8.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 17, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 395

Doğu Perinçek Üzerine

0

Doğu Perinçek’i hayli karmaşık
ve karanlık görünen geçmişiyle tartışmaya açık olarak yorumlamak istemedim; bu
günleri ile yorumlamayı denemek istedim ve bu bana pekâlâ yetti.

Kendisini bilimsel sosyalist olarak gördüğüne göre ben de kendisini
toplum-bilim çerçevesinde yorumlamaya çabalayacağım ve siz dostlara sorular
soracağım.

 

            * 27.03.2017 – Vatan Partisi Sitesi:
Frank-Walter Steinmeier’in Almanya Cumhurbaşkanı olarak göreve başlaması
münasebetiyle Doğu Perinçek kendisine uzun bir kutlama mektubu gönderiyor,
seçtiğim cümlelerle bakalım neler neler diyor:  “Sayın Steinmeier,
mektubumda da belirttiğim üzere biz Türkleri en iyi, en yürekten anlayacak olan
Almandır. İşte biz, Almanya’yı bu koşullarda izliyoruz. Aslında ‘izlemek’ eylemi
de yerinde değil. Bu sürece taraf olarak katılıyoruz. Vatan Partisi olarak aynı
Suriye, İran, Irak, Rusya ve Çin ilişkilerinde olduğu gibi Almanya ile de
dostluğun inşası için üzerimize düşeni yapacağız. Bu tabloda Almanya’nın
güçlenmesi Türkiye’nin ve insanlığın yararınadır. Çünkü güçlü Almanya, ABD’ye
karşı güçlü olacak.”

 

* 14.09.2017 – Vatan Partisi
heyetiyle Almanya seyahati öncesi Atatürk Hava Limanında D.P basın açıklaması (https://www.youtube.com/watch?v=4wsapZJJdnQ).
Doğu Perinçek’in şu sözleri dikkat çekici: Almanya bizim güvenliğimizin Batı
ucundaki, sınırındaki unsuru. Türkiye ise Almanya’nın güvenliğinin başladığı
yer.

 

* 07.03.2017 (https://www.youtube.com/watch?v=jy2EKT_fF3Q).
Recep Tayyip Erdoğan’ın Almanya’yı Nazilik ile suçlaması üzerine Doğu Perinçek
Ulusal Kanal’da Tayyip Bey’e ciddi posta koyuyor;  Almanya’ya karşı böyle bağırıp çağırıp
konuşamazsın diyor.

 

* 08.12.2017 – Ulusal Kanal D.P
Berlin’de basın toplantısında konuşuyor (https://www.youtube.com/watch?v=h5CsqqTFxAs):
“Almanya, Türkiye’nin stratejik ortağıdır, Vatan Partisi tutarlı olarak,
kararlı olarak Alman & Türk ortaklığı ve dostluğu için çaba gösterecektir,
mücadele edecektir. Ve bu mücadele stratejiktir.”

 

            Daha çookk örnekler var ama şimdilik
bu kadarı yeter; soru-yorumlarıma geçiyorum. Almanya, Tekelci–Kapitalist–Emperyalist
bir ülke değil mi? Almanya bizim niye güvenilir stratejik dostumuz oluyormuş?!
İki dünya savaşının tarafı olmuş, sonunda yine AB eurosunun, Merkez Bankasının
kasası olmuş, devletlere verdiği kredilerin faizleriyle
zenginleşmiş, Yunanistan’ın küçük sanayisini ve tarımını öldürerek borç
batağına sokmuş tekelci kapitalist bir ülkenin diğer tekelci
kapitalist emperyalist ülkelerden bir farkı, niye oluyormuş ki?! Bu, toplum-bilimsel
açıdan açıklanmaya muhtaç değil mi?

 

            Doğu Perinçek, “Almanya bizim
güvenliğimizin, Batı ucundaki, sınırındaki unsuru. Türkiye ise Almanya’nın
güvenliğinin başladığı yer” diyor; bu ne demek Allah aşkına.?! Bunun toplum-bilimsel
açıdan nasıl bir açıklaması olabilir?! Niye ki, niye?.. Yellen, yellen, ipe diz!..

 

            Rusya, bizim Kurtuluş Savaşımız
zamanlarında SSCB kurucu devleti iken olduğu gibi saf sosyalist bir devlet mi?
Niye olsun ki?! Rusya da Tekelci–Kapitalist–Emperyalist bir ülke değil mi?

Almanya ve Rusya ittifakı, ABD ile hegemonik çatışmalarında
üstünlük elde etme amacıyla Türkiye’yi NATO’dan sert bir şekilde koparmaya
çalışıyor olabilir. Doğu Perinçek de bu mücadelede, bu blok içinde açıkça boy
göstermemizi milli bir duruş olarak savunmaktadır. Burada NATO’ya ayılıp bayılmadığımı
söylemeye gerek bile duymuyordum aslında. Tam tersine NATO’dan çıkmamızın şart
olduğunu düşünüyorum. Ama NATO’ dan çıkmamız kendi kolektif şuur ve irademiz
ile sürdürülecek bilinçli bir milli politika ile olabilir. Neticede Suriye’de ve
bölgede bir savaşa batmış durumdayız.

Türkiye, Ortadoğu’daki emperyalist kapışmasında Almanya ve Rusya’nın
ancak B planı olabilir.

 

            Rusya B planı gereği savaş
uçaklarıyla askerlerimizin üzerine bomba yağdırmadı mı; 80’e yakın askerimizi
üstelik dost bildikleri mevzilerinden kalleşçe katletmedi mi?! Artık nükleer
savaş olmayacağı tezinden hareket edersek ABD ve Rusya, Ortadoğudaki hegemonik
kapışmalarında hangi ittifaklarla ne kadar ileriye gidebileceklerini,
hayvanlarda görülen ‘dişi’ için kapışmalarda olduğu gibi vücut diliyle ve küçük
hamlelerle test ediyorlar. Ama asla öldürücü bir dövüşe girişeceklerini
düşünmüyorum. Yani sonuç olarak Suriye ve bölgedeki savaşın milli çıkarlar
doğrultusunda bir zorunluluk olduğunu bir türlü düşünemiyorum. Ama Doğu
Perinçek, bu savaşı tüm âleme ‘vatan savaşı’ olarak kakalamakta, buna karşı
çıkanları çok rahatça vatan hainliği ile suçlamaktadır.

 

Nihayetinde Doğu Perinçek
Almanya’ya niye böylesine şuursuzca sevdalıdır? İttihatçı’lara niye böyle
şuursuzca sevdalıdır? Talat Paşa Komitesi nedir Allah aşkına; Talat Paşa niye
milli bir kahramanımız oluyormuş?! Atatürk’e İzmir suikastını düzenleyenler bu
İttihatçılar değil miydi?! Feryal Orhon Basık’ın. “Balkan Rapsodisi” adlı
belgesel tadındaki romanını okudum. Sabah akşam devrilen İttihatçı hükümetleri;
sürekli değişen ve savaşan komutanları şaşkına çeviren, bozguna uğratan Balkan
dış politikaları gayet açık görülüyor.

 

Bir de okuyacak olduğum Fevzi Çakmak’ın
‘Batı Rumeli’yi Nasıl Kaybettik?’ kitabıyla ilgili tanıtım yazısından küçük bir
alıntı: “Ordunun temel disiplin ilkesinin bireysel siyasi tercihlerin öne
çıkmasıyla nasıl bozulduğunu anlatırkenki üslubu, ilgi çekici değerlendirmeleri
ve sert özeleştirileri ile Balkan Harbi konusundaki soruları yanıtlamaktadır.” Vallahi,
iktidarda Abdülhamit olsaydı belki yine aynı toprakları kaybederdik ama
milyonlarca can kaybı, sürgün ve göçlerdeki bu kadar zulümler olmazdı diye
düşünmüyor değilim. Yukarıda Atatürk’e İzmir suikastını düzenleyenler bu İttihatçılar
değil miydi demiştim. İttihatçıları böylesine yüceltebilmek için Atatürk’ü biraz
aşağı çekmek gerekmiyor mu?

 

* 22/23.04.2019; çeşitli yazılı,
canlı basında Doğu Perinçek neler diyor: “Atatürk’ün bir yanlışı. 23 Nisan’ı
Çocuk Bayramı yapmak; bence yanlış. 23 Nisan balonlarla kutlanan bir bayrama
dönüştü. 23 Nisan bizim devrim günümüz. 23 Nisan’da Padişah hükümeti yıkıldı.”
“23 Nisan’ı biz bugün devrim tarihi olarak kutlamıyoruz. Koltuklara oturtulan
çocuklar, balonlar… Siz o çocuklarla devrimi yapamaz, devrimi koruyamazsınız” diyen Perinçek, “Hata demiyorum, biraz daha ağırlaştırıyorum,
çok ciddi bir hata diyorum. Bakın Atatürk peygamber değil, bunlar çok büyük
yanlışlar. Bu itirazlar Atatürkçü değil. Türkiye bugün bir devrimin eşiğine
gelmiş; üretim devrimi yapıyor. Bu devrimleri siz çocuklara balon dağıtarak o
devrimin meşalesini yakamazsınız. Ben o balonları
patlatıyorum. Ç
ocuk Bayramı diye devrim unutturuluyor”.

