23.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 259

Mehmed Emin Yurdakul’un Bütün Şiirleri

0

Fevziye Abdullah Tansel’in büyük
emeklerle toplayıp 1941 yılında tasnif ettiği eser, ilk defa 1969 yılında Türk
Târih Kurumu tarafından basılmıştır. Eser, Prof. Dr. Abdullah Uçman tarafından yayına hazırlanmış ve 2023 yılında Ötüken Neşriyat yayını olarak kitap
raflarındaki yerini almıştır. Şiirler birincisi 1898, sonuncusu 1939 yılında
yayımlanan 12 adet kitapta yer almıştır. Çoğu eski harflerle basılmıştır.
Bunların latinize edilmesinin hayli bilgi, zaman ve zahmet isteyeceği mâlumdur.
50 yıl sonra yeniden yayınlanması, genç neslim millî duygularının yenilenmesine
ve canlanmasına vesile olacağı düşünülürse, önemli bir hizmetin
gerçekleştirildiği anlaşılacak ve takdir edilecektir. Emeği geçen herkes
teşekkürü hak ediyor.

13,5 X 21
santim ölçülerinde 534 sayfalık eserde yer alan 142 adet şiir, yer aldığı
kitapların ismine, konularına ve târihlerine göre ayrı ayrı tasnif edilmiştir.  Bestelenen şiirler, notalarıyla eserde yer
almaktadır.

Eser; Pof.
Uçman’ın ‘Mehmed Emin ve Şiirleri Üzerine
Birkaç Söz
’ başlıklı makalesi ile başlıyor.  1969 baskısından alındığı tahmin edilen önsöz;
Türk Târih Kurumu eski genel müdürlerinden ve Türk Ocakları Merkez Heyeti
Başkâtibi, eğitimci, gazeteci-yazar ve bürokrat Uluğ İğdemir (1900-1994) Bey’e aittir.
XXV (25) – LXXXV (85.) sayfalarda Uluğ İğdemir’e âit olduğu tahmin edilen ‘Ankara, 28 Aralık 1960’ notu konulmuş
yazı yer alıyor. ‘Mehmed Emin Yurdakul’un
Şiirleri’
başlıklı yazıda şâirin; *Yetiştiği
İçtimâî, Edebî Muhit, Açtığı Çığır
. *İlk
Eseri: Türkçe Şiirler ve Uyandırdığı Akisler
. *‘Türk Sazı’na Hazırlık Devresi. *Türk
Sazı ve Ey Türk Uyan’ın Neşri, Uyandırdıkları Alâka ve Şöhreti
. *Başka Eserleri ve Dağınık Şiirleri. *Şiir Telâkkisi ve Husûsiyetleri. *Tesiri ve Hakkındaki Şiirler. Sonraki
sayfalarda kitabın nasıl basıldığı safha safha anlatıldıktan sonra; Recâîzâde
Ekrem’in, Abdülhak Hâmid’in, Sâmî’nin, Doktor Rıza Tevfik’in, Fazlı Necib’in
şiirlerine yer veriliyor.

Romen
rakamlarıyla numaralandırılan sayfalardan hemen sonra; ‘Biz Nasıl Şiir İsteriz’ başlıklı şiiri tâkip eden ‘Ben bir Türk’üm. Dinim, cinsim uludur.
Mısraıyla başlayan  ‘Cenge Giderken’ başlıklı şiirle, büyük üstâdın şiirler şölenine
geçiliyor.

Mehmed Emin
Yuurdakul’un çok kişinin bildiği ‘Ya Gazi
Ol Ya Şehid
’ başlıklı şiiri 67 numara ile 102. Sayfada yer alıyor:

Haydi yavrum! Ben seni bu gün için doğurdum;

 Hamurunu
yiğitlik duygusuyla yoğurdum;

Türk evlâdı odur ki, yurdu olan toprağı

Ana ırzı bilerek yad ayağı bastırmaz;

Bir yabancı bayrağı

Ezan sesi duyulan hiç bir yere astırmaz.

Git evlâdım, yıllarca ben oğulsuz kalayım;

 Şu
yaralı bağrıma kara taşlar çalayım!…

Haydi oğlum, haydi git

 Ya
gazi ol, ya şehid!…

Haydi yavrum! Köyüne, nişanlına vedâ et;

Sabanını, tarlanı, ber şeyini fedâ et;

 O
silâha sarıl ki, böyle günde bir erkek

Bu duâlı demirden başka bir şey kullanmaz;

Bunu tutan bir bilek

 Köleliğin
uğursuz zincirine uzanmaz.

Git evlâdım, yıllarca ben oğulsuz kalayım;

 Şu
yaralı bağrıma kara taşlar çalayım.

Haydi oğlum, haydi git;

Ya gazi ol, ya şehid!…

Haydi yavrum! Kendine sen de, ‘Yiğit er’ dedir

Büyüdüğün Gaziler ocağına can getir;

O cenkleri kazan ki, senin büyük ‘Türk’ adın

Yedi-iklim, dört-bucak içerisine ün salsın;

Beş yüz yıllık ecdâdın

Kabirlerde titreyen kemikleri öç alsın.

Git evlâdım, yıllarca ben oğulsuz kalayım;

 Şu
yaralı bağrıma kara taşlar çalayım.

Haydi oğlum, haydi git;

Ya Gazi ol, ya şehidi…

Haydi yavrum! Bugün de dertli ninen ağlasın;

 Ayrılığın
oduyla yüreğini dağlasın;

O yaşları saçsın ki, senin arslan göğsünde

Benim kanlı gözyaşım düşman için kin olsun;

Kara yerin yüzünde

Ayağının bastığı dağlar, beller leş dolsun.

Git evlâdım, yıllarca ben oğulsuz kalayım;

 Şu
yaralı bağrıma kara taşlar çalayım.

Haydi oğlum, haydi git;

 Ya
gazi ol, ya şehid…

***

Kitabın son
bölümünde ‘Notlar ve Muhtelif İndeksler
var.

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433
İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

 

 

MEHMED EMİN YURDAKUL:

13 Mayıs 1869’da
İstanbul Beşiktaş’ta doğdu. 1889’da Mekteb-i Hukuk’a kaydoldu; iki yıl kadar
sonra buradan ayrılmak mecbûriyetinde kaldı. Bu târihten itibâren edebiyat ve
şiirle daha yakından ilgilendi. 1892’de, ilk eseri ‘Fazilet ve Asâlet’ dolayısıyla Sadrazam Cevat Paşa’nın tavsiyesi
üzerine Rüsûmat İdâresi’ne önce memur, ardından evrak müdürü tâyin edildi.
1892’de İstanbul’a gelen Cemâleddîn-i Efgânî’nin sohbetlerine katıldı, bazı
fikirlerinden istifâde etti. 1897 Osmanlı-Yunan Muharebesi sırasında
aralarında ‘Anadolu’dan Bir Ses Yahut
Cenge Giderken
’ başlıklı şiirin de bulunduğu, hece vezni ve sâde bir
Türkçe ile şiirler yazmaya başladı. Millî duyguları herkesin kolayca
anlayabileceği bir dille ifâde ettiği şiirleri devrin edebiyat çevrelerinde
büyük ilgi gördü. 1898’de bu şiirlerini ‘Türkçe
Şiirler
’ adıyla kitap hâlinde yayımladı. Türk Yurdu Dergisi’nin ve Türk
Ocağı’nın kuruluşunda da aktif bir rol alan Yurdakul’un, Birinci Dünya Savaşı
yıllarında, Türk Sazı’nı (1914) tâkiben yayımlanan ‘Ey Türk Uyan’ (1914), ‘Tan
Sesleri
’ (1915), ‘Ordunun Destanı
(1915), ‘Dicle Önünde’ (1916), ‘Turan’a Doğru’ (1918) ve ‘Zafer Yolunda’ (1918) adlı manzum
eserleri, savaşan Türk askerlerinin en önemli manevİ güç kaynaklarından
olmuştur. Edebiyât-ı Cedîde şâirlerinden farklı olarak sanatın gayesinin
güzellik yanında millî fayda temin etmek olduğunu belirtmiş, halkın
dertlerini ve acılarını dile getirmeyi ve bunlara çâre aramayı ilke
edinmiştir. Hayatının sonuna kadar edebiyatta halkçılık ve milliyetçilik
prensibine bağlı kalan Mehmed Emin Yurdakul, Cumhuriyet’ten sonraki yıllarda
ortaya çıkan memleketçi edebiyatın oluşmasına da önayak olmuştur. 14 Ocak
1944’te vefat etmiştir.

