14.4 C
Kocaeli
Cumartesi, Haziran 13, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 395

Dört Başı Mamur Yozluk

Baş olmayı, köşe olmayı severiz ama en çok da dört başı mamur bir hayat düşleriz. Yahut
da en azından belli konularda dört köşe
olmayı arzularız, umarız. Çıkarlarımızı dört gözle takip eder ve menfaatimiz söz konusu oldu mu dörtnala koşturmayı pek severiz. Dahası çoğumuz insan olma adına tek bir
adım atmadan
yada başka insanlar için tek bir iyilik bile yapmadan dört dörtlük olduğumuzu zannederiz.

 

            Bu dörtlemelerin dördüncü
gün’le (cıhar-şenbe /çarşamba)
çağrışım olarak ilgisi var mı bilmiyorum; ben daha çok sosyo-politik dört eğilimle ilgili girizgâh olsun
diye fırınlamıştım, hani şu Özal’ın siyasette birleştirdiği DÖRT EĞİLİM:
Liberaller, sosyal demokratlar, milliyetçiler ve muhafazakârlar.

 

            Dördüncüsü hem
ilk üçünü iç etti hem de Tazmanya canavarı gibi et-but, aş-iş,
para-pul, makam-mevki, değer-kıymet; ne bulursa yedi, yaladı – yuttu.
Şimdilerde de kendini yiyip bitirmekle meşgul. Doymadılar dünyalığa, tapına durdular
varlığa..

 

            Hasbelkader Osmanlı
düzenini ebed müddet düzeneği zanneden
muhafazakâr kesim Meşrutiyet’in ve Cumhuriyet’in yeniliklerine “din” yani alışarak konuşlandıkları düzen elden gider korkusuyla hep muhalif kaldılar. Hz. Ömer’in dediği üzere yaşadığını din/diyanet zannetmişti; Kitabı güfte sanıp ona beste yakıştıran,
kitâbi nağmeyi-melodiyi ilâhi mesajın yerine koyan ve aslında kitapsız, kayıt dışı bir anlayıştı
onlardan bize kalan.

 

            Demokrat Parti’yle
ve Adalet Partisi’yle biraz biraz
sisteme entegre olan, Anavatan ve Doğru Yol’la birlikte yavaş yavaş sistemin
sahibi (ya kul ya efendi ikilemi) olabilme imkânını farkeden; en-nihayet Ak Parti’yle yeni sistemi eskisine tahvil ede ede sahiplenen, belli bir
belirsizliğe ilerleyerek 1.5 – 2 asır önceki devletin baht, ikbal, talih,
şans, nasip, kısmet, kut, hisse, pay olduğu demlere demirleyen
ve gayri
ihtiyâri kendi – tecrübeyle sabit – yıkımına yürüyen, tarihin tekerrürüne
bile-bilmeye lâdes diyen bir
kitledir bahis konumuz.

 

            Son yirmi yıldaki seciyesiyle ve haramı helâl
kılan siciliyle dört eğilimi
de düzledi, dejenerasyonda eşitledi.
Liberallere mezhep genişliği ve
yolsuzluğa yatkınlık suçlamasıyla muhalefet edilirken şimdi o işler otomatik
pilota bağlandı ve her şey kılıflandı. Sosyal
demokratların
ideolojiden daha çok göze batan serbest yaşam biçimleri muhafazakârların iktidarında misliyle taklit (zaten gizli hayranlık
nesnesiydi) mevzuu oldu. Liberalden liboşu,
sosyalden sosyeteyi üreten
zihniyetimiz ikisinin kesişim noktası kabul edegelinen dejenerasyonda yani yozlaşmada
sınır ötesi harekâtlara kalkıştı adeta muhafazakâr demokrasi sûretinde.

 

Bizim
milliyetçi cenahın sadece ‘vatan-millet
argümanları elinden alınmadı; derin
devlet
, mafya vs. gibi muhafazakâr
kesim tarafından ciddî tenkit konusu olan ilgi alanları bile ele geçirildi. (Bkz.
DİA “Millî Görüş kökenlilerin mafyoz oluşumlarla illiyeti” maddesi:-) Dindar diye bilinen muhafazakâr kesimin iktidar temelli
kazanımlar haricinde aslında hiçbir şeyi muhafaza etmediği açığa
çıktı. Neymiş mottosu: ‘Mevzubahis
çıkar-menfaat ise gerisi teferruattır.

 

Büyük Şeytan olarak görülen Yahudilik
eleştirisindeki aşırılığın zamanla zıddına
inkılâp
etmesi Mustafa İslamoğlu’nun
Yahudileşme Temayülü” tespitini
çoktan aştı; sinmişlik ve kin çoktandır
din formuna vardı. Orijinal Yahudiliğin birikim merakı en azından
haftada bir (cumartesileri) mola verebiliyordu; maşallah Bizimkiler 7 gün 24 saat full tarassut..

 

            Özdemir Âsaf beni
affetsin; öyle dizeler yazdı ki didikleyip durmaktan, güncelleyip güne
taşımaktan kendimi alamıyorum: “Bütün
renkler aynı hızla kirleniyordu; birinciliği
muhafazakârlara verdiler.

Tatlı Düşmanla Başa Çıkmanın Yolları

0

İnsanlığa sağlıklı bir dünya için
altın değerinde tavsiyeler ihtiva eden kitaplar sunan Ali Polat, bu defa, bütün hastalıkların anası olan şeker
hastalığını tanıtıyor, korunmanın yollarını anlatıyor.

2020 yılında yayınlanan kitap 17
X 24 santim ölçülerinde, sert kapaklı cilt içerisinde 90 gram parlak kuşe
kâğıda tamamı renkli olarak basılı, 293 sayfadır.  Dr. Yakup
Kasımoğlu
’nun katkılarıyla hazırlanan eserde ele alınan konu başlıkları:

*Vücudumuz Nasıl Çalışır?   *Glikoz (Şeker), *Glikozun Sindirimi, *Karaciğer,
Pankreas, İnsülin Üçlüsü            , *İnsülin,
*İnsülin Direnci, *İnsülin ve Diyabet İlişkisi, *Diyabet Teşhisinde Yapılacak
Testler  , *Diyabet Belirtileri, *Diyabet
Türleri, *Tip 1 Diyabet, *Tip 2 Diyabet (İnsülinden Bağımsız Diyabet), *Gebelik
Diyabeti, *Gizli Diyabet (Pre-Diyabet), *Özel Diyabet, *Kan Şekeri Oranı, *Hiperglisemi
(Yüksek Kan Şekeri), *Hipoglisemi (Düşük Kan Şekeri), *Kan Şekeri ve Glisemik
İndeks İlişkisi *Diyabet Komplikasyonları, *Diyabetin Kardiyovasküler
Komplikasyonları, *Diyabet ve Tansiyon (Kan Basıncı) İlişkisi, *Hipertansiyon
(Yüksek Kan Basıncı), *Kan Basıncını (Tansiyonu) Düşürmeye Yardımcı Bitkiler, *Periferik
Sinir Komplikasyonları, *Diyabetik Nöropati Çeşitleri, *Diyabetin Ayaklarda
Meydana Getirdiği Komplikasyonlar, *Ayaklarda Anormal Şekil Değişiklikleri, *Diyabette
Ayak Sağlığı ve Önemi,  *Diyabetin
Sindirim Komplikasyonları, *Diyabetin Nefropatik (Böbrek) Komplikasyonlar, *Diyabetin
Solunum Komplikasyonları, *Diyabet ve Kolesterol İlişkisi, *Diyabetin Karaciğer
Komplikasyonları, *Kan Kolesterolünü Etkileyen Faktörler, *Diyabetin
Genitoüriner (Genital) Komplikasyonları, *Diyabetin Cinsel Komplikasyonları, *Diyabetin
Göz Komplikasyonları, *Diyabetin Cilt Komplikasyonları, *Diyabetin Ağız, Diş ve
Diş Eti Komplikasyonları, *Diyabet ve Obezite, *İnsülin ve Diyabet, *İnsülin
Türleri, *Diyabetin Kontrolü ve Tedâvi Yöntemleri, *Modern Tıp Tedâvisi (İlaç Tedâvisi),
*Oral Diyabetik İlaçlar, *Beslenme Tıbbı Tedâvisi (Gıda Tedâvisi), *Lifli Gıda
Tüketiminin Önemi, *Beslenme Programı, *Besinlerin İçeriği, *Karbonhidratlar
(Şekerli – Nişastalı), *Proteinler, *Yağlar, *Vitaminler, *Mineraller, *Besin Piramidi,
*Diyabet Hastaları İçin Yararlı Olan Besinler, *Diyabet Hastaları İçin Zararlı
Olan Besinler, *Doğal Çaylar (Bitki Çayları), *Siyah Çayın Diyabetle İlişkisi, *Su
İçmeyi Alışkanlık Hâline Getirin      , *Soğuk
Suyun Diyabet İle İlişkisi, *Kahvaltıyı İhmal Etmeyin, *Diyabet Hastalarının
Uyması Gereken Beslenme Alışkanlıkları, *Yemek Yeme Kuralları            , *Koruyucu ve Geleneksel Tıpta Tedâvi
Yöntemi (Mizaçlar, Kan Grupları), *Kişilerin Mizaçları            *Mizaçlar ve Özellikleri, *Safravi Mizaç, *Demevi Mizaç,
*Sevdavi Mizaç, *Balgami Mizaç, *Hıltların (Sıvıların) Oluşmasını ve
Değişmesini Etkileyen Faktörler   , *Sıcak
ve Soğuk Mizaçlı Besinler, *Diyabet ve Mizaç İlişkisi, *Soğuk (Sinirsel)
Mizaçlarda Diyabet           , *Çocuklarda
Diyabet, *Gebelik Diyabeti, *Sıcak Mizaçlarda Diyabet, *Mizaçlar Teorisine Göre
Şifalı Bitkiler ve Hastalıkların Tedâvisi, *Mizaçlar Esasına Göre Bitki Çayları,
*Hareket Tıbbı Yöntemi (Egzersiz Terapisi), *Kısa Süreli Sporun Etkileri  , *Uzun Süreli Sporun Etkileri, *Ayak İçin
Uygun Sporlar, *Fiziksel Aktivitelere Bir Alternatif: Yöresel Halk Oyunları ve
Danslar, *Psikolojik Tıp Tedâvisi (Psikoterapi *Diyabet Tedâvisinde Psikolojik
ve Sosyal Engeller, *Depresyon , *Stres ve
Negatif Duyguların Yönetimi, *Gülümseyin, *Diyabeti Önleme ve Kontrol Altına
Almada Önemli Rol Oynayan Diğer Faktörler, *Uykunun Diyabet Üzerindeki Etkisi, *Diyabet
ve Araba Kullanma, *Diyabet İle İlgili Önemli Tavsiyeler, *Diyabet Hastalığı
İle İlgili Farkındalığınızı Artırın.

Ali Polat Beyefendi’nin hazırladığı bütün kitaplarda ana maksat;
sağlıklı, huzurlu, iyiye, doğruya ve güzele yönelmiş insanlardan meydana gelen bir
toplum oluşturmaktır. Ruh sağlığının ve doğru düşünmenin, beden sağlığı ile
bağlantılı olduğu belirtilmektedir. Doğru teşhis ön plandadır. Problemlerin
doğuş ve gelişme sebepleri de ihmal edilmemektedir. Sebepler ortadan
kaldırılırsa tedâvi için ilk müspet adımlar atılmış demektir.

Sayın Polat’ın üzerinde önemle
durduğu bir başka husus da klâsik tıbbın, beslenme alışkanlıkları ile
desteklenmesi ve mizaca göre tercih edilecek gıdalardan faydalanılmasıdır.
Kitaplarında, muhtemel olumsuz gelişmelere dikkat çekilmektedir. Basit gibi
göründüğü için kimileri tarafından önemsenmeyen tavsiyelerde bulunulmaktadır.

Bunları şöylece özetlemek
mümkündür:

*Diyabet hastalarının kalp-damar hastalıklarına yakalanma
riski 2-3 kat daha fazladır. *Diyabet hastalarının diğerlerine göre beyin felci
geçirme riskleri 5 kat daha fazladır. *Kan şekerini kontrol altında
tutabilenler daha sağlıklı ve daha uzun bir hayat yaşayabilirler. *Hastalıkların
tedâvisine ilk belirtilerle başlanmalı. *Diyabetliler ayak sağlığını ihmal
etmemeliler. Diyabet hastalarının, gece uykusundan önce boşaltım yapmaları
tavsiye edilir. *Kolestrol için faydalı gıdalar. *Diyabetliler, hangi
kontrolleri ne zaman yaptırmalı? *Hangi gıdalarda hangi vitaminler var? *Su
içmeyi alışkanlık hâline getirin! *Doymadan önce yemek masasından
kalkınız.  *Gülmenin ve kahkahanın fizikî
ve rûhî etkileri… *Genel sağlık dengemizin oranları:  %40 beslenme, %40 pozitif düşünme, % 20 spor
ve fizikî egzersiz.

