10.8 C
Kocaeli
Pazar, Mayıs 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 255

Korkunç Bir Şey Olduğunda Olmamış Gibi Davranamayız

Başlıktaki söz bize çok yabancı geliyor
değil mi? Çünkü bu sözün sahibi bizden biri değil, Yunanistan
Ulaştırma Bakanı Kostas Karamanlis.

Yunanistan’da yaşanan tren kazasında yolcu treni ile yük treni çarpıştı, 36 kişi
hayatını kaybederken 85 kişi yaralandı.

Tren kazasından sonra Ulusal Tren Ağı
Sürücüleri Sendikası Başkanı ve Yunanistan Devlet Demiryolları Makinistleri
Başkanı tren ağında eksiklikler olduğunu açıkladı. Tren ağının otomatik
çalışmadığı, her şeyin manuel işlediği; göstergelerin, ışıklı sinyallerin
çalışmadığı ve bu eksikliklerin de uzun zamandır bilindiği ve gerekli
önlemlerin alınmadığını iddia ettiler.

Ulaştırma Bakanı Karamanlis “Korkunç
bir şey olduğunda olmamış gibi davranamayız”
dedi ve görevinden İSTİFA
etti.
Bakan Karamanlis “haksız yere ölen insanların anısına
istifasının bir ‘görev’ olduğunu söyledi.

****

Pamukova Tren Kazası

22 Temmuz 2004 tarihinde “Ankara-İstanbul
tren hattı arasında hızlı tren uygulamasına yetersiz altyapıya rağmen
aceleyle yapılan geçiş yüzünden”
Pamukova’da bir kaza oldu. Kazada 41
kişi hayatını kaybetti, 89 kişi de yaralandı.

Bilim Kurulunun verdiği raporda “trenin dönemece
132 kilometre/saat hızla girdiği, Dönemeçte uyulması gereken hız limiti 80 km
olduğu, aşırı hız yüzünden trenin tekerinin raydan çıktığı” tespit edildi. Aynı
raporda kaza mahallinde makinistler için uyarıcı işaret ve tabela
bulunmadığı
, toplam yolculuk için verilen 5 saat 15 dakikanın yeterli
olmadığı ve uygun olmayan altyapının da kazayı etkileyen faktörlerden olduğu”
tespit
edildi.

Korkunç bir şey olmuştu. Olmamış gibi
davrandılar.
Altyapıyı hazırlamayanlar ve bu altyapıya
rağmen “yüksek hızla sürün” talimatını verenlerden hiçbiri İSTİFA ETMEDİ.

****

Çorlu Tren Kazası

08.07.2018’de
Çorlu’da bir tren kazası oldu. Edirne-İstanbul seferini yapan 7 vagonlu yolcu
treninin 5 vagonu raylardan çıkıp devrildi. Kazanın yağış nedeniyle rayların
altındaki toprağın kayıp boşalması sonucu olduğu, menfezin denetiminin
yapılmadığı anlaşıldı.

Kazada
25 kişi öldü,

300’den fazla kişi ise yaralandı. Bir kısım teknik elemanların sanık olduğu
yargılama süreci halen devam ediyor.

Korkunç bir şey olmuştu. Olmamış gibi davrandılar. Altyapıyı iyileştirmeyenler, bu kötü altyapıyı
denetlemeyenler ve kazaya sebep olanlardan hiçbiri İSTİFA ETMEDİ.

****

Ankara Tren Kazası

Ankara’da 13 Aralık 2018 tarihinde
Ankara-Konya seferini yapan Yüksek Hızlı Tren (YHT), Marşandiz durağına girişi
sırasında kılavuz tren ile çarpıştı. Kazada 3’ü makinist 9 kişi hayatını
kaybederken, 107 kişi de yaralandı.

Kılavuz tren orada bulunurken bu hattaki
asıl trenin yola çıkması anlaşılır gibi değildi. Tren faciasının, ‘hatta
sinyalizasyon sistemi olmadığı için meydana geldiği’ ifade edildi. Dönemin
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Mehmet Cahit Turhan, “Sinyalizasyon sistemi, demir
yolu işletmeciliği için olmazsa olmaz bir sistem değil” dedi. Ama kazadan sonra
bu sistem yapıldı.

Dönemin TCDD Genel Müdürü ve Genel Müdür
Yardımcıları için kusurlu oldukları, yargılanmaları için makul şüphe olduğu
gerekçesiyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Ulaştırma Bakanlığı’ndan soruşturma
izni talebinde bulundu. Bakanlık talebi reddetti.
Dosya kapandı.

Oysaki, Ankara Barosu Toplumsal Dava ve
Hukuk Araştırmaları Merkezi (TODAM) Başkanı Av. Doğan Erkan’a göre, “tam da en
tepedeki siyasi sorumluların kararlarıyla, onların ihmal ve kusurlarıyla, alt
yapı ve teknik zorunluluklar giderilmeden başlattıkları bir hızlı tren seferi
söz konusu idi.
Bizatihi soruşturma izni vermeyen Ulaştırma Bakanının
kendisinin soruşturulması gerekirdi.”

Korkunç bir şey olmuştu. Olmamış gibi
davrandılar.
Altyapıyı hazırlamayanlar ve bu altyapıya
rağmen “yüksek hızla sürün” talimatını verenlerden hiçbiri İSTİFA ETMEDİ.

***************************

Onlarca Ölüm Korkunç, Ya Onbinlerce Ölüm?

06 Şubat 2023’te Kahramanmaraş merkezli
iki büyük depremde 11 ilimiz çok fena etkilendi. Şimdilik resmî açıklamalara
göre 45 bin civarında can kaybımız var. Yaralanan ve sakat kalanların sayısı
çok yüksek. 700 bin civarında yıkılmış ve yıkılması gereken konut var.

Devletin böyle bir depreme hazırlıksız
olduğu
, şehirlerimizin zemin olarak uygun olmayan tarım alanlarında
geliştiği, binalarımızın çürük olduğu anlaşıldı. Buna rağmen devletin
sadece bu illerde 124 bin binaya imar affı ile ruhsat verdiğini
öğrendik. Deprem sonrası için de devletimizin arama kurtarma ve diğer
hizmetlerde yetersiz olduğu
ortaya çıktı.

Deprem sonrası ilk üç gün TSK’nın sahaya
etkin bir şekilde girmediği, arama kurtarmadaki başarılarıyla milletimizin
takdirini kazanan madencilerden zamanında ve yeterince
yararlanılamadığı, AFAD’ın etkin ve öncü olamadığını, Kızılay’ın
çökertilmiş olduğunu gördük.

Bu tür organizasyon hataları ve
eksiklikleri yüzünden kurtarılması muhtemel on binlerce insanımızı kaybettik.

Korkunçtan da öte bir şey olmuştu. Olmamış
gibi davrandılar.
Kötü şehirleşmenin sebebi olanlar, tarım
alanlarını imara açanlar, imar affı ile çürük binalara ruhsat verenler, sağlam
binalar yapmak için sağlıklı bir sistem kurmayanlar, kurumları liyakatsiz
atamalarla çökertenler ve deprem sonrası hizmetlerde yetersiz kalanlardan hiçbiri
İSTİFA ETMEDİ.

Bir tek sorumlu çıkıp da “haksız yere
ölen insanların anısına istifanın bir ‘görev’ olduğunu”
söyleyemedi.

İstifa etmedikleri gibi, hesap
vermedikleri gibi,
eksiklikleri ortaya koyanları, “deftere
not düşüyoruz vakti gelince hesap soracağız” diye tehdit ediyorlar.

Depremde Türkiye’nin en temel sorununun “ahlakla
ilgili”
olduğunu düşünüyorum. Sıradan vatandaştan en yetkili devlet
yöneticisine kadar herkesi içine alan bir tespit bu.

Bizdeki siyasi aktörlerin, devleti ve
kurumlarını yönetenlerin de (hiç olmazsa Yunanistan Ulaştırma Bakanı kadar) sorumluluğunun
bilincinde olmasını
hayal ediyorum. Yetkililerin “haksız yere ölen
insanlarımıza saygıları gereği” özeleştiri yapabilmesini diliyorum. Sorumluların
bu korkunçtan öte olanlara rağmen olmamış gibi davranmamalarını ve
İSTİFA görevini yapmalarını istiyorum.

Türkiye Neden Yağmalanıyor!

“Depremin bana
hatırlattıkları!”

 

İngiliz arkeolog Charles Newton, Sultan II. Abdülmecid’in
fermanı sayesinde, Bodrum’daki dünyanın yedi harikasından biri olan “Mausoleum”u ve Didim’deki Knidos
aslanı heykelini ve daha nicelerini yerlerinden söküp İngiltere’ye götürmüş.

 

Tabii ki, Anadolu’daki uygarlık hazinesi eserleri yağmalayan
tek isim Charles Newton değildi. Newton, ne yaptıysa, diğerleri gibi hep
örgütlü bir talanın uygulayıcısı olarak çalıştı ve bu talanı 1865’te yayınladığı
“Travel & Discoveries in the Levant”
adlı iki ciltlik eserinde de övgüyle anlattı.

 

Türkiye’nin bu şekilde yağması üzerine, o dönem Amiral
Francis Beaufort isimli bir zat, bakın bizi nasıl uyarıyor: “Türk devlet yetkilileri, kendilerine
emanet edilmiş ve kendi topraklarındaki bu muhteşem eserleri koruma altına
almalarının, milli bir görev olduğu konusunda ikna edilmelidir.”

Gelişmelerden anlıyoruz ki, bir yabancı tarafından yapılan bu uyarı, bugün bile
anlaşılamamış ve gereği yerine getirilememiştir.

 

18. ve 19. yüzyıllarda görgülü ve eğitimli Avrupalı
gezginler ve bilim adamları Türkiye’de geziler yaparak, ülkenin yerüstü ve
yeraltı kaynaklarını belirlediler. Böylece Anadolu’nun üzerinde bulunan “Uygarlık Hazineleri”ni keşfettiler.
Hatta Amiral Francis Beaufort, komutanlığını yaptığı “Frederickössteen” fırkateyni ile 1811’de, Ege ve de Akdeniz ile
buralarda bulunan adaları gözlemledi ve suların derinliklerini çıkardı.

 

Yabancılar tarafından Türkiye toprakları üzerinde yapılan bu
keşif ve yağma, hepimizin gözü önünde, dün olduğu gibi bugünde sürüp gidiyor.

 

Bu zenginliklerin yağmasına, ekonomik değerlerin yağması da
eklenince devletin sömürgeleşmesi ve milletin esirleşmesi ile koskoca bir
medeniyet tesis etmiş olan Osmanlı – Türk Devleti yıkılıp gitti.

 

Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin, ilk yaptığı
işlerden biri, ülkenin her alanda yağmasına “dur” demek ve ortak zenginliklerin “milli” olduğunu ilan etmek oldu.

 

Ancak günümüze kadar gelen süreçte, devleti yöneten
siyasetçiler eliyle, büyük tavizler verilerek adeta “yağma devam ediyor” denilecek bir duruma, yeniden geçildi.

 

Bu anlamda, ülkenin her türlü değerinin yabancılara ve
onların yerli işbirlikçilerine peşkeş çekilmesi her türlü izahtan varestedir.

 

Artvin Cerattepe’de meydana gelen altın madeni meselesi,
anlatmaya çalıştığımız bu yağmanın son örneğidir.

 

Burada gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir nokta
vardır. O da; Türk Milletinin içinde yağmayı anlama ve buna “dur” deme yetisi, halen Atatürk
döneminde olduğu gibi sürmektedir. Biz bunu Artvinlilerin, yağmaya karşı
gösterdikleri dirençle, bir kez daha gördük.

 

Türkiye’nin değerlerinin tümünün yağma edilmesi, bu
toprakların asli sahibi olan Türk Milletinin kaderi değildir. Değerlerin ortaya
çıkardığı zenginlik, hepimizin ortak malıdır. Bu sebeple herkesi, yağmayı
önlemeye ve toplumsal zenginliğimizi korumaya çağırmamız lazımdır.

 

Cerattepe’nin yağmasına ve Artvin’in zenginliklerinin yok
edilmesine karşı çıkan Artvinlileri kutluyor ve onların bu direncinin hepimize
örnek olmasını diliyorum.

 

Bunları derken de, ülkemizdeki “yağma tarihi”nin ve aktörlerinin, hepimizce mutlaka bilinmesi
gerektiği konusunda da, uyarıda bulunuyorum. Unutmayın, yağma kaderimiz
değildir.

 

“Yıllar önce
yazılmış bir yazı ama yaşadığımız depremler bana hiç bir şeyin değişmediğini
anımsattı. Çünkü hasar bir yağmanın sonucu oluştu. Yine hatırlatmalar ile bir
faydam olur belki diye bunları paylaşayım istedim.”