 

 

FEVZİYE ABDULLAH TANSEL:

23 Şubat 1912’de
Muş’ta doğan Fevziye Abdullah Tansel, Molova, Metroviçe, Niğde, Muş, Kayseri
ve Elaziz kadılıklarında bulunan Abdullah Hulûsi Efendi ile Dobriç müftüsü
Yörükoğlu Mustafa Efendi soyundan Sârâ Hanım’ın kızıdır. 1931’de İstanbul Kız
Lisesi, 1934’te İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve
Edebiyatı Bölümü ile Yüksek Muallim Mektebi’nden mezun olmuştur. Erken
yaşlarda şiir yazmaya başlayan ve ilk verimleriyle 1929’da Balıkesir’de
neşredilen Türk Dili dergisinde ismi görülen Tansel, daha sonraları ‘Köprülü Mektebi’ diye
tanımlayabileceğimiz elmî çevreye mensup velût bir edebiyat târihçisi olarak
temâyüz etmiştir. Muhtelif ansiklopedilere yazdığı ilmî maddeler, edebiyat
târihi sâhasında ortaya koyduğu makale ve kitap çapında çalışmalarla ömrü
boyunca Türk kültürüne hizmet eden Tansel, 1984 yılında Münevver Ayaşlı’yla
birlikte Türkiye Yazarlar Birliği’nin Üstün Hizmet Ödülü’nü almıştır. 4 Ağustos
1988’de Ankara’da vefat etmiş ve Cebeci Asrî Mezarlığı’na defnedilmiştir.

Gıda Ürünlerinde Önlenemeyen Pahalılık

Bu sene gıda ürünleri fiyatları, genel
fiyatların (TÜFE) artış oranından, çok daha fazla arttı. Bu yüzden açlık
sınırı mertebesinde geliri olan yaklaşık 50 milyonluk bir nüfusun en
temel gıda maddelerine erişimi
neredeyse imkânsız hale geldi.

Çünkü bu yıl gıda fiyatlarındaki artışlar
önceki yıllardan farklı sebeplere dayanıyor
. Sadece “daha çok kâr etmek isteyen esnaf ve
tüccarın insafsızlığı”
ile açıklanamaz.

Hatta devletin resmi rakamlarına bakınca, gıda
ürünlerini tüketiciye ulaştıran aracı kesimin zararına satış yaptığı
sonucuna ulaşabiliriz.

Şubat ayı verilerine göre, Tarım ÜFE
yüzde 127,6 artış gösterdi. Tarım TÜFE yüzde 67,9
arttı. Yani tarım üretici fiyatları ile tüketici fiyatları arasındaki fark
60 puan.

Yani devletin rakamları doğru ise, üretici
ve aracılar maliyet artışının yüzde 60’ını satış fiyatlarına yansıtamamış

görünüyor.

****************************

Dana Eti Alamıyorsanız Koyun Eti Alın

Yıl boyunca bu kadar “zararına satış yapan”
üretici/ esnaf/ tüccar ayakta kalamayacağına göre TÜİK’in rakamları doğru
değil.

Hiçbir kurum ve organizasyon yanlış
verilerden hareketle doğru politikalar üretemez. Yanlış verilerle sorunlara
çare üretilemez.

Devleti yönetenler bu yanlış verilerle sadece bizi değil,
kendini de kandırıyorsa, gerçek sorunları göremeyeceği bir sanal alemde
yaşamaktadır denilebilir.

Zaten Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin
Nebati’nin
“damak tadınızı değiştirin, dana eti alamıyorsanız koyun eti
alın”
tavsiyesi ancak böyle bir sanal alemde yaşayan yöneticiye yakışır.

Bakan Nebati 1789 Devrimi öncesi Fransa’nın son
kraliçesi Marie Antoinette gibi tarihe geçebilir. Çünkü kraliçenin ekmek
dahi alamayacak kadar sefil durumdaki Paris halkına söylediği, “ekmek bulamıyorlarsa
pasta yesinler
” sözü kadar talihsiz bir cümle bu.

****************************

Tarımda Dışa Bağımlılık Oranı Çok Yüksek

Türkiye ihracatını artırdıkça cari
açığı
azalacağı yerde daha da artıyor. Çünkü üretimimiz ithalata çok
bağımlı.

Bu bağımlılık yani ithal girdi kullanma
oranı
Türkiye ortalamasında yüzde 44 mertebesinde. Tarımda ise bu
oran yüzde 50’nin üzerinde.

TL’nin değer kaybı sürdükçe dövizle ithal
ettiğimiz gübre, mazot, elektrik, doğalgaz, yem, tohum, ilaç gibi tarımsal
girdi fiyatları
artıyor.

Seçime kadar fiyat artışlarını kontrol etmek için iktidar
akıldışı baskılama yöntemleri ile kur artışlarını dizginlemeye çalışıyor.

Ama seçimden sonrası için, (AKP iktidarı
devam ederse) uluslararası bankaların öngörülerine göre, yıl sonuna kadar 1
doların 36 TL
’ye kadar çıkabileceğine dair tahminler var. Tahminlerin
ortalaması 27 TL.

Yani yıl sonuna kadar dolar kuru
yüzde 38-85 mertebesinde artacak. Bu da tarım girdilerinde ve gıda fiyatlarında
yıl sonuna kadar yüzde 20-45 daha fiyat artışı olacak
demektir.

Bu sadece maliyet artışından
kaynaklanan bir fiyat artış oranı demek. Oysaki Türkiye’de et ve süt
fiyatlarının artışında bir diğer temel sebep hayvan sayımızın artırılamamış,
aksine azalmış
olmasıdır.

Dünyanın en verimli topraklarında ve
hayvancılığa en müsait bir coğrafyada tarım ve hayvancılığın gerilemesi akıl
alır gibi değil.

AKP’li bakanlar et ve süt fiyatlarını
sabit tutmak için üretimi artırıcı tedbirler alacaklarına, yerli üreticiyi
terbiye aracı
olarak ithalatı kullandı. “Paramız var ki ithal
ediyoruz”
gibi vecizeler ürettiler. Yerli üreticiyi değil yabancı
üreticiyi desteklediler.

