23.8 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 251

Kâinat ve Âhiret

     Kâinat dediğimiz
şu İlâhî apartman; öyle ulvî / yüce, yüksek, derin, ince nizamlara tâbidir.
Öyle acip, garip münasebetlere bağlıdır ki, eğer bir duvarı veya bir taşı
“Yerinden çık!” emrine hedef olsa, derhal âlem ölüm hastalığına düşer, sekerata
başlar. Yıldızlar arasında müsademe / çatışmalar, yıldızlar arasında muharebe /
savaşlar meydana gelir. Feza, nihayeti olmayan pek şiddetli ve pek dehşetli gök
gürleyişleri gibi, pek korkunç ses, seda, gürültü ve gümbürtülerle dolar.

     Acaba, Kâinat ilk
yaratılışında ebede elverişli olarak sabit bir şekilde yaratılsaydı; böyle
değişken, başkalaşan, yıkılmak üzere olan bir surette yaratılıp da, tahrip ve
harap olduktan sonra ebediyete uygun ve sağlam bir şekilde yapılmasından; daha
iyi olmaz mıydı?

     Vakta ki, Cenab-ı
Hak ezelî hikmeti ile, ezelî inayeti / yardımı gereği; insanların
kabiliyetlerinin zuhurunu, istidat ve yeteneklerinin gelişip büyümesini irade
edip istemekle; insanoğlunu deneme, sınama ve tecrübeye tâbi tuttu. Zararları
menfaat ve faydalara kattı. Şerleri / kötülükleri hayırların içine attı.
Güzellikleri çirkinliklerle bir araya getirdi. Hepsini birbirine karıştırarak;
Kâinatın hamuru ile beraber, yaratılış teknesinde yoğurduktan sonra, Kâinatı
başkalaşım ve tekâmüle /  değişim
kanunlarına tâbi tutup, onlara bağladı.

     Vakta ki imtihan,
deneme ve sınama perdesi kapanır ve tecrübe zamanı sona erer. Kâinat tarlasının
hasat vakti gelir. Hikmet sahibi olan Allah, inayetiyle birbiriyle  karışık olarak yoğurduğu zıtları tasfiye
eder. İçlerinden tagayyürü / başkalaşmayı doğuran sebepleri ve ihtilâf
maddelerini tefrik eder / ayırır.

     Sonra Cehennem;
ebede elverişli olarak metin / sağlam ve dayanıklı ve kavi / güçlü bir cisim
olarak teşekkül edip / şekillenerek “Vemtazu!” / “Ayrılın!” (Yasin: 59)
hitabına hedef olur.

     Cennet ise,
esaslarıyla beraber ebedî / sonsuz ve muhkem / sağlam ve parlak bir şekilde
tecellî eder / kendini gösterir.

     Evet gerek
Cehennemi, gerek Cenneti teşkil eden parça ve maddeler arasında münasebet
vardır. Zıddiyet yoktur. Münasebet, intizamın şartıdır. Nizam da, devama
sebeptir. Nitekim, bu iki menzilin / yerin halkı da ebedî oldukları için,
varlıklarını teşkil eden kısım ve parçalar değişmez. Çünkü, dünyadaki
cisimlerinin terkip ve tahlilleri arasında muvazene / denge yoktur. Yani cismin
bünyelerine girenlerin çıkanların arasında nispet / oran yoktur. Onun için
inhilâle / parçalanmaya yüz tutarlar. Fakat Âhiretteki cisimlerin yapılışı öyle
değildir. Cüz ve parçaları arasında tam mânâsıyla muvazene / denge vardır ki,
inhilâle / dağılmaya uğramazlar.

     Yemek içmek; şahsî
vücudu devamlı kılmak içindir. Çünkü, vücuttan eriyip ayrılan şeylerin yerini
doldurup tamir etmek, yemek içmek, yani gıda ile olur. Nikâh / evlenmek de
tür’ün bekası içindir. Halbuki, Âhirette şahıslar ebedî olarak kalıcı
olduklarından, vücutlarından eriyip ayrılacak bir şey yoktur ki, gıdaya ihtiyaç
olsun. Keza Âhirette üreyerek çoğalma yoktur ki, nikâha lüzum olsun?

     Yemek, içmek ve
nikâhın faydaları; yalnız bekaya ve tenasüle / nesil yetiştirerek çoğalmaya
mahsus değildir. Evet, şu elemli, kederli âlemde; onlarda pek büyük lezzet ve
faydalar olsun da, lezzetler yeri olan saadet âleminde, niçin daha nezih / daha
temiz lezzet ve faydalar olmasın?

     Bu âlemde lezzet;
elemin def’inden hâsıl olur. Halbuki Âhirette elem yoktur. Elemin def’i
lezzetin sebeplerinden biridir. Yoksa, lezzet ona mahsus değildir. Üstelik,
ebedî âlemin bu âleme benzetilmesi, geçersiz bir kıyastır.

     Cennet ile dünya
bahçesi arasında nasıl bir nispet ve oran varsa, Cennetin lezzetleriyle
dünyanın lezzetleri arasında da, aynı o nispet ve oran vardır. Cennetin o dünya
bahçesinden dereceleri ne kadar yüksek ise, uhrevî lezzetler de, dünya
lezzetlerine göre öyledir. Her iki âlem arasında bu büyük farklılığa İbni
Abbas: “Cennette dünya meyvelerinin yalnız isimleri vardır.” cümlesiyle işaret
etmiştir. Yani, isimleri birdir, fakat lezzetleri ayrıdır.

     Cennette lezzetin
devamı mes’elesine gelince; evet lezzetin hakiki lezzet olması, zeval görmeyip
devam etmesindendir. Zira elemin zevali / sona ermesi lezzet olduğu gibi,
lezzetin zevali de elemdir. Hatta zevalinin tasavvuru / düşünülmesi bile
elemdir. Evet, bütün mecazî âşıkların eninleri, bağırıp çağırmaları, bu kısım
elemdendir. Bütün divanlarıyla yaptıkları ağlamalar, vaveylâlar hep
sevdiklerinden ayrı kalmak düşüncesinden ileri gelen elemler yüzündendir.

     Evet, pek çok
geçici lezzetler var ki, zeval ve yoklukları elemlere yol açar. Bunun gibi, çok
elemlerin zevali / yokluğu da, tatlı lezzetlere sebep olur. Lezzet ve nimet
ise, devam etmek şartıyla lezzet ve nimet sayılabilir.

     Hülâsa: İnsan ebed
(sürekli var olmak) için yaratılmıştır. Onun hakiki ve asıl lezzetleri; ancak
Marifetullah’ta  (Allahı tanıma ve O’nu
bilmekte)dir. Muhabbetullah’ta (Allahı sevmekte)dir. Ve İlim gibi, ebediyyen
var olacak his, duygu ve mânevî ihtiyaçlarının ebediyen karşılanacak
olmasındadır. Çünkü “Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır.” (Bakara: 25) 

     İnsan bir nimete
veya bir lezzete mazhar olduğu zaman; en evvel fikrini bozan, vesvese veren, o
nimetin veya o lezzetin devam edip etmeyeceği düşüncesidir. Bu vesveseli
düşünceye kapılmaması için, Kur’an-ı Kerîm’in bu cümlesi; onların eşleriyle,
zevk ve lezzetler içinde, sürekli olarak Cennette kalacaklarını müjdelemekte,
onları o kederli düşünceden kurtarmaktadır.  

Eski Uygurlarda Yerleşik Hayat Kültürü

0

Türk Dili ve
Edebiyatı dalında Dr. unvanına sâhip, Doğu Türkistan Türklerinden Hatice Veli, 16,5 X 23,5 santim
ölçülerinde 355 sayfalık ‘Eski
Uygurlarda Yerleşik Hayat Kültürü
’ isimli eserinde, kadim Türk Yurdu Doğu Türkistan’da
Çin zulmü altında esir hayatı yaşayan soydaşlarımızı sosyal hayatları
itibariyle tanıtıyor.

Arka kapak
yazısında Prof. Dr. Ayşe Melek Özyetgin,
kitap hakkında şu bilgileri veriyor:

Eski
Uygurlarda Yerleşik Hayat Kültürü
adlı bu kitap, eski Türk çağında yerleşik
hayat kültürünün en önemli temsilcilerinden Koço/İdikut Uygurlarının şehir
kültürünü, mesken, mutfak ve beslenme ile giyim kuşam ve süslenme kültürünü,
devrin yazılı kaynakları olan Uygur sivil belgeleri başta olmak üzere, Uygur
Budist ve Maniheist çevrede üretilen eserlerden derlenen ilgili söz varlığı
üzerinden tarihî-karşılaştırmalı yöntemle incelemeyi amaçlamıştır.

İpek Yolu’nun en
önemli güzergâhlarından olan Tarım havzasında devlet kuran Koço/İdikut
Uygurları Orta Asya’daki yerleşik hayat kültürünün ilk ve önemli
temsilcilerinin başında gelir.

Ayrıca Koço/İdikut
Uygurlarının dönemi genel Türk târihinin sosyal ve kültürel açıdan en önemli
gelişmelerinin yaşandığı bir devir olarak da büyük önem taşır. 9.-14. yüzyıllar
arasını kapsayan bu dönemin en zengin yazılı tanıkları olan Uygur sivil/hukuk
belgeleridir. Bu belgeler Uygurların sosyal, kültürel ve ekonomik durumuyla
ilgili bilgi veren önemli kaynaklar arasında yer alır.

Bu kitap çalışmasında
filolojik olarak incelenen söz konusu dil malzemesinden çıkan sonuçlar; ilgili
dönemdeki târihî ve arkeolojik kaynaklarla da desteklenerek Koço/İdikut
Uygurlarının maddî hayat kültürünün zenginlikleri ortaya konulmaya
çalışılmıştır.

Koço/İdikut
Türkleri, 1.828.000 Km2 yüzölçümlü Doğu Türkistan yurdunun Turfan
şehri syakınlarındaki eski Uygur Devleti’nin başşehri olan İdikut’da, Bögü
Tigin tarafından Tibetlilerle 20 yıl devam eden mücadeleden sonra ve 866
yılında kuruldu. Devlet 300 yıl târih sahnesinde kaldıktan sonra 1218 yılında
Cengiz Han’ın yönetimine girdi. Cengiz Han İdikut Devleti’nin topraklarını oğlu
Çağatay’a verdi. Uygurlar 1260 yılına kadar Çağatay Devleti’ne bağlı olarak
yaşadı. 16. Yüzyılda Çin istilâsına mâruz kaldı. Kısa dönemlerde bağımsız
devlet kurdularsa da Aralık 1949′da Çin Halk Kurtuluş Ordusu bölgeye girerek Doğu
Türkistan Cumhuriyetini dağıttı, topraklarını kendisine bağladı. Doğu
Türkistan’daki soydaşlarımız, esir hayatı yaşıyor olmalarına rağmen, ibâdet
hakları ve diledikleri sayıda evlat sâhibi olma hürriyetlerinden mahrum olarak
son derece zor şartlar altında bile târihî geleneklerini yaşatmaya
çalışıyor.  Dr. Hatice Veli, mazlum ve
mağdur İdikut Türklerinin sosyal hayatlarını teferruatı ile hür dünyâya
tanıtıyor. 

