23.8 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 256

Operatör Dr. AHMET YÜCETÜRK Todor Jivkov Döneminin BULGARİSTAN’ını Anlattı.

Oğuz Çetinoğlu: Bulgaristan’da iken şiddete mâruz kaldınız, size kaba
kuvvet uyguladılar. Şiddet ve kaba kuvvetle alâkalı bir değerlendirme yapar
mısınız?

Dr. Ahmet Yücetürk: Çağımızın
en etkili felsefecilerinden biri sayılan Friedrich Nietzsche’nin (1844 –1900)
bir fikri geldi aklıma. Kaba, hiç utanmadan uygulanan şiddet ile ilgili.

Nietzsche’ye göre, insan yaratıcı olmak ister. Bu çalışmasında başarılı
olmadığı ve kendini bu başarısızlığa teslim ettiği zaman, bunu telâfi edermiş
gibi diğer insanlar üzerinde, kaba kuvvet kullanmaya eğilimlidir. Mükemmelliği
yaratıp meydana getirmekte kabiliyetsiz olanlara has özellik, kaba zorbalığı
uygulamaya muktedirdirler. Nietzsche böyle diyor.

Çetinoğlu: Bulgaristan’da insanlara şiddet, kaba kuvvet
uygulanmasının sebepleri nelerdi?
 

Dr. Yücetürk: Todor Jivkov,
kendi kafasına göre Marksizm’i Leninizm’i sürekli tamamlayıp, geliştirdiğini
düşünerek hareket etmişti. Fakat sözde ‘sosyalizm
denen meret hep patinaj yapıyordu. Sosyalist sisteminin ve yöneticilerinin
kabiliyetsizliğinden ve başarısızlıklarından dolayı teknolojinin, üretimin ve
kapitalist sistemi ile gerçek hayatta rekabette geri kalmalarını örtbas etmek
için Bulgar halkının dikkatini Slav milliyetçiliğinin en aşırı şeridine çekti.
NATO ve T.C.’yi suçladı. Bulgaristan’daki Türkleri sürekli kışkırtırlarmış da,
Türkler de engelmiş. Bulgaristan Türklerini Bulgarlaştıramazsa, sosyalizmi
kurmak zorlaşacakmış.

Jivkov kaba zorbalığı uygulamaya muktedirdi. Biz-Bulgaristan
Türklerini, tank, top ve silâh gücü ile Bulgarlaştırmaya çalıştı. Jenosid ve
etnik temizliği yaptı. 25 Ocak 2006 târihinde Strasburg, Avrupa Konseyi
Kurulunda, Bulgar Heyetinin Başkanı sıfatı ile (aynı zamanda Bulgaristan Cumhuriyeti
parlamento Başkan yardımcısı idi!) Lütfi Ünal jenosid ve etnik temizliği
yapıldığını itiraf etti.

Çetinoğlu: Yaptığı kötülüklerin
cezâsını çekti mi?

Dr. Yücetürk: Todor Jivkov kaderinin kurbanı oldu. 10 Kasım
1989’da Bulgar Komünist Partisi Genel Kurulunun Politbüro Toplantısında Parti
Genel Sekreterliğinden ve Devlet Başkanı görevinden istifa ettirildi.

Çetinoğlu: Nasıl oldu?

Dr. Yücetürk: Kansız kızıl
darbeyi Mihail Gorbaçov’un yakın dostu ve KGB de üst düzey bürokratlarından
biri, SSCB’nin Sofya Büyükelçisi Viktor Şarapov teşkilâtlandırmıştı.

Bulgaristan artık Batı kapitalizmine teslim oluyordu. Sosyalist
sisteminin dağılması kaçınılmazdı.      

M.Ö. (580) yıllarında, Hristiyanlık ve Bahâîlik tarafından peygamber
olarak kabul edilen Hazreti Daniel, Babil Kralı Belşatsar’ın saray duvarında
bir el belirip, ateşle yazılan (Mane, Tekel, Ufaris) üç kelimeyi okuyup,
yorumlamıştı. Yaklaşık 25 asır sonra (1980’lerde) okuyabilen ve yorum yapabilen
bir kişi daha vardı. İlgi çekicidir, o da Yahudi asıllıdır. Amerikalı siyâset
bilimcisi, Zbignew Kazimierz Brzezinski…

Büyük Çöküş’ isimli
kitabında sosyalizm ve komünizmin büyük çöküşünün ortaya çıkacağın ıispatladı
ve daha sonra, 1991’de kitabını yazdı. Artık dünya değişmişti. İnsanlar da,
siyâsî katmanlar da…

19 yaşında bir genç – Mathias Rust, Hamburg’da kiraladığı ‘Çesna 172’
tipi küçük uçakla havalanıp, 28 Mayıs 1987’de Sovyet radarlarını atlatıp,
Moskova’nın göbeği sayılan Kızıl Meydan’a indi. Sosyalizm kalesi ve efsanesi
çökmüştü.

Çetinoğlu: Sizin durumunuza bakabilir miyiz?

Dr. Yücetürk: Hiçbir suçum
yoktu. 24 Haziran 1985 günü sabahın köründe, Eskicuma Emniyetinden 7-8 kişi
beni kelepçeleyerek tevkif etti. Tam 108 gün Bulgaristan Emniyet Teşkilâtının
hücrelerinde sorgulandım ve işkencelere mâruz kaldım.      

Çetinoğlu: Neler yaptılar?

Dr. Yücetürk: Tutuklanıp,
Bulgar Emniyeti hücrelerinden geçenler hücreleri ve işkenceleri anlatmakta
zorluk çeker. Kelimeleri telâffuz etmekte zorlanır, sıkılır; doğrusu ya, pek
konuşmak istemez.

   Hücre zâten bir zorbalık
ortamıdır. Meçhul bir yolculuk var.

   Beni, Kıdemli Sorgulama Hâkimi
Veliko Radev sorguladı. Türkiye istihbaratına çalışmakla suçladılar.

   Eskicumada güya grup teşkil
etmişim ve bilgi toplayıp Türkiye istihbaratına teslim ediyormuşum.

 Suçlamaları reddettiğimden, bir
sorgulama esnasında sorgulama hâkimi polise emretti: ‘Hücrede buna en ağır rejim uygulansın!’

Çetinoğlu: Neler oldu?

Dr. Yücetürk: Sabah 5
sularında uyandıran, güçlü zil sesi ile ayakta durmak başlıyordu ve saatlerce,
gece 22.00’de mecbûrî olarak yatana kadar. Yalnız yemek için oturabiliyordum.

Siz saatler boyu ayakta durmak ne demek olduğunu bilir misiniz?

Çetinoğlu: Istırap verici olsa gerek…

Dr. Yücetürk: Ayaklarım
şişmeye başladı. Yerimde yürümeye başladım. Yoruluyordum, kalbimde bir değişme
fark ettim. Hafta sonunda kalp bölgemde ağrı başladı. Anladım, kalp krizi
geçiriyordum Kapıyı yumruklayıp bağırmaya başladım; doktor istedim.

Gelen doktor hücrede ağır rejimi sonlandırdı.

Çetinoğlu: Geçmiş olsun…

Dr. Yücetürk: Benim paralarımla
alınmış ilâçları gardiyanlar sırasınca vermediler.

Çetinoğlu. Hep hücrede mi kaldınız?   

Dr. Yücetürk: 09 Ekim
1985’de ellerimiz birbirine kelepçeli halde talihdaşım Şerif Ataer ile
Belene-Persin cehennemine götürüldük.

Çetinoğlu: Nasıl bir yer?

Dr. Yücetürk: Belene-Persin
Toplama Kampı adı söylenince, duraklarım. Burası, yüzlerce Türk münevveri ile
birlikte çile çektiğim cehennem… O günden bu yana 30 yıl geçti. Aramızdan
birçokları birer yıldız gibi kayıp gitti, kayboldu. Allah rahmet eylesin! Ruhları
şad olsun!

Çetinoğlu: Belene-persin toplama kampına götürülmenizdeki maksat
neydi?
 

Dr. Yücetürk: Birkaç maksadı
vardı.

1-Türkleri teşkilâtlandırıp, arkasına takarak totaliter rejime karşı
yönlendirecek Türk münevver tabakayı kelepçeli ellerle öldürmekti.

2-Dünya konjönktürüne göre hareket edebilmek için bu münevver tabakayı
ve büyük Türk kitlelerini birbirinden ayırmak, izole etmek.

3-Bütün Türkleri Belene Toplama Kampına sığdıramayacaklarından,
dışarıda kalan Türklere korku saçmak.

4-Gerektiğinde, büyük Türk kitlelerinin başına kendi totaliter
politikalarının ve Devlet Emniyet Servisinin (DS – Gizli Polisin) yetiştirdiği
uygun kukla Türkleri getirip, Belenelileri kolay pasifize etmek ve yine Bulgaristan
Türklerini burnundan ayı gibi çekmek. Örnek mi? İşte HÖH!

 Çektiğim çileler, zulüm ve
zorbalıkları anlattığım iki kitap yazdım. ‘Kötülük
Unutulmaz
’ ve ‘Kızıl Cehennem’,
ikisi toplam 840 sayfa. Belene-Persin Toplama Kampı için yazılan, başka
kitaplar da mevcut.

Çetinoğlu: Sizin dışınızda Bulgar zulmüne mâruz kalanlar var mı?

Dr. Yücetürk: Var.
Yazarların hepsi sayfalarca, ciltlerle kitaplarında büyük ‘Belene’ konusunu
bitirememişler. Bazıları da lehinde yazdı. Belene ile ilgili kitap yazan bâzı
kişiler,  ‘1950’lerde orasının daha beter bir cehennem olduğunu, 1984-1986
yıllarında ise güllük gülistanlık
’ olduğunu iddia ediyor. Böyle yazanlar,
1984–87 yıllarında ‘Orası Modern Danslar
Okuluydu’
diye yazsalardı, daha ciddîye alınırlardı.

