14.4 C
Kocaeli
Pazar, Mayıs 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 253

Fikir ve İş Adamı Av. NURİ GÜRGÜR ile DEPREM FELÂKETİNİN ÖNCESİN / SONRASI Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Peş peşe yaşadığımız ve son olmasını
niyaz ettiğimiz depremle alâkalı değerlendirmenizle başlayabilir miyiz?

Nuri Gürgür: Kahramanmaraş/Pazarcık merkezli, elli
bine yakın vatandaşımızın hayatını kaybettiği asrın felâketi olarak
nitelendirilen depremlerin üzerinden bir ay geçti; enkazın altından henüz
kalkabilmiş değiliz. Devletin bütün imkânlarını kullanmasına, halkımızın ve
sivil toplum kuruluşlarının yoğun çabalarına rağmen barınma/çadır ihtiyacı
başta olmak üzere temel sıkıntılar devam ediyor. On binlerce insanımız en
azından yaşama şartları normalleşinceye kadar kalmak üzere başka şehirlere göç
etmek mecburiyetinde kaldı.

Yerbilimciler 2020’deki
6.8 büyüklüğündeki Elazığ depremi üzerine Güney Anadolu fay hattının uyandığı,
her an bu hat üzerinde 7.5 büyüklüğünde bir depremin olabileceğini
söylüyorlardı. AFAD’ın o dönemde yaptığı incelemelerde yerleşim yerlerindeki
yapılaşmaların gerek inşaat kalitesi gerekse yapıldıkları yerlerin depremin
yıkıcı etkisini azaltmak bir yana daha da büyüteceği açıkça belirtiliyordu.
Depremin yerle bir ettiği Adıyaman’da 2020 yılında AFAD uzmanının saha
incelemesi raporu, sadece bu bölgenin değil bütün kentlerimizin depreme karşı
ne kadar hazırlıksız olduğunu, toplumun duyarsızlığını, denetim sorunlarını çok
net yansıtmaktadır.

Çetinoğlu:
Rapordaki
bilgileri özetlemeniz mümkün mü?

Gürgür:
Raporda
deprem konusunda şehir nüfusunun bilinçli olmadığı, deprem tehlikesinin ciddiye
alınmadığı, inşaat yerlerinin yer seçimi konusunda kurumlar arasında iletişimin
olmadığı, kontrol ve denetim mekanizmalarının düzenli şekilde çalışmadığı,
yerel yönetimlerde jeofizik mühendislerinin bulunmadığı, yapı stoklarında
ilgili durum tespitinin yapılmadığı, toplanma alanlarının yetersiz olduğu
vurgulanıyordu.

Kısacası deprem konusunda
başta kamu yönetimi olmak üzere herkes her şeyi yıllardır biliyor, ama hızlı
kentleşmenin oluşturduğu rantın çok büyük olması, depreme elverişli olmayan
inşaat alanlarının siyasî ve rantla alâkalı sebeplerle tehlikenin görmezlikten
gelinerek imara açılmasına yol açtı; inşaatlarda kalite kontrolü yapacak mekanizmaların
işletilmemesi, siyasî hesaplarla çıkarılan imar barışı kanunlarla bu felâketlere
dâvetiye çıkarmış oldu.

Çetinoğlu:
Geçmişin
değerlendirilmesi görüşmelerinden fayda umuyor musunuz?

Gürgür: Geçen
hafta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başkanlığında Dolmabahçe’de yapılan geniş
katılımlı ‘Ulusal Risk Kalkanı’ toplantısında konu etraflı şekilde
konuşuldu. Başkan Erdoğan Cumhurbaşkanlığı bünyesinde ‘Afet Yönetimi Kurulu
oluşturulacağını belirterek Gelin hep beraber Türkiye için hemen şimdi diyerek
ülkemizi âfetlere dirençli bir yer hâline getirelim
dedi.
Toplantıda bilime önem verilmesi, ilim adamlarının katkısının önemi vurgulandı.
Aslında bu kapsamda bir toplantının çok daha önce yapılması, deprem, orman
yangını, sel gibi âfetlere karşı alınması gereken önlemlerin, atılacak adımların
konunun uzmanlarıyla ilim adamlarıyla iş birliği yapılarak stratejik bir
uygulama planlamasının yapılması, ihtiyaç duyulan kanun ve yönetmeliklerin
çıkarılması, ilmî düzenlemelerin yapılması gerekiyordu. Temennimiz fayda
sağlaması…

Çetinoğlu:
AFAD
hakkındaki görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Gürgür: AFAD’ın
kurulması çok doğru bir adımdı. Ancak kuruluşta yapılan yanlışlardan dolayı
yeterli derecede etkili bir kurum olamadı. Özellikle Silahlı Kuvvetlerle iş
birliği yapılmak istenilmemesinin mâkul bir gerekçesi yoktur. EMASYA
Protokolü’nün iptal edilmesi yanlıştı; deprem felâketinin en kritik ilk iki
gününde en organize gücümüz olan askerimiz devreye bu sebeple geç girdi.
AFAD’ın kendisinden beklenenleri yerine getirebilmesi için, kurumun sadakat ve
siyasî kriterlere göre değil, nitelik, bilgi ve deneyimin esas alındığı konunun
uzmanlarıyla, yerbilimcilerle oluşturulması gerekir.

Ayrıca İçişleri
Bakanlığı’nın sıradan bir genel müdürlüğü olarak değil, Cumhurbaşkanlığına
bağlı, yetkileri açıkça belirlenmiş, inisiyatif kullanabilen, bünyesinde özel
eğitimli, bilgili yeterli sayıda eleman istihdam eden, muhtemel felâketlere
karşı gerekli hazırlıkları, provaları yapan, her yönüyle iyi organize olan bir
başkanlık olarak yeniden kurulmalıdır.

Çetinoğlu:
Gelecekle
alâkalı olarak neler söylemek istersiniz?

Gürgür: Deprem
felâketinin yol açtığı insanî, iktisâdî, psikolojik ve sosyal hasarın telafisi
yâni enkazın altında ezilmemek için millî bir seferberlik hâlinde çalışmak
zorundayız. İki milyondan fazla insanımız bölgeden ayrıldı; yüzbinlerce
vatandaşımız çadırlarda her türlü yokluğa direnme gayreti içinde hayatını idâme
etmeye çalışıyor. 150.000’e yakın KOBİ kepenklerini indirmiş durumda. Cumhuriyet
târihinin en büyük inşaat projesinin TOKİ üzerinden en kısa zamanda uygulamaya
konulacağı ifâde ediliyor. Dileriz bu defa yer seçimi, inşaat malzemesinin
niteliği, kat sayısı, denetim, müteahhitlerin kişiliği ve kontrol gibi
konularda yanlış yapılmaz. Depremin ne kadar amansız olduğunu, tedbirler
konusundaki yanlışları affetmediğini artık görüp anlamış durumdayız.

Bir yandan 6 Şubat felâketinin
yol açtığı problemleri çözmeye çalışırken diğer yandan muhtemel Marmara depremi
kâbusuyla karşı karşıyayız. 23 yıldır konuşulan bu tehdidin ne kadar ciddî
olduğunu aslında birkaç yıl önce Silivri açıklarında meydana gelen 5.8
büyüklüğündeki deprem vesilesiyle görmüştük; yollar tıkanmış, yıkımlar olmuş,
hayat belli bölgelerde kısa süre de olsa felç olmuştu. Oysa önümüzdeki tehlike
bununla kıyaslanmayacak kadar büyük. Ama garip bir tevekkül içerisinde etkili
önlemler almak yerine bol bol konuşup bekliyoruz. Uzmanlar Adalar’dan Tekirdağ’a
kadar uzanan ve yer yer içeriye kayan bir şerit üzerinde, alüvyonlu alanlardaki
yüz bine yakın bina stokunun yıkılmasını öneriyorlar. İmar affından yararlanan
binlerce problemli binanın olduğunu kimse inkâr etmiyor. Rant faktörünü aşacak
ciddî bir girişim olmadığından İstanbul medenî bir kente yakışmayacak şekilde
çok katlı, gelişigüzel beton yığınlarının doldurduğu problemler yumağı hâline
geldi.

Çetinoğlu:
Millî Risk Kalkanı Programı’ndan
bahsetmiştiniz. Depremin getireceği filâketleri önleyeceği kanaatinde misiniz?

Gürgür: 1995’de
Belediye Başkanlığı döneminden başlayarak, 28 yıldır bu şehrin birinci derecede
söz sâhibi konumunda bulunan Sayın Cumhurbaşkanı’nın geçen hafta açıkladığı
Ulusal Risk Kalkanı Programı’nın İstanbul’a nasıl yansıyacağını bilemiyoruz.
Ama 24 yıldır adeta pusuda bekleyen depreme karşı fiilî ve etkili önlemler
almak için zamanın daraldığı ortada. İstanbul bugün yirmi milyon insanın
yaşadığı ‘obezite’ bir şehirdir. Öncelikle şehrin 14.000.000’luk
yaşanılabilir bir nüfus yapısına kavuşturulması gerekiyor. Kararlı ve cesur
adımlarla bu sağlanabilir.

Çetinoğlu:
Konu
ile alâkalı geçmişteki hâtaları ve gelecekle alâkalı tavsiyelerinizi lütfeder
misiniz?

 

Gürgür: En
başta geçici sığınmacı yahut kaçak durumundaki birkaç milyon yabancının
dilediği gibi gelip yerleşmesine izin verilmemeliydi. Bu yanlış, nüfusun çok
kısa zamanda anormal şekilde şişmesine yol açtı. Bunun telâfisi maksadıyla
ülkemizin uygun yerlerinde beş altı kadar şehir belirlenir sığınmacılardan
Türkiye’de kalmak istiyorlarsa tercih edecekleri yerlere gitmeleri,
istemiyorlarsa ülkelerine dönmeleri istenebilir.

