K u ş M i s â l i

43

Uzun Yaşanmış Bir
Hayatın Kısa Hikâyesi

16 X 24 santim ölçülerinde 100 sayfalık eserin
yazarı, Dr. Mimar, şâir ve yazar, siyâset ve devlet adamı Kâmil Uğurlu; arka kapak yazısında, eseri ile alâkalı olarak şu
bilgileri veriyor:

Bu kitap, toplum
hayatında herkesten farklı ve üstün roller üstlenmiş ve bu şekilde tanınmış
birinin hayat hikâyesi değildir. Başımdan birçok olayın geçtiği doğru… Fakat
bunlar hiçbir zaman kendi hayatımdan başka hayatları etkilemedi, dışarıya
aksetmedi.

Bu küçük risâlede
nefes nefese anlattıklarım, hayat yolunda önceden tasarlanmış, plânlanmış,
kurgulanmış bir arayışın hikâyesi de değildir. Çünkü hayat, onu yaşamak
konusunda benden öyle özel bir çaba beklemedi. Kendi içinde kendiliğinden
oluştu. Yaşandı ve geçti.

Arzetmek istediğimiz,
herkesin marjinalleri sürüklediği bir dünyada ‘alelâde’ olmak da bâzen güzel olabiliyor.

Bu fevkalâde mütevâzı ifâdelere rağmen eser,
fevklâdenin üzerinde bir değere sâhiptir.                                      -Yazılışındaki
asıl maksat bu olmamakla birlikte- Candan aziz vatanımızın ellerine kelepçe,
ayaklarına pranga mesâbesinde bağlanmış olan mevzuat hazretlerinin iç yüzü
hakkında, seçilmiş ve tâyin edilmiş yöneticilere ufuk açmakta, denilebilir ki
Türkiye’mizin kurtuluşu için kolay uygulanabilir teklifler sunmaktadır.

Kendisi, ismiyle müsemmâ ‘kâmil ve örnek insan’ olan Kâmil Uğurlu,
eserine ‘örnek insanları’ anlatmakla
başlıyor.

Eserden rastgele seçilmiş bölümler:

O zamanlar, milliyetçi
hareketlerin hız kazandığı dönemlerdi. Lise talebeleri olarak orduevlerini ikna
edip, orada ‘Hoş gelişler ola Mustafa
Kemal Paşa
’ türküleri söyleyip, heyecan denizlerinde yüzerken, bu
toplantıların nerdeyse hepsine, orta yaşının ilk yıllarında, kırçıl saçlarını
arkaya doğru tarayan ve yüzünden tebessüm eksik olmayan, uzunca boylu, temiz
giyimli bir zat gelip, arka sıralardan toplantıyı tâkip ederdi.

Bir gölge gibi bütün
toplantılara katılır, merâsim biter-bitmez de, yine varlığını kimseye
hissettirmeden salonu terk ederdi. Toplantıların bu kadar düzgün ve özenli
gidişinin onun dirâyeti sâyesinde olduğunu çok sonraları öğrendik.

Sâdece gençlerin bu
milliyetçi davranışlarına destek vermekle kalmıyordu, onların ihtiyaçlarını da
karşılamaya gayret sarf ediyor, âilelerine yardım için çabalıyordu. Şimdiye
kadar görmediğimiz, alışık olmadığımız bir kişilikti.

Kitap hediye etmek
gibi güzel bir alışkanlığı vardı. Maaşıyla aldığı kitap ve malzemeyi talebeye,
talep edene bezleder, bunların karşılığında teşekkür bile beklemezdi.

Mehmet
Emiroğlu
,
bu zamanda evliyâ gibi nasıl yaşanır, bunu anlatmak için yeryüzüne, Konya’ya
yollanmış bir azizdi sanki. Fakir dâhil birçok insan onun güneşiyle kendine yol
buldu. Şehirde ve çevrede onu bilmeyen yoktu. Evi ve çalıştığı, memuru olduğu
Konya Veteriner Hekimler Odası, ihtiyaçlıların türbesiydi.

