26.3 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 254

Türkiye’ye Yakışmıyor

“Hayatımda bu kadar çirkin bir dilin,
tehdidin ortaya konulduğu bir seçimle karşılaşmadım. Seçim milletin bayramıdır.
Bunlar ne yapıyor savaşa gidiyoruz sanki.”

Bu sözleri söyleyen Meral Akşener’le aynı
yaştayım. Gerçekten ben de böylesine düşük seviyeli üslubun hâkim olduğu bir
seçimi ilk defa yaşıyorum.

Cumhur İttifakı lideri, adayları ve
bileşenleri milletin ekonomik sıkıntılarının konuşulmaması için elinden gelen
her şeyi yapıyor.

Hadi sadece üslupları düşük seviyeli olsa
ona da “eyvallah” diyelim. Fakat çok kışkırtıcı, ayrıştırıcı ve düşmanlaştırıcı
bu nefret dili ile seçimi nasıl atlatacağız diye endişe ediyorum.

****

Erdoğan’dan Akıl Almaz Sözler

AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan İstanbul Mitinginde de inanılmaz sözler
sarf etti:

“Terör örgütleriyle beraber gezen, dolaşan
Kılıçdaroğlu’na biz vatanı böldürtmeyeceğiz” dedi.

RTE, Kemal Kılıçdaroğlu’nun 14 Mayıs
seçimleriyle ilgili reklam filmine, terör örgütü PKK’nın sözde lideri Murat
Karayılan’ın “deep fake” teknolojisiyle montajlanmış görüntüsünü, CHP’nin seçim
kampanyasıymış gibi gösterdi. Zaten geçen hafta da Millet İttifakı için “Kandil’den
emir alıyorlar”
demişti.

Yetmedi, İçişleri Bakanı S. Soylu’nun LGBT
temalı zırva iddialarını tekrarladı. “CHP, HDP, İYİ Parti LGBT’ci” dedi.

Erdoğan konuşmasında “Gezi Olayları”
sırasında ortaya atılan ve yalan olduğu kesinleşen iddiayı tekrar dile
getirdi. Erdoğan, “Bunlar Dolmabahçe’deki camiye bira şişeleri ile girdiler.
Mabedimizi kirlettiler. Tüneller açmaya kalktılar, ama bedelini ödediler”

ifadelerini kullandı.

Bu cümlelerin benzerini Erdoğan veya
Bahçeli hakkında başka birisi söylese, derhal hakaret ve iftira suçundan
hapse atılır.

Çünkü “İşlemediğini bildiği halde, bir
kimseye hukuka aykırı bir fiil isnat etmek” Türk Ceza Kanunu’na göre “iftira”
suçunu
oluşturur.

“Mahkemeler bana ceza veremez” rahatlığı
ile hareket edilse bile buna vicdanları nasıl müsaade ediyor anlamak
mümkün değil.

****

Devlet Bahçeli’den Millet İttifakına
Tehdit

Cumhur İttifakının Cumhurbaşkanı adayı
böyle, diğer ortağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli farklı mı? O da yine
inanılmaz cümleler kurdu, Millet İttifakına iftira ederek, tehdit etti:

“Cumhuriyet Halk Partisi ve ittifak
ortaklarını 14 Mayıs’ta acıklı bir son beklemektedir. Kılıçdaroğlu’nun
ittifak ortakları,
Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kaldıracaklarını vadediyor,
Afrin’i geri alacaklarını söylüyorlar. Bu HAİNLER alsalar alsalar
ağırlaştırılmış müebbet ceza alırlar ya da
VÜCUTLARINA MERMİ ALIRLAR.”

“İftira” diyorum çünkü başta Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere Millet
İttifakı yetkililerinin Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kaldırmak gibi bir
niyetinin olmadığını, Devlet Bahçeli çok iyi biliyor.

Kılıçdaroğlu daha yeni tekrarladı, duymamış olamaz: “Diyanet
İşleri Başkanlığı’nı kuran Cumhuriyet Halk Partisi. Hiç kimsenin de gücü
Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kapatmaya yetmez.”

Böyle bir iftiraya dayanarak yapılan bu
ağır tehdidin ne türlü sosyal sonuçları olabileceğini Bahçeli’nin bilmemesi
mümkün müdür?

**********************

Erzurum’da İmamoğlu’na Provokasyon

Bu dilin yarattığı atmosfere rağmen
milletimiz seçim çalışmalarında sağduyulu bir sükûnet içinde. Fakat bu defa
Erzurum’da Millet İttifakı adına seçim mitingi yapan Ekrem İmamoğlu’nun
mitingini yapamaması için provokasyon yapıldı.
Genellikle çocuk yaşta sayısı
200 civarında olan gençler kullanılarak İmamoğlu ve arkadaşları seçim
otobüsünün üzerinde taşlandı.

Önceden alınan ihbarlara rağmen, böyle bir
provokasyonu güvenlik güçlerinin engelle(ye)memiş olması ilginç.

Bu olayın faillerinden daha çok azmettiricileri
önemli.
Bundan önce Kılıçdaroğlu, Akşener vd muhalefet yetkililerine ve çok
sayıda gazetecilere yapılan saldırıların failleri ceza almadı, azmettiricileri
bulunmadı.
Hatta iktidar mensupları bu saldırıları kınamadı bile.
Şimdi de aynısı olacağından eminim.

Ankara’nın göbeğinde yaşanan Sinan Ateş
cinayeti
aydınlatılmadı. Cinayetin azmettiricilerine bu iktidar
devam ederse ulaşılmasının mümkün olacağına inanan yok gibi.

**********************

Çok Uzun Bir Hafta

Bugün ve bundan önceki iki yazımda
demokratik bir hukuk devletine yakışmayan, medeni bir ülke olma iddiasındaki
hiçbir ülkede yaşanması mümkün olmayan çirkinlikleri yazmak zorunda kaldım.

Bunları yazmaktan da böyle bir zihniyetin
yönettiği devlette yaşamaktan da utanıyorum.

Türkiye bu manzarayı hak etmiyor. Bu
çirkin dil ve kampanya Türkiye’ye yakışmıyor.

Başka hiçbir şey olmasa, ekonomimiz güllük
gülistanlık olsa; soğan bir lira, peynir ve et 30 lira olsaydı bile; ülkenin
sosyal ve ekonomik dengelerini bozan 12 Milyon yabancı sığınmacıyı başımıza
musallat etmemiş olsalardı bile bu zihniyetten kurtulmamız şart.

Hem nüfusun yarısına yakınını gıda,
barınma, enerji dahil en temel ihtiyaç malzemelerini alamaz hale getirsinler ve
hem de kendinden olmayan herkese hakaret, iftira ve tehdit etsinler. Artık
çekemiyoruz.

Hele bir de bunlara “sadece bir
ihaleden bir milyar doları cebellezi etti”, “Bakanla birlikte bakanlığı soyduk,
et fiyatının yükselmesi bu soygunların sonucudur”
gibi iddiaları duymak
zorunda kalınca midem bulanıyor.

14 Mayıs sonrası hukukun üstün olduğu,
kurumların ve kuralların herkes için işlediği, ahlaklı, dürüst, medeni ve
kültürlü insanların yönettiği bir Türkiye’de yaşamak ümidi ve dileğimi muhafaza
ediyorum. İnşallah bugünleri atlatacağız.

Ama bu hafta çok uzun bir hafta. Ya
bir de Cumhurbaşkanlığı seçimi 2. tura kalırsa… İki tur arasındaki çoook
uzun iki hafta içinde
neler olabileceğini düşünmek bile istemiyorum.

Kizb ve Sıdk

     Kizb’in (yalan
söylemenin) ne kadar tesirli (etkili) bir zehir olduğuna işaret eden

     Şu tespit (ve
belirleme)ler çok düşündürücüdür:

     Kizb (yalan);
küfrün (imansızlık ve dinsizliğin) esası (ve temeli)dir.

     Kizb nifakın
(münafıklık ve ikiyüzlülüğün) birinci alâmeti (işareti)dir.

     Kizb kudret-i
İlâhiyeye (Allah’ın kudretine) bir iftira

     (Kasıtlı ve
asılsız olarak Allah’ı suçlamak)tır.

     Kizb hikmet-i
Rabbaniyeye (Cenab-ı Hakk’ın terbiye ve idaresinin

     Gayeli ve maksatlı
olmasına) zıttır.

     Ahlâk-ı âliyeyi
(yüksek ve üstün ahlâkı) tahrip (harap) eden (ve yıkan) kizb (yani yalan)dır.

     Âlem-i İslâmı
(İslâm Dünyasını) zehirlendiren ancak kizbdir.

     Âlem-i beşerin
(insanlık âleminin) ahvâlini (hâl ve durumunu) fesada (karışıklığa) veren
kizbdir.

     Nev-i beşeri
(insanları) kemalâttan (olgunluk ve mükemmelliklerden) geri bırakan kizbdir.

     Müseylime-i Kezzab
( Yalancı Müseylime) ile emsalini (benzerlerini)

     Âlemde rezil
(maskara) ve rüsva (itibarsız ve haysiyetsiz) eden kizbdir.

x

     İşte bu sebeplerden
dolayıdır ki, bütün cinayetler içinde tel’ine (lânetlenmeye lâyık),

     Tehdide tahsis
edilen (korkutulmak kendisine has kılınan) kizbdir.                                                           

 x

     Bir maslahata
(fayda ve maksada) binaen (buna dayanarak) kizbin

     Caiz olduğu
(sakıncası olmadığı) söylenebilmektedir. Öyle midir?

     Evet, kat’î
(kesin) ve zarurî bir maslahat için, mesağ-ı şer’î (dinsel izin) vardır.