Orta ve büyük sanayi
tesisleri İstanbul dışına, Trakya ve Gebze taraflarına taşınmalı, Merkez
Bankası tekrar Başşehir Ankara’ya dönmelidir. Toplanma yerleri konusu süratle
ele alınmalı, birinci derecede tehlikede olan bölgelerde bu noksanlık süratle
giderilmeli, İstanbul Belediyesi’yle sıkı iş birliği hâlinde su, elektrik, doğalgaz
alt yapıları ele alınmalı, şehrin dönüşümü, kamu yararı öngörülerek köklü
şekilde tamamlanmalıdır. Kanal İstanbul projesi rafa kaldırılmalı, buna ayrılan
kaynaklar riskli binaların kamulaştırılması için kullanılmalıdır.

İstanbul’un muhtemel
depremi en az zararla atlatması en önemli beka meselesidir. Bunu başaramadığımız
takdirde altından kalkılması son derece zor bir felâketin altında kalır, her
bakımdan eziliriz.

Çetinoğlu: İsâbetli
değerlendirmelerde bulundunuz, gelecekle alâkalı faydalı tavsiyeler
lütfettiniz. Ümit edilir ki dikkate alınır. 
Çok teşekkür ederim.

 

Av. NURİ GÜRGÜR:

    
1940 yılında Erzincan vilayetinin Kemaliye ilçesinde doğdu. Ankara
Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1963 yılında mezun oldu. Öğrenciliği
sırasında 1958-1961 yılları arasında Türk Ocağı Gençlik Kolunda kurucu ve
yönetici olarak görev yaptı. 1961 yılında bir grup arkadaşıyla
Üniversiteliler Kültür Kulübü (Derneği)’ni kurdu. Bu dernek uzun yıllar
milliyetçi gençlerin fikir ve kültür çalışmaları yaptıkları önemli ve etkili
bir alan oldu. 1961-1963 yılları arasında Millî Türk Talebe Birliği (MTTB)
adlı öğrenci kuruluşunda Ankara İcra Kurulu Başkanlığı görevini yürüttü. Bu
yıllarda Son Havadis Gazetesi ve Düşünen Adam Dergisi’nin Meclis Muhabiri,
Ankara Ticaret Postası Gazetesi’nin köşe yazarı olarak gazetecilik yaptı.
1967 yılında başladığı Avukatlığı 1970 yılında ticarete başlayıncaya kadar
devam etti. 1968 yılından 1971’e kadar Üniversiteliler Kültür Derneğinin
yayın organı olarak çıkarılan Ocak Dergisi’nin yazar ve yönetmenliğini yaptı.
1969 yılından itibaren Devlet Dergisi’nin yazarları arasında yer aldı.

    
1975 yılında MHP Genel İdare Kuruluna girdi ve partide 1976 – 1978
yılları arasında Genel Sekreter Yardımcısı olarak görev yaptı.

    
Türk Ocakları’nın yeniden faaliyete geçirilmesi ve Türk Yurdu
Dergisi’nin yeniden yayınlanması çalışmalarında yer aldı, derginin yazı
kurulunda görev yaptı. 1993 – 1994 yıllarında Türk Ocağı Ankara Şubesi
Başkanı oldu. 1996 Kurultayında Türk Ocakları Genel Başkanlığına seçildi.
2011 yılında yapılan Kurultay’da, Başkanlık görevine tâlip olmadı. Genel
Merkez Yönetim Kurulu Üyesi olarak hizmetlerine devam etti ve Türk Yurdu
Dergisi’ne başmakaleler yazdı.

    
Türk Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı’nın Kurucuları arasında yer alan
Nuri Gürgür 1989 -1992 yıllarında Vakıf Mütevelli Heyeti’nde görev yaptı.

    
1995 yılından bu yana Ankara Ticaret Odası Meclis üyesidir. 1999
yılında Ankara Ticaret Odası Meclis Başkanı seçildi. Bu görevi 2018 yılına
kadar devam etti. TÜBİTAK Bilim Kurulu Üyesi olarak görev yaptı.

    
Yorumlar ve Yankılar, Milliyetçilik Üzerine, Yüzyılın Eteklerinde ve
60’lılardan Vatan Kurtarma Hikâyeleri ile Yüzyıldan Yüzyıla / Olaylar –
Yorumlar – Görüşler isimli basılı eserleri vardır. Türk Yurdu Dergisi ile
çeşitli gazete ve dergilerde yazıları yayınlanmaktadır.

 

Değerli okuyucularımız,

04 Mart 2023 tarihinde
yayınlanan Prof. Dr. Yümni Sezen röportajının son sorusu teknik bir hatâ
sebebiyle Kocaeli Aydınlar Ocağı’na gönderilemediğinden noksan yayınlanmıştır.

Yayına girmeyen soru
ve cevabı aşağıda sunulmuştur:

Çetinoğlu: Kurunun yanında yaş yanar mı?

Prof. Sezen: Kurunun yanında yaş da yanıyor. Evet, ne yazık
ki acı gerçek budur. Kur’ân bunu da beyan etmiştir. Hz. Musa, duâ niteliğinde
Allah’a şöyle yönelmiştir: “içimizdeki
beyinsizler yüzünden bizi de helâk eder misin Allah’ım
?” (A‘râf-155). Yine
Kur’ân şöyle der: ‘Bir de öyle bir
fitneden sakının ki o, içinizden sâdece zulmedenlere erişmekle kalmaz.
..’
(Enfâl-25). ‘Zulmedenlere meyletmeyin;
sonra size de ateş dokunur
…’ (Hûd-113).

Ancak şunu açık
olarak belirtmeliyiz ki, kurunun yanında yanan yaşların başına gelenler, asla
bir cezâ niteliğinde değildir. Bu depremde ölen, yaralanan ve zarar görenlerin
büyük çoğunluğu cezâya uğramış olarak bunlar başlarına gelmemiştir. Aralarında
kurular varsa, yâni bu konu ile ilgili suçlular varsa o başka. Kadere değil, kaderden
zarar görenlere sebep olanlar, halkımızın tâbiriyle tuzu kurular, yâni
sorumluluğunu yerine getirmeyen yönetici, müteahhit, etkili ve yetkililerdir.
Kötüler yüzünden bu felâketler başımıza gelebildiği gibi, iyiler sâyesinde
kurtuluruz da. ‘Eğer Allah, insanlardan
bir kısmının kötülüğünü diğerleriyle savması olmasaydı, elbette yeryüzü altüst
olurdu
’ (Bakara-251; Hac-40). Bütün dünyayı felakete götürmek yönelişinde olanlara, bütün
toplumları fitne fesada boğanlara ne demeli? Hz. Musa gibi soru niteliğinde duâ
etmeliyiz.

Kader Düşündürüyor!

Allah’ın bütün varlıkları çevreleyen,

     Öyle bir kudreti
vardır ki, buna kader denir.

     İşte bu kader;
iman ve inancın ana direklerinden biridir.

     Her şey bu
kuşatıcı İlahî kuvvetin takdiri ve hükmüyle varlık sahnesine çıkar.

     Her şey, tabiri
caizse kaderin çizdiği, kurduğu,

     Hesap ve kitabını
yaptığı daire içinde var olur.

     Hayat sürer. Yine
ona biçilen zaman zarfında gereğini yapar.

     Sonra sahneden
çekilir.

     Yine İlahî bir
programın gözetiminde,

     Varlığını, bu
sefer başka bir boyutta sürdürür.

     Ama yine İlahî
çerçeve içinde ve

     Allah’ın
yaratmasını uygun görmedikleri dışında;

     Dün ve bugün
olduğu gibi,

     Yarınlar da İlahî
bir kuşatma altında;

     Fakat kendi isteği
doğrultusunda,

     Yaratan’ın kudreti
sayesinde var oluşuna;

     Bittiği yerden
başlamak üzere,

     Lâkin her zaman
olduğu gibi İlahî gözetim;                                

     Yani kader
programı, nizamı ve âhengi içinde;

     Kendisine verilen
cüz’i ihtiyarı / kulun serbest seçme kabiliyetinin isteği;

     Fakat bu isteği
Allah’ın yaratmasıyla

     Varlık içindeki
hayat ve yaşam serüvenini devam ettirir.

     Tabii isteyen kul,
yaratan Allah; sorumlu kul olarak varlığı devam edip durur.

     Ama bu âlemde, ama
başka bir boyuttaki başka bir âlemde;

     Allah hep var
olduğu için,

     O da onun verdiği
beka ve devam içgüdüsüyle

     Hep var olmaya
devam eder.

     Çünkü O, yani
Allah varsa;

     Her şey var.

     Değil mi ki var;

     Öyleyse ne gam!

     Yolculuk berdevam.

     İşte mes’ele bu
kadar!

     Vesselâm.

x

     Kaldı ki, her
şeyin vücudundan / var oluşundan önce ve sonra;

     O şeyin her
şeyinin yazıldığını En’am Suresi’nin 59. âyeti açık seçik ortaya koymaktadır:

   “Gaybın anahtarları
Allah’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez.

     O karada ve
denizde ne varsa bilir;

     O’nun ilmi dışında
bir yaprak bile düşmez.

     O yerin karanlıkları içindeki tek bir
taneyi dahi bilir.

     Yaş ve kuru ne
varsa hepsi ap açık bir kitapdadır.

    (Göklerde ve yerde
insan ilminin keşfedip insanlığın istifadesine sunamadığı

      Nice hazineler
vardır ki Allah bunları bilir.

      Zamanı
geldiğinde, dilediğini insanlığın istifadesine sunar,

      Dilediğini de
kendi ilminde saklı tutar.

      İşte gaybın
anahtarlarından maksat bunlar olmalıdır.)”

