Türklerde İzokrasi ve Yunus

38

     “İzonomi”nin “İZO”su ile “Demokrasi”nin
“KRASİ”sini alarak “İZO-KRASİ veya İZO-KRATİK” kavramlarını yazımızın başlığına
taşımış oldum. Sadece birini değil de iki kavramdan birer parça almamızın veya almamamızın
nedeni İzonominin toplum içinde eşitlik ve adalet vurgusunun Türk sosyal
hayatına karşılık geldiğinden hareketle “ İzo”yu, Türkler in Oba/Boy/ İl siyasal
düzeninde “Toy-Meclis” vasıtasıyla Budun( halk )unun temsil edilmesi ve
yönetime aktif katılımını gerçekleştirmeleri nedeniyle de demokrasinin “Krasi”ni
alarak bize özgü bir kavramsallaşma modelini kullanmanın daha doğru olacağını
düşündüm. İzonomi’de yöneten ve yönetilen olmaması anlayışının Türk siyasal düzlemiyle
örtüşmemesi ve Atina’nın köleci/Feodal/Aritokratik demokrasi anlayışının da özgürlükçü
Türk sosyal anlayışını tam karşılamadığından hareketle kavramları birebir
olarak kullanmadım.      “İzo-krasi”nin eşitlikçi, töreli, adalet
temelli ve köklü bir anlayış olduğunu söyleyebilirim.

 

    Aslında beni buraya
getiren soru Kenan Göçer Hoca’nın “Yunus Emre Aslında Ne Dedi?” kitabıdır. Türk
tarihinde başka Yunuslar var mı, Yunus’un insana bakışının kaynağı nedir, İzonomik
bakış sadece Yunus’ta mı var, Yunus‘un eşitlikçi, özgürlükçü ekonomi ve politik
yaklaşımının temelleri nereden kaynaklanıyor? Sorularını beraberinde
getirmiştir. Bu sorulara içimden yani gönül dünyamdan cevap verebiliyorum ama
bu cevapların ayağının yere basması, ete kemiğe bürünmesi ve cevapları daha görünür
kılabilmek adına bu kısa yazı, içinden geldiğim binlerce yıllık Türk kültür
tarihini yorumlama çabasıdır. “Yunus” bakışını görme çabasıdır.

 

    Bunu yapmadan önce
İzonominin kısa tarifini verecek olursak izonomi “Hükmetmenin olmaması (Yönetme
ve Yönetilenin olmaması) ve yasa (TÖRE) önünde eşitliği, paylaşımın hakça
dağıtımı anlamına gelir.” Tanımın birinci kısmı değil ama ikinci kısmı Türk
sosyal tarihine uygun düşmektedir. Türk Tarihinin sözlü geleneğinde (Mit/
Destan/ Öykü/ Masal) ve bilinen yazılı kaynaklarda bunların izini sürmemiz mümkündür.

 

 Türk tarihinin bizi izonomik anlayışa götüren temel özelliği konar-göçer
bir yaşama sahip olmasıdır. Bu yaşam tarzının beraberinde getirdiği unsurları
maddeleştirirsek:

 

     Birincisi Konar –göçer yaşam
da bağlılık toprağa değil insanadır. Göçer yaşamda ekonominin temel unsuru
hayvancılıktır. (Tarım için kısıtlı bir toprak kullanımı vardır.) Toprağın
ekonomi için belirleyici unsur olmadığı düzlemde feodal/sınıflı bir yapının
ortaya çıkması da mümkün olmamıştır. Kölecilik sisteminin ortaya çıkışı
engellenmiştir. Göktürkçede köle kelimesinin olmayışı önemli bir veridir. “Her Türk hür doğar ve yaşar”
anlayışını sağlayan en önemli neden ekonomik bağımsızlık olsa gerek. Halk bu
ekonomik bağımsızlığını İslamiyet’e geçişten sonra şehirleşmeye bağlı olarak
“AHİ” Teşkilatlarınca sağlamaya çalışmıştır.

 

     İkinci olarak siyasal
otoritenin ve ya gücün tek bir elde toplanmaması dağıtılmış olmasıdır. Bunun
olmasının nedeni olarak oba- boy sistemidir. Küçük meclisli olan bu yapılar
kişilerin yönetime katılımını ve denetlemesini sağlamıştır. Boylar büyük bir
siyasi yapı olan “İL” Devleti kurduğunda “TOY” da temsil edilir siyasi gücü
geçici olarak verdiği Kağanı denetler “Kağan” tek yönetim otoritesi değildir. “ Türk Milleti İL ( Devlet ) yaptığı
İL’ini…kağan yaptığı kağanını kaybedivermiş”
Orhun Abideleri’nde geçen bu
ifade devleti de onun başkanını yapıp ediverenin halk (Budun) olduğunu
göstermektedir. Bu yönüyle demokratik anlayışın dönem itibariyle Türklerde
yüksek seviyede olduğunu söyleyebiliriz.