     Fakat, hakikata
bakılırsa, maslahat (fayda) dedikleri şey batıl (hükümsüz olan ve

     Hukukî netice
doğurmayan) bir özürdür. Zira, usul-i şeriatta (fıkıh yani İslâm hukuk
usulünde)

     Takarrür ettiği
vecihle (kararlaştığı üzere), mazbut (belirtilmiş) ve miktarı

     Muayyen
(sınırlanmış) olmayan bir şey, hükümlere illet (sebep) ve medar (vesile)
olamaz.

     Çünkü miktarı bir
had altına alınmadığından, suistimale (kötüye kullanmaya) uğrar.

     Maahaza (bununla
beraber), bir şeyin zararı manfaatine galebe ederse,

     O şey mensuh
(hükmü kaldırılmış) ve gayr-i muteber (geçersiz) olur;

     Maslahat, o şeyi
terk etmekte olur. 

     Evet, âlemde
görünen bu kadar inkılâplar ve karışıklıklar,

     Zararın özür
telâkki edilen maslahata galebe etmesine bir şahittir.

     Fakat, kinaye veya
tariz suretiyle, yani gayr-i sarih (açık olmayan)

     Kelimeyle
söylenilen yalan, kizbden (yalandan) sayılmaz.

x

     Hülâsa, yol
ikidir: Ya sükût etmektir; çünkü, söylenilen her sözün doğru olması lâzımdır.

     Veya sıdk
(doğruluk)tur; çünkü, İslâmiyetin esası sıdktır.

     İmanın hassası (niteliği) sıdktır.

     Bütün kemalâta
(mükemmelliklere) isal edici (ulaştırıcı ve yetiştirici) sıdktır.

     Ahlâk-ı âliyenin
(yüksek ahlâkın) hayatı sıdktır.

     Terakkiyâtın
(ilerleme, gelişme ve yükselişlerin) mihveri (eksen ve yörüngesi) sıdktır.

     Âlem-i İslâm’ın
nizamı (düzeni) sıdktır.

     Nev-i beşeri
(insanoğlunu) Kâbe-i kemalâta

     (Mükemmellik ve
güzellikler Kâbesi yani merkezine) isal eden (ulaştıran)

     Sıdk (yani
doğruluk)tur.

     Ashab-ı Kiramı
(Hz. Muhammed’in sahabe ve arkadaşlarını)

     Bütün insanlara
tefevvuk ettiren (üstün kılan) sıdktır.

     Muhammed-i Haşimî
(Haşimî oğullarından olan Hz. Muhammed’i) Aleyhissalâtü Vesselâmı

     Meratib-i
beşeriyenin (insanlık mertebelerinin) en yükseğine çıkaran sıdk (yani
doğruluk)tur.

Huzurlarınızda Süleyman Pekin

Bundan birkaç sene önce İzmit Türk Ocağı’nın
bir önceki başkanı değerli Ağabeyim Yücel Alpay Demir görevi kendi istek ve
iradesiyle bırakıp devrettiği zaman, Süleyman Pekin Ağabey “Huzurlarınızda
Yücel Alpay Demir” (*) adlı bir yazı kaleme almıştı.

 

Süleyman Pekin Ağabey bugün (7 Mayıs) kendi
istek ve iradesiyle Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanlığı görevini bırakıp bize
devredince biz de kendisini anlatmak istedik. Süleyman Pekin, tıpkı Süleyman
Pekin’in anlattığı gibi anlatılmalıydı. O nedenle Süleyman Pekin Ağabey’in o
gün Yücel Alpay Demir’i anlattığı yazıyı taklit etme ihtiyacı duyduk. Fakat
maatteessüf iki yazı arasındaki yazar ustalığı farkı nedeniyle bu yazının
sadece başlığı o yazının taklidi olabildi. İfade kusurumuzu önce Süleyman Pekin
Ağabey affetsin, sonra da sizler affedin.

 

Süleyman Pekin Ağabey gerçek bir Müslümcü.
Üstelik öyle sadece şarkılarını dinleyip kendinden geçen tayfadan değil,
Müslüm’e rağmen Müslümcülük yapan, Müslümcü Hareket Partisi’ni kurmaya niyetlenecek
kadar idealist bir dava adamı. Sık sık dile getirdiği “Huzur isyanda”
mottosuyla alayına isyan eden gerçek bir ahir zaman gazi dervişi.

 

Biz 100 sene önce saltanatı kaldırıp
cumhuriyeti ilan ettik ama zihinlerdeki saltanatı bir türlü yıkamadık. O yüzdendir
bizde koltuğa oturanın o koltuğa yapışıp kalması ve derisi ve kemiğiyle o
koltukla bütünleşip kalması. Ama koltuğun sahibi Süleyman Pekin Ağabey gibi bir
Müslümcü olunca saltanata da isyan etti. Hayatı boyunca ilkelerine sıkı sıkıya
sarılarak yaşamış bu ilke abidesi insan, burada da ilkeli bir duruş koydu
ortaya ve “bu ülkede herkes oturduğu koltuğu iki dönemden fazla işgal etmemeli”
diyerek sadece kendi koltuğuna değil ülkedeki bütün koltuklara bir tekme atarak
koltuk sahibi herkesi üç buçuk şiddetinde titretti.

 

Yönetim toplantısında artık bırakmayı
düşündüğünü ifade ettiği zaman hiçbirimiz kabul etmedik. Hiç olmazsa bir dönem
daha kalması konusunda ısrar ettik. Ama mazeretini öyle bir ifade etti ki artık
kalması için ısrar edeceğimiz bütün kapılar kapandı o mazeretle birlikte.

 

Bizler, insanların kıymetini hep vefatlarından
sonra anlayan bir milletiz. Allah Süleyman Pekin Ağabey’e sağlıklı uzun ömürler
versin. Bu karakter abidesi, ilkeli duruş abidesi ağabeyimizin değeri
hayattayken bilinmeli.

 

Yücel Alpay Demir Ağabey kendisini sık sık
“Süleymancı” olarak tarif eder. Buradaki “Süleymancılık” Süleyman Pekin’den
gelmektedir. Keşke daha fazla insan Süleyman Pekin Ağabey’i tanısa ve kendisini
rol model olarak kabul etse. Bu sayede memlekette “alayına isyan” diyen ilkeli
insan sayısı artar biz de millet olarak kurtuluşa ereriz. Çünkü bu ülkenin
kurtuluşu “kurtarıcı liderler” eliyle değil, Süleyman Pekin Ağabey gibi ilkeli
insanların sayısının artmasıyla mümkündür ancak. Çünkü yine Süleyman Pekin
Ağabey’in dediği gibi “İnsanın kaderini coğrafyası değil karakteri belirler!”

 

Biz Süleyman Pekin Ağabey’den razıydık,
razıyız. Süleyman Pekin Ağabey de bizden razı olur inşallah. Allah yollarımızı
ayırmasın.

Erzurum’a Gidiyoruz

Kars’ı gezip gördükten sonra doğunun kapısı olan Erzurum’a
trenle gideceğiz. Özellikle Sivas Kars arasındaki demir yolu hattının farklı
görsel zenginlikler yaşattığı bilinir. Biz de Doğu Ekspresi’yle

                Kars’tan
Erzurum’a giderek bunu göreceğiz. Bu hat 1899 da Ruslar tarafından yapılmıştır.
Yine Ruslar tarafından yapılan Kars garına geliyoruz. Kars Müzesi’ndeki Kazım
Karabekir Paşa’nın beyaz vagonu gibi burada da kara trenin kapkara buharlı
lokomotifi görsel bir zenginlik sağlamaktadır. Kars Erzurum tren hattı Ruslar
tarafından yapıldığı için ray genişliğinin farklı olması sebebiyle Türkiye Cumhuriyeti’mizin
önemli bir yatırımı olan ve 1939 da açılan Sivas-Erzurum hattının yapılmasından
sonra sisteme uyarlandığı bilgisini öğreniyoruz. Bu tren hattımız birçok
tünelleri, köprüleri, çoğu çıplak ağaçsız sıra dağları, Önce Kars’ın sonra
Erzurum’un uçsuz bucaksız düzlükleri ve seyrek yerleşim yerleriyle ilginçtir.
Buraları görünce eski valilerimizden ve siyasi hizmetlerinden bildiğimiz Vecdi
Gönül Bey’in “Anadolu’daki bazı bölgelerimizdeki kırsalda yaşayan vatandaşlarımıza
devlet ne destek verse azdır.” tespitine hak veriyorsunuz.