Orta Asya’da
yaşayan Türkler 9. yüzyıl ortalarında, Orhun civarından göç eden ederek, Turfan
yöresinde İdikut Devleti’ni ve Kâşgar yöresinde de diğer Türk boylarıyla birleşip
Karahanlı Devleti’ni kurdu.. Bugünkü Doğu Türkistan’daki Türk topluluğunun
esasını teşkil eden Uygurlar, işte bu İdikut Devleti’ni ve Karahanlı Devleti’ni
kuran Uygurların torunlarıdır. Onların hepsi Türklüklerine ve İslâmiyet’e
bağlı, hürriyet ve bağımsızlık mücâdelesi veren kahraman ve yiğit insanlardır.

Çin, Türk ve
Rus kaynaklarına ait 500’e yakın kitap ve belgeden faydalanılarak hazırlanan eserde
Koço İdikut Türklerinin sosyal hayatı, bütün detayları ile anlatılıyor. Eserde
ele alınan konulardan bâzılarının başlıkları: *Uygur adı ve kökeni. *Uygurlarda
ticâret ve ziraat. *Dîni yapı: Manihaizm, Budizm, Nesturi dini. *Dil ve
edebiyat. *Yerleşim yerleri ve bölge idârecileri. *Şehirlerdeki mimârî
unsurlar. *Mesken kültürü ve binaların mimârî özellikleri. *Evlerdeki eşyalar
ve isimleri.*Giyim kuşam ve süslenme kültürü. *Kıymetli taşlar ve takılar.

Dr. Hatice
Veli imzalı ‘Ön Söz’den…

Bu kitap, yerleşik
hayatta yüksek bir medeniyet yaratmış olan Koço/İdikut Uygurlarının yerleşik
hayat kültürünü; mesken, beslenme ve mutfak ile giyim kuşam, süslenme kültürü
çevresinde dönemin yazılı kaynakları olan Uygur sivil belgeleri başta olmak
üzere, Budist ve Manihaist Uygur çevrede üretilen eserlerden derlenen ilgili
söz varlığı üzerinden târihî-karşılaştırmalı yöntemle incelemeyi
amaçlamaktadır. Çalışmada filolojik olarak incelediğimiz söz konusu dil
malzemesinden çıkan sonuçlar, ilgili dönemdeki târihî ve arkeolojik kaynaklarla
da desteklenerek Koço Uygurlarının maddî hayat kültürlerinin zenginlikleri
ortaya konmaya çalışılmıştır. Ayrıca Koço/İdikut Uygurlarına âit tarihî söz
varlığının bugünkü çağdaş Uygurca ve ağızları ile Özbekçedeki izleri de tespit
edilerek eski ve modern Uygur sahası arasındaki ilişkiler de incelenmiştir.

Yerleşik Türk
kültürünün en önemli temsilcilerinden olan Koço/İdikut Uygurlarından günümüze
kalan, literatürde Uygur harfli sivil (din dışı) belgeler olarak adlandırılan
külliyat, dönemin tarihî, sosyal ve kültürel hayatı için eşsiz bir değere sâhip
kaynaklardır. Manihaist ve Budist Uygurlardan kalan dinî eserlerin yanında din
dışı literatür olarak bugüne ulaşan resmî ve özel yazılmış mektup metinleri,
sözleşme belgeleri, sağlık, fal kitapları, astronomi ve benzeri konulardaki
zengin eser birikimi İslâm öncesi Türk dilinin önemli kaynaklarından birini
oluşturur.

Din dışı Uygur
belgeleri içinde özellikle şahıslara ait mektuplarla şahıslar arasında yapılan
çeşitli konulardaki sözleşme belgelerinin ayrı bir yeri ve değeri vardır.
Literatürde Uygur sivil belgeleri/hukuk belgeleri olarak bilinen bu külliyat,
Koço/İdikut Uygurlarından kalan ve o dönemin hayat tarzını en iyi şekilde
yansıtan yazılı belgeler olması bakımından büyük bir öneme sâhiptir.

Koço/İdikut
Uygurlarına dair bugüne kadar tarih, dil, edebiyat ve sanat alanlarında yerli
ve yabancı birçok çalışma kaleme alınmıştır. Bununla birlikte sınırlı sayıda
yazılı kaynakla tanıyabildiğimiz Uygur dönemine ait sosyal ve kültürel söz
varlığını târihî-karşılaştırmalı yöntemle filolojik olarak inceleyen,
Uygurların o dönemdeki hayatına ışık tutacak târihî ve arkeolojik malzemelerle
birlikte dil malzememelerini yorumlayan disiplinlerarası ve bütünlüklü
çalışmaların son derece az olduğunu belirtmek gerekir. Bugüne kadar Uygur sivil
belgelerinin metin neşirleri büyük ölçüde tamamlanmıştır. Aynı şey Budist ve
Manihaist çevrede verilen dinî eserlerin neşirleri için de geçerlidir. Bu metin
neşirlerinin bize sunduğu eşsiz söz varlığının tümünün belirli kavram alanları
dâhilinde filolojik incelemelerinin yapılması, ayrıca kültürel açıdan
değerlendirilmesi hâlâ Türkolojide araştırmacıları bekleyen bir alan olarak
dikkati çeker. Çalışmamız bütün bu hususları dikkate alarak hazırlanmış,
disiplinlerarası bir yaklaşımla eski Uygur Türklerinin dilden yansıyan
sosyo-kültürel hayatları değerlendirilmiştir.

 

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.
   

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433
İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

HATİCE VELİ:

1987 yılında Doğu
Türkistan’da doğdu. 2006-2011 yıllar arası Merkezî Milletler Üniversitesi’nde
Uygur Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. 2012- 2015 yıllar arası İstanbul
Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde yüksek lisans, 2015- 2021
yıllar arasında Yıldız Teknik Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde
doktora yaptı. Ana dili olan Uygur Türkçesinin yanında iyi derecede Çince,
İngilizce, orta seviyede Farsça bilmektedir.

Anayasa’nın Anatomisi

0

* Ph. D. Deontoloji, Felsefe
Lisansı

 

Anayasanın
101. maddesinin “Cumhurbaşkanının
görev süresi 5 yıldır.  Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilir

  hükmü 2007 tarihli 5678 sayılı Kanunla yapılan değişiklikle mevcut
halini almıştır.  21 Ocak 2017 tarihli ve 6771 sayılı Kanunla da bu
maddeye dokunulmamış olduğu gibi bırakılmıştır. 6771 sayılı Kanunla Anayasa’nın
101. maddesinde büyük değişiklik yapıldığının ifade edilmesi ise mümkün
değildir. Çünkü 5678 sayılı Kanundaki
101. ve 102. maddeler 6771 sayılı Kanunda 101. madde altında birleştirilerek
ifade edilmiştir.

            Kanun
koyucunun amacı yeni yapılan değişiklikle bir kişinin üçüncü kez seçilmesine
istisna getirmek olsaydı bunu kanuna geçici madde koymak suretiyle gerçekleştirebilirdi.
AYRICA DEĞİŞİKLİK YAPAN KANUNUN 8. MADDESİNİN GEREKÇESİNDE BU HUSUSA
DEĞİNİLEBİLİRDİ
(TBMM, Yasama Dönemi 26, Yasama Yılı 2, Sıra Sayısı
447, s.12-13). Madde 8’de: “Cumhurbaşkanının görev süresi yürütme istikrarı
bakımından beş yıl olarak belirlenmekte; bir kişinin en fazla iki defa
Cumhurbaşkanı seçilebileceği hüküm altına alınmaktadır” (TBMM, Yasama Dönemi
26, Yasama Yılı 2, Sıra Sayısı 447, s.12) denmektedir.

            ANAYASAYI BU ŞEKİLDE YORUMLAMAK
YERİNE KANUNUN GEREKÇESİNDE OLMAYAN ŞU SATIRLAR GÜNDEMDE TUTULMAKTADIR:

(TBMM, Yasama Dönemi 26, Yasama Yılı 2, Sıra Sayısı 447, Teklifin Metni
Üzerindeki Değerlendirmeler
: sayfa 40): “Yine, yürürlükteki ve Teklif’te
yer alan Anayasa hükümlerinde ‘Cumhurbaşkanı’ ifadesi aynen kullanılmakla beraber,
mevcut hükümlere göre Cumhurbaşkanının görev ve yetkileri ile yürütme içindeki
konumu Teklif’le getirilen hükümlerde esaslı bir şekilde değiştirildiği ve
bütünüyle farklı bir hükümet sistemi içinde Cumhurbaşkanının düzenlendiği açık
bir husus olduğu için, Teklif’in kanunlaşması ile getirilen iki dönem
seçilebilme imkânında bu düzenlemenin yürürlüğe girmesinden önce görev yapmış
Cumhurbaşkanlarının görev dönemlerinin hesaba katılmayacağı tartışmasızdır

(Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi
(2/1504) ve Anayasa Komisyonu Raporu
, Sıra Sayısı:447 (TBMM Tutanak
Dergisi
, D.26, Y.2, C. 31, B.53; 09.01.2017’ye eklidir). https://www5.tbmm.gov.tr/sirasayi/donem26/yil01/ss447.pdf,
Erişim Tarihi: 12.12.2021.)

“Teklifin
Metni Üzerindeki Değerlendirmelerde” bulunan bu ifadelerin Cumhurbaşkanı Sayın
Recep Tayyip ERDOĞAN’ın yeniden adaylığı için yeterli
görülmesi KANUNUN HEM AMAÇSAL HEM DE  LAFZÎ YORUMUNA UYGUN
DÜŞMEMEKTEDİR
.

