İlm-i Hariciye

72

Lise (İHL) yıllarımda bir yakınımız vefat etmişti.
Rahmetlinin cenaze ve defin işlemlerinden sonra evinin önünde kısa bir dua
edilip ve taziye verilecek, ardından yakın çevresi taziye evinde okumalara ve
dualara devam edecek, diğerleri de kendi yaşamlarına dönecekti.

Merhumun evinin önüne geldik. Dua etmesini beklediğimiz hoca
efendi başladı konuşmaya. Konuşmaya diyorum çünkü anlattıkları nakil türünden
bilgiler, herhangi bir mukayese ya da muhakemeye dayanan şeyler değildi. Sadece
ölen kişinin sevenlerine kendini şirin göstermeye çalışmak için giriştiği bir
çabaydı.

Sözün sizde olmasının ve farklı yaş ve statülerden
insanların sizi -dikkatle değil- huşu ile dinlemesinin, hele de heybenizde
fazla bir şey yoksa çok ilginç bir büyüsü vardır. Öyle ki bir anda bir duygu
seline kapılıp adeta kendinizi merkeze koyduğunuz bir ayini yönetmeye
başlarsınız ve bitinceye kadar belki yaptıklarınızın farkına bile varmazsınız.

O anda önemli olan tek bir şey vardır. Konuşmacının sesinin
oluşturduğu “musiki” ve kalabalık psikolojisi ile toplulukta hızla yayılan
büyülenme hali. Anlam, ifadelerin birbiriyle uyumluluğu, argümanlar,
referanslar tamamen gereksiz ve değersiz bir hal alır.

Konuya dönelim. İmam efendi konuşmaya başlar başlamaz, bir
taraftan da sert sonbahar yağmuru bastırdı. Ama bizim imam konuşmasından ve
kendince anlatması gerektiğine inandığı şeyleri sonuna kadar anlatmaktan
vazgeçmedi. Konuşmasını bitirdi, ardından bir de dua etti, hepimiz yağmurda
sırılsıklam olduğumuz halde imanımız gereği of bile demeden Fatihalarımızı,
aminlerimizi bardaktan boşanırcasına üzerimize yağan rahmet damlalarına
karıştırdık.

Bütün bunlar yaşanırken dedem de oradaydı. O zamanlar
sanırım doksan yaşına merdiven dayamıştı. Diğer insanların neredeyse tamamı
anın büyüsüne kapılmışken, inanç ve ibadetlere olan düşkünlüğü ve samimiyeti konusunda
son derece emin olduğum dedemin birkaç defa sinirle “İlm-i hariciyesi olmayan
hocadan hayır gelmez.” dediğini duydum. Ya da bunu söylediğini yanındakilerden
duydum. Hatırlamıyorum. Bu sözün kelime anlamını bilmeme rağmen ne amaçla kullandığını
ona sorduğumda ondan çıkardığım dersi ise hiç unutamıyorum.

Kelimesi kelimesine hatırlamasam da anlattıklarından aldığım
ders şöyleydi:

“Oğlum, bir hoca, hafız-ı kurra olsa, bülbül gibi şakısa,
ilmi kitaplara sığmasa, eğer insanların halinden anlamazsa o hoca, hizmet
ettiğini zannettiği şeye zarar verir.

O gün o kalabalıkta çocuklar, yaşlılar, ayakta duramayacak
kadar hastalar vardı. Hoca yağmur başlayınca anlatacaklarını kısa kesip sadece
dinlemek isteyenlere içeride daha fazla şey anlatabilirdi. İnsanların sağlığını
düşünebilirdi. Bu onun sorumluluğundaydı. Ama o kalabalığı yakalamışken daha
çok konuşmak istedi. Belki de bu yüzden insanların bir kısmını hasta etti, bir
kısmını dinden imandan soğuttu.

Sen de bir gün imam olursan -onun hayali buydu- bunlara
dikkat et. Kul hakkına girme.”

Merhumun adı İrfan’dı. Sıradan bir ülkem insanıydı. Ama belki
de son yıllarda çokça duyduğumuz Anadolu insanının imanı, feraseti ve irfanını
temsil eden son insanlardan biriydi.

Ben öğretmen olmaya karar verdiğimde/olduğumda çok kızmıştı
ve bunu bana açıkça söylemişti.

Belki ifade edemedi ama onun hayali, beni ilm-i hariciyesi
olan bir imam olarak görmekti.

Şimdi anlıyorum.

Rahmet ve duayla…