23.8 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 252

Siyasetin Paralel Evrenleri

Türkiye’de, paralel evrenlerde yaşayan, birbirinden pek de haberi olmayan halklar var. En az iki paralel evrende. Belki daha küçük birkaç evren daha var.

Ne demek istiyorum? Aynı ülkeye, aynı olaylara bakıyoruz ve birbirine taban tabana zıt şeyler görüyoruz. Olaylar aynı, algılar bambaşka. Hadi biz subjektif değerlendiriyoruz. Peki, anketlere ne oluyor? İktidarı önde, muhalefeti arkada gösteren anket hatırlıyor musunuz? Bir düzine şirket varsa ikisi doğru bildi deniyor; peki öteki 10 şirketin verileri başka bir dünyadan mı alınmıştı?

Bunca gazeteci, bunca kanaat önderi, bunca fikir adamı, hatta bilim adamı? 14 Mayıs’a rap rap, emin adımlarla geldi ve 15 Mayıs’ta ağzı açık, şaşkın çıktı.

Biz, yirmi küsur yılın ardından bir ekonomik yıkıntı görüyoruz. Hukuktan eğitime, adaletten üniversiteye düşüşte bir ülke görüyoruz. Öyle anlaşılıyor ki biz azınlıktayız. Diğer evren, aya gitmeye hazırlanan, dünyanın imrendiği bir Türkiye görüyor.

Yankı odaları mı?

Bu son paragraftan bile emin değilim. Şimdi birileri çıkıp diyecek ki “Son güne kadar erzak dağıttılar, para saçtılar. Bu sonucun, şöyle veya böyle görmekle bir ilgisi yok. Parayı veren düdüğü çalıyor.” Ben buna da inanamıyorum. Hadi yüzde bir, iki böyle etkilensin.

Biraz makul görünen açıklama, yankı odası etkisi. Yankı odasının ne olduğunu bilenler yazının sonuna atlasın.

Bu, ithal bir tabir. Dış dünyadan tecrit edilmiş bir oda düşünün. Siz, odanın ortasında durup müthiş birnutuk atıyorsunuz. Ne olur? Sesiniz gider, o odanın duvarlarına çarpar ve size geri döner. Siz de “Vay be!”, dersiniz, “Ne güzel tepki! Herkes, ama herkes tıpkı benim gibi düşünüyor!”

İşte Türkiye’deki (en az) iki paralel evrenin  kendi yankı odaları var. İktidarın, iktidara tam yerleşirken yaptığı ilk iş, eski ana akım medyayı cebren veya hile ile veya kredi ile ele geçirmekti. Bu operasyonda gayet de başarılı oldular. Daha birkaç gün önce gördük. 29 televizyon kanalından “gazeteciler” Sayın Cumhurbaşkanımız’ın önünde hilal formasyonunda dizilmiş onu dinliyorlardı. Herhâlde basın toplantısıydı. Biliyorsunuz bizim yankı odasının kötü niyetlileri, bu  toplantılarda, o hilal formasyonundaki “gazeteciler”in önceden kendilerine verilen soruları sorduğunu söyler. Önceden hazırlanan cevaplar da onların arkasında bir yerdeki prompterden akmaktadır.

Tekrar Altay Tankı

Ne olursa olsun. Bunca kanal aynı anda aynı şeyleri söylüyor. Bundan iyi yankı odası mı olur? Sonra, bir o kadar günlük gazete de aynı mesajları tekrarlar: Altay tankı sahaya çıkıyor! Bu mübarek Altay tankı, 2011 seçimlerinde, Ak Parti’ye en çok oy getiren vaatti. Partinin sitesinde yayımlanan bir anket böyle söylüyordu. (Baktım, şimdi siteden kaldırılmış.) Olsun, erkek adam sözünden dönmez. Aradan 12 yıl geçse de sözümüz söz, vaadimiz vaattir. Daha daha? Muhalefet teröristtir. Su saatlerinizi PKK’lılar okuyacak. Yeterince PKK’lı bulunamazsa FETÖ’cüler okuyacak. 29 kanal ve bir o kadar gazete!.. Siz bunları okuyup dinlemişseniz, muhtemelen komşunuz da bunları okuyup dinlemiştir. Sabah karşılaşırsınız. “Selamünaleyküm komşu. Duydun mu, Altay tankı sahaya çıkıyormuş.” dersiniz ve komşunuz da “Aleykümselam. He ya.” diye cevap verir.

“İktidar vadediyor. Vaadini gerçekleştiremiyor. Ama yine vadediyor. Muhalefet teröristtir deyip duruyor. Halk cahil, kanıyor.” Bu da bizim evrenimizin yankı odasının bakışı ve anlayışı. “Bunlar kandırılır. Kandırılmasa Türkiye fakirleşirken, kendileri fakirleşirken, onları fakirleştirene oy vermeye devam ederler miydi?” dersiniz, derim. Sabahleyin de komşumla günaydınlaşırken o da beni teyit eder, “Evet, kandırılıyorlar.”

Sosyal yankı

Yandaş kanallar, yandaş basın. Sonra muhalif kanallar, muhalif basın. Bunlar 20. asrın teknolojileri. Biz, 21. asır sakinleri, şimdi yankı odalarımızı sosyal medyada yaratıyoruz. Sosyal medyayı tasarlayanlar da bu yankı odaları oluşsun diye kurmuşlar mekanizmaları.

Facebook’ta 5.000’e yakın “arkadaş”ım var. Facebook, bu sayının üstünde arkadaşa izin vermiyor. O yüzden arkadaşlık isteklerinde seçici davranmak zorundayım. Peki, nasıl seçiyorum arkadaşlarımı? Bakıyorum, biri benim 150 arkadaşımın da arkadaşı. Öbürü benim arkadaşlarım arasında kimseyle arkadaş değil veya sadece 15’iyle arkadaş. Tabii birinciyi seçiyorum. Bundan iyi yankı odası mı inşa edilir?

Twitter’de, beğendiğim fikirleri tweet edenleri takibe başlıyorum. Beni de benim yazdıklarımı beğenenler takip ediyor. Buyurun size yankı odası. İsterseniz postmodern kabile deyiniz.

Eh seçim sonuçları bizim ağzımızı da açık bırakır, onların ağzını da. Tek ortak noktamız, ağzı açık kalmaktır.

Bizim gördüğümüzü onlar görmüyor; onların gördüğünü biz görmüyoruz. Bizim gördüğümüzün de onların gördüğünün de gerçekle ilgisi ne kadar acaba? https://millidusunce.com/siyasetin-paralel-evrenleri/

Kırım: Sürgünde Yeşeren Vatan

0

KIRIM, “Kemal Çapraz”ın Kırım’la ilgili eserine de
ismini verdiği gibi; “SÜRGÜNDE YEŞEREN VATAN” dır. Milattan çok  öncelerinden
itibaren Türk vatanı olan Kırım MS. 1736’da Rus ordularının Bahçesaray’a girip
binlerce evi ve Han Sarayı yaktıkları günden bugüne “yangın yeri” olmuştur.
1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile Kırım Hanlığı Osmanlı Devletinden
koparılmıştır. 1783’de Rus işgaline uğramış ve Kırım Türklerinin esaret yılları
başlamıştır. Rusların Kırımlılara yaptıkları zulüm ve baskı yüzyıllarca göçlere
sebep olmuştur. En büyük göç dalgaları, 1792, 1860-1863, 1874-1875, 1891-1892
yılları arasında Osmanlı topraklarına yaşanmıştır.  1783’de Kırım’daki
Türk nüfusu % 98 iken, 1897 Türk nüfusu % 35’e düşmüştür. Rus Çarlığı 1917
Bolşevik ihtilâli ile yıkılınca Kırım Türkleri, Numan Çelebi Cihan
başkanlığında 13 Aralık 1917’de bağımsızlıklarını ilan ettiler. Fakat 1918’de
Rus orduları Kırım’ı  istila ettiler. Devlet başkanı Numan Çelebi Cihan
kurşuna dizildi. 11 Kasım 1920’de Kırım’da tamamen Rus hakimiyeti sağlandı. 18
Ekim 1921’de Kırım Muhtar Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ilan edildi. Fakat bu
cumhuriyetin merkez icra komite başkanı Veli İbrahim’de 1927’de idam edildi.
Kırım Türk aydınları katledildi. 1920-1941 yıllarında Kırım’da sunî kıtlık
meydana getirildi. Binlerce Kırım Türkü açlıktan hayatını kaybetti. 1941
yılında Alman orduları Kırım’ı işgal etti.  8 Nisan 1944’de Kırım’a Rus
hücumu başladı.

İnsanlığın yüz karası Josef Stalin, İkinci Dünyâ Harbi bi­tince
18 Mayıs 1944 günü, Kırım’da kalmış olan bütün Türkleri, (genç erkekler askerde
idi; kadınları, çocukları, yaşlı ve hastaları) 15 dakika içinde hayvan
vagonlarına doldurarak Sovyetler Birli­ğinin çeşitli yerlerine sürdü. Aç, susuz
olarak bir bölümü 22 gün boyunca giden bu insanların yarısı yolda öldü.
Gittikleri yerlerde de ‘kaçkınlar geliyor’ diye aleyhlerinde yapılmış olan Rus
pro­pagandasının sonucu olarak, çok sıkıntı çektiler, meramlarını an­latmaları
uzun zaman aldı.(2) Kırımlı tarihçi Elvan Kazas’ın anneannesi Lütfiye Bulat
şöyle anlatmaktadır: “Öyle idi ki, bu vagonlar seyyar bir zehirli gaz odasından
farksızdı. Hava almak için yeterli penceresi dahi olmadığı gibi vagonlarda
çömelmek bile imkansız­dı. Ancak sımsıkı ayakta durabiliyorduk. Çoğu ailenin
fertleri başka vagonlara sıkıştırılmışlardı. Ölüm, ihti­yarlar, çocuklar ve
zayıflar arasında kol geziyordu. Su­suzluktan, açlıktan ve havasızlıktan boğularak
öldü­ler… Yazın sıcaktan dolayı pek çabuk kokmaya başla­yan cesetleri Rus
askerler istasyonlarda dışarı atıyor­lardı. Beyim Bilal Bulat Alman ordularına
karşı sava­şıyordu. Ama bizi yine de 6 çocukla birlikte sürgüne gönderdiler. 4
hafta süren yolculuktan sonra 6 çocuk­tan sadece 3’ü sağ kalabildi”.
Sürgüne gönderilen Türklerin, bulunduğu yerle­rin dışına çıkması yasaklanmış,
teşebbüs edenler 25 yıl  ağır çalışma kampı cezasıyla
cezalandırılmışlardır.” (1)

