7.8 C
Kocaeli
Pazar, Mayıs 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 259

Yarın Benim Okulum Var!

0

Bir İbret Dersi

0

     Ey gaflete dalıp,
bu hayatı tatlı görüp, âhireti unutup, dünyaya talip bedbaht nefsim! Bilir
misin, neye benzersin? Devekuşuna! Avcıyı görür, uçamıyor; başını kuma sokuyor,
ta avcı onu görmesin. Koca gövdesi dışarıda; avcı görür. Yalnız o, gözünü kum
içinde kapamış, görmez.

     Ey nefis! Şu
temsile bak, gör, nasıl sırf dünyaya bakış, çok ve güzel bir lezzeti çok acı
bir eleme / kedere dönüştürür. Meselâ, şu köyde, iki adam bulunur. Birisinin
yüzde doksan dokuz ahbabı / dost ve sevdikleri İstanbul’a gitmişler, güzelce
yaşıyorlar. Yalnız birtek burada kalmış. O dahi oraya gidecek. Bunun için şu
adam İstanbul’a müştak / çok istekli ve arzuludur. Orayı düşünür, ahbaba / dost
ve sevdiklerine kavuşmak ister. Ne vakit ona denilse, “Oraya git” sevinip
gülerek gider. İkinci adam ise, yüzde doksan dokuz dostları buradan gitmişler.
Bir kısmı mahvolmuşlar. Bir kısmı ne görür, ne de görünür yerlere sokulmuşlar.
Perişan olarak dağılıp gitmişler zanneder. Şu biçare / zavallı adam, bütün
onlara bedel, yalnız bir misafire ünsiyet edip / yakınlık gösterip teselli
bulup avunmak; onunla o elim / acı âlâm-ı firakı / ayrılık acılarını kapamak
ister.

     Ey nefis! Başta
Habibullah / Allah’ın sevgilisi Hz. Muhammed, bütün ahbabın / yakınların,
kabrin öbür tarafındadırlar. Burada kalan bir iki tane ise, onlar da
gidiyorlar. Ölümden ürküp, kabirden korkup başını çevirme. Merdane / erkekçe
kabre bak, dinle ne talep eder / ister? Erkekçesine ölümün yüzüne gül, bak, ne
ister. Sakın gafil olup, düşüncesizce ikinci adama benzeme.

     Ey nefsim! Deme,
“Zaman değişmiş, asır başkalaşmış. Herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder
/ tapar, derd-i maişet / geçim derdiyle sarhoştur.” Çünkü ölüm değişmiyor.
Firak / ayrılık, bekaya / bakiliğe ve kalıcılığa kalb olup / dönüşüp
başkalaşmıyor. Acz-i beşerî / insanın aczi, fakr-ı insanî / insanın fakrı
değişmiyor, bilakis ziyadeleşiyor / artıyor. Beşerin / insanın yolculuğu
kesilmiyor, sür’at peyda ediyor / hız kazanıyor. Hem deme, “Ben de herkes
gibiyim.” Çünkü herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Herkesle
musibette / belâ ve sıkıntı zamanında, beraber olmak demek olan teselli ile
avunmak ise, kabrin öbür tarafında pek esassızdır.

     Hem kendini
başıboş zannetme. Zira şu misafirhane-i dünyaya / dünya misafir-hânesine,
nazar-ı hikmetle / hikmet gözüyle, yani gayeli olarak baksan! Hiçbir şeyi
nizamsız / düzensiz, maksatsız göremezsin. Nasıl sen nizamsız, gayesiz
kalabilirsin?

     Zelzele / deprem
gibi hâdisât-ı kevniye / dünya olayları; tesadüf oyuncağı değildir. Meselâ,
zemine / yeryüzüne; nebatat /  bitkiler
ve hayvanat / hayvanlar türünden giydirilen, birbiri üstünde, birbiri içinde,
gayet muntazam / son derece düzgün ve gayet münakkaş / nakışlı gömlekleri
düşün! Baştan aşağıya kadar gayelerle, hikmetlerle müzeyyen / süslü, mücehhez /
cihazlanmış ve donanmış olduklarını görürsün. Gayet âli / yüksek gayeler
içinde, kemal-i intizam / tam bir intizamla meczup / cezbedilmiş mevlevîler
gibi döndürüldüklerini anlarsın. Öyleyse nasıl olur da, dünyanın; Âdem
oğullarından özellikle mü’minlerin gafletlerinden doğan, beğenmediği bir kısım
tavırlarının mânevî ağırlığından, omuz silkmeye benzeyen zelzele / deprem gibi,
ölüm içeren hayatî olaylarına bir mânâ vermez! 
Gayesiz ve tesadüfî zannederek, bütün musibetzede / belâ ve musibetlere
uğrayanların elîm / acı zayiatını / kayıplarını bedelsiz, boş ve faydasız
bularak; onları müthiş / dehşetli bir ye’se / ümitsizliğe atarsın?

     İşte bu şekilde,
hem büyük bir hata, hem büyük bir zulüm etmiş olursun!. Aslında  bu gibi hadise ve olaylar; bir Hakîm-i Rahîm
/ çok merhametli ve hikmet sahibi olan Allah’ın emriyle olur. Ehl-i imanın /
mü’min ve inananların; fâni / geçici mallarını sadaka hükmüne çevirip ibka
etmek / bâkî kılmak ve ebedîleştirmek içindir. Küfran-ı nimet / nankörlükten
gelen günahlarına kefarettir. Onları örtücü ve affettiricidir.

     Nasıl ki bir gün
gelir, insanın istifadesine sunulmuş olan zemin; yüzünün ziyneti / süsü olan
insanın yaptığı eserleri; şirkle karışık, şirke bulaşmış ve şükürsüz görüp
çirkin bulur. Hâlık / Yaratıcı’nın emriyle, büyük bir zelzele / deprem ile
bütün yüzünü siler, temizler.

     Allah’ın emriyle
ehl-i şirki / müşrikleri, Allah’a şirk ve ortak koşanları Cehenneme döker.
Ehl-i şükre / şükür sahiplerine de, “Haydi Cennete buyurun.” der.

Deprem ve Yönetim

Yöneticinin hedefi, kendini gereksiz kılmaktır. İster devlet başkanı olsun ister genel müdür, ister bir iş takımının kaptanı; bu kural hepsi için geçerlidir.

Ne demek bu?

Devletten bakkal dükkânına kadar her büyüklükteki birim, bir ürün veya hizmet üretir. Yöneticinin gereksiz olması, birimdeki insanların ne yapacaklarını, nasıl yapacaklarını, niçin yaptıklarını, her seferinde talimat almalarına gerek olmadan planlamaları, bilmeleri ve uygulamalarıdır. Dolayısıyla yöneticinin birinci işi, yönetimine verilen birimi bu hâle getirmektir. Bu hâle gelen birimin iç idaresi için artık yöneticiye gerek kalmamıştır; kalmamalıdır. 

Bizzat yönetmek

Yönetici gereksizse niçin hâlâ yöneticiler var? Yöneticinin varlık sebebi üçtür. Yukarıda birinci sebebi verdim. Birimi kendi başına işler hâle getirmek. Yöneticinin ikinci işi, birimin stratejisini belirlemektir. Bu belirlemeyi birimdeki insanlarla birlikte yapar. Birimin üyeleri, kendi işlerinin en iyi nasıl yapılacağını yöneticiden daha iyi bilir. Fakat yönetici, yüksek bir yerde konumlanmış ve sahanın tamamını görebilen bir “general” gibidir. O, şu anda mükemmel işlemesini sağladığı biriminin, ilerde nasıl daha verimli çalışacağını, nasıl değişmesi gerektiğini tayin edecektir. Buna planlama diyoruz, strateji diyoruz. “Strateji” kelimesinin etimolojik kökü, “generallerin sanatı”dır. 

Yöneticinin varlığının üçüncü ve son sebebi de biriminin görüşlerini, haklarını, ihtiyaçlarını birimin dışındakilere anlatmak,  birimini savunmaktır. 

Buraya kadar “birim, birim, birim” deyip durduğum kamunun veya özel sektörün kurumlarıdır; ordudan sağlığa, emniyetten eğitime ve sonunda bütün bir devlete, sonra bütün işlere, şirketlere… Kurum budur, örgüt budur, iş budur. Nihayet çağdaş devlet budur. 

Bir yönetim bilimi kitabı, eski tip piramit emir-kumanda yapısındaki örgütleri orduya benzetiyordu. Piramit yönetim tarzı, harpte ordu için gerekli olabilir. Ancak çağdaş yönetim teorisinde sıklıkla kullanılan model, emir-kumanda piramidinden ziyade komando birliğine benziyor. Komando birliğine bir hedef, bir harita ve pusula verilir. Sonra o birlik, gider ve görevini yapar. Yoksa mesela ordu komutanı veya genelkurmay başkanı gelip onu “bizzat yönetmeye”  veya “daha iyi işletmeye” kalkmaz.  

Milletvekili telefonuyla gelen vinç

Büyük adamın ve büyük adamların hizmetin verildiği, malın üretildiği seviyeyi “ bizzat” yönetmesi piramit modeline de takım yönetimine de uymaz. Takım yönetimine uymayacağı, komando benzetmesinden anlaşılır. Piramit yönetiminde de insanların üstlerini de astlarını da atlamama kuralı vardır. Ne ast bağlı olduğu kademeyi atlayıp daha yukarılara çıkabilir, ne de üstün altındaki kademeleri atlayıp daha aşağılara talimat vermesi örgüt anlayışına uygundur. En üstteki tek yöneticinin bütün kademelerle doğrudan ilişki kurması hiçbir yönetim teorisinde yoktur. Ben bu tarza simit yönetimi diyorum. Genellikle suç örgütlerinin yönetim modeli simittir. Mafya şefi, bütün çete üyeleriyle, en alttakinden en üsttekine, bire bir temastadır. Astlarını tayin etmekle kalmaz, onların astlarını, hatta onların astlarının astlarını da “bizzat” tayin eder. 