Eskiler derler ki: ‘Bir çivi bir nalı, bir nal bir atı, bir at
bir askeri, bir asker orduyu, ordu ise vatanı ve devleti kurtarır
.’

Koruyucu ve Geleneksel Tıpta, Tatlı Düşmanla Başa
Çıkmanın Yolları / Oku, Öğren, Değiş
’ isimli kitaptaki her bir tavsiye, at
nalındaki bir çivi gibidir.

MEDENİYETLER EVİ:

Şehit Muhtar Caddesi Nu: 2 Mede
Apartmanı Kat: 5, Daire: 7 Taksim,
İstanbul. Telefon: 0.212-609 70 20 Belgegeçer: 0.212-237 88 27  e-posta.
Ali.polat@hazar.gen.tr  www.hazer.gen.tr 

                                    

ALİ POLAT:

     1944 yılında Tebriz şehrinde doğdu.
Azerbaycan kökenli bir ailenin mensubudur. 1964 yılında önce Bakü’ye geçti,
daha sonra da Türkiye’ye yerleşti. Erzurum Atatürk Üniversitesi’nden Ziraat
Yüksek Mühendisliği Ekonomi bölümünden mezun oldu. Ülkemizde faaliyet
gösteren büyük bir sanayi kuruluşunun sâhibidir.

     Küçük yaşlardan itibâren babasından dinî
ve sosyal eğitim aldı. Çalışarak okudu ve ticâret yaptı. Çeşitli milletlerden
binlerce düşünce ve ilim adamının özdeyişlerini kendi özdeyişleriyle birlikte
Üç bin Yıllık Birikim’ adlı
kitabında topladı. Eserini bütün mahkûmlara ulaştırmak için özel bir gayret
gösterdi. Eserleri Azerbaycan’da Azerbaycan Türkçesi, İran’da Farsça ve
Türkçe ile yayımlandı.

     Diğer
eserlerinden bâzıları:
*Ya Ali /
Hz. Ali’nin Hayatı, Felsefesi 1555 Hikmetli Sözü
(2003), *…Ve Biz (2004), *Ömer Hayyam ve Rubaileri (Kitap ve CD 2008), Bir Damla Su 1. Cilt: Su ve İnsan Sağlığı (2010), Bir Damla Su 2. Cilt: Su ve Hayat
(2011), *Bir Damla Su 3. Cilt: Su
ve Toplum (2012), *Bir damla Su 4.
Cilt: Ab-ı Hayat (2013), *Medeniyetlerin
Buluştuğu Tebriz ve Çevresi
(2014), *Tebrizli Bayatılar (2015), *Gençlerin Yaşam Enerjisi: Su (2017). *Sağlıklı Yaşamak ve Yaş Almak için
Bedenimizi Tanıyalım
(2017), *Geleneksel ve Koruyucu Tıpta Sağlığın 8
Önemli Faktörü için 8 Kitap (2019) (Son 2 eser, yurt genelindeki Ceza ve
İnfaz Kurumları’nın, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kuruluşlarının, Türk
Silâhlı Kuvvetleri’nin, Kadın Misâfirhânelerinin, Üniversitelerin, Polis
Akademilerinin, Belediyelerin, Dînî Kuruluşların Kütüphanelerine ve yazılı
olarak istekte bulunanlara bedelsiz olarak dağıtılacaktır.

     Ali Polat’ın kitap çalışmaları, genel
çerçevede, insanlara fayda sağlayacak şekilde, ağırlıklı olarak sosyal
meselelerle alâkalıdır. Çalışma mevzuları, içerdiği bilgiler ve öğretiler
açısından, her bireyin kendi hayatında uygulayarak müsbet sonuçlarını
görebileceği, aynı zamanda oluşturduğu farkındalıkla, insanın hem kendine hem
de çevresine daha faydalı olmasına yardımcı olacak şekilde seçilmiş ve işlenmiştir

     Yazarın, bu çalışmaları,
gerçekleştirmesindeki temel sebep, fertten başlayarak, toplumu daha bilgili,
daha hoşgörülü ve anlayışlı bir noktada görme arzusudur

     Ali Polat, 2001 yılında ilk derlemesi
olan ‘Üç Bin Yıllık Birikim’ kitabı
ile yazarlık hayatına başlamış ve 2020 yılı itibariyle, 50’ye yakın eseri
yayımlanmıştır. Çalışmaları, ticârî maksat gütmeksizin sosyal sorumluluk
bilinciyle hazırlanmıştır. 

 

 

 

KUŞBAKIŞI

AMA
SİZDEN DEĞİLİM

Nihan
Kaya
,
13,5 X 21 santim ölçülerindeki 112 sayfalık eserinde; aynı sokakta yaşayan
insanların hikâyelerini anlatıyor. Çiçekleri sevmeyen fakat bir petunya için
yaşayan yaşlı bir adam, kocasının ölümünden sonra hayata yeniden başlayan yaşı
geçkin bir bayan, onlara yoldaşlık eden kediler ve köpekler… ve de kadınlar,
kızlar… Hepsinin hikâyesinde bir ‘ama
var. Çünkü hepsi kendisini diğerlerinden ayrı görüyor.

Hikâyeler birbirine bağlı. Bir hikâyede
komşusunu şikâyet eden kahramanı, bir diğerinde o komşunun ifâdeleriyle
tanıyoruz.

Hikâyeler hüzünlü ise de eğlenceli…

Eksik Parça
Yayınevi:

Gülbahar
Mahallesi, Elif Sokağı Nu: 4/A Şişli, İstanbul. Telefon: 0.212-272 45 46

Belgegeçer:
0.272 45 55  e-posta:
asiyea@ikiayayayincilik.com  //  www.ikiayayayincilik.com.tr  

 

Geçen
Yüzyılın Ortasında Çocukluk Nesneleri

Serhan
Ada
,
kitabının arka kapak yazısında eserini, Walter Benjamin’in “Bin Dokuz Yüzlerin Başında Berlin’de
Çocukluk
” isimli eserini okurken yazmaya karar verdiğini açıklıyor.

Yayınevinin ‘Deneme’ dizisinden çıkan eser, 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde, 196
sayfa olarak 2019’da yayımlandı.

Kitapta bir yüz yıl önce çocukların
alâkasını çeken; radyolar, doğru cevabı bulunca ışığı yanan öğretici
oyuncaklar, demirden çiçeklikler, kalın ciltli ansiklopediler, kataloglar,
kocaman teypler, dört ortalı kareli harita metot defteri ve daha niceleri…

Çocukların ilgisini çektiği gibi, yaşlılara
da çocukluk günlerini yaşatıyor.

EVEREST YAYINLARI:

Ticarethane
Sokağı Nu: 53 Cağaloğlu 34410 İstanbul. Telefon: 0.212-513 34 20

Belgegeçer:
0.212-512 33 76 
www.everestyayinlari.com  eposta: info@everestyayinlari.com   

 

EN MEŞHUR TÜRK PEHLİVANLARI

Güreş, beden gücü ve zekâ ile başarıya
ulaşılabilecek millî sporumuzdur. Milattan önce 2000 yılına tarihlenen Mısır
duvar resimlerinde güreş figürleri tespit edilmiştir. Grekler ve Romalılar güreş
sporunu biliyordu. İslâmiyet’ten önce câhiliye döneminde güreş yapılıyordu.
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in savaşa hazırlık mâhiyetinde güreşe önem
verdiği ve hatta bizzat güreştiği kayıtlara geçmiştir. İslâmiyet döneminin
meşhur ve büyük güreşçisi Hz. Hamza’dır. (569-625)

Türklerde de güreş, savaşa hazırlık
maksadıyla başlamıştı. Târihi bilinmeyen zamanlardan beri bayram ve düğün
şenliklerinde güreş müsâbakaları yapılmaya başlandı. Türk kızlarının da kendi
aralarında güreştikleri bilinmektedir.

Abbasiler döneminde (750-1258)
başarılı pehlivanlar saray hizmetine alınarak maaşa bağlanırdı. Selçuklular
döneminde (1040-1308) güreş iyice yaygınlaştı. Osmanlıların ikinci Bey’i Orhan
Bey zamanında güreşçiler için ilk tekke açıldı. Tekkeler, Osmanlı Cihan
Devleti’nin varlığı sona erinceye kadar faaliyetteydi. Sultan Abdülaziz Han
(1830-1876) namlı bir güreşçi idi. Târihî Kırkpınar güreşlerinin başlangıcı
1300’lü yıllardır. 

Güreş, cumhuriyet döneminde de
Türklerin en gözde sporu oldu. Türkiye Güreş Federasyonu 1923 yılında kuruldu.
Yakın zamanlara kadar Türk güreşçiler, dünya şampiyonalarında dâima birincilik
kazandılar. Yaşar Doğu, Celal Atik, Mustafa Dağıstanlı, Gazanfer Bilge
cumhuriyet döneminin tanınmış güreşçileridir.

Tabîi ki evveliyatı da vardır: Nihal
Atsız’ın adını takdirde andığı M. Sâmi Karayel, 16,5 X 23,5 santim
ölçülerindeki 752 sayfalık En Meşhur Türk Pehlivanları isimli eserinde, meşhur
güreşçilerden 16’sının hayat hikâyelerini ve müsabakalarını anlatıyor.

***

Sâmi Karayel 1890 yılında
İstanbul’da doğdu. Millî Mücâdele yıllarında Kurtuluş Savaşı’na katılarak
Teşkilât-ı Mahsusa bünyesinde, İstanbul’dan Anadolu’ya silah kaçırılması
faaliyetlerine mühim hizmetler gördü. Cumhuriyet’in ilânından sonra devlet kademelerinde
vazifelendirildi. Liselerde beden eğitimi öğretmenliği, Maarif Müdürlüğü,
emekli olduktan sonra Bozkurt Dergisi’nin yazı işleri müdürlüğünü ve Necip
Fâzıl’ın Büyük Doğu mecmûasında neşriyat müdürlüğü yaptı. Gazetelerde
neşredilen tefrikalarında millî duyguları kuvvetlendirici konuları dile
getirdi. 1946 yılında vefat etti.

***

1980’lı yıllara kadar gazetelerde
pehlivan tefrikaları vardı. Murat Sertoğlu (1911-1989) ile tefrikalar da güreş
minderleri de öksüz kaldı. Pek çok okuyucu, sırf bu tefrikalar için gazete alırdı.
Güreş minderlerinde sırtı mindere gelen güreşçilerimiz çoğaldıkça
insanlarınızın güreşe ilgisi azaldı.

En Meşhur Türk pehlivanları isimli
kitap, gazetelerdeki pehlivan tefrikası okuyucularının ihtiyacını
karşılayabilecek kapasitede bir eserdir. Güreşe meraklı olanlar ve Türk güreş
sporunun eski parlak günlerini yeniden yaşatmak isteyenler için de bir başucu
eseridir.

Akıcı ve dikkati çekecek ölçüde düzgün
Türkçe ile okuyucuya sunulan kitaptaki pehlivanlar: Kel Aliço, Koca Yusuf, Çolak
Molla, Akkoyunlu Kazıkçı Kara Bekir, Hergeleci İbrâhim, Sultan Aziz’in
pehlivanlıkları, Yozgatlı Kel Hasan, Yörük Ali, Arnavudoğlu, Kavasoğlu Koca
İbrâhim, Şamdancıbaşı Kara İbo, Civan Heplivanı Kara Ahmet, Kurtdereli Mehmet,
Makarnacı Hüseyin, Adalı Halil, Kızılcıklı Mahmut…

Hacimli kitaba sığdırabilenler bu
kadar, diğerleri Sâmi Karayel’in gazete sayfalarında kalan tefrikalarında…

Oğuzhan Murat Öztürk
tarafından yayına hazırlanan kitap, Eylül 2020’de güreşseverlerin istifâdesine
sunuldu.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

 İstiklal
Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212* 251 03 50

Belgegeçer: 0.212*251 00 12 e*Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

KISA
KISA… KISA KISA…

1-HAFAZAANALLAH –
NASİHATNÂME 2:
Alev
alatlı / Turkuaz Kitap.

2-AVCILIKTAN
GURMELİĞE YEMEĞİN KÜLTÜREL TÂRİHİ:
Priscilla Mary Işın / Yapı Kredi Kültür
Sanat Yayıncılık.

3-99 ESMÂ: Veli Tâhir Erdoğan
/ Bilgeoğuz Yayınları

4-MUTLULUĞUN
BAŞLADIĞI YER:
Eva
Eland-Sibel Çelik / Pegasus Yayınları.

5-AİLE MEZARI: Herkül Milas /
Doğan Kitap.

 

 

DERKENAR:

Dilimizde
Hastalıklı Nâhiyeler

NECİP FÂZIL KISAKÜREK

İslâmdan Önce Ömer, İslâmdan Sonra Ömer

0

Muhatabı / konuştuğu kimse karşısında âciz kalan bâzı
kimseler;

     İkna edici
karşılığı veremedikleri zaman, bilgileri kifayetsiz / yetersiz kaldığında,

     Yenik duruma
düşünce, maalesef / yazık ki, çok kötü, çirkin ve yanlış bir

     Cankurtaran
simidine sarılıyorlar! Karşısındakini; terk etmiş olduğu, vazgeçmiş bulunduğu,

     Geçmişte kalan;
bugünle artık alâkası / ilgisi kalmamış vasıflarla nitelemekte,

     Onu artık ilişkisi
kalmamış, eski çirkin vasıf ve sıfatlarıyla itham etmekte, suçlamakta!