 

            Benim
bu ifadelere tepki olarak yorumum şu olmuştu: Daha küçücük bir çocukken
zihinlerimizde kendi bayramımız vesilesiyle bizleri Milli Kurtuluş Savaşımızla
Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhuriyetle doğrudan buluşturan dâhiyane bir
karardı. Yukarıda “İttihatçıları böylesine yüceltebilmek için Atatürk’ü biraz
aşağı çekmek gerekmiyor mu” demiştim. Şimdi de Taliban’ı Atatürk’le
özdeşleştiriyor Doğu Perinçek. Aslında zihnimizde yaşayan Atatürk’ü sinsi sinsi
ama çok aptalca mezara gömmeye çalışıyor. Peki Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü
zihinlerimizde mezara gömme çabası en çok kimin işine gelir? Emperyalist
güçlerin topunun.

            “Doğu
Perinçek, sen Almanya’ya niye böylesine şuursuzca sevdalısın” diye sormuştum az
önce. Son bir soru daha: Sen kimsin Doğu Perinçek?

 

Almanya, Rusya ile işbirliği
yaparak ABD ile hegemonik bir mücadele vermektedir. D.P. de bu mücadelede bu blok
içinde açıkça boy göstermemizi milli bir duruş olarak savunmaktadır. Bu milli
bir duruş olarak savunulamaz; sadece Türkiye için uzun vadeli yararı oldukça
savunulmaya muhtaç bir dış politikası önermesi, bir tez olarak ileri
sürülebilir. Hele bu uğurda, sınırlar ötesinde sürüklendiğimiz savaşı vatan
savunması olarak kakalamak, buna karşı çıkanları vatan hainliği ile suçlamak ta
nedir Allah aşkına!

 

            D.P.’nin
kerameti kendinden menkul bir megaloman olduğunu düşünüyorum. Tabii ki bu tip
kişilerin ancak müritleri olabilir, başka türlüsü olamaz. Neyse ordumuz da
terhis ediliyor zaten. Hayırlara vesile, D.P.’ye de kapak olsun. Hem de
“Olaylara biraz ‘safiyane’ baktığınızı düşünüyorum” önermenizin yanıtı olsun. Türkiye’mizin
bu acı sürüklenişine karşı bir umut mücadelesinde çok yanlış bir yerde duruyor olmayasınız.

  

Bugün Bir 30 Ağustos Daha!

Türkler açısından çok önemli bir gün olan 30 Ağustos’u yaşıyoruz…

 

Aslında bu zaferler sadece Türkler için değil Türkler sayesinde
onurunu, gururunu, namusunu ve malını mülkünü korumuş diğer etnik unsurlar
içinde önemli zaferler!

 

Türk’ün çekildiği veya zayıf düştüğü coğrafyalara bakınca ne demek
istediğimiz daha iyi anlaşılır.

 

Ancak yaşadıklarımıza bakınca biz bu zaferlerin değerini bilemedik
diye düşünüyorum…

 

Kutlamalarımız bile duygusal ve yüzeysel!

 

İçinde bulunduğumuz şartlar biz Türkler için oldukça düşündürücü…
Ekonomimiz işgal edilmiş, topraklarımız satışa sunulmuş, demografik yapımız
değiştirilmek üzere, Türkler ne geçmişinden ne de bu gününden “bi haber”…

 

Biraz samimi olalım!

 

Atatürk ve silah arkadaşlarının kan dökerek ve can vererek kurdukları
bu ülke “sömürge
siyasetçileri”
nin sayesinde elimizden kayıp gitmek üzere…

 

Birbirimizin bayramını kutlamak kör ve sağırların birbirine tebrik
etmesine dönmüş durumda… Biz ne dersek diyelim ülkeye hakim olan düzen
(siyasi partiler değil) istediği gibi at koşturuyor!

 

Bu 30 Ağustos, düşünmemize ve düşündüklerimizi hayata geçirmemize
vesile olsun..

 

Türklerin başta 30 Ağustos olmak üzere tüm zaferleri kutlu olsun…

Ey İman Edenler! İman Ediniz! (16)

     “Âdemîlerin
(insanların) çoğu sûret-i âdemiye (insan suretine) mâlik (ve sahip)tir ve
(fakat) mânayı âdemîye (insanlık mânasına) mâlik değildirler. Ve hakîkatte eşek
ve öküz ve kurt ve kaplan ve yılan ve akrepdirler ve hiç şüphe etmeyesin (ki)
bu böyledir. Ve her bir şehirde sûreti ve mânası âdem (insan) olarak mâdûd
(sayılan) birkaç kimse vardır. Mütebâkîsinin (diğerlerinin)  hep sureti (şekli) vardır mâna (ve anlam)ları
yoktur. Nitekim Huda-yı Müteal (Yüce Yaratıcı) kelâm-ı mecîdinde (Şerefli
Kitabı olan Kur’an-ı Kerîminde) buyurur:

     “ ‘Onların
kalbleri vardır, onlarla kavramazlar. Gözleri vardır onlarla görmezler.
Kulakları vardır onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha
da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller (iyi düşünmeyenler) onlardır.’ (A’raf: 179)

     “İnsan-ı kâmil
(güzel huy, iyi ahlâk ve yüksek fazilet sahibi) odur ki şeriat (din) ve tarîkat
(dinsel yol) ve hakikatte (İslâm’ın asıl ve esasını bilmekte) tam ( ve
eksiksiz) olur…Diğer bir ibare söyleyeyim: Bil ki, insan-ı kâmil (mükemmel
insan) odur ki, onun için dört şey kemâlde (zirvede) olur: İyi akvâl
(sözlerde), iyi ef’âl (fiil ve hareketlerde), iyi ahlâk (güzel huylarda) ve
maarif (bilgide).

     “Âdemîler
(insanlar) bu âleme kendilerinin ihtiyarı (isteği) olmayarak geldiler. Gelip
giden yüz binlerce kimselerden ancak biri kendisini; hakîkati (mahiyet ve
gerçeği) ile bildi. Ve bu âlemi (dünyayı) bu âlem olduğu vecihle (varoluş
gayesini idrak ederek) anladı ve diğerleri nereden gelip nereye gittiklerini
bilmedi. Yani kendinin mebdeini (başlangıcını) ve meadını (sonunu ve âhiretini)
ilm-i yakîn (kesin ilim) ve ayn-ı yakîn (kesin görüş) ile anlamadı ve görmedi.
Ve bâkinin  (diğerlerinin) cümlesi
(tamamı) kör geldiler ve kör gittiler.

     “ ‘Kim bu dünyada
körse, âhirette de kördür. (Belki de daha) fazla şaşkın olur.’ (İsra: 72) Her
birisi hayvanlık mertebesinde gittiler. Ve mertebe-i insaniye (insanlık
mertebesine) erişmediler. Zira bu âlemde şehvet-i batn (iç istekler) ve
şehvet-i ferc (cinsel istekler) ve muhabbet-i ferzend (oğul sevgisi) ile meşgul
oldular. Ve ömrün evvelinden (başından) tâ âhirine (sonuna) kadar onların sa’y
ü kuşişleri (çalışma ve gayretleri) ve cenk (savaş) ve sulhları (barışları)
bunun için idi. Ve bu üç şeyden başka bir şey bilmediler ve görmediler.” (Azîzüddîn
Nesefî)

     İnsanlar elbette
hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, fakat yarın ölecekmiş gibi de âhirete
çalışmaları gerekir. Veciz ve özlü olarak ifade edersek: “Dünyayı kesben değil
(çalışmaktan geri kalarak değil), kalben (kalbinde yer vermemek suretiyle) terk
etmek lâzımdır.”

    X

     “Allah’ı sevmek ve
O’ndan korkmak en temel vazifemizdir. O’nun bize yapmamızı emrettiğini sevmek,
O’na itaat ederek sevdiğimizi göstermek ve O’nun rızasını, memnuniyetini
kaybetmekten ve O’nun tarafından unutulmaktan korkmaktır vazifemiz.

     “Allah
dostlarından Rabiatü’l- Adeviye buyuruyor:

     “ ‘Allah’ı
sevdiğinizi söylüyorsunuz ama O’na itaat etmiyorsunuz! Hayatım üzerine yemin
ederim ki bu çok garip bir şeydir. Eğer muhabbetinizde samimi olsaydınız O’na
itaat ederdiniz. Çünkü seven kişi sevdiğine itaat eder.’

     “Bir müminin bütün
ibadet, dua, amel ve davranışları Kur’an-ı Kerîm’in verdiği hidayet ve
terbiyeye dayanmalıdır. Yaptığımız tüm işlerde Sevgili’nin rızasını kazanma
endişesi içerisinde olmalıyız. Yaratıcımızı seviyorsak; bunu düşünce tarzımız,
hareketlerimiz ve hislerimizle göstermek zorundayız.