Çünkü “TBMM, Yasama Dönemi 26,
Yasama Yılı 2, Sıra Sayısı 447, sayfa 40’da bulunan cümleler” “Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı İzmir
Milletvekili Binali YILDIRIM ve Grup Başkanvekilleri Kayseri Milletvekili
Mustafa ELİTAŞ, Amasya Milletvekili Mehmet Naci BOSTANCI, Aksaray Milletvekili
İlknur İNCEÖZ, Çanakkale Milletvekili Bülent TURAN ve İstanbul Milletvekili
Mehmet MUŞ ile
310 Milletvekilinin TÜRKİYE
CUMHURİYETİ ANAYASASINDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN TEKLİFİ,
GEREKÇELER, ANAYASA KOMİSYONUNUN KABUL ETTİĞİ METİN İLE TBM
MECLİSİ GENEL KURULUNDA KABUL EDİLEN
METİNLERDE BULUNMAMAKTADIR.

Diğer taraftan Anayasa Komisyonu’nun Yetki ve Yükümlülükleri
incelendiğinde:  “
TBMM’de bulunan diğer
ihtisas komisyonlarında olduğu gibi Anayasa Komisyonu da, İçtüzükte belirtilen
yetki ve yükümlülükleri yerine getirmek suretiyle faaliyetlerini ifa
etmektedir. İçtüzük hükümlerine (md. 35) göre, KOMİSYONLAR KANUN TEKLİF
EDEMEZLER, Anayasa Komisyonu kendisine havale edilen bir tasarı ya da teklifi
aynen ya da değiştirerek kabul edebileceği gibi reddedebilir
(Mevlüt
Göl, 2013: 104). Tekrar vurgulamak gerekirse; Teklifin Metni
Üzerindeki Değerlendirmeler”de bahsi geçen cümleler
(TBMM, Yasama Dönemi
26, Yasama Yılı 2, Sıra Sayısı 447, sayfa. 40).  ANAYASA KOMİSYONUNUN KABUL ETTİĞİ METİN’de
yoktur (TBMM, Yasama Dönemi 26, Yasama Yılı 2, Sıra Sayısı 447, sayfa.
104-126).

ŞU HALDE ANAYASA KOMİSYONUNDAKİ “TEKLİFİN METNİ ÜZERİNDEKİ
DEĞERLENDİRMELER
TBM MECLİSİ İÇTÜZÜĞÜNE GÖRE KANUNUN YERİNE GEÇEMEZLER.
Türk Hukuk Tarihi açısından Cumhurbaşkanlığı Adaylığındaki hatanın
düzeltilmesi gerekmektedir. Aksi halde ANAYASA’NIN FONKSİYONEL ANATOMİSİNİ DEĞİL
OTOPSİSİNİ
oluşturacak bir durumun ortaya çıkması Türk Milletinin ve
Hukukçularının hafızalarından silinmeyecektir.

Kaynaklar:    1-T.C.
Anayasası,  Beta Yayınları, 2021.

2-Mevlüt Göl, TBMM Anayasa Komisyonu Oluşumu,
İşleyişi ve Görevleri, Yasama Dergisi,
Yıl
2013
, Sayı: 25, 92 – 111.

https://www5.tbmm.gov.tr/sirasayi/donem26/yil01/ss447.pdf,
Erişim 

Dünya ve Sonrası

0

Dünyayı kesben değil, kalben terkettiğimiz / dünyayı
çalışmayarak değil, dünyaya kalbimizde yer vermeyerek terkettiğimiz; yani hiç ölmeyecekmişiz
gibi dünya, yarın ölecekmişiz gibi âhiret için çalıştığımız takdirde, üstelik
burada ebed için bulunduğumuz ve ebedî / sonsuz saadetin / mutluluğun ancak
burada, yani dünyada kazanabileceğimizi idrâk ederek, bilinçli bir şekilde; ne
dün ne yarın demeyip, sadece içinde bulunduğumuz günü çalışarak
değerlendirdiğimiz zaman; yani dem bu demdir, dem bu dem dediğimiz ve gereğini
yaptığımız takdirde; bizleri ebediyyen nasıl bir geleceğin beklediğini
hatırlayalım ve şimdiden; gelecek mesut günlerin havasını teneffüs ederek,
soluklanalım biraz be dostlar! Ne dersiniz?

     Çünkü, kâinat /
evren; ebedî / sonsuz saadeti / mutluluğu sonuç olarak önümüze koymaz ise,
akılları hayrette bırakan kâinatta görünen çok bariz / çok açık ve besbelli
olan bu mükemmel nizam / düzen; aldatıcı zayıf bir suretten ibaret kalır! Başka
bir şeye yaramaz!

     Bütün mâneviyât ve
alâkalar / ilgi, ilişki, bağ ve rabıtalar, nispet / kıyas, ölçü ve oranlar hep
heba  olup gider! İşte o nizamın nizam
olması, ancak ve ancak ebedî saadetle sonuçlanması ve taçlanmasıyla imkân
dâhiline girer.

     Çünkü, o nizamdaki
mâneviyat ve nükteler, ancak âhiret âleminde sümbüllenecektir. Yoksa, bütün
mâneviyat söner. Rabıtalar kesilir, nisbetler darmadağınık olur. Nizamın da
mânası kalmaz! Halbuki, o nizamda bulunan kuvvet, bütün haşmetiyle o nizamın
berhava edilmeyeceğini ilân ediyor.

     Yüce Allah
Tevhîd’in, yani Allah’ın bir olduğuna inanmanın, O’nu birlemenin semere ve
neticesini ve rahmetinin ünvanını; Cennet ve ebedî saadet ile göstermiştir.

     Cennet ve
Cehennem; hilkat şeceresi / yaratılış ağacından ebede doğru uzanıp giden iki
daldan tezahür eden / kendisini gösteren iki meyve yani iki sonuçtur.

     Evet, Cennet ve
Cehennem; kâinatın zincirleme hâlinde birbirini takip edip gelmekte olan
silsilelerinin iki neticesi ve ebede doğru akıp giden kâinat selinin iki
mahzeni ve iki havuzudur.

     Çünkü, Allah
sonsuz ve nihayetsiz hikmetler, yani İlâhî gaye ve yüksek bilgiler için bu
âlemi imtihan ve sınav yeri yaptı.

     Yine sonsuz
hikmetler için inkılâp, değişim ve başkalaşımlara mahal ve yer olmasını irade
etti /

diledi.

     Yine, sonsuz
gayeler için hayır ile şerri / kötülüğü, fayda ile zararı, güzellik ile
çirkinliği; kısaca iyilikle kötülüğü, karışık bir şekilde Cennet ve Cehennem’e tohum
olmak üzere, kâinatın şu mezraa ve tarlasına ekti.

     Evet, madem ki bu
âlem insanoğlu için imtihan, sınama ve deneme meydanı, yani müsabaka alanıdır.
İyilikle kötülüğün birbirinden tefrik edilemiyecek / birbirinden ayrı
tutulamıyacak derecede  çeşitli ve
karışık olmaları lâzımdır ki, insanların dereceleri ortaya çıksın, belli olsun
ve görünsün.

     İmtihan ve tecrübe
zamanları bittikten sonra kötü insanlar: “Ey mücrim ve suçlular! Bir tarafa
çekiliniz!” (Yasin: 59) diye tüyler ürpertici, korkutucu İlâhî emre maruz
kalıp, cezaya uğrasınlar. İyi insanlar da: “Daimî kalmak üzere Cennete
giriniz.” (Zümer: 73) diyen Allah’ın nimetler 
verdiği, ikramlarda bulunduğu Cennetteki şefkat ve merhametine mazhar
olsunlar.

     İnsanlar, iki
kısma ayrıldıktan sonra, kâinat da tasfiye, ameliyat ve operasyona uğrayacak.

     Kötülüğü, şerri,
zararı tevlit eden / doğuran maddelerin bir tarafa çekilmesiyle Cehennemin,

     İyiliği, hayrı,
nef’i / faydayı doğuran maddelerin de diğer tarafa çekilmesiyle Cennetin,

     Böylece, her
ikisinin de teçhizatları / donanımları ikmal edilecek / tamamlanacaktır.

     Evet, “Büyük
İnsan” hükmünde olan Kâinat’ın ölümü, küçük bir ölüm değildir. Sekerata /
Kıyameti kopmaya başladığı zaman, milyarlarca kürelerin çarpışmasından meydana
gelen fırtınanın ne tasavvuru, ne tarifi, ne de görülmesi mümkündür! Bu
şiddetli ölümle, âlem ve içindekiler ve tüm yaratılmışlar âdeta bayılır, kâinat
yayılır, hilkatin yağı ayranı birbirinden ayrılır. Cehennem maddesi ve
içindekileriyle bir tarafa çekilir. Cennet de, letafet / hoş güzelliği, lezaiz
/ tüm lezzetleri ve bütün güzel unsurlarıyla muhteşem ve parlak bir şekilde
tecellî eder.

Çığlık Gibi Son Uyarılar

Ekonomimiz çok kuvvetli alarmlar veriyor. İyi birer
ekonomist olduklarına hiç kimsenin itiraz edemeyeceği isimlerden çığlık gibi
uyarılar
geliyor.

Türkiye’de ekonomik çöküntünün, yeni bir yönetim anlayışına dönüş
olmadan düzeltilmesi mümkün değil.
Bu yeni yönetimle hukukun
üstünlüğü tesis edildiği, demokratik ilke ve kuralların işlediği, akla ve
bilime dayalı çözüm yollarına başvurulduğu, kurumların işlevine kavuştuğu ve
kuralların herkes için işlediği bir düzen kurulmak zorunda.

Kurumların başına bilgili, liyakatli,
işini en iyi şekilde yapan, dürüst insanların getirilmesi lazım.

Ancak çok kısa vadede bekleyen ağır
sorunların çözümü için
de mevcut ekonomi yönetim anlayışının derhal değişmesi
şart.

****

Prof. Dr. Bilge Yılmaz’ın Uyarıları

Mesela Kur Korumalı Mevduat (KKM)
konusunda İYİ Parti Ekonomi Politikaları Başkanı Prof. Dr. Bilge Yılmaz endişelerini
şöyle ifade etti:

“KKM bir canavara dönüştü ve Türkiye
ekonomisini yutmasına çok az kaldı!

Erdoğan iktidarının kendi eliyle yarattığı
bu canavarın tek hedefi sahibinin, Erdoğan’ın, siyasi ömrünü uzatmak.

Bugün devlet KKM adı altında dolara %36
faiz ödüyor. Akıllara zarar bu faiz hepimizin cebinden çıkıp dar bir grubun
cebine giriyor.
Bu düpedüz servet transferidir!

Erdoğan’a oy vermek hem bunu onaylamak hem
ekonominin batmasına izin vermektir.”