      (Diyanet
Meali)  

Anadolu Türkmen Kültürü

Siyaseten ülkemizin yönetimini yenilemek üzere seçim
sürecine girmiş bulunuyoruz. Cumhur İttifakı ile Millet İttifakının ülkeye daha
iyi hizmet adına sunacakları projelerle Türk seçmenini ikna etmeye
çalışacaklardır

.Ne yazık ki Cemaat dediğimiz kesimin çoğunluğu Millet
ittifakının siyasi lideri Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı üzerinden
Aleviliği aşağılama söylemlerine bilgisizce devam etmeleri tehlikeli bir
durumdur. Alevi/ Sünni kavramlarını kullanarak inançlar üzerinden toplumu
ayrıştırmaya yönelik art niyetlilerin önünü açmış oluyoruz.

Çoğunluğu ’’Dindar’’ değil; ‘’Dini dar alana
sıkıştırmış’’  çevrelerden
Aleviliği—Anadolu Alevi Kültürü— kötü bir sıfat olarak tanıtma cahilliğinin
devam etmesi hali….

Bir yurttaşlık görevi kapsamında ben sadece bilgilendirme
adına konuyla alakalı araştırmalarımızdan, edinimlerimizden bahisle Anadolu
Alevi kültürünü, diğer adıyla, Anadolu Türkmen Kültürünü işlemeye tanıtmaya
çalışacağım.

*

Bildiğiniz gibi Alevilik, adını Hz. Ali’den alan, onun soyu
ve takip ederler tarafından kurulmuş bir tasavvuf yoludur.

Bu yol başta Piri Türkistan Ahmet Yesevi ve onun
yetiştirdiklerince Türk Kültür ve töresi üzerine yapılandırılan İslam anlayışı,
Türkmen Alevi anlayışı olarak ifade edilmektedir.

Öncelikle bir gerçeği vurgulayalım; Türkler, Müslüman
olmaları sayesinde birliğe kavuşmuş ve eriyip yok olmaktan kurtulmuşlardır.
Bugün yeryüzünde Müslüman olmayan Türk olmadığı gibi, Müslüman olduktan sonra
millî şuurunu kaybedip tarihte yok olan bir Türk Topluluğu da olmamıştır. Diğer
taraftan, İslam âlemi de Türklerin katılımıyla taze bir kan ve can bulmuş,
Türkler İslam’ı kendileri için bir millî din hâline getirerek, bütün benlik ve
samimiyetleriyle bu dine sarılmışlardır. Merhum Prof. Dr. Erol Güngör’ün
ifadesiyle İslam, âdeta Türk milletinin yolunu aydınlatan bir ışık olmuş, Türk
milleti bu ışığı takip ettikçe hep yükselmiştir

*.

Anadolu coğrafyasına hoşgörü tohumunu Ahmet Yesevî ve onun
takipçileri Mevlânâ, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Velî gibi şahsiyetler saçmış ve
yeşertmişlerdir

Evet, bu toprakları asker gücüyle fethedebilirsiniz… Ancak
orada kalıcı olmak istiyorsanız gönülleri fethetmelisiniz.

Tarih 1071, ünlü Selçuklu Sultanı Alparslan komutasında
askerimizin Anadolu’yu fethinin başlangıcı…Ve gönülleri fethetmenin de
başlangıcı Ahmet Yesevi….Bugün dahi binyıldır sürdürdüğümüz Anadolu
kardeşliğinin temellerini atan Hoca Ahmet Yesevi’yi kavramak,ardından gelen
halk ozanlarımızı n sunduğu ışık huzmeleri Halk Edebiyatımızın ana eksenini
olushturur.

*

Türkler 11.yüzyılıyla başlayan göçlerle Anadolu’ya intikal
etti. Bu arada yıllar boyunca, Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar yol üstündeki
bütün kültür ve inançlardan güzel ve insana yakışanı alarak belli bir yapıya
ulaştı. Yani Türkmen kültürü doğmatik değil, gelişime açık bir anlayıştır.

*

 İnsanın yeryüzünde
gök Tanrının temsilcisi olduğunu, yeryüzünde adaleti sağlamak üzere memur
edildiğini görmekteyiz. Bu anlayış, ‘’Ne ararsan İnsanda Ara’’ ifadesinin ta o
zamanlardan ruhunu yakalayan bir anlayıştır. Türkmen “kültürü İnsan merkezli
bir yaşam felsefesinin adıdır.

*

En eski Türk inançlarından kadın, erkek diye ayrımcılığın
yapılmadığını, hatta kadına özel bir değer verildiğini de görmekteyiz. ‘’Eski
Türk telakkisine göre erkek ve kadın gök ile yerin evlatlarıdır. Güneş a-Ana
ile Ay Ata onların gökyüzündeki temsilcileridir. Hakanın mümessili olan Ay Ata,
gökyüzünün altıncı katında, hatunun mümessili olan Gün Ana ise, daha üstte,
gökyüzünün yedinci katında idi.

Bu anlayışa günümüzde medeni olarak nitelendirilen hiçbir
toplum, bu anlayışa daha ulaşamamıştır. Türkmen kültürü bunu temel yapan bir
anlayıştır.

*

 Bazı kavimlerde ise,
kız evlada sahip olmak, bir felaket olarak kabul edilirken, Türk Destan ve
Efsanelerinde böyle değildir. Aksine kız erkek ayrımı yapılmaz, ikisine de
evlat olarak bakılır.

*

 Türk Destan ve
Efsanelerinde de görüldüğü gibi eski Türklerde kadının sosyal statüsü
yüksektir. Ayrıca tek eşlilik esastır. Türkmen kültürü sosyal hayatı her
ikisinin birlikteliği üzerine kurmuştur.

*

 Geçmişten günümüze,
tarihsel bir süreklilik olarak devam eden ilk dönem tasavvuf hareketi ürünü
olan ‘’Kadın Derviş’’ ve ‘’Kadın Evliya’’kültürü Türkmen kültürü anlayışında,
kadına ilişkin değerlendirmelerde önemli bir rol oynamıştır.

Türkmen kültüründe aslolan insandır. İnsanın da cinsiyeti
önemli değildir.

‘’Bizi de halk eden Sübhan değil mi?

Arslanın dişisi arslalan değil mi?

Söyleyin makbul-u Rahman değil mi?

Ümmügülsüm, Zeynep, Leylamız vardır’’

Anadolu Türk men kültüründe kadın algılamasının, Orta Asya
kaynaklı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

 

*

 Yeryüzünde Allah’ın
halifesi olma şerefi verilen insan, Türkmen kültürü felsefesine uygun olarak da
‘’okunacak en büyük ve en kutsal kitaptır.’’

*

 İnsanlar olarak her
birimiz, canlılar âleminin bir bireyi, toplumun bir üyesi, sahip olduğumuz
ailenin en seçkin fertlerinden biriyiz. Dünyaya insan olarak gelişimiz,
ailemize bir hediye, biz insanlar içinde anlamlı bir lütuftur.

İnsan olmak için insan taslağına uygun olarak bir insandan
dünyaya gelmek şarttır, ama yeterli değildir.

Önemli olan bu dünyanın bize insan olma yönünde
kazandırdıkları niteliklerdir. Bu kazanımlarımızı bizden çekip alsalar ortada
biyolojik varlığımızdan başka, insan ve insanlık adına neyimiz kalır?

İnsanları diğer canlılardan ayıran üstün özellikleri,
dikkati sürdürme, sabır, planlama, tasarlama, yargılama-muhakeme etme, düzenli
olma, kendini kontrol edebilme, sorunları çözme, ayrıntılı düşünme, gelecekle
ilgili öngörüde bulunma, hata ve deneyimlerden ders çıkarma, duyguları algılama
ve ifade etme, empati kurma ve sağduyu gibi melekeler olarak
sıralandırabiliriz.

İşte Anadolu Türkmen kültürü insanına bu özelliklerinin
gelişebilmesi için özgürce düşünmesine fırsat veren bu anlayışa sahiptir.

*

Anadolu Türkmen kültürü insanı, doğru var olmayı ve
mutluluğu sadece bedensel hazzı merkeze alarak yaşamayı temel alan anlayış
değil, insan olmanın haslet ve özelliklerini taşıyan bir anlayışla ele
almaktadır.

Acıma duygusunu kaybetmiş, vicdandan yoksun, bencil, çıkar
odaklı, ikiyüzlü, nefret dolu, öfkeli, riyakâr bir varlığa insan demek mümkün
müdür?

Anadolu Türkmen kültürü, var olduğu günden beri, insan
olmanın sevinciyle, acımanın, merhametin, kardeşliğin yanında maddi zenginliği
gönül zenginliğine dönüştürmek için yürümüştür.

Bu özelliği ile dört kıtaya yayılmayı başarabilmiştir.

 

 Günümüzde bile doğaya
hâkim olma anlayışı üzerine temellenen yaklaşımların yarattıkları felaket
ortalıkta. Doğayı bitirdiler. Hal bu ki, Anadolu Türkmen kültürü, doğaya hakim
olmak değil, onunla doğru empati kurarak birlikte var olmayı seçmiştir. Doğayı
yaşat ki, insanlık yaşasın anlayışıdır.

*

 Anadolu Türkmen
kültürü, insanı topluma, toplumu da insana feda etmeyen bir yaklaşımdır. ’’İnsanı
yaşat ki Devlet yaşasın’’ felsefesini ilke edinmiş ve insanı evrenin öznesi
olarak ele almıştır.

*

 İnsanoğlu; nesillerin
akıl ve beden gücünü üst üste koymasıyla, büyük medeniyetler yaratmış, ümrandan
uygarlığa, mağaradan medeniyete yükselmiştir. Bilim, sanat ve teknolojide önemli
atılımlar gerçekleştirmiştir.

Bir yandan akıl almaz işlere, mucizevi denilecek buluşlara
imza atarak olağanüstü güzellikte sanat eserleri vücuda getirirken, diğer
taraftan içindeki vahşiyi susturamayarak savaşmaya, kan dökmeye, yakıp yıkmaya
bir türlü engel olamamıştır.