     “İslamın özü
şeriat (İslâm kanun ve hükümleri ve İslâm hukuku) dur. İbadetler; yüce ahlâk
kurallarıyla ve güzel ahlâk; ibadetlerle bütünleşmelidir. Aksi takdirde tek
başına ibadet; Allahu Teala’nın gözünde değersiz olur ve kabul edilmez. İbadet
kuralları ve ahlâk kuralları birbirini beslemelidir. Günlük yaşantımızda
davranışlarımızı düzeltmek ve güzelleştirmek için Hz. Ali bize şu muhteşem
nasihati verir:

     “ ‘Değerini bilen, haddini aşmayan, dilini
tutan, hayatını boş şeylerle telef etmeyen kişinin üzerine Allah’ın rahmeti
yağsın.’ “ (Rabia Christine Brodbeck)

Veli Tâhir Erdoğan Hocaefendi İle Adı Kadar Muhtevası İle De Dikkat Çeken Kitabı ‘114 Sûrede Kur’ân Çocuklara Ne Diyor’ İsimli Eseri Hakkında Konuştuk.

Oğuz
Çetinoğlu:
‘114 SÛREDE KUR’ÂN ÇOCUKLARA NE DİYOR?’ isimli kitabınız yayınlandı. Çok farklı ve
faydalı bir kitap. Hayırlı olsun. Sizi böyle bir çalışmaya iten sebepler ne
oldu?

 

Veli
Tahir Erdoğan:
Bizim ülkemizde, Kur’ân okumak
dendiğinde, genelde ilk akla gelen, Kur’ân-ı Kerîm’i anlamadan yüzünden
okumaktır. Ülkemizde var olan bütün Kur’ân kurslarında öncelik anlamadan
okumayı öğretmektir. Anlamadan okumak, anlamadan ezberlemek kulağa garip gelse
bile, bu anlayış bir gelenek hâline gelmiş, sanki normal olan buymuş gibi bir
algı oluşmuş.

Çevremizde geleneğin
bu algısını görmek hiç de zor değil; bu ülkede Kur’ân kursuna giden 100 çocuğa
sorsak, “Subhaneke’yi, Fatiha’yı ve
Elemtereden aşağısını (Fil sûresinden, Nas sûresine kadar) biliyor musunuz
?”
diye, -ben defalarca sorduğum için söylüyorum- çocukların % 95’inden fazlası ‘biliyoruz’
derler. Aynı çocuklara, ‘Anlamını biliyor
musunuz
?’ diye sorsak, üzülerek ifâde edeyim, % 95’ten daha fazlası
bilmiyor.

Ve işin dikkat çeken
tarafı, bu durum bu ülkenin normali, bu durum yadırganmıyor. Çok fazla dert de edilmiyor.
Dert edilmediği için de, yapılan çalışmalar, birbirinin tekrarı olarak devam
ediyor. 

Ayrıca ezberin açık
ara anlamın önüne geçmesi meselesi sâdece çocuklar da görülen bir problem
değil. Dün çocuk, bugün yetişkin olan büyükler de aynı sıkıntılı durum var ve
devam ediyor.

Çetinoğlu:
Mânâ yerine ezberde
ısrarın sebepleri ne olabilir?

Erdoğan:
Bu
sebepler açıkça söylenmez. Bu işin ehli olan bir kısım hoca/âlim arasında şöyle
bir kanaat vardır. ‘(Dini konularda uzmanlığı ve alt yapısı olmayan) ‘Avam Halk’ bu işi anlamaz. Halkı meal
okumaya teşvik edersek, bu teşvik birçok yanlış anlamalara sebebiyet verir. En
iyisi biz ‘böyle gelmiş böyle gider’
diyelim ve geleneğin çizgisini devam ettirelim.

Çetinoğlu:
Bu kanaate sâhip olanların,
bu ısrarlarının arkasındaki gerekçe nedir?

Erdoğan:
Ülkemizde,
2010 yılı öncesinde 250 kadar Türkçe meal vardı. Bu meallerin % 95’inden
fazlası birbirinin tekrarıydı. Meallerin çoğunda açıklama yoktu. Açıklama
olmadığı gibi çeviriler de motamot (birebir) 
yapılıyordu. Eldeki mealler böyle olduğu için, tefsir altyapısı
olmayanlar için meal okumak zorlaşıyor ve bazı âyetlerin yanlış anlaşılma
ihtimâli oluyordu. Meselâ burada birçok örneği bir temsilen bir örnek vereyim. Kur’ân’da
dört yerde ‘Onları nerede bulursanız
öldürün’
şeklinde âyetler geçer. Bu âyetler, târihî arka plânı ile birlikte
okunmazsa, birçok yanlış anlamalara sebebiyet verir. Bazı hoca ve âlimler bu ve
benzeri yanlış anlamalar olmasın diye, meal okumayı teşvik etmediklerini
düşünüyorum. 

Çetinoğlu:
Sizin, çocuklar için
yaptığınız Kur’ân çalışmasından önce, yetişkinler için yaptığınız ‘Kur’ân Bana Ne Diyor?’ isimli bir
eseriniz yayınlandı. O çalışmada siz nasıl bir yöntem tâkip etmiştiniz?

  

Erdoğan:
Hem
geleneğin çizgisini tâkip ettim. Hem de alışılagelmiş çizgisinden ayrıldım.

Âyetlerin Arapça
metinlerine Türkçe karşılık verirken, âyetin ruhuna uygun bir şekilde Türk
dilindeki en yakın mânâyı vermek gibi bir mecbûriyet var. Bu mecbûriyet
sebebiyle herkes gibi ben de geleneğin çizgisinden gittim. Fakat yöntem olarak
ayrıldım.

Ayrılma sebebimi de
mealimin girişinde mealde ‘Açıklama bir
zarurettir’
başlığı altında örneklerle anlattım. Radyo ve televizyon
benzetmesi yaptım ve sordum: Geçmişte bir zamanda ve bir mekânda, yüzlerce
farklı muhatapları olan olayı tâkip etmek için size iki seçenek sunsalardı
hangisini tercih edersiniz?

Birinci şık: Olayları
televizyondan görüntülü olarak seyretmek.

İkinci şık: Olayları
radyodan sesli olarak dinlemek.

Türkiye’deki
meallerin çoğu radyo yayını tercih ederken, biz mealimizde televizyonu seçerek
sesi ve görüntüyü birleştirdik. Âyetleri Arapça metne en yakın çeviriyle
verirken, âyetler üzerinde açıklama yaparak, âyetlerin indiği ortamı okuyucunun
hayalinde canlandıracağı, okuyucunun kendini o âyetlerin indiği ortamda
hissedeceği arka plân bilgilerini de verdik.

Çetinoğlu:
Peki, sonuç ne oldu,
yöntemin başarısını ölçebildiniz mi?

Erdoğan:
Mealimin
ilk baskısı 2014 yılında yayınlandı. Yöntem olarak çok yeni bir sistem tatbik
etmiştim. Biraz endişeliydim. Açık söyleyeyim, bugün gördüğü ilgiyi de göreceğini
hiç tahmin etmiyordum. Fakat hamd olsun Rabbim mealimizin 22. baskısını görmeyi
bana nasip etti. Bunun şükründen acizim.

Çetinoğlu:
Peki Efendim! Bu girişten
sonra konumuzu çocuk kitaplarına getireyim; piyasada çocuklar için hazırlanmış
kitaplar hakkında genel bir değerlendirme yapar mısınız?

Erdoğan:
Mevcut
kitaplara baktığımızda, gördüğümüz manzara şu: Bu kitaplar arasında, Kur’ân’ın
bütünü (114 sûresi) üzerinde yapılmış bir çalışma yok. Bu kitaplarda Kur’ân’ı
çocuklara tanıtmak dendiğinde, en çok öne çıkan konular, Kur’ân’daki Peygamber kıssaları
/ hikâyeler ve o kıssaların içinde geçen mucizeler.

Kur’ân’ı bu yöntemle
çocuklara tanıtmak istediğimizde karşımıza üç problem çıkıyor.

Birinci
problem:
Çocuklar Peygamberleri mûcizeleriyle tanıyor. Mûcizelerle
tanınan bir Peygamber bütün işlerini mûcize ile halleden bir Peygamber algısını
beraberinde getiriyor. Bu algının sonucu olarak işlerini mûcizeyle halleden bir
Peygamberin, mûcize gösteremeyen bizlere örnekliği zorlaşıyor.

İkinci
problem:
Bu kitapların neredeyse tamamı, çocukları bugünden
1400 yıl önce Peygamberimizin (as) yaşadığı çağa, MÖ 1300’lere Hz. Musa’nın
(as) yaşadığı çağa, MÖ 2000’lere Hz. İbrahim’in (as) yaşadığı çağa götürüyor.
Onların hayatını o günün dekorunda anlatıyor. Buraya kadar tamam. Fakat, o
kitaplarda çocukların o günden bu güne ne getireceği sorusunun cevabını
bulamıyoruz. O Peygamberlerin hayatları bugün ‘bize ne diyor?’ bunun cevabını göremiyoruz.

Üçüncü
problem:
Günümüz çocukları diziler, filmler üzerinden Badman,
Süperman, Spiderman gibi sanal kahramanlarla tanışıyor. Mûcizeler üzerinden
tanıdığı Peygamberleri bunlarla kıyasladığında, Peygamber mûcizeleri çocuk için
çok fazla bir şey ifâde etmeyebiliyor.

Çetinoğlu:
Bu genel değerlendirmeden
sonra
‘114 SÛREDE KUR’ÂN
ÇOCUKLARA NE DİYOR?
’ isimli
çalışmanıza gelirsek Efendim,  bu
eserinizde nasıl bir yöntem kullandınız?

