11.6 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 17, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 396

Okulların Açılış Müjdesi-1-

Eğitim, insan yaşamında
önemli bir olgudur. Günümüzde, hem ki
şinin mutluluğu
hem de ulusun gelece
ği ve refahı
bakımından
özel bir önem taşımaktadır.

İnsan,
varlıklar arasında eğitime ve öğretime en çok muhtaç olanıdır.
Eğitim denince de başta çocuklar
akla gelir. Çocuk eğitiminin toplum hayatında
oynadığı
rol çok büyüktür.

Başta
sevgili çocuklarımız olmak üzere, öğretmenler, anne babalar, kırtasiyeciler,
servisçiler, kantin çalıştıranlar vb. okulların bir an evvel açılmasını özlemle
arzu ile beklemekteler.

Pandami
yasaklarının kalkmasıyla, 65 yaş üstü olan vatandaşlar çocuklar gibi
sevinmişti. Tabi ki, esnaflar, özel ve kamuda çalışanlar da bir o kadar mutlu
oldu. İpin ucunu biraz kaçırsak da; sokaklar, lokantalar, tatil beldeleri,
düğün salonları doldu taştı. Akabinde 
hasta sayısında ve ölüm oranlarında bariz artmalar oldu.

Yasakların
kalkmasıyla en riskli durumda olanlar; “aşı
olmaya direnenler ve vurdurmazlar”
elbette. Tabi maskeyi ve gerekli
mesafeyi unutanlar da bu riski artırmakta.

Şimdi anne
babalar ve çocuklar heyecanlı bir bekleyişin içindeler. Okulların açılacağından
son derece mutlular. Şimdiden son hazırlıklarını yapmaya başladılar. Ancak
okulların açılması ile risk faktörü de artacak. Eğitim öğretimin kesintisiz ve
yüz yüze devam etmesi, önlemlere kusursuz uyulmasına bağlı. Bu yüzden
sorumluluk sahibi herkesin bu tedbirlere tavizsiz, seve seve uyması çok önemli.

Millî Eğitim Bakanı Mahmut Özer, okulların açılışına
ilişkin yaptığı basın açıklamasında; “6
Eylül’de tüm kademelerde, haftada beş gün yüz yüze tam zamanlı olarak eğitime”
başlanacağını
ifade etti. Bu açıklama son derece yerinde ve mutluluk veren bir müjdedir.

1-3 Eylül tarihleri arasında, “okul öncesi ve birinci sınıf öğrencilerine yönelik uyum eğitimi”
yapılacak. Okulların açılışı öncesinde öğretmenlere “salgın ve okulların
yeniden açılması süreci”ne ilişkin seminerler verilecek. Seminerlere okul
öncesi ve birinci sınıf öğretmenleri 31 Ağustos’ta, diğer sınıfların
öğretmenleri 1-3 Eylül’de katılacak.

Her bir çocuğun sağlığından daha kıymetli bir şey
olmadığının altını çizen Bakan Özer, şu ifadeleri kullandı:

“Millî
Eğitim Bakanı ve aynı zamanda üç öğrenci babası bir veli olarak biliyorum ki
tüm velilerimiz, çocuklarını okullara emanet ederken okulların güvenli olmasını
isterler. Gelinen noktada koronavirüsün uzunca bir süre daha hayatımızdan
çıkmayacağı açıkça görülmektedir. Dolayısıyla hepimiz, koronavirüsün risklerini
göz önünde bulundurarak ve gerekli tedbirleri alarak hayatımızı idame ettirmek
zorundayız. Daha fazla okulları kapalı tutmak gibi bir lüksümüz
bulunmamaktadır. Çocuklarımızın gelişimi, sağlığı ve geleceği için
koronavirüsle birlikte yaşamayı öğrenmek ve yüz yüze eğitime devam etmek
zorundayız.”

Okullarda eğitimin, ders saatleri azaltılmadan ve
mevcut öğretim programlarının bütünü dikkate alınarak gerçekleştirileceğini
dile getiren Bakan Özer; okul giriş-çıkış saatleri, teneffüs zamanları ve gerek
duyulması hâlinde ikili eğitime geçilmesine ilişkin sürecin okulun fiziki
kapasitesi ve mevcuduna göre il ve okul yönetimlerince düzenleneceğini söyledi.
Bakan Özer, mazereti dolayısıyla yüz yüze eğitime katılamayan öğrenciler için
TRT EBA TV ve EBA platformu aracılığıyla eğitimin devam edeceğini de kaydetti.      

Okullarla birlikte kantin, yemekhane ve pansiyonların
da açılacağını, bu süreçte destekleme ve yetiştirme kurslarının sadece 8 ve 12.
sınıflara yönelik olacağını belirten Özer, okullarda alınacak tedbirleri şöyle
sıraladı:

“Öğrencilerimiz,
öğretmenlerimiz ve diğer eğitim çalışanlarımız, okula maske takarak gelecek.
Öğrenci ve personelimizin okul içinde maskeye ihtiyaç duymaları durumunda okul
idarelerimiz tarafından maskeler ücretsiz olarak sağlanacak. Kurum personeli ve
öğrenciler dışındaki kişilerin okula giriş ve çıkışları okul yönetimleri
tarafından sınırlandırılacak. Okullardaki tüm kapalı alanlar, her gün
dezenfekte edilecek. Okuldaki sınıf ve tüm kapalı alanlarda bulunan kapı ve
pencereler açılarak sık sık havalandırma sağlanacak. Tüm öğretmen ve eğitim çalışanlarımız kendi sağlıkları ve
öğrencilerimizin korunması için lütfen aşı olsunlar.”

Öğrencilerin sağlıklı bir şekilde eğitimlerine devam
etmeleri için alınan tedbirlerin başında aşının geldiğini vurgulayan Bakan Özer,
Bakanlık bünyesinde elektronik takip sistemi kurulduğunu, il, ilçe, kurum ve
okul düzeyinde tüm süreçlerin anlık olarak takip edileceğini belirtti.

Bakan Özer, aşı olmayan personel
için alınacak önlemlerin ve herhangi bir sınıfta pozitif vaka veya temas
durumunda yapılacakların Sağlık Bakanlığı tarafından belirleneceğini söyledi.

Çocuklarımızın
okullarda sevgi ortamlarında, bilimsel bilgi ile donanmaları, kendilerini
gerçekleştirmenin anahtarı, insanlaşmalarının ön koşuludur.

Bir sonraki yazımızda, “Yüz yüze Eğitim Rehberi” üzerinde
duracağız. Şimdiden yüz yüze eğitim öğretimin; biricik öğrencilerimize, değerli
öğretmenlerimize, velilerimize ve tüm eğitim bileşenlerine hayırlı olmasını,
verimli, huzurlu ve mutluluk içinde kesintisiz devam etmesini gönülden
diliyorum.

Sevgiyle kalın.

 

114 Sûrede Kur’ân Çocuklara Ne Diyor?

0

Hazırlamış olduğu ‘Kur’ân Bana Ne Diyor?’ isimli eseri 22
baskı yapan İlâhiyatçı Veli Tâhir
Erdoğan
, son derece isâbetli ve faydalı bir projeyi gerçekleştirmiş
bulunuyor.

 

Ülkemiz insanlarının önemli bir
bölümü, namazda okuduğu veya çeşitli vesilelerle dinlediği sûrelerde ne
denildiğini bilmiyor. Bilenlerin hepsinin, bildiklerini çocuklarına öğretmeye
yeterli olduğu, olsa bile zaman ayırabildiği söylenemez. Bu hakikatleri çok iyi
bilen Erdoğan Hoca, doğrudan hedef kütleye hitap eden müstesna ve muhteşem bir
eser hazırlamış:  ‘114 Sûrede Kar’ân Çocuklara Ne Diyor?’

 

Müellif, eseri hakkında şu
bilgileri veriyor:

Bu kitap,
çocuklarımızın;

• Kur’ân ile
tanışmaları, Kur’ân’ı anlayarak okumaları, Kur’ân’ın temel konuları üzerinden
bir Kur’ân kültürüne sâhip olmaları,

•İslâm dini ile
emir dili üzerinden değil; sevgi, bilgi, ikna ve hikmet dilleri üzerinden
tanışmaları, taklidi imanda kalmayıp, tahkîki iman dersleri almaları,

•Din binasını ezber
üzerine değil, anlam üzerine inşa etmeleri; dinin temel konularını düşünerek
anlamaları, severek, isteyerek ve içlerine sindirerek yaşamaları,

•Kur’ân’ı geçmişte
kalan bir kitap değil, geleceği inşa eden bir kitap gibi okumaları,

•Kur’an’ın en güzel
şahsî gelişim kitabı olduğunu bilmeleri; O’nun rehberliğinde, Peygamber
Efendimizin (sav) örnekliğinde değerler eğitimi almaları, güzel bir kişilik ve
karakter sâhibi olmaları için,

•10 yaş üstü
çocukların kendilerinin okuyabileceği, 10 yaş altı çocukların da ebeveyn
rehberliğinde anlayabileceği bir şekilde, sâde ve anlaşılabilir bir dille
hazırlanmıştır.

 

16,5 X 24,5 santim
ölçülerinde, sert kapak içerisinde mat kuşe kâğıda tamamen renkli ve resimli
olarak basılı çok sevimli eserde ele alınan konulardan bâzıları: *Kur’ânı anlayarak
okumak nasıl olmalı. *‘Din’
kelimesinin mânâsını bilmenin önemi, *İmanın
şartları. *İslâm’ın şartları, *Şükür ve duâ ahlâkı. *İsraf etmeme ve tutumlu
olma ahlâkı. *Öfke kontrolü. *Geleceğe hazırlanmak. *Görgü kuralları. *Doğruyu
yanlıştan ayırma becerisi. *Anne-babanın değerini bilme ve saygı ahlâkı.
*Şükretmek. *Yardımlaşma. *Güzel âhlâk sâhibi ve güvenilir olmak. *Doğruluk ve
dürüstlük. *Zorluklarla mücâdele. Ve daha pekçok konu…

 

Eser, bir çocuk kitabı olduğu
için, kolay anlatmak ve kolay anlaşılmak prensiplerine uygun olarak
hazırlanmıştır. Bunun için daha önce hiç denenmemiş bir kurgu uygulanmıştır.
Kurgunun merkezine okul konuluyor. Okuldaki öğretmenlerle üniversite öğretim
üyeleri, bu kurguda danışma kurulu olarak yer alıyor. Onların danışmanlığında
114 sûre, 114 öğrenci tarafından anlatılıyor. Kurguda, teknolojiye de önemli
bir yer veriliyor.