*

 Akıl, bilim ve duygu
üzerine inşa edilen Anadolu Türkmen kültürü, aklı insanın doğruyu bulmasında
rehber edinmiştir. Unutmayalım ki, insan, imanını, vicdani sorumluluklarını
ancak aklı sayesinde kendini ortaya koyabilir. Şayet akıl yoksa bunların hiç
biri de yoktur.

Aklın dayanağı bilim, duygunun dayanağı ise, Allah
sevgisidir.. Önemli olan aklı sevgiyle temellendirmektir. Aklı ve bilimi
olmayanın sermayesi, kin, nefret, düşmanlık ve ötekileştirmektir. İlimden
gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.

Buradan hareketle Türk kültürü ve İslam’ın özü üzerine
temellenen ve tüm varlığa muhabbetle yaklaşan Anadolu Türkmen kültürü bilgiliğe
giden bir yol olduğunu söyleyebiliriz. Anadolu Türkmen kültüründe bunun adı
hikmettir.

Hikmet sahibi olan kimse, kendisi ve dünyasıyla uyumlu,
kendi kendine yeterli ve bilinçli, o ölçüde de iç çalkantı ve ihtiraslardan
arınmıştır..Bu yolu seçen insan hayatın kontrolünü  ele almış üreten insandır.

Ne zaman ki koptuk özümüzden ve benliğimizden, işte o zaman
kaybettik bize ait olan nice değerlerimizi.

*

 

 Anadolu Türkmen
kültürü, her varlığa bir gözle bakar, özgürlüğü ve sorumluluğu dengeler,
liyakati önceler, paylaşmayı ve fedakârlığı sömürü değil insan olmanın bir
gereği sayar.

İslam’ın temel ilkeleri üzerine yapılanan bir Türk anlayışı
olan Anadolu Türk men kültürü, söylenceleri ile Türk dilini, Türk kültürünü ve
dolaysıyla Türk milletini canlı tutmuştur.

Bu açıdan bakıldığında Anadolu Türkmen kültürü gerçek
Atatürkçülükle de tamamen örtüşmektedir.

 Diğer anlamıyla,
‘’Anadolu beşiğim, Mustafa Kemal ATATÜRK ışığım’’ denebilir.

*

Şimdi bize düşen ise, tüm dünya insanlarının gönüllerine
seslenebilen, gönüller arası köprü kuran bir gönül eri olmaktır.

İnsanları, insan olmaktan alıkoyan en büyük neden sevgisizliktir.
Sevgi gönüllere ferahlık, ruha da huzur, bilincimize de bilgelik verir. Sevgi,
canları dirilten, vicdanı olgunlaştıran, kalplere hayat veren, kısacası, insanı
olgunlaştıran bir var oluş iksiridir. Bu sevgiyi ancak ve ancak Anadolu kültür
anlayışı içinde yakalayabiliriz.

‘’ En bilge insan, eksikliğini, kusurunu bilen kişidir.

Sözünü tutan, bencil tutkuları silen kişidir.

Kötülüklere yüz vermeyen, iyiliklerle güzelleşen;

Dünya yıkılsa, öz değerlerini söyleyen kişidir’’

Gönül sahasını, muhabbetle suladığımız, gerçeklik güneşiyle
aydınlattığımız, aşkımızın ateşiyle ısıtıp ve anlamlı bir birlik
oluşturduğumuzda insan olur ve ebedi bir iç huzuru yakalamış oluruz.

Hoca Ahmet Yesevi, Hünkâr Hacı Bektaş-i Veli, Horasan
pirleri, Yunus Emre ve nice Türkmen erleri adeta insanlığın şifrelerini
tanımlamış ve duygu DNA’sının şifrelerini belirlemişlerdir. Bu şifreleri
çağımızın gözüyle okuyup özünü koruyarak günümüz insanına sunmaktır. İşte o
zaman, Anadolu irfan geleneğini yaşatan ve Resullah’a Şahmerdan’a Türk ataya
layık birer insan olabiliriz.

‘’’ Sevgidir saygıdır, varlığımızın mayası,

Ekelim gönüllere yeşertelim dünyayı,

Kin, nefret, husumet insanlığın yüz karası,

Sevgi yeşertmek için gel kardeşim.’’

Diye çağrıda bulunmayı bir görev sayalım.

*

Türkmen kültürüne has ifadeyle;

Kıymetli canlar sizleri aşkı muhabbetle selamlıyorum.

Yüzünüz Biraz Olsun Kızardı mı?

Birine
çamur atmadan önce iyi düşün ve sakın unutma! İlk önce senin ellerin kirlenecek
.”
L. Tolstoy

                Altılı
masanın en son toplantısından bir öncekinde masadakilerin tam mutabakat
sağlamadan kalkmaları sonrasındaki basın, medya ve TV. Tartışmaları ve
yazılarından bir defa daha anladık ki Türkiye’de aydın sıfatını hak edecek insan
yok denecek kadar az.       

                Uzlaşma
ve duygusal bağ kurma kültürü yok.

                Soyut
düşünme melekeleri gelişmemiş.

                Siyah
ve beyaz haricinde renk tanınmıyor.

                Birçoğunun
ortalama zekâ seviyesi yerlerde sürünüyor.

                Yine
bir kısmı yerli ve yabancı çıkar gurupları tarafından fonlanıyor.

                İyi
Parti Genel Başkanı Sayın Meral Akşener, Altılı Masanın 3 Mart günü yapılan
toplantısında kendisine yapılan dayatmayı kabul etmeyip masayı terk edişi
ekseri sol cenahtaki yazar-çizer takımının tamamına yakınının yargısız infaz hücumuna
uğradı.

                Hâlbuki
biz bu kişilerin birçoğunun cemaziyelevveliyatlarını da çok iyi biliriz.

                Mesela,
Erol Mütercimler: “Tarih İyi Partinin
bir proje partisi olduğunu yazacak, Amerika’da yaşayan bir şahsiyet geçtiğimiz
belediye başkanlığı seçiminde Üsküdar bölgesindeki seçim çalışmalarına katılmış
ve bu çocuk! Başından beri İYİ Partinin içinde
.” Sözleri hâlâ video
kayıtlarında mevcudiyetini koruyor.

                İYİ
Partiyi bir Proje partisi olarak niteleyen, Komplo teorileriyle ünlü aynı Erol
Mütercimler, AKP’nin de kuruluş aşamasında bir Proje partisi olduğundan
bahsediyor ve Tayyip Erdoğan’ın başbakan olacağını 24 Ekim 1999 da Av. Münci
İnci’nin İstanbul Bulgaristan sınırına yakın durusu Konaklarındaki evinde sabah
kahvaltısında öğrendiğini söylüyor. Hatta o kadar ayrıntılı bilgi veriyor ki;
Fehmi Koru, Nazlı Ilıcak, Emin Şirin, Yalçın Doğan, Bülent Akarcalı, Güler
Kömürcü ve isimlerini yazamadığım birçokları. Bunların haricinde ABD
Başkonsolos Yardımcısı bayan ile kol kola gelen Tuğrul Türkeş.

                 Sonraki günlerde Erdoğan’a 5 kişilik bir
danışmanlık kadrosu hazırlanıyor ve listenin 2. Sırasında Erol Mütercimler var.

                  Proje Partisi lideri olarak nitelendirdiği
Erdoğan’ın danışmanlığını listesinin 1. Sırasında olmadığı için(olsa mutlaka
kabul edecekti) kabul etmeyen Mütercimler, şimdi İYİ Partiyi de Proje Partisi
olarak nitelendiriyor. Bu da demek oluyor ki, Komplo teoricilerde hayal gücünün
sınırı yokmuş.

                                Sadece Mütercimler olsa hadi
neyse diyeceğim de okuyabildiğim kadarıyla Soner Yalçın https://www.sozcu.com.tr/2023/yazarlar/soner-yalcin/uzlasi-kulturu-7612904/
hariç, sol kesimin hemen hemen hepsi ucundan kenarından yargısız infazda
bulunuyordu.        

                “Köpeklerin kardeşliği, önlerine kemik
atılıncaya kadardır
” atasözünü haklı çıkardınız ya olmaz olsun sizin aydın
görüşünüz.

                Hiç mi
ahde-vefanız yoktu.

                Bugüne
kadar Sayın Meral Akşener lehine söylediklerinizin, onca güzel sözlerin hepsi
yalan mıydı, yazıklar olsun.

                Olayı o
kadar ileri boyuta taşıdılar ki “5’li
Çete
” ile görüşüldüğü, paralar alındığı, karşılığında 46 kişilik liste
yapıldığı ve iktidar değiştikten sonra bu kişiler hakkında işlem yapılmaması konusunda
Kılıçtaroğlu’ndan teminat alındığı noktasına getirildi. Artık İYİ Partili
hukukçular, bu iddiayı ortaya atanlar hakkında gerekli işlemleri yaparlar
sanıyorum.

                Sağlıklı
Kalın.

Dünya Kadınlar Günü

8 Mart 1857 tarihinde ABD’nin New York kentinde 40.000
dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında
greve başladı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya
kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan
barikatlardan kaçamaması sonucunda çoğu kadın 129 işçi can verdi. İşçilerin
cenaze törenine 100 bini aşkın kişi katıldı.

26 – 27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka’nın Kopenhag
kentinde 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist
Kadınlar Konferansı) Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara
Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler
anısına 8 Martın Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanması önerisini getirdi ve öneri
oybirliğiyle kabul edildi.

*

Kadının hayatın her alanında olduğunu ve asla geri planda
kalmayacağının ispatı olan Kadınlar Günü’nde onları mutlu etmek Türk insanının
görevidir. Bizleri ihtiyacımız olduğunda desteklerini esirgemeyen, eğiten,
yetiştiren, bizi biz yapma yolunda yüreklerindeki sevgi ve şefkati karşılıksız
veren fedakâr kadınlarımız anamızdır; O kadın anadır!

