23.8 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 255

14 Mayıs Seçimleri ve Söylenenler

21 Yıllık AKP
yönetimi, seçimle iktidarı kazanacak olan muhalefete devir etmemek için akla,
hayale gelmeyecek konuşmalar yapıyorlar. Sürekli BEKA sorunundan bahseden
iktidarın, bizzat kendilerinin esas BEKA sorunu olduğunu yaptıkları bu konuşmalarından
anlıyoruz.

            Hem bu konuşmalar öyle konuşmalar
ki, 1400’lü yıllarda yaşamış ünlü İtalyan düşünürü Makyavel ve Adolf Hitler’in
propagandistti Gobels’e mezarlarında takla attıracak türünden konuşmalar.

            Demokrasilerde iktidarın el
değiştirmesi ancak seçimle olur, bundan başka bir seçenek yoktur. 14 Mayıs
seçim tarihini mevcut kanunlar çerçevesinde bizzat iktidarın kendisi tespit
etti. Ama buna rağmen nasıl oluyor da Süleyman Soylu: “14 Mayıs siyasi darbe girişimidir, neresi
yanlış bunun? Darbeyle yapamadıklarını seçimle yapmak istiyorlar. Erdoğan
ABD’nin kurduğu sistemi tasfiye etti
” gibi bir cümle kuruyor. Seçim
yapmakla darbe yapmak nasıl oluyor anlaşılır gibi değil.

            Camilerde siyaset yapmakla,
kendilerinden önce yapılmış eserlere sahip çıkmakla akla hayale gelmeyecek
yalanlarla seçim kazanmak için her yolu mubah gören iktidar mensupları seçimi
kaybetmeyi anlayınca bu defa da darbe söylemini kullanıyorlar. Vatandaşın,
bile-isteye kendi hür iradesiyle sandığa gidip oy kullanmasının darbeyle ne
alakası olabilir?

            Beştepe’nin Hukuk Politikaları
Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum: 2023
seçimlerinde iktidar değişikliği Türkiye’nin tam bağımsızlığına darbe olur. Bu
başarılabilir mi ayrı konu. Temel devlet doktrinlerinin korunacağına ilişkin
güven veren bir yaklaşımları yok
.

            21 yıldır devlette kurum ve kural
bırakmayan bir iktidar hukukçusunun “Temel
Devlet Doktrini
”nden bahsetmesi ve iktidar değişiminin bağımsızlığımıza
darbe vurulacağı nitelendirmesi çok ilginç geliyor doğrusu.

           

            Eğer bir darbeden bahsedilecekse 16
Nisan 2017 referandumunda mühürsüz oyların geçerli sayılmasında verilen karar
seçim darbesidir. Bu konuda ünlü hukukçu Anayasa Prof. Kemal gözler: “Arkasında sandık kurulu mührü bulunmayan
bir oy pusulasıyla kullanılmış bir oy geçersizdir; çünkü 298 sayılı Kanunun
101’nci maddesi, bu oylar geçersizdir demektedir
.” Diyor.

           

            Adalet Bakanı Bekir Bozdağ seçim
çalışması için gittiği Şanlı Urfa da:
“Siz olsanız bir yere giderken ailenizi Kılıçdaroğlu’na mı emanet edersiniz
Tayyip Bey’e mi emanet edersiniz?”

            Türk ve Müslüman bir toplumda ailenin
bir kutsiyeti, bir mahremiyeti vardır, inanıyorum ki başka topluluklarda da bu
böyledir. Bir insan ailesini bir başkasına neden emanet eder, böyle bir
saçmalık olur mu?

            Bozdağ’ın saçmalıkları bu kadarla
nihayet bulmuyor:

Gene Şanlı
Urfa da: “14 Mayıs akşamı Türkiye iki
fotoğrafla karşılaşacak. Ya şampanya patlatıp bunu sabaha kadar kutlayanlar
olacak, ya da temiz alnını şükür için secdeye koyup rabbine hamd edenler olacak.”

            Bu sözler nasıl sözler… yıllarca
adalet bakanlığı yapmış, devletten umur görmüş bir kişiye bu sözler hiç
yakışıyor mu, nasıl söylenebilir gerçekten anlamakta güçlük çekiyorum.  

            BEKA sorununa gelince; Ziya Paşa’nın
şu meşhur sözünü bilmeyeniniz yoktur sanırım:
Ayinesi
iştir kişinin lâfa bakılmaz. Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde
.”  100 yıllık Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk
defa Kuzey Irak’ta askerimizin kafasına 4 Temmuz 2003 tarihinde çuval
geçirildi, Suriye de bulunan Türkiye’ye ait Süleyman Şah türbesi arazisi, 22
Şubat 2015 te DEAŞ terör örgütü tehdidine karşı terkedildi. Ege denizinde 2004
tarihinden itibaren 22 Türk adası ve bir kayalık Yunanistan askerleri tarafından
işgal edildi.

            Sağlıklı kalın.

İlkesizliğin Ülkesi

“Türkiye cehaleti ile
övünen olağanüstü bir ülke. Osmanlılığı çağdaş olmaya yeğleyen fakat çağdaşı
oynayan bir toplum yaşıyor Türkiye’de. Otomobiller, gökdelenler, telefonlar,
dünyanın bütün lüksünü fakirlere kredi ile satan alışveriş merkezleri, plajlar,
yolları dolduran on milyonlarca yabancı ve yerli turisti ile özgün bir tiyatro
ülkesi. İki kimlikli ya da Janus kafalı. Bir yüzü geriye bir yüzü ileriye
bakıyor.

            Aslında
bu eskimiş bir benzetme. Toplumun bu ikili, biraz da komik ve özenti yaşamının
geçmişi uzun. Fakat yoğunlaşma son on beş yılda büyük bir hızla oldu. Onun için
gerçekle tiyatro karışıyor. Yasa var, Meclis ortada yok. Parti var, söylemi
yok. Anayasa mahkemesi var, anayasa çalışmıyor. Okul var, eğitim yok.
Üniversite var, bilim yok. Belediye var, plan yok. Düşünen var, düşünce yok. Tiyatro
var, seyirci yok.” (Çağdaşı oynayan Ortaçağ insanları, Doğan KUBAN 29.08.2014 www.cumhuriyet.com.tr)

            “Bir konuda artık anlaşmalıyız.. Halk ‘zavallı’, Halk ‘kandırılmış’,
Halk ‘kendisinden gizlenen gerçeklerle kör, sağır olmuş’; Halk ‘dinini bunlar
yüzünden yanlış yaşamış’, Halk ‘iyi ahlaklı’, Halk ‘dürüst’, Halk ‘namuslu’,
Halk ‘haktan yana’… Bunların tümü kent efsanesi..  Kendi yalanına inanma gösterileri..

            Onlar kandırıldıkları için o partiye oy vermiyorlar,
onlar kendileri gibi oldukları için o partiye oy veriyorlar. Onlar sanıldığı
gibi uykuda değiller, aksine akıllı geçinenlerden on kat daha fazla uyanıklar. O
‘halk’ aslında kim biliyor musunuz:

O
halk Atatürk Havalimanında çalışan ve turist kazıklamayı başarı sanan taksici;

O
halk Cuma namazından sonra torunu yaşında kızın kıçına bakıp iç çeken tonton
amca;

O
halk ambulansın peşine takılıp üç araç geçmeyi kazanç sayan trafikteki şoför;

O
halk ağzından ‘cahiliye devri’ düşmeyen ama ‘kitap okuyunca başıma ağrılar
giriyor’ diyen adam;

O
halk anaları, babaları öldüğünde üzülmeden önce ‘sana bir daire fazla düştü’
diye saç saça, baş başa giren hatta kardeşlerini pompalı tüfekle vuranlar;

O
halk, 250 gram ekmekten 20 gram çalmayı ticaret sananlar;

O
halk 1 lira verip gazete almayan ama bir paket sigaraya 10 lira ödeyenler;

O
halk ağzından ‘Tanrı Misafiri’ düşmeyip Pippa Bacca’ ya tecavüz edip
öldürenler;

O
halk, bedava balon almak için birbirlerini ezenler;

O
halk rutin trafik çevirmesinde polise nereli olduğunu sorup en alttan, en üste
otoriteye biat edip, yaltaklanmaya çalışanlar;

Halk,
cehaletin hadsizliğinden izlediği salak saçma dizilerden veya yarışma
programlarından mutlu olanlar;

O
halk, dini varsa ahlakın gerekmediğine inananlar;

ANAP
iktidarı döneminde bir yazımda sormuştum: ‘Hırsızlığa neden karşısınız? Payınızı
alamadığınız için mi yoksa gerçekten hırsızlığa karşı olduğunuz için mi?’

Bugün
aynı soruyu yineliyorum…” (İyilerle Kötülerin Savaşı, Orhan SELEN, 20.04.2020 www.ngazete.com)

*
Neye, neden karşıyız? * Karşıtlığımızın bir karşılığı var mı? * Karşı istikamette
miyiz, karşı yanda mıyız acaba? 

Her şey bedava olacak, maaş alıp oturacaksınız!

Geçen Cuma günkü yazım üzerine, değerli dostum Mustafa Tezel’den bir mesaj geldi. Mustafa Tezel, devlet umuru görmüş bir aydınımızdır; Kırmızılar hareketinin, sitesinin, yayınlarının kurucusudur. O yazımda bahsettiğim emperyal, yani “Ben ben ben; ver, ver, ver” diyen zihinle “Ölmeye, ölmeye , ölmeye geldik” diyen körü körüne tabi, köle zihnin, bizde toplumun  %80’inden fazlasını teşkil ettiğini tahmin ediyor. Seçim propagandası yapıyorum diye ölçüsüz vaatlerde bulunan siyasilerden söz ediyor ve “Oysa, biz, bu toplumun ‘fakru zaruret içinde bulunduğu hâlde, nispeten ölçülü olmayı erdem bildiği’ zamanlarını da hatırlıyoruz.” diye devam ediyor.