Yâkub Cemil Hayatı ve Dîvân-ı Harp Sorgu Tutanağı

Hasan Ali
Polat’’ın telif ettiği, 13,5 X 21 santim ölçülerinde 756 sayfalık esere adını
veren Yâkub Cemil 1883 yılında,
günümüzde İstanbul’un Bayrampaşa ilçesi sınırları içerisinde bulunan ve ismi
değişen Yenibahçe semtinde dünyâya geldi.

Sonradan
siyâsî parti hâline dönüşen İttihad ve Terakkî Cemiyeti’nin meşhur silâhşörü
olarak bilinir. 1901’de Harbiye’yi bitirip, birçok emsâli gibi Rumeli’de âsî
Balkan komitecileri ile eşkıyâsını tâkîble görevli birliklerde hizmet gördü.
Gizli Îttihad ve Terakkî Cemiyeti’ne üye oldu. 23 Temmuz 1908 târihinde İkinci
Meşrûtiyet’in ilanından sonra Cemiyet’in sorumlusu olarak Adana’da bulundu.
Aralarında Enver (Paşa), Mustafa Kemal (Paşa, Atatürk), Fethi (Okyar) gibi
sonradan büyük roller oynayıp şöhret kazanacak olanların da bulunduğu cesur ve
vatansever subaylarla birlikte gönüllü olarak Libya’nın Trablus bölgesine gidip
İtalyanlara karşı savaştı. 23 Ocak 1913’te vukubulan İttihadçıların meşhur
Bâb-ı ‘Âlî Baskını’nda mühim rol
oynayan birkaç subaydan biri idi. Baskın esnâsında istifa etmeye zorlanan
Harbiye Nâzırı Nâzım Paşa’yı vuran kişi olarak bilinir. Fakat Nâzım Paşa’yı
öldüren kurşunun Enver (Paşa) tarafından mı, Yâkub Cemil tarafından mı atıldığı
tartışmalı kalmıştır.

Yâkub Cemîl,
Enver Bey’e çok bağlı, gözü kara bir fedâî idi. 3 Ocak 1914’te Enver Bey’in
kurmay yarbay iken rütbe atlayıp birden mirlivâ (tümgeneral) retbesine terfî
ettirilip harbiye nâzırı yapılmasında da rolü olmuştur. Enver Paşa, Yâkub
Cemil’i o zaman Teşkîlât-ı Mahsûsa denilen devletin istihbârât teşkilâtında
görevlendirdi. Birinci Dünyâ Savaşı’nda 2000 kişilik bir kuvvetle Kafkas
Cebhesi’nde savaştı. Merkezden gelen emirlere riâyet etmeyerek kendi başına
buyruk hareketlerinden dolayı önce Bitlis’e, oradan Bağdad’daki 6. Ordu
merkezine sürgün edildi. Daha sonra da İstanbul’a gönderildi.  İttihad Terakkî’nin bütün mühim eylemlerinde
rol sâhibi samimî ve cesur bir fedâîsi, özellikle Enver Paşa’nın yakın arkadaşı
olmasından dolayı, disiplin dışı davranışları kendisine normal geliyordu.
Halbuki askerliğin, ve normal devlet düzeninin bu şekilde keyfi ve hiyerarşi
dışı davranışlara tahammülü olamazdı. Komitecilik, gizli teşkilât, isyân ve
ihtilâl devirlerinde cidden çok işe yarıyan Yâkub Cemil tipinde adamlar, hareket
başarıya ulaşıp da normal düzen kurulunca, âdetâ mukadder olarak intibaksız ve
hayâl kırıklığına uğramış vaziyette kalırlar. Yâkub Cemil örneğinde de bu böyle
oldu: Kendisine üst kademelerde bir görev verilecek liyâkatte değildi. Bu
sebeple beklentileri karşılanmadı. Onu normal hiyerarşi içinde normal görevlere
döndürmek de mümkün değildi. Her defâsmda canını dişine takıp ölümleri göze
alarak adım adım ilerlemesinde ve imparatorluğun âdetâ tek hâkimi hâline
gelmesinde rol sâhibi olduğu insanın (Enver Paşa’nın) kendisini bu şekilde
yalnız ve arkasız bırakmış olmasını hazmedemiyordu. Bu tip insanlar ya harb
eder, ya suikast tertipleyip isyân eder. Enver Paşa ve çevresine suikast hazırlamak
suçundan tutuklanan Yâkub Cemil de Dîvân-ı Harb’de muhakeme edildi ve idam
cezâsı verildi. Cezâ, 11 Eylül 1916 târihinde, Kâğıthâne’de kurşuna dizilmek
suretiyle infaz edildi.

***

Kitabın arka kapak yazısı:

Bu kitap; İttihâd ve Terakki
Cemiyeti’nin önemli ismi Yâkub Cemil’in Cemiyetle öne çıkan ve Cemiyetin
müdâhalesiyle 11 Eylül 1916’da kurşuna dizilmek suretiyle sona eren hayat
hikâyesini efsânelerden arındırarak arşiv vesikaları ve diğer kaynaklara
dayanarak ortaya koyuyor ve ana-baba adından başlayarak birçok hatâyı da tashih
ediyor. Ayrıca Yâkub Cemil’in başkahramanı olduğu 1916’daki münferit sulh
davasının Dîvân-ı Harp sorgu tutanaklarını içeriyor ve bu tutanakların çeviri
yazımını gün yüzüne çıkararak okuyucuların dikkatine sunuyor.

Nihayetinde bu kitap, silâh ve siyaset
arasında tükenmiş bir ömrün, Yâkub Cemil’in;

-Bursa
seyahati ve Prens Sabahaddin’in hususi kâtibi Satvet Lütfi ile ilişkisini,

-Münferit
sulh çerçevesindeki on beş maddelik manifestosunu,  

  -Meserret Oteli toplantılarını,              

-Sapancalı
Hakkı, Mümtaz Bey ve Hüsrev Sami ile ilişkilerini,

-Kara
Kemal, Bahâeddin Şâkir, Doktor Nâzım ve Midhat Şükrü gibi isimlerle görüşmelerini,                                                                                                                                                             -Enver
Paşa ve Talât Bey hakkındaka değerlendirmelerini,

-Mustafa
Kemal Paşa’nın Harbiye Nâzırlığı meselesini,

imzâlı ifâdelerinden öğrenebilme imkânı
sunuyor; Yâkub Cemil meselesiyle ilgili Esatlı, Ertürk ve Vardar’ın yazdıkları
bazı hususları tashih etmenin yanında bu meselenin Almanya’nın İstanbul
Büyükelçiliği raporlarına yansımasını da ele alıyor. Karanlıkta kalan pek çok
meseleyi açıklığa kavuşturacağını umduğumuz bu çalışmayı Türk okurunun ve
akademisinin dikkatine sunmaktan kıvanç duyuyoruz.

Eserdeki bölüm başlıklarından bâzıları:

Meşrutiyet’e kadar Yâkub Cemil

 İran’daki Meşrutiyet
Mücâdelesine destek

Erzurum’dan İstanbul’a: 31 Mart Vakası

İttihâd ve Terakki Adana Müfettişliği

  Meşrutiyet ve
Cemiyet için cinâyetler

Yâkub Cemil’in Trablusgarp’ı

Tebdil-i hükümet: Bâbıâli Baskını

Balkan Harbi’ne gayrinizami Katkı

Talât Bey Dâhiliye Nazırı, Enver Bey ise Paşa ve Harbiye
Nazırı oluyor

Cihan Harbi’nin İki Yılı

Münferit
Sulh, Hükümet Tebdili Meselesi Ve Nihayet…

Ok yaydan çıkıyor: Meserret toplantısı, İran hazırlığı ve
tutuklamalar

Suçu diğerde aramak: Divan-ı Harpteki ifâdeler

Müdde-i Umûmî’nin (Savcı) iddianâmesi ve Divan-ı Harp
Kararı

Kâğıthane’deki hazin hâtime: ‘Ben komitacı geldim ve öylece öleceğim

Yâkub Cemil’in gözünden Enver Paşa ve Talât Bey

Eşref, Yâkub Cemil’e karşı

Mustafa Kemal Paşa’nın Harbiye Nâzırlığı Meselesi

Almanya’nın İstanbul Büyükelçiliği raporlarında Yâkub
Cemil meselesi

Yâkub Cemil Meselesi hakkında farklı değerlendirmeler

Yâkub Cemil Meselesi:
Divan-I Harp Sorgu Tutanağı

İfâdeler…

Yâkub Cemil’in ifâdeleri, 23 Ağustos

İfâdeler…

Yâkub Cemil’in ifâdeleri 26 Ağustos

İfâdeler…

Yâkub Cemil’in ifâdeleri, 25 Ağustos İfâdeler…

Yâkub Cemil’in ifâdeleri

Mustafa Kemal’in ifâdesi, 28 Ağustos

Müdafaa-i Milliye Reisi Mehmet Sâdık’ın ifâdesi

İfâdeler

Seyyid Tâhir Efendi’nin ifâdesi, 30 Ağustos

Merkez-i Umumî âzası Talât Bey bin Tâhir’in ifâdesi, 30
Ağustos

İfâdeler…

Yâkub Cemil’in ifâdeleri, 30 Ağustos

İfâdeler…

Yakıub Cemil’in ifadeleri, 6 Eylül

Müddeî-i Umûmînin İddianamesi

Karar

Vakup Cemil Meselesi İle İlgili Müteferrik Evrak

Heyet-i Tahkikiyeden Dâhiliye Nezâretine gönderilen
yazılar

Dâhiliye Nâzırı Talât Bey’in cevabı

Dâhiliye Nezâreti Müsteşarı İsmail Canbolat’ın cevabı

Heyet-i Tahkikiyeden Harbiye Nezâretine gönderilen
yazılar

Harbiye Nâzırı Enver Paşa’nın cevabı

Harbiye Nezâreti Müsteşarı Mahmut Kâmil Paşa’nın cevabı

Miyet-i Tahkikiyeden Sadarete gönderilen yazı

Sadrazam Said Halim Paşa’nın Cevabı

Hülasa ve Müzakerât Neticesi

Dîvân-ı Harb-i Örfinin Kararı

Yâkub Cemil’in idamı irâde-i seniyyesi

Yâkub Cemil’in idam fermanı

Harbiye Nezâretinin Merkez Kumandanlığından hükmün infazı
talebi

Merkez Kumandanlığından Divan-ı Harb-i Örfi Riyâsetine
yazı

Tahniyeci Hakkı’nın Dilekçesi

Merkez Kumandanlığından Divan-ı Harb-i Örfi Riyâsetine
yazılar

Harbiye Nezâretinden Divan-ı Harb-i Örfi Riyasetine yazı

Fezleke

Bursa Valisinden Divan-ı Harb-i Örfi Riyasetine yazılar

İstanbul Polis Müdüriyetinden Divan-ı Harb-i Örfi
Riyâsetine yazı

Kızıltoprak Polis Merkezinden Divan-ı Harb-i Örfi
Riyasetine yazı

Gönenli Bekir Sıdkı’nın Harbiye Nezâretine dilekçesi

Seyyid Mehmet ve Kemal’in Dâhiliye Nezâretine dilekçeleri

Harbiye Nezâretinden Divan-ı Harb-i Örfi Müddeî-i
Umûmiliğine yazı

Dâhiliye Nezâretinden Divan-ı Harb-i Örfi Müddeî-i
Umûmiliğine yazı

Divan-ı Harb-i Örfi Müddeî-i Umûmiliğinden Heyet-i
Tahkikiyeye yazı

Yâkub Cemil’in Hazin Sonu

Yâkub Cemil,
Enver Paşa ile yaptığı görüşmede ‘İttihad
ve Terakki Merkezi’ne karşı sitemkâr ve hâlet-i rûhiyesinin bulanık olduğunu ve
İttihadcı arkadaşlarıyla çatıştığını
’ söyler. Durumun düzelmesi için Enver
Paşa’dan istekte bulunur. İsteğinin kabul edilmesinin kanunen mümkün olmadığı
belirtilir.  Hazırladığı 15 maddelik ‘Münferid Sulh Düşüncesi’ meselesini,
çekindiği için Enver Paşa’ya açmaz. Talât Bey’in yakın çevresindeki insanlar
aracılığı ile ikna edilerek kabul edilmesini sağlamaya çalışır. Böylece Enver
Paşa ile arasındaki bağlar kopar. Dâvâ açılır, mahkeme, Yâkub Cemil’in idamını
kararlaştırır.