“Almanlarla işbirliği” yapmakla suç­lanan bu zavallı
insanların çocuklarının bir kısmını, Kırım’ı işgal eden Almanlar zorla (gönüllü
olmayanları kurşuna dizerek) askere almışlardı. Kırımlıların çocuklarının bir
kısmı da Ruslar ta­rafından askere alınmıştı. İki kardeşten birinin
orak-çekiçli, öbü­rünün gamalı-haçlı bayrak altında çarpıştığı olmuştu.
‘Almanlarla işbirliği’ boş lâftan ibaretti. Hâlâ hayatta olan Kırım
Tatarlarında, Rus ordusunda gösterdikleri yararlıktan dolayı almış oldukları
madalyalar vardır. 1944 sürgünü sırasında, Arabatski-Strelka geçidi üzerinde bu­lunan
bir Tatar köyü, unutularak kalmış. Yetkililer, durumu İçişleri Bakanı Beria’ya
bildirmişler. O da, durumdan Stalin haberdar ol­masın diye, Arabat geçidindeki
Seyit-Cuğut köyünde kalan Tatarların derhâl öldürülmeleri için emir verdi.
Sovyet askerleri, köyün kadın, çocuk ve ihtiyarlarını, süngülerle dürterek
bekleyen vapura bindirdiler. Sonra da vapuru, Azak denizinin iç kesimine doğru
açılarak ba­tırdılar. Yüzerek karaya çıkmak isteyenleri de, kıyıya
yerleştirdikleri keskin nişancılar vurdu. 2001 yılında vefat eden Mihail
Blohin, öl­meden önce, komşusu, Karasubazar rayonu Argın köyünde yaşa­makta
olan İbrahim Kurtosman’a anlatmış, olay, Kırım’da çıkan “Yanı Dünya”
gazetesinin 30 Hazran 2001 günü, 7. sayfasında ya­yınlanmıştır. Komşunun acı
hikâyesi adı altında kaleme alınan, 57 yıl önce yaşadığı olayı, Mihail şöyle
anlatmıştır:

“Şimdi sana anlatacağım olayı, bütün ömrüm boyu
yüreğimde saklayıp geldim, fakat artık dayanamayacağım. O zaman biz
komsomollara (genç komünistler) gördüklerimizi hiçbir kimseye söyle­mememiz
için yemin ettirdiler. Bizler de Azak denizi kıyısında ge­çen bu facialı olayı
hiç kimseye söylememek için söz verdik. Yemin ettik ve yarım asırdan beri
yeminimi bozmadım, fakat artık gücüm kalmadı, çünkü bir ömür vicdanım
sızlayarak bu olayı içimde sak­ladım. 1944 senesinin yazı idi. Bizim ailemiz
Azak denizi boyunda bulunan Seyit-Cuğut köyünde yaşıyordu, köyümüz ise, bir
liman ile ikiye bölünmüş Kırımtatar Seyit-Cuğut’u ve Rus Seyit-Cuğut’undan
ibaretti. Tatarlar sürgün edildikten sonra, Tatar Seyit-Cuğut’una adeta ölüm
sessizliği çöktü. Akşam üzeri köyün bütün komsomollarını köy idaresi binasının
önüne topladılar ve ertesi günü kazadan gele­cek yetkililerin bizimle bir
toplantı yapacaklarını ilan ettiler. Sabahtan ilan edilen yerde bütün
komsomollar toplandık. Orada bir üni­formalı yetkili, biz gençlere bir konuşma
yaparak, gençlerin devlete sadakat göstermeleri ve bunun bir borç ve görev
olarak kabul edil­mesi gerektiğini söyledi.

Devletin idaresine karşı gelip devleti çirkefleştirmeye
gayret edenlerle mücadele etmemizi söyleyerek, Almanlarla işbirliği ya­pan
Tatarlara karşı nefret beslememiz gerektiğini söyledi. Sonra bizleri kamyonlara
doldurup Azak denizinin kıyısına getirdiler. Biraz ileride buldozerler
çalışıyor ve hendekler kazıyordu. Sa­hile biraz daha yaklaşınca, gördüğümüz
dehşet verici manzara­dan hepimiz irkildik. Sahil ölülerle doluydu, yere
basacak bir yer yok, sahile yakın kesiminde ise su üstündeki cesetler, hafif
dalga­larla sallanıyorlardı. Bize bu ölüleri ikişer olarak hendeklere ta­şımamızı
emir ettiler, biz pek çok çalıştık. Bütün vücudumuzu korku sarıp aldı ve bu
dehşet karşısında ağzımızı açmaya meca­limiz bile kalmadı. Bir bebeği bağrına
basan anne, çocuğuyla öyle bir katıp kalmış ki, adeta granitleşmiş, onları
birbirinden ayıramadan bir hendeğe gömdük. Bu acı manzarayı son nefesime dek
unutamam… Ölüler; ihtiyarlar, kadınlar ve çocuklardan ibaretti. Erkekleri ise
cephede olan bu zavallılara reva gördüler. Bu biçare yüzlerce insanı hendeklere
gömdükten sonra, vilayetten gelen yet­kililer, bizlere bu gördüğümüz vahşetin
nedenlerini anlatmaya ça­lıştılar. Meğer, Arabat geçidinden çok şiddetli
dalgalar geçmiş ve o azgın sular birkaç köyü yerle bir etmiş, evleri yıkmış ve
insanları da boğmuşmuş. Buna pek inanan olmadı ama kimse de se­sini
çıkartamadı, zira hepimiz korktuk.

Bizlere bu gördüğümüz feci manzaraları ebediyen unutmamız ve
kimselere söylemememiz için, tam üç kez yemin ettirdiler. Ondan sonra geçen
ömrüm, korku ve dehşet içinde geçti ve geceleri bana uyku vermedi. Vücuduma
ağrı ve sızılar girdi. Bu vahşeti yarım asır hiçbir kimseye anlatmadım Sürgüne
uğrayıp da Kırım’a dönenlerden 1920 doğumlu Pakize Hanım’ın, 1994 yılının
Ramazan ayında görevle Kırım’a giden Tür­kiye Diyanet Vakfı Dış ilişkiler
Uzmanı Abdurrahman Kaya’ya, Albat köyünde anlattıklarını nakledelim:

“18 Mayıs 1944, gece saat 02.00-03.00 arası silah
sesleriyle uyandık, kapılarımız, pencerelerimiz Rus askerleri tarafından
parçalanırcasına dipçiklerle ve tekmelerle dövülüyordu. Ne olduğunu
anlayamamıştık. Kapıyı açtığımızda Rus askerleri: ‘Size 15 dakika müsade
ediyoruz. Bu süre içinde kendinize gerekli olan eşyaları alın ve evi terkedin.
Eğer 15 dakika sonra kapı önünde hazır olmazsanız, kurşuna dizilirsiniz!’ dedi.
Tam bir şaşkınlık içindeydik. Neye uğradığımızı anlıyamadık. Allah’ım başımıza
bu da mı gelecekti? Ev içinde çoluk-çocuk bir birimize sarılarak ağlamaya
başladık. Ağlayan sadece biz değildik. Bütün evlerden, sokaklardan ağlamalar,
inlemeler, canhıraş vaveylalar işitiliyordu. Kırım’ın üstüne çöken bu korkunç
kâbusu sadece bizler değil hayvanlar dahi hissetmiş olacaklar ki, ahırlardaki koyunlarımız
meleşiyor, atlanınız kişniyor, kümesteki tavuklarımız, kapı önündeki
köpeklerimiz adeta kıyametin koptuğunu haber veriyordu. Evden ayrılırken
ahırların, kümeslerin kapılarını açıp tüm hayvanları serbest bıraktık. Bütün
halkı bir yerde toplayıp kamyonlara doldurmaya başladılar. İşlemler bitinceye
kadar gün ağardı. Ahırlardan boşalan hayvanların harman yerlerindeki bağrışları
yeri-göğü inletiyor, Usan-ı halleriyle arkamızdan ağlaşıyorlardı. Ne derece
doğrudur bilmiyorum ama yıllar sonra karşılaştığımız bir Rus: ‘Siz Kırım’dan
ayrılırken mezarlarınızdaki ölülerin dahi ağladığını duyanlar olmuş’ demişti.
İşte böyle bir ortamda anavatanımız Kırım’ı terketmek zorunda kaldık.

Ne olduğunu, nereye gittiğimizi bilmiyorduk. Kamyonlarla
istasyona getirilip yük vagonlarına tıka basa doldurulduk. Bırakın oturmayı,
ayakta dahi duracak yer yoktu. Tam bir korku ve şaşkınlık içinde sonu
bilinmeyen bir yola çıktık. Pek çok kardeşimizi yollarda kaybederek, iki
haftalık bir yolculuktan sonra sürgün mahalli olan Tacikistan’a ulaştık. Gerek
yolculuğu, gerekse Tacikistan’da çok bü­yük sıkıntılar içinde geçirdiğimiz ilk
yıllan, anlatmak istemiyorum. Kırım sürgününü yaşayan başka insanlardan aynı olayı
değişik bi­çimde dinlemiş olabilirsiniz. Sürgün olayı başlı basma bir
destandır. Bu destanın kahramanlarından çoğu şu anda hayattadır. Gelecek
nesillere ibret olması açısından canlı şahitlerin ağzından destanımız
yazılmalıdır.

Ben burada destanın sadece bir bölümünü anlatacağım. Bildiği­niz
gibi sürgünden sonra bizim turistik amaçlarla da olsa anavatan Kırım’a gitmemiz
yasaklanmıştı. Hatta ikamet mahallinden 5 km. uzağa gideceksek izin almamız
gerekiyordu. Yetkililerden izin almak kaydıyla Rusya’nın her tarafına
gidebilirdik. Fakat Kırım’a asla. Bizi en çok kahreden de buydu. Vatanımızı
ziyaret etmeyi dahi çok görmüşlerdi. Sürgün yıllarında Kırım’dan elimizde kalan
resimlerle avunduk. Kırım’a ait tek tük eşyamızı mukaddes bir emanet gibi sakla­dık.
Bir fırsatını bulup ta Kırım’a gidip gelen kardeşimizi hacca gi­dip gelmiş gibi
hürmetledik. Kırım’ı hiç ama hiç unutmadık. Hasılı Kırım’la yatıp, Kırım’la
kalktık. Kalbimizdeki Kırım sevgisi bütün şiddetiyle artarak devam etti ve
aradan tam 40 yıl geçti. 1984 yılı da bizi sevince boğan bir düğün davetiyesi
aldık. Daha önce Kı­rım Türklerine, anavatanlarına dönme imkânı tanıyan, ancak
çok az kişinin yararlandığı kanundan istifade ederek Kırım’a yerleşen bir
akrabamız, bizi düğüne davet ediyordu. Eğer bu fırsatı değerlendirebilirsek
Kırım’ı görebilecektik. Allah’ım bu ne büyük fırsattı. 24 yaşında ayrıldığım
Kırım’ı 40 yıllık ayrılıktan sonra 64 yaşında tek­rar görebilecektim.

Gelen davetiye ile gerekli mercilere başvurarak Kırım’a gidiş
vi­zesini aldık. Eşim, ben ve torunumla birlikte yıllardır hasretini çekti­ğimiz
Kırım’a kavuştuk. İlk iş olarak Albat’taki evimizi görmeye git­tik. Çok merak
ediyorduk. Acaba evimiz yerinde duruyor muydu? Yoksa yıkılıp yeni ev mi
yapılmışta? Ana cadde üzerinde otobüsten inip, evimize giden sokağa girdik.
Özen ırmağı üzerindeki köprü­den geçip, evimize yaklaştık. Bir de baktık ki
evimiz olduğu gibi du­ruyor. Ne evde ne de bahçede en ufak bir tadilat
yapılmamıştı. Ta­biri caizse bir çivi bile çakılmamıştı.

Büyük bir heyecanla nefes nefese bahçe kapısının önüne
geldik. Gözlerimiz dolu dolu oldu. Büyük bir teessürle ve içimiz kan ağla­yarak
baba ocağını seyrediyorduk. O sırada, bizim bu halimizi gö­ren bir Rus evden
çıkarak, ne istediğimizi sordu. Biz de, 1944 yılında bu evden sürgün edildiğimizi,
şimdi ise davetli olarak Kırım’a geldi­ğimizi, eğer mümkün olursa evi şöyle bir
görmek istediğimizi ifade ettik. Rus anlayışlı insanmış. Bize: ‘Hay hay, buyrun
görebilirsiniz’ dedi. Büyük bir sevinçle bahçe kapısını açıp içeri daldık. Eşim
ve to­runum evi görmeye giderken, ben evin önünden akıp giden Özen su­yuna
doğru koştum. Bahçedeki meyve ağaçlarının arasından geçerek Özen’e ulaştım.
Önce abdest almak ve o şekilde evime girmek istedim. Özen’in, Aypetri dağından
akıp gelen buz gibi temiz ve berrak suyu ile abdestimi aldım. Evime giderek
yaşlı gözlerle ve içimden, evimin-yurdumun iadesi için Allah’a dua etmeye
başladım. Eşimle Rus ko­nuşurlarken ben de bir taraftan dualarımı tekrarladım.