Eski Merkez Bankası Başkanı Durmuş
Yılmaz
da aynı kanaatte: “KKM adlı saadet zincirinin sonuna doğru
yaklaşılıyor.
Bu saatli bombanın önce büyümesinin durdurulması,
sonra da kontrollü bir şekilde etkisiz hale getirilmesi gerekiyor. Bu yapıda
ısrar edilirse sonu hoş bitmeyecek.”

Sadece KKM değil ekonominin bütünü
sorunlu.
Çünkü ekonominin başında bulunan Erdoğan ve Nebati’nin
ekonomist olduğuna inanan saygın bir iktisatçıya rastlamadım.

Bu yüzden Prof. Dr. Bilge Yılmaz’ın çığlık
gibi uyarısı dikkat çekiyor:

“Erdoğan iktidarı ile gittiğimiz yolun
sonu uçurum ve o uçuruma düşersek yıllarca oradan çıkamayız.

Peki uçurum neye tekabül ediyor?

Kur şoku olur! Enflasyon %100’e ulaşır!
Tam sermaye kontrolü gelir! Ekonomi durur, işsizlik artar! Erdoğan kazanırsa
tüm bunları ve hatta daha fazlasını yaşayacağız.”

Bunlar siyasi birer ifade değil. Ekonomik
tespitler.

**************************

Kerim Rota Ve Serkan Özcan’ın Çığlıkları

Malum son günlerde Merkez Bankası bir
yandan rezervleri eritip bir yandan bankalara yeni ve çelişkili kararlar
bildiriyor. Kılıçdaroğlu’nun kazanması halinde BDDK Başkanlığı için ismi geçen Kerim
Rota
bunun “seçim sonrasındaki sermaye kontrolü için ön hazırlık
olduğu görüşünde.”

Sermaye kontrolü bir ülkeden sermaye girişini ve çıkışını
kontrol etmeye yönelik düzenlemelere deniyor. Gelişmiş ekonomilerde sermaye
kontrolü politikaları uygulanmıyor.
Çünkü verimliliği düşürdüğü ve ekonomik
gelişmenin önüne geçtiği biliniyor. Ekonomisi ağır krize giren ülkelerde sermaye
kontrolü kararı alınabiliyor.
Arjantin, Yunanistan ve G. Kıbrıs’ta belli
dönemlerde bu yöntem kullanıldı.

Kerim Rota FAİZler konusunda geldiğimiz
yeri
de özetlemiş:

“TCMB faizi %8,5 Buna karşılık, Limiti olanlar için ihtiyaç
kredisi faizi %40’ın üstünde. TL mevduat faizi %35 ve üstü.
Döviz dönüşümlü
KKM’ye önerilen döviz primi (faizi) %20 ve üstü.”

Ayrıca finansmana erişim de kısıtlandı.
“Döviz rezervleri öyle bir seviyeye düştü ki, 2.tur öncesi demeden krediye
ulaşıma yeni kısıtlamalar geldi; 50.000 TL’den daha yüksek kredi kartı toplam
limiti olan bireylerin nakit avans kullanımı tamamen durdu. Kobi kredilerinin
aylık %3 üzerinde büyümesi imkânsız hale getirildi. Döviz fazlası olan büyük
şirketler zaten aylardır krediye ulaşamıyorlardı.

Yaklaşan şey faizler değil bir cisim.”

Bir başka ifadeyle, “önümüzde görünen
ışık tünelin sonu değil, üzerimize gelmekte olan trenin farları”
demek
istiyor.

****

Gelecek Partisi’nin ekonomi kurmayı Serkan
Özcan da çok değerli bir ekonomi uzmanı.
Bir TV programında “yasal
kısıtlamalar sebebiyle bildiğim her şeyi anlatamıyorum.  Bir siyasetçi olarak değil, bütün ekonomi
kariyerimi ortaya koyarak söylüyorum, ülkeyi bir felaket bekliyor!” dedi.

Muhtemel felakete dair, “29
Mayıs’tan sonra tekrar Cumhur İttifakı varsa ekonomi yoktur. Ekmek yoktur. Çok
kısa zamanda şirketlerin battığını görürüz. Önemli ilaçlar bile alınamaz. Ya bu
ülkeyi liyakatli kadrolar ele alır ya da hep birlikte çökeriz”
gibi
örnekler verdi.

**************************

Uçurumdan Önce Son Çıkış

Türkiye’nin yetiştirdiği değerli
ekonomistlerin söylediği sözleri teknik veya siyasi bulabiliriz. Başımızı kuma
gömüp gelmekte olanı görmezden gelebiliriz. Ama onların özetle dedikleri şu
gerçekleri değiştirmez:

Ekonomik açıdan bir uçuruma doğru hızla
gidiyoruz ve uçurum çok yaklaştı. Acilen istikamet değiştirmek gerekiyor.
Ama RTE aynı politikaya devam etme
kararında olduğunu açıkladı.

28 Mayıs uçurumdan önceki son çıkış. Aynı yolda devam edersek, yani tekrar
Erdoğan seçilirse ekonomik felaketi yaşayacağız.

Şirketler batacak, işsizlik ve yoksulluk artacak, insanlar alıştığı oranda tüketemez
hale gelecek.

Şu anda derin yoksulluk içinde olan
kitleler açlıkla boğuşacak, krizden kısmen etkilenmiş olanlar yoksulluğu
iyice hissedecek. Ama çok küçük bir kesim krizden olumsuz etkilenmeyecek hatta
zenginleşecek.

Gençlerimizin umudu kalmayacak. Yurtdışına
beyin göçü hızlanacak. Şehirlerimiz depreme yine hazırlıksız yakalanacak.

Yani bu seçim R. Tayyip Erdoğan mı, K.
Kılıçdaroğlu mu Cumhurbaşkanı olsun seçimi değil.

“Hukuk ve adaletin olduğu, refah içinde bir
ülkede yaşamayı istiyor muyuz?”

sorusuna cevap vereceğimiz bir referandum bu.

Bizi bu krizden Prof. Bilge Yılmaz, Kerim Rota, Serkan
Özcan gibi Millet İttifakı’nın yıldız ekonomi kadrosu değil, “Ekonomist
Erdoğan” ile ekonomi tahsili bile olmayan “Nebati”
gibi kişilerden (aslında
tek kişiden) oluşan ekonomistler çıkarır diyenlere son bir sözüm var:

Kendi düşen ağlamaz. Ama kendinizle beraber ahını alacağınız
milyonlarca insanımıza bu kötülüğü yapmaya hakkınız yok! 

21 Mayıs 1864 Büyük Kafkas Sürgünü (Çerkes Soykırımı)

0

1864
yılındaki Çerkes Sürgününden 65 yıl sonra,
1929 baharında Adigey’e bilimsel
çalışma üzerine giden Gürcü tarihçi Simon Canaşia’ya Şapsığların bölgesi
Cubga’da karşılaştığı 91 yaşında bir ihtiyar o günleri şöyle anlatmıştır: Deniz
kenarında yedi yıl boyunca atılmış insan kemikleri vardı. Kargalar erkek
sakallarından ve kadın saçlarından yuvalarını kurarlardı. Deniz yedi yıl
boyunca karpuz gibi insan kafataslarını atıyordu. Benim orada gördüklerimi
düşmanımın bile görmesini istemem”

Altın Ordu Türk
Devletinin çöküşü ile Çarlık Rusya’sı Kafkasya’ya saldırılarına başlamış ve bu
saldırı beş asır devam etmiştir. 1770 yılından itibaren Ruslar Kafkasya ve
Dağıstan’a en ağır saldırılarına başladılar. 1770 de Dağıstan’a, 1779 da
Kabartay’a, 1784 de Çerkezistan’a saldırdılar. 1783 de bir bildiri yayınlayan İmam
Mansur, bütün İslam Alemini Moskoflara karşı cihada çağırdı. Bundan sonra İmam
Mansur, 10 000 kişiyi bulan kuvvetleriyle Viladikafkas ve Mazdoku Ruslardan
aldı. Kızlar kalesini kuşattı. Rusları Terek çayının karşı kıyısına attı. 1786
yılında küçük Kabartay bölgesi ve Kuban bölgesi kurtarıldı. 1791’de Ruslar
Anapa’yı sardılar, 14 günlük bir savaştan sonra kale düştü ve İmam Mansur
yaralı olarak esir edildi.

1829 Gazi Muhammed,
Ruslara karşı silahlı bir ayaklanma gerektiğini bildirdi. Gazi Muhammed ve Şeyh
Şamil Ruslara karşı savaşa başladılar. 1832 yılında Ruslarla savaşta Gazi
Muhammed şehit oldu. İmam Hamzat Gazi Muhammed’in yerine geçti. 1834’de İmam
Hamzat Hunzak Camiinde namaz kılarken arkadaşlarıyla beraber şehit edildi.

1834’de Şeyh Şamil
İmamlığa getirildi. Teşkilatçı, yönetici ve ilim adamı idi. Dağıstan’da
tophaneler, baruthaneler, silah fabrikaları kurdurmuş, düzenli askerlik
teşkilatı yapmıştır. 1839’da Şeyh Şamil, Avarların ve Çeçenlerin önemli bir
kısmını kendi yanında toplamayı başarmıştır. 1848’de Şeyh Şamil tarafında
görevlendirilen Naip Muhammet Emin, Çerkezistan’a giderek Çerkezleri Ruslara
karşı örgütlemeye başlamış ve bu alanda önemli başarılar elde etmiştir. Bu
şekilde Ruslar, burada da ağır kayıplara uğratılmışlardır. 1851’de Hacı Murat,
Şamil’in emri üzerine 500 atlıyla Hazar denizi kıyısındaki Haydak ve Tabasaran
illerinde bir gösteri harekâtı yaparak bura halkının Ruslara karşı
ayaklanmasını sağlamakla görevlendirilmiştir.

