14.4 C
Kocaeli
Pazar, Mayıs 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 251

100.000 İmza Hakkında!

İlçe
seçim kurulundan içeri girdiğimde neredeyse tamamı tanıdık simalar ile
karşılaştım.

Ağırlıklı
olarak herkes Sayın Muharrem İnce ve Sayın Sinan Oğan için oradaydı.

      Selamlaştığım
tanıdıklarım Dr. Sinan Oğan için mi geldiniz?

Diye sordu!

***

Beni
tanıyanların benden beklentisi buydu!

Ancak,
ben Prof. Dr. Hilmi Özden hocamız için imza vermeye gelmiştim.

Ayaküstü
sohbet ettiğim tüm tanıdıklarım Sayın Sinan Oğan ile hem hemşeri hem de aynı
siyasi görüş ve gelenekten olmamdan dolayı şaşkınlıklarını dile getirdiler.

Ben de kendilerine Prof.
Dr. Hilmi Özden hocamızın her davetimize icabet ettiğini,
ulaşabildiğimizi iletişim kurmakta
zorlanmadığımızı Türk Ocağımızda defalarca misafir ettiğimizi, bilgi ve
tecrübelerinden yararlandığımızı,

Kendisine
vefa borcum olduğunu yüz bin imzaya ulaşamasa bile bu dilekçeyi her şeyden önce
kendim için verdiğimi paylaşarak ilçe seçim kurulundan ayrıldım.

Herkes
gibi benim için de ahde vefa gerçekten çok önemli, orada ayaküstü söyleyemedim
ama içimde kalmasın burada sizlerle dertleşmiş olayım,

***

7
yıl Türk Ocakları Kocaeli Şube başkanlığı hizmetim döneminde

Rahmetli
Ozan Arif’ten, Rahmetli Kamer Genç’e,

Ünlü
Tarihçi İlber Ortaylı’dan, Akut kurucusu Nasuh Mahrukiye

Eski
Bakan Abdullatif Şener’den, Emekli Büyükelçi Onur Öymen’e

Ünlü
Sanatçımız Mustafa Yıldızdoğan’ dan, TRT’nin unutulmaz sanatçılarından,
Bünyamin Aksungur’a

Tarihçi
Yazar Sinan Meydan’dan, Ünlü Tarihçi Erol Mütercimler’e

ADD
Genel Başkanı Tansel Çölaşan’dan, Saadet Partisi Genel Başkanı Mustafa
Kamalak’a

BBP
Genel Başkanı Mustafa Destici’den HEPAR Genel Başkanı Osman Pamukoğlu’na,

DSP
Genel Başkanı Masum Türker’den Eski İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’a

İnanın
adını bir çırpıda hatırlayamadığım yüzlerce saygın tanınmış ve alanında önemli
ismi Milletvekili, Akademisyen, Sporcu, Sanatçıyı bu gün 111 yaşında olan ve
Cumhuriyetimizin kuruluşunda önemli katkısı olan Türk Ocağımızdaki söyleşi ve sohbetlerimizde
misafir etmiş.

Kitap
fuarlarında ve ya büyük salonlarda düzenlediğimiz halka açık konferanslarda
öğrencilerimiz ve şehrimizin aydınları ile buluşturmuştuk.

***

Ancak
ve maalesef bu süreç zarfında iletişim kurmanın her yolunu denememe ve
kendilerine yardımcılarına etrafında ki tanıdıklara ulaşmama “selam, saygı ve ricalarımızı iletmemize”
rağmen.

Olumlu
yanıt alamadığım,

Tarih
saat önemli değil!

Siz
ne zaman isterseniz o zamana planlayalım dediğim halde teveccüh göremediğim 2
değerli isim olmuştu.

Biri
Çok Değerli Eski Milletvekilimiz Yusuf HALAÇOĞLU, Diğeri de Cumhurbaşkanı Adayı
Eski Milletvekilimiz Sinan OĞAN.

Evet
genelde ve maalesef kendimize en yakın gördüğümüz, en önemsediğimiz, en
sevdiğimiz isimler en uzak ve en ulaşılmaz isimler oluyor.

İşte belki de Sayın
Recep Tayyip Erdoğan’ı Tüm siyasetçilerden ayırt eden en ve sürekli kazanmasını
sağlayan önemli özellik te bu.

Ahde
vefa.

Onunla
bir yol yürümüş ve ya bir fikri paylaşmış iseniz, onu önemseyenlerden iseniz,

Sizi
yok sayma yok sayma geri çevirme ihtimali yok!

Bunu
hem kendisi ile siyaset yapanlardan hem de basından defalarca dinleyip
imrenmişimdir.

Ne
yapar ne eder ya size ulaşır ya da sizin kendisine ulaşmanızı sağlar.

İşte
öyle.

Özetle
demem o ki.

İnsan biriktirmek lazım!

***

Fikriniz
ne kadar düzgün, söylemleriniz ne kadar tutarlı, birikiminiz tahsiliniz
eğitiminiz ne kadar yeterli olursa olsun şayet mensubu olduğunuz fikre liderlik
etmek gibi bir idealiniz var ise,

Onların
sözcüsü temsilcisi olmak gibi hedefleriniz var ise,

Sadece
bilgi, diploma, para, kariyer, unvan biriktirmiş olmanız yetmez!

İnsan
da biriktirmiş olmanız lazım!

İnsanların
siyasi fikirleri olduğu kadar hisleri ve duygularının da olduğunu unutmamak
lazım.

O
insanların hayatında ve gönlünde de olmak lazım.

Herkes
bilir ki bu imza, Sayın Recep Tayyip
Erdoğan’a lazım olsaydı değil yüz bin en az ON MİLYON
“evet en az
10.000.000” imza toplardı!

Çünkü
herkes Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisinden olanları ne kadar önemsediğini
iyi bilir.

Önemsediği için de
önemseniyor!

Sevdiği için de
seviliyor!

***

Yani
bir daha söylemem gerekirse,

Kitaplara,
Tv programlarına, röportajlara, kürsülere akademik hayata ayırılan vakitlerin
bir kısmını da “en azından kendisi ile
aynı dünya görüşüne sahip olan
” insanlara ayırmak lazım.

Gün
gelir lazım olur.

Sevgi,
saygı eleştiri ve muhabbet ile…

Sürç-ü
Lisan ettiysem hamd ola…

Okumak, Bilmek ve Anlamak İçin

-Mucizelerin mahzen ve kaynağını bilmek,

     -Hz. Muhammed’in
en büyük mucizesini görmek,

     -Beyanı ve
açıklaması hikmet dolu bir kitabı okumak,

     -Kırka yakın
mucizelik yönleri olan bir eseri mütalâa etmek,

     -Büyük Kâinat
Kitabı’nın ezelî bir tercümesini okumak,

     -Çeşitli dillerin
ebedî tercümanından; Allah’ın varlığına işaret eden delilleri okumak,

     -Görünmez gayb ve
görünen şahadet âleminin tefsirini incelemek,

     -Zemin / arz ve
yerde ve gökte gizli olan İlahî isimlerin; manevî hazinelerinin

       Keşşafını /
keşfedicisini keşfetmek için,

     -Olayların
satırları altında gizli ve saklı olan hakikat ve gerçeklerin anahtarını elde
etmek için,

     -İçinde
bulunduğumuz şahadet / görünür âlemde, gayb / görünmez âlemin dilini çözmek
için,

     -Şahadet âlemi
perdesi arkasındaki, gayb / görünmez âlem cihetinden gelen;

      Rahman’ın ebedî
iltifatlar hazinesinden haberdar olmak için,

     -Allah’ın
yarattıklarına nasıl hitap edip seslendiğini bilmek için,

     -İslâmiyetin
manevî âleminin güneşi, temeli ve hendesesi ne olduğunu bilmek için,

     -Uhrevî âlemlerin
mukaddes haritasını görmek için,

     -Allah’ın zâtı,
sıfat, isim ve İlahî fiil ve işlerinin; beyan edici sözleri, açıklayıcı
tefsiri,

      Kesin delili,
parlak tercümanı kim olduğunu anlamak için,

     -İnsanlık âleminin
mürebbîsini / terbiye edicisi ve yetişdiricisini tanımak için,

