14.4 C
Kocaeli
Pazar, Mayıs 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 252

Hastalık Riski Olan Hayvanlar İthal Ediliyor

Brezilya Tarım
Bakanı
, 3 Mart’ta ülkesinde “deli dana hastalığı” görüldüğünü
açıkladı. Brezilya bir numaralı müşterisi Çin’e sığır eti ihracatını
askıya aldı. İran, Ürdün ve Tayland da ülkeden sığır eti ithalatını
geçici olarak durdurdu.

Türkiye’nin de önlem alması lazım. Çünkü T.C.
Tarım ve Orman Bakanlığı
Brezilya’dan besilik ve kasaplık büyükbaş
ithalatına izin veriyor.

Ayrıca Hollanda ve İspanya’da da
deli dana hastalığı görülmeye başlandı.

****

22 Mart itibarıyla, “deli dana
vakalarına rağmen, Türkiye’den bir firma adına Brezilya’dan 16.500 adet dana
yüklendiği söyleniyor.
Bunlar Türkiye’ye getirilince belgeleri ile
açıklayacağız.

İlginç olan şu ki Brezilya’dan
hastalıklı olması muhtemel danaları ithal eden firmanın
bir işletmesinde
kesime uygun 30 bin hayvanı var.”

Bu korkunç iddiayı Kocaeli’de Vadi
Besicilik
adlı işletmesinde hayvancılık yapan iş adamı Cezmi Çiçek’e
ait.

Hadi diyelim ki özel şirket para kazanma
hırsı ile insanlarımızın sağlığını tehlikeye atmaktan çekinmiyor. Ama “deli dana”
hastalığının görüldüğü ülkelerden dana ithaline devlet nasıl izin verir?
Anlamak mümkün değil.

****

“Deli dana hastalığı, hayvanlarda ortaya
çıkan ve
hayvanlardan insanlara bulaşan bir
beyin iltihabı hastalığıdır.”
Yani çok ciddiye alınması gereken bir sağlık
sorunu bizi bekliyor.

Deli dana hastalığına yakalanmış
hayvanların etlerinin veya sakatatlarının yenmesi ile bulaştığı düşünülüyor.

Deli dana hastalığının belirtileri, hastalığın
bulaşmasından sonra ortalama 10-20 yıl içerisinde ortaya çıkabiliyor.

Bu yüzden ithal edilecek hasta hayvanları
yiyenlerin hastalıkları yakın zamanda fark edilmeyecek. Ama sonuçta feci
hastalık ortaya çıkacak.

**************************

Et ve Süt Neden Pahalı?

Cezmi Çiçek’in, Nokta TV’de, sektörün Kocaeli’deki diğer önemli
isimleri olan Ali Nazmi Tok ve Özcan Filiz ile birlikte yaptığı
programda anlattıkları bundan ibaret değil.

“Para kazanma hırsı ile Türkiye’de et ve
süt fiyatlarının yükselmesine yol açanlar” ile deli dana hastalıklı olması
muhtemel hayvanları ithal ederek insanlarımızın sağlığını hiçe sayanların aynı
olduğunu da iddia etti.

Türkiye’de orta ve alt gelir grubundaki
vatandaşlarımızın et ve et ürünleri ile süt ve süt ürünlerine erişiminin çok
zorlaştığı malum. Kıymanın kg’ı 260 TL, bir kg klasik beyaz peynir 200 TL
civarında olduğu için bu maddeler gramla tüketilir hale geldi.

Tarımda ve hayvancılıkta kendi kendine
yetmesi gereken Türkiye’de, bu pahalılığın muhtelif sebepleri var. Vadi
Besicilik sahibi Cezmi Çiçek bu sebeplerden birini açıklıyor ve adeta failin
adresini tarif ediyor:

“Devlet et ve sütün neden pahalı olduğunu öğrenmek
istiyorsa şu üç işlemi takip etsin:

1-   
Türkiye’de çiftliklerinde en fazla inek
kesen firma kim?

2-   
Türkiye’de halen en çok kesime hazır besi
hayvanı olan kim?

3-   
Yurtdışından ithal et getirip, Et Balık
Kurumunun yurtiçindeki fiyatları ucuzlatma çabasına destek veriyor gözüken kim?”

Cezmi Çiçek bu üç işlemi yapanın aynı firma
olduğunu iddia ediyor. Devlet isterse 2022 yılında mezbahalarda en çok inek
kestiren firmanın, halen çiftliklerinde kaç bin hayvanı olduğunu da tespit
edebilir. Bu firmanın aynı zamanda en çok büyükbaş hayvan ithal eden firma
olduğu bilgisinin doğru olup olmadığını da bilir.

Cezmi Çiçek aynı TV programında “etin
220 TL’ye çıkarılmasının sebebi inek kesimini teşvik etmektir”
dedi.

Kandıra Süt Birliği Başkanı Özcan Filiz “şu anda üretici süt satışından hiç kâr
etmiyor. Bir inekten sadece bir buzağı kazancı oluyor. 70 bin TL değerindeki
inekten sadece 12 bin TL değerindeki buzağı kazancı olduğu için çoğu üretici
inekleri kesip parasını faiz veya başka yollarda değerlendirmeyi tercih ediyor”
diye anlattı.

****

Ben bu anlatılanlardan şunları anladım:

Devlet, üreticinin süt satışından kâr
etmesini sağlayıcı önlem almıyor.

Birçok işletme mecburen ineklerini kesime veriyor.

(TÜİK’e göre, 2022’de büyükbaş hayvan
sayısı
bir önceki yıla göre yüzde 5,6 azalarak 17 milyon 24 bin
oldu. Küçükbaş hayvan sayısı ise bir önceki yıla göre yüzde 2,2
azalarak
56 milyon 266 bin oldu.)

Hayvan sayısı azalınca, artan fiyatları
baskılamak için devlet ithalata kapı açıyor. Bütün bu gelişmelerden
haberdar olan en büyük üretici elinde 30 bin hayvan olmasına rağmen en büyük
ithalatçı firma olarak hayvan/ et ithal ediyor.
Bu firma devletin
belirlediği yüksek et fiyatından satmak üzere bir kısım hayvanlarını kesip
piyasaya veriyor.

Yani yerli üretici üretimden
caydırılırken ithalatçı büyük kârlar elde ediyor.

Bu işler tek başına bir firmanın
yapabileceği şeyler değil. Devlet içinden bu mekanizmaya destek verilme
ihtimalini düşünmemek imkânsız.

Sonuçta ne oluyor?

Cevabı Özcan Filiz veriyor: “Türkiye
2010 yılından bu yana 12 Milyar dolarlık et ithalatı yaptı. Türk
çiftçisinin cebine girmesi gereken bu para yabancı çiftçilere aktarıldı. Devlet
bu paranın yarısını Türk çiftçisinin cebine koyabilseydi, et ve süt piyasasında
yaşamakta olduğumuz sıkıntıları yaşamazdık.”

“Evlerine et değil dert giren” milyonlarca
vatandaşımız bu oynanan oyunların elbette farkında değil.

“Konya büyüklüğündeki Hollanda’nın
2021 yılı tarımsal ihracatı 118 milyar dolar oldu.” Buna karşılık Türkiye’nin
hastalık riski olan ithal ete bile muhtaç edilmesinin, bilerek uygulanan kötü
yönetimin eseri olduğunu öğrenmek çok acı.

Muharrem İnce 2. Tura Kalabilir mİ?

Oğlum, kızım yeğenlerim derken
büyük ailemde ilk defa oy kullanacak çok fazla sayıda genç var.

Haliyle dün çocuk dediğimiz bu
günün gençleri ile hemen hemen her akşam
siyaset konuşur olduk.

Doğduklarından beri televizyonda
sosyal medyada ve okulda maruz bırakıldıkları olumsuz siyasi atmosfer,

A politik olacağı düşünülen bir nesli Z politik yaptı.

Ortaya öyle değişik bir şey çıktı
ki sormayın.

Sordukları çoğu soruya cevap
veremediğim için, sadece susma hakkımı kullanıyorum!

***

Geçen gün kendi aralarında
yaptıkları bir sohbete kulak misafiri oldum!

Oğlum Mustafa Kemal; Muharrem İnce Cumhurbaşkanı adayı olabilsin
diye dilekçe vermekten bahsediyordu!

Ondan böyle siyasi bir adım hiç tahmin etmezdim.

Şaşırdım!

Neden diye sorduğumda; 2 adaylı
bir seçimin doğru olmadığını,

Muhalif seçmenin kendi adaylarını
kabul ettirebilmek için, kötünün iyisine oy verelim diye bir ifade
kullandığını,

Hatta Erdoğan’ın karşısına 6’lı
masanın masası bile konsa oy veririz dendiğini,

Bunun nedeninin!

