Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilâsun’un hazırladığı 20
X 27,5 santim ölçülerinde sert kapak içerisinde mat kuşe kâğıda resimli
sayfaları renkli baskılı 530 sayfadır. Eseri Mehmet Sağ, tuval üzerine akrilik boya ile resimlendirmiştir.
Müellifin, eserini takdim yazısı
(kısaltılmıştır)
Kara Kam’la
tanışıklığımız 1971 yılına kadar gider. Güz aylarının sarı bir günündeydi.
Tunalı Hilmi Caddesinde Dursun Yıldırım’ın evinde. O gün Hunları, Göktürkleri,
Atsız’ı, eski Türklerin dinini ve şamanları konuşmuştuk
. Türk târihinin ve
eski Türk dininin bilinmedik noktalarını yakalamak istemiştik. İlk defa 1971
güzünün, işte o sarı kara gecesinde Kara Kam’ın beni zorladığını hissetmiştim.
Bir yerlerden yol bulmak, bir yerlerden ışık görmek istiyordu. O gece ve
sonraki geceler… Yüreğim ve beynimi çok zorladı. Damarlarımda şiddetli bir
baskı, kalbimde derin bir ürperiş duyduğum çok oldu. Zaman zaman hücrelerimin
tırmalandığını da hissediyordum. Fakat ne o bana ulaşabildi ne ben ona
ulaşabildim. Belki de Kara Kam, sâdece fantezik konuşmalarımızın bir ürünüydü.
Uzun yıllar beni zorlamadı.
………………..
3631 saptan (dizeden)
oluşan Türk Bitig, İstemi Kağan döneminin diliyle yazılmıştır. Türklük biliminde
7-13. yüzyıllar arası ‘Eski Türkçe’
olarak adlandırılır. Köktürk alfabesiyle yazılmış Köktürk, Uygur, Yenisey anıt
ve yazıdan, çeşitli alfabelerle yazılmış eski Uygur belge ve kitapları, Arap
harfleriyle yazılmış Karahanlı dönemi eserleri Eski Türkçenin verimleridir. Bütün
bu verimler, 15.000 civarında söz varlığına sâhiptir, İstemi Kağan döneminin
dilini tasarlarken bu söz varlığından Türkçe kökenli olanları kullandım. Metin,
ses ve biçim bilgisi açısından ise tamamen Köktürk dönemine göre
düzenlenmiştir. Bu sebeple metinde, bugünün ölçünlü Türkiye Türkçesinde
bulunmayan iki sese de yer verdim: g (birçok lehçede ve pek çok Anadolu ağzında
bulunan, degiz, aldığız gibi kelimelerdeki damak n’si); n (Bugün sâdece Saha /
Yakut Türkçesinde bulunan y sesine yakın ince n).
Ancak İstemi Kağan
dönemi, bengü taşlardan 150 yıl kadar öncedir. Dolayısıyla destanda benim
tasarladığım kelime ve biçimler de vardır. Oğlan, eren, kızan gibi kelimelere
benzeterek alp+an ‘alplar’, kür+en ‘kahramanlar’, kam+an ‘kamlar’; kutad-,
ered- örneklerine benzeterek kop+ad- ‘çoğalmak’, tar+ad- ‘daralmak’ gibi
kelimeler tasarladım. Kör- ‘görmek’ fiilinden körge ‘basîr, her şeyi gören’,
tokı- ‘vurmak’ fiilinden tokınç ‘vuruş, tokat’, kibir- fiilinden kibrim
‘kıvrım’ gibi sözler türettim. Türevlerinden hareketle yak ‘yakın’, uz ‘uzak’,
yo- ‘yok olmak’ gibi kökler düşündüm. Çok az da olsa çağdaş lehçelerden
yansıyan, fakat bende çok eskiden kalmış izlenimi yaratan kelimelere de yer
verdim: aşık- ‘acele etmek’, yir yağı ‘petrol’. Ança ok ‘ancak’, ol erser ‘meğer,
oysa’ sözleri de benim tasarladığım sözlerdir. Birkaç kelimede de değişkeler
(varyantlar) var olduğunu düşündüm: tıl / til, ış / iş, ilçi / elçi, ıgaç /
yıgaç, kulan / kulun, kulgak / kulkak ‘kulak’, eki / iki, ok / ök ‘pekiştirici
parçacık’ … Bâzı özel isimlerde de aynı şekilde değişkeler olduğunu var
saydım: Türk / Türük, Erkine Kon / Terig Yış, Butak Kız / Yıgaç Kız.
Destan metnini
Türklerin türeyiş efsanelerine; Oğuz Kağan Destanı’na, Ergenekon Destanı’na,
Çin kaynaklarında Motun (Mete) için anlatılanlara dayanarak ben kurguladım.
Destan, evrenin ve insanın yaratılışından başlıyor, Ergenekon’dan çıkışla sona
eriyor. Elbette eski kaynaklarda olmayan, tamamen benim kurguladığım birçok yer
de var.
Destanı, benim
tasarladığım Kara Kam adlı bir kam (şaman) anlatıyor. Kara Kam olağanüstü
özelliklere sâhiptir. Zamanlar ve mekânlar üstüdür, çeşitli donlara (kılıklara)
girer. İşte bu Kara Kam, İstemi Kağan, Bizans elçisini kabul ettiği sırada
gökten gelerek destanı anlatmaya başlar. İstemi, adamları, Bizans elçisi, kara
4 bodun da destanı dinler. Eserde zaman zaman etkileşimli (interaktif) tiyatro
sahnelerine benzer bölümler de vardır. Destan genellikle dörtlüklerle
yazılmıştır ama özellikle etkileşimli bölümlerde vezin tutmaz olur, dağılır.
Destanın adı hakkında
kararsız baldım. Bunun üzerine aklımda olan isimleri yazarak meslektaşlarıma
danışmaya karar verdim. Metnin bölümlerinin listesiyle birlikte baştan, ortadan
ve sondan birkaç parça göndererek onların görüşlerini istedim. Benim aklımdaki
isimler şunlardı: Kam Bitig, Kara Kam Bitig, Iduk Bitig, Kağan Bitig, Yabgu
Bitig, Alp Bitig, Türk Bitig…
Bitig kelimesinde
tereddüdüm yoktu. Kelime eski metinlerimiz için ‘kitap, destan, +nâme’
anlamlarında kullanılmaktaydı. Bunun en tipik örneği 930 yılına âit Irk Bitig’dır.
Eski Türkçede ırk, ‘fal’ demekti ve daha sonra falnâme denilen kitapların ilk
örneği Irk Bitig adını taşımaktaydı. Dolayısıyla isim olarak bitig kelimesini
kullanabilirdim.
Meslektaşlarım beni
kırmadılar ve hemen hepsi cevap vererek görüşlerini bildirdiler. Hepsine çok
teşekkür ederim.
Görüşler iki isimde
yoğunlaştı: Kara Kam Bitig / Kam Bitig ve Türk Bitig / Türk Bitiği. Sonunda ben
de kapakta gördüğünüz isimde karar kıldım.
Türk Bitig, Köktürk
döneminin diliyle yazılmıştı ama sonuçta bugünün okuyucusuna sunulacaktı. Bu
sebeple metni bugünkü Türkçeye aktarmanın gerekli olduğunu düşündüm ve öyle de
yaptım. Bununla yetinmeyerek bir de sözlük hazırladım. Sözlüğün hazırlanmasında
asistanım Nuray Tamir bana yardımcı oldu, kendisine teşekkür ederim. Resimleriyle
kitabı daha değerli hâle getiren ressam Mehmet Sağ’a da çok teşekkür ederim.
Ahmet B. Ercilasun
29.11.2020, 12:00 Alacaatlı / ANKARA
AHMET BİCAN ERCİLASUN:
1943’te İzmir’de
doğdu. 1962’de İzmir İmam Hatip Okulunu, 1963’te Edremit Lisesini bitirdi.
1963-1967 arasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve
Edebiyatı Bölümünde okudu. 1965-1967 yıllarında Ömer Lütfü Barkan’ın
yönettiği Türk İktisat Târihi Enstitüsünde uzman olarak çalıştı. 1967’de
Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde
Türk dili asistanı olarak göreve başladı. ‘Kars İli Ağızları – Ses Bilgisi’ adlı çalışmasıyla 1971’de doktor
oldu. 1971’de Hacettepe Üniversitesi Sosyal ve İdârî İlimler Fakültesi Türk
Dili ve Edebiyatı Bölümüne öğretim görevlisi olarak tâyin edildi.
1972-1973’te askerlik görevini yaptı. 1976 Haziranı ile 1977 Ağustosu
arasında ABD’nin Seattle şehrindeki University of Washington’da misâfir
araştırıcı olarak bulundu. ‘Kutadgu
Bilig’de Fiil’ adlı teziyle 1979’da doçent oldu. 1983-1986 yıllarında ek
görevle Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi
Bölümü’nün başkanlığını yürüttü. Bu görevi sırasında Türk lehçeleri üzerine
yüksek lisans ve doktora tezleri yönetmeye başladı. 1986’da Gazi Üniversitesi
Fen-Edebiyat Fakültesine profesör olarak tâyin edildi. Aynı yıl bu fakültede
Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü kurdu. 1986-1990 yıllarında Gazi Üniversitesi
Basın Yayın Yüksek Okulu müdürlüğü yaptı. 1990 sonlarında bir yıl süreyle
Kültür Bakanlığında görevlendirildi; Türk Dünyâsı’ndan çağrılan
akademisyenlerle birlikte Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü’nü
hazırladı. 1993’te Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesinde Çağdaş Türk
Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümünü kurdu. 21 Eylül 1993 – 06 Kasım 2000 târihleri
arasında Türk Dil Kurumu başkanlığı yaptı. 2001 yılında Türkiye – Kırgızistan
Manas Üniversitesinde (Bişkejç) Edebiyat Fakültesi dekanı olarak görev yaptı.