Son yıllarda Tarım Bakanlığı çiğ süt
fiyatlarını
düşük tuttuğu için üreticiler zarar etti. Üreticiler süt
ineklerini kesime gönderdi. İlk başta süt ve süt ürünleri fiyatları hızla artış
gösterirken kesime giden inek sayısı arttığı için et fiyatları artmadı. Ama bir
süre sonra azalan hayvan sayısı sebebiyle et fiyatları da hızla
yükseldi. (TÜİK’e göre, 2022’de büyükbaş hayvan sayısı bir önceki yıla göre
yüzde 5,6 azaldı.)

Bu gidişat durdurulmazsa seneye 1 kg
kıymayı 600 TL
’ye bile alamayız.

****************************

Kötü Yönetimin Eseri

Gıdaya erişemez hale gelmemiz tam bir kötü yönetim eseri.

AKP yönetiminin ilk temel karakteri liyakat ve ehliyet esasına göre değil,
kendilerine sadakat ve partizanlık ölçütlerine göre kadrolaşmasıdır.

İkincisi ise kamu yararı yerine, milletin
kaynaklarının yandaş siyasetçi ve iş adamlarına aktarılmasını öncelemiş
olmasıdır.

Bu anlayış değişmeden okullarına aç
olarak giden milyonlarca çocuğumuzun
durumu düzelmeyecek. Gıdaya
erişemeyen,
proteinsiz ve kötü beslenme ile zekâsı dumura uğramış,
sağlıksız nesiller yetişecek.
Geri kalmış fakir ülkeler sınıfına düşmemiz
kaderimiz olacak.

****************************

İki İttifak ve Ekonomi Kurmayları

Bir tek şansımız kaldı. 14 Mayıs’ta
yapacağımız tercihle akıl ve bilimden yana yönetim esasını benimseyen liyakatli
kadrolara
fırsat verebiliriz.

Ekonomi kadroları yönünden iki seçeneğimiz
var.

Millet İttifakının ekonomi kurmayları tam bir yıldızlar
kadrosu:

İyi Parti’de Prof. Dr. Bilge Yılmaz, Ümit Özlale,
Erhan Usta, Durmuş Yılmaz, Ayfer Yılmaz,

CHP’den
Faik Öztrak, Aykut Erdoğdu, Hakan Kara, Ufuk Akçiğit;

Gelecek Partisi’nden Ahmet Davutoğlu, Kerim Rota, Serkan
Özcan;

DEVA Partisi’nden Ali Babacan, İbrahim Çanakçı ve daha
birçok uzman var.

Bu kadrolar ahenkli bir iş birliği içinde
çalışırsa başarılı olacaklarına dair bir güven veriyor.

Cumhur İttifakının ekonomi kurmayları ise, “ekonomist” R.
Tayyip Erdoğan, Nureddin Nebati ve Şahap Kavcıoğlu. Bu kurmay heyetinin
ekonomimizi getirdiği çıkmaz sokak belli.

Bu seçimdeki tercihimizi her zamankinden
daha önemli kılan temel konulardan biri gıdaya erişimi kolaylaştırma zaruretidir.
Bu soruna çözümler üretecek ehil kadrolara yetki vermezsek sonradan yakınmanın
bir anlamı olmayacak. 

Ölüm ve Ruh

 

    “Her canlı ölümü
tadacaktır.” (Al-i İmran: 185) Hiç ölen tadar mı? Tabii ki, tadmaz ne kelime
tadamaz. Ancak diri olan insan tadabilir. Bu demektir ki, nasıl ki evimizden
dışarıya adım atarız. Yani evimizden dışarı çıkarız. Dünyadaki kalış süresi
dolan ruh da, evi olan bedenden artık dönmemek üzere ayrılır, çıkar gider.
Nasıl ki, insan evinden çıktığını bilirse, ruh da evinden yani bedeninden
çıktığının ve ayrıldığının bilincindedir. Dolayısıyla bu çıkış ve bu terkedişin
şuurundadır. Ölümün ve ayrılışın farkındadır. Yani ölümü tadmaktadır. Çünkü:

    “Ölüm, şu görünen
bedene özgüdür. İnsanın asıl benliği bedeni değil, onun içinde gizli olan, ona
hareket ve canlılık veren ruhudur. Beden kalıptır. Ruh onun hakikati, insanın
gerçeğidir. Bedenin aslı topraktır. Topraktan süzüle süzüle gıdalarla insana
geçmiş, insan vücudunda bir takım ameliyelerden geçip insan tohumu haline
gelmiş, tohum haline gelirken de tıpkı süt içine yağın karışması, susam
tanesinin zerrelerine yağın nüfuzu gibi insan tohumunun içine de ruh cevheri,
canlılık giydirilmiştir. Ana karnında cenin haline gelen insandaki ruh da
gelişmeğe başlamıştır. Cenîni insan şekline sokup şu dünyaya getiren, Allah’ın
izni ve iradesiyle onun içine üflenen ruhtur.

    “Özü şu topraktan
çıkan beden, zamanla değişikliğe uğrar, büyür, gelişir, ihtiyarlar ve içindeki
ruhu kaybedince de tekrar toprağa düşüp çözülür, dağılır, aslı olan toprağa
karışır.

    “Ama deneylerden
geçip olgunlaşmak, ruhânî bilgiler ve haller kazanmak için beden içine konup
bir süre bedende konuk gibi kalan ruh, ölmez, yaşar.

    “İşte insan öldüğü
zaman kabir sevabı ve azabı, ölen bedenine değil, ölmeyen ruhunadır. Çünkü
beden ölünce genellikle toprakta çürür, bazı bedenler de yakılır, kül olur.
Bazıları havada parçalanıp dağılır, bazıları denizlerin derinliklerine atılır.

    “Ruhunu kaybeden
bedene bir daha ruh dönmez, ölen kişi şu dünyada bir daha dirilmez. Kuruyan
ağaca nasıl bir daha  yaşlık gelmezse,
ölen bedene de bir daha canlılık gelmez.

    “Peki ama tefsirine
çalıştığımız…Bu ayet ile Hz. Peygamber’in: ‘Kabir ya cennet bahçelerinden bir
bahçe, yahut cehennem çukurlarından bir çukurdur.’ (Tirmizî, Kıyamet, 26)
mealinde (olan) hadisleri nasıl izah edilecektir?

    “Bu âyet ve hadis,
insan bedeninin değil, ruhunun şu bedenden ayrıldıktan sonraki halini tasvir
etmektedir. Kabir ile, insanın ölümünden sonraki hali kasdedilmiştir. Çünkü her
insan kabre girmez. Yakılıp külü şişelerde saklanan insanlar da vardır.
Öldükten sonra aylarca, hatta yıllarca kabre konulmayan kimseler de vardır.
Binaenaleyh hadisteki kabir kelimesiyle kasdedilen, insanın ölümünden sonraki
hâlidir. İşte İnsan öldüktan sonra ruhu ya cennet gibi bir hayat içine
girecek  veya yaptığı kötü işlerin
tutsağı olacaktır. Âyet ve hadîsin kasdı budur.

