10.8 C
Kocaeli
Pazar, Mayıs 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 257

İstanbul’u Yeniden Görmek ve Düşünmek

İstanbul’umuz dünyadaki tarihi şehirler içinde ilk 3-5
şehirden biridir. Eski çağlardan beri yerleşim yeridir. Doğu Roma İmparatorluğuna
başkentlik yapmış olup, o döneme ait, başta Ayasofya ve

Yerebatan Sarnıcı gibi eserler olmak üzere, pek çok tarihi
değere sahiptir. 1453’te biz Türklerin fethi ile Osmanlı Devleti’nin Bursa ve
Edirne’den sonraki başşehri olmuştur. Bu dönemlere ait de başta Topkapı Sarayı
ve Sultanahmet Camii olmak üzere pek çok tarihi esere ev sahipliği yapmaktadır.
Bu şehrimiz ayrıca bir ticaret, tarihi ve doğal güzellikleriyle zengin bir
turizm merkezidir. İstanbul’u 90’lı yıllarda birkaç defa gidip, gezip görme
imkânım olmuştu. 20 – 25 yıl kadar aradan sonra bazı tarihi mekânları yeniden gezip
görme amaçlı gittiğim bu şehirdeki önemli bulduğum ve dikkatimi çeken bazı
hususları paylaşmak isterim.

İlk dikkatimi çeken, çok kalabalıklaşmış bir şehir haline
gelmiş olmasıydı. Bu kalabalıklaşmada, farklı ülkelerden gelen turist grupları,
tek başına veya birli ikili aileler şeklinde gezen turistlerin varlığı, memnuniyet
verici bir duygu yaratıyordu. Tarihi ve turistik yerlerdeki insanların bu varlığı,
ülkemizin turizm potansiyelinin doğru kullanıldığı kanaatini vermekteydi.
Ayrıca görünümlerinden saç ekimi, yüz estetiği gibi sebepler için geldiği belli
olan insanların da fazlalığı ülkemizin sağlık turizmi için de tercih edilen bir
yer olduğunu göstermekteydi.

Şehrin özellikle toplu ulaşım imkânları takdire şayandı. Yerin
3-5 kat altına yapılmış olan ve birçok

önemli noktaları birbirine bağlayan metro ağı, batıdakileri
aratmayacak kadar güzeldi. Marmaray ve

Avrasya tüneli ile şehrin iki yakasının buluşturulması, raylı
sistemlerin yaygınlaştırılması ise toplu ulaşım imkanlarının daha çok
kullanılabilmesi ile büyük kolaylıklar sağlamaktaydı.

İstanbul’umuzun en önemli tarihi merkezini görmek için önce
Sultan Ahmed Meydanına gidiyoruz.

Topkapı Sarayı, Ayasofya, Sultan Ahmed Camii ve Yerebatan
Sarnıcı gibi birçok, gerek Roma döneminden gerekse Osmanlı döneminden kalma
eserler bu bölgede bulunmaktadır.6. Yüzyılda yapılmış olan Yerebatan Sarnıcı
bölgenin su ihtiyacı için düşünülmüştür.1000 m2’lik bir alana yapılmış olup,
336 adet 9 m yüksekliğindeki mermer sütunlar ile görmeye değer bir eserdir.
Sonra yine o dönemlerden yapılan büyük mabed Ayasofya’ya(Kutsal bilge)
gidiyoruz. Büyük kubbesi ile yapıldığı günden bugüne dikkat çekici bir mabed
olup dünyanın 8. Harikası olarak bilinir. Mısır, Efes, Suriye’deki antik
eserlerden alınıp getirilen mermer sütunları, muhteşem kubbesi ve
duvarlarındaki muhtelif ve anlamlı dini motifli mozaikleri ile ziyaretçilerini
kendisine hayran bırakmaktadır. 1453’te İstanbul’un fethi ile Fatih Sultan Mehmed
tarafından fetih camiine çevrilmiş ve yapılan muhtelif yapılar ile bir
külliyeye dönüştürülmüştür. İçerideki fil ayakları üzerine asılı 7,5 m
çapındaki 8 adet hat levhalar dikkat çekicidir. Koyu yeşil bir zeminde altın
varaklı şeklinde döneminin meşhur hattatı Kazasker Mustafa Efendi (1801 – 1876)
tarafından yazılmıştır. Turist grupları, genç yaşlı bir yığın insan, ayrıca
ibadet için gelenlerin sebep olduğu uzun bir kuyruk giriş için yeni bir
düzenlemeye ihtiyaç olduğunu düşündürmektedir.

Ayasofya’dan sonra mavi çinileri ile meşhur Sultan Ahmed
Camiini görmeye gidiyoruz. Restorasyon

amaçlı tamamen kapalı olması bizim gibi gelenler için üzücü
idi.Ayrıca buranın tamamen kapalı olması

Ayasofya’nın girişindeki uzun kuyruklar namaz ibadeti için
gelenlerin oradaki küçük camiye mecbur kılıyordu. Bu iki büyük mabedin olmasına
rağmen Endonezya’dan gelmiş olan bir turist grubunun kadınlı erkekli ve oldukça
sıkışık bir şekilde burada ibadetlerini yapmak mecburiyetinde kaldığını görmek üzüntümüzü
artırmıştır. Daha sonra görülecek bölge tabi ki Beşiktaş. Dolmabahçe Sarayı,
Dolmabahçe Camii, Resim ve Heykel müzeleri, Denizcilik Müzesi gibi yerler,
görülecek yerlerdir. Bu bölgeye Yıldız Sarayı’nın hemen bitişiğindeki Yahya
Efendi ayrı bir zenginlik katmaktadır.

Tabii ki bu şehir 1-2 günde gezilebilecek bir yer değildir.
Boğaziçi’nden Adalara, Eyüp Sultan’dan

Sultan Ahmed’e, Fatih’ten Balat’a, Topkapı Sarayından Rumeli
ve Anadolu Hisarlarına kadar bir yığın tarihi ve doğal güzellikler görülmelidir.
Bu sebeple de şiirlere, hikâyelere, romanlara, filmlere konu

olmuştur.Yeni görülesi yerler arasında Topkapı’daki Panoroma
1453, İstanbul Arkeoloji müzesi , Rami

kışla kütüphanesi, Çamlıca Televizyon Kulesi, Millet Cami,
Kız Kulesi gibi yerleri de saymalıyız.

Tüm bunlar ve özellikle toplu ulaşımdaki yeni imkânlar
İstanbul’umuza zenginlik katmıştır. Şehrin bu

imkân ve gelişmesinde son 20 – 25 yılda aldığı hizmetler
önemlidir. Burada büyükşehir belediye başkanlığı zamanı dâhil Cumhurbaşkanımız
R. Tayyip Erdoğan’ın payı önemlidir. Başta O’na olmak üzere emeği geçenlere
şükran duygularımı iletirken, keşke doğal doku ve tarihi alanlar daha fazla

korunabilseydi, gökdelenlerle şehrin silüeti bozulmasaydı da
demeliyiz.

Tarihi eserler şehirlere zenginlik katan yerlerdir. Şehrimizde
de Paşa Suyu olarak bildiğimiz

Romalılardan kalma ve o dönemin en büyük ikinci su hattı
olan tarihi miras, yine o dönemlerden kalma İnbayırı Sarnıcı, İnbayırı sarnıcı
ile Süleyman Paşa hamamı arasında bulunan, içinde insan girebilecek özellikteki
su kanallarından kalan bir kısmı günyüzüne çıkarılıp gezip görülecek yerler
arasına katılmalıdır. Şehirlere önemli ulaşım imkânı ve kolaylık sağlayan
tramvay hizmetinin yakın ilçelerimize de ulaştırılması geciktirilmemelidir.

Bu yazı 6 Şubat Kahramanmaraş depremi öncesinde yazılmıştır.
Bu deprem tekrar göstermiştir ki

İstanbul için beklenen olası depremin benzeri bir felakete
dönüşmemesi için yerel ve merkezi

yönetimlerin el birliğiyle ve öncelikli olarak tedbir
çalışmalarının hızlandırılması gerekmektedir.

Tabii Afetlerin felakete dönüşmediği evlerimizde, huzur ve
güven içinde yaşadığımız bir gelecek

dileğiyle.

Afet, Eğitimsiz Yönetilemez

0

Türkiye, 6 Şubat 2023 Pazartesi günü 10 ilimizi etkileyen
büyük bir deprem felaketi yaşadı. Deprem felaketini yaşayan şehirlerimizde yüz
binlerce bina yıkıldı, ayakta kalanların da çoğu hasarlı olduğu için yıkılacak.
Depremde on binlerce canımızı kaybettik, yüz binin üzerinde insanımız yaralı
olarak kurtuldu. Türkiye bu büyük deprem felaketine hazırlıksız olarak
yakalandı. Depreme zamanında ve gerektiği kadar müdahale edemedik. Afet
yönetiminde başarısız olduk.

 

Bu konu, siyaset üstü, milli bir konudur. Bu konuda
birbirimizi suçlamamız doğru değildir. Fakat şu gerçek bir defa daha ortaya
çıktı ki, ne iktidarımız, ne muhalefetimiz ve ne de ilgili kurum ve
kuruluşlarımız bu konuda ciddi ve yeterli bir hazırlık yapmamışlar, afet
yönetimi hakkında plan ve program hazırlamamışlar,  yeterli ekip ve eleman yetiştirmemişler ve
afetzedelerin barınma, beslenme, hijyen, ısınma gibi zaruri ihtiyaçları ile
ilgili yeterli malzeme stoku oluşturulmamıştır. 
Organizasyon ve koordinasyon eksikliğinden, kurtarma ekiplerinin çalışmalarında
zamanında aksaklıklar olmuştur. Fakat AFAD, AKUT ve belediye ekiplerinin,
Türkiye Taşkömürü Kurumu personelinin, sivil toplum inisiyatiflerinin gönüllü
kurtarma ekiplerinin ve özellikle yabancı ülkelerden gelen kurtarma ekiplerinin
günlerce süren cansiperane çalışmalarını göz ardı edemeyiz. Onların çabalarını,
takdir, minnet ve şükranla karşılıyoruz. 
Tek tesellimiz, böyle afetlerde milletimizin tek yürek halinde bütün
imkânlarıyla afetzede vatandaşlarımıza yardıma koşmalarıdır.

 

Acıda ve kederde büyük bir duyarlılıkla birleşen bu büyük
milletin büyük bir zaafını da belirtmeden geçemeyeceğim. Biz büyük bir afet
yaşadığımız zaman gösterdiğimiz bu duyarlılığı, olayın üzerinden birkaç ay
geçince kaybediyoruz, yaşananları unutuyoruz. Sonra da kendimizi “Hafıza-i
beşer nisyan ile maluldür” diye teselli edip normal hayatımıza dönüyoruz.
Yaşananlardan hiçbir ders çıkarmayıp bundan sonra yaşanacaklar için gerekli
tedbirleri almıyoruz. Hâlbuki Türkiye bir deprem bölgesi. Sel, heyelan, yangın
ve orman yangını gibi doğal afetler de çok yaşanıyor. Önümüzde bir de küresel
ısınma ve bunun getireceği çeşitli sorunlar var. Bu yüzden bu afetlere karşı
milletçe topyekûn hazırlanmamız gerekiyor. Bu hazırlanma da öncelikle eğitimle
olur. Devletin, örgün ve yaygın eğitim kurumlarında çocuklarımızı, gençlerimizi
ve yetişkinlerimizi her türlü afete karşı eğitmesi gerekir. Milletimize bu
konuda gerekli eğitim verilmez ve gerekli bilinç kazandırılmazsa, afetlere
karşı verilecek mücadele her zaman yetersiz kalacaktır.