Size sizin içinize sinmeyen bir aday sunacağız şimdiden hazır olun kim
olursa olsun kabullenin
diye hazırlanmış bir algı yönetme oyunu
olabileceğini!!!

Böyle bir tercihin ve
kabullenişin Türk Milletine yakışmadığını, bu duygunun aynı zamanda çaresizliği
çağrıştırdığını ve insanların önüne daha fazla seçenek koymanın doğru olacağını
söyledi!

***

O an oğlumla gurur duydum.

Hele hele bu dilekçe için para
vermem gerekse bile veririm deyince iyice şaşırdım.

Çünkü tanıdığımı zannettiğim
oğlum, siyaseti babasına bırakmış,

Bir siyasetçi için değil 50-100
TL on dakikasını ayırmaz diye düşündüğüm oğlum meğer kocaman adam olmuş ve
ülkenin geleceği için endişelenir olmuş.

İnanın hem duygulandım hem de gururlandım.

Diğer adaylar hakkında
görüşlerini sorduğumda da; şayet mevcut Cumhurbaşkanı değişecekse daha iyisi
ile değişmesi gerektiğini!

Millet ittifakını oluşturan
birbiri ile çok alakasız 6 partinin seçimlerden sonra kendi aralarında
çıkarlarına ters gelince büyük anlaşmazlıklara düşebileceğini,

Dünyanın ve ülkemizin içerisinde
bulunduğu ekonomik ve siyasi buhrana deprem ve sel felaketini de ekleyince çok
başlı bir yönetim anlayışının yaşayacağımız olası sorunların şiddetini kat kat
arttırabileceğini!

Ülkenin birkaç ay içerisinde
olası bir erken seçimi kaldıramayacağını!

***

Muhaliflerin, Anlaşabildikleri tek konunun Cumhurbaşkanı
Erdoğan karşıtlığı olduğunu!

Sistemi ve mevcudu değiştirelim
gerisi kolay anlayışının sağlıklı bir temeli olmadığını!

Ayrıca; Avrupa ülkelerinin ve
terör örgütü sözde yöneticilerinin de Erdoğan karşıtlığının çok önemli soru
işaretleri içerdiğini!

Masada ki bazı liderin %1 oy ile
hükümet ortağı olma sevdasının etik ve adil olmadığını,

Ülke yönetiminde onlara ihtiyaç
olmadığını hatta varlıklarının bu günkünden daha büyük sorunlara neden
olabileceğini,

Onları destekleyen yabancı
ülkelerin, yabancı basın ve yabancı finans çevrelerinin iyi niyetli olmalarını
beklemediğini!

Millet ittifakı adayı Sayın Kemal
Kılıçtaroğlu’nun 74 yaşında olduğunu, daha genç daha enerjik onlarca
seçenekleri olduğu halde neden daha önce defalarca seçim kaybetmiş ve oldukça
yaşlı bir aday ile seçimlere katıldıklarını anlayamadığını!

***

Masada ki pek çok partinin ön
seçim dahi yapmayarak,

Halka değil de kendilerine yakın
isimleri Milletvekili yapacaklarını ve bu kadar birbirine benzemeyen dünya
görüşü ve yaşam tarzı farklı yapının kazanmasının büyük risk olduğunu
belirterek,

3. Güçlü bir aday olarak Muharrem
İnce’nin de yarışa dâhil edilmesinin doğru olacağına siyasete olumlu katkı
sağlayacağına değinince.

Benimle aynı siyasi görüşte olmamasına rağmen oğlumla gurur duydum.

Hani gençlerin bir tabiri var ya
“ Ben şok ben iptal” inanın diye öyle oldum.

Ne diyeyim çocuklarımız bizim de
bir şeyleri bilmeye ve değiştirmeyi hayal ettiğimiz yaşlara gelmişti.

Evet oğlum “oğullarımız-kızlarımız”
büyümüştü.

Gelecek onlarındı.

Ve endişelenmekte haklıydılar!

Ve sosyal medyada gördüğü A mı B
mi sorularına gençlerin verdiği C cevabı bizim evde de karşılık bulmuş tu.

Olaylara bir de bu pencereden
bakınca Muharrem İncenin hiç te yabana atılmaması gerektiğini, pek çok Muhalif
lidere nazaran özellikle Dini ve Milli konularda Muharrem İnce’nin gençlere
daha güven verdiğini ve geçmişte %20 lik oyu olan partileri % 3’lere beşlere
düşüren Türk seçmeni düşününce!

Hele bir de 81 ilde halkta
karşılığı olan kendisine ve siyasi yürüyüşüne katkı sağlayacak 81 tane 1. Sıra
aday ile seçmenin karşısına çıkarsa!

Olur mu olur, diye geçti içimden.

***

Evet ilk defa oy kullanacak
gençlerde Muharrem İnce’nin ciddi bir karşılığı olduğu belli

Ve tek neden de otobüste yaptığı
dans olmadığı da bir gerçek.

Bakarsın 2. Tura Muharrem ince
kalır belli mi olur,

Bakalım görelim Mevlâ’m neyler
neylerse güzel eyler.

Bende seçimlerin kavgasız
gürültüsüz birlik beraberlikle tamamlanmasını ve ülkemiz için hayırlısı ne ise
onun olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.

Selam ve dua ile…

Ekonomi Politikaları Seçimden Sonra Değişecek

Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan yine “Türkiye
Yüzyılı
vizyonuyla ülkemizi dünyanın en büyük 10 ülkesine çıkarma
hedefindeyiz” sözünü tekrarladı.

Türkiye’yi 17. Büyük ekonomi
olmaktan 22. Sıraya düşüren bir devlet başkanının en büyük 10 ülke
arasına çıkarma vaadinin gerçekçiliği ve inandırıcılığı ayrı bir tartışma
konusu.

Fakat CB’nın bu sözünden “Türkiye
yüzyılı vizyonu”
dediği politikalara, Maliye Bakanı Nureddin Nebati’nin
tabiriyle “heterodoks politikalara” devam edileceği izlenimi ediniyoruz.
Genel kabul görmüş çözüm yolları yerine bilim adamlarının kabul etmediği
ekonomik arayışlara devam edilecek demek bu.

Oysaki aynı gün Reuters, kendisine
bilgi veren “yetkililere” dayanarak, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın piyasa
ekonomisi ilkelerine geri dönmek ve Mehmet Şimşek’i ekonominin başına getirmek
istediğini”
haber veriyordu.

Bu haber AKP yetkilileri tarafından
şimdiye kadar yalanlanmadı.

AKP’nin mevcut “modelden” vazgeçip eskiden
olduğu gibi ekonomistlerce genel kabul gören (ortodoks) bir modelin uygulayacağının
işaretlerini verdiği anlaşılıyor.

Çünkü bu “sözde model” aslında ideolojik
bir saplantının eseri olan sistemsiz bir savrulma.

Seçime kadar dolar kurunu ne pahasına
olursa olsun 18-19 TL bandında tutmak için kaynakların tüketildiği, günübirlik
bir vaziyeti idare etme politikasına “model” denemez.
(Bloomberg’in
haberine göre, TCMB’nin 2022’de döviz piyasalarına 108 milyar dolar
kadar müdahale ettiği tahmin ediliyor.)

Bu sözde “yerli ve milli ekonomi
politikasının” gerekçesi akıl ve bilim değildi.

Bu gerçek bizzat RTE’nin “Faiz
sebeptir, enflasyon neticedir.
Bu
konuda nass ortada. Nass ortada olduğuna göre, sana bana ne oluyor? Biz
değerler silsilemiz içerisinde olaya bakacağız” şeklindeki ifadesiyle ortaya
konmuştu.

Bu politika uygulanmaya başlandıktan sonra enflasyon patladı, kurlar inanılmaz yükseldi, TL
aşırı değer kaybetti, maliyetler yükseldi. Türk vatandaşlarının yarıdan fazlası
en temel ihtiyaç maddelerine erişemez hale geldi. Orta ve dar gelirliler için
konut ve araç sahibi olmak hayal oldu. Hatta büyükşehirlerde maaşlı insanların
kiralık evde oturması bile imkansızlaştı.

************************

Dış Borç Faizi ve Cari Açık Tehlikeli
Boyutta

Ekonomideki kötü gidişatı daha da
kötüleştiren iki parametre daha var:

Türkiye, risk primi yükseldiği için,
çok yüksek tefeci faizi ile bile zor borç buluyor.

Türkiye’nin ödemekte olduğu yüksek faiz Osmanlı
Devleti’ni önce ekonomik ve siyasi çöküşe götüren düyun-u umumiye faizlerinin
bile iki katıdır.