Böylelerine cevap Bulgar yazar Skoçev’in kitabında var. KGB memuru
konferans verirken, bir tutukluya: ‘Kampın
esas amacı nedir
?’ diye sorduğunda, tutuklunun ‘yaranmak’ maksadıyla konuştuğunu anlayan Rus: ‘Saçmalık! Aptalca konuşma! Bu kampın esas amacı, düşmanın önce mânen
yok edilmesidir
’ diyor.

1985’de General Grigor Şopov Belene’yi 
hafiye ağı kurmak için ‘kuluçka
makinesi/ inkubatör’
gibi belirliyor.

Strasburg’da Avrupa Konseyinin Parlamenterler Kurulu’nun 25 Ocak 2006
târihindeki toplantısında Bulgaristan Delegasyon Başkanı Lütfi Ünal,
Bulgaristan’da etnik açıdan temiz devlet kurmak için ‘Bulgaristan Türklerine Etnik Jenosid uygulandı’ dedi ve
öldürülenlerin ve tutukluların, toplama kamplarına gönderilenlerin sayısını da
belirterek itiraf etti: ‘Bu durum bir
azınlığın, dîni, siyâsî ve etnik kimliğini yok etmeyi amaçlayan etnik bir
SOYKIRIMdı

Strasburg’da 02 Ekim – 05 Ekim 2006 târihleri arasında yapılan Avrupa
Konseyinin Parlamenterler Kurulu toplantısında Post-Monitoring Komisyon Başkanı
Frunda, Lütfi Ünal’ın bu ifâdeyi kullandığını doğruluyor.

1944–1950 arasındaki zamanlar ve 1960’lı yıllar, ‘Bulgaristan’da Proletarya diktatörlüğü’ yıllarıdır. Komünistlerin
Bulgaristan’da iktidarı yeni ellerine aldıklarında, rejimi oturtmak için,
iktidarı kaybetme korkusundan, göz kırpmadan insan öldürüyorlardı.

1984-85-89 yılları döneminde ise dünya değişmişti. Şimdi dünyada
Helsinki rüzgârı esiyordu.

Çetinoğlu: Dünya değişti
diyorsunuz. Bulgaristan’da Türklere zulümden vazgeçildi mi?
  

Dr: Yücetürk: Bulgaristan’da
Türkler hâlâ millî azınlıktır. Bulgaristan yönetimi Bulgaristan’daki Türklere
asimilasyon uygulamaya devam ediyor. ‘Bizde
Türk yok! Onlar Bulgar Müslümanları
’diye diretiyor. 

 Çetinoğlu: Sizce Bulgarların Türk
düşmanlığı nereden kaynaklanıyor?

Dr. Yücetürk: Bu düşmanlığın
kökü taa 1877 – 1878 Osmanlı – Rus Harbi’nden geliyor! Bu harbin neticesinde
Bulgaristan târih sahnesinde 3. defa, Rus askerinin süngüsü ve postalı sâyesinde
devlet oluyor. Ruslar, harp esnâsında olduğu gibi, daha önceki yıllarda Türk
düşmanlığını devamlı körüklemiştir. Bulgaristan devleti oluşturulduğunda, Millî
Devlet politikalarında millî iki prensip ağır basıyor: 1-Büyük Bulgaristan’ı
kurmak. 2-Azınlıklar prensibi…                                  

Büyük Bulgaristan’ı kurmak hayalleri ve istekleri, Çar Simeon’un
dönemindeki 9. yüzyılın sonunda, 10. yüzyılın başlarında ulaşılan en geniş
topraklardan söz ediliyor. 

Azınlıklar prensibine gelince: Bulgarların en çok korktuğu azınlık Türk
millî azınlığıdır. Biz Türkleri âdeta düşman olarak görürler; Binaenaleyh,
Rus-Osmanlı savaşından beri bu azınlığı sıfıra indirmek her Bulgar
yöneticisinin ‘demografik rüyalarında
eksik olmaz.

Çetinoğlu: Kendilerinin Türk soylu olduklarını bilmiyorlar. Bilseler
belki farklı bir durum olabilirdi…

Dr. Yücetürk: Bu sebeple
onlar, Yaradan’ın nezdinde ‘küçük millet
olmayı hak etmiş oluyorlar.

Çetinoğlu: Verdiğiniz bilgiler için teşekkür ederim.

 

Dr. AHMET YÜCETÜRK:

     4 Temmuz 1941’de Bulgaristan’ın Eski
Cuma (Tırgovişte) iline bağlı Avdallar (Lovets) Köyü’nde doğdu. İlkokulu
köyünde okudu. Sonra Eski Cuma Türk Ortaokulu’na devam etti. Doktor olmak
istediği için Bulgar Lisesi’ne kaydını yaptırdı. Bu liseyi dördüncülükle
bitirdi.

     Bulgaristan’da her Türk gibi askerliğini
iki yıl işçi asker olarak yaptı.

     1961-1967 yılları arasında Sofya Tıp
Fakültesi’nde okudu. Mezuniyetten sonra Eski Cuma İhtisas Hastanesi’nde genel
cerrahî uzmanı olarak çalıştı ve ortopedi-travmatoloji ihtisası yaptı.

     1978 yılında Türkiye’ye göç etmek için
müracaatta bulundu. Eski Cuma makamları, bu talebi siyâsî suç olarak gördü.
Bunun üzerine 21 Eylül 1978’de işinden kovuldu. Bunu da Türkiye’ye göç etme
sebebi olarak siciline işlediler. Daha sonraki yıllarda idârî makamların
baskısına maruz kalarak yaşadı. Dinî mensubiyetinin işâretlerinden biri olan
Türk ismimin zorla değiştirilmesine karşı koydu.

     Hiçbir suç işlemediği halde 24 Haziran
1985 târihinde kelepçelenerek tevkif edildi. 108 gün Bulgaristan Emniyet
Teşkilatı’nın hücrelerinde sorgulandı ve işkenceye mâruz bırakıldı. Buradan
Belene Toplama Kampı’na götürüldü. Kampta altı ay, suçsuz 570 Türk
münevveriyle birlikte zulüm gördü. Ardından Bulgar nüfusunun yaşadığı
bölgelere sürgün edildi. 10 Haziran 1988 târihinde serbest bırakıldı.

     Jivkov rejimi Bulgaristan Türklerini
etnik bakımdan yok etmek istedi. Bu istek üzerine Bulgar Emniyeti, Dr. Ahmet
ve ailesine (eşi ve iki çocuğuna) Bulgaristan’ı 6-7 saat içinde terk etmesini
emretti. Bunun üzerine 29 Haziran 1989’da ailesiyle beraber Türkiye’ye göç
etti. Hâlen Türkiye’de yaşamaktadır.

 

Öğretmen Yetiştirme Süreci

Öğretmenlik,
önemi bakımından, mesleklerin en değerlisi olmasına rağmen günümüzde
kamuoyundaki değer algısı daha vasattır. Bunun birçok farklı nedenleri var
elbette. Oysa diğer mesleklerin inceliklerinin öğretilmesi bakımından da önemi
büyüktür.

İlkokul
öğretmeni yetiştirmek amacıyla ilk öğretmen okulu; “Darülmuallimin-i Sıbyan”
adıyla 1868’de açılmıştır.
Darülmuallimat denilen Kız Öğretmen Okulu ise 1870’te kurulmuştur.

Ortaöğretime
öğretmen yetiştirmeye dönük ilk Yüksek Öğretmen Okulu ise 1890’da
İstanbul’da açılan “Darülmuallimin-i Ali”dir.

Cumhuriyet
sonrası dönemde öğretmen yetiştirmede öncü isim Mustafa Necati’dir.
Cumhuriyetin ilk yıllarında köylerin %95’inde öğretmen olmaması karşısında Mustafa
Necati; “bu gidişle Cumhuriyet,
öğretmensiz 35.000 köye ancak 100 yıl sonra öğretmen gönderebilecektir”

demişti.

1924’ten
önce, ilkokul sonrası dört yıl süreli olan öğretmen okulları, önce beş yıla,
1932-1933 Öğretim Yılında da altı yıla çıkarılmıştır.

1926’dan
itibaren üç yıl süreli öğretmen okulları açılmaya başlandı. İlk Muallim
Mektepleri ve Köy Muallim Mektepleri’nden mezun olan öğretmenler ilkokullara
atanmaya başladı.

1936’lı
yıllarda Anadolu’da 35.000 köy öğretmensizdi. Eğitmen yetiştirmek üzere sekiz
ay süreli Öğretmen Kursları açılmaya başlandı.

1937 yılında
da Köy Eğitmenleri Kanunu çıkarıldı. Küçük köylere öğretmen yetiştirmek için
Köy Eğitim Yurtları açıldı. Bu yurtlar Köy Enstitüleri’nin başlangıcı oldular.

Köy
Enstitüleri olgusu farklı çevrelerde, çoğu kez spekülatif biçimde tartışılmasına
rağmen, meslek anlamında, en kaliteli öğretmenleri yetiştirdiği bir gerçektir.

Köy
Enstitüleri’nin kurulmasına giden yol Ethem Nejat, İsmail Hakkı Baltacıoğlu,
İsmail Hakkı Tonguç, Hasan Ali Yücel gibi eğitimcilerin düşünceleriyle
oluşmuştur. Amaç, kırsal alanda köyün ekonomik yönden kalkınmasını sağlayacak
liderler yetiştirmekti.