Enver Paşa’nın
6/7 Eylül’de yurt dışına çıkışının hemen ardından Divan-ı Harb-i Örfi
tarafından verilen idam kararı Harbiye Nâzırı Vekili Talât Bey ve Sadrazam Said
Halim Paşa tarafından imzalanarak Sultan Mehmet Reşat’ın tasdikine sunulur ve
Sultan 19 Eylül 1916’da Yâkub Cemil’in idam cezâsını tasdik ederek Harbiye
Nâzırı Vekili Talât Bey’i bu işe memur eder. 
Sultan’ın tasdikinden sonra Talât Bey, Dersaadet Merkez Kumandanlığına
bir yazı göndererek infazını ve neticenin bildirilmesini talep eder. 

Netice itibâriyle
Yâkub Cemil, Harbiye Nâzırı Vekili Talât Bey’in tâlimatı doğrultusunda kurşuna
dizilmek suretiyle infaz edilir. 
Böylelikle İttihâd Terakki Cemiyetinin fedâi grubu içerisinde ilk akla
gelen isimlerinden olan Yâkub Cemil, ‘âdeta,
tek başına hükümeti ortadan kaldırabilecek güce sâhip bir şahsiyet
’ olarak
değerlendirilir ve kendi arkadaşlarına yönelik suikast iddiasının sonucunda
kendi arkadaşları tarafından Divan-ı Harb-i Örfi kararı neticesinde kurşuna
dizilmek sûretiyle öldürülür. Ancak Yâkub Cemil, kendisiyle birlikte Divan-ı
Harp tarafından sorgulanan bazı kimselerin, ‘hükümet üyelerine suikast’ iddialarını külliyen reddeder; yegâne
savunduğunun on beş maddelik münferit sulh düşüncesi olduğunu belirtir. Hüküm
infaz edilirken son sözü ‘Yaşasın İttihad
ve Terakki
’ olur.

Yâkub Cemil’in
hanımına, eşinin kalp sektesi sebebiyle öldüğü duyurulurken, Yâkub Cemil’in
kardeşi Seyyid Mehmed’e telefon edilir ve mevtânın Gülhane Hastahânesi’nden
alınmasını istenilir Seyyid Mehmed Bey, ‘Ağabeyimin
canını kimler aldı ise, cenâzeyi onlar kaldırsın
’ der. Defin işi, İttihad
ve Terakki Partisi’nin vazifelendirdiği ekip tarafından halledilir. Ertesi gün
gazetelerde Parti’nin açıklamasının yer aldığı görülür: ‘İhtiyat Binbaşısı Yâkub
Cemil Bey müstahak olduğu ve nizamın kabul ve tecviz edemeyeceği bir rütbe ve
memuriyetin kendisine bahş edilmeyişi sebebiyle gücendiği, kırıldığı ve infiale
kapılıp evvelce hâiz olduğu emniyet ve güveni suiistimal ederek hükûmet
aleyhinde ve harbin tamamen düşman lehine neticelenmesine sebebiyet verdiği
için başlatılan inceleme ve muhakeme neticesinde; Hıyanet-i Harbiye Kânununun
14’üncü maddesinin altıncı fıkrası gereğince idâmına dâir Dersaâdet Divan-ı Harb-i
Örfisi’nden verilen karar gereğince kurşuna dizilmiştir.  Bu konuda zamanı gelince gerekli bilgiler, belgeleriyle
birlikte açıklanacaktır.

Yakup Cemil öldürüldüğünde
eşi Nevber Hanım hamiledir. Küçük bir maaş bağlanırsa da yetişmediği için sokakta
ağızlık satarak çocuklarına ekmek parası tedârik etmiştir.

                                               
                                                                                                                      

HASAN ALİ POLAT:

1983’te Çetmi’de
doğdu (Taşkent-Konya). İlkokulu Çetmi, ortaöğrenimini ise Taşkent’te
tamamladı. 2004’te On Dokuz Mayıs Üniversitesi Ordu Fen-Edebiyat Fakültesi
Târih bölümünden mezun oldu. 2008’de Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Târihi Ana Bilim Dalı’nda yüksek
lisansını, 2018’de de Akdeniz Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Târih
Ana İlim Dalı’nda Prof. Dr. Salih Tunç’un danışmalığını yaptığı ‘İkinci
Meşrutiyet Dönemi’nde Siyâsî Sürgünler (1908-1918)’ adlı tezle doktorasını
tamamladı. 2008’de Selçuk Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak vazifeye
başladı. Hâlen Necmettin Erbakan Üniversitesi Sosyal ve Beşerî İlimler
Fakültesi Târih bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

Yakın Çağ Târihi
özellikle de Meşrutiyet ve Millî Mücâdele Dönemi üzerine çalışmalarına devam
etmektedir.

Yazarın Diğer
Eserleri: İkinci Meşrutiyet Dönemi’nde Siyâsî Sürgünler, Türk Târih Kurumu
Yayınları, Ankara 2020.

Damat Ferit Paşa
Hükümetlerinin Millî Mücâdele Karşıtı Politikaları, Atatürk Araştırma Merkezi
Yayınları, Ankara 2011. (Osman Akandere’yle birlikte).

Ahmet Selahattin
Bey, Makedonya Meselesi ve Balkan Harb-i Ahîri, Yedisu Yayınları, İstanbul
2021.

K a d e r

0

     Allah’ın her şeyi
olmadan önce takdir etmesi, plânlaması demek olan kader ve dilediği gibi
hareket edebilme, seçim gücü ve irade denen cüz’i ihtiyarî; İslâmiyetin ve
imanın nihayet / son hudud ve sınırlarını gösterir. Hâlî ve vicdanî bir imanın
/ inancın cüz ve kısımlarındandır. Yoksa ilmî / bilimsel ve nazarî / teorik
değillerdir.

    “İman, dil ile
ikrarın öncesinde kalb ve vicdanda vukubulur. Kulun, Rabbi ile olan irtibat
halidir. Bu sebeb ile kadere imanın kalbî, hâli ve vicdanî olması insanın
tabiatına, eşyanın hakikatına ve imtihanın sırrına çok da muvafık bir
tesbittir. Kalben kabulün sonrasındaki dışavurumların hepsi, haldeki, içdeki
murakabe ve muhasebenin resmidir, izdüşümüdür.” (Mehmet Çetin)

     Mü’min / inanan,
her şeyi, hatta fiilini / davranış, iş ve hareketlerini ve nefsini Cenabı Hakka
vere vere, tâ nihayette / sonunda teklif, mes’ûliyet ve sorumluluktan
kurtulmaması için, cüz’i ihtiyarî önüne çıkar.

     Ona “Mes’ul /
sorumlu, mükellef ve yükümlü sensin” der. Sonra, ondan sudûr eden / meydana
gelen iyilikler ve kemalât / olgunluk ve mükemmellikler ile mağrur olmaması,
gururlanmaması ve kibirlenmemesi için, kader karşısına dikilerek der ki:
“Haddini / yetki ve sınırını bil, yapan sen değilsin.” Evet, iman ve
İslâmiyetin nihayet / son mertebelerinde; kader, nefsi gururdan alıkor. Cüz’i
ihtiyarî / serbest hareket etme kabiliyeti ise insanı; sorumsuzluktan kurtarır.
Nitekim işte bu sebepten ötürü kader ve cüz’î ihtiyarî; iman mes’eleleri
arasına girmişlerdir.

     Yoksa mütemerrit /
inatçı, kötü fiilinde direnen kötülüğü emreden nefislerin işledikleri seyyiat,
günah ve kötülüklerin mes’uliyet ve sorumluluklarından kendilerini kurtarmak
için, kadere yapışmak doğru değildir.

     Onlara nimet
olarak verilen güzelliklerle iftihar etmek / övünmek, gururlanmak yanlıştır.

     Cüz’i ihtiyarîsine
yani iradesine istinat etmek / dayanmak; bütün bütün kader sırrına aykırıdır.

     Cüz’i ihtiyarîyeye
zıt bir harekete sebebiyet veren ilmî / bilimsel mesele ve problemler değildir.

     Evet, manen
ilerleyip yükselmeyen avam / halk tabakası içinde, kaderin kullanım alanı var.

     Fakat o da geçmişe ait şeyler hakkındadır.
Güçlük ve felâketler hususundadır ki, ümitsizliğin ve hüznün ilâcıdır. Yoksa
günah ve isyanlar ve geleceğe ait şeyler hakkında değildir ki, sefahate ve
tembelliğe sebep olsun.

     Demek, kader
meselesi teklif ve mes’uliyetten kurtarmak için değil.

     Belki fahir ve
gururdan kurtarmak içindir. İşte bu yüzden imana girmiş.

     Cüz’î ihtiyarî,
günah ve kötülüklere kaynak olmak içindir.

     Bu sebeple akide
ve inanca dahil olmuş / içinde yer almıştır.

     Yoksa iyilik ve güzelliklere mastar ve kaynak
olarak, fir’avunlaşıp

     İyilikleri nefsine
mal ederek kibirlenmek için değildir.

     Evet, Kur’an’ın
dediği gibi, insan, işlediği günah ve yaptığı kötülüklerden tamamen sorumludur.

     Çünkü, kötülüğü isteyen
odur. Seyyiat ve kötülükler, tahribat / yıkım ve bozmalar cinsindendir.

     Zira, insan bir
seyyie ve kötülükle çok tahribat ve yıkım yapabilir.

     Böylece, müthiş /
dehşetli bir cezayı da, hak eder. Bir kibrit ile bir evi yakmak gibi.

     Fakat yaptığı
hasenat, iyilik ve güzelliklerde; iftihara / övünmeye hiç hakkı yoktur.

     Zira onda onun
hakkı pek azdır.

     Çünkü, hasenatı /
iyilikleri isteyen ve iktiza ettiren ve gerektiren İlahî rahmettir.

     İcat eden Rabbin
güç ve kudretidir. İsteyen ve sebep; ikisi de Hak’tandır.

     İnsan, yalnız dua
ile, iman ile, şuur ile, rıza ile, onlara sahip olur.

     Fakat seyyiat ve
kötülüğü isteyen, insanın nefsidir. Ya istidat ile, ya ihtiyar ve isteği ile.

     Nasıl ki güneşin
ziyasından bazı maddeler, siyahlaşır ve kokuşur. Fakat o siyahlık onun
istidadına aittir. Çünkü o seyyiatı; çok mesalihi / faydaları tazammun eden /
içinde bulunduran İlâhî bir kanun ile icat eden, yine Haktır.

     Demek, sebebiyet
ve istemek, nefistendir ki mes’uliyeti o çeker. Hakka ait olan halk / yaratma
ve icat ise, daha başka güzel netice ve meyveleri olduğu için, güzeldir,
hayırdır.

İç Göçler, Kira Artışları Ve Çözüm Teklifi

06 Şubat depremlerinden sonra iki türlü
göç
yaşanmakta. İlki depremin etkilediği illerde evini, işyerini ve
yakınlarını kaybeden depremzedelerin başka illere göçüdür.

Depremzedelerin bir kısmı geçici olarak yakınlarının
yanında barınmak için göçtü. Bir kısmı ise devletin, STK’ların ve vatandaşların
yine geçici olarak kendilerine tahsis ettiği yurt, otel ve evlerde kalmak için
il değiştirdiler. Bir kısmı da başka illerde maddi imkanları elverdiği ölçüde
kiralık evlerde kalıyorlar.

Deprem bölgesinden başka illere göçenlerin
miktarının 1 milyon hane halkı olduğu tahmin ediliyor. Muhtemelen deprem
bölgesine yeni yapılacak evlerden sonra
bunlardan bir kısmı memleketlerine
dönecek ama önemli bir kısmı dönmeyecek.

****

Son açıklamalara göre yıkılan veya acil
yıkılması gereken
, ağır hasarlı bağımsız birim sayısı 520 bin.
Yıkılması gereken birim sayısının en az 700 bin olması bekleniyor.

TOKİ Başkanı Ömer Bulut, “TOKİ aracılığıyla 30 bin
konutun bir yıl içinde yapılıp teslim edileceğini”
açıklamıştı. Bu defa “ilk
etapta 30 binin hazırlığını yaptık. İnşallah Haziran’a kadar 100 bine
tamamlayacağız rakamı…” dedi.

Bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan “inşaatların
yapımına da Mart ayının ortasında başlanacağı ve en geç bir yıl içinde
tamamlanacağına”
dair söz verdi.

Muharrem Sarıkaya Habertürk Gazetesindeki köşe yazısında 30
bin konut yapımı için
gereken işçi sayısının 75 bin kişi olacağını; 1,8
Milyon m3 beton ve 432 Milyon kg demir gerektiği hesabıyla bu vaadin
gerçekleşmesinin imkânsız olduğunu rakamlarla açıkladı.

Zaten hükümet İzmir’de 5 bin konut
vaadini de yerine getirememiş, iki yılın sonunda ancak 2 bin 245 konut
teslim edebilmiş. Van depremzedeleri için
99’ar m2’lik 15 bin konutun
yapımı 9 sene sürmüş.