Hayır’ demesini bilmeyenlerdendi. Bâzen hakîkaten saçma taleplerle
karşılaşıyordu ve o, onları da karşılıyordu. Bâzen evinin tapusunu, darda kalan
bir tanıdığa (tanıdık olması şart da değildi aslında) veriyor, dönmesi mümkün
olmayan bu emânet onun ihlâslı hareketi bereketine, dönüp geliyordu. Bütün
bunlar sessiz sedâsız, gösterişsiz ve habersiz cereyan ediyordu. Eşi, Rahmetli
Hanife Hanım, bâzen ‘Mehmet efendi…’
diyecek oluyor, sonra o da vazgeçiyordu.

…………….

Çalıştığı meslek
odasında bir arkadaşı vardı, Fikri Güner Bey. Fikri Bey’in oğullarından biri
Ankara Hukuk Fakültesi talebesiydi. Emiroğlu bir gün toplantıya onunla geldi.
Gencin adı Agâh Oktay’dı (Güner).

Delikanlı müthişti.
İlk günden itibâren hepimizi büyüledi. Yakışıklı bir gençti. Güzel, çok güzel
konuşuyordu, insicamlı konuşuyordu. Tutarlıydı, hepimizi yücelten, kucaklayan
bir tavrı vardı. Onu çok sevdik.

Okulunu bitirdikten
ve avukat olduktan sonra devlet baba onu keşfetti ve Fransa’ya, Sorbonne
(Sorbon) üniversitesi’ne yolladı. Doktor hukukçu olarak döndü. Rahmetli
Alparslan Türkeş onu yanına aldı ve partiyi birlikte organize ettiler.

Onun halk nezdinde
kredisi arttıkça bizim rütbemiz de arttı.

Parti, yapılan
seçimlerde tahmin edilenden daha fazla itibar gördü. Koalisyon ortağı oldu ve
Agâh Oktay Bey Ticâret Bakanı oldu. Ortalığın karışık olduğu zamanlardı. Buna
rağmen başarılı oldu. TBMM’de burnundan kıl aldırmayan eski politikacılar ona
hayran oldular ve bunu açıkça beyan ettiler. 

İşte bu iki aziz
dost, Mehmet Emiroğlu ve Agâh Oktay Bey, bir gün elimizden tutup bizi Kubbealtı
Akademisi’ne götürdü.

 Seviyesi yüksek harikulâde bir ortam içinde
bulduk kendimizi. Ayverdi Ailesi, son dönem Türk Târihinin önemli kişileriydiler.
Ekrem Hakkı Ayverdi Bey mimardı ve Türk Sanatına tam vâkıftı. çiziyor,
uyguluyor, onarıyor, ders veriyordu. Avrupa’daki Türk Mimarlık Eserlerinin envanterini
yapan kişidir. Sâmiha Ayverdi Hanım, Türk târihinin aydınlık ve güler yüzlü,
çağdaş emiresiydi.  İlhan Ayverdi (Ekrem
Hakkı Bey’in eşi) benzeri bulunmaz bir dilci, lûgat nâşiri, mübârek bir
hanımdı. Hayatımızda bize yeni, yerli, millî ve târihî ve ihlaslı, şuurlu,
ilkeli ufuklar açtılar. Dünya bizim için anlam değiştirdi. Ve biz bundan
müstefit olduk.

* * *

Kâmil
Uğurlu
, Üniversiteden mezun
olduktan sonra Selçuk Üniversitesi Rektörü Halil Cin’in dâveti üzerine Mimarlık
Fakültesi’nde çalışmaya başladı. On sene kesintisiz hocalık yaptı. Hayatında en
fazla heyecan duyduğu zamanlardı.

Bir başka heyecan dolu iştiyakla yürütülen
çalışma dönemi Moğolistan’da ıstıraplı günlerle başladı.

Rus kargosu, havaalanında kıymetli ve pahalı
ve de seyahatin sebebi olan işte kullanılacak kalıp malzemesini ve silikonları
kaybetti. Meseleyi Moğol Başkenti Ulan Batoor (Kızıl General) şehrine vardıktan
üç gün sonra bize tebliğ ettiler. Bekleyiş başladı.