17 Nisan
1940’da çıkarılan Köy Enstitüleri Kanununa  göre, bu okullar
öğrencilerini köylerden alacak, içinde bulundukları ortamdan uzaklaştırmadan,
köy hayatının içinde yetiştirecektiler.

Bunun için
de bu okullar arazisi elverişli, çevresinde birkaç köy olan yerlerde açılacaktı.
Programlarında erkekler için çiftçilik, demircilik, yapıcılık, marangozluk,
kooperatifçilik; kızlar için çocuk bakımı, dikiş, ev idaresi, ziraat sanatları,
hasta bakımı gibi konular yer almaktaydı.

1940’da Köy
Öğretmen Okulları, Köy Enstitüleri haline getirildi. 1953 yılına kadar sayıları
21’i buldu. Lise seviyesindeki üç yıllık Öğretmen Okulları ile birlikte ilkokul
öğretmeni ihtiyacını karşılamada çok önemli birer kaynak haline geldi.

Yetiştirilen
köy öğretmenleri aracılığı ile kırsal alandaki cahilliği önlemek, halkın pratik
yaşamını iyileştirmek, ağırlıklı olarak köylüleri modern hale getirmek
amaçlanmaktaydı.

Köy
Enstitülerine, devleti yönetecek, devletin sürekliliğini sağlayacak eliti
yetiştirme gibi bir rol biçilmemiş, bir misyon yüklenmemişti.

 

Örgütlenme
içinde Yüksek Köy Enstitüsü gibi bir kurumlaşmanın ortaya çıkması; Köy
Enstitüleri’nde, öğretimin önceden belirlenmiş sınırların dışına taşması; genel
yaşam biçimiyle uyuşmayacak bir başka yaşam tarzını ortaya çıkarma endişelerine
yol açmıştır.

Kültürü
ayakta tutacak ve yetiştirecek münevverler yetiştirme rolü; hazırlayıcı
niteliğiyle lise ve bununla birlikte esas olarak yükseköğretime verilmişti.

Uzun
tartışmalardan sonra 1946-50 yılları arasında Köy Enstitüleri önce “disiplin” altına alındı; köylerdeki
öğretmenlerin enstitülerle bağları kesildi, Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü
kapatıldı, 1947’de kız ve erkek öğrenciler Enstitü içinde bir birlerinden ayrı
tutulmaya başlandı.

1948’de
enstitülerin programları değiştirildi. Nihayet 1950’de zaten birer öğretmen
okulu haline getirilmiş olan enstitülerin özel statüleri tamamen kaldırıldı.

1953’te Köy
Enstitüleri kapatılarak, bu enstitülerle altı yıllık Öğretmen Okulları İlk öğretmen
Okulları adı altında birleştirildi.

Köy
Enstitülerinin yerini dolduramasalar da, ikinci en iyi öğretmen yetiştiren
kurumlar, altı yıllık İlk öğretmen Okulları’dır.

Daha sonra
ilk öğretmen okullarının süresi, ilkokul üzerine yedi yıl, ortaokul üzerine
dört yıl olmak üzere yedi yıla çıkarıldı. Böylece kalite de giderek bozulmaya
başladı.

1974-1975
Öğretim Yılından itibaren bu okulların bir kısmı öğretmen yetiştirme işlevini
kaybederek üç yıllık Öğretmen Lisesi’ne dönüştürülmüş, bir kısmı da
kapatılmıştır.

Yerine,
çoğunluğu eski ilk öğretmen okulu binalarında; 1974-1975 Öğretim yılından itibaren
sınıf öğretmeni yetiştirmek üzere iki yıllık Eğitim Enstitüleri açılmıştır.
Böylelikle öğretmen kalitesi daha da düşerek, bu kurumlar, iktidarlara göre
siyasallaşmıştır.

Eğitim Enstitüleri’nin
sayısı 1976’da 50’ye ulaşmış, 1980’e kadar da bunların 30’u kapatılmıştır.

1975-1980
yılları yükseköğretimde siyasallaşma, karışıklık yıllarıdır.
“Hızlandırılmış eğitim” gibi kısa süreli öğretmen yetiştirme
uygulamaları; öğretmen kalitesinin giderek düşmesine yol açmıştır.

1982 yılından itibaren öğretmen
yetiştiren kurumların tamamı, Milli Eğitim Bakanlığı’ndan alınarak
üniversitelere devredilmiştir.

Böylelikle
MEB’nın bünyesinden ve kontrolünden çıkan “öğretmen yetiştirme düzeni” birçok
sorunu da beraberinde getirmiştir.

Sevgiyle kalın…

Ayet ve Hadiste Türk Milleti

 

     Zaman zaman
kimilerinin “Türk Milleti” lâfzına tahammülsüzlüğü depreşmekte!

     “Türk Bayrağı”
sözündeki “Türk” kelimesine karşı çıkmaktadırlar!

     Bugün “Türk”
kelimesinden rahatsız olanların,

     Yarın “Türkiye”
kelimesinden de rahatsız olacakları muhakkak!

     Çünkü “Türkiye”
“Türklerin Ülkesi” demektir.

     Oysa, o Türk
Milleti ki, mânen değil ama maddeten,

     Bu milletin ferdi
olmayan niceleri; Türk Milleti’nin tarih boyunca yaptığı

     İnsanî, İslâmî ve
Dinî hizmetlerinden dolayı Türk Milleti’nden

     Sitayişle
bahsetmekten onur ve gurur duymuş ve duyan zât-ı şerîfler

     Daima olmuş ve
hâlen de olmaktadır.

     Çünkü güneş
balçıkla sıvanmaz.

     Bu milletin
asırlarca vatanı, milleti ve dînine; gazi ve şehit olarak

     Yaptığı sayısız
muhteşem hizmetler göz kamaştırmaktadır.

     Nitekim asrımız
âlimlerinden biri şunları söylemiştir:

     “Ben her şeyden
evvel Müslümanım.

     Ve Kürdistan’da
dünyaya geldim.

     Fakat Türklere
hizmet ettim.

     Ve yüzde doksan
dokuz menfaatli hizmetim Türklere olmuş

     Ve en çok hayatım
Türkler içinde geçmiş ve en sâdık ve en hâlis kardeşlerim Türklerden çıkmış.

     Ve İslâmiyet
ordularının en kahramanı Türkler olduğundan,

     MESLEK-İ
KUR’ANİYEM cihetiyle her milletten ziyade Türkleri sevmek

     Ve taraftar olmak
kudsî (Kur’an) hizmetimin muktezası (gereği) olduğundan…

     Türk Milleti’ne
hizmet ettiğimi, hakikî ve civanmert bin Türk gençlerini işhad ediyorum

     (Şahit olarak
gösteriyorum).”

     Çünkü Türkler,
Mâide Sûresi’nin: “Allah öyle bir topluluk getirecektir ki,

     Allah onları
sever, onlar da Allah’ı sever.

     Onlar mü’minlere
karşı mütevazi (alçak gönüllü), kâfirlere karşı izzet sahibidirler.

     Ve Allah yolunda
cihad eder (savaşır)lar.”

     Mealindeki 54.
âyetine mazhar olmuş bir millettir.

     Çünkü Türk
Milleti, bir sene on sene yüz sene değil;

     Dile kolay, bin
sene yani on asır, Kur’an-ı Hakîm’in bayraktarlığını yapmıştır.

     Çünkü Türk
Milleti, Fâtih Sultan Mehmed (Han)

     Ve askerleri
tarafından fethedilen İstanbul hakkındaki Sena-i Peygamberî’ye

     Yani Hz.
Muhammed’in Türkler hakkındaki övgü dolu sözlerine de, mazhar olmuştur.

     Böyle
mazhariyetlerden ötürü Türk Milleti, ne kadar övünse azdır.

     Fakat bu hâl, Türk
Milleti’nin başka milletleri küçümsediği şeklinde asla yorumlanmamalı.

     Lisan-ı hâlle “Biz
Türkler, bu ulvî ve yüce hizmetlerde bulunduk.

     Sizler de isterseniz bulunabilirsiniz.”
demektedirler.

     Çünkü bu ulvî
hizmet kapısı herkese açıktır. Nitekim, herkesten bu hizmet beklenmektedir.

     Herkes bu mânâda
Türkleri örnek alabilir. Mânevî ufuklara doğru kanat açabilir.

     Bu hususta herkese
imkân var. Yeter ki istesinler.

     Öyleyse,
başaranlar takdir edilmeli.

     Onlara karşı “Niye
ben değil de,o!” diye

     Kıskançlık
hislerine kapılmamalıdırlar.

     Velhasıl: Başka
milletlere düşen; Türkleri kıskanmak değil, onlara gıpta etmektir.

     “Türkler yaptı,
biz yapamadık; keşke Türkler de yapamasaydı!” demek olmamalı.

     “Türkler Allah
yolunda ne güzel hizmetler etmiş.

     O halde bizler de,
onlar gibi hizmet etmeye çalışalım.” demek olmalı.

Üçyüz Milyar Dolar Dış Kaynak

Eski seçimlerde Cumhuriyet Halk Partisi
(CHP) genellikle “hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı, sosyal adalet” gibi
kavramlar üzerinden seçim kampanyası yapardı.

14 Mayıs seçimleri için ise CHP ve Millet
İttifakı’nın Cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu daha çok somut ekonomik
politikalar ve vaatlere dayalı bir kampanya yapmakta.

Hukukun üstünlüğü gibi kavramlar aslında çok önemlidir ve ekonomi
ile de çok yakından alakalıdır.
Ancak çoğunluk için bunlar soyut
kavramlardır. Gelişmiş bir eğitim sistemimiz olmayınca kitleler bu tür kavramlar
arasında sebep- sonuç ilişkilerini kurmakta güçlük çekiyor.

