir şiirin tamamı veya bir kısmı bestelenince, biz
ona “güfte”diyoruz.

Dünün bestekârları, beğendikleri şiirin bir bölümünü
ele alarak onu besteliyorlardı. Yâni dünün güfteleri beğenilen, bilinen şiirler
arasından seçiliyorlardı.

Şimdi durum çok farklı, bestekârlarımız, ya eşin
dostun tavsiyelerine uyarak beste yapıyorlar veya kendi yazdıklarını
besteliyorlar. Bu bakımdan ortaya “şarkı
sözü yazarları
” dökülmeye başladı. Bu şarkı sözü yazan kimseler, şiiri
ciddî ölçüler içinde ele alan, iyi şiir yazan, şiirden anlayan kişiler değillerdir.
İşte bunlara “şarkı sözü yazarı”
deniliyor.

Ben o kişilerin bestelenmiş şarkı sözlerini zaman
zaman okuyor ve dinliyorum. Gerçekten şiir adına utanıyorum.

Bir sokak külhanbeyinden “beyefendi”veya bütün edep
duygusunu kaybetmiş bir fahişeden “hanımefendi”diye bahsetmek, nasıl bir
köksüzlüğün, bir seviyesizliğin belirtisi ise, bazı türkülerimizin ve
şarkılarımızın “sözleri” de, aynı seviyesizliğin bir tezâhürüdürler. (Bunlara
“güfte” demeye insanın dili varmıyor…) Meselâ “söz yazarlığı”na kalkışan
İbrahim Tatlıses’in bir türküsü…Tatlıses’in sesine hiçbir diyeceğim yok!
Mükemmel, muhteşem bir ses! Ama bestelediği bir türkünün sözleri, kötünün de
ötesinde kötü, bir zavallılık, utandıracak derecede bir zavallılık örneği:

“Yıllardır bir özlemdi
Yanıp durdu bağrımda
Yıllardır bir özlemdi
Yanıp durdu bağrımda
Tam ümidi kesmişken
Onu gördüm karşımda

Mavi mavi masmavi
Gözleri boncuk mavi
Bir gördüm âşık oldum
Bu gelen kimin yâri
Mavi mavi masmavi
Gözleri boncuk mavi
Bir gördüm âşık oldum
Bu gelen kimin yâri”

Son yıllarda, bazı türkülerimizin ve
şarkılarımızın sözleri, Türkçemizdeki büyük çöküntüyü ortaya koyması bakımından
çok üzüntü verici bir durumdur.

“Miyav! Miyav!” der gibi “Mavi!
Mavi!” diye sayıklayan bir türkü sözü yazarına, on üzerinden değil, ancak bin
üzerinden bir veriyorum!

Çetinoğlu: ‘Mutluluğu nerede
ararsınız
’ sorusuna, ‘Mutluluk aramakla bulunabilecek bir meta değildir’
şeklindeki cevabı tahlil eder misiniz?

Bâkiler: Gerçekten de öyle. Mutluluk, daha doğrusu saâdet,
aramakla bulunacak, hele hele satın alınacak bir metâ değildir; elle tutulur,
gözle görülür bir nesne değildir. O, bir güzel duygudur. Bir hâdiseden sonra,
kendiliğinden çıkar gider veya kendiliğinden gelir. Bir tek vak’a, bir tek
cümle, bir tek haber, hatta bir tek kelime… insanı çok sevindirdiği, huzura
kavuşturduğu gibi çok üzebilir, çok ağlatabilir, çok elsiz-ayaksız bırakabilir.
Doğrusu biz, saâdetin ne zaman geleceğini, ne zaman başını alıp gideceğini pek
bilemeyiz.

Çetinoğlu:
‘…’
Tırnak
içerisindeki cümle bittikten sonra (.) (nokta) koymak ve sonraki kelimeyi büyük
harfle başlatmak gerekir mi? Örnek cümle: Bana dedi ki: ‘Sen bu işi bilmiyorsun.’ Kendisine cevap verdim: ‘Doğrusunu sen söyler misin?’ Söyleyince
hatâmı anladım.

Bâkiler:Evvelâ şu hususu belirteyim: Türkçemizde, cümle
sonlarına mutlaka bir nokta konur ve noktadan sonra yeni cümleye mutlaka büyük
harfle başlanır. Alfabe ağalığına son vermek, bu yüzden, cümle başlarını büyük
harfle yazmayarak “harfler arasındaki eşitliği korumak”isteyen “muhteşem”
yaratılışlı kimseler biliyorum! Ben, o insanların arasında değilim! Ben, her
cümlenin sonuna bir nokta koyan ve her noktadan sonra, yeni cümleye büyük
harfle başlayan, “alfabe ağaları”ndan biriyim!

Asıl soruya gelince, esâs cümle içinde tırnakla
nakledilen bir başka cümle yer alıyor ve esâs cümle tırnaktan sonra da devâm
ediyorsa, tırnak içindeki cümlenin sonuna nokta (veya nidâ, istifhâm
işâretleri) konur ve tırnaktan sonra küçük harfle devâm edilir. Meselâ
sorunuzdaki cümleyi biraz değiştirerek bu kaideyi ona tatbîk edersek, onu şu
sûretle yazarız:

“Bana:
‘- Sen bu işi bilmiyorsun!’ deyince, kendisine: ‘Pekâlâ! Doğrusunu sen söyler
misin?’ şeklinde mukabele ettim.”

Çetinoğlu: Aşağıdaki
yazılışlardan hangisi doğru? Neden?

– Sultanahmet Camisi / Sultanahmet
Camii,

 

-Tevazusu / tevazuu

 

-Mısrası / mısraı, 

 

-Eski Eskişehir Valisi  / Eskişehir ilimizin eski valisi

 

-Eski Bayındırlık Bakanı Sayın X  / Bayındırlık eski bakanı Sayın X 

 

-Necip Fâzıl Kısakürek’in ‘Sakarya’
şiirinde… /  Necip Fâzıl Kısakürek’in
‘Sakarya’ başlıklı

şiirinde…

 

-Mehmet Âkif Ersoy’un
Safahat’ında…  / Mehmet Âkif Ersoy’un
Safahat isimli eserinde…

 

-Gülfem Sokak / Gülfem Sokağı…

 

Bâkiler: Sultanahmet Camisi değil, Sultanahmet Camii.

Tevazusu değil, tevazuu.

Mısrası değil, mısraı.

Eski Eskişehir Valisi değil, Eskişehir ilimizin eski
valisi.

Eski Bayındırlık Bakanı değil, Bayındırlık eski bakanı
demek lâzım.

Gülfem Sokak ifadesi yanlıştır. Gülfem Sokağı diye
yazmalıyız.

Bu misâllerdeki gibi, Resmî Dilde tereddî ve
alafrangalık almış başını gidiyor!

Nihal Atsız, galiba 1950 yılında çıkardığı ORKUN
dergisinde ikaz etmişti: “Kapı numaralarından önce No. dememeliyiz, Nu
demeliyiz” diye dikkat çekmişti veya okuyucularını uyarmıştı. Ben de 1950
yılından beri bir defa olsun “No” demedim. Hep “Nu” diye yazdım. Konuşurken
“Numara” diyoruz. Yazarken, bir Fransız gibi, neden “No” diyelim?