Toprak, emek, ürün kutsaldır

Naklettiği hatıralar ve yorumu, “İsterim! Ölürüm!” toplumundan başka bir toplumun da mümkün olduğunu, hatta bir zamanlar bizim de böyle bir topluma sahip olduğumuzu anlatıyor. Toprağa, ağaca, cana, canlıya, ürüne, üretmeye kutsallık seviyesinde saygı gösteren insanlara… Mustafa Tezel’den aktarıyorum:

Liseye giderken, hatırlıyorum. Dedem ve anneannem, yaşlandıkları için, bağımızı satmak istemişlerdi. Birisi talip oldu, iyi de para veriyordu. Anneannem sordu “Oğlum, Sen burayı ne yapacaksın? Niye bu kadar para veriyorsun? Sen bağ-bahçe işlerinden anlıyor musun?” Şahıs, “fabrika yapacağım” deyince, anneannem “Oğlum, burası bağ. Allah bizi çarpar. Sen fabrika yapacak başka yer bulamadın mı? Sen git, ekip-dikilmeyen yerde kur fabrikanı.” demişti de, şahıs bu duruma çok şaşırmıştı. “Teyze, sen aldığın paraya bak. Benim ne yapacağım seni niye ilgilendiriyor?” diye üstelemişti. Dedem ve anneannem, “bu vebalin altından kalkamayız” diyerek, ölene kadar satmadılar bağı. Hâlâ duruyor. Biz vârisler bölüşemediğimiz için, virâne oldu. Ancak, sevgili anneciğim, seksen küsur yaşında olmasına rağmen, hiçbir gelir getirmediği hâlde, emekli parasını “bağı ayakta tutmaya” harcıyor. Bu yaşında otlarını yoluyor, budamasını yaptırıyor, beli eline alıp ark açıyor vs. “Anne artık sen de uğraşma” dediğimizde “yavrum, bu ağaçlar da can taşıyor, ha bir cana kıymışsın, ha bir ağacı göz göre göre kurutmuşsun, farkı var mı?” diyerek, bize kızıyor.

Bu tavır, bir zamanlar, kişisel değildi. Biz, bu kabil insanların çoğunluğu teşkil ettiği bir çevrede yetiştik. Öyle ki, birisine ilenmek istediğinde, insanlar “kör olmayasıca, boynu devrilmiyesice, ocağı sönmeyesice” şeklinde beddua ederlerdi. Çünkü, “bütün yaradılmışların Tanrı’nın eseri olduğuna, dolayısıyla -hatalı da olsa- bir yaradılmışa yapılacak saygısızlığın/kötülüğün, aslında Tanr’ıya yapılmış sayılacağına” inanmışlardı. Sevgili Yûnus’un “yaradılanı severiz, yaradandan ötürü” şeklimde dile getirdiği anlayış, toplumun iliklerine kadar işlemiş olan “insaniyetçi, sorumluluk sâhibi, ölçülü, ahlâklı” bireyler inşâ etmeyi amaçlayan bir kültürün ifâdesiydi.

Kendimize çok yabancılaştık.

Özellikle 1980 sonrasında uygulanan sosyal/kültürel politikaların ve eğitim politikasının -yıkıcı anlamda- çok iyi programlandığı anlaşılıyor.

Yazık ki, bu dönemin büyük kısmında vatan-millet-ezan bayraktarlığı yapan sağ hükümetler iktidardaydı.

Aziz Atatürk’ün “köklü devrim” çabasının altında yatan sebepleri şimdi daha iyi anlıyorum.

Elbette yöntemleri tartışılabilir. Ancak, rahmetli, “şahsiyetli, ahlaklı, birey olmayı başarmış” fertlerden mürekkep bir toplum inşâ etme çabasında imiş meğer. Ve, bizler dahi, bunu, Cumhuriyetin -bir zamanlar dudak büktüğümüz kazanımlarını- kaybetme tehlikesi yaşamaya başlayınca idrâk etmeye başladık. Tam olarak idrâk edebildiğimiz de söylenemez.

İnsan, düşündükçe, kahroluyor.

O ne verirse benden beş fazlası!

O insanlar ve bugün “Ver ver ver…” diyenler. Onlar nereden mi çıktı? Siyaset yapmayı, ölçüsüz vaatlerde bulunmak sanan popülistlerden. Geçen asırda seçmenin sandığa gömdüğü siyasilerden birinin sözünü hatırlıyorum: O ne verirse ben beş fazlasını vereceğim!

İnsanlar bilmeli ki siyasetçi o verdiklerinin ne yaratıcısıdır ne de üreticisi. Hiç birini kendi cebinden vermiyor. Sizden alıp veriyor. Siz bedava gaz, bedava tren bileti aldığınızı sanıyorsunuz. Genç yaşınızda emekli olup rahata erdiğinizi sanıyorsunuz. Bunlar elle tutulur şeyler. Fakat onların bedeli enflasyon diye, pahalılık diye, emeğinizin değer kaybetmesi diye, velhasıl fakirlik karşılığı yine sizden alınıyor.  Yarın kriz diye başınıza vurularak alınacak.

O zaman da “Dış güçler.” deriz. Olur mu?

https://millidusunce.com/her-sey-bedava-olacak-maas-alip-oturacaksiniz/

Biz Allah’tan Emir Alıyoruz, Onlar Kandil’den…

Bundan önceki yazımda, geçen hafta içinde,
Cumhur İttifakı’nın en yetkili ağızlarından duyduğumuz dehşet verici
beyanlardan örnekler yazdım. Ama R. Tayyip Erdoğan bunların hepsini
gölgede bırakan bir söz ile yine fark yarattı.

Tarihte “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi”
olduğunu iddia edenler bile bu kadarına cüret edememişti.

“Baybay Kemal, yanındakilerle beraber bunlar,
emri Kandil’deki teröristlerden alıyor. BİZ EMRİ ALLAH’TAN ALIYORUZ.
14
Mayıs’ta emri dağdan alanları mezara gömmeye var mıyız?”

Bu ifadenin neresi tevil edilebilir ki?

Hepimizin ortak tanrısı olan Yüce Allah
bize Kur’an-ı Kerim yoluyla mesaj verdi.
Bu söz itikadî açıdan çok sorunlu.
Haşa “bize Allah doğrudan emir veriyor” anlamına gelmez mi?

Yüce Allah bize kutsal kitabı ile “yalan
söylemeyin, iftira etmeyin, hırsızlık yapmayın, kul hakkı yemeyin, kamu malını
çalmayın, yönetici iseniz adaletle yönetin, istişare edin, emaneti ehil
(liyakatli) olana verin, başkasının emeğini ve umutlarını çalmayın” gibi
emirler veriyor.

Ama sanki Allah bazı kullarını bu
emirlerden muaf tutmuş gibi.

Allah’tan aldıkları emirler içinde bunlar yokmuş gibi.

Sanki Allah bize Kur’an’da emrettiği “Müslüman
doğru, dürüst ve güvenilir insan olmalıdır”
ilkesinden bu kullarını istisna
saymış gibi.

“Allah’ın emrine uymak” Kur’an’da bildirilen bu ilkelere uygun
davranışlarda (amellerde) bulunmaktır. Bu emirlere kimin uyduğunun takdirini yapacak
olan da Allah ve kamu vicdanıdır.

****

RTE en az sizin ve benim kadar iyi biliyor
ki,
siyasi rakibi olan Millet İttifakı
partilerinin liderlerinin Kandil’den emir alması asla söz konusu değildir.

Zaten muhalefetin Kandil’den emir alma iddiası
doğru olsa
, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bunu bilmemesi ve belgelendirememiş
olması mümkün değildir. Çünkü hem devletin bütün istihbarat kaynakları elinde.
Ve hem de Kandil ile iş birliği konusunda (Oslo’dan Dolmabahçe’ye,
İmralı’dan Kandil’e uzanan) çok derin tecrübeleri ve yaşanmışlıkları olan bir
devlet başkanıdır.

Diyelim ki, muhalefet Kandil’den emir alıyor.
Bir devlet görevlisinin bunu bildiği halde onları terör örgütü üyesi olmak
veya irtibat /iltisaklı olmak sebebiyle yargıya teslim etmemesi suçtur.

Aynı iddia muhalefet liderlerinden birinden,
RTE veya ortağına gelse ne olurdu?
İddia
sahipleri hiç şüphesiz hakaret ve iftira suçlarından yargılanırlardı. Yetmez, hapislerde
yatırılır, siyasi hayatı bitirilir, devasa tazminatlar ödemesi sağlanırdı.

“Olmazdı” demeyin. Bir “ahmak
kelimesinin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İmamoğlu’na nelere mal
olduğunu hatırlayın.

Bir de “muhalefeti mezara gömmek” ve
“Benim milletim Kandil’den aldığı destekle cumhurbaşkanı olana bu ülkeyi
teslim etmez”
ifadeleri var ki. Böyle sözleri partili de olsa bir
Cumhurbaşkanı nasıl söyleyebilir, anlamak mümkün değil.

*************************

Aksakal: Erdoğan İsterse Öcalan’ın
Cezasını Kaldırır

Cumhurbaşkanı R. TAYYİP ERDOĞAN Hizbullah
davası kapsamında müebbet hapis cezasına çarptırılan Mehmet Emin Alpsoy’un
cezasını “kocama hali” gerekçesiyle kaldırdı.

Cumhur İttifakı ortağı DSP Genel
Başkanı Önder Aksakal
“Bu kişi Hüda- Par’lı diye ölsün diyemez
Cumhurbaşkanı, PKK’lı diye ölsün diyemez” cümlesiyle savundu.

Önder Aksakal TV programında “bence bunun siyasete
malzeme yapılması doğru değil. Bu bir anayasal yetki. Bunu, Cumhurbaşkanı
istediği kişiye kullanır. Yarın, Abdullah Öcalan için de kullanabilir mi?
Kullanır vallaha”
ifadelerini kullandı.

Böyle bir cümle tesadüfen sarf edilmiş
olamaz. Muhtemelen R.T. Erdoğan’ın bilgisi, izni veya talimatı ile kullanılmış
olabilir.