     Böylece onu mahcup
ettiğini, yendiğini, sözel olarak alt ettiğini sanmakta!

     Çevresindekilere
karşı da, güya üstünlüğünü göstermiş olmakta. Sanki bilgili olduğu

     Sanını vermekte,
öyle bir intiba / izlenim bırakmış olduğunu zannetmektedir!

     Aslında nefsini /
kendini kandırmakta, kendini gerçeğe karşı uyuşturmakta,

     Boş bir gururla,
kendini avutmakta olduğu, hiç aklına gelmemektedir!

     Kâmil / olgun
insana / kişiye yakışmayan; bu üslûptaki yakışıksız, çirkin konuşma tarzını;

     Bilhassa /
özellikle, siyasetle uğraşan siyasetçi ve politikacılar yaparak;

     Sık sık görülen
üzücü duruma meydan vermekte, ibret verici sahneler sergilemekteler!

     Eskide kalmış,
bugün için mazi olmuş; terk edilmiş, vazgeçilmiş söz ve davranışların;

     Bugünkü
sahiplerine karşı kullanıp sarf etmekte. Lüzumsuz, yersiz ve faydasız fakat

     O nispette
zararlı, kötü, gayri insanî / insana yakışmayan bir örnek oluşturmaktadırlar.

X

     Meselâ: “Ben senin
geçmişini de bilirim. Sen o zamanlar 
-menfi vasıflarını sayarak-

     Şöyle şöyle bir
kimse değil miydin? Hadi oradan! Senden adam olmaz!” vs.

     Böylece kişiler ve
topluluklar arasına, kin ve nefret tohumları atılmakta.

     Aralarında onulmaz
yaralar açılmakta. Milletin birlik ve beraberliğini bozucu durumların

     Uyanmasına
sebebiyet verilmekte. Tarafları tutuşturacak tefrika kıvılcımları saçılmakta.

     Etrafa ayrılık
gayrılık tohumları ekilmekte. 

     Halbuki / oysa:

 

   “Girmeden tefrika
bir millete düşman giremez.

     Toplu vurdukça
yürekler onu top sindiremez.”

 

     Bir de, ibretâmiz
/ ibret verici, tarihî / tarihten bir misal / bir örnek verelim:

     Meselâ sen birine
bir vesile ile Hz. Ömer’den bahsederek:

     Hz. Ömer
adaletiyle meşhur / ünlü bir halifedir. İslâma büyük hizmetler etmiştir. Öyle
ki:

     Fırat kıyısında
bir koyunu kurt yese; Hz. Ömer kendini onun sorumlusu olarak görürdü.    

     Hz. Ömer öyle
istisnaî / yeri doldurulmaz bir şahsiyet idi ki, Hz. Muhammed onun için:

   “Benden sonra
Peygamber gelecek olsaydı; Allah Ömer’i Peygamber olarak gönderirdi.” 

     Dediğin zaman, o
kişi daha fazla dayanamayarak dese ki:

   “Bırak canım Ömeri!
Cahiliye devrinde, İslâm olmadan önce, kızını kuma gömen o değil miydi?”

     Halbuki bu acı
hatırayı her anışta Hz. Ömer ağlardı.

   “Helvadan putlar
yapıp, sonra da acıkınca, yaptığı helvadan putları yiyen o değil miydi?”

     Bu hatırlayış ise,
Hz. Ömeri güldürürdü.

     Evet o idi. Ama o,
İslâmdan önceki Ömer idi. İslâmdan sonraki Ömer’de ise,

     İslâmdan önceki
Ömer’den eser kalmamıştı. Artık o bambaşka bir Ömer idi.

     Müslüman olmakla,
sanki yeniden doğmuştu. Artık o eski hâlinden mes’ul / sorumlu değildi.

     Her yeni müslüman
olan gibi, eski hâli muhal idi. Eski hâlini nazara verilerek suçlanamaz. 

     O hâlde, bu gibi
muhataplarımızı; vazgeçtikleri, kesin dönüş yaptıkları durumlarından ötürü,

     Doğru düzgün birer
vatandaş olarak hayatlarına, yepyeni bir çeki düzen verdikleri için, onları;

     Artık yersiz
suçlamalardan uzak tutalım. Onları, bu güzel dönüşlerine pişman ettirmeyelim.

     

Değil mi?

Daha önce ki bir yazımda, bana A ve ya B diye iki seçenek
sunulur ve birini tercih etmeğe mecbur bırakılırsam, C derim demiştim.

***

Sizde, “Ülkenizde bir şeyler iyiye gitsin istiyorsanız” size
sunulan seçeneklerden memnun değilseniz, kendinizi kötünün iyisine mecbur hissetmeyin,

Etmeyin ki!

Size dayatılan kişilerden vaz geçilip, sizin tercihlerinize
göre adaylar belirlensin, siz adayları değiştirebilirseniz, o adaylar da
kördüğüm olan siyaseti değiştirebilir!

Siz birini tercih ettikçe, ne yapayım yanlış manlış bu
seferde böyle olsun dedikçe, her şey daha kötü olacak değil!

Oldu.

Olmadı mı?

***

Ha derseniz ki çözüm ne!

Çözüm; tercih etmeyin, oy vermeyin, sandığa gitmeyin,
içinize sinmeyen hiç kimsenin peşinden gitmeyin!

Bir davanız bir ideolojiniz olabilir, olsun da!

Hem oy vermezseniz partinize ihanet etmiş te sayılmazsınız!

Gerçi, ihanet cümlesi buralara neden konu oldu o da ayrı bir
sosyolojik travma konusu!

***

Seçimlere katılma oranı %85 ler’ den %50 lere bir düşsün
bakın bakalım siyasetçiler ve yönetim şekilleri nasıl değişiyor!

Liderleri Anne Babamızdan çok sahiplenir, dinler hatalarında
keramet bulur olduk!

Üf anne yaaa

He baba he…

Dediğiniz oldu mu bilemem ama!

Kimsenin bu cümleleri başkanına, liderine diyebileceğine
ihtimal bile vermem.

Ki liderlerin bazıları anne ve babalarımızdan daha yaşlı!

Daha duygusal!

Daha sabit fikirli!

Daha sinirli!!!!!

***

Ya sevelim, sevmeyelim demiyorum da kutsal değiller ya
yanlış yaptıklarında bari itiraz edebilelim, bu kadar korku nedir !!!

***

Ceketimi assam kazanır diyenlere oy vermeyin diyen liderler
bile kendi adaylarını anahtar listeler ile belirliyor!

Yersen demokrasi.

İtiraz ettiğin parti iktidarsa bölücü- fetöcü!, muhalefet
ise hain olabiliyorsun!

En hafif tabirle, şimdi nefis yapmanın zamanı değil sen
çalış koş oyunu ver sonra konuşuruz der kandırırlar, her zaman olduğu gibi.

***

Ben muhalefetin iktidarın alternatifi değil teminatı olduğunu
düşünüyorum, hem doğruyu söylüyor hem de yanlışı uyguluyorlar!

Eskiden böyle düşünmüyordum ama bence iktidarın böyle
hatalar yapmasının tek nedeni kaybetme ihtimalleri olmaması!

***

Muhalefet partilerinde öyle isimler var ki, muhalefet
milletvekili olmasının tek nedeni bu güne kadar iktidardan teklif alamamış
olmaları!

Misal yarın deseler ki gel Süleyman’ın yerine sen geç, gel
Mehmet’in yerine sen geç koşa koşa gidecek kişilerin simaları gözümün önüne
geldi bile.

***

Biliyorum sizin de geldi değil mi?

Seçildikten sonra yaralı parmağa bant sarmadılar değil mi?

Hiç samimi değiller, değil mi?

***

Yani demem o ki, iktidarın düzelme ihtimali, muhalefete
yanlışlarını kabul ettirme ihtimalinden daha yüksek!

Sizlere çok açık seçik yazıp saygısızlık etmeye niyetim yok!

Parasıyla siyaset yapanların, atraksiyonlu süslü cümlelerle
iktidara göz kırpanların, siyaseti parti parti gezip meslek-hobi-yaşam tarzı
haline getirip ölene kadar da bırakmaya niyeti olmayanların varlığı iktidarın
en büyük teminatı, ben şahsen yüz tane oyum olsa birini onlara vermem, siz de mecbur
değilsiniz.

Siyaset yapmaya da mecbur değilsiniz!

***

Onların peşine gitmezsem canım sıkılır diyorsanız gelin çay
içer türkü söyleriz, belki vatansever gençler için birlikte bir şeyler yaparız,
birilerinin değirmenine bedavaya su taşımayın, o değirmenler dönse bile size
dönmez.

Şebnem Döner, onlar dönmez, değil mi?

Salı günümüz de mübarek olsun inşallah.

Kin Kusmada Camileri Kullanmayınız

Ülkeyi karıştırmak isteyenlerin, kışkırtıcıların hangi
konuları kullandıkları bellidir. Bu tuzaklara düşmemek başta siyasiler olmak
üzere herkesin görevi olmalıdır. Siyasi çıkar mücadelelerinde kırmızıçizgilerimiz
kullanılmamalıdır.


            Bankalar,
şirketler ve topraklarımız yabancıların eline geçerken, ülkenin sorunlarına
yönelmek yerine, Abdülhamit mi, Atatürk mü?, Osmanlı mı, Cumhuriyet mi?, Atatürk
mü, Gazi Mustafa Kemal mi?, Türk kültürü mü, evrensel kültür mü?, Müslüman
mıyız, Türk müyüz? gibi tartışmalar kimseye bir şey kazandırmaz. Bunlar sadece
dikkat dağıtır ve asıl tehlikeleri ve gündem maddelerini örtebilir. Kamuoyunu
yanlış yönlendirebilir. İnsanlarımızı kamplaştırarak sosyal ilişkileri zedeleyebilir;
birlik ve beraberliği dinamitler, kamplaştırmalardan da siyasi çıkar
beklenmemelidir.


            Türk
milletine ve İslam âlemine mensubiyetimiz birbirine rakip değildir. Milli
kimliğimiz, bayrağımız, Kuran-ı Kerim, yüce peygamberimiz, Milli Mücadelenin
muzaffer komutanı ve Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk, milli tarihimizin
bütünlüğü gibi konular kırmızıçizgilerimizdir.


            Osmanlı’ya
hakaret ederek Cumhuriyeti yüceltemez; Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığı yoluyla
da Osmanlı’yı yükseltemezsiniz. Dün Osmanlı’nın düşmanları, O’nu Balkanlardan
çözenler; bugün de T.C’nin düşmanlarıdır ve Ortadoğu’dan bizi çözmeye
çalışmaktadırlar.


            Zaman zaman
birileri adeta görevliymiş gibi kırmızıçizgilerimizle uğraşırlar. Çok önemli
bir şey yaptıklarını zanneden bunlar aslında görev verilecek kapasite ve
kalitede de değillerdir. Milli mutabakatların yeterince gelişmemesi kırmızıçizgilerimizi
saldırılarla karşı karşıya bırakır. İslami görüntü altında milli kimlik
dışlanır ve bu yanlış eğilim üstelik İslam’dan da referans almaya çalışır. Geliniz
bazılarımız ortamı müsait bularak Cumhuriyet ve Atatürk ile uğraşmayınız. İlahiyat
profesörlüğü etiketini işportaya düşürmeyiniz. Yunan’ı da sevindirmeyiniz. Sayın
Devlet Bahçeli’nin söylediği gibi bu işin altında FETÖ tipi tertipler
olabileceği gibi Batı’dan esen İslam düşmanlığına hizmet ediciler de olabilir. Gençleri
yüce dinimizden soğutucu, ateizme ve deizme adam kazandırma tezgâhları da
olabilir.


            Atatürk, Türk
Milleti ve TBMM ile beraber manda fikirlerini ve Sevr’i yırtıp atan Milli
Mücadeleyi kazanan, Milli Mücadelenin tacı olan Cumhuriyetin kurucusudur. Anadolu’yu
Dar-ül Harb’den kurtarıp Dar-ül İslam yapan liderdir. Atatürk düşmanlığı Türk
düşmanlığıdır. Oysa Türk’e düşman olarak İslam’a dost olunamaz.


            Gençler
yanlış örneklerin, sapıkların fazla etkisinde kalıp moral bozukluğuna
uğramasınlar. Bu tip utanç örnekleri, teslimiyetçi Damat Ferit’lerin, Atatürk
için ölüm fetvası veren sözde Şeyh-ül İslam ve esir düşmüş Saray mensuplarının
günümüzdeki devamıdırlar.      

