18.9 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 260

Serhat şehrimiz Kars’ı gördünüz mü?

Kars
şehrimiz, doğudaki sınır şehrimiz olup Anadolu’nun kilidi sayılır. 93 harbi de
denen
 1876/77′deki savaş sonrası Rusların hakimiyetine geçmiş 1918 de yeniden
Osmanlı Türk devletinin olmuştur. Bu yıllarda kurulan Güneybatı Kafkas
Cumhuriyetine baş şehirlik yapmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile sınır
şehrimiz vasfı ile 36 plaka No’lu ilimizdir. Binli yıllardaki Ermeni Gürcü
Bagrat Krallığının başşehridir. Bu baş şehirlik yapmışlığı oraya tarihi bir
zenginlik katar.

İşgal
günlerinde yapılmış Baltık mimarisinin uygulandığı bazalt taşlı binaları ve
düzgün caddeleri ile dikkat çekicidir. Bu bölgemiz İran / Bizans çekişmeleri,
sonra İslam orduları, daha sonra Selçukluların, daha sonra ise Osmanlı-Rus
savaşlarının olduğu alandır. Milattan sonra 1000’li yıllarda 100.000 nüfuslu
Ani şehri bu savaşlar sebebiyle şimdi harabedir. Ani şehri 1064 te
Malazgirt’ten yedi yıl önce Sultan Alparslan tarafından alınmıştır.
Komutanlarından, Kürt Beyi, Emir Mengücek, Anadolu’daki Türklerin ilk camisini
burada yaptırmıştır ve bu şehre Şehristan ismi verilmiştir. Halen kale
surları, kalan sekiz kilise, 1 camii ve Selçuklu sarayına ait kalıntılarıyla
dikkat çekici, görülmeye değer bir yerdir.

Kars
platosu hayvancılığa uygun bir alandır. Bu bölge hayvancılığın getirdiği imkanlarla
geçinir. Şehirdeki onlarca peynir gibi önemli bir gıdanın ticaretinin yapıldığı
işyerleri dikkat çeker. Peynirciliğin gelişmesinde Rusya’daki kilise
anlayışıyla geçinemeyen ve bu bölgeye yerleştirilen Malakanların etkili olduğu
söylenir. Malakanlar her gün süt içme, savaşa karşı olma gibi farklı özellikler
sebebiyle Rusya yönetimi tarafından bu bölgeye yerleştirilmiş bir toplumdur. Buralarda
tabiat şartlarının imkânı ve çevre kirliliğinin olmaması sebebiyle arıcılık da
yaygındır ve bal ticareti de yapılmaktadır.

Kars
platosunun Çıldır Gölü gibi diğer bir tabiat harikasını, özellikle kışın
görmek ayrı bir zevktir. Çünkü bu göl bir metreye yakın buzlanması sebebiyle
üzerinde atlı kızaklarla gezilebilme imkânı vermektedir. Bu etkinlik buraya
ayrı bir güzellik ve zenginlik sağlamaktadır. Ayrıca buzun kırılarak açılan
deliklerden tutulan benekli sazan balığı yöre halkı için ticaret imkânı sağlar.
Gelenler için ise farklı bir ağız tadı imkânı sunar.

Kars
kalesinin eteklerindeki Ulu Cami; 1000’li yıllardan kalma, harika taş işçiliği
olan 12 Havariler Kilisesi, şu anda Kümbet cami olarak hizmet vermektedir. Yine
merkezdeki son Rus işgalinde yapılan Kazak Kilisesi olarak bilinen Fetih Camii,
Kars Müzesi gibi gezip görülecek güzel yerleri vardır. Sonra Harakani türbesi… Harakani,
1033’te Bizans – İslam ordularının savaşında yaralanıp şehit düşmüş olan bir
İslam din büyüğüdür. Tasavvufta Peygamberimiz ve Hz. Ebu Bekir ile devam eden
altın silsiledeki 7. isimdir. Bu koldaki anlayış günlük hayatta sadelik,
gösterişten uzaklık, geçimin bizzat iş ve meslek sahibi olarak karşılanması
gibi özellikleri benimser. Bu anlayış, Şahı Nakşibendi’nin “Elin işinde
kalbin zikirde olsun”
öğretisinin de yapıldığı Nakşibendilik denilen
yoldur. Hoca Ahmet Yesevi de bu yolda olan ve kaşıkçılığı ile bilinen büyük
Türk mutasavvıfıdır. Harakani’nin türbesinin de olduğu Evliya Cami ve Külliyesi
ilk önce Sultan Alparslan tarafından yapılmıştır.

Kars denince tabii ki Sarıkamış’ı
unutmamak lazımdır. Bu ilçemiz şu anda önemli bir kayak merkezimizdir. Çünkü
kış sporlarında tercih edilen, kristal karı ile ve de buradaki kış sporları
için uygun imkanları ile cazip bir merkezdir. Sarıkamış ayrıca 1. Cihan
harbinde yanlış bir karar ve iyi planlanmamış bir hareketle 10binlerce vatan
evladının Allahu Ekber dağlarında şehit verdiğimiz acı olayın adresidir. Biz de
bu şehitlikleri ziyaret edip dualarımızı yaptık. Bu ilçemizde Ruslardan kalma
taş binalar da vardır.
En önemlisi Prens Katerina Köşküdür.
Restore edilip hizmete açılmayı bekleyen bir eserdir. Sarıkamış anma
törenlerinin yapıldığı yeni düzenleme alanları da görmeye değerdir.

Bu şehrimiz için diğer bir değer
Kafkas oyunlarının oynandığı, Kars halk şairleri olan aşıkların atışmalarının
neşe ile dinlendiği, Kars kazı ziyafetlerinin yapıldığı yerlerdir.

Bu güzel şehrimizi gördükten sonra
Kars Garından, Doğu Ekspresi ile doğunun kapısı olan Erzurum’a giderek gezinizi
daha unutulmaz kılabilirsiniz. Gezip görmeye fırsat veren imkân ve sağlıkta
olmanız dileklerimle.

Ana Muhalefetin Aday Adayları Hakkında.

Tanıdığım son
CHP il başkanı Mahmut Cengiz Sarıbay idi.

         Hemen hemen hizmet ettiğim, üyesi
olduğum tüm sivil toplum kuruluşlarında ziyaretimize gelmiş, öneri ve
fikirlerimizi almış, istediğimiz zaman iletişim kurabileceğimiz ve partisinin
kapılarını tüm sivil toplum kuruluşlarına açan iletişim gücü yüksek samimi bir
siyasetçi.

Kendisinden
sonra gelen İl başkanlarını basında ki resimlerinden tanıyorum.

Gazete
haberlerinden takip ettiğim kadarı ile Cengiz Sarıbay’dan sonraki CHP İl başkanların
en önemli siyasi beklentileri de, iktidara bir şekilde kızıp oy vermeyenlerin
kendilerini tercih edeceği yönünde!!!!

Zor
tabi!

***

Bir
de İYİ Partiden İzmit İlçe eski başkanı Pelin Coştur Filiz.

Pelin
hanım da, hemen hemen her derneğimizin etkinliğine katılmış bizlerle sürekli iletişim
halinde olmuştu.

Şimdi
ikisi de kendi partilerinden aday adayı.

Elbette
sadece CHP’den Cengiz Bey ile İYİ Partiden Pelin Hanım değil.

Toplumun
geniş halk kitlelerinde ve sivil toplum kuruluşlarında sokakta karşılığı
olduğunu gözlemlediğim, seçim olmadığı dönemlerde de halkın içerisinde olan
başka aday adayları da var.

Misal
yine Cumhuriyet Halk Partisinden Turan ŞAHİN, Songül KAYA, Tülin Keçeci Güngör,
Savaş ÇETİN ve Bahar Gültekin Candemir.

Güler
yüzleri ve mesleki bilgileri ile rahatsızlıkları dolayısı ile tanımak zorunda kalanların tanıdıklarına
memnun olduğu doktorlar
Mühip Kanko ve Cumhur Cevdet Kesemenli.

Cumhuriyet
Halk Partisinden şehrin sosyal hayatı ve sivil toplum faaliyetlerinde
tanıdıklarım bu kadar.

İnanın
diğer aday adaylarını sadece ismen tanıyorum pek çoğunu yolda görsem tanımam
onun için maalesef haklarında bir yorum yapamıyorum.