Seçim sonuçları açısından son derece zorda
olan Erdoğan’ın DSP, YRP ve Hüda-Par’ı Cumhur İttifakına dahil
ettikten sonra bile yeniden Cumhurbaşkanı seçilme ihtimali çok düşük.

Bu yüzden “HDP kitlesinden nasıl oy
alırım?”
hesabında olduğu kanaatindeyim.

İmralı’da yatan Teröristbaşı ile yürütülen
pazarlıkların

devam ettiği biliniyor. En son İYİ Parti lideri Meral Akşener de açıkladı, “İmralı’ya
bir yargı mensubunun gönderildiğini biliyorum” dedi. Adalet Bakanı bu iddiayı
yalanladı.

AKP’nin Öcalan üzerinden HDP seçmenini
etkileme çabası ilk değil. İstanbul Belediyesi seçiminde Öcalan’dan mektup
aldırıp TV kanallarında okutanların, Osman Öcalan’ı TRT’ye çıkaranların benzeri
işlere kalkışması sürpriz olmaz.

Şu aşamada Öcalan sempatizanlarına “Öcalan’ın
cezasını kaldırabiliriz” umudu vermeyi faydalı bulmuş olabilirler.

****

Şimdi isterseniz AHMET TÜRK’ün
affedilmesini
hatırlayalım. Ahmet Türk “Kürtçü siyasi hareketin” önemli
isimlerinden biri. “Çözüm Sürecinde” PKK (Kandil) ve MİT arasındaki
görüşmelerde etkili olmuştu. Basında
Ahmet Türk’ün
‘Biz iyi niyetli devreye girdik. Sorun çözülsün istiyoruz. Başkanı (Öcalan’ı)
bu şekilde bilgilendirdik ve neredeyse kefil olduk” dediğine dair sözleri yer
aldı.

Mardin Büyükşehir Belediye Eş Başkanı
DBP’li Ahmet Türk, Ocak 2016’da hakkında ‘silahlı terör örgütüne üye olmak’,
‘silahlı terör örgütü propagandası yapmak’ ve Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri
Yasasına ‘muhalefet’ gerekçesiyle yedi yıldan 18 yıla kadar hapis cezası
istemiyle dava açıldı. 17 Kasım 2016 tarihinde İçişleri Bakanlığı tarafından
görevinden alındı. 21 Kasım 2016’da gözaltına alınan Ahmet Türk 24 Kasım
2016’da tutuklandı.

Ancak çok ilginç bir şey oldu: 2 Ocak 2017
tarihinde MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “Ahmet Türk’ün
rahatsızlığı nedeniyle tutuksuz yargılanması gerektiğini” söyledi.

Ben Devlet Bahçeli’nin bu açıklamayı R.T.
Erdoğan’dan bağımsız olarak yapmış olduğunu düşünmüyorum.

Nitekim Ahmet Türk 3 Şubat 2017
tarihinde sağlık sorunları nedeniyle Adli kontrol şartıyla tahliye
edildi.

Nasıl olduysa, tahliye edildikten sonra sağlık
sorunları aniden çözülmüş olmalı ki, 31 Mart 2019 Yerel Seçimlerinde Mardin
Büyükşehir Belediye Başkanlığına seçildi.

Bu olay bana Cumhurbaşkanı’nın bazı
mahkumların, “sağlık sorunları sebebiyle”, cezalarını kaldırmasının arkasında
başka şeyler olabileceğini düşündürüyor. 

Târihin Puslu Aynasından Târihi Anlamaya Çalışan Yazılar

0

Mesleğinden
gelen titizlik ve alışkanlıkla, hâdiseleri ve belgeleri dâimâ mercek altna alıp
inceleyen Fazlı Köksal, iyi bir
târih okuyucusudur. Târih ilminin, ‘milletlerin
ve devletlerin geleceğini tanzim eden rehber
’ olduğu hakîkatine inanmıştır.
Okuduğu târih kitaplarının bir kısmı, Sayın Köksal’ı ‘fakat hangi târih’ sorusuyla ifâde edilebilen şüpheli ve
alacakaranlık menfezlere götürmüştür. Eserinin tamamı okunup değerlendirildiğinde,
derin tahlillerle kahir ekseriyet olarak isâbetli hükümlere vardığını belirtmek
gerekir.  

Yazar, 13,5 X
21 santim ölçülerindeki, 216 sayfalık eserinde söz konusu menfezleri mercek
altına alıyor. Eserinin tam adından anlaşıldığı gibi, târihi ‘öğrenmeye’ ve ‘anlamaya’ çalışıyor.

Esâsen
insanoğlunun objektif olması mümkün değildir. Târihçi yazarlar kayıtlara
intikal etmeyen geri plândaki olayları ve yorumlarını da devreye almak suretiyle
târih metni meydana getirirler. İşin içerisine yorum girince, objektiflikten
belli ölçüde uzaklaşmalar söz konusu olur. Kaldı ki objektiflerin de ne kadar
objektif olduğu tartışmalıdır. Diğer taraftan objektif, nasıl sâdece gördüğünü
kayda geçiyorsa, insanoğlu da anladığını kayda geçiyor. Varılan hükümler de
taraflara göre farklı olabiliyor. 

Bir örnek
vermek gerekirse: 1683 İkinci Viyana kuşatması ile alâkalı pek çok kitap
yazılmıştır. Ekseriyetinde bozgunun sorumlusu olarak Murad Giray Han
gösterilir. Genel Kurmay Başkanlığı tarafından hazırlanan, muhtemelen yardımcı
ders kitabı olarak Harp Okulu’nda okutulan kitapta, okuyucuyu bu kanaate
yönlendirecek bilgiye rastlanmaz.

1478 yılında
Fâtih Sultan Mehmed Han ile Mengli Giray arasında akdedildiği bilinen ve Kırım
târihi boyunca harfiyyen uygulanan, yazılı metni bulunamadığı için ‘sözlü’ olduğu düşünülen bir anlaşma
vardır. Bu anlaşmaya göre; Osmanlı’ya ihâneti sâbit olan veya pâdişahın
emerlerine riâyet etmeyen Kırım Hanı, tahtından indirilir fakat ölüm cezâsı
verilemez. (Dolaylı olarak aksi bir uygulama görülmüş ise de konumuzla alâkalı
değildir.*)  Murad Giray, bozgundan bir
müddet sonra kabile çekişmesine dayalı iç problemler sebebiyle, Kırım halkının
önde gelenlerinin talebi üzerine hanlıktan azledilmiş, kendisine başka hiçbir
cezâ uygulanmamıştır. Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’da bozguna rağmen
önce taltif edilmiş, Osmanlı aristokrasisindeki entrikalar sebebiyle Sultan
Dördüncü Mehmed Han ikna edilerek idam fermanı hazırlanmıştır.

*Konumuzla dolaylı olarak alâkalı târihî bilgi notu: Kırım Hanlarından
Semin Mehmed Giray (1535-1584 / Hanlık dönemi: 1577-1584) Osmanlı Pâdişâhı
Sultan Üçüncü Mehmed Han’ın emri üzerine Kırım Ordusu’nun başında Osmanlı-İran
Savaşı için savaş mahalline gelirse de; 1478 yılındaki anlaşmaya göre ancak
Osmanlı Sadrazamının emrinde savaşa katılacağını, kendisinden alt mevkide
bulunan ordu komutanının emrine girmeyeceğini ileri sürerek, Kırım’a dönme
hazırlıklarına girişir. Ordu komutanı Özdemiroğlu Osman Paşa, durumu padişaha
arz eder. Gelen emirde ‘hesaplaşılması’
istenilmiştir. Osman Paşa, (Şehzâde konumundaki Kırım Kalgay’ı Alp Giray’ı ikna
eder, emrindeki Kırım ordusunu bir miktar askerle takviye ederek ‘hesaplaşma’ için görevlendirir. Kalgay
hesabı tamam eyler.

***

Târih
kitaplarında sık sık rastlanan hazin bir çarpıklık vardır. Cumhuriyet yönetimi
Osmanlının yıkıntıları üzerinde yükseltmek istenir. Bâzı târih yazarları da
Atatürk’ün büyüklüğünü Vahdeddin Han’ın zayıflığı ile sağlama gayretinidedir.
Osmanlı da bizimdir, Cumhuriyet de… 
Birincisini saygı ile anmak; ikincisine kanımızla, canımızla sâhip
çıkmak, onu yükseltmek, güçlendirmek ve ilelebet yaşatmak mecburiyetindeyiz.

Geçmişteki
hâdiseleri, günümüz hükümlerine göre değil, cereyan ettiği dönemin şartlarıyla
değerlendirirsek mesele kalmaz.

(Açık ve net
bir şekilde belirtmeliyim ki… Yukarıdaki paragrafın, Fazlı Köksal’ın telif
ettiği eserle hiçbir alâkası yoktur. Yeri gelmişken bilvesile arz edilmiştir.)

***

Müellifin
hâlis maksadı, eserinin arka kapak yazısında net bir şekilde belirtilmiştir:

Geçmiş
yaşanmışlıktır, gelecek belirsizlik… Yaşanmışlıklarımızdan ders çıkarıp,
tecrübelerimizi geleceğimizi belirlemede bir kılavuz olarak kullanabilirsek,
belirsiz olan geleceğimizi planlayabiliriz… Ama geçmişten ders çıkarmazsak,
aynı hatâları tekrar eder dururuz… Ve genelde yeterince ders çıkaramadığımız
içindir ki, İbn-i Haldun’un dediği gibi ‘Geçmişler
geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer
.’