O sırada bitişik odadan sarhoş bir adam çıkageldi. Leş gibi
içki kokuyordu. Ev sahibi: ‘Benim damadımdır.’ diye tanıttı. Bizim de kim
olduğumuzu söyledi. Bunun üzerine sarhoş damat, kayınpederine: ‘Bu vatan
hainlerini niye eve alıyorsun? Derhal bunları defet. Yoksa ben tekme-tokat kapı
dışarı atarım.’ diyerek bağırmaya başladı. Bir tatsızlığa sebebiyet vermemek
için hemen evden ayrıldık. Bahçe ka­pısına gelince, kapının bitişiğindeki kuyu
gözümüze takıldı. Kuyuyu görünce, o anda Tacikistan’da hasta yatağında yatmakta
olan ve 85 yaşında bulunan annemin ricası aklımıza geldi. Annem, Kırım’a gi­deceğimizi
öğrenince: ‘Aman kızım, Kırım’a gittiğinizde evimizin önündeki kuyunun suyundan
bana bir şişe su getirmeyi unutma!’ demişti. Belki de bu hasta annemin son
arzusuydu. Yerine getiremez-sem ömür boyu vicdan azabı çekerdim. Bir an kuyunun
yarımda do­nup kaldık. Çünkü su koyacak şişemiz veya başka bir kabımız yoktu.
Etrafta tanıdık biri de yoktu. Ne yapsak acaba? diye düşünüp du­rurken,
evimizin sahibi Rus tekrar çıktı. ‘Ne oldu? bir problem mi var?’ diye sordu.
Biz de kendisine annemin isteğini anlattık. Derhal eve giderek boş bir şişe
getirdi. Kuyudan su çekerek şişeyi doldur­duk. Annemin isteğini yerine
getirmekten mutlu olduk.

Kırım’da günler göz açıp kapayıncaya kadar çabuk geçti.
Ayrılık günü geldi ve Tacikistan’a döndük. Anacığıma Kırım suyunu takdim ettik.
Bir çocuk sevinci içinde, şişedeki suyun yansını içti ve şişenin ağ­zını itina
ile kapatarak şöyle dedi: ‘Bu şişeyi ve içinde kalan suyu iyi saklayın. Ben
ölürken bu Kırım suyunu ağzıma damlatmanızı size vasiyet ediyorum.’ Kısa bir
süre sonra annem, Kırım hasretiyle aramızdan ay­rılıp, Allah’ın rahmetine
kavuştu ve vasiyeti yerine getirildi.

Nihayet 1989 yılma geldik. Bildiğiniz gibi Rusya’da
değişiklikler oldu. Kırım’a dönüş başladı. Biz de diğer soydaşlarımız gibi
anava­tana dönme hazırlıklarına başladık. Büyük oğlumu Kırım’a gönde­rerek
evimizi satın almasını istedik. Kırım’a hem de kendi evimize dönmek istiyorduk.
Evimizde oturan Rus’la görüşüldü, konuşuldu. Rus evi satmak istemedi. Büyük
oğlum ne pahasına olursa olsun evi alacağımızı, eğer satmazlarsa evle birlikte
kendisini yakacağım söy­leyince Rus razı oldu ve evimizi bize sattı. 46 yıllık
ayrılıktan sonra tekrar evimize gelip yerleştik. Allah Teala dualarımızı kabul
etti. Şu anda çok mutluyuz. Artık anavatanda yaşayacak ve öldüğümüzde Kırım’ın
sıcak toprağına gömüleceğiz. Allah, kimseyi vatansız bırak­masın evladım dedi
ve Pakize hanım sözünü tamamladı.”(2)

Kırımlılar, insan kasabı Stalin tarafından, Ahıska Türkleri
gibi, ‘Batı ile işbirliği içindeki Türkiye’ye karşı Sovyet sınırla­rını güven
altına almak’ için sürüldüler. Kendilerine ‘Nohçu’ diyen, ‘Çeçen’ olarak
bilinen, dünyanın en yürekli ve yiğit kavminin Şeyh Şâmil’in torunlarının
sürülmesinin de Ruslar açısından stratejik sebepleri vardır, haklarındaki
suçlamalar, bahaneler uydurmadır. Kırım, Ekim 1921 de Kırım Muhtar Sosyalist
Sovyet Cumhuriyeti olarak Sovyet Rusya’nın bir parçası yapılmıştı. Bu Muhtar
Cumhuriyet, 1954 yılı Şubat ayında Rusya Federasyonu’nun bir oblast ‘ı hâline
getirildi ve Kırım, Rus-Ukrayna Birliğinin 300. yıldönümü dolayı­sıyla, Ukrayna
Sosyalist Sovyet Cumhuriyetine hediye edildi.'” Bu ‘hediye’yi lütfeden de
o tarihte Sovyetlerin başında bulunan Uk­rayna asıllı Khruşçov (Kruşçev)
idi.(2)

Kırım Türkleri’nin sürgünüyle ilgili sessizlik za­lim
Stalin’in ölümüne kadar sürmüştür. Stalin’den sonra başa geçen Kruşçev’in,
Stalin dönemini karala­ma kampanyası başlamıştır. Kruşçev, Komünist Partisi’nin
1956’daki 20. Kongresi’nin gizli oturumunda yaptığı konuşmasında sürgün
hadiselerine de temas etmiştir. Bu tarihten itibaren sürgüne gönderilen bazı
Kafkas Türklerinin bir kısım hakları iade edilirken, Kırım’ın stratejik önemi
bakımından Türklerin geri dö­nüşüne müsaade edilmemiştir. Kırım Türkleri’nin de
“Özel Yerleştirme Rejimi” kaldırılmış, Kırım hariç Sov­yetler
Birligi’nin herhangi bir yerinde oturma izni veril­miştir. Ayrıca bu tarihte
Kırım Türklerinin Taşkent’te “Lenin Bayrağı” isimli gazetelerini
yayınlamaya müsa­ade edilmiştir. “Kaytarma Ansambi” isimli folklor
ekibi de kurulmuştur. Ama Kırım Türkleri bu tarihlerde başlattıkları mücadele
ile insanca yaşama haklarını is­temeye” başladılar. Yine bu tarihlerde
tutuklamalara, hapis cezalarına rağmen Kırım Türkleri’nin binlerce imzalı
dilekçeleri Moskova’ya ulaştırılıyordu. 1962 yılında “Kırım Tatarları
Gençlik Birliği”, 1965’ten itibaren de Kırım Türklerinin bulunduğu bütün
yerleşme merkezlerinde “Kırım Halkının Milli Meselelerini Hal­letme
Yolunda Parti ve Hükümete Yardımcı Faaliyet Gruplan” kurulmaya
başlamıştır. Daha sonra Kırım davası ile ismi özdeşleşecek olan Mustafa
Cemiloğlu’nun adı ilk defa “Kırım Tatarları Gençlik Birliği”nin
oluşması sırasında duyulmuştur. Cemiloğlu, bu teşki­latta yer aldığı için,
okulundan atılmış, dövülmüş ve tevkif edilmiştir. 1966-67 yıllarında Kırım
Türkleri Sovyet rejimine karşı büyük bir mücadeleye girişmiş­lerdir. Bu
tarihlerde baskı ve şiddet hareketlerine ma­ruz kalan Kırımlı Türklerin
sayısında büyük bir artış görülmektedir. Sonunda 5 Eylül 1967 tarihinde Yük­sek
Sovyet Prezidyumu Başkam N. Podgomi ve Genel Sekreter Georgadze imzasını
taşıyan, Kırım Türkleri’nin sosyal, siyasi, medeni ve kültürel haklarının ia­de
edildiğini bildiren bir kararname yayınlanmıştır. Bu kararname, Kırım
Türklerinin vatana dönüş mücade­lesini daha da kamçılayacaktır ama bunun da
göster­melik olduğunun öğrenilmesi uzun sürmemiştir. Bu kararnameye inanarak
Kırım’a dönen Türkler yine po­lis zoruyla Yeşilada’dan çıkartılmış, bir kısmı
tutuk­lanmıştır.(1)1960-1980 arası yıllarda Kırım’a geri dönen aileler tekrar
sürgün ediliyordu, bazıları ise hapis cezasına çarpılıyordu. Kırım
Türklerinin itibarının iadesi 14 Kasım 1989 yılında bir kararname ile
gerçekleşti. Bu kararname SSCB Mec­lisi tarafından onaylanmıştır.

Kaynaklar:

1-
Çapraz Kemal,  Sürgünde yetişen Vatan:
Kırım. Turan yayıncılık. İstanbul 1995.

2-
Maksudoğlu Mehmet, Kırım Türkleri. Ensar yayınları. İstanbul.2009.

19 Mayıs’a Bir Gün Kala…

İzmir 1919 yılında 19 Mayıs’a günler kala bir gün içinde yüzlerce ABD,
İngiliz, Fransız, İtalyan askeri gemilerinin desteği ile Yunan askeri
tarafından işgal edildi. Bugün bunu hatırlamayanları, konuşmayanları, yazıp
çizmeyenleri lanetliyoruz. Unutmadık, unutmayacağız!

 

Bir garip sessizlik var değil mi?

 

Bir mafya konuşuluyor, Filistin konuşuluyor, pandemi konuşuluyor,
seçim konuşuluyor ama Türk Milletinin bağrına hançer gibi saplanmış Yunan
işgali ve 19 Mayıs’ın yıldönümlerinde bunların doğru düzgün lafı bile
edilmiyor!

 

 Sizce de ilginç değil mi?

 

Demek birileri hatırlamamızı istemiyor!

 

Ancak biz başta İzmir olmak üzere Türkiye’nin düşman çizmesi altında
çiğnenişini! Hançerin böğrümüze saplandığı bu önemli günleri unutmuyoruz…

 

İzmir’in işgal edildiği 15 Mayıs’ta düşmana ilk kurşunu atarak şehit
olan Hasan Tahsin’i ve diğer şehit olan insanlarımızı rahmet ve minnetle
anıyoruz… Bu durumu görerek arkadaşları ile bir 19 Mayıs günü Samsun’a ayak
basarak silah arkadaşları ile kurtuluş mücadelesini başlatan Mustafa Kemal
Atatürk ve diğer kahramanları unutmuyoruz.

 

Atatürk’ten emanet aldıkları vatanı korumak için şehadet şerbetini
içen kadın, erkek, çoluk çocuk, ihtiyar demeden Türkiye’yi bugünlere getiren
bütün insanlarımızı unutmuyoruz… Gazilerimizi unutmuyoruz…

 

Onları rahmetle ve minnetle anıyoruz.

 

Yunan Ordusunu bir bardak Türk kanı içerek takdis eden Hrisostomosları
da unutmuyor benzerlerini de dikkatle takip ediyoruz!

 

Türk vatanı Türk Milletine aittir gerçeğini bir kez daha dosta düşmana
duyuruyoruz…

 

Bu düşüncelerle başta Türk gençliği olmak üzere, 19 Mayıs Büyük Türk
Milletine kutlu olsun.