    “İmam Fahreddin
Râzî şöyle diyor: ‘Kabir sevabı ve azabı, ya bu bedene veya bunun bir parçasına
ulaşır. Birincisi yani sevab ve azabın bedene ulaşması iddiası kuru bir
inatçılıktan başka bir şey değildir. Çünkü bu bedenin çözülüp dağıldığını
görüyoruz. Çürüyüp dağılan bir şeye nasıl sevap ve azabın dokunduğu iddia
edilir? Bedenin tümüne sevap ve azab dokunmayacağına göre, Allah’ın bedenin
küçük parçalarından bazılarını diriltip sevap ve azabı onlara dokundurduğunu
söylemek gerekir. Bu caiz olduğuna göre neden ‘İnsan ruhtur’ demek caiz
olmasın. Çünkü ruh çözülmez, dağılmaz, acı ve lezzet duyar. Kabir sevabı ve
azabı da kalıba değil, ruhadır. Kıyamet gününde de Allah, ruhu tekrar bedene
döndürür ki cismanî haller, ruhânî hallerle birleşsin insan kemâlini bulsun.’

    “Dünyada
güzel amellerle bezenip safiyet kazanan insan ruhu, şu bedenden ayrılınca
cennet bahçeleri gibi bir yaşam içine girecek, orada iyi ruhlarla peygamberler,
sıddîkler, sâlihler ve şehitlerle beraber tadına doyulmaz bir ruhânî âlemde
bulunacaktır. Fakat dünyada kötü işlerle kirlenmiş, bozulmuş olan insan ruhu
da, bedeninden ayrıldıktan sonra dünyadaki kötü işlerin gerçek niteliğini
görecek, azaba dönüşen o amellerinin tutsağı olacak, çeşitli azablar içerisinde
kalacaktır. İşte Hz. Peygamber bu gerçeğe işaret için, kabrin ya cennet
bahçelerinden bir bahçe, ya da cehennem çukurlarından bir çukur olduğunu
söylemiştir.” (Prof. Dr. Süleyman Ateş)    

Kaymakam Kemal Beyin Fermanı Silivri’de Mi Yazıldı?

Türkiye olağanüstü günler yaşıyor. Başta “Ergenekon” olmak üzere toplumsal ruhu etkileyen davalar, hukuki
olmaktan ziyade siyasi davalar olarak önümüzde duruyor. Herkesin ortak fikri
olağanüstü dönemlerdeki bu tür davaların, siyasi kisve taşıyacağı yönünde.

Hukuk eğitimi almış biri olarak buna inanmak istemesem de; bütün
izlenimlerim bu davaların hukuksuzluğu aşarak adaletsizliğe büründüğü
doğrultusunda şekillendi. Sanıkların savunma haklarının kısıtlanması, gizli
tanıklar, uzun süren tutukluluk halleri, mahkemece takdir haklarının sürekli
sanıklar aleyhine kullanılması, yargılamanın aleniyet ilkesinin ihlali, sanık
müdafi avukatların haklı yakınmaları, İstanbul Barosunun mahkeme heyetiyle
sürtüşmesi vs. gibi hususlar yargılamaya gölge düşürdü. Hele aynı dönemde PKK-KCK
ikilisine gösterilen hukuki anlayış, mukayese yapılınca vicdanları daha da
endişeye sevk etti…

08 Nisan Pazartesi günü Silivri’de yaşananlar ise Türk Milleti,
iktidar sahipleri, Genelkurmay Başkanlığı açısından üzerinde çok düşünülmesi
gereken şeylerdir. Birincisi Türkiye’nin dört bir yanından Silivri’ye gelip “adil yargılama” talep eden insanların
Türk Milletine ve Türkiye’ye sarılışları her türlü takdirin üzerindedir. Hangi
parti veya sivil toplum kuruluşları; ne amaçla düzenlemiş olursa olsun, sıradan
vatandaşın ülke, bayrak ve Türklük vurgusu gözleri yaşartacak cinstendi. Bu
sebeple Silivri’ye yağmur, çamur, biber gazı, cop demeden koşup gelen bütün
yurtsever ve milliyetseverleri kutluyorum…

İkinci dikkat çeken nokta; iktidar sahiplerinin muhalif bile olsalar
kendi vatandaşlarına karşı çok sert bir tutum takınmasıdır. Demokratik olduğunu
iddia edeceksin, AB standartlarının borazancısı olacaksın, hukukun
üstünlüğünden dem vuracaksın ondan sonrada vatandaşlarına kolluk ve yargı
eliyle adeta işkence edeceksin. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın
Silivri’deki görüntülerden sonra yaptığı açıklamalar; bana göre zeytinyağı gibi
su üstüne çıkmaktan ve olayları yandaş ve küreselci medya nedeniyle anlamakta
zorlanan halkı yönlendirmekten ibaret… 
Bu nedenle nerede edep, nerede samimiyet!

Üçüncüsü de, Genelkurmay Başkanlığı, Türk Ordusunun Türk Milleti ile
karşı karşıya gelmesine engel olmalıdır. Türk Ordusu iktidarın değil, Türk
Milletinin ordusudur. İktidardan, Türk Milleti aleyhine emir alamaz. Eğer böyle
bir emir alıyorsa, bu emir kanunsuzdur. Bu emri veren kadar uygulayanda
suçludur. Ayrıca Türk Ordusunun, Türk Milletinin gözünde büyük bir maneviyatı
vardır. Bu nedenle Silivri’deki görüntüler bize hiç yakışmamıştır.

Bunları söyledikten sonra 10 Nisan 1919’a TBMM tarafından yasa ile
Milli Şehit ilan edilen Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in şehadetine gidelim…
Kürt Nemrut Mustafa Paşa Divanı’nı hatırlayan kaldı mı? Ermenilerin isteği,
İngiliz ve Fransız’ın ısrarı ile öğle vakti asılan Kemal Bey’in yargılanmasını
ve savunmasını gözünüzün önüne bir getirin. Acaba Silivri yargılamalarının bu
Kürt Nemrut Paşa Divanından bir farkı var mı?

Türkiye’de yaşananlara bakarak, birçok olayın Osmanlı Türk
İmparatorluğu’nun son yıllarında yani yıkıldığı günlerde meydana gelen olaylara
çok benzediğini görüyoruz. Çünkü o olayları kurgulayanlarla bu günkü olayları
senaryolaştıranlar aynı güçler. Bize o günleri unutturarak tedbirli olmamamızı
engellediler ve yeni Kürt Mustafa Paşa Divanları kurarak yeni Boğazlıyan
Kaymakamı Kemal Bey vakıaları yaratmaya çalışıyorlar… Urfa Mutasarrıfı Nusret
Beyi de unutmayalım. Aynı “Heyeti
Nasiha”
, “Akil Adamlar”
benzeşmesi gibi…

Silivri’de “Ölmek Var Dönmek
Yok”
sloganları bize Bursa’da atılan “Vur
de Vuralım Öl de Ölelim”
sloganlarını hatırlattı. Bu kararlılık iktidarın
ve onları arkasındaki asıl iktidar sahiplerinin balansını bozacak ve uykularını
kaçıracaktır. Çünkü bu memlekete solcusu, sağcısı, milliyetçisi, ülkücüsü,
devrimcisi, sosyal demokratı, liberali vs. her kesimden “Türk Milleti” diye haykıran insanımız sahip çıkacaktır. Bu ülke
Türk Milletinindir…

 Silivri’de yatanlar adil
yargılanmamıştır ancak adil bir hüküm beklenmektedir. Silivri zindanlarında
yatanların hakkını aramak her Türk Vatandaşının görevidir. Bu hakkın
aranmasının engellenmesi, bunca yıllık demokrasi deneyiminden sonra büyük bir
ayıp olarak önümüzdedir. Herkes ama herkes bunu iyi düşünmelidir… Unutmayın
ki;  Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey için
onca yıldır yüreğimiz yanıyor. 