2004-2005 öğretim yılında, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki Girne Amerikan
Üniversitesinde bir yıl çalıştı. 2010 yılının Şubat ayında Gazi
Üniversitesinden emekli oldu.
Ahmet B. Ercilasun,
Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Türk Ocağı, Azerbaycan Kültür Derneği ve
Millî Düşünce Merkezi üyesidir.
Kitap olarak
yayımlanan eserlerinden bâzıları: Bugünkü Türk Alfabeleri, Kutadgu Bilig
Grameri, Moğolistan ve Çin Günlüğü, Türk Dünyâsı Üzerine İncelemeler, Gülnar
(roman), Başlangıçtan 20. Yüzyıla Türk Dili Târihi, Türk Lehçeleri Grameri,
Kâşgarlı Mahmud – Dîvânu Lügati’t-Türk – Giriş-Metin-Çeviri-Notlar-Dizin,Türk’ün
Kayıp Kitabı – Ulu Han Ata (roman) Türk Kağanlığı ve Türk Bengü Taşları,
Atsız – Türkçülüğün Mistik Önderi, Nehir Destan Oğuznâme (Oğuz Bitig),
Türkçülük Yazıları, Türk Dili Temel Kitabı.
UĞUZ KAĞAN DESTANI
Dr. Rıza Nur’un telif ettiği, Levent Gündüz’ün yayına hazırladığı 21
X 30,5 santim ölçülerinde sert kapak içerisinde mat kuşe kâğıda basılı eser;
198 sayfası Türk alfabesiyle, 252 sayfası Arap harfleriyle tıpkıbasım olmak
üzere toplam 450 sayfadır.
Eseri Yayına Hazırlayan Levent Gündüz’ün
TAKDİM başlıklı yazısı: (Kısaltılmıştır)
Yakın târihin nev’i
şahsına münhasır isimlerinden Rıza Nur’un gurbette yazmaya başlayıp öz vatanında
tekmil ettiği Uğuz Kağan Destanı, Uğuz Destanları’nın alelâde bir tekrarı
olmanın ötesinde bir eserdir. Zira eser sâhibi bilgi birikimini, fikirlerini ve
hissiyatını mümkün olan en üst seviyede edebî mahsulüne yansıtmıştır. Onun
eserde bâriz biçimde görülen bilgi birikimi, fikirleri ve hissiyatı, Uğuz Kağan
Destanı’nın diğer eserlerinden ayrıştıran, hattâ söz konusu eserin değerini
artıran faktörler olarak kabul edilebilir.
Destanın iskeletini
oluşturan esas metin, Uğuz Destanları7nın arkaik yönünü daha iyi yansıtan,
Uygur harfleriyle kaleme alınmış Uğuznâme yazmasıdır. Diğer Uğuznâmelerdeki Müslümanlık tesiri bu
yazmada yoktur. Bahse konu yazmanın eksik olması veçhile Rıza Nur, boşlukları
-en başta 1925’te yayınladığı Şecere-i Türk olmak üzere- Uğuz’dan söz eden
diğer eserlerle doldurmuş, Türk mitolojisinden yararlanarak Müslümanlık
tesirini kendince izâle etmiş, Uğuz’u büsbütün Şamanî bir çehreye
büründürmüştür. Uğuznâme metinleriyle de yetinmeyerek sâir Türk destanlarından,
Dede Korkut Kitabı’ndan, hatta
Şâhnâme’den parçalar yahut karakterler devşirmiştir. Bâzı mısralarda çağdaşı
Türkçü şâirlerin tesiri görülür. Tabiat tasvirleri, mitolojik ve kültürel
öğeler ile savaş sahneleri pürüzsüz olmasa bile edebî açıdan dikkate şayandır.
Uğuz Kağan Destanı’nın ‘Başlangıç’, ‘Destana Başlama’ ve ‘Sonunç’ bölümleri dikkat çekecek
miktarda otobiyografik mâlûmat içerir. Rıza Nur’un eser boyunca kendini
hissettiren ruh hâli bilhassa bu bölümlere yansımıştır. Destanın baş kahramanı
Uğuz Kağan -destanda Uğuz Han olarak da anılır- bazı kısımlarda âdeta Rıza
Nur’la aynı kişiye dönüşür, onun düşüncelerini, ideolojisini dile getirir.
Eserin dili ve
kendine özgü üslubu dikkat çekicidir. Rıza Nur, Fransa’da Türk Şiirbiligi ile Türk Şiirinin Evolusyonu Târihi ve
Analitik (Tahlilî) Tetkiki adlı eserlerini yazarken Babur’un, Ali Şir
Nevayî’nin ve sâir isimlerin eserlerini incelediği için Çağataycaya hâkimdir.
Bu birikimini Türkiye Türkçesiyle yazdığı birçok esere yansıtmıştır. Şâirin ilk
yayınladığı opera çevirisinin ön sözünde yer verdiği satırlar her bir eseri
için olduğu kadar Uğuz Kağan Destanı için de geçerlidir. Onun bu tavrı aynı zamanda
Türkçeciliğinin de bir özeti mahiyetindedir.
Rıza Nur’un şâirliği
vasat -belki vasatın da altında- sayılabileceği için, şiirleri, diğer eserleri
kadar dikkat çekmemiştir. Mânevî evlâdı Hüseyin Nihâl Atsız da bu edebî
vasatlığa değinmekle beraber Rıza Nur’a ait şiirler arasında en beğendiği iki
eserden biri olarak Uğuz Kağan Destanı’m zikreder. Rıza Nur kendi çıkardığı Türkbilik Revüsü’nde
16 adet şiirini yayınlamış, bir divanı olduğunu beyan etmiştir. Bu şiirlerinde destan kahramanını da sık sık
anmıştır.
Uğuz Kağan
Destanı’nın bâzı parçaları Tanrıdağ, Orkun, Bulak, Ötüken gibi Türkçü
dergilerde yayınlanmıştır. Bir örnek
olarak alttaki şiiri verilebilir. Burada Uğuz Kağan Destanı’nda farklı yerlerde
yer alan mısralar, Rıza Nur tarafından bir araya getirilerek yayınlanmıştır:
Türk Baturlugu
Uguz Kağan:
Ovalar otağımız.
At sırtı yatağımız.
Erlik için ölmekdir
Tanrıya adağımız.
Gündüz gün bize
bayrak.
Bilmeyiz biz dur
durak.
Gece dahi gideri
Ayı ışık yaparak.
Gelmişdir erlik
çağı.
Gerekdir bilsin yağı.
Ki dag, taş, tac, taht çiğner
Atımızın ayağı.
Bize gök kubbe çadır.
Dünya Türke darcadır.
Benim tahtım bir eger
İşim hep baturcadır.
Uguz Kagan’ı dinleyen
Türk milleti:
Uguz bu! Erler eri.
İsterse yıkar
yeri.
Önünde kalmışı mı hiç
Bir yavyad eri
diri?!…
Rıza Nur
Bilindiği üzere
literatürde Uğuz adının Oğuz telaffuzu baskındır. Rıza Nur, bu teamüle aykırı
olarak Uğuz’u (Fransız imlasıyla Oughouz) tercih etmiştir. Atsız, 1939 yılında
Rıza Nur’un bu tercihini şu sözlerle destekler:
Bu kelime bizde
şimdiye kadar ‘Oğuz’ diye yazılmıştır.
Yalnız Doktor Rıza Nur Bey ‘Uğuz’
diye yazmıştır Bu kelimenin Gök Türkler çağında Uğuz diye söylendiği
muhakkaktır. Çünkü Orhun elif-besinde o harfi için ayrı bir işâret yoktur.
Türkçede o sonradan teşekkül etmiştir. Bugünkü doğu Türklerinin çoğunda o harfi
pek kapalı söylenip u harfine yaklaşmaktadır. Bugün de Anadolu’nun çok
yerlerinde Uğuz denilmektedir. Meselâ Bayburtta ‘Bey Börek’ rivâyetini tesbit eden ‘Osman Turan’ bize bunun ‘Uğuz’
diye söylendiğini gösteriyor (Ülkü, sayı 59, İkincikânun 1938, Ankara). Ben
kendim de 1931’de Boluya yakın bir köyde bu kelimenin Uğuz diye söylendiğini
işittim. Her halde bu kelime bugün Anadolu Türklerinde daha çok Uğuz şeklinde
kullanılıyor. Bazı yazma kataloglarında da bu ismin Uğuz olarak transkribe
edildiği görülür.
Destan kahramanı
Uğuz’un gerçekte kim olduğu meselesi Türkleri meraklandırmış, Oğuz, Kur’ân’da
bahsedilen Zülkarneyn’le özdeşleştirilmiş, bu düşünce tefsir kitaplarına kadar
girmiştir. Avrupalı müsteşrikler de bu
bahisle ilgilenmişlerdir. Sinoloji çalışmalarının paralelinde Hun târihi de
aydınlanmaya başlamış, bunun akabinde, babası T’u-man’ı öldürerek iktidara
geçen Hun imparatoru Mete, Uğuz’la kıyaslanır ve özdeşleştirilir olmuştur. Ancak
Rıza Nur bu teoriye karşıdır. Uygur harfli Uguznâme yazmasını henüz bizzat
incelemediği bir târihte şunları yazar:
Mete Han, Uğuz Han
değildir. Uğuz’la babasını öldürmek vakası benzeyişi varsa da yalnız bu, bu iki
şahsiyeti birleştirmeye kâfi değildir. Adca hiç, hatta hece değil, bir harf
benzeyişleri yoktur. Târihçe de öyledir. Uğuz, Mete’den pek eskidir. Bu eski
mitoloji bulutları içindeki Uğuz’umuzu öylece muhafaza edelim. O, Türk’ün
kendisinin ve târihinin büyüklüğü timsalidir. Mete, Türk’ün pek ulu
padişahlarındandır. Bugün bu padişahları Çin adlarıyla yazmak mecburiyeti
vardır. Bizde bazı zatlar bunların kimini Uğuz Han’a, kimini Kara Han’a, kimini
Gün Han’a mukabil tutuyorlar. Keşke öyle olsaydı!