Erdoğan:
Tercih
ettiğimiz yönteme sürâhi-bardak yöntemi diyoruz. Bu yöntem dünyânın her
yerinde, bütün eğitim sistemlerinde uygulanan bir yöntem. Çocuklarımıza
okullarda öğretilen Matematik, Fizik, Kimya, Biyoloji,  bütün ilimleri sürâhiye benzetirsek,
çocuklarımız o sürâhi karşısında bardak oluyor. Sürâhideki suyun tamamı bardağa
konmuyor. Bardağın alabileceği kadar konuyor.

Biz kitabımızda,
bütün eğitim sistemlerinde kullanılan yöntemi kullandık. Çocuklarımıza, Kur’ân’ın
tamamını vermedik, vereceklerimiz arasında bir öncelik sıralaması yaptık. Bu
sıralamaya göre, 114 sûreden 114 konu belirledik. Bu konularla maksadımız
çocuklarımıza bir Kur’ân kültürü ve alt yapısı vermekti. Sûrelerin içinden âyetleri
verirken, âyeti olduğu gibi vermek yerine, çocuğun anlayabileceği şekilde sâdeleştirerek
verdik.

Çetinoğlu:
Kitapta bir kurgu var.
Mesajları bu kurgu içinde veriyorsunuz. Biraz da bu kurgu hakkında bilgi
lütfeder misiniz?

Erdoğan:
Muhatap
çocuk olunca, soyut konuları ona anlatmak için kurgu bir zaruret oluyor. Benzer
kitaplarda, kurguların merkezinde, dini motifler ve dînî mekânlar var. Konular
ya bir câmide bir hocanın anlatımıyla, ya da Nasrettin Hoca veya yaşlı bir dede
anlatımıyla sunuluyor.

Biz bu kitapta Kur’ân’a
daha geniş bir pencereden baktık. Cihanşümul olan kitabı cihanşümul motifler
içinde sunduk. Kurgunun merkezine üniversiteyi ve çocukların okulunu koyduk. Kur’ân
birçok ilimlere işâret eden bir kitap olduğu için, üniversitenin öğretim
üyeleri ve çocukların sınıf öğretmenleri çocukların proje danışmanı oldu.

114 öğrenci bu
projeye gönüllü olarak katıldı. Her biri bir sûrenin sunumunu yaptı. Kurgu
gereği yapılan sunumlar, facebook, twitter, instagram, youtube gibi bütün
sosyal medya kanallarından canlı yayınlandı. Sunumları dinleyenler
yorumlarıyla, sorularıyla geri dönüş yaptılar.

Bu kurguda,
teknolojiyi öne çıkarmamızın sebebi, çocukları teknoloji kullanmaya teşvik
değildi, zaten oyun ve eğlence için kullandığı teknolojide çocuğu araştırmaya,
öğrenmeye, kendini geliştirmeye yönlendirmekti.

Çetinoğlu:
Yöntem güzel, kurgu
orijinal… Peki biraz da ulaşılmak istenen hedeflerden bahsedebilir misiniz?

Erdoğan:
Hedeflerimizi
7 maddede özetlemeye çalışayım.

1-Kur’ân’ı yüzünden okuyan
çocukları, anlayarak okumaya teşvik etmek. Yüzünden okuma, anlayarak okuma ile
birleştiğinde, daha güzel ve daha verimli bir okuma olacak.

2-‘Kur’ân yetişkinlere hitap eden
bir kitaptır. Çocukların O’nu anlaması zordur algısını’ değiştirmek.

3-Kur’ân sâdece dini
ilimlerden
bahseder, algısını değiştirmek. Kur’ân’da fen
bilimlerine
işâret eden ilimle alâkalı âyetleri ve ilmî
mûcizeleri
öne çıkarmak.

4-Kur’ân’ın, insanın kişiliğini,
karakterini geliştiren ve insana güzel ahlâk kazandıran bir kitap olduğu
gerçeğini göstermek. Bu yönüyle Kur’ân en güzel şahsî gelişim kitabıdır, Kur’ân’da
ismi geçen Peygamberler de bu konuda en güzel örneklerdir.

5-Sûrelerde, insanın Allah
katındaki ve insanların yanındaki değerini arttıran özelliklere işâret etmek.
Böylece, Kur’ân’ın değerler eğitimi veren ve bu eğitimle kişiyi değerli bir
insan hâline getiren bir kitap olduğunu göstermek.

6-Ezber üzerine kurulu bir din
anlayışının yerine, okuyarak anlama, düşünerek kavrama, benimseyerek yaşama
anlayışını geliştirmek.

7-Sunumların çocuklar tarafından
yapılması üzerinden; çocuklara özgüven kazandırmak. Kendini topluluk karşısında
rahatça ifâde eden, inandığı dini;
sevgi, bilgi ve ikna dillerini
kullanarak anlatma becerisine sâhip olan
gençler yetiştirmek. 

Çetinoğlu:
Önsözde bu çalışmadan bir
ekip yardımından bahsediyorsunuz. Bu konuyu biraz açar mısınız?

Erdoğan:
2014’den
beri yazıyorum. Yazı hayatım bana 2. Bir çevre kazandırdı. O çevre için ‘Türkiye ortalaması’ diyebilirim. Bu
çevrede farklı mesleklerden onlarca insan var. Yazdığım bütün kitapları baskıya
göndermeden önce bu arkadaşlarıma gönderiyorum. Onlardan geri dönüşler
alıyorum. Onları eleştiri noktasında açık çek veriyorum. Bunun benim yazı
hayatıma çok büyük faydaları oluyor. Fabrika örneğiyle söylersem, üreteceğim
bir ürünün ilk örneğini, piyasaya çıkmadan önce müşteriler üzerinden test
etmeye benziyor. Eksikleri, kusurları, hatâları daha baştan görme şansınız
oluyor.

Çocuk kitaplarında da
bu yöntemi tâkip ettim. Grup içinde öğretmen arkadaşlarımız, benim gönderdiğim
örnekleri sınıfta öğrencilere okudu ve okuttular. Onlardan aldığımız geri
dönüşler çalışmamızın daha güzel bir hâle gelmesinde yardımcı oldu.

Çetinoğlu:
Biraz da hedef kitleyi
konuşalım mı?. Bu kitabı hangi yaştaki çocuklara göre hazırladınız?

Erdoğan:
Bir
çocuk kitabının başarısını ölçmede kriterlerinden biri şu: Bir çocuk kitabını
çocuğun önüne koyduğunuzda, yardım almadan kendisi anlayabiliyorsa başarılıdır.

Biz bu kitapta şöyle
bir yola gitmedik. Adını çocuk kitabı koyalım, kitabı çocuğun önüne koyalım,
anladığını anlar, anlamadığını anne-babasına sorar. Bu yolu izlemedik. Şunu
yaptık: Az önce bahsettiğim gibi Kitaptaki 114 sûresinin içeriklerini öğretmenlerimiz
ve anne-babalar vasıtasıyla öğrenciler üzerinde test ettik. Bu testler
sonucunda bu kitabın 10 yaş üstü çocuklar tarafından anlaşılabilir olduğunu
gördük.  

Bu açıklamalardan
sonra sorunuzun kısa cevabına gelirsem. Bu kitabı 5-15 yaş arası bütün çocuklar
için hazırladık.

10 yaşın üzerindeki
çocuklar kendileri okuyup anlayabilir. 10 yaş altı çocuklarımızda anne-baba
rehberliğinde anlayabilir.

Ama şunu da
söylemeden geçemeyeceğim, bu kitabı kim gördüyse de şunu da söyledi, bu kitap
büyüklerin de ilgisini çeker.  

Çetinoğlu:
Buraya kadar kitap
hakkında genel konuştuk. Biraz da kitabın içeriği hakkında konuşabilir miyiz?.
Kitapta önsözden sonra bir de konu fihristi var. Orada farklı konular var.
Onlar hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Erdoğan:
Az
önce ifâde ettiğim gibi bu kitap için 114 sûreden 114 konu tespit ettik.
Bunları tespit ederken, konuları gruplara ayırdık.

Birinci
gruba; ‘Kur’ân’ı anlamaya giriş dersleri’
dedik
. Bu derslerin yetişkinlerdeki karşılığı tefsir
usulü. Biz tefsir usulünü çocukların seviyesine göre uyarladık. Bu bölüme Kur’ân’ı
anlama rehberi de diyebiliriz.

İkinci
gruba;  ‘İman şartları’ dedik.
İmanın şartlarının
kaynağı Kur’ân’dır. Bu grupta 6 iman esası işlediğimiz sûreleri öne çıkardık.

Üçüncü
gruba; ‘İslam’ın şartları’ dedik.

İmanın şartlarında olduğu gibi imanın şartlarında da kaynak Kur’ân’dır. Bu
grupta İslam’ın 5 şartına işâret eden âyetleri öne çıkardık.

Dördüncü
gruba; ‘değerler eğitimi’ dedik
.
Bu grupta insanı hem insanların yanında hem de Allah katında değerli bir insan
yapacak 30 kadar özelliğe dikkat çektik.

Beşinci
gruba; ‘örnek insanlar’ dedik
.
Bu grupta, isimlerini Peygamber isimlerinden alan sûrelerde, Peygamberleri ‘örnek insanlar’ olarak tanıtıyoruz.