Kaldığımız otel, her
basamağı kırık, tuvaletinde su ve kâğıt olmayan, asansörü çalışmayan, düdük
gibi, on dört-on beş katlı bir binaydı. Moğolistan, Anadolu’nun 1910’lardaki hâlini
yaşıyordu. Bütün ülkede sâdece 2 tane jip vardı. Biri Cumhurbaşkanınındı,
diğerini kiraladık. Ekmek karne ile dağıtılıyordu. Otelde kahvaltı yerine her
gün değişmeyen lâhana çorbası veriliyordu. Sâde suya salınmış üç beş lahana
yaprağı, biraz soğan ve ne yağı olduğu belli olmayan, su yüzünde yüzen ışıltılı
yağ yakamozları.

Malzemelerimizi 18
gün bekledik. Otelden Moskova’ya telefon mümkün değildi. Postaneye gidiyor,
kayıt yaptırıyor ve nöbetle oturup bekliyorduk. Saatlerce…

18. gün mutlu haber
ulaştı ve birkaç gün sonra da kalıp malzemesine kavuştuk.

Araziye çıkma zamanı
geldi. Kuyruğa girip karneli ekmeklerimizi çantamıza koyduk ve şoförümüz Satıraga  ve Moğolcadan başka dil bilmeyen bir devlet
görevlisiyle yola koyulduk.

Bize yardımcı olarak,
adı Napıl olan Kazak asıllı, üniversite talebesi, Türkçeyi Kazakça konuşan,
fakat şirin konuşan bir rehber tahsis ettiler.

Elimizde fazla da işe
yaramayan bir harita, bir pusula ve önden kolla çevrilerek çalıştırılabilen,
Rus yapımı bir jip ile Allah’a sığınıp yola çıktık. Yol yoktu, bir kağnı izi
bile yoktu.

Güney Sibirya
steplerinde bir sağa, bir sola savrularak anıtlarımızı aradık. Birinci günün
akşamına yakın bir saatte, üzerinden duman tüten bir taş yığını gördük. At
çobanlarının barınağı olduğunu yanına varınca öğrendik.

Çoğunluğu kadınlardan
oluşan on-oniki kişilik bir grup, tüten bir kuzinenin başındaydılar. Sobanın
üstünde kaynayan iki tencere vardı. Birinde çorbaya benzer bir su, diğerinde
pirinç kaynatılıyordu. Moğol yoldaşlarımız pek sevindiler ve çobanların
alüminyum tabaklarda ikram ettiği pirinç ile kaynayan sıvıyı memnuniyetle kabul
ettiler. Açtık. Nazlanmadık, biz de aldık. Fakat yemek ne mümkün? Pirinç lapası
(pilav) tatlıydı, yâni şekerliydi. Sıcak su ise çay niyetine içiliyordu. O da
tuzluydu. İçine bol miktarda yağ (tereyağı) ve kalıplanmış, sunta parçalarına
benzer çay blokları atılmış. Çayın özel bir adı vardı: Kalmuk çayı.

Biz içemedik. Moğol
yoldaşlarımız yediler, içtiler ve karınlarını doyurup rahatladılar.

Haritadan yaptığımız
ölçüme göre Ötüken Vadisi ve anıtlar, Ulan Batoor’a 450 km. kadar uzaktaydı. Üç
gün yol gittik ve Allah yardımcımız oldu, dördüncü gün anıtlara ulaştık,
şükrettik.

Aşırı gerginlik,
aşırı heyecan yarattı. Stepte su çoktu. Abdest aldık. Behçet Bey, güzel
tavrıyla, âbidelerin yanından, onların ilk defa duyduğu ‘ezân-ı Muhammedi’yi okudu.
Gürül gürül okudu ve iki rekât şükür namazı kıldık. Rahatladık. Akşamın karanlığını
bile tam beklemeden, çadıra girdik ve derinlerden daha derin bir uykunun içinde
kaybolup gittik.