Aday
adayı olduklarına göre muhakkak partilerinde tanınıyorlardır ama yaklaşık 20
yıldır bu şehrin sivil toplum ve sosyal hayatında aktif birisi olarak
kesinleşecek aday listelerinde partisi
dışında karşılığı olmayan adayların seçilebilecek sıralara yakın yerlerde yer
almasının
partilerine oy kazandırmayacağını seçim çalışmalarının istenildiği
gibi hareketli geçmeyeceğini çok iyi biliyorum.

Öyle
durumlarda saha çalışmalarında aday adına randevu talep edildiğinde pek çok
sivil toplum kuruluşu ve dernekte akla gelen o komik soru BU KİMDİ TANIYAN VAR MI? Şeklinde oluyor.

***

Keşke
tüm partiler demokrasinin gereği olarak üyesinin önüne ön seçim sandığı koysa üyesinin
tercihlerine güvense ve kimin kendi partilisinde ne kadar karşılığı var hep
birlikte görseydik.

Herkes
bir yana bunu en fazla yapması gereken CHP ve İYİ parti idi ve yine yapmadılar.

Vardır bir bildikleri!

Yapılsaydı,
belki de mevcut milletvekilleri de pek hoşlarına gitmeyecek sonuçlar ile
karşılaşabilirdi ya neyse…

***

İYİ
Partide de siyasi koltuğu ve iş yeri dışında halkta karşılığı olan tanıdığımız pek
çok isim var, misal Gazeteci Yazar Yüksel
ERCAN
Allah için ne zaman ne konuda hangi derneğimizin faaliyet alanı ile
ilgili bir talebi olsa,

Hangi
öğrencimizin ve ya ihtiyaç sahibi vatandaşın aracı olduğumuz bir derdi olsa hem
mesleğinden hem bilgisinden hem de sosyal çevresinden ziyadesi ile faydalandık,
sağ olsun.

İnşallah
seçilebilecek sıradan aday olur ve toplum yararına faydalı işleri Mecliste de
devam eder.

Tabi
küresel güçte zengin sayılabilecek dış bağlantıları kuvvetli siyasetçiler ile
ne kadar yarışabilir o da ayrı konu!

Sadece
Yüksel Ercan değil elbet bizlerde karşılığı olan tanıdığımız İyi Partililer;

Eğitim
camiasının da yakından tanıyıp sevdiği Ali
Paşa Naipoğlu
ve Milli Kuruluşların maddi manevi her zahmetine ortak
mensupları sivil toplum gönüllüleri Salih
Işık, Sevinç Akdemir ve Mustafa Anayurtlu.

***

Evet,
2 önemli Muhalefet partisinin 100 den fazla aday adayı içerisinde
tanıyabildiğim isimler bu kadar.

Bakalım
CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu ve İYİ Parti Genel Başkanı Sayın
Meral Akşener ilimizden kimler ile Ankara’da siyaset yapmayı tercih edecek!

Üyelerine
sormadıklarına göre, sıralamada kimin nerede olacağına göre onlar ve ya görev
verdikleri genel merkez yöneticileri karar verecek.

Haklarında
hayırlı uğurlu olur inşallah.

Türkiye Bölündü!

 

¾   
Yapma yav, ne zamandır? * Hayli zaman; yarım düzine yıldır..

¾   
Peki, nasıl oldu? * Kolay oldu, göstere göstere geldi; Sağ & Sol mevzusu da öyle
gelmişti.

¾   
Tüüü! Kaça bölündü? * Ucuza bölündü; klasik menfaat ve rant..

¾   
Yani kaç parçaya bölündü diyorum? * Ne önemi var!

¾   
Çok merak ettim? * Şimdilik 2 parça..

¾   
PKK mı yaptı ki? * Yok, ne PKK’sı! Bölücü örgütler doğrudan karşıda yer tuttukları için
tehlikeleri aleni ve sınırlıdır.

¾   
Eee? * Ama
siyasetçi örgütler hem içe oynarlar hem içten oyarlar. 

¾   
Nası yani? *
Konsolide diye kutsanmış bir kelime var; iktidar mevcut konumunu sürdürmek
için, muhalefet de sıra bize gelsin diye seçmen kitlesini galeyana getirirler.

¾   
Soona? * Sonra:  “Galeyan geldi mi, mantık savuşurmuş.”,
“Vardı aklından o gün her kimi gördümse zoru.”

¾   
Bu kimin? * Mehmet
Âkif’in. “Allah bir daha bu millet yazdırmasın!” dediği İstiklâl Marşı’ndan tam
9 yıl önce yazmış bunları ‘Süleymaniye Kürsüsünde’n.

¾   
Vay canına!
* Vay vicdanına bu toplumun!

¾   
Toplumla ne ilgisi var be abi?! * Devamı da var: “Kim ne söylerse, hemen el vurup
alkışlayacak / -Yaşasın -Kim yaşasın? -Ömrü olan. Şak! Şak! Şak!”

¾   
Bu ne ayak?
* Tencere & Kapak. Ne diyor Doğan Kuban: “Câhil toplumun ahlâklı olması
zor.”

¾   
Ne cahili abi, herkes olmuş şam şeytanı! * Zaten mesele de o; başkasının dalını kesiyorum diye
herkes kendi bindiği dalı kesiyor.

¾   
Nası nası? *
Câhil kelimesi temelde azgınlığı ve aşırılığı imler, özellikle de davranış
yobazlığını ve saldırganlığı; bu yüzden câhilin karşıtı âlim yada tahsilli
değil halîm yahut medenîdir  (Bkz. TDV
İslâm Ansiklopedisi “Cehâlet” maddesi, müellif: Mustafa Çağrıcı). Yoksa ‘Ebu
Cehil’ lâkaplı Amr b. Hişam iyi eğitim almış bir Mekke kodamanıydı.

¾   
O değil de bu seçimde kime oy verelim? * Niye sordun?

¾   
Sen bu işleri bilirsin daa.. * Ulen köftehor; her seçimde hem soruyorsun hem de en
verilmeyecek olana veriyorsun.

¾   
Yok valla:)
* 14 yıl önce yazmışım: “Herkes Kendini Seçer” yani herkes kendisi gibi olana
oy verir.

¾   
Cumhur mu, Millet mi? * Önce asgarî nezaket ve âdâb-ı muaşeret, peşi sıra birbirini
düşman bellemeyen ve Jacinda Ardern gibi gelince gitmeyi, her zaman halktan
biri olarak kalabilmeyi, farklılıkların farkındalığıyla empatide öncü
olabilmeyi becerebilen bir zihniyet.

¾   
Ama seccade falan.. * 800 bin kilometrekarelik, 95 milyonluk (10 milyonu son 12 yılın
KDV’si); üç tarafı denizlerle, dört bir tarafı devâsa sorunlarla çevrili bir
ülkede ve insanlar geçim derdiyle derbeder olmuşken, Ramazan hâricinde mübârek
11 ayları da yarı oruçlu geçirirken seccade ne lan!

¾   
Abi ne kızıyon ya! * ‘Oku’ diye başlayan bir dinin Kitabından daha 1 sayfa okumamışsın,
ehl-i kitap numarası mı yapıyorsun kitapsız!

¾   
Abi camide mukabele okurlarken biraz dinlemiştim. * Asıl siyasetçi senmişsin meğer. Zaten okur ve
anlamaya başlarsan yaptığın birçok çakallığı yapamazsın di mi ya.

¾   
Estağfirulla:)
* Bana bak çekirge; yalana ara sıra doğru kat ta yalancılıkta okeye döndüğünü
demiyelim.

¾   
 Abi kime
vereceğini de desene.
* Lâftan da alınmaz benimki! Oğlum kaç seçimdir demişim;
“Ben oyumu herkes’e vermiyorum”, artı bi camide (26.03.2009) bi kahvede (19.09.2018)
söylemişim; “Ben oyumu yalnızlığa veriyorum” ve “Ben oyumu vicdana veriyorum”.

100 Yıl Öncesi ile Bir Karşılaştırma

“14 Mayıs 2023 tarihinde bir
seçime gidilir iken Türk Milletine bunları hatırlatmak istedim… Bu yazıdan
anlattıklarım benim oy vereceğim kişiyi belirlememe neden oluyor… Sizde
umarım o dikkatle okursunuz!”

 

Seçim sonuçları için üzülen, hayıflanan, irkilen, korkan ve sevinen
var. Hâlbuki bu kadar uç noktalarda duygu ve düşüncelere kapılmaya hiç gerek
yok. Çünkü tarih bize böyle söylüyor! Onun için gelin geçmişle günümüz arasında
ufak bir karşılaştırma yapalım.

