Türkler ve Türkçe

30

     Bizi millet yapan
unsurlardan başta geleni, dilimiz yani Türkçemizdir.

     Fâtih / fethedici,
bünyesine katıcı olarak Türkler; yeni bölgelerde yer alır, oralara yerleşirken;
o yörelerden kelimeler de almış ve vermiştir.

     Özellikle Arapça,
Farsça menşe ve kaynaklı kelimeler; İslâm oluşumuz sebebiyle dilimizde bol
miktarda bulunmaktadır.

     İran; Orta
Asya’dan Batı’ya doğru olan yürüyüş yolumuz üzerinde olduğu ve İslâm dininde
bulunduğu için, İslâmiyetle ilgili birçok kelimelerimiz Farsça menşe’ ve
kökenlidir.

     Meselâ biz
Türkler; Arapça “salât” kelimesi yerine, Farsça olan “namaz” kelimesini
kullanırız. “abdest” kelimemiz de Farsçadır. Keza / bunun gibi Arapça “savm”
yerine Farsça rûze /urûze / uruç’dan devşirdiğimiz “oruç” kelimesini
kullanırız.

     Bilhassa /
özellikle Ahmed, Hasan, Hüseyin, Mustafa, Ayşe, Fatma, Zeynep gibi erkek ve
kadın isimlerimiz; Müslüman olmamız hasebiyle Arapça menşelidir. Tabii Farsça
kaynaklı olanlar da var.

     Fakat artık
Türkçemizde yer aldıklarından dolayı Türkçe sayılırlar. Tabii doğuşlarından
dolayı değil, oluşlarından ötürü. Asılları Arapça veya Farsçadır ama işlenmiş
hâlleriyle onlar artık Türkçe olarak kabul edilirler. İşte bu fethin bir başka
türlüsüdür.

     Türkçemize giren
kelimelerin sözlük mânalarından başka, Türk diline has öyle yeni mânâlarla
zenginleştirmişizdir ki, o yeni mânâlar bize has olup, Araplar ve İranlılarca
meçhuldür. Evet aldığımız kelimelerin asılları Arapça ve Farsçadır. Fakat
Arabın Farsın bilmediği yeni mânâlarla  o
kelime ve sözcükler  artık Türkçemize
has, Türkçe kabul ettiğimiz yeni kelimelerdir.

     Mesela bir çocuğun
“mahsustan yaptım” derken; husus’tan gelen “mahsustan” kelimesini söylemesi;
bize has yepyeni bir anlam ifade eder. Bunu Arap bilmez. Yine Farsça “kafa”
kelimesi başın arka kısmı için kullanılırken, Türkçede başın tamamını ifade
eder.

     Nitekim İngiliz,
pamuğu Mısır’dan alır işler. Kendi sanat ve kabiliyetini ortaya koyarak;
kendine has meşhur İngiliz kumaşını dokur ve kumaşa damgasını vurur. Bir
Mısırlı çıkıp da “ham maddesi yani pamuğu Mısırdan” diyerek, o kumaşa sahip
çıkabilir mi?

     İşte Türkçemizde
yer alan kelimeler de, fethin bir başka çeşididir. Onlar Türkçeye girdikten
sonra Türkçeye has yeni mânâlar kazanarak, artık yepyeni bir hüviyete
bürünmüşlerdir.

     Zaten dünyada
maddî manevî her şey; onu işleyenin hüviyetine bürünür. Aslı değil ama son
hâliyle işleyene mal edilir. O şey, o kelime veya o madde; doğuşu bilinse de,
artık o; oluşuyla bir kıymet ve değer kazanır. Öyle bilinir, öyle tanınır.

     Zaten dünyada arı
dil yoktur. Varsa da, Afrika içlerinde, dünyadan kopuk halde yaşayanların çok
az sayıda kelimelerden oluşan kabile dillerinde kendini gösterir.

     Milletler
birbirleriyle münasebet hâlinde ve çeşitli ilişkiler içinde yaşamak
zorundadırlar. Kısaca birbirlerine muhtaçtırlar. Bu durum birbirlerinden kelime
alış verişine de yol açar. Alıp verilen kelimelerin hem telâffuz ve okunuşlarında,
hem de anlam verilişlerinde farklılıklar ortaya çıkar.

     Kelimeler de
insanlar gibi, asıllarını unutmamakla beraber, girdiği yeni ortama ayak
uydurmak mecburiyet ve zorundadırlar.

     Bünyesine giren ve
katılan kelimeler karşısında, Türkçe devreye girer. Türkçeye giren veya sokulan
kelimelere çeki düzen verir. Onlara Türkçe damgasını vurur. Ancak Türkçenin
hâkimiyet ve egemenliği altında, o kelimelere hayat hakkı tanır. Yani yabancı
kelimelere, Türkçe kaide ve kurallarıyla kullanım ve kullanış imkânı verir.