 

Projenin maksat ve hedefleri
şöyle açıklanıyor: *Kur’ân’ı yüzünden okuyan çocukları, anlayarak okumaya
teşvik etmek. *‘Kur’ân yetişkinlere hitap
eden bir kitaptır. Çocukların O’nu anlaması zordur
’ algısını değiştirmek.
*‘Kur’ân sâdece dînî ilimlerden bahseder’
algısını değiştirmek. *Ezber üzerine kurulu bir din anlayışının yerine,
okuyarak anlama, düşünerek kavrama, benimseyerek yaşama anlayışını geliştirmek.

 

Projede tâkip edilen yöntem, ‘Sürahi-Bardak Yöntemi’ olarak
isimlendiriliyor ve şöyle açıklanıyor:

 

Matematik ilmi sürâhi olsun. O
ilmi öğrenmek isteyen öğrenciler de bardak olsun. Bize ilkokul birinci sınıfta
matematik ilmi, 1’den 20’e sayacak kadar verildi. Dört işlemden sâdece toplama
ve çıkarmayı öğrendik. 2. Sınıfa geldiğimizde bize 100’e kadar sayma öğretildi.
Bunun yanında çarpmayı ve bölmeyi de öğrendik Yaşımız büyüdükçe bize verilen
bilgi arttı. Bu yönteme, ‘sürâhi-bardak
yöntemi’
deniyor. Bu projede, 114 sûredeki mesajlar sürâhi oldu, bizler o
sürahinin karşısında bardak olduk. Bize sürahinin tamamı değil, bardağımızın
aldığı kadarı verildi. Ayrıca sûrelerde verilen bütün âyet meallerinde, bütün
açıklamalar âyetin özüne uygun olarak, bizim anlayacağımız şekilde yapıldı.

 

Bu açıklamadan sonra bir
sûrenin  açıklanmasını ibâdetlerde ve
günlük hayatta en çok okunan ‘Asr Sûresi’
ile yapalım:

 

Sûrenin adı olan
‘Asr’, belli bir zaman dilimini anlatmak için kullanılan kelimedir. ‘Asır’ ve
‘yüz yıl’ olarak da kullanılıyor.

 

Birinci âyet:
(Kur’an’ın indiği, Peygamberin yaşadığı) Asır şâhit olsun:

Bu âyeti anlamak için
şöyle bir soru soralım. Yeryüzünde şimdiye kadar yaşayan insanlar içinde en
değerli insan kim? Yeryüzünde şimdiye kadar gönderilen ilâhî kitaplar içinde en
değerlisi hangisi? Bütün Müslümanlar bu sorulara şu cevabı verir: ‘En değerli insan Hz. Muhammed’dir. (sav). En
değerli kitap Kur’ân-ı Kerim’dir
.’

 

Şimdi, bu değerli
iki şeyi, çok kıymetli bir hediyeye benzetelim ve soralım: Sevgili Allah’ımız
bu hediyeyi, ilk olarak hangi asırdaki insanlara verdi. Cevap: 6. asırda Mekke
yaşayan insanlara. Peki, o insanlar ne yaptı? İkiye ayrıldı. Verilen hediyenin
kıymetini bilenler ve bilmeyenler. Bilmeyenler çoktu, bilenler çok azdı. Hediyenin
değerini bilmeyenler, bilmemekle kalmadılar ve bilenlere ‘Siz yanlış yapıyorsunuz’ dediler. Bununla da kalmadılar, bilenleri
vazgeçirmek için her türlü yolu denediler. Gelin bu açıklamadan sonra 2. âyeti
okuyalım. 

İkinci âyet: (En
değerli hediyelerin kıymetini bilmeyen) İnsan gerçekten zarardadır.

Dünyanın en değerli
hediyelerinin kıymetini bilmeyenler zarar ettiler. Peki, kimler kazandılar?

Üçüncü âyet,
kimlerin kazandığını anlatıyor: *İman edenler kazandı. *İmanlarına yakışan
güzel işler yapanlar kazandı. *Haksızlığın çok yapıldığı bir asırda, insanlara
hakkı, hukuku doğruluğu dürüstlüğü tavsiye edenler kazandı. *Yine bu zor
zamanda, doğru yoldan dönmeyenlere sabretmeleri gerektiğini tavsiye edenler
kazandılar.

 

Bu ayetler 6.
asırda indi. Biz şimdi 21. asırdayız. Arkadaşlar bu asır da bize şâhit. Bizim Kur’ân’a
öğrenci olduğumuza şâhit. Kur’an’ı anlamak ve anlatmak için gayret ettiğimize
şâhit. Bu derslerde insanlara hakkı (hakîkati) nasıl tavsiye edeceğimizi
öğrendik. Bu derslere hazırlanırken zorlandık ama sabrettik. Birbirimize sabrı
tavsiye ettik.

 

Bu ders ve bundan
önceki bütün derslerde ‘Kur’an’ın ve Peygamber Efendimizin kıymetini öğrendik.
Bunun için Sevgili Allah’ımıza ne kadar şükretsek azdır.

Asr Sûresi Bize Ne
Diyor?

Sizi tebrik ederim.
Siz Kur’an’ın ve o Kur’an ile sizi tanıştıran Peygamberin kıymetini bildiniz.
Kıymetli zamanınızı Kur’an ı anlamak için ayırdınız. Bu gayretinizin devâmını
dilerim.

 

 

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar
Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527
33 65

Belgegeçer:
0.212-527 33 64  e-posta:
bilgi@bilgeoguz.com.tr 
www.bilgeoguz.com.tr

 

 

VELİ
TÂHİR ERDOĞAN:

    
1965’de Kırşehir’de doğdu. İlâhiyat Fakültesi’nden sonra uzun yıllar
yurt dışında eğitim konularında proje danışmanlığı yaptı. Bu görevine yurt
içinde ve yurt dışında devam ediyor.

    
Veli Tahir Erdoğan, kitabın yazarının müstear adıdır. Yazar, hayatı
boyunca isim ve unvanı ile değil, çalışmalarıyla anılmak istemiştir. Bu
sebeple isminin açıklanmasına izin vermemiştir.

    
Çalışması ve eseri hakkında şu bilgileri veriyor:

    
Çalışmalarım tekil şahıs olan fakir tarafından hazırlandı. Ancak
meydana gelen ürünler, yalnızca benim değil. Benim üzerimde emeği olan birçok
kitap ve insan var. Bu durumda benim ortaya, koyduğum bir eser, ne kadar
özgün ve orijinal olursa olsun benim olmuyor. Üzerimde emeği olan insanlarla
birlikte düşünüldüğünde ‘bizim’ oluyor.

    
O yüzden teşekkürün de, bize değil, bize bu nimetle şereflenme ve
değerlenme imkânı veren Rabbimize yapılması gerektiğini düşünüyorum.

    
Öncelikle böyle bir çalışma yapmayı bana lütfeden Rabbime sonsuz hamd
olsun. Bıraktığı Sünnet ve Hadis mirasıyla Kur’ân’ı en doğru şekilde anlamada
bize rehberlik yapan Efendimiz, Hz. Muhammed Mustafa’ya sonsuz salât u selam
olsun.

     Çalışmalarımın her safhasında maddî-manevî
desteğini esirgemeyen büyüklerime, tashih ve dizgi aşamasında destek veren
yakın çalışma arkadaşlarıma, ayrıca bu ve benzeri bütün çalışmalarımda evimde
her türlü maddî-manevî çalışma ortamının hazırlanmasında bana yardımcı olan
değerli eşime teşekkür etmek istiyorum.

    
Bu çalışma boyunca, birçok kitap, meal ve tefsirden, onları hazırlayan
hocalarımızdan vicahi, şifahî ve gıyabî olarak istifade ettim. Hocalarımızın
ellerinden öpüyor, onlara da teşekkürlerimi sunuyorum.

    
Bugünlere gelmem, faydalı hizmetler yapabilmem için ellerinden gelen
her türlü fedâkârlığı fazlasıyla yapan, anne-babama da teşekkür ediyor,
onların da ellerinden öpüyor, saygı ve sevgilerimi sunuyorum.

 

 

KUŞBAKIŞI

 

GÜLZÂR-I HAKÎKAT / Hakîkatın Gül Bahçesi

 

Dağıstan asıllı bir
Müslüman Türk olan ve Türkiye’ye göç edip Tokat’ta yerleşen bir âilenin ferdi Fazlullah Rahimî’nin hayatı hakkında
bilgi yoktur. Ancak, güvenilir kaynaklarda O’nun Osmanlı’nın son döneminde
yaşadığı, bir Mevlânâ bendesi, Mesnevî ve uzmanı mutasavvıf olduğu belirtiliyor.
Kendisi baştan ayağa Allah, Rasûlullah ve Ehl-i Beyt sevgisiyle donanmıştır.
Günümüze intikal eden iki eseri vardır: Gülzâr-ı
Hakîkat
ve Kerbelâ Vak’ası’nı anlattığı Gülzar-ı Hasaneyn.

 

Eserlerindeki
ifâdelerinden Ehl-i Sünnet mensubu olduğu anlaşılıyor.

 

Eserin
mukaddimesinde Rahîmî eserini kaleme alış sebebini şöyle açıklıyor: ‘Mesnevî-i Şerif’in beyitlerini kendi kendime
şevkle okurken anladım ki; Mesnevî-i Şerif’ten yalnız münevver olanlar anlayıp
istifâde edebiliyorlar. Halktan insanlar istifâde edemiyor. Halbuki oradaki
bilgiler herkese faydalıdır. Dolayısıyla herkesin anlayacağı dille de yazılması
gerekir
.’