Yalnız Necip Fazıl Kısakürek’in Sakarya başlıklı
şiiriyle Mehmet Âkif Ersoy’un Safahat isimli eseri çok meşhurdur. Bu
bakımdan biz, konuşmalarımızda ve yazılarımızda; Necip Fazıl Kısakürek’in
Sakarya şiirinde veya Mehmet Âkif Ersoy’un Safahat’ında da diyoruz.
Bence bu beyanlar da yanlış değildir. Yani biz, Mehmet Âkif’in Safahat’ı
dediğimiz zaman, kimse, Mehmet Âkif’in hayatındaki safhalardan bahsettiğimizi
düşünmüyor. Herkesin aklına, sadece O’nun Safahat isimli eseri geliyor.

Necip Nazıl Kısakürek’in Sakarya şiiri dediğimiz zaman
da herkes anlıyor ki, biz O’nun Sakarya başlıklı şiiri hakkında konuşacağız.

 

Çetinoğlu: ‘Bağdat Cadde’ denilmezken; nasıl oluyor da, ‘Bağdat Sokağı’
yerine  ‘Bağdat Sokak’
denilebiliyor? (Bu tür çarpıklıkları, belediyelerin koyduğu sokak ismi
tabelalarında da görmek mümkün)

 

Bâkiler:“Bağdat Sokağı” yerine “Bağdat Sokak” demek, yanlış
olmasına rağmen, belki de insanların kolayına gidiyor.  Bağdat Caddesi söyleyişinde ise böyle bir
kolaylık yok gibi… “Sokağı” yerine sokak demek, oradaki üç heceyi iki heceye
indirmek kolay. Ama o kolaylık üç heceli “caddesi” kelimesinde yok. Yâni
“sokağı” yerine “sokak” denmesi, Türkçenin mantığına göre yapılmış bir tercih
değil.

Şu var ki bazı belediyelerimiz, yakın bir gelecekte,
levhalarını “BAĞDATSAL CADDE” diye değiştirebilirler!

 

Çetinoğlu: Neden ‘Ev atıkları’ değil de ‘Evsel atıklar’? Bu iş sonunda
‘Sanayisel atıksallıklar’ saçmasallıklarına kadar uzanabilir mi?

 

Bâkiler: Elbette uzanabilir. Benim bu değişiklikten hiçbir
şüphem yok. Neden yok? Söyleyeyim: Ben 1955 yılında Ankara Hukuk Fakültesi’ne
kaydoldum. 1955 yılında, Fakültemizin hemen yanı başında bir “SİYASAL BİLGİLER
FAKÜLTESİ” vardı.

1955 yılında “-sAl”
eki, sadece siyâset veya siyâsî kelimesinin kuyruğunda bulunuyordu. Belki başka
kelimelerde de vardı da ben bilmiyordum. Sonra, birdenbire çoğaldı. Birtakım
kimseler, Arapça-Farsça kelimeleri Türkçeleştirmek için, derhâl onların
arkasına Latinceden aldıkları bir                     “-sel” veya “-sal” ekini
yapıştırdılar. Ve böylece o kelimeleri Öztürkçe yaptıklarını sandılar. Mesela:
Tarih, şiir, asker, siyaset… kelimeleri Arapça mıdır? Yapıştırırsınız onların
arkasına Latinceden veya Fransızcadan aldığınız bir “-sAl”, “-Al”ekini;onları “tarihsel, şiirsel, askersel, siyasal…” yapar,
hemen Öztürkçe kelimeler elde edersiniz!

Ferman, günah, hasta, künde… kelimeleri Farsça mıdır?
Ne gam: “Fermansal, günahsal, hastasal,
kündesel…”
der, bir çırpıda onları da “Öztürkçe”leştirirsiniz!

1955 yılında, bir-iki “selli-sallı” kelime vardı. Elli
yıl sonra karşımıza yüzlerce “selli-sallı” kelime dikildi.

Dilin millet hayatındaki ehemmiyetini bilmeyenler,
Fransızcadan devşirme bu “-sAl”, “-Al”,                         “-Ul”, “-Il”, “-l” eklerini kullana kullana, elli yıl,
yüz yıl sonra, Türkçeyi iyice tanınmaz hâle getireceklerdir! Bir ilim
adamımızın söylediği gibi: “Türkçe sal’a
bindirilmiş, sel’e verilmiştir
!”

Ben şahsen, bu “-sel
/ -sal
” eklerinden nefret ediyorum. Birçok kimsenin, ya cehâlet yüzünden
veya Batı karşısında tam bir aşağılık duygusu içinde bulunduğu için selli-sallı
kelimelerle konuştuklarını görüyorum.

Bozulma, önce devlet kuruluşlarında başlıyor, sonra
vatandaşlara geçiyor. İstanbul’da şuraya-buraya gidip gelmek için, zaman zaman
vapurlara biniyorum. Hareketten biraz sonra, teybe alınmış bir sesle yolcuların
dikkati çekiliyor. Çeşitli uyarılardan sonra: “Çevresel temizliğe dikkat ediniz!” deniliyor. Ne demektir “çevresel temizlik”? Bunun doğrusu ve
Türkçesi, “çevre temizliği”dir. Ama
bakın devlet ulaştırma vasıtalarında bile Türkçe katlediliyor. Hastahanelerde
görüyorum. Bazı kovaların veya plastik bidonların üzerinde: “Evsel atık” yazılı. Düşünüyorum:
Hastahane ev değildir. O zaman hastanelerimiz için ayrılan bidonların üzerine
de: “Hastahanesel atık” diye yazmak
gerekecek! Çok büyük bir bilgisizlik ve aptallık örneği! Hâlbuki bu gibi
barbarca uydurmalar yerine “ev atıkları”
demek kâfi ve çok daha güzeldir! Benzeri şekilde “fabrika atıkları”, “zehirli
atıklar
”, “kimyevî atıklar”, “tıbbî atıklar” demek lâzımdır.

Nedir bütün bu alafrangalıklar?

Spor sunucularımızdan Halit Kıvanç, bir gün bir TV
programında demişti ki, “Dünyanın
gezmediğim ülkesi kalmadı. Gördüm ki, en güzel vedâ kelimesi

Ya Evrensel Değerler Ya Da Hiç –II

0

Demokrasi yolunda birçok tehlikeli dönemeçler geçirse
de bugün Türkiye’nin artık sağ(cı)lık-sol(cu)luk adıyla bir ideolojik kavgası kalmamıştır.
Böyle kalsa bir anlamda ‘iyi olmuştur’ denilir. Görünen, gürültü kabilinden göstermelik
“kuru-sıkı atışmalar”dır, dipteki eski
tortulardır. Bu kavramların içi zaten çoktan boşalmıştır. Var(mış) gibi
görünmek isteniyor. Siyasi sataşmalara malzeme dışında kayda değer bir anlamı
yok. Çünkü yapının çökmemesi lazım. Öyle olmasaydı yarım yüzyıl öncesindeki
hadiselere bugün durmadan atıf yapılır mıydı.  Malum, iflas eden yahudi tüccarlar eski
defterleri karıştırırmış. Aradan yarım asır geçmiş dünya değişmiş, şartlar
değişmiş onlar daha eski plakları çalıyorsa bu handikaptır. Hayatta olan
68’liler kuşağının bir kesimi bu anlamda vebal altındadırlar. Gerçekle
yüzleşmeleri gerekir. O dönem siyasi unsurların Anadolu gençliğine ideolojik pozisyon seçmek yerine, önce “nasıl
adam olunur”u öğretmedikleri için sorumludurlar. Ayrıca hiçbir yer “kurtarılmış bölge” olmadı; Fatsa da,
Maraş da, Malatya da, Sivas-Erzurum-Kars da. Onlarca yıl sonra hayırsever
birkaç müteahhitler hasır betonlu binalarla bunları kurtarmış oldu. Ülke gençliğini kaybetti, kaynaklarını kaybetti.
Toparlanması onlarca yıl sürdü. Elde var ağır bir ideolojik fatura.   