Peker- Külünk- Demirören- Erdoğan

Doğan Medya Grubunun Ziraat
Bankası kredisi ile Demirören Grubuna satışının bir kısmını biliyorduk. Şimdi Sedat Peker’den öğrendiklerimizle
beraber olayı özetleyelim:

 

Türkiye’de “merkez
medya” dediğimiz alanın en büyük grubu Doğan
Medya idi. AKP iktidarından sonra, bu grubun
sahibi Aydın Doğan sürekli tehdit
altında çalıştı. Bir yandan büyük vergi
cezaları, diğer taraftan kendisi ve ailesi
fertlerinin hapse atılacağı tehditleriyle
AKP’ye yakın bir yayın politikasına doğru yönlendirildi. Fakat tiraj ve reyting
kaybı yaşamamak için zaman zaman gerçek bir merkez medya gibi davranmak
durumunda kalıyordu.

 

****

AKP yönetimi bu grubu tamamen
ele geçirmek istediği için baskılar artırıldı. Bu kapsamda Hürriyet
Gazetesi, AKP Gençlik kolları tarafından,
basıldı. Bu baskına AKP Milletvekili
Metin Külünk’ün isteğiyle Sedat Peker’in adamları dâhil oldu.

 

Aydın Doğan o kadar korktu ki Kanal
D, CNN Türk, Hürriyet, Posta, DHA, D&R dahil bütün medya grubunu gerçek
değerinin dörtte biri kadar bir fiyatla Demirören Grubuna satmak zorunda kaldı.
(21 Mart 2018)

 

****

Ziraat Bankası tarım ve
hayvancılığı desteklemek üzere kurulmuş bir devlet bankası. Fakat Demirören
Grubuna medya grubu satın alması için 750 milyon dolar kredi verdi. Hem de 2 yıl ödemesiz, 10 yıl vadeli özel bir
krediydi bu. Buna rağmen (şimdi Peker’den öğreniyoruz ki) Demirören
Grubu bu krediyi ve faizlerini
ödememiş. “Çiftçinin ödenmeyen borçları için
traktörlerini haczedip sattıran” Ziraat Bankası Demirören’e bir işlem yapmamış.

 

Kredi, faizleriyle
beraber 1 milyar doları aşıyor. Ziraat
Bankası’nın Türkiye’de mevcut 10 milyon çiftçi ailesine verdiği kredi
toplamı kadar büyük bir meblağ. Bu para
çiftçimize destek amacıyla kullanılsa idi tarım ve hayvancılıkta yaşadığımız
sıkıntıların çoğu çözülmüş, çiftçimiz ekonomik açıdan güçlü bir hale gelmiş
olurdu. Ziraat Bankası da daha sağlam bir mali yapıda olurdu.

 

****

Sedat Peker, Demirören’in medya grubunun “emanetçisi” olduğunu
iddia ediyor. Demirören Medya grubunu da,
Sabah/ A Haber Grubu gibi, gerçekte Serhat ve Berat Albayrak kardeşlerin
yani Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın damadı ve
kardeşinin yönettiğini iddia ediyor.

 

Bütün bu işleri Albayrak
kardeşlerin kotarması mümkün değil. Bu yüzden Sedat Peker medya
gruplarını emanetçilere emanet eden kişi olarak yukarıları işaret ediyor.

 

****

Sedat Peker’in bahsettiğim iddiaları dehşet verici. “Emanetçilik” konusu bir yana ama diğer iddiaların dayanaksız olduğunu ispatlamak
çok kolay.

 

Bu kadar ağır ithamlar
olduğuna ve bu ithamlara vatandaşların büyük çoğunluğu inandığına göre,
muhataplarının yerinde kim olsa uykularının kaçması gerekir. Her gün uykuları
kaçacağına iddiaların doğru olmadığını belgeleriyle birlikte açıklanması daha
mantıklı değil mi?

 

Metin Külünk Hürriyet baskını
için “Sedat Peker’den adam istemedim, kamera görüntüleri incelensin, olayda
Peker’in adamları yoktu” diyebilir. Ama günler geçti böyle bir açıklama
yapmadı.

 

Ziraat Bankası, “verdiğim
kredinin şu kadar taksiti ödendi” diyebilir. Demirören de “aldığım kredinin şu kadarını ödedim” diye
makbuzlarını gösterebilir. Ama yapılmadı.

 

****

Sedat Peker’in olayın bundan
sonrasına dair yine çok ciddi bir iddiası var.

 

Peker, Demirören’in
Ziraat Bankası’na kredi borcunu ödemesi için
Kemerburgaz Göktürk’te olan büyük bir arazide imar değişikliği ile 1
milyarlık bir rant yaratılacağını anlattı.

 

Böylece iddiasına göre, Demirören
(daha doğrusu O’na bu işi emanet eden) Türkiye’nin en büyük medya grubunun
sahibi olurken, cebinden hiç para çıkmamış olacak.

 

Demokrasilerde medya 4.
Kuvvet olarak anılır. Kuvvetler birliği
içerisine 4. Kuvveti de dahil etmek, bu antidemokratik eylem için hukuka
aykırı ve tasavvuru güç yöntemler
kullanmak ciddi iddialar.

 

Demokrasi tarihimizde
unutulmayacak vakalar bunlar.

 

****************************

Sistem Metin Külünkler Üretiyor

 

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu
“Sedat Peker bir siyasetçiye her ay 10 bin dolar maaş veriyor” demişti. Soylu açıklamak görevi olduğu halde bu
siyasetçinin kim olduğunu söylemedi. Ancak ipuçlarından bu kişinin AKP eski
milletvekili ve MKYK üyesi Metin Külünk
olduğunu dile getirenler oldu. Metin Külünk “bu kişi ben değilim” diyemedi.

 

Sedat Peker 9. Videosunda “Metin
Külünk’e 10 bin dolar maaş vermediğini, daha fazla paralar verdiğini” anlattı.
Seçim kampanyalarında Külünk’ün arabasına yüklü miktarda paralar koyduğunu
söyledi. Hatta başka milletvekillerine de para verdiğini ima etti.

 

Külünk’ün bir akrabasının
tefeciye olan borcu için Peker’in devreye girmesini istediği iddiası da ilginç.
Bir milletvekilinin hukuki ihtilaf için çözümü “yargı” yerine “mafyadan”
araması demokratik bir ülkede büyük olaydır.

 

Ama olay bundan ibaret değil. Sedat
Peker isminin lekelenmesini istemediği için
devreye girmediğini ve Külünk’ün akrabasının, bugünkü değeri 1,5 milyon TL olan, borcunu kendisinin ödediğini anlattı.

Sedat Peker ile Metin Külünk ilişkisi anlaşılan çok yönlü ve çok
derin. Peker, Hürriyet Gazetesinin
basılması, Eski Milletvekili Feyzi
İşbaşaran’ın karakolda dövdürülmesi olaylarını
Külünk’ün ricasıyla yaptığını itiraf etti.

 

Külünk’ün bu eylemleri kendi iradesiyle yaptırmış olması mümkün
müdür? Bilemiyorum.

Türkiye’de zerre demokrasi
kaldıysa bu olaylar soruşturulur, ilgililer yargılanır.

 

Metin Külünk sadece bu kirli
ilişkilerle anılmayacak. 17/25 Aralık yolsuzluk tapeleri çıktığında
söyledikleri de unutulmazdı: “İnsanların günah işleme özgürlüğüne
müdahale edilmiştir.  17 Aralık operasyonu Allah’ın hududuna
müdahaledir” diyebilmişti.

 

Anlaşılan kendisi “günah
işleme özgürlüğünü” doyasıya yaşamış.

 

Sistem bu gibi adamları
üretiyor ve ödüllendiriyorsa sıkıntı büyük demektir.

Ceza Hukuku Sınav Soruları

0

OLAY-1         : Polis memuru olarak görev yapan A, küçük
ancak son derece işlek bir kuruyemiş dükkânı sahibi olan B’yi tehdit ederek B’ye
ait kuruyemiş dükkânının değerinin yirmide biri kadar bir bedelle kendisine
devrini sağlamıştır. Devir işleminin gerçekleşmesinden sonra A, B’yi tamamen
pasifize etmek için B’nin bir terör örgütü üyesi olduğunu iddia ederek B
hakkında soruşturma başlatılmasını ve bu soruşturma kapsamında da B’nin tutuklanmasını
sağlamıştır. B, 6 ay tutuklu kaldıktan sonra terör örgütüyle bağı olmadığı
anlaşılmış ve tahliye edilmiştir.

 

Soru-1           : Olayda hangi suçlar kim/kimler
tarafından işlenmiştir?

Soru-2           : A’nın kamu görevlisi olmaması
durumunda suç türünde veya niteliğinde bir değişiklik meydana gelir mi?

 

OLAY-2         : Jandarma uzman erbaş olarak görev
yapan S, bir organize suç örgütü lideri olan P ile yakın ilişki içerisindedir.
Jandarma tarafından P hakkında bir adli soruşturma başlatılacaktır.
Soruşturmadan haberdar olan S, derhal soruşturmayı P’ye haber verir ve haberi
alan P yurt dışına kaçar. P’nin yurt dışına kaçması sonucu P hakkında
başlatılan soruşturma akamete uğrar.

 

Soru-1           : Olayda hangi suçlar kim/kimler
tarafından işlenmiştir?

Soru-2           : S’nin kamu görevlisi olmaması
durumunda suç türünde veya niteliğinde bir değişiklik meydana gelir mi?

 

OLAY-3         : X, bir kamu kurumunda memur olarak
çalışmaktadır ve görev yaptığı kamu kurumunun faaliyetleri kapsamında sürekli
yurt dışına göreve gitmektedir. X’in en fazla faaliyet gösterdiği ülke Ş
ülkesidir. X, görevi gereği fiili bir dokunulmazlığa sahiptir. X, sahip olduğu
bu dokunulmazlığın verdiği güvenle ve tamamen görev yaptığı kurumun imkânlarını
kullanarak kendi nam ve hesabına Ş ülkesine sürekli silah götürmekte bu silahları
Ş ülkesindeki örgütlere satarak gelir elde etmektedir. X, ayrıca Ş ülkesinden
çok ucuza akaryakıt almakta ve bu akaryakıtı kamu görevinin verdiği imkânları
kullanarak tamamen kayıt dışı bir şekilde ülkeye getirmekte ve ülke sınırları
içerisinde satarak gelir elde etmektedir. X’in faaliyetlerinin ortaya
çıkmasıyla birlikte X, görev yaptığı kurum tarafından açığa alınır ve hakkında
hem adli hem de idari soruşturma başlatılır.

 

Soru-1           : Olayda hangi suçlar kim/kimler
tarafından işlenmiştir?

Soru-2           : X’in kamu görevlisi olmaması
durumunda suç türünde veya niteliğinde bir değişiklik meydana gelir mi?

 

OLAY-4         : Karayolları Müdürlüğü’nde memur
olarak görev yapan F, kurum tarafından tahsis edilen görev aracıyla mesai
saatleri dışında korsan taksicilik yapmakta ve bu şekilde gelir elde
etmektedir. F, bu görev aracını hafta sonları üçüncü şahıslara kiraya vermekte
ve bu şekilde de ayrıca gelir elde etmektedir.

 

Soru-1           : Olayda hangi suçlar kim/kimler
tarafından işlenmiştir?

Soru-2           : F’nin kamu görevlisi olmaması durumunda
suç türünde veya niteliğinde bir değişiklik meydana gelir mi?

 

 

 

OLAY-5         : L, bir devlet okulunda öğretmenlik
yapmaktadır. L, bir yazılı sınav esnasında Ö adlı öğrenciyi kopya çekerken
yakalar ve derhal bir tutanak tutarak durumu idareye bildirir ve Ö’yü disipline
sevk eder. L’nin görev yaptığı okulun müdürü M ile Ö’nün ailesinin ikili
ilişkileri kuvvetlidir. M, Ö’nün ceza almasının önüne geçmek için L tarafından
tutulan tutanağı imha eder. Ö’nün sınıfından iki öğrenciye de baskı kurarak bu
öğrencilerden Ö’nün kopya çekmediği şeklinde yazılı ifade alır. M’nin bu
eylemlerinden haberdar olan L, M’ye kendisini İlçe Müdürlüğü’ne şikâyet
edeceğini söyler. M, daha önce davranır ve L’nin Ö adlı öğrenci hakkında sahte
tutanak düzenlediği ve Ö’yü haksız olarak disipline sevk ettiği iddiasıyla L’yi
İlçe Müdürlüğü’ne şikâyet eder. M, okulda kendisine yakınlığıyla biline R adlı
öğretmeni de bu iddialarına tanık gösterir. L öğretmen, hakkındaki asılsız
iddia nedeniyle açığa alınır.

 

Soru-1           : Olayda hangi suçlar kim/kimler
tarafından işlenmiştir?

Soru-2           : M, L ve R’nin kamu görevlisi
olmamaları durumunda suç türünde veya niteliğinde bir değişiklik meydana gelir
mi?

 

 

            Sınav süresi 90 dakikadır. Soruları,
soru kâğıdındaki sıralamayı esas alarak cevaplamalısınız. En fazla bir adet ek
cevap kâğıdı kullanabilirsiniz.