Uğuz’un takriben
hangi dönemde yaşadığını tespit edebiliriz. Yaşadığı dönemi milâdî târihin ilk yüzyıllarında
belirlemek bana mâkul geliyor. O dönem içerisinde ise, 430-454 yılları arasında
hükümran olan Attila’dan başka büyük bir Türk cihangiri yoktu. Attila’nın
bugünün Rusyası’nda meskûn olan halklar ile Romalıları mağlup ettiğini
biliyoruz, destan da bundan bahsediyor. Fakat Attila’nın Mısır’ı fethettiğini
bilmiyoruz? Maamafih, Attila’yı başkalarına nazaran daha ziyâde Uğuz ile
özdeşleştirebiliriz. Duisburg, 30 Ağustos 2021 Levent Gündüz
RIZA NUR:
1879’da Sinop’ta
dünyâya geldi. İlkokuldan sonra İstanbul’daki Soğukçeşme Rüşdiyesi’ne
yazıldı. 1895’te bu okulu bitirip Tıbbiye İdâdisi’ne girdi ve 1901 yılında
Askerî Tıbbiye’den mezun olarak yüzbaşı doktor rütbesiyle Gülhane
Hastanesi’nde ihtisasına başladı. 1907’de cerrahî profesörü ve 1908’de
binbaşı olan Rıza Nur, İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra, 1909’daki
seçimle İttihat ve Terakki’nin Sinop mebusu olarak Meclis’e girdi.
Bu dönemde Rıza Nur,
‘müzmin bir muhalif’ olarak temâyüz
etmeye başladı. Kısa süre sonra İttihat ve Terakki’den istifa etti ve Ahrar
Fırkası’na katıldı. Ardından Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın kuruluşunda yer
aldı. Hâtıralarında, içinde yer aldığı bütün siyâsî kuruluşları tenkit ve her
iktidar devrinin bir öncekini arattığından şikâyet etti. Babıali Baskını’nı
tâkiben yurt dışına sürgüne gönderildi. Cenevre’de bir süre hekimlik yaptı.
Mondros Mütârekesi’nden sonra memlekete döndü, son Osmanlı Mebusan Meclisi’ne
yine Sinop mebusu olarak girdi. Meclisin feshedilmesi üzerine de Ankara’ya
geçerek Millî Mücâdele kadrosuna dâhil oldu. Ankara hükümetlerinde, Maarif
vekilliği, Sıhhiye ve Muavenet-i İçtimaiye vekilliği gibi görevleri deruhte
eden, Hâriciye Nezâreti’ne ise vekâlet eden Rıza Nur, Cumhuriyetimizin çok
mühim kurucu metinlerinde imza sâhibi oldu. Bunların başında Lozan Antlaşması
gelmektedir.
Dr. Rıza Nur, ömrü
boyunca pek çok eser telif etmiştir. Hâtıralarında,
Zelzele, deprem ve
yer sarsıntılarının oluşmasında, şüphesiz bir çok zahirî / görünür ve maddî
sebepler var. Yer altındaki kırılmalar ve bu kırılmaların zaman zaman, tekrar
ve tekrar harekete geçmeleri gibi. Bâtınî / iç ve mânevî sebeb ise, bunların
Müsebbibü’l-Esbâb / Sebeplerin Sebebi olan Allah tarafından, bizzat İlâhî emri
mucibince sebepleri harekete geçirmesidir. Nitekim âyet der:
“Ne zaman ki yer
müthiş bir sarsıntıyla sarsılır. Ve yeryüzü bütün ağırlıklarını dışarı çıkarır.
Ve insan ‘Ne oluyor bana?’ der. O gün yeryüzü, üzerinde herkesin ne iş
yaptığını haber verir. Çünkü Rabbin ona konuşmasını emretmiştir.” (Zilzal, 1-5)
Ve küre-i arz /
dünya, vahiy ve ilhama mazhar olarak, O’nun emri altında, hareket ve
zelzelesiyle deprenmeye ve titremeye başlar.
Fakat insan, bu
büyük zelzelenin maddî musibetinden daha elîm, daha vahîm; manevî bir musibete
uğrar! Zelzelenin devamından gelen korku ve meyusiyet; ekser halkı ekser
memlekette gece istirahatinden mahrum eder. Halka dehşetli bir azab verir! Bu
nedendir diye sormadan edemiyor insan.
İslâmiyet merkezi
olan bu mübarek yurdumuzun her köşesinde; her türlü yolsuzlukların yapılması,
İslâmî ahlâka aykırı çeşitli eğlencelerin ayyuka çıkması, nahoş ve nefsi harama
tahrik edici müziklerin çalınması ve her taraftan işittirilmesi gibi hususlar;
bu korku azabına yol açtı. Bu durum şöyle bir soruyu akla getiriyor: Niçin bu
semavî / göksel tokatlar; Müslüman olmayan ülkelerin başına gelmiyor da, bu
biçare Müslümanların başına iniyor?
Çünkü büyük
hatalar ve cinayetler ertelenerek büyük merkezlerde, küçücük cinayetler hemen
küçük merkezlerde verilir. Bunun gibi, mühim bir hikmete binaen; ehl-i küfrün /
kâfirlerin cinayetlerinin büyük bir kısmı, Haşrin Büyük Mahkemesi’ne tehir
edilir. Ehl-i imanın / Müslümanların hatalarının cezası ise, kısmen bu dünyada
verilir.
Evet, mensuh /
nesh edilmiş / hükümden kaldırılmış ve tahrif edilmiş / bozulmuş bir dini terk
etmekle; hak ve ebedî ve kabil-i nesh / hükümden kaldırılması mümkün olmayan
bir dine ihanet etmek aynı şey değildir. İkincisinin yani Hak dinin rotasından
çıkışı; gayretullaha / Allah’ın dinî hassasiyetine dokunduğundan, zemin
şimdilik onları bırakıp, bunlara hiddet ediyor.
Yine akla geliyor
ki: “Bazı şahısların hatasından gelen bu musibetin, aynı zamanda bir memlekette
umumî şekle girmesinin sebebi nedir?”
Umumî / genel
musibet, ekseriyetin / çokluğun hatasından ileri gelir! Üstelik ekser nas /
insanların çoğu, o zalim şahısların hareketlerini; davranışlarıyla gerekli veya
uygun görür! Onlara katılır! Onlara taraftar olur! Manen onlara iştirak eder!
Yanlarında yer alır! İşte bütün bunlar umumun / herkesin musibete uğramasına
sebebiyet verir!
Madem bu zelzele
musibeti; hataların neticesi ve günahların kefareti ve örtücüsüdür. Masumların
ve hatasızların o musibet içinde yanması nedendir? Allah’ın adaleti buna nasıl
müsaade eder?
“Bir bela, bir
musibetten çekinin ki, geldiği vakit yalnız zalimlere mahsus kalmayıp masumları
da yakar.” (Enfâl: 25)
Âyet demek ister
ki, bu dünya bir tecrübe ve imtihan meydanıdır. İmtihan ve teklif gerektirir
ki: Hakikatler perdeli kalsın. Ta müsabaka ve mücahede ile Ebu Bekir’ler en
yüksek dereceye çıksınlar, Ebu Cehil’ler en aşağı dereceye düşsünler. Eğer
masumlar böyle musibetlerde sağlam kalsaydılar; Ebu Cehil’ler, aynen Ebu
Bekir’ler gibi teslim olup, mücahede ile manevî terakki / manevî ilerleyiş ve
yükseliş kapısı kapanacak ve teklif sırrı bozulacaktı.
Madem mazlum;
zalim ile beraber musibete düşmek; Îlahî hikmetin gereğidir. Acaba o biçare
mazlumların rahmet ve adaletten hisseleri nedir?
O musibetteki
gazap ve hiddet içinde, onlara bir rahmet cilvesi / tecellisi var. Çünkü o
masumların fâni malları, onların hakkında sadaka olur. Bâkî bir mal hükmüne
geçer. Fânî hayatları dahi bâkî bir hayatı kazandıracak derecede, bir nevi şehadet
/ şahitlik hükmünü alır. Nisbeten az ve muvakkat / geçici bir meşakkat ve azap
vesilesiyle, büyük ve daimî bir kazancı / getiriyi kazandırır. İşe bu bakımdan
zelzele; onlar hakkında gazap içinde bir rahmettir.
Kahramanmaraş merkezli iki büyük deprem
beklenmeyen bir olay değildi. Bu bölgede yakın zamanda büyük bir deprem
olacağını Prof. Dr. Naci Görür başta olmak üzere çok sayıda yerbilimci önceden
bildirmişti.
Bundan devletin “Afet ve Acil Durum
Yönetimi” için kurduğu AFAD adlı kuruluşun da elbette bilgisi vardı. Zaten
bu konuda AFAD, 9-11 Ekim 2019’da, büyükçe bir de tatbikat
yapmış. Tam bir isabetle Kahramanmaraş Pazarcık merkezli ve 7,5 büyüklüğünde
bir deprem olacağı ve 7 ili etkileyeceği varsayımıyla yapılan tatbikata 1413
personel katılmış. Tatbikatı bizzat İçişleri Bakanı S. Soylu yönetmiş.
