7.8 C
Kocaeli
Pazar, Mayıs 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 260

Bizi İyi Şeyler de Bozar

İnsanların sessiz ve sakin
yerlerde huzur bulacağını ve mutlu olacağını sanırız 
değil mi? Meğer
bu önyargımız yanlışmış. 

Bu doğru olsaydı en sessiz yerde, en
huzurlu olmamız gerekirdi. Ama sıfır ses olan yerde insanın 1 saat dahi
oturması mümkün olamıyormuş.

Ultra sessiz olduğunu düşündüğümüz
ortamlar bile aslında sessiz değildir. İnsanın yaklaşık 0 desibel olan işitme
eşiğinden daha yüksektir. Örneğin bir kütüphane yaklaşık 40 desibele
kadar çıkabilir.

Ama özel olarak sessiz bir oda inşa
edilmiş. Ve bakın bu odada kalanlara neler olmuş?

Şimdi gazete haberinden okuyalım:

2015 yılında Microsoft, halen
Guinness Rekorlar Kitabına “gezegendeki en sessiz yer” olarak
geçen bir oda inşa etti.

Şirketin Washington’daki genel merkezinde
‘yankısız oda’ olarak da bilinen bu odada en fazla kalan kişi 1 saat
durabildi.

Microsoft’taki yetkililere göre bunun
nedeni ortamın inanılmaz sessiz olması. Öyle ki birkaç dakika
sonra kendi kalp atışlarınızı duymaya başlıyorsunuz. Bundan
birkaç dakika sonra ise kanınızın akışını bile duyabilirsiniz.
Çünkü vücut sürekli çalışıyor.

Dış dünyadan hiçbir ses gelmediğinde,
yani tam ve mutlak sessizlik sağlandığında bu yavaş yavaş
kulaklarınızda dayanılmaz bir çınlamaya dönüşecektir. Bu da
muhtemelen odadaki yankılanma eksikliği nedeniyle dengenizi
kaybetmenize
yol açacak, bu da uzamsal farkındalığınızı bozacaktır.

Microsoft’taki odanın baş tasarımcısının
New York Post’a verdiği bilgiye göre, “Başınızı çevirdiğinizde, bu
hareketi bile duyabilirsiniz. Nefes alışverişinizi duyabiliyorsunuz ve
bu ses bir noktada biraz yüksek gelmeye başlıyor.”

Yetkililer yankısız odanın
amacının
 aslında hiçbir şey duymamanız değil, dışarıdaki tüm
gürültüleri ortadan kaldırarak kendi vücudunuzun sonsuz seslerini duymanızı
sağlamak olduğunu belirtiyor.

Bu test sayesinde, bir devlet başkanının
günde üç öğün konuşması ve emrindeki müthiş propaganda makinesinin onlarca
kanaldan ürettiği gürültüsü ile insanların iç sesini, akıl ve vicdanlarının
sesini baskılamasının sebebini anlayabiliyorum.

*******************************

Bazılarına Güzel Koku Dokunur

Sessiz odada kaldığında uyum sağlayamayan
insanların, alıştıkları ölçüdeki gürültülü ortama kaçmalarının bilimsel
açıklamasını okudunuz.

Bunu hatırlatan bir başka hikâyeyi
de Hz. Mevlâna anlatır: 

Isparta’da gülyağı, gülsuyu ve çeşitli
parfümlerin satıldığı dükkanların önünden geçen bir adam bayılır ve yere düşer.
Esnaf bayılan adamı ayıltmak için elini, yüzünü gülsuyu ile yıkayıp, güzel
kokular koklatır fakat adam bir türlü ayılmaz. 

Olayı gören biri kalabalığı yarıp
bayılanın kim olduğunu gördükten sonra oradan ayrılır, biraz sonra yine gelir.
Baygın adamın başındaki esnafları uzaklaştırdıktan sonra elindeki torbanın
ağzını açarak adama koklatır. Adam kısa sürede ayılır, kendine gelir. Olayı
izleyenler merakla adamı ayıltmak için ne yaptığını sorarlar. 

Baygın adamı ayıltan kişi der ki “bu
arkadaşı iyi tanırım. Hayvancılıkla uğraşır. Gün boyunca hayvan pislikleri
içinde yaşadığı için sizin gülyağı ve diğer güzel kokularınızın ona ağır gelip
bayılttığını anladım. O’nun alıştığı kokunun kaynağı olan hayvan pisliğinden
biraz getirdim ve onu koklattım ve arkadaş ayıldı” der.

*******************************

Alışkanlıkları Terk Etmek Kolay Değil

Yukarıdaki örnekler de gösteriyor ki her
iyi ve güzel olan şey
 insanları mutlu etmiyor. İnsanlar uzunca
bir süre maruz kaldığı etkiler ve ortamlardan uzaklaştığında
 umulmadık
reaksiyonlar gösterebiliyor.

Türkiye 20 seneyi aşkın bir zamandır belli
bir siyasi anlayışın hazırladığı siyasi iklimde yaşamaya
alıştı.

Dahası AKP genel Başkanı tek adamlık
gücüne eriştikten sonra rakiplerine ve kendisine muhalif gördükleri üzerine
gittikçe artan dozda hakaret ve alçaltıcı sıfatlar kullanarak
hitap ediyor. Tepeden başlayan bu seviye kaybı “küçük Erdoğan olma
heveslilerine” 
örnek olmakta.

Devleti yönetenlerin onurlarını korumakla
görevli olduğu vatandaşlarına hitaplarına bakınız: “Geri zekalı, haysiyet
fukarası, sefil, zavallı, gafil, eşkıya, çürük, sürtük, siyasi eşkıya,
haysiyetsiz, onursuz, sanatçı müsveddesi, edep fukarası, ahlaksız, haysiyet
celladı, kan emici…”

Muhalif kanattan bazılarının da aynı dille
cevap verme kaygısıyla bozuk üslup yaygınlaşmaktadır.

Recep İvedik filmlerindeki iğrenç üslup ve tavırların çok
beğenilip izlenme rekorları kırması tesadüf değil.

Tek adam yönetimi ile yasama, yürütme ve
yargı arasındaki kuvvetler ayrılığının kalkması, güçler
arasındaki denge ve denetim sisteminin yok olması insan
hak ve özgürlükleri ve refahımızı
 olumsuz etkilemekte.

Eğitimden, maliyeye, sağlıktan güvenliğe,
dış ilişkilerden ekonomiye, kötü bir yönetimin neticesi olarak
her alanda ülkemizin dünyadaki sıralaması gerilemekte.

Bu yüzden mutlu, güvenli, huzurlu
ve refah içinde bir toplum değiliz.
 Gençlerimiz ve yetişmiş insan
gücümüzün bir kısmı yurtdışına kaçarak bu ortamdan uzaklaşmaya çalışıyor. Bir
kısmı da ülkemizi Batı standartlarına getirme umuduyla muhalefet
yapmaya çalışıyor.

Fakat nüfusun önemli bir kesimi bu olumsuz
şartlara o kadar alıştı ki… Batı tarzı sakin huzurlu, özgürlük ve zenginliğin
daha fazla olduğu, insan onuruna daha saygılı bir ortam talebi ve bunun için
çalışanlar onları rahatsız ediyor.

Bunca berbat işleri yapanlara karşı hala
sadakat içinde kalanların tavrını anlamakta güçlük çekiyoruz değil mi?

Verdiğim bu örneklerdeki insan tavrının
açıklayıcı olabileceğini sanıyorum. İnsanlar alışkanlıklarını kolay
terk edemiyor.

Bunun için bizi yönetenler yıllardır bizi
alıştırdıkları şeyleri yapmaya devam ediyorlar: 

“Bizi gelişmiş ülke standartlarına
çıkarın” 
talebimizi görmezden geliyorlar. Bu
talepte bulunanlara her gün bağırıyor, aşağılıyor, insan hak ve
özgürlüklerini kısıp, insan onuruna aykırı söylem ve eylemlerde
bulunuyorlar. 

Gıda ve barınma dahil en temel ihtiyaç
malzemelerine erişemez hale getirip devlet kesesinden yapılan “ihsan” ve
yardımlara bağımlı hale getiriyorlar. 

Etkiledikleri kitlelerin normalleşmesinin
kısa vadeli değil uzun vadeli bir rehabilitasyonla mümkün olacağını görmemiz
gerekiyor.

Türk Milliyetçileri Cumhurbaşkanlığı Seçimi ve Daha Sonrası İçin Birleşmeli!

Türkiye’de ve dünyada yaşanan olaylar bizlere geleceğin Türkiye ve
dünyada çok sıkıntılı geçeceğini anlatıyor.