İkinci parametre cari açık sorununun
büyümesi.
Bu “heterodoks politikalar” ile faizler düşürülecek ayrıca döviz
kurları yükselmesine izin verileceği için ithalat zorlaşacak, ihracat artacak
ve cari açık kapanacak hatta cari fazla verecektik.

Oysaki beklenenin tam tersi oldu: Kredi
faizleri
arttı, İthalata bağımlı ihracatçı yapımız dolayısıyla ithalat
ihracattan daha fazla arttı.
Negatif faiz ile üretim artmadı,
tüketim arttı.
(Enflasyondan arındırılmış verilere göre, 2022 yılında
üretim %0,3 artarken tüketim %19,7 arttı.)

Sonuçta cari açık patladı. 2021’de
8 Milyar dolar olan cari açık 52 Milyar dolara çıktı.

Yani hem daha çok döviz borç almak
zorundayız ve hem de aldığımız borçların faizleri ödenecek gibi değil.

Bu durum sürdürülemez. AKP bunu görüyor ve çıkış için şimdiden finans
çevrelerine güven sağlayıcı haberler uçuruyor.

Millet İttifakı partileri baştan beri buraya gelineceğini gördüler ve bu sözde
modele karşı çıktılar. “Ortak Politikalar Mutabakat Metni” adlı kitapta
akıl ve bilim rehberliğinde yapacaklarını açıkladılar.

Yani ister Cumhur İttifakı, isterse Millet
İttifakı seçimi kazansın, seçimden sonra “Yeni Türkiye Ekonomi Modeli” denilen
akıl ve bilim dışı politikalara son verilecek.

Ama Erdoğan’ın/ AKP’nin bu yanlışlarının
bedelini millet olarak çok acı ödeyeceğiz.

************************

Erdoğan’ın Tutarsız Politikaları Güven
Vermiyor

R. Tayyip Erdoğan milletin yararına olan uzun
vadeli politikalar
yerine, en yakın seçimi kazanmaya odaklanmış bir
siyasetçidir. Bu yüzden günlük duruma göre politik savrulmalar yaşıyor.

Özellikle Cumhurbaşkanlığı sistemine
geçtikten sonra, kazandığı orantısız gücünü kullanırken kendisine
yanlışını söyleyebilecek hiç
kimse ve denetleyebilecek hiçbir
kurum kalmayınca
savrulmaların boyutu arttı.

Dış politikada Suriye (Esad rejimi), Mısır, İsrail, BAE ve Suudi
Arabistan ile ilişkilerdeki kopukluk hatta düşmanlıktan sonra hepsiyle yeniden
ilişki kurmak için onur kırıcı U dönüşleri yapmasının ülkeye zararı
ölçülemez.

****

·        
Ekonomide Ali Babacan ve arkasından Mehmet Şimşek’in etkili
olduğu dönemlerde Merkez Bankası bağımsızdı. Kurallı bir piyasa savunuluyor, faiz
piyasa şartlarına göre belirleniyordu.

·        
Sonra damat Berat Albayrak’la (2018)
“heterodoks politikalara” dönüldü ve bunun maliyeti ağır oldu. Dolar kurunu sabit
tutmak için 128 Milyar dolar rezerv heba edildi. (Berat Albayrak’ın
döneminde,
yaklaşık 28 ayda, dolar kuru 4,53 TL’den 8,52
TL’ye çıktı.
Yani TL yüzde 88 değer kaybetti.)

·        
Yerine Maliye ve Hazine Bakanlığına getirilen
Lütfi Elvan piyasa şartlarına göre faizi belirleme politikasına geri döndü.
Elvan bir sene dayanabildi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ekonomi
politikasına uyum sağlamadığı için “affını istemek” zorunda kaldı.

·        
Lütfi Elvan’ın yerine getirilen Nureddin
Nebati
R.T Erdoğan ile tam bir uyum içinde. Fakat ekonomik göstergeler
felaket.

Ekonominin en sevmediği şey belirsizliktir.

Bu kadar istikrarsız politikalar izleyen, gücü dengelenmemiş ve denetlenemeyen bir
Cumhurbaşkanı finans piyasalarına güven verebilir mi?

****

Buna karşılık Millet İttifakının (Cumhurbaşkanı
adayı Kemal Kılıçdaroğlu’nun) izleyeceği ekonomik politikalar net ve yazılı
olarak
taahhüt edilmiş durumda.

Millet ittifakına dahil partilerin
ekonomistleri adeta bir yıldızlar topluluğu. Çok nitelikli bir ekonomik
kadro ile akıl ve bilim çizgisinde izlenecek ekonomi politikalarının daha güven
verici olacağı kuşkusuz.

Bu kadro iktidara geldiği anda oluşacak güven
ortamı ile Türkiye’nin risk primi ve borçlanma faizleri hemen düşmeye
başlayacaktır. Kurlar istikrara kavuşacak ve enflasyondaki artış oranları kademeli
olarak bir veya iki yıl içinde kalıcı olarak tek haneli rakamlara düşebilecektir
kanaatindeyim.

Zamanın Ramazan İsimli Muallimine Selam Olsun

Bazı kişiler vardır, insanı duruşuyla etkiler, bazı zamanlar ve mekânlar
vardır, insanları ve toplumları bir halden bir hale koyar. Zamanın, mekânın,
insanlara karşı etkili bir özne olarak kullanılması oldukça değerli.

Yılın on bir ayında zil zurna sarhoş gezen ayyaş, Ramazan ayı
gelince şişesini saklar ve Kadir Gecesi kesinlikle kafayı çekmezmiş. Bir gün
kendisine niçin böyle davrandığını sorarlar: “Eee, o kadar da gavur değiliz hani.”
cevabını vermiş.

Ramazan, üç heceden veya yedi sesten oluşan bir sözcük değil. Ramazan,
anlam bütünlüğüyle, insanı, toplumu disipline eden, kötülüklerden koruyup
iyiliğe yönelten hem enerjisi hem motivasyonu yüksek bir kelime. En müptela
sarhoşu bile o pis alışkanlıktan, kısmen de olsa, alıkoyma gücüne sahip anlam
gücü nereden geliyor?

Ramazan ayı, içinde ifa edilmesi emredilen orucun olmasıyla,
kişilerin, verilmesi emredilen zekâtın bu ayda yaygınlık kazanmasıyla, toplumun
sihirli bir muallimi olmuştur. Ramazan ikliminin kişilerde ve toplumda
oluşturduğu güzelliği, İslam dışındaki dinin müminlerinde, Türkiye dışındaki
milletlerde görmek mümkün değildir. Tarihin süzgecinden damıtılan bu lezzet ve
mana gücü, yalnız bu toplumun ürünüdür, birikimidir. Ramazan;  edebiyatıyla, sosyolojisiyle, tarihiyle en
güzel davranış ve düşünüş kalıplarını bu toplumda oluşturmuştur. Ona “Hoş
geldin, iyi ki geldin.” denmesi, onun hem hakkıdır hem bu toprakların değerini
bilenlerin görevidir.

Ramazan, bir terbiye ayı; oruç, bir terbiye açlığıdır. Rabb’imiz,
bize gönderdiği Kitabında oruçla ilgili şunları buyuruyor: “Oruç, sayılı günlerdedir. Sizden kim hasta, ya da yolculukta
olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Oruca gücü
yetmeyenler ise bir yoksul doyumu fidye verir. Bununla birlikte, gönülden kim
bir iyilik yaparsa (mesela fidyeyi fazla verirse) o kendisi için daha
hayırlıdır. Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.
(Bakara Sûresi 184)

Oruç, iyiliğin adıdır, Ramazan, iyiliğin mevsimidir.
Kendine iyilik yapmak isteyenler, mazeretleri yoksa, mutlaka oruç
tutmalıdırlar. Bu anlamda oruç, bünye için biyolojik dinginlik, ruh için
esenliktir. Oruç, kişi tutamayacaksa, ayette emredilen şekliyle, ihtiyaç
sahiplerine fidye vereceğinden, yani maddi yardım yapacağından dolayı,
insanlığa karşı bir iyiliktir. Her ritüeli iyilik ve diğerkâmlık içeren bu mevsim,
elbette heyecanla beklenecek, saygıyla karşılanacaktır.