Kırım Savaşının
başlamasıyla Bab-ı Ali, Naip Muhammet Emin’e “Paşa” rütbesi vererek Çerkezistan
mücadelesinde onu desteklemiştir. Naip, 1856 yılında Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa
ile görüşmeler yapmıştır. Aynı yıl Serasker Rıza Paşa’nın emir subayı
Kafkasya’ya giderek Abaza bölgesinde Naip Paşa ile görüşmüş, devletin kendisini
Ruslara karşı destekleyeceğini söylemiştir.1853’de Kafkasya genel valiliğine
Rus Prensi Baryatinsky atandı. Kırımdan getirilen 250 000 kişilik bir orduyla
Dağıstan çember içine alındı. Bundan sonra Rusların elde etmiş oldukları
başarıda, modern yivli ve setli Birdanka tüfeklerini kullanmalarının büyük
etkisi olmuştur. 1858 yılında Rusların baskısı artmıştır. İmam Şamil’in
direnmesi zorlaşmıştır. 1859’da Şamil Türkiye’ye gitmek, kendisinin ve
arkadaşlarının silahları alınmamak şartıyla Ruslara teslim oldu. Rusya’dan
çıkmasına izin verilmedi. Çar, Şamil’i saygıyla karşıladı. 10 yıl sonra Hacca
gitmesine izin verildi. Medine’de 1871 yılında gözlerini hayata kapadı.
Cennet-ül Baki de yatmaktadır. Şamil’in aile efradı Türkiye’de kaldılar
(Kayabalı- Aslanoğlu. 1976: 49-56).

1859 yılında Şeyh
Şamil’in yıllardır sürdürdüğü cihad sükut bulmuştu.  Her şeye rağmen
mücadeleyi bırakmayan Ubıhlar ve diğer Adigeler 1861 yılı yazında Soçi
vadisinde Büyük Hür Meclis adıyla bir meclis topladılar ve Rusya’ya karşı yeni savaş
stratejilerini belirlediler. 1861-1862 yılları arasında Laba ve Belaya
ırmakları arasındaki saha Ruslar tarafından işgal edildi. 1862-1863 yılları
arasında Abzeh bölgesini işgal eden Ruslar burada direnişle karşılaştılar.
Abzeh, Şapsığ ve Ubıhların Ruslara karşı direnişleri bir yıl daha devam etti.
1863 yılının yazında baş gösteren kuraklık ve kıtlık sebebiyle Adigelerin
direniş güçleri giderek tükendi. Abzeh, Şapsığ ve Ubıh kabilelerinden Osmanlı
topraklarına kitle halinde göçler başladı.

Bölgeyi işgal eden Rus-Kossaklar tarafından sıkıştırılan ve Rus
birlikleri tarafından kuşatılan Abazalar, imkansızlık içinde 1864 yılı
Şubatı’nda aileleri ve taşınabilir malları ile birlikte ya Kuban boyunda
kendilerine gösterilen noktalara yerleşmek veya Anadolu’ya göç etmek üzere son
kişilerine varıncaya kadar yurtlarını terk etmişlerdir. 6-16 Mart 1864 arasında
Tümgeneral Heymann komutasındaki Çarlık Rus Ordularının icra ettiği temizleme
harekatı bölgedeki Şapsığ’ların tamamen Osmanlı topraklarına göç etmesini sağladı.
İlerlemeye devam eden Tümgeneral Heymann’ın Vubıh boyunu 19 Mart 1864’te
yenilgiye uğratmasıyla Vubıhlar ve diğer Kafkasyalı boylar bağımsızlık
konusundaki bütün ümidlerini kaybetmişlerdi 21 Mayıs 1864 günü,
Karadeniz kıyılarındaki Tuapse yakınlarında yer alan Kbaade mevkiinde son Adige
birliğinin de Rus ordusuna karşı kahramanca savaşarak yenik düşmesiyle, Batı
Kafkaslarda devam eden Adige-Rus savaşları sona erdi (Hızal 1961: 47) (Berzeg
1987: 4-9).

Kesintisiz olarak 270
yıldan fazla bir süre devam eden Kafkas-Rus savaşları Kafkasyalıların
mağlubiyeti ve Rusya’nın Kafkasya’yı işgali ile sonuçlanırken 1.500.000’den
fazla Kafkasyalı ata yurtlarından sürülerek Osmanlı topraklarına gönderildiler.
Sürgün sırasında Dağıstanlılar, Osetler ve Çeçen-İnguşlar fazla bir nüfus
kaybına uğramazlarken, orta Kafkasların sarp ve derin vadilerinde yaşayan
Karaçay-Malkarlılar dağlara çekilerek sürülmekten kurtuldular. Ancak sürgün
Batı Kafkaslarda tam bir soykırım hareketine dönüştü. Karadeniz kıyıları ile
Kuban ovalarını Adigelerden temizlemek ve bu bölgeyi Rus Kazakları ve köylüleri
ile doldurmak isteyen Rusya, Adige kabileleri ile Abhazların büyük bir bölümünü
ata yurtlarından sürerek Osmanlı topraklarına gönderdi. Şapsığ, Abzeh, Besleney
gibi kabilelerin büyük kısmı sürgüne tabi olurlarken, Rus hükûmeti savaşlarda
en fazla ve en uzun direnişi gösteren Ubıhların tamamını Kafkasya’dan sürerek
Osmanlı İmparatorluğu’na gönderdi  (Tavkul 2007:122).

Rusya’nın Osmanlı
Devleti’ne karşı Panslavist ve dini motivasyonlu politikasının zirve noktası
olarak kabul edilen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşına kadar belirli bir tempoda
aralıksız süren Kafkasya’dan göç hareketi bu tarihte yeni bir hız kazanmıştır.
Bu savaşta Kafkasya Cephesinde daha önceki yıllarda Anadolu’ya göç eden Kafkasyalılardan
Trabzon’a yerleşmiş olan 18.000 Kafkasyalı genç Osmanlı Ordusu bünyesinde yer
almış ve savaş sürerken aynı vilayetten 3.000 gönüllü Kafkasyalı daha orduya
katılmıştır. Yine bu esnada Kuzey Kafkasya ve Dağıstan’da aynı zamanda başlayan
ayıklanma ve isyanlar Rus birliklerini zorlamış ve ancak birkaç Rus tümeninin
sevk edilmesiyle kontrol altına alınabilmiştir.

“93 harbi” devam ederken
1877 Mayıs’ında Osmanlı Devleti Kafkasyalı göçmen birliklerinden oluşan
yaklaşık 4.000 kişilik bir kuvveti Suhum yakınlarında karaya çıkararak
Kafkasya’dan Rusya’yı vurmak istedi. Bu sırada İmam Şamil’in naiblerinden olan
Abdurrahman etrafında oluşan mahalli direnişçilerin yürüttüğü çalışmalarla 9
Mayıs 1877 de Dağıstan’da ve 12 Mayıs 1877’de Kuban bölgesinde çıkan isyanlar
yardım alamadığı için bastırıldı. Savaşta Osmanlı Devletinin yenilmesinden
sonra Anadolu’daki göçmen Kafkasyalıların yaptıklarının ve Kafkasya’daki
isyanların hesabını sorarcasına Kafkasya’ya yönelen ve bütün güçleriyle
yüklenen Ruslar, henüz anayurtlarını terk etmemiş olan Kafkasyalılara karşı bir
ezme harekatına başlamışlar ve bunun sonucunda yeni ve büyük bir göç dalgası
ortaya çıkmıştır (Bice 1991: 50).

KAYNAKLAR:

Berzeg, SE,  Gurbetteki Kafkasya, II. Ankara, 1987

Bice, H,  Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler. Türkiye
Diyanet Vakfı. Ankara, 1991.

Hızal, Ahmet Hazer,  Kuzey Kafkasya Hürriyet ve İstiklâl Davası.
Ankara,1961.

Kayabalı, İ., Arslanoğlu, C,  Dağıstan, Dağıstan Tarihi ve Şeyh Şamil. Türk
Kültürü. Ankara, 1976.

Tavkul, U,  Kafkasya Gerçeği. Selenge Yayınları . 2007.

Değerler Çürümesi

Her milletin
kendisine has bazı özellikleri ve hasletleri vardır. Türk Milletinin de;
cesurluğu, misafirperverliği, büyüklere saygı, küçüklere sevgi ve şefkat,
utanma duygusu, gibi özellikleri vardır. Hatta Hz. Muhammet’in: “Komşusu açken
tok yatan benim ümmetim değildir.” Sözünün de yüzyıllardır uygulayıcısıdır. Bu
özellikleri benliğimizde taşıyan bir millet idik. Zaten bu hasletlerin birçoğu
bir zamanlar ilköğretim okullarında okuduğumuz ama sırf bazı etnik ırkçılar bundan
rahatsız oluyor diye okullarımızdan kaldırılan ANDIMIZ da vardı.

            Andımızın kaldırılması basite alınacak
bir mesele değildir. Çocuklarımızı hem andımızın içeriğindeki sevgi ve saygı
kültürünün oluşmasından mahrum bırakıyorsunuz, hem de kimliksiz bir nesil
yetiştirmeğe çalışıyorsunuz. Bu plan, emperyal zihniyetin siyasi ümmetçiliğe
giden yolun döşeme taşlarının bir parçası olsa gerek.

            Büyüklere saygının en bariz örneğini
eskiden köy kahvelerinde görürdünüz. Büyüklerin gittiği kahvehanelere gençler
gitmezlerdi. Eğer bir şekilde gittilerse de işlerini bir an evvel bitirip, o
kahveden aceleyle çıkarlardı.

            Okullarda İstiklâl Marşı okunurken
İstiklâl Marşını duyan herkes derhal bulunduğu yerde oturuyorsa ayağa kalkar, saygı
duruşunda bulunur, İstiklâl Marşının okunması bitinceye kadar beklerdi.

            Cenaze geçerken aynı saygı duruşu
cenazeye gösterilirdi.

            Belediye otobüslerinde yaşlılar,
hamileler, gaziler ayakta beklerken, gençler derhal ayağa kalkar onlara yerlerini
verirlerdi. Şimdi otobüslerin ön koltuklarında yaşlı, hamile ve gaz ve sakatların
yerleri işaretle belli olmasına rağmen gençler ellerinde birer cep telefonu göz
göze gelmemek için kafalarını dahi telefondan kaldırıp etraflarına bakmıyorlar.

***

            Bu değerler çürümesinin en bariz
örneğini 6 Şubat’ta Güneydoğumuzda binlerce vatandaşımızı kaybettiğimiz
depremlerde ve en son genel seçimlerden alınan sonuçlarda gördük.

            AFAT görevini yerine getirmedi, deprem
bölgesine 3 gün sonra erişebildi. AFAT’ın elinde bulunan depremzedelere
dağıtılmak için paketlenen gıda paketlerinin Osmaniye de milletvekili adayının
arabasında seçim propagandası olarak dağıtıldığını gördük.

            Milletin
gözbebeği Kızılay, depremzedelerin derdine çare olamadı. Deprem anında duyduk
ki, afetzedeye verilecek olan Kızılay’ın çadırları satılmış. Kızılay’da
toplanan paraların bir kısmı Ensar ve Türgev vakıfları kanalıyla New York-Manhattan’daki
21 katlı gökdelene harcanmak için gönderilmiş.