 

Beka sorunumuz var mı? Evet var… Ama öyle bir parti genel başkanının
dediği gibi değil. Gerçekten var! Eğer “beka
sorunu”
var diyen kişi samimi olsa partisi ile birlikte
tedbir alır bu beka sorununun kendileri tarafından ortadan kaldırılacağına dair
bizlere güven verirdi. Ortada böyle bir güven var mı? Yok!

 

Hem beka sorunumuz var diyeceğiz hem de siyasetimiz buna Türk Milleti
tarafından güven duyulacak bir cevap veremeyecek! İşte bu haldeyiz…

 

Türk Milletinin beka sorunu çok yönlüdür. Sadece güvenlik meselesi
değildir. Ekonomi, kültürel ve ahlaki yozlaşma, demografik tehlike, gençlerin
ülkeyi terk etme çabası, iç ve dış borçlar, içinde terörü de barındıran
bölücülük, etnik ihanetler bunlardan sadece bazılarıdır.

 

Madem beka sorunu var, Türk Milleti ve onun bağrında bulunan ve de
mihmandarlık vazifesi gören Türk Milliyetçileri hem bu Cumhurbaşkanlığı seçimi
hem de sonrası için acilen birleşmelidir.

 

Diyeceksiniz ki, nerede birleşsinler?

 

Mevcut siyaset içinde bunun MHP, İyi Parti, Büyük Birlik Partisi,.Zafer
Partisi,.Milli Yol gibi siyasi partilerde olmayacağı açıkça görülmüştür.

 

Siyasi ikbal arzuları, nefsaniyet, değişik bağlantı durumları bu
siyasi yapıları Türk Milliyetçilerini temsil etmekten uzaklastırmıştır.

 

Bir de Atatürk’ün dediği gibi “asli
cevherine bakmak “
meselesi vardır ki, bu durum Türk
Milliyetçileri için büyük bir handikaptır…

 

Süreç hızla ilerlemektedir. Türk Milletinin mihmandarı olan Türk
Milliyetçilerinin harekete geçmesi için süre kısalmıştır. Ancak rahmetli
Süleyman Demirel’in dediği gibi “siyaset
için 24 saat bile uzun ve yeterli bir süredir.”
Öyle ise
yapılacak iş amasız, fakatsız, niçinsiz, nedensiz birleştiğimizi Türk kamuoyuna
ilan etmektir.

 

Böylelikle Türk Milliyetçileri 1919 ve sonrasında her zaman yaptıkları
gibi yaparak Türk Milletinin yegane teminatı olduklarını göstermiş
olacaklardır.

 

Arkadaşlarımız ile birlikte kurduğumuz ve dünyaya ilan ederek
duyurduğumuz “Milliyetçi
İttifak”
bu amaçla kurulmuştur… Sözcüsü Ulvi Batu’dur.

 

Öncelikle herkesi “Türk
Milletinin bir evladı olmaktan gurur duyan”
ve bunu bugüne
kadar her platformda ifade eden bir Türk çocuğunu Cumhurbaşkanı yaparak beka
sorununun aleyhimize ilerleyişini durdurmak ve Türkiye’yi “milliyetçi
kadrolar”
eliyle yönetmektir.

 

Allah korusun biz bunu başaramazsak Hdp’nin, Hüda-Par’ın devlet ve
siyaset yaşamında etkin olacağı bir dönem başlayacaktır. Diğer etnik unsurlarda
çok canlı bir şekilde fitnenin ortağı halindedir.Türk Milletinin bunu durdurmak
elindedir. Türk Milliyetçileri topluma önderlik ederek bu durumu nihayete
erdirmelidir.

 

Türk Milliyetçilerine tarihsel olarak bu nedenle yine önemli bir görev
düşmüştür.

 

Parti taassubu, hemşericilik, bölgecilik, tutuculuk, şahsi menfaatleri
mi önemlidir yoksa Türk Milletinin bekası mı? Hepimiz doğru kararlar vermek zorundayız…
Yarını yok bunun!

 

Onun için lafı uzatmadan hangi siyasi partiden olursa olsun bütün Türk
Milliyetçilerini bu sebeplerle birleşmeye ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerine
sandık yolu ile müdahale etmeye çağırıyoruz…

 

Gelin hep beraber olalım! Bu çağrı kendini Türk hisseden herkesedir…

Şeytan İş Başında

0

Olayı duyunca “Bak, bunu da benden bilecekler.” diyen
şeytanın özne olduğu öykücük aklıma geliverdi.

İnek, buzağısını doğurur. Köylü kadın, ahırda inekten ilk
ağız sütünü almak için buzağıyı ince bir iple direğe bağlar. Bunu gören şeytan
buzağının ipini çözer. Buzağı da annesinin memesini emmek ister. Kadın,
buzağıyı, engel olmaması için iter. Bunu gören anne inek, kadının yüzüne bir
tekme savurur. Gürültüyü ve çığlığı duyan kayınpeder, tüfeği kaptığı gibi ahıra
koşar. Bakar ki gelin, kanlar içinde yatmaktadır.. Öfkeyle, ineği vurur. Silah
sesini duyan genç adam, bir nefeste olay yerine ulaşır. Görür ki hanımı yerde,
inek yerdedir; babasının elinde silah vardır. Öfke ve hınçla babasını vurur,
yaptığı hatadan duyduğu pişmanlıkla bu defa da kendi kafasına kurşun
sıkar.  Olayı seyreden şeytan mırıldanır:
“Bak, insanlar bunu da benden bilecekler.”

Şeytanın adı, Amerika. Ortalık yerde hiçbir şey yokken,
İstanbul’daki başkonsolosluğunu kapatıyor, diğer Batılı dokuz ülkeye telefon ediyor,
onlara da konsolosluklarını kapatmalarını telkin ve tavsiye ediyor. Gerekçe,
terör tehlikesi. Bu konuda duyum aldıklarını iddia ediyorlar. Ellerinde somut
hiçbir bulgu yok. Sadece tahmin ve inandırıcı olmayan duyum. Kendi kendilerine
aldıkları bu kararla, uluslararası bütün protokol kurullarını da çiğniyorlar.

Öğreniyoruz ki, kapatma sebebi olarak gösterdikleri terör
örgütüne, uluslararası çalışan ajanlar, işbirliği teklif etmişler. Yani
kendileri çalıp kendileri oynayacaklar. Bu işbirliği teklifini de Türk
istihbaratı da zaten biliyor ve ilgili kişileri takip ediyormuş. Şeytan bu defa
“Bak, bunu da benden bilecekler.” diyemedi.

Şeytanın boş durmayacağını biliyoruz. Hem şerbetlendik hem
çok şey öğrendik. Hem coğrafyamız hem maskeli dostlarımız(!), her zaman
teyakkuzda olmamız gerektiğini öğretti bize. Vesayetten kurtulmaya, sömürge
zincirlerini kırmaya çalışıyoruz. Bağımsız, güçlü olmak; şeytanın işine
gelmiyor. Şeytan, bazen ön, bazen arka planda oyunlarından vazgeçmiyor. Ayağa
kalkmaya hazırlanırken bir tekme daha yiyoruz.

Ülke olarak seçim sürecine girdik. Kurt, bulanık havayı
severmiş. Onlara göre, “Türkiye, Türklere bırakılmayacak kadar önemli bir
ülke.” Adamların, yüzyıllık planlarını gerçekleştirmeleri için en uygun iklimi
yaşıyoruz. Kendileri için gerekli payandaların niteliğini açık ve kapalı
mahfillerde zaten dillendiriyorlar. Bunu gaflette olmayan herkes biliyor.
İstiyorlar ki Türkiye istikrarsız, güvenliksiz, ekonomisi zayıf, uluslararası
saygınlıktan yoksun bir ülke olsun.

Şeytanın algı oyunları hiç bitmeyecek. Turizmde, ekonomide,
siyasette, eğitimde, medyada ortalığı bulandırmaya, kirletmeye devam edecekler.
Bataklığa niçin koktuğu, sivrisineğe niçin ısırdığı sorulur mu? Bütün
kanalizasyonları yer altına almak, bilinçli toplumların, güçlü yönetimlerin
işidir.

Her türlü güç mücadelesinde bir tarafın galibiyetinin gerçek
nedeni diğer tarafın zayıflığıdır. Şeytanı mutlu etmemektir, asli görevimiz. “Hırsız
içerde olursa kapı kilit tutmaz.” der atalarımız. Atalarımızın uyarılarını, göz
ardı etmemeliyiz. Fikirde, dilde, ülküde birlik; ab-ı hayatımız.