Hep Azınlık Görüşün Savunucusu Oldum

Gençlik yıllarımdan beri oy kullandığım
seçimlerin sonuçlarından hiç mutlu olmadım. Seçimleri kazanan, iktidar olan
partilere muhalif bir vatandaş olarak bir seçim zaferi yaşamadım. Desteklediğim
partiler iktidar olmaktan çok uzak mertebede oy alabildiler.

Ama bugüne kadar yaptığım tercihlerden de pişman
değilim.

Demokrasilerde çoğunluğun en doğru kararı
verdiği kabul edilir.

Çünkü maşeri (toplumsal) vicdan veya milletin ortak kanaatinin en
makul ve en doğru kararı verdiği bir ön kabuldür.

Ben ve benim gibi olanlar çoğunluğun verdiği kararlara saygı
duymakla (en azından katlanmakla) beraber neden görüşümüzü değiştirmiyoruz?

Mademki “çoğunluk” en akıllıca karar
veriyor, bizim de bu “akıllılar” arasına katılmamız daha mantıklı olmaz
mıydı?

Mevlana’nın düşünce evrimini yaşayarak çelişki gibi görünen
bu durumu anlayabiliriz:

Düşünmeyi öğrendim. Sonra kalıplar
içinde düşünmeyi
öğrendim. / Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak
düşünmek olduğunu öğrendim.”

21 yıldır AKP iktidarına karşı duran ve muhalefete
oy veren seçmenler kararlarından hiç sapmadan devam ediyorsa bu çoğunluğun
kararının doğru olmadığına
inandıkları içindir.

Çünkü, kalıpları kırarak düşündüğümüz zaman, çoğunluğun
doğru ve isabetli karar verebilmesi için belli şartların varlığının gerektiğini
göreceğiz.

***************************

Halkın Doğru Karar Verebilmesi İçin
Gerekenler

M.Ö. 347’de ölen Antik Yunan Filozofu Eflatun’a
göre,
“Demokrasinin esas prensibi, halkın egemenliğidir. Ama milletin
kendini yönetecekleri iyi seçebilmesi için, yetişkin ve iyi eğitim görmüş
olması şarttır.
Eğitimsiz kitlelerle demokrasiye geçilirse oligarşi olur.
Devam edilirse demagoglar türer. Demagoglardan da diktatörler çıkar. Halk
övülmeyi sever. Onun için, güzel sözlü demagoglar, kötü de olsalar, başa
geçebilirler.
Oy toplamasını bilen herkesin, devleti idare edebileceği
zannedilir.”

Son seçimlerde iyi eğitimlilerin bir kısmı
seçimi kazanandan yana diğer bir kısmı ise kaybedenlerin safında. Fakat iyi
eğitimliler arasında iktidar yandaşı olanların oranı düşük.

Buna rağmen ben halkımızın, yetişkin ve
iyi eğitim görmüş olmayanları dahil, şu asgari demokratik şartları sağlarsak, en
doğru kararı vereceğine inanıyorum.

Seçimlerin, evrensel demokratik
teamüllere uygun, adil/ eşit şartlarda ve ahlaki ilkeler kapsamında bir yarış
olması
lazımdır.

Adil ve eşit olması tarafların propaganda gücü ve
imkanlarının hukuk ve ahlak sınırlarının dışına çıkan bir dengesizlik içinde
olmamasıdır.

Ahlaki ilkelerden yalan, hakaret ve iftira ile rakiplerinin
“hain, dinsiz, vatansız, teröristlerden emir alan, zillet” gibi
sıfatlarla aşağılanmadığı, dini figür, değer ve mekanların hoyratça
kullanılmadığı, centilmence bir yarışı kastediyorum.

***************************

Tek Yönlü Bilgi Akışı

Bu yüzyılda bilgiye erişmek çok
kolay ama milyonlarca insanımızın tek bilgilenme kaynağı televizyonlar. Kitap
okuma oranımız çok düşük, sosyal medya kullanmayan büyük kitleler var.
TV kanallarının yüzde 90’ı iktidarın kontrolünde. Sosyal medya çok kirli
propagandalar yapan kaynağı belirsiz güçlerin etki sahası içinde.

Toplum kamplaştırılmış. Herkes kendi mahallesinin
bilgi kaynakları dışındaki kaynaklarla ilgilenmiyor.

AKP ve ortakları devletin bütün gücü ve
kaynaklarını kullanarak orantısız bir güçle, kendisini hiçbir etik ve ahlaki
kurala bağlı hissetmeden
propaganda yapıyor. Muhalif sesleri kısan siyasi
ve yargısal baskılar
yüzünden en tehlikeli sansür tipi oto sansür
çok yaygın.

AKP ve ortakları en zayıf olduğu alanlarda
yani terörle iş birliği yapma, özgürlükler, kadın hakları gibi alanlarda
muhalefeti suçlu gösterebilen bir propaganda makinesine sahip.

Ekonomik açıdan en çok ezdiği kitlelerin sadaka kültürüne alıştırılmasıyla en
çok oyu bu kesimlerden alabiliyorlar.

Bu fakir halk ekonomik büyüklük
açısından
ülkemizi dünya sıralamasında 17. Sıradan 21. Sıraya düşüren
yönetimi başarılı zannedebiliyor.

ABD’li bir şirketin uzaya binlerce uydu
gönderdiği, uzaya tarifeli yolculuk yaptırdığı, bir başka şirketin şoförsüz
otomobil ürettiği bir dünyada yaşıyoruz. Fakat halkımız bir özel şirketimizin
otomobil yap(tır)masını büyük başarı zannediyor. TOGG marka araca
sakal-ı şerife yüz sürdükleri gibi yüzlerini sürenler var.

Halkımız Ege’de 20 adamızı Yunanistan’a
kaptıran, ülkemize 10 milyondan fazla sığınmacı dolduran iktidarı milli,
bunlara karşı çıkanları hain zannediyor.
Cumhuriyet tarihinde görülmemiş büyüklükteki
yolsuzluklarla milyonlarca insanımızı yoksullaştıranları vatansever ve
iyi Müslüman sanıyor.

Bu yüzden bu şartlarda düşünce ve
ilkelerime ters olanlarla aynı safta duramıyorum.
Ben aynı düşünce ve
ilkelerimi savunmaya devam edeceğim.

***************************

Asıl Yürüyüş Kalabalıklara Karşı Olmalı

Aslında toplumlarda büyük değişimleri
yaratanlar çoğunluğun görüşlerine karşı çıkarak insanlık tarihine altın
harflerle yazıldılar.

Başta peygamberler olmak üzere Atatürk
gibi, Gandhi gibi, Martin Luther King gibi, Avrupa’nın aydınlanma
hareketinin öncüleri
olan filozoflar ve siyasi liderleri gibi toplumsal
kanaat önderleri hep çoğunluğa karşı hareket ettikleri için insanlığa hizmette
öncü oldular.

Hz. Peygamber doğru yolu tebliğ ettiğinde yapayalnızdı.
Tebliğ sürecinde ilk 8 senede sadece 40 kişi Müslüman olmuştu. Çünkü çoğunluk peygamberimize
tepki göstermişti.

Bakara / 170. Ayette şöyle anlatılıyor: “İnkârcılara:
‘Allah’ın indirdiğine uyun’ dendiği zaman: ‘Hayır! Biz, atalarımızdan
gördüğümüze uyarız’ derler. Peki, ya ataları aklını
kullanamayan ve doğru yolu bulamayan kimseler
ise!”

Kur’an’ın bize bildirdiği evrensel mesaj,
çoğunluğun da yanılabileceğini, “aklını kullanamayan ve doğru yolu bulamayan
kimselerin” yolundan gitmenin insanı felakete götürebileceğini
söylüyor.

****

Bu yüzden Mevlâna Celaleddin’in
muhteşem şiirinde dediği hakikatin farkında olarak, -kalabalıklara karşı da
olsa- inandığım yolda yürümeye devam edeceğim:

“Dünyaya tek başına meydan okumayı
öğrendim genç yaşta… / Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği
fikrine vardım. / Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması
gerektiğini anladım.”

Bu sözlerim demokrasi karşıtlığı değildir;
nitelikli bir demokrasi için mücadeleye devam edeceğimin ilanıdır.

‘Tavşan Atlet’ Muhalefet ve Sahtesine Aslından Daha Çok Rağbet Eden Millet

Tavşan atlet” bir tempo koşucusu yani yarışı kazanmak amacından çok
birilerine gaz vererek başka atletlerin kazanmalarına oynayan kişi. 99 Seçimleri’nden günümüze güzel
ülkemizde olan budur; kimi zaman örtülü, kimi zaman da aleni..

            Milletçe deneme – yanılmayla öğrendiğimiz sosyolojik bir
gerçek. Yarım asırlık kaybetme tecrübemle ve tam 4 ay önce MUHALEFETİN İKTİDARI
AYAKTA TUTMA GÖREVİ (https://kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazilar/YaziDetay/14534)
yazısını, yaklaşık 2,5 ay evvel de ‘YENİLDİN, GENE YENİL, HEP YENİL’ (http://www.ortakses.com/yenildin-gene-yenil-hep-yenil-5078yy.htm)
yazısını yazmışım. Son 1 aydır “14
Mayıs’a kadar moralimizi bozma
” diyen arkadaşların umutlanmalarına
kıyamadığım için daha çok susa-yazdım. 28
Mayıs
sonrasında muhalefet tarafında muhtemelen ve muhammen kazan
kaynayacağı için ‘tavşan atlet’ kısmına değil ‘sahtesine aslından daha çok
rağbet eden millet’ kesimlerine temas eylemek isterim.

            Milletvekili dediğimiz ve millet adına yasama görevini
Meclis’te ifâyla vazifelendirilenlerin seçildikten sonra kendilerini
Türkiye’nin 85 milyonunun sözcüleri değil de 85 milyonda ilk 600’a giren dokunulmazlar olarak görmesi ve onları seçenlerin
de bunu içselleştirerek aynı pozisyon için âh çekmeleri aslında gayri resmî bir
işbölümüdür. Asılı temsil eden millet mensuplarının ‘vekil’ karşısındaki ezik
ve yağcılık kokan davranışları toplumsal mutabakatlarımızın yazılı olmayan
metinlere dayandığının göstergesi ki bu durumu hiç kimse yadsımaz yahut hiçbir
Vekilin yüzüne Asıl olarak ‘haykıramaz’ı bırak fısıldayamaz bile.

            5 yıl önce gittiğim ve gıcık olduğum “Müslüm Filmi’nden sonra yazdığım MÜSLÜMCÜLÜK,
MÜSLÜM FİLMİNDE DEĞİL SARI YELEKLİLERDE (https://www.ozgurkocaeli.com.tr/makale/4451414/suleyman-pekin/muslumculuk-muslum-filminde-degil-sari-yeleklilerde)
yazısında kayda girdiği üzere Müslüm
Baba
’nın hayatından ve onun şarkılarından doğan Müslümcülük’ten bir kesiti canlandırmak için hasbelkader seçilen
sıradan bir tiyatrocunun (T.E.) çapına-çupuna bakmadan söylemeye çalıştığı
Müslüm şarkılarının Baba Hazretlerinin
jiletengiz yorumlarından
daha çok dinlenme tık’ı ve beğeni alması benim
için bardağı taşıran son damlaydı. Dolayısıyla 1 metrelik parti listelerinde
tercihsizlik seçeneğinde zorlandığım ve kıyas-ı fukaha kapsamında
değerlendirmeye aldığım 2 komünist partiden HKP’nin % 0.06, TKP’nin % 0.12 oy
almasına karşın TİP denilen ve ‘solculuk
oynayan popülist hareketin yüzde
1.73 oy alarak 4 milletvekili çıkarması çok da şaşırtmadı.