 

100 yıl önce Sibiryalı Türk seyyah Abdürreşit İbrahim Efendi “İstanbul yüz senedir Avrupa’ya tahsile
adam gönderiyor, Avrupa’dan öğretmen getiriyor, bugüne kadar tranvay
kondüktörlüğü ve tünel ağzında durabilecek, kaldırım yapabilecek, hiç olmazsa
kapıcılık rütbesinden bir derece yüksek makama layık bir adam, Türklerden hala
çıkmadı! Zannederim bu güneş gibi aşikar bir hakikattir, artık itiraf etmek
icab eder”
… Yine Kazanlı Türk gazeteci Fatih Kerimi “Türkiye’nin ticaret, sanat ve iktisat işlerinin tamamı Hristiyanların
ve yabancıların elindedir.”
sözleri ve devamla zamanın aydını Tüccarzade
İbrahim Hilmi’nin “… evdeki sobamız
kurulmak lazım gelse bir Hristiyan çağırmaya mecburuz, kapımızın kilidi bozulsa
yine bir Hristiyan getirteceğiz, duvarımız yıkılsa, evimizin badanası kararsa
yine bir Hristiyan çağıracağız.”
deyip örnekler vermeye devam ediyor.

 

100 yıl sonra bugün ülkemiz, sermayesinin tamamı yabancılara ait
31.000 şirket tarafından küresel işgale uğramış durumda. Başta finans sektörü
olmak üzere birçok iş ve sanayi kolu yabancıların ve “Türk” kelimesini ağzına almaktan imtina eden “Gayr-ı Türkler”in elinde! Türkler arasında da, “Kaht-ı Rical” dediğimiz yüzlerce
yıllık bir adam çıkartamama sorunu var…

 

100 yıl önce, Tüccarzade Hilmi Efendi; 20 bin civarında subayı bulunan
ordumuz için, “Ordu ve Donanma” adı
altında binbir fedakârlıkla bir mecmua yayınladığını bütün fedakârlığına rağmen
mecmuanın ancak 550 kişi tarafından satın alındığını söylüyor. Hafız Hakkı Paşa
ise bu durumu, dönemin Bulgaristan Ordusu ile mukayese eder ve Bulgar Ordusu’na
giren gençlerin % 70’inden fazlasının okur – yazar, dinini, vatanını bilir ve
sever insanlar olduğunu daha ana kucağından az çok bir ideal öğrendiğini
anlatır. Yine Fatih Kerimi “Babıali
Caddesi’ndeki büyük kitapçıların % 85’i, matbaacıların, mürettiplerin,
hakkakların, oymacıların, ressamların % 90’ı Ermenidir.”
demektedir.

 

100 yıl sonra yine; Türklerin pek fazla okuduğundan, araştırdığından,
tarihini bildiğinden ve bir ideale yani mefkûreye sahip olduğundan söz edilemez.
Kitap, sanat, kültür ve medya dünyası yüzyıl öncesine benzer oranlarda “Gayr-ı Türkler”in elindedir. Dün nasıl
ki; Bulgara mağlup olunarak vatan toprakları kaybedilmişse, bugünde vatan
toprakları bölücü – ırkçı terör örgütü PKK’ya kaybedilmek üzeredir.

 

100 yıl önce Tüccarzade İbrahim Hilmi Bey, Türk unsurunun iş hayatı
dışında kaldığından bahisle hemen her gün Türklere ait ev, bahçe, tarla ve
arazinin süratle yabancılara ve gayrimüslimlere geçtiğini anlatmaktadır.

 

100 yıl sonra bugün, yine Türklere ait ev, bahçe, tarla ve arazi;
yabancılar ve pkk muhipleri tarafından, ya yüksek bedellerle yada tehditle çok
düşük bedellerle hemde tüm yurt sathında satın alınmak suretiyle
toplanmaktadır.

 

100 yıl önce Bekir Fikri Grebene’nin anlattıklarına göre önemli bir
kısmı Türk olan Müslüman ahali; Osmanlı – Türk Devleti’nin kendilerinden
beklediği “vatanseverlik ve sadakat”le
bağdaştırılması pek mümkün olmayan bir hareket tarzını tercih ederek, yüzlerce
yıllık Türk yurtlarının düşmana mukavemet edilmeden, teslim edilmesine neden
olmuştur. Rumeli’de; Manastır, Üsküp, Kalkandelen ve Gostivar’da halk,
şehirlerin düşmana harp yapılmadan teslim edilmesi taleplerini içeren mazbata
tanzim edip, yetkili makamlara vermiştir. Yine Prizren, Yakova, İpek halkı
düşmana teslim olmayı tercih etmiş ve civarda bulunan bazı askerlerimizi de
bizzat elleriyle öldürmüşlerdir.

 

100 yıl sonra, yine Türk topraklarını “demokratik çözülme” projesi ile pkk’ya terk iradesini ortaya
koyanlar, seçimlerde önemli bir kitle tarafından desteklenmiştir. Daha yüzyıl
öncesinde vatan kaybedenlerin bir kısmının, bugün fikri ve ruhi bir erozyona
uğrayarak, bölünme yada ülkeye el koyma talebinde bulunan bölücü ve “Gayr-ı Türkler”in yanında yer alması
bizler için hiç şaşırtıcı değildir.

 

100 yıl önce Fatih Kerimi; son derece vurdumduymaz, gayretsiz, vatani
hisleri kalmamış, devlet ve milletlerinin şerefi için hiç bir fedakârlığa
yanaşmayan, insanlarımızı tasvir eder. Zenginlerinde gidişata kayıtsız
kaldığını söyler. Hatta “Kesilecekleri
zaman koyunlar bile, biraz olsun çırpınırlar…”
diye anlatır. Mehmet Akif
Ersoy’da bunu “His yok, hareket yok, acı
yok… Leş mi kesildin?”
diye edebileştirmiştir.

 

100 yıl sonra bugüne baktığımızda, insanımızın benzer bir halde
olduğunu görüyoruz ve doğal olarak bunu eleştiriyoruz. Ancak yüzyıl önceki
halimizin, hepimize büyük bir faturası olmuştur. Günümüzün de böyle fatura
doğurması büyük bir ihtimaldir. Yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet ve ihanet
insanımızın önemli bir kısmında tepki oluşturmuyorsa bunun nedenleri vardır. Bunları
da bilmek ve de göz önüne almak zorunluluğundayız. Türk toplumunu tanımadan
çözüm üretmeye kalkışmamız hayalcilik olur.

 

100 yıl önce de, Türk Ordusu’nun insan kaynağı, doğal olarak içinden
çıktığı toplum yapısından büyük bir farklılık göstermemiştir. Dönemin birçok
tanığı, subay kitlesinin “vatan için
dövüşmeye”
niyetli olmadığında hem fikirdir. Fevzi Çakmak’ın tanıklığına
göre subaylar Üsküp’ün savunmasını red etmişlerdir. Birlikler açlıkla
boğuşurken, askeri erzak müteahhitlere devredilebilmiştir. Abdurrahman Nafiz “Çare yok, boş yere kan döküyoruz. Bize bir
kaç vilayet yeter… Anadolu’daki dört vilayet kâfidir. Rumeli için boş yere
kan dökülüyor. Biz Konyalıyız, Diyarbakırlıyız!”
denildiğini anlatıyor.
Yine dönemin aydınlarından H. Kazım Kadri cepheden kaçan Kayserili bir askere
neden kaçtığını ve nereye gittiğini soran subaya “Adam sen de! Kayseri Ovası benim neme yetişmez” dediğine şahit
olmuştu.

 

100 yıl sonra bugün, Diyarbakır’dan da vazgeçilmek üzeredir. Türk
Ordusu’nun özellikle kendisine karşı yürütülen yargı savaşı sonrasında ne halde
olduğunu sorgulamak lazım! Medyaya düşen Suriye ile ilgili tapelerde konuşulanların
neler olduğu aşikârdır… Onun için seçim sonuçlarını, bunları bilerek ve
halimizi görerek değerlendirmeliyiz. Bunları konuşanların arasında Türk
Ordusu’nu temsilen Genelkurmay 2. Başkanı’nın olması, bizim tüylerimizi diken
diken etmiştir. Bu nedenle imam ne yaparsa cemaat ona uyar misali insanımızın
seçimlerde verdiği kararlara bakınca, büyük bir kısmının, olan bitene, yüzyıl
önceki hallerine benzer tepkiler verdiğini görüyoruz…

 

100 yıl önce bütün bunlar olup biterken, Rahmi Apak’ın hatıralarında
anlattığına göre “… Sarıklı softalar
dünya malına heves etmeyiniz, bir lokma bir hırka ile yaşayınız diye haykırıyor
ve Müslüman Türkler bunlara inanıyordu. Evler pis, tahtakurusu, bit ve pire
salgın halinde. Şehirlerde verem, köylerde malarya…”
vardır.