Bulunduğumuz coğrafya,  tarihin her döneminde bize hep olağanüstü bir
yaşamı armağan etti. 6 Şubat 2023’te son beş asrın en büyük felaketi olarak
değerlendirilen depremi yaşadık. Depremden on bir il etkilendi, en az 50 bin
canımızı kaybettik. Maddi zararı, trilyonlarla ifade etmek mümkün değil.
Yaşanan, basit bir doğal olay değil, afetti, felaketti. Yaraların sarılması,
beş on yılla mümkün değil. Depremle ilgili çok şey söylenebilir, ancak üç şey dikkatimizi
çekmeli: Necip milletimizin yardım seferberliği, mağdur depremzedelerimizin
tevekkülü ve değerbilirliği, yöneticilerimizin duyarlılığı ve samimi
gayretleri. Bu felaket sonrası “toparlanamaz” denen ülkemizin, kısa sürede
kendine gelmesi, birlik ve beraberlik örneği göstermesi, diğer milletlerin
şaşkınlığına ve hayranlığına yol açtı, takdirine sebep oldu.

Şimdi, Ramazan iklimindeyiz. Bu mevsimin mana
gücüyle, Rabb’imin buyurduğu vaatlerle, inşallah bu millet, bu yarayı
saracaktır, bu imtihanı da başarıyla verecektir. Bereket, paylaşmaktır.
Paylaşmak; azaltmaz, artırır. Paylaşmak; dayanışmaktır, güvendir, mutluluktur,
ibadettir. Kendi acısını hissedene canlı, başkasının acısını hissedene insan
denir. Paylaşmak, insan olmaktır.

Kaçınılmaz bir seçim süreci yaşıyoruz. Bizi felaketler
birleştiriyor, ancak siyaset fena vaziyette ayrıştırıyor. Beş asırda bir
yaşanabilecek toplumsal acımıza rağmen, işin içine siyaset girince, birbirimize
karşı çok acımasız olabiliyoruz. Sosyal psikolojimiz iyi gözlenmeli. Dünyada,
bizden daha zengin bir örnek bulunamaz, inancındayım. Körler koşuyor, dilsizler
bağırıyor, sağırlar dinliyor. Herkes yanlışın peşinde. İyilik, doğruluk,
güzellik adına yapılmaması gerekeni yapıyor. Vicdanlar tatilde, akıl kısa
devre, ahlak çelik çomak oynuyor.

Ramazan’ın manevi gücü, siyaset atmosferimizi de egemenliğine
alsın, istiyorum. İstiyorum ki, siyasi söylemlerimiz derinlikli ve yapıcı, hedeflerimiz
isabetli, tekliflerimiz sağduyulu, algılarımız yanlışsız, projelerimiz akılcı,
vaatlerimiz tutarlı ve bilimsel, tercihlerimiz doğru, seçeceklerimiz ve
seçtiklerimiz hamiyetperver, fedakârlık yaptıklarımız değerbilir olsun. Kimse
söylediğini yalanlamak, tükürdüğünü yalamak zorunda kalmasın. Herkes,
varlığıyla iftihar edilen, bulunduğu zamanın ve mekanın hakkını veren,
düşünceleriyle gelecek kuşaklara öncü, eserleriyle tarihe damga vuracak olsun.
İstiyorum ki, seçim öncesi teneffüs edeceğimiz bu güzel Ramazan havası, yanlış
bedenleri yeniden formatlasın, doğru bedenlere iyilik ve doğruluk yolunda daha
hızlı koşma enerjisi versin.

Zaman, emanettir; kıymetlidir. Ramazan daha kıymetlidir. Acırım,
zamanını, bilhassa Ramazan’ını boşa geçirenlere… Akıp giden zamanın, Ramazan
isimli muallimine selam olsun.

Gençlerin Yaşamak İstediği Bir Türkiye

Bugün Türk Milleti’nin Ergenekon’dan çıkışının 4659’uncu
yılını büyük bir umutla kutluyoruz… Bundan yaklaşık 5000 yıl önce atalarımız
demir dağı eritip, dünyaya yeniden açılırken bugün torunları olarak bizler de
adeta demir dağları eriterek, Türk Milleti’nin içine yuvarlandığı yoksulluk ve
3’üncü dünya ülkeleriyle bir olarak görülme batağından kurtuluşuna her geçen
gün bir adım daha yaklaşıyoruz…

Biliyorsunuz Nevruz sadece Türkistan’da ya da Anadolu’da
değil, Kafkasya’da, Kırım’da, Rumeli – Balkanlar’da ve Orta Doğu’da herkes
tarafından kutlanılan büyük bir dönüşümün başlangıcı. Esarete ve zulme karşı
dik duruşun; bağımsızlığın ve yeniden var oluşun sembolü…

Bu nedenle 2023 Nevruz Bayramımızın da Türkiye’nin yeniden
dünyanın gelişmiş ülkeleri arasında yerini alması için bir vesile olacağına
inanıyorum…

Bugün ülkemizin pek çok sorunu var.

Ekonomiden adalete, dış politikadan millî güvenliğe kadar ne
yana baksanız yılların ihmali ve birikimiyle oluşmuş bir sorunlar yumağını
görüyoruz ne yazık ki…

Mafya ve türevlerinin aflarla serbest kalıp kutsandığı bir
ortamda adaletten bahsetmek mümkün müdür?

Ya da her yıl yapılan değişikliklerle yaz-boz tahtasına
dönen eğitim sisteminde 21 yılın sonunda hüsran yaşandığını görmek içimizi
acıtmıyor mu?

Ekonomide neredeyse kişi başına millî gelirin 13 bin Dolar’a
dayandığı Ali Babacanlı günlerden 8 bin küsur dolarlara düşüş, hepimizin belini
bükmedi mi?

Yanlış ekonomi politikalarıyla sanayi üretimi yerine inşaata
dayalı büyüme modelinin bir yerde patlayacağı belli değil miydi? Dünyanın
neresinde görülmüş ki sadece beton blok yapılarak ülkenin kalkındığı?

Ancak kısa vadeli olarak piyasayı hareketlendirmek için
uygulanabilecek olan inşaat sektörünü öne çıkarma argümanının ülkenin temel
kalkınma felsefesi haline getirilip Türkiye’nin bütün kaynaklarının betona
gömülmesinin neticesini şu son Kahramanmaraş Depremi ardından resmi rakamlara
göre 50 binin üzerinde vatandaşımızın canından olması pahasına daha öğrenmedik
mi?

 * * *

Diğer yandan GSM operatörlerine göre deprem sonrası 300 bin
telefonun sustuğuna dair bir haber var. Eğer bu doğruysa minimum 300 bin can
kaybımız var demektir o da sadece telefon aboneleri arasından… Bir de telefon
kullanamayan çocuklar ve telefon aboneliği olmayan vatandaşlarımız var…

Bu konuda gerçek vefat rakamlarının da bir an önce
açıklanması gerekmektedir. Ve dahası, istatistiki olarak deprem anında vefat
edenlerle, depremden sonra DONARAK ölen vatandaşlarımızın da sayılarının
ayrılması bu saatten sonra şart olmuştur!

Ancak bu şekilde adaletin, huzurun, doğrudan demokrasinin,
basın özgürlüğünün, ekonomik refahın ve güvenliğinden emin olan bir Türkiye’yi
yeniden inşa edebiliriz.

Burada DEVA Partisi Genel Başkanı Sayın Ali Babacan’ın dün
İzmir İktisat Kongresi’nde söylediği, “Sayın Cumhurbaşkanımıza, yemin
töreninden sonra yapacağı ilk konuşmasında ‘Ey basın mensupları, köşe
yazarları, düşünürlerimiz, yazarlarımız çizerlerimiz, derin bir nefes alın,
artık özgürsünüz; hâkimlere ve savcılara da, ‘Artık rahat olun. Anayasaya,
yasalara bakın. Vicdanlarınızın sesini dinleyin, kararlarınızı alın’ diye
konuşmasını tavsiye ediyorum” sözü çok önemlidir. Çünkü ancak bu şekilde
gençlerimizin yaşamak için Batı ülkelerine kaçmayacağı, yaşanmak ve yaşatılmak
istenen bir Türkiye’yi yeniden inşa edebiliriz…

Gerçek Bir Hikâyeden Uyarlanmıştır.

Eskiden
Amerika, Brezilya ve Hint dizileri ilgi çekermiş.

Tüm dünya
kanallarında alıcı bulduğu gibi bize de satılırmış bir zamanlar.

Çok
izlenirmiş Larry, pamela ve sue ellen’li dallası,

Arshad
Khan’ın yönettiği çarpıklıklarla dolu bir garip aşk hikayesi.

Bizde olmaz öyle
karışık şeyler diye, dizileriyle idare edilirmiş.

Ben hiç
izlemedim o dizileri çoğu duyduklarım bu yazıya konu olanlar,

Ahlaki gerekçelerle değil!

1.  
Neden

Ben
arkası yarın hiç sevmem, sabırlı değilim o bir iki saatte başlayıp bitecek konu
merak ederim diye izlemedim.