Kör, sağır ve dilsiz üç kişi bir araya gelir, dertleşmek
isterler. Kör, sağıra, kendisini çok sevdiğini söylemek ister. Ancak sevgisini
bir türlü duyuramaz. Dilsiz, körün çaresizliğini fark eder, fakat körün sağırı
sevdiğini kelimelere bir türlü dökemez. Üçü de birbirlerine bir şey anlatamadan
ayrılırlar. O güzel duygu, hedefine ulaşamaz.

Pek çok iletişim ortamında kör, sağır ve dilsiz ilişkisinin
yaşandığını gözlemliyorum. Bu ilişki beceriksizliği toplumumuzu bir kurt gibi
kemiriyor, zayıf düşürüyor, birbirine güvensiz kılıyor, zamanla
düşmanlaştırıyor, şeytanın istediği noktaya getiriyor.

Eskiden insanlar susarak anlaşırlarmış;  kalpten kalbe yol varmış.  Sevgililer gözleriyle anlaşırlarmış, gözdeki
ışık yetermiş, birbirini anlamaya. Nedense günümüzde, değil kelimeler, cümleler
bile yetmez oldu, hatta yumruklar devreye giriyor. Karşısındakini anlama derdi
taşımıyor kişiler. Eğitimdeki aşırı bireyselleşmenin getirdiği hastalık bu. Kişi,yeter
ki kendini anlatsın, nasıl olursa olsun, önemli değil bu. Bulutlu hava, kargaşa
hali, gürültülü atmosfer… Kakafoni… Şeytanın tam istediği durum.

Sosyal medyayı zaman törpüsü olarak değerlendiririm; ama
ondan uzak da kalamam. Bir arkadaşım, bir mecrada eğitimle ilgili düşüncelerini
paylaşmış. Ben de birkaç değerlendirme cümlesiyle katkı sağlamak istedim. Bir
tıp profesörü, bana cevap yazmış, ben Türkçe öğretmeni olduğum halde niye
“perspektif” kelimesini kullanmışım? Bunu bana hiç yakıştıramamış. Ben isterdim
ki konuyla ilgili bir katkı sağlasın, biz de kendisinden istifade edelim. Cevap
verme gereğini duymadım, işi uzatmak istemedim. Bazen, bağımlılık yapmasından
korktuğum halde, televizyonlardaki tartışma programlarını takip ediyorum.
Diyaloglar son derece sığ, bilgiden ve sevgiden yoksun. Tartışmalar ufkumu
açmadığı gibi, içimi karartıyor, bana “Ben bunları niye dinledim ki?”
dedirtiyor. İlim sahibi akademisyenlerin, gazeteci veya araştırmacı sıfatıyla
programda yer alan şarlatanlar karşısında, derdini anlatamamaktan kaynaklanan
çaresizliğini gördükçe üzülüyorum. Ne yaparsın, kalitemiz bu.

İnsan kalitemizi artırmak zorundayız. Bilgi, sevgi, ilgi,
hoşgörü, empati, idealizm, vatanseverlik, “iyiliği emredip kötülükten men etme”
şiarı; insan ve toplum kalitesini yükselten ilkelerdir, değerlerdir. Her
dönemde olduğu gibi, özellikle şeytanların en aktif olduğu bu dönemde, ruhumuzun
bu gıdalara ihtiyacı var. Bu vitaminlerle beslenelim, zamanı ve mekânı paylaşma
kaderini yaşadığımız insanlara bolca ikram edelim.

Kötülerin gücü, iyilerin zayıflığındandır.

İran İflâs Cumhuriyeti

 

            Bir hafta kadar İran’daydık; bir haftalık da geviş sonrası ne kaldı aklında ve
ruhunda dense: 1-Mustafa Atalay’ın dediği gibi, “İran’ı görmeyen cami gördüm demesin.” Ama camilerin çoğunda namaz
kılınmıyor; az bir kısmında salât
(onlar namaz demiyor) yeri var, onlarda da ya şadırvan yok yahut doğru dürüst
tuvalet.

            2-Başta Selçuklu olmak üzere Türk izleri arayan Tahran, Kaşhan, İsfahan, Yezd, Şiraz ve diğer şehirlerde
arasın. Büyük Selçuklu Devleti’nin kurucusu Tuğrul Bey’in kabri/kümbeti İran’ın bugünkü başkentinin güney
mahallindeki eski Selçuklu başkenti Rey’de;
hem de bize daha Anadolu kapıları açılmamışken (1071 öncesi).. Kuruluş,
Diriliş, Uyanış tayfasına duyurulur.

            3-Türkiye’deki şekilperest İslam anlayışına göre İran kırk kat daha şekilperest
hatta yek’il-perest; o da sadece
başörtüsü, onların diliyle çador/çadır. (Çadır olmazsa eşarp da uyar.) Ha bir
de ülkenin adı İran İslam Cumhuriyeti.

            4-Mollaokrasi diyebileceğimiz rejimi seven, onaylayan bir kişiye bile
rastlamadık. Aksine ‘mollanın cebi dolmaz, karnı doymaz’ gibi tanıdık vecizeler
var. Resmen bir ruhban sınıfı oluşturmuşlar. Hani Tövbe Suresi’nde
bahsedilen “Doğrusu ahbâr (hahamlar) ve ruhbân kimselerin çoğu insanların
mallarını haksız şekilde yerler ve insanları Allah’ın yolundan çevirirler.”

âyetinin (34) tam karşılığı gibi. Yollarda lüks bir araba görüp sorsanız ya
mollanın yada mollanın oğlunundur derler.

            5-Mollaların sınıfça aleni imtiyazlı
addedildiği İran’da kadınlar ise dezavantajlı, hem de evlilik-boşanma
gibi temel meselelerde bile. O yüzden onların ‘İtiraz’ dediği ve Mahsa Aminî’nin öldürülmesi sonrasında başlayan
protesto olaylarında açık-kapalı tüm İran kadınları ön saflarda yer almış. İran
Devleti tedbir olarak önce interneti arkasından telefon iletişimini bile
sınırlamış. İran vatandaşlarına sınırlama kalkmış olsa da turistler için
(özellikle sosyal medya) hâlâ geçerli görünüyor.

            6-İran’da hayat şartları çok kötü. Anormal hayat pahalılığı nedeniyle her
aileden birkaç kişi çalışmak zorunda. İran parası (tümen) Türk lirasından değersiz olduğu ve İran’da asgarî ücret
bizimkinin 3/1’i oranında bulunduğu halde fiyatlar bir-iki yıl içinde
Türkiye’deki fiyatlara yetişir, tabii Türkiye’deki fiyatlar uslu durursa..

            7-İran’da trafik de bizden kötü; hele Tahran’daki akıllara ziyan. Buna karşın
korna-klakson az ve bizdeki gibi kavga-dövüş yok. Günlük hayatta da kalabalık
pazarlarda bile insanlar tahammüllü. Bizden daha fazla bir imparatorluk hoşgörüsü yahut çok
kültürlülük
diyebileceğimiz bir yaklaşım var halkta. Otobüslerdeki köylüler
bile telefonda konuşurken sesini yükseltmiyor; kime bir şey sorsan veya selâm
(salam) versen mutlaka mukabelede bulunuyorlar, bizde sıklıkla olduğu gibi
muhatap olmama söz konusu değil. Teşekkür (mersi) konusunda da cömertler..

8-İran’da sıradan insanlar için bile İngilizce bilmek sıradan bir hâl. Bizde
“6-7 senede bir dil nasıl öğrenilmez ve öğretilmez” durumu onlar için geçerli
değil. Türkçe ile bir yere kadar İran’da
ama İngilizce ile her yere kadar. .
Artı; Dolar kutsal para
muamelesi görüyor. Herkes imkânına göre ‘kefen parası’ gibi yurtdışına
çıkabilme umudu adına dolar biriktirmeye çalışıyor. Evvel emirde
geçinebilirse..

9-Tahran’da, İsfahan’da, Şiraz’da yerli ve
yabancı Türklerle karşılaşmanız
olası. Tebriz yöresini yani Güney Azerbaycan’ı zaten saymıyorum.
Karşılaştığınız Türklerin de iyisi var, kötüsü/paragözü var. Toplu rezervasyon
nâmümkün, karakter ve mizaca göre ancak (İsra
84
). Bu arada çok fazla Afganlı
var; bilhassa da orta, güney ve doğu kesimlerinde.. Milyonlarca..