 

Mukaddimenin bir
başka kısmında şöyle diyor: ‘Maksat hikâye
dinlemek veya okumak değildir. Hikâye, ‘kıssa’ olarak da anılır. Kıssa
okumaktan maksat, hisse çıkarmaktır. Hisse çıkarmak, ders almak ve tecrübe
edinmek için de hikâyenin görünüşüne yapışılmamalı, derinliğine inmeye
çalışılmalıdır
.’

 

Eser 3 bölümden
oluşuyor: Her bölümün girişinde Mesnevî-i Şerif’ten seçilmiş hikâyelerin
özetleri yer alıyor.

 

Birinci bölümde 42
adet hikâye bulunuyor. Her hikâyeden sonra ‘Kıssadan
Hisse
’ başlığı altında, hikâyeden alınacak ders, edinilecek tecrübe, kısa
cümlelerle özetleniyor.  

 

İkinci bölümde
girişte özetleri verilen 48 hikâye bulunuyor. Bu bölüm Hz. Ali (kav)
hikâyeleriyle dikkat çekiyor. Cemel Vak’ası, Sıffın Vak’ası, Hâriciler Olayı,
Hâricîlerle Savaş, târih kitaplarındaki şekliyle sayfalarda yer alıyor.
Devamında Hz. Ali’ye Naatlar (üstün vasıflarını belirtedek anlatan metin)
önemli bir hacim teşkil ediyor. Sonraki bölümler ise Hz. Hüseyin ve Kerbelâ
Vak’ası ile 12 imam hakkındaki bilgilerle tamamlanıp Mesnevî-i Şerif Hikâyelerine
yer veriliyor.

 

Üçüncü Bölüm, ‘Sultanü’l Ulemâ’ başlığı altında Hz.
Mevlânâ’nın babası Muhammed Bahâeddin Hezretlerinin doğumundan, ebedîlik
yurduna göçmesine kadar olan hayatı ile başlıyor, Hakîkatin Gül Bahçesi’nden
hikâyelerle devam ediyor. Hikâyelerde Gazneli Sultan Mahmud, Hz. Yusuf, Hz.
Muhammed, Allah’ın emir ve yasaklarına tam olarak riâyet eden sâlih kimselerden
İbn-i Âmir’le ilgili bilgiler ve hikâyeler, nazar, hikâye ve masallar, Gazi
İyaz’ın hikâyesi alâka ile okunuyor, alınacak dersleri anlatan bölümlerden
faydalanılıyor.

 

Diğer hikâyelerden
bâzılarının başlıkları: ‘Güzel bir câriye
sebebiyle Mısır pâdişahı ile Musul Şahı’nın savaşı
’, ‘Köle Ferec’in mâcerâsı’, ‘Bilal-i
Habeşî Hazretlerinin önceki halleri’
, ‘Yusuf
ile Züleyhâ
’, ‘Edhem Oğlu İbrâhim
Hazretleri
’, ‘Abbâsî halifelerinden
Hârun Reşid’in kardeşi Behlül Dânâ Hazretleri
’, ‘Bir Müslüman, bir Yahudi ve bir Hıristiyan yoldaş olmuşlar, köyde
kendilerine verilen helvayı ne şartlarla taksim etmişler
?’

 

Bir hikâyenin
hayrete düşürücü başlığı var: ‘Bir
pâdişah, yakın bir dostuna şiddetle öfkeleniyor. Kılıcını çekip o arkadaşını
öldüreceği esnâda, pâdişahın çok sevdiği veziri, şefaat edip o şahsı
öldürülmekten kurtarıyor. İşin garibi şu ki: ölümden kurtarılan o arkadaş,
vezirin şefaat etmesinden dolayı vezirden inciniyor, şefaatçi vezire âdetâ
güceniyor
.’ 

 

Fazlullah Rahimî; ‘Pâdişahtan murat, hakîki pâdişah olan Allah,
vezir ise peygamber’
diyerek hikâyeyi açıklıyor… (s: 706)

 

Eser, kime ait
olduğu belirtilmeyen bir beyitle son buluyor:

 

‘Taş yürekli olsa adam eğer / Mesnevî’den
yumuşar iman eder
.’

 

Hazret-i Mevlânâ’nın
Bendelerinden Hüseyin Top tarafından
yayına hazırlanan 14 X 21 santim ölçülerinde, sert kapaklı cilt içerisinde 784
sayfalık eser, Haziran 2021’de yayınlandı.

 

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212-
251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr 
www.otuken.com.tr 

 

 

KUBBEALTI AKADEMİ MECMÛASI

 

İlk sayısı Ocak
1972’de yayınlanan Kubbealtı Akademi Mecmûası, 49 yıl 5 ay içerisinde 200 sayı
yayınlandıktan sonra, Haziran 2021’de, ardında büyük bir boşluk bırakarak
okuyucusuna vedâ etti.

 

Dergiler, -günümüzde
‘yazar’ olarak anılan- muharrir, müellif
ve şâir gibi kalem erbabının fidanlığıdır. Osmanlı döneminden başlamak üzere,
son 15-20 yıla kadar isim ve şöhret sâhibi olmuş kalem erbabının ilk yazı
denemeleri dergilerde yayınlanmıştır. Dergiler aynı zamanda kültürümüzün da
kaleleridir. Bir mecmûanın kapanması bir kalenin düşmesi demektir. Bâzı aileler
için dergi, ailenin bir ferdi gibidir. Kapanması, aileden bir ferdin vefatı
gibi üzüntü kaynağı olur.

 

Kubbealtı
Mecmûası’nın yayın dünyâsından çekilmesinin geçici bir zaman dilimiyle sınırlı
kalması temennimiz, Vakfın diğer kültür faaliyetlerinin devam edecek olması ise
tesellimizdir.

 

Şarlo Ülkeyi Poposuyla Yönetirdi

0

Altı yılım Suudi Arabistan’da
geçti. Çok şey öğrendim, çok şeye şaşırdım. Bunlardan biri, ülkedeki bütün bakanlara, daha doğrusu
vezirlere, “vezir
vekili “denmesiydi. Kısa zamanda çözüldü. Kral Hazretleri bütün
bakanlıkların aslî bakanıydı. Televizyonda adını duyduğumuz bakanlar, ancak
kralın yerine vekâleten bakanlık yapıyorlardı. Bu anlayış bize çok yabancı
değil aslında. Bakın, bizim mecliste de grup başkanları yoktur; grup başkan
vekilleri vardır. O unvanın anlamını da bilmezdim; sonradan öğrendim: Meğer
grup başkan vekilleri, parti başkanının vekiliymiş.

 

Şarlo diktatör

 Yanlış anlaşılmasın, bütün krallıklar tek adam yönetimi
anlamına gelmez. Meselâ İngiltere de krallıktır ama d
ünyanın en demokratik ülkelerinden biridir. Buna karşılık, isimlerinde “demokratik” bulunan Demokratik Kore Halk Cumhuriyeti ve Kongo
Demokratik Cumhuriyeti, kabul edersiniz, o kadar demokratik sayılmaz; değil mi?
Mesele devletin ismi veya devlet reisinin unvanı değil, işlevidir. Yönetim
şemasındaki yeri ve yetkileridir.

 

Yukarıda saydığım demokratik cumhuriyetlerde, devlet
başkanları süpermenlerdir.
O kadar süperdirler
ki öldüklerinde, olağanüstü genleri ziyan olmasın diye halk, onların çocuklarını,
neredeyse oy birliğiyle başına getirir. Ülkede süper liderin eşsiz derin görüşüyle
rekabet edebilecek, ona yaklaşacak bir başka âdem bulunmadığı için de bütün denetimleri o yapar; kararları o verir.

 

 Meşhur Şarlo Diktatör filminde Tomainia lideri Adenoid Hynkel
(Adolf Hitler), işte böyle bir s
üper
liderdir ve her şey ondan sorulur; her şeyi o denetler. En sık hatırlanan
sahne, Hynkel rol
ündeki
Şarlo
’nun dünyayla oynayışıdır. Makamında kocaman bir yerküre maketi vardır ve maket
balondan yapılmıştır. Yalnız kaldığında diktatör, bu balonla, yani d
ünya ile, oynar. Eliyle,
koluyla, poposuyla d
ünyayı
evirir, çevirir, havaya atar, tutar. Eh bundan g
üçlü,
bundan kibirli lider m
ümkün müdür?

 

Fakat benim favorim başka iki sahne: Hynkel’in denetim sahneleri. Birinde bir mucit, imal
ettiği kurşungeçirmez gömleği reise arz eder. Şarlo, belindeki tabancayı çeker
ve ateş eder. Mucit yere serilir. Reis, umursamadan mesaisine devam eder.
Benzer ikinci sahne, paraşüt
görevi görecek bir kukuleta icat eden adamcağızda tekrarlanır. Şarlo ona
sarayın penceresinden atlama talimatı verir. Adam atlar, güm diye bir ses çıkar. Reis, mesaiye devam eder.
Belli ki Tomainia’da her
icat, her hareket, devlet reisince kontrol edilmekte, tamam ve devam kararını o
vermektedir.

 

İş bölümü: Lider denetler, gerisi hata
yapar

Kontrol…
Kontrol… Yönetim bilimi vaka
analizlerinde “kontrol
manyağı (control- freak)”
liderlerden bahsedilir.

 

Ancak bütün kabahat, denetim manyağı
liderlerde değil; bu davranışı doğru bulan, başka türlüsünü düşünemeyen anlayışta… Bunun en basitini, iş yönetmeyi
kasada oturmak ve çalışanları sık sık azarlamak zanneden KOBİ diktatörlerinde görürsünüz.
Her felaketten, her yolsuzluktan sonra, “Denetim
efendim, denetim! Hani denetim?”
diyen düşük mumlu aydınımızda da aynı anlayış vardır. Her
beceriksizlik, her yangın, her yıkım için çözüm
aynıdır: Denetim!