     -En büyük, en
kapsamlı insanlık anlayışını içeren İslâmiyetin; su ve ışığı olan şeyin,

      Ne olduğunu
bilmek için,

     -Tüm insanların
hakikî hikmet / maksat, gaye ve hedeflerinin ne olduğunu anlamak için,

     -İnsanlığı saadet
ve mutluluğa sevkeden / ulaştıran, hakikî mürşid / irşad edici ve doğru yolu

      Gösteren rehberi
ve Allah’ın hoşnutluğunu; neyin kazandıracağını bilmek için,

     -İnsana hem bir
şeriat / Hak dinin yolunu gösteren kitabı,

     -Hem bir dua
kitabı,

     -Hem bir hikmet
kitabı,

     -Hem bir ubudiyet
/ kuluğun nasıl yapılacağını öğreten kitabı,

     -Hem bir emir ve
davet kitabı,

     -Hem bir zikir
kitabı,

     -Hem bir fikir
kitabı,

     -Hem bütün insanın
manevî ihtiyaçlarına merci / merkez ve kaynak olacak çok kitapları içinde

      Bulunduran tek,
çok yönlü mukaddes bir kitabın; hangi kitap olduğunu bilmek için,

     -Hem, bütün evliya
/ veliler, sıddıkîn / özü sözü doğru insanlar,

      Urefa / ârifler
yani irfan sahibi kimseler ve muhakkikînin / hakikati arayıp bulanların

      Muhtelif /
çeşitli meşreplerine / uyulacak yollarına ve ayrı ayrı mesleklerine,

      Her birindeki
meşrebin / yolun mezakına / zevkine lâyık

      Ve o meşrebi
nurlandırıp aydınlatacak

      Ve her bir
mesleğin mesakına / sevk edilecek yerine muvafık / uygun

      Ve onu tasvir
edecek birer risale / kitap ibraz eden / çıkaran

      Mukaddes / kutsal
bir kütüphane hükmünde olan bu semavî kitap; hangi kitaptır?

      Evet, tüm bunları
bilmek ve anlamak için, okumamız gereken; tek ve yegâne kutsal kitap;

      Kurân-ı Kerîm’den
başkası değildir.

      Nitekim bunu
tasdik anlamında denmiştir:

 

    “Elde Kur’an gibi
bir mucize-i bâkî varken,

      Başka bürhan
aramak aklıma zait görünür.

      Elde Kur’an gibi
bir bürhan-ı hakikat varken,

      Münkirleri ilzam
için gönlüme sıklet mi gelir?”

AKIL VE NAKİL

AKIL VE NAKİL

Muhsin BOZKURT

İslâm dini aklî, mantıkî bir dindir. Akla aykırı değildir. Akla ters düşmez. Zaten aklı olmayan dinden

mes’ûl ve sorumlu değildir.

Nitekim, ancak akil baliğ olduktan sonra, dinin gereklerini yerine getirmekle mükellef ve yükümlüyüz.

İslâm dini aklî olduğu gibi, aynı zamanda naklîdir. Nakil dediğimiz vahiy olan âyetlere ve Hz.

Muhammed’in sözleri dediğimiz hadislere dayanır.

Bunun içindir ki, Şeriat yani İslâm iki kanatlıdır. Bir kanadı akıl, diğer kanadı nakil; yani Allah’ın

vahyi ve Hz. Muhammed’in hadisleridir.

İşte öyle bir şeriat / din / yol ki; AKIL ve vahiy ve hadisi içeren NAKİL el ele vermiş; İslâm

hakikatlerinin hak, gerçek ve doğru olduklarını tasdik etmişlerdir.

Evet, akıl ve nakil el ele vermişlerdir. Çünkü ikisinin de kaynağı İlahî yani Yüce Allah’tır.

Akıl ve nakil âdeta anahtar ve kilit gibidirler. Anahtar nasıl ki, kildi açar. Akıl da nakilin yani âyet ve

hadislerin anlaşılmasını sağlar.

Anahtar ve kilit hükmünde olan akıl ve nakilin birbirine uyumlu ve birbirini tamamlar olması; ikisinin

de bir elden çıkmasından; yani ikisinin de Yaratanı aynı olmasından ileri gelir.

İşte bu yüzden akıl ve nakil birbirine destek olur, birbirini tamamlar konumdadırlar.

Biraz daha açalım derseniz. Bir kimse kendi başına bir anahtar yapsa, başka biri de ondan habersiz bir

kilit yapmış olsa; bunlar bir araya getirilince bir uyum sağlamazlar. Çünkü anahtar kilide girmez. Girse de

kilidi açmaz.

Fakat hem anahtarı hem de kilidi, aynı kişi yapsa; anahtar ve kilit tam bir uyum içinde birbirini

tamamlar. Yararlı bir durum gösterirler. Bu tamamlanış ve bu uyum; ikisinin de aynı ustanın elinden

çıkmış olmasından ötürüdür.

İşte akıl ve nakilin el ele vermesinin sebebi budur. Yaratıcılarının aynı olması.

Yine takarrür etmiş / yerleşmiş usul ve esaslardandır ki: Akıl ve nakil / âyet ve hadis tearuz ettikleri /

çatıştıkları zaman; akıl asıl itibar olunur ve değerlendirilir. Nakil ise tevil olunur. Yani Kur’an ve

hadislerin açıklamasında geçerli bir delil veya sebepten dolayı, âyeti ilk bakışta görünen mânâsından alıp,

taşıdığı diğer mânâlardan, bir veya birkaçı ile tefsir edilir.

Fakat o akıl, akıl olsa gerektir.

Aslında:

“Akıl ile vahiy kaynaklı nakiller gerçekte birbirleriyle çatışmazlar. Ama zahiren birbirlerine muarız ve

çatışıyor şeklinde görülüyorlarsa, AKIL esas alınarak, NAKİL tevil edilir. Yani asıl mânâya döndürülür.

Fakat bu tevili yapacak olan aklın İslâmî ilimlerdeki derinliği ile o seviyeyi kazanmış olması lâzımdır.

İslâmî ilimlerde nasibi olmayanların bilir-bilmez tevillere kalkışmaları, kasapların kalp veya beyin

ameliyatına kalkışmaları gibi zararlı tahribatlara sebebiyet verebilir.”

Çünkü akıl terazi gibidir. Tartar fakat üretmez. Zira bir kimse bilmediği ve üstünde çalışmadığı bir

konuda “Aklım var.” diye fikir ileri süremez. Aksi takdirde gülünç olur.

Akıl, yol bulmak için değil; gösterilen yolu ve anlatıyı anlamak ve o yol çerçevesinde düşünmek ve

doğru anlayışta olmak, doğruyu görmek için verilmiştir.

Akıl göz gibidir. Fakat göz, nasıl ki, ışık olmayınca göremez.

Akıl da göz gibi, ışığa ihtiyacı vardır. O ışık ise, vahiy ışığıdır.

Evet akıl; vahyi anlamak ve onun çizdiği sınırlar içinde kalarak; yaydığı ışıkta; doğru yolda olmak ve

Hakkın yolunu bulmak ve anlamak için verilmiş çok büyük bir nimettir.

Fakat “O aklın, akıl olması gerekir.” demiştik.

Yani akıl yürütmek, fikir beyan etmek isteyen kimse; konuşmak istediği bir konuda; ciddî bir eğitim ve

öğretim görmemiş ise, “aklım var.” diye bilmediği bir konuda, meselâ fizik hususunda bir fikir ileri

süremez.

Sürerse, kendini küçük düşürmüş olur.

Çünkü, ancak aynı konuda eğitimli kişilerin fikir tartışmalarından, güzel sonuçlar çıkar.

PROF. DR. MUSTAFA ŞENTOP’UN MAKALESİ ÜZERİNE BİR ELEŞTİRİ

PROF. DR. MUSTAFA ŞENTOP’UN MAKALESİ

ÜZERİNE BİR ELEŞTİRİ

Hilmi ÖZDEN*

*Felsefe Lisansı Mezunu, Deontoloji Doktoru

GİRİŞ

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Sayın Prof. Dr. Mustafa

ŞENTOP “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminde İki Defadan Fazla

Cumhurbaşkanı Seçilememe Kuralı” başlıklı makalesinde “2017 tarihli

Anayasa değişikliği sonrasında Anayasa’nın 6771 sayılı Kanun’la değişik

101’inci maddesinde yer alan “bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı

seçilebilir” kuralının uygulanma şekli hakkında düşüncelerini yazmaktadır.

