13.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Haziran 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 396

Sorumlusunuz!

       Sorumluluk
nerede başlar, nerede biter? Herhalde hukukun temel sorularından biridir bu. Bu
soruya anekdotlarla cevap veremezsiniz. Hemen söylenir: Fırat kıyısında bir
koyun boğulsa bunun hesabı Ömerden
sorulur. Bunu bilmek ve söylemek, sorumluluk meselesini bugün nasıl çözeceğimizi göstermez. Sadece Hazreti Ömerin olağanüstü
güzel ahlakına ve mesuliyet
duygusuna işaret eder. Olağanüstü, çünkü
o gün de bugün de böyle düşünüp hisseden, bu derece kontrolü dışındaki bir olaya engel olamadığı için üzülen yönetici olağan değildir.

 

Bırakınız anekdotları, kıssaları Yanlış söyledim, bırakmayınız da bugün ne yapacağımızı düşünün;
onları bugünün problemlerine nasıl
uygulayacağımızı düşünün. Yaaa,
ne günlerdi o günler!
deyip dizinizi dövmenin bugüne
yararı yok. Kaldı ki o günler de mükemmel günler değildi. İnsan her yerde ve her zaman
insandır. Dört halifeden üçü katledildi biliyorsunuz; Hz.
Ömer dâhil.

 

Yetki sorumlulukla birlikte gelir

Kim neden sorumludur? Belki en basit cevabı: Yetkili,
yetkilerinden sorumludur. Siz neleri yapmaya yaptırmamaya yetkiliyseniz, işte
tam da o şeylerden sorumlusunuz. Her şeye yetkili yöneticiler de nasıl kaçmaya çalışırlarsa
çalışsınlar, her şeyden sorumludur.

 

Yaptıklarınızdan sorumlusunuz muhakkak. Fakat yapmanız
gerekirken yapmadıklarınızdan da sorumlusunuz. Sorumluluk kelimesi yerine bazen
suç kelimesi de kullanılır. Yaptıklarınızdan doğan sorumluluğa, icra suçu
denir. Yapmanız gerekenleri yapmamanızdan kaynaklanan suça da ihmal suçu. Uğur
Mumcunun dediği gibi, sadece
konuştuklarımızdan değil, konuşmadıklarımızdan da sorumluyuz. Nihayet: Yalnız
yapmak yetmiyor. Yaptırmamak da lâzım.

 

 

 

Yönetici, bir yerlere birilerini tayin yetkisine sahipse ve
bu tayin, kendisinden başka hiçbir kişi ve makamın denetiminde değilse; o zaman
tayin ettiği insanın da icra ve ihmalinden o sorumludur. Hele o insanın suçu
ortaya çıktığında onu kapıya koymayıp başka bir makamla ödüllendirmek, o sorumluluğu, o suçu katlar. Artık
dolaylı değil, doğrudan suça iştiraktir bu.

 

Birilerini mi işaret ediyorum? Evet, ama tek kişiyi değil. Bu
arada kere, ard-arda zuhur eden, Türk
devletinin temellerine, Cumhuriyete,
Atatürke lanet okuyan müftüleri, imamları da
kastediyorum. Görevden alınıyorlar ve aynı derecede, bazen daha yüksek görevlere
getiriliyorlar. Yaptıklarından kendileri sorumludur muhakkak. Ama onları tayin
eden de sorumlu. Tekrar tayin edince onun yaptığına ortak oluyor.

 

 

 

Peki, bir imam imam oluncaya, hele bir müftü,
müftü oluncaya kadar hangi basamakları tırmanır? İşte o
basamakların her biri, onu o unvanlara layık bulanların her biri de sorumludur.
Fırat kıyısındaki koyundan sorumluluk hisseden Hazreti Ömerden kat be kat daha sorumludur. Bu olaylar bir-
iki- üç diye arttıkça, o tayinleri
yapanların sorumluluğu da aynı oranda artar. Sonunda ortaya kasıt çıkar.
Bilmeyerek değil bilerek suç işlemektir bu. Taammüden. Ve sorumluluk zincirleme yukarı doğru uzanır.
Tayin edenin sorumluluğu, tayin edeni tayin edenin sorumluluğu

 

Yetki aldım diye sevinenleri anlamak çok zor. Yetkisinin üstüne yetki isteyenleri de. Yetki belalı iştir. Her
yetkilenmenizde o kadar da sorumluluk alırsınız. Yaptıklarınızdan sorumlusunuz,
yapmadıklarınızdan sorumlusunuz. Tayin ettiklerinizin, yönettiklerinizin
yaptıklarından da yapmadıklarından da
Bu yüke ancak aldığınız yetkinin önce
topluma, sonra da size katkısının yüzü suyu hürmetine katlanılabilir.

 

Fıratın bugünkü koyunları

Bu değerlendirmem katiyen diyanetle sınırlı değil. Maalesef
son zamanlarda yapılıp yayımlanan yüksek
lisans ve doktora tezlerinde, akademik terfilerde de aynı aksamaları açıkça görüyorum. Birçok tezde Türkçe tahammül sınırlarının dışında bozuk. Bundan muhakkak ki o
tezi yazan sorumlu. Fakat tezin kabul eden unvanlı kişilerin hiç mi günahı yok. Hoş görülemez hataları hoş görenlerin
hiç mi suçu yok? Türkçe
yanlışlarını dil hassasiyeti olan herkes görebilir. Peki, bilim içeriğindeki
yanlışları? İntihalleri? Atıf hatalarını? Bilgi hatalarını. Yapan sorumlu.
Fakat tezin kapak sayfasına imza koyan ve o tezden ötürü
ek ücret alanlar da sorumlu.

 

Yalnız tez jürileri
değil. O kişiye o noktaya gelinceye kadar adım adım diploma verenler de öğretmesi
gerekenleri öğretemeyenler de. Doğru Türkçe
yazmanın eğitiminin büyük kısmı, ilk ve orta öğretimde
bitmelidir. Doçentlik veya profesörlükte
değil.

 

 

 

En acısı da bir doktora veya yüksek lisans tezinde gördüğüm
vahim hataları yapan kişilerin bir süre
sonra profesör unvanıyla karşıma çıkması.

 

Dervişin fikri neyse zikri de odur. Ben akademisyenlikle
ilgili konuları yazıyorum. Dostlarımın her biri, kendi alanlarında olan biteni
de aynı gözle bir süzsünler bakalım. Süzüyorlardır da eminim. Ben değerli dostlar
edinebilmekle mükâfatlandırılmış
biriyim.