            Devletin deprem bölgesine ancak 2
gün sonra müdahale etmesi, imkânlarını ancak 3. Günden sonra seferber etmesi, kurtarma
ekiplerinin zamanında gelmeyişi binlerce vatandaşımızın enkaz altında
ölümlerine sebep olmuştur.

            Enkaz altında cesetler kokmaya
başlamış, salgın hastalığa yol açmasın, biran evvel defin işlemi yapılsın diye yıkanmadan
kepçe ve buldozerlerle kanallar açılarak cesetler elbiseleriyle gömülmüştür.

            Ama gelin görün ki, bütün bu
aksaklıklara sebep olan iktidar oyları, 14 Mayıs 2023 Başkanlık ve Genel
Seçimler neticesinde deprem bölgelerindeki oy yüzdelerinin Türkiye
ortalamasının üzerinde olduğuna şahit oluyoruz.

            Bu olayın Türk kültürüyle, örf,
anane ve ahte-vafa ile izah edilecek durumu olabilir mi?

            Buna demokrasi diyemezsiniz, “Milli
İrade”ye saygı da diyemezsiniz. Eğer illaki denilecek olursa da ben böyle bir
demokrasi ve Milli İradeyi kabul etmiyorum, saygı da duymuyorum.

            Sağlıklı kalın.

Kalp Yitiği

Kocaeli Şehir Hastanemiz

Şehrimizdeki sağlık hizmeti kurumlarına 23 Nisan 2023te, şehir hastanemiz
de eklenmiştir. Böylece bu
alanda 1220 yatak kapasitesi, konforlu binaları ve ileri teknik imkânları ile
yeni bir adresimiz daha olmuştur.

Ülkemizde modern
anlamdaki ilk yataklı tedavi kurumları numune hastaneleridir. İlki 1850lerde İstanbul’da.
İkincisi 1890larda
Ankara’da açılmıştır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında, Atatürk’ün bizzat
talimatları ile 5 şehirde daha yapılmıştır ve sayıları 7’ye yükselmiştir.  Daha sonra önce büyük il ve büyük ilçelerde olmak üzere devlet hastaneleriyle
bu hizmetler yaygınlaşmıştır. 1960lardan
sonra ise özellikle SSK’lı
çalışanların hizmet aldığı SSK hastaneleri açılmıştır. Şehrimizdeki bu
hastaneler ile ilgili bir değerlendirmeyi 2017de yazdığım makalemden okuyabilirsiniz.

Şehir hastaneleri bölgesel
büyük sağlık kompleksleri olarak düşünülmüştür. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip
Erdoğan’ın ilgi ve
talimatları ile hayata geçirilen kurumlardır. Kamu özel ortaklığı şeklinde yapılan ve Sağlık
Bakanlığı’nın kurumlardır, bu sebeple buradaki sağlık hizmetleri ücretsizdir.
33 adet olması planlanmıştır. 21incisi
Kocaeli Şehir Hastanesi olarak hizmete girmiştir. Bu hastanemiz İzmit ilçesinde eski adı cephanelik olup
askeri alan olduğu için, yeşil kalabilmiş bir tepecik ve çevresine inşa
edilmiştir. Çevresi TOKİ konutları, Dünya Bankası Deprem Konutları ve
vatandaşların bizzat yaptığı konutlarla çevrilidir. Planlama döneminde bu hastanemizin Derince Eğitim ve
Araştırma hastanesi ile entegre olacak şekilde önündeki askeri hastane alanına
veya halen medikal park hastanesi ve sembol AVM’nin yapıldığı o tarihlerde boş
olan kavaklık alana yapılması konusunda o günkü sağlık müdürümüz Dr. Şenol Ergüney ile birlikte
çalışmalarımız olmuştu. Dikkate alınabilseydi hem inşaat maliyeti azalacak hem
de ulaşım ve altyapı konuları daha kolay çözümlenecekti. Bu günkü inşaat
teknolojisi ile zemin sorunu çözülebilirdi. Nitekim inşaatta deprem emniyeti
gereği kolonlarda 1069 deprem izolatörü kullanılmış, bu sayede de herhangi bir
sarsıntı durumunda bile hizmetlerin sürdürülebilir olmasına imkân sağlanmıştır.
Olabilseydi, cephanelik bölgesi yeşil alan olarak kalabilecekti.

Şu anda hastaneye yeni açılan yollar ve yapılmakta olan, yakın
zamanda da tamamlanacak tramvay hattıyla şehir merkezinden kolayca
ulaşılabilir. Şehir hastanemiz A, B ve C olmak üzere üç ana bloktan oluşur.
Ayrıca yüksek
güvenlikli psikiyatri hastanesi ve fizik tedavi ve rehabilitasyon hastanesi
binaları mevcuttur. Bu büyük kompleksten hizmet alırken zorlanmamak için
gideceğimiz birimin hangi blokta olduğunu bilmemiz lazım. 2600 kapasiteli (1900
kapalı, 700 açık ve tamamı ücretsiz) otoparka hangi blokta olduğumuz bilgisine
göre yerleşmemiz işimizi
kolaylaştırır. Ayrıca ana girişte ve diğer girişlerde size yardımcı olacak
çalışanlara danışarak veya onlardan yardım alarak işinizin kolaylaşmasını sağlayabilirsiniz. Bu
kompleks binaların tamamında 75 asansör mevcuttur. Ayrıca 20 adet
y
ürüyen merdiven ile teknolojik imkânlarla hizmetin kolaylaştırılması
amaçlanmıştır. Ancak asansör
ve yürüyen merdivenler yapılırken bina katlar arası gidiş gelişlerde merdiven imkânı unutulmuştur(!)
Yangın merdivenleri vardır ama tabii ki onlar özel durumlar için yapılmıştır. 2500 kamu, 1500e yakın firma çalışanlarıyla hizmette olan bu
hastanemizde tabii ki o çalışanlar için düşünülmesi gereken özel
oda ve çalışma odaları yeterlidir. Çalışanların çocukları için kreş, kendileri
için ise cuma namazı dâhil, sosyal alanlarının artırılması, insan kaynağının
verimli kullanılması açısından daha yeterli kılacaktır. Bu hastanemizin sağlık
hizmet birimleriyle ilgili bilgileri diğer makalemde bulacaksınız.

Güvenli sağlık kurumları olan bu şehrimizde, sağlıklı yaşamamız
dileklerimle.

Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. MEHMET İNBAŞI İle Târih Sohbetinin de; Osmanlı Cihan Devleti’nin Sevk ve İskân Politikasını, Fetihlerin Kültür ve Siyâsî Sebeplerini Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Osmanlı
Cihan Devleti’nde fethedilen toprakların
iskânı konusu
hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Prof. Dr. Mehmet İnbaşı: Osmanlılar, yeni
fethedilen yerlerin güvenliğini sağlamak maksadıyla iyi hazırlanmış bir iskân
yöntemi kullanmışlardır. Başıboş göçebeler veya bir köyün ve kasabanın
problemli halkı, Osmanlı Devleti’nin uzak bir bölgesine kaydırılırdı.
Fetihlerin devam ettiği ilk yıllarda Osmanlılar, Anadolu’nun her tarafından
akın akın kendi topraklarına gelen Müslüman Türk halkın, Balkanlara gönüllü
göçünü sürekli teşvik etmiştir. Nüfus fazlasını yerleştirme amacının yanı sıra,
askerî ve malî şartlarda, bu iskân politikasını mecburî kılıyordu. Ordunun
büyük bir kısmını azab (*) ve yaya adlarıyla, şehirlerden ve
köylerden askere alınan Türklerin oluşturduğu Osmanlı Devleti’nin ilk
dönemlerinde, Türk nüfusun askerî açıdan büyük bir önem taşıdığı muhakkaktır.

Çetinoğlu: Osmanlı’nın
iskân politikası ile ilgili bilgilere kayıtlarda rastlayabiliyor muyuz?

İnbaşı: Süleyman Paşa’nın (*)
Gelibolu’ya yerleşmesinden sonra, fethettiği yerlerde emniyeti temin etmek
maksadıyla Anadolu’dan Türkmenler getirterek iskân ettirdiği bilinmektedir.
Bununla ilgili olarak kaynaklarda benzerlik arzetmekle birlikte pek çok kayıt
bulunmaktadır. Bu kaynaklardan ilki olan Âşıkpaşazâde’de; (*)

Gaziler geçdi kâfir mülküne hoş

Nice kâfir sarayı etdiler boş 

Çün Rumiline geçdi Müsülmân…

Atası Orhan Gazi’ye haber gönderdi kim devletinle
himmetinle Rum ili feth olunmağa sebeb olundı. Kâfirler gayet zebundur, imdî
şöyle malum ola kim, bu tarafdan feth olunan hisarlara vilâyetlere ehl-i
İslâmdan çok âdem gerekdir. Bu feth olan hisarlar içün içine komağa ve hem
yarar gaziler gönderin. Orhan Gazi dahi kabul etdi. Vilâyetine göçer Arab
evleri gelmiş idi. Anları sürdi Rum-iline geçirdi. Birinci zaman Gelibolı
nevâhisine sakin oldılar
…’ 

Şeklinde yer alan
kayıtlardan Süleyman Paşa’nın (*) iskân faaliyeti hakkında bilgi
edinmek mümkündür.

Benzer bilgiler
diğer kaynaklarda da yer almaktadır. Bunlardan Hadîdi’de;

‘…Bir iki gün içinde daşınub er

İki binden ziyade geçdi leşger, …

Hem alduk Rumeli’nin üç hisarın 

Tekturtağı, Gelibolı diyarın,

Gaza içün bize leşger gerekdür.

Hisarın hıfzı içün er gerektür…’

Şeklinde manzum
bir kayıt yer almaktadır. Aynı şekilde Neşrî’de (*) de;

‘…Süleyman Paşa (*) Rum-ili’ne geçti, evvel atası Orhan Gazi’ye
haber gönderdi kim devletli sultanımın himmetiyle Rum-ilini fethetmeye sebep
olundu. Küffarın gayrette zebunluğu vardır dedi. Ve bu tarafta feth olan
hisarlarda konmağa çok âdem gerek. Lütf edip yarar yoldaş gönderesiz dedi.
Orhan Gazi dahî bu sözü işitip ferahnak oldu. Karesi
(*) vilâyetinde göçer arab olurdu. Göçer
evlerle gelmişlerdi. Anda olurlardı. Anları Orhan Gazi sürüp, Rumiline geçirdi.
Bir zaman Gelibolu nevâhisinde sâkin oldular… Yevmen fe-yevmen durmadan feth
içinde oldular. Ve bu taraftan Karesi
(*) vilâyetinin halkı dahi gelir oldular ve gelenler yurt tutup gazâya
meşgul oldular
…’

Şeklinde yer alan
kayıt, Âşıkpaşazâde’nin (*) verdiği bilgilerle hemen hemen aynıdır.