 

            Başarılar dilerim!

Kadim Türk Yurdu Kafkasya Coğrafyası ile Alâkalı Son Derece Çarpıcı Bilgiler: Doç. Dr. Nazir Ahmedli Açıklıyor.

Oğuz Çetinoğlu: Osmanlı Devleti’nde, hâkimiyeti altında bulunan
bölgeler için ‘Tahrir Defterleri
denilen kayıtlar tutuluyordu. Siz Azerbaycan târihinde ilk defa Güney Kafkasya’da
tutulan bu kayıtlar üzerinde incelemeler yapıyorsunuz.

Röportajımıza, bu
kayıtlara alâkanızın nereden kaynaklandığını sorarak başlayabilir miyiz?

Doç. Dr. Nazir Ahmedli: Tarihde bu tür
belgeler ilk defa İlhanlılar döneminde, büyük Hülakü hükümdarı Gazan Han
tarafından, onun uyguladığı meşhur siyasî ve iktisadî reformlar sırasında
tatbik edildi. Gazan Han’ın memurları her bir köyün girişinde ahalinin ne kadar
vergi ödeyeceyini bildiren levhalar asıyorlardı. Sonradan bu iş Osmanlılar
zamanında, esasen Kanuni Sultan Süleyman Han tarafından bir sistem haline
(Kanunnâme)  getirildib Devletin bütün
arazisinde tahrir defterleri denilen iki tür – mufassal ve icmal defterleri tutuluyordu.
İcmal defterinde her hangi bir köyün, kasabanın ve ya şehrin verdiği vergi,
mufassal defterde ise köy ve kasaba ahalisinin isimleri kayıt ediliyor, köydeki
bennak ve subayların isimleri yazılıyor, hangi bitkilerin ekildiyi, hangi
vergiden hangi miktarda alındığı gösteriliyordu. Bilindiğine göre, Osmanlılar
iki defa -1578 ve 1723 yıllarında- Safevilerin kuzey bölgelerini feth etmişlerdi.
Bu fetihler kalıcı olunca, 1590 ve 1727 yıllarında bütün arazilerde de Tahrir
defterleri tertib edilmişdi. 2000’li yılların başında bütün defterler
Azerbaycan’da neşr olundu. O belgelerde Azerbaycan tarihine dair çok kiymetli
mâlumatlar yer almaktadır. Safevi devletinin son padişahı Sultan Hüseyin’in
fermanı ile 1722 yılında da ‘Tezkiretül-müluk’ adında bu tür belge tertip
edildi. Rusiya İmparatorluğunda tertip edilen ve ‘Kameral tesvir’ denilen
benzer defterler ilk defa 1772 ve 1774 yıllarında Doğu Belarusyada (Beyaz
Rusya) tatbik edildi. Rusya önceleri Polşa (Polonya) arazisi olan toprakları zapt
etdikden sonra toplayacağı gelirlerin kaynaklarını belirlemek istiyordu.

Çetinoğlu: Sizin incelediğiniz kayıtlar hangi dönemlere ve hangi
bilgelere ait?

Doç. Dr. Ahmedli: Rusya imparatorluğu
19. Yüzyılın başlarında Güney Kafkasyayı işgal etdikden sonra orada da Kameral
defterler tertip ettirdi. Bu kameral defterler adeta 10 senede bir
tekrarlanıyordu. Onlardan birincisi 1806. yılda, sonuncusu ise 1886. yılında
tertiplendi.1831 yılında tertip edilen  Kameral defterler daha mükemmel olmakla 2
kısımdan oluşuyordu: ilk kısımda nüfus isimleri – aile üyeleri ve onların yaşı,
2. kısımda ise nahiye hakkındakı bütün bilgiler yer alıyordu. Burada nahiyenin
coğrafi mevkii, arazisi, hangi çaylar, yollar, dağlar, hangi vergiler ve ne
miktarda olduğu yer alıyordu. Benim incelediim bölgeler çok kadim zamanlardan Türk
toprakları olan Erivan hanlığı, Zengazur kazası, Pembek nahiyasi, şimdi
ise  Ermenistan olarak anılan araziler,
1801 yılında Rusyanın ilhak ettiyi araziler, Derbent şehri, Nahçıvan eyaletidir.
Bu araziler 19. yüzyılın başlarından 1828 senesine kadar işgal olunan Türk
topraklarıdır.

Çetinoğlu: Elde etiğiniz bilgilerden bize neleri aktarabilirsiniz?

Doç. Dr. Ahmedli: Elde
ettiyim en mühüm bilgiler odur ki, işğal zamanı ölenleri, işğalçılara tabi
olmak istemeyip İrana ve Türkiyeye göç edenleri nezere almasak bele, 1831. senede
bu erazilerin eski nüfusunun yüzde 80-e yakını yerli türkler idi. Tükmençay
(1828) ve Edirne  (1829) Antlaşmalarından
sonra ruslar İrandan ve Türkiyeden getirdikleri ermenileri en verimli
topraklarda yerleşdirmekle onların sayısını yüzde 50-nin üzerine çıkartıyorlar
ve get-gede daha da artırıyorlar. Rus bilim adamı N.Şavrov 1911. yılında
yayınladığı bir makalesinde etiraf etmişdi ki, o vakıt Güney Kafkasyada yaşayan
1 milyon 300 bin civarında olan ermeni nüfusunun en az 1 milyonunu buraya biz
ruslar getirmişiz.

Çetinoğlu: Ruslar bu belgelerden nasıl faydalanmışlar, belgelerle
alâkalı olarak neler yapmışlar?

Doç. Dr. Ahmedli: Türkmençay
Antlaşmasının maddelerinden biri o idi ki, İranlı Kaçarlar devleti Erivan ve
Nahçıvan Hanlıklarına ait olan maliyye-vergi senetlerini de Rusya tarafa
vermeli idi. Ruslar 1831. Yılında tertip ettikleri yeni belgelerle Kaçarların
takdim ettikleri belgeleri kıyasladılar. Yani evvelki hökümetin devrinde
toplanan vergilerin eksilmesini istemiyor, aksine, onu nasıl artırmak hakkında
düşünüyorlardı. Bunu etmek içinse yeni araziler hakkında maksimum malumatlar
toplamak, yeni vergi kaynakları bulmak isyorlardı ve bu bakımdan Kameral
defterler onlara yardımçı oldu.

Çetinoğlu: Bu belgeler ‘çok kıymetli
diyorsunuz. Kıymeti nereden kaynaklanıyor?

Doç. Dr. Ahmedli: Bu belgelerin bizim
için çok kiymetli tarafı bütün erazilerin eski Türk toprakları olduğunu isat
etmesidir. Benim yayınladığım kitablar bir nevi hemin toprakların tapusudur, o
arazilerin türklere mahsus olduğunu isbat eden hükuki belgelerdir. Düşünüyorum
ki, uygun bir zamanda devlet adamlarımız, diplomatlarımız menim
yayınladığımbelgelere dayanarak Azerbaycan Türklerinin haklı davasını yürüte
bilecekler.

Kameral
defterlerde Azerbaycanın ünlü sanat, devlet ve bilim adamları hakkında çok
kiymetli bilgiler yer alıyor. Şimdiye kadar bu maksatla Kameral defterlerden
istifade edilmemiştir. Neşre hazırladığım Zengezur kazasının Kameral defterinde
Azerbaycanın Cümhurbaşkanları olmuş E.Elçibeyin ve H.Aliyevin dedeleri hakkında
bilgiler vardır.

Kameral
defterler diğer bilim alanlarının araştırıcıları için de ilgi çeken
malumatlarla zengindir. Tarihçilerden başka etnograflar, dilçiler, iktisatçılar
ve başkaları bu defteri incelemekle katkıda bulunabilirler.

Nihayet,
ayrı-ayrı bireyler bu belgelerde kendi dedelrini buluyor, şecerelerini tertp
ediyorlar.

Çetinoğlu: Kayıtların bir bakıma nüfus
sayımı özelliği taşıdığı anlaşılıyor. Söz konusu bölgelerde ve o tarihlerde
mesela Azerbaycan’da ve Ermenistan’da nüfusun yüzde kaçı Türk’lerden meydana
geliyordu?

Doç. Dr. Ahmedli: 1387 yılında Bizans
ve İran Ermenistanı kendi aralarında paylaştıktan sonra 1918 yılına kadar Ermenistan
denilen bir devlet yoktu, 1918 de, İngilizlerin yardımı ile Türk topraklarında  ermeniler ilk kes kendi devletlerini ilan
ettiler. Bu toprakardan biri de Erivan Hanlığıdır, işğaldan sonra ruslar Hanlığı
kaldırıp eyalete çevirdiler. Erivan eyaleti üzere türkler nüfusun yüzde 80-ni
oluşturuyordu. Ele nahiyeler vardı ki, ermeniler yalnızca bir kaç aileden
ibaret idi. Mesala, 1828 yılında Gökçe nahiyesinde 999 müslüman, cemi 15 ermeni
ailesi olduğu halda, 1829-1830 yıllarında oraya Kars ve Beyazit Paşalıklarından
1.485 ermeni ailesi getirmiş ve bundan sonra müslümanlar azınlıkta kalmışlardı.
Benim doğduğum Dereleyez nahiyesinde (Nahçıvan Hanlığı) işğaldan evvel 1.001
müslüman, cemi 58 ermeni ailesi yaşıyordu, işğaldan sonra isə oraya İrandan
507, Türkiyeden ise 8 aile yerleştirdiler ve etnik balansı deyiştirdiler.

Çetinoğlu: Şahısların isimleri de defterlerde kayıtlı mı? O
dönemdeki isimlerin günümüzde kullanılıp kullanılmadığını öğrenmek bakımındanen
çok görülen üç-beş isim verebilir misiniz?

Doç. Dr. Ahmedli: O zaman kullanılan
şahıs isimleri ile indikiler arasında büyük bir fark yoktur. Mesala, Erivan
şehrinde 1831. yılındkı isimler arasında şimdi olduğu gibi en çok kullanılan
isimler Muhammed, Ali, Hüseyin, Hasan, İbrahim, İsmail, Mehdi, Rasul, Cafer,
Mustafa, Musa, Oruc gibi dini isimlerle birlikde, şimdiya kadar da kullanılan  Şahbaz, Mahmud, Taştemir, Zaman, Burhan, Balı,
Şaban, Paşa, Kadim ve s. gibi isimler geniş rastlanıyordu. Erivan şehrinde
kadınların isimleri de kayıtlı olduğuna göre, onları da inceleye biliriz.
Mesela, Fatma, Zeyneb, Ummu, Hatice, Hacer, Zübeyda isimleri ile birlikde
Nabat, Hatun, Püste. Sona, Ceyran, Sayalı, Asya, Nergiz, Leyla, Buta, Yasemin,
Müşerref, Azize gibi isimler de geniş r5astlanıyordu. Fikrimce, dilçi bilim
adamlarının bu alanda araştırmalarına ehtiyac vardır.

Çetinoğlu: Günümüze intikal eden eski döneme ait Osmanlı
kayıtlarında kadınların nüfus sayımında dikkate alınmadığı görülüyor. İncelediğiniz
kayıtlarda durum nedir?

Doç. Dr.
Ahmedli: Ruslardan evvelki Kaçarlar döneminde de kadın adları yazılmıyordu, ama
Tahrir defterlerinden farklı olarak erkek çocukların ismini yazıyorlardı, çünki
15 yaşdan itibaren onlar da büyükler gibi vergi veriyorlardı. Nahçıvan
Hanlığında buna “başpulu” deyiliyordu. Bazi Kameral defterlerde ise kadınların
da ismi kayıtlara geçmişdir. Mesala, Erivan ve Nahçıvan şehirlerinde, Dereleyez
nahiyesinde kadınların da adları yazılmıştır və hemin devrin araştırıcıları
için çok kiymetli bilgiler bula biliyoruz.

Çetinoğlu: Kayda geçen şahısların dinleri konusunda bilgi var mı?

Doç. Dr. Ahmedli: Evet, etnik
mensubiyyetden başka, kameral defterlerde bu kayıtlar da yer alıyor. Türlkerin
ve diğer müslümanların Şii veya Sünni mezhebine mansup olduğu,  ermenilerin ise Grigoryan, veya katolik
olduğu da gösterilmiştir. Hem müslüman, hem de Hıristian romanlar vardı. Şii mezhebinde
olanlar Karaçı, sünni mezhebinde olanlar Mütrüf, Hıristiyan romanlar ise ‘Boşa’
olarak isimlendiriliyordu. Kürtler ise şii ve sünni olmaktan başka, bir kısmı
da Ezidi inancında idiler. Burada yerleştirilen Aysorlar ise Provoslav –
Ortodoks dinine geçmeye zorlanıyordu. Bunda muvaffak oldular.  