 

 Bu kültür ve bu klişe fikirlerle
yetişenler, kendileri yönetim konumuna geldiklerinde ilk işleri denetçiler
atamaktır. Fakat onlar da yetersiz çıkar ve işlerin çoğunun kendilerinden
sorulmasını, denetçiler denetlese de
“Bir
de ben bakayım.
”
talimatını verirler. İşte yönetim kitaplarında bulamayacağınız fakat pek
yaygın, her şeyin tek adamdan sorulduğu organizasyon tipi budur. Ben buna simit
organizasyonu diyorum. Simit organizasyonunda şirketin m
üdürlerini
lider tayin eder; bu normaldir. Normal olmayan, m
üdür
yardımcılarını da, yardımcıların yardımcılarını da, çaycıya kadar herkesi
liderin tayin etmesi veya çoğu tayinde onun olurunun alınmasıdır. B
ütün bu sözde organizasyon, en basit işe kadar her
şeyi lidere danışmadan yapamaz. Teşkilatta inisiyatif sıfırlanır.

 

Tek adamın adamcıkları

Çalışanlar, şu iki düşünceden birine, bazen ikisine
birden duçar olur:

 

Birincisi: Ben bu kadar denetlendiğime, her hareketim kontrol
edildiğine göre, demek ki ben yanlış yaparım; yanlış yapacağım. En iyisi, bir
şey yapmayayım. Bir şey yapmam gerektiğinde de liderime sorayım. İşler kötü giderse, “Size sormuştum, siz istediğiniz için öyle yaptım.” derim- bunu demeye de
cesaret edemem ya…

 

 İkincisi: Kontrolden ve azardan bıktığı halde şartlar isyan
etmesine izin vermediğinden öt
ürü için için hırslanması,
intikam arzusu duymağa başlamasıdır. Bunu, birinci elden görd
üm. Kontrol manyağı şirketlerde çalışanlar, yönetimi
atlatıp kendi çıkarları doğrultusunda işler çevirmeye pek meraklıydılar. Hâlbuki
birlikte, takım ruhuyla, sevdikleri bir işi başardıklarına inanan firma çalışanları,
takım arkadaşlarını aldatmayı akıllarından bile geçirmezlerdi.

 

Firma, dernek, parti, devlet… Mesele insanların temel değerler etrafında bir
hedefe, bir ülküye kilitlenmesi veya süper lidere biat etmesidir.
Birinciler yükselir,
başarır; ikinciler er veya geç hüsrana
uğrar.

Sığınmacılar Bir Güvenlik Sorunudur

0

Türkiye’ye yeniden şekil verme ve kuşatma süreci sözde dost
ve müttefiklerimizce sürdürülüyor ve ülke sıkıştırılıyor. En azından Lozan’ı
Sevr’e çevirme çabaları da görülmektedir. Son yıllarda bizi fazlasıyla meşgul
eden Suriyeli sığınmacılar sorunu ülkenin önüne dikilen sorunlar yumağının bir
parçasıdır.

            Sözde
dostlarımız ekonomiden milli kimlik ve birlik konusuna, milli bağımsızlığımıza
ve egemenliğimize sahip çıkma gayretlerimize, Ege ve Akdeniz’deki
milletlerarası hukukun aleyhimize çiğnenmesine kadar sorunlar
çeşitlendirilmektedir. Batı kesinlikle Suriye, Irak, İran ve Afgan
sığınmacıların Türkiye’de kalmasını, vatandaşlığa geçirilmelerini
beklemektedir. Sosyal yapımızın çokkültürlülük virüsü ile zarar görerek anayasa
değişikliklerinde çeşitli baskılar sürdürülmektedir.

            Ülkemiz için
tehlike bazı yöneticilerimizin çokkültürlülük
tuzağına düşürülmesidir. Demokrasinin gereği olan çok seslilik ile
çokkültürlülük sürekli karıştırılmaktadır. Sığınmacıların hepsini vatandaş
yapma baskıları vardır. Hatta daha ilerisi bunların siyasi olarak tanınması
beklenmektedir. Hedef Türkiye’nin nüfus dengesini bozmak, Anadolu’da Türk
kültürünü hakim kültür (dominant kültür) olmaktan çıkarmaktır.  

            Sığınmacıların
sorunu insan hakları meselesi değildir. Türkiye’de egemen alanlar ve
kurtarılmış bölgelere müsaade edilemez. Ege’de Yunanistan tarafından
sığınmacılara katliamlar yapılmaktadır. Bu konuda tabii ki Türkiye bir
Yunanistan seviyesine düşmemiştir ve düşmez. Tersine kurtarıcı rol
oynamaktadır.

            Romantik ve
duygusal bir yaklaşımla konuya bakamayız. Sözde ümmeti çoğaltıyoruz şeklinde yeni
sorunlar yaratamayız. Bugün ümmetin varlığı bile tartışılıyor. Müslüman kardeş
diye kucakladığımız ülkeler ve devletçikler neden ümmeti düşünmez de; onun
koruyucusu ve savunucusu olan dün Osmanlı’ya, bugün de T.C.’ye düşmanlık
yaparlar? BM’de aleyhimize oy kullanırlar. Ortadoğu ihanetler coğrafyası neden
yapılmıştır?

            Bir ara
Suriye’nin kuzeyindeki Araplar etnik temizlik ve ileride kullanılma uğruna
Türkiye sınırına göçe zorlanmış, terörist devlet ABD tarafından bölge PKK ve
YPG’ye teslim edilmiş ve boşaltılmıştır. İleride plesibit ile Türksüz bölgeler
yaratılabilir. Daha şimdiden Arapların sahip olduğu binaların dışına madeni
harflerle “Arap Anadolu”
yazılmaktadır. Yaz uykusuna dalmış büyükbaş, küçükbaş görevliler ise; bunu çapaklı
gözleriyle seyretmektedirler. Göç politikası aslında 15 Temmuz 2016 ABD güdümlü
darbe ve işgal politikasının bir devamıdır. Dün Osmanlı’ya ihanet edenlerin
bugün T.C.’yi hedef almaları bir sürpriz olmayacaktır.

            Bu
gelişmelere dikkat çeken değerli ilim adamı Prof.Dr.Ümit Özdağ “Stratejik Göç Mühendisliği” kitabında
(sh. 29) göç sürecini ve mühendisliğini Anadolu’ya yönelik sessiz istila olarak
değerlendirmekte; üstelik Türkiye’nin bu göçün ekonomik altyapısını da karşıladığına
işaret etmektedir.

            Yönetenler
tarihten ders almalı ve geleceği bağlayacak yeni yanlışlar yapmamalıdır.
Osmanlı döneminde bile Arapların kitleler halinde Anadolu’ya yerleşmesi kabul
görmemiş ve engellenmiştir (Aynı eser sh. 52). Bugün 18 yaşından küçük 3 veya
daha fazla çocuğu olan ailelere ekonomik yardım yapılmakta; sağlık ve ticaret
alanında anlaşılmaz imtiyazlar sağlanmaktadır. Suriyelileşen şehirlerin
artmasının teşvik edilmesi milli çıkarlarımızla taban tabana zıttır. Batı bunu
zevkle seyretmekte ve kültürel bütünleşmeden bahsetmektedir.

            Anlaşılan
2020’li yıllarda da Amasya Tamimi’nin, Erzurum ve Sivas Kongre kararlarının
canlı tutulmasına ihtiyaç vardır.  

Konudan Konuya (14)

0

     İnsan maddî beden
ve manevî akıl-kalb ikilisinden ibarettir. Biri maddesi, diğeri mânâsı. Maddî
bedenin el, kol, bacak ve iç organları gibi uzuv, aza ve organları olduğu gibi.
Bir bakıma mânevî bedenin de, iki temel sütunu olan akıl ve kalbin tecellîleri
/ görünümleri demek olan akletmek, tefekkür / düşünmek, tahayyül / hayal etmek
gibi, birçok manevî uzuv ve organları, arzu ve istekleri vardır. Bir bakıma
maddî tarafları; manevî taraflarının zuhur ettiği / göründüğü, akıl ve kalbin
fonksiyon ve işlevlerinin ortaya çıktığı yerlerdir.

     Göz görür, kulak
işitir, el dokunur, ayak yürür. Bunlar işin maddî yönü. Akıl ve kalb bunları
yorumlar. Bunlar ise işin manevî tarafı.

     Akıl ve kalbin
akletmesi, fikretmesi, hayal etmesi, tasavvur etmesi ise, maddî uzuvların
onlara veri / bir bakıma malzeme vermesi ile mümkündür. Çünkü insan görmediği,
duymadığı şeyler hakkında; fikir ve akıl yürütemez. Biri işin maddî, diğeri
mânâ yönüdür.

     Madde-mânâ ikiz
kardeş gibidir. İnsan ancak akıl ve kalple gerçeklere muhatap olur. Ancak bu
ikisinin ittifakı ve birbirine destek olması ile gerçeklerle yüzleşmek imkânı
bulur.

     Sadece akılla
gittiği takdirde, vehim ve şüphelere düşmesi olmayacak şey değil.

     Gerçeklere
ulaşmada şüphenin yeri önemlidir.

     Tabii aşırı
gitmemek, muvakkat / geçici olmak şartıyla.

     Kavrayış ve
anlayışımızı kesinleştirmek ve pekiştirmek ve aklî bir anlayış zeminine kavuşturmak
için şüphe; bizi derin bir araştırmaya sevk eder. Konuyu iyice anlamamızı
sağlar. “Metodik bir şüphe”nin anlama ve anlaşılmada rolü büyüktür. Üstelik bu
yola başvurmak elzem, zaruri ve zorunludur.

     Gerçeğin peşinde
olmak istiyorsak; bunun ancak aklın rehberliği ile olabileceğini bilmemiz
gerekir. Çünkü iyiyi kötüyü ve bilimi anlayan, sebeplerden sonuç çıkaran,
yapılandan yapana geçmesini sağlayan en önemli hassa ve özelliğimiz olan aklın
rehberliğinde yola çıkmamız şart.

     Ancak aklın
sayesinde düşünme ve anlama kabiliyetimizi harekete geçirebileceğimizi
bilmeliyiz.

     Zihin, zekâ,
fehmetme / anlama, irade / istek ve ne yaptığımızın bilinç ve şuurunda olmanın;
ancak akıl sayesinde mümkün ve olasılık kazanacağı muhakkak. Yalnız akıl da
nurunu, yani aklın aydınlatıcı ışığını kalpten alır. Eğer parlak fikirler
kalpdeki basiret ve idrakten beslenmezse, fikirler yumağı olan ilim ve basiret
meydana gelmez. Kısaca akıl kalbsiz yapamaz. Biri ampul, diğeri elektrik
gibidir.