“Türkiye Adalet Akademisi Dergisi”nde yayımlanan makalede Sayın

ŞENTOP’un amacı Sayın Cumhurbaşkanının bu seçimlere katılmasının

Anayasaya uygun olduğunu çeşitli delillerle ispat etmeye çalışmaktadır.

Prof. Dr. Mustafa ŞENTOP’un bu tutumu ile Sayın Cumhurbaşkanını

aday gösteren Sayın Milletvekillerini ya da Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip

ERDOĞAN’ı adaylık konusunda yeniden düşündürdüğü muhtemel

görünmektedir.

Bu yazının amacı ise Sayın ŞENTOP’un verilerinin güçlü olmadığı gibi

birçok tartışmaya da kapı araladığını ortaya koymaktır.

MAKALENİN ZAYIF YÖNLERİ VE ELEŞTİRİSİ

Özellikle makalede “bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı

seçilebilir” ifadesi 59 defa kullanılarak yoğun bir tekrarın içerisine

düşülmektedir. Bu kadar fazla tekrar makalenin bilimselliğine ve güvenirliğine

gölge oluşturmaktadır. Hâlbuki kısa ve öz anlatılacak bir konuyu kaynaklar

dâhil 39-40 sayfada anlatmanın hiçbir gerekçesi bulunmamaktadır. Sayın

ŞENTOP büyük bir ikna gayreti içerisindedir. Bilimsel bir çalışmanın

okuyucuyu sıkmadan net ifadelerle aydınlatması yeterlidir.

Makalede “Parlamenter Hükümet Sistemi” ve “Cumhurbaşkanlığı

Hükümet Sistemi” ayırımdan hareket ederek Anayasa’nın 101. Maddesinde

bahsi geçen ifadenin 2017 değişikliklerinden sonraki dönemi kapsadığının

belirtilmesi zihinlerde bir karışıklık oluşturmaktadır.

Hâlbuki herhangi bir ders kitabı yahut temel kılavuz kitap (textbook)

diyebileceğimiz “Hukukun Temel Kavramları” isimli eserde:

“Anayasa hukuku, devletin yönetim biçimi, erklerinin ve bunların

birbiriyle olan ilişkilerini belirleyen ve ülkedeki bireylerin temel hak ve

özgürlüklerini düzenleyen anayasal kuralların toplamından oluşur. Türk

Anayasa hukukunun temel kaynağını 1982 Anayasası oluşturur. 1982 Anayasası

bakımından Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde başlangıçta güçlerin yumuşak

ayrılığı ilkesi benimsenmişti. Her ne kadar 2007 Anayasa değişikliğine bağlı

2

olarak Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmeye başlanması, hükümet

sistemini güçlerin sert ayrılığı esasını benimsendiği başkanlık sistemine doğru

yöneltse de, sistemin en fazla yarı başkanlık olduğu kabul edilebilirdi. Ancak

2017 Anayasa değişiklikleri ile birlikte hükümet sistemimiz başkanlık sistemi

olarak değişmiştir” (Hakan Karakehya, 2018: 184) denilmektedir. Bu ders kitabı

Ağustos 2018 Anadolu Üniversitesi yayınları arasında bulunmaktadır.

Anayasa’daki bazı değişikliklerden sonra yazıldığı da ortadadır. Demek oluyor

ki 2017 Anayasası top yekûn yeni baştan yazılmamıştır 1982 Anayasa’sının

devamı niteliğindedir.

Anayasanın 31 Mayıs 2007 tarihli ve 5678 sayılı Kanunla değişik 101.

maddesinin 2. fıkrasıyla (Cumhurbaşkanının görev süresi beş yıldır. Bir kimse

en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir ) 21 Ocak 2017 tarihli ve 6771 sayılı

Kanunla değişik 101. maddesinin 2. fıkrası arasında da hiçbir fark yoktur.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçişi sağlayan 2017 yılındaki Anayasa

değişikliğinde Cumhurbaşkanının görev süresi konusunda her hangi bir

değişiklik yapılmamıştır. 

Bu nedenle 2023’te yapılacak bir Cumhurbaşkanlığı seçiminde Sayın

Cumhurbaşkanının üçüncü bir kez daha bu makama aday olması, Anayasal

bakımdan mümkün değildir. Çünkü Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip

ERDOĞAN bu makama ilk kez 10 Ağustos 2014’te yapılan

halkoylamasıyla; ikinci kez ise 24 Haziran 2018’de yapılan halkoylamasıyla

seçilmiştir. Böylece Anayasanın öngördüğü en fazla iki defa seçilme kuralı

gerçekleşmiştir.

Üstelik her farklı hükümet sistemine geçişte mevcut Cumhurbaşkanının

geçmiş görevi kabul edilmeyerek her seçime yeni kurallarla başlanacaksa bu

tükenmeyen bir Cumhurbaşkanlığı sürecini de beraberinde getirecektir. Çünkü

Hükümet sistemlerinin; Meclis Hükümet Sistemi, Parlamenter Hükümet

Sistemi, Güçlendirilmiş Parlamenter Hükümet Sistemi, Başkanlık Hükümet

Sistemi, Yarı Başkanlık Hükümet Sistemi, Süper Başkanlık Hükümet

Sistemi gibi farklı birçok uygulamaları mevcuttur.

Dolayısıyla Sayın ŞENTOP’un Parlamenter Hükümet Sistemi,

Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi öncesi ve sonrası iddiaları tutarlı

görünmemektedir. Diğer taraftan makalede müteaddit defa vurgulanan cümleler

veya paragraflardan birinin Anayasa Komisyonu raporundaki konuyla ilgili

ifadelerin şöyle olduğu iddiasıdır:

“Yine, yürürlükteki ve Teklif’te yer alan Anayasa hükümlerinde

‘Cumhurbaşkanı’ ifadesi aynen kullanılmakla beraber, mevcut hükümlere göre

Cumhurbaşkanının görev ve yetkileri ile yürütme içindeki konumu Teklif’le

getirilen hükümlerde esaslı bir şekilde değiştirildiği ve bütünüyle farklı bir

hükümet sistemi içinde Cumhurbaşkanının düzenlendiği açık bir husus olduğu

3

için, Teklif’in kanunlaşması ile getirilen iki dönem seçilebilme imkânında bu

düzenlemenin yürürlüğe girmesinden önce görev yapmış Cumhurbaşkanlarının

görev dönemlerinin hesaba katılmayacağı tartışmasızdır” (Türkiye Cumhuriyeti

Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi (2/1504) ve Anayasa

Komisyonu Raporu, Sıra Sayısı:447 (TBMM Tutanak Dergisi, D.26, Y.2, C. 31,

B.53; 09.01.2017’ye eklidir).

https://www5.tbmm.gov.tr/sirasayi/donem26/yil01/ss447.pdf , Erişim Tarihi:

12.12.2021.)

Sayın ŞENTOP’un vermiş olduğu kaynak herkesin erişimine açık

bulunmaktadır. Eğer “Teklif’in kanunlaşması ile getirilen iki dönem

seçilebilme imkânında bu düzenlemenin yürürlüğe girmesinden önce görev

yapmış Cumhurbaşkanlarının görev dönemlerinin hesaba katılmayacağı

tartışmasızdır” gibi bir ifade olsaydı kamuoyunda yapılan tüm tartışmaların

gereksiz olduğu ortaya çıkardı. Hâlbuki Anayasa Komisyonu

tutanaklarında böyle bir cümle mevcut değildir. Herhangi bir konuşma

yahut cümle de bu anlamı vermemektedir.

ŞENTOP’un Adalet Komisyonunda Başkanlık yaptığı görülmektedir.

Fakat böyle bir ifade hem Anayasa Maddelerinde değişiklik yapılmasına dair

kanun teklifinde hem de Anayasa Komisyonunun kabul ettiği metinde

bulunmamaktadır ( https://www5.tbmm.gov.tr/sirasayi/donem26/yil01/ss447.pdf ,

Erişim Tarihi: 30.03.2023).