 

100 yıl sonra bugün yine kendilerine göre bir din uydurmuş olan imam,
müezzin, tarikat ve cemaat adamları; yolsuzlukları, rüşveti, hırsızlığı, vatan
toprağını terk edişini Türk Milletinin umursamamasını sağlıyor, insanlarımızı
sadece ameli ibadetlere yöneltiyor ve dünya ile uğraşmamalarını buna karşılık
ahireti kazanmak için çalışmayı telkin ediyorlar. Buna karşılık, bunları
söyleyenler dünya mallarını götürdükçe götürüyor! Ne yazık ki; vatan toprağının
ve tüm şahsi menfaatlerinin elinden kayıp gittiğini görmeyen Müslüman Türk
Milleti, bu sahte din adamlarının söylediklerine kanarak, çakma dincileri her
seçimde ayakta tutuyor. Öte yandan maddi ve manevi hayatı çöküşe giren Türkler,
diğer tuzaklar nedeniyle sağlıklarını da süratle kaybediyorlar. Tıpkı 100 yıl
önceki gibi…

 

Örnekler gösteriyor ki; 100 yıl önceki halimizle 100 yıl sonraki yani
bugünkü halimiz arasında pek bir fark yok. Anlıyoruz ki; hem siyasi hem de
psikolojik savaşlara yenik düşmüşüz. Seçim sadece bu savaşın ritüellerinden
biri… Hatırlıyor musunuz AKP’nin 2007 Genel Seçimlerindeki en büyük
propagandasını? “Müslüman Cumhurbaşkanı
Seçtirmediler!”
di. Atatürk, İnönü, Bayar, Demirel hepsini bir kenara
bırakın Turgut Özal Müslüman değil miydi? Ancak uyduruk bir din anlayışı ile
hipnoz edilmiş Müslüman Türk Milleti bu zokayı çok kolay yuttu…

 

Son sözü ise Mahmud Muhtar Paşa’ya bırakalım “Ahlaki ve ilmi seviyemizin henüz pek geri durumda bulunmasından dolayı
uğradığımız bozgunların ve utanç verici hallerin yalnız orduya değil bütün
millete ait olduğu aşikârdır…”
. Onun için seçim sonuçlarını, bunları
bilerek ve halimizi görerek değerlendirmeliyiz.

Hak, Hukuk, Ahlâk Çiğnenebilir, Seccade Asla!

Bu ülkede Anayasa çiğnenebilir. “Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı
seçilebilir” kuralını çiğnemenin yasal ve ahlaki bir yaptırımı yoktur.

Anayasa Mahkemesi kararları çiğnenebilir. “Ben AYM’nin kararına saygı da
duymuyorum, uygulamıyorum da” denebilir.

Kanunlar çiğnenebilir.
Kanunları çiğneyenler için infaz affı, imar affı, vergi affı gibi aflar
getirilebilir.

Kur’an hükümleri çiğnenebilir. Siyasi mitinglerde elde Kur’an
gösterilerek propaganda
yapılabilir.

Kur’an-ı Kerim’in, devlet yönetimi için
belirlediği ve temel Anayasa İlkeleri niteliğindeki hükümleri çiğnenebilir
.  “Şura/ istişare/ meşveret (ortak akıl),
Adalet ve Liyakat
(işi ehline vermek)’’ şeklinde özetlenen İslam’ın temel
ilkelerine aykırı bir yönetim sergilenebilir. Bu ilkelere aykırı bir yönetim
tarzı savunulabilir.

Dindar insanların inandığı değerlerle dalga geçilebilir. “Bakara makara” diye dalga
geçenler büyükelçi bile yapılabilir.

Anayasa hükmü gereği edilen “yeminler” çiğnenebilir. “Vatanın ve milletin
bölünmez bütünlüğünü koruyacağına” dair edilen yeminler unutulup Yunanistan’ın
Ege’deki 20 adamızı işgaline sessiz kalınabilir. “Herkesin insan
haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağına”
dair edilen yeminlere rağmen kendi partisi ve yakın çevresi dışındakiler adeta
hasım görülebilir.

Devleti yönetenler açısından önceki sözleri
her zaman çiğnenebilir.
Dün söylenen sözlerin
tam tersi söylenebilir. Ettikleri sözler yüzünden birbirlerinin yüzüne
bakamayacak durumda olanlar el ele, göz göze yol yürüyebilir. Gerekirse “20
yıllık günahlara ortak olunur”,
gerekirse “Harun gibi gelip Karun
olanlara
” hizmet edilir.

“Kamu hakkı” çiğnenebilir. Ulufe dağıtır gibi, yandaşlara kamu yatırımları
ihalesiz olarak paylaştırılabilir. Kamu İhale Kanunu 200 defadan fazla
değiştirilir, göstermelik ihalelerle haksız rekabet yaratarak kamu kaynakları
birilerine aktarılabilir.

“Kur Korumalı Mevduat” adı altında, parası olanlara 200 Milyar TL’den fazla örtülü
faizi,
bankalara değil, devlete (millete) ödettirilebilir.

Uluslararası Tahkim’in verdiği, faizi ile
birlikte, 3 Milyar dolar tutarındaki cezayı, Kuzey Irak petrollerinin
taşınmasından 10 Milyar dolar civarında para kazanan yakınlarının yerine
devlete (millete) ödettirilebilir.

“Kul hakkı” çiğnenebilir. Makamlar ehil olana
değil, kendilerine sadık olana paylaştırılır. Kamuya alınacak personel
alımlarında sorular çalınarak işe girebileceklerin hakları çalınabilir.
Sadece son 4 senede, emeği ile geçinenlerin Milli Gelirden aldığı pay
%45’den %25’e düşürülerek bu servet yeni sermaye sınıfına aktarılabilir.

“Yaşama Hakkı” çiğnenebilir. Devletine güvenerek, sağlam
olduğuna inanıp aldıkları evlerde 50 binden fazla insan ölümüne, daha
fazlasının sakat kalmasına sebep olunabilir.

Seçmen iradesi çalınabilir, çiğnenebilir. Trafolara kedi girebilir, Atı alan Üsküdar’ı
geçebilir.

Özgürlükler çiğnenebilir. Yürütme organının güdümündeki yargı mensupları
aracılığıyla kahraman subaylar hapislerde çürütülebilir. Kumpas davalarıyla
masum insanların özgürlüğü elinden alınır, TSK ve diğer devlet kadroları
yürütme ile uyumlu hale getirilir.

Bütün bunları yapanlara devlet emanet
edilir.

Ama arkadaş bu memlekette “SECCADE” ÇİĞNENEMEZ!

Esasında zaten kimse çiğnemez de… Ama
muhalefetin Cumhurbaşkanı adayı farkında olmadan, kazara bir seccadeye
ayakkabısı ile bastıysa dünya O’na dar edilir.

Burası bir cami değil, mescit değil, bir
ofis olduğu halde, “yere serili seccadeyi görmeden bastığım için özür
dilerim” diyen bir Cumhurbaşkanı adayının inancı sorgulanır.

*************************

Mitingde Kur’an ve Seccade

Erdoğan Kur’an’dan sonra seccadeyi de
siyasi mitingde kullandı.
“Toplu açılış töreni”
adı altında yaptığı seçim mitinginde, kendisine seccade hediye edildi.
Erdoğan “Bu seccade ayakkabılarla basmak için değil, 15 Mayıs’ta
inşallah şükür namazını bu seccadede kılabiliriz”
dedi.

Seccade
seçim meydanında siyasi bir motif haline getirilerek Müslümanları
ayrıştırıcı figürlerden biri haline getirildi.

Aslında seccade kutsal değildir, dini
bir motif bile değildir.
Müslümanlara yeryüzü mescittir. Sadece
temizliğinden kuşku duyulan yerlerde namaz kılınacağında yere serilen temiz bir
bezdir. Kimse bilerek seccadeyi kirletmez. Bilerek kirletilirse
yapılanın, kutsal bir eşyaya zarar vermek değil, orada namaz kılacak Müslüman’a
saygısızlık olduğu düşünülebilir. Ama AKP’liler dahil herkes biliyor ki böyle
bir kast söz konusu olamaz. Olsa zaten özür dilemez.

Anlaşılan RTE ve AKP’nin bu tür ucuz
polemiklerden başka sığınacağı bir dal kalmadı. 