            Keza Erbakan’ın
partisi (SP) kayıpları oynarken Fatih Erbakan’ın yüzde 2.81 oy alması ve 5
milletvekili çıkarması; somut ve icracı milliyetçiliği
örneklendirenlerin (ATA) yüzde 2.43 oy alması ve milletvekili çıkaramaması ama
buna karşın laf ve sembol milliyetçisi olanların (MHP, İYİP) toplamda yüzde
20’den fazla oy ve 83 milletvekili alabilmesi de aynı bapta. Cumhuriyet
tarihinin en uzun (21 yıl) ve hatta Osmanlı padişahlarının 3’te 2’sinden daha
fazla iktidar süren siyasî hareketin Tayyip
Erdoğan
’ın A.K Partisi varken ‘üstad
tabirli Sezai Karakoç’un Diriliş
(1990-1997) veyahut Yüce Diriliş (2007-2023) Partisi olmasını yanlışlıkla
aklınızdan geçirmediniz umarım. Bu seçmenin aklından şüphe etmek olurdu.

            Mevzu akıl olunca; CHP’li seçmenin AKP’li seçmene nazaran
daha saftirik olduğu kaç seçimdir deneysel olarak kanıtlanmıştır tezini
uydurasım geldi. Kendini daha eğitimli, daha elit zanneden kitle sürekli
kaybetmeye oynuyor; önüne kim konsa umutlanıyor.[1] Kendi karşısında
küçümsediği muhafazakâr kitle ise hep kazanana oynuyor; hem de yarım sanılan
aklıyla..

            2015 Seçimleri’nde
öğrenmiştim: Halkımız kesinlikle siyasilerden daha siyasî.

            Pandemi’de bir
şey daha öğrenmiştim: Halkımız artık okeye dönüyor.



[1]
Aptallık/Ahmaklık/Delilik, hep aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar ummaktır. (Albert
EİNSTEİN)

19 Mayıs 1919 da Samsun’da ne oldu?

Rahmi Turan, 2011 yılında Hürriyet gazetesinde kaleme aldığı
köşesinde Emekli Hava Albayı Kemal İntepe’nin İngiltere’de başından geçen bir
olayı anlatır. İntepe, uçuş eğitimi için gittiği İngiltere’de, Atatürk’ü Samsun’da
tutuklamak isterken teslim olan İngiliz Subayla tanışır. İngiliz Subay o gün
yaşananları şöyle anlatır:

 

“1941 yılında İngiltere’ye uçuş eğitimi için gitmiştik.

Londra’ya vardığımızda, yaşlı bir İngiliz hava binbaşısı,
irtibat subayı olarak görevlendirilmişti

Adı Mr. Salter olan bu subay Türkçe’yi bizlerden daha iyi
konuşuyordu.

Mr. Salter’i birkaç defa eşi ile birlikte ikindi çayına
davet ettim. O da beni akşam yemeklerine evine çağırıyordu. Emekli Binbaşı
Salter bir akşam bana şunları anlattı:

* * *

“1919 yılında Piyade Binbaşı Salter olarak Samsun’daki
İngiliz İşgal Tabur Komutanı idim. 18 Mayıs 1919 günü İstanbul’daki İngiliz
İşgal Kuvvetleri Komutanlığı’ndan şifreli bir telsiz telgrafı aldım. Bu
telgraf, ‘16 Mayıs 1919 günü, Mustafa Kemal adında bir Türk generalinin,
Bandırma Vapuru ile İstanbul’dan ayrıldığını, eğer Samsun’a inecek olursa
tutuklanarak İstanbul’a gönderilmesini’ istemekte idi.

Gerekli emirleri verdikten sonra Samsun’a indim. Şehir her
zamankinden daha kalabalıktı. Bu kalabalık pazar kalabalığından farklı
görünüyordu. Siyah çizmeli, külot pantolonlu ve siyah kalpaklı, sert bakışlı
kimselerin çokluğu dikkatimi çekti. Sonradan bunların Türk subayları olduğunu
öğrendim. Durum çok nazikti. Dört gün önce Yunanlılar İzmir’i işgal etmişler,
Türkler buna çok sert bir tepki göstermişlerdi. Rum tercümanım çok korkuyordu.
Bütün gece hiç uyuyamadım.”

* * *

“19 Mayıs günü sabah erkenden iskeleye gittim. Sabah namazından
çıkan herkes sahile inmişti. Kurtarıcılarını bekliyorlardı. Askerlerimle
çevreyi kordon altına aldım.

Denizde, batı tarafında bir duman göründü. Sahildeki
kalabalık heyecanlıydı. Bir de baktım ki, her askerimin arkasında siyah
çizmeli, kara kalpaklı bir Türk subayı duruyor. Hepsinin silahlı olduğu
muhakkak.

Vapur iyice göründü. Görevimi iskele üzerinde yapamayacağımı
düşünerek motoruma atlayıp vapura doğru hareket ettim. Mustafa Kemal Paşa’yı
orada tutuklayacaktım.

Vapura ilk varan benim motorum oldu. Beraberimde getirdiğim
iki erimi motorda bırakarak, tercümanımla birlikte vapurun iskelesine
tırmandım. Güvertede beni selamlayan iki tayfaya: ‘Vapurdaki generali görmek
istiyorum’ dedim.

Bir tanesi önümüze düşerek bizi salonun kapısına kadar
götürdü. Kapıdaki görevli, durumu içeriye bildirdi ve geriye dönüp bizi salona
aldı… Herkes ayakta idi…”

* * *

“Ortada, mavi gözlü, sert bakışlı kişi ile göz göze gelince
ne söyleyeceğimi şaşırdım. Sert bir asker selamı verirken ağzımdan şu sözler
döküldü: ‘Taburum emrinizdedir!’

Bunu nasıl söylemiştim? Daha önce hiç böyle bir şeyi
aklımdan bile geçirmemiştim. Rum tercümanım şaşırdı, bir an durakladı. Ben
kendisine dönüp bakınca hemen toparlandı ve Türkçe olarak generale iletti.

Mustafa Kemal Paşa’nın yüzünde hafif bir tebessüm belirdi,
teşekkür etti ve beni de yanına alarak dışarıya çıktı.

Sanıyorum, bakışlarından etkilenip bir anda teslim olma
kararı vermiştim.

Gözlerinin, inanılmaz bir etkileyici gücü vardı.

Öteki sandallar da vapura ulaşmışlar, çevreyi doldurmuşlardı.

Mustafa Kemal Paşa, gemiye çıkan birkaç kişiyle
tokalaştıktan sonra, vapurdan benim motorumla ayrıldık.

İskeleye vardığımızda muavinime, taburu safta toplayıp silah
çattırmasını ve hepsinin Türk makamlarına teslim olmasını emrettim. Biraz
durakladı, sonra asker selamı verip ayrıldı ve emrimi aynen yerine getirdi.
Taburu o siyah çizmeli, kara kalpaklı kişiler teslim almıştı…

Bu yüzden, İngiltere’ye dönünce askeri mahkemede
yargılandım. ‘Bir İngiliz subayı, nasıl olur da bir Türk generalin emrine girer?
Bu vatan hainliğidir!’ diyorlardı.”

 

Mr. Salter, olayın devamını şöyle anlatıyor:

“Mustafa Kemal Paşa benim yanıma, o siyah çizmeli, kara
kalpaklı kişilerden birini vererek kendi makam otomobilimle ve kendi şoförümle
birlikte, misafir edileceğimi söyledikleri Ankara’ya gönderdi.

Taburumun tutuklu erlerinin de, Çorum, Çankırı ve
Kastamonu’da kurulan esir kamplarına yerleştirildiğini öğrendim.

Türklerin Kurtuluş Savaşı’nın sonuna kadar Ankara’da,
Hacıbayram Camii’nin önündeki cadde üzerinde bulunan iki katlı ahşap evde
kaldım.

Hizmetimi göreceğini söyledikleri, fakat aslında gardiyanım
olan ve sıksa suyumu çıkaracak kuvvetteki bir kadınla dört seneye yakın bu evde
oturdum. Savaşın sonunda imzalanan anlaşma gereğince ben ve taburum, Malta’daki
Türk esirlerle değiştirildik.

* * *

İngiltere’ye döner dönmez tutuklandım ve vatana ihanet
suçundan divanı harbe verildim. Hakkımda ağır hapis isteniyordu!

Ben askeri hapishanede tutuklu iken ziyaretime gelen ailem
ve ebeveynim, savunmamı yapabilmem için bana birçok gazete ve kitap getirmişlerdi.

Onlardan yararlanarak, kısa fakat öz bir savunma hazırladım.

Bana isnat edilen suç, taburumu hiç direnmeden teslim edişim
idi.

Savcı, teslimiyetimin vatana ihanetle eşdeğerde bir suç
olduğunu iddia ediyor ve en ağır şekilde cezalandırılmamı istiyordu.

Yüksek Askeri Mahkeme’nin önüne çıktığımda savunmamı büyük
bir soğukkanlılıkla okudum ve şu cümlelerle bitirdim:

* * *

‘Sayın hâkimler… Başbakanımız Lloyd George, Avam
Kamarası’nda şöyle bir soruya muhatap olmuştur:

‘Yunanlıları silahlandırarak 15 Mayıs 1919’da İzmir’e
çıkarttık… Ve o tarihten bu yana milyarlarca sterlini bulan masraflar yaptık.
Sonuç ne oldu? Yunanlılar İzmir’de denize döküldüler.

Ayrıca Anadolu’daki bütün Rumlar atıldılar veya göçe
zorlandılar. Bu olayda bizim kazancımız nedir? Hiç… Bu akılsızca bir gaf,
korkunç bir hata, büyük bir felaket değil midir?’

Bu sert ve suçlayıcı soruya karşılık Başbakanımız Lloyd
George şu cevabı vermiştir:

‘Yüzyıllar bir veya iki dâhi yetiştirir. 20’nci yüzyılın
dâhisinin Mustafa Kemal adıyla Türkiye’den çıkacağını ben nereden
bilebilirdim?’

Görüyorsunuz sayın hâkimler… Karşınızdaki bu subay,
Başbakanımızın bahsettiği 20’nci yüzyılın dâhisi ile hiç beklemediği bir anda
karşı karşıya ve göz göze gelmişti. Ne yapabilirdi?

Eğer ben o gün başka türlü hareket edecek olsa idim, bugün
benimle beraber bütün taburumun mezarlarını ziyarete gelecektiniz. Fakat şimdi,
eceli ile ölmüş olan üç erimizin dışında hepimiz sağ salim yurdumuza dönmüş,
ailelerimize kavuşmuş durumdayız. Karar yüksek adaletinizindir.’

* * *

“Beraat ettim ve terhise tabi tutuldum. Ailemle birlikte
Türkiye’ye gidip Mustafa Kemal Paşa’yı ziyaret ettim. Paşa beni muhteşem
nezaketiyle karşıladı. Tekrar görevli olarak İngiltere’ye çağırılmasaydım,
Türkiye’de kalacaktım…

İngiltere’ye döndüğümde beni, Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne
aldılar ve…

İstihbarat Başkanlığı’nda önemli bir görev verdiler.

Türkiye ile İngiltere arasında irtibatı sağlayan grupta
görev yapıyorum.”

* * *

Emekli Hava Albayı Kemal İntepe anılarında Binbaşı Salter
için “İki yıldan fazla bir süre birlikte olduk. Bu süre içinde her zaman
bizleri savundu ve kendisini daima bizden biri saydı. Büyük bir Atatürk
hayranıydı” diyor.