10-On yıl önce Dünya ekonomik sıralamasında 29. sırada bulunan (biz 16. sıradayken) İran şimdilerde 11. sırada ve 2023 için 2.045 milyar dolar gayrisafi millî hâsıla bekleniyor; bizse 100.Yılımıza 940 milyar dolarla 20. sırada gireceğiz gibi gözüküyor. İran uranyum zenginleştiriyor,
nükleer silah hazırlığı yapıyor. İran, 2
bin km
menzilli yüzlerce balistik füzeye sahip. Hatta bizim pek övündüğümüz
İHA-SİHA alanında Ukrayna’ya
sağladığımız desteğin benzerini Rusya’ya
sağlıyorlar. Azerbaycan’ın Ermenistan’la kavgasında dindaş ve mezheptaşlarına
değil de açıktan Ermenistan’a omuz
veriyorlar.

Tüm bunları toplarsak halkının destek vermediği,
hele hele sosyo-ekonomik olarak toplumsal memnuniyetsizliğin pik yaptığı bir
ortamda – adı ne olursa olsun – devletin devamlılığı mümkün değildir.

Son= YAKARSA İRAN’I KADINLAR YAKAR!

İklim Değişimi Ve Çevre Problemleri Hakkında Prof. Dr. İbrahim Ortaş ile konuştuk

Oğuz Çetinoğlu: İklim değişimlerinin
etkileri hayatın her alanında hissediliyor. Konu hakkında genel bir
değerlendirmenizle röportajımıza başlayabilir miyiz?

Prof. Dr. İbrâhim Ortaş: İklim değişimlerinin insan hayatını
sınırlandırdığı her gün yaşanan aşırı yağışlar, hortumlar, kuraklık ve diğer
olayları ile hissedilir oldu. Bir dönem iklim değişimlerinin moda bir konu
olduğunu ve konu ile dalga geçen insanların da yaşanan tabiat olayları sonrası
konunun çalışılması ve tedbir alınması gerektiğini belirtemeye başladılar.
Yurdumuzun bâzı bölgelerinde yaşanan aşırı yağış sonrası birkaç fakir
vatandaşımızın canından olması iklim değişimlerinin sokakta bile konuşulmasına
yol açtı.

Çetinoğlu: Tedbirler hakkında
neler düşünülüyor?

Prof. Ortaş: İklim değişikleri ile mücâdelede alınması gereken
teknoloji konularından biri de deniz ekosesinde ve denizdeki yosun ve fito-plaktonarın
temizleyici mekanizmasından yararlanmaktır.

Çetinoğlu: Konuyu biraz açar
mısınız?

Prof. Ortaş: İklim değişimleri ve devam ettirilebilir hayat ve
gelişme için çok sayıda alanda atılması gereken ciddî tedbirler bulunmaktadır.
İklim değişimlerinin sebebi olan atmosferdeki karbon dioksitin CO2’inin arzu
edilen sanayi devrim öncesi 280 mg L-1 düzeyine düşürülmesi zor olsa da en
azından daha fazla atmosfere gaz salınımın azaltılması ve atmosferdekinin de
aşağı çekilmesi gerekmektedir.

Çetinoğlu: İklim değişimleri ile
ilgili başka yöntemlerden de bahsediliyor…

Prof. Ortaş: Çalıştığım konu olan kara ile alâkalı ekosemdeki
bitkilerin fotosentez yolu ile atmosferdeki CO2’nin yutak olarak yakalanması
kadar sudaki bitkicikler üzerinden de CO2’nin yutak olarak kullanılması ilgili
gördüğüm algler üzerinden suların ve atmosferin temizlenmesi konusunda NASA
bilim insanlarında Dr. Jonathan Trent tarafından tavsiye edilen yosun
yetiştirmek için açık deniz membran muhafazaları (OMEGA) projesi ile denizlerde
yosun yetiştirmek konusunda bilgi sunan NASA’da Protein Nano Teknoloji Grubu
ile Küresel Enerji ve Çevre Araştırmaları alanında çalışan Green birim’in de
kurucusu olan Dr. Trent, Boğaziçi Üniversitesi’nde ‘Dünyâ, Mars ve OMEGA’’
başlıklı bir konuşması konusundaki görüşleri önemsenecek düzeydedir. Konu
hakkında basından ve Dr. Trent’in söylediklerinden anlaşıldığına göre bu proje
ilgi çekici. Aynı zamanda hem UC-Santa Cruz’da, hem de Tokyo Üniversitesi Tarım
ve Teknoloji Biyoteknoloji ve Hıyıt Bilimleri Bölümü’nde ve Biyomoleküler
Mühendislik Bölümü’nde Yardımcı Profesör olarak görev yapıyor Dr. Trent aynı
zamanda NASA’da çalışmalar da yürütmektedir. NASA’nın Astrobiyoloji Kürsüsü
Başkanlığını yapan Dr. Jonathan Trent, devam ettirililebilir, deniz
mikrobiyolojisi, astrobiyoloji, tarım ve biyoteknoloji gibi alanlarda çok
disiplinli çalışmalarıyla dünyâda ses getiren çalışmalar yürütmektedir.

Çetinoğlu: Sistemin işleyişi ile
alakalı bilgi lütfeder misiniz?

Prof. Ortaş: OMEGA projesi atık suyu temizlemek, karbondioksit
yakalamak ve nihayetinde su, gübre veya arazi için tarımla rekabet etmeden
biyoyakıt üretmek için yenilikçi bir yöntem olarak öne sürülmektedir. Algler
denizlerde CO2 emilimi sağlarken atmosfere O2 salımı da sağlamaktadır.

Bugün dünyânın başına belâ olan atmosferdeki
CO2 atmosferdeki konsantrasyonun azaltılmasının önemli yolarından biri
denizlerdeki foto-planktonlardır. Denizdeki planktonlar bitkiler fotosentez
yaparak atmosferdeki CO2’yi yakalamaktadırlar. Denizlere ve kirletilmiş suların
ıslahı ve buralarda algler üzerinden CO2 fikse etmek dünyânın sağlığı için
önemli bir yaklaşım olabilir.

Çetinoğlu: İnsanlar kendi
elleri ile doğayı yaşanılamaz duruma getirdi…

Prof. Ortaş: Evet! Dr. Trent, konuşmasında 8 milyara yakın insanın
yaşadığı dünyâda iklim değişikliği, artan nüfus ve hızlı şehirleşme ile
birlikte Su-Enerji-Gıda döngüsünün bozulduğuna ve kaynakların hızla tükendiğine
dikkat çekti. 4,5 milyar yıl önce hayatın başladığı gezegenimizde, Homo Sapiens
olarak adlandırılan insanoğlu türünün 200.000 bin yıldır var olduğunu anlatan
Dr. Trent, insanoğlunun ömrünün 180.000 yıllık kısmında çoğunlukla avcılık ve
toplayıcılıkla uğraştığını; insanoğlunun bilgisayar çağına henüz 70-80 yıl önce
geçtiğini aktardı. İnsanlığın bilimde sağladığı ileri teknoloji kullanımı ve
bunun doğa üzerinden yarattığı çevresel baskı gıdadan sağlığa kadar geniş bir
alanda hayatı sınırlamaktadır. Dr. Trent, endüstriyel çağa geçişle birlikte
iklim değişikliği, nüfus artışı, köylerden şehirlere olan yoğun göçle yaşanan
hızlı şehirleşme, hayat biçimlerimiz gibi faktörlerin su, enerji ve gıda
kaynaklarımızı yok etmekte olduğunun altını çizdi ve iklim değişikliğinin
özellikle Tibet gibi dünyânın en verimli, sulak, gıda ve enerji açısından en
zengin bölgelerini tehdit ettiğine işâret ederek göstergelere göre yaklaşık 200
sene içinde Tibet Platosu’nun yok olacağını belirti.

Çetinoğlu:
Çâreyi nerede görüyorsunuz?