Deprem felaketine uğrayan bir mahalle giden Sayın Nurettin Canikli’nin videosu paylaşıldı. Sosyal medya paylaşımlarına göre felaket uğrayan vatandaş, titreyerek, ağlayarak o büyük adama ihtiyacı anlatmaya çalışıyordu. O büyük adam ise onu dinlemek yerine cep telefonunu kurcalamaktaydı. Sonra hikâyenin aslı anlaşıldı. Felaketzede, enkaz altındaki yakınlarının kurtarılması için vinç talep ediyor. İlk talebi değilmiş ama vinç bir türlü gelmemiş. Sonra Canikli, telefonuyla bir yerleri arıyor ve vinç geliyor. “Canikli sağ olsun ama vincin ihtiyaç olan yere gelmesi için bir milletvekilinin, bir başkan yardımcısının telefon mu etmesi lazım?” diyorlar. Birinci itham haksızdı ama bu ikinci tenkit haklıdır. O vinç oraya, milletvekili telefon etmeden gitmeliydi.

AFAD kaskı giymek

Büyük adam, genel müdür, bakan ve her neyse tepedeki insanların kafalarına AFAD kaskı geçirip sahaya inmesinin pek bir yararı yoktur. Yararı olmaması gerektir. Bu davranışın verdiği ilk mesaj, “Benim iş gören birimlerimin aklı kısadır. Kendi kendilerine işi beceremezler. Ben bizzat gidip onlara ne yapacaklarını söylemezsem onlar akıl edemezler.” mesajıdır. İster günlük mesaide, ister bir kriz anında olsun, yöneticinin görevi, işi yapanların ihtiyaçlarını temin etmektir. Bizzat temasın gerekçesi akıl ve talimat vermek değil, onları dinlemek, moral vermek, gerekiyorsa onlara başka birimlerin desteğini temin etmek olabilir. 

Peki, bırakın kask giysinler, alana insinler; ne zararı var, diyeceksiniz. Birinci zararı, az önce yazdığım, “Siz aptalsınızdır, sizin aklınız ermez.” mesajıdır. İkinci zararı da, işin yapıldığı yere giden büyük adamın bizatihi ziyaretinin bir iş hâline hatta bazen bir felaket hâline gelmesidir. İşin olup bittiği yerdeki imkânların, insanların bir kısmı asıl işlerini bırakıp yöneticiyi karşılamaya yönlendirilecektir. Özellikle kriz anında bu yönlendirmenin sonuçları hayırlı olmaz. 

Allah felakete uğrayan insanlarımıza direnme gücü ve sabır, yöneticilere de bilgi ve bilgelik nasip etsin. Bize de böyle yöneticileri tercih etmeyi, seçmeyi nasip etsin. https://millidusunce.com/deprem-ve-yonetim/

Ahlakı Bozuk Binalar!

Damat adayı ne iş yapıyor diye sorarız ilk önce!

Ne kadar geliri var?

Tahsili ne?

Evi var mı?

Arabası var mı?

Birikmişi var mı?

Düğünü nerede yapacak?

Takı ne kadar takacak?

Eşyayı hangi marka alacak?

Irkı ne?

İnancı ne?

Mezhebi ne?

Nereli?

Siyasi görüşü ne?

Arkası sağlam mı?

Kızımızı rahat yaşatır mı?

***

Herkes imkânı ölçüsünde rahat yaşatır, yaşatmasına da!

En önemlisi, mutlu yaşatır mı?

Huzurlu yaşatır mı?

Güler yüzlü mü?

Tatlı dilli mi?

Bencil mi, fedakâr mı?

Merhametli mi?

Affedici mi, kindar mı?

Sorumluluk duygusu var mı?

Öfkeli mi, sakin mi?

Ana-baba, aile-akraba hassasiyeti var mı?

Özetle; ahlâkını sorar mıyız?

Sorsak ta kaçıncı sırada sorarız varın siz cevap verin!

***

Ev alırken de umumiyetle!

Hangi muhitte?

Site içi mi, müstakil mi?

Kaç oda kaç salon?

Sitede ise havuzu otoparkı var mı?

Dubleks mi ara kat mı?

Manzarası var mı?

Balkonu geniş mi?

Gömme dolabı kartonpiyeri asma tavanı var mı?

Çelik kapısı, geniş girişi, ebeveyn banyosu var mı?

Banyosu tavana kadar fayans mı?

Güvenliği var mı?

Güvenliği var da güvencesi var
mı?

İnşaat yönetmeliklerine uygunluk
raporu var mı, bağımsız denetçi raporu var mı, arsa payına göre kanuni
ölçülerin dışına çıkılmış mı, çıkılmamış mı?

Deprem yönetmeliğine uygun mu,
yangın merdiveni var mı, daha önceden tespit edilmiş bir hasarı var mı, zemin
etüdü var mı, temeli sağlam mı?

Öyle ya önemli olan temel?

Bir insanı temeli Ahlak ise?

Nasıl ki Ahlak dediğimiz şey,
tahsilden, işten, gelir seviyesinden, dininden, mezhebinden daha önemli!

Öyle ya peygamberimize sormuşlar
din nedir diye o da Güzel Ahlaktır, ben de güzel o Ahlakı tamamlamaya geldim
demiş!

Ahlak her şeyden önemli ise.

Binanın Ahlakı da Temeli?

Nasıl ki damadın ahlakı bozuksa,
kaç dil bildiğinin, kaç para maaş aldığının, nereli olduğunun, statüsünün,
mevkisinin, makamının önemi kalmıyor!

Binanın da temeli sağlam değilse
gerisi FASARYA!

Ondan sonra zengin ama zalim
damat dehşeti, elinde KADES butonu ile yaşayan taze gelinler?

Kadın cinayetleri, aile dramları,
cinayetler?

***

Ve deprem?

Allah’ın felaketi mi, yoksa
milyonlarca yıldır dünyanın her yerinde olan ve olacağını bildiğimiz bir doğa
olayının bizim yanlış tercihlerimiz yüzünden felaketimiz olması mı?

Bilemedim.

Ne zaman ki, doğumhaneden
mezarlığa kadar temeli kolonu yani Ahlak’ı önceleriz.

O zaman kadınlarımız da,
kadınlarımızın doğurduğu çocuklar da, binalarımız da binalarımızın içinde
yaşayan bizler de güvende oluruz.

Sadece insanın değil, binanın
bile ahlaklısı önemli.

Elin japonu korelisi Avrupalısı
ne kadar ahlaklı bilemem ama binalarının ahlaklı olduğu kesin!

Yani bir binanın Temeli sağlam
değil se o bina Ahlaksız demektir.

***

Bende kaç gecedir üzgün ve
uykusuzum, hoş görün yine saçmalıyor olabilirim, duygularım çok yoğun bu ara,
dokunsan ağlayacak gibiyim, bu vesile ile,

Ülkemizin hepimizin başı sağ
olsun, ailesini, evladını, yakınlarını kaybedenlerin başı sağ olsun, inşallah
herkes kendisine bir pay çıkartır?

Yardım istenmesini beklemeyelim,
biz cömert milletiz, zor gün dostuyuz, hayatta kalanlara sahip çıkalım, bu
günler beş on günde geçecek gibi değil, enerjimizi zamana yayalım ve şunu
unutmayalım.

***

Bir bölgeye ev yapılır mı
yapılmaz mı?

Şehir nereye kurulacak, ne kadar
genişleyecek?

Kaç kat olacak, kaç metrekare
olacak?

Bunlara mimarlar, mühendisler, jeofizikçiler, deprem bilimciler, şehir
ve bölge planlamacılar karar vermeli!

Yok! Duyduğum düşündüğüm ve
gözlemlediğim gibi ise!

Yani; Belediye meclislerine her
tahsilden ve ya tahsil gerektirmeyen bireylerden siyasi becerileri ile seçilmiş
abilerimiz ablalarımız tarafından dönemin siyasi ve ya ticari gereksinimlerine
göre el kaldır indir ile belirleniyor ve ya belirlenir ise!

Dere yataklarına şehir.

Fay hatları üzerine siteler
kurulursa!

Elbette Allah en çok bize acısın,
en çok bize yardım etsin, en çok bize merhamet etsin.

Emin olun yazmam gerekenlerin
çoğunu yeri ve zamanı değil diye, faydası olmaz diye, insanımız zaten üzgün
diye her zamanki gibi yine %90 karnımdan konuşuyorum.

Bir suçlu varsa bu sistemsizliği
sistem edinmiş alışkanlıklarımız yani hepimizin yüzündendir, iktidarı
muhalefeti hepimiz kabahatli hepimiz mağduruz.

Tercihlerimizi değiştirmeden
sonuçlar maalesef değişmeyecek!

Bir ara fırsatınız olursa
araştırın, kurumların internet sitelerine girin idarecilerin eğitimlerini
içeren özgeçmişlerine bulabilirseniz bakın bakalım, hangi kritik stratejik ve
hayati görevde o görevin karşılığı eğitime sahip ne kadar idareci ve çalışan
var!

Hangi kriterlere göre idareci ve
personel çalışıyor bir bakın.

Ölende biz, kalanda biz, eğride
biz doğruda biz.

Ve bir bakın bakalım hangi
belediye başkanı, mimarlar mühendisler jeofizikçiler, yer bilimciler, deprembilimciler,
şehir ve bölge planlamacılar ve bağlı oldukları odalarının, yani bağımsız bilim
kurumlarının raporlarını görüşlerini uyarılarını ne kadar dikkate almış?

Bir de çıkardıkları imar
aflarının gerekçelerine bakın!

Kaç yılda birkaç kez imar affı
çıkmış Cumhuriyetimiz kurulalı beri?

İmar affı dediğin zaten 5
dakikalık iş, eli kaldır indir, aftan yararlanmak isteyenlerden tahsil edilecek
harç ve tahsilat tutarını belirle, sonra doğru vezneye!

Bilimi bilem ama milletçe
siyasette edebiyatta çok iyiz, bir de suçlu bulmada!