19 Mayıs 1919

0

     “Yıldız Sarayı’nda
Vahdettin ile baş başa.”

     (Şimdi yapacağın
hizmet hepsinden daha öemli.) (Mustafa Kemal’in anılarından alınmıştır.)

     Yıldız Sarayı’nın
ufak bir salonunda Vahdettin ile adeta diz dize denecek kadar yakın oturduk.

     Sağında dirseğini
dayamış olduğu bir masa ve üstünde bir kitap bulunmaktadır. Salonun Boğaziçi’ne
açılan penceresinden gördüğümüz manzara ise şöyleydi:

     “Birbirlerine paralel hatlar üzerinde düşman
zırhlıları…Bordalarındaki bütün toplar, sanki Yıdız Sarayı’na
doğrultulmuş…”

     Manzarayı görmek
için, oturduğumuz yerlerden, başlarımızı sağa, sola çevirmek yeterli idi.

     Vahdettin hiç
unutamayacağım bir şekilde şu sözlerle konuşmaya başladı.

    
“Paşa…Paşa…Şimdiye kadar Devlet’e çok hizmet ettin. Bunların hepsi
artık bu kitaba girmiştir. Yani tarihe geçmiştir. Artık bunları unutun. Asıl
şimdi yapacağın hizmet hepsinden daha önemli olabilir. Paşa…Paşa…Devleti
kurtarabilirsin.”

     Bu sözlerden
hayrete düştüm. Acaba Vahdettin benimle samimi mi konuşuyor? O Vahdettin ki,
yabancı hükümetlerin en üst derecedeki aracıları ile temas arayarak, Devleti’ni
ve Saltanatı’nı kurtarmaya çalışıyordu.

     Bütün bu
yaptıklarından pişman mıydı? Aldatıldığını mı anlamıştı; fakat böyle bir
tahminde bulunarak, başka konulara girişmeyi tehlikeli saydım. Kendisine basit
cevaplar verdim:

     “Hakkımda
göstermiş olduğunuz yakınlığa ve güvene teşekkürlerimi sunarım. Elimden gelen
hizmette kusur etmeyeceğime emniyet buyurunuz.”…

     Dedim ki:

     “Merak
buyurmayınız, efendimiz. Yüksek bakış açınızı anladım. Yüce kararınız olursa,
hemen hareket edeceğim ve bana emir buyurduklarınızı bir an olsun
unutmayacağım.”

     “Başarılı ol…” şeklindeki cevabından sonra,
huzurundan çıktım.

     Naci Paşa,
Padişah’ın yaveri, fakat aynı zamanda benim hocam, benimle buluştu.

     Elinde ufak bir
muhafaza içinde bir şey tutuyordu:

     “Padişahın küçük
bir hatırası” dedi. Kapağının üzerine “Vahdettin” adının ilk harfleri olan bir
saatti.

     “Peki, teşekkür
ederim.” dedim…

     Görülen oydu ki,
Padişah Vahdettin, büyük bir ikilem içinde bulunmaktadır. Bir taraftan
memleketin işgal altında olmasının ezikliği, diğer taraftan İtilaf Güçleri
donanmasının toplarının Saray’a dönük bir şekilde durmaları ve özellikle İtilaf
Güçleri’nin kendisinden Anadolu’da görülen bazı hareketlilikleri mutlaka
susturması gerektiği baskıları, son umut olarak, tüm tereddütlerine rağmen
Mustafa Kemal Paşa’ya sarılmak gereğini duymuştur.

     Artık kader
ağlarını örmüş. Yeni bir Türkiye’nin kuruluş aşamasına gelinmiştir. Mustafa
kemal Paşa da, ister şartların zorlamaları ile, ister imkânsızlıkların ortaya
sürdüğü umutsuzluklarla olsun, İstanbul Yönetimi’ni, hem O’ndan kurtulma, hem
de O’ndan bir medet umma noktasına getirmiştir…

     “İhtiyar Kaptan
İle Pusulasız Seyahat”

     (Vapurun
Karadeniz’de batırılacağı haberi…)

     (Mustafa Kemal’in
anılarından)

     Artık Şişli’deki
evi bırakmak üzereyiz. “Bandırma vapuru”, Galata rıhtımında hazır. Tüm
bildiklerimiz bu…

     Tam o sırada
gelerek beni büroma götüren bir dostum “Aldığı habere göre, benim ya hareketime
izin verilmeyeceğini, yahut vapurun Karadeniz de batırılacağını” söyledi…

     Karadeniz
(İstanbul) Boğazı’ndan çıkarken kaptana tehlikeli olasılıkları
anlattım…Mümkün olduğu kadar kıyıları izlemesini önerdim. Çünkü bundan sonra
“Benim tek istediğim, Anadolu’nun bir kara parçasına ayak basmaktan
ibaretti.”…

     19 Mayıs 1919
pazartesi günü sabah saat 06.00 da Samsun limanına vardık…Gemi ahşap bir
iskelenin açığına demirledi. Sahilden gönderilen kayıklara binerek askerî bando
eşliğinde halkın coşkuları ile karaya çıktık.

     Mustafa Kemal ve
arkadaşlarını, kent adına Belediye Meclisi üyelerinden Hacı Molla karşılayıp
“Hoş geldiniz Paşam” dedi…

     Diğer taraftan,
Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçişinin altındaki düşünceyi anlayan İngilizler,
kendisi daha Samsun’a varmadan, bir taraftan hükümete şiddetle çıkışarak ve
baskı kurarak, Mustafa Kemal’i yoldan çevirmek istemişlerdir.

     Başta İngilizler
olmak üzere tüm Müttefik Devletleri Mustafa Kemal’in ve onunla beraber birtakım
subay ve görevlilerin Samsun’a gönderilmiş olmasından tedirgindir…

     İngilizler,
“Bandırma Vapuru”nun yoldan çevrilmesi ve hatta batırılması için her türlü
girişimde bulunma görevini de üstlenmişlerdir.

     Ancak, artık ok
yaydan çıkmış, kader Türk Milleti’ne lâyık ve hak olarak gördüğü özgürlüğünü ve
kurtuluşunu elde edebilmesi için her türlü plân ve programını yürütmeye
başlamıştır bile…

     (19 MAYIS; yazan,
derleyen ve fotoğraflayan HANRİ BENAZUS, (1982 – 2016 tarihleri arasında
yayınlanan) Nokta Dergisi’nin Tarih Eki’nden)

x

     Zamanın “Bugün”
gazetesinde çıkan bir yazım dolayısiyle benimle tanışmak isteyen; üslûbumdan
beni emekli bir tarih öğretmeni sanan ve müdiresi bulunduğu Özel Erenköy Güneş
Koleji’nde Tarih öğretmenliği yapmayı teklif etmek üzere, benimle tanışmak için
gazeteyi arayan; Sn. Nezahat Nureddin Ege Hanımefendi ile tanıştığımda, özellikle
Türkçe’miz hakkındaki görüşlerimi çok beğendiği için, hemen Nihad Sami Banarlı
hocamızı aramış; benimle muhakkak görüşmesini O’ndan talep etmişti.

     İşte bu vesileyle,
Millî Eğitim Bakanlığı tarafından 2 büyük cilt hâlinde neşredilen, sahasında çok
büyük bir değeri olan TÜRK EDEBİYATI TARİHİ yazarı; şair ve edebiyatçı merhum
Nihad Sâmi Banarlı (1907 – 1974) ile görüşmemi kabul ettiği, İstanbul’un Bebek
sırtlarındaki Boğaz’a nazır köşkünde sohbet ediyorduk. Söz döndü dolaştı yakın
tarihimiz üzerinde yoğunlaştı ve hocamız, beni de hayretler içinde bırakan
şöyle bir yorumda bulundu:  

     “Evlâdım dedi.
Milletçe kazanılan bir zaferi tek bir kişiye vermek doğru değildir.  Eğer Türk İstiklâl Harbi’nin zaferle
sonuçlanmasını, ille de tek bir kişiye vermek zorundaysak; o kişi Mustafa Kemal
Paşa değil, son Padişahımız Vahdettin olmalıdır. Çünkü O’nu Anadolu için
görevlendiren ve O’nu oraya yollayan bizzat Vahdettin’dir. Elbette Mustafa
Kemal Paşa, siyasî bir dehadır. İstiklâl Savaşını; tüm yokluk ve zorluklara
rağmen Türk Milleti’yle omuz omuza vererek, liderleri bulunduğu diğer kumandan
paşalarla beraber liyakatle yürütmüş ve onlarla birlikte, Millî Mücadele’yi
zaferle sonuçlandırmıştır. Hepsine şükran borçluyuz. Ruhları şâd olsun.”   

Kim Kazandı?

Geçtiğimiz gün ülkemiz belki de dünya tarihinin en önemli
seçimlerinden birini yaşadı. Rekor bir katılım düzeyi ile sandık başına giden
Türk halkı gönlündeki siyasi partiyi ve cumhurbaşkanı adayını işaretledi. Ancak
hepimizin malûmu olduğu üzere sonuç çıkmadı. Milletvekilleri seçildi ama
cumhurbaşkanı seçilemedi.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı verilen yönetim
üslubunda bütün yetkiler tek bir kişide yani cumhurbaşkanında toplandığı için
seçim, parlamento kısmı netleşmiş olsa da cumhurbaşkanı seçilemediği için
aslında gerçekleşmedi. Peki ortada kalan bu seçimde kazanan ve kaybedenler var
mı?

Elbette var.

Birincisi Türkiye kazandı.

Bir iki münferit hadise hariç olabildiğince sakin bir seçim
gerçekleşti. Hiçbir yerde daha evvelki yıllarda olduğu gibi ‘oylar çalındı,
sandıklar kaçırıldı’ şikâyeti yaşanmadı.

En önemlisi seçim öncesi özellikle iktidar cephesinden
kontrollü bir biçimde yükseltilen tansiyona rağmen milletimizin feraseti ile
çok şükür kimsenin burnu bile kanamadı.

İkinci sırada kazanan ise hiçbir şekilde basında yer
verilmeyen, parası ile bile reklâmları yayınlanmayan Millet İttifakının
bileşenleri DEVA Partisi ve Gelecek Partisi TBMM’de çok daha güçlü bir şekilde
temsil hakkı elde ettiler.

DEVA Partisi tek başına da seçime girse gerçi yine milletvekili
çıkarabiliyordu, ancak bu şekilde CHP listesinden adayları seçime girince
Millet İttifakı, daha fazla milletvekili çıkarmış oldu.

Böylece DEVA Partisi önümüzdeki dönemin ‘merkez partisi’
olarak öne çıktı. Ali Babacan faktörü fedakârlığı ile ülkenin önemli
belirleyici aktörü oldu.

Üçüncü sırada kazanan Yeniden Refah Partisi oldu. Oğul
Erbakan’ın bindelerle ifade edilen oy oranından Cumhur İttifakı’na Saadet
Partisi’nden oy getirir umuduyla basın tanıtımları bolca yapılınca, meclise 5
milletvekiliyle girdi. Ama oylar Saadet Partisi yerine, AK Parti’den Yeniden
Refah Partisi’ne doğru hızla aktı.

Ak Parti’de kalan mütedeyyin seçmen Yeniden Refah Partisi’ne
yöneldi ve AK Parti’nin ciddi anlamda oy kaybetmesine neden oldu.

Sinan Oğan çoğu tepki oylarından oluşan yüzde 5’lik oy oranı
ile bir anda kilit isim haline geldi. Burada seçim öncesi söylediği, “İkinci
tura kalırsa Kemal Kılıçdaroğlu lehine çekilirim” sözünün de milliyetçi seçmen
üzerinden çok etkili olduğunu kabul etmek lazım.

