Dumanlı Dumanlı Oy Bizim Eller…

48

Kuşların kanatlarıyla birlikte konser veriyor kalbim
gökyüzünde.

Sıra bana geldiğinde öyle bir vurdum ki bağlamanın teline
havaya düşen ilk cemre seslendi uzaktan “yavaş biraz” ebemkuşağı
korkup kaçacak. Aynı anda gökyüzü boşalttı gözlerini müjde gibi yağıyor mart
sancısındaki sızılı toprağa.

 

Toprağa yağmurla birlikte düştüm. Suya hasret toprağın
bağrında neden sonra uyumuş kalmışım. Bir ara Mahsuni Şerif seslendi ‘’ Dumanlı
dumanlı oy bizim eller, otursam ağlasam delisin derler ‘’olur mu hiç ustam
dedim, ağlamak da hayata dair, ister deli desinler, ister akıllı. “Haklısın”
dedi ve ekledi ‘’ölüm bizim için tozlu yol olur ‘’ ah dedim ah saza vuran
ellerinden, dertli dertli söyleyen yüreğinden öpüyorum.

 

Kulağım sazda, içim acıda türküyü dinliyorum. Uzaktan
heybetli bir gölge gördüm bize doğru gelen. Yakınıma doğru gelince tanıdım.
Elindeki sigarayı taaaaa ciğerine kadar itmeye çalışıyor gibiydi. Asık yüzünü,
kafasını kaldırınca tanıdım gelen Abdürrahim Karakoç ‘du. Hoş geldiniz ozanım
dedim. Başıyla selam verip hiç konuşmadan selamımı aldı. Neyiniz var dedim, bu
kadar yüzünüzü yere döken. Sigarasından bir daha çekti, bir daha. Ağacın
dibindeki tabureyi çekti altına hiç cevap vermeden dağlara doğru uzun uzun
baktı.

 

 ‘’Düşlerine aldandın
mı uykunun?

Kucağında büyüdün mü korkunun?

Taşınması zor mu zillet tokunun?

Dehşet nedir, ne değildir? De hele’’

 

“Kime diyorsun ozanım” dedim. Dağlara soruyorum
dedi dağlara. Oyyyy dedim oyyyy dağlar cevap verdi  mi ozanım dedim. Yok dedi, küsmüş bize
susuyor.

“Ormanın var, pınarın var, kuşun var

Dört mevsimde bulut saçlı başın var

Bilmem amma bir uzunca yaşın var

Mühlet nedir, ne değildir? De hele’’ 

 

 Tekrar sordu ozanım.
Dağ gürledi, mühlet sabıra dayalı, daya sırtını bana, dedi.

Dağın içindeki ateş yana yana kül olmaya yüz tutarken,
üçümüz de dayadık sırtımızı dağlara.

 

 Uzaktan uzaktan bir
gölge bağırarak geliyor. Uykuda mıyım, rüyada mıyım tam kestiremiyorum. Gölge
hala bağırarak geliyor.

 

‘’ kalbim sağ yanımda, kalbim sağ yanımda’’

 

Hayrola inşallah diye başımı çevirdiğimde gölge
yanıbaşımdaydı. Elimi güneşe gölge ederek baktım ki bir de ne göreyim Alaaddin
Özdenören değilmiymiş.

 Buyrunuz şairim, hoş
geldiniz dedim. Şair beni duymadı, hala bağıra bağıra şiir okuyor. 

 

‘’Feryadı soğuk aynalarında

Eridi gitti kentin

Göğü tutan o billûr ses

Ulaştı geldi bana

Kalbimin sağ yanına

Her gece mermi gibiyim yatağımda

Gök sularından savaş alanlarından arta kalan

Güz değirmeni kalbim

Bahar sularıyla çalışıyor

Kalbim sağ yanımda çarpıyor.

 

Şairim dedim, kalp sol yanda olur, neden sağ yanımda
çarpıyor diyorsunuz?

Yüzü yarım gülümseme ile usulca kulağıma eğildi ‘’ Bende
biliyorum kalbimiz solda ama bu günlerde sağ yanımda çarpıyor. Sol yanımda
ailem var, sağ yanımda memleketim, dedi. Vayyyyy dedim vay, iki kalp taşıyan
şair sığar mı şimdi benim rüyalarıma.

 

Yağmurdan sonra çıkan güneş ve ebemkuşağı silinirken
gökyüzünden. Dağları yankılayan bir saz iniltisi daha gelmeye başladı. Mahsuni
Şerif hemen fırladı yerinden, Aşık Hüdai 
bu dedi. Saza vuruşundan bilirim, hadi yanına varalım 

 

Mahsuni Şerif, Abdürrahim Karakoç, Aladdin Özdenözeren ve
ben düştük yola, vardık ozanın yanına. Hala eli saza vuruyor, bir yandan da
türküsünü söylüyordu.

Türküsünü bırakmadan başıyla bizleri selamladı.

 

Fakirin çektiği yokluk belası

Ömrünü bitirir dolmaz çilesi

Mazluma değdikçe zalim sillesi

Yaralar yaralar yaralar beni

Aşık Hüdai

 

‘’Yaralar beni, yaralar beni ‘’ Ah dedim hep, rüya boyunca
hep ah dedim. Yara dediğimiz kanar ve durur, bizim ki sızım sızım sızlıyor. Ne
zaman kabuk bağlar ki, şairimizde dertli, ozanımız da dertli. Mazluma değip
duran zalim sillesi bitmeden bitmez işte. Uykumun içinden şiirler, türküler
geçerken, duruma uyum dedim. ‘’Antep’ten ötedir Maraş’ın yolu, geçmez oldu
buradan gardaşın yolu. Noldu gardaş noldu doluya mı düştün karda mı kaldın,
Antep’i, Maraş’ı başıma yıktın’’

 

Saz tükendi, söz tükendi. Uzun bir sessizlikten sonra
rüyanın sonunda dedim ki

 ‘’ Derdini anlatacak
dost bulamayanlar, kendi yüreğini kemirir’’

 Mahsuni Şerif,
Abdürrahim Karakoç, Alaaddin Özdenören, Aşık Hüdai ve ben dertlerimizi
birbirimize döktük, kemirmedik kendi yüreğimizi. Maraşlı şairler, ozanlar
rüyamın içinden sesleniyordu. Bir ara hiç uyanmasam diye düşünürken, telefon
inatla bağırıyordu. Yarı uyur yarı uyanık telefonu açtım. Buyurun ozanım dedim.
Ne ozanı dedi karşımdaki ses özür dilerim buyurun şairim dedim ne şairi benim
anne.

Kızımdı arayan, anne deprem oldu.

 

Maraş, Malatya, Antep, Hatay, Adana, Adıyaman çok hasar
varmış biz de sallandık, siz hissettiniz mi ?

Eyvah eyvah kış kıyamet Allah’ım sen yardım et..

Niye uyandım ki ben rüyadan, Tarsus da ki yedi uyurlar gibi
hiç uyanmasaydım keşke.

Abdürrahim Karakoç’a, Alaaddin özdenören’e, Aşık Hüdai’ye, Mahsuni
şerife rahmet okuduktan sonra döndüm dedim ki Adıyaman kâhta’lı mıçı’ya geçmiş
olsun ozanım, vur sazın teline doksan dokuz yara yüz olmadan türküler merhem
olsun…Dumanlı dumanlı oy bizim eller, otursak ağlasak, delidir derler…

 

“Düz dara yar düzdara

Yar zülüfün düz dara

Doksan dokuz yarem var

Sen açtırdın yüz yara”

Burası Adıyaman değil Acıyaman…