 

İşte 21. asrın Fıratı
ve onun kıyısındaki koyunları bunlardır. Ve bu sorumluluk, Hazreti Ömerinkinden daha dolaysız, daha
açık ve yakındır. https://millidusunce.com/sorumlusunuz/

Plastikleştirme Sanatları

0

    Sanayi devrimiyle birlikte, doğa ve üretim
ilişkisinde yeni bir modellemeye geçilmiştir. Maddeye hâkim olmak iddiasıyla yola çıkan yeni model insan, günün
sonunda maddenin esiri haline dönüşmüştür
. Üretimin fetişleştirildiği bu
çılgınlıkta doğayı sömüren insan fillerin yok edilmesiyle fildişlerinden
bilardo topu yapamayınca 19.yüzyılın son çeyreğinde hayatımıza plastiği
sokmuştur. Bilardo topu için üretilen plastik bugün dakikada bir kamyon olarak
denizlere dökülmekte tüm canlıları tehdit etmektedir. Bu plastikleşme sadece
doğayı zehirleme ve kirletme ile kalmadı. İnsanın dönüştürülmesi için fikri
altyapıyı da oluşturmuştur.

   Doğayı, ekolojyi kıyamet sahnesine çeviren
üretim ağı özellikle 1960’lardan itibaren insanların plastikleşmesi  (sentetik-yapaylaşması) sürecine evrilmiştir. Yeni düzen artık insanın bedensel
köleliğine sahip olmayı yeterli görmemektedir. O nun ruhuna sahip olmayı
istemektedir
. Tarihsel hafızanın bize gösterdiği bir şey varsa oda bedensel
köleliklerde zaman zaman marazi durumlar ( başkaldırı-isyan) ortaya
çıkabilmektedir. Bu ihtimalinde ortadan kaldırabilmesi adına insan ruhunun ele
geçirilmesi gerekmektedir. Yani özgür
olduğunu sanan mutlu kölelerdir yeni hedef. Efendileri efendilerden daha çok
seven, efendinin ne düşündüğünü önceden sezme kabiliyetine sahip türdür.
Akıllı
adı verilen bütün cihazlarla bireye ait tüm verileri toplayarak neyi sevip neyi
sevmeyeceğime neyin iyi-kötü, çirkin-güzel olacağına benim adıma karar verme
gücünü eline geçirme arzusudur bunun adı. Fakat
bunu o kadar da sinsice yapabilme becerisine sahipler ki, sistemin çok büyük
emek, zaman ve sermaye harcayarak ulaşabileceği verileri özgür olduğunu sanan
kalabalıklar gönüllü olarak vermektedir.  

   Neo-liberal piyasacılar teknolojinin de
desteğiyle önce insana ait değerleri sıfırlar ardından kendi oluşturduğu tektipleştirici
değer barametrelerini oluşturur. Örneğin güzelliği tektipleştirir. herkesin
aynı buruna, göze, kaşa sahip olmasını benimsetir ardından da plastik cerrahiye seni havale eder. Birbirine benzeyen insansılar havuzuna
plastik bir oyuncak daha bırakır
. Bu dönem, plastik sanatlar adıyla sanatın yapaylaştırıldığı gibi, krüatörler
eliyle ve piyasa marifetiyle sanatın sınırlarını çizer. Sanatın asli insanı
besleyen hayal ve yaratım faaliyeti olduğunu bildiği için bu alanın kendisine
ait olduğu iddiasındadır. Yaratıcılık
iddiasında ki sanal/gerçekliğin tanrısı yapay zeka maddi ve sonlu gerçeklikten ne
kadar çok istese de manevi olan, yaratıcı sonsuz gerçekliğe geçemez. F
akat
denemekten de asla geri durmaz bunun meydana getireceği yıkımı bile isteye
yapmaya devam eder. Bu sistemin insan da meydana getirdiği travmalar nedeniyle
intiharlı ölüm sayısı virüslü ölüm sayısından daha fazladır. Travmalar çağında
insanın kendi içinde yaşadığı bu çatışma sistemin retorikçisi psikoloğ sayısını
artırdığı gibi sektörleşme ve kazanç kapısı haline getirmiştir. Bunun
beraberinde anti deprasan ve benzeri ilaçların kullanımında inanılmaz bir
artışa sebeb olmuştur. Küresel ilaç devleri tabii ki verilen bu pasları gole
çevireceklerdir.  

       Küresel tekelciler ve piyasa
imparatorları kendilerinin üstün ırk olduğuna inanır. Genlerinin alt sınıf
doğal olandan güçlü olması için çalışırken kitleyi de kontrol edebilmek adına
onun bilinç ve duygu akıl genetiğini eline geçirmeye çalışır. Doğal olanı reddeden genetikçileriyle
laboratuvarlarda yapay et, yapay koyun yapıp, plastiğe sarıp sarmaladıkları hap-yemekler
üretmekteler
. Doğal olanın ortadan kaldırılmış olmasıyla beraber insanın en
önemli ihtiyacı olan gıda, küresel Gıda/coin’cilerin
kontrolü altına girmiş olacaktır. Açlıkla tehdit edilen insanın neler
yapabileceğini bu düzeni kurmak isteyenler bile hayal edemez.

  Plastik yaşam insanı gerçeklikten kopararak
sanal alem yaratır. Burada dostluklar, aşklar, aile, sevgi nefret, merhamet, beğeni
butonlarına (like) indirgenmiştir. Yazmanın yüz altmış karekterle ve emojilerle
sınırlandırıldığı, insanların
özgürlüğünün egemenlerin o günkü ruh haline bırakıldığı “özgür” dünyadır burası.

Plastik uyuşturucu ve bol kafeinle sentetikleşen kafaların her elektriklenmeyi
aşk zannettiği hayvansı/insansılar dönemidir. Sevgililerin hangi gün
sevileceğinin sevgililer günü adıyla takvimleştiği yapay çiçekler dönemidir. 

Konudan Konuya (10)

0

       Problem ve meselelerimizi
karşılıklı konuşurken veya yazarken;

     İfade güçlüğü
çektiğimizde, ilzam etmekte / susturmakta zorlandığımızda,

     Cevap vermekte
âciz düştüğümüzde,

     Fikir ve
düşüncelerimizi ispat etmekte yetersiz kaldığımızda,

     Savunduklarımız
için, karşımızdakini ikna edemediğimiz / 

     İnandığımızı
muhatabımıza inandıramadığımızda,

     Yaptığımızı
yaptıramadığımızda;

     Hemen klişeleşmiş,
sabit fikirlerin kalıplaşmış şekli olan

     Söz, kelime, deyim
ve terimlere sığınır.

     Onları kendimize
kalkan olarak telâffuz eder, kullanır.

     Aynı zamanda
çeşitli sloganlar arkasına sığınarak;

     Kendimizi müdafaa
etmeye / savunmaya kalkar, kendimizi korumaya çalışırız!

     İşte arkasına
sığındığımız, kendimizi haklı çıkarmak için,

     Sarf ettiğimiz
hazır cevap mahiyetindeki söz, kelime, tabir, deyim

     Ve terimlerden
medet umarız!

     İşte bazıları:

     Gerici, İlerici,
Yobaz, Geri Kafalı, Ahmak, Zavallı, Görmemiş, Komünist, Kâfir, Sosyalist v.b.