*

Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle, Türk kadınını savaş
cephelerinden tanıyan, fedakârlığını gören Başbuğ Atatürk’ün penceresinden
Kadın Anamızı tanımak/ tanıtmak ve toplumumuzda yaşadığı sorunlarına çözüm
getirmek, kadınımızı onure etmek üzerimize vacip ahlaki görevimizdir;

Son on yıllarda sıklıkla tanık olduğumuz kadına yönelik
tacizlerin, tecavüzlerin, cinayetlerin yanı sıra bazı sözde akademik
bilgiçlerin ‘’kadının yeri evidir, dış işlerde çalışmak değil otursun çocuğuna
baksın, evinin işini yapsın, eşini memnun etsin’’ ucu açık söylemler Türk
kadınına yapılacak esef verici davranışlardır saygısızlıktır kendi varlığını
inkâr etmektir.

Kurtuluş savaşlarında Türk kadının yiğitçe, fedakârca
ülkesinin düşman işgalinden kurtulması adına Türk askerinin her daim arkasında
veya yanında olduğunu yaşayarak görmüş, kahraman kadrosuyla ülkemizin kurucusu
Gazi Paşamızın kahraman Türk kadını üzerine sözlerinden bir alıntı sunalım:

‘’İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insαndαn
mürekkeptir. Kabil midir ki, bu kütlenin bir pαrçαsını ilerletelim, ötekini
ihmal edelim de kütlenin bütünlüğü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki, bir cismin
yarısı toprαğα zincirlerle bağlı kαldıkçα öteki kısmı göklere yükselebilsin?

Kαdınlαrımız için asıl mücadele αlαnı, asıl zafer kαzαnılmαsı
gereken αlαnı, biçim ve kılıktα bαşαrıdαn çok, ışıklı, bilgi ve kültürle,
gerçek faziletle süslenip donαnmαktır. Ben muhterem hαnımlαrımızın Αvrupα
kαdınlαrının αşαğısındα kαlmαyαcαk, aksine pek çok yönden onlαrın üstüne
çıkαcαk şekilde ışıklı, bilgi ve kültürle donαnαcαklαrındαn αslα şüphe etmeyen
ve buna kesinlikle emin olαnlαrdαnım.

Zαmαn ilerledikçe, ilim geliştikçe, medeniyet dev
αdımlαrıylα yürüdükçe; hαyαtın, asrın bugünkü gereklerine göre evlat
yetiştirmenin güçlüklerini biliyoruz. Αnαlαrın bugünkü evlαtlαrınα vereceği
terbiye, eski devirlerdeki gibi basit değildir. Gerekli özellikleri tαşıyαn
evlat yetiştirmek, pek çok özelliği şαhıslαrındα tαşımαlαrınα bağlıdır. Bu
sebeple Kαdınlαrımız, hαttα erkeklerden dαhα çok aydın, dαhα çok feyizli, dαhα fαzlα
bilgin olmαyα mecburdurlαr!

Αnαlαrın bugünkü evlαtlαrınα vereceği terbiye eski
devirlerdeki gibi basit değildir. Bugünün anαlαrı için gerekli vαsıflαrı
tαşıyαn evlat yetiştirmek, evlαtlαrını bugünkü hαyαt için fααl bir uzuv haline
koymαk pek çok yüksek vαsıflαr tαşımαlαrınα bağlıdır. Onun için Kαdınlαrımız,
hαttα erkeklerimizden çok aydın, dαhα çok feyizli, dαhα fαzlα bilgili olmαyα
mecburdurlαr; eğer hαkikαten milletin αnαsı olmαk istiyorlαrsαnız

Bizim dinimiz hiç bir vakit kαdınlαrın erkeklerden geri
kαlmαsını talep etmemiştir! Αllαh’ın emrettiği şey erkek ve kadın Müslümαnlαrın
ilim ve İrfan edinmeleridir. Kadın ve erkek bu ilim ve irfanı αrαmαk ve nerede
bulursα orαyα gitmek ve onunlα mücehhez olmαk mecburiyetindedir.

Tαrlαlαrdα erkeklerle birlikte çαlışαn, kαsαbαlαrdα pαzαr
yerine giden, yumurta ve tavuğunu sαtαn, ondan sonrα kendisine gerekenleri
bizzat satın αlαn, çαlışmαlαrının hepsinde kocαlαrınα yardımcı olαn kαdınlαr!..
Ben bu kαdınlαr αrαsındα kocαlαrındαn dαhα iyi işten αnlαyαnlαrα ve hesap
yαpαnlαrα rαstlαdım.

Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir milletinde Αnαdolu köylü
kadınının üstünde kadın mesaisi zikretmek olαnαğı yoktur.

Kαdınlαrımız eğer milletin gerçek αnαsı olmαk istiyorlαrsα,
erkeklerimizden çok dαhα aydın ve faziletli olmαyα çαlışmαlıdırlαr.

Milletin kαynαğı, toplumsαl hαyαtın temeli olαn kadın αncαk
faziletli olursα görevini yerine getirebilir’’.

*

Fosilleşmiş beyinleriyle bedevi kültüründen beslenmiş bu
bilgiçler’’ anası’’ hakkında ne düşünüyor dersiniz?

Kız çocuklarını toprağa gömen ‘’bedevi kafası’’ şimdide sen
okuma çalışmana gerek yok diyor. On üç yaşında başkalarının seçtiği kişilerle
evlen istiyor. Senin çocuklarını karanlık saçan mekteplerde/ karanlık
mahfillerde tecavüz edilmiş, kişiliği iğdiş edilmiş, beyni köleleştirilmiş, hurafeci
inançlarla kendi hükümranlığına parya yapmayı düşünüyor.

Sen okursan senin çocuklarını eğip bükemezler,
köleleştiremezler… Sen okursan, senin çocukların karanlık fikirlere karşı
gelir, kişilik ve irade sahibi olur, okuyup öğrenmeye aç olur, bilim üretmek ve
insanlığa katkı sağlamak, gelecek nesillere mutlu müreffeh ve adil bir dünya
bırakmak onda vaz geçilmez bir amaç olur.

Kur’an okuyup anlayamasın diye Arapça okumasını
tembihlerler. Okursan, okuyup anlarsan, iffetin kara çarşafın içinde
olmadığını, insanın aklında şekillendiğini öğrenmenden korkarlar.

Türk kadını!… Sen okuyup münevver olursan, bunların hiç
birini yapamazlar… Sen aydınlık geleceğin ışık kaynağı olursun, ‘’Türk Çağının
Ana Rahmi’’ olursun.

Kader Levhalarından İki Örnek

     Moğol hükümdarı
Hülagü ile genç âlim Kadıhan arasında geçtiği nakledilen ibretli hikâye …
şöyle ki:  

     Bağdat ve civarında
yaptığı o tarifsiz zulümleri sonunda Hülagü, bölgenin en büyük âlimi ile
görüşmek ister.

     Bu zalimin
karşısına kimse çıkamaz, nihayet Kadıhan kabul eder ve gider.

     Giderken yanına
deve, keçi ve horoz alır.

     Genci gözüyle
süzen hükümdar:

   “Görüşmek için seni
mi buldular?” der. Genç âlim:

   “Görüşmek için iri
yarı, boylu boslu birini istiyorsan, bir deve getirdim. Sakallı yaşlı birisi
ile görüşmek istiyorsan, bir keçi getirdim. Eğer gür sesli birisiyle görüşmek
istiyorsan horoz getirdim. Üçünü de çadırın önüne bıraktım. Onlarla
görüşebilirsin.” deyince, hükümdar oturmasını işaret eder. Görüşme şöyle devam
eder:

    “Söyle bakalım,
beni buraya getiren sebep nedir?”

      Kadıhan’ın cevabı
ibretliktir:

    “Seni buraya bizim
amellerimiz getirdi. Allah’ın bize verdiği nimetlerin kıymetini bilemedik. Esas
gayemizi unutup makam, mevki, mal mülk peşine düştük. Zevk ve sefaya daldık.
Cenab-ı Hak da bize verdiği nimetleri almak üzere seni gönderdi” der.

    “Peki beni buradan
kim gönderebilir?”

      Cevap çok manidar
(mânâlı)dır:

    “O da bize bağlı.
Benliğimize dönüp ne kadar kısa zamanda toparlanıp, bize verilen nimetin
kıymetini bilir, zevk ve sefadan, israftan, zulümden, birbirimizle uğraşmaktan
vazgeçersek işte o zaman sen buralarda duramazsın.”

    (Kader Risalesi’nin
Mütalâası, Mehmet Çetin, s. 56)                                                                                                                                                     

x

     Vaktiyle şeyhini
çok seven ve ona sadakatle hizmet eden bir mürid vardı. Bu mürid, safvet-i
kalbi (temiz kalbi) ve sadakati sayesinde öyle terakkî etmiş (mânen
ilerlemiş)ti ki, keşfi açılmış ve Kader Levhaları’ndan birini görmeye
başlamıştı.

     Ne var ki, bu
levhada gördüğü bir yazı onu hayal kırıklığına uğratmıştı. Çünkü kaderde,
şeyhinin isminin karşısında “Şakî” (Cehennemlik) olduğu yazılıydı.

     Bu yazgıyı
keşfeden mürid, ne yapacağını şaşırmıştı. Şaşkınlığını ve üzüntüsünü belli
etmemeye çalışsa da şeyhi ondaki huzursuzluğu fark etmekte gecikmedi ve sordu:

   “Evladım! Görüyorum
ki, sıkıntı içindesin. Nedir derdin?”

     Müridi konuyu önce
geçiştirmek istediyse de, şeyhin ısrarı karşısında fazla direnemedi. Keşfini
ifşa etti (açıkladı).

     Şeyh bunu duyunca
mahzûnâne (hüzünlü ve üzüntülü bir şekilde) dedi ki:

   “Evlat! Ben o yazıyı
40 senedir görmekteyim. Fakat Onun kapısından başka hangi kapıya gideyim! Ondan
başka Rab yok ki, dergâhına iltica edeyim! Ben Rabbimden ümidimi kesmedim. Onun
mülkü değil miyim? Cehenneme lâyık görürse ne yapabilirim!”