 

Artık geriye bakmaya gerek yok. Olan oldu, yıkılan yıkıldı,
ölen öldü. Bizim şimdi bundan sonra olabilecek afetlere karşı hızla
hazırlanmamız gerekiyor. Önce eğitim sistemimizin afet eğitimi ile ilgili ders,
müfredat ve eğitim çalışmalarını gözden geçirelim. İlkokul, ortaokul ve
liselerin haftalık ders dağıtım çizelgelerini inceledim. Hiçbir sınıfta “afet
yönetimi” ile ilgili bir ders yok. Şu anda bütün dünyanın üzerinde hassasiyetle
durduğu küresel ısınma sonucunda oluşan iklim değişikliği ile ortaya çıkabilecek
sorunlarla ilgili bir ders varmı diye baktım. Son yıllarda ortaokul 6., 7. ve
8. sınıfta “Çevre Eğitimi ve İklim Değişikliği” adıyla bir ders konmuş ama o da
seçmeli olarak.  

 

Bir de afet yönetimi ile ilgili yükseköğretim
programlarındaki durum nedir, ona bakalım. YÖK kayıtlarına göre 17 devlet
üniversitesi ile iki vakıf üniversitesinin bünyesindeki Meslek
Yüksekokullarında ve Sağlık Meslek Yüksekokullarında 2’şer yıl öğretim süreli
“Acil Durum ve Afet Yönetimi” programları var. Bu önlisans programlarının
kontenjanları 30-60 kişi arasında 1 veya 2 sınıf. Bu konudaki lisans
programlarını da incelediğimizde manzara şu: Türkiye’de 12 devlet
üniversitesinin ve KKTC’deki iki üniversitenin Sağlık Bilimleri Fakültelerinde  “Acil Yardım ve Afet Yönetimi” programları
var. Bu lisans programlarının kontenjanları 40-80 kişi arasında 1 veya 2 sınıf.
Kontenjanlarının da ne kadar dolu olduğunu bilmiyorum.  Ama bu bölümlerden mezun olanların henüz afet
yönetimi konusunda aktif bir rol aldıklarını görmedik. Bu bölümlerin
varlığından ben de araştırma yapınca haberdar oldum. Bu okul mezunlarının
nerelerde görev yaptıklarını, ne yaptıklarını ve ne yetkilerinin bulunduğunu bilmiyorum.

 

AFETE NASIL HAZIRLANMALIYIZ?

 

Madem Türkiye bir deprem ülkesi, o zaman çocuklarımıza
anaokulundan itibaren depremle yaşamayı öğretmeliyiz. Bunun için
öğretmenlere  “İlk Yardım” ve “Okul
Tabanlı Afet Eğitimi” vermeliyiz. Tüm öğretmenler, sınıf içi ve sınıf dışı
farklı faaliyetlerle öğrencilerine deprem öncesi, anında ve sonrasında yapacakları
doğru davranışları kazandırmada rehberlik etmelidirler. Öğretmenlerin
gerçekleştirecekleri afet eğitimi ile ilgili uygulamalarda kılavuzluk edecek
kitap, oyuncak, araç gereç gibi ders materyalleri geliştirilmelidir. 

 

Deprem yaşamış illerimizde “Deprem Anıt Müzesi” adıyla
müzeler kurulup, depremin yaptığı tahribat, can ve mal kaybının unutulmaması
sağlanmalıdır. Ayrıca ilçe ve il düzeyindeki yerleşim birimlerinde yerel
yönetimlerce deprem simülasyon merkezleri oluşturulmalı, çocuklarımız buralarda
uygulamalı olarak depreme hazırlanmalıdır. İlkokulun son iki sınıfında haftada
bir saat “İlk Yardım ve Afet Eğitimi” dersi, Ortaokulun son iki sınıfında
haftada iki saat “İklim Değişikliği ve Afet Eğitimi” dersi, zorunlu ders
kapsamında okutulmalıdır. 

 

Lise düzeyinde “Afet Yönetimi” alanında mesleki ve teknik
eğitim liseleri açılmalıdır. Bu okulların mezunları, Meslek Yüksek Okullarının
“Acil Durum ve Afet Yönetimi” programlarını ve Sağlık Bilimleri
Fakültelerinin  “Acil Yardım ve Afet
Yönetimi” programlarını tercih ettiklerinde kendilerine ek puan verilmelidir.
Bu önlisans ve lisans programlarında “Afet Önleme”, “Afet Riski Azaltma”, “Afet
Yönetme” ve “Kriz Yönetimi” alanlarında eğitime önem verilmelidir. Bu yükseköğretim
kurumları mezunları; AFAD (Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı)’da,
binalarda deprem riskini belirleyen ekiplerde, okullardaki “Afet Eğitimi”
derslerinde ve yaygın eğitim kurumlarında yetişkinlere yönelik “Afet Eğitimi”
programlarında görevlendirilmelidirler.

 

AFAD, yeniden teşkilatlandırılmalıdır. Her ilde kadrolu ve
gönüllü yeterli sayıda kurtarma ekibi yetiştirilmelidir. AFAD’dan önce Sivil
Savunma Müdürlükleri, askerliğini yapmış, 45 yaş altındaki erkekleri iki veya
üç hafta ile çağırarak afet eğitimi verirlerdi. AFAD da aynı şekilde bu yaş
grubundaki erkeklere aralıklarla afet eğitimi vermelidir. AFAD, kurtarma
ekiplerinin herhangi bir deprem anında hangi bölgede görevlendirileceğini daha
önceden belirlemelidir. AFAD’ın yerel yönetimlerle eşgüdüm içinde çalışmaları
sağlanmalıdır. 

 

En azından yedi bölgemizde belirlenecek merkezi illerde
“Deprem Lojistik Üssü” oluşturulmalıdır. Buralarda çok sayıda iş makinaları,
çekiciler, konteynerler, çadırlar, mobil mutfak ve tuvaletler, sobalar,
battaniyeler, iç çamaşırı ve giyim eşyası vb. malzemeler stoklanmalıdır. Deprem
anında bu malzemenin deprem bölgesine en kısa zamanda intikalini sağlayacak
tedbirler daha önceden alınmalıdır. Deprem anında görevlendirilecek iş makinası
operatörlerinin, tır şoförlerinin ve araç sahiplerinin iletişim bilgilerini
daha önceden tespit edilmelidir.

 

Başta deprem olmak üzere her türlü afete çok önceden
hazırlanırsak zararımız, hasarımız ve can kaybımız çok az olacaktır. Bunun için
öncelikle okullarımızdaki “Değerler Eğitimi” derslerinde insanımızı “dürüstlük
ve iş ahlakı” üzerine yetiştirmeli, onlara işlerini dürüstçe en iyi ve en
düzgün yapma bilinci ve ahlakını kazandırmalıyız.

Kelleler Gidecek!

Moral diye bir şey kalmadı. İçimden yazmak gelmiyor. Daha beteri sanki hepsini daha önce yazmışım gibi bir his içindeyim. Size de olur mu? Her gördüğünüz, her duyduğunuz sanki tekrarmış gibi gelir; “deja vu” dediklerinden. İnsanların ne diyeceklerini onlar demeden, ne yapacaklarını onlar yapmadan bilirmişsiniz gibi. Ve sıkılırsınız, sıkılırsınız. Meğer bu depresyonun baş belirtilerinden biriymiş.

Bakın diyorum, şimdi iktidar suçu haşa Allah’a atacak. Hatta atmaya kalktı da… Fakat diz boyu beceriksizliğin kul işi olduğu ortaya çıkınca, bu sefer “görülmemiş bir felaket” stratejisine döndük. Öyle değil, daha büyükleri de var, hem de bu son asırda var. Buyurun, Washington Post  bizimkiyle başka büyük depremleri karşılaştırmış. Yerin yüzüne uzaklıkları dâhil. Her şeye rağmen bizimki de çok büyük. En büyük olmasa da.

Depremzedeye bakmak için izin gerekli

Diyelim ki asrın değil, bin yılın, on bin yılın en büyüğü. İyi de insanlar deprem küçüktü demiyor ki. İnsanlar, bize üç gün kimse gelmedi, koordinasyon yoktu, donarak öldüler diyor. Facebook’ta, İngiltere’de travma cerrahlığı yapan bir Türk doktorun hikâyesi var. Doktorluğunu yapabilmesi için Ankara’dan olur bekleniyor. AFAD yetkilisi hastaneye giden ambulansa bindirmiyor, “Sana bir şey olursa ben sorumlu olurum.” diye… Hani filmlerde, uçakta, gemide veya bir toplantıda biri hastalanır da ona bakan görevli bağırır, “Doktor var mı?” diye. Bizde bağıramaz! Ankara’dan izin almak gerekir. İl Sağlık Müdürlüğü de veremiyor. Ankara’dan ancak mesai saatlerinde izin alınabiliyor. Sonunda dört gün sürünüyor ve kendi deyişiyle, “Tek hastaya dokunamadan geri döndüm.” Buyurun size merkezî koordinasyon. Buyurun hızlı karar verip uygulamayı eline yüzüne bulaştırma.

Yardım ettikleri için azarlanan, itham edilen STK mi istersiniz, şehirlere sokulmayan muhalif belediye ekipleri mi?

Böyle skandalları, böyle rezaletleri çok okuyacak, duyacaksınız. Fakat bunlar önemli değil. Önemli olan iktidarın kabahatsizliği. En son, “Yıkılan binalar biz iktidara gelmeden yapılmış.” çıktı. İmar affını da teröristler çıkarmıştı zaten.

Kurumların odağı ne?

Bu hikâyeler, aklı başında olana, kurumların çalışmadığını gösteriyor. Bu tamam da, on örnek, yüz örnek, bin örnek göstereceksiniz de ne olacak?

Bu hikâyeler daha da beterini anlatıyor: Kurumların başında bulunanların o kurumun görevine odaklanmadıklarını. Liyakatin yerlerde süründüğünü. Bu, hani çok sevilen deyişle, “yapısal” problemi çözmeden bir yere varamayız. Yine deprem olur ve biz yine ölürüz.

Tekrar edeyim: Kimin sorumlu olduğu önemli değil. Bir daha tekrarlanmaması için nasıl örgütleneceğimiz önemli. Neyi nasıl yapmamamızı, neyi nasıl yapacağımızı öğrenmemiz gerekli. Hatalarımızı düzeltmemiz, düzeltmemiz içinse önce yanlış yaptığımızı kabul etmemiz gerekiyor. Var mı kabul eden?

