10.8 C
Kocaeli
Pazar, Mayıs 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 256

Şâir, Edip ve Hatip Yavuz Bülent Bâkiler ile Türk Dili Hakkında… 1

Oğuz Çetinoğlu: İstanbul’da bâzı semt
ve sokak isimleri Türk dil bilgisi kaidelerine aykırıdır. Bahçekapı /
Bahçekapısı, Edirnekapı / Edirnekapısı, Kadıköy / Kadıköyü olmalı değil mi?
Erenköy nereye ermiş? ‘Erenler Köyü’ müydü? ‘Hanımeli Sokak’ ismi hoş olsa da
yanlış değil mi?

 

‘Babıali’ye
ne dersiniz? Üstelik adında’ kültür’ kelimesi bulunan bir yayınevinin adıdır.

 

Yavuz Bülent Bâkiler: Tespitleriniz doğru. Bahçe Kapısı’na Bahçekapı,
Edirne Kapısı’na Edirnekapı, Kadı Köyü’ne Kadıköy diyoruz. Bu yanlışlığı
halkımız yapıyor. Devletin veya mahallî idârelerin koymuş olduğu isimler,
halkın dilinde zamanla yanlış bir şekilde yer almaya başlıyor. Sonra bazı
semtlerin doğru isimleri, zamanla yanlış bir şekilde yer etmeye başlıyor.
Meselâ halkımızın dilinde: Kaynana ve kaynata kelimeleri var. Bu kelimelerin
doğrusu: Kayın ana ve Kayın ata’dır. Ama halkımız bu kelimeleri; Kaynana ve
Kaynata şekline sokmuştur.

 

Aynı şekilde, hastahânelerimiz:
Hastane, bütün eczahânelerimiz eczane, bütün yatakhânelerimiz, halkın dilinde:
Yatakane olmuşlardır. Dikkat erseniz halkımız kat’iyyen Cumaertesi demiyor.
Cumartesi diyor.

 

Yâni doğruları değiştiren
bizzat halkımızdır. O bakımdan halkımızı Bahçe Kapısı’na Bahçekapı, Edirne Kapıs’ına
Edirnekapı, Kadı Köyü’ne Kadıköy diyor.

 

Yalnız ben, Babıâli
kelimesinin yazılışında ve söylenişinde bir yanlışlık görmüyorum. Osmanlı
döneminde, başşehir İstanbul’da Başbakanlığın, İçişleri ve Dışişleri bakanlıkları
ile Şurayı Devlet dâirelerinin bulunduğu bölgeye ‘Bab-ı Âli’ deniliyordu.
Hükümet merkezi Ankara olduğu için Başbakanlık, İçişleri, Dışişleri
bakanlıklarıyla Şurayı Devlet (Danıştay) Ankara’ya taşınmıştır. Bugün bab-ı âli
denilince aklımıza daha çok basın kuruluşlarının bulunduğu bir bölge geliyor.

 

Çetinoğlu: ‘Mai mahruk’
kelimesinden ‘akaryakıt’a, Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Riyâseti’nden ‘Genel
Kurmay Başkanlığı’na,’ müselles’ten’ ‘üçgen’e, ‘murabba’dan ‘kare’ye geçildi ve
kabullenildi. ‘Heyet-i Vüzerâ’dan ‘Vekiller Heyeti’ne, sonunda ‘Bakanlar
Kurulu’na gelindi ve o da kabullenildi. ‘Muâfiyet’ kelimesinden ‘bağışıklık’,
‘ihtiyaç’ kelimesinden ‘gereksinim’

kelimesine
geçişler de kabul görebilir mi?

 

Bâkiler: ‘Genel Kurmay Başkanlığı, üçgen, kare, bakanlar kurulu…
Türkçemize yerleşen güzel kelimelerdir. Ben bu kelimeleri seviyor ve
kullanıyorum. Muafiyet kelimesi yerine bağışıklık kelimesi de kullanılıyor.
İhtiyaç kelimesi yerine ‘gereksinim’ kelimesi de kabul edilir mi? diye
soruyorsunuz. Ben şahsen gereksinim kelimesini sevmiyorum. Bu yaşıma kadar
gereksinim kelimesini hiç kullanmadım. Bana geğirmek gibi çirkin bir kelimeyi
hazırlatıyor. Bu kelime kabul görür mü diye soruyorsunuz. Kabul görebilir.
Elbette kabul edilir. Bu, bazı kişilerin, bazı çevrelerin ‘Gereksinim’ kelimesini
ısrarla kullanmalarına bağlı. Meselâ bir zamanlar, ‘örneğin’ kelimesine
şiddetle itiraz ediliyordu. Örneğin Ermenicenin orinagin kelimesinden
yapılmıştır. Bin yıllık ‘mesela’ kelimesini neden atalım? ‘Mesela’ yerine neden
‘örneğin’ diyelim diyerek öfkelenenler çoktu.

 

Mesela: Hürriyet yerine
‘özgürlük’ kelimesi teklif edildiği zaman da şiddetle karşı çıkanlar çoktu.
Hiçbir Türk cumhuriyetinde özgürlük diye bir kelime yoktur. Hürriyet kelimesi,
yeni Türk cumhuriyetlerinde de ortak bir kelimedir.

 

“Ne demektir özgürlük?’
Hürriyet gibi bin yıllık bir kelimemizi atarak yerine ‘özgürlük’ zibidisini
alamayız, almamalıyız!” diyenler çoktu.

 

Bu ikazlara rağmen, bazı
kişiler ve çevreler inatla ve ısrarla ‘örneğin’ ve ‘özgürlük’ kelimesini
kullandılar.

 

Dilin, tek bir kelimesinin
bile, büyük öneminden haberdar olmayan kimseler de bu iki kelimeyi kullanmaya
başladılar. Bugün örneğin ve özgürlük kelimeleri çok geniş bir alanda
kullanılmaktadır.

 

Hâlit Kıvanç, bir televizyon
programında anlatmıştı. Demişti ki:

 

-Dünyada görmediğim ülke
kalmadı. En güzel vedâ kelimesi bizdedir. Biz ayrıldığımız kimseye: ‘Güle
güle!’ diyoruz. Ne kadar güzel bir kelime!

 

Ama şimdi görüyorum,
okumuş-yazmış kişilerimiz birbirlerine ayrıldıkları zaman: ‘Hadi baaay!’ Veya
‘Baybay’ diyorlar.

 

Ne kadar yazık. Doğrusu çok
üzülüyorum!

 

Hâlit Kıvanç’ın açıklamasına
benim de bir eklemem olacak:

 

Caddelerde, parklarda çocuk
bakıcılarına rastlıyorum. Kılık kıyafetleriyle köyden geldikleri besbelli orta
yaşlı kadınlar, yanlarında dört-beş yaşında çocuklar da var. Bazan o çocuklarla
ilgilenen kimseler oluyor. O kişiler, yollarına devam edip giderlerken, köyden
gelen orta yaşlı çocuk bakıcıları, ellerinden tuttukları sevimli yavrulara
sesleniyorlar:

 

-Hadi teyzene baaay de
bakayım! Baaay de bakayım! Diyorlar.

 

O çocuklar büyüdükleri zaman
güle güle yerine artık ‘baaay’ diyecekler.

 

Bir zamanlar, yani bundan 60 –
70 sene önce, dilimizde ‘af edersiniz!’ kelimesi vardı. Bir yanlış sözden veya
hareketten sonra: ‘Af edersiniz’ diyorduk. Sonra ‘Pardon’ demeye başladık.
Mehmet Âkif Ersoy da ‘Pardon çıkalı, eşeklik oldu mubah!’ diye içini dökmüştü.

 

Bütün bu açıklamaları şu
soysuz, şu çirkin ‘Gereksinim’ kelimesi için yaptım. Bir takım kişiler ve
çevreler inatla ve ısrarla ‘Gereksinim’ kelimesini kullandıkları takdirde,
dilin, edebiyatın bir millet hayatındaki büyük önemini bilmeyen, düşünmeyen
kimseler de ‘gereksinim’li cümlelerle konuşup yazacaklardır ve güzelim: ‘Muhtaç
ve ihtiyaç…’ kelimelerimiz de unutulup gideceklerdir.

 

Çetinoğlu: Tıp, sosyoloji ve
felsefe sahâsındaki yabancı kelimelere karşılık bulunmasına teşebbüs edilmemesini
nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Bâkiler: Tıp, sosyoloji ve felsefe sahasındaki yabancı kelimelere
Türkçe karşılıklar bulunmamasını, bu konuda çalışmalar yapılmamasını, Türkiye’mizin
bugünü ve yarını için çok büyük bir kayıp olarak görüyorum.

 

Çünkü Türkiye’nin kalkınması,
çağdaş medeniyet seviyesine ulaşması, ilimde ve teknikte de Batıdan kat’iyyen
geride kalmamasına bağlıdır. Bu gün için en büyük meselelerimizin başında, ilim
ve teknik bakımından, Batının çok gerilerinde kalmamız gelmektedir. Resmî
tespitlere göre ABD’de bir yılda yapılan ilmî araştırmaların sayısı
204.000’dir. Bu rakam İngiltere’de 42.000, Almanya’da 26.000, Japonya’da 23.00,
Türkiye’de ise sâdece 7000’dir. Türkiye’nin 30.000 ilim adamına, 3.000.000
teknik elemana ihtiyacı vardır. İlmin ve tekniğin milliyeti yoktur. Sevgili Peygamberimizin
ifâdesiyle ‘İlim Müslüman’ın kaybolmuş
malıdır. Nerede bulursa oradan almalıdır
.’

 

İlmî eserler, Batıda basılıp
yayıldığına göre o eserleri dikkatle tâkip etmemiz, yazılanları dikkatle
okuyarak dilimize kazandırmamız lâzımdır. O münâsebetle, Doğu ve Batı ilmindeki
kelimelere karşılık bulmak, şartların şartı olarak karşımıza çıkmaktadır. Tıb,
sosyoloji ve felsefe sahasındaki yabancı kelimelere ilim adamlarımız Türkçe
karşılıklar bulmadıkları takdirde dilimiz, Batı dillerinin baskısı altında
kalacaktır ve elbette yanlış yapılacaktır. 

 

Çetinoğlu: Attila İlhan, ‘Osmanlı’nın grameri yoktu. Türkçenin de yok.
Dil ile ilgili sıkıntılarımız

buradan kaynaklanıyor.’ Diyordu. Siz ne diyorsunuz? Türkçenin grameri
hakîkaten yok mu?

 

Bâkiler: Osmanlıcanın da Türkçenin de grameri vardır. Attila
İlhan’ın söylemek istediği; ‘Bunlar,
alfabe gibi herkes tarafından kabul edilmiş ve uygulanmış değildir

düşüncesi olsa gerek.

 

Cumhuriyet’in ilânından sonra,
Türkiye’de dil bilgisi üzerinde çok ciddî çalışmalar oldu. Ortaya değerli
eserler konuldu. Mesela ilim adamlarımızdan Prof. Zeynep Korkmaz’ın, Prof.
Tahsin Banguoğlu’nun, Prof. Muharrem Ergin’in Gramer kitaplarının bulunduğu
gibi bu gün de Türkçe konusunda yüz akı eserlerimiz arasındadırlar. Fakat bu
eserler, ders kitabı olmanın ötesine geçememişlerdir. Türkçeyi ve dil bilgisini
çok iyi bildiği düşünülen yazarlar, aynı kelimeyi farklı yazıyorlar. Bu, dil
bilgisinde birliğin sağlanamadığının işâretidir.

 

Kimileri “Târihî Hakîkatler” şeklinde yazıyor, kimileri, “Târihsel Gerçekler” Hakîkatler ve
gerçekler kelimelerinden birini kullanmak tercih meselesi olarak kabul
edilebilir.

 

Târihî” kelimesini “târihî
şeklinde yazan da var, “târihi
şeklinde yazanlar da…

 

Bâzı yazarlar Türk dil bilgisi
kaidelerine uymuyorlar veya dikkat etmiyorlar, hassasiyet göstermiyorlar. Bu
durumu, ‘Türkçenin grameri yoktur
şeklinde ifâde etmek doğru mudur? Bence değildir. Ben ‘Türkçenin grameri vardır’ diyorum. Uygulanıp uygulanmaması ayrı bir
keyfiyettir.

 

Çetinoğlu: Türk Dil Kurumu,
Türkçenin problemlerine çâre bulabiliyor mu? ‘Bulamıyor’ diyorsanız teklif
edeceğiniz bir çâre var mı?