Millî Eğitim Bakanlığının
ABİDE (Akademik Becerilerin İzlenmesi ve Değerlendirilmesi) araştırması 2019
raporunda yazdığına göre, “Türkçede öğrencilerin yüzde 66,1’i orta düzey ve
altında. Bu öğrenciler deyimleri, atasözlerini, hiciv ve nüktelerdeki mesajları
anlayamıyor. Neden-sonuç ilişkisi kuramıyor.”

Böyle bir eğitim
sisteminden geçenler ve hiç eğitim görmemişleri topladığımızda insanımızın
dörtte üçünün hukuk ve adalet ile ekonomik zenginlik arasındaki bağı kurma
güçlüğü çektiğini
anlamamız gerekiyor.

Böyle olunca kitlelerin
tepkisi,
düşman kendi fasulye tarlasına gelinceye kadar umursamayan köylünün
tepkisi gibi oluyor. Evinde tencere kaynamaz, gıda ve barınma gibi en temel
ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelinceye kadar “padişahım çok yaşa”
diyebiliyor.

Bu yüzden Millet İttifakı
ve Kılıçdaroğlu seçim kampanyasında somut ekonomik vaatleri öne çıkardı.

Bence de iyi etti. Halen CB
Adayı Kılıçdaroğlu yarışı rakibi Erdoğan’ın önünde götürüyor.

****************************

KURALSIZ
KRALIN HALKI FAKİR OLUR

Kemal Kılıçdaroğlu “300
Milyar dolar temiz dış kaynak getireceğim”
diyerek yatırım ve zenginleşmeye
odaklı bir söz verdi. Bu ekonomik vaat için bile hukuk devleti, hukukun
üstünlüğü, kurumların çalışması, kuralların herkes için işletilmesi
gibi
gereklilikler ortaya çıktı.

Bu yüzden Faik Öztrak “bize
kral değil, kural lazım”
dedi.

Çünkü 5 yıl içinde 300
milyar dolar dış yatırım parasını Türkiye’ye çekmenin yolu
belli.

Hukukun
üstünlüğünü tesis etmiş, öngörülebilir, mülkiyet hakkına saygılı, liyakatli
kadroların işbaşında olduğu bir devlet
olmak gerekiyor.

Dış yatırımcılar için
bunlar önemli olduğu kadar iç yatırımcılar için de önemli. Onlar da aynı
gerekçelerle yatırımlarını bekletiyorlar veya dışarı kaydırıyorlar. Halen yatırım
olarak yapılanlar devletin belli müteahhitleri zenginleştirmek için verdiği
işlerden ibaret.

Sadece mali sermaye değil
dışarı çıkan. Aynı zamanda en büyük zenginliğimiz olan beşerî sermayemizi (yetişmiş
insan gücümüzü) de yabancı ülkelere kaptırıyoruz.

Zengin
ülkelerin fakir bekçileri olan diğer halkların durumundan ders çıkarmıyoruz.

Hesap
veren, hesap sorulabilir
yöneticiler yerine “hikmetinden sual olunmaz”,
“layüs’el”, “sorgulanamaz” muktedir lider arayan heveslilerimiz var.

Örnekleri çoktur.
Kuralsız kralın ülkesinde
halkın kaynakları kral, ailesi ve bir avuç
insanın eline geçer. Yolsuzluklar yoksulluğa sebep olur.
Yoksulların sesi çıkmasın diye yasaklar artırılır.

****************************

TEK
KİŞİLİK DEVLETTE EKONOMİ

Uluslararası araştırmalarla
düzenlenen “Hukukun Üstünlüğü Endeksine” göre, bir ülkede hukukun
üstünlüğü ilkesi ne kadar yerleşmişse o ülke o kadar refah içindedir.

“Hukukun üstünlüğü”
kavramı “ülkelerin adalet sağlayabilme yeterliliğinin” bir
ölçüsü. 

Hukukun
üstünlüğü “devlet gücünün ve kurumların hukuk ile sınırlanması ve bunun
üzerinde hiçbir güç olmaması” demek.

Bütün kurumların yetkisini
bir tek kişiye veren “tek kişilik hükümet sisteminin” çalışmadığı
ispatlandı. Buna rağmen tek kişilik hükümet bile yetmedi, tek
kişilik devlet
olmaya doğru evrildik.

Netice olarak, son 5
yılda bütün ekonomik göstergeler kötüleşti.

Fakat devlet ve bütün
kurumların üzerindeki tek güç kendi gücünün hukuk ile sınırlanmasını kabul
edemiyor.

AKP Genel Başkan yardımcısı
Efkan Ala “İrade idareye hâkim oldu” diye övünüyor. İdareye hukuk hâkim
oldu diyemiyor.

“Güç
bozar, mutlak güç mutlak bozar” kuralı işliyor.

Mutlak güç
sahibi etrafında kendi sözünü dinleyecek liyakatsiz ve çapsızların dışında
nitelikli insan barındırmıyor.
Bakanlar CB’nın talimatı olmadan
afet bölgelerine bile gidemiyor.

Kılıçdaroğlu mevcut
yönetimin dış kaynak çekememesini niteliksiz kadroya bağlıyor: “Bırakın 300
milyarı, 300 dolarınız olsa Nebati’ye yatırım yapsın diye verir misiniz? Onlar
nasıl versin Allah aşkına?”

Bu yüzden ekonomi gibi
eğitim, sağlık, adalet, güvenlik vd bütün temel hizmetlerde de çürüme
devam ediyor.

Yine bu yüzden toplumun en
geniş kitlesini oluşturması gereken orta gelirli grup (orta direk) eridi.
Bütün işçilik ve emeklilik ücretleri asgari ücret mertebesinde neredeyse
eşitlendi.
Gelişmiş ülkelerde asgari ücretli oranı yüzde 3-10 arası oluyor.
Bizde nüfusun yüzde 50’nden fazlası asgari ücret civarında gelire sahip. Asgari
ücret zaten açlık sınırının altında.

Emeği ile
geçinenlerin
Milli Gelirden aldığı pay beş yıl içinde yüzde 45’den yüzde 25’e
düştü. Sermayenin Milli Gelirden aldığı pay yükseldi.

En zengin yüzde
20’lik bir kesimin çoğu iktidarın sadık oy kitlesi. Bir de iktidarın sosyal
yardımlara muhtaç hale getirip, “biz olmazsak bunları da kaybedersiniz”
korkusunu verdiği en fakir kesimde iktidara sadakat yüksek.

Bunca kötü yönetim
gösteren bir iktidarın baraj altında kalması gerekirdi. Fakat AKP ve iş birliği
içinde olduğu partiler hala seçimde Millet İttifakı ile başa baş mücadele edebiliyor.
Çünkü, dini sembollerle üzeri örtülmüş, böyle hazin bir sosyal tablodan
besleniyorlar.

Adâlet ve Cumhuriyet

     Adâlet-i mahzâ /
Tam adâlet:

    “Kim bir cana
kıymamış veya yeryüzünde fesat çıkarmamış birisini öldürürse, bütün insanları
öldürmüş gibidir.” (Maide: 32)

     Bir masumun hakkı,
bütün halk için dahi iptal edilmez. Bir fert dahi, umumun selâmeti için feda
edilmez. Cenab-ı Hakk’ın merhameti nazarında hak haktır. Küçüğüne büyüğüne
bakılmaz. Küçük, büyük için iptal edilmez. Bir cemaat ve toplumun selâmeti
için, bir ferdin rızası bulunmadan, hayatı ve hakkı feda edilmez. Hamiyet /
vatan ve millet namına, rızasıyla olsa, o başka meseledir.

     Adâlet-i izafiye /
Nisbî adâlet ise, küllün / toplumun selâmeti için cüz’ü / ferdi feda eder.
Cemaat için, ferdin hakkını nazara almaz. Ehvenüşşer diye bir nevi adâlet-i
izafiyeyi yapmaya çalışır. Fakat adâlet-i mahzânın tatbiki kabil ise, izafî
adalete gidilmez. Gidilse zulümdür.

     İzafî adalet:

     Unsuriyet /
ırkçılık ve menfî milliyet esasları; adâleti ve hakkı takip etmediğinden,
zulmeder. Adâlet üzerine gitmez. Çünkü haksız da olsa, milletdaşını tercih
eder. Adâlet edemez.

     “İslâm,
Câhiliyetten kalma ırkçılık ve kabîleciliği ortadan kaldırmıştır. Müslüman
olduktan sonra Habeşli bir köle ile Kureyşli bir efendi arasında hiçbir fark
yoktur.”

     Kat’î fermanı /
emriyle, din rabıtası / bağı yerine millî rabıta yani, menfî milliyet ve ırkçı
bir rabıta ve bağ ikame edilmez. Yerine konamaz. Konulsa adâlet edilmez.
Hakkaniyet gider.

     Bu ibare,
İslâmiyet öncesi Câhiliye âdetlerine dönmekten, bizleri men eden / yasaklayan
hadîslerden iktibas edilmiş / alınmıştır.

     Bu mevzu ve bu
konuda bir çok hadîs-i şerif rivayet edilmiştir. Bunlardan birisi şöyledir:

     “İslâm dîni
kendinden önceki bâtıl olan fiil, hareket, âdet ve inanışları keser, kaldırır.”
(Buharî)

     Tarihten bir misal
verecek olursak:

     Emevîler
saltanatında, merhametsiz gadre / zulme sebebiyet verecek şu yanlış hususlar
dikkatimizi çekmektedir.

     Birisi:

     Merhametsiz siyasetin
bir düsturu / prensibi olan:

     Hükûmetin selâmeti
ve âsâyişin devamı için eşhas / şahıslar feda edilir.  