 

2.  
Neden de

 

Polyanna,
atom karınca, yakari, heidi izlerken vakit de kalmadı zaten, bi de maykıl nayt.

***

Olmaz sanılıyormuş
ya, oluyormuş meğer!

Meğer kralı
varmış ta Brezilyalılar kadar rahat ifade edilemiyormuş o zamanlar.

Bir demet
tiyatroda ki feriştah yenge ile saldıray abi masum kalıyormuş!

“Bunu ve olacak o kadarı kaçırmazdım!”

***

Sonra nasıl
olmuşsa izleye izleye her hal aşılmış o engeller!

Madem daha
alasını yaşıyoruz neden satın alalım ithalini, bizdeki konular hem Yerli hem de Milli! Diyerek!

Yıkmışlar
perdeleri eylemişler viran, koşup senaristlere haber vermişler heman!

***

Sonrada ne
Amerika dizisi bırakmışız, ne brezilya nede hint!

Hani marjinal bizdik, şokuna girmiş
tüm Avrupa!

Ne kör
tuttuğunu öperler ne fantaziler neler neler!

E onlar
izlendikçe de orada ki konular günlük hayatta da normalleşmeye başladıysa demek
ki!

Dizilere çok
gelince konular, gündüz kuşağını da doldurur olmuş tüm kanallarda!

***

O değil de!

En büyük
vurgunu “altın vuruşu” daha dizi başlarken altına yazdıkları Bu Dizi Gerçek bir hikayeden uyarlanmıştır.
İle vurdular, tam da iman tahtamızdan.

Sakın tepki
vermeye eleştirmeye kalkmayın sizi size izletiyoruz dediler galiba, uydurma yok
hepsi sizin hayatınızdan kesitler!

Muhafazakarı
da uçlarda Muhafazakoca da

İmamı da
müezzinide!

Hacısı da
hocası da öğretmeni de doktoru da mütahiti de mücahiti de…

Sağcısı da
solcusu da!

Libererale didarele, komüniste
kapitaliste
derken
alayımıza değindiler dizilerde!

***

Sonra da
sokaklarda Mikrofon uzattılar Nasıl Bir Cumhurbaşkanı istersiniz diye!

Her şeyin
iyisini hak ediyoruz ya!

Bi o kaldı
hayalini kurmadığımız!

Daha uzatırım
lafı ya bir yerde bitirmek lazım!

***

Demem o ki
bence de Cumhurbaşkanı adaylarına
sormaları lazım kazanırsanız nasıl bir Millet istersiniz diye!

El birliği
ile bozulanı, tek başınıza nasıl düzelteceksiniz diye!

Halkınızın
orta doğulu yaşayıp Avrupalı muamelesi görme fantazisi hakkında ne
düşünüyorsunuz diye sorsunlar bence!

Cumhurbaşkanı
adaylarına!

***

Sanki siyasetçileri
illegal talepleri ile bu hale “BİZ” getirmemişiz gibi,

Hazreti Ömer ve
sahabe örnekleri ile sizi eleştirmeleri hakkında ne düşünüyorsunuz diye
sorsunlar!

Dizilere
filmlere konu olan Müge Anlı, Esra Erol, Didem Arslanların konularına
yetişemediği hayatı yaşayan birilerinin sizin Evliya olmanızı hatta kiminin de
size Evliya imişsiniz gibi davranması hakkında ne düşüyorsunuz diye sorsunlar!

Ha bide olacak
olamayacak herkesin her seçimde aday adayı olma arzusu, siyaset aşkı hakkında
ne düşüyorsunuz diye sorsunlar!

Faceboka üç
beş resim,

Kandil, Cuma,
8 mart ve anneler günü kutlamaları, cep telefonlarına yollanan toplu mesajlar
ile insanları bezdirme ve bir iki yerel gazetede de haberi varsa tamam!

Sonra, sen
aday çık biz arkandayız gazlamaları!!!

Arada parası
ve duyguları harcanan garibanlar!!!

Ülke
genelinde %1 oyu olan partinin İstanbul 2. Bölge 27. Sıra adayına yapılan sayın
vekilim goygoyları!

***

Değil 600 vekil 600.000 kadro olsa
yetmez.

Okulu olsa Atanamayan
Milletvekili sayısı atanamayan öğretmen sayısından fazla olur ya neyse!

Ben
siyasetçileri de çok mecbur kalmadıkça eleştirmeyeceğim, onların hayatı gerçekten
çok zor!

Onun içindir
ki her türlü tutarlı tutarsız davranış ve konuşmaya hakları olduğunu
düşünüyorum,

7 x 24 göz
önünde olmak insanların her talebine çözüm bulmaya ve ya dinlemeye mecbur
kalmak,

Bir kısım insan “CKA” Ortaköyde cami
resmi paylaşıp kumpir ve elma dilim patates yerken,
kahvehane, dernek, lokal ve gariban
mahallelerinde gezmek, dert dinlemek.

Bir dönem çıkarı olanlar tarafından
için baş tacı edilip
bir
süre sonra aynı kişi ve kişiler tarafından alaşağı edilmek

tivitırda eleştiri, küfür hakaret ile facebokta bağlılık ve güzellemeler
arasında yaşamak

Kolay iş
değil.

Allah
hepsinin yardımcısı olsun, bence Ortaköy ve elma dilim patates daha mantıklı.

Bu hafta da
böyleyken böyle, selam ve dua ile…

HÜDA PAR ile İş Birliğinden AKP ne Kazanacak?

Cumhur ve Millet İttifakı taraftarlarının birbirlerini HDP ve Hüda Par
üzerinden bölücülükle suçlaması tamamen seçmenleri etkileyerek karşı tarafa oy
vermemesini sağlamak içindir.

“İşin aslı” veya “herkesin bildiği sır”
şundan ibarettir:

HDP ve Hüda Par Türkiye Cumhuriyeti’ni yöneten iradenin “dağda silahlı
siyaset yapacaklarına, Meclis’te silahsız siyaset yapsınlar”
politikasının
birer ürünüdür.

Bu politikaya göre, terör örgütlerinin
etkin olmaması için
en uç görüşlerin de konuşulabildiği bir siyaset
atmosferi yaratılır.
Böylece zamanla bir Türkiye partisi olmak zorunda
kalacak ayrılıkçı partilerin, devletin birliğine ve temel ilkelerine zarar
verecek talep ve fikirlerin törpülenerek bir arada yaşama iradesinin devam
edeceği
düşünülür.

Devlet, HDP’nin
PKK terör örgütü ile olan ilişkisini ve ideal birliği
içinde olduğunu da
bilir;
Hüda Par’ın, iğrenç cinayetlerin faili, Hizbullah
terör örgütünün siyasal kanadı olduğunu da.

Zaten HDP “PKK terör örgütüdür” diyemez,
Hüda Par ise “Hizbullah terör örgütü değildir” der.

Bunu sadece “derin devlet” değil bütün
parti liderleri de bilir. Fakat HDP’nin PKK ile, Hüda Par’ın Hizbullah ile
irtibatını kesmelerini ve sivil siyaset yapmalarını isterler.

Bu elbette kolay bir şey değil. Çünkü terör
örgütleri
de kendi usullerince bu partiler üzerinde baskı ve hakimiyet
kurmaktadır.

Bu yüzden devlet HDP ve Hüda Par’ın
siyasi faaliyetlerine, devletin çizdiği sınırlarda kaldığı sürece, izin
verir. Terör örgütünün etkinliği arttığında ve devletin çizdiği sınırı aşan bir
güce ulaşmaya başladığında gücü sınırlandıran birtakım önlemler alır.

HDP’nin seçilmiş
belediye başkanlarının görevden alınması ve yerlerine kayyım atanması;
seçilmiş milletvekillerinin ve hatta genel başkanlarının uzun süreler
tutuklu yargılanması ve gerektiğinde de partinin kapatılıp, önde gelen yöneticilerine
siyaset yasağı
konulması mevcut devlet aklının (müesses nizamın) bulabildiği
önlemler olarak dikkati çekiyor.

***************************

Kılıçdaroğlu HDP’ye ne verebilir?

AKP’nin PKK ile yürüttüğü “Çözüm Süreci” devlet aklının bilinen sınırlarının dışına çıktığı
bir dönemdi. Terör örgütü PKK ile Oslo’da doğrudan yapılan müzakereler, İmralı’da
Öcalan
üzerinden ve aracı/ elçi rolleri verilen HDP yöneticileri
aracılığıyla Kandil ile yapılan müzakereler sonuç vermedi.

Çünkü PKK dünyanın en büyük eli
kanlı bir narko-terör örgütüdür. Irak ve Suriye’de PYD, YPG adıyla ABD’nin
BOP
(Büyük Ortadoğu Projesi)nin taşeronudur.