Prof.
Ortaş:
Kaynakların öncelikle dünyânın temel sorunlarına kullanılması
önemlidir. Dr. Trent bu arada dünyânın sorunlarının çözümü için önerilerde
bulunmaktadır. Mars yolculuğuna harcanan para ile Ddnyâdaki problemlere çözüm
bulunabilir diyor. Dünyânın bu gidişatla 2060 yılında çok daha kötümser bir
tabloyla karşılaşacağımızı belirten Dr. Trent, bu süreçte NASA’nın çalışmaları
başta olmak üzere insanoğlunun farklı gezegenlerde yeni bir hayat kurma
arayışına girdiğini anlattı. Mars’ta hayatı merak eden insanoğlu için bugün son
derece astronomik geziler düzenlediğine işâret eden Dr. Trent, NASA’nın Mars
gezegeninde incelemelerde bulunan kâşif robotu Curiosity’den gelen bulgulara
bakıldığında Mars’ın -60 derecelere varan soğuk iklimi, kaya ve tozdan oluşan
dış yüzeyiyle insan türünün yaşaması açısından uygun bir seçenek olmadığını
belirtti. Uzay konusundaki çalışalar her zaman için ilgi çekici aynı zamanda
çok da pahalı çalışmalar. Mars yolculuklarına harcanan astronomik rakamlarla dünyânın
artan sorunlarına farklı çözümler bulunabileceğine dikkat çeken Dr. Trent, bu
kapsamda geliştirmiş olduğu OMEGA Küresel İnisiyatifi ve Eco-nomic Çiftlik adlı
projeleri hakkında da bilgi sunmuştur. İnsanoğlunun Mars gibi farklı
gezegenlerde yeni bir hayat kurma çabası içinde olduğunu ancak Mars’ın insan
türünün yaşayabileceği bir gezegen olmadığını belirten Dr. Trent, konuşmasında
tamamen geri dönüştürülebilir kaynakları kullanarak tasarladığı OMEGA projesi
hakkında bilgiler verdi.

Çetinoğlu: Verdiği bilgilerde işe
yarar unsurlar var mı?

Prof. Ortaş: Uzay ve Mars konusundaki çalışmaların ilmî bilgiye
kazandıracağı katkı kadar insanın uzayın oluşumu ve gezegenimizdeki hayatın
oluşumu hakkındaki merakın giderilmesi bakımından önemli. Aynı zamanda üzerinde
yaşadığımız gezegenimizin yaşanır olması ayrıca önemlidir. 

Çetinoğlu: Anladığım kadarıyla
tabiattaki problemler yine tabiattaki imkânlarla çözülecek…
 

Prof. Ortaş: Dr. Jonathan Trent’in yürütücüsü olduğu OMEGA projesi,
mikro algler’den (yosunlardan) bioyakıt ve gıda ürünü üretimi, karbondioksit
yakalama ve atık su arıtımı çalışmalarını kapsıyor. OMEGA teknolojisi, kıyı
şehirlerinde denizlere aktarılan atık suların bu teknoloji ile tekrar
kullanımını sağlamayı amaçlıyor. Etanol elde etmek için yapılan geniş tarım
alanlarının mısır üretimin yönlendirilmesinin tersine, OMEGA projesi doğal
besin arzını tehdit etmiyor diyor.

Alg üretimi, atık suyun temizlenmesi,
karbon dioksitin depolanması ve bu yolla biyo-yakıt üretimini hedefleyen OMEGA
projesinde denizde foto-biyoreaktör adı verilen büyük boyutlardaki plastik
tüpler kullanılıyor. Tâze su depolanmış olan bu fotobiyo reaktörler atık su
ortamında alg üretilmesini sağlıyor. Dünyâda en hızlı üreyen bitki türleri
arasında yer alan algler, güneş enerjisi, karbondioksit ve atık sudan birtakım
besleyici maddeleri kullanarak biyoyakıta veya hayvan gıdasına dönüştürüyor.
Algler atık suyu temizleyerek deniz suyu temizliğine de önemli katkı sağlıyor.

Çetinoğlu: Türkiye’nin bu
çalışmalarda belli bir yeri var mı?

Prof. Ortaş: Dr. Trent, Türkiye’nin bereketli toprakları ve üç
tarafı denizlerle çevrili bir ülke olarak OMEGA projesi için ideal bir konumda
olduğundan da bahsediyor. Hattâ bu konuda önümüzdeki yıllarda Boğaziçi
Üniversitesi Çevre Bilimleri Enstitüsü ile bu çerçevede ortak çalışmalar
yapmayı hedeflediklerini ifâde ediyor.

Ülkemize misafir olarak gelen Dr.
Trent’in önerileri ülkemizde rahatlıkla işletilmektedir. Çukurova Üniversitesi
Su Ürünleri Fakültesinde arkadaşlarımızda ‘alg biyoteknoloji’ konularında uzun
zamandır çalışmaktadırlar. İklim değişimlerine sebep olan sera gazlarının
azaltılmasına yol açacak yutak konularının bilinmesi, çalışılması dünyâ çapında
önemli olacaktır.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Hocam.
Bu röportaj için son cümlenizi lütfeder misiniz?

Prof. Ortaş: Yaşadığımız dünyânın bugün en ciddî meselesi olan
iklim değişimlerinin insan kaynaklı problemleri ortadan kaldırmak
mecbûriyetindeyiz. Geç olmadan problemi çözemesek kendi elimizle kendi
geleceğimizi zora sokabiliriz.

    Prof. Dr. İBRAHİM ORTAŞ

1960 yılında Kahramanmaraş ilimizin Pazarcık ilçesinde
doğdu. İlköğretimini Denizli köyü ilkokulunda ortaöğretimini Gaziantep
Atatürk Lisesi’nde tamamladı. 1985
yılında Çukurova Üniversitesi, Ziraat Fakültesi’nden mezun oldu. 1987 yılında
Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi’ne Araştırma Görevlisi olarak girdi.
1990-1994 yılları arasında İngiltere’de Reading Üniversitesi’nde doktora
öğretimi yaptı.
1995
yılında Yardımcı Doçent, 1996 yılında Doçent ve 2002 yılında profesörlük
unvanlarını aldı. Prof. Dr. Olarak Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi
Toprak ve Bitki Besleme Bölümünde araştırma, eğitim ve öğretime devam
etmektedir.  

İlmî
araştırmaları dışında, toprak tarihi, insanbilim toprak ilişkisi, toprak
felsefesi, tarım-çevre-insan ilişkileri, eğitimin sosyal boyutları konusunda
çok sayıda gazete ve dergi yazısı ve söyleşileri bulunmaktadır.
1998
yılında ABD. Florida Üniversitesinde OECD bursu ile 4 ay süre ile araştırmacı
olarak çalıştı. 2010-2011 yıllarında ABD’de Ohio State Üniversitesi’nde İklim
Değişimleri ve Karbon Araştırma Merkezi’nde misafir araştırmacı olarak
çalıştı.
Avrupa
topluluğu bünyesindeki ilmî kuruluşlarda Türkiye delegesi olarak şu anda 4
COST guruplarında yürütücü olarak çalışmaktadır. Daha önce 3 COST projesinde
Türkiye’yi temsilen görev aldı. Ayrıca 35 ülkede ilmî toplantılara ülkemiz
adına katılarak ilmî sunumlar yapmıştır.

SCI de
taranan dergilerde 38, Türkiye’deki hakemli dergilerde 31, milletlerarası
kongrelerde 87 bildiri, Millî kongrelerde 35 bildiri, 7 adet milletlerarası
kitap bölüm yazarlığı, 6 kitap, 12 rapor ile toplam 235 ilmî makale kaleme
almıştır.

Avrupa topluluğu bünyesindeki ilmî kuruluşlarda
Türkiye delegesi olarak şu anda 2 COST guruplarında yürütücü olarak
çalışmaktadır.
Bilim-felsefe,
eğitim üniversite konularında 364 makale yayınlamıştır. Ayrıca tarım-toprak
ve çevre konusunda 64 gazete dergi makalesi bulunmaktadır.

1
TÜBİTAK, 1 DPT, bir Bap ve 4 Yüksek Lisans ve Doktora projesi yürütmektedir.

Toprak Biyoteknolojisi ve Kök
Biyolojisi laboratuarları yanında Bölüm Araştırma Alanı yöneticisi olarak çok
sayıda projede yönetici ve yardımcı araştırıcı olarak görev almaktadır.  

Erdoğan, Hukuken Tekrar Cumhurbaşkanı Adayı Olabilir

Genel
seçimler yaklaşırken, Erdoğan’ın tekrar Cumhurbaşkanı adayı olup olamayacağı
tartışması da tekrar alevlendi. Ancak şunu baştan ifade etmek gerekir ki konu
hakkında yorum yapanların büyük kısmı siyasi tavrına göre hüküm belirtiyorlar.
İktidar yanlıları sırf iktidar yanlısı oldukları için hiçbir gerekçe
belirtmeden “Erdoğan aday olabilir” derken, muhalifler de benzer şekilde pek
öyle elle tutulur bir gerekçe göstermeden “Meclis erken seçim kararı almazsa
Erdoğan aday olamaz” diyorlar. Biz, bu yazıda meselenin siyasi boyutunu ve
adayın kim olduğunu bir kenara bırakarak salt hukuki açıdan Erdoğan’ın aday
olup olamayacağı (bize göre olabileceği) hususunu incelemeye çalışacağız.