AFAD’ın bu bilgiye sahip olması ve
tatbikat yapmış olması çok iyi bir şey. Fakat “tatbikat senaryosu büyük
ölçüde doğru olmasına rağmen uygulamada neden başarılı olunamadı?”
sorusunun cevabını bulmak önemli.
Akla ilk gelen sebepleri sıralayalım:
1- AKP hükümetlerinin hemen her kurumda
olduğu gibi AFAD’da dagörevi ehil olana değil “bizden” olanaverdiğini
öğrendik. Afetlere Müdahale Genel Müdürü İlahiyat Fakültesi mezunu ve
tasavvuf üzerine yüksek lisans yapmış İsmail Palakoğlu isimli bir
şahısmış. Bu şahsın özgeçmişinden afet yönetimine dair hiçbir eğitimi ve
tecrübesi olmadığı anlaşılıyor.
Güvenlik üzerine tek bir makale bile okumadan İçişleri
Bakanı olan Süleyman Soylu gibi,
Ekonomi tahsili olmadan Maliye ve Hazine Bakanı olan Nureddin
Nebati gibi,
Merkez Bankası tecrübesi olmadan T.C. Merkez Bankası
Başkanı olan Şahap Kavcıoğlu gibi,
Vakıfbank Yönetim Kurulu Yönetim Kurulu üyesi olan
milli güreşçi Hamza Yerlikaya ve daha niceleri gibi bir siyasi tercihle
görevlendirilmiş.
Genel Müdürü böyle seçildiğine göre muhtemelen alt
kadro da benzer kritere göre seçilmiştir diye düşünüyorum.
2- AFAD resmi internet sitesinde “Afete Hazır Türkiye
Projesi” sloganıyla; Bireyden başlayarak toplumun tüm kesimini, afetlerin
ilk 72 saatine hazırlıklı olmaları için afete hazırlamak görevini
üstlendiğini yazıyor.
AFAD ve
sıralı amirleri olan İçişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanı muhtemelen ilk
anda yıkılan bina sayısının bu boyutta olacağını öngöremediler. (Oysaki 10
ilde toplam 294 bin konuta imar affı getirdiklerini bizzat CB Erdoğan
“müjdelemişti.”) Son yıllarda yapılan kamu binaları ve yüksek binaların bile
yıkılacağını öngörememiş olabilirler. AFAD’ın imkân ve kabiliyetlerinin alanın
tamamında müdahaleye yeteceğini zannetmiş olabilirler. Belki bu yüzden, belki
de asker fobisinden Türk Silahlı Kuvvetlerini arama, kurtarma, lojistik
destek ve güvenlik için kullanmak istemediler.
Oysa ilk gelen bilgilerle depremin büyüklüğü
karşısında AFAD’ın yetersiz kalacağını gören bilim insanları ve AKUT’un
kurucusu Nasuh Mahruki gibi uzmanlar ilk andan itibaren askerin
sahaya inmesi gerektiğini ısrarla vurguladılar.
İlk 48 saat hiç iyi kullanılamadı. Kamuoyu
baskısıyla 2. gün çok az asker sahaya girdi. Sayı gittikçe artırılmasına rağmen
7. günde dahi asker sahada görünür değil.
KKK’lığı birliklerinin EMASYA (Emniyet-Asayiş-Yardımlaşma)
ve DAFYAR (Doğal Afet Yardımlaşma) görevleri vardı.
EMASYA Protokolü, askerin olağanüstü olaylara müdahalesine dönük bir
düzenlemeydi. TSK teşkilât ve malzemeleri ile her an göreve hazırdı. Bir saat
içinde kışladan çıkmaya hazır olurlardı.
Yapılacak görevlere yönelik planları vardı.
TSK’nın EMASYA ve DAFYAR görevi korunsaydı,
ilk 8 saat içerisinde 10 il ve ilçelerinde binlerce soğuk iklim çadırı kurulur,
seyyar mutfaklar işletilir, seyyar hastaneler ve revirler kurulur, çok sayıda
personel ile arama ve kurtarma çalışmalarına başlanılmış olurdu.
AKP hükümeti tarafından Emasya
Protokolü 2010 yılında iptal edilerek bu görev TSK’dan alındı ve AFAD’a
verildi. Yani artık TSK afet olunca kendiliğinden müdahale edemezdi. Çünkü yasal
olarak böyle bir görevi yoktu. Görevi olmadığı için hazır da değildi. Bu
görevin gereği olarak daha önce yapmakta olduğu gibi eğitimler yapmamış,
teçhizat stoklamamış, tatbikat yapmamıştı. Böylece bu büyük güçten depremde
yeterince yararlanamadık.
3- Bu depremde Kızılay da eskisi gibi
etkili olamadı. Çünkü onun da görevleri AFAD’a devredilmişti. Devletten dev
ihaleler alan ünlü müteahhit firmalarınıniş makinesi parkından
yararlanılmadı.
4- Ordunun elinde bulunan İHA’lar ve
helikopterler vasıtasıyla açık ve kapalı olan yollar, yıkılan hastane vd
kamu binaları belirlenip, yardıma gelen araçların en kısa yoldan doğru
hedeflere yönlendirilmesi yapılabilirdi. Kritik bölgelere havadan ulaşım
sağlanabilirdi. Bunlar da yapılamadı.
Devletteki bu aksaklıklara rağmen, Türk
milletinin millet olma bilinci şahlanışa geçti. Ülkenin her yerinden
binlerce TIR dolusu ayni ve milyarlarca liralık nakdi yardımlar yağmaya
başladı. Muhteşem bir duygudaşlık yaşanmakta.
Ancak bu yardımların da sadece AFAD eliyle
dağıtılabileceği gerekçesiyle, birçok belediye ve STK’nın yardım TIR’larına
AFAD el koydu. Yardımların bir kısmı heba edildi veya vatandaşa geç ulaştı.
*******************************
Çirkin Olaylar
Deprem sonrası, az da olsa, çirkin olaylar da
yaşandı.
Kahramanmaraş’a yardım için giden İstanbul Büyükşehir
Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na eski AKP Kahramanmaraş
Milletvekili Nursel Reyhanlıoğlu’nun hezeyanları çok çirkin bir iz bıraktı.
Şehrine yardım için gelen, ülkemizin en büyük imkanlara sahip belediyesinin
başkanına teşekkür edeceği yerde “İngiliz uşağı, sen buraya gelemezsin.
Devlet burada” diye feryat figan bağırdı. İlginç olan şu ki o sıralarda devletimizin
davetiyle 77 kişilik İngiliz ekibi K. Maraş’ta arama kurtarma çalışması
yapıyordu. Bu kadın milletvekilinin İstanbul Belediye Başkanının da devlet
organizasyonunun bir parçası olduğunu bilmemesi ayrı bir ayıptı.
Birmilletvekilininseçilmiş
bir belediye başkanına böylesine bir kin ve nefret içinde olması ve “İngiliz
uşaklığıyla” suçlaması, toplumun bir kesiminin nasıl bir nefret ve
şartlanmışlık içine sokulduğunu gösteren korkunç bir örnekti.
CHP’li Belediyelerin
gönderdiği yardım TIR’larının afişini “Muğla Valiliği” olarak
değiştirdiler. Menemen’de Kızılay’ın gönderdiği yardım TIR’ının afişini
indirip “AKP İlçe Başkanlığı” afişi asarak önünde resim çektirdiler.
Ahlak, edep ve haya kavramlarını unutanlardan utandık.
Keşke
depremler beynimizde olsa. Oysa hep bedenimizde sarsıntılar; bazen de
yüreğimizde..
Geçen asrın son senesini İzmit Körfezi kıyılarında 7.5 büyüklüğünde ve X şiddetinde idrak etmiş idik;
Cumhuriyetin 100. yıldönümünde ise daha büyük ve daha şiddetli Çifte Depremle idrak imtihanındayız.
Kaybedenler kazanacak inşallah..
Aaa; 23,5
yıldır zihniyetimizde hiç değişme olmamış! Aksine olumsuzlukta okeye dönmüşüz. Gene
de bu millî enkazda iş ve yönetişim zihniyetimizi ekranlarda tartışma
terazisinde görmek tek tesellimiz.
Ne diyordu ‘Kocaelisin
sen bizim canımız!’ şiirinde Ah Muhsin Ünlü ve şarkısında Ali Atay:
“uyandık. uyandıkça
sakallarımız
sakallarımız vardı dervişe kestik
devlet aciz, rahmet olduk yolları kestik”
72 saat Devleti beklemiştik Başiskele’de ve yine bekledik 10
ilde, onlarca ilçede. Soyut bir var-lığı –mış gibi saymak yerine sopsomut
Milletin merhamet komutuyla harekete geçerek yaralarımızı dayanışma merhemiyle
sarmaya durduk. Koordinasyonsuzluk, kem siyaset, yağma vb unsurlar bile 85 milyonluk imeceyi sarsamadı.
Unutulmanın ölümden beter olduğu bir coğrafyada
ne ölümüzü, dirimizi ne de farklı destek seviyesiyle ve farkındalıklarla herhangi
birimizi unutmadık. Derin millet
zaten hep hüznün son derekesinde sahne alır. Keşke kederi paylaşırkenki
cömertliğimizi genel gündelik hayatta da sürdürebilsek..
Kader kavramını bile ilk kez
doğru anlamlandırmaya durduk; deprem uzmanıyla din uzmanının ilim temelinde denk
düştüğü nâdirattan..