     Meselâ dilimize
giren “lokanta” kelimesini ele alalım: Türkçeye tam bir teslimiyet içinde
olduğu, yani Türk Dilbilgisi kurallarına göre kullanıldığı takdirde, yaşama
hakkına kavuşabilir. Nitekim lokanta-cı, lokanta-nın, lokanta-ya, lokanta-yı
v.b. Diğer yabancı kelimeler de, ancak Türk Dilbilgisi Kuralları’na göre
kendilerine Türkçede yer bulabilirler. 

     İşte milletlerin
de, böyle hususiyetleri vardır. Her şey; kurucu iradenin şemsiyesi, kullanım
göstergesi ve kimliği altında, kendini ileri sürebilir.

     Tarihin tabii
seyir, netice ve sonucunda, Türkler ve Türkçe; kurucu bir unsur olarak girdiği
her yerde başı çekmiş, çizdiği çerçeve içinde her şeye ve herkese var olma
hakkını vermiş ve tanımıştır. Yani bünyesindeki insanları Türkleştirmiş, aldığı
kelimeleri ise Türkçeleştirmiştir.

     İşte millet
oluşun, millet kalışın sırrı bu iki kelimede yatıyor.

     Bundan hiçbir
kavim, unsur ve millet gocunmamalı, her bakımdan rahat olmalı.

     Bu millî genel
çerçeve içinde, kendi aralarında, kendi dilleri, kendi dinleri, kendi örf ve
âdetleri dairesinde yaşamaları gerektiğinin şuur ve bilinci içinde olmalılar.
Zaten öyledirler.

     İşte Türklerin hâkimiyeti
altında, asırlarca yaşayan unsurlar; bugünlere aslî kimliklerini, ana dillerini,
örf ve âdetlerini müdahaleden uzak bir şekilde yaşayarak gelmişler; asliyet,
kimlik ve dillerini koruyarak bugünlere ulaşmışlardır.

     Nitekim hâkim
olduğumuz topraklardan çekildikten sonra, o unsurların aslî hâlleriyle
bugünlere geldikleri, daha doğrusu getirildikleri hayretle görülmüş ve
Türklerin yok edici değil yaşar ve yaşatır bir millet oldukları; o topraklardan
çekilirken geride bıraktıklarıyla tescil edilmiş ve kanıtlanmıştır.

Önceki İçerikJedi’ın Dönüşü (Return of the Jedi)
Sonraki İçerikBizi Kör Kuyularda Merdivensiz Bıraktınız
Avatar photo
1944 yılında İstanbul'da doğdu. 1955'de Ordu ili, Mesudiye kazasının Çardaklı köyü ilkokulunu bitirdi. 1965'de Bakırköy Lisesi, 1972'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden mezun oldu. 1974-75 Burdur'da Topçu Asteğmeni olarak vatani vazifesini yaptı. 22 Eylül 1975'de Diyarbakır'ın Ergani ilçesindeki Dicle Öğretmen Lisesi Tarih öğretmenliğine tayin olundu. 15 Mart 1977, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Osmanlıca Okutmanlığına başladı. 23 Ekim 1989 tarihinden beri, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Yakınçağ Anabilim Dalı'nda Öğretim Görevlisi olarak bulundu. 1999'da emekli oldu. Üniversite talebeliğinden itibaren; "Bugün", "Babıalide Sabah", "Tercüman", "Zaman", "Türkiye", "Ortadoğu", "Yeni Asya", "İkinisan", "Ordu Mesudiye" ve "Ayrıntılı Haber" gazetelerinde ve "Türkçesi", "Yeni İstiklal", "İslami Edebiyat", "Zafer", "Sızıntı", "Erciyes", "Milli Kültür", "İlkadım" ve "Sur" adlı dergilerde yazıları çıktı. Halen de yazmaya devam etmektedir. Ahmed Cevdet Paşa'nın Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefası'nı sadeleştirmiş ve 1981'de basılmıştır. Metin Muhsin müstear ismiyle, gençler için yazdığı "Irmakların Dili" adlı eseri 1984'te yayınlanmıştır. Ayrıca Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nce hazırlattırılan "Van Kütüğü" için, "Van Kronolojisini" hazırlamıştır. 1993'te; Doğu ile ilgili olarak yazıp neşrettiği makaleleri "Doğu Gerçeği" adlı kitabda bir araya getirilerek yayınlandı. Bu arada, bazı eserleri baskıya hazırlamıştır. Bir kısmı yayınlanmış "hikaye" dalında kaleme aldığı edebi yazıları da vardır. 2009 yılında GESİAD tarafından "Gebze'de Yılın İletişimcisi " ödülü kendisine verilmiştir.