Siyasal ideoloji temelindeki sivil oluşumların ve daha
çok bu temeldeki siyasi partiler, toplumun sosyal refahına ya da yaşam
kalitesine kattığı kayda değer bir şey olmamıştır. Ya hamaset söylemleri ya da birkaç kallavi sloganlar. Hepsi bu. Geriye
dönüp baktığımızda iki kuşak ömrü bu gürültülerle geçti. Bir ülkenin bu kadar zamanını ve iş gücünü çalmak gelecek için nasıl bir kayıptı, yaşayarak buna tanık olduk.
Batıda beyin dalgalarıyla denetlenen ileri protez teknoloji üretilirken, burada
gündem elini kalbin üzerine koyarak tesbih çekmenin faziletini tartışmak oldu. (Tesbihin
de uzakdoğu’nun 102’lik boncuktan geldiğini söyleyen de olmamıştı). Navigasyon
ve robotik teknoloji piyasaya sürüldüğü yıllarda tarihçi diye lanse edilen bazı
zevat, ütopik hedeflerle “üç kıtaya yeniden hakim olunacak” müjdesini veriyordu.
Nasıl olacaktı? Bu pek sorulamazdı. Allah nasip etse elbette olurdu, yoksa bir
şüphe mi var, denilirdi. Haçlıları “ Varna’da, Mohaçta, Niğbolu’da, Kosova’da
biz bozguna uğrattık” gibi kahramanla gurur duymak akıncı ruhu verse de etkisi
kısa sürerdi. Asıl hedef neydi, bütün Avrupa’yı feth etmek mi?. Hatta hızını
alamayıp bütün kıta Amerika’sını da mı?. Hedef İlâyı kelimetullah mı?(yani
Allah’ın hükümlerini yaymak ve yüceltmek). Yoksa kızıl elma mı? Nasıl olacaktı
bu. Sorgulanmayan bir yapı söz konusuydu. Milli hedefler net değildi,
tanımlamalar çok karmaşık ya da ideolojikti. Teknolojiyi satın alan ve
tüketmeye bayılan bir kitle (yani hedef kitle) çoktan oluşmuştu.  Ancak milli hedefler olmasa da bireysel hedefler
kısa ve netti: Bir iş sahibi olmak, 3+1 daire ve bir araba sahibi olmak. İleriki
yaşlarda da, çocuklara birer daire bırakmak. Hepsi bu.

Yüzleşmek lazım. Boşa akıp giden onca yıllarda “Biz
bugün neredeyiz?” sorusu neden hiç sorulmadı ve gerçeklerle yüzleşmek
istenmedi. Neden hiç bir teknolojik markamız, dünya piyasasında olan yerli
arabamız yok?..diye tartışılmadı. Neden 1930’lu yıllarda o kurucu irade, devasa
zorluklar ve yokluğa rağmen yerli uçak üretti ve pazar buldu. Fabrikalar kurdu,
tarımda çığır açtı. Madenciliği millileştirdi. Bunları kuran aynı milletti.
Neden hedef seçilmedi. Türk ekonomisinin büyümede en yüksek değere ulaştığı
yıllar neden model alınmadı?  Kırk yıl bu
tip narkozalama etkisi yapan hamasî söylemlerle geçti. Çağın teknolojik gelişimini
bilmeden dünyaya ayar vermek nasıl olacaktı, bilen yoktu. Yani; “bana borç para
ver, sana hükmedeceğim” gibi bir çelişki ile mi?.  Geçelim.

Günümüz teknolojisi baş döndürücü bir hızla ilerliyor.
Deniz aşırı bir yerden, binlerce km uzakta fabrikasındaki imalatı denetlemekten,
adrese teslim füzelerden,  akıllı
sistemlere, otomatik pilot sisteminden nano teknolojiye, yapay zekâya, ürün
istifleyen robotlara kadar. Hiç birinde imzamız yok. Satın alıyoruz ve
bağımlıyız, kullanıcıyız. Demetlerce para ödüyoruz erişebilmek için. Yani eli
mahkûm bir tüketici modunda. Yani tonlarca alın teri bir avuç entegre için. Bu
hiç adil değil.

Nedendir bilinmez, bilgi
çağının bilgi teknolojisinin kas gücünü aştığı gerçeği o yıllarda
önemsenmiyordu.

Ne kadar idealist olursanız olun, sermayenin gücü
karşısında diz çökmek gibi bir gerçekle yüz yüzeyiz. Nitekim bütün insanlığa
kablosuz bedava enerji nakli için çırpınan Nikola Tesla bile, Edison kartelinin
insafsız kıskacında borçlu bir idealist mucit olarak can vermiştir.

Kabul etmek gerekir
ki, kapitalizm bütün beşeri akımlara diz çöktürmüştür. Dev gibi sarsılmaz
görülen sosyalist bloklar, sermayenin azgın dişlileri arasında pes etmiştir.
Sovyetler birliği, mecburen açıklık ve yeniden yapılanma (Glastnost, Perestroyka)
yoluna gitmiştir. Çin faşizan kapitalizmi hedefleyerek dünyanın yeni baş belası olma yolunda.  Diğer bir-iki diktatörlükler de dış dünya
iletişimini baskılayarak gerçekleri
kapatmak istiyor. Nereye kadar?

İdeolojileri tamamen gömmek insaf ölçüsüne sığmaz elbette. Onun toplumla bütünleştiği
reddedilemez. Daha çok siyasi görünümlü olsa da alt yapısında hukukî, ilmi,
felsefi manevi ve estetik düşünceleri barındırdığı gerçeği var.
Ancak söylemek istenilen şudur; Global Dünyada olduğu
gibi, ideolojiler bizde de çökmüştür.
Kapitalizm azgınlaşmıştır. Öyle olmasa dünyayı adeta bir hedef kitle gibi
görüp mütevazı soframıza kadar hükmedebilir miydi? Bazen atarlanıp kola
boykotuyla sakinleşsek de ticaretin-arz ve talep gerçeğini kabullenip
diyetimizi bozuyoruz. Çünkü dış dünyada ihracat hacminiz kadar bir önceliğiniz
olur. Paranızın satın alma gücü kadar etkilisiniz. Gerisi ayrıntıdır. 