“İnsanların
kendi işledikleri yanlışlar/kötülükler yüzünden karada ve denizde felâketler
yaygınlaştı. Belki yaptıkları yanlışlardan dönerler diye Allah hak ettikleri
felâketin çok azını onlara tattırıyor.” (Rum 41)
Bir dosttan Cuma mesajı olarak geldi ve ‘Bu felâketler ve çekilen acılar inşallah
yaptığımız yanlışlıklardan ders alma bilincimizin milletçe artışına vesile
olur; Kuran’ı okuntu malzemesi yapmak yerine okuyup hayatımıza tatbik etme
kaynağı haline getirmek niyazıyla..’ diye cevaplandı.
Bir bakıverdim kiDüzce’de depremle ilgili 220 dava açılmış ve yargılamalar sonunda kimse cezaevine girmemiş. Kocaeli’nde 600 dava açılmış; 12 kişi 10’ar ay hapis cezası almış ve 6’sının
cezası infaz edilmiş, 6’sı içinse süre istenmiş.Sakarya’da 695
davadan 5 kişiye ceza verilebilmiş. Yalova’da 173 dava açılmış; ceza aldığı
bilinen tek isim Veli Göçer olup 18 yıl 9 ay hapse mahkûm edilmiş.
Rahşan Affı ve zaman aşımından yararlanarak 7,5 yıl hapis yattıktan sonra
tahliye olmuş. Bakalım bu defa ne olacak? Daha doğrusu bakalım Milletimiz bir günah keçisi bulunup zamanla
diğerlerinin aklanmasına ve siyaseten saklanmasına müsaade edecek mi?
“İmar
Barışı’yla toplam 144.556 Maraşlı vatandaşımızın sorununu çözdük.” diyor
K.Maraş Mitinginde (2019) Cumhurbaşkanı. “İmar
Barışı’yla toplam 205 bin Hataylı vatandaşımızın sorununu çözdük.” diye
tekrarlıyor Hatay Mitinginde. Karikatürist Hasan Kaçan’ın başrolde
olduğu ve T.C. Çevre ve Şehircilik
Bakanlığı imzasını taşıyan reklâm her televizyon kanalında dönüp duruyordu.
Herkes Prof. Celâl Şengör’ün “Deprem
ülkesinde imar affı cinayettir.” dediğine gelmişti. Bakalım cumhurumuz
Başkanına, Bakanına ve Hasanına Kaçanına imar affının hesabını soracak mı?
Yoksa yeni toplu ölümlere yelken mi açacağız? Mesele budur.
Müslüm Alpay Demir AHLÂKI BOZUK
BİNALAR yazısında “Tercihlerimiz
düzelmediği sürece tabiat olayları felâketimiz olmaya devam edecek.” diyor.
Bir başka Müslümcü de altına “Zihniyetimiz hem kaderimizdir hem de
kelepçemiz” diye ekliyor.
Milli Eğitim Bakanlığı yurdumuzun 10 ilinde büyük
tahribata ve can kaybına sebep olan deprem felaketi sebebiyle ilk ve orta
öğretim kurumlarını 20 Ocak tarihine kadar iki hafta süre ile tatil etti.
Cumhurbaşkanımız da yükseköğretim kurumlarımızda yüz yüze eğitime son
verildiğini, KYK yurtlarına depremzedelerin yerleştirileceğini açıkladı. Bu
kararları durumun vehameti ve hasarın büyüklüğü sebebiyle normal karşılıyorum.
Ama:
Kıdemli bir eğitimci olarak uyarıyorum. Okullarda
eğitime çok fazla ara vermek, üniversitelerde her alanda yüz yüze eğitime ara
verilmesi ülkemizin geleceği bakımından telafi edilmez kayıplara yol açar.
Zaten covid-19 pandemisi münasebetiyle 2019-2021 yılları arasında iki yıl yüz
yüze eğitime ara verilip uzaktan eğitim yapıldı. O dönemin öğrencileri
dezavantajlı bir nesil oldular. Zaten sömestr tatili dolayısıyla okullar iki
hafta tatildi. Şimdi de deprem nedeniyle iki hafta daha tatil edildi. Bu tatili
daha fazla uzatmamak gerekir. Özellikle deprem bölgesindeki çocukların
yaşadıkları büyük travmayı bir önce atlatabilmeleri için bir an önce bir
şekilde eğitimle buluşturulmalarında yarar vardır.
Bu bölgede İnternet alt yapısı olmadığı için
uzaktan eğitim yapılması zaten mümkün değildir. İnternet alt yapısı bulunsa
bile bu eğitimi alabilecekleri ekipmana da sahip değillerdir.
Bu yüzden bu konuda alınabilecek tedbirleri şöyle
sıralayabilirim:
1. Deprem bölgesindeki sağlam ve güvenli okullar
derhal açılmalıdır.
2. Deprem bölgesinde sahra okulları kurulmalıdır.
Konteyner, prefabrik derslikler de kurulabilir.
3. Bir kısım öğrenci, depremden zarar görmeyen
yakın yerleşim birimlerindeki okullara taşımalı eğitimle götürülebilir.
5. Eğer Yatılı Bölge Okulları (YBO)
kapatılmasaydı, ilk ve ortaokul öğrencileri buralara nakledilebilirdi.
4. Özellikle lise öğrencileri, yurt genelindeki
pansiyonlu liselere dengeli bir biçimde yerleştirilebilir.
5. Öğrenci mevcutları düşük olan özel okullara da
bir kısım öğrenci, Milli Eğitim Bakanlığı’nın da katkısıyla yerleştirilebilir.
6. Ankara, İstanbul ve İzmir gibi büyük
şehirlerde kontenjanlarının çok altında öğrenci ile eğitim yapılan okullar
var. Bu boş kapasitelerden
yararlanılabilinir. Bu öğrencilerin barınma, beslenme ve ulaşım sorunları, bu
şehirlerde bulunan devlet kurumları ve belediyelerin çok sayıdaki sosyal
tesislerinden yararlanılarak çözülebilir.
7. Deprem felaketi sırasında çok sayıda öğretmen
de hayatını kaybetti. Ayrıca başka yerleşim birimlerine giden öğrencilerden
dolayı öğrenci ihtiyacı doğabilir. Bu açıklar, acilen atanamayan öğretmenlerden
atama yapılarak kapatılabilir.
Okulları uzun süre kapatmak pedagojik yönden
doğru değildir. Tam aksine öğrencilerin bir an önce eğitime odaklanmaları
onları sosyopsikolojik olarak da rehabilite edecektir.
Her felakette okulları uzun süre kapatmaktan
vazgeçmeliyiz.
Sayın Cumhurbaşkanımız Diyarbakır’da yaptığı
açıklamada “Üniversitelerin yaz dönemine kadar tatil edildiğini, eğitimin uzaktan yapılacağını, KYK
Yurtlarının da depremzedelere tahsis edileceğini” söyledi.
Bu son derece yanlış bir karardır. Sosyal
bilimler ile ilgili yükseköğretim programları belki uzaktan yapılabilir. Fakat tıp, eczacılık, dişçilik, mühendislik, Fen Bilimleri,
mimarlık, güzel sanatlar gibi uygulamaya dayalı yükseköğretim programlarının
yüz yüze yapılması gerekir. Bu alanlarda
eğitim alan yükseköğretim öğrencileri, YÖK tarafından deprem bölgesi dışındaki
Üniversitelere yerleştirilebilir. Zaten deprem bölgesinde internet alt yapısı
yok. Depremzede üniversite öğrencileri uzaktan eğitime ulaşacak ekipmanlara da
sahip değiller. Depremzedelerin KYK Yurtları yerine devlet tarafından tutulacak
otel, pansiyon ve evlere ile resmi kurumların veya belediyelerin sosyal
tesislerine yerleştirilebilirler.
Asrın depremi olarak 1999 yılında
yaşadığımız Marmara Depremini bilirdik ama pazartesi aynı günde 7,7 ve 7,6
şiddetinde gerçekleşen iki depremle sarsılan ve 10 ili kapsayan merkez üssü
Kahraman Maraş Pazarcık depreminin etkisi ve büyüklüğü gördüklerimiz ve
duyduklarımız kadarıyla daha yüksek olacak. Hatta bazı bilim adamları bu depremi
felaketlerin en büyüğü “KIRIM” olarak nitelendiriyorlar.
Biliyorum acımız çok büyük. Bugün
itibarıyla vefat eden vatandaşlarımızın sayısı 30 Binlere yaklaştı. Allah’tan depremde
ölenlerimize rahmet diliyorum, yaralılarımıza da acil şifalar dilerim.
Her büyük olay bir
sonraki vakalar için bir derstir, tecrübedir ancak; bu derslerden ibret alanlar
kazançlı çıkar ibret alınmadığı takdirde havanda su dövmekten ileri gidilmez.
Geriye ölüm, gözyaşı, mal ve can kaybından başka bir şey kalmaz.
Tarihçiler ve deprem uzmanlarının
anlattıklarına göre Anadolu coğrafyası bugüne kadar sayısız irili ufaklı depremlere
maruz kalmıştır. Bugüne kadar depremin olduğu bölgeler, fay hattının geçtiği
yerler bellidir ve bu topraklar üzerinde yaşayan herkes tarafından da
biliniyor.
Albert Einstein’nın şu sözünü haklı
çıkarırcasına: “Her seferinde aynı
şeyleri tekrar edip farklı sonuçlar elde edeceğini sananlar sadece aptallardır.”
İnadına her seferinde bile bile fay hattının geçtiği yerlere, zemini çürük
humuslu topraklara bina kondurmaktan bir türlü vaz geçemiyoruz.
Bu gibi yanlış yerleşim alanlarına yapılan
inşaatlara büyük ölçüde imar affıyla belediyelerimiz ve hükümetimiz yol
veriyor. Vatandaşlarımız nasıl olsa imar affı çıkacak diye kaçak-göçek ev
yapmaktan bir türlü vaz geçmiyor. Daha yakın tarihte Sayın Cumhurbaşkanı
Kahramanmaraş mitinginde: “İmar
barışıyla toplam 144546 Maraşlı vatandaşımızın sorununu çözdük” ifadelerini
kullanmıştır.