 

Bâkiler: Atatürk’ün 1932-1934 yılları arasındaki Türkçe anlayışına
sâhib olanlar, dilimize zararlı oldular. Zararlı oluyorlar. Çünkü Atatürk, o
yıllarda dilimize Arapçadan ve Farsçadan giren bin üç yüz kelimenin dilimizden
çıkarılıp atılmasını istiyordu. O kadar ki Atatürk, Arapça olduğu için kendi
ismi olan Kemal’i kaldırıp atmış, nüfus
cüzdanına KAMAL kelimesini yazdırmıştı. İki yıl sonra dilimiz, tam bir çıkmaza
girmişti. Kimse kimseyi anlayamaz hâle gelmişti. Fâlih Rıfki Atay’ın çok meşhur
ÇANKAYA isimli kitabının 551. sahifesinde belirtildiğine göre; Atatürk, Atay’a
demiştir ki: ‘Çocuk! Dili bir çıkmaza
saplamışızdır. Bırakırlar mı dilimizi bu çıkmazda? Hayır! Bırakmazlar! Ben de
bu işi başkalarına bırakmam. Dili bu çıkmazdan biz kurtarmalıyız
.’

 

Atatürk 1934 yılında o yanlış
anlayıştan tamâmen vazgeçti. ‘Türkçeleşen
Türkçedir
’ inancıyla düşündü ve yazdı. Nutuk ve Gençliğe Hitâbe bu
anlayışla yazıldı. 

 

Türk Dil Kurumu’na Atatürk’ün
bu ikinci Türkçe anlayışıyla gelenler Türkçemize faydalı oldular. 

 

Çetinoğlu: Alışveriş
merkezlerine, bâzı sitelere Türkçe isimler konulmasını sağlamak çok zor bir iş
mi?

 

Bâkiler: Ankara’da, TBMM eski Başkanlarından Sayın Bülent Arınç’la
berâberdik. Bana dedi ki:

 

-Ankara’da bir cadde var.
Oradan geçerken utanıyorum. Kendi kendime soruyorum: Ben acaba bir Avrupa
şehrinin herhangi bir caddesinde mi yürüyorum yoksa Türkiye Cumhuriyeti’nin
başkenti Ankara’nın bir caddesinde mi bulunuyorum? Diye şaşırıyorum. Hemen
hemen bütün mağazaların alınlarında, hep yabancı kelimeler var. Doğrusu çok
utanıyorum.

 

Sayın Bülent Arınç’a dedim ki:
Yüzde yüz haklısınız. Ben de sizin gibi, o yabancı tabelalar karşısında aynı
büyük utancı duyuyorum.

 

Biliyor musunuz bu
köksüzlüğün, bu soysuzluğun, bu aşağılık duygusunun önüne geçmek, dünyanın en
kolay işlerinden biridir. Ama bu soysuzluğu, bu yabancı tabela hastalığını yok
etmek dünyanın en kolay, ama en kolay işlerinin başında bulunmaktadır.

 

Sayın Bülent Arınç, çok tabii
olarak sordu:

 

-Nasıl? Nasıl?

 

-Bakın neden bu tabela
soysuzluğunu önlemek dünyanın en kolay işlerinden biridir? İddiamı açıklığa
kavuşturayım. Bu tabela soysuzluğu bazı Avrupa ülkelerinde de vardı. Oradaki
aydınlar da iş yerlerindeki yabancı tabelalardan şikâyetçi idiler. İktidar
Partisi bir kanun çıkardı: ‘İşyerlerinde
yabancı tabela bulunamaz
’ Dedi. Bu işi belediyelere havale etti. Kanun
çıktıktan sonra bir işyeri sâhibi, yeni açtığı bir işyerine yabancı tabela astı
mı o ilin veya ilçenin belediye başkanı o işyeri sâhibini ikaz etti. ‘Kaldır o tabelayı işyerinden, yoksa o işi
ben yaparım, sana da para cezası yazarım
’ dedi. İş yeri sâhibi yabancı
tabelayı kaldırıp atınca, mesele halledilmiş oldu. Kaldırmadığı takdirde o işi,
Belediye Başkanı kendi teşkilatındaki kişilere yaptırdı. Sonra işin hacmine
göre, harcanan zamana göre iş sâhibine ceza yazdı. Şimdi bu konuyu neden
anlatıyorum? Siz (AKP) olarak iktidar partisisiniz. Meclise 5-6 satırlık yeni
bir kanun tasarısı sevk edersiniz. Orada dersiniz ki:

 

Türkiye’de işyerleri, yabancı kelimelerle, levhalarla açılamaz. Yabancı
kelimelerle açılan işyerleri, üç milyon lira para cezasıyla cezalandırılır. Bu
konuda, il veya ilçe belediyeleri yetkilidir
.’ Tasarıyı TBMM’den geçirmek,
sizin için 5-10 dakikalık bir iştir.

 

Tasarı kanunlaştıktan sonra,
hiçbir işyeri sâhibi, işyerinin kapısına, yabancı kelimelerle süslü tabelalar
asamaz. Bu soysuzluk da böylece önlenmiş olur. Arz ettiğim gibi böyle bir
köksüzlükten kurtulmuş oluruz. Böyle bir kanun çıkarmak sizin için 5-10
dakikalık bir iştir. Böyle bir kanun çıkarmadığınız, bu soysuzluğun önüne
geçmediğiniz takdirde, Türkiye zamanla çok büyük kayıplara uğrar. Bir sömürge
devleti durumuna düşer.

 

Böyle bir kanun çıkarmadığınız
takdirde, iş yerlerindeki yabancı tabela istilasından kurtulmak, dünyanın en
zor işlerinden biri hâline gelir ve Türkiye’ye çok yazık olur.

 

Bakın size bir örnek vermek
istiyorum: Sizin iktidarınız zamanında, kapalı yerlerde sigara içmek yasağı
getirildi. Bu yasağa uymayan işlerlerine ve kişilere para cezâları kesilmeye
başlandı. Hamdolsun şimdi hiçbir işyerinde, kapalı alanlarda sigara içilmiyor.
Ama siz, AKP iktidarı olarak, kapalı yerlerde sigara içenlere para cezası
getirmeseydiniz, kalkıp bütün AKP milletvekilleri olarak kahvehânelere
gitseydiniz, orada sigara içenlere uzun uzun sigaranın zararlarından
bahsetseydiniz, kahvehane sâkinlerine sigaranın sebep olduğu büyük
hastalıklardan örnekler verseydiniz ve onlara ‘Aman sigara içmeyin’ diye yalvarsaydınız, sigara tiryakileri sizi
gülümseyerek dinler, yaktıkları sigaraların dumanlarını yüzünüze doğru
üflerlerdi. Yâni sigara içilmemesi için yalvarıp yakarsaydınız, bunun hiçbir
müsbet neticesi olmazdı. Kahvehanelerimiz veya kapalı mekânlarımız sigara
dumanlarıyla yaşanmaz, oturulmaz hâle gelirdi. Ama siz, AKP iktidarı olarak
böyle yapmadınız: ‘Kapalı yerlerde sigara
içinler, 70-80 lira para cezasına çarptırılır
’ dediniz, meseleyi kökünden
silip attınız.

 

Şimdi işyerlerimizde yabancı
tabela yasağını uygulamanız için aynen sigara yasağında olduğu gibi, cesâretle
bir karar alacaksınız. Meclisten dört satırlık bir kanun metni çıkaracaksınız
ve işyerlerine yabancı kelimelerle yüklü tabela asanların
cezalandırılacaklarını bildireceksiniz ve bu soysuzluğu kesinlikle kökünden
kurutup atacaksınız. Böyle bir kanun çıkarmadığınız takdirde, Türkiye’yi,
Türkiye olmaktan belirli bir zaman sonra, mutlaka çıkarmış olacaksınız.

 

Böyle bir kanun çıkarmadığınız
takdirde, işyerlerimizdeki bu yabancı tabelalar belasından Türkiye’mizi
kurtarmak, dünyanın en zor işlerinden biri olacak kalacaktır.

 

Benim bu açıklamamdan sonla
Sayın Bülent Arınç’ın cevabı aynen şöyle oldu:

 

-Siz kapalı mekânlarda sigara
içmek konusunda çıkardığımız kanun dolayısıyla ne kadar hücumlara uğradığımızı
biliyor musunuz?

 

Cevap verdim: ‘Hücumlara uğradınız. Fakat insanlarımızın
sağlığını kurtardınız. Kazandığınız, kayıplarınızın belki yüz, belki de bin katıdır
.’

 

YAVUZ BÜLENT BÂKİLER

23 Nisan 1936 tarihinde
Sivas’ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini Sivas, Gaziantep ve Malatya’da
tamamladı. 1960’ta Ankara Ünivearsitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.

Dört yıl Ankara Radyosu’nda
çalıştı. 1969-1975 yılları arasında Sivas’ta avukatlık mesleğini icra etti.
Bir süre Başbakanlık Toprak-Tarım Reformu Müsteşarlığı’nda Hukuk Müşaviri
olarak hizmet verdi.

1976-1979 yılları arasında
Ankara Televizyonu’nda görev aldı. Çeşitli kültür programları hazırladı ve
sundu. TRT’den Kültür Bakanlığı’na Müsteşar Yardımcısı olarak geçiş yaptı.

12 Eylül 1980 darbesinden
bir süre sonra Kültür Bakanlığı Müşavirliği’ne alındı. Daha sonra da
Başbakanlık Müşavirliği’ne tâyin edildi. Oradan kendi arzusuyla emekliye
ayrıldı.

Çeşitli gazetelerde ve
dergilerde fıkralar-makaleler yazdı. Bir süre Samanyolu Televizyon Kanalında
Türk Cumhuriyetlerini anlatan ‘Bizim
Türkümüz
’ programını hazırladı. Aynı kanalda ‘Sözün Doğrusu’ isimli kültür programını ekranlara getirdi.

1989 yılında TRT 1
Televizyon Kanalı’na, 16 bölümden oluşan ‘Avrupa’da Türk İzleri’ isimli
programın senaryosunu hazırladı. Bu eseri ile Türkiye Millî Kültür Vakfı’nın
‘1989 yılı Radyo ve Televizyonda Millî Kültürümüze Hizmet Eden Programlara
Teşvik Armağanı’na lâyık görüldü.

Deprem Süreci Değerlendirmelerim…

Bu hafta konuğumuz Av Özcan Pehlivanoğlu Türkiye’yi sarsan
ve gelecek günlerimizi de etkileyecek olan ve dünyada daha önce görülmemiş
ebatta depreme ilişkin görüş ve değerlendirmelerini alacağız…

 

1-Sayın Pehlivanoğlu,
Deprem konusunu muhalefet ve iktidar açısından değerlendirir misiniz?

 

Deprem konusunda hem iktidar hem muhalefetin yeterli olmadığı
bir kez daha görülmüştür… Birçok acıdan olduğu gibi deprem konusunda da
aralarında pek bir fark yoktur. Çünkü iktidar ve muhalefet benzer siyasi
yapılardır. Ancak iktidarın ülkeyi 20 yılı aşkın bir süredir hem de tek başına
yönetmesine rağmen yeterli çalışmaları yapmadığı ve tedbir alamadığı
görülmektedir. İktidar ve muhalefetin yetersizliği üzerinden devlet düşmanlığı
yapılması ise asla kabul edilemez. Yapılacak iş mevcut siyaseti tasfiye ederek
ülkenin geleceğine dair siyasi kaygılar olmaksızın gerçekçi tedbirler almaktır.

 

2-Peki, Amik gölünün
kurutulmasının ve tarım arazilerinin inşaata açılmasının depreme ait zarar
boyutunu genişletmiş midir?

 

Tarım alanlarının ve özellikle ovaların imara açılması
depremin ağır sonuçlar vermesine etki etmektedir. Amik Ovası ’da buna bir
örnektir… Ülkemizde buna benzer örnek çoktur… Bunun yanlış olması bilinmesine
rağmen Cumhuriyet hükümetleri ve yerel yönetimler ısrarla bu yanlıştan vaz
geçmemişlerdir…sonuç ortadadır!

 

3-Deprem sonrası
yardım faaliyetlerini n organizasyonu ve 3 gün gecikmeli ulaştığı hakkında bir
kısım haberler var..Konu ile ilgili sizin değerlendirmeniz nasıl?

 

Bana göre hem devlet hem de iktidar bu kadar geniş bir
coğrafyayı etkileyecek bir depremi öngörmüyordu. O yüzden yeterli hazırlığı
yoktu. Hem yardım getirmesi gerekenlerde depreme maruz kaldı. Yolların çöktüğü
havalanlarının kullanılamaz hale geldiği bir depremde yardımların gecikmeli
ulaşmasından dolayı devletin ve iktidarın eleştirilmesini doğru bulmuyorum.
Sadece hazırlıksızdılar böyle büyük bir afete… Ama kim olursa olsun böyle büyük
bir coğrafyada bu yıkımı kolay kolay öngörmezdi. Eleştiri yaparken aklıselim
davranmak gerekir diye düşünüyorum.