Diğer kaynaklardan
Lutfi Paşa, Anonim Tevârih-i Âl-i Osman ve Kâtib Çelebi’de de benzer bilgiler
yer almaktadır. Süleyman Paşa’nın (*) 1357’de vefatından hemen sonra
da, Rumeli’ye göç devam etmiş, Rumeli’deki uç güçlenmiştir. Orhan Bey’in oğlu
Süleyman (*) için Bolayır’da yaptırdığı imarete ait 1360 yılına ait
vakfiyede, bu bölgede Türkçe adlar taşıyan birçok köy ve çiftliğin kurulduğu
görülmektedir. Yunan kaynakları da bu göçü doğrulamaktadır.

Çetinoğlu: Anadolu’dan
Rumeli’ye nüfus iskânı yaparken yerli halkın durumu ne idi?

İnbaşı: Osmanlı fetihleri devam ettiği sürece
şehirler dışında yaşayan Hıristiyan halk, Balkanların daha iç bölgelerine ve
dağlık kesimlerine doğru hareket etmişlerdir. Fütuhat sırasında köy ve
kasabalarını terk ederek başka bölgelere kaçanların yerlerine, Anadolu’dan
büyük ölçüde Türkmen unsuru nakledilmiştir. Bu göç harekâtı daha ziyade
Bulgaristan’a doğru olmuştur. Köylü nüfusunu ayrıntılı olarak veren mufassal
tahrir defterlerinde (*), Doğu Balkanlarda, Varna’dan Tuna’ya kadar
uzanan bölgede Yörük köylerini, yerli Hıristiyan Bulgar köylerinden ayırt etmek
kolaydır. Her şeyden evvel aslı Anadolulu olan Türk köylerinde, köy adları,
baba-oğul adları, Müslüman-Türk adlarıdır ve bu köyler, yerli Hıristiyan-Bulgar
köylerine göre genellikle daha ufak ve fakir köylerdir. Bulgar köylerinde
birkaç Müslüman haneye rastlanmaktadır. Bunların İslâmiyet’i yeni kabul eden
yerli Bulgarlar olduğu, baba adının Abdullah yazılması ile anlaşılmaktadır.
Genel olarak Müslüman olan Bulgarlar, yine kendi köylerinde yaşamaktadırlar.
Türklerin bölgeye göçleri ve yerleşmesi, Balkanların nüfus ve ekonomik şartları
sebebiyle hızlı bir şekilde gelişmiştir.

Çetinoğlu: İskân
politikasının iktisâdî boyutu düşünülüyor muydu?

İnbaşı: Osmanlı Devleti’nde devletin gelirlerini
artırmak amacıyla ve eski bir idarecilik ananesinin tecrübelerine dayanan basit
ve pratik usullerle reayayı (*), en verimli sahalarda ve rasyonel
bir şekilde çalıştırmak maksadıyla yapılan tehcir (*) ve iskânların
yanında, yeni fethedilen harap bir memleketi şenlendirmek, askerî sevkıyatı ve
erzak tedarikini kolaylaştıracak şekilde, yollar boyunca köyler ve kasabalar
kurarak nakliyat ve seyahati teşkilâtlandırmak ve nihayet yabancı bir
memlekette diğer düşman unsurlar arasına yerleştirecek Türk ve Müslüman
muhacirler ile, siyâsî ve askerî emniyeti sağlamak gibi gayeler ile de,
devletin sürgün usulüne sık sık müracaat ettiği görülmektedir. Rumeli’nin
iskânı hususunda alınmış olan tedbirlerin içinde en dikkati çekeni, bu bölgeye
daha ilk günlerden itibaren külliyetli konar-göçer unsurların aktarılmış
olmasıdır.

Çetinoğlu: İskân
edilen nüfus üzerinde devletin gözetimi söz konusu mudur?

İnbaşı: Osmanlılar, Balkanlara nakletmiş
oldukları bu gruplarla, yakından ilgilenmişlerdir. Eski Osmanlı kroniklerine (*)
göre, Süleyman Paşa (*) tarafından Gelibolu ve havalisine
yerleştirilen Türkmenler daha ziyâde Karesi (*) bölgesinden
getirilmiştir. Balkanlara adım atan Osmanlıların hızlı bir şekilde ilerlemesini
kolaylaştıran sebep, coğrafî olduğu kadar siyâsî olaylardı. Tuna vâdisi boyunca
Osmanlıların ilerlemesi kolay olmuş ve kısa sürede Eflak ve Moldovya’ya kadar
fetihler uzanmıştır. Bunun yanında Bizans’ın gücünü kaybetmesi, Bulgar kralları
arasındaki saltanat mücadelesi ve Duşan’ın ölümünden sonra Sırbistan’ın
Balkanlardaki nüfuzunu kaybetmesi gibi siyâsî olaylar, Osmanlı ilerlemesini
hızlandırmıştır.

Çetinoğlu: Fetihlerin
yalnızca askerî güçlerle gerçekleştirilmediği, başka etkenlerin bulunduğu
iddialarını değerlendirir misiniz?

İnbaşı: Balkan yarımadasındaki hâkimiyetin hızlı
gelişmesinin sosyal, kültürel ve siyâsî sebepleri vardır. Zira Osmanlı Devleti,
Bizans ve Haçlıların getirdiği feodal (*) toprak rejimi ortadan
kaldırarak araziyi mîri (*) esaslar dâhilinde işletmeye koymuştur.
Ortodoks halka geniş imtiyazlar tanımıştır. 16. asra kadar Balkan
yarımadasındaki halkın çoğunluğu gayr-i Müslim idi. Ama bu yapıya rağmen
ideolojisi İslâm’dı ve İslâm için savaşıyordu. Nitekim Balkanların Boşnak ve
Arnavut gibi iki önemli grubu 15. Yüzyılın ikinci yarısında İslâm dinine
geçtiler.

Çetinoğlu: Dinî
faktörlerin rolü oldu mu?

İnbaşı: Balkanların fethinden sonra bir tarafta
doğu Müslüman ve Grek Ortodoks dünyası, diğer tarafta batıda Katolik dünyası
olmak üzere aralarında çok güçlü bir rekabet vardı. 14. yüzyılın ikinci
yarısından beri, bilhassa bu bölgeleri kontrolleri altında tutan Katolik
güçler, Osmanlı yayılması ve yerli halk ile birleşip bütünleşmesi karşısında
şaşkına döndüler. Bu şartlara göre Balkan Hıristiyanlarının Osmanlılarla barışı
ve yakınlaşması politik bir durumu da ortaya çıkardı. İslâmî kurallara göre
sadece Müslümanların değil, Batı Hıristiyan dünyasının üç ana kolundan birisi
olan Ortodoksların da bu birlikte yer alması, Osmanlıların Avrupa’daki
yayılmasında etkili olmuştur. Fatih’in kendisini Ortodoksların hâmisi ilân
etmesi ile bu politika, daha da güç kazandı.

Çetinoğlu: Bosna’daki
Hıristiyanların özel bir durumu vardı…

İnbaşı: Müslüman nüfusun yoğun olarak yaşadığı
Üsküp’te (*) Grek Ortodoks kilisesinin yanı sıra, Yahudiler ve
Katolikler de bir arada yaşamaktaydılar. Nitekim Bosna’da bulunan Fransisken
Papazlarına temel insan haklarını veren ve onların Bulgaristan’da faaliyetine
hoşgörü ile yaklaşan Fatih Sultan Mehmed Han idi.

Çetinoğlu: Rumeli
fetihleri, Osmanlı gelişmesine nasıl tesir etti?

İnbaşı: Osmanlıların Avrupa’ya çok erken geçip
yerleşmeleri, devlet bünyesinin kuvvetlenmesinde büyük bir âmil oldu. Boş ve
zengin topraklar bulup buralarda yerleşmek maksadıyla birçok göçebe unsurlar,
fakir köylüler, Rumeli’nin zengin topraklarını elde etmek isteyen sipahiler,
Orta Anadolu’dan ve Karesi (*), Saruhan, Aydın ve Menteşe gibi sahil
beyliklerden Trakya’ya geldiler. Böylece Osmanlı Devleti Rumeli’den aldığı
güçle devamlı kuvvetini artırdı.

Çetinoğlu: Osmanlı’nın
Rumeli’de hızla yayılmasını sağlayan özel sebepler var mıydı?

İnbaşı: Osmanlı fetihlerinin Balkanlarda bu kadar
hızlı yayılmasının diğer bir sebebi de, bunun gerçekleşmesinde önemli rol
oynayan tarikat şeyhleri ve halkla daha yakın temasta bulunan dervişlerin
faaliyetleridir. Bu dervişlerin rollerini üç noktada toplamak mümkündür:

1-Fetihteki
rolleri; Bu insanlar geçimlerini sağlamak için gönüllü olarak sefere
katılıyorlardı. Bunlar Osmanlı Beyliği’ne gelerek bey ile ilişki kurup
yanlarındaki, bazen 50-60 bazen de 150-200 kişilik derviş gruplarıyla beraber
Bizans topraklarında birtakım fetihlere katılıyorlardı. Bunun en güzel
örneklerinden birisi Geyikli Baba’dır. (*)

2-Türkleştirme ve
İslâmlaştırmada etkin rol oynuyorlardı. Bu dervişler geçimlerini temin ederken
yerleştikleri yerlerde zaviyeler kuruyorlardı. Bu zaviyeler, ya kendileri
tarafından veya beyler tarafından yaptıkları fetihlere karşılık olmak üzere,
toprakları kendilerine vakfediliyor ve bu şekilde orada yerleşiyorlardı.

3-En önemli
fonksiyonları ise, Osmanlı hâkimiyetinin meşrulaştırılmasıdır. Bu insanlar
maiyetlerindeki dervişlerin dışında çok büyük kitlelere hitap ediyorlardı.
Hatta Osmanlı yüksek bürokrasisi, yüksek askerî erkânı içerisinde de bunların müritleri
olan kişiler vardı. Bu şeyh ve dervişler, Balkanlarda kurmuş oldukları zaviye
ve tekkeler vasıtasıyla bölgenin gayr-i Müslim halkını etkiliyor ve âdeta
Osmanlı ordusunun gelip bölgeyi fethetmesinden önce bir anlamda, halkı
psikolojik olarak fethe hazır hâle getiriyorlardı.  Bu zaviye şeyhleri, dindeki müsamahalı
tutumlarından dolayı Hıristiyanların daha kolayca ihtida (*)
etmelerini sağladıkları gibi, fetih hareketlerine de katılıyorlardı.