Her vilayetimiz büyük yaralar aldı
ama 10 vilayetimizin içerisinde en geç ulaşılan vilayet Hatay ilimiz oldu çünkü
havalimanı ve yollar bozulduğu için uçaklar inemedi. Hatay’a Amik gölü
kurutularak hava alanı yapıldı, deprem ilk dakikadan itibaren doğrudan
havaalanını vurdu. Bu havaalanı yapılma aşamasında Mimarlar Mühendisler Odası
karşı çıktı ancak hükümet yetkilileri tarafından bu mühendisler terörist ilan
edildiler.
Her deprem olduğunda ilk önce EMASYA(Emniyet, Asayiş, Yardımlaşma) Protokolü gereği asker deprem
mahallinde olurdu. Hangi akla hizmet edildi bilemiyorum ama 2010 yılında bu
protokol kaldırıldı. Şimdi deprem bölgelerinde herkes yağmacılıktan söz ediyor.
Hatay vilayetimiz son durumda demografik tehlike ile karşı karşıya kaldı.
Yandaş troller sosyal medyada 1999
Marmara depremiyle bugünkü depremi yarıştırıyor. Efendim zamanın Başbakanı
Bülent Ecevit güya deprem bölgesine 48 saattir ulaşamıyoruz demiş inanın yalan.
O günün teknolojisi ile Marmara depreminin enkazı çok kısa zamanda kaldırılarak
normal hayata dönüş sağlandı.
Rahmetli Bülent Ecevit bir miting konuşmasında:
“Türk halkı meclisteki milletvekillerinden
10 yıl daha ileride” dediğinde ne demek istediğini o gün için net olarak anlayamamıştık
ama AKP genel başkan yardımcısı Ömer Çelik depremin ilk günü: “Cumhur ittifakı AKP, MHP, BBP olarak dimdik
ayakta deprem bölgesindeyiz” derken milletin en fazla birlik beraberlik
içinde olması gerektiği böyle bir günde resmen bölücülük yapmıştır. Bu sözden
sonra rahmetli Ecevit’in haklı çıkışını bugün daha iyi idrak ediyoruz.
20 Yıllık iktidar onun yandaşı ve mensupları
Belediye Başkanı, Milletvekili, Bakan, Başbakan oldular ancak zihnen bir türlü:
“Hep birlikte Türkiye” olma
gerçeğini kavrayamadılar.
Yönetimini beğenmedikleri 17
Ağustos1999 Depreminin ilk günü borsa kapatılmışken, 6 Şubat 2023 Tarihli
depremin ancak 3. günün sonunda borsaya müdahale edilmiştir. Küçük yatırımcı
deprem bölgesinde malıyla canıyla uğraşırken acaba üç gün müddetle borsadan
kimler alışveriş yaptı, bunu Türk milletinin bilmek hakkıdır sanırım.
Değerli okurlarım hepimizin ve yüce Türk Milletinin başı
sağolsun. Yüzyılın en acı felaketi ile karşı karşıyayız. Öyle bir deprem ki
Mısır’dan, İsrail’den ve Trabzon’dan bile duyulabiliyor. Maalesef bedeli de
büyük oldu. Binlerce kardeşimiz, sosyal akrabalık bağı ile bağlı olduğumuz
vatandaşlarımız artık bizimle beraber değil. Allah rahmet eylesin. Maddi yıkım
ile beraber manevi yıkım ve tahribata rağmen, toplum yeniden şekillenecek ve
hayat devam edecektir.
Depremler sosyal yapı üzerinde önemli
değişikliklere sebep olurlar. Sadece maddi yapı çökmez; aileler parçalanır,
kimsesiz çocuklar ortaya çıkar. Bazen de aile bütünüyle kaybedilir. Kayıpların
doğurduğu boşluk, yalnızlaşma, sahipsizlik, psikolojik sorunlar insanlarla
beraber devam eder. Kolay kolay unutulamazlar. Depremden kurtulanlar daha çok
hassaslaşır, alıngan olurlar. Kötümserlik artar. İyi rehberlere ihtiyaç
duyulur. Dayanışma ihtiyacı büyür. Aileye mensubiyet duygusu kadar, topluma
aidiyet şuuru da deprem geçirir. Fert ve toplum ilişkilerini canlandırmak ve
güçlendirebilmek zaman alır. Bu bakımdan, toplum liderlerine, yönetenlere,
siyasetçilere yeni görevler düşer. Siyasiler kısır çatışmaları bir tarafa
bırakmak durumundadırlar. Aksi halde toplum yıpranır, bunalır ve geleceğe güven
sarsılır. Umut varsa gelecek vardır. İç ve ülke dışı göç hareketlerine daha çok
şahit olunur.
Türk Milleti
6 Şubat 2023 depremleri ile sürü veya kalabalık olmadığını tekrar ispat
etmiştir. 15 Temmuz 2016’da FETÖ terör örgütü ile ABD güdümlü işgal ve darbe
hareketine direnip şehit ve gazi olanlarımız dışarıya ve içerideki
işbirlikçilerine ders vermişlerdir. Vefalı, fedakâr, cefakâr ve vatanına
yürekten bağlı, ölüme meydan okuyan bu şehitlerimizi saygı ve rahmetle anarız.
Ortaya çıkan gerçek Türkiye’nin basit bir Ortadoğu ülkesi olmadığıdır. Türk
Milleti burada da kendisini ispat etmiştir. Sınırlarımızı, milli birlik ve
beraberliğimizi korumak amacıyla yaptığımız harekâtlarda askerimize
kilometrelerce uzaktan yiyecek getiren annelerimiz, atkı ve yün çorap ören
kadınlarımız unutulabilir mi? Bu örnek de millet olmanın ispatıdır ve bir
göstergesidir.
Nitekim
milletleşmede; boy, kabile, aşiret, etnisite, mezhep, hemşehrilik, bölge
asabiyetinin aşılarak milli seviyede ortak irade ve mensubiyet şuurunun ortaya
çıkmasıdır. Ne mutlu bu biz duygusunu hissedebilenlere… Birbirimizi tamamlayıcı
olduğumuz, rakip gibi görmediğimiz sürece birlikte biz duygusunu yaşatırız.
Aklıselimle hareket etmeliyiz. Kaybettiğimiz canlarımız daha ortada iken hiç
olmazsa iktidar veya muhalefet gözlüklerimizi takarak şey yarışını
sürdürmemeliyiz. Az da olsa arızalı ve defolu kişiler olabilir. Bunlar devlet
kurumlarını hedef alarak devletin itibarını sarsmaya çalışabilirler. Zaten
bunlar milli devlet ve üniter yapıdan yana değillerdir. Türk Milletinin insani
değerleri bize yeter. Depremzedelere şefkatle sarılıp onları kurtarmak için
çırpınan çok farklı yörelerden gelmiş askerimiz, AFAD’ımız, Kızılay’ımız,
kurtarma timlerimiz ve yabancı ülkelerden gelen personelle birlikte ortaya
koydukları hizmet çok büyüktür. Yeter ki bazıları birbirine düşman ve rakip
gibi davranmasın. Türk ve ordu düşmanlığı, unutulmasın ki başka ve ordu ve
milletlere hizmettir.
Beklenen
İstanbul depreminden Allah Türk Milletini korusun. İnsan akılla donatılmıştır.
Akılı kullanabilecek, ilimden yararlanılabilecek seviyede olunmalıdır.
Depremden korunmak için belediyeler ve AFAD gibi örgütler bölge ve mahalle
seviyesinde kurtarma ekiplerini belirlemeli, bu ekipler belirli aralıklarla
eğitime tabi tutulmalıdır. Kurtarılacak vatandaşlarımızı şefkatle kucaklayanlar
onlara tedavi öncesi fazlaca su vermemelidirler. Sığınacak evi yıkıldığı için
arabalarında sabahlayanlar pencerelerini az da olsa açarak oksijen girişini
sağlamalıdırlar. Kahramanmaraş merkezli depremde de görüldüğü gibi, mobil tuvaletlere
ihtiyaç büyüktür. Teknolojinin imkânlarından azami ölçüde faydalanılmalıdır.
Kentsel dönüşüm gibi olumlu tedbirler şahsi kapris ve menfaat oyunları ile
rezil edilmemelidir. Deprem bölgelerinde 14-15 katlı gökdelenleri görmek
herkesi üzmüş ve düşündürmüştür. Gökdelenlerde oturmaya mecbur değiliz.
Şatafatı ve gösterişi bir tarafa bırakmalıyız. Müteahhitler belgeli olmalıdır.
Cebi dolu olan, bilgisi olmayan müteahhit olursa üzücü manzaralar artar. Daha
fazla bilgi vermek bizim alanımızı aşar. Ülkemizde bu gibi konularda bilgi ve
tecrübe sahibi yetkililer gerektiği kadar vardır.
Oğuz Çetinoğlu: Allah tekrarından
saklasın. Yaşadığımız felâketle alâkalı ilk intibânız nedir?
Müjgân Suver: Cehenneme uyandık…
Her depremde yeniden cehenneme
uyanan Türkiye’de gördüğümüz hep aynı manzaralar, aynı çığlıklar ve hep aynı
açıklamalar. Aldığımız bunca derse, çektiğimiz bunca acıya, binlerce ölümlere
rağmen, değişmeyen hep aynı kapkaççı zihniyet, benden sonrası tufan siyaseti…
Felâket gelince de derin
sessizlik…
Çetinoğlu: Yardım vaatleri –
teklifleri var…
Suver: Ankara’dan önce BM’den, AB’den, komşu ülkelerden, dünyânın
dört bir yanından duyulan yardım teklifleri… Hepsi bizim ‘Ey!’ diye meydan okuduğumuz ülkeler…
Onların insanlığını takdir
ederken, ülkemizin tedbir eksikliğinin mahcubiyetini yaşıyorum.