     Basmakalıp
kelimelerle konuşmamızı keser, güya / sanki kendimizi emniyet

     Ve güvence altına
alarak hükme bağlamış olur;

     Böylece kendimizi
haklı duruma sokarak, fikren galebe etmiş sanırız!

     Karşımızdaki de:

     “Ben değil, o
söylediğin menfi / olumsuz vasıf ve sıfatlara sahip olan, asıl sensin sen!”

     Diyerek; kendini
itham edeni / töhmet altında bırakanı, aynı şekilde suçlamaya başlar!

     Böylece, bir kör
dövüşü başlamış olur! Atışmalar, sataşmalar gırla gider!

     Gittikçe sinirler
gerilir, itidal / ölçülülük kaybolur, taraflar âdeta birer canavar kesilir!

     Ağız dalaşı, el
kol hareketleri derken; iki taraf da zıvanadan çıkar / öfkelenir!

     Şuursuzluk ve
bilinçsizlik içinde, birbirlerine hamle üstüne hamle yapmaya başlar!

     Kavga dövüş derken
iş; birbirlerini yaralamaya, hatta öldürmeye bile varabilir!

     Pişman olacakları
sonuçların kucağına, atarlar kendilerini!

     Peşinen birbirini
itham edici sözlerle, salvolar yapmaya kalkışırlar!

     Artık kendilerini
sözün, kelimenin ve fikrin bittiği yerde bulurlar.

     Asıl yapılacak
şey; iki tarafın da fikir ve sözlerinin bittiği yerde;

     Bu nevi / bu çeşit
sloganvari kelimelere başvurmamak,

     Susmayı şiar
edinmek / benimsemek olmalı.

     Çünkü bilginin
bittiği yerde; his ve duygular devreye girer! Havayı bozar!

     Zaten slogan
kelimeler; söyleyecek bir şeyleri olmayanların başvurduğu kaçış yolu,

     Sığındıkları bir
dehliz, çıkışı olmayan bir tüneldir.

     Basmakalıp
kelimelere sığınmaktansa; sözü kesmek, münakaşa ve tartışmaya son vermek;

     Efendiliğin ve
medenî olmanın en güzel gereğidir.

     Kaldı ki,
kalıplaşmış kelimeleri kullanmaya başlayanlar;

     Konuştukları
konuyu, müspet menfi zaten hükme bağlamış sayılırlar.

     Oysa konular;
konuşulacaksa, enine boyuna konuşulmalı;

     Peşinen hüküm
ifade eden kelime ve sözlerden uzak durmalı.

     Aksi takdirde, konuşmanın çığırından
çıkmasına, bizzat kendileri çanak tutmuş olur.

     Çünkü yukarıda
zikrettiğimiz hükme bağlayıcı kelimeler;

     İki tarafın da,
körü körüne kararlılığını gösterir.

     Birbirinin fikrine
ihtiyaç bırakmaz.

     İlle de, konuşmak
istedikleri takdirde, karşılıklı ithamlara maruz kalacakları;

     Artık kaçınılmaz
bir sonuç olur.

     “Böyle gecenin
hayır umulur mu seherinde?”

Ekonomist Cumhurbaşkanı

Eski Başbakan Ahmet
Davutoğlu yıllarca beraber çalıştığı CB
Erdoğan’a yönelik bir tivit paylaştı: “Sn. ‘ekonomist’ Cumhurbaşkanı, üniversite birinci sınıf öğrencilerinin bildiği faiz-enflasyon-kur ilişkisini ne zaman öğreneceksin? Her
açıklamandan sonra üçü birden aynı anda fırlıyor! Susarsan ülke rahat edecek! Amacın ne? Milleti ağlatıp, küçük bir zümreyi
zengin mi etmek?”

 

Bu sert eleştirinin sebebi CB
Tayyip Erdoğan’ın faiz hakkında yaptığı son konuşma ve bunun üzerine kurların zıplaması olayı.

 

Erdoğan, TRT’de yandaş
gazetecilerle yaptığı programda, “faizleri düşürmesi için Merkez Bankası
Başkanımla görüştüm” dedi. Dolar kuru 8,8’e
kadar yükseldi ve gün sonunda 8,60 oldu.

 

Bir günlük kur artışının
maliyeti milyarlarca lira.

 

Dünya Gazetesi yazarı Özcan
Kadıoğlu çok karamsar. “Ekonominin
düzelebileceği konusundaki ümidimi kaybettim”
diyor.

 

Ben de kötüleşmeye yol açan
aynı şeyleri yaparak, iyileşme bekleyen bir yönetim anlayışını tekrar tekrar gözlemlemekten
dolayı tuhaf duygular içindeyim. Karamsarlık, üzüntü ve öfke duyguları arasında
geziniyorum.

 

Cumhurbaşkanı benzeri
konuşmaları her yapışında ekonomik parametrelerin kötüleştiğini unutmuş olamaz.
Gerekli şartlar oluşmadan, riskleri azaltmadan faizleri düşürmekten
bahsetmek, faizleri düşürmeye yetmediği gibi, aynı anda kurların ve enflasyonun
da artmasına yol açıyor.

 

Üstelik Merkez Bankası
yönetiminin bağımsız olmadığı ülkelerde ekonomik istikrar olamayacağını
öğrenmiş olmalı. 20 ayda 3 Merkez Bankası
Başkanı değiştirmenin maliyetinin ne kadar ağır olduğunu sade vatandaş bile
anladı.

 

Naci Ağbal’ın görevden alınmasından sonra yaşanan kur artışının
maliyetini, Özcan Kadıoğlu geçen hafta şöyle
açıkladı: “Kur artışı (8,53-7,22) 131 kuruş oldu. Kamu dış borç stoku TL
olarak 138 Milyar TL arttı.

 

Bu para ile KAMU 1
Avrasya Tüneli, 1 tane Atatürk Barajı, 1 tane Marmaray, 2000 km hızlı tren
hattı, 50 tane 500 yataklı Devlet Hastanesi
yapabilirdi.”

 

 

CB Erdoğan son konuşmasıyla bu
maliyeti daha da artırdı.

 

Erdoğan’ın verdiği hasarı
azaltmak için, MB Başkanı reel faiz
vermeye devam edeceğini açıklamak zorunda kaldı.

****************************

“Faiz Sebep Enflasyon Sonuçtur” Tezi

Avrupa’nın en hızlı değer kaybeden para birimi Türk Lirası. Göstergelerden TL’nin değer kaybının süreceği anlaşılıyor.

 

TL’nin değer kaybı ile üretim
maliyetleri azalsa, ihracatta rekabetçi olma şansımız olurdu. Fakat üretimimiz
büyük oranda ithalata bağımlı. Kurlar arttıkça
maliyetler artıyor ve ÜFE düşürülemiyor.

 

Elbette faiz ne kadar düşük
olursa o kadar iyidir. Ancak riskleri azaltmadan, enflasyonu düşürmeden faizi düşürmek ters tepiyor.