Çetinoğlu: Merak ettiğim husus şu:
Türkler, Azerbaycan topraklarına milattan önceki asırlardan itibâren gelmeye
başlamış. Selçuklular döneminde bölgede Türk nüfus mutlak ekseriyet hâline
gelmiş. Bilindiği gibi Selçuklular Sünni Müslümandı. Günümüzde Bakü
Azerbaycan’ının büyük bölümü, Tebriz Azerbaycan’ının tamamına yakını Şiî
Müslüman’dır. Bu değişiklik Şah İsmail döneminin mi eseridir? Başka etkenler
var mı?

Doç.Dr.Ahmedli: Düşünüyorum ki, bu
deyişiklik yalnızca Şah İsmail döneminin eseri değildir. Eğer orada Şii mühiti  olmasaydı, Şah İsmail bunu başaramazdı. Yani
eksini düşünürsek, böyle alınır ki, Şah İsmail Şünnilerin bir yarısının yardımı
ile geride kalan yarısını katl ederek Şii yapmış, sonra da hemen Şiileri yanına
alarak ona yardım eden Sünnileri Şii yapmıştır. Dikkate almak lazım ki, Safevi
devletinin kurucuları aslında, Anadolu Türkleridir. Bu olayı büyük Türk
tarihçisi Faruk Sümer böyle deyerlendirmişti ki, Safevi devletinin başı
Erdebilde, gövdesi ise Anadoluda idi. Osmanlıda 15. Yüzyıldan başlayarak
devşirmelere üstünlük verildi ve devletin kurucusu olan Anadolu Türkmenleri
dışlandı, kötü duruma düştüler. Ona göre Şah İsmail ortaya çıkınca Safevi devletini
kendilerine daha yakın bilip onun yanına toplaştılar ve İranda büyük bir Türk
devleti yarattılar. Bilindiyi gibi, Şiiliyin yayılması İsmayılın dedelerinden
başlar. Hatta denilir ki, onun 13. Yüzyılda yaşamış ulu dedesi Şeyh Safiaddin
Sünni olmuştur. Safevi devleti kurulduktan sonra ise Şiilik bu devleti ayakta
tutan esas etken olmuştur. Safevi devletinin kurucusu olan Türklerden
zaman-zaman Osmanıya geri dönenler de olmuştu. Bunun önlemek ve devletin
bütünlüyünü sağlamak için Şiilikden bir ideoloji silah gibi kullanılmağa
başlandı ki, onların Osmanlıya geden yolu kapansın ve Safevi devletini
kendilerine daha yakın,daha doğma bilip karşı cepheye geçmesinler. Halbuki, Şah
İmailin anne dedesi Asğkoyinlu hekemdsrı Uzun Hasan Sünni mazhebinde idi.

Şah İsmail
1509 yılında Şirvan şahlığını feth etti, babasının katili Şirvanşah Farruh
Yasarı öldürdü, ama Şirvan’ı Şii mezhebine geçmeye zorlamadı. Aynen Şeki
eyaleti de Sünni olarak kaldı. Denilir ki, Şah İsmail hatta kızını Şirvanşahlarla
evlendirmişdi.

Şurasını da
mutlaka demek gerktir ki, Osmanlı-Safevi savaşları mezheb düşmanlığından
kaynaklanmıyordu, eğer bele olsaydı o zaman Osmanlılar Uzun Hasanla, yahut
Karamanlılarla neden savaşıyorlardı? Mesele budur ki, o zaman dünyanın 1 numarası
olan Osmanlı devleti kendi yanıbaşında tehlike oluşturan diğer bir supergücün yaranmasına
ve gettikce gücünü artırarak ona tehlike oluşturmasına haklı olarak seyirci kalamazdı.
Yüzyıllar boyunca süren Osmanlı-Safevi savaşlarının asıl nedeni de budur, Şii-Sünni
mezhep düşmanlığı asıl nedenin görünen tarafı, daha çok behane idi. Sonuçta her
ikisi zayıfladı ve egemenliyi yeni yaranan supergüce, Rusyaya kapdırdılar ve
maalesef bugünkü duruma geldik. Güney Kafkasyayı, Türkiyenin doğu eyaletlerini
işğal eden Rusya Ermenistan devletini yaratarak, 1988 yılında sonuncu Türkü de
vatanlarından kovdular.

Çetinoğlu: Ermenilerin, Rus işgalinden
önce Katolik oldukları, sonradan ve baskılar neticesinde Ortodoksluğa
geçtikleri bilgisine bâzı kayıtlarda rastlanıyor. Sizin tespitleriniz nasıl?

Doç. Dr. Ahmedli: Bu tür bilgiler doğru
deyildir. 1828 işğalından 3 yıl sonra tertib edilen Kameral defter kayıtlarında
Ermenilerin büyük çoğunlukla hristianlığın Grigoryan mezhebinde olduğu
gözükmektedir. Az bir kısmı ise, belki yüzde 1 civarında katolok idiler. Ola
bilsin ki, hemen katolikler Grigoryan olmuşlardır. Tarihde başka bir faktör
mevcuttur. Kuzey Azerbaycanın arazisinde, Hilafet dönemine kadar Albaniya adlı
devlet olmuştur ve Azerbaycan onun varisi sayılır. Arab işğalından sonra ahali
Müslümanlığı kabul etti, ama onun bir kısmı Hristianlıkta kaldı. 1836 yılına
kadar onların Alban (Ağvan) kilisesi mevcut idi ve Ermeni Pastrikliyinden ayrı
idi. 1836. yılında onun varlığına son koyuldu ve Grigoryanlaştırıldı.
Azerbaycan bilim adamlarının kanaatına göre, bütün ahali Ermeni deyildi, Eçmiadzin
Patrikliyine birleşdirilenden sonra onları da baskı altında Ermenileşdirdiler.
Kanaate göre Yukarı Karabağın şimdiki Ermeni ahalisinin hepsi alban ahalidir.

Çetinoğlu:İncelediğiniz belgeler Türk topraklarının tapu
senetleridir. Karşılaştığınız önemli hususlardan bahsedebilir misiniz?

Doç. Dr. Ahmedli: Şunu diyebilirim ki,
şimdi Ermenistan Cümhuriyyeti olarak adlandırılan bir devlet tamamaen işğal
olunmuş Türk topraklarının yerinde yaratılmışdır. Bu siyasetin esası ise  Rus Çarı Büyük Pyetro tarafından koyulmuşdur.
1722. Yılında Bakünü, Kubanı, Derbenti, Şamahını ve Hazaryanı arazileri tutan
Pyetro general Matyuşkine talimat göndermişdi ki, yeni arazilərin idare
edilmesini kolaylaştırmak ve bir daha kayb etmemek için yerli Müslüman nüfusu
azaltıb hristianları, hüsusen de ermenileri oralarda yerleştirin. Asiyanın
İsgenderi adlandırılan Nadir Afşar  işğal
edilmiş Safevi topraklarını 1735 ylında ruslardan da geri aldı, 1736 da kendini
şah ilan etdi. Fakat 1747 de sui-kasta kurban gittiyinde, ülke Hanlıklara
parçalandı ve tenezzül etti, sonra diğer büyük Türk hükümdarı Ağa Mumammed Şah Kaçar
yeniden dövletin bütünlüyünü sağladı, maalesef, sui-kastçılar 1797.yılda Karabağ
Hanlığının merkezi olan Şuşada onu da öldürdüler (elde edilen yeni belgeler
sui-kastın teşkilatçısının ruslar olduğuna işaret ediyor) ve tecavüzkar Rusya
imparatorluğu fırsattan yararlanarak Güney Kafkasyadakı 18 Hanlığı işğal ve
ilhak etti, sonra ermenileri bu erazilere getirib onlara devlet kurdu.
Nihayetinde Azerbaycan türklerni min yıllarla yaşadıkları topraklardan
kovdular. Bu, Tarihin bize anlattığı acı hakikatlardır. Hemin senetlerde
karşılaştığın başlıca hüsüslar da bunlardır.

Çetinoğlu: İncelediğiniz belgeler aynı zamanda Azerbaycan’ın sanat
târihi ile alakalı mâlûmatı ortaya çıkarıyordur. Onlardan da bahseder misiniz?

Doç. Dr. Ahmedli: İncelediğim Kameral
defterlerin çok kiymetli taraflarından biri de odur ki, orada Azerbaycanın 19.
Yüzyılda doğmuş ve yaşamış bir çok ünlü sanat adamları kayıt altına
alınmışlardır. İster Azerbaycan Devlet Tarih Arşivindeki, isterse de çoğu
Ermenistan Ulusal Arşivinde olan Kameral defterler şimdiya kadar araşdırmacıların
dikkatından uzakta kalmış bulunuyorlardı. Ben onları inceleyince ortaya hayret
doğuran yeni malumatlar çıktı. Belli oldu ki, şimdiye kadar bizim dünyaca ünlü
sanatkârımız Âşık Aleskerin yaşı 31 yıl, onun Ustası Âşık Ali’nin yaşı 34 yıl,
hatta 1941 yılında ölmüş Âşık Hüseyin Bozalganlı’nın yaşı 13 yıl büyütülmüş, eski
tarihleri esas götürülürek onlar için anma toplantıları yapılmıştır. 6 sanatçıyı
kapsayan va sayın Hocamız Yavuz Bülent Bâkiler Bey’in hakkında makale yazdığı ‘Hakk Nahakk Seçiler Hakk Divanında
isimli ilk kitabım 2017 yılında basıldı ve Azerbaycanda büyük ses getirdi,
akademisyenleri hayrete düşürdü. 2019 da basılan ‘Azerbaycan Âşıkları ve El
Şairleri’ isimli ikinci  kitabımda ise 17
sanatkârımız yer almış bulunuyor. Hali -hazırda bu alandakı araşdırmalarım
devam ediyor ve yeni-yeni isimlerin hayat tarihçesini düzeltiyorum. Yeni doğum tarihinden
o da belli oldu ki, Âşık Aleskerin hayat hikayesi de doğru yazılmamıştır,
mesala onun emmisi Allahverdi’yi Aleskerin dedesi gibi sunuyorlardı.

Bele
şahıslardan biri de ünlü yazarımız Celil Mehmetkuluzadedir. Onun evvelce 1866
da, sonra ise 1869 da doğduğunu yazıyorlardı. Nahçıvan şehri üzre tertip
edilmiş Kameral defterlerden onun 1868 de doğduğunu, babasını ve dedesinin
doğum tarihlerini, hem de dedesinin dedesi olan şahısın ismini tespit ettim.
Şimdiya kadar onun ismi bilinmiyordu.

Çetinoğlu: Azerbaycan’da Molla
Nasreddin isimli bir dergi yayımlandığına göre, Bizim Akşehirli Nasreddin Hoca
Azerbaycan’da da biliniyor.  Hatta
Azerbaycan’da bir dostum, Nasreddin Hoca’nın Şeki şehrinden olduğunu iddia
ediyordu. Tahmin ederim bu konu ile de ilgileniyorsunuzdur, Anlatacaklarınız
vardır. Lütfeder misiniz?

Doç. Dr. Ahmedli: Azerbaycanın Şeki
ilçesininin ve onun merkezi Şeki şehrinin ahalisi hazırcevab, yumor, şaka hissi
güçlü olan insanlardır. Çağdaş Azerbaycanın ve Türk dünyasının en ünlü
şairlerinden olan Bahtiyar Vahabzade, Azerbaycanın en böyük mütefekkiri sayılan
Mirze Fefeli Ahundov Şeki’de doğdular, Azerbaycan medeniyyetine, edebiyyatına
büyük katkılarda bulundular. 1918 yılında kurulan, Doğuda ilk Cümhuriyyet olan
Azerbaycan Halk Cümhuriyeti’nin ilk Başbakanı Feteli Han Hoylu da Şekide doğdu.
M. F. Ahundov Azerbaycan dramaturjisinin temelini koyan kişidir. Azerbaycanın
kendi Hoca Nasreddini de Şekiye aittir, bu şahıs ‘Hacı Dayı’ adı ile bilinir. Ama
bizim bilim adamlarının ve benim fikrimce, Nasreddin Hoca Şeki’de ve Azerbaycan’ın
her hangi bölgesinde doğmadı. Demek gerektir ki, Nasreddin Hoca Türkiye’den çok
uzaklarda da meşhurlaşdı ve başkalarının da onu kendinden hesap etmesi
tabiidir. 1980’lerde elime bir kitap geçti. İsmi “Yirmi dört Nasreddin” idi.
Burada 24 mühtelif halklarda mevcut olan Nasreddin Hoca hikâyeleri – fkraları
toplanmıştı. Yine her vakıt Özbekistanda “Nasreddin Hoca” adında bedii film yapıldı
ve Azerbaycan’ın ünlü komedisyeni Başir Safaroğlu baş oyuncu, yani Nasraddin
Hoca rolüne çekildi. Yani Özbekler de Hoca’yı kendilerinden biliyorlar. Geçen
yüzyılın başlarında, 1906 senesinde Azerbaycanın çok ünlü yazarı Celil
Mehmetkuluzade Tiflisde “Molla Nasreddin” adında, bütün Doğuda meşhur olan mizah
dergisini basdı ve sonradan onun kendisini de Molla Nasreddin adlandırdılar. Orasını
da mutlak demem lazım ki, Azerbaycan’daki Molla Nasreddinin Emir Teymurla
ilişgili bir çok hikâyetleri mövcut olduğu halde, Osmanlı muhiti ile alakalı
hikayetlerine bizde rastlanmaz.