Nasıl insanlar
geçmişlerini aktarırken belirli süzgeçten geçiriyorlarsa, târih yazıcılarının
çoğu da o tür süzgeçler kullanırlar. O süzgeç, bâzen ideoloji olur, bâzen
devletin çıkarı, bâzen egemenlerin isteği… Aslında o tür süzgeçleri de hoş
görebiliriz; yeter ki temel olgunun dayanağı belgeler tâhrif edilmesin. Hani
gazeteciler der ya: ‘Haber kutsal, yorum
hürdür
…’ Târih yazıcılığında olayı doğru aktarmak şartıyla farklı yorumlar
getirmek doğaldır. Olayları kendi görüşüne göre anlatabilmek için belgeleri
görmezden gelmeyi de olağan görebiliriz… Maalesef târihin gerçekleri kendi
görüşleriyle uyuşmayınca belge karartan, belgeleri tahrif eden ve kendini târihçi
diye tanımlayan o kadar çok bezirgân var ki… O nedenle târih okuru gerçeğe
ulaşmak için, okudukları üzerinde düşünmek, olayları sorgulamak zorunda…

Târihin Puslu Aynasından’; târih üzerine kafa yoran bir aydının
olayları sorgulayan, geçmişten ders çıkarmaya çalışan yazılarından yapılan bir
seçki…

Eserden tadımlık bir bölüm:

……. Biz
Türkler, vatan sevgisini, Tanrıkut Mete’den bu yana çok çok iyi biliriz.

Vatan
sevgisini öğreneceksek:

Mete
Han’dan Büyük Önder Atatürk’e kadar, Türk târihinin yiğit başbuğlarından
öğreniriz.

Destanlarımızdan
öğreniriz. (Göç, Türeyiş, Yaratılış, Şu, Bozkurt, Alper Tunga, Manas.)

Binlerce
yıldır Çinlisinden, Rus’una, Arabından Yunan’ına, Farsından İngiliz’ine karşı
yürüttüğümüz savaşlarımızdan ve o savaşların isimsiz kahramanlarından öğreniriz.
Veya o savaşların efsâneleşmiş kahramanlarından; Kürşad’dan, Battal Gazi’den,
Ulubatlı Hasan’dan, Genç Osman’dan, Nene Hatun’dan, Seyit Onbaşı’dan, Sütçü
İmam’dan, Albay Reşat Çiğiltepe’den, Cengiz Topel’den, Ömer Halisdemir’den
öğreniriz.

Şâirlerimizden
öğreniriz. Meselâ Nâmık Kemal’in ‘Vatan
Şarkısı
’, Mehmet Âkif in ‘Çanakkale
Şehitleri
’, Ziya Gökalp’in ‘Vatan’,
Mehmet Emin Yurdakul’un ‘Cenge Giderken’,
Nâzım Hikmet’in ‘Kuvâ-yi Milliye Destanı’,
Orhan Şaik Gökyay’ın ‘Bu Vatan Kimin’,
Necip Fazıl’ın ‘Sakarya’, Fazıl Hüsnü
Dağlarca’nın ‘Vatan Türküsü’, Ârif
Nihat Asya’nın ‘Bayrak’, Atsız’ın ‘Topal Asker’, Niyazi Yıldırım
Gençosmanoğlu’nun ‘Fetih Marşı’, Dilâver
Cebeci’nin ‘Türkiyem’i gibi buram
buram vatan sevgisi kokan binlerce şiirden…

Romanlardan
öğreniriz: Halide Edip Adıvar’ın, Atsız’ın, Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun, Enver
Benhan Şapolyo’nun, Hasan İzzettin Dinamo’nun, Bahaettin Özkişi’nin, Tarık Buğra’nın,
Attila İlhan’ın, Emine Işınsu’nun, Turgut Özakman’ın romanlarından öğreniriz.

Ömer
Seyfettin’in hikâyelerinden öğreniriz: ‘Ferman’dan,
Topuz’dan, ‘Vire’den, ‘Başını Vermeyen
Şehit’
ten, ‘Diyet’ten, ‘Forsa’dan ve de ‘Pembe İncili Kaftan’dan öğreniriz.

Dedemizden,
ninemizden dinlediğimiz ninnilerden, masallardan, kahramanlık hikâyelerinden
öğreniriz.

Târih
yazıcılarımızdan öğreniriz:    İsmail
Hakkı Uzunçarşılı’dan, Zeki Velidi Togan’dan, Ömer Lütfü Barkan’dan, Hüseyin
Nihal Atsız’dan, Yılmaz Öztuna’dan, Halil İnalcık’tan, Sina Akşin’den, İlber
Ortaylı’dan…

Tomris
Hatun’dan, Altun Can Hatun’dan, Raziye Sultan’dan, Dilşad Hatun’dan, Terken
Hatun’dan, Nene Hatun’dan, Kara Fatma’dan, Nezahat Onbaşı’dan, Şerife Bacı’dan
yâni târihte iz bırakmış kahraman Türk Kadınlarından öğreniriz.

Ne Mutlu Türküm Diyene’nin anlamını
kavrayınca öğreniriz.

Okullardan
kaldırılan andımızı okumaya devam ederek öğreniriz.

Atamızın
Gençliğe Hitâbesi’nden öğreniriz.

İstiklal
Marşı’mızdan öğreniriz.

Dalgalanan
al bayrağımızdan öğreniriz…

GÜLNAR YAYINLARI: 

Birinci İzmir Caddesi
Nu: 9, Halilbey İş Merkezi Kat: 4, Dâire: 14 Çankaya, Ankara.

Telefon: 0.532-375 60
88 e-posta: gulnaryayinlari@gmail.com
 // www.gulnaryayinlari.com

 

FAZLI KÖKSAL

1954 yılında
Yozgat’ın ilçesi Boğazlıyan’da doğdu. İlk ve ortaokulu Kayseri’nin Talas
ilçesinde, liseyi Kayseri Lisesinde bitirdi. 1976 yılında Ankara İktisâdî ve
Ticârî İlimler Akademisi’nden mezun oldu. Bir süre Kayseri’de özel sektörde
çalıştı. 1982 yılında PTT’de müfettiş olarak vazifeye başladı. 1995’de
PTT’nin bölünmesi sonucu Türk Telekom’a başmüfettiş olarak geçti. Haziran
2000 – Temmuz 2003 arasında TürkTelekom Pazarlama Dâiresi Başkanlığı görevini
yürüttü. Türk Telekom’un özelleşmesi sonrası, 2008 yılı Ocak ayında Orman
Genel Müdürlüğüne müfettiş olarak geçti. Aynı kurumda başmüfettiş olarak
çalıştı. Çeşitli sivil toplum kuruluşlarına üye olan Köksal; PTT Müfettişler
Derneği ve Telekom Müfettişleri Derneği’nde başkan yardımcısı ve sekreter,
DENETDE (Devlet Denetim Elemanları Derneğinde Genel Başkan, Başkent
İktisatçılar Derneğinde Genel Sekreter, Telekomcular Derneğinde Başkan
Yardımcısı olarak görev yaptı.

Yazı ve makaleleri;
Akpınar, Başkent İktisat, Bozkurt, Çini Roman, Denetim, Erciyes, Kapı,
Müdafaa-i Hukuk, Telepati, Telekom Dünyası, Türk Boyları, Türk Telekom, Türk
Yurdu, Orman ve İktisat, PTT Bülteni, Postel gibi çeşitli dergilerde
yayınlandı.

Ayrıca, bazı
internet gazetelerinde ve kendi bloglarında düzenli olarak yazmaktadır.

Telekomcular Derneği
için, ‘Bir Talanın Hikâyesi-Türk
Telekom’un Özelleştirilmesi
’ isimli raporu hazırladı. ‘Türk Telekom Personeli İçin Bilişim
Sözlüğü
’nün ve ‘Artık Telgrafın
Tellerine Kuşlar Konmuyor
’ isimli kitapların editörlüğünü yaptı.

Türk Telekom’da Değişen Pazarlama Anlayışı’,
Posta Telekomünikasyon Târihinden
Portreler
’ ve ‘Meyve Tadında
Romanlar
’, ‘Simeranya’ isimli
dört kitabı yayınlanmıştır.

En büyük hobisi
okumak olan Fazlı Köksal evli ve iki çocuk babasıdır.

3 Mayıs’a Doğru Giderken…

Bilinen binlerce yıllık tarih içinde sayısız devlet kuran biz Türkler,
acaba o kurduğumuz devletler içerisinde muktedir olabildik mi?

 

Ya da bazılarının iddialarına göre, Osmanlı örneğinde olduğu gibi
devlet yaşamının kritik noktalarını; devşirme, muhtedi, dönme ve hizmetlilere
mi teslim ettik? Bu durum günümüzde de sürüyormu?

 

Türklerin, ırkçı olmadığı herkes tarafından bilinen bir gerçek! Bana
Türk’ü tarif et deseniz; kendine aşırı güvenli ve bu nedenle tedbirsiz, alçak
gönüllü, çalışkan, sabırlı, hoş görülü, hümanist bir insan tipidir derim.

 

Böyle olması ise bazı zaafiyetlerin ortaya çıkışına ve bu zaafiyetin
bir hastalık haline dönüşmesine neden olmuştur.

 

Kendisi de Türk olmayan Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün Türkleri
eğitimden uzak tutması örneğinde olduğu gibi devlet ve sosyal hayatın ellerine
teslim edildiği birçok gayr-ı Türk, bugüne kadar neler yapmıştır, bilinmesi
gereken bir konudur.

 

Yani hastalığı teşhis etmezsek ne hastalığın farkına varırız ne de bu
hastalığın toplumsal bünyeye verdiği zararları anlayabiliriz.

 

Türklerin, Türk olmayanları devletin ve sosyal yaşamın kritik
noktalarına taşıması bir ruhsal hastalıktır. Düşünün, bir Türk devleti olan
Osmanlı Devleti’nde, 218 sadrazamdan sadece 100’ü Türktür! Ya padişah anaları?

 

Hem de bunun defalarca yanlışlığının farkına varılmasına rağmen!

 

Üzülerek ifade etmeliyim ki; Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı’da
gelenek haline gelmiş olan; devleti, bilim odaklarını ve sosyal yaşamı Türk
olmayanlara teslim etme zihniyeti, günümüz Türkiye’sinde de devam etmektedir.