                Almanlar
tarafından yapılan ve 1939 da hizmete giren Erzurum Garından şehre giriyoruz. Bu
şehrimiz Selçuklu döneminin önemli bir ticaret ve eğitim merkezidir. O dönemin
çifte minareli medresesi şehrin sembolüdür. Turkuaz renkli seramikleriyle süslü
minareleri, ana kapı yanlarındaki kartallı-hayat ağaçlı, muhteşem taş
süslemeleriyle dikkat çekicidir. Açık avlulu, iki katlı binanın giriş katı dershane
odaları, üst katı ise hocaların ve yatılı öğrencilerin kalma yerleridir.
Zamanında dini, tıbbi, adli eğitimlerin verildiği önemli bir eğitim merkezidir.
Sonra hemen bitişiğindeki üç kümbetleri görüyoruz. Bunlardan birisi Emir
Saltuk’un türbesidir. Eski Türk takvimindeki on iki hayvan figürünün nakşedildiği
desenleriyle ilgi çekicidir. Diğer iki kümbetin kimlere ait olduğu bilinmiyor.
Selçuklu döneminin mimari özelliklerinin görüldüğü Ulu Camii, Erzurum Kalesi,
halen saat kulesi olarak kullanılan tepsi minare 12.yüzyıldan kalma eserlerdir.
Hemen yakınındaki kapalı tavanlı Yakutiye Medresesi bugün müze olarak hizmet
vermektedir. Sonra Taşhan’a geçiyoruz. Kanuni Sultan Süleyman’ın veziri Rüstem
Paşa tarafından 1561’de kervansaray olarak yapılmış olan bir binadır. Halen
bölgenin önemli bir ticaret unsuru olan Oltu taşı işlemeciliğinin yapılıp
pazarlandığı güzel bir mekândır. Şehir merkezindeki eski Erzurum evleri, zengin
ve ilginç kütüphanesiyle Hemşin Pastanesi, geçmişten bugüne ışık tutan
bilgilerin görüldüğü modern Erzurum Müzesi gezilip görülecek mekânlardandır.
Erzurum tarihinin önemli bir adresi de Aziziye Tabyaları’dır. Doksan üç Harbi
olarak bilinen 1877-1878 yıllarındaki Osmanlı-Rus savaşı çarpışmalarının olduğu
ve Nene Hatun’un kahramanlığıyla destanlaşan bu mekânı görüyor ve
geçmişlerimizi rahmetle anıyoruz. Daha sonra bölgenin manevi önderi olarak bilinen
ve ilk İslam ordularıyla gelmiş olduğu sanılan Abdurrahman Gazi Türbesi’ni
ziyaret ediyoruz. Bu şehir milli mücadelemizin önemli kararlarının alındığı
Erzurum kongresinin yapıldığı yer olmasıyla da önemlidir. Kongrenin yapıldığı
bina o günlerin bilgilerinin görülüp okunduğu bir mekân olarak düzenlenmiştir. Kongreye
katılanların resimleri ve özgeçmişleri, alınan kararların panolar halinde düzenlenmesi
ziyaretçilere o günleri hatırlatıp bilgilendiriyor. Kazım Karabekir Paşa’nın
işgal altındaki İstanbul Hükümeti tarafından görevden alınıp İstanbul’a geri
gönderilmesi emrine rağmen M. Kemal ‘e ” Emrinizdeyim paşam “deyip
milli mücadeleye verdiği önemli desteği hatırlatan yazılar o günlerin ne büyük
zorluklar ve yokluklar yaşattığını hatırlatıyor.

                 Erzurum’un doğal zenginliklerinden olan kış
sporları merkezleri için önemli bir adres olan Palandöken’i kış mevsiminde ve
dünyanın 48 metre yüksekliğiyle üçüncü yüksek şelalesi olan, görenler için
büyük bir görsel zenginlik sunan Tortum Şelalesi ‘ nin Erzurum’un gezilip
görülecek yerlerinden olduğunu unutmamalıyız.

                Erzurum için marka olmuş olan çağ
kebabını ve kadayıf dolmasını anmamak olmaz. Bu yöresel markaların sunulduğu
mekânlardan birini ziyaret edip, hediyelik tatlılarımızı da alarak İzmit’e dönüş
için Erzurum Havaalanı’na geçiyoruz. Rahat bir yolculuk ile Sabiha Gökçen’e,
oradan da bu gezimizin organizatörü Ercan turun hazır ettiği otobüsümüzle
şehrimize geliyoruz. Uyumlu bir grupla tarih ve coğrafya zengini bir bölgemizi
daha görmenin mutluluğu ile bu gezimizi de tamamlamış oluyoruz.     

Okuyup gezmenin hayatımıza
katacağı zenginliği unutmayarak bunlara imkân ve fırsat bulmanız dilek ve
temennilerimle.

Ülkeyi Yönetmek Üzere Seçime Giderken

Son altmış yılda dokuz defa, darbe, post modern darbe,
muhtıra ve e-muhtıra görmüş bir millet olarak, elbette bazı hassasiyetlerimiz
var.

Bu yüzden, Türkiye’ye dair endişeleri olanların, bu
endişeleri, usulünce, dile getirme zamanını ve zeminini doğru ayarlayarak
söylemesi çok önemlidir.

Hele de, ülkesine yıllarca hizmet etmiş, çok kritik makam ve
mevkilerde bulunmuş olanların, bu konuda, çok daha sorumlu davranmaları
gerekir.

Ülkenin yönetimiyle alakalı maalesef, her itiraz edeni,
hainlikle, teröristlikle, darbecilikle suçlayıp, buradan siyasi getirim
devşirmeye çalışmayı aışkanlık haline getirmiş zihniyetlerin Demokratik Rejime
saygısızlığı bilinmelidir.

Evet, ahlak ve dürüstlük, ahlakın ve dürüstlüğün olmadığı
yerde konuşulur. Sanırım millet olma olgusunu tamamlayamadığımız ya da evrensel
hukukun öncülüğünde insan merkezli demokratik sistemimizi tamamlayamadığımız
sürece ahlak ve dürüstlük üzerine konuşmaya devam edeceğiz.

Yurttaş olarak bilinçlenmemek için, önümüzü- arkamızı,
sağımızı – solumuzu göremememiz için her türlü oyunun oynandığını görmek
Demokratik Rejime saygısızlıktır; ülkenin menfaatlerini savunan özgür düşünceye
aykırıdır. Türk milletinin kültür genlerine havi akademisyenlerimize, namuslu
önderlerimize kulak verelim. Ne diyorlar? Türkiye’de Kürt sorunu, şu sorunu, bu
sorunu yoktur. Demokrasi kılıfı adı altında Türkiye’de Türk’ün kimlik ve
kişiliğinin iğdiş edilmesi, Türk’e Türk düşmanlığı propagandası yapılması,
Türk’e kendi eliyle kendi idam fermanını, kendi tasfiye sürecini imzalatma
sorunu vardır.

Ve görülmelidir ki, güçlü bir ulusun kaliteli ve yiğit
liderlerinin hiçbiri sandıktan çıkmamıştır. Sandığa gitmeyin demiyorum. Büyük
Türk Milleti’nin kültür genlerini taşıyan, bezirgân dinine mensup olmayan,
Kur’an’ın dinine mensup milli ve manevi şuurla pişmiş, kıvam bulmuş aydın ve
yiğit insanlarımızı sandıktan çıkartmanın heyecanını yaşayalım.

Ve öyle bir algıdayız ki, oy vermek üzere seçim sandığına
giderken, çıkacak sonuç, bizlerin bayrağımızı ne kadar sevdiğimizi,
dedelerimizin kan akıtarak bizlere bıraktığı topraklara ne kadar sahip
çıktığımızı sergileyelim ve milli kimliğimizi koruma ve kollama sorumluluğuyla
reyimizi kullanalım, ruhsat vereceğimiz şahsiyetleri yeterince tanımaya
çalışalım.

Mili birlik ve beraberlik şuuru ile kenetlenerek, başına
getireceğin insanların kanlarının Türk kanı olmasına dikkat etmek üzerine vacip
olan ana görevindir.

 Politika biliminin
kurucusu, düşünür, devlet adamı Nikola MACHİAVELLİ’ NİN ifadesiyle;

Eğer bir millet iktidarda bulunan kişilerin alçaklığını,
hırsızlığını yalnızca kendi siyasi görüşlerinden dolayı görmezden geliyorsa, O
millet erdemini yitirmiştir. Erdemini yitiren millet bir gün vatanını da
yitirmeye mahkûmdur.

14 Mayıs 2023 Seçimlerine Küstahça Müdahaleler

Batılı basını takip ettikçe
Türkiye’nin gerçekten çok önemli bir seçime gittiğini anlıyoruz. Bu seçimlerin
Batılı bazı sözde dostlarımızı ne kadar yakından ilgilendirdiğini görüyoruz. Le
Point, Le Express, The Economics ve Der Spiegel gibi dergilerin kapakları bize
gerçeği gösteriyor. Bizden düşmanca ilgilerini esirgemiyorlar! Artık 14 Mayıs
2023’te seçime falan gerek yok. Bunlar seçimi şimdiden yapmışlar. Sonuç Erdoğan
mutlaka gitmeli… Dost ve müttefik dediğin böyle olur! Ya demokrasi? Tam
demokrasi daima Batı çıkarlarına uygun şekillenmedir. Batı isteklerine
kavuşmazsa en mükemmel işleyen bir seçim ve müzakere süreci bile demokratik
olamaz!

            Efendim,
Türkiye son yıllarda çok olmuş ve laf dinlemez hale gelmiş deniyor. O halde biz
15 Temmuz 2016’da olduğu gibi 14 Mayıs 2023’te de sahneye çıkarız mesajı
veriliyor. Bilhassa son yıllarda ABD-Türkiye ilişkileri, NATO ve AB ile
ilişkiler bir türlü işlerine gelmedi. Bunun sebebi Türkiye’nin menfaatlerini
kıskançlıkla koruması ve sahip çıkmasıdır. Türkiye’nin Afrika ülkeleriyle
ilişki kurması ve geliştirmesi onlara göre gereksizdir. Türkiye neden Afrika’ya
yerleşmek ister? Akdeniz ve Adalar Denizinde menfaatlerine neden sahip çıkar?
Libya ile anlaşmalar yapılması, Kıbrıs’ta taviz vermek istememesi olacak şey
değildir. Azerbaycan Türkiye ilişkilerinin askeri yönden de bölgede
etkinliğimizin artırması, Karabağ’da Ermeni işgalinin Azerbaycan Türkiye
ortaklığında giderilmesi, bizi ve dostlarımızı sevindiren savunma sanayiindeki
üretimler, Türkiye-Rusya ilişkilerinde olumlu mesafelerin alınması, yapılan
gerekli yatırımlar, bize paramızla satmadıkları savaş uçakları ve patriotlar
karşısında S-400 füzelerinin Rusya’dan alınması, F-35’ler için ödediğimiz
paranın üstüne yatılması, geçici koruma altındaki sığınmacıların hepsine
vatandaşlık hakkının verilmemesi, dengeli dış politika, Karadeniz’de Batı ve
ABD çıkarlarına hizmet edilmemesi, uluslararası hukukun korunması,
Ukrayna-Rusya arasında süren sıcak harp ortamının ve tahıl tedarikinde etkili
arabuluculuk örneğimiz ve bunun Türkiye’ye itibar ve güç kazandırması tabii ki emperyal
ülke ve güçleri rahatsız edecekti. Terörle başarıyla süren sınır içi ve dışı
mücadele, sözde terörle barış süreci gibi saptırmalara girilmemesi, ABD’yi
pirelendirdiği gibi, Fransa ve Almanya’yı da rahatsız etmiştir. Sandıkta bir
iktidar değişimi ihtimali olması gereken tek yol olarak düşünülmektedir. Türkiye’deki
seçmen sözde korkutulmaya çalışılıyor. İktidara karşı açıkça ve küstahça
mücadele ediliyor. Seçmene düşen görev bu Batı tuzağını ve oyununu bozmasıdır.