Ey İman Edenler! İman Ediniz (14)

Kur’an cihanşümul / evrensel, tam ve mükemmel bir talimat ve
tebligattır.

     Allah Kur’an’ı
müminlerin / inananların dilinden kalbine aksedip,

     Hayatlarına hâkim
/ egemen olması için indirmiştir.

     Kur’an; insanların
yalnız Allah’a kul olmaları,

     Yalnız O’nun
emirlerine uyma emel ve gayesiyle okunması, anlaşılması, anlatılması

     Ve gereğini
yapmaları için indirilmiştir.

     Allah’ı tanımak,
Kur’an’ı tanımak, okumak ve anlamakla olur.

     Kur’an’ı tanımak
ise, lafzını / sözünü okumakla yerine gelir.

     Prensip, ilke,
temel inanç ve esaslarını hayata geçirmek, tatbik etmek ve uygulamakla olur.

     Allah’ın varlığına
inandığımız halde, Allah yokmuş gibi hareket etmek Müslümana yakışmaz.

     Kur’an’a
inandığımız halde, Kur’an’a aykırı bir yaşayışı hoş karşılamamalıyız.

     Bunun doğuracağı
tehlikeleri ve bizleri sokacağı cendereleri iyice düşünüp akıl etmeli.

     Sıratı Müstakim’in
/ Doğru Yol’un, ancak Kur’an’ın çizdiği yol olduğunu,

     Bir an için bile
aklımızdan çıkarmamalıyız.

     Kaldı ki, biz
dâhil İslâm Âlemi’nin dünyadaki düşkün hâli, geri kalmışlığı,

     İslâm’a lâyık bir
seviye ve düzeyde olmazlığın tek sebebi;

     Kur’an’ın ve onun
uygulaması olan Sünnet’ten gereği gibi istifade edemeyişimiz ve

     Yararlanamadığımız
yüzündendir.

     Kendimiz İslâm’a,
Kur’an’a ve Sünnet’e uymamız gerekirken;

     İslâm’ı, Kur’an’ı
ve Sünnet’i kendi anlayış çerçevesine sokmuş olmamızdandır.

     Kur’an sadece
inanmamızla yetinmez.

     Aynı zamanda
yaşantımızın her anını ve her hareketini;

     Onun çizdiği
çerçevede kalarak gerçekleştirmemizi de ister.

     Unutmayalım ki,
Sahabe-i Kiram vahyedilen / indirilen bir âyeti iyice anlayıp,   

     Hayatlarına tatbik
etmedikçe, onu uygulamayı devamlı kılmadıkça,

     Başka bir âyeti
ezberlemezlerdi.

     Ezberle uygulamayı
paralel olarak yerine getirirler.

     Hz. Peygamber gibi
yaşayan bir  Kur’an olurlardı. Öyleyse
onların örnek aldıkları gibi:

     Bizim için de,
Kur’an eşsiz bir rehber,

     Hazreti Peygamber,
daimî bir önder.

     Önümüzde yürüyen
bir kılavuz.

     Maddî – manevî
tertemiz bir havuz.

     “Yalnız sana
kulluk eder ve ancak senden yardım isteriz.” (Fatih: 5)

     Derken bunun
Allah’a verdiğimiz bir taahhüt olduğunu hiçbir zaman unutmamamız

     Ve bundan gafil
olmamamız gerekirken;

     Kasten değil ama,
ne yazık ki şuursuz ve bilinçsiz bir vurdumduymazlık içindeyiz.

     Oysa gerçek
kulluk; yalnız ibadet etmekle yerine gelmez.

     Aynı zamanda emir
ve yasaklarına uymakla da mükellef ve yükümlüyüz.

     Çünkü gerçek
kulluk; Allah’ın tüm emir ve nehiylerine / yasaklarına uymakla gerçekleşir.

     Kaldı ki: “Bir’e
kul olmayan bine kul olur.”

     Nitekim İslâm
öncesindeki Araplar; Allah’ı inkâr etmiyorlar

     Fakat, O’nun
hayatlarına çeki düzen vermesine, asla imkân tanımıyorlardı.

     Doğru Yol’a girmek
belki kolay ama Doğru Yol’da daimî olmak; işte bütün mesele bu!

     Sıratı Müstakîm
yani Doğru Yol’da olmanın ve bunu devamlı kılmanın kolay olmadığı,

     Şu hususu ortaya
koymakla, çok daha iyi anlaşılır:

     Günde beş vakit
kıldığımız namazlarda,

     Tam kırk kere
Fâtiha Suresi’nde geçen “İhdinassıratal müstekiym.” (Fatiha: 6)

     “Bizi doğru yola
(İslâm’a) ilet (İslâm ile yaşat.)”

      Diye Allah’tan
bizi Sırat-ı Müstakime / Doğru Yol’a hidayet etmesini / iletmesini istiyoruz.

Ya evrensel değerler ya da hiç –I

0

İdeolojik refleksler hasımla beslenir. O olmadan gelişmez. Öteki olmadan bu, hayat
bulamaz. Adeta mihenk taşı gibi, o ne kadar tehditkâr ise, berikine o kadar
muhtaçsınız. İdeolojik temelli devletlerin de hep çantada bir düşman cephesi vardır. O düşmanın güçlenmesini istemez. Ama yok olup
tükenmesini de. Bazı devletlerin ideolojisi ırka dayalı ya da dine dayalı
olabilir. Mesela İsrail siyasal dinci ve aynı zamanda ırkçı bir
devlettir. Zaten ilkeleri yahudilik üzerine kurulu üstün ırk iddiasıdır. Bu
tip devletler için evrensel değerler söz konusu olmaz. Genelde ideolojik
teoriler, olmayan-müphem bir tehlikeye göre belirlenmez. Olmayan bir düşmana kılıç
sallanmaz. Bir emare olmalı ki ilkeleri ona bina edilsin. O emareler de mebzul miktardadır
ve bulmak zor değil. Birilerini potansiyel
düşman görmek ve ona göre pozisyon
almak yeterlidir. Uluslararası ilişkilerden de bilinen bir realitevar, “ne
kadar komşunuz, o kadar çok sorununuz var demektir”. Tarihte bunun yüzlerce
örnekleri görülür.


Türkiye, uzunca bir dönem ideolojik bataklığın çıkmaz
yollarında heder oldu. Kuzeyden esen
sosyalizmin sert rüzgârlarına karşı sivil
tepki de çok büyüktü. Milli
hislerimiz en yüksek frekansta titreşip duruyordu. Siyaset radikalleştikçe kaos
büyüyor her tarafı etkiliyordu. Devletin kolluk kuvvetleri ve istihbaratı, hariçten rejim ithal edenleri etkisizleştirebilirdi. Ancak
öyle olmadı, sağ blokta ülkücü gençlik, solda ise devrimci gençlik ve türevlerinin
(TKP, THKPC acilciler, Tikko v.diğ) silahlı çatışmaları için ortam
hazırlanmıştı. Polis teşkilatı bile Polder-Polbir diye ikiye bölünmüştü. Zıt
görüşteki bir polis memurunun görevini yapmada tarafsız olması beklenebilir mi?
 