 

Aşıkpaşazade bize 560 yıl öncesine dair, Bizans dönmesi Rum Mehmet
Paşa’ya ilişkin bir olay anlatır ve; “Rum Mehmet Paşa’nın İslam dinine
girmiş olmasına rağmen, Bizans’ın eski soyluları ile irtibatta olduğunu,
onların telkinleri doğrultusunda hareket ettiğini, İstanbul’un bir gün yeniden
Bizanslıların eline geçmesini beklediğini”
diye nakleder.

 

Siz günümüzde Rum Mehmet Paşaların olmadığını ve etkili makamlarda
bulunmadığını mı zannediyorsunuz?

 

Osmanlı’ya hakim olmuş bu gayr-ı Türkler, Anadolu ve Rumeli’de yaşayan
Türkleri, yaptıkları uygulamalarla isyan ve ihtilal hareketlerine mecbur etmiş,
ardından da “taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmayın” diyerek
vahşice yaptıkları ile tesirleri günümüze kadar gelen hadiselerin müsebbibi
olmuşlardır.

 

Muhteşem Yüzyıl dizisi ile Türk halkının da dikkatini çeken,
bahsettiğimiz gayr-ı Türklerden Pargalı İbrahim Paşa; kendisinin ve
diğerlerinin ulaştığı gücü vurgulaması bakımından Avusturya Kralı Ferdinand’ın
elçilerine söylediği sözler çok ilginçtir: “Bu büyük devleti idare eden benim,
her ne yaparsam yapılmış olarak kalır; zira bütün kudret benim elimdedir.
Memuriyetleri ben veririm; eyaletleri ben tevzi ederim; verdiğim verilmiş ve
red ettiğim red edilmiştir. Büyük Padişah, bir şey ihsan etmek istediği veya
ihsan ettiği zaman bile eğer ben onun kararını tasdik etmeyecek olursam gayr-i
vaki gibi kalır. Çünkü her şey harb, sulh, servet ve kuvvet benim elimdedir.”

 

Unutulmasın ki; yazıda bahsi geçen Pargalı İbrahim ve Rum Mehmet
Paşalar idam edilmiştir.

 

Hani Osmanlı, Türk devletiydi? Evet, terminolojide Türk devleti ama
uygulamada arada bulasın!

 

Türklerde yabancıya karşı hayranlık ve teslimiyet, maalesef bir
aşağılık kompleksine yol açmıştır. Zannetmişizdir ki; biz hiç bir şeyi
yapamayız ve başaramayız! Hâlbuki bu algı yanlıştır ve bu yanlışlığı ispatlayan
son örnek, Nobel Ödülü kazanan ve Türklüğü ile gururlu Aziz Sancar’dır.

 

Onun için gidip; siyaseti, bürokrasiyi, üniversiteyi, medyayı yetmedi
din ve diyanet işlerini de gayr-ı Türklere bırakmışızdır.

 

Buna bir tek dur dediğimiz dönem; 1919 – 1938 arasında yaşayan “Büyük
Türk”
Mustafa Kemal Atatürk’ün, Türkler için bir “reklam arası” verdiği
dönemdir. Halen de onun kırıntıları ile idare etmekteyiz.

 

Atatürk; “başınıza geçireceğiniz adamların asli cevherine dikkat
ediniz”
veya “beni Türk hekimlerine emanet ediniz” gibi sözleri
boşuna söylememiştir.

 

Son söz şu olsun; Türkler benim bu yazdıklarımı yine dikkate
almayacak, buna karşılık gayr-ı Türkler, bu yazıyı satır satır dikkatle
okuyarak varlıklarını korumak için nasıl tedbir alacaklarını veya Türklere
fener tutan bu garibi, nasıl etkisiz hale getireceklerini düşüneceklerdir…

 

Dedim ya, hastalık bizde akıl ve ruh tutulması yaratmış. Ama şifasını
bulacağız!

 

“3 Mayıs Türkçülük Günü, Türklere ve kendini Türk hissedenlere
kutlu olsun…”

Bir Mayıs Emek ve Dayanışma Günü

Osmanlı döneminde genellikle işçi karşılığında amele kelimesi kullanılırdı.
1910’dan sonra işçi terimi kullanılmışsa da bu kelimenin dilimize yerleşmesi
Cumhuriyet döneminde olmuştur. Osmanlı’da işçi sınıfı ve 1 Mayıs üzerine Zafer
Toprak, Mehmet Alkan, Kadir Yıldırım ve Engin Deniz’in araştırmaları vardır.

 

1 Mayıs 1902’de Kasımpaşa’da gemilerde çalışan işçiler, ücretlerini
alamadıkları gerekçesiyle grev yaptılar. 1908’de meşruti idareye geçilmesinden
sonra Osmanlı devlet ve toplum hayatında büyük değişiklikler oldu. İşçiler,
Meşrutiyet’in getirdiği özgürlük ortamını kullanarak çalışma şartlarını ve
maaşlarını iyileştirmek istediler. Özellikle 1908 yılı imparatorluğun birçok
yerinde grevlere sahne oldu. 1 Mayıs 1909’da az sayıda işçinin katıldığı bir
etkinlik düzenlendi. Ertesi yılki 1 Mayıs’a da fazla bir katılım olmazken,
1911’de çoğunluğu gençlerden oluşan yüzlerce kişi 1 Mayıs’a katıldı. Aynı yıl 1
Mayıs’ta Selanik’te binlerce kişinin katıldığı en büyük işçi gösterilerinden
biri gerçekleşti. Üsküp’te de 1 Mayıs kutlandı.

 

1 Mayıs, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Mütareke Dönemi’nde de
kutlanmaya devam etti. Dönemin gazeteleri, 1 Mayıs İşçi Bayramı’nın pek çok
ülkede yansıması olmasına rağmen İstanbul işgal altında olduğu için olağanüstü
durumdan dolayı amele sınıfının tatil yapmadığını yazarlar. Fransa’daki 1 Mayıs
kutlamalarını ise İkdam Gazetesi “1 Mayıs, Amele Günü” başlığı
altında şöyle vermişti: “Fransa’nın çeşitli yerlerinden gelen haberlere
göre 1 Mayıs’ın büyük bir sükûn içinde geçtiği bildirilmektedir. Fransa’nın
çeşitli şehirlerinde tren seferleri her zamanki gibi yapılmıştır. Paris’te bile
1 Mayıs’ta sükûn hüküm sürmüştür. Yiyecek üreten yerler dışındaki işyerleri
genellikle tatil edilmiştir. Trenler, omnibüsler ve tramvaylar, nakliyatını
aksatmayacak şekilde çalışmışlardır”.

 

İşgale Direniş

İstanbul işgal altındayken 1921’de gösterili 1 Mayıs kutlaması yapıldı. 1
Mayıs kutlamaları aslında İstanbul’u işgal eden itilaf devletleri kuvvetlerine
karşı bir direniş hareketiydi. İşgal kuvvetleri 1 Mayıs’ı engellemek istediler.
Gösteri başvurularının engelleneceği ve emre karşı gelenlerin şiddetle
cezalandırılacağı ilân edildi. Türkiye Sosyalist Partisi ise yayınladığı
bildiriyle elektrik fabrikası çalışanları dışındaki bütün işçilerin 1 Mayıs
bayramına katılmalarının görev olduğunu duyurdu. Gösteri yasak olduğu için 1
Mayıs, İstanbul’daki mesire yerlerinde kutlandı.

 

1 Mayıs 1922’de de İstanbul işgal altındaydı. İşgal kuvvetlerinin Amele
Bayramı kutlamalarını engellemek istemelerine rağmen bu yılki kutlamalar 1921’den
daha örgütlü yapıldı. İlk defa Pangaltı-Kâğıthane güzergâhı kullanılarak
yürüyüş de yapıldı. Kâğıthane’de 1 Mayıs’ın önemini vurgulayan konuşmalar
yapıldıktan sonra işçiler dağıldı.

Çok Tehlikeli Hareketler Bunlar

Seçime 2 hafta kala Cumhur İttifakı’nın
en yetkili ağızlarından duyduğumuz beyanlar öylesine tehlikeli ki, dehşetli bir
şaşkınlık içinde izliyoruz.

İçişleri Bakanı SÜLEYMAN SOYLU14 Mayıs Batı’nın siyasi darbe
girişimidir”
dedi.

Oysaki seçimi öne alıp 14 Mayıs’ta
seçim yapılma kararını veren,
ABD Başkanı Biden değil, Cumhurbaşkanı
Tayyip Erdoğan’dı.

Soylu’nun başka bir konuşmasında, 14
Mayıs’ta erkeğin erkekle, kadının kadınla, insanın hayvanla evlenip
evlenmemesinin kararını vereceğiz
gibi tuhaf açıklama yaptığını hatırladım.

Acaba konuşurken istemeden böyle bir
beyanda bulunmuş olabilir mi? diye düşündüm. Ama ertesi gün aynı sözü tekrar
etti:

14 Mayıs’ı, evet siyasi bir darbe
yapmak istiyorlar”
dedi.

Yani Millet İttifakı seçimi kazanırsa “ABD
güdümünde darbe”
olacak, Cumhur İttifakı kazanırsa “milli iradenin
zaferi”
olacak.

Emrinde Jandarma Genel Komutanlığı ve
Emniyet Teşkilatı
olan biri bu sözü söylediğinde haliyle şu soru akla
geldi:

Seçimi Millet İttifakı kazanırsa, Süleyman Soylu “bu darbeyi bastırmak
gerekçesiyle, Millet İttifakının iktidarı devralmasını engelleyecek ve
muhalefet liderlerini tutuklayacak mı?”

Böyle tehlikeli bir sözü bilerek ve düşüne
taşına, tasarlayarak söyleyen bir İçişleri Bakanının maksadı ne olabilir?

*********************

ERDOĞAN VE BAHÇELİ’NİN SÖZLERİ

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı R.
TAYYİP ERDOĞAN
Sultanahmet Camii avlusunda yaptığı mitingde “Millet
İttifakı gelince Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kaldıracaklarmış”
cümlesini
kullandı.