Türkiye’nin 700 bin konutu kısa sürede
yapacak altyapısı ve insan gücü yok.

Zaten deprem öncesinde inşaatlarda işini bilerek yapacak eğitimli usta
bulunamıyordu. Yıkımların önemli bir kısmının ehil olmayan ustaların uygulama
hatalarından kaynaklı olduğu görüldü. Şimdi bu insan gücünü yetiştirmek temel
bir sorun olarak karşımızda.

Yani yeni yapılması gereken konutların
tamamlanması yıllar sürecek.

Deprem öncesi Türkiye’de 7 milyon hane kiracı idi şimdi yeni
yapım ve güçlendirme aşamasında buna 1 milyon hane daha eklenmiş
olacak.

***************************

Konut Fiyatları ve Kiralar Çok Artacak

Başka illere göçen ve geçici olarak
barınma imkânı bulan depremzedelerin bir süre sonra geldikleri yerde konut
alımı veya kiralama talepleri ortaya çıkacak.

Zaten Türkiye’de son yıllarda konut
fiyatları ve kira artışları fahiş oranlarda idi. Sadece son bir yılda
Türkiye ortalaması konut fiyatları artışı %168 , kira artışları %173 olarak
gerçekleşti
.

Şimdi buna hem konut arzında düşüş ve hem
de kiralık talebindeki artıştan kaynaklanan fiyatlarda yeni bir
patlama
daha eklenebilir.

Devlet halen %25 artış sınırlamasıyla
mevcut kiracıları korumaya çalışıyor. Mevcut kiracılar için %25
sınırlaması da kiracı ile mülk sahiplerinin arasında milyonlarca dava
açılmasına sebep oldu. Fakat yeni kiracıları koruyan bir sistem yok. Bu
arz talep dengesiyle, kiralar çok artacak.

****

Deprem korkusuyla, özellikle İstanbul
ve çevresindeki illerde,
daha güvenilir semtlere ve daha sağlam olduğu
düşünülen konutlara doğru da bir iç göç olmakta. Tabii konut arzı
yetersiz olduğu için bu sebeple boşalan konutlar da yeni kiracılarla doluyor. Bu
hareketlilik de kira ve konut fiyatlarını artırıcı etki yapıyor.

Maddi durumu elverişli olanların çoğunun
zaten depreme dirençli konut ve işyerleri var. Tam güvenli olmayanlar da şimdi
çaresine bakacaklar.

Fakat toplumumuzda orta sınıf erimiş
durumda.
Nüfusun %70’lik bir kesimi hiçbir şey yapamadığı için, ilk
depremde enkaz altında kalma korkusu içinde çaresiz, korkmuş bir halde

bekleyiş içinde.

Oturduğu evini güvenli bulmayan fakat deprem
dirençli bir eve kiraya çıkamayan, böyle bir ev alamayan veya kentsel dönüşüm
için gerekli parası olmayan bu kesimin ruh hali perişan.

Bu ruh hali depremin kendisi kadar
yıpratıcı
olabilir. İşte bu sebeple devletin acilen
alması gereken tedbirler var.

***************************

Çözüm Teklifleri

Vatandaşlarımızın, makul ve erişilebilir
fiyatlarla, güvenli konut ve işyerleri alabilmesi veya kiralayabilmesi lazım. Bunun
için faydalı olabileceğini düşündüğüm tekliflerim şunlar:

1-   
Yabancılara konut satışı
tüm ülkede derhal durdurulmalı
ve
en hızlı bir şekilde sığınmacılar ülkelerine gönderilmeli.

2-   
Mevcut yapıların
ücretsiz olarak
devlet kurumları veya belediyeler
tarafından deprem güvenliği açısından tespiti ve sınıflandırılması
yapılmalıdır.
Acil yıkılması gerekenlerin yenilenmesi ve
gerekenlerin güçlendirilmesi işi, devlet kontrolünde ve müteahhitlerin
insafına bırakılmadan, özel finans modelleri ile de desteklenerek süratle
bitirilmeli.

3-   
Deprem güvenlik
sertifikası
alamayan konutların kiralanması ve satışı
yasaklanmalı. Bu sertifikalar 5 yılda bir yapılacak kontrollere göre yenilenmeli.

4-   
Sadece İstanbul’da 700 bin kiraya
verilmeyen boş daire var. Boş olarak tutulan yüzbinlerce daire ile
yazlıkların
mutlaka kullanılır halde tutulmasını sağlayıcı tedbirler alınmalı.

5-   
Deprem bölgesinde yapılması planlanan 200
bin konut sayısı artırılmalı ve mümkün olan en hızlı bir şekilde
(gerekli
önlemleri de alarak) yapılmalı.

6-   
Büyükşehirlerden Anadolu’ya ve köylere geri
göçün sağlanması
için bütüncül bir planlama yapılmalı. İstanbul ve
çevresindeki sanayi kuruluşlarının Anadolu’ya taşınmasını teşvik eden ve
hatta zorlayan kurallar getirilmelidir.
Kanal İstanbul, İstanbul Finans
Merkezi gibi İstanbul’daki nüfus yoğunluğunu artırıcı her türlü projeye son
verilmesi gerekir.

7-   
Hiçbir hal ve şartta İmar Affı (İmar
Barışı) düzenlemesi yapılamayacağı Anayasa hükmü haline getirilmelidir.

Aziz Türk Milleti

0

https://www.youtube.com/watch?v=VltQWRA5Qh8

Uluslararası Hukuk Ve Siyaset Teorisyenleri Uzun Zamandan Beri
Vatandaşlığın Satılması Olarak Metalaşma Kavramını Tartışmaktadır. Metalaşma
(Arapça) Kullanım Eşyası, Alınıp Satılan Anlamlarına Gelmektedir. Vatandaşlık
Satışı İle Bir Ülkenin Manevî Değerlerini İfade Eden “Vatan Ve
Vatandaşlık” Kavramları Tüm Niteliklerini Kaybetmektedir.
Vatandaşlık en basit tanımla, kişinin devlete aidiyetini gösteren
hukuki ve siyasi bağı ifade eder. Vatandaşlık bağı nedeniyle kişi, vatandaşı
olduğu devletin diplomatik korumasından yararlanır, seçme-seçilme ve kamu
hizmetlerine girme gibi birtakım haklara sahip olur. Vatandaşlık aynı zamanda
ülke savunmasına katılma, vergi verme, devletin koymuş olduğu kurallara uyma ve
hepsinden önemli olarak sadakat yükümlülüğünü içerir. Bu bağlamda vatandaşlık
aslında kişi ile devlet arasında karşılıklı hak, görev ve yükümlülük ilişkisi
doğurur(Kaya, 2021: 116). Bugün (2023) Geçerli Olan Anayasamızın 66. Maddesi: Türk Devletine Vatandaşlık Bağı İle Bağlı
Olan Herkes Türk’tür” Derken “Vatandaşlık Ve Türklük” Bir Aidiyet Ve Terbiye
Temelinde İnşa Edildiği Vurgular. Bu Halde Yapancılara Para İle Vatandaşlık
Verilmesi Türk Toplumuna Ne Aidiyet Bağı Ne Ekonomik Gelişmişlik Ne De
Stratejik Avantaj Getirebilir
. Bir an evvel Türk Vatandaşlığın Sonradan
Edinimi Başlığı Altında Ekonomik Saiklerle Vatandaşlık Verilmesinin gözden
geçirilmesi gerekmektedir. Diğer taraftan 1062
Kanun Numarası, 28/5/1927 tarihli: “Hudutları Dâhilinde Tebaamızın Emlakine
Vaziyet Eden Devletlerin Türkiye’deki Tebaaları Emlakine Karşı Mukabelei
Bilmisil Tedabiri İttihazı Hakkında Kanun
”da ifade edildiği üzere Suriye Vatandaşları Gayrimenkul Edinim Yolu
İle Türk Vatandaşlığına Müracaat Edemezler
(Şığva, 2016: 186).

 

Bu kanun “Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü” web
(https://nvi.gov.tr/sss-vatandaslik-hizmetleri) (Erişim Tarihi: 26. 2. 2023) sayfasında sıkça sorulan sorularda 31.
sırada da belirtilmektedir.

Vatandaşlığın kazanılmasının en önemli sonuçlarından biri şüphesiz
seçme ve seçilme hakkıdır.
Sosyolojik açıdan ülke ile
gerçek bir bağ tesis etmemiş kişilere yatırım yoluyla vatandaşlık verilmesi Ülkenin Siyasi Yapısı Ve Sistemine Yatırım
Yoluyla Müdahalenin Önünü Açmaktır
(Kaya, 2021: 129). SURİYELİ VATANDAŞLARA
KANUNLAR IŞIĞINDA MÜLK EDİNME YOLUYLA VATANDAŞLIK VERİLEMEYECEĞİ SABİT İKEN
BUNUN SİYASİLER, BÜROKRATLAR VE HALK TARAFINDAN YETERİNCE BİLİNMEDİĞİ
ANLAŞILMAKTADIR. Suriyeli geçici sığınmacılar kanunlara göre asla Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşı olamazlar. Seçme ve seçilme hakları da söz konusu
değildir. Suriye’den Türkiye’ye Geçici
Sığınmacı Olarak Gelmiş İnsanlara Her Kim Olursa Olsun Onlara Mülk Satarak
Vatandaş Olacağını Söyleyen İş Takipçisi Veya Emlakçiler Suç İşlemektedir. Aynı
Zamanda Bürokrat Ve Memurların Bu Konuda Kanunları Dikkatle Okumaları Ve Hata Yapmamaları
İcap Eder. Aksi Halde Her Hangi Bir Seçimde İster Genel İster Mahalli Olsun
Seçimlerin Meşruiyeti Olmayacak Ve İptal Edilme Durumu Ortaya Çıkacaktır.

Prof. Dr. Hilmi
ÖZDEN

Bağımsız
Cumhurbaşkanı Aday Adayı

 

Kaynaklar:

 

 

-Sinan, Şığva / İdari Yargı
Kararları Işığında 1062 Sayılı Mukabele-i Bilmisil Kanununun
Uygulanışı,  Hacettepe HFD, 6(2) 2016,
181–196

 

-Talat Kaya, (2021)
Dünyadaki Örnekler Işığında Yatırım Yoluyla Vatandaşlık Uygulamasına Eleştirel
Bir Bakış, İnönü Üniversitesi Hukuk
Fakültesi Dergisi – İnÜHFD 12(1): 115-132

Hangi Yöne Baksam Acıyaman

            6 Şubat’ta 10 vilayetimizi yerle bir
eden deprem, Uygurlardan Kazaklara, Özbekistan dan Azerbaycan’a kadar bütün
kardeş Türk Dünyasını yasa boğmuştur.

 

            Güneyimizde 10 vilayetimizi vuran
deprem asrın en büyük depremi olarak nitelendirilse de öğreniyoruz ki, dünyada
çok daha büyük, geniş çaplı depremler olmuş ve oralarda bizdeki kadar mal ve
can kaybına sebep olmamıştır.

 

            Tarihin kaydettiği en büyük deprem: 22
Mayıs 1960 Şili depremi, 9,5 şiddetinde 10 dakika sürmüş ve enkaz altında 3000
kişi ölmüştür. Kaydedilen 2. Büyük deprem ise 9,2 büyüklüğünde 28 Mart 1964
Alaska’da 130 civarında kişinin ölümüyle neticelenmiştir. 9,1’lik depremle 26
Aralık 2004 Endonezya da 230 bin kişi ölmüş. 9,0 Büyüklüğündeki depremle ise 11
Mart 2011 Japonya depreminde 20 bin kişinin öldüğünü öğreniyoruz.

 

            Deprem şiddetinin büyüklüğü ve ölen
insan sayısını kıyasladığımızda bizdekiler ve oralardakiler arasında
kıyaslanmayacak derecede fark var.

 

            Peki, o halde bunlar neden böyle
oluyor sorusunu kendi kendimize sorduğumuzda karşımıza çok çarpıcı ihmal, sorumsuzluk
ve vurdumduymazlıklarla karşı karşıya kalıyoruz. Bir içişleri bakanı düşününüz
ki: “biz hazırlığımızı İstanbul’a göre yapmıştık.” Deyiversin. Bari
siparişinizi de düşük ölçekli verseydiniz de depremin yıkım şiddeti düşük
olsaydı.

 

            İktidar yetkilileri vatandaşı
teselli etmek için kendilerinde hiç kusur ve sorumluluk yokmuş gibi işi yine
kadere bağlıyorlar, “Takdir-i İlahi” deyip haşa Allah’ı da kendi günahlarına
alet ediyorlar. Hâlbuki şu an mecliste deprem öncesinde seçim kazanmak için
hazırlanmış imar affına yönelik 3 adet kanun tasarısı var, inşallah bu olaydan
sonra geri çekilirler.