17 ağustos depreminden de en çok
müteahhit veli göçer akıllarda, on binlerce canımızın gittiği o elim hadiseden
kıyamete dönüşen doğa olayından ne kadar ders aldık ve yaklaşan İstanbul
depremine ne kadar hazırız acaba!

Yani; TERCİHLERİMİZ DÜZELMEDİĞİ
SÜRECE TABİAT OLAYLARI FELAKETMİZ OLMAYA DEVAM EDECEK gibi gözüküyor.

Maalesef!

Kahramanlara İhtiyacımız Azalsın

Kahramanmaraş merkezli, 10 ilimizi
etkileyen ve aynı gün içinde yaşanan iki büyük deprem felaketinin acısı her
geçen gün artıyor. Görünen o ki 1999 Gölcük/ Kocaeli merkezli depremi de aşan
ağır bir hasar ortaya çıkacak.

Fakat toplumuzun millet olma vasfının
böyle bir zamanda adeta şahlanışa geçtiğini görüyoruz. Türkiye’nin her yerinde
kendiliğinden harekete geçen bireysel ve toplumsal inisiyatiflerin kan verme,
nakdi ve ayni yardımlar yapma ve bizzat arama kurtarma çalışmalarına gönüllü
katılmaları göz yaşartıcı boyutta.

Arama kurtarma çalışmalarına katılan,
soğuk ve olumsuz şartlarda çalışmanın yorgunluğunu enkaz altından bir canlı
çıkarmanın mutluluğuyla unutan kahramanlar görüyoruz. Fedakârca çalışan
sağlık mensupları, güvenlik görevlileri, AFAD üye ve gönüllüleri kahramanlık
hikayeleri yazmaktalar.

Bütün bu kahramanlıklara ve halkımızın
fedakarlıklarına rağmen manzara çok kötü.

Deprem çok geniş bir alanda etkili oldu ve
gerçekten büyük yıkım yaptı. Tamamen yıkılan bina sayısı resmi rakamlara
göre 6444.
(10 bin olduğunu iddia edenler de var.) Tespit edilen can
kaybı 12.873
’ e ulaştı. Kurtarma çalışması yapılan enkaz sayısının oranı
hala çok düşük. Zaten içinde insan bulunan bir enkazın tamamen taranması bir
hafta alabiliyor.

Bu durumda Prof. Övgün Ahmet Ercan
şöyle bir hesap yaptı: Yıkılan binaların ortalama kat sayısı 4, daire sayısı 8
olsa ve her dairede 4 kişi enkazda kaldığı varsayılırsa yaptığı 48 bin dairede
192 bin kişi olabilir. Sağ çıkarılan sayısı 8 bin (bu arada 10 bine ulaşmış
olabilir) düşüldüğünde bile kabaca 180 bin kişinin enkaz altında olduğu
gibi bir dehşet gerçekle karşılaşıyoruz. İyimser olmaya çalışarak 80 bin
kişinin ilk depremde yıkılmayan binalardan çıktığını ve ikincisinde yıkılan
binaların boş olduğunu farz etsek bile 100 bin kişinin enkaz altında
olması çok büyük rakam.

Ölen ve yaralananların yarattığı acının
bir ölçüsü yok. Ama bu hasarın bir de ekonomik boyutu var. Yine Prof.
Dr. Övgün Ahmet Ercan
kabaca bu hasarın 50 Milyar dolar mertebesinde
olacağını hesaplamış. Türkiye zaten ağır bir ekonomik kriz içerisinde. Merkez
Bankası’nın rezervlerinde böyle dönemler için bulunması gereken ihtiyat
akçesi hiç yok ve
rezerv eksi 50 Milyar dolar mertebesinde. Böyle
iken bu hasar ekonomi için çok yıkıcı olacak.

Aynı büyüklükte depremlerde başta Japonya
olmak üzere ABD, Meksika gibi ülkelerde böyle bir yıkım olmuyor. Hatta hiç
yıkım olmuyor. Ölüm sayısı da 5-10 kişiyi geçmiyor. Bu ülkelerde böyle büyük
depremlerde kahramanlara ihtiyaç duyulmuyor.

Çünkü asıl kahramanlık doğal
olayların felaket haline gelmesine yol açan kötü şehirleşme, bilime aykırı imar
ve inşaat uygulamalarına
mâni olabilmekte.

Bu yüzden deprem dirençli şehirler
yapmayı başaran ve deprem bilinçli toplumlarda durum böyleyken bizim
yaşadığımız acılar kader değil.

****

Terörle mücadelede bir takım askeri
operasyonlar eskiden güvenlik güçlerimizin kahramanca savaşmaları ve hatta
şehit olmalarıyla
başarılabiliyordu. Şimdi aynı operasyonlar gelişmiş
teknolojilerin kullanıldığı istihbarat ve İHA/ SİHA gibi insansız hava
araçlarıyla can kaybı olmadan sağlanabiliyor.

ABD, İsrail ve Rusya gibi yüksek savaş
teknolojileri kullanan ve güçlü istihbarat örgütlerine sahip ülkeler sıradan
görevlilerle
, son derece özel bireysel kahramanlık hikâyeleri ile
anılan silahlı güçleri yenebiliyor.

Bu yüzden eski bir yazımda söylediğim sözü tekrar
edeyim:
Eğer çok kahramana ve kahramanlıklara
ihtiyacınız varsa karargâhınızın eksiklerini gözden geçirmeniz gerekir.

Deprem ve diğer doğal felaketler
bakımından karargâhın eksiksiz olması demek, bu doğal olaylar hakkında
bilginizin çok olması, bu olayların yaratacağı tahribatın önceden
öngörülebilmesi ve hasarı en aza indirecek önlemleri almanızdır.

*******************************

Ders Çıkarmak

Televizyonlardan canlı bağlantılarla
izlediğimiz ve enkaz başlarından yapılan yayınlar ürpertici. Fakat bunlar bile
hep şehir merkezlerinden aktarılan haberler. Elbistan gibi büyük ilçeler
dahil, ilçelerin ve hele köylerin çoğuna ekipler ya ulaşmadı veya yeni
ulaşmaya başladı.

Enkazdan canlı kurtarma için ilk 72 saat
çok önemli.
Hele de bu soğuk havada enkaz altında
hayat üçgeni denilen boşluklarda kalan canlıların bile soğuktan ölme riski
büyük.

Bu acı içerisinde afet öncesi, afet
sırasında ve afet sonrasın için
tespit edilen eksiklikleri anlatmak
bazılarımızı tedirgin ediyor.

1999 depreminden sonra elbette bazı
dersler çıkardık ve iyileşen şeyler var. Yeni deprem yönetmeliğine göre
yapılan binalar daha sağlam.
 Ama
görüyoruz ki henüz 2-3 yaşındaki, “süper lüks, depreme dayanıklı” diye
satılan binalardan yıkılanlar var.

Mersin Şehir Hastanesi yepyeni ve iktidarın övünç kaynağı bir bina idi, ağır
hasarlı. Devletin yaptırdığı hastane, okul, hava limanı, yollar, tüneller ve
diğer kamu binalarının hiç hasar almaması gerekirdi. Çoğu kullanılamaz halde.

Demek ki “Yapı Denetim Sistemi” sağlıklı
çalışmıyor.

İlk defa bu depremde felaket bölgelerine
ilk günlerde ekmek dahi ulaştırılamadı. Bazı yerlerde hırsızlıklar
önlenemedi. Vatandaşlar kendilerine uzatılan mikrofonlara “Nerede bu devlet”
çığlıklarıyla sesleniyor. Bazı kanallar bunlara bile sansür uyguluyor.

Elbette bu çapta bir felakette müdahalede
eksiklikler olacaktır. Ama acaba asker ilk andan itibaren devreye girseydi bu
aksaklıklar daha az olmaz mıydı? EMASYA Protokolü iptal edilmemiş olsaydı
ilk andan itibaren askerin girmediği bir köy kalmaz, vatandaş kendini daha
güvende hissetmez miydi?

Kızılay’ın çok tecrübeli ekipleri,
eğittiği yüzbinden fazla gönüllüleri

vardı. Bu bilgi birikimi, tecrübe ve kadro yok edildi. Bütün yetkiler AFAD’da
toplandı.

Bu ülkenin yetiştirdiği değerlerden Nasuh
Mahruki’
yi küstürdüler, AKUT gibi sivil kurtarma ekiplerini de
bölgede göremedik.

Kızılay’ın Van depreminde kullandığı, atık
plastiklerden ürettiği “Mevlâna Evi” denilen geçici barınma barakaları
nerede? 150 kişiyi barındıran sıcak hava ile ısıtılan ve gündüzleri kullanılan
Kızılay’ın şişme çadırlarını da göremedik bu depremde.

Bu yapılanların faydası veya zararı
herhalde gözden geçirilmelidir.

Utanıyorum!

Ben
askerliğimi yedek subay olarak Hatay’da yaptığım için Hatay’ın bendeki yeri hep
ayrı olmuştur. İkinci memleketim gibidir adeta. Orada çok güzel dostluklarım
oldu ve o güzel dostlarımla sonradan görüşmeye devam ettik. Askerden sonra da dostları
ziyaret etmek amacıyla Hatay’a birkaç kez gittim. Antep, yüksek lisans ve
doktor yaptığım şehirdi. Orada da çok güzel dostlarım vardı. Adana hakeza yine
öyle.

 

6
Şubat sabahı yaşadığımız felaketten sabah 07:00 civarı haberdar oldum. GSM
hatlarını meşgul etmemek gerektiğini bildiğim için ne olup bittiğini bir müddet
sadece ulusal haber kanalları vasıtasıyla öğrenmeye çalıştım. Ancak saat
09:00’a kadar sabredebildim. O saatten sonra da yine GSM hatlarını meşgul
etmemek amacıyla WhatsApp üzerinden tanıdığım kim varsa hepsini aradım.
Görüştüğüm herkes hala depremin şokunu yaşıyordu. Ama iyilerdi çok şükür, bir
sorunları yoktu. Ama Antakya’dan Lütfü Yıldırım Abi’me bir türlü ulaşamadım.
Aradım cevap vermedi, mesaj attım dönmedi. Hala da ulaşamıyorum… Benim o aslan
abimin ve ailesinin iyi olduğuna dair inancımı taze tutuyorum.