Kimlik siyaseti ve Bıçak Sırtı Bir Yarış

Değerli okurlarım. Bu yazımda sizlere çeşitli site ve
gazetelerde yazan bazı kıymetli yazarlarımızın yazılarından aldığım alıntıların
ışığı altında seslenmek istiyorum. İstiyorum ki, 21 yıllık Erdoğan hükümetinin
kötü yönetimine, yıpranmışlığına rağmen neden halâ oylarını kaybetmiyor,
kaybetse bile kemik oylarını nasıl halâ muhafaza ediyor daha iyi anlaşılsın.

 

                “Cumhurbaşkanı Erdoğan, küresel refah
sıralamasında ülkesini 95. sıraya düşürmüş bir lider olarak seçimlere giriyor.

                Bu, Londra merkezli Legatum
Enstitüsü’nün, üç yüz veri üzerinden yaptığı sıralamadır.
(https://www.prosperity.com/globe/turkey)

                Oysa 2011 yılında 63.
sıradaydık!”
Taha Akyol: https://www.karar.com/yazarlar/taha-akyol/seccadenin-altina-supurmek-1596017

 

                Yukarıda KARAR Gazetesi yazarı
Taha Akyol’un yazısından aldığım bilgi metnine AKP’li seçmenin neden itibar etmediğinin
cevabını, Mustafa Karaalioğlu aynı KARAR Gazetesinde çok isabetli bir şekilde veriyor.

 

Türkiye’nin, son beş
yılda yaşadığı gerileme sıra dışı boyuttadır. Hayat pahalılığı, fakirleşme,
yanlış ve usulsüz kaynak kullanımı ile bunların yol açtığı yüksek maliyetli
popülizm ve yozlaşma yaygındır. Kimileri böyle düşünürken kimilerine göre de
işler ya kötü gitmiyor ya da kötü gidiyorsa bile başta küresel şartlar ve
Türkiye’yi hedef alan karanlık güçler nedeniyle bundan daha iyisi yapılamazdı.
Hatta iktidar ülkeyi bu zor şartlara rağmen gayet iyi idare ediyor
.”
Mustafa Karaalioğlu – https://www.karar.com/yazarlar/mustafa-karaalioglu/biz-ve-onlarin-kader-sinavi-1596038

 

                AKP
Hükümetleri 21 yıldır yandaş seçmen kitlesinde öyle bir algı yönetimi oluşturdu
ki, her türlü pahalılığa, devlet organlarının yıpranmışlığına, sınırlarımızı
korumakta dahi aciz kalmalarına rağmen, oluşturulan “Kimlik Siyaseti” sayesinde beklenen oy kaybına bir türlü
ulaşılamıyor. Bunun en bariz misalini yapılan sokak röportajlarında görüyoruz.
Memlekette kötü giden ne varsa sebebi ya Millet İttifakı, ya Küresel güçler ya
da batı ittifakı. Bir kısmının görüşüne göre ise memlekette her şey güllük,
gülistanlık. “Dünyanın sorunu; akıllılar
hep kuşku içindeyken, aptalların kendilerinden emin olmalarıdır
.” Diyen Bertrand
Russel sözünü herhalde bu kesim için söylemiş.

 

 “O küçücük halı parçasının altına gizlenen o kadar çok şey var ki… Yolsuzluk,
yoksulluk, pahalılık, beceriksizlik, çocuk tacizleri ve tecavüzleri, kadın
cinayetleri, akraba kayırmacılığı, hukuka riayet etmeme, anayasaya uymama,
toplumun devlet kurumlarına güveninin kaybı vs. var da var
…” Hakan
Paksoy: https://millidusunce.com/yerlerde-surunen-siyaset-ve-degisen-tercihler/

 

Ve son noktayı Prof. Dr. İskender Öksüz koyuyor:

 

Makamlara kopyayla,
intihalle, torpille gelinebilir. Dünyanın her yerinde olur. Fakat çoğu toplum
bunları bulur, basın bunlara işaret eder ve bunlar hızla topluma zarar
verebilecekleri yerlerden uzaklaştırılır. Fakat bir nokta vardır ki o nokta
geçildiğinde artık hırsızlar, sahtekârlar, kişiliksizler uzaklaştırılamaz. Tam
tersine, hırsız olmayanlar, dürüstler, şahsiyet sahipleri ahlâksızların hışmına
uğrar. Buna kimse ses çıkarmamaya, bunu kanıksamaya, olağan görmeye başlar
.”
Prof. Dr. İskender Öksüz:  https://millidusunce.com/bir-millet-ahlakini-toptan-kaybeder-mi/

 

                İşte bu
durum kimlik siyasetini de aşar ve ahlâksızlığın kapısını aralamış olur.

 

                Söz
ekonomiden açıldığının her seferinde: “Ben
ekonomistim
” cevabını tekrarlayan Recep Tayyip Erdoğan’ın Türk ekonomisini
getirdiği nokta herkesçe malumken, Allah için ustalığına diyecek yok. Bir
seccadenin altına Türkiye’nin yüzlerce sorunlarıyla birlikte işgal edilen 22 Ege
adasını, Suriye’ye bırakılıp kaçılan Süleyman Şah Türbesi arazisini sığdırmak
her ustanın kolaylıkla yapabileceği iş değil.

 

                Sağlıklı
kalın.

Bir Millet Ahlâkını Toptan Kaybeder mi?

Çocuklarımızı yetiştirirken sağlıklı ortam talep ediyoruz. Parazitler olmayacak. Hava ve su temiz olacak. Kendi yaşadığımız ortam için de benzer taleplerimiz var. Fakat çocuklar her zaman daha önemli. Çünkü onları kendimizin devamı, bizi ölümsüzleştirenler diye görürüz. Kötülüğün onların başına gelmesindense bizim başımıza gelmesi evladır.

Şimdi soralım: Çocuklarımızın yetiştiği ahlâk ortamı temiz mi? Sağlıklı mı? Apış arasına sıkıştırılan ahlâktan değil, insan fıtratındaki ahlâk anlayışından bahsediyorum. Özü ile sözü bir olmak. Dürüstlük. Yalan söylememek. Çalmamak. Güvenilir bir insan olmak. Allah’ın bildiğini kuldan gizlememekten, gizlemek zorunda kalacağınız şeylerden kaçınmaktan söz ediyorum.

Çevre temiz mi?

Çevreciler, ne dersiniz? Bizim çocuklarımıza ve gençlerimize sunduğumuz ahlâk çevresi temiz mi? Ahlâk çevresinin temizliği; toprak, su, mekân, ses çevresinin temizliğinden daha mı az önemli? Çevremizdeki maddenin kirliliği tehlikeli ve sakıncalı da ahlâkın kirliliği bunların yanında ikinci derecede midir?

Maddenin kirliliğini temizlersiniz. Sosyal ahlâkın kirliğini de temizleyebilirsiniz. Geri dönülmez noktaya gelene kadar. Nedir geri dönülmez nokta? Toplumun, sosyal ahlâksızlığı artık ahlâksızlık kabul etmediği çürüme düzeyidir. Belki o noktaya kadar ahlâksızlık yapmak tehlikeliydi. O noktadan sonra ahlâksızlığa ahlâksızlık demek tehlikelidir.