     Beş duyu ile
hissedilemeyen şeyleri; manevî bir nur olan akıl ile idrak edip kavrayabilir,
sebep sonuç münasebetini akılla kurar, anlar ve biliriz.

X

     Büyük zâtlar
başlarına bir belâ, bir musibet geldiğinde veya kötü birinin musallat oluşu
durumuyla karşılaştıkları zaman; muhatabı / karşısındakini, kendisini rahatsız
edeni değil, bilakis kendilerini itham edip suçlarlar.

     “Evet ben
haklıyım, hakkım yenilmiştir! Bana yanlış davranılmıştır! Ama ben ne
yapmalıydım, nasıl hareket etmeliydim ki, onun bana musallat oluşuna fırsat
vermemeliydim, yaptığını engellemiş olaydım.” derler. “Hatalı olmadığım halde,
yine de onlara karşı nasıl bir tavır içinde olmalıydım ki, belâ, musibet ve
sataşmayı; ta işin başında savabilseydim.” diye düşünürler.

X

     Aynada görülen
aynadan değildir. Sadece aslın aksi, görüntüsü ve yankısıdır.

    Tıpkı televizyonda
görülen suretlerin, işitilen seslerin kaynağı; televizyon olmadığı gibi.

    Çünkü kaynak, yayın
yapılan merkezdir.

    Tıpkı vücudun;
ruhun kaynağı değil, ruhun tecellî ettiği / göründüğü ekran ve sahne olması
gibi.

    Tıpkı ampüldeki
ışığın kaynağı, ampül olmadığı gibi.

    Tıpkı resmin
kaynağı, tuval / üzerine resim yapılan şey olmadığı gibi.

      X

     Bir dua: “Kur’an’ı
gönlümün enîsi (arkadaşı), göğsümün nûru yap.”

Normal Şartlar Altında Değiliz

0

Kimyada Normal
Şartlar Altında (NŞA)
diye bir kavram vardır.

Bazı ölçümler ve deneyler
standart sıcaklık ve basınç şartlarında yapılır. Böylece sonuçların
dünyanın her yerinde aynı sonucu verebilmesi veya farklı veri setlerinin
mukayese edilebilmesi mümkün olur.

 

Genellikle 0°C sıcaklık ve 1 atmosfer
basınç
olarak belirlenmiş standart şartlar kullanılmaktadır. Bu şartlara göre
belirlenmiş veriler Normal Şartlar Altında (NŞA) notuyla
bildirilir. Böyle referans şartlarda belirlenmezse, gazların ve sıvıların hacimleri
ve diğer
nicelikleri konusunda kargaşa olur.

 

“Su 100 derecede
kaynar, 0 derecede donar”
diye biliyorsunuz değil mi? Bilginiz eğer cümlenin başında
Normal Şartlar Altında derseniz doğrudur. Gerçekten “su 1 atmosfer
basınçta, 100°C’ de kaynar, 0°C’ de donar.”  Basınç değişimi olduğunda veya tuz vs.
kattığımızda kaynama, donma noktası değişir. Mesela “düdüklü tencere”
dediğimiz basınçlı kaplarda su yaklaşık 130 derecede kaynar.

 

Bir de dünyadan
uzaya çıkalım.
“Uzay neredeyse tamamen boştur ve bu nedenle basınç,
inanılmaz düşüktür. Bir sıvının üzerindeki basınç ne kadar düşükse, kaynaması o
kadar kolay olur.”

 

Bu yüzden Astronotlar
uzaydaki idrarlarını uzay boşluğuna bıraktıklarında, idrar hızlıca kaynayarak
buharlaşır.
Bu buhar, birden kırağılaşır (yani gaz fazından direkt katı
faza geçer) ve ufacık idrar kristallerine dönüşür. Dış uzayda sıcaklığın eksi
270 derece
olduğunu hatırlatalım.

 

Tam tersi bir
durumun da olabileceği deneyle ispatlandı. ABD’nin en iyi üniversitelerinden MIT’de
bir grup bilim adamı, özel şartlarda 105 derecede suyu katı hale getirmeyi
başardılar.

*********************************

Demokraside Normal
Şartlar

Dünyanın farklı
yerlerindeki devletlerin ve toplumların davranışlarını mukayese edebilmek için de
standart şartların referans olarak kullanılması gerekir.

 

Türkiye’deki
demokrasi ve yönetim kalitesini
ölçebilmek için bu yöntemi kullanabiliriz.

 

Demokrasinin temel
referans değerleri ile ülkemizdeki uygulamaları mukayese edebiliriz.
Yani normal
şartlar altında
olması gerekenler yerine bugün ülkemizde yaşadıklarımıza bakmak
yararlı olur.

 

Ülkemizde demokrasinin
en temel kuralı “kuvvetler ayrılığı” rafa kaldırılmış. Yasama, yürütme,
yargı, medya, STK’lar ve sermaye bir kişinin kontrolüne girmiş.

 

Anayasa’nın 60’a
yakın maddesi fiilen askıda.
Uygulamada Atatürk, Laiklik ve demokrasi rafa kaldırılmış
durumda.

 

Yolsuzluk,
yoksulluk ve yasakların
boyutu hiçbir demokrasinin kaldıramayacağı dereceye
gelmiş. Fakat iktidardan istifa, özür, mazeret beyanı bile yok.

 

Sığınmacılar,
Covid-19 salgını, sel afetleri ve orman yangınlarındaki

beceriksizliklerin maliyeti apaçık ortaya çıkmış. İktidar hala ülkeyi
şahlandırma nutukları atabiliyor.

Kesinlikle eminim
ki normal şartlar altında değiliz. Bu ülkede suyun 105 derecede donduğu,
0 derecede kaynadığı anormal şartları görebiliyoruz.

*********************************

Bunlardan Biri
Normal Şartlarda İktidarı Yıkardı

Avrupa, ABD ve
bazı Asya ülkelerinde yaşanan demokrasi “Normal Şartlar Altında”
diyebileceğimiz şekilde uygulanmaktadır. Yani referans değer olarak bu
ülkelerdeki uygulamaları alabiliriz.

 

Bu ülkelerde,
hakkında uyuşturucu ticareti yaptığı ve yasal olmayan yollardan inanılmaz
servet edindiği iddia edilen siyasetçiler
(hangi mevkide olursa olsun)
derhal istifa ederler ve haklarında soruşturma açılarak şeffaf bir şekilde
yargılanırlar.

 

Bu ülkelerde,
mesela afetlere yeterince hazırlıklı olmayı sağlayamadığı için ilgili
siyasetçi ve bürokratlar özür dileyerek istifa ederler.

 

Normal şartlar
altında yaşayan ülkelerde Hazinenin 128 Milyar dolarının nerede olduğu
sorularına açık ve şeffaf bilgiler verilir. Makul ve mantıklı bir izah
yapamayan sorumlular görevden alınır ve yargılanır.  “128 Milyar dolar nerede?” sorusunu
soranlar, bırakın yargılanmakla muhatap olmak, milletin varlıklarına sahip
çıktıkları için alkışlanır.

 

NŞA yaşayan
ülkelerde, iktidarın güçlü bir figürünün uyuşturucu baronları ile yakın
ilişkisinin
ortaya çıkması ülkeyi ayağa kaldırırdı. Hakimlere baskı
yapılarak suç örgütü liderlerinin serbest bıraktırılması ve Adli Tıp’tan
siyasi baskıyla adaleti çökerten raporlar alınması söz konusu olmazdı. Olursa
hükümet düşerdi.

 

Normal şartlar
altında olan bir ülkede 5,5 milyon Suriyeli sığınmacı ile 1,5 milyon diğer
ülkelerden sığınmacı kabul edilemezdi.
Ülke kaynaklarından 80 milyar doları
bunlara harcayan bir iktidar ayakta kalamazdı. Bu defa da Afganistan’dan yani 4
bin km uzaktan gelen sığınmacılar sınırlarımızı kevgire çeviremezdi. Güya
sınırdan kaçak giren, fakat düzenli bir askeri birlik sevkiyatını andıran Afgan
sığınmacılara ait bir tek resim karesi bile iktidarı sarsardı.

 

Normal Şartlar
Altında ülkenin birliğini temsil eden, bütün vatandaşların güvenliğinden
sorumlu
Cumhurbaşkanı, Muhalefet liderleri Kemal Kılıçdaroğlu ve
Meral Akşener’e, Deva Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ’a, İYİ Parti
İstanbul İl Başkanı Buğra Kavuncu’ya, tanınmış bağımsız gazetecilere yapılan
saldırılar karşısında istifa eder veya en azından halktan ve muhalefetten özür
dilerdi. “Geçmiş olsun” bile diyemediği mağdure liderine: “Bu daha iyi
günleriniz”
diye tehdit edemezdi.

 

Normal şartlar
altında olmadığımız kesin.

Ancak iktidarın
baskı ve propagandasının yarattığı sanal denge hali kalıcı değil.
Toplumdaki değişim, şartların normale dönmesinin yakın olduğunu gösteriyor.

Polis Memurlarının Garibanlığı, Emniyet Teşkilatının Çelişkisi

0

Sene 1990 veya 1991.
Ankara Esenboğa Havalimanı’nda görevli bir polis memuru VIP kapısından tek
başına geçmek isteyen bir kişiyi durdurur. Kişi kendisinin Muğla Valisi
olduğunu söyler. “O zaman kimliğinizi
göreyim Sayın Valim
” der polis memuru. Vali hiddetlenir. “Ben şimdi sana kimliğimi gösteririm!”
der. Bu basit kimlik sorma olayı polis memuru hakkında soruşturma açılması ve
polis memurunun açığa alınmasıyla sonuçlanır.