 

Gerek
ulusal medyada gerek sosyal medyada depreme dair aldığımız her haber,
izlediğimiz her görüntü, pek çoğunuz gibi benim de duygu durumumda ciddi bir
tahribata yol açtı. Normalde soğukkanlılığıyla bilinen ben, üç gündür pek
çoğunuz gibi gördüğü bir fotoğrafla bile gözleri anında buğulanan, gırtlağı
dokuz boğum olan biri haline geldim.

 

Sosyal
medyada, enkaz altından kurtarılmayı bekleyen insanlara ait adres paylaşımları,
enkaz altındaki yakınlarına yardım edilmesi için çaresizce yalvaran insanların
videoları, o karda soğukta çoluk çocuk ihtiyar demeden sokak ortasında kalan
insanların halleri, kum tepesine dönen o dev binalar, enkazda cansiperane arama
kurtarma çalışması yapan ekiplerin gayretleri, kendilerinden yüzlerce kilometre
uzaklıktaki insanlara yardım göndermek için canını dişine takan onbinlerce
fedakâr insana ait görüntüler, bunların hepsi bende kendimden utanma hissi
meydana getirdi.

 

Ben,
6 Şubat gününden beri acıktığımda yemek yemeye utanıyorum. Sıcak ortamda
bulunuyor olmaktan utanıyorum. Gece rahat yatakta uyuyor olmaktan utanıyorum.
Deprem bölgesine gitsem orada kime nasıl bir yardımım dokunacağını bilmiyor
bilemiyor olmaktan utanıyorum. Deprem bölgesindeki herkese her ihtiyaç sahibine
yetişemiyor olmaktan utanıyorum.

 

Enkaz
altındaki kızının elini tutarak saatlerce yanı başında oturan babanın
fotoğrafına baktıkça kendimden utanıyorum.

 

İki
gündür cebinde sakladığı bisküvi paketini gösterip “Yiyemedim, çocuklarıma sakladım”
deyip gözyaşları içinde çocuklarının hala enkaz altında olduklarını söyleyen
babayı görünce kendimden utanıyorum.

 

Gözyaşları
içinde Antakya’da enkaz altındaki insanlar için yardım talebinde bulunan Volkan
Demirel’i, Gökhan Zan’ı izledikçe ve o enkaz altındaki insanlar aklıma geldikçe
kendimden utanıyorum.

 

“İki
gündür – üç gündür buraya gelen giden yok! İş makinesi lazım, kurtarma ekipleri
gelmesi lazım. Yakınlarımız enkaz altında” diye çırpınan insanları gördükçe
kendimden utanıyorum.

 

Haluk
Levent’in ve AHBAP’ın cansiperane mücadelesini gördükçe kendimden utanıyorum.

 

Daha
insanlar enkaz altında yaşam mücadelesi verirken, başka insanlar onları
kurtarabilmek için zamana karşı yarışırken, sağ kurtulanlar soğuğa açlığa ve
susuzluğa karşı mücadele verirken, daha depremin şoku tazeyken, inşaatında
meydana gelen deprem hasarlarını sıvayla makyajlamaya çalışan inşaat şirketini
görünce kendimden utanıyorum!

 

Çıktığı
televizyon programında “Depremden sağ kurtulmuş olabilirsin, afetzede
olabilirsin ama afetzedeler devlete yük olmamalı, başlarının çaresine
bakabilmeli” diyen ve Kocaeli gibi depremin hatıralarının hala canlı olduğu bir
şehrin üniversitesinde “akademisyen” olarak görev yapan kişiyi görünce
kendimden utanıyorum.

 

Bütün
bu olanlar karşısında asıl utanması gereken kişilerin pişkin tavırlarla, sadece
oy oranı, sadece seçim odaklı düşüncelerle, insanların hayatlarını, mağduriyet
ve ihtiyaçlarını zerre önemsemeden aheste aheste hareket ettiklerini görünce
yine kendimden utanıyorum! Bu kişilerin tek dertlerinin algı, tek dertlerinin
siyasi rant, tek dertlerinin “bu krizi nasıl lehimize fırsata çeviririz”
düşüncesi olduğunu gördükçe kendimden utanıyorum!

Türkiye Burada; Ümmet Nerede?

Türk Milletini büyük bir felaketle karşı karşıya bırakan,
derin üzüntüye sebep olan 6 Şubat 2023 tarihli depremler, hepimizi altüst
etmiştir. Üst üste aynı gün iki defa ortaya çıkan depremler 10 il gibi geniş
bir alanda gerçekleşmiştir. Maddi ve manevi yıkımı da ona göre olmuştur.
Binlerce TC vatandaşı kardeşlerimizi kaybettik. Bu büyük felaketin yaraları
elbet sarılacaktır ama oldukça zor olacaktır. Türk Milleti dayanışma ve temel
mutabakat noktalarında bir ve beraber sorunlarını aşmak zorundadır. Karşılaştığımız
iç ve dış sorunlardan dersler çıkarılmalıdır. İskambil kağıdı gibi çöken yeni
binalar sözde deprem yönetmeliğine göre yapılmıştır. Bu binaların müteahhitleri
ve onlara izin veren belediye yetkililerine herhalde gereken yapılacaktır.
Deprem 7.7 ve 7.6 gibi kuvvetli olmuştur; ancak yıkılmayan birçok bina da
mevcuttur.

            Türkiye’miz
özellikle Müslüman ülkeler ve din kardeşlerimiz için sürekli büyük fedakârlıklara
katlanmıştır. Türkiye BM’de, milletlerarası alanda hep onların yanında yer
almıştır. Başta Sayın Cumhurbaşkanı ve devletimiz üstüne düşeni fazlasıyla
yapmıştır. Yapılan destekte de aşırıya kaçılmıştır. Bilhassa koruma altındaki
sığınmacılara kabul edilemeyecek imtiyazlar sağlanmıştır. Onlara ve diğer
yabancılara TC vatandaşlığı para ile satılmamalı idi. Bu örnekler maalesef
çoktur. Türkiye’nin nüfus yapısını bozucu değişmelere sessiz kalınmıştır.  Sözde dost ve müttefiklerimize ileride
kullanacakları yeni PKK’lar hazırlanmaktadır. Bazı illerimizde bu sığınmacılar
yanlış hoşgörü ile çoğunluğu teşkil eder hale gelmişlerdir. Haklı olarak bir
yazımıza “aslında sığınmacılar değil; Türkler korunmalıdır” başlığını atmak
zorunda kalmıştık. Acı gerçekleri dile getiren ve yönetimi uyaranlar da bazı
ufuksuzlarca ırkçı kabul edilmişlerdir. Böylece suçlamayı yapanların aslında
ırkçılığı da bilmedikleri ortaya çıkmıştır. Biz Türker’in tarih boyu alnımızda
öyle bir leke yoktur. Hiçbir ciddi devlet sığınmacıları ev sahibi, ev
sahiplerini de yabancı veya kiracı durumuna düşürmez. Belki bu durum
yönetenlerce de beklenen bir sonuç olmayabilir; ama önemli yanlışlar
yapılmıştır. Geleceğimizde bazı soru işaretleri ortaya çıkmıştır.

            Bir ara
Sayın Cumhurbaşkanı ümmetin lideri olarak bazılarınca takdim edilmiş; duvar
afişlerinde böyle yazılmıştır.

            Sırası
gelmişken belirtelim; bir devlet çok önemli değişikliklere uğramadan geçmişini
reddederek yeni ve eski diye tarihini ayırmaz. Türkiye yeni kurulan bir devlet
değildir. Milli tarihimiz artı ve eksileriyle, farklı dönemleri ile bir
bütündür. Eski ve yeni Almanya, Fransa ve İngiltere gibi ülkeler tarihini
ayırmaz. Tarih geleceğe akan süreçtir ve bir bütündür. Yeni anayasa kavramı da
sakattır. Türkiye bağımsızlığını ve egemenlik haklarını bir tarafa koyarak dış
güçlerin zorlamalarına göre anayasa yapamaz. TC ne 1923’te ilk defa kurulan bir
devlettir; ne de 1961 veya 1982 anayasası ile doğmuştur. Türk olmasa tarih de
olmazdı. Şu halde, böyle bir metot yanlışı yapılmamalıdır.

            Batı’da
son yıllarda artan ırkçılığın ve İslamifobi’nin hedefi Türkiye’dir. İsveç’te ve
diğer bazı ülkelerde Kuran-ı Kerim’in devlet destekli olarak alçakça yırtılması
ve din düşmanlığı Türk ile irtibatlandırılmıştır. Bundan dolayı bu Hristiyan
yobazlığı elçiliklerimizin ve konsolosluklarımızın önünde yapılmıştır. Kuran-ı
Kerim’in yırtılması şeklindeki eylem İsveç’e göre özgürlük kapsamındadır ve
teşvik görmüştür. Hangi İslam ülkesi başını kaldırıp bizim kadar tepki
gösterebilmiştir? Neden ümmetin liderliğine uygun buldukları Sayın Erdoğan’ın
çizgisini takip etmezler ve sesleri bile çıkmaz? Allah’a şükür Kuran-ı Kerim
Türk’ün savunması altındadır. Türk olmayan Müslümanların çoğu sadece
seyircidir. O halde, bu ümmet dayanışması nerededir? Keşke tersi
olabilseydi…  

Seçimler Yaklaşırken

Durum öyle gösteriyor ki 14 Mayıs 2023 Cumhurbaşkanlığı ve
Parlamento seçimlerine 14 Mayıs 1950-27 Mayıs 1960 Demokrat Parti iktidarının
damgası vuracak.

            Enflasyonun
zirve yaptığı, döviz kurunun 20’lere dayandığı, 10 Binlere varan sığınmacının
işgaline uğramış bir Türkiye de 20 Yıllık AK Parti iktidarının yazacak başka
hikâyesi kalmadı ki; müflis tüccarın sıkıştıkça eski defterleri karıştırdığı
gibi dönüp dolaşıp 73 Yıl önce iktidardaki CE HA PE’ye saldırıyor olması, ne
kadar zorda olduklarının ipuçlarını veriyor bizlere.