Altıncı
gruba; ‘âyetler üzerinde tefekkür dersleri’ dedik
.  Bur grupta 30’a yakın konuyu çocuklarımıza
sunuyoruz. Bu derslerde, Kur’ân’ın istediği şekilde tefekkür nasıl yapılır,
bunu uygulamalı olarak gösteriyoruz.

Yedinci
gruba ‘Esmâ-i Hüsnâ dersleri’ dedik
.
Bu grupta bazı isimler üzerinden çocuklarımıza Allah’ın güzel isimleri hakkında
sıradışı bilgiler veriyoruz.    

Sekizinci
gruba ‘ilmî mûcizeler bölümü’ dedik
.
Burada Kur’ân’da işâret edilen ilmî mûcizelere dikkat çekiyoruz.

Çetinoğlu:
Çok kısa olarak gelecek
çalışmalarınızla ilgili planlarınız hakkında bilgi verebilir misiniz? Bir de kitaplar
için konu seçimin nasıl yapıyorsunuz?

 

Erdoğan:
Allah’a
hamd olsun şu ana ka

Şeddeli Yalan

0

Bir masa etrafında toplanmış
kalabalık bir grup arasından
birisi heyecanla anlatıyor.” Halamın oğlu söyledi. Suriyeliler. Devlet, kendilerine
maaş verdiği için çalışmıyor, hatta para bile biriktiriyorlarmış. Gençleri
Üniversitelere imtihansız girermiş. 
Hatta sıra filan da beklemiyorlarmış.  Dahası yalan haber olarak neler söylemiyorlar
ki,

            Suriyelilerin
elektrik ve su faturası ödemedikleri, esnaflık yapanlardan vergi alınmadığı,
arabaları için vergi vermedikleri, istedikleri yerde çalışabildikleri, memur
olarak işe alındıkları, öğretmenlik yaptıkları söylenmektedir. Bunu
söyleyenlerin. Memur ve öğretmen olmanın birinci şartının 657 sayıl Devlet
Memurları Kanunun 48. Maddesine istinaden TC. vatandaşı olma mecburiyeti
olduğundan haberlerinin dahi olmadığı anlaşılmaktadır.

 Toplantıda konuşmaları dinleyenlerden birisi;  “Anlatan bunları uydurmuş, yok böyle bir
şey,” diyerek Suriyelilerden bazılarına AB. Kaynaklı aylık 115 er TL.  ödeme yapıldığını, üniversiteye imtihansız
girmediklerini, hastanelerde herhangi bir önceliği olmağını” söyleyince biraz
da bozularak konuyu değiştirme mecburiyetinde kalmışlar..

 Buradan şu anlaşılıyor ki, bu güne kadar
yapılan bütün açıklamalara rağmen, halen bazılarının kafasın da soru işareti
bulunmaktadır Esasen bu tip insanlar biraz da yalan haberlere inanma temayülüne
bulunan kimselerdir.

Yeri gelmişken, burada bir hatıramı
anlatmak istiyorum. İstanbul Sular İdaresi İSKİ de (1996  –  2004  ) 
yılları arasında Yönetim Kurulu Üyesi olarak çalıştığım yıllarda,
Hürriyet Gazetesinin bir köşe yazarı vardı. İsmini yanlış hatırlamıyorsam Ünal ARIKLI olacak.  (Sonradan vefat etti. Allah tahsisatın
affetsin). Bu köşe yazarı devamlı olarak İSKİ’nin aleyhine yazılar yazıyor.
Fakat yazdıklarının neredeyse tamamına yakını  yanlış. Bunun üzerine o tarihlerde  İSKİ Genel Müdürü olan Prof. Dr. Veysel EROĞLU, Yönetim Kurulu Üyesi olan Zeki Sayın’a, Zeki Bey, bu adamı
çağırıp, kendisi ile bir görüşün,  yazdıklarının
doğru olmadığını izah edin dedi. Zeki Bey, Ünal Arıklı’yı çağırıp konuştu.,
İSKİ ile alakalı olarak yazdıklarının doğru olmadığını, tamamen uydurma  ve yalan haberler olduğunu  söyledi. Belgelerini de gösterdi. Hatta birer
suretlerini de verdi. Fakat o tarihlerde tarafsız gazeteci olarak geçinen Ünal
ARIKLI’nın verdiği cevap çok enteresandır. Ünal Arıklı diyor ki, Zeki Bey,
Söylediklerinize ve verdiğiniz belgelerin doğruluğuna inanıyorum. Fakat benim
okuyucularım, Sizin belgelerinize değil benim yazdıklarıma inanmak istiyor.

Üzülerek ifade eydim ki, Bu gün de
ayni zihniyet devam etmektedir. Yalanı meslek haline getirenler, bile bile
yalan söylemektedirler. Hatta öyle ki, haberin kaynağı, verdiği haberin yanlış
olduğunu söyleyip, özür dilemesine rağmen, yalan haberin  üzerine balıklama atlayanlardan hiçbir ses
seda çıkmamaktadır. Bu kadar da pişkinlik biraz fazla olmaktadır.

Tarafsız gazeteci olarak geçinen Sedef Kabaş isimli birisi diyor ki, “
Kitleleri etkilemek istiyorsanız ortaya kocaman bir yalan atın. Ama çok büyük
bir yalan olsun. İkinci krter çok basit bir yalan olsun.
Sonrasında da bu basit ve çok büyük
yalanı devamlı olarak tekrar edin ve arkasından kitlelerin o yalanları
gerçekmiş gibi nasıl kabullendiğini oturup seyredin. Mübarek  sanki, yalanın
doktorasını yapmış.

 Son günler de güya İngiltere savunma Bakanı
Wallece bir gazeteye yazdığı makalede “
Türkiye ve Pakistan gibi ülkelerde mülteci merkezleri planlıyoruz”
demiş.
Fakat makalede böyle bir ifade yok. Tepkiler üzerine BBC Türkçe, makalenin
çarpıtıldığını kabul edip, özür dilerken ,İngiliz yetkililer de haberi yalandı.

 Dış İşleri Bakanlığı ile İletişim Başkanlığı
da suretle bu haberi yalanladı. Kemal Kılıçdaroğlu ise, buna rağmen, “ İngiltere
Savunma Bakanı Wallece kendilerine hizmet etmiş Afganlara Türkiye de “ Mülteci
merkezleri kuracaklarını ilan etti ve Afganları ülkemize davet etti.
Kendilerine mülteci seçecekler. Kalanlarda Ülkemizde bırakılacak.”

İngiliz Bakan bu haberi resmen yalanlamış,
BBC Türkçe de özür dileyip, bu haber bize hiç yakışmadı demiş. Buna rağmen
Kılıçdaroğlu ise bunların hiç birisini görmezlikten gelmektedir. Hatta
Muhtarlar ile yaptığı konuşmada “ İngiltere, Türkiye de kamplar kuracağız,
sonra onların arasından seçim yaparak bazılarını kendi ülkemize götürebiliriz”
diyor. Tabi ki bu haber külliyen yalan. Resmi kurumların yapmış olduğu
açıklamalara da itibar edilmeyip ısrarla yalan söylenmeye devam edilmektedir.

Yüzleri kızarmadan yalan
söyleyebilenlerin tutmadığını gördükleri yalanlar yerine hemen yenisini
dolaşıma sokması, mücadeleyi zorlaştıran unsurlardan, Suriyeliler konusunda
yalanlara şimdide Afganlılar ile alakalı yalanlar eklenmeye başladı. Halbuki,
Afganistan dan çekilebileceğini söyleyen ABD’nin yaptığı açıklamalar temel
alınarak uydurulan yalanlar, başta ABD. olmak üzere Batı tarafından fonlananlar
tarafından yayılmaktadır.

Türkiye’yi yönetenlerin, düzensiz göç
hareketlerine karşı gereken tedbirleri aldıkları ve ülkemizi yolgeçen hanı
olarak kullanmaya çalışanların sınırlarda duvarlarla karşılaştıkları bilinen
bir gerçektir. Açıklanan rakamlarda bunun bir ispatıdır.

Suriyeliler, Afganlılar veyahut ta  başka konular ile alakalı olarak  adeta bir fabrika gibi yalan üretenlerin esas
gayelerinin ülkemizi zayıf göstermek olduğu hususunu hiçbir zaman
unutmamalıyız. 

Bugün Yunan karargâhını bastık

0

     Yüzüncü yılında Sakarya’yı tekrar okuyorum ve okudukça
kızıyorum. Bizim tarih müfredatımıza,
tarih eğitimimize kızıyorum. Tarih, birkaç insan, birkaç yer ismi saymak
olmamalı. Tarih zaferleri kutlayıp yenilgileri unutturmak da olmamalı.

 

Ne olmalı tarih? O günlerin
düşüncesini düşündürmeli, o insanların ümitlerini, endişelerini tıpkı o insanlarmışız gibi
bize yaşatmalı. O insanların kavramlarıyla düşünmemizi sağlamalı. Bizi, âdeta
onların arasında, onların içinde yaşatmalı.