Haşa. “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var. “

İmar kanununu anayasa maddesi yapmak gibi saçma sapan teklifler var. Ülkelerin kurumları, devletin teşkilâtı, anayasa ile yürütülmez. Kanunla da yürütülmez. Cephede ve yönetmeliklerle yürütülür. O cephedekileri yetkilendirerek yürütülür. Anayasa kanunların, kanunlar yönetmeliklerin çerçevesini çizer ama bunları uygulayacak olan sizin teşkilatınızdır. Kurumların her kademesinin, “İşimi gereğince yapmaya hazır mıyım?”, “İşimi daha iyi nasıl yaparım?” sorularına odaklanmasıdır. Tabiî bir de o kurumların yine her kademesinin işe uygun birikime, tahsile sâhip olması.

Şimdi kelle alma vaktidir

Kötü yönetimlerde odak bu değildir. Kötü yönetimlerde her kademenin odağı şudur: Ben bu mevkie gelmeyi hayal bile edemezdim. Sağ olsun üstüm, onun da üstü, onun da üstünün üstü -simit yönetimi dedik ya-  bana bu mevkii bahşetti. Aman onu kızdırmayayım. Aman onu memnun edeyim. Kötü haber vermeyeyim. Kızdıracağı tekliflerde bulunmayayım. Neye kızacağı da belli olmayacağına göre en iyisi, o sormadıkça bir şey söylemeyeyim. “Nasılsın?” derse ki bu da büyük lütuftur, “Duacınızım efendimiz.” diyeyim. Her hareketimle ona borcumun şuurunda olduğunu göstereyim.

Her şeyi yazmadım tabiî. Ama büyüklerin deprem bölgesine gitmelerinin yarardan çok zararı vardır diye yazdım. Öğreniyoruz ki bir büyük ziyaretinde yıkılan merkezde trafik on saat durmuş.

Hadi bir şey daha söyleyeyim: Bütün laflar laftır. Ayinesi de kişinin iştir. Ama kişi, işi bilmiyorsa ne yapar biliyor musunuz? Astlarını sorumlu tutar. Evet, Allah’ın işi dedik, tutmadı. Bizden önceki iktidarların dedik, tutmadı. Teröristlerle Fetö’cüler de bu sefer pek çalışmaz. O hâlde? O hâlde şimdi kellelerin yuvarlanması lazım.

Kötü yönetici, daha ilk başta, etrafına şöyle talimat verir: Kim neyin başındadır bileyim ki, gereğinde kellesini alayım. İşte şimdi kelle alınma vaktidir. Herkes sorumluluğu bir alttakine yükleyip onu görevden alacaktır. Öyle ya, ben beni tayin edene borçluyum. Tayin ettiklerime değil. İstisnası, benim altıma, üstümün yaptığı tayinlerdir; onlara dokunamam, onlar da beni dinlemez zaten.Kellesi alınanlar da çok üzülmesin. Sizlere bir baş danışmanlık, bir yönetim kurulu üyeliği buluruz.

“Ve Diri Diri Toprağa/Enkaza Gömülen Kız Çocuğuna Sorulduğunda”

“HANGİ SUÇTAN ÖTÜRÜ
ÖLDÜRÜLDÜĞÜ!” (Tekvir 8 ve 9)

             Müteahhide mi atarsınız topu mühendise veya yapı denetimciye mi? Yoksa Belediyeye
yada Hükümete mi? Hatta Allah’a, kadere veyahut Amarigan
gemisine
mi suç bulursunuz bilmem..

            “SAYFALAR AÇILDIĞINDA / KAYITLAR YAYIMLANDIĞI ZAMAN”
(Tekvir 10) göreceğiz.

            Suçu kabullenme
diye bir şey yaşam literatürümüzde bulunmadığı için ne yapacağız? Her zamanki
gibi sallayacağız. Nasıl sallayacağız? Galata
Köprüsü üstünde balık tutanlar gibi
; oltanın ucundaki kancayı mümkün
mertebe kendimizden en uzağa
..

            Ne yani Allah’tan
korkmaz, kuldan utanmaz kimesneler
olduğumuzu mu ağzımızdan kaçırak?! Tanrı’ya değil de paraya, arzulara, anlık
çıkarımıza taptığımızı
mı itiraf edek?!

Biz
ki “OKU!” emrine bile olur vermemiş, okuntu-mırıltı yaparak Yaratıcı’yı kandırma şebekeleri kurmuş
mahalli Müslümanlarız
. Ateistlere kıyasla cesur allahsızlarız. Daha
doğrusu kafamıza göre ilah ve keyfimize göre inanç oluşturmuşuz zaten,
kuşaklar boyu..

Kırk bin kaybımız var ama kırk
gün
tutacak yasımız ve sabrımız yok. Sonra maçsız-magazinsiz, dizisiz
n’aparız?! Can kurtarırken de çek panpa!
Yağmacıları döverken de..

Deprem kılıflı taammüden cinayetlere, milletin malını milyar milyar yağma edenlere ise tıss. Niye? Herkes herkese
bakarak
büyük hadiselere tepki vermek yerine minik mevzulardaki tepkiciklerle geçinip gidiyor diye. Nihayetinde
ne demiş doçent: “Türkiye bir suç
ortaklığı toplumudur.

Peki,
ne ve nasıl olacak? Kestirmeden konuşursak; ilkesizliği ve sistemsizliği sistem bellemenin kurbanı olmuş bir halk olarak önümüzdeki kurban bayramını bahane kılıp bu
kafayı değiştireceğiz
. Yani başka bir kafa takınacağız.

Evvelâ
bu birbirimizi yemeye/yenmeye, yok etmeye, ezmeye ve güç göstermeye dayalı
zihniyetten kurtulmaya bakacağız. “Türk’ün
Türk’ten başka düşmanı yoktur
” anlayışı ile şu kara günlerde sergilediğimiz
devâsa birlikteliği zamana yayarak değiş tokuş edeceğiz.

Sonra
da ortak akla ve toplumsal kabule dayanan bu nev
zihniyetle devleti ve devletin
kurumlarını yeniden inşa
edeceğiz. İşte o yüzden bizim gibi eski
kafalılara, eskitme alışkanlıklarla toplumu ifsatta spin atanlara, hele hele
siyaseti bir rant, bir nemalanma, bir güç odağı ve bir baskı unsuru haline
getirmeye çalışanların yüzüne bile bakmadan, ölürse cenazesine bile
katılmadan
; hasbelkader katılanların da “nasıl bilirdik” sorusunu yalanla,
yağcılıkla değil hakikati örtmeden yani kâfirlik yapmadan cevap vermesiyle
doğrulacağız.

Sert
girdik topa, karamsar geldik. Lâkin iyiliklerden kötülükleri ayıklayamaz ve onu
ayrıştıramazsak zaten reşit olmadığımız
ortaya çıkar. Depremden beri ortada olduğu üzre yetişkinlik düzeyi arttıkça
reşitliğimiz o denli düşüyor
; gençlerimiz, çocuklarımız ise yaşça olmasa da
akılca ve ahlâkça bizden daha erişkin gibiler.

Duyduk-duymadık
demeyin: Korku eşiği yerkürenin şiddetengiz
çifte depremli, fay hattı yarılmalı ve hatta neredeyse dağların yerinden
oynadığı kıyametimsi bir sayha ile
aşıldı. Haşyetullah’ın yanında enaniyyun heyetinin lafı mı olur?

Nedir
Tekvir? Dürülüp büzülmedir; bir şeyi
başka bir şeye dönüştürmedir.

Deprem, zihniyetimizin bizi sürüklediği felâketleri özlü merhametimizin kalplerimizi
birleştirdiği yerde kalıcı bir dönüşüme vesile olsun
. Âmin!

Prof. Dr. Tolga Yarman İle ‘Büyük Felâket’i Konuştuk.

1-Her şeyden önce zihniyet
değişikliğine ihtiyacımız var.

 2-Aklımızı kullanmıyoruz.

 

Oğuz Çetinoğlu: Milletçe büyük bir
felâket yaşadık. ‘İnşallah son olur
deniliyorsa da en önemli iş olarak düşünülenler çok farklı. Siz, ‘konu ile yakından ilgilenen bir ilim adamı
sıfatınızla, öncelikle yapılması gereken ilk 3 (veya 5) tedbir olarak
tavsiyeleriniz nelerdir?

Prof. Dr. Tolga Yarman: Bir defa birçok alanda zihniyetimizi, yani
olaylara, süreçlere bakış tarzımızı dönüştürmemize ihtiyacımız var. Bunların
başında, başımıza gelen felâketlere ‘Allah’tandır
diye, bir bakış tarzımız, geliyor… Önce şunu belirteyim ki, bu toprakların ve
göreneğimizin çocuğu olarak büyümüş biriyim… Özdeğerlerimize fevkalade
bağlıyımdır.

Kitabımız, her şey bir tarafa, ‘Oku’
buyruğuyla başlıyor… Bunu neredeyse, ‘Anlamadan
okuyabilirsin
’, hattâ ‘anlamadan okumalısın
diye algılamaya, başladık… Bu olmaz… ‘Anlamak
fiillin üstüne çarpı işâreti koyuyoruz… Deprem, Allah’tan… Deprem sonuçları
Allah’tan… Olup bitene, zihin yormamıza gerek kalmadı bile 😊) … Ee, Kardeşim,  hiç bir şeyi anlamayalım… Defteri kitabı,
dersliği, okulu kapatalım. Giderek, emniyeti, savcılığı, kovuşturmayı,
mahkemeleri, tâtil edelim… Bavul gibi duralım, herşeye, ‘Allah’tandır’, deyip geçelim.

Bir şey diyeyim mi? Bir defa hiç
farkına varmadan, Rabbimiz’e, sümme hâşâ, günah ciro ediyor gibi oluyoruz… Oysa
görenekte, hayatımız bir imtihandır, değil mi?

Kendimiz ediyor, kendimiz
buluyoruz, sonra da, olan her ne ise, ‘Allah’tan
deyip, yolumuza devam ediyoruz… Hadi ‘deprem
ile ‘deprem sonrasını’, şimdilik
ayırayım… Binaları dünyânın hemen her yerine kurumsallaşmış teknik esaslara göre
dikiyor muyuz, dikmiyor muyuz? Şöyle bir yüz katlı binayı, Japonya’da, dikilebilecek
yere dikse Japon, yıkılmıyor… O zaman, burada, Japon’un becerdiğini
başaramadığımız için, yıkılıyor değil mi? Ortada bir ‘taksir’ var, demek ki!..

Taksir şuurlu mu, değil mi?
Şuurlusu da var, şuursuzu da… İmtihan varsa, Mahkeme-i Kübra da, yani Hesap
Günü de var… Ee, Hesap Günü varsa, verilecek hesap da olacak!.. Kasden ve
taammüden taksir işlemişsen, günahın boynuna… Biz ‘Taksir, kusur, vebal, günah, Allah’tan’, demeye getirmiş, oluyoruz…

Bu ne demektir: Ağızdan yel
alsın, Rabbimiz’e günahımızı ciro ediyoruz!..

İyice yaygınlaştı, bu anlayış:
Bunu bize Allah yaptırdı!..