            Cumhurbaşkanı
Erdoğan gittiği her miting meydanında özellikle Demokrat Partinin 14 Mayıs 1950
seçim öncesi manifestosunda kullandığı “Yeter
Söz Milletin
!” sloganını ve Adnan Menderes’e karşı yapılan 27 Mayıs darbe mağduriyetini
dile getiriyor olması, adeta kendisini Demokrat Parti ile aynı kaderi
paylaştığını vurguluyor.

            Hâlbuki
durum bunun tam tersi. Yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklar ile mücadele edeceğim
diye iktidara gelen Recep Tayyip Erdoğan’ın devri iktidarında bu 3Y’lerin yaşanıyor
olması bir yana bütün yetkilerin “Tek Adam” elinde toplandığı da işin bir diğer
ilginç yanı.

            Şunu
belirtmek isterim ki vatana ihanet suçu hariç hiçbir suç 3 Devlet adamının idam
edilmesine gerekçe sayılmazdı. Ancak üzerinden yarım asırdan fazla süre geçmiş
olan Demokrat Parti iktidarı zamanında yöneticilerin halka ve muhalefete
uygulamaları, gerçekten çok mu masumdu isterseniz gelin 63 Yıl öncesine bir
gezinti yapalım.

            Bu gezinti
için bize en iyi tanıklık yapacak kişilerin arasında, Cumhuriyet tarihimizin en
büyük Anayasa hukukçularından rahmetli Ord. Prof. Ali Fuad Başgil(Çarşamba,1893–İstanbul,1967)
geliyor.

                                Ali Fuad Başgil, 27
Mayıs İhtilâli sonrası kurulan ilk Cumhuriyet Senatosu’na Samsun Senatörü
seçildiği hâlde (Ekim, 1961), Cumhurbaşkanlığına adaylığı engellenince
senatörlükten de istifa ederek birkaç ay sonra gönüllü sürgün olarak gittiği
İsviçre’de Fransızca bir eser yazar.

            Türkçesi: “27 Mayıs İhtilâlı ve Sebepleri.” Bu eserde Başgil, önce Cumhuriyet tarihini özetler, sonra
Demokrat Parti’yi doğuran sebepleri ele alır, iktidara gelen DP’nin ülkeyi Orta
Çağ görüntüsünden kurtaran hizmetlerini anlatır, daha sonra da onu zayıflatan,
giderek gözden düşüren şartlarla birlikte bizzat kendi hatalarını tek tek
açıklar. Ona göre, on yıllık süre içinde iktidarın en vahim hataları: “Türk Milliyetçiler Derneği’nin kapatılması
(22 Ocak 1953), Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisinin feshedilmesi ve lideri
Osman Bölükbaşı’nın hapse atılması, (bununla da kalmayıp Bölükbaşının vilayeti
Kırşehir’in ilçeye çevrilmesi).

             Kıbrıs problemi
bahanesiyle İstanbul Beyoğlu’nda çıkarılan 6-7 Eylül olaylarının önlenemeyişi,
liberal sistemin tıkanması sonucu mali iflasın gelişi, basına karşı sert
tedbirler, alınması (gazetecilerin işten atılması ve tutuklanmaları), özellikle
de sertleşen ve bir kör dövüşüne dönen iktidar-muhalefet mücadelesi, zamanın
ana-muhalefet partisi CHP’nin lideri İsmet İnönü’nün siyasi gezilerinde
uğradığı hakaretler vs
…”

            Bütün bunların akabinde İnönü, Meclis
kürsüsünden DP’lilere karşı sarf edeceği şu sözlerle yaklaşan fırtınayı haber
verir: “Sizi o kadar feci bir akıbet
beklemektedir ki, ondan sizleri ben bile kurtaramayacağım.
” (Başgil’in
dediği gibi, bu sözlerin ne anlama geldiği ve aslında üniversite ve cuntacı
askerlerle işbirliğinin eseri olacak darbeyi ima ettiği, ancak 27 Mayıs sabahı
anlaşılacaktır.)

            Merhum Prof.
Dr. Fuad Başgil’in: ““
27 Mayıs İhtilâlı ve Sebepler” kitabında:         “27 Mayıs İhtilâli’ne giden yolda
İktidardaki Demokrat Parti, kendisini kuvvet yoluyla devirmeye çalıştığını
düşündüğü Cumhuriyet Halk Partisi’ne karşı bir Salâhiyetler Kanunu çıkarır. Bu
kanunla geniş yetkilere sahip bir Meclis Tahkikat Komisyonu kurmayı
tasarlamıştır. Başgil’in de naklettiğine göre; bu kanun “önce, şüpheli
şahısları sorguya çekmek, nihayet bunları yetkili mahkemeye sevk etmek için
gerekirse tevkif etmek salâhiyetini haiz bir Tahkikat Komisyonu kurulmasını”
öngörüyordu. Bu komisyon, kuvvetler ayrılığı ilkesini ortadan kaldıracak
şekilde, bir nevi “Bidayet Mahkemesi” usulleriyle çalışacak ve sorgu hâkimi
rolünü de üstlenecekti. Bu sıfatla “herhangi bir hakiki ve hükmî şahsın
(şüphesiz buna siyasi partiler de dâhil) faaliyetleri ve gelir kaynakları
hakkında inceden inceye tahkikat açabilecekti. Nihayet zarurî gördüğü takdirde,
Meclis’teki müzakereler hakkındaki mütalâaların gazete ve mecmualarda neşrini
yasaklayabilecekti.”

 

          Ali Fuat Başgil, söz konusu kanunun henüz
taslak hâlinde Meclis’e sunulması ile birlikte bazı profesörlerin de tahrikiyle
üniversitelerin nasıl karıştığını, hatta yer yer ayaklanmalara dönüştüğünü,
İstanbul Üniversitesi bahçesindeki 26 ve 28 Nisan olaylarını, bunun basına
yansıyışını ayrıntılarıyla anlatır. Bu olaylarda bizzat şahit olduğu bazı
sahneler, üniversite gençliği ile askerlerin de işbirliği olduğu kanaatini onda
pekiştirir. Arbede sırasında Turan Emeksiz adlı bir Orman Fakültesi
öğrencisinin polis kurşunuyla ölmesinin, diğer bir lise talebesinin de kaza
eseri olarak tankın altında ezilmesinin ne büyük infial yarattığını ve İstanbul
Üniversitesi’nde başlayan olaylara Ankara Kızılay’da çıkanların da eklenmesiyle
bütün bunların ülkede nasıl bir endişe yarattığını dile getirir.

 

          Bu süreçten büyük bir endişeye kapılan DP
Hükümeti’nin Başbakanı Adnan Menderes, vaktiyle kendisinin hocalığını da yapmış
olan Prof. Başgil’i, fikrini almak üzere Ankara’ya davet eder. 30 Nisan akşamı
Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde Cumhurbaşkanı Celâl Bayar ile Meclis Başkanı Refik
Koraltan, Başbakan Menderes ve bazı Bakanların bulunduğu bir yemeğe katılır.
Orada önce Başgil’den İstanbul’daki olayların değerlendirilmesi istenir.
Başgil, yeni çıkarılan Salâhiyetler Kanunu’na tepkilerin boyutlarını ve
Üniversite’deki olaylara dair kendi izlenimlerini anlatır. Ardından tam bir
Anayasa hukukçusu kimliğiyle bu kanun hakkındaki kanaatlerini açıklar. Sıraya
koyarak nakledecek olursak:

 

          1. Söz konusu kanunla kurulmuş olan Tahkikat
Komisyonu’na verilen yetkilerin;

2. Gerek basın hakkında tahkikat açılması, gerek çeşitli kişi
ve kurumların sorgulanmasının;

 

  3. Keza, Meclis’teki
müzakerelerin dahi Resmî Gazete dışında basına açıklanma yasağının – aleniyet
ilkesi gereğince – mevcut Anayasa’ya aykırılık teşkil edeceğini kesin bir dille
ifade eder.

 

        Bunun üzerine
Cumhurbaşkanı Celal Bayar sabırsızlanarak Başgil’e hitaben, “Şimdi fiilen vuku bulmuş bir durumun
karşısındayız: Tahkikat Komisyonu kurulmuş, Salâhiyetler Kanunu çıkarılmış ve
ayaklanmalara sebep olmuştur. Bu vaziyet karşısında ne yapmalıyız? Ve Sayın
Profesör bize ne gibi tavsiyelerde bulunabilir?
” sorularını sorar. Cevap
olarak Başgil: “Son derece ihtiyatlı
davranılmasını, Salâhiyetler Kanunu’nu tatbik etmeyerek Meclis’e geri
göndermelerini, gençliğe karşı da çok sert tedbirlere başvurulmamasını

tavsiye eder. Cumhurbaşkanı ise Başgil’in bu görüşlerine katılmaz: “Aksine son derece sert davranılmasını ve
tahrikçilerin örnek olsun diye cezalandırılması gerektiğini
” söyler.
Üstelik bu görüşlerini, “suçluları çok sert ve ibret olacak şekilde
cezalandırma”, anlamında “tenkil” kelimesini kullanarak açıklar. Başgil,
“tenkit” mi demek istiyor acaba diye ifadenin tavzihini isteyince, Bayar
kızgınlığını belli edecek şekilde, “tenkit zamanı çoktan geçmiştir, şimdi
tahrikçileri tenkil zamanıdır.” diye cevap verir. Bir hukukçu olarak Başgil de
Cumhurbaşkanı’nın bu fikrine katılmaz. Gerekçeleri:

 

           1. Başgil’e göre Hükümet, “sosyal barış ve
sükûnun bekçisi” sıfatıyla emniyet ve huzuru bozanlara karşı yasaklayıcı
tedbirler almak hak ve ödevine sahiptir, fakat bunun, yerinde ve zamanında
olması gerekir;

 

        2. Fakat mevcut
durum fevkalâde ağır bir noktaya ulaşmış, hatta huzursuzluğun “Orduyu da
sarması gibi çok nazik bir mesele ortaya çıkarmıştır”. Üniversite’de en az beş
bin kişilik bir kalabalığın “Kahrolsun Hükümet!” diye avaz avaz bağırışına ve
böyle bir durum karşısında olayları teskin etmekle görevli askerlerin gençlerle
nasıl kucaklaştığı sahnesine şahit olmuştur.