 

            Osmanlı dâhil cumhuriyet döneminin
her felaket anında Kızılay’ı milletimiz yanında görürken bu son deprem olayının
ilk günlerinde maalesef deprem bölgelerinde göremedik. Gazeteci Murat Ağırel’in
Cumhuriyet Gazetesinde yazdığına göre milletin hayır yardımlarıyla ayakta duran
Kızılay, şirketleşmiş, Anonim Şirket olmuş ve ürettiği çadırları akıl alacak
gibi değil ama Türkiye Eczacılar Odası ve AHBAP yardım kuruluşu dâhil bazı
kuruluşlara ücreti mukabilinde satıyormuş.

 

            Her ne kadar burunlarından kıl
aldırmasalar da devletin kurumları zamanında deprem bölgesine
yetişememişlerdir. 2010 yılında EMASYA Protokolü’nün kaldırılması askerin
sahaya geç intikaline sebep olmuştur.

 

            Depremde enkaz altından canlı
çıkaracak öncü kuruluşlarımızdan Kömür madeni ocaklarımızın işçileri dâhi Zonguldak,
Amasya ve Soma’dan depremin 2. Ve 3. Günü ancak hareket etmişlerdir. Hâlbuki
enkaz altından insan kurtarmak zamanla yarış demek oluyor ki ilk 24 saat bunun
için çok önemlidir.

 

Anayasamıza
göre Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Yürütme yetkisi Cumhurbaşkanına aittir.
Özellikle Partili Cumhurbaşkanlığı sisteminden sonra yetkileri daha da
artırılmış bütün yetkiler tek adam da toplanmıştır.

 

            Cumhurbaşkanı, Devlet başkanı
sıfatıyla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil eder;
Anayasanın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını
temin eder. Türk Milletinin birliğini temsil eden bir Cumhurbaşkanı nasıl olur da
depremde yardımların gelmediğini veya eksikliklerin olduğunu söyleyen vatandaşına
veya muhalefet liderine: “be ahlaksız,
be namussuz, be adi, günde yaklaşık 2 buçuk milyon insana Kızılay yemeğini
ulaştırıyor, böyle vicdansızlık olur mu?
” diyebilir?

 

            Hükümet yetkilileri muhalefetin
eleştirilerini not alıp, zamanı geldiğinde onlara bunların hesabını
soracaklarmış… iyi olur. Millet te yukarıda sıralanan küfürleri not alıyor ve
inşallah seçim sandığı önlerine geldiğinde onlar da gerekli cevabı kullanacakları
oylarla verirler.

 

            Şair Mihri Belli’nin, 70 sene önce kaleme aldığı “ANAYASO” adlı şiirinden kısa bir parçası sizce de bu günümüze hitap
etmiyor mu?

 

Gara
dağda, gar altında ufağ ufağ mezerler

Yeddi ceset hetim hetim
Zap Suyunda yüzerler

Hökümata arz eylesem
azarlar

                        Ben ketimo

                        Ben hetimo

Ben ne biçim vatandaşım
hooy babooov ?”

            Sağlıklı kalın.

Depremler ve Yanlışlardan Doğrulara Geçiş

            Bazı sorulara olumlu cevap verebilmek için depremlerden alabileceğimiz
dersler olmalıdır. Depremler ve kaybettiğimiz vatan evlatlarının acısı Türk
Milletinin içine çökmüştür. Ancak biraz kolay unutan bir milletiz. Kin besleme
alışkanlığımız da yoktur. Aslında kin beslemek de uygun bir davranış değildir.
Ancak kin beslememek alçaklıkları ve ihanetleri de unutmak değildir.

            Mesela,
deprem kıyameti dolayısıyla birçok ülkeden enkaz altında kalan kardeşlerimizi
kurtarmak için ülkemize gelen ekipleri gördük. Bu ülkeler arasında “en iyi Türk
ölü Türk’tür” diyebilecek kadar alçalan, Türk düşmanlığını okullarında
çocuklarına ezberleten, Ege Denizini mülteci mezarlığına çeviren Yunanistan
gibi bir ülke de vardır. Bu ülkenin birçok konuda hayret edilecek ölçüde Türk ve
Türkiye düşmanlığı insanlık adına utanç kaynağıdır.

            Bir resim TV
ekranlarında sık sık dolaştırıldı. Resimde Yunanlı bir itfaiyeci kurtardığı bir
depremzede çocuğa sarılmış şekilde görülüyordu. Bu resmin herhangi bir deprem
bölgemizde çekilmediği, Yunanistan’da hazırlanıp Türkiye’de servis edilip
propaganda aracı olarak kullanıldığı anlaşıldı. Geçenlerde yapılan Türk Dünyası
İnsan Hakları Derneği’nin toplantısında bu gerçek ayrıntıları ile ortaya kondu.
Bunu fark etmeyen bizimkiler de oyuna gelerek resmi bolca kullandılar. Olup
bitenden şüphelenmediler bile. Yunan dostluğundan dem vuranlar bile oldu.
Böylece karşı taraf amacına ulaştı. Türkiye’ye deprem felaketinde yardım için
gelen herkese müteşekkiriz. Aynı fedakarlıkları biz de yaptık ve yine yaparız. Gelenler,
giderken bizim misafirperverliğimizden, cömertliğimizden ve dayanışmamızdan
bahsettiler. Birbirimizi daha iyi anlamış olduk. Bunun milletlerarası
ilişkilerde tabii ki faydaları olacaktır. Ancak gerçekleri göz ardı ederek
kolay iyimserlik içine de girmeyelim. Yakın tarih kolay kolay silinemez. Keşke
onlar da bizim gibi iyi niyetle hareket etmiş olsalardı. Ege ortak bir barış
denizi olabilseydi. Biz onların haklarını kabul ederken; onlar da Akdeniz’de
Türk çıkarlarına saygı duyulabilseydi. KKTC’nin bağımsız bir devlet olduğu
kavranabilseydi. Batı Trakya Türk azınlığına muamelede Lozan’a ve insan
haklarına saygılı olabilselerdi. Bunların tam tersi oldu. Türkiye’ye karşı
anlaşılmaz bir kan davası güdüldü. Efendim Milli Mücadelede Yunan yenilgiye
uğratılıp İzmir’den denize dökülmüş. İyi de sizi Anadolu’ya gönderen güçlerin
neden oyuncağı oldunuz?

            Hem ülkemizi
deprem ülkesi olarak tanımlıyoruz; hem de bilhassa ortaöğretimde “deprem” veya
“afetler” dersini müfredata koymuyoruz. Ayrıca Türk Dünyası’ndan habersiz
yetişen çocuklarımıza soydaşlarımızla ilgili tanıtıcı bilgileri veren bir dersi
neden koymuyoruz? Coğrafya dersinin depoya kaldırılmasını da anlayamadık. Aynen
andımızın öksüz ve kimsesiz bir şekilde depoda bekletilmesi gibi…

            Depremler
acaba bizi düşündürecek, bazı yanlışlarımızdan uzaklaşmayı sağlayabilecek mi?

        
Mesela, bugün ortaya koyduğumuz dayanışma ve paylaşma şuuru yarın
da devam edebilecek mi?

        
Aşırı lüks hayat özlemi, marka merakı devam edecek mi?

        
Tüketerek değil; fakat üreterek statü kazanma anlaşılabilecek mi?
Tüketim çılgınlığı sürecek mi?

        
Ayağımızı yorganımıza göre uzatmayıp borç batağına ve krizine
girecek miyiz? Bundan aile içi sorunlar doğacak mı?

        
Meşru ile gayrimeşru arasında olması gereken sosyal mesafeyi
koruyabilecek miyiz?

        
 Vatandaşımızı istismar
eden, soyup kandıranlar vicdan azabı çekip bundan vazgeçebilecek mi?

        
Kibir ve gösteriş merakı ve kamudaki israf sürecek mi?

        
Maddi ve manevi tatmin birlikte hissedilebilecek mi?

        
İnandığımıza göre değil de; yaşadığımıza göre mi inanıp hayatımızı
sürdüreceğiz?

        
Komşuluk ve akrabalık ilişkileri gelecekte de bugünkü olumlu
manzarasına devam edecek mi?

        
Çevreye ve hayvanlara zarar vermekten vaz geçecek miyiz?  

        
Depremlerde asıl zarar gören kadınlara şiddet eylemlerinden
utanarak uzaklaşabilecek miyiz?

        
Trafikte bile hiç yoktan birbirimize kızarak silaha sarılacak
mıyız?

        
Milli ve dini bayramlarımızı, günlerimizi içlerini boşaltmadan
kutlayabilecek miyiz?

        
Ülkeyi ve bazı belediyeleri yönetenler son yıllarda değerini daha
iyi anladığımız askeri ve siyasi deha Gazi Mustafa Kemal Atatürk’teki tevazu ve
halktan biri olma özelliğine dönecekler mi?

        
Şartlar müsait diye deprem bölgelerinde ve başka yerlerde yine kiraya
vicdansızca aşırı zamlar yapacak mıyız?

        
Örf ve adetlerimize karşı duyarsızlık sürecek mi?

        
Fert ve toplum çıkarlarının birbirine paralel olduğunu
anlayabilecek miyiz?

        
Kurallara uymama ve çiğneme alışkanlığını terk edecek miyiz?

        
Türk Milletine mensup olma şuuru yerini; etnik, mezhep, bölgecilik
taassubuna mı bırakacak? Atlantik ötesini ve düşmanlarımızı hep sevindirecek
miyiz?

        
Tasada ve kıvançta bir ve bütün olacak mıyız?

        
Batı toplumları serbest birleşmeden ideal aileye özenirken; biz
onların da şikayetçi olduğu hastalıklı yapı örneklerine mi özeneceğiz?

        
Toplum olarak çözülmeyi mi; yoksa anlamlı bütünleşmeyi mi hedef
alacağız? Önü açılmış milli ve üniter devletler çokkültürlülük virüsü ile karşı
karşıya iken; çokkültürlülük ile çok sesliliği birbirine karıştıracak mıyız?

        
Şehirlerimizi faylardan kurtarma cesaretini gösterebilecek miyiz?

Tekrar başa dönelim ve düşünelim:
depremler yanlışlardan doğrulara geçişte neden etkili olmasın ki? Kimsesiz
kalan çocuklarımızın ve depremzedelerin kimsesi olan asil ve fedakâr, cömert
insanlarımızla iftihar ediyoruz.  

Vatandaşlık Satışının Türkiye Üzerindeki Stratejik Sonuçları

0

Uluslararası Hukuk ve Siyaset Teorisyenleri Uzun Zamandan Beri
Vatandaşlığın Metalaşması ve Paralı Vize Programlarıyla Göçmen Kabulü Konusunda
Kafa Yormaktadır (
Nazlı Töre, 2019: 93). Metalaşma (Arapça) Kullanım Eşyası, Alınıp
Satılan Anlamlarına Gelmektedir. Vatandaşlık Satışı ile Bir Ülkenin Manevî Değerlerini
İfade Eden Vatan ve Vatandaşlık Kavramları Tüm Özelliklerini Kaybetmektedir.