*************************

Ürkütücü Siyasi Üslup ve Saldırılar

R. Tayyip Erdoğan bağımsız gazetecilerle ve rakipleriyle
birlikte hiç programa çıkmıyor.  Bu
yüzden yine yandaş kanalda “iliştirilmiş gazetecilerin cevaplara göre
hazırlanmış sorularına” cevap verdi.

RTE bu programda, İYİ Parti Genel
Başkanı Meral Akşener’i,
tam bir sokak jargonu ile, adeta tehdit etti. “Benim
adım Tayyip, soyadım Erdoğan. Konuştuğun zaman buna göre konuş. Beni,
kendinle de uğraştırma”
dedi.

Aynı konuşmasında İYİ Parti Genel Başkan
Başdanışmanı Op. Dr. Turhan Çömez’i de “doktor müsveddesi” diye
andı. İlginç olan şu ki Turhan Çömez hem kendisinin eski doktoru ve hem de
Türkiye’de ve İngiltere’de on binlerce hastayı ameliyat eden bir cerrah.

Bundan önce hiçbir Cumhurbaşkanında
görmediğimiz ürkütücü bir üslup bu.

Erdoğan’ın Meral Akşener’e yönelik sözleri,
“bunlar daha iyi günlerin” gibi tehditlerinin devamı gibi. Fiili
saldırıları
da unutmayalım: Akşener’e karşı yapılan Rize’deki saldırı
AKP’lilerin eseri, Akşener’in evine kadar gelen bir grubun tehdidi de küçük
ortak MHP’li bir grubun eseri idi.

*************************

İyi Parti’nin Kurşunlanması

İYİ Parti İstanbul İl Başkanlığı’nın
kurşunlanması Erdoğan’ın sözü üzerine durumdan vazife çıkaran birinin mi,
yoksa bir karanlık elin işi mi
bilmiyoruz. Ama bu siyasi atmosferde
tehlikeli bir olay.

İçişleri Bakanı Soylu’nun “komşu inşaat bekçisinin hırsızları kovalarken
bir şarjör boşalttığı sırada İyi Parti İl Başkanlığı binasının isabet aldığı” şeklindeki
açıklaması inandırıcı bulunmadı.

Her nedense akşam 21.30’da şarjörü
boşaltan bekçi polise haber vermeden akşam yatıp uyumuş. Sabah 11’e kadar
kimsenin İstanbul’un göbeğindeki bu olaydan haberi olmamış.

Ayrıca İYİ Partili avukat ve eski savcı yetkililerin
“o mesafeden gelen yorgun mermi camı delemez; Binanın kod farkı
sebebiyle
, kurşun bekçinin ateş etti denildiği yerden sıkılsa bile,
aşağıdaki kata merminin gitmesi mümkün değil” şeklindeki itirazlarına henüz
cevap verilemedi.

İttifaklar ve Dostları

14 Mayıs seçim tarihi kesinleştikten sonra 11 vilayetimizi
etkisi altına alan deprem nedeniyle her ne kadar eski seçimlerde olduğu gibi
şarkılı, türkülü, bayrak ve flamalı mitingler olmasa da gerek iktidardaki Cumhur
İttifakında, gerekse Millet İttifakında belirgin şekilde hareketliliği başladı.
Millet İttifakını oluşturan 6’lı Masa, yaklaşık iki yıldır İyileştirilmiş Parlamenter Sistem’e dönmek için çalışmalarını
sürdürüyor.

                Altılı
Masa, Millet İttifakı adı altında ittifak ortaklarını tamamladı, iktidara
geldiklerinde hangi programı uygulayacaklarını belirledi hatta “Ortak Politikalar Mutabakatlar Metni
adı altında hükümet programını kitaplaştırdı.

                Cumhur
İttifakı ise, bugüne kadar geçirdiği seçimlerin aksine ilk defa paniğe kapılırcasına
İttifak ortağı arayışı içerisine girdi.

                Gerçekten
de 14 Mayısta yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimi, 20 yıl içerisinde yapılan
seçimlerde ilk defa Muhalefet partilerine kazanma şansı veriyor, iktidar
partisine ise o şans bu defa oldukça uzak görülüyor.

                6’lı
Masa’nın sağında, solunda, altında olmayan HDP’yi arayan, her gün terör
işbirlikçisi bu partiyle 6’lı Masa’nın ittifak halinde olduğunun propagandasını
yapan iktidar, bugün bizzat kendisi en az Türkiye’nin bekası için HDP kadar
tehlikeli olan HÜDAPAR ile ittifak anlaşması yaptı.

                Türkiye,
HÜDAPAR’ın terör uzantısı Hizbullahçı terör örgütünün yaptığı vahşi katliamları
henüz unutmadı. 1990’lı yıllarda Diyarbakır ve Batman da çok sayıda cinayet
işleyen bu örgüt cinayetlerini Takarov silahla enseye tek kurşun sıkarak ve
Domuz Bağı ile bağlayıp işkence yaparak gerçekleştiriyordu.

                Bu
kurbanlardan İslamcı Feminist yazar Konca Kuriş, 16 Temmuz 1998 yılında
kaçırılarak işkence yapılmış, aynı yerde domuz bağıyla bağlanarak öldürülmüş ve
üzerine beton dökülerek cesedi yok edilmeğe çalışılmıştır.

                21 Ocak
201 yılında Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan ve 5 polis görevlisi aynı
örgüt tarafından vahşice öldürülmüştür.

Cumhur İttifakına katılan HÜDAPAR’ın TC. Tarafından asla kabul
edilemeyecek bazı talepleri
:

·        
Kur’an-ı
Kerim, Arapça, hadis, ilmihal ve siyer dersleri ilköğretim birinci sınıftan
itibaren ders olarak okutulmalıdır.

·        
Zorunlu
karma eğitimden vazgeçilmeli, isteyen aileler çocuklarını yükseköğrenim dâhil
eğitimin her kademesinde erkek veya kız okullarında okutabilmelidir.

·        
Eski
medreselerimiz restore edilip onarılmalı, medrese eğitiminde geçen süre zorunlu
eğitim süresinden sayılmalıdır.

·        
Eyalet
sistemi, özerklik ve federasyon tartışılabilmelidir.

·        
Ne mutlu
Türküm diyene yazısı silinmelidir.

·        
Kürtçe
eğitim dili olmalıdır ve resmi dil olarak kabul edilmelidir.

·        
Şeyh Said
ve Seyit Rıza’nın yakınlarından özür dilenmelidir.”

                Aynı ittifakta yer alan
Yeniden Refah Partisinin talepleri ise, HÜDAPAR’ın talepleri kadar uç noktada
olmasa bile 6284. Madde gibi bu çağda “Kadına
şiddet ve Ailenin Korunması
” Kanununun ve “Süresiz nafakanın” kaldırılmasını talep etmek gerçekten akıllara
ziyan talepler olsa gerekir.

                Ama
bütün bunlara rağmen Cumhur ittifakının lideri, Cumhurbaşkanı Sayın Recep
Tayyip Erdoğan: “14 Mayıs destanını, bir
süredir beraber yol yürüdüğümüz, aramıza yeni katılan ve katılacak olan
dostlarımızla Cumhur İttifakı olarak beraberce yazacağız.”
Cümlesini kurmakla
istenen bütün bu talepleri kabul etmiş oluyor ancak, bekleyip göreceğiz.

                Sağlıklı
kalın.

100.000 İmza Hakkında!

İlçe
seçim kurulundan içeri girdiğimde neredeyse tamamı tanıdık simalar ile
karşılaştım.

Ağırlıklı
olarak herkes Sayın Muharrem İnce ve Sayın Sinan Oğan için oradaydı.

      Selamlaştığım
tanıdıklarım Dr. Sinan Oğan için mi geldiniz?

Diye sordu!

***

Beni
tanıyanların benden beklentisi buydu!

Ancak,
ben Prof. Dr. Hilmi Özden hocamız için imza vermeye gelmiştim.

Ayaküstü
sohbet ettiğim tüm tanıdıklarım Sayın Sinan Oğan ile hem hemşeri hem de aynı
siyasi görüş ve gelenekten olmamdan dolayı şaşkınlıklarını dile getirdiler.

Ben de kendilerine Prof.
Dr. Hilmi Özden hocamızın her davetimize icabet ettiğini,
ulaşabildiğimizi iletişim kurmakta
zorlanmadığımızı Türk Ocağımızda defalarca misafir ettiğimizi, bilgi ve
tecrübelerinden yararlandığımızı,

Kendisine
vefa borcum olduğunu yüz bin imzaya ulaşamasa bile bu dilekçeyi her şeyden önce
kendim için verdiğimi paylaşarak ilçe seçim kurulundan ayrıldım.