Mesela toplum, bütün siyasetçilerin yalan söylediğine, hepsinin yolsuzluk yaptığına inanmaya başlarsa. İnanmanın ötesinde, her gün böyle olduklarını görürse. En vahimi, “Siyaset böyledir. Herkes yapıyor. Çalıyor ama çalışıyor. Yalancı ama bizden.” diye düşünmeye başlarsa… Bizim bir siyasimiz, hâlen televizyon ekranlarında kudret mevkilerinin yakınlarında görmeye devam ettiğimiz bir siyasimiz, “Dünyanın hiçbir yerinde siyasetçinin seçimden önce söylediği ile seçimden sonra söyleyip yaptığı aynı olamaz.” demişti. Ya toplum bu düşünceyi de benimseyip normal sayarsa…

Siyaset ve ticaret

Mesela toplum, ticarette ve iş hayatında yalan söylemenin, hile yapmanın, insanları kandırmanın normal olduğuna; bütün iş insanlarının bu ahlâksızlıkları yaptıklarına, aksi takdirde başarılı olamayacağına inanmaya başlarsa! Bir büyüğümüzün, “Zenginse çaldığındandır. Fakirse çalmayı bilmediğindendir.” vecizesini hatırlıyorum. Kim olduğunu siz arayıp bulun. Bu anlayış yerleşirse… Hırsızların genel savunması, “Ama herkes çalıyor.”dur. İnanmazsanız hırsızlık masasından bir polise veya bir ceza hâkimine, avukatına sorun. Hırsız buna inanır. Ya toplum da buna inanmaya başlarsa!..

Mesela toplum, adaletin haklıdan değil, güçlüden yana olduğuna inanmaya başlarsa. Hatta parayı verenin mahkemede de düdüğünü çaldığına inanmaya başlarsa… Bir ülke için, “Davalar açık arttırmaya dönüştü.” diye yazıldığını hatırlıyorum. Açık rüşvet arttırmasına veya açık siyasi güç bilek güreşine… Ve bu kanıksanırsa.  Artık o mahkeme, mahkeme midir? O hâkim hâkim midir? O devlet, devlet midir?

Okullarda öğrenciler için kopyanın, öğretim üyeleri için intihalin olağanlığına; hatta imrenilecek bir marifet, hayatın normal seyri olduğuna inanılmaya başlanırsa? O diplomalar diploma mıdır? O üniversite, üniversite midir?

Daha önce de sormuştum: Kopya ile mezun olmuş bir doktora ameliyat olmak ister misiniz? İstemezsiniz herhâlde. Peki, intihalle profesör olmuşsa? Eh, profesörse olabilir herhâlde!

Batışın başladığı nokta

On yıllar önceydi, bir ülkede (adı lazım değil) bir mesleğin (adı lazım değil) mensupları arasında en dürüstün seçilip ödüllendirilmesi için bir gazete yarışma açtı. Fakat adayların gerçekten ahlâklı olduklarını garantiye almak için bir de anonim ihbar hattı verdi… Sonunda, yüzlerce adayın hepsinin aslında sosyal ahlâktan yoksun olduğu, sağlam ihbarlarla ortaya çıkmış ve yarışma, açıkça bu gerekçeyle iptal edilmiş.

Makamlara kopyayla, intihalle, torpille gelinebilir. Dünyanın her yerinde olur. Fakat çoğu toplum bunları bulur, basın bunlara işaret eder ve bunlar hızla topluma zarar verebilecekleri yerlerden uzaklaştırılır. Fakat bir nokta vardır ki o nokta geçildiğinde artık hırsızlar, sahtekârlar, kişiliksizler uzaklaştırılamaz. Tam tersine, hırsız olmayanlar, dürüstler, şahsiyet sahipleri ahlâksızların hışmına uğrar. Buna kimse ses çıkarmamaya, bunu kanıksamaya, olağan görmeye başlar.

O noktadan sonra ahlâksız değil, ahlâksıza ahlâksız diyen cezalandırılır.

İşte kritik nokta odur. İşte ülkenin batışı seçtiği nokta o noktadır. İntihar ettiği nokta o noktadır. https://millidusunce.com/bir-millet-ahlakini-toptan-kaybeder-mi/

En Güzel Ücret

    “Her çağda mevki ve
menfaat için dini, bile bile yanlış yorumlayanlar, dinin gerçeklerini
gizleyenler vardır. Bir mevki elde edebilmek veya mevkiini koruyabilmek için
âyetleri, iktidardaki idarecilerin hoşuna gidecek biçimde yorumlayan, icabında
haram olan bir şeyi helâl gösteren, üç beş kuruşluk menfaat karşılığında
dinlerini satan sözde din adamları vardır. İşte Kur’an böylelerine ihtar ediyor,
‘Birkaç para için Allah’ın âyetlerini satmayın’ (Bakara: 41) diyor. Zira dünya
geçicidir. Bu geçici hayat bitip de ruh, âhirete doğunca dinini verip dünyayı
alan adamlar, aslında cevher verip, vücudunu yakacak ateş satın aldıklarını,
kendi elleriyle kendilerini ateşe attıklarını anlarlar ama o zaman iş işten
geçmiş olur.

    “Bazı bilginler, bu
âyete dayanarak Kur’an öğretme karşılığında para alınamayacağını ileri
sürmüşlerse de bu doğru değildir. Herkes uğraştığı iş karşılığında bir ücret
alır. Bilginlerin çoğunluğu bu kanaattedir. Buharî’deki bir hadiste bunun caiz
olduğu, şöylece beyan edilmektedir:

     “ ‘Aldığınız en
güzel ücret, Allah’ın kitabı(nı öğretme) karşılığında aldığınız ücrettir.’
(Buharî İcare,  16) Öğretim karşılığında
alınan ücret, kişinin harcadığı çaba ve vaktin karşılığıdır. Burada karşılıklı
menfaat vardır. Öğrenci öğrenmekte, öğretmen de çabası karşılığında ücret
almaktadır. Bu, Allah’ın âyetlerini satmak demek değildir. Allah’ın âyetlerini
satmak, bile bile menfaat için onları tahrif etmek, manasını gizlemek, yanlış
yorumlamak, hasılı hakkı gizlemektir. Kur’an öğretmede hakkı gizlemek veya
değiştirmek diye bir şey söz konusu değildir. Bilâkis Hak öğretilmiş olur.
Elbette bu meslek, mübarek bir meslektir. Ama bu, öğretim için böyledir. Dini
görevleri yapma karşılığında yine ücret alınır. Fakat yalnız Kur’an okuma
karşılığında para alınmaz. Alınan para, okunan Kur’an’ın karşılığı değil,
harcanan vaktin karşılığıdır. Harcanan vakit için bir miktar para alınabilir.
Yoksa Kur’an’ın değeri biçilmez. Para ile Kur’an okumayı meslek edinmek doğru
değildir.” (Prof. Dr. Süleyman Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri I, s: 155 –
156, Yeni Ufuklar Neşriyat)

X

     Muhterem Prof. Dr.
Süleyman Ateş hocamızın bu aydınlatıcı izahı; beni çok eski yıllarıma götürdü.
Çok sevip saydığım ve hürmette kusur etmediğim merhum Yusuf Kurtiş hocamın ve
hocasının ideal hocalığını hatırlattı bana:

     Kuzey Makedonya’da
yer alan Ohri şehrinden olan, aslen Arnavut ve zamanın Osmanlı medresesinden
mezun, Yusuf Kurtiş adlı; hocam diye hitap ettiğim, çok değerli bir zatla
tanışmıştım.