            Diğer
taraftan, ekonominin ve andımızı kaldıran eğitim politikasının yaz boz tahtası
haline getirilmesi, aklı başında olan herkesi düşündürmektedir. Yapılan
yanlışlar ve dış faktörler ekonomiyi rayından çıkarmış, keyfi ve ilim dışı
işlemlerle ekonominin kötü sonuçlara sürüklendiği bilinmiyor değildir. Eş dost
kayırma ve liyakatin nasıl unutulduğu ve onun yerini sadakatin aldığı bir
gerçektir. Kamu kaynaklarının nasıl keyfi harcandığı, tasarrufa riayet
edilmediği, israfın nasıl kamçılandığı resmin arkası değil; önüdür. 

            Tarımdan
çiftçimizin, yeni nesillerin nasıl kaçırıldığı, tarım alanlarının betonlaşmaya
terk edildiğini de herkes biliyor. İç piyasada yükselen fiyatları dengelemek
için ithalatın çözüm zannedildiği, yabancı ülke çiftçilerinin ithalatla
zenginleştirebildiğini bilmeyen kalmadı. Kredi kanallarının hak etmeyen eşe
dosta açılması ve özelleştirmeler de aslında birer yolsuzluktur. Dış borç
tuzağı, egemenlik haklarımızı tehdit eder hale gelen ve bizi ileride temerrüde
düşürecek cari açık kapıdadır. Çin ve Rusya’dan yapılan ve dış ticaret
açığımızın en önemli payını oluşturan, frenlenemeyen ithalatımız, kamu
bankalarının siyasetin oyuncağı haline getirilmesi unutulamaz. Ekonominin
bozukluğunun ahlaki ve manevi değerlerimizi yıpratması, ailenin sarsılması,
boşanma, cinayet ve intiharların artışı, maddeye tapışın zirveye çıkışı, Merkez
Bankası gibi bağımsız olması gereken kurumların bağımlılığı, resmi
istatistiklere inanılamaz hale gelmesi ve güven kaybı, dikkat çekmektedir.
Geleceğe olan ümidin zayıflaması, mevcut fonların yerinde kullanılmaması gibi
sayfalar tutacak acı örnekler vardır.

            Şimdi
gelelim işin ayrı boyutuna… Siz yapılması gereken her şeyi yaptınız ve ekonomik
tedbirleri aldınız, işi rayına oturttunuz diyelim; buna rağmen milli
menfaatlerden akıl almaz tavizler verirseniz, milliyetçiliği yine öcü
sayarsanız ekonomideki başarıyı yine sürdüremezsiniz. Irak’tan ve Suriye’den
yasal haklarınızı hiçe sayarak çekilirseniz; TBMM’de egemenlik haklarınızı korumada
dış müdahaleler için tezkere çıkaracak güce sahip olmadığınız takdirde yine zor
duruma düşersiniz. Anayasanızda hiçbir ciddi devletin yapamayacağı yanlışları
yaparsanız; Anayasa’nın ilk dört maddesi, 66.madde ve diğerlerini
değiştirirseniz; ekonomik gelişme yine topal kalacaktır. Savunma sanayiindeki
başarılı hizmet ve üretimleri sözde dostlarınızın baskıları ile gevşetirseniz
caydırıcılığınızı da zamanla kaybedersiniz. Yunan’ın Adalar Denizini iyice
parsellemesine engel olamazsınız. Libya ile Akdeniz’deki anlaşmalarınızdan
vazgeçirilebilirsiniz. Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünü dinamitleyecek etnik
ve mezhep taassubunu demokratikleşme diye yutarsanız, iş ortağınız PKK’nın
TBMM’deki şubesi HDP’nin ırkçı ve bölücü taleplerine hoşgörü ile bakıp Cumhuriyeti
değiştirmeye cüret ederseniz; bunun zararlarını ekonomide de görürsünüz. Ermenistan’dan
özür dileyip toprak ve sözde soykırımı tanımaya hazır hale gelemezsiniz.
Kıbrıs’ta KKTC’yi buharlaştırıp Rum egemenliğine esir de olamazsınız. “Ne mutlu
Türk’üm diyene” ifadesini çeşitli yerlerden kaldıramazsınız. TC ibaresi banka
tabelalarından dışlanırsa, havaalanı stad ve değişik yerlerden Atatürk ismini
silme gafletini gösterirseniz, ekonomide istediğiniz kadar başarılı olunuz;
enflasyonu düşürünüz ama bunun hiçbir anlamı kalmaz. Dost ve müttefiklerimizin
kurdurduğu LGBT’ye özgürlük peşine düşerseniz yine aynı sonuca varırsınız. Eğitim
ve öğretim farklıdır. Türkiye’de daha ziyade öğretim yapılmaktadır ve eksikler
vardır. Eğitimi milli kılabilmek için müfredat programlarına “Türk Dünyası” ve “Türkiye’nin sosyal yapısı” derslerini koyabiliyor musunuz? Her dal
ve sektör az çok birbirine bağımlıdır. Türkiye’nin sosyal ve ekonomik
gelişmesine sadece ekonomiyle değerlendiremeyiz. Sosyal boyut da onu takviye
eder.

            14 Mayıs’ta
sandık başına giderken Türk ve İslam düşmanlığını, İslamifobiyi ve bu
çirkinliklerin peşinde olan sözde dostlarımızın memnun edilmesi Türk seçmeninin
görevi değildir. Ahmet, Mehmet gitsin de ne olursa olsun diyemeyiz. Türkiye’nin
kuruluş felsefesini ve egemenlik haklarını ortadan kaldırıcı, bağımsızlığımızı
hedef alan sözde dostlarımızın oyunlarını fark edelim. 14 Mayıs 2023 Genel ve
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ülkemiz ve Türk Dünyası için hayırlı sonuçlara
vesile olmasını dileriz.        

14 Mayıs Seçimlerine Bir Hafta Kala Türkiye

   14
Mayıs seçimlerine bir haftalık bir süre kaldı. Adaylar belli, meydanlar hareketli,
ülke seçim mitingleriyle şenlendi…

  Her mitingin bir konuşmacısı, her konuşanın kendine
has bir üslubu var!

  Kimisi sert, kimisi mizahi!

  Kimisi gerçeklere dayalı, kimisi izafi!

  Ama önemli olan üslup değil.  Yapılanların, yapılacakların anlatıldığı, meydanları
dolduranlara verilen sözler!

 Her
Cumhurbaşkanı adayının anlattıkları, verdiği sözler oldukça çarpıcı. Kimisi
hayallerin ötesinde, kimileri ekonomik şartların üstünde…

 Her partinin
kendine has bir sloganı, bir seçim şarkısı,  bir flaması var.

 Her
milletvekili adayı türlü vaatlerle seçilmenin peşinde…

 Yapılan her
mitingde konuşmacının seçtiği konularla,  konuştuklarıyla etkileniyor, coşuyor meydanı
dolduranlar…

 Anlatılanları
dikkatle dinliyoruz, içi dolu mu boş mu?

Sonra dönüyoruz bir de meydanlara bakıyoruz,
dolmuş mudur, yoksa boş mudur diye!

Sonrasında her mecradan farklı bir rakam geliyor!
İzmir’deki şu partinin mitinginde yüzbinler toplanmış. Ama şu partinin
mitinginde onun iki katı kalabalık varmış…

İstanbul, Adana, Mersin, Denizli, Afyon, Trabzon,
Samsun, Rize… Ülkemizin her şehrinde, her yöresinde aynı söylemler, yorumlar
hep aynı…

 Her seçim
dönemi hep böyle geçti!

 Ama ülkemizde
yaşanan her ne varsa ömürlerimizden gitti!

 1946
yılından bu yana kaçıncı kez seçime gidiyor ülkemiz?

 Seçim
öncesi meydanlarda söylenenlerden, verilen sözlerden akıllarda ne kaldı?

 Yine
meydanlar dolup, taşıyor!

 Yine seçim
anketleri çeşit, çeşit sonuç açıklıyor!

 Ama bütün
bunlar nafile!

 Halkımız
oyunu attığında sandığa, işte o zaman belli olacak milli irade.

 Kuruluşundan bu yana Türkiye’de ne çok şey
değişti, neler gelişti, neleri kazanıp, neleri kaybetti bu ülke?

 Ona bir bak!

Son 21 yıldır ülkemizi idare edenler neyi
başarmış, nerede başarısız kalmış onu incele.