     İkincisi:

     Onların saltanatı
unsuriyet / ırkçılık ve menfî milliyete istinat ettiği / dayandığı için, menfî
milliyetin yani ırkçılığın gaddarane / gaddarcasına / zulümlü bir düsturu /
prensibi olan, “Milletin selâmeti için herşey feda edilir!”

     Üçüncüsü:

     Emeviler, İslâm
devletini Arap milliyeti üzerine dayandırıp, İslamiyet rabıta ve bağını menfî
milliyet yani ırkçılık rabıtasından geri bıraktıkları için, iki bakımdan zarar
verdiler.

     Birisi: Diğer
milletleri rencide ederek / inciterek tevhiş ettiler / ürküttüler.

     Diğeri: Unsuriyet
/ ırkçılık ve menfî milliyet esasları; adâleti ve hakkı takip etmediğinden,
zulmeder, adâlet üzerine gitmez.

     Çünkü,
unsuriyetperver / ırkçı bir hâkim, körü körüne millettaşını tercih eder, adâlet
edemez.

     x

     Öyleyse, adâletin
de temelini teşkil ettiği Cumhuriyet idaresinin değerini bilip, en güzel
şekilde uygulayalım. Çünkü: “Karıncaların ana, arıların da bey tâbir edilen
liderlerin sevk ve idaresi ile hareket ederek harika bir ortak yaşayış örneği
verdikleri…hilkatten (yaratılıştan) gelen bu fıtrî
hâli…cumhuriyet-perverlik olarak (vasıflandırarak), cumhuriyetin sadece
insanlara has bir idare şekli olmadığını, hilkatte bazı canlıların fıtratlarına
da yerleştirildiğini…(düşünerek) cumhuriyetin insan fıtratına en uygun idare
şekli olduğunu, doğru uygulandığı takdirde, karıncalarda ve arılarda olduğu
gibi, insanlar arasında da mükemmel bir birlikte yaşama tarzının ortaya
çıkacağını, onun için cumhuriyeti en iyi anlatan kelimenin fıtrat
olduğu…(düşüncesinden hareketle diyoruz ki) cumhuriyet, insan fıtratına uygun
ve İslam dinine münasip bir idare şeklidir.” (İslâm Yaşar)

Kan Bağışı ve Hacamat

Son günlerde Kızılay’ın kan stoğunun azaldığı ve bunun
önemli bir sağlık hizmeti sorunu yaratabileceği uyarılarını okumaktayız. Bir
hekim olarak mesleki sorumluluk bilinciyle bu yazıyı yazmak ihtiyacını duydum.

Önce hacamat nedir diye soralım. Tarifinde kupa ile
vakumlama yaparak kanda bulunan toksinleri, yani pis kanı temizlemek için
vücuttan atma işlemidir deniyor. Bu işlem binlerce yıl öncesine dayanan tıbbi
tedavi yöntemidir. Hacamatla ilgili tanıtıcı bilgilere baktığımızda her türlü
derde deva gibi anlatılmaktadır. Arap toplumunda da uygulanan bir yöntem olup
konunun dini bir boyutu yoktur. Peygamberimiz Hz Muhammed’in o günün şartları
gereği hacamat yaptırdığı ve tavsiye ettiğini bilmekteyiz. Eski Mısır -Çin
tıbbına dayanan bu tedavi metodunun sanki dini bir vecibe imiş gibi peygamber
tıbbı adı altında tanıtılmasının doğru olmadığını bilmeliyiz. Önce şu soruyu
sorup cevabına bakmalıyız. Sağlıklı bir insanın kanında pis kan var mıdır?
Tabii ki yoktur… Bugünkü bilgiler ışığında pis kan denen kan toplardamarlarımızdan
kalbe geri dönüp akciğerlerimizde yeniden oksijen oranı arttırılan kandır. İçinde
herhangi bir mikrop ,virüs ve hastalık yapıcı farklı bir madde yoktur. Hacamat
ile alınan kan deri altındaki kapiller dolaşım kanı ile akkan dediğimiz
hücreler arasında bulunan lenf sistemi sıvısıdır. Alım için uygulanacak yere
önce küçük kesikler yapılır. Buraya havası alınmış kupalar uygulanır. Kupaya
giren kanın pelte şeklinde olması onun pisliğinden olmayıp pıhtılaşmış
olmasındandır. Tabii ki kupa işleminin uygulandığı alanda bu işlemin fizik
tedavi benzeri etkileri de olmaktadır. Bu da işlemin yapıldığı şahısta bir
iyilik  hali oluşmasına sebep olmaktadır.

Kan bağışına gelince, bu kişinin gönüllü olarak kan
vermesidir.  Kan bağışlamak, hayat
kurtarmakla eş değerde olup herhangi bir sebeple kan ihtiyacı olan bir insanın
sağlığına kavuşmasını sağlar. Bu sebeple bir damla kanın bir damla umut olduğunu
unutmamalıyız. Kan alma işlemi zor ve zahmetli bir işlem değildir. İnsan kanın
tek kaynağı olup sağlığımız yerinde ise gönüllü kan bağışçısı olmalıyız.  Bilim insanları kan yerine geçebilecek yapay
bir maddeyi henüz bulamamışlardır. Bağışlanan kan değişik ürünler haline
getirilerek tedavi hizmetlerinde kullanılmaktadır. Kan bağışı vericinin sağlığına
da faydalıdır. Baş ağrısı, stres, yüksek tansiyon gibi konularda tedavi edici
özelliği vardır. Kan değerlerindeki fazlalığın yaptığı yorgunluk, uykuya meyil,
atalet gibi şikâyetlerin iyileşmesini sağlar. Başka bir insanın sağlığına
faydalı olmak düşüncesinin ayrı bir mutluluk duygusu vereceği unutulmamalıdır.
Dolayısıyla kan fazlalığı gibi durumlarda hacamat gibi kanımızın alınıp çöpe
atılması yerine daha yararlı olan kan bağışını tercih etmeliyiz.

Kan bağışı nerelere yapılır? Ülkemizde Sağlık Bakanlığı
hastaneleri, tıp fakülteleri ve Kızılay’ın kan merkezlerine bağış yapılabilir.
Türk Kızılay Kurumu kan ihtiyacının %85’ini karşılar. Türkiye genelinde 2022’de
3 milyon ünite kan alınıp değerlendirilmiş ve bu çalışma ile 4,5 milyon insanın
ihtiyacı karşılanmıştır. Kızılay bu hizmeti 18 Bölge Kan Merkezi, 68 Kan Bağış
Merkezi, ve üç yüze yakın gezici kan toplama birimiyle yapmaktadır.

1980 yıllarında yapılan planlamada şehrimiz Düzce Bölge Kan
Merkezi ile irtibatlandırılmıştır. O günün şartlarında Bolu, Zonguldak, Bartın,
Sakarya

,Kocaeli, Bilecik illerimizin Düzce üzerinden hizmet alması
planlanmıştı. Günümüze gelince şehrimiz Tıp Fakültesi, Şehir Hastanesi, Eğitim
ve Araştırma Hastanesi, merkez ve ilçelerindeki devlet ve özel hastaneleri ile
bir sağlık üssü haline gelmiştir. Yılda 100 bin üniteye yakın kan ve kan ürünü
tüketmektedir. Bunun %80 ‘ini bölgesindeki kan bağışçılarından sağlamaktadır. Dolayısıyla
şehrimizde bölge kan merkezi olması düşünülmelidir. Şehir Hastanemizin açılışı
sebebiyle sağlık hizmeti veren birimlerimizdeki boşalacak uygun bir yerde böyle
bir imkanın planlanıp gerçekleştirilmesi sağlanmalıdır.

Sağlıklı günler dileğiyle.

Not:2019 – 2014 ve 2011 deki makalelerimde de bu konular
işlenmişti.

Prof. Dr. Osman Turan Makaleleri 3. ve 4. Ciltler

0

Ömrünü Türk
târihine, Türk milletinin târihî ve güncel meselelerine hasreden büyük târihçi,
mütefekkir, siyâset ve dâvâ adamı Prof. Dr. Osman Turan’ın ‘Makaleler 1 isimli
kitabı 2019, Makeleler 2 ise 2021 yılında yayınlanmıştı. Dört ciltlik bir
külliyat hâlinde projelendirilmiş olan serinin son ikinci cildi Şubat 2023’de
okuyucuya sunuldu.  I wory lüks kâğıda
basılı, 16,5 X 23,5 santim ölçülerindeki eserin 3. Cildi 580, 4. Cildi 416
sayfadır. 

Başvuru kitabı / kaynak eser’ vasfındaki
külliyatın 3. Cildi; Osman Turan hakkında kaleme alınmış 3 sayfalık makale ile
başlıyor.  ‘Cihan Hâkimiyetinden Büyük Türkiye İdealine’, ‘Türklerin Medenîyet Dâvâsı’, ‘Bunalım
Çağında Türkiye
’, ‘Türk Dilini İhya
Mefkûresi
’, başlığı altında toplanan 119 makaleden oluşuyor.

İhtisası
Selçuklu Târihi olan ilim insanı Prof. Turan aynı zamanda Türk kültürünün
temelini oluşturan Türkçe ile de yakından alâkadar olmuştur. Türk Dili’nin
grameri, Türk Dili’nin krizden kurtuluş imkânları, Türkçemizin
kısırlaştırılması, Türk dil bilgisi kaidelerine aykırı olarak uydurulan ve
ihtiyaç yokken yabancı dillerken kelime alınması suretiyle yozlaştırılması
meselelerini mâhirâne tahlil etmiş, çözümler teklif etmiştir.

Kısa bir makalesinden
alınan şu cümle dahi, onun hassasiyetini ve meseleye vukufiyetini
göstermektedir: ‘Efkâr-ı umumîye’yi,
umumî efkâr’ yapmak mümkündür de ‘umumî fikirler’ şekline sokmak mümkün
değildir. 