PKK talepleri, ABD projelerine uygun olacak şekilde, Türkiye’nin
bölünmesine
sebep olabilecekti.

Siyasi irade AKP tam bu noktada dönüş
yaptı. AKP’nin HDP ile ilişkileri de bu kapsamda geri dönülmesi güç bir şekilde
bozuldu. HDP kitlesi AKP yöneticileri tarafından kandırılmış hissetmeye
başladı
.

****

Millet İttifakı’nın Cumhurbaşkanı Adayı Kemal
Kılıçdaroğlu HDP ile görüştüğünde,
AKP’nin Çözüm Sürecinde verdiği
sözleri vermeyecek.

Muhtemelen kayyım atamaları ve
Demirtaş’ın yargılamasındaki gibi bazı hukuka aykırılıkları
düzelteceklerini vaat edecektir.

Yani HDP’ye en fazla Meclis’te meşru faaliyetlerine
devam etmesi ve sivil siyaset alanında rahatlama
sözü verebilecektir. Bu da
ilk cümlelerimdeki devlet aklı kapsamında yaratılacak bir sivil siyaset alanıdır.
Çünkü %10 civarında bir seçmen kitlesinin iradesinin hiçe sayılması onları daha
da radikalleştirmektedir.

Millet İttifakı içinde yapılan müzakerelerle belirlenen “Ortak
Politikalar Mutabakat Metni”
bu ittifakın adeta hükümet programıdır. Bu
metinde genel demokratikleşme ilkeleri dışında HDP’nin siyasi taleplerini
karşılayacak “Çözüm Sürecindekine benzer” bir vaat yoktur. Zaten HDP’nin
bakanlık vb bir talebi olmadığı gibi, İyi Parti Lideri Meral Akşener de “HDP’nin
siyasi taleplerinin masaya getirilmesinin mümkün olmadığını” söyledi.

Bunu Tayyip Erdoğan da bilir, Devlet
Bahçeli de… Ama 6’lı Masanın altında HDP’yi arar gibi yapmak propaganda
olarak işlerine geliyor.

***************************

Hüdapar ile Erdoğan Birbirlerine ne Verir?

Hüda Par Hizbullah Terör örgütünün partisi. “Hizbullah”
da “Hüda Par” da “Allah’ın partisi” demek. Türk Müslümanlığına çok
aykırı bir isimlendirme bu. Bütün insanların yaratıcısı olan Allah’ın bir partisi
olabilir mi?

Bu partinin son seçimde aldığı oy 157
bin
(%0,3). Bunlar Cumhurbaşkanlığı seçiminde zaten Tayyip Erdoğan’a oy
verir. Peki bu parti Cumhur İttifakına girdi diye milliyetçi oylardan kaybedeceği
oy ne kadar olur?

Yani Hüda Par’ın Cumhur İttifakına
sayısal olarak bir katkısı olmadığı gibi zararı da olabilir.

Peki, AKP Hüda Par ile niye nikah kıydı?
Bazıları “AKP bunu seçim sonrası bir karışıklık olursa Hüda Par’ın militer
gücünden
yararlanmak için” diye yorumluyor. “AKP’nin zaten başka
paramiliter güçleri var” diye bu teze itiraz edenler de var.

Belki de sadece Erdoğan seçilememe
korkusu ile
mantıksız karar veriyordur.

***************************

HÜDAPAR ve HDP’nin Hedefleri Aynı

Hüda Par’ın programında olan bazı siyasi taleplerini (bunlar HDP ve PKK’nın da
talepleri idi
) AKP zaten kabul etmişti. MHP de bu yapılanlara
itiraz etmiyor.

Mesela “‘Andımız’ ve benzeri
metinlerin kaldırılması, ‘Ne Mutlu Tü
rk’üm Diyene’
yazılarının silinmesi, ‘Bir Tü
rk
nyaya bedeldir’ şeklindeki söylemlere
son verilmesi” gibi talepler yerine getirildi.

Ayrılıkçıların sevmediği “bazı tarihi şahsiyetlerin isimlerini taşıyan okul, kışla,
cadde, sokak ve benzeri yerlerin isimlerinin değ
iştirilmesi”; Güroymak (Norşin), Aydınlar (Tillo), Tunceli
(Dersim) gibi “i
simleri değiştirilen yerleşim
yerlerine eski adlarının geri verilmesi” de aynı zamanda PKK/ HDP’nin
talebiydi, kısmen yerine getirildi.

“Başta Şeyh
Said ve Seyyid Rıza
olmak ü
zere Kürt isyancılardan, ayrılıkçı sözde alimlerden
ve halktan ö
zür dilenmesi” talebi de kısmen yerine
getirildi.

Ancak “yerel yönetimler üzerindeki
vesayetin kaldırılması ve yerel yönetimlere özerklik verilmesi”
talepleri
direkten döndü.

Bundan sonra hangi ittifak iktidar olursa
olsun HDP ve Hüda Par’ın buna benzer ve ötesi taleplerini kesinlikle yerine
getir(e)mez.

Elbette %50+1 oy gerektiği için her oy
önemli. Küçük partiler bu fırsatı değerlendiriyor, pazarlık güçlerini artırmaya
çalışıyor. Ama İttifakların temel politikalarını değiştirmeye güçleri yetmez.

Konudan Konuya (30)

     Evin pencereleri
vardır. Fakat pencere dışarıyı görmez. Ancak pencereden bakan dışarıyı görür.
İnsan bedeni de, bina gibidir. Onun da pencereleri sayılan gözleri vardır.
Pencere değil, ondan bakan gördüğü gibi, insanın da gözleri görmez! Dışarıyı,
gözlerden bakan ruh görür.

     Çünkü, göz bir
hâsse, his ve duyu âletidir ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder. Pencere
kapalı olduğu zaman, içeridekiler dışarıyı göremedikleri gibi, şu veya bu
sebeple gözü kapanan da, dışarıyı göremez. Yoksa ruh kör olmaz. Sadece bakacağı
vücud penceresi hükmünde olan göz; hastalandığı veya kapandığı zaman; bedendeki
ruh, dış âlemi göremez.

     Çünkü bedenin
penceresi sayılan göz; pencerelik yapamaz vaziyettedir. Evet ruh için körlük
diye bir şey söz konusu değildir. Nitekim, gözümüz kapalı uyurken; uykuda gören
kim?

     Pencere görevini
yapmak için, vücudun herhangi bir yerinden; pencere sayılacak bir gedik
açıldığı zaman, ruh o aradan dışarıyı seyredebilir.

     Zira delik değil,
delikten bakan ruh görmektedir. Delik pencere hükmündedir. Evet, yine anlıyoruz
ki, pencere değil pencereden bakan gördüğü gibi, açılan gedik değil, ancak o
gedikten bakan ruh, dışarıyı görebilmektedir. Nitekim Yüce Allah; kimi körlerin
diğer uzuvlarında; pencere hükmünde gedikler açarak, o kimselerin görmesini bu
şekilde sağlamaktadır. Hz. Muhammed’in arkasıyla bile görebilmesi; bizlerin bu
hususu anlamamızı kolaylaştırmaktadır.

x

     Allah mekândan
münezzehtir. Allah ve kâinat için “Heme ost. / Herşey O’dur.” Hâşâ “Her şey
Allah’tır!” değil. “Heme ez ost. / Herşey O’ndandır. Yani herşey Allah’tandır.
Herşey O’nun yaratması ile vardır.” demelidir. Her fiilin / yapılanın bir fâili
/ yapanı vardır. Fakat yapan yapılanın içinde değildir. Her eserin bir ustası
vardır. Usta eserin içinde değildir. Eserle usta birdir, içiçedir demek de
doğru değildir. Her kitabın bir kâtibi ve yazanı vardır. Ama kitap ile kâtip,
bir ve aynı değildir. Kâtip / yazan yazdıklarının içinde değildir. Tıpkı
binanın mimarı, yaptığı binanın yapı taşları arasında ve onların içinde
olmadığı gibi. Velhasıl insan yaptığının içinde değildir. Üstelik yaptığı da,
insana benzemez. Allah da yarattığına benzemez. Yarattığı O’ndandır ama O
değildir. Velhasıl, yapılan ve yaratılan; yapana ve yaratana benzemez.
Binaları; yapı taşlarını kullanarak insan yapar. Kâinatı ve içindekileri de,
onların yapı taşları olan zerre ve atomları; sebep kılıp kullanarak yaratan
Allah’tır. İnsanın ve Allah’ın kullandığı yapı taşları; kullanan değil
kullanılan malzemelerdir. Kaldı ki, yapı taşlarını yaratan da Allah’tır. Ne
insanın yaptıkları, ne de Allah’ın yarattıkları; ne insana ne de Allah’a
benzer. Yani benzemez.

x

     Kimileri, mânâ ve anlamını
bilmeden Kur’an okuyanları eleştiriyor! Boşuna okuduklarını söylüyor! Şüphesiz
mânâsı bilinerek okunsa, çok daha iyi ve takdire şayan bir husus. Fakat
“Anlamını bilmiyorum!” diyerek okumamak da, doğru değil.