Ne oldu şimdi, tövbe, ‘biz
günahtan münezzeh olduk’…

Oysa Allah günah yaratmaz… Hâşâ
min huzur, yaratacak olsa, Hesap Günü olmaz…

Görenekle, taban tabana zıt bir
idrak dünyâsındayız… Şimdi yerim yok, oralara girmek üstemiyorum, şu ki, Ilımlı
İslam, Yeni Osmanlıcılık gibi devasa projelerle, iman genlerimizle oynanıyor…

Çıkmış bir ilahiyat hocası, ‘Mars’ta da olsalardı, öleceklerdi
diyor, kaybettiğimiz yurttaşlarımızın ardından…

Açık söyleyeyim: Bu anlayışla
kavgamız vardır… Sen kimsin ya hu, ‘imar affından’ başlayarak bir çırpıda sayılamayacak
kadar çok evveliyatı îtibâriyle, ortada olan onca olumsuzluğu, ‘tık’ diye, aklıyorsun!..

Buradan çıkan bir sonuç,
ilahiyatçılara, doğabilimleri öğretmemiz gerektiğidir. Matematik, fizik,
mühendislik, öğrenmemişsek, ‘taassubî bir
metafiziğin
’ esiri oluyorsunuz…

İşte Kitabımız: ‘Oku’, demek ki, ‘oku ve anla’, buruğuyla başlıyor… O
halde, önce akıl, sonra nakil… Nakilsiz olmaz… Ancak akılsız nakil, olup
bitenden kopmak demektir. Aklı deneyle terbiye etmezseniz, ya davulcuya ya
zurnacıya kaçar… Giderek, Mars’ta olmayan depremle, aynı saatte, burada
depremden ölen insanı, hangi sebepten meçhul, ölme noktasına taşırsınız… Nakle
tutunacağım derken, akıldan tamamen koparak…

Çetinoğlu: AFAD, deprem
sonrasında kendisinden beklenen hizmetleri gerçekleştirebildi mi?

Prof. Yarman: Cevaptan önce burada da, bir zihniyet dönüşümüne
ihtiyaç olduğunu söylemeliyim.

2017’de değişen rejim,
öncekilerden bin beter böldü bizi… ‘Demokrasi
veya ‘halk yönetimi’ benim özüne, kavramlarına, kurumlarına çok bağlı olduğum
bir yönetim biçimidir. Ama biz; özellikle ‘göç izdihamı’ gibi toplum bilimsel
sebepleri var, demokrasimizi iyi çalıştıramadık… 1950 – 1960 arası Vatan
Cephesi oluştu… Köy kahvelerine kadar insanlarımız, ayrıştı, düşmanlaştı…
1970’lerde, Milliyetçi Cepheler’le aynı şekide bölündük… Ne acidır: Gençlerimiz
sokakta birbirlerini vurdu!..

Şükür,  bugün o noktada değiliz, ancak şimdilerde, müsteşardan
çaycıya kadar bütün atamalar, ‘Bana kim oy verir, kim oy vermez’ ölçüsü üstüne
oturuyor… Bu olmaz…

Anlıyorum, börek küçük, zâten
dışarıdan da fena halde tırpanlanıyoruz… Ancak, herhangi bir iktidar, ‘Böreğin tamamı benim, benim dışımdakilere
bundan zırnık yok
’ derse, demokrasimiz tökezliyor… Bir defa değerleri
örselenen demokrasi, ‘zümre tahakkümüne
kolanlar vuruyor… Perikles zamanında (MÖ 495 – MÖ 429 / Atina), ahali sabah toplanıyor,
bir konuda karar alıyor, çoğunluğun dediği olacak… Demokrasi’nin beşiğindeyiz
ya… Akşam toplanıyor, aynı konuda, karşıt karar alıyor… Perikles; ‘Bu böyle olmaz, değerleri bunca değişken bir
demokrasi kabul edilemez
’, demiş… Bunun üzerine, ‘demokrasiyanın’, yerine ‘aksiyakrasiya
kuruluyor… ‘Aksiyom’, matematikten
biliriz, ‘kabul / değer’ demek… ‘Aksiya’,
aksiyomlar, yâni değerler demek… Aksiyakrasiya, ‘değerler yönetimi’, demek oluyor… Halk Yönetimi’ne karşı, ‘Değerler Yönetimi… Başka bir deyişle,
değerleri olmayan ya da yozlaşan demokrasi, tek başına huzur getirmiyor…
Sandık’tan değerlerinizle beraber çıkmalısınız… Yol boyu değerlerinizi gözünüz
gibi korumalısınız…

AFAD (Afet ve Acil Durum
Yönetimi Başkanlığı
) ya da öteki kurumlarımız ne denli kurumsal
değerlerle pişmiş olacak, kişiler tarafından yönetiliyor? Bir şey demeyeceğim…
Ama işte her şey ortada… Yönetim orkestrası, liyakat esalarından önce, çoğu kez
başka ölçütlerle çatılıyor… Türk Hava Kurumu (THK) Orman Yangınları’nı
söndürecek uçaklara sâhip. ‘Türkiye’nin 1 numarasının ağzından’, yangından
neden sonra, öğreniyoruz ki, THK yangınlara yetişememiş, çünkü uçağı yokmuş…
Allah aşkına THK uçaksız mı bırakılırmış!.. Olmuyor… Mâdem uçağı yoktu, neden
almıyorsunuz, Kardeşim?..

Kader Planı…

Bu laf nerende çıktı inanın
bilmiyorum… ‘Planın’ (tasarı) arapça karşılığı nedir, bir defa?

Arkasından öğreniyoruz ki, yanan
ormanlarımızın toprakları iskâna açılıyor…

Ne bu şimdi:

Kader Planı!..

Olmuyor…

Şanlı Kızılayımız’a,
bakıyorsunuz, yaptırımların vidalarıyla cıvatalarıyla oynanıyor, bir derneğe
milyonlarca dolar bağış yapıyor… Yaşadığımız âfetler sürecinde o dernek veya
benzerleri nerede? Bilemiyorum…

Çetinoğlu: Anladığım kadarıyla  ‘Hayır
diyorsunuz. Peki, ‘neden?’

Prof. Yarman: AFAD bu son âfette, başarılı mı, değil mi? Ben
söylememeliyim! Ancak, yukarıda dikkate taşığım açıklamalar ışığında, her
halde, çok daha başarılı olabilirdi… Âfet, evet çok çok büyük, ama biz, bütün
samâmi gayretlere dönük saygıyla ifâde ediyorum, çok çok başarılı değiliz…  

Çetinoğlu: EMASYA
(Emniyet-Asayiş-Yardımlaşma) protokolü hakkındaki görüşünüzü lütfeder misiniz?

Prof. Yarman: Bu kanayan bir
yaradır… Kurum, bir çırpıda telaffuz edilemeyecek kadar yoğun çabaya ve nakış
üstüne nakış, en ince teferruatına kadar hesap kitap edilmiş olarak çatılmıştır
(1997)… Sonra ise maateessüf dağıtılmıştır (2010)… 17
Ağustos’ta 1999 depremi sabaha karşı 00.03’de vukua geldi. 00.05’te Birinci
Ordu, tam kadro, çadırlar, aş çadırları, sahra hastaneleri, tuvalet birimleri,
aklınıza hangi ayrıntı gelirse, deprem sahasındaydı…

 

Bu sefer böyle bir şey olmadı… Niye olmadı?.. 3. Ordu
Malatya’dadır… Yüz yirmi bin askerimiz vardır, orada… 3. Taktik Hava Kuvvet
Komutanlığı Diyabakır’dadır…

 

Askerimiz’den yardım istenmesi, günler aldı… O da çok
sınırlı sayıda asker sahaya çıkartıldı… Çok yadırgatıcı ve acı…

 

Çetinoğlu: 1997 yılında yürürlüğü
giren EMASYA protokolünün 2010 yılında iptal edilmesini ve AKUT’un
etkisizleştirilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Yarman: Bu sorulara, iktidarı ve muhalefet partilerinin cevap
vermesi gerekir… Ama düşüncemi saklamayacağım.

Yukarıda açıkladım. Bizimki gibi
demokrasilerde, icraat, başarı ve bunlardan hâsıl olacak, sevgi ve onur
paylaşılmak istenmiyor… Çünkü bunlar seçim sonucunu etkliliyor… Askere duyulan
sevgi de; başkasının olacak başarı ve onur da, hak sâhibine teslim edilmek
istenmiyor… Seçimle iş başına gelmiş bir belediye, bizzat hazırladığı yardım
aracının  alnına, adını yazmış, sevkin
akabinde, araç durduruluyor, alnındaki yazı sökülüyor, onun yerine, söz konusu
belediyenin bağlı olduğu valiliğin adı yazılıyor…

Bu konuda diyeceklerim buraya
sığmaz… İçinde olduğumuz yaklaşımla özlediğimiz demokrasiyi çalıştıramıyoruz…
Millî irâde dediğimiz, berâberinde bölünmüşlüğü getiren bir irâde elbette olmamalı…

Çetinoğlu: Kahramanmaraş ve Hatay
depreminde Kızılay’ın, yaraların sarılması ve ihtiyaçların karşılanması
hususundaki katkıları sizce yeterli oldu mu?

Prof. Yarman: Demin açıkladım… Yıllar boyunca, şefkatli ve üstün
başarılarıyla hepimize parmak ısırtan Sevgili Kızılay, bugün aynı Kızılay mı?
Korkarım hayır…

Çetinoğlu: 2 Mart 1933 târihinde
Japonya’da vuku bulan 8,4 şiddetindeki depremde 2900 kişi, 17 Ocak 1999
târihinde  yine Japonya’da yaşanan 7,4
şiddetindeki depremde 6400  kişi öldü.
Aynı yılın 17 Ağustosunda 7,6 şiddetindeki Marmara depreminde 20.562 kişi can
verdi. Bu mukayesenin sizde oluşturduğu düşünceler nelerdir?

Prof. Yarman: Bu rakamlar demin bir parça açtım, çok net olarak, bizim
durumumuzu sergiliyor… Ne öğrenmeyi istiyoruz, ne öğrenmeyi kabul ediyoruz… ‘Allah’tan’ deyip geçiyoruz… Feci olan
nokta şurası ki, Rabbimiz’e, durmaksızın günah ciro ettiğimizin farkında
değiliz…

Bizde olumlu bir şeyler
geliştikçe, yok Büyük Orta Doğu Projesi, yok ılımlı İslam, yok Arap Bahar’ı,
yok Yeni Osmanlıcılık, derken, şimdilerde bir de mezhep savaşlarının içinde
çekildiğimizden mâdâ, tarikatlar birbirlerinin gözünü çıkaratacak hâle
geldiler, neredeyse…

Toplum olarak, un ufak
olmaktayız…

Biz bizi tahlil edemiyoruz…

Burada bir defa, marksist teori
çalışmıyor, çünkü ‘sanayileşme, kentleşmenin yegâne motoru’ değil…

İkinci bir diyeceğim şu: Büyük
kentlere kırsaldan gelen göç izdihamını iyi tahlil edemedik…

Üstüne üstlük, Şam’da Emeviyye
Camii’nde Cuma namazı kılacağız havasına kapılınca, kendimizi bir mezhep
savaşının içinde buluverdik… Milyonlarca Suriyeli’yi ise, kucağımızda… Şam
rejimi, Nusayrî, yani Arap Alevisi’dir, mâlum… Dışarıdan manipüle edilmeye,
istenilen yöne sevkedilmeye maalesef çok müsaitiz…

Dehşetli bir eğitim
seferberliğine ihtiyacımız var… 

Çetinoğlu: Binalara oturma
ruhsatı verilirken ‘depreme dayanıklılık
incelemesi
’ yapılması fayda sağlar mı? Bu incelemede ne tür testler
yapılabilir? (Duvarın veya kolonun röntgeni çekilerek betonun dozajını, konulan
demirin yeterli olup olmadığını tespit eden bir cihaz var mı, yoksa üretilemez
mi?