Ayrıca makalede Anayasa’nın geçmişe etki yasağı ile derhal etki ilkesi

ile probleme açıklık getirildiği sanılsa da verilen örnek; Serbest Muhasebe

Mali Müşavirler ve Yeminli Mali Müşavirler Odası” hakkındadır. Hukukta

ve tüm disiplinlerde her şey her şeyle örneklendirilmemelidir. O zaman

örneklendirmenin keyfiyeti kaybolacaktır. Üstelik mevcut 1982

Anayasa’sının en son 2017’de bazı hükümleri değişmiştir. Demek oluyor ki

Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN’ın hakkının ihlali ve

kanunların geriye yürütülmesi söz konusu değildir.

SONUÇ

TBMM Başkanı Sayın Prof. Dr. Mustafa ŞENTOP’un makalesi yeni

baştan Anayasa hukukçuları, siyasiler ve aydınlar tarafından yeniden

değerlendirilmelidir. Araştırma dikkatle ve kaynaklarına gidilerek okunduğunda

birçok açık nokta bulunduğu görülmektedir. Bu sebeple Cumhurbaşkanı Sayın

Recep Tayyip ERDOĞAN’ın bir kez daha seçimlerde Cumhurbaşkanı Adayı

gösterilmesi ile ilgili Yüksek Seçim Kurulu’na 174348 Sayı 29.03.2023 Tarihli

bir itiraz dilekçesi tarafımdan verilmiştir. Henüz seçimlerden önce bu konuda

Sayın Cumhurbaşkanı, diğer Cumhurbaşkanı Adayları ve TBMM bir çözüm

bulabilmenin yollarını araştırması da uygun görülmektedir.

KAYNAKLAR:

4

ŞENTOP, M (2022). Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminde İki Defadan Fazla

Cumhurbaşkanı Seçilememe Kuralı, Türkiye Adalet Akademisi Dergisi, Yıl 13,

Sayı 50, Nisan, s.1-40.

KARAKEHYA, H (2018). Kamu Hukukunun Kavramları, (Editörler: Ufuk

Aydın&Elvan Sütken) Hukukun Temel Kavramları, T. C. Anadolu Üniversitesi

Yayınları, Eskişehir.

İnternet Kaynağı: https://www5.tbmm.gov.tr/sirasayi/donem26/yil01/ss447.pdf ,

Erişim Tarihi: 30.03.2023

RAMAZANIN GÜZELLİKLERİ

Geçen yıl hüzünle uğurladığımız Ramazanı Şerife kavuşmanın mutluluğu ve huzuru içindeyiz.

Bu nadide imkânı çok iyi değerlendirmek, dağarcığımıza bol ecir, hayatımıza da yeni güzellikler,

katmanın zamanıdır. Güzel hasletlere kavuşmak büyük bir saadet, değerlendiremeden veda etmek de

üzücüdür. Zaman çabuk geçecek, bir gün yine Ramazana veda günü gelecektir.

İyilik yaptığı halde, Ramazandan sonra “keşke daha fazlasını yapsaydım” diyen biri, bu ayı

değerlendiremediği için daha çok pişmanlık duyacaktır. Zaman, bilinçli ve güzellikler üreten kimseler

için çok kıymetlidir. Bu kıymetin çok çabuk geçtiği de bir gerçektir. O yüzden ele geçen hazinenin

hakkını verme zamanıdır.

Orucun bize ve insanlığa bu anlamda olumlu, fevkalade katkıları bulunmaktadır. Oruçla,

tamahkârlığımız, açgözlülüğümüz kırılır, nefsimiz uysallaşır, isyankârlıklar yatışır. Kıskançlıklarımız

törpülenir, ötelemeden, sınırsız ve koşulsuz sevmeyi başarırız. Dil, gıybet, kötü ve çirkin konuşmak,

yalan söylemek, dedikodu gibi afetlerden kurtulur.

Sinir sistemimizin vücuttaki yeri çok mühimdir. Siniri bozuk kimse, huzursuz olur,

sabredemez. Toplumdaki kavgaların, cinayetlerin çoğu sinirli olmaktan, sabredememekten ileri

gelmektedir. Sinirlerine hâkim olan kimse huzurlu olur. Orucun bu anlamda sinirlerimizi yatıştırıcı,

sabır ve hoşgörüyü telkin eden, huzura davet eden bir katkısı da vardır.

Her şeyin bir zekâtı vardır. Vücudun zekâtı da açlıktır. Oruç tutarak aç kalanın arzuları kırıldığı

için sabretmesi kolay olur. Aç duranın basireti açılır. Anlayış kabiliyeti artar. Hadis-i şeriflerde, “Aç

duranın idraki artar, zekâsı açılır.” “Tefekkür, ibadetin yarısı, az yemekse tamamıdır.” buyuruldu.

“Oruç tutun ki sağlığa kavuşun” hadis-i şerifi gösteriyor ki, vücut oruç, açlık ve az yemekle

hastalıklardan kurtulup sağlığa kavuşur.

Çok yiyen çok uyur, çok uyuyanın da ömrü boşa geçmiş olur, dimağı yorgun düşer. Ömrü uyku

ile geçtiği için dünya ve ahiret kazancını da elden kaçırır. Açlık, kalpte incelik husule getirir.

Merhametli düşünür, naif hareket eder. Şefkatli ve duygulu bir mizaca sahip olur. Bu hal de insanı;

kibar, hoşgörülü ve duyarlı yapar. Tok, açın hâlini bilmez. Hadis-i şerifte, “Çok yiyip içmekle kalbinizi

öldürmeyin!” buyuruldu.

Ramazan ayında, hayırların ve bereketlerin hepsi toplanmıştır. Sadece yeme, içmeyi terk

etmek yetmez. Yalandan, gıybetten, kalp kırmaktan, dedikodudan, komşuyu rencide etmekten,

kötülük yapmaktan vb. uzak durulmalıdır. Samimi, halis gönülle, huşu ile tutulan oruç o kişiyi bütün

kötülüklerden korur.

“Bu ayın günleri gibi, geceleri de çok kıymetlidir Kur’an-ı kerim, Ramazan ayında inmiştir.

Ramazan-ı şerif ayının Kur’an-ı kerim ile bağlılığı olduğu için, bu ay; bütün güzellikleri kendinde

toplamıştır. İbadetleri, alışkanlık olarak, herkes yaptığı için değil, Allah-ü Teâlâ’nın emri, rızası ve

sevgisi olduğu için ve şartlarını gözeterek arzu ile severek yapmalıdır.

İfrat vermeyi nimet ve fırsat bilmelidir! Çünkü çok ecri vardır. Özellikle fakirlere, düşkünlere

dost ve arkadaşlara ikramda bulunmak, sadaka vermekten daha üstündür.

Peygamber efendimiz, “Bir kimse, bu ayda bir oruçluya iftar verirse günahları af olur. O

oruçlunun sevabı kadar ona sevap verilir” buyurdu. Ashaptan bazıları, bir oruçluya iftar verecek

kadar zengin olmadıklarını söylediler. Onlara cevaben, “Bir hurmayla iftar verene de, yalnız suyla

oruç açtırana da, biraz süt ikram edene de bu sevap verilir” buyurdu.

Bu ayda bütün bencil ve kötü duygulardan arınmalı, gösterişe, riyaya kapılmadan, iyilik

yapmada kendisi ile yarış içinde olmalıdır. İftara çağırırken de, giderken de yalnız Allah rızasını

düşünmelidir! Allah-ü Teâlâ, yemek yediren cömertle meleklerine övünür.

Fakirlerin davetine gitmeyip de, zenginlerinkine gitmek kibirdendir. Kendinden aşağı olanları

ziyaret etmek de tevazu alametidir. Kimseyi küçük ve hakir görmemeli, mütevazı, alçakgönüllü,

hoşgörülü, güler yüzlü ve iyiliksever olmaya çalışmalıdır. Oruçla, bütün bedeni ve ruhi güzellikleri bir

araya toplamalıdır. Ruhumuzun, benliğimizin, tüm duygu ve düşüncelerimizin huzura kavuşabildiği,

yaşamanın anlamını yüreğimize sindirdiğimiz ahlak tarzı budur.