 

4-Bir hukukçu olarak
sizce Cezai ve hukuki sorumlulukların yerine gelmesi için genel düzenlemeler
yapılabilir mi?

 

Türkiye’de kanunlar vardır ama uygulama ve denetim zayıftır.
Burada cezai ve hukuki düzenlemeler yanında devletin devrim niteliğinde
kararlar alması ve uygulaması lazım… Ancak afetler konusunda yapılacak bu
devrime halk ne kadar hazırdır sorusunun iyi cevaplanması lazım… Günlük hayat
gailesine düşmüş olan halkın ezici çoğunluğu menfaatlerinden vaz geçmek
istemeyecektir. Bu hususun çok planlı yapılması gerekir yani böyle bir afet
devriminde imar ve İskân hareketlerine ihtiyaç duyulabilir. Osmanlı savaşlar ve
göçler nedeni ile bu konuda çok tecrübeli idi. Başka örnek aramaya gerek yok.

 

5-Yardm konusunda
bölgesel farklı uygulamalar yapıldı gibi haberler çıktı. Bu konuda ne
düşünüyorsunuz?

 

Bu konu bir psikolojik savaş saldırısıdır. Türk Milleti
böyle anlarda yardıma muhtaç olanların etnik kimliğine, mezhebine, inancına,
ideolojisine bakmadan yardımı ulaştırır. Böyle bir şey olduğuna ihtimal dahi
vermiyorum. Bunlar devlet ve iktidar aleyhine kullanılmak üzere yapılmış algı
çalışmalarıdır. Fitne fesat hareketleridir. İtibar etmiyorum. Büyük Türk
Milletinin de böyle düşündüğünü biliyor ve görüyorum.

 

6-Tarihsel süreçte
birçok yok edici deprem bu bölgede yasanmış buna rağmen ovalara doğru yayılışın
mantıksal bir açıklaması var mı?

 

Türk Milletinin karakteristik özellikleri içinde bir hafıza
sorunu var… Unutuyoruz! Ayrıca eğitim konusunda büyük zafiyetler içindeyiz… Bir
de dış güçler ve işbirlikçi ihanet bu sorunları aşmamızı engelliyor. Hem de
yüzyıllardan bu yana… Hâl böyle olunca mantıklı kararlar alamıyor ve doğru
işler yapamıyoruz… Onun için her depremden sonra konuştuklarımız aynı şeyler…
Tam bir “dejavu” hali! Bundan kurtulmak için millet olarak ruhsal halimize etki
eden yanlışlardan (kolaycılık, tembellik, menfaatlerin öne alınması, aşırı
rantseverlik gibi) kurtulmamız gerekiyor… Ne yazık ki, sorunun ana kaynağı
insan meselemiz!

 

7-Demografik yapının
değişimi ve göç dalgası hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

-Sadece bu depremde değil Türkiye’nin uzun yıllardır bir
demografi ve göç sorunu vardır. Batı’nın ana projesi “Türksüz Türkiye”dir. O
sebeple daima demografik yapıyı değiştirecek göçleri destekler ve içimizdeki
işbirlikçi ihanet ile bunu uygulamaya sokar… Bu Türkler açısından en büyük
tehlikedir. Çünkü Türkler kolay asimile olan bir millettir.

 

Türkiye’de Türkler üzerinde uygulanan “aile sağlığı ve nüfus
planlaması” gibi kararlar Türklerin doğurganlığını azaltmış ve demografik
dengeyi bozmuştur. Buna demografik dengeyi bir kez daha bozan göçler eklenince
Türkiye’de her şey Türklerin aleyhine gelişmektedir. Son deprem vesileyle
Türkler o coğrafyayı bir iç göçle terk edebilir. Buna engel olunmalı ve devlet tarafından
tedbir alınmalıdır. Bu konu her bir Türk için yaşamsal mahiyettedir. Ancak
iktidarı ve muhalefeti ile siyasetin bu konuya doğru baktığını yani Türk
Milleti zaviyesinden meseleye yaklaştığını söylemek neredeyse imkânsızdır.

 

8-Üniversitelerin açıköğretim
düzenine geçmesi doğru bir karar mı?

 

Üniversitelerin açık veya uzaktan eğitime geçmesi doğru
olmamakla birlikte fiziki sartların böyle bir karar alınmasına neden olduğunu
düşünüyorum. Düşünün binalar ve yurtlar yıkılmış, üniversite öğretim üyeleri,.
çalışanları, öğrencilerin bir kısmı hayatını kaybetmiş, barınma sorunu ve diğer
sorunlar yığılmış nasıl sağlıklı bir eğitim yapılabilir? Elbette eğitim çok
elzem ve önemli bir mesele bunu söylerken diğer hususları göz ardı etmeyelim.
Şu an ülkemiz çok olağanüstü şartlar içinde bulunuyor. Bu konuya bu açıdan
bakmak gerekir.

 

9-Risk Yönetimi
hakkında hükümet sizce ne durumda

 

Hükümet bir kapalı kutu! Ne yapıyor ve ne kararlar alıyor
dışarıya yansıdığını pek zannetmiyorum. 20 yıllık iktidarları boyunca aldıkları
kararlar ile birçok yaptıklarına ağır eleştiriler getirdim. Beğendiğim
çalışmalar nedeni ile de açık teşekkürler de bulundum. Partizanlık yaptıkları
da açık bir gerçek… Liyakat ve ehliyete göre değil kendi ideolojilerine göre
davranıyorlar. Hâlbuki bazı konular bunu kaldırmaz. Deprem ve sonucunda ortaya
çıkan tabloda bunlardan biri.. Bu tablo bana sanki ülkeyi değil de kendilerini
düşündüklerini gösteriyor. O sebeple risk yönetimini ülke adına doğru bir
şekilde gerçekleştirdiklerine dair ağır şüphelerim var. Ama yine de yanılmayı
diliyorum.

 

10-konteynir kentleri
in geçici olmasını yerinde karar yoksa deprem olasılığı ile beraber sürekliliği
mi doğru karar olur?

 

Bana göre her ilde böyle afet anlarında kullanılacak rezerv
alanları, çadır ve konteynerların hazır olması lazım. Bunu yapabiliyor muyuz?
Elbette hayır… İstanbul’da olması muhtemel deprem için ayırılan toplanma
alanlarına AVM yaptık ya da imara açtık… Bu alanların sadece deprem bölgesi
değil deprem olasılığının güncel ve pek muhtemel olduğu her yerde hazırlanması
ve mevcutlarında korunması gerektiğine inanıyorum… Çünkü deprem sonrasında
yetişmek çok zor oluyor. Bunu bu depremde de gördük. Ancak doğru kararlar almak
bilim adamlarına, şehir plancılarına ve halkın desteği ile görevde olan siyasilere
düşüyor.

 

11-Normalleşme mümkün
müdür? Ekonomik maliyetlerin toplumun diğer kesimlere yansıması nasıl olacaktır

 

Elbette normalleşeceğiz. Ancak bunun süresi önemli. Benim
fikrime göre “süresiz bir normalleşme” içine girmek zorundayız. Bir sonraki depreme
kadar normalleşmesi bizi hiç tatmin etmemeli. Kaynaklar doğru bir şekilde
değerlendirilerek normalleşme süreci hızlanmalıdır. Türk Milleti takdiri ilahi
dışında her meselenin halledilebileceğinin farkına varmalıdır. Elbette kadere
inanıyoruz ama insan ve toplum olarak üzerimize düşeni yaptıktan sonra! Biz
gidelim fay hattının üzerine 15 katlı apartman yapalım sonra bunlara milyonla
para verelim ve deprem olunca da kader diyelim… Olmaz efendim olmaz… Ben Türk
Milletinin refah içinde insanlık onuruna uygun gururla bir yaşam sürmesinden
yanayım…onun için daimi bir normalleşme gerektiğini söylüyorum… Olayın
Türkiye’nin kırılgan ekonomisine olumsuz etkilerde bulunacağı muhakkaktır.
Ancak biz ne badireleri atlatmış bir milletiz merak etmeyin bunun da altından
kalkarız yeter ki aleyhimize yürütülen politikaların farkında olalım ve gereken
tedbirleri alalım.

 

12-Seçim ertelenir
mi?

 

Seçimler her halükarda ertelenmelidir. Bunu bir hukukçu ya
da siyasetçi değil Türk vatandaşı kimliğimle söylüyorum. Çünkü Türkiye
nüfusunun 15 milyonu bu depremden etkilenmiştir. Yer değişimleri söz konusudur.
İnsanlarımızın psikolojileri doğal olarak yaşadıkları travma sonucu iyi
değildir. Fiziki şartlar noksandır. Yapılacak bir seçim sağlıklı sonuçlar
doğurmaz ve Türkiye üst üste seçimler yaşayabilir. Bu ülkeye daha ekonomik
faturalar ve sosyal çalkantılar olarak dönebilir. O sebeple doğru düşünmek
gerekir. Bu nedenle seçimler Kasım ayına veya bir yıl sonrasına ertelenmelidir.
Bu düşünceme tepki gösterenler olacaktır. Ancak deprem bölgesinde yaşananları
ve bunların ülke geneline yansımalarını düşündüğümüzde bunun yanı seçim
ertelemenin doğru bir karar olacağını düşünüyorum. Bu sebeple iktidar ve
muhalefeti bir vatandaş olarak sorumlu davranmaya davet ediyorum.

Dumanlı Dumanlı Oy Bizim Eller…

0

Kuşların kanatlarıyla birlikte konser veriyor kalbim
gökyüzünde.

Sıra bana geldiğinde öyle bir vurdum ki bağlamanın teline
havaya düşen ilk cemre seslendi uzaktan “yavaş biraz” ebemkuşağı
korkup kaçacak. Aynı anda gökyüzü boşalttı gözlerini müjde gibi yağıyor mart
sancısındaki sızılı toprağa.

 

Toprağa yağmurla birlikte düştüm. Suya hasret toprağın
bağrında neden sonra uyumuş kalmışım. Bir ara Mahsuni Şerif seslendi ‘’ Dumanlı
dumanlı oy bizim eller, otursam ağlasam delisin derler ‘’olur mu hiç ustam
dedim, ağlamak da hayata dair, ister deli desinler, ister akıllı. “Haklısın”
dedi ve ekledi ‘’ölüm bizim için tozlu yol olur ‘’ ah dedim ah saza vuran
ellerinden, dertli dertli söyleyen yüreğinden öpüyorum.

 

Kulağım sazda, içim acıda türküyü dinliyorum. Uzaktan
heybetli bir gölge gördüm bize doğru gelen. Yakınıma doğru gelince tanıdım.
Elindeki sigarayı taaaaa ciğerine kadar itmeye çalışıyor gibiydi. Asık yüzünü,
kafasını kaldırınca tanıdım gelen Abdürrahim Karakoç ‘du. Hoş geldiniz ozanım
dedim. Başıyla selam verip hiç konuşmadan selamımı aldı. Neyiniz var dedim, bu
kadar yüzünüzü yere döken. Sigarasından bir daha çekti, bir daha. Ağacın
dibindeki tabureyi çekti altına hiç cevap vermeden dağlara doğru uzun uzun
baktı.

 

 ‘’Düşlerine aldandın
mı uykunun?

Kucağında büyüdün mü korkunun?

Taşınması zor mu zillet tokunun?

Dehşet nedir, ne değildir? De hele’’

 

“Kime diyorsun ozanım” dedim. Dağlara soruyorum
dedi dağlara. Oyyyy dedim oyyyy dağlar cevap verdi  mi ozanım dedim. Yok dedi, küsmüş bize
susuyor.

“Ormanın var, pınarın var, kuşun var

Dört mevsimde bulut saçlı başın var

Bilmem amma bir uzunca yaşın var

Mühlet nedir, ne değildir? De hele’’ 

 

 Tekrar sordu ozanım.
Dağ gürledi, mühlet sabıra dayalı, daya sırtını bana, dedi.

Dağın içindeki ateş yana yana kül olmaya yüz tutarken,
üçümüz de dayadık sırtımızı dağlara.

 

 Uzaktan uzaktan bir
gölge bağırarak geliyor. Uykuda mıyım, rüyada mıyım tam kestiremiyorum. Gölge
hala bağırarak geliyor.

 

‘’ kalbim sağ yanımda, kalbim sağ yanımda’’

 

Hayrola inşallah diye başımı çevirdiğimde gölge
yanıbaşımdaydı. Elimi güneşe gölge ederek baktım ki bir de ne göreyim Alaaddin
Özdenören değilmiymiş.

 Buyrunuz şairim, hoş
geldiniz dedim. Şair beni duymadı, hala bağıra bağıra şiir okuyor. 