     Arnavutluğa
komünizm gelince, müderris, din hocası ve aynı zamanda imamlık da yapan
hocam;  bir süre hapse atılmış; ilk
fırsatta her şeylerini geride bırakarak ailesiyle Türkiye’ye göç etmişlerdi.

     Bilhassa ramazan
aylarında, çevresinde olup da, kendisi gibi Türkiye’ye gelen göçmenlere fahri
olarak din hizmeti veriyor, onlara din hocalığı yapıyordu.

     Geçimine gelince:
İstanbul’un Yedikule semtine yakın Kazlıçeşme tren istasyonu yolu üstünde
kiralık bir kulübede saat tamirciliği ile maişetini temin etmeye çalışıyor ve
yakınında kiraladığı bir evde kalıyordu.

     Mezuniyetinin
Türkiye’de bir karşılığı olmadığı için, kendi sahasında resmî bir vazife alacak
durumda değildi.

     Bir gün saat
tamirciliğini neden edindiğini sormuş ve şöyle bir cevapla karşılaşmıştım:

   “Oğlum demişti,
Ohri’de medresede okurken, Türkiye’nin doğu illerinden birine mensup olan
hocamız her fırsatta bizlere: ‘İlminizi geçiminize sakın ha, vasıta ve aracı yapmayınız!’
diye tembih üstüne tembih ederdi!

   “İyi ama hocam
derdik, geçimimizi ne ile temin edeceğiz?” diye sorunca da şöyle cevap verirdi:

   “Her biriniz ayrıca
sizi geçindirecek bir sanat öğrenmelisiniz!” derdi.

   “İşte oğlum ben de o
zaman kendime saat tamirciliğini seçerek, bu sahada kendimi yetiştirmeye ve bu
hususta her şeyi öğrenmeye gayret ettim. Nitekim bu tercihim, çok şükür, bugün
kimseye muhtaç olmadan geçimimi sağlıyor.”

2023 Seçimlerinin Anlam ve Önemi

0

Önümüzdeki seçim Recep Tayyip Erdoğan’ı,  Kemal Kılıçdaroğlu’nu, Muharrem İnce’yi veya Sinan Ogan’ı seçme veya

seçtirmeme seçimi değildir.

Bu seçim, önümüzdeki dönemde Tek Adam yönetimine yol açan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ninmi,   Güçlendirilmiş Parlamenter Sistemi’nin mi olacağının bir seçimdir. Bu seçim sonucunda ya Atatürk, Cumhuriyet ve Türk kimliğine savaş açan siyasal İslâmın kesin zaferinin ilan edileceği bir seçim olacak ya da Atatürk’ün kurduğu milli ve çağdaş Türkiye’nin fabrika ayarlarına dönüldüğü bir seçim olacak.

Bu seçimin diğer seçimlerden farkı, devletin Yönetim sisteminin,  belirleneceği, kuvvetler ayrılığı prensibinin tekrar geri gelip gelmeyeceğinin, tarikat ve cemaatlerin devlet  kurumlarına hakim olma hırslarının sona erdirilip erdirilmeyeceğinin, yandaşlığa göre değil liyakate ve ehliyete dayalı görevlendirmelerin yapılacağı adil bir düzene dönülüp dönülmeyeceğinin belirleneceği bir kader seçimidir. Bu seçimin ilk turda sonuçlandırılması gerekiyor. Bazı Cumhurbaşkanlığı adaylarının birilerine güç göstermek istemeleri ancak egolarını tatmin eder. Bu seçim kimsenin egosunu tatmin etme seçimi değildir. Bu seçim, Türk milletinin akıl ve bilimin rehberliğinde aydınlık bir Türkiye’nin mi, dini cemaat ve tarikatların egemen olduğu Ortadoğu ülkesi bir  Türkiye’nin mi tercih edileceği bir seçim olacaktır.

Oylarımızı bu gerçekleri düşünerek verelim.

Türkiye’nin Dönüştürülme Çabası ve Genel Seçim Dönemeci

Yazıya girmeden önce 4 Nisan 1997 tarihinde Allah’ın
rahmetine kavuşmuş olan MHP’nin kurucusu ve Genel Başkanı siyasi ve askeri bir
deha olan Alparslan Türkeş’i rahmetle ve saygıyla anmayı bir görev bilirim.
Ayrıca geçen hafta Allah’ın rahmetine kavuşan faziletli ve vefalı insan, Ümraniye
Türk Ocağı Başkanı değerli kardeşimiz Harun Güvendi’yi de rahmetle anarım.

            Cumhurbaşkanlığı
ve Genel Seçimler yaklaşıyor. Her seçimin ayrı bir anlamı bulunmaktadır. Bu
seçimler de Türkiye’den yana olanlarla küresel güçlerin taşeronları arasında
geçecektir. Sadece ismen bizden gözüken ama küresel güçlerin oyuncağı olan bazı
adaylar görevleri icabı ülkenin altını oymakla meşguldürler. Maalesef şehit
kanıyla sulanmış topraklar sürekli bu vatana ve milli ve manevi değerlerimize düşman
yetiştiren bir alan olmuştur. Demokrasi görüntüsü altında şımartılan, adam
yerine konan parti ve şahıslar dışardan buldukları cesaretle Türkiye’ye ve
rejime meydan okumaktadırlar. Hadi bunları anladık ama ülkenin ikinci yüzyılına
isim biçip ihanetleri ödüllendirmek isteyenlere ne demeli? Öcalan’a ve FETÖ’ye
ve malum siyasi suçlulara özgürlük vaat edenler çok açık bir şekilde devlete
meydan okumaktadırlar. Bunlar bir de iktidar ortağı olsa; anlaşılan Ege,
Akdeniz, Libya, Suriye ve Irak’ta dün olduğu gibi buralarda ne işimiz var
diyerek milli menfaatlerimizden uzaklaşacaklardır. Bunlara göre zaten milli menfaat
nedir ki? Savunma sanayiimiz onlara göre, savaşı körüklemektedir. Sözde Dünya
barışı için vermeyecekleri hiçbir şey yoktur. Terör örgütüne terörist diyemeyen
bu sürü, Kıbrıs’tan asker çekmekten de yana olabilir. Yunanistan bunların hiç
gerçekleşmeyecek zaferini beklemektedir. Böylece hava gücünü yeni uçaklarla
destekleyip para sarf etmeyecektir. Diyaneti kaldıracaklardır. Ayasofya
Camii’ni ve Sultanahmet Camii’ni müze de yapabilirler. Türkiye’nin başarı ile
sürdürdüğü dengeli dış politika her an ABD lehine dönüştürülebilir. Türkiye
Rusya ve Türkiye ABD ilişkileri kovboyların eline geçer. Bir de utanmadan dost
kılıklı düşmanlarımızın Atatürk engelinden Türkiye’yi kurtarma emirlerini de
yerine getirirlerse; onlara göre, özgürlükçü Türkiye kuruluverir. Artık
Türkiye’nin hiçbir şey üretmeye ihtiyacı kalmaz; ABD ve etrafındaki Batılı
ülkelerce ithal cenneti yapılırız. Böyle bir Türkiye’ye nasıl da siyasi
borçlanma desteği sağlanmaz?