     Bir şey tamamen
elde edilmiyor diye, ondan tamamen vazgeçmek yanlıştır. Bütünü elde edemiyorum
düşüncesiyle, edebileceğin kadarından el etek çekmek, asla doğru değildir.

     İlacı; terkibini
bilmeden kullanmak; ilacı kullanmaya engel teşkil etmediği gibi, ilacın
iyileştirme keyfiyetini de gidermez.

     Müzik dinlemek ve
müzikten hoşlanmak için, ille de müzisyen ve bestekâr olmak şart değil.

     Maçı seyretmek
için, ille de futbol oynamayı bilmek gerekmez.

     Roman yazmayanın,
roman okumaya hakkı yoktur denebilir mi?

     Şiir okumak ve
bundan haz almak için, şair olmak mı lâzım?

     Zikir çeken
birinin, telaffuz ettiği kelimelerin mânâsını bilerek zikretmesi; elbette
istenen bir husus. Fakat bilmese de zikir çekebilir. Çünkü gafletle yapılan
zikirler bile, feyiz vermekten uzak değil.

     Çünkü insanda pek
çok latîf, hassas, his ve duygular var. Hepsi uyanık olmasa da, içlerinden
birinin işlevini yapması; insanın meşguliyetinden zevk almasını sağlamak için
yeter.

     Resmi seyretmek ve
güzel bulmak için, ille de ressam olmak gerekmez.   

Adaylar Televizyonda Tartışsın

Deprem sebebiyle, 14 Mayıs’ta yapılacak
seçimlerde müzikli, gürültülü bir kampanya yürütülmeyeceği anlaşılıyor.
Ben zaten gürültülü ve kirlilik yaratan seçim çalışmaları ile başka
illerden taşımalarla doldurulan meydanlarda büyük mitingler yapılmasını
hep anlamsız buldum. Bu faaliyetlerden etkilenerek oy verme kararını
değiştiren bir seçmen olduğunu sanmıyorum.

Bildiğim kadarıyla gelişmiş ülkelerde
bizdeki gibi seçim kampanyası yok. ABD’de Başkan adaylarının az sayıda açık
hava mitingi yaptığını, genellikle sadece partiye bağış yapanların girebildiği
kapalı salonlarda toplantıların yapıldığını öğrendiğimde çok şaşırmıştım.

Bir defasında, bir seçim sürecinde ABD’de
idim. Bir seçimin olacağına dair şehirlerde bir görsel emare görmedim. Oy verme
günü, üzerinde VOTE yazılı, oy sandıklarına yönlendiren küçük işaret levhaları
olmasa, seçimin yapıldığını da fark etmeyecektim.

Elbette dünyada mükemmel bir sistem yok.
Ancak gelişmiş ülkelerle seçim kampanyalarımızı kıyasladığımızda oldukça
ilkel bir görüntü verdiğimizi
kabul etmek zorundayız.

Bu bakımdan gürültülü ve çevre
kirliliği yaratan parti propaganda yöntemlerinin kalıcı olarak terk edilmesini
diliyorum. 

Az masraflı ve halkı bilgilendirici propaganda
yöntemlerini denemeliyiz.

Bu kapsamda gereken ilk şey,
Cumhurbaşkanı adaylarının tartıştığı televizyon programları yapılmasıdır.
Böylece
yapılacak medeni tartışmalar ile vatandaşlara adaylar arasında mukayeseye
imkânı verilmiş olur.

AKP öncesi Türkiye’de bu yapılabiliyordu. 21 senede daha geri gittik. Bu durumu düzeltmemiz
lazım.

Adaylar bir arada tartıştığında sadece
kendilerine yakın kanalları izleyenler de
rakip adayın da çapını görmüş
olurlar. Ve daha sağlıklı karar verebilirler.

Aynı uygulamayı yerel ölçekte de
yapabiliriz. Yerel veya ulusal TV kanallarında milletvekili adaylarının
tartıştığı programlar düzenlenmelidir.

************************

ABD Seçimleri ve TV’de Başkanlık
Tartışmaları

ABD Başkan
seçimlerinde en belirleyici etkinlik, aday olan iki liderin TV canlı
yayınında tartışmaları
oluyor. 

TV’de ilk başkanlık tartışması 1960’da Nixon
ile Kennedy
arasında yapıldı. Adaylar 3 defa TV’de tartıştılar. Bu
programlar daha az tanınan Kennedy’nin seçimi kazanmasında önemli bir faktör oldu.
Bu yöntem sonraki seçimlerin tümünde tekrarlandı ve Amerikan seçimleri ve
demokrasisinin temel unsurlarından biri haline geldi.

ABD’de, 3 defa Başkan adayları ve 1 defa
Başkan Yardımcısı adaylarının yaptığı “Başkanlık Tartışmalarında”
seçmenler adayları mukayese edebiliyor. Adayların yeni
dönemde başkanlığa ne kadar hazır olduğunu, yeteneklerini ve ülkeye hizmet
konusunda neler yapabileceğine dair kanaat ediniyor. Seçimi belirleyici olan
ortadaki veya kararsız seçmen için bu tartışmalar çok önemli.

Başkanlık Tartışmaları üç ayrı formatta
yapılıyor:

“Panel Formatında” adaylar sunucular, muhabirler gibi haber
profesyonellerinden oluşan bir grubun sorularını cevaplamaya çalışıyor.

“Konu Başlığı Formatında” adaylar belirli konu başlıklarındaki görüşlerini
paylaşıyor. Aynı zamanda karşılıklı soru ve cevaplarla birbirlerini
sorguladıkları bir tartışma formatı bu.

“Kasaba Meclisi Formatında” ise adaylar küçük bir kasaba meclisindeki gibi bir
moderatörün yönlendirmesiyle toplumun farklı kesimlerinden seçmenlerin
sorularını cevaplıyor.

Bu yöntem, benzer formatlarla, Türkiye’de
de uygulanırsa seçimlerde seçmen iradesinin daha doğru ortaya çıkmasında çok
faydalı ve etkili olur.

Partilerin oy oranlarına göre verilen ve
adaletsizliği daha da artıran siyasi partilere devlet yardımları
üzerindeki tartışmayı da azaltır.

************************

Erdoğan TV Tartışmalarından Kaçı(nı)Yor

2002 seçimi öncesinde, Tayyip
Erdoğan’ın Deniz Baykal ile TV tartışmasında başarılı olması
Ak Parti’nin
iktidara gelmesinde çok etkili olmuştu.

Ama o zamandan sonra, 21 yıldır, Tayyip
Erdoğan muhalefet partileri liderleriyle veya yandaş olmayan gazetecilerle
TV’de bir tartışma programı yapmadı/ yapamadı.

Sadece kendisi değil, partilerinin
yöneticileri ve milletvekillerinin, muhalefet partilerinin yönetici ve
milletvekilleri ile birlikte açık oturum veya tartışma programlarına
katılmalarını da yasakladı.

Bu tür programlarda muhalefet parti
yetkililerinin karşısına “iliştirilmiş gazeteciler” veya “yandaş
uzmanlar”
AKP’yi savunmak üzere çıkarılmakta. Böylece gazeteci ve uzman
kılıklı AKP savunucuları başarılı olurlarsa AKP de başarılı oluyor. Fakat
bunlar başarısız olursa sözde “AKP’yi temsil etmedikleri” için AKP zarar
görmüyor. Tam bir şark kurnazlığı bu.

Dünyada emsali görülmeyen bu uygulama demokrasimiz
açısından utanç verici.

************************

Devletin Büyüklüğü Kurumlar ve Kurallara
Bağlıdır

ABD Anayasası gereği, genel ve ara
seçimler Kasım ayının ilk Pazartesi gününü izleyen Salı günü yapılır.

Yani bizdeki gibi “erken seçim”,
“baskın seçim” gibi şeyler söz konusu olmuyor.
Seçimlerin ne zaman
yapılacağının sadece iki ay önce belli olması gibi bir garabet yaşanmıyor.

Çünkü orada kurumlar görevini yapar ve
kurallar uygulanmak için vardır.
Ve ayrıca yaşatılacak bir belirsizliğin
finans piyasasında ve devlet işleyişinde yaratacağı türbülans göze alınamaz.