 

Erdoğan’ın
tekrar adaylığı konusunda siyasi kaynaklı görüşleri bir kenara bırakacak
olursak, hukukçular bile bu konuda ikiye ayrılmış durumdalar. Ancak üzülerek
ifade etmek gerekir ki bazı hukukçuların konu hakkındaki yorumları hukuka değil
kendi siyasi tercihlerine göre şekillenmektedir. Erdoğan aday olabilir / olamaz
tartışmasında görüş belirten hukukçuların bir kısmı iktidar yanlısı veya
muhalif olmalarına göre tavır belirliyorlar.

 

Öte
yandan, meseleyi salt hukuki olarak ele alan gerçek hukuk adamları da farklı
görüşler ifade edebiliyorlar. Örneğin Yargıtay Onursal Başkanı Prof.Dr. Sami
Selçuk, Erdoğan’ın tekrar aday olamayacağını ifade ediyor. Değerli büyüğüm Av.
Ruhittin Sönmez de bu görüşte olanlardan. Prof.Dr. Ersan Şen ise Erdoğan’ın
aday olabileceği görüşünü paylaşıyor. Ancak Ersan Hoca bu tip konularda hukuki
duruma göre değil, konunun kendisine faydasına göre yorum yapan bir kişi olduğu
için Hoca’nın açıklamasındaki hukuki derinliğe ihtiyatla yaklaşmak
gerekmektedir.

 

Beni
tanıyanlar iflah olmaz bir Erdoğan muhalifi olduğumu ve Türkiye’de belki de ilk
defa “Tayyip Erdoğan Sonrası Türkiye” kavramını ortaya atıp Erdoğan’sız bir
Türkiye’nin resmini çizmeye çalıştığım “Tayyip Erdoğan Sonrası Türkiye” adlı
bir kitap da yazdığımı bilirler. Erdoğan’ın değil bir dönem, bir gün daha
iktidarda olmasını istemiyor olmama rağmen, salt hukuki olarak Erdoğan’ın erken
seçim olsun olmasın tekrar aday olabileceği kanaatindeyim.

 

Erdoğan’ın
tekrar aday olup olamayacağı tartışmalarının en büyük sebebi; 2017’de
referandum sonrası yürürlüğe giren anayasa değişikliği metninin önü arkası
düşünülmeden, hiçbir sistematiğe tabi olmadan, tamamen kişiye özel şekilde ve
çok kötü bir kodifikasyon tekniğiyle kaleme alınmış olmasıdır. Burhan Kuzu
hayattayken her ne kadar “bu sistemin fikir babası benim” dese de bu anayasa
metninde Burhan Kuzu’nun bir dahli yoktur. Mevcut anayasa değişikliğini kaleme
alan kişi, şu an ki Meclis Başkanı ve benim de üniversiteden Türk Hukuk Tarihi
dersi hocam olan Mustafa Şentop’dur. Ancak Mustafa Şentop bir anayasa hukukçusu
değil hukuk tarihçisidir ve uzmanı olmadığı bir alanda anayasa metni kaleme
alarak, üstelik çok kötü bir şekilde kaleme alarak bu ülkeye maalesef kötülük
etmiştir.

 

Mevcut
anayasa değişikliğinde sistematik olarak eleştirilecek pek çok husus olmakla
birlikte, bu yazının konusu olan en büyük eleştiri konusu sistemde yürütmenin
başındaki kişinin unvanının başkanlık sistemine uygun bir şekilde “Başkan”
olarak adlandırılmayıp, tıpkı parlamenter sistem döneminde olduğu gibi
“Cumhurbaşkanı” olarak adlandırılmış olmasıdır. Çünkü aslında madde metnindeki “Cumhurbaşkanı”
ibaresini “Başkan” olarak değiştirdiğiniz zaman Erdoğan’ın tekrar aday olup
olamayacağı tartışmasını da bitiriyorsunuz. Çünkü “Erdoğan tekrar aday olamaz”
görüşünü savunanlar, Erdoğan’ın 2014-2018 arasında yani parlamenter sistem
dönemindeki Cumhurbaşkanlığı görevini 1. dönem, 2018-2023 arası dönemi ise 2.
dönem olarak kabul etmektedirler. Bunun sebebi de yeni sistemde yürütmenin
başındaki kişinin unvanını tıpkı eski sistemde olduğu gibi “Cumhurbaşkanı”
olarak devam ediyor olmasıdır.

 

Hâlbuki,
2017 referandumlar birlikte hukuken, 2018 seçimleriyle birlikte ise fiilen
Türkiye’de artık başkanlık sistemi modeli uygulanmaktadır. 2018 yılında yeni
bir model ve sistem hayata geçmiştir. Erdoğan’ın 2014-2018 dönemindeki
Cumhurbaşkanlığı ile 2018-2023 yılları arasındaki Cumhurbaşkanlığı görevi yetki
ve sorumluluk bakımından aynı değildir. Bu nedenle Erdoğan’ın başkanlık
sistemindeki Cumhurbaşkanlığı görevi 2018 yılında başlamıştır ve 2018-2023
arası dönem, Erdoğan’ın 1. dönemidir.

 

Her
iki dönemde de yürütmenin başındaki kişinin unvanının Cumhurbaşkanı olması bu
durumu değiştirmez. Hukukta, başlık değil içerik önemlidir. Örneğin, bir “kira
sözleşmesinin” başlığını “satım sözleşmesi” veya “kat karşılığı inşaat sözleşmesi”
yapmanız o sözleşmeyi kira sözleşmesi olmaktan çıkarmaz. Çünkü içerik ve
içerikten dolayı sözleşmenin taraflarına uygulanacak hükümler kira sözleşmesi
hükümleridir. Aynı şekilde, yürütmenin başındaki kişinin unvanının
Cumhurbaşkanı olması da, sisteme konulan ismin “Cumhurbaşkanlığı Hükümet
Sistemi” olması da içerik bakımından sistemin başkanlık sistemi olması
özelliğini ortadan kaldırmayacaktır. Dolayısıyla da burada artık uygulanması
gereken hükümler başkanlık sistemine ilişkin uygulanması gereken hükümlerdir.
Parlamenter sistem dönemindeki 2 dönem kuralını artık 2018 sonrası dönemde
uygulayamazsınız. Bu dönemde başkanlık sisteminin 2 dönem kuralının uygulanması
gerekir ve bu durumda da Erdoğan’ın 1. dönemi 2018’de başlamış olacak, 2023
adaylığı da 2. dönem adaylığı olacaktır. Mevcut şartlarda Erdoğan’ın 2023
adaylığını 3. dönem olarak kabul etmenin hukuken doğru olmadığı kanaatindeyim.

 

Konuya ilişkin başka
gerekçelerimi geçen sene “Erdoğan’ın Tekrar Cumhurbaşkanı Adayı Olmasının
Önünde Hukuki Bir Engel Yok” adlı yazıda ifade etmiştik. İlgilenenler, merak
edenler şu bağlantıdan yazıya ulaşabilirler;
http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/…/YaziDetay/13719

Türkiyem ve Türk İnsanı (1)

     Canım Türkiyem,
güzelim Türkiye!

     Gerçekten hafife
alınmaması gereken bir ülke olan Türkiyem!

     Dünyadaki
konumuyla, coğrafyasının fizikî özellikleriyle, insanı çok yönlü, çok
kabiliyetli, çok yetenekli oluşuyla; gerçekten dünyada parmakla gösterilen ve
gösterilmesi gereken emsalsiz ve benzersiz yegâne büyük, güzel ve dünyanın
gözbebeği denmeye seza ve lâyık bir ülke.

     Evet, Türkiyem
taşıyla, toprağıyla bilhassa insanıyla mekânen dünyaya beşik, insanlığa rehber
ve yol gösterici olmuş, olabilmiş; tek dünya ülkesi ne kelime, dünya incisi,
pek değerli dünya halkasının elmas taşı hükmünde;

     Hepimizin iftihar
ettiği, öğündüğü; gıpta edilen, örnek alınan, değerine paha biçilemeyen,
ikincisi olmayan lider ülke.

     Evet, bu
topraklarda nice mânâ erleri yetişmiş, ilim ve fen sahasında nice üstün
kabiliyetli, zekî ve çalışkan insanlar zuhur etmiş. Bu vatan ve milleti dünyaya
sunmuş.

     Böylece her biri,
Türk Milleti’nin iftihar vesilesi olmuş.