 

         Başgil’in
nihai kanaati şöyle: “Bana göre bu sahne
artık bundan böyle Ordunun Üniversite gençliği ile kader birliği yaptığını
gösterir. Ve işin vahim, hem de pek vahim tarafı budur.” (…) “Tekrar ediyorum
çok büyük bir ihtiyatla hareket etmek ve şiddet tedbirlerine başvurmadan önce
bütün ihtimalleri hesaba katmak lâzımdır
.” İşin tam bu noktasında Menderes
söze karışır ve bu çıkmazdan kurtulmak için kendilerine ne tavsiye edeceklerini
sorar. Başgil, daha dar bir toplantıda konuyu ele almayı teklif edince
Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Menderes, Meclis Başkanı Refik Koraltan,
Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve kendisinin katılımıyla beşli bir görüşme
yapılır.

 

         Yapılan beşli
görüşmede Başgil:

 

         1. Olayların
önünü almak için kesin bir tedbir olarak Menderes Kabinesi’nin derhal istifa
etmesini, olabildiği nispette Muhalefete de birkaç Bakanlık vererek, Meclis’te
ılımlı şahsiyetlerden müteşekkil yeni bir Kabine kurulmasını;

 

        2. Böylece, bir
nevi koalisyon yoluyla millî birliğin kurulmuş olacağını, bu Kabine’nin önceki
Hükümet’in takip ettiği politikayı bir yana bırakarak tam bir serbestlik içinde
kararlar almasını;

 

        3. Kurulacak
Yeni Kabine’nin, Salâhiyetler Kanunu’nu – değişiklik yapılmak üzere – Meclis’e
geri göndermesini tavsiye eder; böylece muhalefetin Hükümeti itham etmek için
bir bahane bulamayacağını ve siyasi tansiyonun düşeceğini, söyler.

 

         Bayar bu
teklife şiddetle karşı çıkar ve: “Bu şekilde
hareket bir zaaf alameti olur ve rakiplerimizi cesaretlendirmekten başka bir
netice doğurmaz
.” (…) “Bilakis
metanetimizi ispat etmek ve doğruca sert tepkiler almak yoluna gitmek lâzımdır.

der. Menderes ise, istifaya hazır olduğunu söylemekle beraber bu tedbirin bütün
bu karışıklıklara son vereceğinden emin olmadığını dile getirir. Kendi
tarihimizde ya da Batı demokrasilerinde böyle bir tedbir örneğinin olup
olmadığını sorar. Bu son derece makul soru karşısında Başgil Fransa’dan örnek
vererek; 1925 yılında Paris Üniversitesi’ndeki bir devletler Umumî Hukuku
Kürsüsü’ne yapılan yersiz bir atamanın bile Üniversite gençliğinde yarattığı
ayaklanmayı ve büyüyen olaylar üzerine mevcut Fransız Hükümeti’nin istifa
ederek olayların önünü nasıl aldığını nakleder. Bu misalin ülkemiz için de
geçerli olabileceği fikrine, “Türkiye şartlarının özelliğine bina’en” hiçbiri
katılmaz; hatta Fatin Rüştü Zorlu, Hoca’nın mütalâasını – bir anlamda hafife
alarak – “İstanbul Üniversitesi nümayişleri karşısında duyduğu heyecana” yorar.
Daha 15 gün önce Başvekilin Eskişehir’de 200.000 kişi tarafından nasıl
hararetle karşılandığını, halk tarafından Hükümetin ne kadar sevildiğini karşı
görüş olarak ileri sürer. Cumhurbaşkanı Bayar, kendi fikirlerinde kararlı
olduğunu söyleyerek toplantıyı bitirir. Hemen ardından, gece yarısı yapılan ve
sabahın 03.30’una kadar süren Bakanlar Kurulu toplantısında, “iktidarda kalmaya
devam” kararı verilir.

 

         Ertesi akşam
Başgil ümitsiz bir şekilde İstanbul’a döner. “Yanılmış olmayı temenni etmekten
başka” yapılacak fazla bir şey kalmaz. Müteakip günlerde olaylar İstanbul ve
Ankara’da ilân edilen sıkıyönetime rağmen, artarak devam eder. Başgil, hâlâ
Hükümet üzerinde etkili olacak isimler yoluyla çareler düşünür. İstiklâl
Harbi’nin meşhur komutanlarından General Ali Fuat Cebesoy’a da görüşlerini
açıklayıp onun da aynı kanaatte olduğunu görür. Beklentisi, Başbakanla görüşüp
onu etkileyebileceğidir. Fakat geç kalınmıştır. Ülke 27 Mayıs’a hızla, koşar
adımla gitmektedir. 22 Mayıs’ta Harp Okulu öğrencileri Ankara sokaklarında
sessiz bir yürüyüş yapar. Prof. Başgil, “Artık
bundan sonra hiçbir kimsenin Demokrat Hükümet’i yıkılmaktan alıkoyamayacağı
hissediliyordu
.” hükmüne varır. Ve 27 Mayıs gecesi darbe gerçekleşir.

            Sayın
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Prof. Dr. Ali Fuad Başgil’in bu kitabını
okudu mu bilmiyorum ama çok sevdiği Necip Fazıl Kısakürek’in “Benim Gözümde Menderes” kitabını
okusaydı yine de Menderes ve arkadaşlarını bu derece savunur muydu bilemiyorum.

            Sağlıklı
kalın.  

            Ülkemizde meydana gelen deprem nedeniyle
hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, yaralılarımıza acil şifalar dilerim.
Aziz Milletimize geçmiş olsun.

 

Not: Prof. Dr. Ali Fuad Başgil hakkındaki bilgiler: ( https://www.turkyurdu.com.tr/yazar-yazi.php?id=2266 ) adresinden alınmıştır.

        

950. Yılında Malazgirt Zaferi

0

Editörlüğünü Prof. Dr. Birsel Küçüksipahioğlu ile Prof. Dr Cevdet Yakupoğlu’nun üstlendiği 16,5 X 23,5 santim ölçülerindeki
424 sayfalık eserin arka kapak yazısı:

Gördüm ön
safta oturmuş nefer esvablı biri,

Dinliyor vecd
ile tekrar alınan tekbiri.

Ne kadar saf
idi siması bu mümin neferin!

Kimdi? Bânisi
mi, mimarı mı, ulvî eserin.

Tâ Malazgirt Ovası’ndan
yürüyen Türkoğlu,

Bu nefer
miydi? derin gözleri yaşlarla dolu.

Yüzü dünyâda
yiğit yüzlerinin en güzeli,

Çok büyük bir
işi görmekle yorulmuş belli.

Hem büyük
yurdu kuran, hem koruyan kudretimiz,

Her zaman
varlığımız hem kanımız hem etimiz.

Süleymaniye’de Bayram Sabahı başlığıyla tanınmış şiirinin yukarıdaki
mısralarında usta kalem Yahya Kemal Beyatlı, Malazgirt Ovası’ndan yürüyen
Türkoğlu’nun yâni Mehmetçiğin şahsında ‘an ile maziyi’ birleştirmiş, onu Türk
târihinin ve Türk Milleti’nin sembolü yapmıştır. Malazgirt’i ise Anadolu’da
başlayan Türk târihinin çıkış noktası olarak ele almıştır.

Malazgirt Muharebesi ve onun kahramanı Alp
Arslan, mânevî kuvvetin maddî kuvvete galebesini, Türk’ün inandığı değerlerin üstünlüğünü
ifâde eder. Malazgirt Muharebesi, Türk târihinde yeni bir devrin başlangıcıdır.
Malazgirt Zaferi’nden sonra Türklük; yeni bir vatanda, yeni târihî şartlar
altında, yeni bir hüviyet kazanır.

Merhum Ziya Gökalp için ise Alp Arslan, ezelî
ve ebedî Türk ruhunun sayısız tecellilerinden biridir. Bu bağlamda başlangıç,
coğrafyada değil, efsânededir ve maddede değil, ruhtadır.

Elinizdeki bu kitap, işte böylesine yüksek
bir heyecanı göğüslerinde taşıyan, Sultan Alp Arslan’ın vatan olarak miras
bıraktığı Anadolu’nun aşkını yüreklerinde besleyen ilmî bir heyet tarafından
Alp Arslan’ın Kutlu Zaferinin 950. Yılı Hâtırâsına kaleme alınmıştır…

***

Eserin editörleri

  Prof.
Dr. Birsel Küçüksipahioğlu ve Prof. Dr. Cevdet Yakupoğlu 

tarafından hazırlanan

Sunuş
Yazısı

Sultan Alp Arslan liderliğindeki Büyük Selçuklu
Devleti ile İmparator Dördüncü. Romanos Diogenes komutasındaki Bizans
İmparatorluğu arasında 26 Ağustos 1071 Cuma günü gerçekleşen Malazgirt Meydan
Muharebesi, Selçukluların zaferiyle sonuçlanmış ve Bizans İmparatorluğu’nun en
değer verdiği toprak parçası Anadolu’nun kapıları Müslüman Türk dünyâsına
açılarak bölge kısa sürede Türk yurdu, Türk vatanı hâline gelmiştir.

Malazgirt Muharebesi sâdece Türk, İslâm ve
Avrupa açısından değil, dünyâ târihi açısından da çok büyük gelişmelere sebep
olan ve önemli sonuçları beraberinde getiren büyük bir mücâdeledir. Bütün
askerî gücünü yitiren imparatorluğun bundan sonraki süreçte Türklere yönelik
kapsamlı taarruzu bulunmazken, Avrupa doğu sınırının tehlikede olduğunu
söyleyerek yaklaşık 200 yıl devam edecek Haçlı Seferleri’ni başlatmıştır. Bu
sebeple üzerinden 950 yıl geçmesine rağmen muharebenin etkileri hâlâ devam
emekte, önemi güçlü bir şekilde hissedilmektedir.