Ülkenin ideolojik çalkantılı sürecinde, ABD-pentagon güdümlü
bazı generaller uzunca bir süre işi ağırdan
alarak denize düşen ve umudu tükenen halkın onlara sarılıp benimsenmesi
istendi. Öyle de yapılmıştı. İçteki parçalanmaya beş kala, 1980 -12 Eylül
ihtilali ilan edildi. Parlamento dâhil her şey askıya alındı. Halk bu ihtilale
methiyeler düzerek önemli destek verdi. Sonuç; her iki kesim için yıllarca
süren cezaevi işkenceleri, akla hayale gelmeyen hukuksuzluklar, ezik ve
sindirilmiş bir toplum. İlave olarak da kayıp yıllar.  Nitekim taammüden
ihtilal planı, yıllar sonra
ihtilalci bir cunta mensubu tarafından kamuoyuna itiraf edilecekti. Ancak burada gözden kaçmayan bir durumdan
bahsetmeden olmaz. Her iki ideolojik kesim öldüresiye bir birini kırıp geçirirken,
üçüncü bir kesim vardı ki, ortalıkta hiç görünmüyordu. Kendilerini “müslüman gençlik” olarak takdim eden bu üçüncü grup henüz sahne almak
istemiyordu. Her ne kadar kendilerini “mücahit”
olarak tanımlansalar da, daha çok ortamın havasına göre yön belirledikleri
anlaşılıyordu.  Çeyrek asırdır hep “uygun bir ortam” bekleyen bu
kitle dindar muhafazakârlar olarak gündeme geldiler. Beklenilen şartlar
oluştu.  Artık daha güçlüydüler ve
seçilmiş bir iktidara sahiptiler. Önceleri “demokrasi batı hegomanyasıdır” diye
tepki gösterilse de onun sağladığı imkânları sonuna kadar kullanageldiler.


Yakın siyasi tarihimizde de ideolojik kavgalar
arasından hep sıyrılan bu kitle, sağ ve sol cenahın ideolojik boşluğunu
doldurmakla kalmayıp, siyasi bir hüviyet de kazanarak muhafazakâr İslam’dan siyasal İslam’a yönelmişlerdi. Bu geçiş uzun süre tartışmalara sebep
olmuştur, “..karar verin, siyasal mı, islam mı?” diye.  Aynı zamanda, dünya İslam birliğinin
kurulmasını sağlamak ya da onun tesisine çalışmak da önemli hedeflerindendi. O
zamanlar böyle bir umut olsa da S. Arabistan ve Mısır gibi bir dizi ülkeler-emirlikler
ABD güdümünde kaldığı sürece erişilmesi imkânsız bir hayal olacaktı. Bu oluşum
her ne kadar demokratik yolla seçilmiş bir iktidara sahip olsa da dış dünya
“ideolojik İslam“olarak tanımlanmaktaydı. Bilindiği üzere, batı dünyası bu tür muhafazakâr
oluşumlardan önce faydalanmak ister, beklentisi tükendiğinde ise karşı hedef
göstererek islamofobi der ve bunu
medyasında köpürtür.

Toplumda Ahlak Sorunu!

Bireysel ve toplumsal ahlakın, milletlerin hayatiyeti bakımından önemi
büyüktür. Toplumların geçirdikleri bunalımın en büyük sebeplerinden biri “ahlaki çöküş” tür. Ahlakın
istenilen düzeyde olması bir toplumu yaşatan en büyük kuvvettir ve bu husus
birçok tarihi hadise ispatlanmıştır.

 

Yaşadığımız topraklarda biz Türklerden önce hükümranlık kurmuş olan
Roma ve Bizans (Doğu Roma) İmparatorluklarının yok oluşu bu toplumlarda görülen
ahlaki çöküşle çok ilintilidir. Keza Osmanlı-Türk İmparatorluğunun yıkılmasında
da bu etkeni çok açıkça görmekteyiz.

 

Bunu anlamak için 1910-1915 yılları arasında İstanbul’a Orenburg Vakit
Gazetesini temsilen gelen Kırım Türk’ü Fatih Kerimi’nin yazılarına (İstanbul
Mektupları) bakmak yeterlidir diye düşünüyorum. Fatih Kerimi bu yazılarında
belirttiğimiz tarihler arasında geçen hadiseleri dışarıdan biri olarak takip
etmiş; İstanbul’daki sosyal hayatı, meydana gelen felaketler karşısında halkın
tutumunu, savaşın sivil halk üzerinde yaptığı tahribatı, gazeteleri ve
dergileri de takip etmek suretiyle aydınlar ve devlet adamları arasındaki
siyasi ve fikir münakaşalarını derin ve objektif tahlilleri ile yansıtmıştır.
Bu yazılarda görülen o dur ki; o yıllarda Türk toplumunda tam bir ahlaki çöküş
söz konusudur ve bu nedenle devlet ancak üç dört yıl yaşayıp sonunda yıkılıp
gitmiştir.

 

İnsan mantık okumak ile akıllı olamayacağı gibi hayırlı ve faziletli
şeyleri okumakla da ahlaklı olamaz!

 

Beden gibi insan ruhu da hastalanabilir. Ahlaki bakımdan; hırsızlık,
dolandırıcılık, yalancılık, rüşvet almak, haksızlık yapmak, yolsuzluğa
karışmak, namus ve ırza tasallut etmek, şiddet uygulamak, dini ve milli
değerleri istismar etmek, yüksek ego (nefis) sahibi olmak, iftira, kıskançlık,
kin ve ülkesinin istikbalini şahsi menfaatler için tehlikeye atmak birer ahlaki
hastalıktır.

 

Bu sebeple ahlak insanların mutluluğu, huzuru, güvenliği ve refahı ile
doğrudan ilgili bir olgudur. Bir toplumda ahlaksızlık egemen olmaya başlamışsa
bu saydıklarımızın hepsi tehlikeye düşmüş demektir.

 

Şunu bilmeliyiz ki; ahlakın temel konusu insanların yaptıkları veya
yapmadıklarıdır. Yani insan yaptığı işlerin amacını bilir. Ortalama insan
zekası ile iyi ve kötüyü birbirinden ayırt eder. İnsan hangi davranışlarının
tasvip hangilerinin de ceza göreceğini öngörür. Bu nedenle tercih daima insan
aittir.

 

Din âlimi Ahmet Hamdi Akseki ahlakı; insanın kişisel ve sosyal
vazifelerini bilmesi ve bunları dini emirlere uygun olarak yapması şeklinde
anlatır. Akseki’ye göre bu vazifeler; Allah’a ve Peygamberine, kendi şahsına,
ailesine, ülkesine ve milletine nihayette bütün insanlığa yönelik olmak üzere
beşe ayrılır.

 

Şimdi dönüp bir de kendi vatan topraklarımız üzerinde yaşayan
insanlarımıza ve toplumumuza bir bakalım…

 

Gelin başımıza gelen bütün felaketleri teker teker inceleyelim. İnsani
davranışlarımızın hedeflerini bir bir görelim. Bunlara bakarak sizce bir ahlaki
sorun yaşıyormuyuz? sorusuna samimi cevaplar verelim….