 

***

 

Sene 2011. Hatay
Dörtyol’da Emniyet Müdürlüğü’nün kantinini AKP Hatay milletvekilinin oğlu ile
AKP Dörtyol Gençlik Kolları Başkanı işletmektedir. Bu iki kantinci kafadar bir
sebepten dolayı birkaç polis memuruyla tartışma yaşarlar. Olayı tetkik eden
Dörtyol Emniyet Müdürü o esnada emniyette görevli ne kadar polis memuru varsa
hepsini bu iki Ak Partili çocuğun karşısında sıraya dizer. Hatta bu sıraya
dizilen kişiler arasında bir de komiser vardır. Emniyet Müdürü, “ayırt edicilik” söz konusu diye bu
komiserin apoletlerini de çıkarttırır ve bu iki Ak Partili çocuğa sorar; “Sizinle tartışan bunlardan hangisiydi?”

 

***

 

Sene 2019, Şubat
ayı. İstanbul İl Milli Eğitim Müdürü olan zat “hukuka aykırı” bir şekilde
çakarlı arabasıyla işe giderken bir trafik polisi bu arabayı durdurur ve
“hukuka uygun” olarak İstanbul İl Milli Eğitim Müdürü’ne ceza yazmaya başlar.
Sen misin ceza yazan!!! Ortalık karışır. İl Emniyet Müdürü’nden Valisine kadar
herkes aranır. Netice malum. Hukuka aykırı olarak çakarlı arabayla gezen İl
Milli Eğitim Müdürü onore (!) edilir, hukuka uygun bir şekilde vazifesini yapan
polis memuru hakkında soruşturma açılır. İl Emniyet Müdürü’nün görevini yapan
bu polis memuruna tepkisi ilginçtir; “Bizi milli eğitim camiasına rezil ettin!”

 

***

 

Ve tarih 18 Temmuz
2021. Ak Parti Mersin Milletvekili Zeynep Gül Yılmaz’ın aracı Mersin’in Erdemli
ilçesinde polis ekipleri tarafından durdurulur. Akabinde de videolarda da
açıkça görüldüğü üzere şu diyalog yaşanır;

 

Zeynep Gül Yılmaz    : Beni
niye durdurdunuz?

Polis                           : Aracınız milletvekili aracı olarak çıkmıyor.

Zeynep Gül Yılmaz    : Bu
benim sorunum mu? Yok, ama milletvekili aracı olarak geçiyor. Lütfen pencereden
çekilin pencereden çemkirme içeriye tükürük giriyor. Senin adın ne? Kim benim
arabamı ihbar ediyor?

Polis                           : Ekipler…

Zeynep Gül Yılmaz    : Ekibine
tükürürüm. Böyle terbiyesizlik mi olur.

Polis                           : Milletvekili aracı olarak çıkmıyor.

Zeynep Gül Yılmaz    : Ne
zaman Erdemli’ye gelsem bu pislikle uğraşıyorum. Bu benim sorunum mu
terbiyesize bak. Bana adını verir misin?

Polis                           : Hanımefendi bir saniye lütfen bilgi vereceğim.

Zeynep Gül Yılmaz    : Şerefsize
bak

Polis                           : Lütfen küfür etmeyin, hakaret etmeyin lütfen.

Bu olaydan sonra ne
oldu dersiniz? Kendisine bildirilen ihbar üzerine görevini yapan ve üstelik
milletvekilinin ağır hakaretlerine maruz kalan polis memuru hakkında soruşturma
başlatıldı. Polis memuru açığa alındı.

 

***

 

Babam emekli polis
olduğu için hayatım boyunca polis teşkilatının içinde bulundum. Hala daha bu
teşkilat içerisinde çok samimi dostlarım var. O nedenle teşkilatın içyapısını
iyi bildiğimi zannediyorum.

 

Polis memurlarının ezici
çoğunluğu Anadolu’nun yoksul ailelerinden gelen kimselerdir. Bu nedenle de çok
gariban kimselerdir. Polislerin bu garibanlığı mesleki yaşamlarında da devam
eder. Kazançları kendilerini geçindirecek kadardır. Yaptıkları işin riski ve
psikolojik stresiyle orantısız derecede düşük bir kazançları vardır.
Mesleklerinin psikolojik stres boyutu mesleki yaşamları boyunca amirleri ile
vatandaş arasında sürekli preslenmelerinden kaynaklanmaktadır. Doktorlar nasıl
ki mesleklerinden dolayı sürekli sağlıksız kişilerle muhatap oluyorlar,
polisler de aynı şekilde meslekleri gereği “toplumsal olarak” sağlıksız
kişilerle veya sağlıksız durumlarla muhatap olurlar. Hapçısı, torbacısı,
gaspçısı, hayat kadını, travestisi, katili, hırsızı, uğursuzu vs. polisin
günlük mesleki yaşantısında muhatap olduğu kişilerden bir kısmıdır.

 

Özellikle toplumsal
olaylar, polisin amirleri ile vatandaş arasında preslendiği en bariz
durumlardandır. Gezi Olayları gibi, Boğaziçi Üniversitesi’ndeki rektör
protestoları gibi, kadına yönelik şiddete karşı eylemler vs. gibi polislerin
büyük kısmının bireysel olarak destek vereceği eylemlerde “yukarıdan” gelen
emir nedeniyle polis haklı olan halk kitleleriyle karşı karşıya gelir. Kimsenin
tasvip etmeyeceği hukuka aykırılıklar yaşanır. Hukuka aykırılıkların emrini
verenler değil, “ekmek kavgası” uğruna emri uygulayan polisler günah keçisi
olur.

 

***

 

Polis memurlarının
görevlerinin gereği olarak hukuka uygun uygulamalarının muhataplarının siyasi
kimliklerinden dolayı ceza yaptırımına tabi olduğunu yukarıda örneklerle anlatmıştık.
Çok ilginçtir polis teşkilatı içinden bazıları görevleri esnasında hukuka
aykırı fiiller işlerlerse bu hukuka aykırı fiilleri işleyenlerin teşkilat
tarafından koruma altına alındığını, hatta bu kişiler için yargı makamlarına
pres uygulanarak ceza almalarının önlendiğini veya çok basit cezai
yaptırımlarla geçiştirildiğini görmekteyiz. Hatta bu tip hukuka aykırılıklarda
çoğu zaman faillerin saklanarak dosyanın “fail-i meçhul” statüsüne alınmaya
çalışıldığına şahit olmaktayız.

                                                                                                             

Ethem Sarısülük, Ali
İsmail Korkmaz, Berkin Elvan, Dilek Doğan, Gökhan Açıkkollu gibi kişilerin
ölümleriyle alakalı soruşturma geçiren polislerin hem teşkilatları tarafından
hem de teşkilat yöneticilerinin yargı organları ile kurdukları temasın sonucu
olarak yargı organları tarafından korundukları görülmektedir. Bu tür olaylarda
delilleri yok etme, delil karartma, suça ilişkin eylemin yorumlanmasında
şüpheli/sanıkların daha az cezayı alacakları şekilde yorum yapma (taksir veya
en fazla olası kast gibi) şeklindeki yaklaşımlarla hukuka aykırı eylemleri
gerçekleştirenlerin koruma altına alındıkları gözlemlenmektedir. Yine özellikle
son dönemlerde daha çok artan gözaltında işkence ve bir kısım şüphelilerin gözaltına
alınması yerine kaçırılması şeklindeki iddialarda da benzeri bir koruma
yaklaşımı göze çarpmaktadır.

Tüm bu saydığımız
durumlarda Emniyet teşkilatının hukuka uygun işlemler gerçekleştiren polislerin
arkasında durmaması ve üstüne bu polis memurlarını cezalandırma yoluna gitmesi
ancak öte yandan hukuka aykırı fiiller gerçekleştiren polisler için de
sistematik bir koruma kalkanı oluşturması bir çelişki olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Türk milletinin
güvenliğini sağlamak, toplumda huzuru tesis etmek, hukuku hâkim kılmak ve tüm
bunları gerçekleştirirken de hukuk kurallarına uymak zorunda olan Emniyet
teşkilatının bu tutumu hem teşkilatın bizzat kendisine hem de Türkiye
Cumhuriyeti’ne zarar vermektedir. Emniyet teşkilatının bu konularda doğru tutum
ve tavır sergilemesi elzemdir. Zira yakışanı da budur.

Kelimelerin Dünyasında KKTC’deki Uzay Şairi

Şarkılarını dinliyorum cüce beşparmak! 
Şarkılarını dinliyorum binlerce kilometre uzakta 
Taymis`in süt mavi sisleri ortasında 
Evrensel sevgi, ümit ve gerçekten 
Beş bin müzik yılı sonra gelecekten 
Koparıp zevkimize armağan ettiklerin: 
Defne kokan, laden kokan bestelerin 
Öyle renkli, öyle candan, öyle derin 
Ezgilerin, sezgilerin, çizgilerin 
Senin. 

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde iki defa Nobel’e aday
olmuş en etkili ve milli sanatçı-edip olmayı hak eden şair Osman Türkay’dır
(Girne/Ozanköy 1927-2001) Beşparmak Melodileri şiirinde böyle sesleniyor.
Kendisini 40’a yakın ülkeden şairlerin katıldığı ve Bursa’da tertip ettiğimiz Türkçe’nin
Uluslararası Şiir Şöleni’nde tanımıştım. Osman Türkay çalışmalarındaki
mesajında insanları, dünyanın dengesi içini barışa ve uyuma çağırır, dolayısıyla
dizelerini buna endekslemiştir. Şiirlerinde Türk mitolojisini, kainatı, bilimi,
Yunus ve Mevlana’daki hoş görüyü, insana olan sevgi ve saygıyı öne çıkarır. İyi
bir şair olduğu kadar denemeleri, tiyatro eserleri ve eleştiri yazıları da
dikkat çeker.

 

Pandemi dolayısıyla beş aydır kaldığım Ozanköy Meydanındaki
Osman Türkay anıt ve parkı önünden her gün geçerim. Osman Türkay’ı anıtı
üzerine serpiştirilmiş dizelerini okur, rahmet ve minnetle anarım.