ABD’de, bizim Anayasamızda da belirlendiği
gibi, Başkan en fazla ikinci dönemde de aday olabilir. Seçilirse 2. dönemini
tamamladıktan sonra asla 3. defa aday olamaz.

Galiba orada üçe kadar saymasını bilmeyen “hukukçular”
yok.

Ayrıca orada devlet başkanının 2. defa
aday olması halinde kendi seçim kampanyasında devlet imkanlarını kullanması
düşünülemez bile. Zira partinin gelir ve giderleri son derece şeffaf olmak
zorundadır ve hem bağımsız yargı ve hem de bağımsız ve güçlü medya tarafından
çok sıkı denetlenir. En küçük bir hukuka ve etik kurallara aykırılık
Başkanın seçilmesini imkânsız hale getirir.

Watergate Skandalı denilen olayı hatırlayınız. Cumhuriyetçi Partiden
seçilmiş olan Başkan Nixon’un talimatıyla, hırsız görünümlü görevlilerin rakip
Demokrat Parti’nin merkez ofisine dinleme cihazları yerleştirmek istediği
ortaya çıktı.

Başkan Nixon’un atadığı Adalet Bakanı,
Adalet Bakanı’nın görevlendirdiği özel savcı ve bağımsız Yüksek Mahkeme,
Nixon’un bütün engellemelerine rağmen, görevlerini yaptı. Nixon istifa etmek
zorunda kaldı.

Bizde ise Erdoğan’ın devlet aygıtının
tamamının güç ve imkanlarını kullanması tartışılmaz bile.
Çünkü kurumlarımız
çalışmıyor, kurallar herkes için geçerli değil.

Ülkemiz Seçime Giderken…

       Nihayet beklenen karar alındı. Ülkemiz
Cumhuriyet döneminin en önemli seçimine gidiyor. 14 Mayıs 2023; 13’üncü
Cumhurbaşkanımızın seçileceği ve geleceğimize yön verecek idari sitemin
tercihinin netleştiği tarih olacak.

    Pekiyi şu anda geleceğimize yön veren idare
sistemimiz belli değil mi? Tabii ki belli. Adı da: Cumhurbaşkanlığı Hükümet
Sistemi…

   Bu seçimlerde Cumhur İttifakı kazanırsa mevcut
sistem aynen devam edecek. Millet ittifakı kazanırsa, bir süre sonra
Parlamenter Sisteme geçilecek.

    2017
yılında yapılan referandumda geçerli sayılan oyların %51,41’i evet, %48,59’u
hayır çıkarak hayata geçirilen ‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine’ halkımızın
neredeyse yarısı onay vermemiştir. Hayır diyenler, hala demokrasiye en yakışanın
parlamenter sistem olduğuna inanmaktadırlar.

   Bu nedenledir ki, yaklaşık iki ay sonra
yapılacak seçimler, sadece Cumhurbaşkanını değil, daha da önemlisi ülkemizin
geleceğine yön verecek ‘yönetim sistemini de’ belirleyecektir.

   3 Kasım 2002 tarihinde yapılan genel
seçimlerde %34,2 oy oranı ile iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisinin o
dönemde kullanmış olduğu en çarpıcı sloganı ‘’Yolsuzlukla-Yasaklarla-Yoksullukla’’
mücadele olmuştu.

  14
Mayıs 2023 tarihinde yapılacak seçimlerde AKP’nin meydanlarda kullanacağı en
çarpıcı sloganının ne olacağı henüz belli değildir. Ama bundan 21 yıl önce
kullanmış olduğu 3Y sloganı ile vurgulanan konuların günümüz Türkiye’sinde ne
hale geldiği bellidir.

  2023 yılından, 2002 yılına dönüp de ardımızda
kalan yıllarda yaşananları özetlediğimizde:

  Ülkemizin eğitiminden ekonomisine,

  Dış ilişkilerimizde yaşanan olumsuzluklara,

  AB’ye üyelik sürecinde yaşanan
özelleştirmelerle birlikte yabancı sermayeye satılan milli varlıklarımızın
nasıl elden çıkarıldığına,

  Siyasi çalkantılardan iç yönetim
aksaklıklarına,

  Halkın geçim sıkıntılarının çarşı-pazar
yansımalarına,

  Giyim kuşam biçimde yaşanan çarpıcı
gelişmelere,

  Yargıda yaşanan çeşitli sıkıntılara,

  Halkın güven duygusuna yansıyan büyük
aşınmalara,

  Çocuk katili PKK terör örgütünün yıllardan
beri ülkemize vermiş olduğu maddi-manevi zararlara,

  Ülkemizi sırtından hançerleyerek darbe
teşebbüsünde bulunan alçak FETÖ terör örgütünün ülke geneline verdiği zararlara,

  Suriye’de yaşanan savaş nedeniyle ülkemize
sığınan milyonlarca göçmenin, ülkemize yüklediği ağır yükün giderek arttığına,

  Dünyayı etkisi altına alan Covid-19
salgınının ülkemize vermiş olduğu zarara,

  En nihayetinde bir ay önce yaşadığımız deprem
felaketinin 11 ilimizdeki vatandaşlarımıza yaşattığı maddi ve manevi zararlara
bakıldığında,

  14
Mayıs’ta sandık başında giderek oy verecekleri çok önemli bir karar
beklemektedir.

   Bu kararı vermeden önce her yurttaşın elini
vicdanına koyarak ülkemizin 21 yılda yaşadıklarını düşünmeleri, oylarını bu
süreçte yaşananları dikkate alarak vermeleri çok önemlidir.

   Ülkemizin seçim atmosferine girdiği şu
günlerde çeşitli ittifaklarla güç birliği yapan siyasi partilerimizin bu
süreçte dikkat etmesi gereken en önemli husus seçim meydanlarında
kullanacakları hitap dilidir.

     Zaten ardımızda kalan 21 yıllık süreçte
toplumu ‘inananlar-inanmayanlar’ düzeyinde etiketleyen, Atatürk ilke ve
inkılaplarını yok sayan bir zihniyetin yarattığı olumsuzlukların nelere mal
olduğunu acı bir şekilde yaşayan milletimizin tamamını kucaklayan, onlar-bunlar
diyerek ayırt etmeden herkesi sarıp sarmalayan bir lisanın bu seçim sürecine
damgasını vurması en içten dileğimdir.

     Biz-siz, onlar-bunlar demeden bir ve beraber
yaşadığımız aziz vatan topraklarımızın geleceğinin aydınlık yarınlara ulaşması
hepimizin en içten dileği olmalıdır.

     Şu önemli hususa da dikkat çekmek isterim:

     En son yaşadığımız deprem sonrasında; 1,61
milyon nüfusu olan Hatay’ın adeta yerle bir olması, yaşanan yokluklar nedeniyle
yaklaşık yarı nüfusunun başka illerimize göç etmiş olması; Suriye’den gelen
milyonlarca göçmenin 356.000’nin zaten Hatay ilimizde bulunması, deprem
sonrasında evleri yıkılan, başka illere göç eden yurttaşlarımızın yerini bu
defa nüfus yoğunluğu bakımından Suriyeli göçmenlerin aldığı haberlerinin basına
yansıması, önümüzde yapılacak seçimlerden de önemlidir.

  Hatay; bize devletimizin kurucusu Gazi
Mustafa Kemal Atatürk’ün emaneti, ölüm döşeğindeyken kazandığı son vatan
parçamızdır. Şu anda ülkemizin beka meselesi tam da bu bölgeyi
ilgilendirmektedir. Bu nedenledir ki, hem mevcut yönetim, hem de seçimden sonra
oluşacak yeni yönetim ülkemizin tümünü ilgilendiren bu konuyu titizlikle takip etmelidir.

  Değerli okur;

  Yüz yaşına gelen Cumhuriyet Türkiye’sine,
binlerce yıl öncesinde devletler, imparatorluk kurmuş, çağ açıp çağ kapatmış
Büyük Türk Milletinin öz geçmişine baktığımızda; en sıkışık dönemlerde dahi
halkımızın sağduyusu, yeri ve zamanı geldiğinde bir ve beraber olabilmemizin
gücü bizleri bugünlere getirmiştir.

   Bu gücün varlığı güçlü Türkiye’yi yarınlara
da taşıyacaktır.

   Yeter ki, varlığımızın temel gücünü
oluşturan bir ve beraber olabilmeyi sürdürelim.

   Yeter ki, oy vermeye gittiğimiz gün hiç
kimsenin, hiçbir gücün etkisi altında kalmadan, sadece vicdanımızın sesini
dinleyerek oy kullanalım.

   Çünkü güçlü Türkiye’nin aydınlık yarınlarına
bizlerin yapacağı tercih yön verecektir.