Uzun süre bu bozkırda
güney Sibirya’nın steplerinde dehşetli bir sonbahar yaşadık ve çalıştık. Ne
çektiysek yağmurdan ve açlıktan çektik. Uzak olmayan mesâfede iki çadır vardı.
Çalışma alanımızdaydı, komşuydu.

Satırağa ve Napıl’ı
onlara yolladım. ‘Bize yiyecek bir şeyler
satıp satamayacaklarım sorun
’ dedim. Gittiler, az sonra elleri boş döndüler

Çadırın sâhibesi
Moğol kadın, onlar aracılığıyla bize unutamadığımız bir ders verdi. Napıl bize,
meâlen şunları söyledi:

Aç insana yiyecek satılmaz. Gelsinler, misâfirimiz olsunlar, adam gibi
onlara ikramda bulunalım. Bizde satılık bir şey yoktur. Ne olsun ki kırın
yüzünde
?

Jipte onlara
verilebilecek ne varsa, ne bulabildiysek, sigara, çakmak dâhil, Ahmet’in ve Behçet’in
kuruyemişlerinden kalanlarını, ne varsa, silikonların boşalmış poşetlerine
koyduk ve çadıra doğru yürüdük.

Çadırda; yaşlı, ak
saçlı, yüzü iyice buruşmuş bir kadınla, gelini olduğunu öğrendiğimiz genç bir
kadın vardı. Ve birkaç çocuk… Ortada kuzineye benzer bir soba yanıyordu, bu bir
varlık işaretidir. Bizi mükemmel ağırladılar.

Kâmil
Uğurlu’yu hayrete düşüren durum:

Eşiyle birlikte ‘Milletlerarası Sturga Şiir
Akşamları
’ isimli faaliyete katılır:

Ohri Gölü’nü bu işe
tahsis ettiler ve onun kıyısındaki Müslümanların Sarı Saltuk Sultanı olan,
Hıristiyanların ise Aziz Naum (Sweti Naum)u olan Türbeyi, kiliseyi, bütün hayaller
için serbest bıraktılar. Kimisi orada duâ etti, niyâza gönül açtı, kimisi haç
çıkardı, gönlünü rahatlattı.

Şiirler iki ayrı
mecrâda sunuldu. Biri, ‘Şiir Köprüsü
denilen ve Drim Nehri üzerinde bulunan köprüde, diğeri de şehir merkezinde bir
salonda. Bizi köprüye çıkardılar.

Şâir; önce şiirini
kendi dilinde okuyordu. Tiyatro sanatkârı bir zat onu Makedonca, bir diğeri
İngilizce, tekrar okuyordu. Kimse bıkmadan, usanmadan, esnemeden ilgiyle
dinliyor, alkışlıyordu. Devlet erkânı oradan hiç ayrılmadı. Bizim ölçülerimize
göre olmayacak şeyler oluyordu ve biz ağzımız açık, olan biteni seyrediyorduk.

Yahya Kemal merhumun
evinden başlayıp, oradaki Osmanlı mirasını sevgiyle, hayranlıkla ziyâret ettik.
Bütün Makedonya’yı, câmi, türbe, zâviye, mahalle olarak, şehir olarak dolaştık.
Nusret ve ailesinin ilgisine, Dr. Hâlit’in çalışmalarına hayran olduk. (Dr.
Hâlit oradaki Türk halkının yâni Müslümanların sevgilisiydi. Onların her
derdine fisebilillâh koşuyordu.)

Yakın zamanda ciddî
trafik kazası geçiren ve ölümden dönen, fakat yüzünün yarısını o kazada
kaybeden Makedonya Cumhurbaşkanı bizimle birebir ilgilendi. Hâtıra hediyeler
verdi.

Halkı onu çok
seviyordu.

Televizyonlara dâvet
ettiler. Konuşmalar, şiirler, özel programlar, okullarda konferanslar, Doğu
Makedonya’daki Türklerin yoğun yerleşik olduğu bölgedeki ziyâretler ile on gün
uzadı, sanki bize bir ay oldu. Hârika hâtıralarla döndük.