AKP’li dinleyiciler “yuh!” çekince “Yuh
yetmez, onları siyasi mevta haline getireceğiz.
Terör örgütüyle el ele
olanlardan başka bir şey beklenebilir mi? Öyleyse 14 Mayıs bunların sonu
olmalı”.

Siyasal İslamcılar eskiden Diyanet’i pek
sevmezdi. Demek ki tamamen kendi kontrollerine girince kutsal bir kurum haline
gelivermiş.

AKP kendi partilerinden aday gösterdikleri
Hüda-Par Genel Başkanının bir bölgemizi “Kürdistan” olarak
tanımlaması ve Anayasa’nın ilk 4 maddesini değiştirme niyetini açıklamasına,
bırakın yuh çekmeyi en küçük bir itirazda bulunmadı. Bahçeli ve MHP’lilerin de
sesi çıkmadı.

Oysaki Millet İttifakı’nın Ortak Mutabakat
metninde Diyanet’in kaldırılması gibi bir konu hiç yoktu.  Kemal Kılıçdaroğlu “Diyanet İşleri
Başkanlığı’nı CHP/ Atatürk kurdu, asla kapatılamaz”
dedi.

Öncelikle, cami avlusunun siyasi amaçla
kullanılmasını asla tasvip etmediğimizi
söyledikten sonra uzmanlara
soralım:

Cami avlusunda, yalan bilgi üzerinden, bir
kısım Müslümanların diğer bir kısım Müslümanları yuhala(tıl)ması dinen günah ve
kanunen suç değil midir?

****

MHP Genel Başkanı DEVLET BAHÇELİ, Karabük’te
kendisinden duymaya alıştığımız, nefret diliyle konuştu. Rakipleri
hakkında “PKK ve FETÖ takviyeli Zillet İttifakı’na beden olan partiler” gibi
çirkin sıfatlar kullandı.

Bu kadarla da kalmadı. “Geliyor
gelmekte olan’ masalını anlatan, ‘Sana söz’ aldatmasıyla avunan münafık
muhterislere sesleniyorum, nereye geliyorsunuz? Nasıl geliyorsunuz? Kiminle
gelmeyi düşlüyorsunuz? Biz bir yere gitmiyoruz, hatta geleceğiniz varsa
göreceğiniz de var diyoruz”
dedi.

Bu sözün “seçimi Millet İttifakı
kazanırsa biz iktidarı bırakmayız, gerekirse zor kullanarak iktidarda kalmayı
sürdürürüz”
şeklinde bir tehdit anlamı olabilir mi?

Umarım bu kasıt yoktur. Fakat siyasi parti
liderleri içinde en tecrübelisi olan Bahçeli böyle bir sözü rasgele söylemiş
olamaz.

*********************

DİĞER BAKANLAR DA LİDERLERİNİN İZİNDE

AK Parti Genel Başkanvekili BİNALİ YILDIRIM “bu seçimler
işgalcilere karşı istiklal mücadelesi verenlerin seçimidir”
dedi.

Bir gün sonra “sözümün arkasındayım” diyerek,
bu sözü tasarlayarak sarf ettiğini açıklamış oldu.

Bir ülkede iktidarı ele geçirenler hile
ile veya güç kullanarak iktidarı ele geçirmişse “işgalci” olarak
nitelendirilebilir. Muhalefet neyi ve ne tür yöntemle işgal etmiş olabilir
anlamak mümkün değil.

Yıllarca Bakanlık, TBMM Başkanlığı ve
Başbakanlık yapmış tecrübeli bir siyasetçi bu sözleri tesadüfen söylemiş
olamaz.

****

Milli Savunma Bakanı HULUSİ AKAR, 16 Nisan’da, AKP Kayseri Aday Tanıtım
Toplantısı’nda konuştu. Kürsüdeyken konuşmayı dinleyen bazı kişilerin “Vur
de vuralım, öl de ölelim”
sloganlarını duyan Akar, “Onun da
zamanı gelecek, bekleyin”
diye cevap verdi.

Hulusi Akar bu beyanını “teröristlere
karşı söyledim” diyerek tevil etti.

****

Tarım Bakanı VAHİT KİRİŞÇİ, “Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanı olması
durumunda SİHA’lar ve F-16’ların hangara kapatılacağını” söyledi.

Bu açıkça Millet İttifakı yetkililerin beyanlarına
aykırı, yalan bir ifade. Ne Kılıçdaroğlu’nun böyle bir beyanı var ne de Ortak
Mutabakat Metninde böyle bir cümle var. Dahası “milli savunma projeleri millî
meseledir, geliştirerek devam ettireceğiz”
deniyor.

2,5 Milyar dolara alınan S-400’ü hangarda
tutan, F-16’ların modernizasyonunu yapamayan ve 1,5 Milyar dolar ödediği
F-35’leri alamayan bir iktidarın; orman yangınları için uçak temin edemeyen
Bakanının bu dediğine inanan çıkar mı? Bakan “inanan çıkar” diye düşünmese
böyle söyler mi?

****

Adalet Bakanı BEKİR BOZDAĞ “Seçim akşamı ya şampanya
patlatıp sabaha kadar kutlayanlar olacak ya da temiz alnını şükür için
secdeye koyup Rabbine hamd edenler olacak.”

Bunu söyleyenin bir Adalet Bakanı olması talihsizlik.
Bozdağ kendi partisinde uçakta şampanya patlatan “Bakara makaracı” büyükelçiyi
ve “pudra şekeri” çeken Genel Merkez çalışanını, muta nikahlı “bir gecelik
eşlerle” alem yapanları unutmuş olamaz.

Ama yine uzmanlara soralım: Böyle
ayrıştırıcı dil bir devlet adamına yakışır mı? Millet İttifakı içinde ömründe
içki içmeyen Müslümanları da içine alan bu iftira ahlaka ve dine uyar mı, yasal
olarak suç değil midir?

*********************

YETER ARTIK

Sadece bir haftada söylenen talihsiz
sözlerin birkaçı bunlar. Bu sözlerin gösterdiği seviyesizlik, ahlaka, dine ve
kanuna aykırı tutumlara artık yeter demeliyiz. Cumhur İttifakı’nın
iktidarı son bulmalıdır.

Devleti adalet, ahlak ve vicdanla
yönetecek bir anlayışa

dönmemiz lazım. Güler yüzlü, bütün vatandaşları eşit kucaklayan, dürüst
yöneticilere ihtiyacımız var.

Çok şükür ki, kibirli, nobran, küstah,
kutuplaştırıcı, bölücü dil sahiplerine Milli İradenin gereken dersi vereceği
gün uzak değil.

Meşk Vaktini Yaşamaya Var Mısınız?

Canım sıkkın bu ara, bir aydır yazamıyorum.

Son kitap çalışmam bile yarım kaldı.

Nedenini aradım ve buldum.

Seçimler dolayısıyla bazı liderlerimizin gücün verdiği
rahatlıkla kullandığı kirli, ayrıştırıcı ve ötekileştirici dil. Aman Allah’ım
ben böyle bir dili değil kullanmaya, düşünmeye bile utanırım. Moralim bozuldu.
Biz nasıl bir arada yaşayacağız, birlikteliğimizi nasıl koruyacağız, bizden
öncekilere sahip çıkıp, koruyup; sonraki nesillere ise nasıl örnek olacağız? Ey
Yüce Rabbim?! Binlerce sual kafamda gidip geldi.

 

Facebook arkadaşım kıymetli Mujdat Uluçam okuduğu
kitaplardan özet çıkarır veya alıntı yapar. Bir iletisinde Prof. Dr. İsmail
Kara’ın hatıra kitabından bahsetti. Dindar bir aileden gelen ve dini eğitim
tahsil eden Prof. Dr İsmail Kara günümüzde hala fikir üreten, artı ve
eksilerini çok iyi gören, ufuk sahibi bir ilim adamıdır. Üsküdar’daki kitap
Fuarına giderek ahı eserini hemen temin ettim. Prof.Dr Kara, Dergah Yayınlarında
çıkan İçimden Geçen Günler adlı hatıralarının bir yerinde; beslendiği
kaynakları ve Türkiye’de İslami düşüncenin kurucu fikirlerinden ve hocalarından
şüphe etmeye başladığını anlatarak şöyle diyor “Bu düşünce hattı benim için
bütünüyle tesahüp edilecek(sahiplenilecek) bir hat olmaktan ziyade tenkit ve
tadil olan bir alan haline geldi.”

Maalesef ülkemizde analitik düşünceyi öne çıkarmadıkça kirli
dilli liderleri ve seçim dönemlerini daha çok göreceğiz. Çünkü onlar tadil ve
tenkit edilmesi gereken bir alanı hala savunuyor ve oradan besleniyorlar. Bunu
yıllar önce Bilge Devlet Adama Aliya İzzetbegoviç(1925-2003) görerek “Batı
eleştirel düşünceyi okullarında okuturken, doğu ise bunu mekteplerinden
kaldırdı”. Sorun da zaten burada yatıyor. Aynı kafa, felsefe derslerini de teoloji
eğitimi veren İlahiyat Fakültelerinden kaldırdığı gibi.

 

Yarınımız Ne Olacak?

 

Eski milletvekili, şair ve gazeteci yazar Mehmet Ocaktan
tanıdığımdan bu yana böylesi sorunları dile getirir ve moral için çağdaş
musikiyi öne çıkarır, dünyadan örnekler verir. Bizde ise artık beste yeterince
yapılmıyor, güfte yazılmıyor, sanat ve sanatçılar kuvvetliden yana olarak hayatta
kalmaya çalışıyor. Muhafazakâr yönetimlerin öne çıkarttığı bestelerde dikkat
edin format aynı, sadece sözler değişik. Yunus’un “Şol cennetin ırmakları akar
Allah deyu deyu”yu alıp, sözlerini değiştirerek, sadece notalarını aynı
bırakmışlar! Bunun adına da intihal değil, müzik diyorlar. Mehter musikimiz de
aynı. Tekrardan ileri gidemiyoruz. En son mehter formatında Rahmetli Yıldırım
Gürses (1938-2000), merhum Arif Nihat Asya’dan (1904-1975)Fetih Marşı’nı
bestelemişti. Bestelenerek nokta konulan mehter marşı da Fetih Marşı’dır. Her
iki sanatçımızın da mekanları cennet olsun.