 

Erdoğan her defasında bunu
görüyor fakat “faiz sebep, enflasyon sonuçtur” tezinde ısrarcı oluyor. Kendisi ve danışmanları haricindeki
ekonomistlerin saçma bulduğu bu tezin ülkemize maliyeti çok ağır oldu.

 

Bu sebeple Merkez
Bankası’nın 128 Milyar dolar rezervi heba
edildi. Kur artışlarına karşı ülke savunmasız ve silahsız kaldı. Dünyanın en yüksek faizini versek de, enflasyonu
düşüremediğimiz için, bu faize döviz gelmiyor.

 

Sadece MB değil, diğer
bağımsız olması gereken kurumların durumu da önemli. Kimsenin bağımsız
diyemediği TÜİK’in büyüme ve enflasyon rakamlarına da inanan yok.

 

Bütün bunların üstüne Sayıştay
denetiminden kaçırılmış Varlık Fonu;
Sözleşmeleri “ticari sır” denilerek açıklanmayan Kamu Özel İşbirliğiyle
yapılan Gelir Garantili Projeler; kamu
mallarının ihalesiz satışı, kişiye özel şartnamelerle yapılan kamu
ihalelerini ekleyin.  Kanal
İstanbul inadını da üstüne koyun.

 

Ekonominin düzeleceğine dair inancınız kalır mı?

****************************

2023 Hedefleri Ne İdi

 

AKP’nin 2011 yılında
açıkladığı, 2023 yılı ekonomi hedefleri
ne idi? Bugün ne durumdayız?

 

·        
GSYH açısından dünyanın
ilk 10 ekonomisi içinde olmak. (17. sıradan 20.
sıraya düştük. 2023’e kadar kalan 1,5 yıl içinde, bir mucize olsa da GSYH’yı
iki katına çıkarsak bile, 10. sıraya çıkmamız mümkün olmayacak.)

 

·        
Enflasyon ve faiz
oranlarını kalıcı bir şekilde tek haneli
rakamlarda tutmak. (2021 yılında Enflasyon %30’larda, faizler %19 mertebesinde,
dünyada en yüksek oranlardan biri.)

 

·        
İhracatımızı 500 Milyar dolara çıkarmak. (2020 yılı ihracatımız 187 milyar dolar
açıklandı. 2021 en iyi ihtimalle 200 milyar dolar olabilir.)

 

·        
Kişi başına düşen milli geliri 25 bin dolara yükseltmek. (2013 yılında 12.614 dolar iken şimdi 8
bin dolara düştü. Hedefin üçte biri
seviyesindeyiz.))

 

·        
En az 2 trilyon dolarlık bir ekonomik büyüklüğe ulaşmak. (800 milyar dolar civarındayız.)

 

·        
İşsizlik oranını %5’e düşürmek. (TÜİK’e göre işsizlik oranı %13,1 fakat geniş
tanımlı gerçek işsizlik oranı %30
mertebesinde.)

 

Bu kadar fahiş planlama hatasını
nasıl başardılar bilemiyorum.

 

AKP ülkenin bedeninin XL olacağı hesabıyla elbise dikti. Fakat beden S olduğu için, dikilen elbise ülkenin üstünde durmuyor,
her yönüyle dökülüyor. Ülkenin ayaklarına 45 numara olduğu tahminiyle aldığı ayakkabı, 40 numara ayağa büyük geldiği için ülke yürüyemiyor.

Yok canım o kadar da değil(!)

Kimin oğlu nereye atanmış!

Kaç yerden maaş alıyormuş!

Alanının dışında mı görevlendirilmiş!

Kızını daire başkanı mı yapmış!

Hanımını danışman mı almış!

Oğluna ihaleler mi vermiş!

Bacanağını mı kayırmış!

Kendine pay mı ayırmış!

Hoca kafayı mı sıyırmış!

Toplanan bağış paralarıyla hanımına araba mı tahsis
ettirmiş!

Büro memuruna siyo maaşı olur muymuş!

10 liralık iş bin liraya yapılır mıymış!

Kendini idare edemeyenden idareci mi olurmuş!

Sınavı zor geçen mülakatta dünya rekoru mu kırmış!

Müdürmüş ama hiçbir işten de anlamıyor muş!

Ehliyeti yokmuş muş da torpili çokmuş muş!

Musluk tan damlayan yetmemiş de baraja mı göz koymuş!

***

Kimileri de zordaymış! fakirler hastaymış! İşsizler
dardaymış!

Boşanmalar intiharlar artmış, para yokmuş, dert çokmuş!

Virüs azmış!

Salya akmış!

Füze düşmüş!

Mafya küsmüş!

Kadın kaçmış!

Çocuk açmış!

Koca içmiş!

Yokluk zormuş!

Mevsim kış mış!

… Duyuyoruz!

***

Artık hiçbir şeye yok canım o kadar da değil diyemiyoruz.

Ve hepsi internetin yüzünden.

Keşke bulunmasaydı!

***

Bir tripod bir kameraya olan bize oluyor!

Beynimizi söktüler!

Bizim coğrafyada güçlü olan suçlu olmaz ki!

En azından gücü bitene kadar!

Hem büyükler yanlış yapmaz ki, yaparsa da yanlışlıkla!

Bizim inanç ve coğrafyamızda güçlü haklıdır.

Allah merhamet verirse verir, vermezse yapacak bir şey yok.

***

Tek sorun bilmek!

Öyle tabi…

İletişim bu kadar yaygın olmasaydı, twetter, facebook,
whatsapp, youtube olmasaydı neyi ne

kadar bilecektik!

Bence huzurumuzu kaçıran şey yaygın iletişim ve sosyal medya

Asosyal insanların bile sosyal medyası var!

Biri bir üç kâğıt yapıyor, tık tık tık anında herkesin
cebine videosu düşüyor

Ya bi durun adamlar rahat rahat günahlarını işlesin, daha
kıyamete çok var!

Bu hız bizi bitirecek.

Bu hız dünyanın sonunu getirecek.

***

Sosyal medya olmuş Mahşer Tv!

Bi dur daha ölmedik, ölelim zaten her şey ayan beyan.

***

Huzur İsyanda.

İsyan CKA da.

CKA tüm seçkin kitapçılarda.

Gözlerinizi kapatınca hiç bir şey düzelmez, sadece size
karanlık olur diye düşündü CKA.

Konudan Konuya (9)

0

Hz. Muhammed’in hitap ettiği / seslendiği, imana / inanca
davet ettiği / çağırdığı insanlar; – istisnalar dışında – putperest, müşrik / Allaha
şirk / ortak koşan, kibirli, kendini beğenmiş, menfi ene ve enaniyet / benlik
içindeydiler! İleri gelenler, zenginler nüfuslarını korumak istiyor, fakir
fukara ile yan yana gelmek istemiyorlardı!

     Hz. Muhammed,
onlara “Ey şöyle şöyle olanlar, böyle böyle yapanlar!” diyerek, onları itham
ederek, onları küçük düşürecek şekilde hitap etmiyordu. Onları asla
küçümsemiyor, hor ve hakir görecek tarzda seslenmiyordu.