Çetinoğlu: Fetihler,
Türk-İslâm kültürünün yayılmasını sağladı mı?

İnbaşı: Osmanlılar tarafından iskâna tâbi tutulan
Türkmenler, Anadolu’dan Rumeli’ye dillerini ve kültürlerini de getirdiler.
Bunların çoğu yeni isimler altında, yeni köyler ve yerleşim birimleri kurdular.
Bu yönüyle Osmanlı fetihlerinin geçici macera ve çapulcu hareketi değil, kesin
bir yerleşme ve yurt tutma gayesini hedeflediği aşikârdır. Dolayısıyla
Balkanların fethi sırasında buradaki bazı muayyen bölgeler, yoğun bir göç ve
iskân hareketine sahne olmuş, kurulan iskân birimleri ile boşalmış topraklar
şenlendirilmiş ve işlenmeye başlanmıştır. Buralara iskân edilen Türkmenler,
zamanla buralarda han, hamam, köprü, medrese, zâviye (*), imaret (*),
tekke, cami ve mescit gibi Türk-İslâm eserleri inşa etmişler ve böylece
Balkanları bir Türk yurdu haline getirmişlerdir.

Sultan Birinci
Murad’ı müteakiben Yıldırım Bâyezid döneminde Rumeli’nin Türkleşmesi amacıyla
daha büyük ölçüde Türkmen unsurun nakledildiği bilinmektedir. Bu nakil
sırasında, devlet tarafından kendilerine zengin topraklar verilmek, bütün akrabalarıyla
göçecek olanlara yurtluk (*), toprak, tımar (*) gibi
imtiyazlar tanınmak suretiyle muhaceret teşvik edilmiştir. Yıldırım Bâyezid
devrine ait ilk iskân kaydı 1400-1401 yıllarında tuz yasağına uymayan
aşiretlerin nakledilmesi ile ilgilidir. Bu hususta Âşıkpaşazâde’de; (*)
‘…Saruhan ilinin göçer halkı var idi.
Menemen ovasında kışlarlar idi. Ol iklimde duz yasağı varidi. Anlar ol yasağı kabul
etmezler idi. Bâyezid Han’a bildirdiler. Han dahi Ertugrıl’a haber gönderdi
kim. Ol göçer evleri her ne kadar var ise iyice düzene alasın. Yarar kullarına
ısmarlayasın. Filibe
(*)  yöresine gönderesin. Ertuğrıl dahi atasının
sözlerini kabul etdi. Ol göçer evlerü gönderdi. Geldi Filibe
(*)
 yöresine kondurdular. Şimdiki dem de Saruhan
Beğlü dedikleri anlardır. Paşa Yiğit Beğ
(*), o kavmin ulusu idi. Ol zamanda anlarun ile bile gelmiş idi.’
şeklinde bir kayıt vardır. Bu bölgeye yapılan iskân neticesinde, 1516 yılına
bir Tahrir Defterinde (*) merkezi Tatarpazarı olan nahiyenin Saruhan
Beyli adıyla kaydedilmesi, kuruluş aşamasında buraya yoğun bir Türk unsurunun
yerleştirilmiş olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Yıldırım Bâyezid,
Rumeli’nin Türkleşmesinde büyük gayret sarf etmiştir. Nitekim Üsküp (*)
ile Niş arasındaki araziye Müslüman Türkleri yerleştirmiştir. Timur’un
Anadolu’yu istilasından sonra da göçler yoğunlaşmış, fetret devri (*)
sırasında kuvvetli ve nüfuzlu Türk unsurlarını kendi yanlarına çekmek isteyen
taraflar vasıtasıyla da, Rumeli’ye Türkmenler sevk edilmişlerdir. 1397’de
Mora’da Argos’un fethinden sonra Anadolu’dan bir kısım Türkmen ve Tatar
göçmenleri getirilerek Üsküp (*) ve Teselya civarına
yerleştirilmişlerdi. Rumeli’ye nakledilenler arasında Tatarlar da
bulunmaktaydı. Nitekim Kırım’da iktidar mücadelesini kaybeden Aktav Han / Aktay
Han, kendine tabi akraba ve kabilesi ile Tuna’yı geçip Sultan Bâyezid’e iltica
etmiş ve onun tarafından Filibe (*) havalisine yerleştirilmişti.
Speros Vryonis bunu ‘tipik bir askerî
fetih, fakat sayıca oldukça fazla etnik bir göçebe hareketi
’ olarak
yorumlamaktadır.

Çetinoğlu: Osmanlı’nın
sevk ve iskân politikasının özelliklerinden söz eder misiniz?

İnbaşı: Osmanlıların Balkanlardaki faaliyetleri
ile ilgili olarak, meşhur târihçi Lorga’nın ‘şaşılacak kadar hızlı tempolu’ dediği ilerlemesine, o çağların en
önemli sosyal belirleyicisi olan din açısından bakılacak olursa, devletin
topraklarında Avrupa’ya nazaran tercih edilecek bir hoşgörünün bulunduğu
görülebilir. Nitekim Osmanlılara esir düşen Selanik başpiskoposu Grigorios
Palamas, mektuplarında bâzen kendi girişimi ile önde gelen devlet ve din
damları ile yapmış olduğu dinî tartışmaları anlatır. Bu tartışmalara hoşgörü ve
uzlaşma havasının egemen olduğu görülür. Kaynaklardan anlaşıldığına göre, 14.
yüzyılın ortasından beri Osmanlı Beyliği’nde hüküm süren atmosfer,
Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında uzlaşmacı ilişkilere bütünüyle
elverişlidir ve Palamas tarafından resmedilen ortamı da doğrulamaktadır.
Nitekim Balkanlar’daki şehirleşme sürecinin temel faktörünü, büyük Balkan târihçisi
Konstantin Jirecek; ‘Osmanlı rejiminde,
küçük Balkan devletleri arasındaki sınırlar kalkmış, dolaşım ve ticaret
kolaylaşmıştır
.’ şeklinde ifâde etmektedir. Osmanlının kendi egemenlik
iddiası dışında bu milletler için istediği ortak bir din, dil, kültür iddiası
olmamıştır. Eğer Balkanlarda Hıristiyan topluluklarda İslâmlaşma, kültür
bakımından Osmanlılaşma olmuş ise, bu süreç bir zorlama yahut devlet politikası
sonucu değildir. Bu hoşgörü, müellifler tarafından istimâlet olarak
isimlendirilmektedir.

Çetinoğlu: Fetihler
yalnızca kılıç zoru ile mi gerçekleştirildi?

İnbaşı: Osmanlı yayılışında kılıç kadar, belki
ondan da ziyade istimâlet politikası denilen bir uzlaştırıcı politika, temel bir
faktör olarak hesaba katılmalıdır.

Çetinoğlu: İstimâlet politikası’ açıklamasını
lütfeder misiniz?

İnbaşı: Osmanlı kaynaklarında siyâsî bir terim
olarak kullanılan istimâlet, kendine meylettirme, kendi tarafına kazanma
anlamına gelir. Osmanlı Sultanları bir memleketi kendi ülkelerine ilhak etmeden
önce başlıca iki yöntemle hareket ederlerdi. Bir taraftan uç dedikleri serhat
bölgelerinden uç beylerinin önderliğinde yapılan gazâ akınları ile hudut ötesi
halkını yıldırırlar, direnme gücünü kırarlar, sonra o devlet veya halkı
istimâlet yoluyla kendilerine yaklaştırırlardı. Bulgaristan, Makedonya,
Arnavutluk, Sırbistan ve Yunanistan’da yerli askerî sınıftarı Osmanlıya sâdık
kalmış olan unsurlar, Osmanlı askerî kadrolarına alınır, onların fetih öncesi
dönemde tasarruf ettikleri pronia (*) ve baştinaları (*),
Osmanlı idaresince kendilerine tımar (*)  olarak verilirdi. Böylece yerli askerî sınıf,
Osmanlı hizmetine alınırdı. Bu da istimâlet politikasının, idârece askerî
sınıflara teşmili anlamına gelirdi. Böylece fethedilmemiş yerlerin askerî
sınıfları, bu gibi garantilerle Osmanlı egemenliği altına girmeye teşvik
edilirdi. Bu şekilde Osmanlı askerî kadrolarına girmiş olan yerli elemanlar,
birçok sancakta Hıristiyan tımar (*) erleri olarak 15. yüzyıl tahrir
defterlerinde (*) sık sık rastlanmaktadır. Bundan başka
Balkanlardaki Osmanlı egemenliğini kabul etmiş olan topluluklar, madenci,
tuzcu, derbendci (*), çeltikçi (*) vb. gibi çeşitli
görevleri de yapmaktaydılar.

Çetinoğlu: Osmanlı’nın
fetih ve istimâlet politikasının çok başarılı olduğunu görüyoruz. Başarıda
zirveye ulaşılan dönem olarak hangi zaman dilimini göstermek doğru olur?

İnbaşı: Her dönemde başarılı idi. Bu fetih ve
iskân politikası, Sultan 2. Murad Han ve Fatih Sultan Mehmed Han döneminde de
başarıyla devam ettirilmiştir. 1453’te İstanbul’un fethiyle birlikte
Balkanlardaki Ortodoks halk tam manasıyla Osmanlı teb’ası durumuna gelmiştir.
Yine Fatih Sultan Mehmed zamanında, Kastamonu ve Sinop’un fethinden sonra,
İsfendiyaroğulları Beyliği’nin başında bulunan İsmail Bey de, bütün cemaati ile
birlikte Filibe (*) havalisine iskân edilmişlerdir.

Çetinoğlu: Rumeli’deki
iskân politikası hangi târihe kadar devam etti?

İnbaşı: Rumeli’deki bu nüfus artışı, 16. yüzyılda
da devam etmiş ve yüzyılın başında 37.435 nefer daha bölgeye nakledilmiştir.
1520-1530 yılları arasında Balkanlardaki 77.268 olan göçebe sayısı, 1570-1580
yıllarında % 51 artarak 116.219’a yükselmiştir.

17. yüzyıldan
itibaren ise savaşların uzaması ve devletin Balkanlardaki kontrolünün
zayıf