 

    (Oba/boy/budun/il) siyasal
sistemi mutlakıyet temelli merkezi, otoriter, baskıcı yönetimlerin kurulmasını
engellemiştir. Türk Tarihi kendisini oraya getiren halkı unutarak baskıcı
yönelimlere başvuran kağanlara karşı isyan örnekleriyle doludur. İsyanlar merkezileşmekten
mümkün olduğunca kaçmayı sağlamış bu kaçış Türklerin beş bin yıllık uzun tarihi
süreçte bu kadar farklı coğrafya da dil ve kültürü yaşatmalarının belki de en
önemli nedeni olmuştur. 8. ve 14.yy da İslamiyet’e geçişin ve yerleşikliğin
paralel yürüdüğü dönemde toprak/ekonomi

merkezileşme/siyaset ilişkisinin yönetenler lehine bozulmasıyla “İL”in
sahibi ve kurucusu olan “Budun” özgürlük alanlarının daraltıldığını gördükçe
merkezi otoriteyle arasına mesafe koymuş mesafe uzadıkça kopuş o ölçüde sertleşmiştir.
Dini kabulde bile “Erk”lerin İslam anlayışı yerine eskiyi içinde koruyan
saklayan halk İslam’ı şeklinde kabul etmiştir.

 

    
Üçüncü olarak demokrasinin temel ilkelerinden olan anayasalcılığın
Türklerde “TÖRE” eliyle hem de kıskanç bir şekilde tüm halkta karşılık
bulduğunu söyleyebiliriz. Törenin dört
temel ayağı vardır bunlar ( Adalet, İnsanlık, Eşitlik, İyilik ) tir.
Kanun
önünde herkesin eşitliği söz konusudur. Herkesin uymak zorunda olduğu Türk
töresinde kamu yararı, özel mülkiyet, serbest çalışma, dini tolerans ve
imtiyazsızlık öne çıkan başlıklardır. Kağan temel anayasal kanunlar yapamaz
anayasayı (Töre) uygulamakla sorumludur. Bilge Kağan’ın töreyi değiştirme
girişimi “TOY”da reddedilebiliyordu. Türk kağanı tanrının yeryüzünde ki gölgesi
değildir. “İL”in ve tahtın esas sahibi millettir. Bu nedenle kağan tahta
çıkmadan önce halka söz verir yapacaklarını anlatır.

 

    Dördüncüsü bozkır yaşamda
herkesin asker olması her boyun askeri güce sahip olmasını sağlamış. ( Çin kaynaklarında Türk Ordusundan
bahsederken asker yerine insan kelimesini kullanması tesadüf değildir) A
skeri
güce sahip olmak merkezi otoriteye karşı önemli özgürlük alanı açılmasına neden
olmuştur.

 

   Beşinci olarak kültürel
kodlarımızda farkında olmasak ta önemli bir yer tutan neden, Türklerin “TENGRİ”
inancı, yer/su kültü (doğa),atalar kültü tanrıyla aracısız din anlayışını
beraberinde getirmiştir. Bu anlayış merkezi otoritenin önemli bir baskı aracı
olan (rahip-tapınak) örgüsünün kurulmasına engel olmuştur.  “TENGRİ” inancı Türklerin insana ve dünyaya
evrensel bakmalarını sağlamıştır. “Yeryüzü
otağımız”
anlayışı İzonomideki kozmopolit yaklaşıma benzeşmektedir.   

 

      Kültürel,
sosyal, ekonomik, siyasal olarak saymaya çalıştığım gerekçelere bakarak; Şunu
rahatlıkla söyleyebiliriz, insanın merkezde olduğu bir dünya ve evren
anlayışına sahip olan Türk Tarihi aslında çok sayıda Yunus ve ya Yunusları
doğurmuştur. Önemli ve kıymetli olan tarihsel
bir “Yunus” aramak değildir. Asıl önemli olan Türk milletinin (Kişi-oğlukızı
nın) özünde/içinde/benliğinde var olan 
“Yunus” bakışının, dilinin, anlayışının milletin “Yitik Malı” gibi
aranması, bulunması ve bir daha bırakılmamasıdır.