“Allah-ü Teâlâ’nın, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç kimsenin hayaline bile

gelmeyen nimet dolu sofrasına, ancak oruçlular oturur.” Zorluklar içinde yapılan ibadetin sevabı daha

çoktur. Maniler karşısında, ibadeti yapmak güçlüğü, sıkıntısı, o ibadetlerin, şanını, şerefini ve

kıymetini yükseltir.

Ey insan!.. Bu dünya bir han ve rüyadan ibarettir. Bir gün bu rüya bitecek, gerçekler

acıtacaktır. Çabuk uyanmak ve dönüşü olmayan yolculuğa azık toplama zamanıdır. Birçok

sevdiklerimiz bu Ramazanda aramızda yoklar. Seneye de başkaları, “belki de bizler” olmayacağız. Bu

günleri bir fırsat, bir ganimet olarak değerlendirme zamanıdır. Öyle yaşayalım ki arkamızdan

ağlayanımız ve götüreceğimiz ecrimiz çok olsun.

Rabbim, insan olmamıza değer katan güzellikleri ve iyilikleri yaşamayı cümlemize nasip

eylesin. Âmin…

Sevgiyle kalın…

Seyfettin Karamızrak

DAR SOKAK MI, ÇIKMAZ SOKAK MI?

Şu anda seçim öncesi yapılan devlet harcamaları ve siyasi partilerin vaatleri bir yana, acı gerçek bir

yana. Türkiye’yi ve biz vatandaşları seçimden sonra inanılmaz sıkıntılar bekliyor.

Ekonominin bütün parametreleri o kadar kötü ki…

Bir yandan ödenmesi gereken iç ve dış borçlar, sürekli büyüyen cari açığın kapatılması gibi dev

sorunlar var.

Diğer taraftan Deprem yaralarının sarılması, deprem bölgesinde 700 bin civarında konut ile

yeniden yapılacak şehirlerin altyapısına harcanacak paranın bulunması. Kentsel dönüşüm

kapsamında sadece Marmara Bölgesinde 1 milyon civarında yapılması gereken konutların finans yükü.

Bunun yanında Kur Korumalı Mevduatın sahiplerine, Yap İşlet Devret yoluyla yani Kamu Özel İşbirliği

ile (KÖİ) yapılan yatırımların müteahhitlerine ödenecek milyarlarca dolar.

Rusya’nın ertelediği ve 24 Milyar dolar civarında olduğu tahmin edilen doğalgaz faturaları. BAE, Suudi

Arabistan, Katar gibi ülkelerden swap yoluyla alınan meblağların ödenmesi gibi ağır yükler var.

EYT’lilerin yasal haklarına kavuşma mücadelesinin başarılı olmasıyla seçim öncesi EYT’lilerin emekli

olmasının da bütçeye ağır bir yükü olacak. Daha önce AKP/ Erdoğan yönetimi bu yasayı “ülkeyi batırır”

gerekçesiyle çıkarmamıştı. Ayrıca zorunlu olarak yapılan asgari ücret ve asgari emekli maaşlarının

artırılması (hala açlık sınırının altında kalsa da) bütçeye yük oluşturacak.

Yüksek enflasyon altında ezilen orta ve alt gelir gruplarına destekler yapılması gerekiyor.

Seçim öncesi devlet kurumlarına yaklaşık 250 bin kişi daha alınarak devlet kadroların şişirilmesi

çare değil. Bütçenin büyük kısmı maaşlara giden bir devlet yatırım yapamaz, batar.

Yeni iş alanları açılması lazım. Bu yatırımlar için de kaynak bulmak gerekecek.

Seçim sonrası dolar kurunu baskılamak için Merkez Bankasında döviz kalmadı, kurların bu

seviyelerde tutulması mümkün olmayacak. Enflasyon maaşlara yapılan bütün zamları kısa sürede

yutuyor. Enflasyonu hızla düşürecek tedbirler alındığında ekonomik durgunluk riski var.

Tasarruf etmemiz ve daha çok üretmemiz lazım. Ama geniş halk kesimleri bırakın tasarruf etmeyi, en

temel ihtiyaç maddelerine ulaşmakta zorluk çekiyor.

Sonuçta tablo çok ağır ama bu durumdan muhakkak çıkılacak.

Türkiye bunu yapabilir. Ama nasıl ve hangi kadrolarla?

*****************************

İKİ İTTİFAKIN FARKI

Seçimi Millet İttifakı kazanırsa sıkıntılı bir süreçten sonra genişliğe ve feraha çıkma şansı var.

Millet ittifakının yıldızlar kadrosu diyebileceğimiz çok değerli ekonomist kadroları var. İlke olarak tek

kişinin iradesine bağlı değiller. Ortak akılla, bilimin ışığında çözüm üretmeye çalışıyorlar. Hazırladıkları

“Mutabakat Metni” bu anlayışı ortaya koyan bir çalışmanın ürünü.

Yine de “Millet İttifakı iktidar olduğunda her şey birden düzelecek” demek mümkün değil. Zaten mucize

çözüm yoktur.

Bu kadroların ekonomimizi ameliyata almasından sonra hızla bir iyileşme sürecine girilecektir.

Ama ameliyat safhasının sancılarına, bir süre hastanede yatmaya razı olacağız.

Seçim sürecinde vaatlerin uçuştuğu bir ortamda bunları anlatmak kolay değil. Ama gerçek bu.

Ekonomimiz hasta ve acilen ameliyata alınması gerekiyor.

Çare ameliyattan kaçmak değil. En iyi hastanede, en iyi doktor ve sağlık ekibine ameliyat olmaya

çalışmak lazım.

****

Eğer AKP liderliğindeki Cumhur İttifakı kazanır ve aynı “heterodoks” politikalara, Nebati ve Kavcıoğlu

gibi kadrolarla devam ederse bu şans da olmayacak. Çünkü bu yol bir çıkmaz sokak!

AKP’nin yönetim zihniyeti, bir gün “Nass var, size bize ne oluyor?” demekte, ertesi gün ortodoks

politikanın sembollerinden Mehmet Şimşek’i davet ederek “heterodoks” politikalardan dönme

sinyali vermekte. Ve daha ertesi günü “mevcut politikalara devam” işareti veren tutarsız, akıl ve

bilimden uzak, ideolojik saplantılar etkisinde bir zihniyet bu.

Ayrıca AKP, MHP, BBP, VP’den oluşan Cumhur İttifakı da, YRP ve Hüda Par’ın da dahil olmasıyla, 6

parçalı bir hale geldi.

“6 benzemez” bir araya geldiğinde hangi konularda mutabakata vardıklarını öğrenmemiz gerekirdi.

Oysaki, AKP ile YRP arasında düzenlenen bir sayfalık muğlak ifadelerin yer aldığı metin dışında, bu

ittifakın yazılı politikalarının olmadığı ortada.

Yani Cumhur İttifakı yeniden kazanırsa, Reis’in günü birlik değişen ruh haline göre yönetimin devam

edeceği anlaşılıyor. Oysaki bu anlayışın 90 milyonluk koca bir Türkiye’yi getirdiği yer uçurumun

kenarı.

Akıl ve bilimden uzak, demokrasinin temel ilkelerinden sapmış, hukuk devleti olmaktan uzaklaşmış

bir devletin zaten ekonomide başarılı olması mümkün değil.

Bu seçimde -kişilere değil- zihniyete, devleti yönetme ilkelerine, kurumları ve kuralları yaşatma

iradesine odaklanırsak bu dar sokaktan çıkabiliriz.

“Bize kral değil, kural lazım.”