2021 yılı zaferin 950. yılı olması açısından
önem arz etmektedir. Bu sebeple târihe, not düşmek, katkı sunmak, zaferin
erişilmezliğini ve büyüklüğünü gelecek nesillere aktarabilmek, aynı zamanda uluğ
Sultan Alparslan ve onun kahraman askerlerini saygı ve minnetle anmak için
tarafımızdan bu eserin hazırlanmasına karar verilmiştir.

Malazgirt Zaferi’nin 950. yıldönümü armağanı
olarak ‘950. Yılında Malazgirt Zaferi’ adlı çalışma Türkiye’deki saygın
üniversitelerimizde görev yapan, alanında yetkin değerli akademisyenlerimizin
katkıları ile hazırlanmıştır.

Bu çalışmamız elbette Malazgirt’le ilgili
yazılmış ilk kitap değildir ve son da olmayacaktır. Ancak bu alandaki
boşlukları doldurma noktasında mühim bir katkı sağlayacağı muhakkaktır. Bu eser
ayrıca Malazgirt ile ilgili bundan sonraki yeni araştırmalara zemin
oluşturması, konunun meraklılarına ve her yaştan okuyucuya çok sayıda yazar
aracılığıyla hitapta bulunmasından dolayı da kıymetlidir. Eserin
hazırlanmasında makaleleriyle katkı sunan değerli hocalarımıza, desteğini her
zaman yanımızda hissettiğimiz Kültür Konseyi ile Başkanı Dr. Metin Eriş ve
Mehmet Şadi Polat ile Gazi Altun’a, basım işlemini üstlenerek çok önemli bir
hizmeti yerine getiren Erkam Matbaacılığa, kitabın hazırlanmasında yardımlarını
gördüğümüz Arş. Gör. Ahmet Enes Karakaya’ya şükranlarımızı sunarız..

Prof. Dr. Birsel KÜÇÜKSİPAHİOĞLU Prof. Dr. Cevdet
YAKUPOĞLU

  İstanbul,
Eylül 2022

Cevdet Yakupoğlu: Malazgirt Savaşı Öncesi Anadolu’ya Yapılan
Türk Akınları.

Mehmet Nadir Özdemir: Sultan Alparslan’ın Suriye Seferi.

Hasan Hüseyin Adalıoğlu: Abbâsî Halifeliği’nin Malazgirt Zaferi’ne
Kadar Selçuklulara Karşı Politik Tutumu.

Birsel Küçüksipahioğlu: Malazgirt Savaşı Sırasında Bizans
İmparatorluğu’nun Durumu.

Ömer Faruk Uyanık: Bizans İmparatoru Dördüncü Romanos Diogenes
(1068-1071)

Çerçevesinden Malazgirt Savaşı. 

 Sefer Solmaz: Malazgirt Zaferi Sonrası Sultan-İmparator Görüşmesi.

Namıq Musalı: Malazgirt Savaşı Sürecinde Azerbaycan’ın
Stratejik Mevkii.

İbrahim Duman: Malazgirt Savaşı’nda Selçuklu ve Bizans
Ordularında Kullanılan Silahlar.

Selim Kaya: Malazgirt Zaferi’nin Batı Dünyasındaki
Akisleri.

Sevtap Gölgesiz Karaca: Malazgirt’in Yankıları: 1095 Clermont Konsili’nde
Haçlı Seferi Çağrısı.

Fâtih Durgun: Malazgirt Savaşı Papalığın Haçlı Seferi
Düşüncesini Nasıl Şekillendirdi?

Refik Turan: Sultan Alparslan’ın Liderlik Özellikleri ve
Yönetim Stratejisi.

Gökhan Gökmen: Ders Kitaplarında, Târihî Romanlarda, Beyaz
Perdede, Tiyatroda, Edebiyatta Sultan Alp Arslan ve Malazgirt Zaferi.

Hasan Akyol: Malazgirt Zaferi Sonrası Anadolu’da Kurulan İlk
Türk Beylikleri (1072-1100

Mustafa Alican: Türk Târihçiliğinde Malazgirt Algısının
Gelişimi.

SEÇİLMİŞ BİBLİYOGRAFYA.

Kültür Konseyi, ‘950. Yılında Malazgirt Zaferi
isimli eseri târih kültürümüze ve kültür târihimize armağan etmekle her türlü
takdirin üzerinde bir hizmeti gerçekleştirmiştir. Değişik şahısların
görüşleriyle mercek altına yatırılan Malazgirt Zaferi, değişik bakış açılarıyla
değerlendirilmiş, okuyucuyu tatmin eden bir başucu kitabıdır.  Eserin sonunda yer alan Seçilmiş Bibliyografya
bölümünde yer alan her biri 70 ayrı târihçi yazar tarafından telif edilen 90
adet eser, konu üzerinde çalışan araştırmacılar için mükemmel bir kaynak teşkil
ediyor. Ayrıca makale yazarlarının yazılarına eklediği ‘Kaynakça’ başlıklı bölümde er alan kitaplar dikkate alındığında tam
tekmil bir külliyat elde edilmiş olur.

Selçuklu târihi, biraz da Osmanlı târihinin
gölgesinde kalmış bizim târihimizdir. Osmanlı yönetimi, Selçuklu’dan büyük
dersler çıkardığı için, orada yapılan hatâları tekrarlamadığı için bütün
dünyayı kıskandıracak bir ihtişama bürünmüştür.

Makalelerin hemen hepsinde, Selçukluların
İslâmiyet’e hizmetleri dikkat çekiyor. Büveyhoğulları, Fâtımîler, Haçlı
Seferleri; karşı konulan şer güçler olarak ön plânda yer alıyor.  

Tuğrul Beğ’in vefatından sonra Halife Kaim
Biemrillah’ın Selçuklu’nun otoritesini zayıflatma maksadına yönelik
uygulamaları sebebiyle bozulan ilişkilerin yeniden rayına oturtulması, Abbasi
İmparatorluğunun her yerinde Sultan Alparslan adına hutbe okunmasını kabul
etmek mecburiyetinde kalmasının anlatıldığı sayfalar, 950. Yılında Malazgirt Zaferi isimli eseri, târihî roman hâline
dönüştürüyor ve zevkle, merakla okunuyor.

Okuyucuyu sayfalara ve hattâ satırlar arasına
hapseden olaylar zincirinden birinin özeti:

Tuğrul Bey’in
vefatından sonra Halife, Sultan Alparslan’ın Selçuklu Devleti’nin tahtına
yerleşmesine kadar geçen zaman içerisinde Irak’ta Selçuklu hâkimiyetini tamamen
ortadan kaldırmak için harekete geçti. Ancak, desteklerinden faydalandığı
mahallî emirler arasındaki nüfuz mücâdeleleri, Halifenin planlarını akamete
uğrattı.   

Alp Arslan, 1064 yılı
başında kendisine muhalefet eden bütün saltanat dâvâcılarını ve rakiplerini
bastırdıktan sonra Rey şehrinde Tuğrul Bey’in sarayında tahta çıktı. Devrin
mevcut geleneklerine göre Alp Arslan’ın saltanatının halife tarafından tasdik
edilmesi gerekiyordu. Alp Arslan’ın tahta geçmesinden sonra halifelik ile
Selçuklu Devleti arasında bozulan münâsebetlerin düzeltilmesi için ilk adım,
Selçuklu devlet adamları tarafından atıldı. Halifenin kızı olup, Selçuklu
Sultanı Tuğrul Bey’in arzusu üzerine belki de siyasî maksatlar güdülerek
evlendirilen Seyyide’yi Bağdat’taki halifelik sarayına iade etmekle başladı.

Önceki vezir
Amîdülmülk el-Kündürî Sultan’ın ölümünden sonra Seyyide’nin Bağdat’a dönme
isteğini reddetmiş, hatta mallarına el koymuştu. Vezir Amîdülmülk’ün
azledilerek yerine Nizâmülmülk’ün tâyinini müteakip Seyyide bu defa yeni vezire
mektup yazarak, babasının yanına Bağdat’a dönmesine izin verilmesini istedi.
Seyyide’nin bu isteğine karşılık kendisinden özür dilenerek, bu gecikmenin eski
vezir Amîdülmülk ten kaynaklandığı söylendi. Bunun üzerine, kendisine 50.000
dinar mehir verilerek Bağdat’a gönderildi.

Sultan Alp Arslan
Bağdat’ta kaybolan otoriteyi yeniden kurmak için Seyyide ile birlikte,
Bağdat’ta işlerin eski düzenine girmesi ve adına hutbe okutulması için elçi
gönderdi. Halife, sultanın bu talebi üzerine umûmî bir kabul merâsimi tertip
ederek hiç bir şart ileri sürmeden Bağdat camilerinde Alp Arslan adına hutbe
okuttu. Bir müddet sonra, Kadı Abdurrahman b. Muhammed, Alp Arslan adına sikke
basılmasını ve hil’at verilmesini talep etti. Bağdat’ta Alp Arslan’ın adının
yazıldığı bir sikke basıldı.

Bunu müteakip
halifelik tarafından Alp Arslan’ın ismini ve alâmetlerini taşıyan hil’atler
imâl edildi. Alp Arslan’ın Bağdat’taki elçisi Kadı Abdurrahman’ın talebi
üzerine hükümdarlık tevcihi yapıldı.

Halife, mektubunda
sultana: iltifatlarda bulundu. Dünyevî selahiyetlerini sultana devrettiğini
belirtti, Alp Arslan’ın oğulları Ayaz ve Melikşah’a da unvanlar tevcih edildi.