 

Fikrimce bir “ahlaki çöküş”
içindeyiz!

 

Bu sayede mutsuzuz, huzursuz ve emniyetsiziz ve her geçen günde
yoksullaşıyoruz… Bu “ahlaki
çöküş”
Allah göstermesin devletin yıkılması ile sonuçlanır.

 

Eğer aksi fikirde iseniz, o zaman bana niye bireysel ve toplumsal
ahlaksızlığa prim verdiğinizi ve de onun bir parçası olduğunuzu anlatınız.
Çünkü başımıza gelen yangın, sel, yolsuzluk, hırsızlık, terör, eğitimsizlik ve
zenginlik içinde fakirlik çekenler gibi felaket ve sorunlardaki insan ve insan
davranışları boyutunu hepimiz görüyoruz. İnsanlarımızın bu olaylar karşısındaki
tavrı bize ülkemizde bir “ahlaki
çöküş”
içinde olduğumuzu gösteriyor.

 

Cezayir, Fas, Tunus, Lübnan, Mısır, Libya, Irak ve Suriye’de olanlar
gözümüzü açmadı ise bari Afganistan’da olanlar gözünüzü açsın. Oralarda da
büyük bir “ahlaki çöküş”
yaşandığı bir gerçek olarak önümüzde duruyor. Bu sebeple bu ülkelerin
vatandaşları ve orduları memleketlerini savunmayarak kaçıyorlar!

 

Kimse de bir kabahat aramıyoruz. Bir kabahatli varsa o da hepimiziz
diyoruz! Ancak bilmeliyiz ki; “ahlaki
çöküş”
yaşayan milletler ilk önce devletlerini kaybetmiş ardından
esarete düşüp yok olmuşlardır.

Talibanlaşan Mücahitler

0

 ABD ve NATO güçlerinin Afganistan’dan çekilmesi
ve Taliban’ın ülkeye tek hâkim olması üzerine Türkiye’de sevinenler ve
kutlayanlar oldu.

Ayasofya Camii
eski baş imamı
Prof. Mehmet Boynukalın da “Taliban işgale karşı duran
bir milli mücadele hareketidir”
diyerek bu sevincini açığa vuranlardan
oldu.

Oysaki, aynı anda
Afganistan havaalanında ABD uçaklarına binmek için yüzlerce Afgan birbirini
eziyor, uçak kanadına tutunmaya çalışan üç kişi düşerek ölüyordu. 4 bin km yol
kat ederek gelen binlerce Afgan varını yoğunu insan kaçakçılarına veriyor;
Türkiye sınırlarındaki duvarları aşıp, çeşitli şehirlere dağılıyordu.

Oysaki, Taliban’ın
zaferine sevinenlerin, destekledikleri AKP döneminde, Türkiye 20 yıldır
Taliban’ın karşı tarafında
yer alıyordu. Bir ABD dostu ve NATO ülkesi
olarak Taliban’a karşı güçler içinde aktif rol alıyordu.

“Ümmetin lideri”
diye kutsadıkları Cumhurbaşkanı
, ABD’nin isteği üzerine, herkesin çekildiği Afganistan’da,
Kabil Havaalanının gönüllü bekçiliği rolüne talip oluyordu.

Afganistan’daki iç
savaşta Türkiye’nin desteklediği tarafın karşısında olan Taliban’ın “zafer”
kazanmış olmasına İslamcı kesimden böylesine sevinenler olması çelişkili ama
şaşırtıcı değil.

*************************

Erdem Bayazıt’ın
Anlattığı Olay

Afganistan’da
bugünkü gelişmelerin tohumları 1979-1988 Sovyet-Afgan Savaşı’nda atıldı.

Sovyetler Birliği
Afganistan’daki Marksist hükûmetin daveti üzerine Afganistan’a girmişti. SSCB’nin
İslamcı mücahitlere karşı yürüttüğü 9 yıl süren bu savaşta “mücahitler” diye
anılan, işgale direnen Afgan güçlerinin mücadelesine halkımız gönülden destek
verdi.

Bu destek
kapsamında muhafazakâr kesimin sevilen şairlerinden, yazar ve eski Milletvekili
Erdem Bayazıt’
tan (1939-2008) dinlediğim bir anısını hatırlıyorum.

Erdem Bayazıt’ı
1990 yılında Özbekistan- Azerbaycan seyahatinde tanıdım. O sırada ANAP
milletvekili idi. Edebiyatımızı çok iyi bilen bu naif ve kültürlü insanla, çok
samimi sohbetlerimizin olduğu, uzun zamanlar geçirdik. İşte bu sohbetlerden
birinde şu anısını anlattı:

Erdem Bayazıt, ünlü film
yönetmeni Yücel Çakmaklı ile bir film ekibi Afgan mücahitlerinin Ruslara
karşı mücadelesini filme çekmek için Afganistan’a giderler. Afganistan
dağlarında “cihat” yapan mücahitlerle beraber katır sırtında taşıdıkları
malzemelerle mücahitlerin hayatını belgeselleştirirler.

Ancak mücahitlerin
en çok korktuğu şey Rus askeri helikopterleridir. Rusların havadan silahlı
taraması karşısında mücahitler sığınacak bir yer bulamadıklarında çaresiz
kalmaktadır. Dağlarda nakil işlemi yaptıkları bir sırada, düz bir arazide yük
taşıyan katırlarla birlikte yürümekte iken, Rus helikopterlerinin sesi duyulur.

Bundan sonrası
Rahmetli Erdem Bayazıt “hepimiz tekbirler ve dualarla Allah’tan canhıraş
yardım dilemeye başladık. Büyüklerin ruhaniyetinden istimdat eyledik. O sırada
umulmadık bir şey oldu. Hava karardı, bulutlandı ve helikopterler aşağıdaki mücahitleri
ve bizi görmeden uçup gitti” diye anlatmıştı.

İşte buralarda
çekilen filmler Milli Gençlik Vakfı vb İslamcı kesimde VHS videolardan
yıllarca seyredildi ve bu anıya benzer anlatılan hikayeler, yazılan romanlar
okundu. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve bugün devletimizi yönetenlerin çoğu bu
bilgilerle yetişti.

Şimdi Taliban
zaferine sevinenlerden bir kesim
o günün Mücahitleri ile Taliban’ın aynı
olduğunu düşünmekte.

Halbuki
Mücahitlerin CIA bağlantıları, Bin Ladin ve El Kaide örgütlenmesi, Taliban
iktidarının İslam’a aykırı uygulamaları biliniyor olsaydı farklı
düşüneceklerinden eminim.

Nitekim bu
videolarla yetişen bir vatandaşımız sosyal medyada yaptığı yorumda “Nereden
bilirdik ki dünyayı cehenneme çevirerek cennete gitmek isterlermiş”
diye
özeleştiri yapmış.

*************************

Taliban

“80’lerin başından
beri, Afganistan’ın Ruslar tarafından işgaline karşı başlatılan cihadı
sürdürmesi için mücahitler CIA tarafından silahlandırıldı ve Suudiler
tarafından finanse edildi.”