Böylesi sorunları düşünmemek bir Türk aydınına yakışmaz.
Kirli dillere, geri kalmışlığa, üretimsizliğe, ufuksuzluğa mahkûm muyuz?
Dolayısıyla kafamın içi zonkluyor siyasetin hizmet etmesi gereken sanat,
kültür, edebiyat ve yeni medeniyet hareketimizin yarını ne olacak diye?

İyi ki TURİNG var.

 

Hemen aklınıza bir otomobil kurumu gelmesin. TURİNG bu
görevi yanında Türk gençliğine, bilime, yayına, şehirleşmeye, sanata, kültüre,
insana, topluma ve yarınımıza hizmet ediyor. Çünkü TURİNG’in başında çok önemli
bir aydınımız, deneyimli bir müteşebbisimiz, yurtdışı deneyimi olan saygın bir
entelektüel insan Dr. Bülent Katkak var. Adeta TURİNG uluslararası bir
üniversite, bir akademi ve rektörü de Kıymetli Bülent Katkak. Rabbim sağlık,
hayırlı uzun ömür ve başarılar nasip etsin. Zamanlarından sürekli fedakarlık
yapan, mütebessim ve uzman çalışma arkadaşlarıyla yorulmak bilmiyor, çalıştıkça
insanlara ve topluma faydalı olmak için iştahları açılıyor adeta. 900
üniversite talebesiyle birebir ilgileniyorlar. Bunlar çalışkan, iddialı,
gayretli, okuyan, düşünen, yorumlayabilen ve dünyanın nasıl döndüğünün farkında
olan talebeler. Kurum bu örnek öğrencilere yurtdışı tecrübesi de kazandırıyor.
TURİNG’in etkinlikleri, atölyeleriyle birlikte, çağdaşlarıyla bir yarış içinde.
Dergisi ile birlikte yayınları da alkış alıyor, kütüphanelerimizin raflarında
dikkat çekiyor. İşte son (Mart 2023) kitap yayını; Mustafa Giresun ve Erol
İyigün’ün hazırladığı, Emir Ş. Aksay’ın fotoğraflarıyla tamamladığı İstanbul’un
Sıbyan Mektepleri, itibar baskılı alkışlanacak bir eser.

TURİNG 15 günde bir, TC Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel
Sanatlar Genel Müdürlüğü İstanbul Devlet Türk Müziği Araştırma ve Uygulama
Topluluğu ile konserler tertip ediyor. Yıllardır bu program sürüyor. Son olarak
Türk Sanat Müziği Sanatçısı Dilek Türkan’ın konuk olduğu Meşk Vakti programına
Rahmetli Başbakan Turgut Özal’ın TOKİ başkanlarından ve eski Karaman Belediye
Başkanı, şair, yazar Dr Kamil Uğurlu ile birlikte bu konsere gittik.

Her zaman yemekli oluyor konserler. Önce nezih bir sofra
kuruluyor öğrencilerle birlikte, dostluklar pekişiyor. Konsere sonra geçiliyor.
Başkan Dr.Bülent Katkak bir grup öğrenciyle beraber KKTC’de oluğu için bu
konsere gelememişti.

 

Dil, Kültür ve Sanatın Omurgasıdır

 

Sahneye mavi ceket ve pantolon ile Balıkesirli Ses Sanatçısı
Dilek Türkan İTÜ Türk Müziği Konservetuvarından mezun. Prof. Dr. Aleaddin
Yavaşça, Tülin Korman, Güher Güney, Fersan Başaka, Fatma Gökdel ve Şehnaz
Uğurel’un öğrencisi. Bir dönem İstanbul Radyosunu sanatçısı oldu, Sezen Aksu
ile Türkiye Şarkıları projesinde çalışmış. Kutsi Erguner’in kurduğu İstanbul
Hanımları Grubu ile Avrupa ülkelerinde konserlere katılmış. Yekta Kara’nın sanat
yönetmenliğinde İstanbul’un Büyüsü gösterisinde İstanbul Senfoni ile tango
seslendirmiş. Sanatçının Aşk Mevsimi ve Suya söyledim isimli iki albümü var.
Dilek Turkan’ın konserinde kemençe, tanbur, ney, ud, ritim ve viyolensel
sanatçıları olan Üç Furkan; Bilgi, Resuloğlu, ve Topçu ile, Osman Kırklıkçı,
Serdar Bişiren ve Serkan Özdemir görev yaptı.

TURİNG’in her konseri için çekim yapılarak daha sonra
youtube’da yayınlanıyor. Dolayısıyla konser sırasında kamera çekimi, konuşma,
sanatçılar istemedikçe gereksiz yere tezahürat ve alkış yok. Telefonlarda
sessizde bekliyor.

Dilek Türkan konserine güftesi Baki’ye ait “Müheyya oldu
meclis sakiya peymaneler dönsün/ Bu bezm-i ruh-bahşın şevkine mestaneler
dönsün” diye başlayan Hüseyni beste Rakım Erkutlu bestesi ile yelken açtı.

Ahmet Rasim Beyin yazdığı ve Bimen Şen’in bestelediği“ Bir
gün gelecek ben gibi na’çar olacaksın/ Kendin gibi bir zalime düçar olacaksın/
Geçmedi bir gün naz ü niyazım sana ey mah”  adlı eseriyle, konser sürdü. Dikkatle takip
ettim günümüzde hiç kullanılmayan, hatta unutulan bu kelimeleri sanatçımız
nasıl teleffuz edecek diye bekledim, doğrusu ayakta alkışladım. Böylesi dilimizi
iyi kullanan genç sanatçılarımızın olması beni gururlandırdı.

Musiki de toplumu bir arada yaşatıyor. Bimen Şen’den sonra
bir başka Hüseyni şarkıyı Yorgo Bacanos bestelemiş, güftesini Nurettin Rüştü
Bingöl yazmış ve günümüzde de yıllar sonra Dilek Türkan seslendiriyor. Kaç
nesil, inancı ne olursa olsun bu topraklarda birlikte yaşıyor, vuslata erseler
bile bu birliktelik devam ediyor.

Sonra sanatçı Hicaz şarkılara geçti. Nasibin Mehmet Yürü
bestelemiş, güftesini ise Ahmet Refik Altınay’ın yazdığı “Kederden mi neden
bilmem sararmış reng-i ruhsarın”ı salon birlikte söyleyecek ama, müsaade
edilmiyor, herkes içinden mırıldanıyor. Bu acılar ve aşklar toplumun ve
insanımızın ortak yanları, günümüzde yok değil ki!

 

Hafız Deyince Sanatçı
Saadettin

 

Bir konser düşünün din adamı ve hafız Saadettin Kaynak’sız
olsun! Mümkün değil. Oysa günümüzde din adamlarının değil musiki, makamlarla
bile arası pek iyi değil. Sabah ezanını saba makamında okusa bile öğleyi uşak,
ikindiyi rast, akşamı segâh ve yatsı ezanını hicaz makamında okuması icab
edecek. Keşke Saadettin Kaynak gibi onlarca din adamımız, bestekarımız olsa.
Ali Erbaş çizgisinde bir tane bile çok. Yeter de artar. TBMM kurucu Burdur
milletvekili Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un(1873-1936) en yakın dostu
dünya devi bir müzisyen Şerif Muhyittin Targan’dı(1892-1867). Akif, İstanbul’da
musiki sohbetlerinin aranan aydınıydı. Ayrıca Akif, Asım Şakir’den dinlediği Bektaşi
nefesi “Ben melanet hırkasın deldim geçirdim enine/Taşa çarptım şişeyi, namusu
arı kime ne” ye mest olurdu. Günümüzdekiler duymasın Hafız Kemal’den ise “Ciğer
ki odlara yandı, kebabı neyleyeyim” ilahisini tekrar tekrar dinlemek isterdi.
Musiki, şiir ve beste böyle bir yansımasıyla sanatta dönüşür. Tarihimizde ne
kadar nefis örnekler var.

Konserimizde güftesi Vecdi Bingöl’e ait mistik temalı bir
yörük semai “Boynunu bükme dolap/ İçini çekme dolap/ Dertli dertli dönersin/ Gözyaşı
dökme dolap/ Derli dolap dertli dolap/ Suyun akar yalap yalap” şarkısı
hatırlattı bana Akif’i.

 

TURİNG konser salonunda o gün, doğum tarihi 2000 sonrası
olan gençlerle dolu. Gençler Şevki Bey’in “Ülfet etsem yar ile agyare ne/
Yansam ateşler gibi dildarene” adlı eserini belki de ilk defa duyuyorlardı.
Kelimeleri merak ediyorlardı. Ama biliyor ve anlıyorlardı  ki bu günümüzde hiç yaşanması mümkün olmayan
bir kara sevda şarkısı.

Rahmi Bey’in Şehnaz eseri “Ey Dilber-i işvebaz/ Nedir bu
sendeki naz/ Yeter ettiğin niyaz/ İşte hazır ince saz/ Oynasana dilnüvaz/Gönül
eğlensin biraz” fıkır fıkır, yüreğinizin de pır pır attığını hissedebiliyorsunuz
Sanatçı Dilek Türkan’ın icrasıyla.

“Yeşil gözlerini ufkuma ger ki/ Bahar geldi diye şarkı
söylüyem” diye başlayan “Derdim şu dağlardan daha yücedir/ Ayrılık sevene bir
bilmecedir” diye devam Ramazan Gökalp Arkın’ın güftesinde yine Saadettin
Kaynağın imzası var. Vasat bir konserde veyahut popülist bir sanatçı da olsa
mikrofonu koltuğunun altına koyup, ellerini birbirine vurarak “Turnalar uçun,
yayladan geçin/ Yarimi seçin turnalar”ı birlikte söylememiz için hatırlatmada
bulunurdu.