 

1974 Barış ve Özgürlük harekâtından sonra Kuzey Kıbrıs’a
onlarca defa gittim. Hala da oradayım. Ramazan, Kurban, Barış ve Özgürlük
Bayramlarını bu defa daha fazla coşkuyla birlikte Girne’de kutladık. Rahmetli Osman
Türkay’la tanıdığımda, KKTC’de Maarif Koleji Müdürü Işılay Arkan ve kardeşi
Atay Bey, Bayrak Radyo Televizyonu Genel Müdürü merhum Özer Berkem (sonra TGRT
Genel Müdürü), iş adamı Erhan Arıklı (Öğretim üyesi Prof. Dr., Yeniden Doğuş
Partisi Genel Başkanı, milletvekili ve bakan), Zorlu Töre (Milletvekili ve KKTC
Meclis Başkan Vekili), Oktay Öksüzoğlu (Basın Yayın, Information Genel Müdürü)
hemen aklıma gelen dostlarımdı. TRT Kıbrıs Bürosu temsilciliğim sırasında
dostlarımla hukukumuz daha da arttı.

 

Hele bu yurtseverlerin okuyan, yazan, memleket ve millet
meselelerinde endişesi olan aydınların olması bana daha cazip geliyordu. Hem
KKTC ile ve hem dostlarımla hiç irtibatımız kopmadı. Bütün Türk Dünyasında
olduğu gibi KKTC’de de hala sürüyor.

 

Din Adamlarının
Divanı Olduğu Ülke

 

Kıbrıs Türkleri okuyan, düşünen, sorgulayan ve okutan bir
toplum.

Bilmiyorum bunda; Kıbrıs ilk feth (1571) edildiğinde kurulan
Mevlevi Tekkesinin etkisi var mıdır? Ne de olsa tasavvuf ve tekke edebiyatı klasik
edebiyatımız içinde kendine özel bir fasıldır. Tuhfe-i Naili adlı eserde
Osmanlı Coğrafyasının 5000 şairi arasında 10 tane de Kıbrıslı sanatçı yer
alıyor (1949 baskısı). Osmanlı Cihan Devleti’ni son dönemdeki en önemli
padişahlarından Sultan 2. Mahmut (1785-1839) zamanında Sultan’üs Şuara ünvanlı
günümüzdekilere pek benzemeyen Kıbrıs’ın duayen ve önemli Şairi Müftü Hasan
Hilmi Efendi’nin (1782-1847) şiirlerine bakıldığında edebiyatın düzeyi kendini
hemen belli ediyor. Kıbrıs’ta üst görevlerde bulunan divan sahibi Şair Handı (?-1860)
ile Hala Hatun Tekkesi Şeylerinden Divan Şairi Mehmet Şem’i Efendi (1808-1881) ve
yine divanı olan aynı dönemde bir başka şair Hasan Nesibi hatırlandığından
Kıbrıs Türklerinin divan edebiyatı geleneğinin izleriyle buluşabiliriz.

 

1890 yılından itibaren Kıbrıs’Ta din ve dil ağırlık bir
edebiyat akımının yaşadığını görürüz. Ziya Paşa (1825-1880) mutasarrıf olarak
Kıbrıs’a atandığında şiirlerini de yanında mı getirdi? Vatan Şairi Namık Kemal
görüşlerinden dolayı Magosa’ya sürgüne gönderildiğinde şiirleri kendinden önce
mi Kıbrıs’a ulaşmıştı? Namık Kemal’in (1840-1888) yakın dostu Kaytazzade Mehmet
Nazım (1857-1924) bu çizginin devamı niteliğindedir. Kıbrıs’ta 20. Asrın
başlarında edebi ve sosyal etkinlikler artar. Ahmet Refik Efendi’nin Eski Şeyler
adlı kitabı bu dönemin ip ucudur. Edipler Türk Dünyasıyla da özellikle alakadar
oluyorlardı.

 

İngilizler Taç
Kolonisi Diyordu

 

Dünya dönmesini sürdürürken, Osmanlı Cihan Devleti’nde
birinci ve ikinci meşrutiyetin ilanı, 31 Mart İsyanı, Trablusgarp ve Balkan Savaşları,
Osmanlı bölgesindeki isyanlar, Girit ve Mora’nın elden çıkışıyla bölgede tek
bir Müslüman kalmamacasına yapılan Türk katliamları, sonra İstiklal Savaşı’mız
ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması, sosyal, kültürel, siyasal
değişimler Kıbrıs Türkü’nün yakında takip ettiği, en sonunda Ankara ile
güvenceye kavuştuğu bir zaman dilimi. Lozan anlaşmasıyla Kıbrıs Türkiye’den
tamamen koparıldı, Büyük Britanya’nın taç kolonisi (crowon colony) olarak
İngiltere’ye verildi (1925). Kıbrıs Türkleri için üçüncü bir göç dalgası
başladı böylece. İngilizlerin Adadaki 50. Yıldönümlerinde görkemli kutlamalar
yapıldı ve Ada latin harflerine geçti (1929). Adada Rumlar İngilizlere karşı isyan
başlattı (1931). Kıbırs’ta edebi hareketlenme de böylece filiz verdi. Kıbrıslılara
örnek olsun diye Lise Müdürü, ünlü edebiyat tarih araştırmacısı İsmail Hikmet
Bey (Ord.Prof. Dr.Ertaylar) Efenin Düğününü yazdı, Korsanın Gözdesi sahneye
konuldu. Türkiye’de Romanlar yazılması, 1940’larda garip akımının başlaması,
Kıbrıs Türkleri üzerinde etkili oldu. Heceden serbest vezne geçti sanatçılar. Hikmet
Arff Mapolar (1919-1989) dikkat çekti.

 

2. Dünya savaşından sonra Osman Türkay’ın şiirleri
gazetelerde yayınlanmaya başlanınca isminden söz ettirir. Önceleri hece veznini
kullanan Osman Türkay, daha sonra serbest vezne geçer. Şair Osman Türkay Batık
adlı şiirindeki dizelerinde şunları söylüyor;

Ulur içimde, ulur bir görkemli, birçok
güzel su.
Ulur sürekli uğultularla liman liman, kıyı kıyı:
Girne`de bir at nalı, Magosa surlannda güvercinler u! u! u!
Ulur koşaraktan bir daha, ulur bir daha:
Ufuktan ufuğa şimşek şimşek çakan kahkaha!

Sular zincirini kırmış, sular özgür
Sular mavi mavi, sular püfür püfür
Her an biraz daha hırçın, biraz daha gür:
Ben tutsağım zamana,
Sular beni öncesizden sonrasıza götürür!
Sular gürül gürül, sular özgür.

Aşar başımın üstünden mor dalgalar,
Aşar da gene aşar, gene aşar;
Uzun yeleli deniz atlatınca
Bir bitmeyen koşuda
Ellişer ellişer, altmışar altmışar 

Onur Mührü Alan Şair

 

Kıbrıs Türklerinin önemli ve maruf şairi Osman Türkay
İngiliz okullarında okudu. Sonra İngiltere’de gazetecilik ve felsefe eğitimi
gördü. Daha ortaokul talebesi iken yazdığı şiirler Varlık ve Beşparmak
dergilerinde yayınlandı. Londra’ya yerleşti. Şiirlerinin çoğuna yakını başta
İngilizce olmak üzere bazı dünya dillerine tercüme edildi. Şiirlerinde insanın
kainattaki yerini göstermeye çalışır. Bu bakımdan kendisine uzay şairi de
deniyor. Albert Einstein Özel Şiir Ödülünü aldı. Edebiyat doktorası unvanı
verildi.

 

Şiirleri Yedi Telli, Beethoven’la Aydınlığa Ulaşmak, Evrenin
Düşünde Gezgin, Kıyamet Günü Gözlemcileri, Variation, Seçme Şiirler, Gaipten
Gelen Sesin Haritası adlı kitaplarda toplanmıştır. Dünyanın değişik
ülkelerinden 50 kadar ödül ve unvan almıştır. Bunlardan bazıları şöyle; Evrende
Rastgele Bir Gezinti adlı şiir kitabıyla Amerikan Başarılar Enstitüsü Yılın
Adamı seçildi. Bir Yılın Şöhretler Sarayı Ödülü’ne sahip oldu. ABD Biyografi
Enstitüsü Altın Plak Ödülü yanında Başkanlık Onur Mührü verildi. Avustralya’da
ise Uçan Altın Kumru Ödülüne layık görüldü. İtalya’da 1987-1988 Şiir ödülü
aldı, iki ayrı üniversiteden fahri doktora verildi.

 

Yaşlılığa bağlı olarak organ yetmezliğinden hayata gözlerini
kapayan Osman Türkay dünyada en çok fazla mektup olan bir şairdi. Hayranları
arasında Tayland Prensi Vemulchadra, ünlü Tükoloğ Prof. Dr. Anna Masala,
Hindistan eski Başbakanının eşi Sheila Gürjal isimleri hemen akla gelen
okurları. Şair Osman Türkay Besmele dizelerinde de şöyle anlatır;

 

Ne ün, ne onur, ne şan
Besmele besmele büyüdü kafam
Ne bulut ne ufuk ne yıldız 
Besmele besmele gerindi akşam

Ne sinir, ne pazu, ne kemik, ne kan
Besmele besmele uzadı kollarım bacaklarım

Ağzım, gözlerim, kulaklarım 
Alıcı ve verici cihazlarım

Besmele besmele başıboş 
Yapayalnız

Esirgeyen bağışlayan Tanrı adıyla 
Uzanıp samanyoluna yatıyorum

Sanat, Edebiyat,
Kültür Ve Medeniyet Hareketi Devam Ediyor

 

Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ı (1927-1993) sivil toplum
kuruluşumuz adına bir defasında Çankaya Köşkünde ziyaret etmiştik. Kültürel,
sosyal, edebi ve ilmi uluslararası sempozyumlar konusunda sohbet ediyorduk.
Demez mi “Arkadaşlar ulusların hükümetleri değişir. Bunu takiben de
başkentlerinin siyaseti yeni bir hüviyete girer. Fakat ülkelerin değişmeyen
politikaları kültürel, sanat ve medeniyet hareketidir. Bunda başarılı olan
kazanır. Ancak bunun için de saygın ve ses getirebilecek aydın sanatçılara,
kültür adamlarına, bu organizasyonu yapabilecek beklentisiz gönüllü kuruluşlara
gerek vardır. Mesela bunu siz yapabilir misiniz?” İyi ki o gün “evet” demişiz
merhum cumhurbaşkanımıza. Gerçekten de 70 yıllık Sovyetler döneminde hükümetler
değişti ancak sanat, kültür, edebiyat, spor, ilim, çevre ve şehircilik
politikaları değişmedi, başta Rusya hala eski üye ülkelerde artarak devam
ediyor. Demokratik ülkelerde de, diğerlerinde de öyle. Uzak doğu ve
Hindistan’da Beydeba, İran’da Sadi, Yunan’da Sokrat, Eflatun vs, Fransa’da
Baudelaire, Moliere, İngiltere’de Shakespeare, İspanya’da Cervantes, İtalya’da
Dante, Rusya’da Puşkin hala ülkelerinin tanıtımına katkıda bulunuyor.