 

‘’Feryadı soğuk aynalarında

Eridi gitti kentin

Göğü tutan o billûr ses

Ulaştı geldi bana

Kalbimin sağ yanına

Her gece mermi gibiyim yatağımda

Gök sularından savaş alanlarından arta kalan

Güz değirmeni kalbim

Bahar sularıyla çalışıyor

Kalbim sağ yanımda çarpıyor.

 

Şairim dedim, kalp sol yanda olur, neden sağ yanımda
çarpıyor diyorsunuz?

Yüzü yarım gülümseme ile usulca kulağıma eğildi ‘’ Bende
biliyorum kalbimiz solda ama bu günlerde sağ yanımda çarpıyor. Sol yanımda
ailem var, sağ yanımda memleketim, dedi. Vayyyyy dedim vay, iki kalp taşıyan
şair sığar mı şimdi benim rüyalarıma.

 

Yağmurdan sonra çıkan güneş ve ebemkuşağı silinirken
gökyüzünden. Dağları yankılayan bir saz iniltisi daha gelmeye başladı. Mahsuni
Şerif hemen fırladı yerinden, Aşık Hüdai 
bu dedi. Saza vuruşundan bilirim, hadi yanına varalım 

 

Mahsuni Şerif, Abdürrahim Karakoç, Aladdin Özdenözeren ve
ben düştük yola, vardık ozanın yanına. Hala eli saza vuruyor, bir yandan da
türküsünü söylüyordu.

Türküsünü bırakmadan başıyla bizleri selamladı.

 

Fakirin çektiği yokluk belası

Ömrünü bitirir dolmaz çilesi

Mazluma değdikçe zalim sillesi

Yaralar yaralar yaralar beni

Aşık Hüdai

 

‘’Yaralar beni, yaralar beni ‘’ Ah dedim hep, rüya boyunca
hep ah dedim. Yara dediğimiz kanar ve durur, bizim ki sızım sızım sızlıyor. Ne
zaman kabuk bağlar ki, şairimizde dertli, ozanımız da dertli. Mazluma değip
duran zalim sillesi bitmeden bitmez işte. Uykumun içinden şiirler, türküler
geçerken, duruma uyum dedim. ‘’Antep’ten ötedir Maraş’ın yolu, geçmez oldu
buradan gardaşın yolu. Noldu gardaş noldu doluya mı düştün karda mı kaldın,
Antep’i, Maraş’ı başıma yıktın’’

 

Saz tükendi, söz tükendi. Uzun bir sessizlikten sonra
rüyanın sonunda dedim ki

 ‘’ Derdini anlatacak
dost bulamayanlar, kendi yüreğini kemirir’’

 Mahsuni Şerif,
Abdürrahim Karakoç, Alaaddin Özdenören, Aşık Hüdai ve ben dertlerimizi
birbirimize döktük, kemirmedik kendi yüreğimizi. Maraşlı şairler, ozanlar
rüyamın içinden sesleniyordu. Bir ara hiç uyanmasam diye düşünürken, telefon
inatla bağırıyordu. Yarı uyur yarı uyanık telefonu açtım. Buyurun ozanım dedim.
Ne ozanı dedi karşımdaki ses özür dilerim buyurun şairim dedim ne şairi benim
anne.

Kızımdı arayan, anne deprem oldu.

 

Maraş, Malatya, Antep, Hatay, Adana, Adıyaman çok hasar
varmış biz de sallandık, siz hissettiniz mi ?

Eyvah eyvah kış kıyamet Allah’ım sen yardım et..

Niye uyandım ki ben rüyadan, Tarsus da ki yedi uyurlar gibi
hiç uyanmasaydım keşke.

Abdürrahim Karakoç’a, Alaaddin özdenören’e, Aşık Hüdai’ye, Mahsuni
şerife rahmet okuduktan sonra döndüm dedim ki Adıyaman kâhta’lı mıçı’ya geçmiş
olsun ozanım, vur sazın teline doksan dokuz yara yüz olmadan türküler merhem
olsun…Dumanlı dumanlı oy bizim eller, otursak ağlasak, delidir derler…

 

“Düz dara yar düzdara

Yar zülüfün düz dara

Doksan dokuz yarem var

Sen açtırdın yüz yara”

Burası Adıyaman değil Acıyaman…

Hem Acı ve Hem de Utanç Verici

Türkiye’nin en önemli deprem uzmanlarından
Prof. Dr. Mustafa Erdik büyük acılar yaratan Kahramanmaraş
merkezli depremler hakkında bilgi verirken içimi yakan bir kelime
kullandı.

Prof. Dr. Mustafa Erdik’e göre, bu
ülkemizin yaşadığı en yıkıcı depremdi. Fakat şu ana kadar açıklanan resmi
rakamlara göre 44 bine yakın can kaybı olması, “yüzümüzü
kızartacak,
utanılacak” bir durumdur. Bölgede koordinatör Vali
olarak hizmet veren Osman Bilgin’in dediği doğru çıkarsa yani ölü sayısı
ve hasar miktarları resmi rakamların 3-5 katı ise vay halimize.

Prof. Dr. Mustafa Erdik ölü sayısının neden
utanç verici olduğunu, 2010 Şili depremi ile kıyaslayarak, anlattı:

Şili
sosyoekonomik açıdan Türkiye’ye en çok benzeyen ülkelerden biri. 2010
yılında Şili’de
olan deprem 9,2 gibi dehşet verici bir büyüklükte
gerçekleşti. Bizim K.Maraş merkezli depremlerimizin 30-40 katı büyüklüğe
sahip bu deprem 500 km kıyıyı etkiledi. Mali hasar 30 milyar dolar oldu. Fakat
toplam ölü sayısı sadece 500 idi.

Prof. Dr. Mustafa Erdik, Şili’de bu büyük
depremde ölü sayısının az olmasını, deprem şartnamesine uyulmuş olması
ile açıkladı. Şili’de şartnamelerde perde duvar oranı fazla tutulmuş.
Bizde bu oran %0,5-1 arasında iken Şili’de %3-6 arasında uygulanmakta imiş.
Pinochet yönetiminde Şili inşaatlarda çok sıkı kontroller yaparak mevzuatın
tam olarak uygulanmasını sağlamış. Sonuçta can kaybı az olmuş.

***************************

Sorumsuz Yetkililer

Ülkemizin en önemli deprem uzmanının sadece
acı verici değil, aynı zamanda utanç verici
bulduğu bu hazin sonuçtan
dolayı utanmış hiçbir yetkili göremiyoruz.

·        
Şehirleri fay hattının üstüne veya
yakınına kurmuş olanlar…

·        
Verimli tarım alanlarını imara açıp,
sağlam olmayan zemin üzerine binalar dikilmesine izin verenler…

·        
Amik Gölü’nü kurutup Amik Ovası yapan,
sonra da imara açanlar, üstüne bir de havaalanı yapanlar…

·        
Müteahhitlerle al gülüm ver gülüm çalışan
Yapı Denetim mekanizması kuranlar…

·        
Eski binaları sağlamlaştıramadıkları gibi,
yeni yapılanların da çürük yapılmasına göz yumanlar,

·        
Siyasetin finansmanını müteahhit,
Bakanlıklar ve Belediyeler üzerinden tedarik eden sistemi kuranlar…

·        
Sadece bu on ilde 294 bin binaya “İmar
Barışı” ile ruhsat verenler…

·        
Depremde hiç zarar görmemesi gerektiği
halde hizmet veremez hale gelen hastane, havalimanı, yol, okul gibi kamu
yapılarını denetlemeyenler…

·        
Denetimden geçemediği için mühürlenmiş Grand
Isias Oteli inşaatındaki mühürü açtıran, otelin müşteri kabulünü sağlayan ve 65
kişinin hayatını kaybetmesine sebep olan “siyasi irade”…

·        
Yüksek katlı apartmanların giriş katında
kolon ve kiriş keserek yer kazananlar…

Bu “sorumsuzlardan” bir tanesi bile
utanmadı, İSTİFA EDEN OLMADI. Özür dileyen bile olmadı.

Sonunda sorumluluk 1999 depreminde olduğu
gibi birkaç müteahhidin üzerine atılacak gibi görünüyor. Tabi onlar da milletin
öfkesi biraz durulunca serbest kalacak ve “sanatlarına” devam edecekler.

***************************

Bari Kurtarmayı Becerseydiniz

Böylesine kötü şehirler yaratanlar, bari
deprem sonrasında arama ve kurtarma çalışmalarında başarılı olsalardı.

Saplantı ve önyargıları yüzünden TSK’yı
afet durumlarında kendiliğinden görevli sayan EMASYA (Emniyet, Asayiş,
Yardımlaşma) Protokolü’nü 2010 yılında iptal ettiler. TSK’nın DAFYAR
(Doğal Afet Yardımlaşma) kapsamındaki görevlerine son verdiler.

TSK
eskiden olsa ilk saatlerden itibaren her köye girmiş olurdu. Bu depremde ilk 48
saatte deprem bölgelerinin merkezlerinde bile neredeyse hiç görülmedi.

Bir TV yorumcusunun ettiği cümle aklımdan
çıkmıyor: “Eğer ilk 72 saat iyi değerlendirilseydi mesela TSK ilk saatlerden
itibaren arama kurtarma faaliyetinde etkin bir şekilde kullanılsaydı, 20 bin
canımız kurtarılabilirdi.”

20 bin can ne demek? Bırakın 20 bini, 2 bin can olsa da
çok büyük, 200 can olsa da.

Hele bunlardan biri sizin anneniz,
babanız, eşiniz, çocuğunuz, kardeşiniz ise 2 can bile ne kadar değerli
değil mi?

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar herkesin çıplak gözle gördüğü gerçeği inkâr ediyor. “TSK
ilk saatlerden beri sahadadır” mesajı ile sorumluluktan kurtulmaya çalışıyor.

***************************

NOT Defterini Millet Tutar

AKP Genel Başkanı R. Tayyip Erdoğan,
böyle bir zamanda bile, bir Cumhurbaşkanının hiç ağzına almaması gereken sözler
sarf ediyor. “Eski afetlerin sembolü olan Kızılay çadırlarını göremedik.
15 gün geçti hala çadır ve tuvalet ciddi sorun” diye eleştirenlere,
başta ana muhalefet CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na, “Be ahlaksız, be
namussuz, be adi, vicdansız”
gibi ifadelerle saldırıyor.

İktidar temsilcileri (R.T. Erdoğan, Ömer
Çelik ve küçük ortak Devlet Bahçeli) hesap verme mevkiinde oldukları halde, kendilerini
eleştirenlere “not tutuyoruz, deftere yazıyoruz, hesabını soracağız”
tehdidini savuruyor.

Devlet başkanının nasıl olması gerektiğini öğrenmek için Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye
nasihatini hatırlamak gerekiyor:

“Güceniklik bize; gönül almak sana. / Suçlamak
bize, katlanmak sana./ Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar,
anlaşmazlıklar bize; adalet sana.”

“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın. / Çok
konuşma, boş konuşma, kem konuşma.

Demokrasilerde esas defteri millet
tutar.
Çok uzak değil nasılsa 18 Haziran’da yapılacak seçimde deftere
yazdıklarını çıkarır ve hesabı sorar. 

Hayatı Anlatan Sayfalar

  Zamanı anılar
yaşatır, anıları ise duygular. Anılarda kalsa bile silinemez gerçekler,  zaman tünelinde yaşananlar…

 
Geçmişin sayfalarına yeniden dönmek kolay mı? Bir ömür bu sayfalara
sığar mı? Yaşananlar, yaşanamayanlar, sevmeler, sevilmeler, acılar, sevinçler…

  
Kısacası bizleri biz yapan; doğuşumuzdan, son nefesimize kadar
kurduğumuz hayaller, yaşadığımız gerçekler…

   Hayatın
çevrilen her sayfası yaşam karelerimizle şekillenir, renklenir. Ya da çevrilen
her sayfa, solan yılların ardında kalan umutlara yeniden can verir…

  
Aşklarıyla, sevgileriyle, sevinçleriyle, başarılarıyla, mutluluklarıyla,
başarısızlıklarıyla, hüzünleriyle, kahkahalarıyla, hıçkırıklarıyla akıp giden
yıllar…

 
Ve göz pınarlarımızı ıslatan damlalarda saklı kalır onca anılar…

 
Yıllar, yıllar, yıllar…

 
Bazen, hırçın dalgalar gibi bizi, bizden alıp sahillere vuran!