Ancak arkasındaki rüzgârın devam etmesini ve siyasette
kalıcı olmayı istiyorsa, şimdi sıra sözünü tutmasında tabi…

Beşinci sırada ise kazanan Türk Milliyetçiliği oldu.

Sanırım Gazi Mustafa Kemal Atatürk dönemini hesaba
katmazsak, Cumhuriyet tarihinde Türk Milliyetçiliğini dile getirdiğini iddia
eden partilerin toplam oyu ilk kez % 30 bandına dayandı. Bunun elbette pek çok
sebebi var. Ama en önemli ikisi, ülkeye gelen aşırı sığınmacı akını ve dünyada
esen milliyetçilik rüzgârları.

 * * *

Peki ya kaybedenler?

İlginçtir ki kaybedenlerin başında da Türkiye geliyor.

Cumhurbaşkanı seçiminin ikinci tura kalması neticesi ülke
ekonomisinde yaşanacak 15 günlük kayıp; borsada, dövizde, altında vd. toplamda
milyarlarca Dolar’a mâl olmaya başladı bile…

Hele ki, mevcut sistem devam ederse, zaten güç durumdaki
ekonominin iyice dünyadan tecrit hale geleceği ve Rusya’ya geri ödemelerin de
olacağı için çok daha büyük bir krizin de ayak sesleri duyulabilir.

İkinci sırada kaybeden aşırı derecede politize hale
getirilen ‘ülke güvenlik politikaları’ oldu. Devletin bütün güvenlik
argümanları seçim sürecinde propaganda malzemesi olarak resmen ortaya saçıldı.
En ince ayrıntısına kadar dünyaya ifşa edilmiş oldu. Lime lime edildi.

Üçüncü derece kaybeden ise elbette AK Parti oldu. Hem
milletvekili sayısı olarak, hem oy oranı olarak, hem seçimin ikinci tura
kalmasıyla birlikte muhalefet blokuna karşı kazanma ihtimalinin ciddi anlamda
zayıflamasıyla, hem de Cumhur İttifakı bileşenleri nedeniyle, Hizbullah Terör
Örgütü ile isminin seçim çalışmaları boyunca sık sık birlikte kullanılması AK
Parti’yi epey yıprattı.

Diğer yandan 29 Mayıs’tan sonra Cumhur İttifakı’nın görünen
bileşenleri MHP ve BBP ile ve şimdilik pek görünmeyen bileşeni Vatan Partisi
ile Hüda-Par’ın bir arada nasıl uyum içinde parlamentoda ve Cumhur İttifakı
çatısı altında çalışacakları ise oldukça büyük bir sorun…

Bir de bunlar yetmezmiş gibi 9 ay sonra yerel seçimlere
gidilecek olması AK Parti için bu tabloda Cumhur İttifakı’nı bir arada
tutabilmek adına, çok daha büyük fedakârlıkları gerektirecek…

 * * *

Netice?

Hiç kimse seçim sonuçlarını Stockholm Sendromu’na veya
cellâdına âşık olmaya filan bağlamasın.

Hiç kimse seçim hilesi vs. ile de kendini avutmasın. Çünkü
ben de sandıkları gezdim, münferit o da belki bir iki hadise hariç hile filan
yok, sonuç ortada.

Vatandaş, bunca ekonomik krize, depreme, sele, tarihin en
büyük maden kazalarına, hendek savaşlarına, binlerce şehide, açılım
politikalarına, Yunanistan’a verilen ada ve kayalıklara, milyonlarca Suriye,
Afganistan, Libya, Irak, İran vd. ülke vatandaşının Türkiye’de göçmen veya
sığınmacı olarak yaşamasına, Döviz’in 1 TL= 1 Dolar seviyesinden neredeyse 20
TL bandına gelmesine rağmen net bir karar veremedi.

Bunda elbette basının tarafsızlık ilkesini kaybetmesinin ve
tekelleşmesinin rolü var. Halk doğru ve gerçek bilgiyi alamıyor. Bilgi
olmayınca da elbette karar vermekte zorlanıyor.

Ama tek sebep bu olabilir mi?

Neticede Yunanistan’ a verilen ada ve kayalıkları
bilmeyebilirsiniz ama bakkala gittiğinizde ekmeğin 50 Kuruş’tan birkaç yılda 5
TL’ye çıktığını da basın sizden gizleyemez.

Depremin imar aflarıyla ve belediyelerin gerekli denetimleri
zamanında yapmamış olmasından dolayı öldürücü olduğunu basın sizden
gizleyebilir ama konu komşularınızın Afganistanlı veya Suriyeliler’den oluşmaya
başladığını her halde görürsünüz…

Öyleyse burada sosyolojik olarak düşünülmesi ve Türk
Halkı’nın seçim eğilimlerinin iyi tespit edilmesi siyasi partiler için çok
büyük önem arz etmektedir. Amerika’dan, Rusya’dan şablonu getirip Türkiye’de
uygulamakla ne yazık ki bu işler olmuyor.

Şurada Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turuna 14 gün
kalmışken elbette bu sosyolojik tahlilleri yapmak mümkün değil.

Ama şu mümkün:

Vatandaş en çok neyi istiyor? Neyden şikâyet ediyor? Ve
neleri unutuyor?

İstedikleri konusu seçim gündemine taşınırsa, entel mevzular
yerine ‘şikâyet ettiklerine’ yönelik çözüm önerileri sunulursa ve en önemlisi
unuttukları hatırlatılırsa (parasını ödediğimiz F-35’lerin alınamaması, 1 TL= 1
Dolar olan günler… Vs.) seçim kararı netleşecektir.

Çünkü bugün Türkiye’de, Millet İttifakı’nın ülkede ilk kez
hazırladığı kalem kalem 2300 maddelik programa, kaynakların nerede
bulunacağına, ilk bir saatte, ilk 1 haftada yapılacaklar gibi plânlı –
programlı çalışmaya, gerçekçiliğe vatandaşın önemli bir kısmı ne yazık ki
bakmıyor.

Biraz unutkan ve duygusal bir milletiz vesselâm…

P E N C E R E M D E N Müftüoğlu Ahmed Hikmet’in Resimli Gazete Yazıları

0

Müftüoğlu
Ahmed Hikmet
; ‘Haristan ve Gülistan’, ‘Çağlayanlar’ ve ‘Gönül Hanım’ isimli eserleriyle Türk edebiyatında kendine has yer
edinen seçkin bir kalem erbâbıdır. Müftüoğlu, sâdece bir nesir yazarı değil;
kültür, sanat, medeniyet, târih, felsefe, estetik gibi alanlarda dikkat çekici
gözlem, fikir ve tenkitleri olan çok yönlü bir entelektüeldir. Devlet işlerinin
yanı sıra 1924-1925 yıllarında Resimli Gazete’de ‘Penceremden’ üst
başlığıyla seri yazılar yazmış ve birikimini bu yazılarında okurlarına aktarmıştır.
Elinizdeki eser, işte bu yazıları günümüz okurlarının dikkatlerine sunarak onun
sanatkâr ve fikir adamı kimliğinin karanlıkta kalmış yönlerini gün ışığına
çıkarıyor.

Müftüoğlu Ahmed Hikmet, Resimli Gazete’deki ‘Penceremden
isimli köşesinde ‘medeniyet’ fikrinden Almanya’da şâhit olduğu düellolara,
resim sergilerinden, Türk kadınına, sarsıcı aşkardan mutlu evliliklere, Millî Mücâdele
hâtırâlarından Türk’ün seciyesine kadar birçok çarpıcı, ilgi çekici ve bâzen günümüzde
bile hâlâ tartışılan konulara kendi penceresinden ufuk kazandırıyor.

Yeni Türk Edebiyatı alanında Dr. unvanına
sâhip Turgay Anar’ın yayına
hazırladığı, 19,5 X 12,5 santim ölçülerindeki 176 sayfalık eserde ‘Giriş’ bölümünden sonra Müftüoğlu Ahmed
Hikmet’in hayatı, telif ve tercüme eserleri ve Resimli Gazete hakkında bilgiler
yer alıyor. 56. sayfadan itibaren sıralanan Müftüoğlu verimleri olan yazılardan
bâzılarının başlıkları:

*Garp Medeniyetçiliği. *Almanyada Azm ü
İntizam Menbaları. *Terakki İhtiyacı. *Alman Darülfünunlarında Düello. *Rey-i
Ahali Rey-i İlâhidir. *Asrî Hayrat. *Teferrüç mü Tahazzün mü? *Şiir ve Şâir.
*Diyânet-i Hıristiyâniyede Kadının Mevkii. *Şuh Bir Kazasker. *Âfâkî Bir
Serzeniş. *Mukaddes Kin. *Medeniyetin Alâmeti. *Meskenin Ruha Tesiri. *Kur’an-ı
Kerim Tercümesi Münasebetiyle. *Cemiyet-i Hâzıramızda Kadınlara Karşı Edilecek
Muamele. *Türk’ün Seciyesi. *Çölde. *İslâmlar Aleyhindeki Sinema Mevzuları.
*Med Meselesi. *İmtihan Meydanı. *Bin Yıl Evvel Tayyare Kâşifi Bir Türk.
*Gerdek. *Horozun Vaazı. *Leylâ’ya Mektuplarım. (6 adet mektup). *Millî Spor.

Eserden kısa bir makale:

Türkiyat Âlimi Nasıl Yetişir?

Pek az zaman içinde
eski Türk târihine ve Türkiye’ye âid bir hayli eserler neşredildi. Bu eserleri
baştanbaşa okuyan muttali olan (bilen), maatteessüf Türk ırkının menşe’lerine
dâir yine muntazam malûmat alamıyor. Çince isimlerden dolayı benimsemek kâbil
olamıyor. Bize ilk Türk ulusları diye irâe ettikleri (gösterdikleri)
Hiyong-nulara, Tuki-yulara her birimiz, bir Avrupalı müellife göre, türlü türlü
manâlar veriyoruz. Güya Hi-yong-nu bir rivâyete göre âsi teb’a, diğer rivâyete
nazaran yaban domuzu, Tuki-yu ise ‘azılı
köpek
’ demek imiş; diğer bir müsteşrik  ‘Tuki-yu’ nâmının ‘miğfer’ mânâsına geldiğini kaydediyor.

Çinliler Türklerden
çok çektikleri için onların adlarını, lisanlarında fenâ mânâya gelen fakat
suret-i telâffuzları yakın olan kelimelere tebdil ederlermiş (çevirirlermiş).

Türkçede tercüme
tarikiyle (yoluyla) eski târihimizi yazan müellifler ile bunların eserlerini
okuyanlardan ferd-i vâhid (tek fert) Çinceye vakıf olmadığından bu rivayetlerin
hakîkatlerini anlamak kâbil olamıyor. Bize Hunları, İskitleri, Moğolları Türk
ailesi efradı namıyla takdim ediyorlar. Fakat Hunların, İskitlerin lisanlarını
bilmiyoruz. Moğol dili ise bize pek yabancıdır. Esasen Türk aile-i milliyesinin
sıfat-ı kâşifesi nedir? Bize irâe ve isbat eden yoktur.

Bu kadar kâğıt,
mürekkep, vakit ve nakit sarfıyâtıyla çıkan neticenin yüzde ellisi tatsız
hurufat hâlinden kurtulamadığını inkâra mahâl yoktur.