     Kur’an ifadesiyle
mevki makam, varlıklı yoksul demeden, kimseyi aşağılamadan, kimseyi yersiz
övgülere boğmadan, aşağı yukarı şöyle sesleniyor: “Ya eyyühennas / ey
insanlar!” diye hitap ediyor. Onları suçlamıyor, “Sizler şusunuz busunuz!”
demiyor. Sadece: “Allah var. Ben peygamberim / haberciyim. Söylediklerime kulak
verin. Ne idiyseniz ne olursanız olunuz; Hakka gelmeye bir engeliniz yok.
Lütfen düşünün taşının. Doğru yol budur. Tebliğ ediyor / duyuruyorum.” diyordu.

     Hz. Muhammed itham
etmeden hitap ediyor.

     Kimseyi suçlamadan
sesleniyor.

     Bakışların ileri çevrilmesini teklif ediyor /
öneriyor.

     Onlardan,
bakışlarını düzeltmelerini istiyor.

     “Müjdeleyin.
Nefret ettirmeyin. Kolaylaştırın. Zorlaştırmayın.” üslûp ve tarzında insanlara
karşı konuşmalar yapıyor; itmiyor yaklaştırıyor. Tehdit etmiyor müjdeliyordu.

     X

     Âdeta Medine döneminin 9. yılında nazil olan
/ inen Hucurat suresinin 11. âyetine kısaca; Kur’an’a tercüman oluyor;
insanları ona muhatap kılıyordu:

    “Ey iman edenler!
Hiçbir (kişi veya) toplum, (başka) bir toplumu (küçümseyip) alaya almasın; (her
zaman şu ihtimali düşünsünler:) Belki o (beğenmedikleri insa)nlar, (Allah
katında) kendilerinden daha üstündürler. (Aynı şekilde) kadınlar da (başka bir
topluma mensup olan) kadınlar (hakkında dedikodu yapıp onlarla alay
etmesinler.) Belki o (küçümsedikleri kadı)nlar, kendilerinden daha üstündürler.
(Meşru eleştiri sınırlarını aşıp) birbirinizi (kırıcı sözlerle) ayıplamayın,
birbirinizi (küçük düşürücü) lâkaplarla çağırmayın! (Mü’min kardeşini
aşağılayan, aslında kendi günahkârlığını ilan etmiş olur. Halbuki) iman(la
şeref ve üstünlük kazandık)tan sonra ‘günahkar’ ismi (ile anılmak) ne
kötüdür!…” (Hucurat suresi: 11, Mahmut Kısa’nın mealinden.)

X

     Allah kâinatın
neresinde? Ruh insanın neresindeyse Allah da kâinatın orasında. Ruh insanın
gözünde mi? Evet hayır. Kolunda mı? Evet hayır. Kol kesilince ruh kesilmiş mi
olur? Elbette ki hayır. Akıl vicdan vücudun neresinde? Varlığını kabul ediyor,
fakat mahiyet ve içyüzünü bilmiyoruz. Zaten bilmemek, vücudunu inkarını
gerektirmiyor.

X

     Göz görmüyor
gözden bakan görüyor. Tıpkı pencerenin görmediği, pencereden bakanın gördüğü
gibi.

     Kulak duymuyor.
Oradan ruh duyuyor.

     Allah, madde
olmadığı gibi, ruh da madde değil.

     Ruh, Allah
demektir de değil. Ruh Allahtandır. Ama Allah değil. O’ndandır, ama O değil.

     “Heme ost.” / “Her
şey O’dur.” değil. “Heme ezost.” / “Her şey O’ndandır.”

     Gördüğümüz şeyler
maddedir. Onlardaki hayat ise, madde ötesi bir özelliktir.

     Mahiyetiyle meçhul
/ bilinmez, mucizeleriyle mâlûm / bilinen bir kudret karşısındayız.

     Her eser ustasını
gösterir. Ama usta, eseri içinde aranmaz.

     X

     Allahı bilsek.
Peygamberi tanısak. Kur’anı okusak.

     İnsanları bir
tarafa bıraksak da;

     “Başkasına itimat
etmeyen, nefsiyle, yani bizzat kendisi teşebbüs eder. Etmeli.”hükmüyle hareket
etsek, her şeyin doğru cevabını bulabiliriz.

Derin Müsilaj

Derin mevzuları bilirsiniz. Siz ki
Kurtlar Vadisi’nden Çukur’a derin abi’lerle, derin
reislerle büyümüş bir nesilsiniz. Müstehcen
sahnelerde çocukların ahlâkı bozulmasın diye kanal değiştirmeye hamle eder ama
tehdit, şantaj, cinayet, işkence durumlarında aynı çocuklara “ah ulan, ben de biraz gayret etseydim ne
biçim mafya olurdum
” ruh hâliyle örneklik teşkil edersin. Ee, ne de olsa ‘ayıp yatağın altında’. Bakın bakalım
RTÜK’e giden şikâyetler en çok hangi konuda?

            Arslan
Bulut
’un kedi & fare metaforundaki gibi farelerin kedinin
kuyruğuna çıngırak bağlaması gerekirken kedinin birinin kendi kuyruğuna çıngırak bağlamasıyla gitgide ilginçleşen ve o
oranda iğrençleşen ilişkiler zincirinin sonunda simitçisinden siyasetçisine hem “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz” 
seyredip hem de mafya kültürünün siyaset diline yansımasına hizmet
etmek/eylemek niye çelişki olsun ki..

            Hani facebookvari yerlerde ‘ilişkisi var’ ibâresi var ya; aman
Allah’ım, kimlerin kimlerle ilişkisi var? Daha doğrusu kimin kimlerle ilişkisi
yok ki..
İçinizde kim günahsızsa ilk taşı o atsın!Barnabas – 201, Yuhanna
– 8 (İlk taş / Zinada yakalanan kadın) demiş ya Hz. İsa; varsa az günahkâr
veya günaha tövbekâr simitçi – siyasetçi
aranıyor. Yoksa sistemimiz mi günahkâr? Yoksa sistemi şeyimize yani
işimize, çıkarımıza mı uydurduk? Kimi kime şikâyet ediyoruz?!

Bozuk
düzende sağlam çark olmaz
”; imza: Pir
Sultan Abdal
, imza: Günümüz. Müsilajı
denizin masajı değil de denizden gelen mesaj gibi düşünmek
lâzım. Marmara der ki; “Ben herkesi salyalanmış görüyorum”.
Murat Yılmaz’ın o meşhur Türkiye
haritalı
Beni Yıka
karikatüründe olduğu üzere siyasetin, dinî teşekküllerin, organize suç
örgütlerinin, spor kulüplerinin, medya-magazin dünyasının salyaları dört tarafımızdaki denizlerin ötesine dek birbirine karışmış. Neymiş; hatt-ı
müsilaj
yokmuş, sath-ı müsilaj varmış ve o satıh okyanuslar arasıymış.