 

 

 

Siz bu yazıyı 27 Ağustos günü okuyorsunuz. Yunan, birkaç gün önce, Ağustos’un 23 ve 24’ünde Sakarya’yı
geçti, Mangal Dağı’nı işgal
etti. Bizim asıl kuvvetlerimiz Göksu boyunca, Beylik Köprü ile Haymana arasında mevzilenmişti. Dün ve evvelsi gün, Beylik Köprü’de düşmana ağır zayiat verdirdik. Mangal Dağı’na taarruz ettik ama
alamadık. Dün, Kara
İlyas ve Kartal Tepe düştü; düşman Eskişehir- Ankara demiryolunu ele geçirdi.
Mustafa Kemal, hükûmetin
derhâl Keskin’e
taşınması emrini verdi. Fakat ertesi gün,
yani yüz yıl önce bu sabah, Yunan’ın artık zorlukla
ilerlediğini görünce, emri
iptal etti. Bu ikinci taşının-taşınmayın emir değişikliğiydi. Yine de hükümet arşivleri tahliye edilmiş ve Eylül’ün ikinci haftasında Kayseri’ye varmıştı. Taşınmanın söylentisi bile moral çökmesine
sebep olurdu. Açıktan telaffuz edilmedi.

 

Yıpratıp durdurabilecek miyiz?

Stratejimiz, ikmalini İzmir ve İzmit’ten alan düşmanın,
mesafe ve lojistik hatları uzadıkça gücünün tükeneceği
üzerine kuruluydu. Rus-Japon
Harbi’nde Rusların başına gelen
gibi… Veya daha iki yıl önce,
Moskova’ya yürüyen
Denikin’in ikmal hatları uzadıkça tükenmesi gibi. Birkaç yıl önce
taarruz halindeki Alman ordusunun müttefik
direnci karşısında bitişi gibi. Fakat Mustafa Kemal ve komutanlar yıpratma
stratejilerinin başarıya ulaşıp ulaşmayacağından son ana kadar emin değillerdi.
Kim emin olabilir ki? “Stratejimiz
yıpratmadır, Yunan’ı içlere çekeceğiz.“ diye bir açıklama
yapamazlardı. Onun yerine başkomutan şu emri verdi: “Hattı müdafaa
yoktur; sathı müdafaa
vardır. Bu satıh da bütün vatandır. Vatanın her karış
toprağı vatandaşın kanı ile ıslanmadıkça terkedilemez.” İşte okullarda, yayınlarda, papağan gibi tekrarlanan
emir budur ama ne sebebi anlatılır ne sonucu. “Hat-tı müdafaa,
sath-ı müdafaa” yazan cahiller de cabası.

 

Atatürk, Nutuk’ta gerekçeyi açıklıyor: “Savunma hattına çok ümit bağlamak ve onun
kırılmasıyla, ordunun büyüklüğü ölçüsünde çok gerilere çekilmek gerektiği
nazariyesini çürütmek için memleket müdafaasını başka türlü ifade etmeyi ve bu ifademde direnerek şiddet
göstermeyi faideli ve müessir
buldum.”

 

 

 

Birlikte çalıştığım, en iyi üniversitelerimizden birinin mezunu ve tecrübeli bir tarih öğretmeniyle
bu konuyu konuşmuştum. Sohbetin sonunda bana şöyle söyledi: “Yıllardır okulda Sakarya’yı anlatırım. İlk defa ‘Hattı müdafaa
yoktur, sathı müdafaa
vardır.’ emrinin manasını anlıyorum!”

 

Dili olanlar ve kalbi olanlar

Bu, öğretmenin bilgisizliğini veya benim bilgimi gösteren bir
hâl değil. O kesinlikle benden çok tarih biliyordu. Ama biz tarihi de diğer
konuları da çoktan seçmeli sınav çözecekmişiz gibi öğretiyor ve öğreniyoruz.
Bir de hamaset yapalım diye. Bu öğretimin içinde ne mağlubiyetin hüznü, ne mücadelenin
gerilimi ve endişesi, ne de zaferin göğüs
dolduran neşesi vardır.

 

Lise tarih öğreniminden bahsetmiyorum. Daha doğrusu sadece
ilk on iki yıllık tarih öğreniminden bahsetmiyorum. Hem onlardan hem de üniversitedeki tarih öğreniminden
bahsediyorum.

 

Yahya Kemal, tam da o yıl, Sakarya- Ankara arasında döğüştüğümüz 1921’de, tam yüz
yıl önce, şöyle yazıyor: “Kalbi
olanların dili yok; dili olanların kalbi yok. Yoksa bugün Türk
şiiri ve nesri taş yürekleri
eriten bir şey olurdu; bu devir bir taraftan ağrılarıyle, sızılarıyle,
acılarıyle, ölümleriyle,
mâtemleriyle, hasretleriyle, bir taraftan da atılışlariyle, isyanlariyle, ümidleriyle, emelleriyle, hârikalarıyle
o kadar feyyaz bir devirdir.”

 

 

 

Şiir ve nesir yerine tarih yazımı koyun. Bir şey değişmez.
Kalpsiz, ruhsuz ve o kadar da mantıksız bir tarih anlatıyoruz. Hoş, bütün toplum bilimlerinde, bütün
tabiat bilimlerinde de o hâldeyiz. Evet, yanlış yazmadım. Tabiat bilimleri de
kalp ve ruh ister. Alanınız ne olursa olsun, konunun içinde mantığınızla
birlikte yüreğiniz de
yoksa birinci sınıf iş çıkaramazsınız.

 

Konudan saptım. Bundan tam 100 yıl önce o insanların, o
kahramanların konudan sapma lüksü yoktu. Ya başaracak yahut öleceklerdi.
Ama hepsi değil. Yunan ilerlemesi bazılarının morallerini bozmuştu.

 

Asker kaçağı sayısı artmıştı. Polatlı- Ankara yolundan her geçtiğimde,
yol boyunca asker kaçaklarının asıldığı darağaçları gözümün
önünde canlanır. Ali İhsan
(Sabis) Paşa, darağacı kurmaya vakit harcamazmış. Tabancayla oracıkta infaz
edermiş.

 

Sonra stratejinin öngörüsü gerçekleşmeye başladı. Tam
100 yıl önce bugün, 27
Ağustos 1921 günü, Yunan ağır zayiat vererek Güzelkale’yi ele geçirirken Türk süvarisi
Yunan karargâhını bastı. General Papulas zorlukla kaçıp canını kurtardı.

 

Sakarya’ya
devam edeceğim.(https://millidusunce.com/bugun-yunan-karargahini-bastik/)

30 Ağustos, Devletimizin Kuruluş Temelinin Atıldığı Gündür.

0

Konudan Konuya (15)

     “Şeyhi olmayanın
şeyhi şeytandır!” sözünü hepimiz biliriz. Bu zamanda şeyh bulmak ve ona intisap
etmek / bağlanmak çok zordur. Her zaman huzurunda bulunmaya, onu dinlemeye
vakit ve imkân bulamayız. İşimizi gücümüzü bırakıp, sık sık yanına gidemeyiz.
Onunla hemhâl olamayız.

     Bu durumda
şeytanla baş başa kalmış mı oluruz? Hayır hayır hiç endişeye mahal yok.

     Mevlâna, Yûnus
Emre, İmam-ı Gazalî ve İsmail Hakkı Bursevî gibi birçok zatların, paha
biçilmez, çok değerli eserleri var. Hepsi de ya Türkçe yazılmış veya tercüme
edilmiş olarak Türkçemizde mevcut.

     Eseri olan zatlar
ölmüş sayılmaz. Eserleriyle yaşıyorlar. Bu büyük zatlardan -mizacına göre-
herhangi birinin eserini okuyan, anlayan; anladığıyla âmil olan / amel eden /
uygulayan bir kimsenin şeyhi var demektir. Çünkü böyle kimselerin eserleri şeyh
hükmündedir.

     Meselâ Hz.
Mevlânâ’nın Mesnevîsini okuyan; hele şerh ve açıklamalarını mütalâa edenin;
kâmil ve mükemmel bir şeyhi var demektir. Bu büyük eseri yanında
bulundurabilir, istediği an okuyabilir, her yere onu götürebilir, onunla oturup
kalkabilir, anlamadığı takdirde -şeyhine tekrar tekrar soru sorar gibi- yeniden
ele alabilir.

     Evet böyle bir
eseri okuyan; her an şeyhiyle beraber sayılır. Her an ona soru sorabilir, her
an onu yanında tutabilir, istediği yere onunla birlikte gidebilir.

     Halbuki bir zat
şeyhi, önderi olsa; ikide bir yanına çıkamaz! Çünkü ar eder. Fazla yanında
kalamaz! Çünkü rahatsız etmekten korkar. İstediği zaman huzuruna varamaz. Çünkü
vakit bulamaz.    

     Oysa Mesnevî veya
onun gibi bir eseri yanında bulunduran kimse; her an şeyhi / üstadı veya manevî
rehberi ve önderiyle baş başa demektir. Onunla her an halvet / beraberlik
halinde sayılır.

     Şüphesiz asıl
şeyhimiz, önder ve rehberimiz aziz Kur’andır.

     Sonra mânevî ve
kelamî olan Kur’an’ın; ondan tecellî eden / yansıyan kevnî, müşahhas ve somut,
maddî bir zuhuru, yaşayan Kur’an hükmünde olan Hz. Muhammed’in hadisleri /
sözleridir.