***

Kâmil
Uğurlu
’nun kelimelerle
çizdiği muhteşem Müjgân Cunbur portresi:

Hayatta Müjgân hanımla
yolu kesişen kişiler, sâhip oldukları bu devletin şükrünü, hayatları boyunca
edâ edemezler.

 Dil ve Târih-Coğrafya Fakültesi’nin önce
talebesiydi, sonra müderrisi oldu. Türk Edebiyatı allâmelerinin başındaydı.
Seneler senesi Millî Kütüphâne’nin Genel Müdürlüğünü yaptı. Genel müdür iken, kütüphânenin
avlusunda ve etrafında onlarca talebeyle oturur ve paha biçilmez sohbetlerini
orada yapardı. Gerçi, genel müdür hanımın bir odası vardı ve o oda binanın en
mütevâzı odasıydı.

Serçe parmak kadar
kalmış, zayıf, ince, her zerresinden zarâfet akan, şeffaf bir hanımdı.
Konuştuğu Türkçe derinlikli ve o kadar lezzetliydi ki, yanında insan nefes
almayı unutur, onun mübârek ağzından çıkacak her kelimeyi yakalamaya çalışırdı.

* * *

Yolculuğumuzda yol
üzerindeki önemli noktalardan bahsetti ve oraların ziyâret âdablarım kulağımıza
fısıldadı: Hz. Ahmed-i Kebîr, yanında fazla eğleşilmesinden hazzetmez, rahatsız
olur. Hele onun huzurunda, içerde resim çekmeyin. Hazreti üzersiniz.

Bu mübârek memleketin her köşesine bir aziz, bekçi edilmiştir, sâhip
kılınmıştır. Destursuz geçip gitmeyin
…’ dedi.

Hz. Ahmed-i Kebîr
bizi bir akşam namazıyla ağırladı.

Huzuruna varınca,
şimdiye kadar hiç karşılaşmadığımız bir kokuyla, harikulâde bir kokuyla
irkildik. Ayrılmak istemememize rağmen Müjgân Sultan’ın tenbihatı gereğince çok
kalmadık. Dışarı çıkmadan bir fotoğraf çekmek istedik. Tenbihata rağmen bunu
yapmak cüretini gösterdik.

Hazret izin vermedi.
Makine çalışmadı ve flaş çakmadı. Aynı makineyle dışarıya çıkıp resim çektik.
Makine çalışıyordu. İçerde tekrar denemek istedik. Hayır, izin yoktu. Esasen bu
çabamızı gören Türbedar da bizi sâkince ikâz etti, ‘İzin vermez’ dedi. Elimiz, ayağımız buz gibi oldu. Bir masalı yaşar
gibi olduk…

* * *

Müjgân Cunbur Hanım,
Mudurnulu bir ailenin kızıdır. Babası, Kurtuluş savaşı, ‘imalâtı harbiye’ sinin
ustalarındandır. Bu sebeple onu Ankara’ya dâvet ettiler. Salih Cunbur usta,
ailesinin yükünü sardı ve Ankara’ya geldi. Ankaralı oldular.

Küçük, mütevâzı ötesi
evinde onunla ailece sohbet ederdik. Mesnevi şârihi idi. Bu özelliğini herkes
bilmezdi. Olağanüstü lezzette ve ehliyetle anlatırdı. O konuşurken Hz.
Hüdâvendigâr’ın rüzgârıyla perdeler havalanırdı, nefesini duyardınız.

Müjgân Hanım bu
fakirin hayatında her zaman aziz bir makamda yer aldı. Ortancamız Altay’ımızın
izdivacını da, rahmetli Emiroğlu ile organize eden oydu. Esra gelinimizi bize o
hediye etti.