     Şeyhin bu hüzünlü
sözleri bitmişti ki, bu kader levhası o anda yine göründü.

     Şeyhin ismi
önündeki “Şakî (Günahkâr ve Cehennemlik)dir” hükmü silinmiş, yerine “Said
(Cennetlik)tir” yazılmıştı.

     O halde biz de
(Mecmuatü’l-Ahzab, I / 597’de geçen) şu meşhur dua ile yalvaralım:

   “Allah’ım! Bizi
şakîler (günah işleyenler zümresin)den yazdıysan onu sil!

     Saidler (Allah’ın
rızasına ermişler)den yazdıysan onu sabit (ve devamlı) kıl!”

     (Gaybî Kavramlar,
Abdurrahman Aydın, s. 170)

Irak’ın Türk ve Türkçe Düşmanlığı

Değerli okurlarım, geride
bıraktığımız manevi uyanış ve diriliş günleri olan kandillerle mübarek
Ramazan’a yaklaşıyoruz. Geçmiş Berat Kandiliniz mübarek olsun. Allah İslam’ı en
iyi şekilde yaşayan yüce Türk Milletine ve Türk Dünyasına kazasız, belasız, depremsiz
ve afetsiz nice hayırlı günler nasip etsin. Toplumumuzu alt üst eden
depremlerde kaybettiğimiz vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet; yaralılara da
şifalar diliyoruz.

Türkiye yasal haklarını kullanarak
egemenlik haklarımızı çiğneyen onun bunun uşağı teröristleri takip ederek
gereğini yapmasından zaman zaman Irak rahatsızlık duyduğunu utanmadan ileri
sürebilmiştir. Güney komşumuz ve sözde din kardeşimiz Irak’ın Türkiye ve Türk
düşmanlığı devam ediyor. İran’ın ve malum batılı devletlerin güdümünde hareket
eden bu ülke, 20 Şubat 2023 tarihinde Bakanlar Kurulu’nun aldığı bir kararla
Kerkük Türklerinin yaşadığı bölgede Türkçenin devlet dairelerinde
kullanılmasını yasaklamış; Arapça ve Kürtçenin kullanılmasına karar verme
cüretini göstermiştir. Her ne kadar Türk olmayan çoğu Müslüman ülkelerin, sözde
din kardeşlerimizin bizleri hayli inciten kararlarına maalesef alıştırıldık.
Dostluktan uzak bu maksatlı karar karşısında herhalde Türkiye’nin de
yapabilecekleri vardır.

Bu karar,
Türkmenlerin çoğunlukta olduğu Kerkük’te insan haklarının ihlali ve
katledilmesi olduğu kadar, Türkiye düşmanlığının bir yeni örneğidir. Kerkük
Türklerini fırsat buldukça şehit eden bu Haçlılardan beter sözde dindaşlarımız,
katilleri hep PKK diye göstermekte, onların Barzani’ye bağlı Peşmerge sürüsü
olduklarını gizlemektedirler. Bunlar yanlış politikalarımızdan ve aşırı
yumuşaklığımızdan cesaret bulmaktadırlar. Bu kadar iyilik yapıp ölümden
kurtardığımız, Türkiye’ye sözde geçici kabul ettiğimiz sığınmacıların zaman
zaman gösterdikleri küstahça ve alçakça davranışları, şımarıklıklarını sineye
çekenler, bu gibi itibar kaybettirici örneklerle karşılaşabileceklerini önceden
hesap edebilmeliydiler. Yapılacakları en iyi bilenler ülkeyi yönetenlerdir. Şu
halde, gerekenler eksiksiz yerine getirilmeli ve Irak Arap yönetimi uygun
şekilde tokatlanmalıdır. Bu çapulculara taviz ileride ülkeye yeni sorunlar
getirecektir. Geçici sığınmacılar da genel seçim sonrası kesinlikle ülkelerine
sepetlenmelidir. Burası ipini koparanların barınacağı ve suç işleyeceği bir
yurt değildir. Müminler tabii ki kardeştir ama; bazı müminler de keşke kardeş
olabilse… Haydi, ses ver Türkiye…  

2023’te Cumhurbaşkanı Seçmek İçin Bir Daha Düşünmek!

Meşhur BUDA “Ne düşünürsek o’yuz. Biz her ne isek,
düşüncelerimizden doğar ve düşüncelerimizle dünyamızı kurarız” diyor.

 

Yani başımıza gelenler için fazla sızlanmaya gerek yok.
Düşüncemiz ne ise dünyamız ona göre teşekkül ediyor!

 

Bakın bir vatan toprağı olan Süleyman Şah Türbesi, takunyalı
iktidar ve ona uyan asker tarafından terk edildi ama vatandaştan hiç bir tepki
yok!

 

Bu olay dünyanın her hangi bir yerinde olsa, halk sokaklara
dökülür ve bu rezilliği yapan adamlardan hesap sorardı.

 

Öte yandan binlerce kişinin katili olan terör örgütü ile
görüşülüyor ve Süleyman Şah Türbesi gibi Türkiye’nin bir kısmı “askeri
gereklilik”ten terk edilecekmiş gibi duruyor ve gene halkın sesi çıkmıyor!

 

Halk her türlü araştırma şirketinin ulaştığı sonuçlara göre,
açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşıyor gene bir kıpırdanma olmuyor. Demek
BUDA haklı “Ne düşünürsek biz o’yuz!”

 

Ülkenin gerçekleri ortada. Bir kısmında terör örgütü
devletleşmiş, kadın cinayetleri, alkol ve uyuşturucu kullanımı istikrarlı
artışını sürdürüyor, yolsuzluk ve rüşvet başını almış gitmiş! “Zinhar yalan”
diye inkar etseniz ne olacak? Aldoux Huxley “Siz görmezden gelseniz de
gerçekler var olmayı sürdürür” diyor.

 

Mahatma Gandhi: “Yasalara dayanan yargılamadan daha büyük
bir yargılama vardır ki; o da her insanın kendi vicdanıdır” derken acaba ne
kadar gerçeklerden kaçsanız ve düşünmek istemeseniz de, vicdan duvarına bir gün
elbet çarpacak mısınız demek istiyor?

 

Gerçekten Türk toplumu; kendisi için doğruları düşünmez ve
gerçekleri görmezden gelmeye devam ederse uçurumdan aşağı düşecektir.

 

Bu kadar uyarılardan sonra eğer uçurumdan düşeceksek, Sarah
Bernhardt’ın dediğine göre “Biri, sizi bir kez aldatırsa suç onundur. İkinci
kez aldanırsanız bilin ki suç sizin olacaktır”. Her şey çok anlaşılır değil mi?

 

Ben, bu dönemi ve yaşadıklarımızı; Mustafa Kemal Atatürk’ün,
İstiklal Harbi’ni başlatmak üzere Anadolu’ya çıktığı günlere benzetiyorum.

 

Atatürk, Sivas’tan Ankara’ya ilk gelişinde “Kırşehir Gençler
Derneği”nde 24 Aralık 1919 tarihinde toplanan halka şöyle hitap eder
“Milletimiz teşkilat fikrini henüz zihnine sokmamıştır. Ekseriya bunu hükümete
terk eder. Bu, milletimizin öteden beri itiyat ettiği bir ahlaktır. Büyüklere
hürmet iyi bir ahlaktır. Fakat, zaman, hadiseler ve tecrübeler gösterdi ki,
bizatihi milletin duyarlı ve hadiseleri doğru yorumlayabilecek durumda olması
lazım.  Her ne şekil ve vasıfta olursa
olsun işi oluruna terk etmemek lazımdır, ederse bu günkü netice hasıl olur.

 

Nazarımızı tarihe çevirecek olursak, milletimiz bulunduğu
seviyeden aşağı doğru inmeye başlamıştır. Düşününüz, milletimizin her ferdi
duyarlı ve aydın insanlar olarak yetiştirilseydi muhakkak bu hale
gelmeyecektik” diyor.

 

Evet, tarih tekerrür eder, deyip dururlar. Nedense bu tarih
denilen hadise, biz Türkler için kısa aralıklarla ve hep benzer bir şekilde
tekrar edip duruyor!

 

Acaba düşüncelerimizdeki zaafiyet, gerçekleri görmezden
gelişimiz, vicdan hesaplaşması yapmayışımız ve bilgiden yoksun oluşumuz
nedeniyle mi, bu sorunları devamlı yaşıyoruz?

 

Biz böyleyiz… Ancak bunu yani istikbalimizi değiştirmek
için tedbir almalıyız. Bireysel düşüncemizi toplumsal düşünce haline getirmeli
ve bunu yurt sathında coşku ile diğer vatandaşlarımızla paylaşmalıyız. Yoksa en
büyük zararı Türk Milleti olarak biz göreceğiz. Onun için 2023’e kadar az bir
süremiz kaldı.

 

Büyük Önder Atatürk, 1919’dan bu yana yani daha cumhuriyeti
kurmadan bize yol gösteriyor: “Böyle bir milletin hakkı da bekası da olamaz”
diye alınan karar milletimizce dikkate alınmadı!.. Ve binaenaleyh anladılar ki;
Türk Milleti, miskin bir millet değildir. Altı yüz sene ve daha evvelden beri
hakimiyetini ispat etmiş, efendilik yapmış bir millet, onların tasavvur ettiği
gibi esir bir millet değildir.” Ben, 2023’ü bu düşüncelerle, gerçekleri
görmezden gelmeyerek ve vicdanımla yüzleşerek, bilginin aydınlığında ümitle
bekliyorum. Ya siz?