Ruhittin Sönmez

30 Mart 2023

Demokrasimiz, Siyasi Partiler ve 2023 Seçimleri

“Siyasetle
ilgilenmeyen aydınları bekleyen kaçınılmaz sonuç; cahiller tarafından
yönetilmeye mahkûm olmaktır.”  Platon

 

Demokrasi; halkın iradesinin, taleplerinin yönetimde etkili olma
iddiası ve fikri üzerinden oluşturulan bir yönetim şeklidir. Bunu da siyasi
partiler aracılığı ile  yaparlar.Burada
seçileceklerin vatandaşlarca oluşturulan siyasi parti teşkilatları tarafından
ortaya çıkarılması önemlidir.Teşkilatların etkili oldukları listeler ile halkın
önüne çıkılmalı ve vatandaşların oylarına talip olunmalıdır. Seçimlerde hizmet
sorumluluğunu omuzlayacak olan adayların ortaya çıkışı , siyasi partilerimizin
aday adaylarının oluş şeklini değerlendirdiğimizde bu sistemi iyi
çalıştıramadığımızı görmekteyiz. Siyasi parti teşkilatlarının bu konuda
yeterince etkili olamamaları sistemin aşağıdan yukarıya “üye, teşkilat
yöneticisi, seçilmiş idareci, başkan” yerine yukarıdan aşağıya
yapılanmasındandır. Bu durumda yukarıdakiler teşkilat mensuplarını hizmette
takım arkadaşı olarak görmek yerine kendi karar ve kanaatlerini teşkilatlar
üzerinden halka ulaştıran bir görevli gibi görmektedirler. Böyle olunca da
teşkilatın öncelikleri ve tercihleri yerine üst yönetimlerle ilişkisi olan veya
oralarla bir şekilde irtibat kurabilenler halkın seçtiği isimler, kişiler
olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu şekli ile demokrasinin en önemli unsuru olan
sandık, halkın tercihlerinden ziyade sistemi kontrol eden çok küçük bir elit
grubun onay yeri haline dönüşmektedir.

Demokrasimizdeki bu işleyiş siyasi partilere olan güveni
azaltmaktadır. “Etkisiz teşkilat” yorumuna sebep olmaktadır. Yapılan veya
yapıldığı söylenen teşkilat – sivil toplum – kamuoyu yoklamaları gibi
değerlendirmeler ise siyasi kurumlara güvensizliği giderememektedir. 1950,
1965, 1982, 2002 yıllarındaki seçimlerde oluşan meclislerin çıkardığı
hükümetlerin çok daha başarılı hizmetler vermesinde kuruluş dönemlerinde parti
teşkilatlarının güçlü olması ve halkın sesine daha çok kulak veren bir TBMM’nin
oluşmasında görmeliyiz. Siyasi partilere güvensizliği oluşturan noktaların
düzeltilmesi gerekir. Parti teşkilatlarında görev almanın, partilere katılımcı
– etkili üye olmanın önemli olduğu bilincinin geliştirilmesi gerekir. Ancak bu
şekilde partilerimizin üye ve teşkilat yapısı güçlenecektir. Bu güçlü yapılar
sayesinde de yetkilendirmekte, seçtirmekte teşkilatlar daha etkili
olabilecektir. Aynı husus sivil toplum kuruluşlarımız (meslek odaları,
dernekler, vakıflar) için de geçerlidir.

Kuruluşunda içinde bulunduğum, hizmetlerinde parti mutfağından katkı
verdiğim Ak Parti, 2002 genel seçimlerinde, 2004 yerel seçimlerinde bunu
yaşamış ve çok iyi sonuçlar almıştır. 2007 ve 2009 seçimlerinde de bu durumun
çok belirgin ve etkin olduğuna inanıyorum. Ak Parti üst yönetimi, kuruluşundaki
hedeflerinden olan siyasi partiler yasasını gerçekleştirerek, partilerin
finansmanı, siyasi etik kurumu gibi çalışmaları sonuçlandırabilse ve çok üye
yerine katılımcı üye konusunu gerçekleştirebilseydi, çok partili demokratik
hayatımıza çok daha fazla katkı yapmış olurdu. Siyasi partilerimizin
parlamenter sistem mi, başkanlık sistemi mi tartışmasından ziyade;
demokrasimizi daha iyi çalışır hale sokacak düzenlemeleri yapmaları gerekir.
Demokrasimiz bunu başardığı zaman Türk halkının huzur, güven ve refahı çok daha
ileriye taşınacaktır.

Siyasetin halkın huzur, güven ve refahını daha iyi hale getirmek
iddiası ile yapılması gerekmektedir.Seçimlerin siyasi partilerin bu konudaki
iddialarının tartışıldığı bir şekle dönüşmesi gerekmektedir. Dini ve milli
konuların, etnik kimliklerin günlük siyasi tartışmalarda kullanılmaması siyasi
çalışmlara kalite katacaktır. Yeni bir seçim süreci öncesi siyasi partiler
üzürinden hizmet etmek üzere aday adayı olanları tebrik etmek gerekir.Siyaset
çok fedakarlık gerektiren bir alan olup buralarda eğitimli , işi ve mesleğinde
başarılı olmuş , toplum tarafından sevilen insanların olması halkın daha iyi ve
güzel hizmetler almasını sağlayacak , yönetimin daha iyi işleyişinde etkili
olacaktır.

Seçimlerimizin demokrasimizi daha çok geliştirecek ,  ülkemizin birlik ve dirliğini arttıracak
sonuçlar vermesi dileğiyle.

AKP ve YRP Benzer Zihniyette

Yeniden Refah Partisi (YRP) Millî
Görüş hareketinin lideri merhum Necmettin Erbakan’ın oğlu Fatih Erbakan’ın
kurucu Genel Başkanı olduğu parti.

YRP’nin Cumhur İttifakı’na katılma süreci içinde tartışılan konular partinin yönetimi ve
görüşlerini öğrenmemiz açısından faydalı oldu.

Bu süreçte YRP’nin iletişim yüzü
Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Doğan Aydal idi. Aydal gerek
yumuşak üslubu ve gerekse daha çok teknik ve fazla iddialı projelerden
bahsetmeyi seven biri olarak beğenildi.

Prof. Aydal AKP ile yürütülen müzakere
sürecinin arka planına dair
bilgiler de verdi. Meğer Necmettin
Erbakan’ın kızı Elif Erbakan
ve damadı (Elif Erbakan’ın eşi) de
YRP’nin Merkez Karar Yönetim Kurulu (MKYK) üyesi imiş.

Süreç YRP’nin MKYK’sında son derece “demokratik
bir şekilde tartışılmış. Mesela Elif Erbakan Altınöz Yeniden Refah
Partisi’nin Cumhur İttifakına dahil olmasına karşı çıkmış.
Eşi Mehmet
Altınöz ise tam tersi görüşle YRP’nin Cumhur İttifakına katılması gerektiğini
savunmuş.

Fakat bu bilgileri veren Doğan Aydal -nedense-
şöyle bir cümle kurma ihtiyacında hissetti: “Burası bir aile şirketi değil.”

Bundan sonraki şu cümlesi benim için çok
dikkat çekiciydi:

“Genel Başkanımız MKYK’da ifade edilen
görüşleri dinledi, bir çetele tuttu. Siyasi riski alacak kişi Genel Başkanımız
Fatih Erbakan’dır, kararını kendisi verdi. Nihayetinde GELECEK KIRK YILA
HÜKMEDECEK KİŞİ KENDİSİDİR”
dedi.

İşte ben de tam bu zihniyete dikkat çekmek
istiyorum.

*******************************

Hükmetmek ve Yönetmek

Fatih Erbakan halen 44 yaşında. 2018
yılında YRP’yi kurdu. Şimdi partisinin kendisine bakışını yansıtan cümleye
bakarsak, daha kırk yıl -yani 84 yaşına kadar- partisine ve (imkân bulabilirse
Türkiye’ye) “hükmedecek.”

Hükmetmek “buyruğu, etkisi, egemenliği altında bulundurmak”
demek.

Böyle bir cümle herhangi bir gelişmiş
demokratik devlette kurulabilir mi?

Siyasi partiler “bir aile şirketi
değildir.”
Bir liderin şirketi de değildir. 45
yıl bir genel başkanın egemenliğini hedefleyemez. Çünkü yönetimini ve
politikalarını güncel şartlara göre değiştiremeyen partiler zayıflar ve
küçülürler.

YRP Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr.
Doğan Aydal
kendi “genel başkanının belirlediği
politikaların kırk yıl Türkiye’yi etkileyeceğini” söyleseydi bunu anlayışla
karşılardım.