Çetinoğlu: Mahcûbiyetin ötesinde
ıstırap verici uygulamalarımız var: 1997 yılında imzalanan EMASYA (Emniyet Asayiş
Yardımlaşma) Protokolü iptal edildi. 1999 yılında İzmir İstihkâm Okulu
Bünyesinde oluşturulan eğitimli kurtarma birliği de lağvedildi.
Kahramanmaraş,
Hatay depremi hakkında görüşüyorduk. Devam buyurur musunuz efendim…
Suver: Fay dönemlerinin uzun olması ne yazık ki rehâvete
kapılmamıza sebep oluyor. Acılar küllenince verilen sözler unutuluyor,
depremlerde can ve mal kaybını en aza indirgemek için hiçbir adım atılmıyor…
Anlıyoruz ki son depremden bu yana hiçbir şey yapılmamış. Var olan bin yıllık
kamu kurumları yıkılmış, Akut ve 2010 yılında iptal edilen gibi birçok gönüllü
özel girişimlerin alt yapısı tasfiye edilmiş. Böyle günlerin acil kurtarıcı
teşkilatı ordumuz devreden çıkartılmış.
Çetinoğlu: İlim insanlarımızın
uyarıları da dikkate alınmadı…
Suver: Evet! Tehlikeyi hatırlatan ilim insanlarına, ilmî raporlara
kulak tıkanıyor, felaket tellallığı yapmakla suçlanıyor. Yeni bir deprem
gelince de krizi yönetmesi gerekenler ışığa tutulmuş tavşan gibi hareketsiz
donup kalıyor. Hayat kurtaracak ilk 72 saatte halkın çığlığını duyan yok!
Yardıma koşan yok, enkaz kaldıran yok, enkaz altından gelen imdat çığlıklarına
minarelerden gelen Sela sesleri, çâre üretmesi gerekenlerin takdiri ilâhî,
kader, sabır sesleri cevap veriyor.
Çetinoğlu: Dayanışma uygulamamızı
da değerlendirmeye tâbi tutmak gerekiyor…
Suver: Türkiye gibi deprem ülkesi bir yerde, siyâsî görüşü ne
olursa olsun, bütün hükümetlerin, siyâsî partilerin, mahallî yöneticilerin
programında öncelik tehlike altındaki şehirlerin depreme karşı hazırlıklı olması
gerekmiyor muydu?
Türkiye’nin Güney’i ve
Güneydoğu’su, Suriye’nin Kuzeybatısı’nda meydana gelen depremlerin ardından,
hayatını kaybedenlerin sayısı giderek artıyor. Sorularınızı cevaplandırdığım saatlerde
sadece Türkiye’deki ölü sayısı 16.500’ü aşmış durumda. Binlerce insan hâlâ
canlı veya cansız enkaz altında. Binlerce insan dondurucu soğuğa karşı
korunmasız bir halde hayatta kalma mücadelesi veriyor.
Çetinoğlu: ‘Takdire tedbir fayda etmez’ sözünün ardına sığınılıyor…
Suver: Bu söz sorumlulara tedbirsiz olma suçunu işleme serbestiyeti
sağlamaz. Günümüzde gerçekçi olmayı öğütlerken ‘ayakları sağlam yere basmak’ terimini kullanırız. Yaşadığımız bu
coğrafyada ayaklarımızı bastığımız toprağın da sağlam olmadığını, deprem
bölgesinde yaşadığımızı unuturuz.
Anadolu’nun zemin yapısı
sebebiyle Türkiye’nin yüzde 96’sının deprem tehlikesi altında olduğunu
biliyoruz. Nüfusun yüzde 98’i ve barajların yüzde 95’i deprem bölgelerinde
bulunuyor. Dünyânın ikinci büyük deprem kuşağında bulunan ülkemizin – târihî
sürecine bakarsak- çok kötü bir deprem geçmişi olduğunu da görürüz.
Çetinoğlu: Türkiye’nin deprem
târihi hakkında yeterli bilgiye sâhip miyiz?
Suver: Türkiye’nin deprem târihi hakkında ne yazık ki elimizde
fazla detaylı bir bilgi de yok. Depremlerin mekanik olarak kaydedilmesine 19.
yüzyılın sonlarında başlandığını biliyoruz. Ondan önceki bilgileri ancak o
yıllarda yaşayanların gözlemlerini yazdıkları çeşitli târihî kayıtlardan
alıyoruz.
Çetinoğlu: Yayın organlarının
felâketler karşısındaki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Suver: Baskı altına alınmış bizim basılı ve görüntülü basın,
gördüklerini değil, görülmek istenilenleri gösterir ve anlatırken Avrupa basını,
insanlık adına yapılan milletlerarası yardımlarla ve daha âcil bir şekilde
insanların bir an önce kurtarılabilmesi için ne yapmak gerektiği sorusuna cevap
arıyor.
İtalya’nın Torino kentinde
yayınlanan günlük gazete La Stampa, yardım malzemelerine eşitsiz erişime dâir
çarpıcı bir tablo çiziyor.
Çetinoğlu: Suriye’deki durum
hakkında bilgi lütfedebilir misiniz?
Suver: “Türkiye’nin Güneydoğu’su uçuş haritalarında üzeri küçük
sarı uçaklarla dolu bir dikdörtgen. Onlar hayat demek. Dünyânın her yerinden
gelen yardım malzemeleri, ilaçlar, gıda maddeleri, taşıtlar ve yardım
hizmetleri burada buluşuyor. Hemen aşağısında ise büyük bir gri üçgen var:
Suriye. Hiçbir şeyin gelmediği yer. Ama depremin sebep olduğu tahribat, sınırın
o tarafını da bu tarafını da eşit vurdu. Ve her iki tarafta da aynı insanlar
yaşıyor.”
Çetinoğlu: Beşar Esad’ın tutumunu
nasıl yorumluyorsunuz?
Suver: Esad’ın tutumunu deprem bile yenemiyor.
Belçika’da yayınlanan liberal-
muhafazakâr De Standaard, Suriyeli yöneticilerin ülke sınırlarını milletlerarası
yardımlara tamamen açmamasını eleştiriyor.
“Suriye rejimi Pazartesi akşamı,
sırf yardım malzemesi nakliyeleri için sınırların açılmayacağını açıkça ifâde
etti. Böylece Şam rejimi, muhalefetin kontrolündeki bölgelere gidecek
yardımları da sinik siyâsetin konusu yapmaya devam edeceğini göstermiş oldu. Esad
rejimi yıllardır, bütün insânî yardımların Şam üzerinden gitmesini istiyor.
Çünkü böylece, yardımların bir kısmının ‘kaymağını
yiyebiliyor’ ve yardım malzemelerinin nerelerde kullanılacağını kendisi
belirleyebiliyor.”
Benzer yönetimlerinin benzer
yönetim taktikleri…
Kendi felaketine ağlayan, kendine
derman olamayan Türkiye’de ise başımızı kaldırıp ne Suriye’deki depremden, ne
de Suriye’deki ölümlerden bahsedecek mecal kaldı.
MÜJGÂN SUVER: Marmara Grubu Vakfı AB ve İnsan Hakları
Platformu Başkanı
Münih Ludwid
Maximilien Üniversitesi’nde yüksek tahsilini tamamlayan pedagog Müjgân Suver,
Münih Devlet Pedagoji ve Âile Araştırmaları Enstitüsü’nde çalıştı. Bavyera’da
yabancı statüsünde çalışanların ve onların çocuklarının Alman toplumuna entegrasyonunu
sağlayacak eğitim modellerinin oluşturulmasında ve uygulanmasında faaliyetler
yürüttü. Münih Kent-Pedagoji Enstitüsü’nde, ‘iki dilde, iki kültürde eğitim
modelleri’ konusunda eğitimcilerin eğitilmesinde, uzman akademisyen olarak
görev aldı… Göç ve göçmenler, entegrasyon problemleri, yabancı hakları
konularında danışmanlıklar verdi. Münih’te çalışan yabancıların ‘güvenilir kişisi’ seçilerek şehir
meclisinde danışman üye olarak yer aldı.
2000 yılından beri
Marmara Grubu Vakfı AB ve İnsan Hakları Platformu başkanlığını yürütüyor.
Avrupa Birliği, demokrasi, sürdürülebilir kalkınma, teşkilâtlı sosyal
sorumluluk, kadın liderler, kadınların ekonomiye kazandırılması, sosyal
cinsiyet eşitsizliği, eşitlik ve uzlaşma kültürünün geliştirilmesi konularında
projeler yürüten Müjgân Suver, aynı konularda çalışan Sivil Toplum Kuruluşları,
platformlar ve çalışma gruplarıyla da ortak savunuculuk faaliyetleri
yürütmektedir. KAGİDER’in kurucu üyesi, TÜSİAD – Toplumsal Cinsiyet Eşitliği
Çalışma Grubu uzman üyesi, Eşitlik, Adalet ve Kadın Platformu Organizasyon
Komitesi üyesi, Yanındayız Derneği Danışma Kurulu Üyesi, Denge Denetleme Ağı
Koordinasyon Grubu Sözcüsü olan Müjgan Suver, İzmir GÖZLEM Gazetesi
yazarlarındandır.