Prof. Yarman: Bütün bunlar, depreme dayanıklılığın alfabesini
oluşturur… Atla deve de değil… Eloğlu yapıyor… Biz ne yapıyoruz? İmar affı
çıkartıyoruz!..

Çetinoğlu: Deprem hâdisesini felâkete dönüştüren olgular nelerdir?

Prof. Yarman: Önce, demin anlattım, bizim zihniyetimiz… Bu kafayla,
keşke yanılsam, daha çook feveran ederiz…

Deprem şiddeti kestirilir… Bizde
7.5’i aşabiliyor, bu rakkam… Sonra zemin etütleri yapılır… Kaç kata müsaade
edilecektir, buna bakılır… Sonra, inşaat usulüne göre yapılmış mı, buna
bakılır, ilahir… Fay hattı üstüne otuz kat çıkıyorsanız, bunun savunulacak yanı
yoktur… Dere yatağına on kat dikiyorsunuz… Dere coşar coşmaz, alabora
oluyorsunuz… Ne diyeceğiz şimdi!.. ‘Allah’tandır’, derseniz, günaha
girersiniz!.. Betonarmenin demirinden çalıyorsanız, bunun da savunulacak yanı
yoktur… Lütfen akıllı olalım… İnsanımıza, Rabbimiz’in bize en büyük bir
hediyesi olan aklımızı kullanmayı öğretelim…

Çetinoğlu: DASK (Doğal Âfet
Sigortalar Kurumu) deprem yaralarını sarmakta yeterli olabiliyor mu? Olamıyorsa
konu ile alâkalı tavsiyeleriniz nelerdir?

Prof. Yarman: Bu hacimdeki her felâket karşısında, şahsen gördüğüm,
DASK, yetersiz kalacaktır… Üzgünüm… Esasen DASK köklendirilemez değildir… Ana
fikir bizi oraya taşıyan yolları mümkün mertebe tıkamaktır…

Acımız büyük… Rabbimiz cümle
sevdiği kullarına, iz’an bahşetsin… Acılarımıza dönük sabır nasip etsin…

 

Prof. Dr. TOLGA YARMAN:

1963’de Galatasaray
Lisesi’ni bitirdi. Üniversite öğrenimini Fransa’da gördü; Institut National des
Sciences Appliquées de Lyon Mühendislik Okulu’ndan, 1967’de mezun oldu. Doktora
çalışmasını ABD’de yaptı; Massachusetts Institute of Technology’den, 1972’de
‘Bilim Doktoru’ ünvanını aldı.

İTÜ’de, 1982’de
Profesör oldu. İTÜ, ODTÜ, Boğaziçi Üniversitesi, Anadolu Üniversitesi,
California Institute of Technology, İ.Ü. Mühendislik Fakültesi ve Siyâsî
Bilgiler Fakültesi, Brüksel Özgür Üniversitesi, Feyziye Mektepleri Vakfı Işık
Ünivertsitesi ve Galatasaray Üniversitesi’nde öğretim görevlerinde bulundu.
Halen, İstanbul Okan Üniversitesi öğretim üyesi.

1983’te SODEP MKYK
Üyesi olarak çalıştı. 1989-91 arası, Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP)
İstanbul İl Yöneticisi olarak göreve seçildi. Aynı zaman diliminde, SHP
İstanbul İl Kültür ve Eğitim Komisyonu Başkanı olarak pek çok etkinliğin
öncülüğünü yaptı. Bu dönemde ‘Çağdaş Toplumcu Demokrat Düşünceyi’ başlattı. Bu
çerçevede, ülkemizdeki siyâsî oluşumlara, özellikle de, SHP ve CHP içindeki,
genelde ülkemizdeki siyâsî hareketlere ve bölünmüşlüğe dönük, pek çok makale
yazdı, araştırmalar geliştirdi, siyâsî çözümler teklifinde bulundu. O arada
‘CHP Açılırken Solda İnsan Hareketleri’ başlıklı bir kitap (1992) yayınladı.

 Prof. Dr. Tolga Yarman’ın ‘Doğabilim’
birikimleri uzantısında, bir bakıma, ‘toplumcu demokrasi’ kuramı ve ‘toplumcu
bir ahlak öğretisi’ olarak hazırladığı, ‘Un Système de Croyance Cosmique’
başlıklı kitabı, Belçika’da basıldı. (1997)

2006’dan itibaren,
dört yıl boyunca her hafta, ‘Enerji Savaşları’ adını verdiği, Bölgemiz ve
Türkiye üzerinde gelişen askerî ve siyâsî girdapları, teknik girdiler
itibariyle, derinlemesine tahlil eden ve çıkış yolları dokuyan, bir televizyon
programı gerçekleştirdi. 

Hâlin Gereğine Göre Hareket

0

     Özellikle
zamanımızda dünyada ve bilhassa İslâm ülkelerinde; kötülükler, yanlışlıklar,
yoldan çıkmalar dalga dalga; doğru, güzel ve iyilerin üstüne yığın yığın
gelmekte! Kitleleri istilâ etmekte! İnsanları şaşırtıp; akıl, zihin ve
anlayışlarında şirazeden çıkmalarına, başıbozuk bir hâl ve durum almalarına yol
açıyor! İçinde bulunduğumuz asrımızda fitneler zuhûr etmekte, ortaya çıkmakta.
Millî vicdan; fikir ve imanlar bozulup sarsılmakta! Her husus ve her şeyde
ıslahat ve düzenleme, düzeltme ve iyileştirmelere ihtiyaç duyulmaktadır! Fitne,
bid’a ve dalâletleri görmek için; basîretli, ferasetli ve öngörülü olmak icap
etmekte ve gerekmektedir. Onlardan içtinap etmek / kaçınmak için, nasıl bir yol
takip edip izlemek lâzım?

     Taklidî iman ve
inançla bütün bunlara karşı durmak, nasıl mümkün olabilir? Böyle bir
ortamdan  kaçış çok müşkil, çok zordur.
Zaten kaçmak çare değil. Bu kaos ve karışık hâlden çıkmak için; gerçek, doğru,
güzel ve iyiyi, yani tahkikî imanı elde etmek ve ona sarılmak lâzım. İnsanlar
tarih boyunca yoldan çıkmaya, nefsin nefsanî isteklerine uymaya meyyal olmuş ve
hâlen olmaktadırlar! Bunun içindir ki, tarih boyunca insanlara binlerce
peygamber gönderilmiş. Fakat onlar belli bir zaman sonra yine azmışlar;
bildikleri gibi davranmaktan geri kalmamışlar!

     Hakikat ve gerçeği
görenler; hep azınlıkta kalmış, onlar bile zamanla itidal ve orta yolu dumura
uğratmışlar! İlahî dinin rayından çıkmakta bir beis ve sakınca görmemişlerdir!
Şüphesiz bunda, zamanın ilerlemesiyle yeni ihtiyaçların, yeni çıkış yolu bulmak
zorunda kalmalarının da dahli ve rolü var. Onun içindir ki, her yüzyılda bir
müceddid / yenileyici dediğimiz muhterem, âlim, âbid ve zâhid zatlar zuhûr
etmiş. İnsanların gidişatını rayına oturtmaya çalışmışlardır. Bunlar yeni bir
şey getirmemişler. Çünkü Kur’an, Sünnet, İcma-ı Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha ortada.
Bu zat-ı şerifler mevcut ve herkesçe bilinen âyet ve hadislerin mânâ ve
anlamlarını; kendi zaman ve zeminin şartlarında yerine oturtmaya çalışmışlar.
Bu zamanda herkesin bildiği mâlûmatın; asıl konacak yerlerini göstererek,
malûmatları ilim hâline sokmuşlardır.

     Çünkü bir şeyin
zâtında (bizzat zâtının / kendisinin) doğru olması başka, muktazi-i hâle (hâlin
icabı ve  gereğine) göre doğru olması
başkadır. Birincisi malûmat, ikincisi ilimdir. Herkes, her şeyi bilmiyor değil.
Herkes her şeyin ne zaman, nerede ve ne şekilde kullanılması lâzım geldiğini
bilmiyor! İşte zuhûr eden zâtlar; insanlara; bildikleri, manevî ilaç hükmündeki
âyet ve hadislerin kullanılacak, yerleştirilecek yerlerini göstermiş oluyorlar.

     Manevî ilaç
hükmünde olan âyet ve hadislerin; reçetelerini yani nerede nasıl ve ne şekilde
anlaşılıp uygulanmaları lâzım geldiğini gösteriyorlar. İlacı reçetesiz
kullanamadığımız gibi, manevî reçete hükmünde olan ilahî ilaçların reçetelerini
doğru bir şekilde, sadece bu gibi ehil zâtlardan öğrenmemiz mümkün. Yoksa
dünyevî mes’elelerde basîretsiz olur. İşi sarpa sardırmış oluruz. Yine
hayattayızdır ama, hayatımızı lâyık-ı veçhile, tam olarak değerlendirmiş
sayılmayız.

     Nitekim, hangi
İslâm ülkesi olursa olsun, yurt içinde; hiç kimse, devletin askerine, polisine,
memuruna ve vatandaşına karşı asla silah çekemez. Silah ancak vatana saldıran
dış düşmanlara karşı kullanılır. İçerde her türlü yayınla tenkitler
yapılabilir. Ama bu; kimseye silaha el atma hakkını vermez. Tenkit yüzünden
ceza da alsa, hapse de atılsa; savunmasını hukuken yapacak; fakat bunun için
asayişe, asla halel getirmeyecek. Mesela, bu inceliği anlamayan ve İslâmî bir
rejim kurmak isteyen “Müslüman Kardeşler”in metodları; davalarında samimi,
iyiniyetli olsalar da, İslâma aykırı idi. Yıllarca nice kardeşkanı döktüler.
Nihayet akılları başlarına geldi. Artık silahı bırakacaklarını söylediler.
İnşallah sözlerinde dururlar. Evet, yurt içinde müslümanlar birbirine karşı
silah kullanırlarsa; bunun galibi ancak dış düşmanlar olur. Ülkeyi işgal etmek
için ellerine bekledikleri fırsatı ise, bizzat kendimiz vermiş oluruz! Mevlânâ,
Yûnus Emre, İmam-ı Rabbanî, İmam-ı Gazalî ve zamanımızda zuhur eden zât
gibiler; zamanlarını dinin ince meselelerine parmak basarak aydınlatmışlardır.
Elbette zamanımızın da, bu mânâda bir sahibi vardır. Bütün bunlardan ötürüdür
ki: “Asrın imamını / önderini tanımadan ölen, câhiliye ölümüyle ölmüş gibidir.”
denilmiştir. Elbette, asrın manevî önderini bilmemiş olabiliriz. Fakat bu durum
bizleri, din ve imanımızdan etmez. Sadece, dünyevî mes’ele ve problemlerde,
bizleri basîretsiz kılar. Zaten İslâm Âlemi’nin bugünkü perişan hâli, kasıtsız
olarak bu duruma düştüğümüzden ötürü değil midir?