Fakat bu da doğru olmazdı. Çünkü YRP ve
Fatih Erbakan yeni bir dünya görüşü ve orijinal bir parti programı ortaya
koymuyor.
Sadece “Rahmetli Necmettin Erbakan’ın Millî Görüş çizgisini en
iyi ben devam ettiririm
” iddiasında.

Necmettin Erbakan’ın kurucusu olduğu Saadet
Partisi
de aynı iddianın sahibi. Ama defalarca genel başkan değiştirdi. Necmettin
Erbakan, Recai Kutan, Temel Karamollaoğlu yaşlı idi fakat Mustafa Kamalak ve
Numan Kurtulmuş için de “gelecek kırk yıla veya yirmi yıla hükmedecek” gibi bir
ifadenin kullanıldığını duymadım.

Özetle Fatih Erbakan için kullanılan,
“gelecek kırk yıla hükmedecek kişidir” cümlesi sorunludur.

****

Demokratik ülkelerde Başbakan veya
Cumhurbaşkanları hükmetmezler.
Devlet
aygıtını, sınırlı bir süre içinde ve yasalarla tanımlanmış yetkilerle yönetirler.

Doğan Aydal’ın bu ifadesi ile İçişleri
Bakanı
Süleyman Soylu’nun  “Tayyip
Erdoğan, Türkiye’nin ilelebet ezeli ve ebedi başkanıdır”
sözü aynı
zihniyetin
dışavurumudur.

Ölçüyü böyle kaçırınca daha da ilerisine
geçen saçmalıklara yol açılmış oluyor:

“Erdoğan’a dokunmak bile bence ibadettir.”
“Allah’ın tüm vasıflarını üzerinde toplamış liderdir.” “İkinci peygamber
gibidir.” “Tayyip’i üzmek Allah’ı üzmektir” gibi.

Bu zihniyetin yarattığı “egemenlerden” Batı
tipi demokratik davranışları bekleyemeyiz:

Gelişmiş demokratik ülkelerdeki devlet
başkanları (veya başbakanlar) diğer vatandaşlar gibi marketten kendisi
alışveriş yapar, bisiklete binip evine gider, emniyet kemeri takmadan aracını
kullanırsa polis ceza yazabilir. Pahalı hediye alamaz, devletin parasını özel
ihtiyacı için harcayamaz.

*******************************

AKP Ve YRP Müzakere Süreci

·        
YRP Genel Başkanı Fatih Erbakan,
kendilerini Cumhur İttifakına davet eden AKP temsilcilerine verdiği “30 maddelik
metinde
mutabakat sağlarsak gelebiliriz” mesajını verdi.

·        
Ancak bu maddelerden biri olan, 6284
sayılı “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair
Kanun”un kaldırılması talebi kamuoyundan ve AKP’li kadınlardan
sert tepki gördü.

·        
Fatih Erbakan “20 senenin günahına
son dakika ortak olmak bizim açımızdan uygun değil”
dedi. YRP’nin seçime
yalnız gireceği açıklandı
, Fatih Erbakan Cumhurbaşkanı adayı olmak için
YSK’ya başvurdu.

·        
Cumhurbaşkanı adayı olabilmesi için
gerekli 100 bin oyu toplama aşamasında (69 binde) iken, Fatih Erbakan ile Erdoğan
görüştü ve taraflar anlaştılar. Fatih Erbakan CB adaylığından çekildi.

·        
Belli ilkelerde anlaştıklarına dair bir ittifak
deklarasyonu
imzaladılar. Bu yeni metinde, 30 maddelik ilk liste oldukça küçültülmüş
ve ifadeler yumuşatılarak bağlayıcı olmaktan çıkarılmıştı.

·        
*******************************

20 Yıllık Alışkanlık Değişecek mi?

Fatih Erbakan daha bir ay önce şunları
söylemişti: “Yanlış ekonomi modelinin uygulaması şu: İktidarın üç gelir
kalemi var. 1- Borç almak, 2- Devlet varlıklarını satmak, 3- Zamla vergiyle
milletin suyunu çıkarmak.”

“Yine ‘biz çözeriz’ diyorlar ama bunun
için 20 senelik alışkanlıklarından vazgeçmeleri lazım. İmtiyazlı holdinglere
kaynak aktarıyorlar.
Diğer taraftan faiz ödemeleri. Bir
de kamuda ciddi israf söz konusu. Milyonluk makam araçları, milyarlık
makam uçakları…
Bu 3 gider kalemi düzeltilmeden, buraya giden paralar
tasarruf edilip millete aktarılmadan düzelmesi mümkün değil. 20 seneden
sonra bu alışkanlıklarından vazgeçeceklerini zannetmiyorum.”

Erdoğan ise mevcut programın başarılı
olduğunu
seçimi kazanırsa aynen devam edeceğini söylüyor. İsraf ve
yolsuzlukların
azalacağına dair bir emare gözükmüyor.

Ama Fatih Erbakan, milletvekili
pazarlığından kârlı çıkmış olmalı ki, soyut ifadelerin yer aldığı
deklarasyondan sonra AKP iktidarının (Erdoğan’ın) 20 yıllık alışkanlığının
değişeceğine inanmış gibi davranıyor.

Bu tavrıyla değil “40 yıla hükmetme”
hayalini, kanaatimce gelecek seçimdeki iddiasını bile tehlikeye soktu. 

Hoş Geldin Ya Şehri Ramazan

İslam’ın beş şartından biri de, Ramazan ayında, her gün
oruç tutmaktır. Oruç, hicretten 18 ay sonra, Şaban ayının onuncu günü, Bedir
gazasından bir ay evvel farz oldu. Ramazan, “yanmak” demektir. Bu ayda oruç tutan ve tövbe edenlerin günahları
yanar, yok olur.

Ramazan ayı, çok şereflidir. İlk günleri rahmet, ortası af
ve mağfiret ve sonu Cehennemden azat olmaktır.” Ramazan ayı, en büyük
nimetlerden, eşsiz hazinelerden biridir. Kur’an-ı kerim, bu ayda indi. Affın,
ihsanın, bereketin, iyiliklerin, güzelliklerin, manevi atmosferin yağmurlar
gibi yüreklere aktığı eşsiz müjdelerin dolu olduğu bir aydır. Bir günü, bine
bedeldir. Hele içinde bir de, “bin aya bedel olan Kadir gecesi” vardır ki, nimet
üstüne nimettir.

Ramazan, sabır ayıdır. Bu ay, güzel huylu olmak iyi
geçinmek, yardım ve düşkünlere, kimsesizlere, komşulara, akrabaya, kendi
ailesine ve çocuklarına iyilik yapma, gönül alma ayıdır. Bu ay, İnsanlığımızı
hatırlama, insan olabilmeye pencere açma zamanıdır.

O yüzden insanları “kırmamalı, üzmemeli, rencide
olabileceği kaba söz, gıybet, alaya alma, küçük görme, aşağılama” vb. kötü söz
ve davranışlardan kaçınmalıdır. Kendisine kötülük edenlerden, kırıcı söz
söyleyenlerden, münakaşa etmek isteyenlerden, “ben oruçluyum” diyerek uzak durmalı kesinlikle kalp kırmamalıdır.

Oruç tutmak, belli bir süre midemizin aç susuz kalması
anlamına gelmez. Ya da en leziz ve haddinden fazla yemeklerle nefisimizi
doyurup, sahura kadar eğlenip, öğleye kadar uyuyarak günü doldurmak hiç
değildir. Orucunu bütün uzuvlarıyla, bütün ruhuyla en samimi, içten duygularla
tutan mümin tertemiz olur. İşte hakiki oruç budur ve böyle olmalıdır.

Bu ay, kendimize öz eleştiri gözüyle bakarak; hatalarımızı
görüp düzeltme, kötü huylarımızı terk etme ayıdır. Cömertlik, iyilik yapma,
affetme, anne, baba, dede, nine vb. akrabaları, hısımları ve dostları hatırlama
ayıdır.

O yüzden, Ramazanda “bedeni yormadan, sıkıntıya sokmadan”
kalbimizle, zihnimizle ve tüm uzuvlarımızla birlikte; ibadetle, iyilik
yapmakla, gönül almakla, sevindirmekle, huzurla, aşkla ve sevgi ile huşu içinde
değerlendirmelidir.