     Hâlâ da bunlar
gibi, daha niceleri dünyaya; maddî ilim ve fen sahasında, mânevî mânâ ve gönül
alanında; kendilerini Türk Milleti adına insanlığa zevk, şevk ve içtenlikle
sunmuşlar ve sunmaya, hâlen devam etmektedirler.

     Evet, Türk
Milleti; Arapça, Farsça ve Türkçe’den müteşekkil İslâm Medeniyeti’nin
sacayaklarından biri olarak tarihe damgasını vurmuş ve hâlâ da, vurmayı
sürdürmektedir.

     Evet, Türk
Milleti; enerjik ve potansiyelli insanıyla, gönüllere hükmeden lisan ve
diliyle, insanlığa hizmet eden ilim adamlarıyla;

     Velhasıl bu
cihanşümul değerleriyle insanlığı aydınlatmaya, insanlığa hizmet ve huzur
sunmaya devam etmektedir. Kıyamete kadar da, inşallah bu hususiyetlerini
yaşatacaktır.

x

     Beni, bu övgü dolu
satırları yazmaya sevk eden, dünyaca meşhur ve ünlü bir ilim adamımız ve Türk
Milleti’nin yüzünü ağartan, aynı zamanda Edip, Şair, Güftekâr, Musikişinas,
Teolog, Filozof ve Hattat olan Prof. Dr. İsmail Hakkı AYDIN hocamız ve onun
telif etmiş / yazmış olduğu, özellikle “Beyin” hakkında kaleme aldığı, cihan
bâhâ eserleridir.

 

          Bu zâtı
muhteremle ne kadar övünsek az!

          Çünkü
sevincimiz asla satırlara sığmaz.

 

     Nitekim  tarih; Türk Milleti’nin İslâm Sancaktarı
olarak bin yıldır İslâmiyete yaptığı kutsal hizmetlerinin en büyük şahididir.

     Üstelik, bu
hakikat ve gerçeğe; Kur’an-ı Kerîm’in mânen işaret etmesinden dolayı, büyük bir
bahtiyarlık içinde olmanın manevî hazzı içinde,

     Türkler hakkında
bu eksik ve nâkıs satırları yazmak cesaretini kendimde bulabildim.

     Çünkü bu aziz Türk
Milleti;

     Yüce Kur’an’ın
Maide Suresi’nin 54. âyetinin, mânen sitayişle bahsettiği ve mânen “Benim
ordum.”  diyerek, İlâhî takdîr ve
övgüsüne mazhar kıldığı milletlerden son büyük millettir.      

     Nitekim asrın
âlimi de bu hususu şöyle dile getirmektedir:

   “İşte, ey ehli
Kur’an olan şu vatanın evlâtları!

     Altı yüz sene
değil, belki Abbasîler zamanından beri, bin senedir Kur’an-ı Hakîm’in
bayraktarı olarak bütün cihana karşı meydan okuyup Kur’an’ı ilân etmişsiniz.

     Milliyetinizi
Kur’an’a ve İslâmiyete kale yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müthiş
tehâcümatı (hücumları) def ettiniz. Ta:

    ‘Allah öyle bir
topluluk getirecektir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever. Onlar
mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzet sahibidirler ve Allah
yolunda cihad ederler.‘ (Maide sûresi: 54) âyetine güzel bir mâsadak  oldunuz (âyeti doğruladınız, haklı
çıkardınız).”

Millet İttifakı Mutabakat Metni

Millet İttifakı genişledi ve 6’lı Masanın tamamını kapsamına
aldı. CHP- İYİ Parti- SP- DP’den sonra Deva ve Gelecek Partileri de artık
resmen Millet İttifakı çatısı altında.

6 farklı tabana hitap eden, dünya görüşleri ve müktesebatları
farklı 6 Genel Başkanın yönettiği partiler bunlar. Millet İttifakı, iktidar
kanadının “6 benzemez” dediği, farklı karakterde yapılardan oluşuyor. Bu
bakımdan bu ittifakın bileşenleri önce ülke yönetiminde hangi ilkelere
uyacaklarını ve sonra iktidar olduklarında ülkeyi nasıl yöneteceklerini, önceliklerini,
vaatlerini belirlemeleri gerekiyordu. Millet İttifakı şimdi bir hükümet
programı
kadar detaylı şekilde bunu yaptı.

Aslında Cumhur İttifakı da benzemez partilerden oluşmakta.
AKP ile MHP’nin kitleleri ve ideolojileri aynı değil. Genel Başkanları da
birbirine benzemez. Keza Cumhur İttifakına destek veren BBP, Vatan Partisi ve
hatta Hüda-Par’ı da sayarsak bu ittifak da “5 benzemez”den oluşmakta. Ancak
burada diğer partilerin AKP’ye biat etmesi gibi bir durum var. Ortak akılla
yönetme ve ortak iradeyle aday belirleme söz konusu değil. AKP ortaklarıyla bir
mutabakat ihtiyacını hissetmiyor. Küçük tavizler vererek diğer bileşenleri
yanında tutabiliyor.

HDP’nin başını çektiği 3. İttifak da birçok partiden
oluşuyor. Bu ittifakın iktidar olma iddiası yok ama anahtar rolüyle iktidar
olacak koalisyonla pazarlık gücünü artırmaya çalışıyor.

İttifaklar Cumhurbaşkanı seçimi için %50+1 oyu zorunlu tutan seçim
sisteminin
doğal bir sonucu. Çünkü hiçbir partinin %50’yi aşan oy alacak
potansiyeli yok.

****************************

Tanıtımda Oradaydım

Millet İttifakı adeta bir hükümet programı olan çalışmasını “Ortak
Politikalar Mutabakat Metni”
adı ile tanıttı. 30 Ocak 2023 tarihinde
Ankara’da yapılan tanıtım toplantısı muhtemelen siyasi tarihimize geçecek. Çünkü
14 Mayıs 2023’te yapılacak seçimde AKP’nin 22 yıllık iktidarı sona erme
ihtimali büyük. Bu dönemi sona erdiren adımların en önemlilerinden biri bu
metin ve halka tanıtımıdır.

Bu tarihi toplantıya davet edilince ben de tanıtım yapılan salonda,
tarihe şahitlik etmek için, hazır bulundum. Siyasi tecrübeleri çok fazla olan 3
arkadaşımla Ankara’ya gidip, tanıtımı izledik.

Öncelikle 6 partinin tabanını temsil eden izleyicilerin köklü
bir değişimin müjdecisi gibi gördükleri bu çalışmadan
çok şey beklediği
hissediliyordu.

Fakat Millet İttifakı bu tanıtımı bir heyecana dönüştürmek
yerine iktidara hazırlanan bir sakin güç görüntüsü vermeyi tercih etti.
Liderlerin birkaç cümle konuşması bile heyecan yaratabilirdi. Bu dahi
yapılmadı.

Daha önce açıklanan çlendirilmiş Parlamenter Sistem Mutabakat Metni”, “Temel İlkeler ve
Hedefler” mutabakatı”, “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Anayasa Değişikliği
Önerisi”, “Kurumsal Reformlar Raporu” ve “Seçim Güvenliği Raporu”

tanıtımlarında olduğu gibi şova dönüştürmeden ağırbaşlı bir tanıtım yapıldı.

Bu tür metinleri hazırlamak hiç kolay değildir. Hele bu kadar
farklı kültür ve geleneklerden gelen kadroların belli konularda anlaşması çok
zordur. Özellikle koalisyon kültürü gelişmemiş bir ülkenin vatandaşı olarak ilk
defa bu kadar kapsamlı mutabakatların sağlandığını görmek beni çok
umutlandırdı.

****************************

İyi Bir Çalışma Ürünü

Millet İttifakının “Ortak Politikalar Mutabakat Metni”nde
yer alan somut hedef, politika ve projeler milletimize karşı 6 partinin ortak
taahhüdü” olarak yer aldı. Kitap olarak katılanlara dağıtıldı. Metin 6 partinin
internet sitesinde yayınlanmakta.

Mutabakat metni altı siyasi partinin destekleyeceği “Ortak
Cumhurbaşkanı adayının Seçim Beyannamesinin ve seçimlerden sonra uygulanacak
Hükümet Programının ana omurgasını oluşturacak.”

Bu metin aynı zamanda seçim kampanyasında 6 partinin ortak görüşlerini,
ortak bir propaganda diliyle anlatmasını sağlayacak. Bireysel çıkışlar ve
çıkıntılıklar olursa, bağlayıcı kaynak olarak mutabakat metni gösterilecek.