Çünkü seçimleri meydanların kalabalığı değil,
ülkemizde, evlerimizde yaşananlar etkileyecek unutma…

 Onun için seçim mitinglerinde, televizyonlarda
söylenenleri değil, aşağıdaki gerçekleri sorgula:

 Milyonlarca
işsiz hala umutsuzca geziniyorsa sokaklarda eli boş,

 Binlerce
doktorumuz, mühendisimiz, bilim insanımız yurt dışına gitmişse çaresiz,

 Milyonlarca
gencimiz umut arıyorsa dış ülkelerde,

 Emeklimiz,
işçimiz, memurumuz büyük bir geçim sıkıntısı içindeyse,

 Annelerimiz
evlatlarını doyurabilmek için büyük bir mücadele veriyorsa eğer,

 Babalar,
ısınma, barınma, aydınlanma masrafları bir yana evinin günlük yiyecek masrafını
dahi karşılayamıyorsa eğer,

 Onca iş
adamı, esnaf kepenk kapatıyorsa iflas etmiş,

 Dövülen,
sövülen, öldürülen onca kadınımızın feryatları giderek artıyorsa her günümüzde,

Ülkemizin koyları, kumsalları, ormanları
kepçelerle-dozerlerle paramparça ediyorlarsa, geleceğimiz düşünülmeden,

 Ağaçlara
‘’kereste’’, doğal güzelliklere ‘’mangal’’ diye bakılıyorsa bu ülkede,

 Seçimden
önce emeklisine az da olsa iki bayram ikramiyesini verenleri, önceki yıllar
neden vermedin diyerek sorgulamadıysan eğer,

 Vergi
barışı denerek, vergisini ödemeyenler affedilebiliyorsa eğer,

 Faiz
lobisini seçimden sonra mutlaka yeneceğim dendiğinde; önceki yıllarda neden yenmedin
diye düşünmüyor, sormuyorsan,

 Seçim
propagandasında dahi kimisi devletin tüm imkânlarını kullanıp, kimisi sadece
kendi imkânıyla çıkıyorsa halkın karşısına,

 Bir de
üstüne üstlük, ağırlıklı olarak tek bir adayın/partinin propagandası yer
buluyorsa yazılı ve görsel basında,

 Eh daha ne
olsun be kardeşim?

 Seçim
meydanlarına gitsen ne olur gitmesen ne?

 Esas olarak senin gitmen gereken yer oy
sandığının olduğu yer.

 Meydanlara
gitmesen de olur.   Ama oy vermeye mutlaka git. Oyunu mutlaka
kullan.

 Bu tercih;
senin ülkemize, ailene olan vicdan borcundur. Gitmeden önce seçim meydanlarına değil;
yaşananlara, yaşadıklarına bir bak.

 Karar vermeden önce iyi düşün, elini vicdanına
koy ve öyle oy ver.

Kırım Kökenli Prof. Dr. MEHMET MAKSUDOĞLU ile TATAR TÜRKLERİ Hakkında konuştuk.

Çetinoğlu:
Bildiğim kadarıyla yeryüzünde ‘Tatar
denilen bir millet, ırk ve hatta kabile yok. Buna rağmen, ‘Tatar’dan bahsediliyor. Hatta Kırım ve Kazan Türkleri arasında ‘Tatar olduğunu’ iddia edenler var. Orta
Asya Türklerinden, özellikle Rus okullarında tahsil görmüş ve şehirlerde
yaşayanlar arasında pek çok kişi; ‘Azeri’yim,
Özbek’im, Kazak’ım, Kırgız’ım
’ diyenler var. Kırım’da ve Kazan’da
görüştüğüm bâzı soydaşlarımız, ısrarlarım karşısında ‘Siz, bizi Türkleştirmeye çalışıyorsunuz’ diyenler olmuştur.

Tatar’ isminin
nereden geldiği, nasıl olup da soydaşlarımızın Tatarlığı benimsediği hususunu
açıklar mısınız?

Prof. Maksudoğlu: Mongollara 13. Yüzyılda ‘Tatar’ deniliyordu: Arapça bütün çağdaş
kaynaklarda, Mongollardan ‘Tatar
diye söz edilir. Sözgelimi, Arap târihçi İbnul Esir Mongollardan söz
ederken dâimâ ‘Tatar’ kelimesini
kullanmaktadır: ‘Sonra 617 (Mîlâdî 1220) yılı girdi. Tatarların İslâm
ülkelerine çıkışı’, ‘Tatarların Kıpçaklara ve Ruslara yaptıklarının anılması’
(İbnul Esir, El Kâmil fit Târîh, Beyrut 1982, xıı, s. 358, 387). İbn Haldûn da ‘Bu sultân, (Cingiz Hân), Tatarların sultânıdır’ demektedir. Hâzâ’s Sultân Cıngîz Khân huwa
Sultânu’t-Tatar
(İbn Haldûn, Kitâbul İber, Beyrut 1981,  c.v. s. 593.) Çok
iyi bilindiği gibi Cingiz Han, Mongol 
hükümdârıdır. İbn Haldûn da 14. yüzyılda yaşamıştır, (vefâtı, 15.
yüzyılın ilk yıllarındadır), o devirde hâkim olan Mongollardan o da ‘Tatar’
diye söz etmektedir, çünkü, Mongollar, Cingiz Hân, ‘Mongol’a çevirmeden önce,
‘Tatar’ diye anılıyorlardı. ‘Tatar diye
anılan bu kavme Mongol denmesi, Cingiz Hân zamanından sonra olmuştur. Mongol
tâbiri Mongolistan ve Orta Asya’da yerleşmiş, fakat Mongol imparatorluğunun
batı kısmında hiçbir zaman yaygınlaşmamıştır.’
Mongol kökenli olup bu dili
konuşan halklar kendilerine dâimâ açıkça Tatar demişlerdir. Cingiz Khân
zamânından sonra Mongolistan ve Orta Asya’da bu kelime her bakımdan Mongol’a
çevrilmiştir. (Mongol kelimesi Tatar kelimesinin yerine geçmiştir.) … Mongol
imparatorluğunun en batısındaki bölgelerde ‘Mongol’ kelimesi, resmen konulduğu
hâlde, asla üstün, yaygın hâle gelmemiştir. ‘Çingiz Han, ülkesinde resmî olarak
‘Mongol’ isminin kullanılmasını emretmiştir. Ne var ki, Batı’nın büyük bir
kısmında ‘Mongol’ kelimesi, ‘Tatar’ kelimesinin yerini tutamamıştır…’ Mongol
imparatorluğunun en batısındaki bölgelerde ‘Mongol’ kelimesi, resmen konulduğu
hâlde, asla üstün, yaygın hâle gelmemiştir. ‘Çingiz Han, ülkesinde resmî olarak
‘Mongol’ isminin kullanılmasını emretmiştir. Ne var ki, Batı’nın büyük bir
kısmında ‘Mongol’ kelimesi, ‘Tatar’ kelimesinin yerini tutamamaktadır. (Hasan
İbrâhim Hasan, Siyâsî-Dînî-Kültürel-Sosyal İslâm Târihi, çev. İsmâil
Yiğit,  c. V, s. 162, İstanbul 1986.)

Alangoya’nın iki
oğlu vardı: Tatar Han ve Mongol Han. Tatar Han’ın oğlu Sung Han, Mongol Han’ın
oğlu İl Han. İl Han’ın oğlu Yesügey Bahadır Han, onun da oğlu Çingis Han.
Hâkimiyetin, önce Tatar kolunda iken, sonra Mongol koluna geçtiği anlaşılıyor.

Tatar/Mongol
ordusu 1237 yılında Moskova’yı zaptetti. Bu orduda kalabalık Kıpçak ve diğer
Türk kitleleri de vardı. Türklerin büyük çoğunlukta olduğu Mongol ordusu,
günümüzde ‘Rusya’ denilen bölgeyi onüçüncü yüzyılın ilk yarısında zaptetmişti
(Shirin Akiner, Islamic Peoples of the Soviet Union, (London: 1986)
p.55.). Bu vâkıa, Rusların, Avrupa Rusya’sındaki bütün Türk kökenli
Müslümanlara ‘Tatar’ demelerinin sebebidir. Ruslara göre, Avrupa Rusya’sında yaşayan
Müslüman Türklerin hepsi, Tatarların (Mongolların) torunlarıdır.

Çingis
Han

Cuci                                           Çağatay                             Tuluy             Ögeday

Batu     
Burka {Bereke(t)}                                                 
Hülâgü

Çingis Han’ın ölümünden
sonra oğulları arasında bölüşülen çok geniş alana yayılmış Mongol varlığının
Batı’daki, Hazar Denizi ve Karadeniz’in kuzeyindeki kısmının başında Cuci oğlu Batu
Han
(ö. 1255) vardı, o ölünce, kardeşi Burka
Han
başa geçti. Burka, bir sûfî vâsıtasıyla Müslüman olmuştu. Adı Bereke(t)
olarak değişti.[1] Gök Ordu: Kök
Orda
, Arapların Altın Ordu, Rusların
Zolotay Orda dedikleri bu devlette, halk, esas itibariyle, Hunların,
Göktürklerin torunları, Bulgar ve Kıpçak Türkleriydi. Hânlar, ileri gelenler,
asîlzâdeler, üst düzey yetkililer Mongol (Tatar) idiler. Türk nüfûsunun ezici
çoğunluğu etkisiyle, Mongollar da, son Hân Toktamış’ın
adının da gösterdiği gibi, Türkleşmişlerdi. Emîr Timur, Litvanya’ya sefer
hazırlığı yapmakta olan Toktamış Hân’ı 1396’da
yenince, Gök Ordu yıkıldı ve dört Hânlık ortaya çıktı:
Kazan, Kırım, Kasım (Sibir) ve Astrahan. Gök Ordu’nun yıkılışı, onun
hâkimiyeti altında yaşamakta olan Ruslara fırsat verdi, zamanla, Avrupa
devletlerinin de yardımıyla genişlediler ve bu Hânlıkların topraklarını ele geçirdiler.