“Sovyet güçlerinin
çekilmesi sonrasında
Batılı güçler bölgeden ayrılsa da geride farklı
ülkelerden gelerek Sovyet karşıtı cihadı sürdüren 40 bin militanı bıraktı.”

Afganlara destek
amacıyla ülkeye gelen bu Arap mücahitlerle, cihada devam edilmesi için Ağustos
1988’de Usame bin Ladin‘in liderliğinde el-Kaide’nin kuruluşu
gerçekleştirildi.

Taliban lideri
Molla Ömer
, 1989’da Sovyetler Birliği güçlerini yenerek ülkeden çıkartan
“mücahitlerin” komutanlarından biriydi. Taliban’ı 50 medrese
öğrencisiyle birlikte 1994’te kurdu.

“Taliban ABD,
Pakistan ve bazı körfez ülkelerinden para ve silah desteği alarak büyüdü.
1996’da Başkent Kabil’i
de ele geçirerek kendi hükümetini kurdu. Resmi olarak “Afganistan İslam
Emirliği”
adını alan Taliban, kurucusu Molla Ömer’i de “müminlerin
emiri”
ilan etti. Taliban iktidarı, katı Selefi yorumlarına
göre, şeriatı temel alan bir anayasal sistem uyguladı.

“Kadınlar
hayatın her alanından soyutlandı. Kız çocuklarının okula gitmesi ve
eğitim görmesi tamamen yasaklandı. Kadınlara peçe, erkeklere ise takke
ve sakal zorunluluğu
getirildi. Sakalını kesenler 6 ay hapis cezasına
çarptırıldı, yüzü görülen kadınlar ise kırbaçlandı. Şeriat yasalarını
çiğneyenlerin uzuvları kesildi, baskıya karşı çıkanlar “hain” ilan
edilerek asıldı.”

Taliban, el-Kaide
ile
yakın ilişkiler kurdu. “11 Eylül 2001’de ABD’ye ikiz kuleler ve
Pentagon’u hedef alan saldırıdan sonra El- Kaide elebaşı Usame Bin Ladin’i
Afganistan’da sakladı.”

Dönemin ABD Başkanı
George Bush, Taliban’dan Bin Ladin’i talep etti. Taliban talebi reddedince ABD bu
bahaneye dayanarak Afganistan’ı işgal etti. Gerçek niyeti nükleer güç olan Çin,
Rusya ve Hindistan’ın bu stratejik mevkiden kontrolünü sağlamaktı.

75 bin kişilik Taliban
ordusu zaman içinde, ABD destekli merkezi hükümetin 300 bin kişilik ordusuna
karşı mücadelesinde başarılı oldu. ABD güçleri çekildi ve Taliban yeniden
Afganistan’a hâkim oldu.

****

Cumhurbaşkanı
Erdoğan (20 Temmuz 2021’de) “Türkiye’nin Taliban inancıyla ters bir yanı yok”
dedi.

Taliban totaliter
bir
Selefi
örgüttür.
Binlerce Müslümanın kanına girmiş, dünyayı kadınlara zindan etmiştir.
Bu örgütün liderlerinin resimlerine baksanız İslam’dan soğursunuz. Milyonlarca
Müslüman Afgan, Taliban zulmünün korkusundan ülkesini terk ediyor.

Taliban’la
diplomatik ilişki kurulabilir hatta kurulmalı. Fakat bilelim ki, bizim Taliban’ın
inancıyla ortak tarafımız yoktur.

Memleketi de Christina Haak mı Kurtarsın?

0

Televizyonla pek
arası olmayan biriyim ancak “Flip or Flop” (Rüya Gibi Evler) programını ve “Masterchief
Türkiye”yi ne zaman denk gelse izlerim. Flip or Flop’da emlak girişimcisi evli
bir çift (genelde California sahilinde) harabeye dönmüş evleri satın alarak
restore edip üzerine de güzel bir kâr marjı koyarak satıyorlar. Evlerin eski
hali ile yeni hali arasındaki fark gerçekten harika. Masterchief Türkiye’yi ise
zaten biliyorsunuz. Gecenin bir vakti buzdolabının başına geçip bir şeyler
atıştırma ihtiyacı uyandırıyor insanda.

 

Bu iki programı
sevmemin sebebi, her iki programda da insanlar yaratıcı (creativ) yeteneklerini
konuşturup bize basit, sıradan gelen konularda bile ortaya fevkalade eserler
koyuyorlar. Her şeyden önemlisi, insanların işlerini hem aşkla hem de
ciddiyetle yaptıklarını görüyorsunuz. Bir önceki köşe yazımız olan Türk’ün
Ustalarla İmtihanı (*) adlı yazımızı okumuşsunuzdur. İşte o yazıda betimlemeye
çalıştığımızın aksine olarak, insanların işlerini aşkla, ciddiyetle ve muazzam
bir özenle yapmaları beni gerçekten mest ediyor.

 

Bu programlar
içinde, Flip or Flop’un yeri gerçekten başka. Program eski tarihli olduğu için,
programın yapımcı ve sunucuları o tarihlerde evli ve iki çocuk sahibi olan
Tarek El Moussa (aslında bildiğiniz Tarık el Musa) ile Christina El Moussa
çifti. Christina Hanım daha sonra Tarek Bey biraderimizden boşanıp Ant Anstead
adlı bir başka yapımcıyla evlenerek Anstead soyadını aldı. Programı da
“Christina on the Coast” (Rüya Gibi Evler Sahilde) ismiyle tek başına yaptı.
Ant Anstead adlı beyefendiden de bir çocuk sahibi olduktan sonra boşanan
bahtsız Christina şu an bekârlık soyadı olan Haak’ı kullanıyor. Özel hayatı
kendisine kalsın, Allah O’nu çoluk çocuğuna bağışlasın.

 

Flip or Flop’da
satın alınan harabelerin, özellikle Christina Hanım’ın hayal gücü ve estetik
dokunuşlarıyla gerçek birer saraya döndüklerini görüyorsunuz. Kâr marjını
yüksek tutmak için hem evin satış bedeli konusunda sağlam pazarlık yapıyor hem
de harcama kalemlerini kısmaya gayret gösteriyor. Ancak öte yandan malzeme ve
işçilik konusunda kaliteden asla taviz vermiyor. Çünkü kâr etmenin asıl yolunun
düşük maliyetten değil kaliteli işten geçtiğini çok iyi biliyor.

 

Yeri geliyor, eve
ferahlık kazandırma adına bir duvar yıkıp mutfakla salonu birleştiriyor, yeri
geliyor çocuklara özel alan açmak için odanın ortasına yepyeni bir duvar
örüyor. Salonla ayrı, mutfakla ayrı, banyolarla ayrı, bahçe peyzajıyla ayrı
alakadar oluyor. Ve en önemlisi de yaklaşık doksan (90) günün sonunda devasa
bir harabeyi gerçek bir saraya çeviriyor. Bravo doğrusu.