Böylece Abbasî
halifesi, Selçuklu hâkimiyetini yeniden kabul ve tasdik ederek, bunu sultana
bir menşurla tevdi etti. Bu anlaşma halife tarafından tek taraflı olarak
bozulan, fakat başarısızlıkla neticelenen bir denemeden sonra, yeniden ve bu
defa 12. asrın ilk yansında, Halife-Sultanlar mücâdelesi başlayıncaya kadar bir
asra yakın yürürlükte kalacaktır.

Bu olaylaınn akabinde
Selçuklular bütün Irak’ta tekrar hâkimiyetlerini tesis etmiş oldular. Irak’ta
Selçuklu hâkimiyetinin yerleştiğini gösteren birçok örnek olay vardır.
Bunlardan birisi, Kadı Ebû Amr’ın bütün Arap emirlerine mektuplar göndererek, yeni
sultan adına hutbe okutmalarını istemesidir. Arap emirlerinin hepsi de bu
talebi kabul ederek, Büyük Selçuklu Devleti’ni, Tuğrul Bey zamanında olduğu
gibi, yeniden metbû tanıdılar. Alp Arslan biraz sonra Irak’ı yeniden teşkilatlandırmak
için gerekli tâyinleri yaptı.  Sultan’ın
Irak’ta hâkimiyetini fiilen kurmasından sonra gerek siyasî, gerekse bilhassa idarî
ve malî meselelerde Selçuklu Devleti ile halifelik arasında gizli ve açık
çekişmeler devam etti. Bu demektir ki, Irak’ta idârî hâkimiyetin sağlanması
kolay olmamıştır. Selçuklu idâresi tarafından görevlendirilmiş amid gibi sivil,
şahne gibi askerî valiler zaman zaman halife veya veziri ile anlaşmazlığa
düşmüşlerdir.

Alp Arslan’ın adının
hutbelerde okunmasından ve paralar basılmasından sonra, Selçuklu devletini
temsilen Bağdat’a gitmesi gereken meşhur Reîsü’l-Irâkeyn Ebû Ahmed Nihâvendî bizzat
Bağdat’a gelmemiş, kendisini temsilen bir nâibini göndermişti. Nâib,
problemlerle başa çıkmayınca Nihavendî Bağdat’a geldi, Selçuklu hükümet
sarayına yerleşti.

……………….

Malazgirt Zaferi
öncesi Selçuklu sultanları gerek Tuğrul Bey, gerekse Alp Arslan fethettikleri
yerlerde okuttukları hutbelerde kendilerinden önce Abbasî halifesinin adını,
lakap ve unvanlarını zikrettirmişlerdir. Halifelik makamına gereken azamî
saygıyı göstererek, halifeliğe yeniden itibar kazandırmışlardır. Halife ile
karşılaştıklarında önünde saygı ile eğilmiş ve kıymetli hediyeler göndererek
ihsanda bulunmuşlardır.

Bu dönemde Halifelik
ile Selçuklu idârecileri arasında gerek siyâsî, gerekse idârî ve mâlî konularda
gizli veya açık bazı anlaşmazlıklar yaşanmıştır. Ancak, Selçuklu idâresi
tarafından Bağdat’a gönderilen vezir, amîd veya şahne gibi yüksek seviyeli
memurlar saltanat hukukuna gölge düşürecek hiçbir tâvizde bulunmamışlardır.
Meselâ, Selçuklu Sultanı halifenin vezirini değiştirebilecek kadar olaylara
müdâhil olabiliyor; buna karşılık halife, memnun olmadığı Bağdat şahnesinin
değiştirilmesini sultandan talep edebiliyordu.

Selçuklu Devleti’nin
İslâm dünyasındaki hâkimiyetine paralel olarak, halifelik üzerinde de bir
otorite kurulmuş, halifelik Tuğrul Bey zamanında belirlenen statü üzerine,
Selçuklu Devleti’ne tâbi bir kurum olarak varlığını devam ettirmiştir. Tuğrul
Bey sâyesinde, iade-i itibârı sağlanan halifenin, Sünnî-İslâm dünyasındaki
saygınlığı da artmıştır. Nihâyet, iki hanedan arasında akrabalık (sıhriyet)
bağları kurulmak suretiyle dostluklar pekiştirilmek istenmiştir.

 

Eserin tedârik adresleri:

BOĞAZİÇİ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi
Çatalçeşme Sokağı Nu: 44 Meriçli Apartmanı Kat: 3 Cağaloğlu, Fâtih/İstanbul

Telefon:
0.212-520 70 76 Belgegeçer: 0.212-526 09 77 
e-posta:
bogazici@bogaziciyayinlari.com /

www.bogaziciyayinlari.com.tr  

KÜLTÜR
KONSEYİ:   

  Barbaros Bulvarı Nu:
159 Günaydın 2 Apartmanı. Kat: 2. Dâire: 3 Balmumcu – Beşiktaş / İstanbul.

Telefon: 0.212-516 19 21, Belgegeçer:
0.212-516 19 22 e-posta: bilgi@kulturkonseyi.org 

www.kulturkonseyi.org   

Türkiyem ve Türk İnsanı (2)

     1461 yılından beri
devam eden, ilmiye sınıfı bir soydan gelen ve yed-i tula /eli uzun yani çok
yönlü bir ilim adamı olan Prof. Dr. İsmail Hakkı Aydın hocamızın “Beyin”
hakkında yazdığı, çok değerli eserleri; sahasında âdeta yeni bir çığır açmakta,
bizleri ilim dünyasının hudutsuz alanlarına âşina kılmakta, insanı yani
kendimizi, kendimize tanıtmakta, kâinat / evren denen uçsuz bucaksız âlemlerde
bizleri seyahat ettirmekte, merakımıza yepyeni ufuklar açmakta, nasıl bir
Allah’ın huzurunda olduğumuzun da, heyecan verici anahtarlarını bizlere
sunmaktadır.

     Türk Milleti
yetiştirdiği, dünyaca meşhur bu ilim adamıyla ne kadar iftihar etse azdır
diyor; eserlerinin büyük bir ilgi ve coşku ile okunacağından hiç şüphe etmiyor;
üstelik okuyanların “Hel min mezîd?” / “Daha yok mu?” diye soracaklarından hiç
şüphe etmiyorum.

     Bu zatı muhteremin
en dikkate şayan bir yanı da, sahasında bulduğu ve eriştiği ilmî ve tıbbî
tesbitlerin; Kur’an-ı Kerîm’de işaret edildiğini görmesi ve göstermesidir.

     Bizlerin çıplak
gözle göremediğimiz nice hakikatler var. Kur’an’a kendi meslek ve ilimlerinin
gözüyle eğilen bilginlerin, kendi sahalarında yol gösterici nice âyetlerle
karşılaştıklarına ve bu neticelerin onları nasıl bir heyecana garkedişlerine
de, bu eserleri okumakla bizzat şahit oluyoruz.

     Gönül ister ki,
keşke her branş ehli Kur’an’a bir de kendi sahası açısından baksa. İnanın,
bizlerin çıplak gözle göremediğimiz nice meçhul gerçekleri görecekler ve
göstereceklerdir. Tıpkı toprağa bakan sıradan bir kimse, sadece toz toprak
görürken; bir biyolog, bir jeolog veya bir başkasının kendi alanıyla ilgili;
kimbilir neler neler göreceği gibi.

     Madem ki, kuru ve
yaş her şey; ya doğrudan doğruya veya dolaylı olarak Kur’an’da var. Öyleyse
herkes kendi meşgul olduğu mes’ele ve problemlere, bir de Kur’an gözüyle,
Kur’an açısından bakmaya çalışsa; bulacağı ve farkına varacağı, çok çok yeni ve
bambaşka şeylerle karşılaşacak, hayrette kalacak ve bizlerin de gözlerini açmış
olacaktır.                                                                  
                          

      Kısaca demek
lâzımsa, bu âlimin ilmî ve bilimsel eserlerini okumakla; insana yani kendimize
bambaşka bir gözle bakacak. Kâinat ve evreni farklı bir zaviye ve açıdan temaşa
edip seyredecek. Allah inancımız; yepyeni ufuklara kanat açacak. Allah’ı bir
başka türlü tanımanın, doyulmaz zevkine varacağız.

     Çünkü Prof. Dr.
İsmail Hakkı Aydın hocamızın Doğu ve Batı’nın tarih boyunca yaşamış olan ünlü
âlim, filozof ve feylesoflarının eserlerinden de istifade ederek hazırladığı bu
kıymetli kitaplarını okumakla; hem geçmişin, hem de bugünün ilim havasını
teneffüs etmek mümkün ve kabil olacaktır. 

x

     Eserlerinden bazı
alıntılar:

   “Gözlenen ile
gözleyen arasında çok yakın bir ilişki ve etkileşim söz konusudur. Sen kâinata
nasıl bakarsan o da sana öyle gözükür. Onda potansiyel olarak her şey vardır.
Dahası, senin ona bakan zihnin aslında ondan bağımsız olmadığı için, ona her ne
açıdan bakarsan onu öyle görürsün. Daha doğrusu, her baktığın yerde sadece
kendini görürsün. Çünkü senden ve senin zihninden ayrı bir kâinat yok. Sen
O’sun aslında, O da sen. Hepimiz aynı ve tek bir bütünün parçalarıyız. Din de
öyle demiyor mu?

     “Kur’an-ı Kerîm de
sanki ‘kuantum kitabı’ “!

x

    “Tek başınaymış
gibi düşünüp davranmak yerine, aynı bedenin farklı hücreleriymiş gibi yaşamak
ve davranmak yani insanı, mevcudatı, dünyayı ve evreni bütünsel bir perspektif
altında holistik çerçevede değerlendirebilmek, her şeyin çözümü ve mutluluğun
kaynağını keşfetmektir.”

x

    “Evrenin bütün
bilgileri her birimizde tam olarak var olmasına rağmen, bu devasa bilgi
okyanusundan hepimiz sadece kendimize uygun olan gerçeklikleri görür ve
çıkartırız. Bu doğruları seçerken de, diğerlerini yok saymakta büyük bir
ustalık geliştiririz. Aslında en yakın bilgi kaynağı elimizin altında. Onunla
tanışmak için çevremize ve kendi içimize bakmamız yeterlidir.”