Herkes
gibi benim için de ahde vefa gerçekten çok önemli, orada ayaküstü söyleyemedim
ama içimde kalmasın burada sizlerle dertleşmiş olayım,

***

7
yıl Türk Ocakları Kocaeli Şube başkanlığı hizmetim döneminde

Rahmetli
Ozan Arif’ten, Rahmetli Kamer Genç’e,

Ünlü
Tarihçi İlber Ortaylı’dan, Akut kurucusu Nasuh Mahrukiye

Eski
Bakan Abdullatif Şener’den, Emekli Büyükelçi Onur Öymen’e

Ünlü
Sanatçımız Mustafa Yıldızdoğan’ dan, TRT’nin unutulmaz sanatçılarından,
Bünyamin Aksungur’a

Tarihçi
Yazar Sinan Meydan’dan, Ünlü Tarihçi Erol Mütercimler’e

ADD
Genel Başkanı Tansel Çölaşan’dan, Saadet Partisi Genel Başkanı Mustafa
Kamalak’a

BBP
Genel Başkanı Mustafa Destici’den HEPAR Genel Başkanı Osman Pamukoğlu’na,

DSP
Genel Başkanı Masum Türker’den Eski İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’a

İnanın
adını bir çırpıda hatırlayamadığım yüzlerce saygın tanınmış ve alanında önemli
ismi Milletvekili, Akademisyen, Sporcu, Sanatçıyı bu gün 111 yaşında olan ve
Cumhuriyetimizin kuruluşunda önemli katkısı olan Türk Ocağımızdaki söyleşi ve sohbetlerimizde
misafir etmiş.

Kitap
fuarlarında ve ya büyük salonlarda düzenlediğimiz halka açık konferanslarda
öğrencilerimiz ve şehrimizin aydınları ile buluşturmuştuk.

***

Ancak
ve maalesef bu süreç zarfında iletişim kurmanın her yolunu denememe ve
kendilerine yardımcılarına etrafında ki tanıdıklara ulaşmama “selam, saygı ve ricalarımızı iletmemize”
rağmen.

Olumlu
yanıt alamadığım,

Tarih
saat önemli değil!

Siz
ne zaman isterseniz o zamana planlayalım dediğim halde teveccüh göremediğim 2
değerli isim olmuştu.

Biri
Çok Değerli Eski Milletvekilimiz Yusuf HALAÇOĞLU, Diğeri de Cumhurbaşkanı Adayı
Eski Milletvekilimiz Sinan OĞAN.

Evet
genelde ve maalesef kendimize en yakın gördüğümüz, en önemsediğimiz, en
sevdiğimiz isimler en uzak ve en ulaşılmaz isimler oluyor.

İşte belki de Sayın
Recep Tayyip Erdoğan’ı Tüm siyasetçilerden ayırt eden en ve sürekli kazanmasını
sağlayan önemli özellik te bu.

Ahde
vefa.

Onunla
bir yol yürümüş ve ya bir fikri paylaşmış iseniz, onu önemseyenlerden iseniz,

Sizi
yok sayma yok sayma geri çevirme ihtimali yok!

Bunu
hem kendisi ile siyaset yapanlardan hem de basından defalarca dinleyip
imrenmişimdir.

Ne
yapar ne eder ya size ulaşır ya da sizin kendisine ulaşmanızı sağlar.

İşte
öyle.

Özetle
demem o ki.

İnsan biriktirmek lazım!

***

Fikriniz
ne kadar düzgün, söylemleriniz ne kadar tutarlı, birikiminiz tahsiliniz
eğitiminiz ne kadar yeterli olursa olsun şayet mensubu olduğunuz fikre liderlik
etmek gibi bir idealiniz var ise,

Onların
sözcüsü temsilcisi olmak gibi hedefleriniz var ise,

Sadece
bilgi, diploma, para, kariyer, unvan biriktirmiş olmanız yetmez!

İnsan
da biriktirmiş olmanız lazım!

İnsanların
siyasi fikirleri olduğu kadar hisleri ve duygularının da olduğunu unutmamak
lazım.

O
insanların hayatında ve gönlünde de olmak lazım.

Herkes
bilir ki bu imza, Sayın Recep Tayyip
Erdoğan’a lazım olsaydı değil yüz bin en az ON MİLYON
“evet en az
10.000.000” imza toplardı!

Çünkü
herkes Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisinden olanları ne kadar önemsediğini
iyi bilir.

Önemsediği için de
önemseniyor!

Sevdiği için de
seviliyor!

***

Yani
bir daha söylemem gerekirse,

Kitaplara,
Tv programlarına, röportajlara, kürsülere akademik hayata ayırılan vakitlerin
bir kısmını da “en azından kendisi ile
aynı dünya görüşüne sahip olan
” insanlara ayırmak lazım.

Gün
gelir lazım olur.

Sevgi,
saygı eleştiri ve muhabbet ile…

Sürç-ü
Lisan ettiysem hamd ola…

Okumak, Bilmek ve Anlamak İçin

-Mucizelerin mahzen ve kaynağını bilmek,

     -Hz. Muhammed’in
en büyük mucizesini görmek,

     -Beyanı ve
açıklaması hikmet dolu bir kitabı okumak,

     -Kırka yakın
mucizelik yönleri olan bir eseri mütalâa etmek,

     -Büyük Kâinat
Kitabı’nın ezelî bir tercümesini okumak,

     -Çeşitli dillerin
ebedî tercümanından; Allah’ın varlığına işaret eden delilleri okumak,

     -Görünmez gayb ve
görünen şahadet âleminin tefsirini incelemek,

     -Zemin / arz ve
yerde ve gökte gizli olan İlahî isimlerin; manevî hazinelerinin

       Keşşafını /
keşfedicisini keşfetmek için,

     -Olayların
satırları altında gizli ve saklı olan hakikat ve gerçeklerin anahtarını elde
etmek için,

     -İçinde
bulunduğumuz şahadet / görünür âlemde, gayb / görünmez âlemin dilini çözmek
için,

     -Şahadet âlemi
perdesi arkasındaki, gayb / görünmez âlem cihetinden gelen;

      Rahman’ın ebedî
iltifatlar hazinesinden haberdar olmak için,

     -Allah’ın
yarattıklarına nasıl hitap edip seslendiğini bilmek için,

     -İslâmiyetin
manevî âleminin güneşi, temeli ve hendesesi ne olduğunu bilmek için,

     -Uhrevî âlemlerin
mukaddes haritasını görmek için,

     -Allah’ın zâtı,
sıfat, isim ve İlahî fiil ve işlerinin; beyan edici sözleri, açıklayıcı
tefsiri,

      Kesin delili,
parlak tercümanı kim olduğunu anlamak için,

     -İnsanlık âleminin
mürebbîsini / terbiye edicisi ve yetişdiricisini tanımak için,

     -En büyük, en
kapsamlı insanlık anlayışını içeren İslâmiyetin; su ve ışığı olan şeyin,

      Ne olduğunu
bilmek için,

     -Tüm insanların
hakikî hikmet / maksat, gaye ve hedeflerinin ne olduğunu anlamak için,

     -İnsanlığı saadet
ve mutluluğa sevkeden / ulaştıran, hakikî mürşid / irşad edici ve doğru yolu

      Gösteren rehberi
ve Allah’ın hoşnutluğunu; neyin kazandıracağını bilmek için,

     -İnsana hem bir
şeriat / Hak dinin yolunu gösteren kitabı,

     -Hem bir dua
kitabı,

     -Hem bir hikmet
kitabı,

     -Hem bir ubudiyet
/ kuluğun nasıl yapılacağını öğreten kitabı,

     -Hem bir emir ve
davet kitabı,

     -Hem bir zikir
kitabı,

     -Hem bir fikir
kitabı,

     -Hem bütün insanın
manevî ihtiyaçlarına merci / merkez ve kaynak olacak çok kitapları içinde

      Bulunduran tek,
çok yönlü mukaddes bir kitabın; hangi kitap olduğunu bilmek için,

     -Hem, bütün evliya
/ veliler, sıddıkîn / özü sözü doğru insanlar,

      Urefa / ârifler
yani irfan sahibi kimseler ve muhakkikînin / hakikati arayıp bulanların

      Muhtelif /
çeşitli meşreplerine / uyulacak yollarına ve ayrı ayrı mesleklerine,

      Her birindeki
meşrebin / yolun mezakına / zevkine lâyık

      Ve o meşrebi
nurlandırıp aydınlatacak

      Ve her bir
mesleğin mesakına / sevk edilecek yerine muvafık / uygun

      Ve onu tasvir
edecek birer risale / kitap ibraz eden / çıkaran

      Mukaddes / kutsal
bir kütüphane hükmünde olan bu semavî kitap; hangi kitaptır?