 

“Bu yazıyı 2014 Şubat’ında yazmışım. Okudum sanki bir
“dejavu” yaşadım. 2023’te yerli, milli, bağımsız ve bağlantısız (iç
ve dış şer güçler) bir aday özlemi içinde olduğumdan bir iki ufak değişiklikle
sizlere sundum. Sanki biz Türkler için zaman durmuş!.. Cumhurbaşkanı Erdoğan’da
2023’ün başka bir yıl olacağını söylüyor. Bana düşen de “İnşallah”
demek… Ancak Altılı Masa’nın haline bakarsak hiç ümit yok!

Biz Türkiye’nin önüne umut olacak bir 3.yolu getirmek
zorundayız vesselam…”

Prof. Dr. Sâdık Kemal Tural’dan Değerli 2 eser

Yüzyıla
Damgasını Vuran Önder:

A t a t ü r k

14,5 X 21,5
santim ölçülerindeki eser, sert kapaklı cilt içerisinde 448 sayfadır. Eğitim
Dostları Vakfı’nın 5 numaralı yayını olan kitabın editörlüğünü Prof. Dr. Serap
Taşdemir üstlenmiştir.

Kitaptaki ana
bölümlerin ve ara bölümlerden bâzılarının başlıkları: Unutulmaması Gerekenler Adına: *Durum Bilgisi. *Siyâsî ve Sosyal
Durum. *Osmanlı Devletine Karşı Oluşan Cepheler.*Türk Askerinin Savaştığı 6
Cephe. Düşünmek ve Paylaşmak Adına: *Atatürk’ün
Liderliği ve Kazandırdıkları. *Emperyalizmin Açık ve Örtülü Yöntemleri. *Türklüğün
Rûhu / Mustafa Kemal Paşa. *Atatürk’ü Anlamak İçin. Medyanın Bilinçli Yayınlarından: *Gençliğe Hitâbeyi Kim Yazdı? Târihten Gelen Uyarılar: *Mustafa Kemal
Paşa’nın Sivas Kongresini Açış Konuşması. *Atatürk’ün Gençliğe Hitâbesi.

Eserin son
bölümünde bu tür eserlerin ‘olmazsa olmaz
mesâbesindeki mütemmim cüz’ü ‘Kişi Adları
Dizini
’ yer alıyor.

Eserden tadımlık bir bölüm:

Osmanlı
Devleti’nin orduları terhis edilmiş, silâhlarına el konulmuş, ülke toprakları
Birinci Dünyâ Savaşı’nın galip devletleri tarafından paylaşılmıştır. Osmanlı
zihniyetindekiler; ‘İngiliz himâyesini
istemek
’, ‘Amerikan Mandasını
kabullenmek
’ gibi çürük çözümleri konuşurken Atatürk aydınlığa çıkışın
plânını açıklıyordu:  

Efendiler, ben bu
düşüncelerin hiçbirinde isâbet görmedim. Çünkü bu düşüncelerin dayandığı bütün
deliller ve mantıklar çürüktü, temelsizdi. Gerçekte içinde bulunduğumuz o
târihte, Osmanlı Devleti’nin temelleri çökmüş, ömrü tamamlanmıştı. Osmanlı
memleketleri tamamen parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türk’ün barındığı bir ata
yurdu kalmıştı. Son mesele bunun da taksimini sağlamaya çalışmaktan ibâretti.
Osmanlı Devleti, onun istiklâli, padişah, halife, hükümet, bunların hepsi anlamı
kalmamış birtakım boş sözlerden ibâretti.

Neyin ve kimin
dokunulmazlığı için, kimden ne gibi yardım sağlanmak isteniyordu?

O hâlde ciddî ve
gerçek karar ne olabilirdi?

İşte, daha
İstanbul’dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun’da Anadolu topraklarına ayak
basar basmaz uygulanmasına başladığımız karar, bu karar olmuştur.

Ya İstiklâl, Ya Ölüm!

Bu kararın dayandığı
en güçlü muhakeme ve mantık şuydu:

Temel ilke, Türk
milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ilke, ancak
tam istiklâle sâhip olmakla gerçekleştirilebilir. Ne kadar zengin ve bolluk
içinde olursa olsun istiklâlden yoksun bir millet, medenî insanlık dünyası
karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık görülemez.

Yabancı bir devletin
koruyup kollayıcılığını kabul etmek insanlık vasıflarından mahrûmiyeti,
güçsüzlük ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir. Gerçekten de bu
seviyesizliğe düşmemiş olanların, isteyerek başlarına bir yabancı efendi
getirmelerine asla ihtimal verilemez.

Hâlbuki Türk’ün
haysiyeti, gururu ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir
yaşamaktansa yok olsun daha iyidir!

O hâlde, ya istiklâl, ya ölüm!

İşte gerçek kurtuluş
isteyenlerin parolası bu olacaktır. Bir an için, bu kararın uygulanmasında
başarısızlığa uğranacağını farz edelim. Ne olacaktı? Esirlik!

Peki efendim. Öteki
kararlara boyun eğme durumunda sonuç bunun aynı değil miydi?

Şu farkla ki,
istiklâli için ölümü göze alan bir millet, insanlık haysiyet ve şerefinin
gereği olan bütün fedâkârlığı yapmakla teselli bulur ve hiç şüphesiz, esirlik
zincirini kendi elleriyle boynuna geçiren miskin, haysiyetsiz bir millete
bakarak dost ve düşman gözündeki yeri bambaşka olur.

Sonra, Osmanlı Hânedan
ve Saltanatının devam ettirilmesine çalışmak, elbette Türk milletine karşı en
büyük kötülüğü işlemekti. Çünkü millet her türlü fedakârlığı göze alarak
istiklâlini kazanmış olsa da, saltanat sürüp gittiği takdirde, bu istiklâle
kazanılmış gözüyle bakılamazdı. Artık, vatan ve milletle hiçbir vicdan ve fikir
bağlantısı kalmamış bir sürü delinin, devlet ve milletin istiklâl ve
haysiyetinin koruyucusu mevkiinde bulundurulmasına nasıl göz yumulabilirdi?

Halifeliğin durumuna
gelince, ilim ve tekniğin nurlara boğduğu gerçek medeniyet dünyasında gülünç
sayılmaktan başka bir yanı kalmış mıydı?

Görülüyor ki, verdiğimiz
kararın uygulanmasını sağlayabilmek için daha milletin alışkın olmadığı bazı
konulara dokunmak gerekiyordu. Ortaya atılmasında, kamuoyu bakımından büyük
mahsurlar doğuracağı sanılan hususların dile getirilmesinde kaçınılmaz bir zarûret
vardı.

……….

Son sözlerimi özetlemek
gerekirse, diyebilirim ki ben, milletin vicdanında ve geleceğinde hissettiğim
büyük gelişme kabiliyetini, bir millî sır gibi vicdanımda taşıyarak, yavaş
yavaş bütün bir topluma uygulatmak mecburiyetinde idim.’

Prof. Tural,
eserinin sonraki sayfalarında Atatürk’ün bu mecburiyetinin gereklerini nasıl
tek tek yerine getirdiğini üstat kimliğiyle okuyucuya sunuyor.

Aziz ve necip
milletimiz, günümüzde kültür saldırılarına mâruz bulunmaktadır. Üstat Tural,
heyecanla ve veciz sözlerle milletimize, özellikle gençliğimize; Türkiye
Cumhuriyeti’nin bağımsızlığının ilelebet devamı için şuur, heyecan ve güç
takviyesi sunuyor.

Okumak gerek…

EĞİTİM
DOSTLARI VAKFI.

 Konur
2. Sokak Nu: 36/11 Kızılay, Çankaya ANKARA bilgi@eğitimvakfi.org.tr

********************************************************************

Şiir İkliminde Birkaç Saat

Berceste
satırlarla dolu eserde ele alınan konular:

*Şiir
Bahçesine Girmeyi Denemek. *Bedrettin Keleştimur Diyor ki. *Bu Yayına İlişkin
Birkaç Cümle. *Edipler de Bilgelerdendir.  *Şiir Konulu Sohbet. *Nazmı Var Eden Yapı
Malzemesi. *Şiirle İlgili Bir Mülâkat (Lütfti Parlak) *Ezelî Tartışma veya
Mazmun, Şiir, Şiirde Ses ve Ölçü Üzerine Bir Söyleşi (Ayşe Öztekin). *Yayımlanmamış
Kitaptan. *Şiir ve Mûsikinin Yoldaşlığı Üzerine Sorular (Özgen Gürbüz). *Senin
Sırrını Anlayabilseydim. *Yayımlanmamış Kitaptan. *Kitaptaki Bazı Kavram ve
Terimler İçin Sözlük. *Sâdık Tural’ın Yayınları. *Kişi Adları Dizini.

Kitap, aynı
zamanda bir bilgi hazinesidir: ‘Edipler
ve bilginler
’, ‘Zevk değişimlerinin
kültür tabakalarındaki çeşitli değişimlerin şiir adlı çok özel dünyâda da
farklı yapılanmalara yol açışı
’, ‘İç
aynanın, öz-ben’in aracılığıyla duyarlılığa bağlı yansımaları
’, ‘Zekâ, akıl, duygu, hayal, hâfıza, iman, ilham, zevk, sezgi, tefekker
ve beyan (ifâde) adlı ana merkezlerin işlerliği
’, ‘İnsan adlı özel varlık’,
İnsan zekâsının bir fakültesi olan inanmak…’,  ‘Âdem
ve Havvâ’nın çocuklarını çevreleyen etik, epik, ve etnopolitik kodlar
’, ‘Bediî tefekkür’, ‘Muhammed Şehriyar ve Heydar Baba’ya Selâm isimli şiiri, ’, ‘Fuzûlî ve şiirleri’, ‘Kanûnî Sultan Süleyman’ın Fuzûlî’ye
hayranlığı ve ihsanı
…’, ‘Leylâ ile
Mecnun edebiyatı
…’, ‘Newton’dan yüz
yıl önce yer çekimi kanunundan söz eden Karacaoğlan
… Ve… İbdülemin Mahmud
Kemal İnal’dan bir berceste: ‘Klasik
edebiyatımızın bir şiirini, bir gazelini, bir kasidesini aldığınız zaman,
bilmelisiniz ki o biraz da süslenmiş-püslenmiş bir hanıma benzer. Birçok
yanlışı / eksiği kapatılmıştır. Halbuki halk şiiri ve mûsikîsi sâdedir; ondaki
sâde ve tabîi güzelliğin farkına varıp onu anlıyorsanız, doyumsuz hazzına
varırsınız
.’  