 

Şair ve Bestekâr Vali

 

Yöneticiler aşkı, sevgiyi, kucaklamayı ve kuşatmayı unutunca
“Meftunun oldum ey vech-i ahsen/Ayrılmam artık bir lahza senden”i de
hatırlamazlar, beste ve güftesi aynı sanatçıya ait olan İzmir Valisi bestekar
ve şair Ahmet Mithat Güpgüpoğlu’nu(1862-1931) da. Günümüzdeki Valilerimizin,
yerel yöneticilerimizin tümüne yakını teoloji eğitimi görmüştür. Makama da
öncelikle bu özelliğinden dolayı getirilmiştir. Acaba kaçında böyle bir özellik
ve güzellik vardır? Besteci olacak, şair olarak, sanat tarihine not düşecek
veyahut mülkiye tarihe girecek?

Konser programında 10 eser vardı. Son parça yine Saadettin
Kaynak’tan oldu: Bir Harbiyeli Çamlıça’da gönlümü çaldı/ Kafir bakışı aklımı
aldı, fikrimi aldı” Harbiyeli deyince çok sayıda ressam, yazar, şair ve
entelektüel vardır. Hemen aklıma benim de lisede öğretmenim olan Bir Yağmur
Başladı ve Dostlar Başına kitabının yazarı Deniz Albayı Şair Karamanlı Bekir
Sıtkı Erdoğan (1926-2014) geldi. Marya, Kışlada Bahar hemen aklıma geliverdi.

Dr. Kamil Uğuru ile defalarca teşekkür ettik TURİNG
yönetimine bizlere böyle bir gece yaşattığı için. Canımın sıkıklığı da geçti.
Yeni bir güne merhaba diyerek evlerimize döndük. Hemen de daktilomun, yeni
deyişle bilgisayarımın başına.

Kızılay Holding AŞ.

Kızılay’ın bugününe
gelmeden kuruluş gayesini ve bugüne kadar, neleri nasıl yapmış isterseniz önce
bunları gözden geçirelim.

                Kızılay,
savaş alanında yaralanan ya da hastalanan askerlere hiçbir ayrım gözetmeksizin
yardım etmek arzusuyla doğmuştur.

                11
Haziran 1868 tarihinde Osmanlı-Rus Savaşında Yaralı ve Hasta Askerlere Yardım
Cemiyeti adıyla kurulan Kızılay:

                1877’de
Osmanlı Hilali Ahmer Cemiyeti“,
1923’de “Türkiye Hilaliahmer
Cemiyeti
“, 1935’te “Türkiye
Kızılay Cemiyeti
” ve 1947’de ise: “Türkiye Kızılay Derneği” adını almıştır.

                Kuruluşa
“KIZILAY” adını veren Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’tür.

                Kızılay,
1876 Osmanlı- Rus Savaşı’ndan 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’na kadar geçen süre
içinde, Türkiye’nin taraf olduğu tüm savaşlarda, cephe gerisinde kurduğu seyyar
ve sabit hastaneler, hasta taşıma servisleri, donattığı hastane gemileri,
yetiştirdiği hemşireler ve gönüllü hasta bakıcılar aracılığıyla savaş alanında
yaralanan ya da hastalanan on binlerce Mehmetçik’in dost ve düşman askerinin bakım
ve tedavisine yardımcı olmuştur.

                Türk olsun düşman olsun savaş
esirlerine gereken insancıl yardımları yapmış; savaştan etkilenen sivil halkın
bakımı ve korunması için çaba göstermiş; I. Meşrutiyetin ilanından sonra
İstanbul’da görülen büyük kolera salgınından bu yana yurdumuzda ortaya çıkan
doğal afetlerde felaketzedelerin bakımını, barınağı ve beslenmelerini
sağlamıştır. Bu arada uluslararası yardım faaliyetlerine katılmış; hemşirelik
eğitimi, ilkyardım ve kanla ilgili hizmetler alanında öncülük yapmış, korunmaya
gereksinen pek çok vatandaşımıza gereken sosyal yardım ve hizmetleri sunmuştur.

                Kızılay’ın
faaliyetleri sadece savaşlarla sınırlı kalmamış, (Deprem, Sel felaketi gibi
tabii afetler ve Yangın, Maden Kazası) gibi nerede herhangi bir felaket varsa
hiçbir karşılık beklemeksizin oraya koşmuştur.

                Kızılay,
Uluslararası Kızılay-Kızılhaç Topluluğu’nun temel ilkelerini paylaşır. Bunlar:
insanlık, ayrım gözetmemek, tarafsızlık, bağımsızlık, hayır kurumu niteliği,
birlik ve evrensellik ilkeleridir.

                Kızılay, tüzel kişiliğe sahip, özel hukuk
hükümlerine tâbi, kâr amacı gütmeyen, yardım ve hizmetleri karşılıksız olan ve
kamu yararına çalışan bir gönüllü sosyal hizmet kuruluşudur.

***

                Kızılay’ın
kuruluş amacını ve faaliyet alanlarını böylece belirledikten sonra birde
bugünkü yapısına, yaptığı işlere, faaliyetlerine göz atacak olursak; Kızılay’ın
amacının dışında ticari amaçla kurulmuş aile şirketinden farksız olduğuna
şahitlik etmiş oluruz.

                Elazığ
depreminden sonra gözlerin çevrildiği Kızılay, çarpıcı iddiaların odağı haline
geldi. Gazeteci Celal Eren Çelik’in iddialarına göre: “Ankara’da belediye şirketi olarak kurulan ve sonra özelleştirilen
Başkentgaz’ın 2017’de Kızılay’a 8 milyon dolarlık bağış yaptığını, ancak
bağışın ilginç bir koşul içerdiğini kanıtladı. Belgeye göre, Başkentgaz,
bağışı, paranın 75 bin dolarını Kızılay’ın alması, kalan 7 milyon 925 bin
dolarını da çocuk istismarı iddialarıyla da gündeme gelen Ensar Vakfı’na yurt inşaatı
yapılması için transfer etmesi koşuluyla yaptı.”

                Kerem Kınık 2016 yılında
yönetime gelmeden önce Kızılay’ın 750 şubesinden 617 si kapatıldı. Böylece
Kerem Kınık’ın genel başkan seçilmesi için yollarının temizlenmesi sağlandı.
Kapatılan şubelerin yöneticileri mahkemeye başvurduklarında Ankara 9. Sulh
Hukuk Mahkemesi olağanüstü kongreye götürmek üzere İstanbul Kızılay Başkanı İlhami Yıldırım’ı (Eski Başbakan Binali
Yıldırım’ın kardeşi)
Kızılay Genel Müdürlüğünün başına Kayyum atadı.

                AKP de
yıllarca milletvekilliği, Dışişleri Bakanlığı, Başbakanlık yapmış Gelecek
Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, katıldığı bir televizyon programında
İlim Yayma Vakfı, AFAD ve Kızılay kurumlarına AK Parti yöneticilerinin yakın
akrabalarının doldurulduğunu iddia ederek: “Ne işi var Binali Yıldırım’ın çocuklarının Kızılay’ın başında? Hangi
Kızılay faaliyeti dolayısıyla orada bulunuyor? Bir tanesi de değil, kızı,
gelini, oğlu, bütün akrabaları. Çünkü orada rant var. Orada statü var. Orada
milletin parasıyla saltanat sürmek var
.” ifadelerini kullandı.

                6 Şubat
2023 tarihinde Kahramanmaraş’ta yaşanan depremlerde, Kızılay’ın bölgeye 3.
günde yardım ulaştırması tepki topladı. Kızılay’ın iştirakinde olan Kızılay
Çadır ve Tekstil A.Ş ile de görüşme gerçekleştirdiklerini duyuran sivil toplum
kuruluşu Ahbap Derneği yetkileri, ellerinde 2050 adet olduğunu öğrendikleri
çadırların sözleşmesini yaparak 46 milyon TL karşılığında satın aldı.

                Burada
temel sorunun Kızılay’ın deprem bölgesinde afetzedelere ücretsiz ve hızlı bir
şekilde ulaştırması gereken çadırların 3. günden sonra hala depoda durması ve
bunları satması Kızılay’a karşı büyük tepki oluşturdu. Kerem Kınık, minarenin
kılıfa sığmayacağını anladığında satışın kendisinden habersiz gerçekleştiğini
iddia etti.

                İYİ
Parti Genel Başkanı Sayın Meral Akşener haklı olarak: Hatırla Sayın Erdoğan; 2003’teki Bingöl depreminde ‘Deprem kader
diyerek geçiştirilemez’ diyen bizzat sendin. Hatırla ‘Deprem felaketi, kötü
yönetimin sonucudur,  tüm sorumlulardan, hesap sorulmalıdır’ diyen de bizzat
sendin. Ne oldu Sayın Erdoğan, o günden bugüne, ne değişti?”
diye soruyor.

                Bütün
bu olup bitenlere rağmen ne bir adli soruşturma, ne bir istifa, ne de bir
kişiyi olsun görevden alma var. Deniliyor ki; efendim Kızılay tüzel kişiliğe
sahip dernek statüsünde orada yönetim ancak kongreyle değişir.

                Hiç
değilse şu acılı günlerinde olsun insanları kendinize güldürmeyin. Seçilmiş
belediye başkanlarını görevden alıyor kayyum atıyorsunuz, bazı dernek
yöneticileri hakkında dava açıp yöneticilerini içeri atıyorsunuz, aynı tüzel
kişiliğe sahip Merkez Bankası Başkanını bir gecede görevden alıp yerine
istediğinizi atıyorsunuz ama Kızılay yöneticilerine sıra geldiğinde yönetimin
kongreyle değişebileceğini söylüyorsunuz.

                Bugüne
kadar vatandaşların severek kan vermeğe gittiği Kızılay Kan Merkezinde yöneticilerinin
güvenilirliklerini kaybetmeleri yüzünden kan stoğu oldukça zayıflamış durumda. Kan
yokluğu nedeniyle hastanelerde hastaların ameliyatları sürekli erteleniyor.