Nihayet,
Azerbaycanda Molla Nasreddinin ismi dergiye göre bilinmedi, tam eksine, onun
fıkraları Azerbaycanda çok meşhur olduğuna göre Celil Mehmetkukuluzade
dergisine onun ismini verdi ki, okuyucu toplaya bilsin.

Çetinoğlu: Röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için ve de verdiğiniz
bilgiler için çok teşekkür ederim. Hoş baht olunuz. 

Doç. Dr. Ahmedli: Ben teşekkür
ederim, Hocam.

 

 

Nazir AHMEDLİ

1961 yılında Dereleyez’de (indiki
Ermenistan) doğdu.

1984 yılında Nahçıvan Devlet
Universitesinin kimya-biologiya fakültesinden mezun oldu.

1990 yılında Azerbaycan Bilmler
Akademisinde (AMEA) kimyadan Doktora tezi savundu.

Gazeteçiliye 1992 de “Millet” gazetesinde
başladı. 1996-1998 yıllarında gazetenin Genel Yayın yönetmeni oldu.

2001 yılından Atatürk Merkezinde
Uluslararası Bölüm başkanıdır.

“Milli
Meclisden Etüdler” isimli ilk kitabı 1996 yılında basıldı. “Bis sözü seçtik”
(1997), “Mustafa Kamal Atatürk” (2002), “Etnik dinler ve dünya dinleri” (2003),
“Dereleyez mahalının Kameral tesviri” (2016),“Hakk Nahakk seçiler Hakk
Divanında” (2017), “Göyçe mahalının Kameral tesviri” (2017), “İrevan şeherinin
Kameral tesviri” (2018), “Dereleyezli Ustad Aşık Celil” (2018), “Azerbaycan
Aşıkları ve El Şairleri Arşiv belgelerinde” (2019), “Hz.Süleymanın kelamları” (2019)
kitaplarının, ümumen 18 kitabın müellifidir.

“Mustafa Kamal
Atatürk” kitabı Azerbaycanlı müellifin Atatürk hakkında basılmış ilk kitabıdır.

Osmanlı’dan Kiraladıkları Kıbrıs’ı İngilizler Neden Rumlara Verdi ki?

Üç aydır Kıbrıs Türkleriyle birlikteyim. KKTC’de insanların
eğitimli olması kurallara uymakta etkili oluyor. Özellikle sağlıkta ve trafikte
kurallar çok güzel işliyor. Trafikte insanlar ve geçiş üstünlüğü olan araçlar
öncelikli. Trafik soldan üstelik. Kavşakta olan aracı diğerleri sabırla
bekleyebiliyor. Tek sorun alkollü araç kullanmak. Böylesi kazaları zaman zaman
gazeteler yazabiliyor. Bir de üniversiteler ülkesi olan KKTC’de uyuşturucu
tehlikesi sorun olarak önemli.

Tarihi KKTC sokakları dar ama duvarlardan çiçekler
fışkırıyor, her yan limon çiçeği kokuyor. Sokakların çoğunun adı da
şehitlerimizin ismiyle anılıyor. Çünkü bu topraklarda daha düne kadar bile
şehitler veriliyordu. Ana vatan Türkiye’nin başlattığı 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı
ile Allah’tan noktalandı. Barış geldi, mutluluk geldi. Kuzey Kıbrıs 47 yıldır
özgür ve bağımsız bir devlet.

 

Rusya Akdeniz’e İnmesin Diye Kiraya Verilen Vatan Toprağı!

 

Kıbrıs MÖ 1400 yılında yani Miken uygarlığının menşeinden
adaya yerleştirilen ve Yunanca konuşan Rumların tarihi böyle başlıyor. Bunlara
eteokıbrıs halkı deniyor. Akdeniz’in üçüncü büyük adası ve stratejik öneme haiz
Kıbrıs, Padişah İkinci Selim zamanında (01 Ağustos 1571 tarihinde) Osmanlılarca
fethedildi. Lala Mustafa Paşa ve Piyale Paşa komutasındaki Osmanlı Ordusu
Limasol’da adaya çıktı (02 Temmuz 1570). Venediklilerin elinde bulunan Kıbrıs
Adası 5 maddelik bir anlaşma ile 11 ay sonra Venedikli Kale Komutanı Bragadino
tarafından Osmanlılara teslim edildi. İkinci Selim zamanında yani 451 sene önce
fethedilen Kıbrıs, ayrıca Osmanlıların yönetiminde 307 yıl kaldı. Türklerin
sürekli bunu hatırlatmaları Rum yönetimini had safhada kızdırıyor, Adanın kendi
malları olduğunu iddia ediyorlar!. Dolayısıyla uzlaşmaya yanaşmıyorlar. Hala
ilk, orta ve lise kitaplarında Türk Düşmanlığı yapılıyor. Yıl içinde
gerçekleştirilen Cenevre görüşmeleri dahil bu konuyu gündeme bile getirmediler.
Sebebi de Batının Yunanistan’ı şımartması ve çantada keklik görmesi. Peki
İkinci Sultan Abdülmamit’in sıcak denizlere inmek isteyen Rusya’nın
saldırılarına karşı İngilizlere kiraya verdiği Kıbrıs’ı İngiltere Yunanistan’a
neden hibe etti, iki üssü bulunmak kaydıyla?

 

Yunan Asıllı İngiliz Dükü

 

Şöyle ki 09 Nisan 2021’de yani geçenlerde 100 yaşında vefat
eden Edinburg Dükü İngiliz Prensi Philip Mountbatten Yunanistan’daki Korfu’da
1921 yılında doğmuştu. Mountbatten Ailesi ve özellikle çocukları başta olmak
üzere o yıllarda Nazilere karşı büyük bir sempati beslemişlerdi. Bunun için de Aileye
Yunanistan ve Danimarka Prensi unvanı verilmişti. Eğitimini de önce Almanya’da
yapan Philip sonra İngiltere’de devam etmişti. Prens Philip ve ailesi
Yunanistan’daki devrim sonrası ülkeden kovulmuş ve Almanya’ya geçmişlerdi. Daha
sonra da Londra’da tanıştığı İngiltere Kraliçesi ile evlenmişti. Dolayısıyla İngilizlerin
Kıbrıs’ı Yunanlılara hibe etmesinin bir sır perdesi kısmen olsa de aydınlığa
kavuşmuştu. Netflix’de The Crown adlı dizide böylesi bazı ögeleri bulmak
mümkün.

Başbakan Bülent Ecevit ve Yardımcısı Necmettin Erbakan
hükumetince gerçekleştirilen başarılı 1974 Kıbrıs Barış Harekâtında Türk
Silahlı Kuvvetlerinden 415 karacı, 65 denizci, 5 havacı, 13 jandarmamız toplam
498 şehit, 1200 yaralı, Kıbrıs Türklerinden de 70 mücahit ve 270 sivil Türk
şehit olmuş, 1000 kişi de yaralanmıştı. Türk Silahlı Kuvvetleri yanında Kıbrıs
Türklerinin kurduğu Türk Mukavemet Teşkilatı TMT mücahitlerinin Liderleri Dr.
Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş ile birlikte destan yazmışlardı.

 

Ünlü Türk Şairi Osman Türkay’ın Köyü

 

Çocuklarımla kaldığım evimiz, Makarios zamanında bile bir
Türk köyü olan Ozanköy’de. Türk Şiirinin Uluslararası Şöleni Bursa’da organize
ve konuk ettiğimizde tanıdığın rahmetli Şair Osman Türkay’ın köyü. Osman Türkay
adına da köyde bir meydan ve anıt var. Çocuklarımın evi tek katlı, üç oda bir
salon bir ikametgâh. Güneş enerjisi olmazsa olmazlardan. Camiye ve Köy
meydanına çok yakın. Fehim Bey Yokuşun hemen başında, Şehit Nuh Ahmet
Sokağında. Bölgede bütün evler bahçeli. Mutlaka bir zeytin ağacı vardır, bir de
palmiye ve çam ile selvi. Çocuklarımın mart sonunda evine girdiğimde 1950’li
yılların Kilis’indeki baharı aklıma düştü. Kesil biçmek için buğday tarlalarına
gittiğimizde gözünüzün alabildiği her yan kır çiçekleriyle doluydu. Tabiat bir
yeşil ormanı gibi göz bebeklerinize otururdu. Bir de okulla Karnebi, Eğri
Kanne, Tibil, Keferrehim Köylerine seybanaya giderdik ki oksijeni bol temiz
havaya ayrıca başta mor Ali Bardak çiçekleri olmak üzere renk renk kır
çiçeklerinin kokuları birbirine karışırdı. İçimize çekerdik. Hele bir de nergis
ve sümbül mevsimi olduğunu düşünürseniz, kuzuların doğduğu, kaymak ve sütün bol
olduğu, çiçek kokularıyla da bir parfüm dükkanından çıkmış gibi hissederdi
insanlar kendisini.

Akdeniz ikliminin bütün bitkileri özellikle baharda çoşuyor.
Girne ilkbaharında bir başka deyişle yaza girerken bunu yaşıyorum işte.
Evimizde envai çeşit zeytin, çam, sedir, servi, badem(çagala), limon, portakal,
turunç ağaçlarının içinde en başta bütün kır çiçekleri papatya ve gelincik
yerini alıyor. Sonra ekilmiş pembe ve kırmızı güller, Kıbrıslıların Tavşan
Kulağı dediği sıklemenler, sardunyalar, zambaklar, begonviller, yaseminler,
kaktüs çiçekleri, zakkum, Atatürk Çiçeği bahçeyi sarmakla kalmıyor komşu
evlerine de uzanıyor. Komşularınki de bizim eve sarkıyordu renk renk, boy boy.
KKTC’de ağaç kesmek ve özellikle zeytin ağacı kesmek yasak. KKTC’de de yavaş
yavaş kıpırdanmaya, kendilerini belli etmeye başlayan müteahhitler bakalım
zeytinliklerin cazibesine ve bu yeşil alanlara yüksek aparmanlar, gökdelen
dikmek için bakalım daha ne kadar sabredecekler ilerde belli olacak. Bu biraz
de yerel idarenin sorumluluğunda.

 

Nostaljik Malzemeler Revaçta

 

Karşınızda mavi vatan Akdeniz, bir halı gibi serilmiş, hatta
hava açık olursa Türkiye bile çıplak gözle görünüyor. Her sabah Taşucu’dan
Girne Limanına gelen gemileri, feribotları izlemek de mümkün. Bu korona salgını
belası yüzünden bütün dünyada olduğu gibi Girne akşamları ışık ışık değil,
çünkü bütün oteller kapalı, görkemli binalar tatilde, reklam panolarını,
ışıklarını ve süslemelerini asgariye indirmişler. Ancak 4 Haziran 2021’den
sonra kontrollü açılış yapıldı ve turizm sezonu açıldı. Görkemli oteller konuklarını
bekliyor. Bu oteller Avrupa’nın en yeni, en lüks ve en yeni yapıları. İspanya
başta Akdeniz otellerinin çoğu artık yaşlandı. Normal günlerde Ercan’a 40 kadar
sefer yapılırken, korona bu sayısı iki gidiş-gelişle dörde indirmişti.
Gaziantep, Adana, Trabzon, İstanbul Ankara, İzmir, Antalya dışında charter
seferleri de vardı. Bunun ilk örneğini de geçtiğimiz yıllarda Hintli bir
şirketin çalışanlarına Kuzey Kıbrıs Otellerinde ağırlamasıyla başladı. Oteller
yabancı grupların geleneklerini de önemsiyor. Bu ara Nisan’ın ilk günlerinde
bölge bol bol yağmur aldı. Mayısta kısmen devam etti. Ancak yaza doğru azaldı.
Haziran’da sıcaklar 31-36 derecede oluyor. KKTC’ye yaz iyice geldi. Sıcaklık 32
derece.

Ozanköy yolları asfaltlanmış köy gibi. Her taraf yemyeşil.
Eski köy evlerinin yanında villalar da her geçen gün sayısını artırıyor gibi. İnşaat
malzemelerinin tümüne yakını Türkiye’den. 130 TL günlük alan işçilerin çoğu Pakistanlı
ve Bengaldeşli. Girne’de iki kata kadar müsaade ediliyor. Bu iyi bir uygulama.
Kimse kimsenin manzarasını engellemiyor. Ancak Girne merkezde yüksek
apartmanlar içimi sızlattı. Eski köy evlerinin kapıları, pencereleri,
işlemeleri, süsleri için bir piyasa bile var. Villa sahipleri böyle bir tercih
de yapabiliyor, köy evleri kapısı satan firmadan ihtiyaçlarını
karşılayabiliyorlar. Villaya eski köy evi kapısı veya penceresi takılabiliyor.
Böyle örnekler çok. Sokaklar dar olduğundan genelde evlerin araçları için
bahçesinden istifade ediliyor. Ama mutlaka her evin bahçesi, otomobili ve park
yeriyle evcil hayvanı (köpek ve kedi gibi) mevcut. Sokaklara çöp dökmek yasak.
Cezası 150 TL. Belediye araçları belli günlerde gelip sokaklardaki büyük çöp
bidonlarını boşaltarak çöpleri alıyorlar.