 
Bazen de zifir gecelerin karanlığında kaybolan geçmişimizi, hiç
ummadığımız bir anda yüzümüze tokat gibi çarpan, kimi zaman güneşin doğuşuyla
birlikte bizi yeniden umutlara taşıyan, kimi zamansa umutsuzluk girdapları
içinde bizi yok eden o uzun yıllar…

  Hep o
son bakışın içinde kalır ömrümüzün bize öğrettikleri;  kimimizin görmezden geldiği, kimimizin
ıskaladığı ama daima bizi, biz yapan gerçekler…

 
Ömür denilen şeyin ilk hecesinden, son hecesine kadar bir renktir; bir
sesleniştir yaşamak.  Doğasıyla, insan
manzaralarıyla, ilmiyle, irfanıyla, ülkemizde yaşanan tüm olaylarıyla bir bakıştır,
bir hissediştir, bir anlatımdır bu hayat…

 
Her insanın bir kaderi vardır…

 
O kader doğuşumuzdan, ölümümüze kadar birçok olayı barındırır! Kimimiz
acıları, kimimiz sevinçleri, kimimiz ise hüzünleri yaşarız çokçasına o kader
yıllarında…

 
Doğanın değişmez yapısına benzer aslında insanoğlu!

  Bazen
kış gecelerinin soğuk görüntüsü gibidir, donuk bakışlı gözleriyle! Bazen coşkun
suların çağıldaması gibi akan gözyaşlarıyla sonbahara, bazen ilk aşkın coşkusuyla
bahara, bazen de sımsıcak gülümsemesiyle yaz mevsimine benzer…

 
Öyle anları yaşar ki, beynin ve bedenin! Kızgın güneşin yakıcılığını
hissedersin bir anda tüm kalbini dolduran güzel duygularla… Ya da o an ölesin
gelir, acıların paramparça ettiği kalbinden taşan feryatlarla!

  
İşte hayatımızı çevreleyen kader çemberinin içerisinde kalanlar,
kısacası bu duygulardır.  Ve her insan bu
kader çemberini kendisi yaratır. Uç, uca eklenerek uzayıp giden yıllarla. Kimi zaman
doğrularla, kimi zamansa yanlışlarla…

  Ülkemizde
pek çok şeyin giderek değer yitirdiği, türlü açılımlar adı altında şekil
değiştirdiği bu son yıllarda bizlerin, sizlerin, onların, kısacası dünyaya nam salmış
o güzel niteliklerimizin, değerlerimizin, globalleşen dünya şartlarına uyum adı
altında nasıl değiştirilmeye, dönüştürülmeye çalışıldığını da, unutmamak
gerekir!

  
Günümüzün Türkiye’sinde; milletimizin o kendine has insani duygularını,
yardımlaşmayı, sevgiyi, hoşgörüyü, geleneksel aile yapımızı, büyüklerimize olan
saygımızı, küçüklerimize olan sevgiyi, koruma ve kollama duygularımızı
nesillerden, nesillere aktaran bizlerin; o günleri hatırlaması, bir kez de bu
günleri sorgulaması gerekmez mi?

 
Geride bırakılan upuzun yıllar, yıllarla birlikte yaşanan onca olaylar!

  Aldığımız
ilk nefesten, verilen son nefese; o kadar kolay mı geçer bu hayat? 

  Ama aslında
yaşam o kadar kısa ki!

 
Her şey 3 perdelik bir oyun sanki! İlk perde de doğarsın, ikinci perde
de büyürsün, son perdede ise ölürsün!

   Hadi çevirin bakalım hayatın, hayatı yaşadığınız
bu ülkenin sayfalarını. Bunca geçmişi, tüm yaşanmışlıklarıyla birlikte
anlatmaya başlasın. Kimilerine göre mucizevi, kimilerine göre hesaplaşılması
gereken, kimilerine göreyse yeniden yazdıklarına inanılan tarihin sesiyle
anlatsın o sayfalar:

  
Mazisi zaferlerle dolu ülkemiz uğruna seve, seve hayatlarını feda
edenlerin; can ve kan bedeli ödeyerek, ay yıldızlı al bayrağımızın gölgesinde
yazılan tarihimizin o onurlu sesi yankılanır hala bu Gazi vatan topraklarında.

  
Unutabilir miyiz? Unutturulabilir mi? Böylesine şanlı bir tarih
yazanların isimleri, tarih sayfalarımıza altın harflerle yazdıkları şanlı
zaferleri.

  
Doğuşumuzdan bu güne vatanımız diye bellediğimiz, Ay Yıldızlı, Al
Bayrağımızın sarıp sarmaladığı,  atalarımızdan
bize emanettir bu Gazi Topraklar.

   
Dağlarıyla, taşlarıyla, ovalarıyla, ormanlarıyla, kurtlarıyla,
kuşlarıyla, şırıl, şırıl özgürce akan sularıyla canım ülkem;  aydınlığın, hürriyetin sevdalısı can dostlar:

  
Varsın olmasın ne sarayımız, ne hanımız! Varsın olmasın ne yatımız, ne
de katımız! Özgürce soluduğumuz bir nefesin, tadına doyum olmayan bir lokma
ekmeğin,  Yüce Türk Ulusunun bir ferdi
olmanın hazzı, gururu bize yeter…

  
Eksik olmasın minarelerimizden ne ezan, ne de göğsümüzdeki iman. Canımız
feda Ay Yıldızlı Sancağımıza, şehitlerimizin kanlarıyla sulanmış ülkemizin her
karış toprağına…

  
Bir ve beraber olalım her türlü baskıya, zulme, dirlik ve düzenimizi
bozmaya kast edenlere karşı. Zira ayrımız, gayrımız yoktur bu aziz topraklarda.

  Onlar,
bunlar ne demek?

  
Hep ‘Biz’ olduk.  ‘Biz ve Beraber’
olmaya devam edeceğiz güzel ülkemizde.

  Anılar taşır zamanı, maziyi
onlar anlatırlar… Kimi zaman gerçekleri, kimi zamansa yüreklerden taşıp da
söylenemeyenleri!

  Unutulmasın ki, hayatın hafızasıdır zaman.

  Ve zaman; 
önünde, sonunda kaderi yener…

Japonya Afetlere Nasıl Hazırlanıyor?

0

Japonya’da her yıl küçüklü büyüklü ortalama 2000 deprem
yaşanıyor. Ama ülkede doğal afetlerin önüne kaderci bakış açısıyla değil,
aklın, mantığın, bilimin ve teknolojinin kullanıldığı bir çok yöntemle
geçiyorlar. Japonya, insanını önce “dürüstlük ve iş ahlakı” üzerine
yetiştirmiştir. Onlara işlerini en iyi ve en düzgün yapma bilincini ve ahlakını
kazandırmıştır. Bu şekilde afetlerle mücadelede büyük mesafe almışlardır.

 

Japonya, yeniliklere uyum sağlayarak, afetle mücadele
konusunda yatırım yaparak, eğitime önem vererek ve geçmiş hatalardan ders alma
yeteneğini kullanarak, dünyada depreme en hazır ülke durumuna gelmişler.
Japonlar 1892’de İmparatorluk Deprem Araştırma Komitesi oluşturmuşlar. 1925’te
o komiteyi Deprem Araştırma Enstitüsü’ne dönüştürmüşler. ‘Deprem değil bina
öldürür’ ilkesine sözde değil özde inanan Japonlar, böylece can ve yapı
güvenliğini sağlamışlar.  1950 yılında
“Yapı Standartları Yasası”nı çıkarmışlar. O tarihten itibaren bu yasaya göre,    en yüksek seviyedeki deprem ihtimalini
düşünerek, depreme dayanıklı binalar yapmışlar. 11 Mart 2011’de meydana gelen
7.3 büyüklüğündeki Fukuşima depremi ve akabindeki tsunami sonrasında sadece 4
kişi hayatını kaybetti. 2018 verilerine göre, Tokyo’daki binaların yaklaşık
yüzde 87’si depreme dayanıklı.  

 

Japonya’daki her akıllı telefonda deprem ve tsunami acil
durum uyarı sistemi mevcut. Yaklaşan felaketlerden yaklaşık beş ila on saniye
önce uyarı yapıyor: “Jishin desu! Jishin desu! ” (Deprem var, deprem
var!)  Yolcuların güvenliğini sağlamak
için ülkedeki tüm trenlerde gerektiğinde durmasını sağlayacak deprem sensörleri
mevcut. 2011 yılında 9,0 büyüklüğünde bir deprem Japonya’yı vurduğunda, 27
hareketli tren aktif biçimde çalışmış. Ülkede bir deprem yaşandığında, tüm TV
kanalları acil olarak resmi deprem yayınına geçiyor. Bu şekilde insanlar,
nerede ve nasıl güvende kalabilecekleri konusunda bilgilendiriliyor.

 

Japonya’da öğrencilere anaokulundan itibaren “depremle
yaşamak” üzerine uygulamalı eğitim veriliyor. Eğitim programlarının çıktıları
çocuklar aracılığıyla velilere ve yerel halka ulaştırılıyor. Okullarda ayda bir
kez düzenli deprem tatbikatları gerçekleştiriliyor. Yerel itfaiye personeli,
çocukları deprem simülatörlerine koyarak çok küçük yaşlardan itibaren deprem
hissini algılatıyor. Toplumun yaşanan depremleri unutmaması ve geçmişten ders
alabilmesi için 1995 yılında Kobe şehrinde yaşanan ve 5 bin kişiyi öldüren
Büyük Hanshin Awaji Depremi’nden sonra şehrin yeniden inşasının ardından Kobe
Deprem Anıt Müzesi’ni inşa etmişler. 

 

Sözün özü, Japonya afetle mücadeleyi, dürüst ve ahlaklı
yetiştirdiği insanına akla, bilime ve teknolojiye uygun nitelikli eğitim
vererek başarmıştır.

Anayasa Göre 3.Kez Cumhurbaşkanı Seçilebilme

Seçimlerin yaklaşmasıyla birlikte kamuoyunda yeteri kadar
olmasa da Erdoğan’ın 3.kez Cumhurbaşkanı adaylığı konusu tartışmalara neden
olmuştur.

Peki, bir kimse 3.kez nasıl Cumhurbaşkanı olabilir ya da
olamaz?

Anayasanın 101.maddesinde “ Cumhurbaşkanının görev süresi
beş yıldır. Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir.” Denmektedir.
Ancak 2017 Anayasa değişikliğiyle 101.maddeye konu olan 116/1-3 maddeleri ihdas
edilmiştir. Bu hükümle TBMM üye tamsayısının beşte üçüyle, dolayısıyla 360
milletvekilinin oyuyla seçimlerin yenilenmesi kararı alınırsa Cumhurbaşkanı,
üçüncü kez aday olabilir denmektedir.

Anayasada, 3.kez Cumhurbaşkanı adaylığının koşulları açık
bir şekilde gösterilmiştir. Fakat bu konu kamuoyunda yeteri kadar tartışılmadı.
Deprem ve sonrasında bu önemli konu gündemden düştü. Mevcut Anayasaya göre
3.kez adaylığın kabul edildiği fikri oluştu.

Cumhurbaşkanının aday olabileceğini savunanların
söyledikleri 2017 Anayasa değişikliğiyle birlikte yeni bir hükümet sistemine
geçilmesi dolayısıyla 3.kez adaylığın mümkün olduğu görüşü hiçbir hukuki,
anayasal dayanağı olmayan farazi, varsayımsal bir görüştür. Çünkü 2017’de
Anayasa maddelerindeki değişiklikle 3.kez aday olabilmekle ilgili bir hüküm getirilmemiştir.
Getirilen istisnai hükmün gerçekleşmemesi halinde oluşacak bir adaylık
Anayasanın genel ilkelerine, hukuk devletinin gereklerine tamamen aykırıdır.
Türkiye yeni bir Anayasa kabul etmedi, sadece belirli maddeler değiştirilerek
parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçildi ve bu da asli kurucu bir
iktidar yaratmaz. Değişiklikle getirilen istisnai durumun gerçekleşmemesi
halinde 3.bir adaylık Anayasaya aykırı bir karar olacaktır. 2017’deki
değişikliği yapan günümüz iktidarıdır ve istisna hüküm olan Anayasa md.116’yı
getiren de günümüz iktidarıdır. Dolayısıyla kendi kararlarıyla getirdikleri
hükme bile uymayan iktidarın tutarsızlığı özen eksikliği ya da bilgisizlik ve
fevrilikle verilmiş bir karar değil de nedir?

Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir. Yöneltilen bu
eleştirilere Cumhurbaşkanının öne sürdüğü soyut gerekçeler zamanın da
daralmasıyla halkın zihnini oyalamaya yönelik açıklamalardır. Mevcut Anayasal
şartlar oluşmadan bu kararı alabilecek kişiler ya hukuk bilmiyorlardır ya da
hukuka hiç ihtiyaç duymamışlardır. Tüm bu olanlara rağmen muhalefetin ve tüm
sorumluların konuyla alakalı neredeyse hiç ses çıkartmaması önümüzdeki
dönemlerde de yetkili kişilerin görevlerinde sınırı aşmalarının önünü açmaktan
başka bir şey değildir. Hukuksuzluk meşrulaştırılamaz. 