Nitekim ikaz dikkate alınmış ve yanlıştan
dönülmüştür.

Gülünçlüğüne rağmen uydurma dil
taraftarlığının devlet kuvvetine dayanarak Türk dili ve kültürü üzerine yaptığı
tahribata ve doğurduğu buhranın sebeplerini de çok mükemmel bir şekilde
açıklıyor. (s:
541-549)

Osman Turan
sıradan bir târihçi değildir. Milletini seven, geçmişteki parlak dönemlerinin
tekrar yaşanması için fikir üreten bir mütefekkirdir. O’nun Türk dili ve
kültürü, ahlâklı, dürüst ve prensiplere dayalı siyâset inşası için yazdığı
makaleler, Türkiye’nin ve Türk milletinin geleceğinde rol almayı düşünenler
için deniz feneri ve yol haritası mesâbesindedir.

Prof. Dr.
Osman Turan’ın; makalelerinde, hâdiseleri ele alış ve yorumlayış üslûbunu
ortaya koyan satırlardan tadımlık bir bölüm:

Dünyâda hiçbir
milletin kültürü böyle bir tahribe dayanamaz ve böyle bir felâkete uğrayan,
hatâda ısrar eden memleketin maddî ve mânevî sukûtu önlenemez. Hiçbir medenî
memlekette büyük mütefekkirler dışında kimse bir kelimeyi değiştirmeye veya
farklı bir mânâda kullanmaya cesâret edemez. En küçük bir hadise derhâl ilim ve
fikir adamlarını harekete geçirmeye kâfi gelir. Türkçeyi bu duruma
sürükleyenler hakkında ilim ve salâhiyetten mahrum bulunduklarına dâir ileri
sürülen fikirler, bazı filologları aralarına almaya icbar etmiştir. Bununla
beraber o kalabalık arasında henüz ilmin sözü duyulmamış ve hükmü itibar
görmemiştir.

Türkiye’de mevcut
manevî meselelerimizin başında -hiç şüphesiz- dilimizin kurtarılması, onu bu
hâle sürükleyen parazitlerden temizlenmesi gelmektedir.  Eğer Türkçe bu hâlde bırakılırsa millî
kültürün de buhrandan kurtulmasına ve gelişmesine imkân yoktur. Yirmi beş
senelik bir tahribatı, yirmi beş senelik bir gayretle düzeltebilmek için başta
Maarif Vekâleti olmak üzere bütün ciddî mütefekkir ve münevverlerin bu millî
cihada katılması gerekmektedir. Eğer bu tahribat Maarif Vekâleti yoluyla
yapılmamış olsa ve bu teşkilat hiç değilse lise tahsilinde Türkçeyi
öğretebilseydi dil hareketi bu kadar yıkıcı bir hâl almazdı. Gerçekten orta
tahsilde ana dilini, üç beş asırlık târihiyle öğretemeyen tek medenî memleketin
Türkiye olduğunu da hiçbir zaman unutmayalım. Halbuki Meşrutiyet’ten sonra Türk
münevverleri de diğer medenî milletlerin gençleri kadar dillerine hâkimdiler.

Türkçe, târihinde
bundan farklı bazı arızalara uğramıştı. Kaşgârlı Mahmud, Âşık Paşa ve Ali Şîr
Nevaî Türkçenin zaferine çalıştılar. Âşık Paşa’nın altı asır evvelki şu:

Türk diline kimesne
bakmaz idi.

Türklere her giz gönül
akmaz idi.

 Türk dahi bilmez idi bu dilleri

İnce yolu, ol ulu
menzilleri.

şikâyetinden sonra
Türkçe zafer yolunu bulmuştu.

***

Külliyatın 4.
Cildi, ‘Türk Siyâseti Hakkında
Mülâhazalar
’ alt başlığını taşıyor. Bu ciltte Prof. Dr. Osman Turan’ın engin
bilgi birikimi ile Türkiye’nin iç ve dış siyâseti, hususî olarak da Kıbrıs
meselesi ile alâkalı ilmî titizlikle kaleme alınmış 128 makale yer alıyor. Böylece
merhum hocamızın bütün yazı verimleri kitap hâlinde okuyucuya sunulmuş oluyor. Politik
bir kimliği de olan Prof. Turan, yakın tarihimizin önemli meselelerini millî
şuurun ve hassasiyetin ölçüleri içinde ele alıyor.

Kitaptaki
makalelerden bâzılarının başlıkları:

*Köy Enstitüleri
ve Millî Şuuru Koruma Zar!ureti. *Demokrasinin Zaferi / Hatâları / İmkânları ve
Karşılaştığı Engeller. *Yabancı Sermâye Düşmanlığı ve Kısır Devletçilik. *Milliyetçilik
ve Sosyalizm. *Münevver Çılgınlığı ve Komünizm. *Komünist Budalalar. *Diyânet
Başkanlığı ve Laiklik. *50. Yılda Kalkınma ve Kadro. *İslâm Milletleri Birliği
Fikri. *Türk-İran Dostluğunun Târihî Esasları. *Türk-Mısır Münâsebetleri. *Dış
Türkler Dâvâsına Dâir. *Dış Türklerden Irak’takiler. *Rusya Milliyetçi
Türkiye’ye Aleyhtar. *On İki Ada’nın Terki Muamması. *Türk-Sovyet
Münâsebetleri. *Kıbrıs Meselesinin Halli. *Hârici Siyâsetin İflâsı.

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.
 

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu
34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr

 

Prof.
Dr. OSMAN TURAN:

     Selçuklu târihçiliğinin kurucularından
sayılan Osman Turan, 1914 yılında Trabzon’un Çaykara ilçesine bağlı Soğanlı
köyünde doğdu.

     İlkokulu dayısının himâyesinde
Çaykara’da, ortaokulu Bayburt’ta okumuştur. Lisenin ilk iki sınıfını
Trabzon’da, son senesini ise Ankara’ya tâyin olan ağabeyinin yanında Ankara
Erkek Lisesinde tamamlamıştır. Aynı sene Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin
yatılı imtihanlarını kazanmış ve Buradan, 1940 yılında mezun olduktan sonra
aynı fakültede, dâimî bir kadro olmayıp bir çeşit burs olarak tevdi edilen ‘İlmî yardımcı’ kadrosuyla ve 30 lira
maaşla çalışmaya başlamıştır. 1941’de doktor unvanını kazanmış, 1944’te
doçentliğe 1951’de profesörlüğe yükseltilmiştir.

     1954 yılında Trabzon’dan Demokrat Parti
milletvekili seçildi. 1955’te Türk Ocakları Ankara Şubesi reisi, 1959 yılında
genel merkezin Ankara’ya taşınması üzerine umumî reisliğe seçildi.

     1956 yılında -Atsız Bey’in tavassutuyla-
Sultan İkinci Abdülhâmid Han’ın torunlarından Satıâ Sultan ile evlenen Osman
Turan, 1957 seçimlerinde tekrar milletvekili olmuş ise de 27 Mayıs 1960
askerî darbesinden sonra tutuklanmış ve 16,5 ay Yassıada’da kalmış, suçsuz
bulunarak serbest bırakılmıştır.          

      Fakülteye dönmek istediyse de ‘kadro yok’ bahânesiyle talebi
reddedilmiştir.    

     1964 yılında Adâlet Partisi kongresinde
Teşkilâttan Sorumlu Başkan Yardımcılığına getirilmiş ve 1965’te Adalet
Partisi Trabzon milletvekili seçilmiştir. 1966’da da tekrar Türk Ocağı Genel
Başkanı olmuş ve bu görevini 1973 yılına kadar devam ettirmiştir. Bu dönemde
Türk Yurdu Dergisi Osman Turan’ın gayretleriyle Türk fikir ve kültür hayatına
önemli katkılarda bulunmuştur.

     Kısa bir süre sonra Adâlet Partisi’nin yetkilileriyle
fikrî konularda anlaşmazlığa düşmüştür. Bu anlaşmazlık, Haysiyet Divanına sevkine
ve 1967 yılında partiden ihrâç edilmesine sebep olmuştur. 1969 seçimlerine
Trabzon’dan Milliyetçi Hareket Partisi’nin adayı olarak katılmışsa da
kazanamamış, fakülteye dönme teşebbüsleri de başarısız olunca 1972’de
emekliye ayrılmıştır.

     Emekliye ayrıldıktan sonra İstanbul’a
yerleşen Osman Turan’ı en çok üzen hâdiselerden biri de 1972 yılı Nisan
ayında hiçbir gerekçe gösterilmeden ve savunması dahi alınmadan Türk Tarih
Kurumu üyeliğinden çıkartılmasıdır.

     17 Ocak 1978 tarihinde evinde geçirdiği
beyin kanaması sebebiyle ebedî âleme intikal etmiştir.

 

YUNUS EMRE KALELİ

     1986 yılında Sivas’ta doğdu. İlk ve orta
öğrenimini farklı okullarda, liseyi Sivas Halil Rıfat Paşa Lisesi’nde
tamamladı. 2009 yılında Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Târih Bölümünü
bitirdi. Aynı üniversitede 2012 yılında yüksek lisansını tamamladı 

     Balkan Savaşları üzerine çalışmalarına
devam ederek biri Fransızca hatırat olmak üzere iki eser neşretti. 2014
yılında İstanbul Medeniyet Üniversitesi’nde Türkiye Cumhuriyeti Târihi
Anabilim Dalında doktora eğitimine başladı.