 

Unuttuğumuz Kuş Sütü Gibi Gelen Kuş Sesi

 

Sokak duvarlarından ağaçlar, çiçekler, kaktüsler fışkırıyor.
Hele o sarı papatyalar yok mu adam boyuna yaklaşıyor. Sağın solun hep sarı
papatyalar. Fakat mavisi de, moru da, kırmızısı da mevcut. Her evde bir ulu
ağaç karşılıyor konukları. Bahçelerde, sokaklarda, duvarlarda hem rengarenk
çiçekler, azgın otlar, koca diken çalıları, yollarda eğrelti ve ısırgan otları,
kengerler, kaktüslerle bir tabiat resitali gözlemliyorsunuz.

Hele bütün gün cırcır böceklerinin çıkardığı melodi yok mu
ne ders verici! Görünmüyorlar ama sesleri herkese ulaşabiliyor. Birkaç arı eğer
yakınınızdaysa vınlamasını duyabiliyorsunuz o kadar!

Daha sabahın erken saatinden itibaren kuşların cıvıldaşması,
bazen kümeler halinde, bazen V harfiyle örtüşerek havayı ve rüzgârı yırtan bir
eylem içinde, düzeni bozmadan; bazen hep birlikte pike yapmaları daha bir başka
etkili oluyor. Girne’de ne kadar da kumru var öyle? Hemen dikkatinizi çekiyor
kumruların ibadet eder gibi “guguk” çekmeleri, sanki zikir içindeler kimseye
fark ettirmeden sadece algılayabilene. Yabani güvercinler de kumrular gibi aynı
“guguk” diyor. Ama sayısal fazlalığı ellerinde tutan serçelerin “cik cik”leri
hepsini bastırıyor. Hem uçuyor ve hem ötüyorlar. Disiplin hep önde. Bölgede
kara kargalar da epeyi fazla. “gak gak” dese bir tane karga sanki bütün
serçeleri bastırıyor. İyi ki kargalar öyle gruplar halinde değil de hep tek tek
uçuyor ve kendi kendine söyleniyorlar. Bütün bunların İstanbul’da bir apartman
dairesinden ayrılıp buraya gelince özlemle, muştuyla yaşadım. O kadar da özlemişim.
Keyfime diyecek yok. Tabiattaki canlıların lezzetini çıkarıyorum.

 

Tarihi Camiler Kıbrıs’ta Türk Tarihinin Tescili

 

Muhtarlık köyün içinde. İşlemlere belli bir ücret tahakkuk
ettiriliyor. Su parasını da tahsil edebiliyorlar. Bütün siyasi partilerin köyde
temsilcilikleri bulunuyor ve burası bir kıraathane gibi hizmet veriyor,
çay-kahve içebiliyorsunuz. Köy içinde marketler, fırın, restoranlar, kasap,
otomobil tamircileri ve yıkayıcıları, berber, demirci bulmak mümkün.
Hipermarketler ise sahile yakın ana yol üzerinde. Burada yok yok, her şeyi
bulmak mümkün. En büyük rağmen inşaat sektörünün önde olması dolayısıyla
demirciler, ferforjeciler bal ayı yaşıyor.

Ozanköy Camii eski bir yapı. Ancak meşrutası tuvalet ve
şadırvanı yeni yapılmış. Beş vakit ezan okunuyor, cumaları ve cenazelerde sela
veriliyor. Minaresinde Türk bayrakları dalgalanıyor. Ozanköy esnafına soruyorum
“cami görevlileri sizinle oturup sohpet eder, çay kahve içer mi?” diye.
Maalesef cevap olumsuz. Genellemek yanlış ama buradaki din adamlarımız da
Almanya’ya gönderilenleri galiba örnek alıyor. Karısı adına iş yeri kuruyor.
Açtığı dükkânı camiden daha fazla önemsiyor. Süresi dolunca da istifa edip
ayrılarak iş yerinin başına geçiyor. Mardo Cafe’nin sahibi mücahit eski berber,
yeni kıraathane işletmecisi Tekin Arnavut kendisini dindar olmamasına rağmen
duyarlı. Bunları anlatınca çok üzüldüm. Korona salgınına dikkat ederek gittiğim
bir ikindi namazında birkaç kişi idi. İmam namazı kıldırdı, duasını etti. Bir
telefon geldi. Sonra pır. Bir sonrakinde de bana “siz kimsiniz, hoş geldiniz”
diye bile sormadı. Bu tür olayları Almanya ve Hollanda’da da yaşadığım için
bana hiç yabancı gelmedi.

Her ne ise Tarihi Aga Cafer Paşa ve Yazıcızade Camii de tarihi
simgesi olan bir mekan.

 

Dentaş’ın Anıt Mezarı Olmalı

 

Bu ara KKTC’nin bütün şehirlerindeki bilbortlarında altıncı
bölümü yayınlanan ve sezon finali oynanan TRT’nin  “Bir Zamanlar Kıbrıs” adlı dizi filmi ile
alakalı olumlu-olumsuz, acımasız veya mültefit değerlendirmeler yapılıyor. Bana
göre Bir Zamanlar Kıbrıs benim yaş grubumda olanlarda daha fazla takdir
topluyor. Ancak Z Nesline bir şey ifade etmiyor.

 

Ramazan geldi ve gitti. Kurban Bayramı ise önümüzde.

 

KKTC gündeminde grevler var, siyasi tartışmalar var. Pandemi
sonrası ülkenin en önemli gelir girdileri olan üniversitelerin yüzyüze eğitimi
ve turizm var. KKTC’nin artık şımarık, batıyı arkasına almış Yunan ve Rumlarla
uzlaşmak için artık 50 sene daha beklememek gibi kesin tavrı var. Ankara’nın
teklifi ile KKTC’ye Cumhurbaşkanlığı Sarayı yapılması tartışması var. Tartışmalar
had safhada. Kapalı Maraş açıldı. Maile giderek bir hafta sonunu geçirdik.
Güzelyurt’ta tam sınırdaki Yeşilırmak köyüne giderek çilek topladık. Bereketli
topraklar. Ama benim gündemim Ailenin Rauf Dektaş Üniversitesi açmasına rağmen
KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı ve mücahit, kahraman, fotoğraf sanatçısı, yazar,
ömrünü ülkesine adamış Denktaş’ın hala bir anıt mezarının olmaması.

Türk Kültürü Gündemimizde!

Hepiniz bilirsiniz;

“Gafil ne bilir neşe-i pür sevk-i

vegay-ı

Meydan-ı celadetteki enver-i sefayı

Meydan-ı gâza aşk ile tekbirler alınca

Titretti yine rûy-i zemin arş-ı semâyı”

diye başlayan bir mehter marşımız vardır.

Burada yeryüzünden, gökyüzünü tekbirlerle titreten Müslüman
Türk’ün hikâyesi tasvir edilir. Ben bu benzetmeyi çok beğenirim. Ancak Türk’ün
de bahsi geçen hale nasıl geldiğini de sorgulamak gerekir diye düşünürüm.

Kanaatimce Türk Medeniyeti, eşsiz ve sağlam temellere
dayanan “Türk Kültürü” ile
ortaya çıkmıştır. Eğer Türk Kültürü bir eksiklik içinde olsaydı, Türkler
insanlık tarihini etkileyen medeniyetleri tesis edemezlerdi diye düşünürüm!

Bu sebeple günümüzdeki en büyük eksikliklerimizden biri Türk
Milletinin, sahibi olduğu muhteşem Türk Kültürünün varlığından habersiz
oluşudur.

Türk Kültürü; Türk’e ait dilin, tarihin, sanatın, mimarinin,
edebiyatın, inancın, örf ve adetin harmanından oluşan vede Türk’ün dünya
görüşünü ortaya koyan bir olgudur.

Büyük Türk şairi Yahya Kemal Beyatlı, Türk’ün ruhunu
damgaladığı İstanbul’u anlatırken “Türk
doğmuş olmak, Türk ismi taşımak kâfi değildir. Türk gibi düşünmek
lazımdır”
diyor. İşte Yahya Kemal’in vurgu yaptığı “Türk Düşüncesi” dediğimiz
kavrama, emsalsiz bir kültür ile ulaşıyoruz.

Ancak bugün “milli”
dediğimiz eğitim sistemimiz, üniversitelerimiz ve medyamız; binlerce yılda
yoğrularak bugünkü zirvesine ulaşmış olan Türk Kültürünü; Türk Milletine ve
Türk Dünyasına ve de evrensel değerler taşıması sebebi ile insanlık alemine
öğretmesi ve anlatması icap ederken, bu iş saydıklarımız tarafından ne yazık
ki; bilerek ve kasten yapılmamaktadır.

Bu nedenlerle “Türk
Kültürü”
ve kültürümüzün mümtaz simaları ile bunların eşsiz
çalışmaları Türk Milletinin ve Türk Gençliğinin önüne, şuurlu vatan evlatları
tarafından acilen ve geç kalınmadan getirilmelidir.

Bazı kuruluşlarımız bu konuda emsal teşkil edecek bir
şekilde, hayatlarını Türk Kültürüne vakıf etmiş kültür adamlarımızı, yaşarken
veya arkalarından değişik ödüllerle hatırlamakta ve onları Türk Milletinin
önüne bir kez daha getirmeye çabalamaktadır. Biz de bu konu da insanlarımızı
benzer çalışmalar yapmaya, Türk Kültürü üzerine yazılanları okumaya ve
düşünmeye yüreklendirmeli ve de teşvik etmeliyiz.

Aydınlar Ocağı, 01 Mart 2014’te yapılan ödül töreninde, Türk
Musikisine büyük hizmetler yapmış olan Prof. Dr. Nevzat Atlığ’ı, büyük Türk
Milliyetçisi sanatçı Bozkurt İlhan Gencer’i, unutulmaz besteleri dillerimizde
olan Erol Sayan’ı ve rahmete kavuşmuş ancak Türk ezgilerinin çok sesli icranın
temel taşlarından biri olan bestekâr Yıldırım Gürses’i Türk Kültürüne
hizmetlerinden dolayı vefa göstererek hatırladı.

Tören sırasında her ikiside 89 yaşına ulaşmış olan ihtiyar
delikanlılar Bozkurt İlhan Gencer ve Nevzat Atlığ’ın, Türk Milletine enerji
dolu mesajları ile Erol Sayan’ın “Memleketimizde
bestekârları pek hatırlamazlar onun için bu ödülü tüm bestekarlar adına
alıyorum”
demesi bizler için ders niteliğindeydi…

Sokağa çıksak ve bizi biz yapan değerleri geleceğe taşıyan
bu adamları, tanıyor musunuz diye sorsak, inanın çok acı cevaplar alacağımızı
biliyorum. Hâlbuki bizim yaşamımız onların yaptıkları ile değer kazanıyor.

Türk Siyaseti; program ve seçim beyannamelerinde Türk
Kültürünün öneminden bahisle, Türk Milletine bu konuda hizmet edeceğini ve
kültür ile sanat adamlarına sahip çıkacağını ifade etmeli; bunu da uygulamaları
ile göstermelidir.

Türk Milletinin, son yüzyıldaki büyük yolbaşçısı Atsız, 1932
yılında yazdığı bir yazıda “…
bütün milletlerde gençlik milli uyanıklığın, milli düşüncelerin öncüsüdür…
Gençlik milli gayelerin ve milli mefkûrenin uşağıdır. Şahısların ve zümrelerin
değil…”
diyordu. İşte bu vasıfları taşıyan gençlik, Türk Kültürünün
Türk Milleti ile yeniden hemhal olması için vazife üstlenmelidir.

Günümüzde süratle değişen dünya şartlarında, Türk gençliği;
hamasi nutuklar atmak yerine akılcı ve sistemli bir şekilde Türk
Milliyetseverliğini ve Türk Birliği idealini besleyen Türk Kültürünü toplum
üzerinde hâkim kılmak için azami gayret göstermelidir.

Türk Kültürünü, geleceğe köprü vazifesi görerek sırtlarında
taşıyan kültür ve sanat adamları da gençler tarafından toplumun idolleri haline
getirilmelidir. Çünkü onların besleyeceği siyaset anlayışının iktidar olması da
kaçınılmazdır.

Dede Efendi’nin “Yine
Bir Gülnihal”
şarkısını sokakta hep beraber koro halinde söyler hale
geldiğimiz gün, Türk Yurdu Türkiye”de işler yolunda gidiyor demektir.

“Bu yazı Mart
2014 tarihinde yazılmış…aradan 8 sene kadar bir zaman geçmiş. Sizce değişen
bir şey var mı? Hep söylüyoruz bazı şeyler siyasi parti meselesi değil zihniyet
meselesi diye!”