     Asıl şeyh / önder
/ rehber ve kılavuz bunlardır.

     Kur’anın çok güzel
te’lif / yeni yazılmış ve klasik sayısız, tercümeleri / mealleri ve muhteşem
eski yeni tefsirleri Türkçemizde lâyık oldukları şekilde kitapçı raflarında
yerini almıştır.

     Keza Hz.
Muhammed’in bütün hadisleri / sözleri ciltler halinde, yine kitapçı
vitrinlerini süslemektedir. Açıklanmış halleriyle okuyucularıyla buluşmak için
can atmaktadır.

     Bilhassa bu iki
büyük ve eşsiz rehbere / maddî-mânevî yol göstericiye başvuranların, onları baş
ucu eserleri yapanların; şeyhleri / mürşitleri / irşat edicileri / yol
göstericileri var demektir.

     İşte başta bu iki;
Kur’an ve Hadis şeyhlerinden uzak kalanların şeyhi şeytandır.

     Sonra, mizacına
göre büyük zatlardan birinin eserine yapışan ve tutunanın şeyhi var
demektir. 

     Zaten bu gibi
zatların eserleri; aslında bu iki kaynağın, zımnen / dolaylı olarak izah ve
açıklamalarıdır.  

     İşte ancak
bunların hiçbirine ihtiyaç duymayan kimsenin şeyhi şeytandır.

X

    Dükkân açan biri,
lüzumlu her şeyle dükkânı doldursa da, sadece terazisi yoksa, satış yapamaz.

X

    Terzi, dünyanın
neresinde olursa olsun terzidir. Fakat iğneyi yanında bulundurmazsa, terzilik
yapamaz.

X

     Akide / inanç
çerçeve ve ölçeğini edinmeyen ve bilmeyen kişi; yaptıklarının hangisi doğru
veya yanlış olduğunu bilemez! İfrat ve tefritten / ileri geri aşırılıklardan
kurtulamaz. Müspet ve menfiyi ayıramaz. Dört yol ortasında şaşkın ve kararsız
bir hâl alır. Pusulasız yola çıkana benzer.

X

     “İslâm dini
yalnızca bir inanç sistemi değildir. Bir yaşam biçimidir. Müminler köklerine,
sonsuz saadet ve huzur yeri olan asıl vatanlarına geri dönmek için halden hale
geçerler. Varış menzili, hakikat-i Muhammedî’nin cem olduğu yerdir.” (Rabia
Christine Brodbeck)

Yanıltıldı mı Yanıltıyor mu?

0

R.T. Erdoğan’ın
açıklamalarında verdiği bilgiler bazen somut gerçeğe açıkça aykırı oluyor. Bu
tür haberler -nedense- medyada “Erdoğan yine yanıltıldı” veya “Erdoğan’a
doğru bilgi
verilmemiş
”, “danışmanları Erdoğan’ı yanıltıyor” gibi
yorumlarla veriliyor.

Acaba bu söylem ne
kadar doğru? Kim kimi yanıltıyor?

Mesela CB Erdoğan “Merkez
Bankası rezervlerimiz şu an 109 milyar dolar seviyesindedir”
dedi. Ancak,
“Erdoğan’ın bahsettiği rakamlar brüt rezervler. Yani içinde borçlar da
var. Oysa bir devlet için önemli olan elindeki net rezervlerdir. Zira
olağanüstü dönemlerde sadece elinizdeki net para ile iş yapabilirsiniz.”

Peki, Merkez
Bankası rezervlerinden borçları çıktıktan sonraki net rezervi ne kadar?

Yeniçağ Gazetesi yazarı
Evren Devrim Zelyut’tan alalım: “Bunun için Toplam Döviz borçlarını ve Merkez
Bankamızın yaptığı swaplar yani diğer merkez bankalarından aldığı borçları da
çıkarmak gerekiyor. Swaplar için TCMB’nin açıkladığı en güncel rakam Haziran
ayına ait.

Haziran swapları
dâhil edildiğinde Merkez Bankası Net Rezervi eksi 51 Milyar Dolardır.

Bu rakamın üstüne
bir de Çin ve Güney Kore swaplarını (borçları) da eklemek gerek. Bu durumda eksi
olan rakam daha olumsuz çıkacaktır.”

Şimdi, dünyanın en
tecrübeli devlet başkanlarından biri olan Erdoğan’ın yanıltıldığını düşünmek
mantıklı değildir.

“Erdoğan aslında
doğru rakamları biliyor,
fakat iktidarını korumak saikiyle, halkı yanıltmak
için verileri bu şekilde açıklıyor”
dense daha doğru olmaz mı?

*********************************

Bakan Ve
Danışmanlar Yanıltmış Olamaz

Cumhuriyet
tarihimizin en büyük orman yangınlarına “envanterimizde söndürme uçağı yok”
iken yakalandığımızda da benzer bir durum yaşadık.

Önce yıllardan
beri orman yangınlarını söndürmekle görevli olan “Türk Hava Kurumu’nun uçaklarının
uçamayacak durumda olduğu”
söylendi. Daha sonra “bu uçakların 4 milyon
dolar harcanmış olsa idi etkin bir şekilde görev yapabileceği” açığa çıktı.

Erdoğan yangınların
başında “5-6 uçakla yangınlara müdahale ediyoruz” demiş, “Uçak
konusundaki sıkıntıların ana sebebi THK’nın filosunu yenileyememiş olmasıdır”
açıklamasını
yapmıştı.

Bakan da biliyordu
Erdoğan da. “2019 yılına kadar Orman Genel Müdürlüğü’nün çalıştığı Türk Hava
Kurumu’nun (THK) devreden çıkarılmasıyla yangınların tahrip gücü artmıştı.”

“Altısı uçabilir
dokuz uçağı olan THK’nın en son görev yaptığı 2018 yılında 5,3 bin hektar orman
yanarken 2019’da 11,3 bin hektar, 2020’de ise 20,9 bin hektar ormanlık alanın
zarar gördüğü” biliniyordu. Buna rağmen THK uçakları hazır edilmemişti.

Bir haftada çıkan
100’den fazla yangın karşısında, kiralanan 3 Rus uçağı yetersiz kalınca böyle
açıklamalar yaptılar. Kiralanan 3 uçağa 203 milyon lira ödeyen devlet,
THK uçaklarını uçurmak için, 4 milyon dolar bulamamıştı.

Muhalif medya dahi
Erdoğan’ın beyanlarını ve bu bilgileri “Cumhurbaşkanını yanılttılar”
diyerek verdi.

Acaba CB’nı Orman
Bakanı veya danışmanlar mı yanılttı?”

Bence
Cumhurbaşkanı “gerçeğin tamamını hem de bütün çıplaklığı ile biliyordu.” Ama AKP
Genel Başkanı sıfatı ağır basıyor
ve toplum algısını etkilemek için halkımıza
yanlış bilgi veriyor.

*********************************

2023 Ekonomik
Hedefleri

CB Erdoğan konuşmalarında
sıkça “2023 hedeflerine ulaşmak için son bir eşik kaldı” gibi
açıklamalar yapmayı sever.

2023 ekonomik hedefleri 2013’te 10.
Kalkınma Planında
şöyle belirlendi: GYSH 2 Trilyon dolar, Kişi Başına
Düşen Milli Gelir 25.000 dolar, İşsizlik %5 ve Enflasyon tek haneli rakamlar
.

Bu hedeflere
ulaşmanın imkânsız olduğu görüldü ve 11. Kalkınma Planında (2019) büyük
ölçüde yenilendi.  GYSH 1,1 Trilyon
dolar, Kişi Başına Düşen Milli Gelir 12.244 dolar, İşsizlik %9,9 ve Enflasyon
%5
olarak belirlendi.

2020 yılında Milli Gelir 720
Milyar dolar
, Kişi Başına gelir 8.538 dolar olarak gerçekleşti. (Bu
gelir 2013’te 12.614 dolar idi.)

5-7 milyon olduğu
söylenen sığınmacı da nüfusa eklendiğinde 2020 yılı için Kişi Başına
Milli Gelir 7.500 dolar
civarında çıkacaktır.

Türkiye’yi 12 sene
önceki milli gelir ve kişi başına milli gelir seviyesine gerileten iktidarın
başı
hala “2023
hedeflerinden”
bahsedebiliyor.

Erdoğan geçen hafta “Türkiye’nin
milli gelirini 969 milyar dolara kadar yükseltmeyi başardıklarını”
ifade etti. (Son 7 ayda Milli Gelirimizin %35 arttığına inanalım mı?)

“İlk çeyreğe ait
büyüme rakamları, ülkemizin başarısının 2021 yılında da sürdüğünü göstermektedir”
diye övündü.

Başarısından gurur
duyulan ülkemiz bu arada dünyada GSYH sıralamasında 2 sıra geriledi. İlk 20’den
düşme riski söz konusu.

****

Erdoğan, Nisan
2021’de yaptığı açıklamada, “işsizlikte iyi bir noktaya geldik
diyebilirim. Bu ekonomik sıkıntıların yaşandığı bir dönemde, (yüzde) 13
civarında bir konumdayız işsizlikte” demişti.