      Evet, tüm bunları
bilmek ve anlamak için, okumamız gereken; tek ve yegâne kutsal kitap;

      Kurân-ı Kerîm’den
başkası değildir.

      Nitekim bunu
tasdik anlamında denmiştir:

 

    “Elde Kur’an gibi
bir mucize-i bâkî varken,

      Başka bürhan
aramak aklıma zait görünür.

      Elde Kur’an gibi
bir bürhan-ı hakikat varken,

      Münkirleri ilzam
için gönlüme sıklet mi gelir?”

AKIL VE NAKİL

AKIL VE NAKİL

Muhsin BOZKURT

İslâm dini aklî, mantıkî bir dindir. Akla aykırı değildir. Akla ters düşmez. Zaten aklı olmayan dinden

mes’ûl ve sorumlu değildir.

Nitekim, ancak akil baliğ olduktan sonra, dinin gereklerini yerine getirmekle mükellef ve yükümlüyüz.

İslâm dini aklî olduğu gibi, aynı zamanda naklîdir. Nakil dediğimiz vahiy olan âyetlere ve Hz.

Muhammed’in sözleri dediğimiz hadislere dayanır.

Bunun içindir ki, Şeriat yani İslâm iki kanatlıdır. Bir kanadı akıl, diğer kanadı nakil; yani Allah’ın

vahyi ve Hz. Muhammed’in hadisleridir.

İşte öyle bir şeriat / din / yol ki; AKIL ve vahiy ve hadisi içeren NAKİL el ele vermiş; İslâm

hakikatlerinin hak, gerçek ve doğru olduklarını tasdik etmişlerdir.

Evet, akıl ve nakil el ele vermişlerdir. Çünkü ikisinin de kaynağı İlahî yani Yüce Allah’tır.

Akıl ve nakil âdeta anahtar ve kilit gibidirler. Anahtar nasıl ki, kildi açar. Akıl da nakilin yani âyet ve

hadislerin anlaşılmasını sağlar.

Anahtar ve kilit hükmünde olan akıl ve nakilin birbirine uyumlu ve birbirini tamamlar olması; ikisinin

de bir elden çıkmasından; yani ikisinin de Yaratanı aynı olmasından ileri gelir.

İşte bu yüzden akıl ve nakil birbirine destek olur, birbirini tamamlar konumdadırlar.

Biraz daha açalım derseniz. Bir kimse kendi başına bir anahtar yapsa, başka biri de ondan habersiz bir

kilit yapmış olsa; bunlar bir araya getirilince bir uyum sağlamazlar. Çünkü anahtar kilide girmez. Girse de

kilidi açmaz.

Fakat hem anahtarı hem de kilidi, aynı kişi yapsa; anahtar ve kilit tam bir uyum içinde birbirini

tamamlar. Yararlı bir durum gösterirler. Bu tamamlanış ve bu uyum; ikisinin de aynı ustanın elinden

çıkmış olmasından ötürüdür.

İşte akıl ve nakilin el ele vermesinin sebebi budur. Yaratıcılarının aynı olması.

Yine takarrür etmiş / yerleşmiş usul ve esaslardandır ki: Akıl ve nakil / âyet ve hadis tearuz ettikleri /

çatıştıkları zaman; akıl asıl itibar olunur ve değerlendirilir. Nakil ise tevil olunur. Yani Kur’an ve

hadislerin açıklamasında geçerli bir delil veya sebepten dolayı, âyeti ilk bakışta görünen mânâsından alıp,

taşıdığı diğer mânâlardan, bir veya birkaçı ile tefsir edilir.

Fakat o akıl, akıl olsa gerektir.

Aslında:

“Akıl ile vahiy kaynaklı nakiller gerçekte birbirleriyle çatışmazlar. Ama zahiren birbirlerine muarız ve

çatışıyor şeklinde görülüyorlarsa, AKIL esas alınarak, NAKİL tevil edilir. Yani asıl mânâya döndürülür.

Fakat bu tevili yapacak olan aklın İslâmî ilimlerdeki derinliği ile o seviyeyi kazanmış olması lâzımdır.

İslâmî ilimlerde nasibi olmayanların bilir-bilmez tevillere kalkışmaları, kasapların kalp veya beyin

ameliyatına kalkışmaları gibi zararlı tahribatlara sebebiyet verebilir.”

Çünkü akıl terazi gibidir. Tartar fakat üretmez. Zira bir kimse bilmediği ve üstünde çalışmadığı bir

konuda “Aklım var.” diye fikir ileri süremez. Aksi takdirde gülünç olur.

Akıl, yol bulmak için değil; gösterilen yolu ve anlatıyı anlamak ve o yol çerçevesinde düşünmek ve

doğru anlayışta olmak, doğruyu görmek için verilmiştir.

Akıl göz gibidir. Fakat göz, nasıl ki, ışık olmayınca göremez.

Akıl da göz gibi, ışığa ihtiyacı vardır. O ışık ise, vahiy ışığıdır.

Evet akıl; vahyi anlamak ve onun çizdiği sınırlar içinde kalarak; yaydığı ışıkta; doğru yolda olmak ve

Hakkın yolunu bulmak ve anlamak için verilmiş çok büyük bir nimettir.

Fakat “O aklın, akıl olması gerekir.” demiştik.

Yani akıl yürütmek, fikir beyan etmek isteyen kimse; konuşmak istediği bir konuda; ciddî bir eğitim ve

öğretim görmemiş ise, “aklım var.” diye bilmediği bir konuda, meselâ fizik hususunda bir fikir ileri

süremez.

Sürerse, kendini küçük düşürmüş olur.

Çünkü, ancak aynı konuda eğitimli kişilerin fikir tartışmalarından, güzel sonuçlar çıkar.

PROF. DR. MUSTAFA ŞENTOP’UN MAKALESİ ÜZERİNE BİR ELEŞTİRİ

PROF. DR. MUSTAFA ŞENTOP’UN MAKALESİ

ÜZERİNE BİR ELEŞTİRİ

Hilmi ÖZDEN*

*Felsefe Lisansı Mezunu, Deontoloji Doktoru

GİRİŞ

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Sayın Prof. Dr. Mustafa

ŞENTOP “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminde İki Defadan Fazla

Cumhurbaşkanı Seçilememe Kuralı” başlıklı makalesinde “2017 tarihli

Anayasa değişikliği sonrasında Anayasa’nın 6771 sayılı Kanun’la değişik

101’inci maddesinde yer alan “bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı

seçilebilir” kuralının uygulanma şekli hakkında düşüncelerini yazmaktadır.

“Türkiye Adalet Akademisi Dergisi”nde yayımlanan makalede Sayın

ŞENTOP’un amacı Sayın Cumhurbaşkanının bu seçimlere katılmasının

Anayasaya uygun olduğunu çeşitli delillerle ispat etmeye çalışmaktadır.

Prof. Dr. Mustafa ŞENTOP’un bu tutumu ile Sayın Cumhurbaşkanını

aday gösteren Sayın Milletvekillerini ya da Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip

ERDOĞAN’ı adaylık konusunda yeniden düşündürdüğü muhtemel

görünmektedir.

Bu yazının amacı ise Sayın ŞENTOP’un verilerinin güçlü olmadığı gibi

birçok tartışmaya da kapı araladığını ortaya koymaktır.

MAKALENİN ZAYIF YÖNLERİ VE ELEŞTİRİSİ

Özellikle makalede “bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı

seçilebilir” ifadesi 59 defa kullanılarak yoğun bir tekrarın içerisine

düşülmektedir. Bu kadar fazla tekrar makalenin bilimselliğine ve güvenirliğine

gölge oluşturmaktadır. Hâlbuki kısa ve öz anlatılacak bir konuyu kaynaklar

dâhil 39-40 sayfada anlatmanın hiçbir gerekçesi bulunmamaktadır. Sayın

ŞENTOP büyük bir ikna gayreti içerisindedir. Bilimsel bir çalışmanın

okuyucuyu sıkmadan net ifadelerle aydınlatması yeterlidir.

Makalede “Parlamenter Hükümet Sistemi” ve “Cumhurbaşkanlığı

Hükümet Sistemi” ayırımdan hareket ederek Anayasa’nın 101. Maddesinde

bahsi geçen ifadenin 2017 değişikliklerinden sonraki dönemi kapsadığının

belirtilmesi zihinlerde bir karışıklık oluşturmaktadır.