     Yayınlanmış
eserleri:
*Fâlih Rıfkı Atay’ın Yeni İstanbul Gazetesi’ndeki Makaleleri,
*Enver Behnan Şapolyo’nun Zafer gazetesinde tefrikalar halinde kaleme aldığı,
Mustafa Kemal Atatürk’ün Biyografisi, *R. P. Paul Christoff, Edirne Kuşatması
Günlüğü, *Falih Rıfkı Atay, Ali Suavi, Baş Veren İnkılapçı, *Sâtıa Hanım
Sultan’ın Hâtıralarında Eski İstanbul ve Sosyal Hayat, *Osman Turan’ın
Makaleleri.

Konudan Konuya (33)

     “Bilim ve
teknolojinin gelişmesi, bir çekirdeğin tekâmülüne benzetilebilir. O küçük
çekirdek, gün gelecek koca bir ağaç olacaktır. Ama bunu hemen ilk günlerde
beklememek lâzımdır.”

x

     “Her zerrede
temayül ayândır tekâmüle.

      Her soyda füyuz,
hüveyda-nüma ile,

      Bir nokta-yı
kemâle şitab üzre kâinat;

      Ol noktaya
teveccüh ile yükselir hayat.” (Abdullah Cevdet)

      (Yani, her zerrede,
her türde gayet açık bir şekilde olgunlaşmaya doğru bir meyil vardır. Kâinat,
bir kemâl noktasına doğru akıp gitmektedir. Hayat da o noktaya yönelmekle
yükselir.)

x

     “Kur’an’ın
gerçeklerinin bilimin gerçeklerine ters düşmesi söz konusu olamaz. Zira Kur’an
ve kâinat ikizdirler. Biri Allah’ın kelâm sıfatının, diğeri de irade sıfatının
tecellîsidir. İlimler, kâinatın sırlarını ortaya koymaya çalışırlar. Bu
ilimler, kâinatı yaratan Zâtın kelâmına nasıl aykırı olabilir? Şayet aykırı
bazı şeyler görülüyorsa, ya Kur’an’ı iyi anlamamışızdır, ya da ilim adına
ortaya koyduğumuz sonuçların yeniden gözden geçirilmesi gerekir.”

x

     “Vusülsüzlüğümüz
usûlsüzlüğümüzdendir.” (Yani hedefe varamayışımız, usûlüne uygun hareket
etmeyişimizdendir. Usûl bilgileri, binanın temeline veya ağaçların köklerine
benzer. Temel sağlam olmazsa bina çöker. Ağacın kökü sağlam değilse, meyveleri
ya hiç olmaz veya cılız olur.)

x

     Öldükten sonra,
farelere yem olmak için yaratılmadık. Okula mezuniyetten sonra, memurluğa ve
işe girmek ve sonra emekli olmak için gideriz. Kışa bahara çıkmak için
girdiğimiz gibi. Unutulmasın ki, “Vermek istemeseydi, istemek vermezdi.”
İçimize ebed ve sonsuzluk hissini koyan, ebediyeti / sonsuz hayatı da
verecektir. Bizleri karanlıklar içinde bırakmayıp, sonsuz kılacaktır. Çünkü
verilemeyecek şey vâdedilmez. Onun için söz verilmez.

x

      Bir gaye, netice
ve sonucu olmayan bir varlık, bir mevcut; boşuna yaratılmış demektir. Kâinatta
bir nizam ve düzen varsa; Nâzımı / Düzenleyicisi var demektir. Âlemin her
şeyinin bir mânâsı varsa, o mânânın bir inayet sahibinin isteği, arzusu ve
tercihi ile kendini belli edip gösterdiğini de akıl etmek gerekir. Zaten âlem;
o İlahî mânâ ve hedefin tekevvün etmiş, kendisini maddeten tecellî
ettirmesinden başka bir şey değildir.

     Çünkü geceden
sonra sabah, kıştan sonra bahar, uykudan sonra uyanış, rahimlerdeki haşir
sonrası doğuş neyse, toprak tohum için neyse, insan bedeni de ruhun rahmidir.
Rahim doğuşlar için nasıl ki, bir hazırlık yeri ise, dünya da, insanın âhirete
açılan kapısıdır. Nitekim nice bedenlerden ayrılan ruhlar; dünyadan ebedî âleme
doğmaktadırlar. Ta ki son doğuş zamanı olan Kıyamet’le, asıl âlemlerine ve
kalıcı ikametgâhlarına doğacakları gibi.

     İşte cismanî haşri
de, bu açılardan düşünerek; ne kadar elzem ve lüzumlu olduğunu anlayalım.

x

     Firavun’dan
bahsetmeden Musa’yı anlatamazsınız. Şeytan’dan söz etmeden Âdem’i söz konusu
yapamazsınız. Ruslardan, Yunanlılardan, İngiliz ve Fransızlardan bahsetmeden
Osmanlı’yı anlatamazsınız. İnsanın sık sık andıkları arasında Şeytan da vardır.
Bu onu övmek ve ona değer vermek demek değildir.

     Bütün bu örnekler;
her şeyin zıddıyla anlaşıldığının göstergesidir.

     Ancak kışı bilen
ve unutmayan; baharın kıymetini bilir ve anlar.

     Karanlık
olmasaydı, aydınlıktan bahsedemezdik.

     Çirkinlik
olmasaydı, güzellikten söz edemezdik.

     Güzel-çirkin,
kolay-zor, iyi-kötü vesaire,

     Ancak zıtlarıyla
anlaşılır, bilinir ve farkına varılır.

Egemenliğin Millete Ait Olmasını İstiyor Musunuz?

23 Nisan daha çok “Çocuk Bayramı”
olarak kutlansa da asıl anlamı “Ulusal Egemenlik (Milli Hakimiyet) Bayramı”
olmasındadır.

23 Nisan 1920’de, Hacı Bayram Camii’nde
kılınan Cuma namazının ardından, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin dualarla açıldığı
gün, egemenliğin Türk Milletine ait olduğu tespit ve tescil edildi.

Açılışta konuşan Mustafa Kemal Atatürk’ün
veciz ifadesiyle de bütün dünyaya ilan edildi: “Bütün cihan bilmelidir ki
artık bu devletin ve bu milletin başında hiçbir kuvvet yoktur, hiçbir
makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır. O da millî
egemenliktir.
Yalnız bir makam vardır. O da milletin kalbi, vicdanı ve
mevcudiyetidir.”

Devletimizin kurucu iradesinin en temel iki
esası şudur: “Vatanın birliği ve milletin bütünlüğünün yegâne temsilcisi
Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir.” Ve “hiçbir güç ve kurum TBMM’nin üzerinde
değildir.”

Özgürlük ve bağımsızlığımızı sağlamak ve
milli egemenliğimizi korumak bu ilkeler sayesinde mümkün olabildi.

Bugün de yapmamız gereken, önce millet
iradesinin Meclis’e tam olarak yansımasını sağlamak
. Akabinde milli
iradeyi temsil eden Meclis’in iradesini her zaman üstün tutmaktır.

****

Daha önce de bu iki temel konuda kusursuz
değildik.

Siyasi Partiler Kanunu ve Seçim Sisteminden kaynaklanan lider sultası ile
milletvekili aday listeleri liderlerin tensiplerine mazhar olmuş kişilerden
oluşuyor. Dolayısıyla -benzetmekte hata olmasın- Millet çoktan seçmeli yemek
sofrasına değil tabldot yemeğe oturtulmakta.

Böyle olmakla beraber lider, seçim
kazanmak isteyeceği için, yine de adayların çoğunu milletin beğeneceği
kişilerden seçmeye çalışacaktır. Böylece bu milletvekillerinin şahsında
milli iradenin kısmen Meclis’e yansımakta olduğunu kabul edebiliriz.

Ayrıca Parlamenter Sistemde Meclis
İradesinin üstünlüğünü sağlayacak anayasal mekanizmalar vardı, yeni sistemde
yok!

****************************

Cumhurbaşkanlığı Sisteminde Egemenlik

“Cumhurbaşkanlığı Sistemi” geldikten sonra TBMM’nin iradesi hemen
hemen yok mertebesine düştü.

Yeni sistem ile partili Cumhurbaşkanı isterse
“Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri” ile Meclis’i yasama görevini yapması
için hiç devreye sokmadan da devleti idare edebilir. Fakat, daha demokratik bir
yönetim görüntüsü vermek için, yasaların yarısı sözüm ona Meclis’ten çıkartılıyor.

“Sözüm ona” dedim. Çünkü Cumhurbaşkanlığı
sarayında atanmışlardan oluşan bir ekibin hazırladığı yasa teklifleri Meclis’in
onayından geçirilerek bir prosedür yerine getiriliyor. Bu yasalar için yürütme organının
istemediği en küçük bir değişiklik dahi yapılamamaktadır.

TBMM’nin yasama görevinin dışında bir
diğer görevi yürütmeyi denetlemedir. Yeni sistemde Meclis’in yürütme
organı üzerinde
anayasal araçlar yoluyla herhangi bir siyasi denetim
yetkisi yoktur.

Bütçe Kanununda ve seçimlerin öne
alınmasında bile
Cumhurbaşkanının
iradesi Meclis’in üstündedir.

Yürütmenin Cumhurbaşkanında toplandığı şimdiki
sistemde, yasama organı Meclis’in cumhurbaşkanına soru sorma veya onun
faaliyetlerini denetleme yetkisi de bulunmuyor.

Yeni sistemde TBMM hiçbir şekilde yürütmenin
kendisi olan cumhurbaşkanına soru soramıyor, hakkında TBMM
soruşturması başlatamıyor.

Milletvekilleri sadece “Cumhurbaşkanı
yardımcılarına ve bakanlara” yazılı soru
sorabiliyor. Fakat onlar canı
isterse cevap veriyor, istemezse vermiyor.