Yüzyılın Depremleri ve Düşündürdükleri

Yüzyılın en acı olayı olarak
adlandırılan Kahramanmaraş depremleri fiziki yapıyı yıktığı kadar, Türk
Milletinin sosyal dokusunu olumsuz etkileyen sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Aynı
zamanda TC vatandaşları millet olduklarının şuuruna da vararak gerekli ve beklenen
dayanışmayı maddi ve manevi göstermişler ve kardeş olduklarını fark etmişledir.

Aslında küçük bir kıyamet yaşadık. El
birliği ile yıkıntıların üstünden geleceğiz. Buna mecburuz. Böyle bir facia ile
14 milyon nüfuslu geniş bir bölge ve Elazığ ile beraber 11 şehir karşı karşıya
kalmıştır. Toplumun temeli olan aileler parçalanmış, aile unsurlarından
bazıları beton yıkıntılar arasında hayattan kopmuş veya aile tamamen yok
olmuştur. Geride kalanlar bu acı facianın psikolojik yıkımı altında kalarak
hayat boyu bu ezikliği ve altüst olmayı unutamazlar. Korku, kaygı ve çaresizlik
hayatın bir parçası olmuştur. Ailenin fonksiyonlarının yerini hiçbir kurum veya
kuruluş alamaz. Çünkü aile ferdi doğuştan itibaren sosyalleştiren, güven veren
ve rehber olan ilk sosyal müessesedir. Bölgede ve bilhassa Hatay’da 20 Şubat’ta
yeni 2 deprem olmuş ve çevre tekrar sallanmış ve zarar görmüştür. Deprem gibi
afetler topluma aidiyet duygusunu tartışılır hale sokabilir. Fert – toplum
ilişkileri yara alabilir. Kötümserlikten doğan yalnızlaşma, bunalım ve geleceğe
güvenin sarsılması, belirsizliklerle mücadele sorunu dayanışma ihtiyacını
zirveye çıkarır. İç göç ve yurtdışı göç hareketleri tetiklenir. Yeni bir hayat
kurma endişesi ve mecburiyeti fertleri yıpratır ve eritir. Kayıplar dolayısıyla
çekilen acılar, maddi ve manevi yıkıntı yeni ölümlere sebep olabilir.

            1999 Marmara
depreminde sosyolog Prof.Dr. Veysel Bozkurt tarafından yapılan nicel bir
araştırmada deneklere deprem sonrasında ne gibi değişiklikler bekliyorsunuz
diye sorulur. Verilen cevaplardan %70’den fazlası 6 ayda unuturuz şeklindedir.
Genelde bizler depremin tehlikelerini onunla karşılaşınca fark ederiz. Başta
fert olarak gerekli tedbirleri almaz, anlaşılmaz bir şekilde kolonları keseriz
ve kat ilaveleri yaparız. Bu durum bir sonraki afete hazırlıksız yakalanmamıza
sebep olur. Bilhassa büyük depremlere karşı organizasyon, gerekli hazırlık ve
gerekli stokları pek yapmayız. Afetlerin yarattığı yıkımın azaltılması için
bundan dolayı toplumsal hafızayı yetişkinlerde canlı tutmalıyız. Hoşnutsuzluk
siyasi sonuçlar doğurur. Depremler sonrasında da görüldüğü gibi ülkeler
arasında gerilim zayıflar ve destek artar. Yalan yanlış haber üretilmesi
zihinleri karıştırır ve haber kirliliği doğar.

            Maalesef fay
hattı üzerindeki bölgeyi imara açmak sorunun başlangıcı olmuştur. Yıllardır
gelen ve giden iktidarlar yer değiştirmeyi kale almamış ve ihmalkar
davranmışlardır. Fay hatları üzerine tesbih tanesi gibi sıralanan şehirlerimiz
aslında yüzlerce yıl sonra olan depremlerle karşılaşmışlardır. Mesela, Adıyaman
ilimiz 1952’de il olmuştur. Yani yapılaşma başlamıştır. O günden bu yana yer
değişimi düşünülmemiştir. Ancak şimdi bu hesaba katılmaktadır. Hukukun her
alanını ilgilendiren boyutları depremin öncesinde ve sonrasında ortaya
çıkmaktadır. Artık kolonlarla oynanmamalıdır. Doğru denetim yapmayan yapı
denetim şirketleri cezalandırılmalıdır. DASK tazminatı karşılayabilecek durumda
değildir. Ancak ona da ihtiyaç vardır. Kentsel dönüşüm için ayrılan para çok
düşüktür. Bu işin içine de türlü hileler ve yanlışlar sokulup kentsel dönüşüm
rezil edilmiştir.

Devlet
elinden geldiği ölçüde hizmetten kaçınmamaktadır. Yardım ve kurtarma
faaliyetlerine katılan herkese, illerimizin itfaiyeci guruplarına, maden
işçilerimize, AKUT, AFAD, UMKE gibi kuruluşlarımıza, 100 askerimizi şehit veren
en önemli kurumumuz Türk Silahlı Kuvvetlerine, çeşitli vakıflarımıza ve maddi
yardım için kuyruk oluşturan gerçek vatandaşlarımıza ve başta Azerbaycan ve
Katar olmak üzere, yurt dışından gelen ve yoğun çalışma içine giren yabancı
ekiplere ne kadar teşekkür etsek azdır. İtfaiyecilerin buldukları yüklü parayı
gerekli yerlere vermeleri şeklindeki ahlak dersinden bazıları da istifade
etmelidir.

            Ortaöğretimde
ve Teknik Üniversitelerin ilgili bölümlerinde deprem dersleri konulmalıdır.
Türkiye bir deprem ülkesidir. Deprem turizmden tarım ve hayvancılığa ve
ihracata kadar her şeyi etkilemektedir. Yumuşak topraklı tarım alanlarının
betonlaştırılmasının ne kadar yanlış olduğu ortaya çıkmıştır. Şu halde, tarım
ve hayvancılık gerekli desteği bulmalıdır. Mülteciler Irak ve Suriye’deki
konteynerlere taşınmalı, Bölgede ve bilhassa Hatay’da yabancılara emlak
satışları kesinlikle durdurulmalıdır. Hüllecilik önlenmelidir. Askeri
hastanelere ihtiyaç vardır. Hastane şeklindeki gemiler sağlanmalıdır ve Deniz
Kuvvetleri Komutanlığı emrine verilmelidir. EMASYA protokolü ihtiyaçlara uygun
tekrar yürürlüğe konmalıdır. Kızılay ailesinde bilgili, afeti idare edecek
kapasiteli insanlarımız göreve getirilmeli, sadakat liyakatin önüne
geçirilmemelidir. Sözde bazı dost ve müttefiklerimizin HAARP teknolojisi
kullanıp deprem faylarını tetikleyebilecekleri ve her şeyi yapmaya hazır
oldukları unutulmamalıdır. Her an deprem olacak şeklinde halkı şartlandırmak
son derece yanlış ve gerçeklerden de uzaktır. İnsanımızın morale ihtiyacı
olduğu gibi, hazırlıklara da ihtiyacı vardır.

K u ş M i s â l i

0

Uzun Yaşanmış Bir
Hayatın Kısa Hikâyesi

16 X 24 santim ölçülerinde 100 sayfalık eserin
yazarı, Dr. Mimar, şâir ve yazar, siyâset ve devlet adamı Kâmil Uğurlu; arka kapak yazısında, eseri ile alâkalı olarak şu
bilgileri veriyor:

Bu kitap, toplum
hayatında herkesten farklı ve üstün roller üstlenmiş ve bu şekilde tanınmış
birinin hayat hikâyesi değildir. Başımdan birçok olayın geçtiği doğru… Fakat
bunlar hiçbir zaman kendi hayatımdan başka hayatları etkilemedi, dışarıya
aksetmedi.

Bu küçük risâlede
nefes nefese anlattıklarım, hayat yolunda önceden tasarlanmış, plânlanmış,
kurgulanmış bir arayışın hikâyesi de değildir. Çünkü hayat, onu yaşamak
konusunda benden öyle özel bir çaba beklemedi. Kendi içinde kendiliğinden
oluştu. Yaşandı ve geçti.

Arzetmek istediğimiz,
herkesin marjinalleri sürüklediği bir dünyada ‘alelâde’ olmak da bâzen güzel olabiliyor.

Bu fevkalâde mütevâzı ifâdelere rağmen eser,
fevklâdenin üzerinde bir değere sâhiptir.                                      -Yazılışındaki
asıl maksat bu olmamakla birlikte- Candan aziz vatanımızın ellerine kelepçe,
ayaklarına pranga mesâbesinde bağlanmış olan mevzuat hazretlerinin iç yüzü
hakkında, seçilmiş ve tâyin edilmiş yöneticilere ufuk açmakta, denilebilir ki
Türkiye’mizin kurtuluşu için kolay uygulanabilir teklifler sunmaktadır.

Kendisi, ismiyle müsemmâ ‘kâmil ve örnek insan’ olan Kâmil Uğurlu,
eserine ‘örnek insanları’ anlatmakla
başlıyor.

Eserden rastgele seçilmiş bölümler:

O zamanlar, milliyetçi
hareketlerin hız kazandığı dönemlerdi. Lise talebeleri olarak orduevlerini ikna
edip, orada ‘Hoş gelişler ola Mustafa
Kemal Paşa
’ türküleri söyleyip, heyecan denizlerinde yüzerken, bu
toplantıların nerdeyse hepsine, orta yaşının ilk yıllarında, kırçıl saçlarını
arkaya doğru tarayan ve yüzünden tebessüm eksik olmayan, uzunca boylu, temiz
giyimli bir zat gelip, arka sıralardan toplantıyı tâkip ederdi.

Bir gölge gibi bütün
toplantılara katılır, merâsim biter-bitmez de, yine varlığını kimseye
hissettirmeden salonu terk ederdi. Toplantıların bu kadar düzgün ve özenli
gidişinin onun dirâyeti sâyesinde olduğunu çok sonraları öğrendik.

Sâdece gençlerin bu
milliyetçi davranışlarına destek vermekle kalmıyordu, onların ihtiyaçlarını da
karşılamaya gayret sarf ediyor, âilelerine yardım için çabalıyordu. Şimdiye
kadar görmediğimiz, alışık olmadığımız bir kişilikti.

Kitap hediye etmek
gibi güzel bir alışkanlığı vardı. Maaşıyla aldığı kitap ve malzemeyi talebeye,
talep edene bezleder, bunların karşılığında teşekkür bile beklemezdi.

Mehmet
Emiroğlu
,
bu zamanda evliyâ gibi nasıl yaşanır, bunu anlatmak için yeryüzüne, Konya’ya
yollanmış bir azizdi sanki. Fakir dâhil birçok insan onun güneşiyle kendine yol
buldu. Şehirde ve çevrede onu bilmeyen yoktu. Evi ve çalıştığı, memuru olduğu
Konya Veteriner Hekimler Odası, ihtiyaçlıların türbesiydi.

Hayır’ demesini bilmeyenlerdendi. Bâzen hakîkaten saçma taleplerle
karşılaşıyordu ve o, onları da karşılıyordu. Bâzen evinin tapusunu, darda kalan
bir tanıdığa (tanıdık olması şart da değildi aslında) veriyor, dönmesi mümkün
olmayan bu emânet onun ihlâslı hareketi bereketine, dönüp geliyordu. Bütün
bunlar sessiz sedâsız, gösterişsiz ve habersiz cereyan ediyordu. Eşi, Rahmetli
Hanife Hanım, bâzen ‘Mehmet efendi…’
diyecek oluyor, sonra o da vazgeçiyordu.

…………….

Çalıştığı meslek
odasında bir arkadaşı vardı, Fikri Güner Bey. Fikri Bey’in oğullarından biri
Ankara Hukuk Fakültesi talebesiydi. Emiroğlu bir gün toplantıya onunla geldi.
Gencin adı Agâh Oktay’dı (Güner).

Delikanlı müthişti.
İlk günden itibâren hepimizi büyüledi. Yakışıklı bir gençti. Güzel, çok güzel
konuşuyordu, insicamlı konuşuyordu. Tutarlıydı, hepimizi yücelten, kucaklayan
bir tavrı vardı. Onu çok sevdik.

Okulunu bitirdikten
ve avukat olduktan sonra devlet baba onu keşfetti ve Fransa’ya, Sorbonne
(Sorbon) üniversitesi’ne yolladı. Doktor hukukçu olarak döndü. Rahmetli
Alparslan Türkeş onu yanına aldı ve partiyi birlikte organize ettiler.