Madem bilmediğimiz kelimelerle uzaydaki
hacmimizi ve konumumuzu görmeye yani hep başkalarına bakmaktan, başkalarıyla hasetik rekabetten bir türlü sıra
gelmeyen kendimize bakmaya başladık,
nefsimize odaklandık ve her
videoyla, her cevapla, her röportajla bir yaşımıza daha giriyoruz; gayri son bir ayda bir düzine yaşlanmış Milletimize
bulimya hastalığı (bulimia nevroza) tanısı konulur endişesi taşıdığımı da
paylaşayım.

Salyayı sadece ekolojik, kusmayı sadece hekimlik
çerçevede düşünmeyin; teo-politik
olarak da düşünün, sosyo-ekonomik
olarak da düşünün, jeo-stratejik
olarak da düşünün yada düşünelim derim. Strateji deyince aklıma Stratejik Derinlik kitabı ve hâlen
devam eden stratejik sarhoşluğumuz (derinlik
sarhoşu
) geldi. Davutoğlu, geçen yıl Sistemik Deprem (Sistemik Deprem ve Dünya Düzeni – Dışlayıcı
Popülizme Karşı Kapsayıcı Demokrasi) diye bir kitap daha çıkardı. Okuyucu
hatırlatıyor: Deniz değil düzen kusuyor.

Huzur İsyanda ekibi diyor ki; “Değerlerimizi tıka-basa yedik, yuttuk;
dolayısıyla bizi biz yapan şeyleri de yani kendimizi de yediğimiz için
zehirlendik. Kusmak, çıkarmak zorundayız.
Marmara Denizi öğretmenimiz olsun.” Şu satıra kadar yazıya konsantre
olamayanlara Müslümcülerin millî marşı
olan ‘İtirazım Var’ın 1981 versiyonunu (yüksek doz) antibiyotik
ve antiseptik olarak tavsiye ederiz. Derdini sevmeyenler lâfazan dizilere, gaydırı-guppak programlara,
tıkınma ve tıklanma yarışmalarına, sanal oyunlara cemaat olmaya devam etsinler.

Kurucusuna bitmek tükenmek bilmeyen bir
kinin sürdüğü Türkiye Cumhuriyeti’nin
100. Yıldönümüne yaklaştık; 2023’e 2 var. Sanıyorum bu saatten sonra ya her şeyimizi resetleyip fabrika
ayarlarımıza
dönerek bu bâdireleri atlatacağız ya da bir arkadaşın
senelerce önce dediği gibi 18’nci Devleti
(bkz. Cumhurbaşkanlığı forsu) kurmak zorunda kalacağız. Söz Milletin

Taksim Camii’nin Açılışı Münasebetiyle

0

Müslüman
Türk Milleti’nin 1,5 asırlık bir hayali daha gerçek oldu. Yıllarca hem
içerideki hemde dışarıdaki İslam karşıtları tarafından yapımı devamlı olarak
engellenen Taksim Camii nihayet muhteşem bir katılım ile 28 Mayıs 2021 Cuma
günü ibadete açıldı. Kılınan ilk Cuma Namazının ardından konuşan Başkan Recep
Tayyip Erdoğan,“Taksim Camii, bir süre
önce yeniden ibadete açtığımız Ayasofya Camii Kebiri’ne verdiğimiz selam,
İstanbul’un fethinin 568. Yıl dönümüne ise bir armağandır
” dedi. Bu arada
Beşiktaş Barbaros Bulvarı üzerinde Barbaros Hayrettin Paşa Camii yapılarak,
orasını da mabetsiz yer olmaktan çıkarılacağının müjdesini verdi.

 Allah’a şükürler olsun ki, bugünleri de
gördük. Zira Ayasofya’nın statüsü tekrar camiye çevrildi ve ana bölümde de
namaz kılınması mümkün olabildi. (Ayasofya müze statüsünde iken sadece Hünkâr
Mahfili ile Topkapı Sarayı tarafından girişteki müştemilatında ezan okunup,
namaz kılınmakta idi.) Ayasofya yeniden cami olduktan sonra Taksim Meydanı da camisine
kavuştu.

Taksim Camii 150 yılık bir hayaldi.
Ne padişahlar ne de cami yapmak isteyen başbakan ve cumhurbaşkanları engelleri
aşamamıştı. Durum gerçekten üzüntü verici idi. Yüz yılı aşkın bir süredir pek
çok siyasetçinin yapmaya teşebbüs ettiği, ancak inşaatına bile başlayamadığı Taksim
Camii tamamlandı. Ve Allah’a o hamt olsun ki açılışı nihayet yapıldı.

Bir ülke düşünün ki, %50’nin üzerinde
oy almak suretiyle iktidara geliyorsunuz. Fakat şehrin bir meydanına cami dahi yaptıramıyorsunuz.
Şöyle ki,

14 Mayıs 1950 de %50’den fazla oy
alarak iktidara gelen Adnan Menderes, camiyi yaptıramadan 27 Mayıs 1960 tahinde
talihsiz bir darbe ile iktidardan uzaklaştırılarak hunharca katledildi. (Allah
rahmet eylesin,mekânı Cennet olsun.)

Süleyman Demirel 1965’de %54 oy ile iktidara geldi. O
da bu konu ile alakalı olarak bir adım bile atamadan bir muhtıra ile gitti.
Daha sonra 70’li yıllarda Demirel’in başını çektiği M.C. Hükümeti teşebbüste
bulundu ise de bunuda CHP’li belediye başkanları Ahmet İsvan ve Aytekin Kotil
engelledi.

1980 Eylül başında MC. Hükümeti
Bakanlar kurulu kararı ile arsayı camiye tahsis ettirir. Fakat temel atmaya 10
gün kala, 12 Eylül darbesi yapılır. Darbede iş başına gelen Orgeneral İsmail
Hakkı Akansel hemen, imar planın da değişiklik yaptırarak cami arsasını
otoparka çevirtir.

Sonra, 80 ’li yıllarda Turgut Özal,
1990 ’larda Erbakan ve o günlerde İstanbul Belediye Başkanı olan bu
günkü Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan da Taksime cami yapmaya teşebbüs
ettiler. Fakat muvaffak olamadılar. Tesadüfe bakın ki, o günlerde, 28 Şubat
postmodern darbesiyle sona erdi.

Bu arada bir husustan bahsetmeden
geçemeyeceğim. O da şudur; Refah Partisinin İktidar olduğu dönemde, Muhterem Recep
Tayyip Erdoğan İBB Belediye Başkanı olması münasebetiyle İSKİ’nin Yönetim
Kurulu Başkanı, Prof. Dr. Veysel Eroğlu İSKİ Genel Müdürü, bende Yönetim Kurulu
Üyesi idim.
O tarihlerde Taksimde bulunan su deposunun yanındaki, bugün
Taksim Camii’nin yapıldığı arsa İSKİ ‘ye aitti. Bu arsayı o tarihlerde
aldığımızbir Yönetim Kurulu kararı ile camii yapılmak üzere İstanbul
Belediyesi’ne devretmiştik.
İfade etmek istediğim husus şudur ki, şayet şer
güçlerin müdahalesi ve engellemesi olmasa idi, Taksim Camii bundan en az 25 yıl
önce yapılmış olacaktı.