Çok kapsamlı bir çalışma ile 
“9 ana başlık altındaki 75 alt başlıkta 2300’den fazla somut hedef,
politika ve projeleri”
ortaya konulmuş. Demek ki, birileri TV’lerde aday
ismi üzerinde tartışmalar yaparken,  Millet
İttifakı kadroları boş durmamış, çok sıkı bir çalışma yapmışlar.

Bu metin aynı zamanda Millet İttifakı partilerinde yüksek
nitelikli kadrolar olduğunun
bir göstergesi.

Bu yüzden mutabakat metni tanıtımı, Millet İttifakı seçmenlerinde
bir moral artışı sağladı.

Ortak Cumhurbaşkanı adayı açıklandığında bütün partiler
aynı şevk ve heyecanla ortak adayı destekler ve bütün enerjilerini seçimi
kazanmaya harcarlarsa seçimi Millet İttifakı kazanır. Ancak bu durumda
mutabakat metnindeki vaat edilen işler yapılır ve içinde bulunduğumuz kötü
yönetimden ve sistemden kaynaklanan sıkıntılardan kurtulabiliriz.

****************************

Heyecan Verici Değişiklikler

Ben Mutabakat Metninin en çok hukuk, kamu yönetimi ve ekonomi
alanında vaat ettiklerine odaklandım. Metinde, çoğu benim de yıllardan beri
savunduğum, heyecan verici değişiklikler vaat ediliyor.

Bunlar yapıldığında içinde bulunduğumuz kasvetli havanın çok hızlı
bir şekilde dağılacağını ve umutlarımızın yeniden yeşereceğini görebiliyorum.

Kuvvetler ayrılığının tesis edildiği, etkin denge
ve denetim sistemlerinin
kurulduğu bir Türkiye’de çok şey değişecek.

Yargı, Merkez Bankası, TÜİK, Sayıştay, YSK, Strateji ve Planlama
Teşkilatı
(DPT yerine) gibi devlet geleneğimizde var olan köklü kurumlar güçlendirilip,
bağımsız ve tarafsız olması sağlandığında
güvenilir, şeffaf, denetlenebilir,
kuralları olan kurumsal bir devletimiz olacak.

Türkiye’nin kaynaklarını hortumlamak, kamu kaynaklarını yandaşlara
aktarmak, yolsuzluk ve hırsızlıklar önlenebilecek.

Mutabakat Metninde “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde başkanı
ana muhalefet milletvekilleri arasından seçilen Kesin Hesap Komisyonu
kuracağız”
gibi bir madde var. Millet İttifakı’nın yolsuzluk ve
hırsızlıklara karşı özgüvenini gösteriyor. “İktidar olduğumuzda muhalefet
bizi etkin bir şekilde denetlesin”
demek bu.

Bu “denge ve denetim sistemi” kurulduğunda önlenecek kayıp
ve kaçakların başlı başına büyük bir kaynak oluşturacağından kuşkum yok.

İstenirse mutabakat maddeleri arasında eleştirilecek konular
bulunabilir. Ama iyi niyetle hazırlanmış bu metin ana hatlarıyla çok olumlu.

Şimdi sıra en uygun Cumhurbaşkanı adayını bulmak ve seçimi
kazanmakta.

Ruh ve Beyin

     Ruhu inkâr ederek,
onun işlev ve fonksiyonunu beyne vermek; fikri, zikri, hayal kurmayı, aklı,
şuuru, tasavvur ve tefekkür etmeyi ona bağlamak; ondan bilmek, ona isnat edip
dayandırmak isteniyor! Bu bakış veya bu biliş; saatin gaye ve maksadını,
kendini ortaya koymasını; saatten bilmeye benziyor! Hâlbuki saat lisanı hâl ile
“İnsan.” diyor. Çünkü onu yapıp işler hâle getiren, zamanı göstermesini sağlayan
insandır. Saatin parçaları, metal ve unsurları, kendisini meydana getirmiş
değil. İnsana benzemeyen parça veya parçacıklar hiç değil.

     Nitekim insanın
yaptıkları tüm âlet ve edevatların arkasında hep insan var. Gerçi insan
yaptıklarının yanında görünmüyorsa da, yaptıkları; ilim ve tekniğinin eseri
olduklarını aksettirmekte. Onlarda görülen, yansıyan ve tecelli eden
hususiyetler; bu gerçeği müşahhas ve somut olarak nazara vermektedir. Bunun
gibi, varlıkların kendine göre bir gaye, bir maksat için yaratıldıklarını
gösteren var oluş sebep, neden ve gayelerinin de arkasında; İlâhî bir irade ve
yaratılışın olduğu çok açık, belirgin bir hakikattir. Yoksa onların yapılarında
yer alan şu veya bu parçaların ortaya koydukları hareket ve oluşlar değil.

     Yaradanın binbir isim ve sıfatlarının;
kastedilen binbir mânâ, gaye ve maksatlar için, taşa toprağa, ete kemiğe
bürünerek; kainat ve içindekiler olarak ve maddî bir görünüş alarak zuhur
etmeleri ve kendilerini ortaya koyuş biçimleridir. Çünkü her canlı, her insan
ve her âletin idare merkezi mesabesinde ortak bir hareket noktası vardır.

     Meselâ, elektrikle
çalışan birçok komples / karmaşık âletlerin beyinleri diyebileceğimiz
elektronik kartları olan âletleri düşünelim. Her birinin çalışmaları elektriğe
bağlı. Bunların her şeyleri yerli yerinde olduğu hâlde, elektrik kesildiğinde
çalışamaz duruma düşerler.

     İnsanın çeşitli
âzâ ve organları var. Hepsi de beyinle irtibatlı. Fakat insan ölünce yani ruhu
/ canı çıkınca; hiçbir uzuv ve organlarımız fonksiyonlarını yerine getiremez.
Demek ki ruh çıkınca beyin fonksiyonunu icra edemez oluyor. Tıpkı elektriği
kesilen âletlerin işlevlerini yapamaz hâle gelmeleri gibi.

   Elektrikli âletler;
âletin ruhu hükmünde olan elektrik kesilince, âlet çalışamadığı gibi, beynin
elektriği hükmünde olan ruhu çıkınca da, beyin dolayısıyla vücut canlılığını
kaybeder.

   İnsandaki beyin;
insana hayat verici, canlı oluşunu sağlayan bir merkez, bir kaynak bir hayat
motoru. Ama nasıl ki elektrikli âlet ve edevatın elektriği kesilince, bir şey
ifade etmiyorsa, beyin de ruhtan mahrum kalınca, hayatını kaybediyor. Ruh da
elektrik gibi bedende bir yer işgal etmiyor. Ama bedenden çıkınca hayat
sönüyor.

     Bilindiği gibi
düşünmek, tasavvur etmek, akletmek ve hayal kurmak gibi hususların; maddeyle
bir alâkaları olmadığı gibi, mücerret ve soyut olduklarından; sinir ve etten
ibaret olan beyinle bir münasebetleri söz konusu değil. Beyin ise yansıtıcı
hükmünde olup, menba değil mazhardır. Ruhun fonksiyonları onda tecelli ediyor.
Fakat tecelli edenler, ruh değil ama ruhtan. Tıpkı kainattaki her şeyin
Allah’ın yaratması olması, ama Allah olmamaları gibi. Nitekim ruhî fonksiyonlar
da, ruhtan ama ruh değiller. 

     Evet her âletin,
beyni hükmünde olan motoru var. Birçok motor elektrikle, bazıları da benzin
veya mazotla çalışmaktadır. Elektrik kesilince, mazot veya benzin konmadıkça, o
makine veya âletler çalışmaz. Tıpkı şoför, şoför makamına; pilot kokpite /
pilot kabinine; kaptan, kaptan köşküne geçmedikçe; otobüsün, uçağın ve geminin
harekete geçemeyecekleri gibi.

     İşte insan ve
hayvan beyinleri de çalışmayı gerçekleştiren hayatî merkezlerdir. Fakat canlı
ve ruhlu oldukları takdirde; o beyinler çalışmakta, bedene istenen hareketleri
sağlamaktadırlar. Ruh ve can çıkınca; beyin bedende fonksiyonlarını
gösterememekte. Çünkü canlılık denen hususu kaybolmaktadır.

     Elektrik, benzin
ve mazotun beyin, beden ve motorla bir alâkaları yok. Fakat beyne ve motora bir
çalışma sağlamaktadırlar. Böylece beden, âlet ve edevatlar; kendilerinden
beklenen icraati yerine getirirler. Yani elektrik motorda, ruh beyinde tecelli
edince, motor ve beyinden istenenler yerine getirilir.