Tatar’ kelimesi, günümüz Arap
araştırmacılar
tarafından da ‘Mongol
yerine kullanılmaktadır. Meselâ, Mongol istilâlarını gösteren harîtanın yaftası
(The Tatar Holocaust) ‘Tatar felâketi, Tatar yağmasıdır.

 

Ismâil R. Fârûqî
and Lois Lamya al Fârûqî, The Cultural Atlas of Islam

(New York:
McMillan publishing company 1986) p.253.

 

Cingiz Hân’ın
emriyle, ‘Tatar’ yerine ‘Mongol’ kelimesinin kullanılması, o geniş toprakların
doğu kısmında gerçekleşti ise de, batı kısmında ‘Tatar’ kelimesinin
kullanılması devâm etti. Bu Tatar hâkimiyeti altında yaşayan milletler de Tatar
(Mongol) sülâlesinden hânedânların idâresinde oldukları için ‘Tatar’ diye
anıldılar. Böylece, ‘Tatar’ kelimesi, zamanla, 
Tatar (Mongol) idâresinde yaşayan milletlerin siyâsî adı oldu: Osmanlı
Hânedânı idâresinde yaşayan herkesin, ‘Osmanlı’ diye anılması gibi. Yâni,
‘Tatar’ sözü, etnik (kavmî) değil, siyâsî bir anlam ifâde eder oldu.

 

W. Bathhold,
‘Tatar’ maddesi, Encyclopaedia of Islam, Leiden 1934, IV, s. 101 de,
Cingis Han’ın, ‘Tatar’ adını ‘Mongol’a çevirdiğini, Mongol adının, o geniş
toprakların doğusunda tuttuğunu, batı kısmında Tatar adının devam ettiğini
belirtir.

 

Türk dünyâsı, bir
bütün olarak öğretilmediği için, kendilerini, nesillerden beri ‘Tatar’ olarak
bildiklerinden, durumu kavramaları kolay olmuyor. Aynı olayı, gittiğimde
Kırım’da yaşadım. Konuşmamın yarısı Anadolu Türkçesi ile, yarısı da ‘Tatarca’
denilen kuzey lehçesinde idi. Hepimizin Türk olduğunu anlatmıştım. Kazan
Türklerinin Mongollara endişe ile baktığını anlatan, lehçelerindeki ‘Tatar
barda khatar bar/Nerede Tatar varsa, tehlike vardır’ deyimini anmıştım. Bu
konunun anlaşılması, biraz zaman alacağa benzer.

Eskişehir Türk
Ocağında konuşan Kırımlı orta yaşlı bir hanımın konuşmasını internete
koymuşlar, orada dinledim. Kadın, bilinçli, büyük bir geçmişin vârisi olduğunun
farkında; diyor ki: ‘menim tilim, Altın Orda tili.’ (Benim dilim, Altın Ordu’
da konuşulan dil.) Altın Ordu, Mongol kuruluşu idi, Kıpçak Türklerinin
çoğunluğundan ötürü Türkleşti, halkın konuştuğu dil de, ‘Tatarca’ denilen kuzey
lehçesi idi. Bunun bilincinde olan kuzey Türkü (Kazanlı veya Kırımlı) o
geçmişten kopmayı istemiyor olabilir, tabiî, en mühimi, Türk dünyasının çok
geniş olduğu, kendilerinin, bu dünyânın bir parçası olduklarını bilmeyişleri.
Anadolu lehçesini öğrenip kullanan Kırımlılar var, bâzıları da, bunu assimile
olarak
görüyor: Rusların, rusçayı
dayatması paralelinde anlıyor. Mühim değil; zamanla kendiliğinden çözülecektir.
Temaslar bunu sağlar. Ayrıca, anlatılıyor da.

 

Çetinoğlu: Yıldırım
Beyazıd ile Emir Timur yönetimindeki 1402 Ankara Savaşı’nda Emir Timur tarafına
geçen Kara Tatarların menşei hakkında bilgi lütfeder misiniz? Onların
Anadolu’da Kırım’da ve Kazan’da yaşamakta olan ve de ‘Tatar’ olarak anılan soydaşlarımızla soy birliği var mı?

Prof. Maksudoğlu: Ankara
manâsız savaşında Timur ordusuna geçen Tatarlar, 1243 te Kösedağı savaşında
yenilen Selçuklular kendilerini toparlamasınlar diye Anadolu’da bırakılan -on
üçüncü yüz yılda Tatar denilen- Mongollardır. 
Sultan Abdulhamîd devrinde Defter-i Hâkkanî Nâzırlığı yapmış olan, Netâyicul
Vukuu‘ât
adlı 4 ciltlik çok değerli bir analitik Osmanlı Târihi yazmış olan
Seyyid Mustafa Nûri Paşa, eserinde bu durumu çok güzel anlatır. Yıldırım
Bâyezîd Hân; bu, Tatar denilen Mongolları asker olarak kullanıyordu. Emîr
Timur, savaştan önce bunlarla iletişim kurup, Anadolu’yu onlara vereceğini va’d
ederek kendi tarafına kazanmış, onlar Timur 
ordusuna katılmışlar. (‘Tatar’ denilen Kırımlılar, en erken Kırım
Harbi’nden (1856 dan) sonra Anadolu’ya geldiler, bunlarla ilgileri yok, 1258 de
Bağdad’ı alıp Abbâsî Halîfeliğini yıkan, o yüz yılda ‘Tatar’ denilen
Mongollarla da ilgileri yok.)

 

Mustafa Nûri Paşa,
Çelebi Mehemmed’in (o çağdaki ve daha sonraki telâffuz öyledir) bu
Tatar/Mongolları, Filibe civârındaki ‘Tatar Pazarcığı’ denilen yere sürmüş
olduğunu anlatır. Zamanla, onlar da Türkleşmiştir.

Bu, Anadolu’daki
‘Tatar’ denilen Mongollarla, Kırımlı, Kazanlı olup da ‘Tatar’ denilen Türkler
arasında hiçbir soy ilişkisi yoktur. O kuzey Türklerine (Kıpçak Türkleridir
çoklukla, az sayıda da Peçenek) ‘Tatar’ denilmesinin sebebi, Tatar/Mongol
hâkimiyetinde yaşamış olmalarındandır. Anadolu’da da 1243 ten beri devam eden
Tatar (Mongol) hâkimiyeti, Osmanlı Devleti’nin genişlemesiyle ortadan
kalkmasaydı, Anadolu Türklüğü de ‘Tatar’ olarak anılacaktı, Osmanlı Devleti
hâkim olunca, o devlette yaşayan her ferd ‘Osmanlı’ oldu.  ‘Osmanlı’ denilen halk içinde, Türklerden
başka Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Kürtler, Arnavutlar, Çerkesler, Boşnaklar…
gibi çeşitli etnik zümreler vardı; 19. yüzyıl sonlarına kadar hepsi ‘Osmanlı’
diye anılıyordu.

 

Avrupalılar,
Timur’u da ‘Tatar’ zannederler; hiç de öyle değildir. Beşinci dedesi
Tatar/Mongol ordusunda bulunmuş da olsa, nesil değiştikçe Türkleşmiştir, Timur,
Türktür. Timur, ‘demir’ kelimesinin Türkistan’daki telâffuzudur. Eskimez
harfleri kullandığımızda, ‘Hicâz Timur Yuly’ (Hicâz Demir Yolu) diye
yazılıyordu. Osmanlı’da birkaç Timurtaş Paşa vardır. Bâzı Kırımlı’lar da
(Türkiyedeki) Timur’u, lehçe yakınlığından dolayı, kendilerinden zannederler;
hiç ilgisi yoktur.

 

Çetinoğlu: 1683
İkinci Viyana Kuşatmasına katılan Murad Giray Han’ın ihânet ettiği iddia
ediliyor. Genel Kurmay Başkanlığı tarafından yayınlanan ‘İkinci Viyana Kuşatması’ isimli kitapta, İkinci Viyana Kuşatması
Bozgununun sorumlusu olarak Merzifonlu Kara Mustafa Paşa gösteriliyor ve bu
görüş, kuşatma hazırlıklarındaki, kuşatma sırasındaki hatâları ile en ince
noktasına varıncaya kadar açıklanıyor. ‘Çok
mükemmel târihçi’
olarak tanınan isim yapmış târihçilerimiz ise, bütün suçu
Murat Giray Han’a yüklüyorlar.

Mevzu ile alâkalı görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Prof. Maksudoğlu: Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, 1683
yılında Viyanayı kuşatacağına, hücum etseydi, çok büyük bir ihtimalle,
alabilirdi. Başarısızlığın ESAS, TEMEL sebebi, Osmanlı Bürokrasisinin o
yıllardaki çürümüşlüğüdür. Birkaç nesildir İslâm’a soğuk yetiştirildiğimiz
için, askerler de, târihçilerimiz (!) de, alt yapı eksikliği yüzünden şunu
ATLIYORLAR: İslâm savaş geleneğinde, uygulamasında, SAVAŞla ele geçen GANÎMET,
mücâhidler arasında kısmet edilir; ordunun 3 gün yağma hakkı vardır. Mustafa
Paşa, İmparator’un kaçıp gittiği Viyana’nın teslîm olacağını umdu, bekledi,
kuşattı. Viyana, teslîm olsaydı, savaşsız ele geçen: FEY’ olacaktı; her şey
Devlet hazînesine (Beytul Mâle) kaçacak, Sadrâzam olarak, kendi tasarrufunda
olacaktı. Dağıtacağı hediyelerle durumu sağlamlaşacak, rakiplerine karşı daha
güçlü duruma gelecekti. Bürokrasi öyle çürümüştü ki, bozgun haberi üzerine
Kızlar Ağası ve Mîrâhur, sarayda, mendil çıkarıp oynamışlardı! Mîrâhur, daha
sonra Serdâr (Başkomutan) olmuş, Jan Sobiyevski’ye yenilmişti.