 

Christina Hanım’ı
izlerken bazen diyorum ki; keşke Türkiye’de ülkeyi gerçekten seven işin ehli
kimseler iktidara gelse ve bizim harabeye dönmüş eğitim, yargı, güvenlik,
ekonomi, şehircilik ve diğer tüm konulara bir el atsa bizim ülkede küçük bir
saray yavrusuna dönse. Şimdiye kadar müteahhit ve “ustaların” elinde gerisin
geriye giden canım ülkemin bir gün yüzü gülse. Hani soruyorlar ya “Erdoğan
giderse ülkeyi kim yönetebilir?” diye. Ben de diyorum ki çok şükür ülkede bu
işi başarıyla yapabilecek cevher çok. Ülkede bu kadar cevher varken, bu işi de
illa Christina mı yapsın?

 

(*)http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazilar/YaziDetay/13341

Muharrem Ayında Güya!

İslam ansiklopedilerinde ve ya İslami internet sitelerinde
Muharrem ayında neler olmuş “özellikle muharrem ayının 10. Günü neler olmuş!”
Diye araştırdığınızda!

Karşınıza çıkacak bilgilerin tarih kısmının önemli bir kısmı
uydurmalardan ibaret!

Hem de “bilinçli olarak” Ve profesyonelce!

***

Başına rivayet yazdıkları halde öyle iddia, öyle ısrar
etmişler, “nesilden nesile” öyle ezberletmişler ki !

Dersin ki haşa sanki hepsi ayet!

Sadece ansiklopedilerde değil, Cuma hutbelerinde ve ya
Muharrem ayında ki vakit namazları öncesi sohbetlerde de çok dinledim.

Dinledim ama Aklım almadı.

***

Ben camide dinlediğim hiçbir öğretiyi masal diye dinlemedim.

Benim dinim anlatılıyordu, önemliydi!

Can kulağı ile dinlediğim için can kulağı ile düşündüm,
aklım almadığı için de araştırdım!

***

Bırak yılı, bırak yüz yılı, daha hangi bin yılda yaşandığı
halen daha ispat edilemeyen bir olayın gününde ki ısrarın sebebini düşündüm,
öyle ya örtbas etmek istedikleri ne olabilir diye düşündüm!

Bulmam zor olmadı, her şey ortadaydı!

O gün Hz. Hüseyin şehit edilmişti.

Dönemin sözde İslam Halifesi Yezidin ordusu tarafından ve
Kerbelada, Hz.

Hüseyin şehit edilmişti.

O önemli gün onun için karambole getirilmeye çalışılmıştı.
Katliamın saati bile belliydi, o halde örtbas edilmeli unutturulmalıydı.

Evet! 10 Muharremde, yani muharrem ayının 10. Gününde peygamberimizin,
adı güzel kendi güzel Muhammed Mustafa’nın dizinde büyüyen terbiyesini alan
kanından canından olan torunu Hüseyin şehit edilmişti!

Emeviler de dediler ki!

Evet öyle olmuş ama o gün bir de Hz. Adem’in işlediği
günahtan sonra tövbesinin kabul edilmiş!

Daha Adem peygamberin yaşadığı bin yıl belli değil! Tövbesinin
gününü bulmuşlar!

Yetmemiş! Yakup aleyhisselam o gün oğlu Hz. Yusuf’a
kavuşmuş!

Googleye Hz. Yakup ne zaman doğmuş hangi yıllarda yaşamış
yazdım 2 saat aradım iz bulamadım ama kılavuzu emeviler olanlar baba ile oğlun kavuştuğu
günü bulmuşlar!

Yetmemiş, o gün Nuh tufandan kurtulmuş!

Yetmemiş, Yunus peygamber balığın karnından kurtulmuş!

Yetmemiş, Hz. İdris diri diri o gün göğe yükselmiş!

Yetmemiş, Hz. Musa o gün nil nehrini yarmış,

O gün dünya oluşmuş!

O gün dolar düşmüş, işsizlik azalmış, yaz gelmiş!!!

Bizim memlekette bir söz var, biri çok atıp tuttuğu zaman
ciddiye bile alınmadığı anlamında söylenir.

Yoooğ eeee!

***

Yani o gün yas günü olmasın, matem günü olmasın, o üzücü
hadise anlatılmasın, yezid denilen yezid oğlu yezidin hint ve muaviyenin oğlu olduğu
dedesinin ebu süfyan olduğu ve sülalece Mekkenin fethinden sonra kılıcı görüp Müslüman
olmak durumunda kalanlardan olduğu hatırlanmasın!!!

Kurulu düzenleri yıkıldığı için “aslında sekteye uğradığı
için” her savaşta müşrikler tarafında ki atalarını Peygamberimizin emriyle
telef eden Hz.

Ali’ye ve onun soyuna düşmanlıkları belli olmasın diye o
tarihi sulandırmak için ellerinden geleni yapmışlar!

Uydurma tarihler, uydurma hadisler, uydurma bilgiler ve daha
neler neler!

Dinimizin bunlara ihtiyacı yok! Gerek de yok.

Bakın nesil ne hale geldi bu uydurmalarla yaşayanların çocukları
bile deist oldu! Yazık!

Çok yazık.

Bu tarih uydurmalarının yakıştırmaların, ne bize ne de
dinimize hiçbir yararı olmaz.

Ha bu arada ben sünniyim alevi ve ya şii değilim, değilim
diye de Hüseyinin davasından vaz geçecek de değilim.

Yezitlik yaşıyorsa Hüseyin de yaşıyor.

***

Yetmemiş o gün Hz. İbrahim Ateşten kurtulmuş!

Yetmemiş, Hz. Eyüp de o gün iyileşmiş! “diyesen
yanındaydılar!

Yoooğ eeee!

***

Ez cümle, kapı gibi kitap varken! Kur’an varken uydurma
hadislerle, uydurma bilgilerle ravilerle ruvilerle milleti hem doğrudan hem de
dinden uzaklaştırdılar.

Bunlara bizim gücümüz yetmez, bunları Allah durdursun yoksa
bu bağnazlık ve yobazlık devam ederse çok sürmez bütün Ortadoğu Afganistan
olur!

Kuran’dan akıldan ve gerçekten uzaklaştıkça İslam dünyasının
geldiği noktayı gördünüz, lunapakta otomatik silahlarla çarpışan otoya binen
korkunç korkunç insanlar!

Öyleyse bir an önce şekli İslam’dan uzaklaşıp akli İslam’a
kalbi İslam’a dönmeliyiz.

Öyleyse yezid’den muaviye’den ebu süfyan’dan arınıp, Muhammed’in
şehrine Ali kapısından girmeliyiz.

Kendimizi 4 kapıda 40 makamda aramalıyız.

Sadece bize değil tüm dünyaya dayatılan Siyasal İslam’ı
reddedip Kuran’ın

İslam’ını öğrenmeliyiz.

Öyleyse tövbe edip, kendi siyaset ve otoritelerinin devamı
için coğrafyamızı yaşanmaz bir yer haline getirenleri terk etmeliyiz.

Öyle ise İslam’ı uçakların kanadına tutunularak kaçılan bir
karanlık değil, özenilen imrenilen kurtuluşun formülü olan bir aydınlık şekilde
yaşamalı ve özendirmeliyiz.

Öyle ise bu gün vesilesi ile Selam olsun Hüseyn’e kerbelada
onu yalnız bırakmayan 72 iman ehline, aşk ile…

Bu gün müminlerin yas günüdür, unutmamak dileği ile.