Sarayın izin vermediği hiçbir konuda
muhalefet milletvekillerinin verdiği meclis araştırması, genel görüşme,
meclis soruşturması
teklifleri kabul edilmiyor. Bugüne kadar bu tekliflerin
hepsi AKP ve MHP oylarıyla reddedildi.

Ayrıca TBMM’nin onayı ile kabul edilmiş Uluslararası
Sözleşmelerden
(mesela İstanbul Sözleşmesi) Meclis’in iradesi hiçe
sayılarak Cumhurbaşkanının tek imzası ile çıkılabilmektedir.

****************************

Atatürk’e Bile Verilmeyen Yetkiler
Erdoğan’da

TBMM’nin kuruluşunun 103’ncü yılında, Meclis’e
Milli İradeyi yansıtma konusunda ciddi sorunlarımız var.

“Meclis’in iradesinin üstünde bir güç
olmaması” ilkesi ise tamamen ortadan kalktı.

Cumhurbaşkanlığı Sistemini ülkeye getiren AKP
ve MHP
(Cumhur İttifakı) 23 Nisan 1920’de belirlenen devletin kurucu
ilkelerinden saptı ve milli iradeyi temsil görevini tek bir kişiye verdi.
Cumhuriyetimizi
“ileri demokrasi ile taçlandıracağı yerde” temel demokratik ilkelerden
uzaklaştı.

Bir başka deyişle, Saray’dan alınarak
millete verilen milli egemenliği tekrar Saray’a verdiler.

Her ne kadar bu defa Saray’daki yetkili
seçimle geliyor olsa da; yapılan seçimlerin adil olmadığı kesin, dürüst
olduğu konusunda derin kuşkular var.

Çünkü adaylardan/ partilerden biri
devletin bütün gücünü ve imkanlarını orantısız bir şekilde kullanırken, diğer
adaylar/ partiler vatandaşa sesini bile duyurmakta güçlük çekiyorsa seçimler
adil değildir.

İktidar, oyu sayanları kendisi
belirleyebiliyor ve son anda (mühürsüz oyları geçerli saymak gibi) seçim
kurallarını değiştirebiliyorsa o seçimin dürüst olduğu kuşkuludur.

Bu ülkede seçim güvenliği bu kadar
tartışılıyor ve milli irade hırsızlığı yapılacağına dair bu kadar yaygın
endişeler yaşanıyorsa bundan utanç duymalıyız. Utanç duymak yetmez, dürüst
bir seçim yapmanın çaresini bulmalıyız.

Yeni sistemle İlk Meclis’in Mustafa
Kemal Atatürk’e vermekten çekindiği yetkiler, adil ve dürüst olmayan seçimlerle
gelen birine, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a verildi.

“Güç insanı bozar, mutlak güç mutlak
bozar”
kuralı işlediğinde,
Meclis’in denetim görevi de yapamaması sonucu, kötü yönetimin bütün olumsuz
sonuçlarını yaşamaktayız.

Ancak, 14 Mayıs seçimlerindeki
tercihlerimizle, TBMM’ni yeniden fabrika ayarlarına döndürebiliriz. Buradan
hareketle demokrasimizi çağdaş standartlara yükseltebiliriz.

Devlet Liyakat, Kabile Sadakat İster

Benim vezir oluşum liyâkatimin muktezâsı değil sadâkatimin mükâfatıdır.” (Vezir Faik Reşat)

Liyakat mi, sadakat mi? O kadar temel bir soru ki! Yükselişle geri kalış, kalkınmayla sürünüş, yaşamakla çürüyüp yok olmayı birbirinden ayıran iki seçenek. Devlet olmakla kabileler arenası olmak arasındaki fark. 

Liyakat ve sadakat… Birincisi devlet adamlarının aradığı vasıftır; ikincisi popülist, fırsatçı siyasetçinin. 

Osmanlı’nın çöküş dönemini Vezir Faik Reşat’ın sözü ne güzel anlatıyor: “Benim vezir oluşum liyâkatimin muktezâsı değil sadâkatimin mükâfatıdır.” Edebiyatçı, tabiî güzel anlatacak. Faik Reşat, çöküşün sırrını barındıran bu cümleyi belki alçak gönüllülük niyetine sarf ediyor. Ama aynı anda da Osmanlı’nın sonunun geldiğinin işaretini veriyor. 

Etrafınıza bir bakın. Mevkileri işgal edenler liyakatleri gereği mi, sadakatleri karşılığı mı oradalar?  Eğer ikinci gerekçe hâkimse biz de Osmanlı’nın 19. asrın sonunda tuttuğu yoldayız demektir. 

Liyakat ve devlet

Devlet, kurumlardan oluşan bir meta-kurumdur, üst kurumdur. Temel kurumların amaçları bellidir. Mesela millî eğitim, milletini seven, kültürünü yüceltmeye ve dünyadaki bilim ve teknoloji yarışına katılmaya hazır, üstün donanımlı nesiller yetiştirmekle yükümlüdür. Üniversiteler, millî eğitimin kendilerine gönderdiği potansiyeli gerçeğe çevirmeyle; “kuvvetten fiile çıkarmayla” görevlidir. Bir de ülkenin bilim ve teknoloji üretiminde başat rol oynamakla. Mesela Kızılay, bir felaket anında veya harpte derhâl yardım ulaştırıp insanları aç ve açık bırakmamayı amaçlayan kurumdur. Mesela AFAD, felaket anında hemen ve derhâl müdahale edip canları kurtaracak kurumdur.

Liyakat diye başlayıp kurumlara geldim. Çünkü devleti, görevini layıkıyla yapan kurumlar ayakta tutar. Kurumları da liyakatli yöneticiler. Liyakatin bizim için en hayatî olduğu yer, kurumlardır. 

O hâlde liyakat nedir? Kurumu yöneten insanın liyakatli olup olmadığı nereden anlaşılır? Bu sorunun cevabı basit: Kurum görevini yapabiliyor mu? Yapıyorsa liyakatle yönetilmiştir. Yukarıda saydık. Tek tek ele alıp bakın. Kızılay depremde beslenme-barınma ve diğer yaşam ihtiyaçlarını hemen, anında karşıladı mı? AFAD, ilk saatlerden başlayarak insanları kurtardı, enkazdan çıkardı mı? 

Sadakat ve kabile

Millî eğitim teşkilatımız kendisine teslim ettiğimiz çocuklarımıza millet sevgisini, tarihimizi, kültürümüzü öğretip sevdirebiliyor mu? Onları, dünyadaki gençlerle rekabet edebilecekleri bilgi ve bilim alt yapısıyla donatabiliyor mu? Üniversitelerimiz bu donanımlı gençleri alıp onların potansiyelini gerçekleştirebiliyor, kabiliyetlerini kuvvetten fiile çıkarabiliyor mu? Bu üniversiteler, dünyayla başa baş bir eğitim ve araştırma kurumları mı? Cevaplarınız “evet, evet, evet” ise, o hâlde bu kurumların, bunların üst kurumlarının, alt kurumlarının, yan kurumlarının yönetiminde liyakat sahipleri var demektir. Rahat edin. Yok, “hayır, hayır, hayır” ise; o hâlde “Liyakat yoksa ne var?” diye sorun. 

‘Liyakat yoksa ne var?’ sorusunun cevabını aslında biliyorsunuz. Vezir Faik Reşat’ın söylediğine, bu sefer tevazuun ifadesi değil, gerçeğin itirafı olarak bakın: Liyakat yoksa sadakat var. 

Bir kurum görevini yerine getiremiyorsa onun başındaki adam o mevkiye layık değildir. Belli ki oraya, liyakatinden dolayı değil, “bizim adam” olduğu için getirilmiştir. Asıl amacı, onu oraya tayin edenin “sözünü dinlemek”; bir de başka bizim adamları da o kurumda istihdam etmektir. Yukarıya itaat etmek, aşağıyı kendine itaat edeceklerle doldurmak. Her iki eylem de liyakatsiz fakat sadık adamın gücüne güç katar. 

“Bizim adamlar” son tahlilde bizim kabiledir. Bizim adam olmayanlar da devlet imkânlarından uzak tutulacak düşman kabilelerin mensubudur. 

Kabilenin başına reis denir

Kabilemizin reisi, kabilemizin “birlik ve beraberlik içinde” varlığının devam etmesini teminle mükelleftir. Bunun için tayinlerde kabilemiz efradını cami, ağyarını mani kılmalıdır. Kabileden olanları toplayıp sebeplendirmeli, nasiplendirmeli; kabile dışındakiler de engellemelidir, devlet imkânlarından uzak tutmalıdır. Toplayıp beslemek, kabilenin iç bağlarının kuvvetlenmesini sağlar. Ağyarını mani kılmak için de diğer kabile üyeleri her fırsatta aşağılanmalı onlara küfredilmelidir. Bu dahi bizim kabilenin iç bağlarını güçlendirmenin bir başka yoludur aslında. Buna siyasette, “konsolidasyon” diyoruz… 

Kabile yönetimi, devlet yönetiminden kolaydır. Tek yapmanız gereken, mensuplarınızı beslemek, diğerlerine küfretmektir. Devlet ve devlet kurumları için ise liyakat gerekiyor. Liyakat ise zor iş. Bilgi lazım, bilim lazım, çalışma, kendi günlük yaşamından vazgeçmek lazım. Liyakatli yöneticinin fedakârlıklar yapması gerekir. Kurumuna hizmet edecek yöneticinin işi zordur. 

Hazreti Ebubekir’le Hazreti Ömer’e atfedilen bir söz vardır: Makamlar talep edenlere verilmez. Ne dersiniz? Doğru mu söylemişler?

Sevgili okuyucularım. Bayramınız kutlu olsun!