Hâlbuki herhangi bir ders kitabı yahut temel kılavuz kitap (textbook)

diyebileceğimiz “Hukukun Temel Kavramları” isimli eserde:

“Anayasa hukuku, devletin yönetim biçimi, erklerinin ve bunların

birbiriyle olan ilişkilerini belirleyen ve ülkedeki bireylerin temel hak ve

özgürlüklerini düzenleyen anayasal kuralların toplamından oluşur. Türk

Anayasa hukukunun temel kaynağını 1982 Anayasası oluşturur. 1982 Anayasası

bakımından Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde başlangıçta güçlerin yumuşak

ayrılığı ilkesi benimsenmişti. Her ne kadar 2007 Anayasa değişikliğine bağlı

2

olarak Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmeye başlanması, hükümet

sistemini güçlerin sert ayrılığı esasını benimsendiği başkanlık sistemine doğru

yöneltse de, sistemin en fazla yarı başkanlık olduğu kabul edilebilirdi. Ancak

2017 Anayasa değişiklikleri ile birlikte hükümet sistemimiz başkanlık sistemi

olarak değişmiştir” (Hakan Karakehya, 2018: 184) denilmektedir. Bu ders kitabı

Ağustos 2018 Anadolu Üniversitesi yayınları arasında bulunmaktadır.

Anayasa’daki bazı değişikliklerden sonra yazıldığı da ortadadır. Demek oluyor

ki 2017 Anayasası top yekûn yeni baştan yazılmamıştır 1982 Anayasa’sının

devamı niteliğindedir.

Anayasanın 31 Mayıs 2007 tarihli ve 5678 sayılı Kanunla değişik 101.

maddesinin 2. fıkrasıyla (Cumhurbaşkanının görev süresi beş yıldır. Bir kimse

en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir ) 21 Ocak 2017 tarihli ve 6771 sayılı

Kanunla değişik 101. maddesinin 2. fıkrası arasında da hiçbir fark yoktur.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçişi sağlayan 2017 yılındaki Anayasa

değişikliğinde Cumhurbaşkanının görev süresi konusunda her hangi bir

değişiklik yapılmamıştır. 

Bu nedenle 2023’te yapılacak bir Cumhurbaşkanlığı seçiminde Sayın

Cumhurbaşkanının üçüncü bir kez daha bu makama aday olması, Anayasal

bakımdan mümkün değildir. Çünkü Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip

ERDOĞAN bu makama ilk kez 10 Ağustos 2014’te yapılan

halkoylamasıyla; ikinci kez ise 24 Haziran 2018’de yapılan halkoylamasıyla

seçilmiştir. Böylece Anayasanın öngördüğü en fazla iki defa seçilme kuralı

gerçekleşmiştir.

Üstelik her farklı hükümet sistemine geçişte mevcut Cumhurbaşkanının

geçmiş görevi kabul edilmeyerek her seçime yeni kurallarla başlanacaksa bu

tükenmeyen bir Cumhurbaşkanlığı sürecini de beraberinde getirecektir. Çünkü

Hükümet sistemlerinin; Meclis Hükümet Sistemi, Parlamenter Hükümet

Sistemi, Güçlendirilmiş Parlamenter Hükümet Sistemi, Başkanlık Hükümet

Sistemi, Yarı Başkanlık Hükümet Sistemi, Süper Başkanlık Hükümet

Sistemi gibi farklı birçok uygulamaları mevcuttur.

Dolayısıyla Sayın ŞENTOP’un Parlamenter Hükümet Sistemi,

Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi öncesi ve sonrası iddiaları tutarlı

görünmemektedir. Diğer taraftan makalede müteaddit defa vurgulanan cümleler

veya paragraflardan birinin Anayasa Komisyonu raporundaki konuyla ilgili

ifadelerin şöyle olduğu iddiasıdır:

“Yine, yürürlükteki ve Teklif’te yer alan Anayasa hükümlerinde

‘Cumhurbaşkanı’ ifadesi aynen kullanılmakla beraber, mevcut hükümlere göre

Cumhurbaşkanının görev ve yetkileri ile yürütme içindeki konumu Teklif’le

getirilen hükümlerde esaslı bir şekilde değiştirildiği ve bütünüyle farklı bir

hükümet sistemi içinde Cumhurbaşkanının düzenlendiği açık bir husus olduğu

3

için, Teklif’in kanunlaşması ile getirilen iki dönem seçilebilme imkânında bu

düzenlemenin yürürlüğe girmesinden önce görev yapmış Cumhurbaşkanlarının

görev dönemlerinin hesaba katılmayacağı tartışmasızdır” (Türkiye Cumhuriyeti

Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi (2/1504) ve Anayasa

Komisyonu Raporu, Sıra Sayısı:447 (TBMM Tutanak Dergisi, D.26, Y.2, C. 31,

B.53; 09.01.2017’ye eklidir).

https://www5.tbmm.gov.tr/sirasayi/donem26/yil01/ss447.pdf , Erişim Tarihi:

12.12.2021.)

Sayın ŞENTOP’un vermiş olduğu kaynak herkesin erişimine açık

bulunmaktadır. Eğer “Teklif’in kanunlaşması ile getirilen iki dönem

seçilebilme imkânında bu düzenlemenin yürürlüğe girmesinden önce görev

yapmış Cumhurbaşkanlarının görev dönemlerinin hesaba katılmayacağı

tartışmasızdır” gibi bir ifade olsaydı kamuoyunda yapılan tüm tartışmaların

gereksiz olduğu ortaya çıkardı. Hâlbuki Anayasa Komisyonu

tutanaklarında böyle bir cümle mevcut değildir. Herhangi bir konuşma

yahut cümle de bu anlamı vermemektedir.

ŞENTOP’un Adalet Komisyonunda Başkanlık yaptığı görülmektedir.

Fakat böyle bir ifade hem Anayasa Maddelerinde değişiklik yapılmasına dair

kanun teklifinde hem de Anayasa Komisyonunun kabul ettiği metinde

bulunmamaktadır ( https://www5.tbmm.gov.tr/sirasayi/donem26/yil01/ss447.pdf ,

Erişim Tarihi: 30.03.2023).

Ayrıca makalede Anayasa’nın geçmişe etki yasağı ile derhal etki ilkesi

ile probleme açıklık getirildiği sanılsa da verilen örnek; Serbest Muhasebe

Mali Müşavirler ve Yeminli Mali Müşavirler Odası” hakkındadır. Hukukta

ve tüm disiplinlerde her şey her şeyle örneklendirilmemelidir. O zaman

örneklendirmenin keyfiyeti kaybolacaktır. Üstelik mevcut 1982

Anayasa’sının en son 2017’de bazı hükümleri değişmiştir. Demek oluyor ki

Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN’ın hakkının ihlali ve

kanunların geriye yürütülmesi söz konusu değildir.

SONUÇ

TBMM Başkanı Sayın Prof. Dr. Mustafa ŞENTOP’un makalesi yeni

baştan Anayasa hukukçuları, siyasiler ve aydınlar tarafından yeniden

değerlendirilmelidir. Araştırma dikkatle ve kaynaklarına gidilerek okunduğunda

birçok açık nokta bulunduğu görülmektedir. Bu sebeple Cumhurbaşkanı Sayın

Recep Tayyip ERDOĞAN’ın bir kez daha seçimlerde Cumhurbaşkanı Adayı

gösterilmesi ile ilgili Yüksek Seçim Kurulu’na 174348 Sayı 29.03.2023 Tarihli

bir itiraz dilekçesi tarafımdan verilmiştir. Henüz seçimlerden önce bu konuda

Sayın Cumhurbaşkanı, diğer Cumhurbaşkanı Adayları ve TBMM bir çözüm

bulabilmenin yollarını araştırması da uygun görülmektedir.

KAYNAKLAR:

4

ŞENTOP, M (2022). Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminde İki Defadan Fazla

Cumhurbaşkanı Seçilememe Kuralı, Türkiye Adalet Akademisi Dergisi, Yıl 13,

Sayı 50, Nisan, s.1-40.

KARAKEHYA, H (2018). Kamu Hukukunun Kavramları, (Editörler: Ufuk

Aydın&Elvan Sütken) Hukukun Temel Kavramları, T. C. Anadolu Üniversitesi

Yayınları, Eskişehir.

İnternet Kaynağı: https://www5.tbmm.gov.tr/sirasayi/donem26/yil01/ss447.pdf ,

Erişim Tarihi: 30.03.2023