 

KKTC’de de Osman Türkay onlardan biri.

 

Kıbrıslı Şair Osman Türkay Çocuğun Sabah Duasında şöyle
diyor;

 

Tanrım ne olur bir ömür boyu
Gönül yanığı türküler söylesin çobanlarımız
Unutulsun tarla tarla yeşeren sızılarımız
Hora tepsin halay çeksin oğlaklar
Kaval çalsın kuzularımız

Tanrım ne olur ulu aydınlıklarla
Uçur bizi iri çiçeklerin gönlüne mutlu
Dağdan dağa savrulsun kelebek tozlarımız
Anaç tavuklar açsın kapımızı
Çalar saat gibi vaktinde ötsün
Uyku sersemi horozlarımız

Mühihimdir, Diyanet İşleri Başkanlığı’na

0

Muhterem Başkanım, Selamünaleyküm. Önce
selam eder, Cenâb-ı Allah’tan hayırlı günler niyaz ederim. Şahsım tarafından
mühim olarak telakki etiğim bir meseleyi Teşkilatın başkanı olarak Zat-ı
Alinize arz etmek istiyorum. Mevzu şudur,

 Sabah Namazlarını Allahın
izniyle devamlı olarak camide kılmaya gayret eden bir vatandaşım. Bu cümleden
olarak bugüne kadar muhtelif camilerde Sabah Namazı  kılmak 
nasip oldu.. Fakat üzülerek ifade edeyim ki, imam efendilerin birçoğu maalesef
Sabah Namazlarına gelmemektedir. Bu husus sadece bir caminin imamına mahsus bir
mesele değildir. Vazifelerini aksatmadan
yerine getiren imamları tenzih ederim
. Gittiğim yerlerde de ayni durum ile
karşılaşıyorum. Tabii ki bu durum cemaat arasında memnuniyetsizliğe sebep
olduğu gibi her sabah acaba, imam efendi namaza gelecek mi, gelmeyecek mi  tedirginliğine sebep olmaktadır.

Ehemmiyetine binaen şu hususu ifade edeyim ki, İmamların büyük bir
kısmı,  vazife yaptıkları caminin hemen
bitişiğinde bulunan lojmanlarda ikamet etmektedirler. Hal böyle olmasına
rağmen,  bilhassa Sabah Namazlarında
imamların sık sık vazifelerini ihmal ettikleri görülmektedir. Diğer vakitlerde
de cemaat, namazın ilk sünnetini kılındıktan sonra camiye gelmektedirler. Hatta
öyle ki, Minare de merkezi sistem ezan okunurken lojmanın bahçesinde çapa
yapanı da muhabbet edeni de görülmektedir. Bu gibi durumlar Cami Dernek Başkanı
ve cemaat tarafından müteaddit defa Müftülüğe bildirilmiş olmasına rağmen,
değişen bir şey olmamıştır.

Bu sabah namaz kıldığım
camide meydana gelen bir durumdan bahsetmek istiyorum. Her zaman ki gibi mutat
olduğu üzere, bu sabah imam efendi yine Sabah Namazına gelmedi. Onun yerine
cemaat dan birisi imamlık yaptı. Fakat namazı bariz bir şekilde yanlış
kıldırdı. Bunun üzerine eve geldikten sonra 
ben namazı tekrar kıldım.. Öyle tahmin ediyorum ki cemaatin birçoğu
benim gibi yapmıştır.
.

Acizane kanaatime göre,
bu duruma meydan vermemek bakımından, Merkezi Ezan Okuma sistemi kaldırılıp,
eskiden olduğu gibi yine her imam kendi ezanını okuyup, Namazını kıldırmalıdır.

Buna ilaveten, Başkanlık
olarak alacağınız başka tedbirler ile de imamların Sabah Namazlarına mutlaka
gelmeleri temin edilmelidir.
Zira bu güne kadar bize, Hocalarımız tarafından
sık sık Sabah Namazının Camide cemaat ile kılmanın sevabının çok büyük olduğunu
anlatılmıştır.

 Çok Değerli Başkanım
keyfiyeti

 

Not. Bu yazı namaz
kıldığım caminin Dernek Başkanının bilgisi dâhilinde yazılmıştır.

Ey İman Edenler! İman Ediniz! (15)

     Allah bizden salih
amel istiyor. Mu’az b. Cebel’in belirttiği gibi,

     İçinde ilim,
niyet, sabır ve ihlasın bulunduğu ameli yapmamızı arzu ediyor.

     Oysa:

   “Onlar öyle (fâsık)
kimselerdir ki (‘İman ettim, müslüman oldum.’ dedikleri halde)

     Allah’a vermiş
oldukları taahhüdü (teslimiyet ve itaat sözünü) bozarlar,

     Hem de Allah’ın
birleştirilmesini emrettiği (akraba ve müslümanlar,

     Din ile ahlâk ve
din ile dünya işleri arasındaki) ilişkileri / bağları keserler

     Ve yeryüzünde
(Allahın emrine aykırı hareket ve uygulamalarla toplumda)

     Bozgunculuk
yaparlar. İşte (dünya ve âhirette) ziyana uğrayanlar onlardır.”

 

     (Bu bağlar
kesildiği zaman, insanlar Allah’a karşılık dünyalık rabler edinirler.

     Din yalnız âhirete
yönelik zannedilmeye başlanır.

     Ahlâk menfi ve
çıkarcı hale dönüşür. Böylece toplum bozulur.) (Feyzü’l-Furkan, s. 4)

 

     Öyleyse, İslâm’ı
sırf Ahirete yönelik sanmamalı.

     Böyle düşünmek,
insanı ahlâken çökertir. İnsanı ahlâk dışı, çıkarcı bir hâle dönüştürür.

     Gaye için her şeyi
mübah gösterir.

     Halbuki dava hak
olduğu gibi, ona ulaştırıcı metot ve usuller de hak ve doğru olmalı.

     Kısaca, dava
İslâmî olduğu gibi, ona götüren yollar da

     İslâm’da,
Kur’an’da ve Sünnet’te aranmalıdır.

     Zaten ârif olan
halkımızın veciz / özlü ifadesiyle:

                                                                      
      

   “Kem âletle kemalât
olmaz.”

 

     Yani usta da olsa,
bozuk âletle güzel bir şey ortaya konamaz. 

     Aslı cinlerden
olan ve şeytanların başı bulunan İblis de,

     Allah’ın varlığını
biliyor ve inkâr etmiyordu. Fakat Allah’ın emri karşısında

     Aklı, bilgisi,
kibri ve gururu Allah’ın hikmetini / maksat ve gayesini anlamaya yetmedi.

     Aksine anlamasına
birer perde oldu! Çünkü akıl sahibi olmakla mesele halledilmiyor.

     Aklı nerede, nasıl
ve ne şekilde kullanmayı bilmek de gerekiyor.

     Üstelik, akıl; akıl olmalı. “Aklım var.”
diye meçhul / kendini yetiştirmediği

     Yani bilmediği
konularda akıl yürütmeye kalkışmamalı. Velhasıl o akıl; akıl olmalı.

     Mücerretlikten
müşahhaslığa / soyutluktan somutluğa yükselebilmiş bir akıl olmalı.

 

   “Hz. Musa Tur
dağında bulunduğu sürede, Samirî’nin onların altınlarını eriterek yaptığı

     Sarı bir buzağı
heykeline ilah olarak tapmaya başlamışlardı.

     Çünkü küfürleri
yüzünden buzağı sevgisi, kalplerine işlemişti.

     Aynı zamanda Allah’a
inandıklarını söylüyorlardı.” (Feyzü’l-Furkan, s. 9)

 

     “Siz Kitab’ı
okuyup durduğunuz halde, kendinizi unutup da,

     (Diğer) insanlara
iyilik yapmalarını (ve takvayı) mı emrediyorsunuz?

     (Bunun çirkin
olduğunu) hiç düşünmüyor musunuz?”

     (Bakara: 44, 
Prof. Dr. Hasan Tahsin FEYİZLİ meali.)

 

     İnsan yapmadığı
şeyin yapılmasını isterse, inandırıcı olamaz. Sözü etkisiz kalır.

     Nitekim hâl dili,
kaal dilinden / konuşmaktan daha tesirli ve işleyicidir.

     Zira:

   “Âyinesi iştir kişinin
lâfa bakılmaz.

     Şahsın görünür
rütbe-i aklı eserinde.”

 

   “Bîrunî (972 –
1080), ‘Kötülüğü bilmeyen, ondan sakınamaz,

     İyiliği bilmeyen
de ona ulaşamaz.’ demiştir.” (Feyzü’l-Furkan, s. 15)

 

     Yani “yapmak” için
de, “yapmamak” için de bilmek gerekiyor.

     Velhasıl kabul
edip etmemek, inanıp inanmamak için de konuyu bilmek gerekiyor.

     Fakat sadece
bilmek de yetmez! Bilgiyi kullanmayı da bilmek lâzım.

     Nitekim bir
kibritle ocak da yakılır, yangın da çıkarılabilir!

     Çünkü zâtında /
aslında doğru olan bir şey;

     Yerinde
kullanılması bilinmediği takdirde, faydadan çok zarar verir.

     Demek ki, sadece
bakmak değil; basîret ve görmek de lâzım.

     Sadece bilmek
değil, idrak ve anlamak da gerekli.

     Zira herkes bakar,
fakat herkes göremez!

     Herkes bilir,
lâkin herkes anlayamaz.