Onun halk nezdinde
kredisi arttıkça bizim rütbemiz de arttı.

Parti, yapılan
seçimlerde tahmin edilenden daha fazla itibar gördü. Koalisyon ortağı oldu ve
Agâh Oktay Bey Ticâret Bakanı oldu. Ortalığın karışık olduğu zamanlardı. Buna
rağmen başarılı oldu. TBMM’de burnundan kıl aldırmayan eski politikacılar ona
hayran oldular ve bunu açıkça beyan ettiler. 

İşte bu iki aziz
dost, Mehmet Emiroğlu ve Agâh Oktay Bey, bir gün elimizden tutup bizi Kubbealtı
Akademisi’ne götürdü.

 Seviyesi yüksek harikulâde bir ortam içinde
bulduk kendimizi. Ayverdi Ailesi, son dönem Türk Târihinin önemli kişileriydiler.
Ekrem Hakkı Ayverdi Bey mimardı ve Türk Sanatına tam vâkıftı. çiziyor,
uyguluyor, onarıyor, ders veriyordu. Avrupa’daki Türk Mimarlık Eserlerinin envanterini
yapan kişidir. Sâmiha Ayverdi Hanım, Türk târihinin aydınlık ve güler yüzlü,
çağdaş emiresiydi.  İlhan Ayverdi (Ekrem
Hakkı Bey’in eşi) benzeri bulunmaz bir dilci, lûgat nâşiri, mübârek bir
hanımdı. Hayatımızda bize yeni, yerli, millî ve târihî ve ihlaslı, şuurlu,
ilkeli ufuklar açtılar. Dünya bizim için anlam değiştirdi. Ve biz bundan
müstefit olduk.

* * *

Kâmil
Uğurlu
, Üniversiteden mezun
olduktan sonra Selçuk Üniversitesi Rektörü Halil Cin’in dâveti üzerine Mimarlık
Fakültesi’nde çalışmaya başladı. On sene kesintisiz hocalık yaptı. Hayatında en
fazla heyecan duyduğu zamanlardı.

Bir başka heyecan dolu iştiyakla yürütülen
çalışma dönemi Moğolistan’da ıstıraplı günlerle başladı.

Rus kargosu, havaalanında kıymetli ve pahalı
ve de seyahatin sebebi olan işte kullanılacak kalıp malzemesini ve silikonları
kaybetti. Meseleyi Moğol Başkenti Ulan Batoor (Kızıl General) şehrine vardıktan
üç gün sonra bize tebliğ ettiler. Bekleyiş başladı.

Kaldığımız otel, her
basamağı kırık, tuvaletinde su ve kâğıt olmayan, asansörü çalışmayan, düdük
gibi, on dört-on beş katlı bir binaydı. Moğolistan, Anadolu’nun 1910’lardaki hâlini
yaşıyordu. Bütün ülkede sâdece 2 tane jip vardı. Biri Cumhurbaşkanınındı,
diğerini kiraladık. Ekmek karne ile dağıtılıyordu. Otelde kahvaltı yerine her
gün değişmeyen lâhana çorbası veriliyordu. Sâde suya salınmış üç beş lahana
yaprağı, biraz soğan ve ne yağı olduğu belli olmayan, su yüzünde yüzen ışıltılı
yağ yakamozları.

Malzemelerimizi 18
gün bekledik. Otelden Moskova’ya telefon mümkün değildi. Postaneye gidiyor,
kayıt yaptırıyor ve nöbetle oturup bekliyorduk. Saatlerce…

18. gün mutlu haber
ulaştı ve birkaç gün sonra da kalıp malzemesine kavuştuk.

Araziye çıkma zamanı
geldi. Kuyruğa girip karneli ekmeklerimizi çantamıza koyduk ve şoförümüz Satıraga  ve Moğolcadan başka dil bilmeyen bir devlet
görevlisiyle yola koyulduk.

Bize yardımcı olarak,
adı Napıl olan Kazak asıllı, üniversite talebesi, Türkçeyi Kazakça konuşan,
fakat şirin konuşan bir rehber tahsis ettiler.

Elimizde fazla da işe
yaramayan bir harita, bir pusula ve önden kolla çevrilerek çalıştırılabilen,
Rus yapımı bir jip ile Allah’a sığınıp yola çıktık. Yol yoktu, bir kağnı izi
bile yoktu.

Güney Sibirya
steplerinde bir sağa, bir sola savrularak anıtlarımızı aradık. Birinci günün
akşamına yakın bir saatte, üzerinden duman tüten bir taş yığını gördük. At
çobanlarının barınağı olduğunu yanına varınca öğrendik.

Çoğunluğu kadınlardan
oluşan on-oniki kişilik bir grup, tüten bir kuzinenin başındaydılar. Sobanın
üstünde kaynayan iki tencere vardı. Birinde çorbaya benzer bir su, diğerinde
pirinç kaynatılıyordu. Moğol yoldaşlarımız pek sevindiler ve çobanların
alüminyum tabaklarda ikram ettiği pirinç ile kaynayan sıvıyı memnuniyetle kabul
ettiler. Açtık. Nazlanmadık, biz de aldık. Fakat yemek ne mümkün? Pirinç lapası
(pilav) tatlıydı, yâni şekerliydi. Sıcak su ise çay niyetine içiliyordu. O da
tuzluydu. İçine bol miktarda yağ (tereyağı) ve kalıplanmış, sunta parçalarına
benzer çay blokları atılmış. Çayın özel bir adı vardı: Kalmuk çayı.

Biz içemedik. Moğol
yoldaşlarımız yediler, içtiler ve karınlarını doyurup rahatladılar.

Haritadan yaptığımız
ölçüme göre Ötüken Vadisi ve anıtlar, Ulan Batoor’a 450 km. kadar uzaktaydı. Üç
gün yol gittik ve Allah yardımcımız oldu, dördüncü gün anıtlara ulaştık,
şükrettik.

Aşırı gerginlik,
aşırı heyecan yarattı. Stepte su çoktu. Abdest aldık. Behçet Bey, güzel
tavrıyla, âbidelerin yanından, onların ilk defa duyduğu ‘ezân-ı Muhammedi’yi okudu.
Gürül gürül okudu ve iki rekât şükür namazı kıldık. Rahatladık. Akşamın karanlığını
bile tam beklemeden, çadıra girdik ve derinlerden daha derin bir uykunun içinde
kaybolup gittik.

Uzun süre bu bozkırda
güney Sibirya’nın steplerinde dehşetli bir sonbahar yaşadık ve çalıştık. Ne
çektiysek yağmurdan ve açlıktan çektik. Uzak olmayan mesâfede iki çadır vardı.
Çalışma alanımızdaydı, komşuydu.

Satırağa ve Napıl’ı
onlara yolladım. ‘Bize yiyecek bir şeyler
satıp satamayacaklarım sorun
’ dedim. Gittiler, az sonra elleri boş döndüler

Çadırın sâhibesi
Moğol kadın, onlar aracılığıyla bize unutamadığımız bir ders verdi. Napıl bize,
meâlen şunları söyledi:

Aç insana yiyecek satılmaz. Gelsinler, misâfirimiz olsunlar, adam gibi
onlara ikramda bulunalım. Bizde satılık bir şey yoktur. Ne olsun ki kırın
yüzünde
?

Jipte onlara
verilebilecek ne varsa, ne bulabildiysek, sigara, çakmak dâhil, Ahmet’in ve Behçet’in
kuruyemişlerinden kalanlarını, ne varsa, silikonların boşalmış poşetlerine
koyduk ve çadıra doğru yürüdük.

Çadırda; yaşlı, ak
saçlı, yüzü iyice buruşmuş bir kadınla, gelini olduğunu öğrendiğimiz genç bir
kadın vardı. Ve birkaç çocuk… Ortada kuzineye benzer bir soba yanıyordu, bu bir
varlık işaretidir. Bizi mükemmel ağırladılar.

Kâmil
Uğurlu’yu hayrete düşüren durum:

Eşiyle birlikte ‘Milletlerarası Sturga Şiir
Akşamları
’ isimli faaliyete katılır:

Ohri Gölü’nü bu işe
tahsis ettiler ve onun kıyısındaki Müslümanların Sarı Saltuk Sultanı olan,
Hıristiyanların ise Aziz Naum (Sweti Naum)u olan Türbeyi, kiliseyi, bütün hayaller
için serbest bıraktılar. Kimisi orada duâ etti, niyâza gönül açtı, kimisi haç
çıkardı, gönlünü rahatlattı.

Şiirler iki ayrı
mecrâda sunuldu. Biri, ‘Şiir Köprüsü
denilen ve Drim Nehri üzerinde bulunan köprüde, diğeri de şehir merkezinde bir
salonda. Bizi köprüye çıkardılar.

Şâir; önce şiirini
kendi dilinde okuyordu. Tiyatro sanatkârı bir zat onu Makedonca, bir diğeri
İngilizce, tekrar okuyordu. Kimse bıkmadan, usanmadan, esnemeden ilgiyle
dinliyor, alkışlıyordu. Devlet erkânı oradan hiç ayrılmadı. Bizim ölçülerimize
göre olmayacak şeyler oluyordu ve biz ağzımız açık, olan biteni seyrediyorduk.

Yahya Kemal merhumun
evinden başlayıp, oradaki Osmanlı mirasını sevgiyle, hayranlıkla ziyâret ettik.
Bütün Makedonya’yı, câmi, türbe, zâviye, mahalle olarak, şehir olarak dolaştık.
Nusret ve ailesinin ilgisine, Dr. Hâlit’in çalışmalarına hayran olduk. (Dr.
Hâlit oradaki Türk halkının yâni Müslümanların sevgilisiydi. Onların her
derdine fisebilillâh koşuyordu.)

Yakın zamanda ciddî
trafik kazası geçiren ve ölümden dönen, fakat yüzünün yarısını o kazada
kaybeden Makedonya Cumhurbaşkanı bizimle birebir ilgilendi. Hâtıra hediyeler
verdi.

Halkı onu çok
seviyordu.

Televizyonlara dâvet
ettiler. Konuşmalar, şiirler, özel programlar, okullarda konferanslar, Doğu
Makedonya’daki Türklerin yoğun yerleşik olduğu bölgedeki ziyâretler ile on gün
uzadı, sanki bize bir ay oldu. Hârika hâtıralarla döndük.

***

Kâmil
Uğurlu
’nun kelimelerle
çizdiği muhteşem Müjgân Cunbur portresi:

Hayatta Müjgân hanımla
yolu kesişen kişiler, sâhip oldukları bu devletin şükrünü, hayatları boyunca
edâ edemezler.

 Dil ve Târih-Coğrafya Fakültesi’nin önce
talebesiydi, sonra müderrisi oldu. Türk Edebiyatı allâmelerinin başındaydı.
Seneler senesi Millî Kütüphâne’nin Genel Müdürlüğünü yaptı. Genel müdür iken, kütüphânenin
avlusunda ve etrafında onlarca talebeyle oturur ve paha biçilmez sohbetlerini
orada yapardı. Gerçi, genel müdür hanımın bir odası vardı ve o oda binanın en
mütevâzı odasıydı.

Serçe parmak kadar
kalmış, zayıf, ince, her zerresinden zarâfet akan, şeffaf bir hanımdı.
Konuştuğu Türkçe derinlikli ve o kadar lezzetliydi ki, yanında insan nefes
almayı unutur, onun mübârek ağzından çıkacak her kelimeyi yakalamaya çalışırdı.

* * *

Yolculuğumuzda yol
üzerindeki önemli noktalardan bahsetti ve oraların ziyâret âdablarım kulağımıza
fısıldadı: Hz. Ahmed-i Kebîr, yanında fazla eğleşilmesinden hazzetmez, rahatsız
olur. Hele onun huzurunda, içerde resim çekmeyin. Hazreti üzersiniz.

Bu mübârek memleketin her köşesine bir aziz, bekçi edilmiştir, sâhip
kılınmıştır. Destursuz geçip gitmeyin
…’ dedi.

Hz. Ahmed-i Kebîr
bizi bir akşam namazıyla ağırladı.

Huzuruna varınca,
şimdiye kadar hiç karşılaşmadığımız bir kokuyla, harikulâde bir kokuyla
irkildik. Ayrılmak istemememize rağmen Müjgân Sultan’ın tenbihatı gereğince çok
kalmadık. Dışarı çıkmadan bir fotoğraf çekmek istedik. Tenbihata rağmen bunu
yapmak cüretini gösterdik.