Tarihî İstanbul Depremi ve Afet Yönetimi

0

İstanbul’un kuruluşundan Osmanlı dönemine gelinceye kadar
geçen süre zarfında oluşan depremler hakkındaki bilgilerimiz çoğunlukla Bizans
kaynaklarına dayanmaktadır. İstanbul mevkiinin uygunluğu ve yapılan imar ve
inşaat faaliyetlerinin neticesinde kazanmış olduğu muhteşem güzelliğine
karşılık, depremselliği yüksek bir coğrafyada yer almaktadır. Bu sebeple
milattan önce (D. Ö) 500 ile milattan sonra (D. S) 1890 yılları arasında 2390 yıllık
zaman zarfında 584 deprem faaliyeti ile karşılaşmıştır. 1509 depremi
kaynakların kaydettiğine göre İstanbul’un tarihinde yaşadığı en büyük doğal
felaketlerin başta gelenlerindendir.(1). Bu tarih Osmanlı dönemi depremlerinin
afet yönetimi açısından önemli bir dönüm noktasıdır.

Böylece Türkiye’de afet yönetiminin uzun bir geçmişi
olmakla beraber bu alanda yapılan ilk düzenlemeler 14 Eylül 1509 tarihinde
meydana gelen 13 binden fazla insanın hayatını kaybettiği ve çok sayıda binanın
yıkıldığı İstanbul depremi sonrasında, dönemin padişahı II. Beyazıt tarafından
çıkarılan bir fermandır. Bu Ferman ile yıkılan evlerin yeniden yapılması
amacıyla hane başına 20 altın verilmiştir. Ancak 1509 tarihli deprem hakkında
arşiv kayıtları çok değildir. 1509 depremi, kaynaklardan anlaşıldığına göre,
İstanbul’un tarihî süreçte geçirdiği en büyük tabiî afetlerdendir. Bu sebeple
Osmanlı tarihçileri olayı, kıyamet-i suğra (küçük kıyamet) olarak
ifadelendirmişlerdir. Bu depremin etkileri hakkındaki bilgiler, Osmanlı ve
Batılı birçok kaynakta yer almaktadır(2) (3) (4). 1509 tarihli depremde 109
cami ile 1047 yapının yıkıldığı belirtilmiştir. Başkentin yeniden imarı için 50
bin usta görevlendirilmiş ve 14-60 yaşları arasındaki erkeklerin İnşaat
işlerinde çalışmaları emredilmiştir. Bu fermanla deniz kenarındaki dolgu
zeminler üzerinde ev yapmak yasaklanmış ve ahşap karkas ev yapımı teşvik
edilmiştir. Fakat karkas evlerin büyük yangınlarda harap olduğu görüldükten
sonra şehirleşme ve yapılaşmaların bazı kurallara bağlanma ihtiyacı ilk kez
1848 yılında duyulmuş ve çıkarılan ebniye nizamnamesi (-Yapılar Tüzüğü) – [1848]: Osmanlı
döneminde imar konusunda yapılan ilk hukuksal düzenlemedir. Yalnızca
İstanbul’un bir bölüm mahallelerinde imar uygulaması amacıyla çıkarılmıştır.
)ile
İstanbul içerisinde yapılaşmalar bazı esaslara bağlanmıştır. Daha sonra 1877
yılında çıkarılan bir nizamname ile uygulama imparatorluk sınırları içerisinde
tüm belediyelere yaygınlaştırılmış- tır. 1882 yılında çıkarılan ebniye kanunu
ile de belediye teşkilatı olan yerlerde alt yapılar ve yolların düzenlenmesi
konusu da yapılarla birlikte esaslara bağlanmıştır (5).  Osmanlı döneminde İstanbul’u ziyadesiyle
etkileyen dört büyük depremin 1509, 1719, 1766 ve 1894 yıllarında meydana
geldiğini, bunların diğerlerine göre çok daha yıkıcı olduğunu ve şehri büyük
oranda tahrip ettiğini, dönemin kaynaklarından öğrenmekteyiz. Fakat bu büyük
depremlerin tamamı hakkında yeterli arşiv dokümanı olmadığını da belirtmek
lazımdır (3). Yangınlar da topluma tehdit oluşturmuş ve bu dönemde Osmanlı
yerleşimleri için önemli sorunlara neden olmuştur. Tulumbacı Ocağı, ateşle başa
çıkmak için 1720 yılında kurulmuştur. 1766 yılındaki deprem ve denizin karaya
taşması İstanbul’a büyük zararlar vermiştir. İstanbul ve komşu bölgelerin kıyı
alanları ve limanlarındaki binalar büyük ölçüde hasar görmüştür. 1817’de
gelişmiş yangın söndürme teşkilatı kurulmuş ve ilgililer görevine başlamıştır (6).

 

Türkiye’de Deprem Tehlikesi Ve Bursa

0

Türkiye, Karadeniz ile
Akdeniz arasında yer alan üç tarafı denizlerle kaplı bir ülkedir. Asya ve
Avrupa arasında köprü oluşturan ve dikdörtgenin biçiminde yaklaşık olarak 36-42
derece kuzey enlemleri ile sınırlanmış ve boylamları 26-44 derece doğudur. 778.000
bin kilometrekare bir alanı kapsar. Türkiye’nin kara sınırları 2. 573 toplam
kilometre ve sahil şeridi (adalar dâhil) 8.333 kilometredir. Ülke etkili bir
jeopolitik statüye sahiptir. Çünkü konumu itibariyle Asya ve Avrupa arasında
doğal bir köprü görevi görmektedir. Türkiye’nin yazılı uzun tarihi depremlerle
doludur. En eski yazılı deprem kayıtları M.Ö. 411 yılına kadar uzanmaktadır. MS
342’den beri 10.000’den fazla deprem meydana gelmiştir.(1)

Dolayısıyla Türkiye dünyanın
sismik olarak en aktif bölgelerinden birinde yer aldığından Türkiye için en
önemli afet tehlikesi depremdir (Harita 1: Haritada kırmızı renk en tehlikeli
bölgeleri, beyaz renk ise en az tehlikeli bölgeleri göstermektedir) . Bölge,
tektonik levhalar (Avrasya-Afrika-Arap Levhaları) ve aktif fay hatları (Kuzey
ve Doğu Anadolu Fay Hatları) ile karakterize edilir (Harita 2).(2)

Harita 1: Çevre ve Şehircilik
Bakanlığı (eski adıyla Bayındırlık ve İskân Bakanlığı) tarafından hazırlanan
Türkiye Deprem Bölgeleri Haritasında gösterildiği gibi, Türkiye’deki il ve
ilçelerin çoğu aktif sismik bölgeler üzerinde yer almaktadır. (2)

Harita 2: Türkiye Aktif Fay
Hatları Haritası. 2012 yılında Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü tarafından
hazırlanmıştır. www.mta.gov.tr [2012 yılında erişilmiştir].(2)

Türkiye’nin mevcut deprem
tehlike haritasında (Harita 1), ülke topraklarının neredeyse %96’sı, birinci
ila beşinci derece deprem bölgeleri arasında değişen farklı risk seviyelerine
sahip sismik olarak aktif bölgelerde yer almaktadır (I= en yüksek risk –
kırmızı bölge ve V= en düşük risk – beyaz bölge). Harita 1’de gösterildiği
gibi, 17 il (Adana, Ankara, Antalya, Balıkesir, Bursa, Diyarbakır, Gaziantep,
Hatay, İçel, İstanbul, İzmir, Kayseri, Kocaeli) dâhil olmak üzere ülke
nüfusunun yaklaşık %98’i deprem tehlikesi olan bölgelerde yaşamaktadır. ,
Konya, Manisa, Samsun, Şanlıurfa) her biri 1 milyonu aşan nüfusa sahiptir (2)

Bursa’nın Deprem Tarihi ve Bugünü

Bursa deprem geçmişi olan bir
ildir. Bizans döneminde 6 Kasım 1143-12 Mayıs 1327 tarihindeki depremler Bursa
ve yöresinde önemli yıkımlara neden olmuştur. Osmanlı Döneminde 1418, 1463,
1555, 1674, 1705 yıllarında deprem olmuş ancak tüm kenti ve çevresini etkileyen
boyutta olmamıştır. Bursa 1855 yılında yaşadığı deprem büyük bir felakettir. (3)

“28 Aralık 1855 Tarihî Bursa
deprem felaketi, sabah 09.10’da meydana geldi. Ana şokun merkez üssü
bilinmiyordu. 28 Aralık 1855 depremi küçük toprak titremesi ve gürültü ile
başladı. Birincil şok yaklaşık 50 saniye boyunca hissedildi. Ancak gece
yarısına kadar beş artçı şok bildirildi. 28 Aralık 1855 depreminden sonra Bursa
halkı evlerini terk ederek Bursa’nın dağlık ve bahçelerine yerleşti. Korku ve
heyecan günleri kırk dört gün sürdü. Artçı sarsıntılar yavaş yavaş azaldığında,
tüm pazarlar tekrar açıldı, ölen insanların bazıları harabelerin altında
bulundu ve daha sonra gömüldü. Bursa şehrinde hayat normale döndü. 11 Nisan
1856 Perşembe gecesi 01.10’daki ilk depremden kırk dört gün sonra, bir önceki
depremden 5-10 kat daha güçlü başka bir deprem meydana geldi. Bu deprem çoğu
insanın uyuduğu gece meydana geldi. Bursa halkı havada ağır kükürt
konsantrasyonu koklayarak uyandı (muhtemelen çatlaklardan yayılıyor ve ilk
deprem sırasında aynı şey oldu) ama sonra ne olacağını bilmeden Bursa şehri bir
gemi gibi şiddetle sarsıldı. Bu sefer şehir yere batıyordu. Ana şoktan sonraki
15 saat içinde 150 artçı şok bildirildi. İnsanlar birbirlerini kaybederek
ağlıyorlar ve bağırıyorlardı. Aniden gökyüzüne kırmızı alevlerin yükseldiğini fark
ettiler. Bursa şehri ateşlerle yanıyordu. Bursa şehrinin bazı kısımları
yanarken diğer kısmı deprem sonucu tahrip oldu. O gece Kayagın Çarşısı’ndan
Tatarlar’a kadar 1500 dükkân yandı. Topçu ateşinin yarattığı gürültüye benzer Haritade
yeraltından gelen gürültüyü duydular. Bu gürültü iki hafta sürdü. Bu süre
zarfında çok sayıda artçı sarsıntı yaşandı”. (4)

1905, 1939, 1949, 1964
yıllarında Bursa’yı ve çevresini etkileyen şiddetli depremler olmuştur. 1949
yılında M=5.2, 1999 Marmara depreminde de Bursa etkilenmiştir. Marmara depremin
Bursa’dan can kaybı olmamıştır. Bursa için gösterilen can kayıpları Yalova’dan
Bursa’ya sevk edilen afetzedeler olmuştur. 2013 Yılında hasar bırakan bir
deprem olmamıştır. (3)