 

Viyana’ya varmadan
geride bırakılan iki kale, süvârilerin atlarına ot bulmak için 20 saatlik
mesafeye gitmeleri … var ama, esas NOKTA, hücum yerine muhâsara yapılması idi.
Sebebi de bürokraside mevki kapma yarışı. (Turgut Reîs/Paşa, Trablusgarb
Beylerbeyi olarak 1565 Malta muhasarasına SONRADAN yetişti. Yakındaki küçük
kalenin kuşatılmış olduğunu gördü. Büyük kale kuşatılıp alınsa idi, küçüğü
teslîm olurdu, dedi, ama kuşatma başlamıştı, öyle devam etti.)

Viyana alınsaydı,
Yanık ve Komoron kaleleri de teslim olurdu her hâlde.

 

İsim yapmış
târihçilerimizin alt yapıları eksik ve ‘duruş’ sâhibi değiller, papağan gibi
‘Osmanlı İmparatorluğu’ derler; 10 vurulup 1 diye sayılırsa, ancak kendilerine
gelirler.

 

Çetinoğlu: Kazan
Hanlığı 15 Ekim 1552’de Rusların eline geçti. Kanûnî Sultan Süleyman Han
yönetimindeki Osmanlı Devleti’nin yönetimindeki Osmanlı Devleti, ordu göndermek
bir tarafa, elçi gönderip işgal ve ilhakı önleyebilirdi. Bu olumsuzluğun mâkul
bir izahı var mı?

Kanûnî’nin. Slav asıllı olduğu rivâyet edilen çok sevdiği
eşi Hürrem Sultan’ın dahli olmuş mudur?

Prof. Maksudoğlu: Kanûnî
Süleymân Hân, 1552’den 4 yıl sonra, oldukça yaşlı ve hasta olduğu hâlde 1566 da
Zigetvar’da Hakkın rahmetine kavuşacaktır. Zannederim şişirilmiş
şöhretlerimizden Sokollu Sadrâzamdı, İkinci Selîm devrinde de o etkiliydi,
azledilemedi, ortadan kaldırılışı -sözde- bir deli derviş tarafından 1579 da
suikasde uğraması ile oldu. Yeniçeri ileri gelenleri ile arası iyiydi; orduyu
yönetime karıştırmanın  öncüsü
denilebilir. 1559’daki Volga Kanalı konusundaki başarısızlığından dolayı İkinci
Selîm’in: ‘cümle masârif senden tazmîn edilmelidir’ hitabına uğramıştır. Konuyu
incelemedim ama, İran, iç isyanlar (Celâlî) birtakım işler Kanunî’nin (yaşlılık
da var) bu konuyla ilgilenmesini önlemiştir sanırım.

 

Öte yandan;
Kazan’da asîller ile halk arasında sanıyorum, sürtüşmeler vardı, zayıf düşen,
Ruslardan yardım alıyor, onlara meylediyordu. Osmanlı’nın bu kötü işlerden
haberi olduysa -ki her hâlde oluyordur- o tarafla fazla ilgilenmemiş olabilir.
Konu, araştırmaya muhtaçtır.

 

Hürrem Sultanın
Ukrayna, dolayısıyla Slav asıllı olduğu biliniyor. En kabiliyetli Şehzâde
Mustafa’ya karşı olduğu da. Olabilir… Araştırılması gereken bir konu, gerekli
bilgim yok.

 

Çetinoğlu: Türkiye’deki
Kırım Türkleri, Kırım’ın 18 Mart 2014’te Rusya tarafından ilhak edilmesinin
yıldönümlerinde, protesto gösterileri düzenliyor. Bu gösterilerin, ilhakın
iptaline zerrece faydasının olmayacağı biliniyor. Hattâ Rusya’nın Kırım’da
yaşayan soydaşlarımıza daha ağır baskılar uygulamasına yol açacağı da ihtimal
dâhilindedir. Rusya ile iyi ilişkiler içerisinde olmak, Kırım Türklerini
nispeten rahatlatan neticeler sağlayabilir mi?

Prof. Maksudoğlu: Son
cümlenize evet demek gerek ama bu işlerle ömrünün her ânında meşgul olan Prof.
Hakan Kırımlı: ‘Putin durmaz, durdurulur’ diyordu, bir vesileyle.

 Doğru, daha çok baskı yaparlar, zâten
yapıyorlar. Gösterileri yapanlar, herhâlde târihe not düşmek istiyorlar, bir
de, hareketlerinin, oradakilere, yalnız olmadıklarını hissettirmeğe
yarayacağını düşünseler gerek.

 

 

Prof. Dr. MEHMET MAKSUDOĞLU

Akademisyen,
İlahiyat Profesörü, Dekan,  Araştırmacı
yazar. Eskişehir’de Kırım kökenli bir âile içinde 1939 yılında doğdu. İnkılâp
İlkokulunu (1950), Eskişehir Lisesini (1956) ve Ankara Üniversitesi İlâhiyat
Fakültesini (1960) bitirdi.

İzmir İmam-Hatîp
Lisesi’nde Meslek Dersleri Öğretmeni olarak Arapça, Farsça, İngilizce ve
Hadîs öğretti. Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde İslâm Târihi
Asistanı oldu (Temmuz 1961).

Tunus’ta (1961-63)
doktora tezi ile ilgili malzeme topladı, dilbilgisini bildiği Arapça’nın
pratiğini yapmak imkânını buldu. Dördüncü sınıfına kabûl edildiği Burgiba
Yaşayan Diller Enstitüsü Arapça Bölümü’nü bitirdi.

Türkiye’ye dönüp
İstanbul, Başbakanlık Osmanlı Arşivinde belge inceledi, 1966 yılı Mart ayında
‘ Tunus’ta Osmanlı Hâkimiyeti’ konulu doktorasını verdi.

İngiltere’de,
University of Cambridge’de Faculty of Oriental Studies’de (1967-70), Türkçe
öğretti, orientalistlerin nasıl yetiştirildiklerini gördü.

Türkiye’ye dönüp
Diyânet İşleri Başkanlığına bağlı olarak İzmit, Ankara ve İstanbul’da vâizlik
yaptı, askerlik görevini Yedek Subay olarak yaparken bir askerî okulda Târih
ve İngilizce öğretti (1970-73).

İstanbul Yüksek
İslâm Enstitüsü’nde öğretim üyeliği yaptı (1973-82), İslâm Târihi ve Arapça
öğretti. Askerlikte öğrendiği ‘dili, hep bir ağızdan tekrarlama’ metodunu,
yazdığı Arapça kitaplarında uyguladı.

Marmara
Üniversitesi’nde 1983 yılında Yardımcı Doçent, 1986 da Doçent ve 1995 yılında
Profesör oldu.

İzinli olar

Aile Planlaması, Nüfus Planlaması ve Gerçekler

Aile
Planlaması, ailelerin istedikleri kadar, istedikleri zaman, ekonomik
durumlarına ve kişisel isteklerine göre ve bakabilecekleri kadar çocuk sahibi
olmalarıdır. Aile planlamasıyla nüfus planlaması birbirine karıştırılmamalıdır.
Nüfus Planlaması, ülke nüfusunun belirli bir seviyede tutulması demektir. Ülke
nüfusunun azaltılması veya dondurulması ne istihdam imkânını arttırır, ne de
hızlı kalkınmayı sağlar. Ne yazık ki, Türkiye ve Dünya’da bazı çevreler nüfus
planlaması taraftarıdır. Büyük devlet olabilmek, ancak büyük millet olmakla
mümkündür. Yani, bir ülkenin nüfusunun kalabalık olması,  o ülkeyi büyük devlet yapmaya yeterli
sebeplerden birini teşkil eder. Ayrıca nüfus fazlalığı, bir ülkenin ekonomik ve
kültürel kalkınması ve siyasi yönden güçlenmesi için nüfus fazlalığına büyük
ihtiyaç duyulmaktadır. İşte bu ve benzeri sebeplerle nüfus planlamasına karşı çıkmak
gerekir.

       Konuya Türkiye açısından bakacak
olursak;  Türkiye’nin siyasal, kültürel,
ekonomik ve askeri yönlerden güçlenmesi, varlığını devam ettirebilmesi,
sınırlarını koruyabilmesi, Türkiye dışında yaşayan Türklerle ilgilenmek için
nüfus artış hızını yavaşlatmak değil, tersine artırmak gerekmektedir.
Türkiye’de uygulanan doğum kontrolü, Türk Milleti’nin varlığına, geleceğine,
Türk neslinin çoğalmasına indirilen bir darbedir. Doğum kontrolü adı altında
yürütülen bu politikaların esas gayesi Türk Milleti’ni hedefsiz, kuvvetsiz,
aciz ve kendini savunamayacak bir duruma düşürmek, ancak ve ancak Türk
Milleti’nin düşmanlarını sevindirir. Nüfus planlaması aynı zamanda Türkiye’nin
ekonomik yönden güçlenmesine de mani olacaktır. Oysa nüfusun çoğalması,
ekonomik ve kültürel yönden kalkınmak için büyük bir itici güç oluşturur.