            Vatandaşlık
en basit tanımla, kişinin devlete aidiyetini gösteren hukuki ve siyasi bağı
ifade eder. Vatandaşlık bağı nedeniyle kişi, vatandaşı olduğu devletin
diplomatik korumasından yararlanır, seçme-seçilme ve kamu hizmetlerine girme
gibi birtakım haklara sahip olur. Vatandaşlık aynı zamanda ülke savunmasına
katılma, vergi verme, devletin koymuş olduğu kurallara uyma ve hepsinden önemli
olarak sadakat yükümlülüğünü içerir. Bu bağlamda vatandaşlık aslında kişi ile
devlet arasında karşılıklı hak, görev ve yükümlülük ilişkisi doğurur. Bununla
birlikte, bu ilişki bir sözleşme ilişkisi değildir. Devlet vatandaşlık bağının
nasıl kurulacağını ve kaybedileceğini belirleme konusunda mahfuz yetkiye
sahiptir. Diğer bir anlatımla, devlet egemenlik hakkını kullanarak kime
vatandaşlık verileceğine ya da kimin vatandaşlıktan çıkarılacağına kendisi
karar verir. Vatandaşlık asli olarak doğum yoluyla kazanılır. Bu şekilde
kazanılan vatandaşlıkta kişi ile devlet arasındaki bağlılığın mevcut olduğu
kabul edilmektedir. Uluslararası uygulamada hemen hemen tüm devletler soy bağı
(kan esası- ius sanguinis), doğum yeri (toprak esası-ius soli)
veya bunların her ikisine bağlı olarak doğum yoluyla kişiye vatandaşlık hakkı
tanımaktadır. Vatandaşlığın bu şekilde aslen kazanılması yoluna ilave olarak,
devletler egemenlik haklarını kullanarak bazı kişilere sonradan vatandaşlık (ius
nexi
) hakkı tanıyabilir. Müktesep vatandaşlık olarak da anılan bu müessese
ile devletler olağan veya olağanüstü yoldan bazı kişilere vatandaşlık
verebilmektedir. Olağan usulde devletler kendi topraklarında yaşayan ve ülke
bağları bulanan yabancılara belirli koşullar dâhilinde vatandaşlığa alınma
imkânı tanıyabilmektedir. Bu bağlamda devletler evlenme ve evlat edinilme gibi
kişinin vatandaşlığına geçmek istediği ülke ile irtibatını sağlayan hukukî
olaylara sonuç bağlayabildikleri gibi, genel bir yol olarak ülkede belli bir
süre ikamet eden yabancılara dil bilme,
millî güvenlik ve kamu düzeni bakımından tehlike oluşturmama
gibi belli
koşullar dâhilinde vatandaşlığa geçme imkânı sağlayabilmektedir. Vatandaşlığın
olağanüstü yolla kazanılmasında ise, devletler istisnai bazı hallerde takdir
yetkilerini kullanarak ekonomi, spor,
kültür, bilim ve sanat gibi alanlarda özel niteliği haiz yabancıları,

olağan vatandaşlığa alınma yoluna kıyasla kolaylaştırılmış bir usulle
vatandaşlığa alabilmektedir (Talat Kaya, 2021: 116). Bilim, kültür, sanat ve
spor gibi alanlardaki üstün vasıfları nedeniyle oturma izni ve/veya vatandaşlık
alan kişi sayısının görece az olması ve uygulamaların kişiye özgü olması
nedeniyle konu literatürde tartışmaya neden olmamıştır. Benzer şekilde,
ekonomik yatırımın yanı sıra yatırımcının girişimcilik ve iş kurma becerisi gibi
nitelikleri göz önüne alınarak yetkili makamın takdiriyle istisnai nitelikte
verilen oturum izni ve vatandaşlık uygulamaları da eleştiri konusu
yapılmamıştır. Esasen, diğer istisnai vatandaşlık kazanma hallerinde olduğu
gibi ekonomik katkı sağlamaya dayalı olarak vatandaşlık kazanan kişi sayısı da
sınırlı kalmıştır. Bununla birlikte, yatırımcının niteliğini önceleyen yatırım
yoluyla vatandaşlık uygulamaları son 30 yılda boyut değiştirmiş ve pek çok ülke
yatırımcının niteliğinden çok elde edilen mali kaynağı ön plana alan
vatandaşlık programları kabul etmeye başlamıştır. Yatırımcı programları olarak
da adlandırılan bu uygulamalar önceleri küçük ada devletlerinde başlamış,
özellikle 2008 krizi sonrasında, Avrupa ülkeleri de dahil olmak üzere daha
geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. Türkiye de uluslararası gelişmelerden uzak
kalmamış ve 2016 yılında yapmış olduğu mevzuat değişikliği ile ekonomik
katkının ön planda tutulduğu yatırım yoluyla vatandaşlık kazanma uygulamasını
hayata geçirmiştir. Yatırımcı programlarının temelinde ekonomik kaynak yaratma,
özellikle de küresel ekonomik krizlerin yaratmış olduğu olumsuzlukların
varlıklı kişilerin ülkeye getirecekleri ekonomik katkılar ile azaltılması
hedefi bulunmaktadır. Bununla birlikte, yatırımcı programlarında, ekonomik
katkının kişinin niteliğinin önüne geçmesi hatta tek koşul olarak aranması,
uygulamaları uluslararası düzeyde tartışılır hale getirmiştir. Eleştiriler
güvenlik, vergi, seçme ve seçilme hakkı, askerlik yükümlülüğü ve ekonomik fayda
başlıkları altında toplanabilir. Söz
konusu eleştirilerin temelinde ise vatandaşlığın metalaştırılması ve aidiyet
bağı tesis edilmeden vatandaşlığın verilmesi hususları yatmaktadır
(Talat
Kaya, 2021: 116-117).

 

İlk Türk Devletleri’nden
Cumhuriyet’in ilanına kadar olan dönemde de farklı eğitim kurumlarında
vatandaşlık idealleri yeni nesillere kazandırılmıştır. Özellikle Cumhuriyet’in
ilk yıllarından itibaren yeni ideolojiyi, Atatürk ilke ve inkılaplarını, ulus-devlet
anlayışını içselleştirmiş “TÜRKİYE
CUMHURİYETİ VATANDAŞI
” yetiştirmek arzulanmıştır (Selçuk Beşir Demir,
Vatandaşlık Bilgisi, 2016:4). Bir devlete hukuki bağla bağlı olma anlamını taşıyan vatandaşlık,
hukuksal eşitlik söylemi ile birey ve toplum bütünleşmesini sağlayan temel bir
olgu olmasının yanında siyasal ve toplumsal bir içeriğe de sahiptir. Bireyin
etkinlik alanı, bu çerçeve içinde vatandaşlık sıfatıyla çizilmektedir. Genel
anlamıyla devlete yasal üyelikle tanımlanan kavram, belirtilen bağın gereği
olarak bir yönüyle haklar demeti sunarken bir yönüyle de yükümlülükleri
beraberinde getirmektedir. Çok boyutlu bir sürece işaret eden vatandaşlık, bu
çalışmada Türk vatandaşlığının kazanılmasındaki usuller temelinde ele
alınmaktadır. Türk vatandaşlık hukuku mevzuatı günümüze değin; Osmanlı
İmparatorluğu döneminde çıkarılan ve çağının gereklerine uyularak hazırlanan
ilk uyrukluk düzenlemesi sayılan “Tabiyet-i Osmaniye Kanunnamesi”(1869) başta
olmak üzere, Türkiye Cumhuriyeti döneminde bu kanunnamenin yerini alan 1312
Sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu (1928), 1934 tarihli İskân Kanunu, 1924, 1961
ve 1982 Anayasaları, 403 Sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu (11 Şubat 1964) ve
ilgili yönetmelikler temelinde bir gelişim izlemiştir. Türk vatandaşlığının
kazanılması, yitirilmesi gibi konuları düzenleyen 403 Sayılı Kanun, 5901 Sayılı
Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun 12.06.2009 tarihinde yürürlüğe girmesiyle
yürürlükten kalkmıştır. Anayasal kabulde, “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile
bağlı olan herkes Türk’tür. Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türktür.
Vatandaşlık, kanunun gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunda belirtilen
hallerde kaybedilir”.(1982 Anayasası m.66). 1982 Anayasası, 1924 ve 1961
Anayasalarında olduğu gibi vatandaşlığı devletle birey arasında kurulan hukuki
bir bağ olarak tanımlamaktadır. 1924 Anayasası’nın, 1961 ve 1982
Anayasalarından farklı olarak, modernleşen bir siyasal toplum ve toplumla
devlet arasındaki bağı kuracak, cumhuriyetçi vatandaşlık modelinin yasal
düzeyde kimlik temelli değil vatandaşlık temelli bir anlayışa sahip olduğu
iddia edilebilir. Bu iddianın dayanağı olarak “TÜRKİYE AHALİSİNE DİN VE IRK FARKI OLMAKSIZIN VATANDAŞLIK İTİBARİYLE
TÜRK ITLAK OLUNUR” (1924 ANAYASASI MADDE:88
) hükmü gösterilmektedir.
Bununla birlikte Anayasalarımızda devletle birey arasında kurulan bağın kökene,
asıla başka bir deyişle ırka atıf yapmadığı, bağı hukuksal bir alanda
“vatandaşlık” ilişkisiyle ifade etme amacının taşındığı da söylenebilir. Türk
ana ya da babanın çocuğu olmadaki mantık kurgusunun asılla ilişkilendirilmediği
maddeden anlaşılmaktadır. Buna göre Türk vatandaşlığını kazanan bir yabancının
Türk vatandaşlığını sonradan kazanması, onu asli yoldan Türk vatandaşı
olanlarla eşitlemekte, anayasal ve kanuni hakların kullanılması noktasında bir
ayrımcılık güdülmemektedir. 1964 tarihli ve 2009 tarihli Türk Vatandaşlığı
Kanunlarına, vatandaşlığın kazanılması ve kaybedilmesine ilişkin durumları
yasal çerçevede açıklığa kavuşturan birer pozitif hukuk formu olmanın ötesinde
anlam yüklemek, belirtilen kanunlarda temel hak ve özgürlüklere ilişkin ayrıntılı
düzenlemeler beklemek yanıltıcı olacaktır. Vatandaşlığı yalnızca hukuki bağ ile
değil asıl ve köken gibi çağdaş sayılmayan bir takım unsurlarla açıklayan ve
özellikle bazı yasal haklardan yalnızca köken itibariyle vatandaş olanların
yararlanmasına imkân tanıyan ülkelerin varlığı düşünüldüğünde, 1982
Anayasasının uyrukluk konusundaki düzenlemelerinin mahiyeti algılanabilir.
Örneğin ABD Anayasası’na göre (Vatandaşlık Hakları, madde:2) başkan
seçilebilmek için, ABD vatandaşlığının doğumla kazanılması şartı aranılmaktadır.
Yine Yunan hukukunda Türkiye’deki vatandaşlık kavramı yerine “asıllılık”,
“köken” kavramı tercih edilmekte, dolayısıyla ırkçı bir anlayış benimsenmektedir.
Yunan asıllılık hukukunda “asıllılık” ve “uyrukluk” farklı kavramlara ve
anlamlara karşılık gelmektedir. Asyalılar ve siyahiler bu ülkede Yunan uyrukluğunu
kazansalar da asıllılığını kazanamazlar. Yunanistan’ın sınır bölgelerinde
taşınmaz mal edinme hakkına yalnızca Yunan asıllılar sahiptir. Almanya, soy ve
kana dayalı vatandaşlık tanımından, ancak 2000 yılında kabul edilen Yeni
Vatandaşlık Yasası ile vazgeçebilmiştir (Şeniz Anbarlı Bozatay, 2010:  171-172).

BUGÜNDE (2023) GEÇERLİ OLAN ANAYASAMIZIN 66. MADDESİ: TÜRK
DEVLETİNE VATANDAŞLIK BAĞI İLE BAĞLI OLAN HERKES TÜRK’TÜR” DERKEN “VATANDAŞLIK
VE TÜRKLÜK” BİR AİDİYET VE TERBİYE TEMELİNDE İNŞA EDİLDİĞİ VURGULAR. BU HALDE
YAPANCILARA PARA İLE VATANDAŞLIK VERİLMESİ TÜRK TOPLUMUNA NE AİDİYET BAĞI NE
EKONOMİK GELİŞMİŞLİK NE DE STRATEJİK AVANTAJ GETİREBİLİR.
Ancak Türkiye’nin zayıf noktalarını artırır ve yıkılmasını
hızlandırabilir. Herhangi bir ülkenin istilasında emperyalist bir düşüncenin
askeri müdahalesi için yaptığı masraf mı yoksa hedef ülkeye kendi yahut başka
ülkelerin vatandaşlarını yönlendirip o ülkeden para karşılığı vatandaşlık
aldırılmasınıdır? Örneğin Rusya’ya giriş ve çıkışın ne kadar zor olduğu
turistik ziyaretlerde bile bilinmektedir. Fakat Rusya vatandaşlarının özellikle
Akdeniz bölgesinden arazi ve mülk edinim yoluyla vatandaşlık aldığı yıllardır
izlenmektedir. Rusya-Ukrayna savaşında adeta Putin kapıları açmış Türkiye
Ruslar için açık yerleşim alanı olmuştur. Antalya-Mersin hattı sıcak denizlere
inmenin en o kolay yoludur. Mersin Akkuyu Nükleer Santrali bu projenin odak
noktası olmaktadır. Diğer taraftan Çarlık Rusya döneminden beri Çukurova- Adana-Mersin-
başta olmak üzere Klikya antik adı etrafında Klikya Ermenistan’ı(Küçük
Ermenistan) kurdurma çabaları da devam etmektedir.

Türkiye’yi
bekleyen bir diğer istila planı ise İsrail-Arap-Afgan(Peştun)-Fars-Afrika’lı vd.
istila planıdır. Türkiye’de inanılmaz oranda emlak satışı ile birlikte Suriye
başta olmak üzere geçici sığınmacılara vatandaşlık verilmesi söz konusu
olamayacağı halde verilme girişimleri kanunlara aykırıdır. Bürokratlar, memurlar, bankacılar, iş takipçileri ve emlakçılar vatanın
sosyal ve millî fay hatlarını kırmaları halinde kanunlar önünde sorumlu
olacaktır!
 1062 Kanun Numarası,
28/5/1927 tarihli
: “Hudutları Dahilinde Tebaamızın Emlakine Vaziyet Eden
Devletlerin Türkiye’deki Tebaaları Emlakine Karşı Mukabelei Bilmisil Tedabiri
İttihazı Hakkında Kanun”da ifade edildiği üzere SURİYE VATANDAŞLARI
GAYRİMENKUL
EDİNİM YOLU İLE
TÜRK VATANDAŞLIĞINA
 MÜRACAAT EDEMEZLER.