Hazret izin vermedi.
Makine çalışmadı ve flaş çakmadı. Aynı makineyle dışarıya çıkıp resim çektik.
Makine çalışıyordu. İçerde tekrar denemek istedik. Hayır, izin yoktu. Esasen bu
çabamızı gören Türbedar da bizi sâkince ikâz etti, ‘İzin vermez’ dedi. Elimiz, ayağımız buz gibi oldu. Bir masalı yaşar
gibi olduk…

* * *

Müjgân Cunbur Hanım,
Mudurnulu bir ailenin kızıdır. Babası, Kurtuluş savaşı, ‘imalâtı harbiye’ sinin
ustalarındandır. Bu sebeple onu Ankara’ya dâvet ettiler. Salih Cunbur usta,
ailesinin yükünü sardı ve Ankara’ya geldi. Ankaralı oldular.

Küçük, mütevâzı ötesi
evinde onunla ailece sohbet ederdik. Mesnevi şârihi idi. Bu özelliğini herkes
bilmezdi. Olağanüstü lezzette ve ehliyetle anlatırdı. O konuşurken Hz.
Hüdâvendigâr’ın rüzgârıyla perdeler havalanırdı, nefesini duyardınız.

Müjgân Hanım bu
fakirin hayatında her zaman aziz bir makamda yer aldı. Ortancamız Altay’ımızın
izdivacını da, rahmetli Emiroğlu ile organize eden oydu. Esra gelinimizi bize o
hediye etti.

Son nefesine kadar’ gerçekten hizmette olmak, herkese nasip
olmamıştır. Son zamanlarında hâin bir felç onu tepeden tırnağına kadar sardı.
Sâdece iki hârika göz ile bir tek parmağı, sağ elinin işâret parmağı bu ağ’ın
dışında kaldı. Şükretti. Ve o tek parmakla harfleri birer birer avladı. Yarım
kalan eserini tamamladı. Vücudu çalışmıyordu. Ama olağanüstü beyni, bir ilim ve
güzellik şelâlesi olarak gürül gürül akmaktaydı. Son bitirdiği eseri ‘Türk Kadın Şâirler’ idi.

Son dönemin önemli
allâmesi İbnülemin Mahmut Kemal ve bu dönemin parlak ve popüler ismi, zor
beğenen hoca İlber Ortaylı ona hayrandılar. Özellikle İbnülemin’in okuryazar
hanımlara karşı negatif bir çıkışı vardı. ‘Hanımdan
âlim olmaz
’ derdi. Onun tek istisnası Müjgân Hanım’dı. Ona ve muktesebatına
gösterdiği büyük saygı herkesi şaşırtırdı. Bizim Müjgân Ablamız benzersiz bir
dervişe idi. Son asırların, hanımlara ait ‘Altın Silsilesi’nin son halkaları Sâmiha
ve İlhan Ayverdileri, Safiye Erol, Sofi Huri, Nezihe Araz’ı ile birlikte
pırıltılı halkalarındandı.

Öyle yaşadı ve öylece
uçup gitti…

 

Dr. KÂMİL UĞURLU:

Mimar, şair ve
yazar. 1942, Aladağ / Konya doğumlu. Karaman’da başladığı öğrenimini Konya’da
devam ettirdi. Devlet Güzel Sanatlar Akademisi (Mimar Sinan Üniversitesi)’nde
mimarlık öğrenimi gördü, Selçuklu mimarlığı konusunda doktorasını tamamladı.
Bir süre memurluk yaptı ve inşaat sektöründe çalıştı. 1990 yılında Selçuk
Üniversitesinde öğretim üyesi oldu. 10 yıl Mimarlık Fakültesi’nde öğretim
üyeliği; 2,5 yıl Başbakanlık Toplu Konut İdâresi Başkanlığı ve 3 yıl
başbakanlık müşâvirliği görevlerinde bulundu. TİKA’nın danışmanı olarak
‘Orhun Anıtları Projesi’nde yer aldı ve Moğolistan’da Ötüken Vâdisindeki
müzeleri kurdu. 1998 yılında Toplu Konut İdaresi Başkanlığına getirildi. 2001
yılından itibâren Başbakanlık’ta müşâvir olarak görev yaptı. Uzun süre
Arabistan, Afrika ve Avrupa’da kaldı. Atatürk Kültür Dil ve Târih Yüksek
Kurumu ilim kurulları ile Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatçılar Vakfı (TÜRKSAV)
kurucu üyelerindendir. 2005’te Konya Şehrengizi adlı eseriyle TYB tarafından
‘Şehir Kitapları’ dalında ödüle layık görüldü.

Bir dönem Karaman
ili Belediye Başkanlığı yaptı.

Sayısı 20’i aşan
eserlerindan bâzılarının isimleri:

Şiir: Yemenimde Hâre Var,
Yüreğimde Yâre Var; Gölgeli Sokağın Şiirleri; Nil Nehrinde Nilüfer – Çocukça
Şiirler (2006).

Deneme-İnceleme: Orhun Anıtları,
Türk Sanatı Târihi, İşte Biz B

Binaları Yenilesek Çare Olacak Mı?

Depremde yeni binalar da yıkıldı. Bu binalarla birlikte “1999 depremi öncesi yapılmış
binalar riskli, yeni yönetmeliğin geçerli olduğu dönemde yapılanlar sağlam”
tezi de yerle bir oldu.

Adıyaman’dan bir enkazın başından konuşan
gazeteci Murat Ağırel bu enkazın, 5 yıl önce kentsel dönüşüm
kapsamında
yapılmış bir binaya ait olduğunu anlattı.

Yani buradaki mülk sahipleri “depreme
dayanıklı olsun”
diye var olan binalarını yıktırıp, “yeni yönetmeliğe
göre” yapıldığı zannıyla
bir müteahhite yenisini yaptırmışlar. Ama
canlarının, sevdiklerinin, mallarının enkaz altında kalmasına engel
olamamışlar.

Elbette yeni binalar daha sağlam ve
bunlarda yıkılma oranı çok düşük. Yönetmeliğimiz de neredeyse mükemmel. Ama uygulamada
görülen bu kötü örneklerin yaptığı güven tahribatı çok büyük.

****

Kendisine mikrofon uzatılan her uzman “şimdi
depremden ders çıkarmak zamanı”
diye konuşuyor.

Hadi ders çıkaralım, oturduğumuz binaların
testlerini yaptıralım ve “depreme dayanmaz” raporu verilirse de yıktırıp
yenisini yaptıralım.

Bunları yaptırmak kolay mı? Değil. Ucuz
mu?
O da değil.

Böyle bir ders çıkarmanın vatandaşa
maliyeti
neler bir bakalım.

***************************

Yenilemenin Vatandaşa Maliyeti

Binaların depreme dayanıklı olup
olmadığının ölçülmesi devletin görevi olmalı.

İster Şehircilik Bakanlığı ister Belediyeler, devletin bir biriminin bu
tespitleri yapması lazımdı.

Diyelim ki muhtemel İstanbul depreminin
etkileyeceği illerden birinde oturuyorsunuz. Şu anda İstanbul’da yaşayan
milyonlarca insan gibi binanızın depreme direncini merak ediyorsunuz.
Devlet de şimdiye kadar böyle bir ölçüm yapmamış.

“Eh ne yapalım, candan daha kıymetli bir
şey var mı?”
dediniz. Bir yetkili mühendislik
firmasıyla anlaştınız, parasını verdiniz ve yapılan inceleme sonucu binanıza
çürük raporu verildi.

Mevzuata göre, vatandaşa riskli yapının
belirlenmesinden sonra 60+30 günlük bir süre tanınıyor. 90 gün içerisinde
yapının tahliyesi ve yıkımına ilişkin bir süreç işliyor.

Yani o binada oturmanız artık mümkün olmuyor.
Bu yüzden vatandaşlar bu işlem için Belediyeye ve yetkili mühendislik
firmalarına başvuruda bulunmuyor.

Bu sebeple İstanbul Büyükşehir Belediyesi “hızlı
bina taraması yöntemi”
ile talep edilen binalarda tespit yapmaya çalışıyor.
Bu yöntemle sorunlu olduğu belirlenen binalar direkt riskli yapı olarak
kodlanmadığından
binanın boşaltılması zorunlu değil. Çünkü sadece bir ön
değerlendirme
sayılıyor.

Diyelim ki, tam değerlendirme yapıldı, binanız
“riskli yapı olarak kodlandı” ve yenilemeye karar verildi. Binanın
yıkılması halinde, imar durumuna göre, her yerde aynı yükseklik ve büyüklükte
bina yapma imkânı verilmiyor. Yeni binanın dairelerinin sayısı ve metrekaresi
düşük olabiliyor.

Hadi farz edelim, aynı büyüklükte ve
aynı sayıda daire yapılabiliyor olsun.
100 metrekarelik bir daire
için yaklaşık
(müteahhite maliyeti + kârı + beklenmeyen giderler toplamı
olarak) ortalama 2 milyon TL ödenmesi gerekiyor. Daire büyüdükçe maliyet
aynı oranda artıyor.

Üstelik inşaat süresince başka bir binada
kiralık daire bulmanız ve en ucuzu 10-20 bin TL mertebesinde aylık kira
bedeli
de ödemeniz gerekiyor. İnşaat süresi boyunca yani en iyimser
tahminle 1,5 – 2 yıl kira ödeyeceksiniz demek. Bu durumda devlet kira yardımı
yapıyor ama çok yetersiz miktarda (aylık 1.150 TL, İstanbul’da 1.500 TL).

Yıkılacak binalardaki kiracıların da
işi zor. Yeni daire arayacaklar ve bulurlarsa muhtemelen mevcut kiralarının çok
çok üstünde kira ödemek zorunda kalacaklar.

Konut yenilemesi için gerekli meblağları
ödeyebilecek mülk sahiplerinin oranı
sizce
ne kadardır?

Banka kredileri devreye sokulabilir. Fakat bu meblağda krediyi
bankalar herkese vermez. Ocak ayında başlatılan “Yeni Evim
Kampanyası”
nın şartlarında kredi sağlanırsa, 10 yıl vadeli 2 milyon
TL kredi
alabilenlerin ödemeleri gereken taksitleri aylık 25 bin TL,
4 milyon TL kredi için 50 bin TL civarında olacaktır. Bu taksitleri
ödeyebilecek olanların oranı sizce ne kadardır?

***************************

Güven Nasıl Verilecek?

Kentsel dönüşümle yenilenmesi ve güçlendirilmesi gereken binaların sayısı
çok yüksek. Bakan Murat Kurum’a göre, “Türkiye’de 6,7 milyon bina riskli
statüsünde. İstanbul’da 5,9 milyon konut var. Bunun 1,5 milyonu
riskli, 300 bini acilen dönüşmesi gereken yapılar.”

“İstanbul’da 7,5 büyüklüğünde bir
depremde
hafif, orta ve yüksek hasar alabilecek bina sayısının 500 bine
ulaşacağı öngörülüyor.”

Siz, bu riskli yapılardan birinde oturmak
istemediğiniz için, yukarıda yazdığım bütün bu zorlukları aştınız
diyelim. Bir müteahhitle anlaştınız ve şansınız yaver gitti, süresinde
evinizi teslim aldınız.

Peki, artık deprem olduğunda evinizin
yıkılmayacağından emin olabilecek misiniz?

İşte K. Maraş merkezli depremlerde yeni
yapılan
ve kentsel dönüşümle yenilenen binaların yıkılması bu
güven duygusunu da yıktı.

****

O halde öncelikle devletin kentsel
dönüşüm kararı verilen yerlerde
yapılacak yeni binalarda yönetmelik
kurallarının harfiyen uygulanmasını sağlayacak sağlam bir denetim mekanizması
kurması
lazım.

Ayrıca yönetmeliği ihlal eden
müteahhitlere çok ağır yaptırımlar uygulamasını sağlayacak yasal düzenlemeler
gerekiyor.
 

Alınacak bu gibi önlemlerle devletin deprem
dirençli şehirler oluşturması
ve vatandaşlarımıza oturduğu binanın
depreme dayanıklı olduğu güvenini
verebilmesi gerekiyor.

Bunun için ne kadar zamanımız var
bilmiyoruz. Ama hiç vakit geçirmeden başlamak gerekiyor.

Kaynak var mı? Siyasi tercihe bağlı.

İBB’nin hazırladığı rapora göre “İstanbul’da son 20 yılda tamamlanan
ve yapımı devam eden büyük ölçekli inşaat projelerinden ve imara açılan
alanlarda üretilen inşaat alanlarından elde edilen 1,4 trilyon lira maddi
kazançla
(üretilen rant ile) İstanbul’daki orta ve üzeri riskli
yapıların tamamı dört kere dönüştürülebilirdi.”

Siyasetin tercihi rantı, müteahhite aktarmak değil, kamu
yararına kullanmak olursa kaynak bulunur.