Bursa, sosyo-ekonomik
canlılığıyla bir ticaret ve sanayi merkezi olmasının yanı sıra zengin tarihi ve
kültürel birikimiyle de çok önemli bir kültür ve turizm merkezi konumundadır.
Tarihi boyunca birçok farklı medeniyete ev sahipliği yapan şehir bugün adeta yaşayan
tarihi ve doğasıyla yerli ve yabancı turistleri cezbeden bir açık hava müzesi
görünümündedir.”Bursa’da ilk akla gelen Ulu Cami, yeşil türbesi, konak ve
hanlarıyla günümüzde kültürel bir değere sahiptir. Afet planları yapılırken
kültürel yapılar da afetlere hazır hale getirilmelidir. Özellikle müzelerde
bulunan değerleri ile paha biçilemeyen heykel ve tablolar özellikle yangın ve
depremlerde zarar görmemeleri gerekmektedir. Yapılacak olan afet yönetiminde
değerli tarihi değerler dikkate alınmalıdır”.(3)

Bursa ili I. Deprem kuşağında
yer almaktadır. Depreme neden olabilecek en önemli fay Bursa fayıdır. Deprem
Araştırma Merkezi tarafından 1996 yılında hazırlanan Türkiye Deprem Haritası’na
göre, Bursa çevresinde aktif fayların bulunmaktadır. Bursa 1. Derece deprem
kuşağı içinde yer almaktadır. Harita 3’de Bursa ili deprem haritasında, ilin 1.
derece deprem bölgesi olduğu gösterilmektedir. (3)

Harita 3: Bursa İli Deprem Haritası (3)

Bursa ili deprem haritasının
büyük bir çoğunluğu 1. Derece deprem bölgesidir. Özellikle Eskişehir ilinden
gelen İnegöl, Osmangazi ve nilüfer ilçelerini kapsayan diri faylar
bulunmaktadır. Bursa il merkezi 1. derecede tehlikeli deprem bölgesindedir.
Bursa’yı etkileyecek diğer faylar ise Marmara denizindeki fay,
Geyve-İznik-gemlik fayı, Yenişehir-Bursa-Manyas fayıdır. Bursa’yı etkileyecek
diğer fay hatları Harita 4’de gösterilmiştir. 

Harita 4: Bursa Çevresini Etkileyen Fay
Hatları (3)

Sakarya-İzmit Marmara
denizine uzanan fay Anadolu fay hattı yaşanacak olan bir kırılmada İstanbul ili
için ciddi riskler taşımaktadır. Bu fayda yaşanacak olan kırılma sonuncunda
İstanbul birinci derece etkiyecek ve Bursa ili destek konumunda olacaktır.
Sakarya ilinden Gemlik körfezine ulaşan ve Eskişehir ilinden bursa merkezden
geçen faylarda yaşanacak olan bir kırılma anında bursa ili için ciddi risk
oluşturmaktadır. (3)

Araştırmalar göstermektedir ki bugün endüstri yatırımlarının tarihi
Büyük Bursa Deprem bölgesi alanına yapıldığını göstermektedir
. Türkiye’de Büyük Sanayi Merkezlerinin (%24.7)
(%48.8) (%12.0)sırasıyla kapsadığı alan I.(% 14.8), II.(% 28.4) ve III.
(%28.8)derece deprem riskli bölgelere kurulduğundan bahsedilmektedir
.
Japonyada tusunami nükleer santrali etkilemiş ve nükleer tehdit oluşmuştur. Her
ülke gibi Türkiye’de sanayi tesislerini riskli afet bölgelerine inşa etmemesi
gerekmektedir. (1) (3) (4) (5).

Son olarak Güneydoğu’da on
ilimizde ve çevresinde 6. Şubat. 2023 günü saat 04.17’de yaşadığımız büyük
felaketi unutmak mümkün değildir. Yerleşimlerinin ¾ ünün şehirler olduğunu
bildiğimiz Türkiye’nin deprem bölgelerinde yeni baştan bir şehir planlamasına
ihtiyacı bulunmaktadır. Bu husus da Bursa, İstanbul, İzmit gibi birçok sanayi
kentimizin öncülük yapması gerekmektedir. Diğer taraftan başlangıçta Türkiye
ortaklığında başlayan daha sonra Rusya’nın %100 kendisinin sahiplendiği Türk
ortaklarını dışladığı Ak kuyu-Mersin Nükleer Santral sözleşmeleri ve teknik
şartnameleri yeni baştan gözden geçirilmelidir. Türkiye Çernobil faciasının
etkilerini henüz unutmamıştır.

Kaynaklar

1-Baris, M.E .(2009). Effectiveness Of Turkish Disaster Management
System And Recommendations.

(Online).Biotechnol. & Biotechnol. Eq. 23/2009/3, ISSN: 1310-2818
(Print) 1314-3530 (Online) Journal homepage: https://www.tandfonline.com/loi/tbeq20

 

2-Özden, A. T. (2013). Architecture And Disaster: A Holistic And
Risk-Based Building Inspection Professional Training Model For Practicing
Architects In Turkey,( Mimarlık Ve Afet: Türkiye‟De Profesyonel Mimarlar İçin
Bütüncül Ve Risk Anlayışına Dayalı Bir Yapı Denetimi Mesleki Eğitim Modeli) A
Thesıs Submıtted To The Graduate School Of Natural And Applied Sciences Of  Middle East Technical University , In Partial
Fulfillment Of The Equirements  For The
Degree Of Doctor Of Philosophy In Architecture,February. 

3-
Törenci, H. E. (2015)  Afet
Yönetimi Ve Bursa’da Sağlık Sektöründe Afet Yönetimi, T.C. Beykent
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İşletme Yönetimi Anabilim Dalı Hastane
ve Sağlık Kurumları Yönetimi Bilim Dalı (Yüksek Lisans Tezi) Tezi Hazırlayan:
İstanbul.

4-Coburn A.W. & Kuran U (Editörler) (1985). Bursa
Vilayetinin Deprem Zararlarının Azaltılması ve Olağanüstü Hal Planlanası
, Sismik Risk İçin Bir Ön Değerlendirme, Afetlerin Bölgesel
Planlamasıyla İlgili Proje, Deprem Araştirma Dairesl Başkanliği Bayindirlik ve
İskan Bakanliği ile The Martin Centre For Architecture And Urban Studies
Unversity Of Cambridge United Kingdom.

 

5-Özden,
G. (2021) Afet Yönetiminde Kimyasal, Biyolojik, Radyolojik Ve Nükleer
Tehditler: Kütahya Umke Örneği, Danışman: Doç. Dr. Murat Yaman (Yüksek Lisans
Tezi),  Kütahya- T.C. Kütahya Dumlupınar
Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü Kamu Yönetimi Anabilim Dalı.

Sahibini Utandıracak Sözler

Böylesine büyük bir deprem felaketinde, Devlet
adamlarına düşen ilk görev
acımızı paylaşmaktır. On binlerce masum
insanımızın ölümünde, yaralananların acısında, ekonomik kayıplarda kendi
hissesine düşen sorumluluğun farkında olmaktır
.

Sorumluluğunun izini taşıyan, utanma ve
nedametin hissedildiği bir beden dili ve de mahcup bir üslup ile halka
seslenmektir.

Oysaki yüzündeki ifadeden üzüntü değil,
sadece nefret ve öfke hissi okunan zatın konuşmasının içinde kullandığı kavramlara
bakar mısınız?

“Kanı bozuklar, kalite ve karakter
yoksunları, akbaba, alçak, mikrop, enkaz üstünde tepinen utanmazlar, işbirlikçi
sefiller, izansızlar, menfaatperestler, haşaratlar, aymazlar, asalaklar, siyasi
yağmacılar, fırsat düşkünü alçaklar, yalancılar…”

Tamam, vatandaşlar olarak seçtiğimiz
zatlardan “çapulcu, sürtük, ayyaş” vb kavramları çok duymuştuk.

Ama bu derin acı atmosferinde böyle
kavramların akla gelmesini bile anlamakta güçlük çekiyorum. Bilinçaltı
deşifresini yapabilen uzmanlar ne der bilemiyorum.

***********************

Devlet Bahçeli’nin Konuşması

2002 yılında siyaset yapmaya niyetlenmiştim.
O sıralarda görüştüğüm çok değerli bir ağabeyimizin tavsiyesine hep uydum:

Burdur’un Bucak ilçesinde MHP’nin
kurucularından olan bu ağabeyim bana “eğer siyaset yapacaksan sakın hiç
kimsenin lideri yani partisinin genel başkanı hakkında kötü bir söz söyleme.
İnsanlar sevdiği bir kişiye laf söyleyeni sevmez, seninle arasına bir duvar
örer, gönlüne giremezsin” demişti.

Bu yüzden milyonlarca taraftarı olan herhangi
bir partinin liderini eleştirirken asla kişiliğine yönelik kavram ve cümleler
kurmam. Söz ve eylemlerinin siyasal analizini yapmaya çalışırım.

Bu kapsamda MHP Genel Başkanı Devlet
Bahçeli’nin
TBMM Meclis Grubunda yaptığı konuşmayı anlamlandırmaya
çalışacağım.

****

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli depremin ilk haftasında hiç ortalıkta görünmedi, bir
beyanatta da bulunmadı. Üstelik depremin etkilediği şehirlerimizden Osmaniye
O’nun memleketi ve milletvekili seçildiği şehir.

Bu yüzden vatandaşlarımız arasında “Devlet
Bey öncelikle oraya gidip hemşerilerinin acısını paylaşabilirdi. Orada depremde
zarar görmeyen çok güzel bir konağı var. Depremde evleri enkaza dönen
bazı hemşerilerini burada muhafaza edebilirdi” diyenler oluyor.

Böyle bir jesti bile yapmamasının
sebebinin ekonomik olduğunu sanmıyorum. Muhtemelen Bahçeli felaketzedeler için
maddi yardım yapmıştır. Ama konağına vatandaş almayı düşünmediyse vatandaşla
sıcak teması sevmemesinden olabilir.

Ben Devlet Bahçeli’nin muhalefete
yönelik sıfatlandırma ve ağır cümlelerini siyasi hayatımızı zehirleyici
buluyorum.

“Her zamankinden daha fazla birlik ve
beraberliğe muhtaç olduğumuz şu günlerde” böylesine sert bir üslup “toplumda
kutuplaşmayı artırır”
diye düşünüyorum. 
Muhalif partileri “terör örgütleri ve yabancı devletlerle iş birliği
yapan kurumlar”
gibi göstermesinin tehlikeli bir düşmanlık yaratacağından
endişe ediyorum.

Bu üslup ve ithamların yaratacağı toplumsal
fay hatlarının
en az depremler kadar tehlikeli olabileceğini öngörüyorum.

***********************

Muhalif Partiler Ve Stk’lara
Tahammülsüzler

Demokrasilerde, ekonomik krizden de,
depremdeki hazırlık ve deprem sonrası eksiklik ve aksaklıklardan da birinci
derecede sorumlu olarak iktidar eleştirilir ve eleştirilmelidir de.

Devlet Bahçeli Cumhur İttifakının yani
iktidarın ikinci güçlü ismidir.
Doğal
olarak CB Erdoğan da Bahçeli de eleştirilecektir.

Fakat bu iktidar ortakları muhalefetin
bırakın eleştirilerini yardımlarına bile tahammül edemiyor.