Oysaki “AKP’nin
iktidar olduğu 2003 yılında istihdam sayısı 21 milyon, nüfusumuz ise
66,4 milyon
idi. 2021 yılı Haziran ayında istihdam 28,6 milyon,
nüfusumuz ise 83,6 milyon
olmuş.”

“19 yılda AKP
artan 17,2 milyon nüfusun 7,6 milyonuna istihdam yaratmış, ama 9,6 milyonumuz
işsiz kalmış.”

Sonuçta “AKP 19 yılda 9,6
milyon işsiz yarattı
.” Bir de buna ne kadarının işsiz olduğunu bilmediğimiz 7
milyona yakın sığınmacı
eklemeyi başardılar.

****

R.T. Erdoğan Cumhurbaşkanı
sıfatıyla devletin bütün kurumlarına tam hâkimdir. O’nu yanıltmak için yanlış
bilgi vermeye kimse cesaret edemez. Mevcut sistemde bürokratlar halktan
değil Başkandan korkarlar.
Erdoğan kesinlikle rakamların doğrusunu
biliyordur.

Ancak AKP Genel
Başkanı
sıfatı ağır basıyor, iktidarını korumak için, ekonomik
verileri de halkımızı yanıltıcı bir şekilde söylemeyi tercih ediyor.

 

NOT:    1- Önceki yazımda Gelecek Partisi Genel
Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ’ın partisinin adını yanlış yazmışım.
Düzeltiyorum.

            2- İki hafta yazılarıma ara
vereceğim. İzninizle.

Başaramayacaklar, Yeter Ki Uyanık Olalım

0

Yüzyılı aşkın bir süredir dünyaya yeni düzen vermeye çalışan
ABD ve Türkler karşısında yüzyıllardır Haçlı ruhuyla birleşen Avrupa, yüz
yıldır Türkiye üzerindeki planlarını bir türlü hayata geçiremediler. Ama bu
planlarını hayata geçirme ısrarından vazgeçmediler.

            Bu
planlardan ilki, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Woodrow Wilson’ın 8 Ocak
1918 günü ABD Kongresi’nde açıkladığı, ABD’nin I. Dünya Savaşı’ndan sonra
kurulmasını istediği dünya düzenine ilişkin görüşlerini ifade ettiği 14
maddeden oluşan Wilson Prensipleridir. Bu prensiplerin 12. maddesinde;  o günkü Osmanlı İmparatorluğu’na şöyle bir
son planlanıyordu: “Türk kesimlerine güvenli bir egemenlik tanınmalı, Türk
yönetimindeki öbür milletlere de her türlü kuşkudan uzak hayat güvenliğiyle
özerk gelişmeleri için tam bir özgürlük sağlanmalıdır.”

            İkinci plan,
Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf devletleri (İngiltere, Fransa, İtalya)
arasında I. Dünya Savaşı sonunda 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros
Mütarekesi ile ortaya kondu. Savaşı sona erdiren bu antlaşma fiilen sona
ermişti.  Antlaşmanın özellikle 7.
Maddesine göre, İtilaf devletleri kendi güvenliklerini tehlikede gördükleri
herhangi bir noktayı işgal edebilecekti. Yine antlaşmanın 24. maddesine göre,
Anadolu’nun doğusundaki altı ilde Vilayet-i Sitte (altı il)’de (Van-
Bitlis-Elazığ-Erzurum-Sivas-Diyarbakır) bir karışıklık çıkarsa, buralar işgal güçlerince
mazeret göstermeksizin işgal edilebilecekti. Antlaşmanın İngilizce metninde bu
iller için (altı Ermeni ili) ifadesi kullanılmıştı. Antlaşmanın 7. ve 24.
maddeleri ile İtilaf devletleri, daha savaş devam ederken tasarladıkları ve
aralarında paylaştıkları Osmanlı topraklarını, işgal edeceklerini açıkça belli
etmişlerdi.

            Mondros
Mütarekesi sonucunda; İstanbul İtilaf devletlerince, Irak, Doğu Suriye, Mardin,
Merzifon, Samsun, Afyon, Kütahya, Eskişehir ve İzmit İngilizler; Mersin, Adana,
Maraş, Antep, Antakya, Urfa ve Kilis Fransızlar; Aydın, Muğla, Antalya, Burdur,
Isparta, Bursa, Balıkesir ve Zonguldak İtalyanlar; İzmir, Manisa ve Tekirdağ
Yunanlılar; Kars Ermeniler ve Batum Gürcüler tarafından işgal edildi.   

            ABD ve
Batı’nın Türk milleti için hazırladığı üçüncü plan, 10 Ağustos 1920’de İtilâf
Devletleri ile Osmanlı İmparatorluğu hükûmeti arasında imzalanan, Osmanlı
İmparatorluğu’nun paylaşılması anlamına gelen Sevr Antlaşması ile ortaya kondu.
Bu antlaşmanın tek olumlu maddesi,” İstanbul Osmanlı Devleti’nin başkenti
olarak kalacak” maddesidir. Bunun dışında bütün maddeler Osmanlı coğrafyasının
bölüşülmesine yönelikti. Kürt Bölgesi, İngiliz, Fransız ve İtalyan
temsilcilerinden oluşan bir komisyon Fırat’ın doğusundaki Kürt vilayetlerinde
bir yerel yönetim düzeni kuracak; bir yıl sonra Kürtler dilerse Milletler
Cemiyeti’ne bağımsızlık için başvurabileceklerdi. Osmanlı, Ermenistan
Cumhuriyeti’ni tanıyacak; Türk-Ermeni sınırını hakem sıfatıyla ABD Başkanı
belirleyecekti. ABD Başkanı Wilson 22 Kasım 1920’de verdiği kararla Trabzon,
Erzurum, Van ve Bitlis illerini Ermenistan’a veriyordu.  İzmir ilinde Osmanlı İmparatorluğu egemenlik
haklarının kullanımını beş yıl süre ile Yunanistan’a bırakacak; bu sürenin
sonunda bölgenin Osmanlı veya Yunanistan’a katılması için plebisit yapılacaktı.
35 bin jandarma dışında ordu ve donanma tasfiye edilecekti.

            Emperyalist
güçlerin 100 Yıl önce Osmanlı devletinin bağımsızlığına son vermek üzere
hazırladıkları ve dolasıyla Türk milletini devletsiz bırakmaya yönelik bu planların
hepsi, 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal ve arkadaşlarının ortaya koydukları irade
ile bozuldu. 22 Haziran 1919 sabahı yayınlanan Amasya Tamimi’nin özeti olan şu
karar, Türk milletinin vatanın bütünlüğüne ve milletin istiklâline sahip
çıkacağı bütün dünyaya ilan edildi: “Milletin istiklalini yine milletin azim ve
kararı kurtaracaktır.” Bu kararın hayata geçirilmesi için yapılan Erzurum ve
Sivas Kongreleri ve 28 Ocak 1920’de son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ında kabul
edilen Türk vatanının sınırlarını belirleyen ve bir siyasi manifesto olan
“Misak-ı Milli”nin ilan edilmesi Milli Mücadele’nin çerçevesi
çizildi. Bu mücadelenin yürütülmesi için 23 Nisan 1920’de millet
temsilcilerinin karar organı olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Ankara’da
toplanması ile Türk’ün ateşle imtihanı başladı.

            Türkiye
Büyük Millet Meclisi’nin iradesi ile Atatürk’ün önderliğinde başlatılan Türk
Kurtuluş Savaşı, I. ve II. İnönü Savaşları ve Sakarya Savaşları’nın zaferle
sonuçlanmasından sonra düşmana son darbe, 26 Ağustos 1922’da başlatılan ve 30
Ağustos 1922’de zaferle sonuçlanan Büyük Taarruz ve 9 Eylül 1922’de İzmir’de
düşmanın denize dökülmesi ile tamamlandı. ABD ve Batı’nın Türk milletini
devletsiz bırakma planları bozuldu, antlaşmalar yırtıldı ve 24 Temmuz 1923’te
kabul etmek zorunda kaldıkları 1923 Lozan Barış Antlaşması‘yla yeni Türk
devleti Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasını kabul ettiler.

            Böylece
Alparslan’ın 26 Ağustos 1071’de Malazgirt’te kazandığı zaferle Türklere
kapılarını açan Anadolu, Atatürk’ün 26 Ağustos 1922’de başlattığı Büyük Taarruz’
un 30 Ağustos 1922’de zaferle sonuçlanmasından sonra ebedi Türk vatanı
olmuştur.

100 önce Türk milletini devletsiz bırakmaya karar veren
Batılı emperyalistler, 100 yıl sonra bugün de takip ettikleri, “BOP coğrafyası”
ve “stratejik göç mühendisliği” projeleri ile Türkiye’yi karıştırmak ve bölmek
istiyorlar. Ama milletçe uyanık olur, bu oyunları sezer ve milli şairimiz
Âkif’in dediği gibi, vatanımıza sahip çıkarsak, 100 yıl sonra da
başaramayacaklardır…

 

Azmiyle,
ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs
olanın rûhunu, vicdânını bağlar

Hüsrâna
rıza verme… Çalış… Azmi bırakma;

Kendin
yanacaksan bile, evlâdını yakma!

Sahipsiz
olan memleketin batması haktır;

Sen
sahip olursan bu vatan batmayacaktır.