Muhtacı olduğumuz
millî târihimizin inkişafı için elzem olan Türkiyat ilmi, masa başında sebk
eden (üstünlük sağlayan) ferdî mesai ile kâbil-i iktisab olmadığı tahakkuk
ediyor. Hattâ insanın, bu uğurda verilen emeklerin hebâ olduğuna hükmedeceği
geliyor.

Sanıyorum ki bu hususta
bin-nisbe müsbet netice almak olan Rusça ve Çince bilmeğe, sâniyen Rusya’ya,
Sibirya’ya, Çin ve Türkistan-ı Çin’e ilmî heyetler göndermeğe mütevakkıftır.
İstanbul’da Süleymaniye Câmii harîminde Türkiyat’a âit Almanca ve Rusça
binlerce eseri muhtevî ‘Katanof’ kütüphanesi nâmıyla yâd olunan bir hazine-i
irfan mevcuttur. Aramızda Ağaoğlu Ahmed, Yusuf Akçura ve Hüseyin-zâde Ali gibi
Rusçaya bihakkın vâkıf münevver zevât dahi mevcut olduğu hâlde bunlar, maatteessüf
kendilerini siyâsete ve sâir meşguliyetlere vakfettiklerinden milliyetimize
hizmet ile îfa-yı nam ve milletdaşlarına fayda sağlayamıyorlar.

Maarif Vekâletimizin
bütçesi ilerde bu gibi tetebbu’ât-ı ciddiye masârifıne tahammül edecek refaha
nâil olduktan sonra yetişecek Türkiyat uleması bizi zenginleştirecek eserler neşrine
muvaffak olacaktır. Bu muvaffakiyetten evvel mütemâdiyen hurûfat ile iştigâl
etmek felâketine nâçar katlanacağız.

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.

 İstiklal Caddesi,
Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

AHMET HİKMET MÜFTÜOĞLU: 3 Haziran 1870
târihinde İstanbul’da dünyâya geldi. 
Başlangıçta Servet-i Fünûn hareketi içinde yer almış, daha sonra bu
toplulukla bağlarını kopararak Türkçülük akımını benimsemiştir.

Eğitimine Soğukçeşme
Askerî Rüşdiyesi’nde başladı; Galatasaray Sultanisi’nde devam etti. Edebiyat
merakı lise yıllarında başladı. İlk eseri olan *Leylâ Yahut Bir Mecnun’un İntikamı lisede iken yayımlandı.
1888’de eğitimini tamamladıktan sonra Hâriciye Nezâretinde çalışmaya başladı;
bir yandan da Galatasaray Sultanisi’nde öğretmenlik yaptı.

Pire (Yunanistan) ve
Poti (Kafkasya) konsolosluğuna vekâlet etme göreviyle bir süre İstanbul’dan
uzakta bulundu; 1896’da İstanbul’a döndü ve eski işine devam etti. Kitap
tercümeleri üzerine çalıştı. 1898-1908 arasında Galatasaray Sultanisi’nde
ders verdi; bir yandan da Hâriciye Nezâreti’ndeki görevine devam etmekteydi.
Bu yıllarda Ahmet Haşim’in öğretmeni oldu.

Darülfünun’da
(İstanbul Üniversitesi’nde) Edebiyat Fakültesi Fransız ve Alman edebiyatları
hocalığı yaptı. Bu dönemde dil ve konu yönünden eskisinden çok farklı eserler
verdi. Artık Türkçülük ve yeni lisan hareketini benimsemişti. 1908 yılında
Türk Derneği’nin 1911’de Türk Yurdu Derneği’nin kurucu üyesi olarak hizmet
verdi. Türkçülük akımına bağlı hikâyelerini Çağlayanlar (1922) adlı kitapta
topladı. Tek romanı olan Gönül Hanım (1970) Tasvir-i Efkâr Gazetesi’nde
tefrika edildi. Bu eserde Turancılık ülküsünü savundu.

1926’da Ankara’da Hâriciye
Vekâletinde Müsteşar vekikili oldu. aynı yıl içinde asâleten tâyini çıktı.
1927 yılında karaciğer kanserinden tedâvi gördü ise de kurtarılamadı.  Maçka Mezarlığı’na defnedildi

 

TURGAY ANAR: İstanbul’da, Üsküdar’da doğdu. İstanbul
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu
(2001). Marmara Üniversitesinde yüksek lisansını (2004), İstanbul
Üniversitesi’nde ‘Yeni Türk Edebiyatında Edebiyat Mahfilleri’ çalışmasıyla
doktorasını tamamladı (2011). Doktora sonrası araştırmalarını Amerika’da,
University of Wisconsin-Madison’da yaptı (2014-2015).

Eserlerinden
bazıları: *Mekândan Taşan Edebiyat:
Yeni Türk Edebiyatında Edebiyat Mahfilleri
, *Sonsuzluğun Yüzleri: İkinci
Yeni Şiirinde Görsel Sanatlar
, *Viyana’dan
Londra’ya: Hüseyin Kâzım’ın Viyana, Alma
nya, Moskova ve Londra Seyahatnâmeleri,
*Büyülü Bir Geçmiş Zamanının İzinde: Bosnalı Ali Şevki Hoca. *Âkif’in Şehirleri, *Mücevherlerin Sırrı, *İbresiz Bir Pusula, *İstanbullu, *İçli Dışlı.

Turgay Anar;
İstanbul Medeniyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde öğretim
üyesi olarak görev yapmaktadır.

Kazanacak Aday

Seçimlerin resmi olmayan sonuçları belli
oldu. Cumhurbaşkanlığı seçimi 2. Tura kaldı. Fakat yüzde 49,5 oy alan R.
Tayyip Erdoğan
yüzde 45 oy alan K. Kılıçdaroğlu’na göre 2. tura
psikolojik ve sayısal üstünlükle başlayacak.

Sosyolojik olaylar iki kere ikinin dört
etmesi gibi kesin öngörülebilir değildir.

İki hafta sonraki seçim için şu soruların
cevabı belirleyici olacak:

İkinci turda adaylar ilk turda kendilerine
oy veren seçmenlerin hepsinin yine kendisine oy vermesini sağlayabilecek mi?
Karşı adaya oy verenlerden bazılarını kendisine oy vermeye ikna edebilecek mi?
Ve Sinan Oğan’a verilen yüzde 5,2 oy ikinci tura kalan adaylara hangi
oranlarda gidecek?

****

Mevcut durumun çok da sürpriz olmadığını
kavrayabilmek için bu seçim sonucunu en belirleyici hususa bir göz atalım.

Millet İttifakı adayı belli olmadan
araştırma şirketleri kamuoyuna üç muhtemel adayı, yani Kemal Kılıçdaroğlu,
Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş
ile Cumhur İttifakı adayı R. Tayyip Erdoğan yarışırsa
kime oy vereceklerini soruyordu.

Bütün anketlerde Mansur Yavaş yüzde
56 civarında bir oy ile en önde görünüyordu. İkinci sıradaki Ekrem İmamoğlu da
yüzde 50 barajının az üstünde oy alabiliyor fakat Kemal Kılıçdaroğlu yüzde 42-
45 civarında oy alabileceği anlaşılıyordu.

R. Tayyip Erdoğan’ın seçim
kampanyalarında, devletin de bütün imkanlarını kullanarak, yüzde 3-5 geriden
başladığı yarışı bile kazanma becerisi de biliniyordu.

Bu yüzden İyi Parti ve Meral Akşener “kazanacak
aday”
vurgusu yapıyor, İki belediye başkanından birinin aday olması
gerektiğine dair açıklamalar yapıyordu.

Meral Akşener ve İyi Parti’ye göre, Kemal Kılıçdaroğlu kazanabildiği
taktirde Cumhurbaşkanlığını en iyi şekilde yapabilecek bilgi, donanım, tecrübe
ve çalışkanlığa sahip dürüst bir adaydı. Ama Türkiye’nin sosyolojik yapısı, sağ
seçmenin CHP’ye karşı taşıdığı önyargı ve geleneksel siyasal kültürü sebebiyle “asla
CHP’ye oy vermem” diyen bir kesimin varlığı göz önünde tutulmalı idi.

Ancak Kemal Kılıçdaroğlu ve ittifakın
diğer partileri Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığında ısrar edince Meral
Akşener “masadan kalktı.”
Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu’nu
Cumhurbaşkanı Yardımcısı adayı olarak sisteme dahil ettirerek masaya döndü.

Metropoll’ün araştırmasına göre, kamuoyunda sevilen
bu iki Belediye Başkanının Millet İttifakı’nın propaganda sürecine girmesiyle,
Kılıçdaroğlu’nun oylarında yüzde 3 civarında katkı sağlayacağı ölçüldü.

Her iki Büyükşehir belediye başkanları
mitinglerde gerçekten iyi performans gösterdiler.

Yani bu ölçüm doğruysa Kılıçdaroğlu,
“masadan kalkma” olayı olmadan aday olsaydı, Cumhurbaşkanlığı seçimi ilk turda
açık ara farkla Erdoğan lehine bitmiş olacaktı.

Bugün Kılıçdaroğlu’nun seçilmesi için
ikinci turda hala bir umut varsa “masadan kalkma” olayı sonrası iki belediye
başkanının sürece dahil edilmesi sayesindedir.

Millet İttifakı’nın ileride yapacağı
özeleştiride en çok düşünecekleri konu şu olacaktır:

Millet İttifakı Mansur Yavaş’ı
Cumhurbaşkanı adayı yaparak seçime girse idi
, HDP oylarından bir kısmı oy vermeyecekti. Ancak
Sinan Oğan aday olmayacak ve Yavaş, MHP seçmeninden de çok oy alacaktı. Yüzde
56 civarındaki oy zaten HDP’yi de kapsayan tüm seçmenlerden alabileceği oy idi.

Belki de “şu anda bunları konuşmanın
zamanı değil.”

Olan oldu ve şimdi önümüzdeki iki haftaya
odaklanmak lazım.

****

Değişim isteyen herkesin pes etmemesi ve
önümüzdeki iki haftayı iyi değerlendirmesi şart.

Sinan Oğan’a oy veren herkesin ve hatta
Erdoğan’a oy veren seçmenlerin bir kısmının gönlünü kazanarak Kemal
Kılıçdaroğlu’na oy vermeye ikna etmek gerekiyor.

Zor ama imkânsız değil.

Rakip AKP bu kadar kötü bir yönetim sonucu
fakirleştirdiği, orta sınıfını eritip alt sınıf haline getirdiği toplumumuzdan
bu kadar oy alabildi. Hem de Türkiye’yi ekonomik büyüklük açısından dünyada 17.
sıradan 22. sıraya düşürdüğü ve yolsuzlukların bir kanalizasyon patlaması gibi
ortaya döküldüğü şartlarda bu oyları alarak başarılı olabildi.

AKP’nin demokratik teamüllere uygun
olmayan, adil olmayan, etik ve ahlak kurallarına da aykırı
söylem ve
eylemlerle, devletin bütün gücünü ve kaynaklarını kullanarak bu başarıyı
sağladığını biliyorum.

Ama bunları Türkiye’de mazeret olarak
ileri süremezsiniz. Çünkü bizim halkımızın çoğunun bu türlü değerlerin
çiğnenmesi karşısında tepkisi “bizden olana mubahtır” şeklindedir.

Yine de ahlaki, dini, akla ve vicdanlara
hitap eden bir söylemle bu zihniyete karşı mücadele edilmeli.

Son sözü yabancı bir yazarın kitabından
aldığım bir özdeyişle bitirelim:

“Tanrım, bana değiştirebileceğim şeyleri
değiştirmek için cesaret, değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için sabır ve
ikisi arasındaki farkı anlayabilmek için de bilgelik ver.”