Atanmış Cumhurbaşkanı
Yardımcısı
İskenderun Limanındaki yangını söndüren, Hatay havalimanının
bozulan pistini onaran seçilmiş belediye başkanlarına “siz kimsiniz ya?”
diyebiliyor. Deprem bölgesinin valileri Ankara BŞ Belediyesi’nin yapmak
istediği yardım merkezi için yer tahsis etmiyor.

Oysaki D. Bahçeli’nin aynı konuşmasında
dediği gibi felaket büyüktür, bu yüzden “arama ve kurtarma çalışmalarında
bazı gecikmeler, mücbir eksiklikler yaşanmaktadır.”

Devlet, depremzedeye ekmek dağıtan
belediye başkanıdır, çorba kaynatan, yardım konvoylarının koordinasyonunu
yapan, trafiği düzenleyen, asayişi ve güvenliği temin eden isimli isimsiz nice
kahramandır.” Ayrıca milletin ihtiyacını karşılamak için seferber olan herkes
devletin bir parçasıdır. “Türk yönetim felsefesine göre, devlet millettir,
millet devlettir.”

Tırnak içindeki ifadeler bizzat Devlet
Bahçeli’ye aittir. Bu sözlerin sahibinin birkaç cümle sonra halkımızın çok
güvendiği ve inanılmaz hizmetler üreten STK’lar, Sanatçı Haluk Levent’in
kurduğu AHBAP Derneği ile Oğuzhan Uğur’un BABALA TV’sine kin ve nefret dolu
şu ifadelerini
anlamak mümkün değildir:

“Devletin yapamadığı, yatıştıramadığı ve
yetişemediği ne vardır da
ahbapçılar ve
babalacılar akbaba gibi kanat çırpmaktadır?

Bahçeli de iyi biliyor ki, depremden önce hükümet
deprem dirençli şehirler konusunda üzerine düşeni yapmadı. Tam tersine imar
barışı
ile sadece depremin etkilediği on ilde 294 bin kusurlu binaya
af getirildi.

“Depremden sonra altın saatler olarak
tarif edilen ilk 72 saatlik bölümde”
organizasyon
eksiklik ve hataları çok pahalıya mal oldu. TSK ve Kızılay’ın tecrübesinden
yararlanılamaması ciddi hata idi.

Yüzlerce STK devletin eksik yönlerini
tamamlamaya çalışıyorlar. AHBAP ve Babala da bunlardan sadece ikisi. Çok
sayıda iktidara müzahir STK’lar da hizmet üretiyor. Her kim ki bir cana
dokunuyor, bir temel ihtiyacı karşılıyorsa şükran duymamız gerekmez mi?

İktidara yakın olan STK’ların çalışması
devleti zayıf göstermiyor ama 2 Milyar TL’lik yardımı organize edip,
konteyner kentler kuran AHBAP
mı zayıf gösteriyor? Nedendir bu ayrımcılık?

****

Devlet Bahçeli konuşması içinde “Belki
yeri ve zamanı değil, ancak sormak lazımdır ki, muhalefet ne yaptı?” diye
soruyor?

1-İktidarın muhalefete “ne yaptın?”
sorusunu sorduğu tek ülke, galiba Türkiye’dir.

2-Bu soruyu soran kişinin aynı konuşması
içinde CHP’li belediyelerin yaptığı yardımları, ürettiği hizmetleri ağır
ifadelerle yerdiğini unutup “muhalefet ne yaptı?” diye sorması yaman bir
çelişkidir.

Gerçek şu ki, iktidar veya muhalefet
çizgisinde tüm belediyelerimiz, STK’larımız gibi siyasi partilerimiz de müthiş
bir dayanışma içinde depremzede vatandaşlarımıza, devletimize yardıma koştular.

Devlet Bahçeli ve MHP yönetimi henüz
bölgeye gelmediler. Birkaç gün sonra bölgeye gelecek olurlarsa gerçeği görecek,
bu ayrımcı ve hakaret içerikli ifadelerinden utanacaklardır diye düşünüyorum.

Kaderimiz olan ne; ölmek mi, ders almak mı?

0

Asrın depremini yaşadık; Jeolojik ve sosyal artçılar devam
ediyor. Çaresiz kaldık; kolumuz kanadımız kırıldı. Deprem, turnusol oldu bizim
için; kalitemiz ortaya çıktı; kendimizi, birbirimizi test ettik; “Biz neymişiz
meğer?” veya “Biz böyle değildik, bize ne oldu?” dedik. Birlikte yaşadığımız
kuzuların, bulanık havada nasıl kurt oluverdiklerini gördük; ayni zamanda it
ürüse de kervanın yürüyeceğine olan inancımızı daha da kuvvetlendirdik.

Merkez üssünün Kahramanmaraş olduğu bilinen depremle birlikte
zeminin üç, beş hatta otuz metre kadar kaydığı söyleniyor. Tarihte eşi emsali
pek yokmuş böyle bir depremin. Medyada, yer kabuğundaki çatlamalar, kaymalar
sık sık gösteriliyor, bizler şaşkınlık yaşıyoruz. Kayan, çatlayan, ıslahı
mümkün olmayan zihinlerin farkında değiliz, buna hiç şaşırmıyoruz.

Depremden kurtulan bir çocuk, yardım ekibine ısrarla annesin
ve babasının göçükte kaldığını söylüyor. Ekip sesleniyor; ancak bir cevap
alamıyor. Çocuğun ısrarıyla bir süre devam ediyor göçüğe doğru seslenmeler. Gelen
sesten sonra, kısa bir kazı çalışması neticesinde anne ve baba kurtarılıyor.
Kendilerine, kazı öncesi yapılan çağrıya niçin cevap vermedikleri sorulduğunda
iki depremzede “Biz Suriyeliyiz, Türkçe bilmiyoruz, Arapça cevap verseydik
belki bizi kurtarmazdınız, diye düşündük.” diyorlar. Ülkemizde yıllardır
oluşturulan “ırkçılık” algısının somutlaşan çirkin yüzüne şahit oluyor,
utanıyoruz. Hala utanmayanlar var.

Siyasi kokartlı biri çıkmış, video çekmiş. “Yandaş ve
hükümet destekli yardım kuruluşları öncelikle kendi yandaş depremzedelerini
kurtarıyor, onlara yardım ediyor, diğerlerini görmezlikten geliyor.” diye
bağırıyor. Yine bir sosyal medya platformunda bir bayan, deprem alanında
devletin acizliğinden söz ediyor ve “Alevi mahallelerine gidilmiyor.” diye
ağlıyor. Daha sonra anlaşılıyor ki, o bayan muhalefetteki bir siyasi partinin
reklam ajansında çalışıyormuş. Kör siyasetin ve sağır muhalefetin, insani
acıların en trajik olanının yaşandığı depremi bile istismar etmesinin
iğrençliğine bir kez daha şahit oluyoruz.

“Çöplüğü karıştıranlar, köpeklerdir.” der Necip Fazıl.
Memleket yıkılmış, yangın yerine dönmüş, canlar yıkıkların altında feryat
ederken bazılarının çıkıp yapılaşmayla ilgili geçmiş yıllardaki suiistimaller,
yanlış politikalar üzerine muhalefet yapma fırsatçılığına soyunduklarını da
gördük. Yanlış zamanda yanlış laf üretenlere bu milletin niçin yüz vermediğini
daha iyi anladık. Her hata konuşulmalıdır. “Havlamayı bilmeyen köpek, sürüye
kurt getirir.” der atalarımız. Acılarımız bitmeyecek, ancak azaldığında yapılan
her türlü idari, mimari, siyasi yanlışlık konuşulmalı, herkes suçu oranında
cezalandırılmalıdır. Adalet, bunu gerektirir.

Samimi dindarlığından şüphe etmediğim birinin telefonda
konuşmasına muhatap oluyorum. Memlekette bu kadar ahlaksızlık, zina varken
depremin İlahi bir uyarı ve ceza olduğundan söz ediyor. “Ahlaksızlığı, zinayı
başka bölgelerdeki insanlar yaptığı halde bunun cezasını niye deprem felaketine
uğrayanlar çeksin, bu Allah’ın adaletine aykırı değil mi, yıkılan binalar
sağlam zeminde usulüne uygun şekilde yapılsaydı bu kadar insan ölür müydü?”
diye soruyorum, ikna edici cevap alamıyorum. Biz dini de yanlış anlıyor ve
uyguluyoruz. “Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizle yaptıklarınız
yüzündendir…”, “Allah, aklını kullanmayanları pisliğe mahkûm eder…” ayetlerini,
bize sorumluluk yüklediği için görmezden geldiğimize bir kez daha şahitlik
ediyorum. Kederimizi, kader diye izah etme kolaylığına ve istismarına
yöneliyoruz. Kader, belayı davet etmek değil, musibetlere karşı tedbirli ve
uyanık olmaktır. Deprem yıkar, soğuk üşütür. Sen tedbirini alırsan ne depremde
ölürsün ne de soğukta üşüyüp hasta olursun. Allah’ın insana kader diye verdiği
akıl, bunu yapmayı gerektirir.

 “Aklını başına al.”
der büyüklerimiz. Biz aklı başında değil, yüreğinde olan bir milletiz. Mağdura,
mazluma, düşküne yardım etme konusunda her türlü fedakârlığı yapıyoruz. Yüce
gönüllülüğe sahibiz, dünyada emsalimiz yok. Memleketimin insanı, tereddüt
etmeden yardıma koştu, yardım gönderdi, insanüstü bir çabayla depremzedeleri
göçükten çıkardı, imkânlarını bağışladı, evine misafir etti. Kendisine “Bu
millet yıkılmaz.” dedirtti. Gördük ki yüreğimize yerleşen aklımız, başımıza
hayli mesafeli kalmış. Aklımız, yüreğimizde yer ettiği kadar, kendine başımızda
yer bulabilseydi, binalarımızı güvenilir zeminlerde, bilimin gerektirdiği
ölçülere göre yapardık; inşaat malzemesinden çalma ahlaksızlığının ve çabuk
zengin olma ihtirasının doğuracağı sonuçları öngörebildik.

Her toplum, layık olduğu gibi yönetilir. Kumaş kalitemiz bu.
Hangi siyasi terzi gelirse gelsin, bu kumaştan bu kalitede elbise çıkacaktır.
Öncelikle kumaşın kalitesini artırmak gerekir. İşe, zamanımızı işgal eden,
ümitlerimizi çalan, hayallerimizi yıkan siyasi kişilerle başlamak gerekir.
Balık, baştan kokar.

Kavga etmeye gerek yok. Asrın felaketiyle anladık ki, biz
“bu”yuz. Bir taraftan yaralarımızı sararken bir taraftan da kaliteli insan ve
toplum oluşturma sürecini başlatmalıyız. Din anlayışımızı, siyasi ahlakımızı,
fiziki alt yapımızı, konjonktürümüzü, doğru bildiğimiz yanlışlıklarımızı,
iktisadi yapımızı, varlık nedenimizi cesaretle sorgulamalı, tartışmalıyız.
Sıkıntılarımızı çözmeliyiz. Şerden hayır çıkarma kaderi böylece tecelli etmiş
olsun.

Bir daha soralım: “Kaderimiz olan ne; ölmek mi, ders almak
mı?”