Bu kanunun 1. ve 2. Maddeleri şu
şekilde düzenlemiştir;

Madde 1 – İdari mukarrerat veya fevkalade veya istisnai kanunlarla Türkiye
tebaasının hukuku mülkiyetini kısmen veya tamamen tahdit eden devletlerin
Türkiye’deki tebaasının hukuku mülkiyeti dahi icra Vekilleri Heyeti karariyle
Hükümet tarafından mukabelei bilmisil olmak üzere kısmen veya tamamen tahdit ve
menkulat ve gayrimenkulatına vaziyet olunabilir. Vaziyed edilen emvalin
varidatı ve ledelicap tasfiyelerinden mütevelit hasılatı, vesaika istinaden
isbat edecekleri zarar nispetinde, zarar gören Türk tebasına tevzi olunur.

Madde 2 – Zarar gören vatadaşların istinat edecekleri vesikaların
şekil ve suret ve merci tanzimi İcra Vekilleri Heyetince bir talimatname ile
tayin ve tespit olunur.

YUKARIDA VERİLEN MADDELERİN HÜKÜMLERİNE DİKKAT EDİLİRSE İLE
İDARİ KARARLAR VE OLAĞANÜSTÜ VEYA İSTİSNAİ KANUNLARLA TÜRK VATANDAŞLARININ MÜLKİYET
HAKKINI KISMEN VEYA TAMAMEN SINIRLAYAN DEVLETLERİN TÜRKİYE’DEKİ VATANDAŞLARININ
MÜLKİYET HAKKINI, MİSİLLEME OLARAK KISMEN VE TAMAMEN SINIRLAMA VEYA EL KOYMAYA
BAKANLAR KURULU(7. TEMMUZ .2018 TARİH 700 SAYILI KHK 4. MADDE İLE
CUMHURBAŞKANINCA) YETKİLİ KILINMIŞTIR
(Sinan
Şığva, 2016: 186). 

Üstelik bu gerçek “Nüfus
ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü
” web (https://nvi.gov.tr/sss-vatandaslik-hizmetleri)
(Erişim Tarihi: 26. 2. 2023)sayfasında sıkça sorulan sorularda 31. sırada şu şekilde belirtilmektedir:

31-Yabancıların Yatırım yolu ile
vatandaşlığa müracaatlarında kanuni sınırlamalar var mıdır? “Herhangi bir
sınırlama olamayıp diğer taraftan gayrimenkul edinimi ile Türk Vatandaşlığına
müracaatta 6302 sayılı Kanun ile değişik 35. maddesi uyarınca Türkiye 183
ülkenin vatandaşlarına karşılıklılık şartı aranmaksızın taşınmaz alma imkânı
sağlamıştır. Ancak,
1062 sayılı Mukabele-i Bilmisil Kanunu uyarınca Türkiye’de bulunan
taşınmaz mallarına hazinece el konulduğundan 
Suriye
vatandaşları
 Gayrimenkul edinim yolu ile Türk Vatandaşlığına müracaat
edemezler
.

            01.10.1966
Tarih ve 6/7104 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
Suriye ile Ülkemiz arasında
bu konuda sürdürülen görüşmeler ve tasfiyeyi hedef tutan teklifler, müspet
sonuca varmamış, Suriye Hükümeti, son zamanlarda Türklere ait taşınmaz mallara
çeşitli vesilelerle ve özellikle 1958 yılında yürürlüğe konulan “Zirai reform”
kanununun uygulanması bahanesiyle müdahale ve eritme politikasını sürdürmüş ve
Türkler’’in mülkiyet haklarını ileri derecede kısıtlamıştır. Ülkemizde,
Suriyelilere ait gayrimenkuller üzerindeki temliki tasarruflar, Bakanlar
Kurulunun 13.1.1939 gün, 2/10250; 14.2.1942 gün, 2/17317 ve 18.1.1958 gün,
4/9697 sayılı Kararları ile kısıtlamış bulunmaktadır. Suriye Hükümeti’nin,
vatandaşlarımızı mülkiyet haklarından mahrum eden tutumları karşısında,
Hükümetimiz de 1062 sayılı Kanunun verdiği yetkiye dayanarak misilleme tedbiri
almak zorunluluğunu duymuş ve Suriye uyrukluların Türkiye’deki
gayrimenkullerine tasfiye maksadıyla el koyma kararı alınmıştır. El konulan
Suriye uyruklulara ait mallar hakkında yapılacak işlemler, kararname ekinde yer
alan 17.10.1966 tarih ve 12428 sayılı “Suriye Uyrukluların Mallarının Tespiti
ve Bu Mallara Konulması Hakkında Yönetmelikte” belirtilmiştir.( Sinan Şığva,
2016: 188)

TÜRKİYE–SURİYE ARASINDAKİ EMLAK SORUNLARINA BAŞLANGICINDA
SURİYE HÜKÜMETİNCE SURİYE’DE TAŞINMAZ MALI BULUNAN VATANDAŞLARIMIZIN
TASARRUFLARINA YÖNELİK BİR TAKIM KISITLAMALAR UYGULANMIŞTIR. TÜRKİYE
HÜKÜMETLERİ DE UYGULANAN BU KISITLAMALARA KARŞI 1062 SAYILI MUKABELE-İ BİLMİSİL
KANUNU UYARINCA SURİYE UYRUKLULARININ TÜRKİYE’DE MEVCUT BÜTÜN TAŞINMAZLARINA EL
KONULMUŞTUR. SURİYE UYRUKLULARININ YENİ TAŞINMAZ EDİNİMİ DE YASAKLANMIŞTIR.
El konulan bu taşınmaz mallar maliye kuruluşları
tarafından idare edilmektedir. Yani Suriye uyrukluların malları Türk devletinin
denetimi altına alınmıştır. Türk yargısı Hazineye kalan bir yerin olağanüstü
zamanaşımı ve zilyetlik yoluyla edinilmesinin mümkün olmayacağına karar
vermiştir( Sinan Şığva, 2016: 193).

DİĞER
TARAFTAN MUTLAKA DEĞİŞTİRİLMESİ GEREKEN TÜRK VATANDAŞLIĞIN SONRADAN EDİNİMİ
BAŞLIĞI ALTINDA EKONOMİK SAİKLERLE VATANDAŞLIK VERİLMESİDİR.
  Türk Vatandaşlığı
Kanununun Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik (TVKUY)’in 20. maddesi son
değişikliklerden sonra aşağıdaki gibidir: 

Türk vatandaşlığının istisnai olarak
kazanılması, başvuru için gerekli belgeler ve yapılacak işlemler 

MADDE 20 – (1) Kanunun 12 nci maddesinde sayılan hallerde yabancı,
istisnai olarak Türk vatandaşlığını kazanabilir.

(2)  Aşağıdaki şartlardan herhangi
birini sağlayan yabancı, Kanunun 12 nci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi
kapsamında Cumhurbaşkanı kararı ile Türk vatandaşlığını kazanabilir: 

a)  En az 500.000
Amerikan Doları veya karşılığı döviz tutarında sabit sermaye yatırımı
gerçekleştirdiği Sanayi ve Teknoloji Bakanlığınca tespit edilen.

b)  En az 400.000 Amerikan Doları veya
karşılığı döviz tutarındaki taşınmazı tapu kayıtlarına üç yıl satılmaması şerhi
koyulmak şartıyla satın aldığı veya kat mülkiyeti ya da kat irtifakı kurulmuş,
en az 400.000 Amerikan Doları veya karşılığı döviz tutarı peşin olarak
yatırılan ve tapu siciline üç yıl süreyle devir ve terkini yapılmayacağı
taahhüdü şerh edilmek şartıyla noterde düzenlenmiş sözleşme ile taşınmazın
satışının vaat edildiği Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığınca
tespit edilen.

c)  En az 50 kişilik istihdam
oluşturduğu Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca tespit edilen.

ç)  En az 500.000 Amerikan Doları veya
karşılığı döviz tutarında mevduatı üç yıl tutma şartıyla Türkiye’de faaliyet
gösteren bankalara yatırdığı Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumunca tespit
edilen.

d)  En az 500.000 Amerikan Doları veya
karşılığı döviz tutarında Devlet borçlanma araçlarını üç yıl tutmak şartıyla
satın aldığı Hazine ve Maliye Bakanlığınca tespit edilen.

e)  En az 500.000 Amerikan Doları veya
karşılığı döviz tutarında gayrimenkul yatırım fonu katılma payı veya girişim
sermayesi yatırım fonu katılma payını en az üç yıl elinde tutma şartıyla satın
aldığı Sermaye Piyasası Kurulunca tespit edilen.

f)  En az 500.000 Amerikan Doları veya
karşılığı döviz tutarında katkı payını, kapsamı Sigortacılık ve Özel Emeklilik
Düzenleme ve Denetleme Kurumu tarafından belirlenen fonlarda tutma ve üç yıl
sistemde kalma şartıyla bireysel emeklilik sistemine yatırdığı Sigortacılık ve
Özel Emeklilik Düzenleme ve Denetleme Kurumunca tespit edilen.

https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuat?MevzuatNo=2010139&MevzuatTur=21&MevzuatTertip=5)
(Erişim Tarihi: 26. 2. 2023)

Görüldüğü
üzere Türk Vatandaşlığı Kanununun Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik (TVKUY)’de
yabancının kısa dönem ikamet izni (maksimum beş yıl) aldıktan sonra hangi andan
itibaren vatandaşlığa başvurabileceği konusunda açık bir düzenleme
bulunmamaktadır. Bununla birlikte, TVKUY m. 20(2)’nin yatırım yapılmasının
akabinde vatandaşlığa başvurmaya imkân verecek şekilde kaleme alındığını
değerlendirilmektedir. Bu bağlamda, TVKUY m. 20(2)’nin (a) ve (c) bentleri
kapsamında “sabit sermaye yatırımı
veya “istihdama yönelik yatırım
yapan yatırımcılar, söz konusu yatırımlarını ilgili Bakanlık marifetiyle
belgelediklerinde; (b), (ç), (d) ve (e) bentleri kapsamındaki yatırımcılar ise,
öngörülen meblağları üç yıl süreyle tutmak şartıyla belirtilen yatırım
araçlarına yatırdıklarını ilgili kurumca tespit ettirdikten sonra, önce kısa
dönem ikamet iznine, akabinde de vatandaşlığa başvurabileceklerdir. Şüphesiz
ikamet izninin alınması sonrasında vatandaşlığa alınma için ilgilinin kamu
düzeni ve milli güvenlik bakımından engel halinin olup olmadığı araştırılacak
ve ancak durumu uygun bulunanlar, bu konuda takdir yetkisine sahip
Cumhurbaşkanı kararı ile vatandaşlığa alınacaktır. Bu halde vatandaşlığa
başvurmak için ikamet iznine sahip olmak ön şart olmakla birlikte, başvuru için
yatırımın elde tutulması için öngörülen üç yıllık sürenin dolması
beklenmeyecektir. Bu anlamda ülkemiz uygulamasının ikamet şartlı yatırımcı
programı olmakla birlikte, fiili olarak ikamet şartsız yatırımcı programları
gibi tatbik edildiği değerlendirilmektedir. Kişinin öngörülen yatırım süresi
içinde yatırım konusundaki şartları gerçekleştirmemesi halinde ise
vatandaşlığın geri alınması mümkün olabilecektir (Talat Kaya, 2021: 124-125)