       Türkiye’de nüfusun artmaması yönünde
toplumu şartlandırma çabalarının yapıldığı ve adeta bir kampanya haline
dönüştürüldüğünü görüyoruz. Nüfus tahdidini tek gaye edinen teşekküller kurulmakta
ve bu hususta iletişim kanallarıyla telkin ve propagandalar yapılmaktadır.
Elbette ki, bir şartlandırmayı hedef alan bu çeşit propaganda faaliyetleri
demokratik toplum ilkeleriyle bağdaşmaz. Sosyal meselelerin topluma saygısızlık
ifade eden anlayışlarla ele alınması sonucunda, neticelerin çok ağır kayıplara
yol açtığı bir gerçektir.  Bu hususta,  Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş hoca şunları
söylüyor: “ Türkiye’de nüfusun artmamasını sağlamak çabalarının, Batı’nın
gelişmiş ülkelerinin, az gelişmiş üçüncü dünya ülkelerine nüfus planlaması
uygulamalarını benimsetme çabalarından bağımsız düşünmek yanlış olacaktır.”
Nitekim, Türkiye’de de bu anlamsız düşünce aynı anlayış içinde ele alınmıştır.
Oysa Birleşmiş Milletler Anayasası, her millete kendi mukadderatını hâkim
kılıcı ( Self – Determination ) prensibini, kutsal bir prensip olarak kabul
etmiştir.

       Nüfus planlamasının lehindeki ve
aleyhindeki görüş ve düşüncelere gelecek olursak; Lehindeki tek görüş Batı
menşeli bir görüş olup, nüfus artışının açlık tehlikesi yaratacağı ihtimali
üzerinde durulan görüştür. Eğer bu görüş ve düşünce doğruysa; evvela Avrupa
ülkelerindeki nüfusun azaltılması gerekmez mi? Avrupa ülkelerindeki nüfus
artışı çok daha fazla. Nüfus yoğunluğunun 
yüksek olduğu Avrupa ülkelerinin hiçbiri 
açlık ve fakirlik  tehlikesiyle
karşı karşıya gelmemiştir. Aksine, dünyada en müreffeh durumda olan ülkelerdir.

       Türkiye’de nüfus planlamasının aleyhindeki
görüş ve düşünceye bakacak olursak; 
meseleye iktisadi yönden bakanlar, 
nüfus artışının iktisadi kalkınmayı önlemediğini, bizzat teşvik etmeye
yaradığını belirtmişlerdir. Bu görüşü savunanların arasına Prof. Dr. Turan
Yazgan, Prof. Dr. Amiran Kurtkan Bilgiseven, Prof. Dr. Mustafa E. Erkal, Prof.
Dr. Nevzat Yalçıntaş, Prof. Dr. Ömer Alparslan Aksu, Prof. Dr. Mehmet Eröz,
Prof. Dr. Sabahattin Zaim, Prof. Dr. Enis Öksüz hocaları dâhil edebiliriz.
Nüfus artışı, önemli bir Pazar oluşturur ve dolayısıyla yatırımları teşvik
eder.

       Avrupa ülkelerinden İsveç, Hollanda,
Fransa, Almanya, Norveç, Yunanistan, Bulgaristan gibi ülkelerde genç nüfusun
azalması dolayısıyla, nüfus artış hızını yükseltmeye yönelik devlet kanalıyla
çalışmalar yapıldığı görülüyor. Aynı uygulamaları Japonya’da da görmek
mümkündür.

       İslam Dini’de çoğalmayı, fazla çocuk
yapmayı öneriyor:  “ Evleniniz ve
çoğalınız, Kıyamet Günü’nde sizin çokluğunuzla övüneceğim.” Hadis-i Şerifi
İslam Dini’nin evlenmeyi ve çoğalmayı teşvik edici tutumunu belgelemektedir.

       Dünya’da pek çok ülke, askeri ve siyasi
prestij kazanmak, hasımlarını bertaraf etmek, hakimiyet sahalarını genişletmek
için lazım olan askeri gücün nüfus yoğunluğuna dayandığını belirtmektedir.

Netice
olarak şunları söyleyebiliriz:

Türkiye ve
Dünya’nın bazı ülkelerinde yapılmaya çalışılan nüfusu azaltma çalışmalarını,
ülkelerin egemenliklerini tehlikeye sokan bir çalışma olarak görmek gerekir.
Dört bir tarafımız düşman ülkelerle çevriliyken Türkiye’nin nüfus politikaları
düzgün ve doğru temellere oturtulması gerekir. Kalkınma stratejilerini, tarım
ve hayvancılık politikalarını eksiksiz bir şekilde uygulamak kaydıyla Türkiye
toprakları yaklaşık iki yüz milyon nüfusu rahatlıkla besleyebilecek
kapasitededir. Yeter ki, uygulanan politikalarda yanlışlık yapılmasın.

Mustafa
Kemal Atatürk’ün şu sözleri asla unutulmamalıdır:  “ Özgürlük ve bağımsızlık benim
karakterimdir.” Ekonomik bağımsızlık sağlanmadıkça, tam bağımsızlık
sağlanamaz.  Bu da büyük devlet, güçlü
devlet olmakla mümkün olacaktır. O halde, nüfusun çoğalmasından asla
korkmamalıyız. Nüfus fazlalığı o ülkenin bağımsızlık ve hürriyetinin temelini
teşkil eder.

Konudan Konuya (34)

     İlim varsa amel de
olmalı. Zekâ varsa ilim elde edilmelidir. İnsanda var olan istidat (mevcut
potansiyel) değerlendirilmeli ve zekâ işlerlik kazanmalıdır. Öyle görülüyor ki,
her insana verilen istidatlar madenlere benzer, işletilirse kıymet kazanır.

x

     İnsan ebed için
yaratılmıştır. Onun hakikî lezzeti, ancak mârifetullah (Allahı bilmek ve
tanımak), muhabbetullah (Allah sevgisi), kemal (olgunluk ve mükemmellik), ilim
gibi ebedî şeylerdir. Elhâsıl: Lezzet ve nimet, ancak ve ancak daimî
olduklarında lezzet ve nimet olurlar.

x

     İnsan, kendi
tercihine kalsa yanlış ve zararlı şeyleri seçebilir. Ama dinin ölçülerini esas
aldığında istikametli bir hayat yaşar. Meselâ, insan fıtraten (yaratılışı
gereği) bencildir. Dine uyduğunda ise, başkalarının derdini de, kendine dert
edinir, hatta onların menfaati için kendi menfaat (ve çıkar)ını  terk eder bir duruma yükselir.

x

     “Nasıl Allah’ı
inkâr edersiniz ki, siz ölü idiniz de, O size hayat verdi. Sonra sizi
öldürecek, sonra tekrar hayat verecek, sonra O’na döndürüleceksiniz.” (Bakara:
28)

     Nimetlerin en
büyüğü hayattır. Sonra, hayatın devamıdır. Yani, göklerin ve yerin tanzimiyle
hayatın kemal bulmasıdır. Sonra, insanın kâinata üstün kılınması, diğer
varlıklardan daha şerefli yaratılmasıdır. Sonra, ona ilim öğretilmesidir.

x

     Âlemi meydana
getiren atomlar, ilahî mürekkep hükmündedir. Gördüğümüz her şey bu atomlardan
yazılır. Bu atomların hâlden hâle geçmeleri, akılları hayrette bırakan bir
hikmet ve nizam iledir.

x

     Müellif, Hutbe-i
Şamiye isimli eserinde şöyle der: “Hâsıl-ı kelâm (sözün kısası): Biz Kur’an
şakirdleri (talebeleri) olan Müslümanlar, burhana (delile) tâbi oluyor (uyuyor)uz.

     Akıl ve fikir ve
kalbimizle hakâik-i imaniyeye (iman hakikatlerine) giriyoruz.

     Başka dinlerin
bazı efratları (fertleri) gibi ruhbanları taklit için burhanı (delili)
bırakmıyoruz.

     Onun için akıl ve
ilim ve fen hükmettiği istikbalde (gelecekte), elbette burhan-ı aklîye (aklî
delillere) istinat eden (dayanan) ve bütün hükümlerini akla tespit ettiren
Kur’ân hükmedecek.”

x

     Sa’d-ı
Teftazânî’nin açıkladığı gibi iman, Allah’ın dilediği kulunun kalbine, onun
cüz-i ihtiyarîsini (tercih, irade ve seçimini) sarfından sonra bıraktığı bir
nurdur.

     Öyle ise iman:
İnsan vicdanı için bir nurdur.

     Şems-i Ezelî (Ezel
Güneşi olan Allah)dan vicdanın bütün melekûtunu (içyüzünü) birden ışıklandıran
ve böylece ona bütün kâinatla ünsiyet neşreden (yakınlık kazandıran) bir şua
(bir ışık)dır.

     Vicdanla her şey
arasında bir münasebet tesis eder (ilgi kurar). Kalbe manevî bir kuvvet
bırakır, kişi bununla bütün olaylara ve musibetlere göğüs gerer.

     Şems-i Ezel, “Ezel
Güneşi” anlamındadır. Nasıl ki, Güneş Cenab-ı Hakk’ın Nur isminin kesif (yoğun)
bir aynasıdır, âlemi aydınlatıyor.

     Öyle de Ezel
Güneşi olan Allah, bütün âlemleri aydınlatmaktadır. Bu mânâ, aslında bir
cihetle Nur isminin açılımı gibidir.

     Allah ezelî ve
ebedîdir.

     Yeryüzündeki bütün
aynalara parlaklık Güneşten geldiği gibi, bütün varlık aynalarına yansıyan
özellikler de Allah’tan gelir.

     Meselâ, kalblere
gelen hidayet nurları; O’nun Hâdî (Hidayet yolunu gösteren) isminden
yansımalardır.

     (Prof. Dr. Şadi
Eren hocamızın, hayat bahşeden tespitlerinden bâzılarını sunduk.)