Müjgan Suver’in;
Almanya’da ‘Okullarda İki Dilde İki
Kültürde Eğitim’, ‘Alman Çocukları
İçin Almanca’, ‘Trafik Ve Çocuk’,
Türkiye’de farklı yılları kapsayan ‘Ulusal
Kadın Politikaları – Eylem Planı’ isimli iki kitabı, issiz kadınları
istihdama kazandırma hedefinde hazırlanmış ‘Arıcılık
ve Organik Bal Üretimi’, ‘Temel
İşletme ve Pazarlama’ konulu iki kitabi, dergi ve gazetelerde yayınlanmış
birçok makalesi bulunmaktadır.
Bir
deprem oldu, bir anda. Bazılarımız normal artçı gibi, kılımızı kıpırdatmadan
sakince izledi. Belki de o an, çoğumuz kızartılmış ekmeklerimizi yiyor,
sütümüzü keyifle içiyorduk uykudan uyanmanın mahmurluğuyla.
Oysa
olay hiç de öyle değildi. Durum vahimdi. Depremi bilenler, ya da yaşayanlar
endişeli bakışlarla, buruk bir yürekle, telaşla izlemeye başlamıştı
gelişmeleri. 7.7 şiddetindeki bir depremin nelere sebep olabileceğini biliyorlardı
çünkü.
Birçoğumuzun
endişe bile duymadığı o anlarda, binlerce vatandaşımız enkaz altındaydı,
mağdurdu, telaşlıydı, perişandı, gözleri yaşlıydı. Hele öğleden sonra yaşanan
ikinci deprem, asrın felaketine sebep olmuştu. Zaman ilerledikçe, haberler
netleştikçe, bilgiler çoğaldıkça “bir
dakika, galiba olay ciddi…” demeye başladık.
On
ilimizi kapsayan bu felaket, gerçekten de vahimdi. 1999 yılında, Gölcük’deki
depremi yaşayan biri olarak, olayın vahametini anlayabilmekteyim. Daha önce,
“artçı”nın bile ne olduğunu bilmeyen ben. Depremden sonra “bir iki hafta içinde toparlanırız, her şey normale döner” diye
düşünüyordum. Fakat gün geçtikçe, gerçeklerle yüzleşmeye, daha çok üzülmeye,
daha çok tedirgin olmaya başlamıştım.
Bu
depremin, bizim yaşadığımız depremden daha da vahim olduğu ortadadır. Acıları ve
süresi de daha uzun olacaktır. Rabbim maruz kalanlara yardım eylesin, acılarını
dindirsin kısa zamanda yüzleri gülsün.
Depremden
bihaber ve toplumsal olaylara duyarsız kalanların, şimdi gidip, deprem ortamını
yaşamasını isterdim. Gitseler de depremi yaşayamayacak, sonuçları ile
yüzleşeceklerdir. Olsun bu kadarı da ibret almaya, uyanmaya, silkinmeye belki yeterdi.
Artık
gereksiz bencilliklerin, küsmelerin, kızmaların, kırmaların ve kırılmaların ne
kadar gereksiz olduğunu anlamamız gerek mi yor mu? Sevdiğimiz insanları bir
anda kaybedebileceğimizi, şaşaalı eşyalarımızın, nadide yemeklerimizin,
arabalarımızın, katlarımızın, yatlarımızın bir anda yok olabileceğini artık
bilmemiz gerek mi yor mu?
Yemek
beğenmeyen, toplu ulaşım aracına binmeyen, fırının yolunu bilmeyen, yumurtanın
ekmeğin fiyatından habersizlerin, bir anda ekmek kuyruğuna geçebileceğini ne
zaman anlayacağız?
Sevdiğimiz
insanları görmeyi, ziyaretleri, gerçekleştirmeyi düşündüğümüz hayır ve
hasenatları daha ne kadar erteleyeceğiz? Elimizde ne kadar yaşayacağımızın
tapusu var mı acaba? Yoksa kariyer edinme, daha çok kazanma hırsı, makam sevdası,
mı bu duygularımızı engelledi durdu? Oysa “sonra”nın sonrası yokmuş, bunu bu
depremde bir kez daha gördük.
Dün
hayatta olan insanların, eşyaların, evlerin bir kısmı, bu gün yok maalesef.
Canını kurtaranlar, malını kaybetmeye üzülemiyor bile. Şu da görüldü ki; bazen
hayatımız, kurtuluşumuz, dostlarımızın ve iyi insanların gayretlerine, bizi
önemsemelerine, bitmez tükenmez engin sevgilerine, merhametlerine özverilerine
bağlı.
Haberlerlerde,
“94 saat sonra; aç susuz, bitkin, yaralı, moralsiz, yakınlarının ne olduğunu
merak etmenin endişesi içinde” enkazdan çıkarılanların, elleriyle zafer işareti
yaptıklarını görünce, çadırlarda sıcacık ekmeği, ateşin başında tebessümle
yiyenleri gördükçe, hayatımızın pamuk ipliğine bağlı olduğunu, aslında evimizin,
kendimizin ve kalıcı olmadığını, giydiğimiz elbisenin, kullandığımız eşyanın markasının
çokta önemli olmadığını, yediğimiz yemeğin, kurduğumuz sofranın albenili olmasının
da çok önemli olmadığını daha iyi anlamaktayız.
Depremzedeyi
kurtaranın, kurtarılandan daha çok sevindiğini, gözyaşlarına boğulduğunu
gördüğümüzde, pahalı telefonlarımızın, arabalarımızın, yazlığımızın, zenginliğimizin
de bu insani duyguların yanında ne kadar ucuz ve anlamsız kaldığını daha bir
idrak edebiliyoruz.
Ya da milyonlarca liraya aldığımız konutun
belki de mezarımız olabileceğini, üstümüzdeki paltonun, basit bir battaniyenin,
sıcak bir yudum çayın, çorbanın, ekmeğin, yeri geldiğinde ne kadar kıymetli
olabileceğini de gördük.
Kızını
kaybeden bir anne anlatıyor; “iki gün
evvel kızıma şu evi satın alarak anahtarlarını verdim. Kızıma mezar olacağını
nereden bilebilirdim.”
Bir
başka depremzede; “Dünyanın eşyasını
aldım evime, son teknoloji küçük ev aletleri…Marka marka kıyafetlerle doldurdum
dolabımı. Ama depremden kaçarken ayaklarım çıplaktı… Ne kadar değersizmiş
aslında her şey…. Dünya’da nefes alıyorsan sevdiklerinle birlikte büyük hazine
o, geriye bırakacağın çöp. Dünya’da bir nefes kadar”sın, o da rahat alırsan
nefesini ne mutlu…rahat nefes alalım sevdiklerimizle…”
Mutluluk
sağlıklı ve sevdiklerimizle birlikte olmaktan geçmiyor mu?… Bu dünyaya niye
geldik acaba? Yiyip içip keyif çıkarmaya mı? Bencilce yaşayıp, “acılar ve sevinçler karşısında bana ne”
duygusuyla günümüzü gün etmeye mi?
Peki,
maksadımız insan mı olmak, yoksa “gibi” şeklinde taklit olarak mı yaşayacağız? Eğer
adam gibi insan olacaksak; “sevmeyi, saymayı, değer vermeyi, anlamayı, paylaşmayı,
hor görmemeyi, ahde vefayı, yardımlaşmayı, affetmeyi, ötelememeyi, vicdanı,
empatiyi, adaleti, şefkati, mertliği, tevazuyu, yardımlaşmayı, yüreklere
dokunmayı, biz olmayı” vb. bilip içselleştirerek yaşamamız gerekiyor.
Böylesi duyguları
satın alamazsınız, değer biçemezsiniz. Hayatta anlamlı yaşamak, bu değerleri
severek yaşamanızdan geçmektedir.
Kalbini
kırdığımız bir insanın, istesek de gönlünü almaya vaktimiz olmayabilir. Göçük
altında gördük ki, hakkı hukuku geçenlerle helalleşmek istememiz de yeterli
değil. En güzeli kırmamak, üzmemek. Üzmüşsek vakit kaybetmeden telafi etmektir.
Telaşa,
aceleye, hırsa, benciliğe gerek yok. Bazı şeyleri değiştirmek, sahiplenmek
elimizde değil. Neyin hakkımızda hayırlı olduğunu da bilemiyoruz. Kaçırdığımız trene
kızacağımıza, “hayırlısı”
diyebilsek. Elimizden gelen gayreti gösterdikten sonra “hayırlısı” diyebilsek. Belki daha huzurlu yaşarız. Bir de hayatın
hayal olduğunu, dostluğun, iyiliğin güzel şeylerin makbul olduğunu anlayabilsek.
Hayat
kısa, kendimiz olalım, insanın değerini bilelim, doğal olalım. Yüreğimize bir
sevgi pınarı akıtalım. Böylesi afetlerden ders almasını bilelim. Kalbimizi güzel
hasletlerle besleyelim. Unutmayalım ki, zenginlik, makam emanet. Kalıcı olan
insanlık. Sevdiklerimizin kıymetini bilip kalbini kırmayalım. Emanet olan
canımızı, ne zaman nerede nasıl teslim edeceğimiz inanın belli değil.
Bu depremde, emeği ve gücü ile eşya ve parası
ile gönlü ile katkıda bulunanlara ne kadar teşekkür etsek azdır. Minnetimi,
şükranlarımı, takdirlerimi bu koca yürekli güzel insanlara gönderiyorum.
Gün,
yüreğimizin sesini dinleme, gönüllere
dokunma zamanıdır. Sevgimizi, imkânlarımızı paylaşma günüdür. Acılarımıza,
üzüntülerimize, sıkıntılarımıza derman olma günüdür. Biz olma, el atma,
yaralarımızı sarma günüdür. Çare arama, çare olma, moral verme, dayanışma,
yardım etme günüdür. Kalbimizle, dualarımızla acısı olanların yanında olma
günüdür.