Görüldüğü üzere, arkasında halk desteği
olmasına rağmen, iktidarların hiç birisi, tam 70 yıl Taksim’e bir çivi dahi
çakamadı. Peki bunu engelleyen kimdi ve nasıl bir güçtü? Bu sorunun cevabını
Başkan Erdoğan,Taksim Caminin açılışında yapmış olduğu konuşmada vermiş
bulunmaktadır:

“Bu
camiden yankılanan ezan sesi ülkemiz üzerinde hesapları olan emperyalistleri,
terör destekçilerini, insanlık düşmanlarını rahatsız edecek.”

 Bundan önce, Beyoğlu semtinde tek cami olarak
bulunan ve küçük bir cami olan Ağa Cami 1596 tarihinde yapılmıştır.
Taksimde de ilk cami, Topçu Kışlasının içindedir. 1940 yılında CHP. İktidarı
tarafından kışlayla birlikte bu cami de ortadan kaldırılmıştır.

Yahya Kemal Beyatlı 23 Nisan 1922
tarihli Tevhid-i Efkâr Gazetesinde yayımlanan bir yazısında da diyor ki, “Şişli
Kadıköy, Moda gibi semtlerde doğan, büyüyen, oynayan, Türk çocukları, milliyetlerinden
tam bir derece de nasip alabiliyorlar mı? 
O semtlerde minareler görülmez, ezanlar işitilmez, Ramazan ve Kandil
günleri hissedilmez, çocuklar Müslümanlığın çocukluk rüyasını nasıl görürler?”

“Büyük Ada’da oturuyordum. Bir
bayramda, bayram namazına gitmeye niyetlendim. Fakat Frenk hayatının gecesinde Sabah
Namazına kalkılabilir mi? Sabah erken uyanamamak korkusu ile o gece hiç
uyumadım. Vakit gelince abdest aldım. Büyük Adanın mahalle içindeki sakin
yollarından kendi başıma camiye doğru gittim.

Camiye vardığımda vaiz kürsüde vaaz
ediyordu. Ben kapıdan girince bütün cemaatin gözleri bana çevrildi. Beni, daha
doğrusu bizim nesilden benim gibi birisini camide gördüklerine şaşırıyorlardı. Vaazda,
namazda ve hutbede onların içerisine karışıp “Muhammed” sesi kulağıma geldiği zaman gözlerim yaş ile doldu.
Onlarla kendimi yek dil, yekvücut olarak gördüm. Fakat minaresiz ve ezansız
semtlerde doğan, Frenk terbiyesiyle yetişen Türk çocukları dönecekleri yeri
hatırlamayacaklardır.”

Burada, ehemmiyetine binaen şu hususu
ifade edeyim ki, ezansız semtlerden, yeni nesillerin geleceğinden muzdarip olan Yahya Kemal Beyatlı bundan böyle
kabrinde rahat uyuyabilir. Zira ezansız semt bırakmama kararında olan millet
evlatları artık iş başında, nöbette bulunmaktadır.

Atilla İlhan da, İstanbul’un
siluetinden minareleri çıkardığınız takdirde, onun herhangi bir Avrupa
şehrinden farkının kalmayacağını söylemektedir.

Netice itibariyle, canı gönülden temennimiz ve niyazımız odur
ki, Cenab-ı Allah, camilerimizin minarelerinden ezanlarımızı eksik etmesin.
Amin…
02.06.2021

Konudan Konuya (8)

0

     Resmî gayr-i resmî
nice kimseler, kitlelere İslâmı sunmanın samimî heyecanı içinde çırpınıp
durmaktadırlar. Fakat bu hususta sadece iyi niyetli olmanın yeterli
olmayacağını da bilmeleri gerek. Çünkü dâvâ hak / doğru olduğu gibi, metot ve
usûl de hak / doğru olmalı. Zira ”Kem âletle kemâlât olmaz.” / “Bozuk âletle
bir şey yapılamaz.”

     Kaldı ki İslâm;
tebliğ / bildirimdir, tehdit değil. İslâm; teklif / sunuştur, tehdit değil.

     Fakat dinde
hassas, muhakeme-i akliye / aklî muhakemede noksan olanların, farkında olmadan
dine verdikleri zararı akıllı düşmanlar veremez!

     Bu gibi kimseler;
İslâma iyilik yapayım derken, en büyük kötülük yaptıklarını hiç mi hiç
düşünmüyor! Kaş yapayım derken göz çıkarıyorlar!

     İslâm’a davet
yolunun, emirden geçtiğini sanıyorlar! Davetin yukarıdan aşağıya doğru
olacağına hükmediyorlar! İslâm’a davetin geniş kapsamlı olarak yapma yolunun;
ancak tavandan tabana doğru olmaktan geçtiğini zannediyorlar! Yani, İslâm’a
davetin toplumdan veya devletten ferde doğru olması gerektiğini savunuyorlar!

     Oysa doğru olan,
daveti fertten topluma doğru yapmaktır. Çünkü iman hür ve özgür iradeyle ferdin
tercih ettiği / seçtiği bir husustur. Asıl olan, kalplerin İslâma açılmasına
vesile olmaktır. Bu ise icbarla / zorlamakla değil; muhatabı tercihiyle baş
başa bırakmakla olur. Zira “La ikrahe fi’d-din. 
” / “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara: 256) “Dileyen iman etsin, dileyen
inkar etsin.” (Kehf: 29) Öyleyse akla kapı açmalı, ihtiyarı / seçimi ferde
bırakmalı.

     Bu ise, Hz.
Muhammed’i örnek almakla; O’nun gösterdiği hikmetli yol, metot ve usülü tatbik
edip uygulamakla mümkündür.

X

     Bu dünyada herkes
herkesle, herkes birbiriyle sınanıyor, deneniyor. Müspet menfi hal ve
tavırlarımızla sanki birbirimize sorular soruyor, cevaplar alıyoruz. Evde
evdekilerle, sokakta sokaktakilerle, otobüste yolcularla. Tren, vapur, yol ve
izde her an lisanı hâlle sorulanlara mânen cevap yetiştirmekle,  uğraşıyoruz. Herkes her yerde birbirlerine
mânen sorular sormakta, cevaplar vermekte. Hemen herkes artılar eksiler alarak;
mahiyet ve içyüzlerini gün yüzüne çıkarıyor, görülür hale sokuyor. Onları
harmanlatıyor. Velhasıl Haşir harmanında; sapı samandan ayıracak yere doğru
seyahat ediyoruz. Sonuçta, ya dünya okulu sınıfını geçmiş olacak. Veya sınıfta
kalmış olacağız.