14 Mayıs Genel Seçimlerinde yarışma
onun için Türkiye’den yana olanlarla Milli Devleti ve üniter yapıyı
sonlandırmak isteyenler arasında olacaktır. Mevcut iktidar gitsin de kim
gelirse gelsin anlayışı yerleştirilmeye çalışılıyor. Oysa perdenin arkasında
ülkenin beka sorunu ve Türlü oyunlar var. Tercih bağımsızlığımızı ve egemenliğimizi
korumaya muktedir miyiz, yoksa kendimize yeni patronlar mı seçeceğiz? İskemle
kavgası artık bu noktaya getirilmiştir. Muhalefetin amiral gemisi olan siyasi
partiye ABD’li müşavir geldi diye Albayraklarımız kaldırılacak mı? Kendi
kendimizi kandırmayalım. Daha fazla oy almakla, milletvekilliği kazanmakla
fazla bir şey değiştiremeyeceğiz. Böyle bir ortamda ve tehditler karşısında
seçim ittifakları yerini Türkiye ittifakına bırakmalıydı. TC’nin kurucu
ilkeleri ve Cumhuriyetimiz devre dışına itilecek mi, yoksa itilmeyecek mi? Anayasa’daki
değişiklikler Türkiye’yi tanınmaz hale getirecek mi?

            Bir dönem
uyarılara rağmen, uyanmayan iktidar uyutula ve uyuşturula uyuşturula FETÖ’nün
işgali altına sokulmuştu. Bunlara ne istediniz de vermedik deniyordu. Parti
teşkilatı el değiştirmeye başlamıştı. Etnikçi politikalar, aldatılma ve
uyuşturulma düşmanın kuvvetlenmesine alan açmış ve bizi 15 Temmuz 2016 işgal ve
darbe teşebbüsüne kadar getirmişti.

            Bu defa 15
Temmuz’dan ders alan sözde müttefiklerimiz ana muhalefet ve HDP’den güç alarak değişik
bir yol takip ediyor. Partide Atatürkçüler ve milliyetçi taban devre dışı
bırakılarak sözde barış ve özgürlükçülük seçiliyor. Rahmetli Erdal İnönü
döneminde de terör sevici ve terörü destekleyen malum parti TBMM’ne sokulmuştu.
İster istemez Fukuyama’nın sözleri dikkat çekicidir. O’na göre, tarihin sonuna
gelindi, herkes kendine göre kendini şekillendirmeli ve emperyal güce teslim
ederek ulus devlet ve üniter yapıdan uzaklaşmalı. Bu heves o kadar arttı ki
Mart 2023’de yapılan İktisat Kongresi’ne bu zat çağrılmıştı. Milli devlet ve TC
ile uğraşmak isteyenler “bizim küçük hesaplarımız yok yüzyıllık Cumhuriyeti
değiştireceğiz” diyebiliyorlar. Hukuk bu gidişe bir son vermezse Türkiye’yi
karıştırabilirler. Yakın geçmişi unutmayalım. Terörden yana olanlarla silah
bırakmamakta ısrar edenlerle ne barış olur, ne de demokrasi! Demokrasi kendini
ancak hukukla savunabilir. Hukuk yalpalarsa terör ve teröristler daha da
şımarır. Teröre özgürlük sağlayan bir demokrasi örneği herhalde Türkiye’den
başka bir yerde görülmemiştir. Muhalefet tekrar Atatürk’ün çizgisine
çekilmelidir. Yanlış adreslere dalıp çıkar uğruna siyaset yapanlar komik duruma
düşmeyin. Bugün insanlarımıza öncelikle iskemle değil; vicdan, sadakat, medeni
ahlak ve karakter lazımdır. Milli Mücadele ve Cumhuriyet yerel yönetimlere
özerklik adı altında Milli Devletten vaz geçmek adına yapılmamıştır.

            Türkiye’den
1071’in, 1453’ün ve 1923’ün intikamını almak için yüzyıllık Cumhuriyeti depoya
atmak isteyenlere fırsat verilmemelidir. Batı’nın ve bazı müttefiklerimizin
sorunu, Türk ve İslam düşmanlığından kaynaklanır. Kuran-ı Kerim’i yırtan ve
yakanlara karşı ümmetimiz sinmiş, bir köşeye çekilmiş, horuldayarak
uyumaktadır. Bu gidişin maalesef uyanışı da pek yoktur.

            Vatandaş ve
görevi ne olursa olsun herkes Türkiye’yi Türkiye olmaktan çıkaracak tezgâhı
fark edebilmeli ve duygusal yaklaşımlar terk edebilmelidir. Geçmişi unutmadan
14 Mayıs’ta geleceği kurtarmak zorunda olduğumuzu artık bilmeliyiz.     

Seçime Doğru

Konuyla alakalı katıldığımız panellerden, izlediğimiz akademik görüşlerden
edinimlerimiz doğrultusunda ve ilgili akademisyenlerin ifadesiyle üslup ve
teknik anlamda

Öncelikle anayasanın bir toplumsal sözleşme ve uzlaşma niteliğinde olmasını
istiyorsak; T.C. Devletinin temel kuruluş felsefesi, kurucu irade ve varoluş
gerekçeleri problemsiz hayatiyetini sürdürürken ‘’Partili Cumhur Başkanlığı
Sistemi’’ olarak hazırlanmış oylanmaya sunulacak bir metnin önümüze
konulduğunun izahını kavramış değilim.

Bilinen o ki, bugüne kadar demokratik parlamenter sistemden daha iyi ve
başarılısı ortaya konamamıştır. Demokratik parlamenter sistemi güçlendirmek ve
aksaklıkları gidermek, yasaları değiştirmek mümkün iken; onu rafa kaldırıp
ülkeyi yeni maceralara sürükleyecek duyulmamış bir ‘’ Partili Cumhur Başkanlığı
sistemi’’ ve benzeri uygulamalardan medet ummak her şeyden evvel metodik bir
hata olduğu kanısındayım.

*

Stratejiler, sistemler, yapı, süreçler, tarzlar, kültür, hukuk devletinde
hukukun üstünlüğüne bağlılık ve vatandaşların hukuk güvenliğini sağlamak,
yönetimde keyfiliği önleyecek bariyerler, temel hakların güvence altına
alınması, devletin ve yürütmenin yargısal denetiminin kurumsal gücü, kuvvetler
ayrılığının ilkesel gücü… Gibi öncelikleri içerir devletin rejimini oluşturan
birçok öğe olduğunu belirtelim.

Eğer demokratik bir rejim söz konusu ise bu öğelerin her birinde demokratik
bir düşünce ve davranış söz konusu olur. Adil bir seçimle oluşan yasama,
yürütme ve yargı sistemi, bunlar arasında bir fren ve denge mekanizması,
ademimerkezi bir yapı, katılımı sağlayan bilgi ve karar süreçleri, denetim ve
hesap sorma düzeni, demokratik bir kültür söz konusu, diğer bir ifadeyle,
içselleştirilmiş Hukukun Üstünlüğüne dayanan Demokratik Parlamenter Sistem.

*

Aldanmayalım: 14 Mayıs da yapılacak ve ülkenin kaderini belirleyecek genel
seçim, ‘’Cumhur İttifakı adıyla Tek Adamı öne çıkaran Partili Cumhur Başkanlığı
Sistemi ile ortak akıl la yönetilmeyi önceleyen Güçlendirilmiş Demokratik
Parlamenter Sistemin yarışı olacaktır. Diğer adayları desteklemeniz Cumhur
ittifakının hanesine yazılacaktır kanaatindeyim.

Ülkemizin parlak geleceği, halkımızın refahı adına hayırlara vesile olsun.