Son nefesine kadar’ gerçekten hizmette olmak, herkese nasip
olmamıştır. Son zamanlarında hâin bir felç onu tepeden tırnağına kadar sardı.
Sâdece iki hârika göz ile bir tek parmağı, sağ elinin işâret parmağı bu ağ’ın
dışında kaldı. Şükretti. Ve o tek parmakla harfleri birer birer avladı. Yarım
kalan eserini tamamladı. Vücudu çalışmıyordu. Ama olağanüstü beyni, bir ilim ve
güzellik şelâlesi olarak gürül gürül akmaktaydı. Son bitirdiği eseri ‘Türk Kadın Şâirler’ idi.

Son dönemin önemli
allâmesi İbnülemin Mahmut Kemal ve bu dönemin parlak ve popüler ismi, zor
beğenen hoca İlber Ortaylı ona hayrandılar. Özellikle İbnülemin’in okuryazar
hanımlara karşı negatif bir çıkışı vardı. ‘Hanımdan
âlim olmaz
’ derdi. Onun tek istisnası Müjgân Hanım’dı. Ona ve muktesebatına
gösterdiği büyük saygı herkesi şaşırtırdı. Bizim Müjgân Ablamız benzersiz bir
dervişe idi. Son asırların, hanımlara ait ‘Altın Silsilesi’nin son halkaları Sâmiha
ve İlhan Ayverdileri, Safiye Erol, Sofi Huri, Nezihe Araz’ı ile birlikte
pırıltılı halkalarındandı.

Öyle yaşadı ve öylece
uçup gitti…

 

Dr. KÂMİL UĞURLU:

Mimar, şair ve
yazar. 1942, Aladağ / Konya doğumlu. Karaman’da başladığı öğrenimini Konya’da
devam ettirdi. Devlet Güzel Sanatlar Akademisi (Mimar Sinan Üniversitesi)’nde
mimarlık öğrenimi gördü, Selçuklu mimarlığı konusunda doktorasını tamamladı.
Bir süre memurluk yaptı ve inşaat sektöründe çalıştı. 1990 yılında Selçuk
Üniversitesinde öğretim üyesi oldu. 10 yıl Mimarlık Fakültesi’nde öğretim
üyeliği; 2,5 yıl Başbakanlık Toplu Konut İdâresi Başkanlığı ve 3 yıl
başbakanlık müşâvirliği görevlerinde bulundu. TİKA’nın danışmanı olarak
‘Orhun Anıtları Projesi’nde yer aldı ve Moğolistan’da Ötüken Vâdisindeki
müzeleri kurdu. 1998 yılında Toplu Konut İdaresi Başkanlığına getirildi. 2001
yılından itibâren Başbakanlık’ta müşâvir olarak görev yaptı. Uzun süre
Arabistan, Afrika ve Avrupa’da kaldı. Atatürk Kültür Dil ve Târih Yüksek
Kurumu ilim kurulları ile Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatçılar Vakfı (TÜRKSAV)
kurucu üyelerindendir. 2005’te Konya Şehrengizi adlı eseriyle TYB tarafından
‘Şehir Kitapları’ dalında ödüle layık görüldü.

Bir dönem Karaman
ili Belediye Başkanlığı yaptı.

Sayısı 20’i aşan
eserlerindan bâzılarının isimleri:

Şiir: Yemenimde Hâre Var,
Yüreğimde Yâre Var; Gölgeli Sokağın Şiirleri; Nil Nehrinde Nilüfer – Çocukça
Şiirler (2006).