Başka
kaynaklarda bulunamayacak benzeri bilgiler, sebil pınarından hâfızalara,
gönüllere ve ruhlara coşkun ırmaklar gibi akıyor… akıyor…

Lütfü Parlak,
Ayşe Öztekin ve Özgen Gürbüz ile yapılan röportajlar, aynı birer bilgi / kültür
pınarıdır. Husûsen Özgen Gürbüz, sorduğu sorularla, Prof. Tural ise verdiği
cevaplarla Türk müziğini, yıllar öncesindeki sultanlar tahtına yerleştirmenin
yollarını, imkânlarını araştırıyorlar. Okuyanlar, başarılacağına inanıyor.

Mûsikîmizle,
şiirimizle, kültürümüzle ilgilenen herkesin, özellikle gençlerimizin zevkle
okuyacakları, okumaları gereken eser; 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 172
sayfadır. Editörlüğünü Hatice Ayan deruhte etmiştir.

İM
AJANS:

 Cinnah
Caddesi, Kırkpınar Sokak No:8/4 Çankaya, Ankara. Telefon: 0.312 465 00 90
Belgegeçer 

0.312 465 00 91 e-posta: info@imajans.com.tr // www.imajans.com.tr     

Meral Akşener Ne Yapmak İstiyor?

İYİ
Parti lideri Sayın Meral Akşener’in 03 Mart Cuma günü yaptığı açıklama şok
etkisi yarattı. Açıklamanın muhalefet tarafında, özellikle de CHP kanadında,
bir moral çöküntüsü
yarattı.

Bu
moralsizlik içinde CHP yönetimi çok temkinli bir üslup kullanırken, CHP’yi
destekleyen yazar ve yorumcular ile taraftar vatandaşların bir kısmı
adeta
çıldırmış durumda.

Meral
Akşener ve İYİ Parti hakkında “ihanetten satılmış olmaya kadar” ağır
sıfatlar kullanmaya başladılar. Resmi yetkililer değilse de sosyal medyada bazı
İYİ Partililer de bunlara benzer üslupla cevap veriyor.

Bu
tavır yanlış.
Çünkü birbirlerine ne kadar kızarsa kızsınlar
bu partilerin hem mevcut iktidarı yenmek ve hem de seçimi kazanırlarsa 6’li
Masa olarak şimdiye kadar anlaştıkları temel politikaları uygulayabilmek için
birbirine ihtiyaçları olacak.

İYİ
Parti 3. bir aday çıkarırsa ve Cumhurbaşkanlığı seçimi 2. tura kalırsa CHP ve
İYİ Parti adına aday olanlardan hangisi öndeyse diğer taraf kitlelerinin aynı
adaya oy vermesi istenecek. Bu bakımdan hangi taraftan gelirse gelsin kırıp
döken bir üslup hatalı.

Bu
yüzden Millet İttifakının (6’lı Masa’nın) bütün bileşenleri
soğukkanlı bir şekilde değerlendirme yapmalı.

Süleyman
Demirel’in “siyasette 24 saat çok uzun bir zamandır” sözünü hiç akıldan
çıkarmayalım.

Şu
anda ittifak bileşenlerinin hedefi açısından ve siyasal denge açısından
değişen fazla bir şey yok.
Muhalefet kanadı aynı yerinde duruyor, Cumhur
İttifakına geçen yok.

İYİ
Parti de diğer 5 parti de AKP ve Erdoğan’ın gitmesi, yerine parlamenter
sistemin gelmesinde hemfikir.

Fakat
birlikte olmanın sinerjisi kayboldu.

Cumhur
İttifakının kazanma şansını artıran da işte bu sinerji ve moral kaybı.

*****************************

Masa
Neden Dağıldı?

Millet
İttifakı ve 6’lı Masa’nın mimarı
CHP Genel Başkanı Kemal
Kılıçdaroğlu’dur. Bu masanın çalışma usulü ve ilkelerini belirleyip diğer
liderlere kabul ettiren de O.

Bu
ilkelere göre oy oranına bakılmaksızın bütün partiler eşit sayıldı ve bütün
kararların oy birliği ile alınması
benimsendi. Son toplantıya
kadar da bu ilkeye harfiyen uyuldu.

CHP
ve İYİ Partiyi toplam oyu %5 etmeyen 4 parti ile eşit ağırlıkta sayan
mekanizma
zaten sorunlu idi.

Demokratik
teamüllere ve siyasetin tabiatına aykırı bu denklemin değişmesi gerekirken, CHP
lideri tarafından oy birliği ile karar alma ilkesinin yok sayılması 6’lı
Masa’yı yıkan temel sebep oldu.

6’lı
Masa’nın çalışma ilkesine göre,
diğer 5 liderin İYİ Parti
lideri Meral Akşener’in veto yetkisini dikkate almaları gerekiyordu.

İyi
Parti’den yapılan açıklamalara göre; Kılıçdaroğlu ortak mutabakatı
sağlayacak başka bir aday teklif etmek yerine “biz 5 parti olarak benim adaylığımı
açıklarız”
diye bir tavır koydu. Meral Akşener’in “o halde biz masadan
kalkalım mı?”
sorusuna da “siz bilirsiniz” cevabını verdi.

6’lı
Masa’nın son toplantısında olan diğer her türlü tartışma konusu olaylar detaydan
ibaret.

Ama
sonuç masadaki bütün tarafların aleyhine oldu. Özellikle de bu defa tek
adam rejimini sona erdirme; ekonomik, hukuki, demokratik bütün sorunların
çözümü konusunda umutların en yüksek noktada olduğu bir anda Milletimizin
aleyhine oldu.

Dönülmez
bir noktada mıyız? Henüz değil.

Siyasette
bazen bütün yolların kapandığını sandığımız, çözümsüzlükten başka sonuç
görünmediği bir anda bir üçüncü yol bulunabilir ve bütün tarafların kazanacağı
bir çözüm olabilir.

*****************************

Temel
Anlaşmazlık Ne?

Meral
Akşener ve İYİ Parti’nin, Kemal Kılıçdaroğlu’nun şahsına karşı bir saygı
ve güven eksikliği yok.

Başta
İstanbul ve Ankara olmak üzere 11 Büyükşehir Belediyesinin kazanılması
iki partinin ve liderlerinin iş birliği modelinin yarattığı sinerji sayesinde
mümkün
oldu. Bence taraflar bu modeli devam ettirmek zorundalar.

Fakat
İYİ Parti Kemal Kılıçdaroğlu ile Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanmanın mümkün
olmayacağına inanıyor.
En azından çok riskli buluyor.

Bir
senedir 6 parti tarafından yapılan bütün değerli çalışmaların, belirlenen
politikaların uygulanabilmesi Cumhurbaşkanlığı seçiminin kazanılmasına bağlı.

Kamuoyu
araştırmalarının hepsinde Kemal Kılıçdaroğlu, Mansur Yavaş ve Ekrem
İmamoğlu’ndan çok daha az oy alacağını gösteriyor.

Özellikle
Mansur Yavaş %50’nin epey üzerinde oy alarak ilk turda kazanabilecek bir aday.
Ama Kemal Kılıçdaroğlu hiçbir ankette ilk turda kazanacak aday olarak
gözükmüyor. Muhtemel adaylar arasında en düşük oy Kılıçdaroğlu’na çıkıyor.
Aslında toplum içinde nabız yoklayan herkes bu gerçeği tespit edebiliyor.

Seçim
2. tura kalırsa HDP kilit parti olur
ve AKP ve CHP’den en fazla
kim taviz verirse onu destekleyebilir.

İYİ
Parti bu bakımlardan Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığına karşı çıktığını hep
açıkladı. Bu tavrı başından beri hiç değişmedi. Yani son açıklama sürpriz bir
tavır değişikliği değil.

Kemal
Kılıçdaroğlu ve CHP ise aylar önceden Kemal Kılıçdaroğlu’nun aday olması ve 2
belediye başkanının aday olmayacağının açıklanmasıyla zaman içerisinde oy
oranının artacağını hesapladı.

Kemal
Kılıçdaroğlu kendi ismini öne çıkararak “biz” yerine “ben” diyerek ve “Bay
Kemal
yapacak”, “Ben Kemal geliyorum” üslubu ile vaatlerde bulundu.
Aday olduğunu söylemedi fakat aday gibi davrandı. Fakat bütün bu çabalarına
rağmen anketlere göre Kılıçdaroğlu’nun oyu artmadı.

Çünkü
Türkiye’nin toplumsal fay hatları var. Deprem faylarını dikkate almadan
inşa edilen şehirler ve binaların durumu ortada.

Toplumsal
fay kırıkları gerçeğini dikkate almadan üzerine siyaset inşa ederseniz
akıbet
aynı olur.

Ama
Kılıçdaroğlu
bu gerçeğe rağmen kendini o kadar angaje etti ki “aday değilim” diyemedi.

Kılıçdaroğlu,
6’lı Masa’nın son toplantısına kadar, resmen aday olmadı. Son toplantıya
diğer 4 partiyi kendi adaylığına ikna etmiş olarak Masaya geldi. Meral
Akşener de Kılıçdaroğlu’nun bu oldu bittiye getirme taktiğine karşı çıktı.
Olanların
özeti bu.

****

NOT:
Bu konudaki fikirlerimi daha geniş şekilde Nokta TV’de 04 Mayıs Ana Haber
bülteninde açıkladım. İnternetten izlenebilir.