X

     Bir şeyin zatında
/ aslında doğru olması başka; muktezayı hale binaen / hale uygun / yerinde olarak
doğru olması başka. Çünkü yerinde söylenmeyen sözler; doğru da olsalar, bir şey
ifade etmezler.  

X

     Bütün binalar
taştan. Ama binaları, taşlar yapmış değil. Taşları yani sebepleri kullanan
insan; binaları yapmış oluyor. Tıpkı her şey zerre ve atomlardan ibaret. Ama
atomları istediği gibi kullanan bir zat var. Yani Allah.

     Allahı görmek
isteyene: Ressam resmin neresinde? Mimar binanın neresinde? Mühendis makinenin
neresinde? Diye sormak gerek.

     Demek ki, Yapan
yapılanın içinde değil. Tabiatiyle görülmez de. Evet, Yaratan yaratılanın
içinde değil. Bunun için görülmez. Göremezsin. Ama dışında da değil. Sadece
Yaratan; yaratılanda kendini  yansıtıyor
aksettiriyor. Aynada görülen aynanın içinde değil. Ama onda tecelli edip
görünüyor.

     Tıpkı yazarın,
yazdığı satırların arasında aranamıyacağı, ancak mânen görülebileceği gibi.
Kitap; yazar değil ama, Yazardan. Yazılan, Yazan değil ama yazılan Yazandan.

     Mânâ kitabın veya
satırların neresinde ise, Yazan da kitabın, işte orasında? Maddeten görülebilir
mi? Tabii ki, hayır. Görülmediği için yok sayılabilir mi? Elbette hayır.

     Küçücük balığa
Yaratanı sorulsa, her halde Balina’dır diyecek. Çünkü onun dünyası deniz ve
balıklardır.

     İnsanlar da,
peygambersiz geçen zamanlarında Yaratan Tanrı’yı, umumiyetle insan suretinde
betimlemişlerdir. Çünkü dünyada insandan daha güzel; insan gibi kabiliyetli
başka bir varlık yok.

Bile Bile

0

Hani sinir uçlarına dokununca insan bir
tuhaf olur, kan beynine sıçrar ya. Arada bir toplumun da bütün sinirleri ile
oynanıp duruyorlar. Birileri çıkıp mensubu olduğu diyaneti ve bu cumhuriyeti
kuran iradeye
karşı, gargara yapar gibi ağız dolusu kin kusuyorlar.
Adeta lanetleyerek küfrediyorlar. Neden ve niçin? anlamak zor. Hani işsizlik,
hayat pahalılığı, sağlık, eğitim ve diğer kronik problemleri “gömmek”
içinse, bu çok ilkel bir yol. Buna gerek yok, mesela;“Jupiter’e ultra hızda
ulaşım”dan, ya da “Van denizi altında -1200m’de organik tarım”dan söz etsinler,
“Ağrı dağı tepesinde dünyada görülmemiş maden yatakları var” falan desinler.
Hazır ütopik hayâl kurmayı seven bir kitle de varsa (ki var) işte sıfır
maliyetli bir siyasi rant. Bir müddet idare eder. Atatürk’le nedir dertleri
bilelim. Adını duyunca bir karın ağrısıdır başlıyor ki, sormayın. Bu aşamadan
sonra “bu ülkenin gelecek kuşaklara onurlu ve bağımsız ulaşmasından başka hangi
kötülük(!) etti?” diye sormanın da zamanı değil. Faydası da olmaz. Osmanlı
tükenişe nasıl geldi diye kurcalamanın da. Nitekim, Ortadoğu kültürünün baskın
olduğu bir coğrafyadayız. Genelde nakli esas alan, duydukları ile yetinen ve el
yordamıyla yön bulan bir toplumda bu sorular kısa vadeli bir cevap bulamaz.

Artık ülkeleri fethetmek, ya da “İlayı
kelimetullah”ı cihana yaymak yöntemi çok eskilerde kaldı. Teknolojik anlamda
gelişen ülkeler için sahip olunan “kutsal değerler” bile fazla önemli
değil. Onlar için ticari kazançtır önemli olan. Fetih olarak da bakılırsa;
satın aldığınız ve ürettikleri her teknoloji, surlarda açılan yeni yeni hasarlar
demek. Borçlanarak aldığınız her ürün ile, o “dış güçler”in fethettiği binlerce
mağdurdan birisiniz artık. Bu çağda güç ve itibar; bilimle, teknolojiyle,
üretimle olduğunu bilmeyen mi var. Paranızın değeri kadar, dış pazardaki
payınız kadar gücünüz var. Bu bir gerçek. Batılı sektörler parayı bastırıp
“istediği kadar mülk” almıyor mu, alıyor. Yalan mı?. Nerde “milliyetçi duruş”,
gören var mı?.   Son otuz yıldan beri bu
dış yatırımcılar işletmeleri, limanları, fabrikaları, kurumları satın almadı mı,
aldı. Ve artık bütün bu kaynaklar yabancıların mülkiyetinde. İşte Atatürk o
dönemde gasp edilen işletmeleri yeniden -değeri mukabilinde- millileştirmiştir.
Görülmemiş bir kalkınma sağlanmıştır. Dönemin en büyük iktisadi kalkınması
sağlamıştır. Eğitimde, sağlıkta, tarımda, sanayileşmede çığır açılmıştır. Uluslararası
diplomaside ciddi ve ağırlığı olan başarılar sağlanmıştır. Bugün bile dillere pelesenk
olan mason dernekleri o yıllarda kapatılmıştır. Demokratik evrensel
haklar ve hürriyetlerde bazı batılı ülkelerden önce uygulanmıştır. İnkâr
edilemez bu gerçekleri bütün dünya biliyor. 
Öyleyse nedir bu zırvalıklar.

 

Sövmek ahlak ile de bağdaşmaz. Mü’min insan
önce “ahlaklı” olmalıdır. Lisanı incitici olmaz. Bütün canlıların ve özellikle
insanın hukukuna saygı gösterilir. Vahşice sözler ve eylemlerden uzak durulur.
İslam barış demek. Savaşmak ise, daha çok “savunma” amaçlı tercih edilir. Hz. Peygamberimiz
yaşamı boyunca güzel ahlakı yaşam tarzında göstermiştir. Hiç kimseye
sövmemiştir. Kötü söz söylememiştir. Kırmamıştır, incitmemiştir.

Peki bu nobranlık niye? Bu kirli
hitabet
ve saldırganlık kime ne kazandırır? 
Daha açık söylemek gerekirse; ne kadar saldırılırsa kat-be-kat
fazlasıyla Atatürk’e rahmet ve dua erişiyor. Kaldı ki, Atatürk kimsenin
korumasına da muhtaç değil. Hayatta olsaydı, hakkındaki koruma kanununu falan
da kabul etmezdi. Onu anlamak için önce insaflı olmak lazım. Ayrıca araştırmak,
belirli bir birikime erişmek de gerekiyor. Çok okumak lazım, çok.