Deneme-İnceleme: Orhun Anıtları,
Türk Sanatı Târihi, İşte Biz B

Önceki İçerikBinaları Yenilesek Çare Olacak Mı?
Sonraki İçerikYüzyılın Depremleri ve Düşündürdükleri
Avatar photo
28 Kasım 1938 tarihinde Bafra’da doğdu. İlk ve ortaokulu doğduğu şehirde bitirdikten sonra Ankara Ticaret Lisesi ve Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde okudu. İş hayatına Ankara’da muhasebeci olarak başladı. Ankara ve Karabük’te; muhasebeci, mali müşavir ve profesyonel yönetici olarak devam etti. İstanbul’da, demir ticareti ile meşgul oldu. SSCB’nin dağılmasından sonra Türk Cumhuriyetlerinde sanayi yatırımları gerçekleştirmek üzere çok ortaklı şirket kurdu. Şirketin murahhas azası olarak Azerbaycan’da ve Kırım’da tesis kurup çalıştırdı. 2000 yılında işlerini tasfiye etti. İş hayatı ile birlikte yazı hayatı da devam etti. İlk yazısı 1954 yılında Bafra’da yayımlanmakta olan Bafra Haber Gazetesi’nde başmakale olarak yer aldı. Sonraki yıllarda İlhan Egemen Darendelioğlu’nun Toprak Dergisi’nde, Son Havadis ve Tercüman gazetelerinde yazıları yayımlandı. Türk Ocakları Genel Merkezinin yayımladığı Türk Yurdu dergisinde yazdı. İslâm, Kadın ve Aile, Yörünge, Ufuk, Emelimiz Kırım, Papatya, Tarih ve Düşünce, Yeni Düşünce, Yeni Hafta, Sağduyu, Orkun, Kalgay, Bahçesaray, Türk Dünyâsı Târih ve Kültür, Antalya’da yayımlanan Nevzuhur, Kayseri’de yayımlanan Erciyes ve Yeniden Diriliş, Tokat’ta yayımlanan Kümbet, Kahramanmaraş’ta yayımlanan Alkış dergilerinde, Dünyâ ve Kırım’da yayımlanan Kırım Sadâsı gibi gazetelerde de imzasına rastlanmaktadır. Akra FM radyosunda haftanın olayları üzerine yorumları oldu. 1990 – 2000 yılları arasında (haftada bir gün) Zaman Gazetesi’nde köşe yazıları yazdı. Hâlen; Önce Vatan Gazetesi’nde, yazmaktadır. Oğuz Çetinoğlu; Türk Ocağı, Aydınlar Ocağı, ESKADER / Edebiyat, Sanat ve Kültür Araştırmacıları Derneği ve İLESAM / Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sâhipleri Meslek Birliği Üyesidir. Yayımlanmış Kitapları: 1- Kültür Zenginliklerimiz: (2006) 2- Dört ciltte 4.000 sayfalık Kronolojik Tarih Ansiklopedisi: (2008 ve 2012), 3- Tarih Sözlüğü: (2009), 4- Okyanusa Açılan Kapılar / Tefekkür Mayası Röportajlar: (2009). 5- Altaylardan Hira’ya Türk-İslâm Dostluğu: (2012 ve 2013), 6- Bilenlerin Dilinden Irak Türkleri: (2012), 7- Türkler Nasıl ve Niçin Müslüman Oldu: (2013), 8- Türkmennâme / Irak Türkleri Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey: (2013). 9- Türklerin Muhteşem Tarihi: (Nisan 2014 ve Nisan 2015) 10- 115 Soruda Türk İslâm-Âlimi Mâtüridî (Röportaj): 2015) 11- Cihad – Gazi – Şehid: Kasım 2015. 12-Yavuz Bülent Bâkiler Kitabı (2016 Mehmet Şâdi Polat ile birlikte) 13-Her Yönüyle Kâzım Karabekir (2017 Mehmet Şadi Polat ile birlikte) 14-Dil ve Edebiyat Dergisi / İlk 100 Sayı Bibliygorafyası (2017 Mehmet Şâdi Polat ile birlikte) 15-Büyük Türk İslâm Âlimi Serahsî (2018), 16-Âyetler ve Hadisler Rehberliğinde Kutadgu Bilig’den Seçmeler (2018), 17-Edib Ahmet Yüknekî ve Atebetü’l-Hakayık (2018), 18- Büyük Türk İslâm Âlimi Mâtürîdî (2019), 19-Kâşgarlı Mahmud ve Dîvânu Lugati’t-Türk (2019). 20-Duâ / Huzura Açılan Kapılar. (2019) 10-Yesevi Yayıncılık, 12-Yakın Plan Yayınları, 13-Boğaziçi Yayınları, 14-Dil ve Edebiyat Dergisi, diğer kitaplar Bilgeoğuz Yayınları tarafından yayımlanmıştır.