Diğer
ülkelerle kıyaslandığında konunun daha net anlaşılması bakımından olağan yoldan
vatandaşlığın kazanılmasının en zor olduğu ülkelerden biri olan Avusturya
uygulamasına yakından bakılmasında fayda bulunmaktadır. Avusturya ülkeye en az
3 milyon Euro tutarında yatırım yapan kişileri, olağan yoldan vatandaşlık
kazanılması için aranan iyi derecede Almanca bilme, ülkede kesintisiz 10 yıl
ikamet etme ve eski vatandaşlığı terk etme şartlarına tabi tutmaksızın doğrudan
vatandaşlığa alabilmektedir. Bununla birlikte, yatırımın ortak girişim yoluyla
veya doğrudan istihdam veya yeni ihracat alanları yaratan bir işletmeye
getirilmesi şart koşulmaktadır. Getirilen yatırımdan ziyade kişinin niteliğinin
ön planda tutulduğu uygulama kapsamında AVUSTURYA
DEVLETİNİN KİŞİ HAKKINDAKİ İNCELEMESİ GENEL OLARAK 24 İLÂ 36 AY SÜRMEKTE VE ÇOK
SINIRLI SAYIDA İNSANA VATANDAŞLIK VERİLMEKTEDİR
. GERÇEKTEN DE 2014-2018 YILLARI ARASINDA EKONOMİ DE DÂHİL
OLMAK ÜZERE BİLİM, TEKNOLOJİ, SANAT VE KÜLTÜR ALANLARINDA OLAĞANÜSTÜ HİZMETİ
NEDENİYLE SADECE 139 YABANCI AVUSTURYA VATANDAŞLIĞINI KAZANABİLMİŞTİR
(Talat
Kaya: 2021: 118) Aynı şekilde Yabancı yatırımcıya vatandaşlık verilmesi
Türkiye’nin aksine;  İngiltere, İtalya ve
ABD gibi ülkelerde yatırımcıya uzun bir süre sonrasında vatandaşlık verilmesidir:

Birleşik
Krallık 1994 yılından itibaren, 2 milyon Sterlini sermaye veya kredi sermayesi
şeklinde Birleşik Krallık’ta kayıtlı ve aktif olarak faaliyette bulanan bir
şirkete yatırım olarak getiren kişilere Tier-1 yatırımcı vizesi (İngiltere Çalışma Vizesi olarak adlandırılan Tier 1
Vizesi, Tier 1 Genel Vize, Tier 1 Girişimci Vizesi, Tier 1 Yatırımcı
Vizesi, Tier 1 Olağanüstü Yetenekliler Vizesi ve Tier 1 Üniversite Mezunu
Girişimci Vizesi isimleri altında 5 farklı vize başvuru
kategorilerisini içerir.)(
https://www.ingilterekonsoloslugu.net/ingiltere-tier-1-vize-hususu)
(Erişim Tarihi: 26.2. 2023)
programı ile üç yıllık bir ikamet izni
vermektedir. İkamet izni müteakiben iki yıl daha uzatılabilmektedir. Kişinin getirmiş
olduğu sermayeyi toplamda beş yıl süre ile ülkede tutması sonrasında ise,
kendisi ve kendisine bağımlı aile üyeleri daimî ikamet iznine sahip olmaktadır.
Öte yandan, Birleşik Krallık’ta 2011 yılında kabul edilen bir düzenleme ile 10
milyon Sterlin tutarında yatırım yapan kişilerin iki yılın sonunda, 5 milyon
Sterlin tutarında yatırım yapan kişilerin ise üç yılın sonunda daimî ikamet
izni almalarına olanak sağlanmıştır57. Yatırımcı ve bağımlı aile üyeleri daimî
ikamet iznini aldıktan bir yıl sonra ise Birleşik Krallık vatandaşlığına
başvurma imkânı elde etmektedirler. Bu kapsamda diğer vatandaşlığa alınma
şartlarını taşımak koşuluyla yatırım tutarına göre kişi en erken üçüncü yılın
sonunda, en geç ise altıncı yılın sonunda Birleşik Krallık vatandaşı olabilmektedir.
Belirtilen süreler zarfında yatırımcının yılın 185 gününü Birleşik Krallık’ta
geçirmesi gereklidir(Talat Kaya: 2021: 121).

Benzer bir uygulama ABD’de de bulunmaktadır. ABD 1990’lı
yıllardan itibaren bu ülkede en az 1 milyon Dolarlık yatırım yapan ve en az 10
kişilik istihdam oluşturan yabancılara EB-5 yatırımcı vizesi (Amerika EB-5
Yatırımcı vizesi başvuru şartları: Başvuru sahibinin temiz bir ekonomik ve adli
sicil sahip olması. Başvuru sahibinin yıllık en az $200,000 gelire sahip
olması. Başvuru sahibi ve eşi olarak birlikte değerlendirildiğinde bu tutar
€300,000’a çıkmaktadır. Aile olarak en az $1,000,000 tutarında varlığa sahip
olunması. Gayrimenkul, nakit, şirket hisseleri ve taşıt araçları varlık içinde
sayılmaktadır. Amerika’ya yapılacak olan $800,000 tutarındaki yatırımın
kaynağının resmi kayıtlarla açıklanabilmesi. Amerika Göçmenlik Birimi olan
USCIS tarafından onaylı bir projeye €800,000 tutarında bir yatırım yapılması.
Yapılan yatırım ortalama 5-7 yıl sonunda geri alınmaktadır)(

https://www.yenibirhayat.com.tr/) (Erişim Tarihi: 26. 2. 2023)vermektedir. Yatırımcının ABD
yönetimi tarafından belirlenen hedef bölgelerde yatırım yapması halinde ise
yatırım tutarı 500.000 Dolar olarak saptanmıştır. 2019 yılında, yatırım
miktarları sırasıyla 1,8 milyon ve 900.000 Dolara çıkarılmış, 10 kişiye
istihdam oluşturma şartı ise korunmuştur. Öngörülen meblağları yatırımcı kendi
kuracağı bir işletme suretiyle ABD’ye getirileceği gibi, ticari şirket, adi
şirket ve ortak girişim gibi var olan ticari işletmeden hisse satın almak
suretiyle de getirebilir. Yatırımcı ayrıca ABD Vatandaşlık ve Göç Hizmetleri
idaresi tarafından onaylanan ve bölgesel merkez (regional center) olarak
adlandırılan ticari girişimlere yatırım yaparak da program gereksinimlerini
sağlayabilir. Bölgesel merkezler yoluyla yapılan yatırımda yatırımcı pasif
konumunda kalmakta, 10 kişiye istihdam yaratma konusundaki yük merkezler
tarafından yerine getirilmektedir. ABD’de istenilen yere yerleşme ve istenilen
işte çalışma olanağını sağlaması nedeniyle, bölgesel merkez yolu yatırımcılarca
daha çok tercih edilmektedir. EB-5 yatırımcı vizesi ile yatırımcı, eşi ve 21
yaşından küçük evlenmemiş çocukları ile birlikte ilk iki yılı şartlı olmak
üzere ABD’de daimî ikamete olanak sağlayan yeşil kart (green card)
alabilmektedir. Daimî ikamet iznine sahip yeşil kart sahibi ise başvuru
tarihinden önceki son 30 ayda ABD’de fiili olarak ikamet etmek ve 5 yıllık
ikamet süresinin kesintisiz olması şartıyla (bir yıldan fazla bir süre ABD
dışında bulunmamak) vatandaşlığa başvurma olanağını elde etmektedir. GÖRÜLDÜĞÜ ÜZERE, İKAMET ŞARTLI VATANDAŞLIK
UYGULAMALARI BİRLEŞİK KRALLIK VE ABD GİBİ ÜLKELERDE FİİLİ İKAMET VE SÜRE
ŞARTLARINA BAĞLANARAK DAHA KISITLAYICI BİR ŞEKİLDE UYGULANMAKTADIR. BU YOLLA
BİR YANDAN YABANCININ DİL ÖĞRENME VE ÇALIŞMA GİBİ VASITALARLA TOPLUMLA
ENTEGRASYONUNU SAĞLAYACAK BAĞLARIN TESİSİ, DİĞER YANDAN İSE YATIRIMCININ ÜLKEYE
YERLEŞMESİ NETİCESİNDE ÖDEYECEĞİ VERGİLER VE YAPACAĞI HARCAMALAR YOLUYLA
YATIRIMIN ÇARPAN ETKİSİNDEN YARARLANILMASI AMAÇLANMIŞTIR
( Talat Kaya: 2021:
122).

Sonuç:

“İnsanlar Zulmeder, Kader Adalet Eder.”

0

    “Bir menkıbe olarak
nakledilir:

      Bir zaman bir
genç mürid, Kutb-u A’zam olan şeyhinin abdest alması için dışarı çıkmasını
fırsat bilerek merakla onun postuna oturur. Bir anda keşfi açılır ve Akdeniz’de
Müslümanların ticaret gemisinin, korsan küffar gemileriyle kuşatıldığını ve
saldırıya uğradığını görür. O manevî tasarruf makamının sağladığı İlahî bir
izinle, hemen elini uzatıp küffar gemilerini birer birer  batırmaya başlar.                                                                     

     Az sonra içeri
giren Kutb-u A’zam, müridinin yaptığını görünce telâşla onu posttan kaldırarak:
‘Evlâdım! Sen ne yaptığını sanıyorsun?’ der. Saf kalbli müridi: ‘Görmüyor
musunuz Şeyhim, kâfirler Müslümanları katlediyordu!?’ Şeyhin cevabı manidar(çok
mânâlı)dır: ‘Evlâdım! Onların içinde zekât vermeyenler vardı; batan mallarıyla
bu günahları silindi. Aralarında Allah’ın çok sevdiği kullar vardı; onlar da
şehadet mertebesine erdi. Müslümanların fetih için donanması yoktu; bu kamçının
acısı onları güçlü bir donanma kurmaya sevk edecekti…’

     Bu dersle marifeti
açılan genç mürid, hızla terakkiye (ilerlemeye) başlar. Şeyhinin de ona
teveccühü (ilgisi) artar. Bunu sezmekte gecikmeyen tekkedeki kıdemli müritler
hâliyle onu kıskanmaya başlarlar. Onlardaki kıskançlığı gören şeyh bir gün
hepsini toplayıp sorar: ‘Kutb-u A’zam olsanız ne yaparsınız?’

     Önce en yaşlı mürid cevap verir:
‘Dünyadaki bütün hastaları iyileştirirdim.’ Diğeri: ‘Açları doyururdum.’ Öbürü:
‘Kâfir ve zalimları perişan ederdim.’ En son sıra bu gözde müride gelir. Onun
cevabı şeyhinin yüzünü ağartacak şekildedir: ‘Dünyayı mevcut hâli üzere
bırakırdım!?’ Şeyhi sebebini sorunca da: ‘Âlemerin Rabbi yanlış mı yönetiyor ki
haşa biz düzeltelim!?’ diye cevap verir.” (Kader Risalesi’nin Mütalâası, Mehmet
Çetin, s. 53)

x

     Köyün birinde biri öldürülmüş olarak bulunur!
Kasabadaki karakola haber verilir. Jandarmalar köye yaklaşınca, köyden ayrılmak
üzere olan birinden şüphelenirler. Ve sorguya çekerler. Adam ne söylediyse de,
jandarmaları ikna edemez! Katil zanlısı olarak mahkemeye çıkarılır ve birini
öldürmekten dolayı ağır bir hapis cezasına çarptırılır.

     Her zaman yaptıkları gibi, yeni gelen
mahpusun etrafında kümelenenler; onu soru yağmuruna tutmakta gecikmezler.
Buraya nasıl düştüğünü sorarlar. Adam, köyündeki öldürme olayından sonra
kasabaya gitmesi gerektiği için köyden ayrıldığını, bu durumu, köye yaklaşmakta
olan jandarmaları şüphelendirdiği için sorguya çekildiğini, fakat onları ikna
edemediğinden ötürü, mahkemeye sevkedildiğini ve hapse mahkûm edildiğini, büyük
bir üzüntü ile anlatır.

     Her sabah onu üzgün bir şekilde gören
mahkûmlar: “Hadi biz suçlu olduğumuz yüzünden buraya düştük! Ama sen suçsuz
olduğun hâlde buradasın!” diyerek her sabah, suçsuz mahkûm için duydukları
üzüntüyü dile getirir olmuşlar. Günler bu şekilde karşılıklı sızlanmalar içinde
geçerken, yeni mahkûm daha fazla dayanamayarak, bir gün âdeta isyan eder:  

    “Yeter be yeter! Susun artık! Bu
acımalarınız, canıma tak etti!

     Ne olur, artık bana lütfen acımayınız!
Çünkü ben gerçekten katilim!

     Evet buraya düşüşüm; bu olayın katili
olmadığım için, bana yapılan bir zulümdür.

     Evet, şu anda bana yapılan bir zulümdür.

     Ama burada bir de kaderin hükmü ve kaderin
şaşmaz bir adaleti var.

     Çünkü ben senelerce evvel birini
öldürmüştüm! Fakat benim yaptığım meçhul kalmıştı!

     Kimse, ne benim yaptığımı görmüş, ne de
benim yapabileceğim kimsenin aklından geçmişti!

     Hakkımda en ufak bir kuşku bile
oluşmamıştı!

     Kısaca demek lâzımsa, bugün, insanlar bana
zulmetmiş;

     Fakat kader adaletini göstermiştir.

     Çünkü Allah ihmal etmez. İmhal eder /
zaman tanır.

     Artık benim için üzülmeyiniz be canlar!
Lütfen.”