Bütün azalarımızı, düşüncemizi ve gönlümüzü kötülüklere
kapatarak, güzel, tatlı, kendimize ve insanlığa yararlı iyi iş ve söylemlerle
meşgul olmalıdır. Böylece tüm insanlara karşı; güler yüzlü, tatlı sözlü,
mütevazı, nazik, yüreği sevgi ve merhametle donatılmış, duygulu, hoşgörülü,
yardımsever vb. olmalıdır.

Niyetimiz Mevla’nın rızası için, samimi, sade ve mütevazı
iftarlar verebilmek olmalıdır. İftarın zenginliği, aşırı külfete sebep olması,
nefsi okşayan şaşaalı, gösterişe kayan, israfı körükleyen türden olması da
uygun değildir.

Ramazan-ı şerifte edeple, saygıyla, huşuyla, buruk ve kırık
bir kalple, Kur’an-ı kerim okunmalı, geceler; zikir, istiğfar, münacat ve
tefekkürle yad edilmelidir. Böylelikle bedenler latif, geceler huzurlu,
gündüzler bereketli, duygular deruni, zaman kıymetli, ömür mesut geçer.

Ramazanın her günü bayramdır, çünkü her gün yüz binlerce
Müslüman affa uğruyor. Bu günlerin kıymetini bilip değerlendirenin, bütün bir
senesi bereketli geçer. Oruçluya Allah-ü Teâlâ’nın ihsanı boldur. Hazineler
elinde iken, niçin aç durduğu Yusuf aleyhiselama sorulunca, “tok olunca açları unutmaktan korkuyorum”
buyurmuştur. Atalarımız da, “Tok, açın hâlinden bilmez” demişlerdir.

Dünyada misafir olan ey ahiret yolcusu, uyanmak ve dönüşü
olmayan yolculuğa azık toplama zamanıdır. Doğmak ölümün habercisidir. Her fani
ölümü tadacaktır. Geçen sene oruç tutan niceleri şimdi aramızda yoklar.
Kimilerimiz de bundan sonraki ramazanda olmayacaktır.

Ramazan bir fırsat, bizlere hediye edilmiş büyük bir
ihsandır. Bu nimetten yararlanmasını bilelim. Gönlümüze hikmet pınarlarını,
merhamet duygularını, sevgi ve dayanışma aşkını akıtalım.

Allah-ü Teâlâ cümlemize, razı olduğu, beğendiği yolda
bulunmayı, “maddi, manevi huzuru, sağlığı ve mutluluğu” nasip eylesin! Âmin.

Sevgiyle kalın.

Aydınlar Ocakları’nın Faaliyet Alanları Neler Olmalı

Dernekler
bir bakıma;  bir araya gelme, biz
duygusunu geliştirme, birbirinden haberdar olma, kendilerini rahatça ifade edebilecekleri
bir ortam ve yeni gündemler oluşturma, ülke meselelerine katkıda bulunma ve
buna benzer amaçlarla belirli kişiler tarafından kurulurlar. Örgütlenmiş bir
yapı her zaman bireysel mücadeleye göre daha etkin ve amaç geliştirmede daha
fonksiyonel olmaktadır.  Bu açıklamaların
ışığında Aydınlar Ocakları nasıl hareket etmeli:                                                                

          Aydınlar Ocakları;
bir sivil toplum kuruluşu hüviyeti içinde, Ana Tüzüklerine uygun, Dernekler
Kanunu ve  Dernekler  Yönetmeliğine 
aykırı  olmayan, yeni  gelişmeler 
karşısında  bir takım  girişim 
ve  bir çok  etkili 
faaliyet  yapabilirler.  Bu cümleden hareketle;  milli ve milletlerarası konularda Türk Milleti’nin
menfaatleri doğrultusunda, milli birlik ve beraberliği, Türk Bayrağı, Türk
Milleti ve Türk Vatanı kavramlarını ilke edinerek onların tesisine çalışılmalıdır.

          Faaliyet ve çalışmalar yapılırken her
yönüyle detaylı incelemeler yapılmalı, tarım, hayvancılık, şehirleşme,
uyuşturucuyla mücadele, kültür, eğitim, turizm, siyaset, dil, tarih, ekonomi ve
buna benzer konularda açık oturum ve konferanslar organize edilmeli, bu
konularda raporlar hazırlanarak ilgili mercilere gönderilmeli, yayın
faaliyetlerine önem verilmeli, yurt dışına ve özellikle Türk Dünyasına kültür
ağırlıklı geziler organize edilmeli, üyelerle yıkılmayan bir sosyal bağ ve
dayanışma içine girilmeli, ülke yararına faydalı olabilecek bütün düşünce ve
fikirlere  önem verilmelidir.                                                                                                                   

          Aydınlar  Ocakları; her şeyden  önce, bulundukları  ilin 
ve  ilçenin  protokolüne 
mutlaka  girmeli  ve  bu
hususta Ocak  Yöneticilerinin  gerekli 
gayret  ve  hassasiyeti 
göstermeleri  gerekmektedir.                                                                                   

          Senede 
iki  defa  yapılan,  Türkiye ve Dünya’daki  son 
gelişmelerin  de  değerlendirildiği  Aydınlar 
Ocakları  Şûraları, bütün    Ocakların 
ortak  faaliyeti  olduğundan;  
önemi  kavranarak, her  Aydınlar Ocağı’nın  kalabalık 
delege grubuyla katılması ve en az bir tebliğ  sunması  
gerekir. Bu  durum  aynı 
zamanda; Ocaklar  arasında  bir sosyal 
dayanışma  ve  işbirliği 
ortamını  da  canlı 
tutacaktır. Şura’ya ev sahipliği yapan Ocak, Şura’yı “ Şura Yönetmeliği “ esaslarına göre düzenlemeli
ve gerekirse Şuralar dört güne çıkarılmalıdır.     

          Bu 
vatanın  birliği,  dirliği 
ve  bölünmez  bütünlüğü 
için  canlarını  çekinmeden 
vererek  şehit  düşen 
kahramanlar asla  unutulmamalı,
şehit  kuruluşları  ve 
şehit  aileleriyle  iyi  ilişkiler 
içinde  bulunulmalı, onların  her 
türlü  sorununa  ortak 
olunmalı, şehitlikler 
mutlaka  ziyaret  edilmeli; şehit  çocuklarının 
eğitim  ve  öğretim 
yapabilmeleri  için  gerekli 
yardım  ve  desteğin 
en  iyi  şekilde 
yerine  getirilmesi, şehit
cenazelerine kalabalık üye gruplarıyla iştirak edilmesi, Aydınlar  Ocakları’nın 
en  büyük faaliyeti ve  görevi 
olmalıdır. Ocak  Yöneticileri’nin,
bulundukları  yerlerdeki  Yerel Yöneticilerle iyi  ilişkiler 
kurarak, şehit  isimlerinin  yaşatılması 
için  cadde,  sokak 
ve semtlere  onların  isimlerinin 
verilmesini sağlamaları  ve ” 
Şehitler  Abidesi “
  yapılması 
hususunda da  gerekli  projeleri hazırlayarak  ilgililere 
teslim  etmeleri  ve 
daha  sonra da bu işlerin takibi
en doğru bir hareket olacaktır.

          Aydınlar Ocakları, yabancı kimlikler
karşısında Türk Kimliği’nden asla taviz vermemeli. Atsız Hoca bu konuda ne kadar güzel söylemiş: “ Biz Türk’üz. Tarihimize ve yakın mazimize dayanarak Türk’üz der ve bundan haklı bir iftihar duyarız.”
Ayrıca,  Mustafa Kemal Atatürk’te aynı konuda şunları
söylüyor: “ Bu memleket tarihte Türk’tü,
bu gün de Türk’tür ve ebediyen Türk
olarak yaşayacaktır.”

         Aydınlar
Ocakları’nın  AnaTüzükleri’nde “ Türk Milliyetçiliği “ ibaresi bulunmaktadır.
Bu bakımdan, bazı güç ve odaklar, Aydınlar Ocakları’na düşmanca tavırlar
sergilemekteler. Fakat bu düşmanca tavırlar Ocakların haklılığını ortaya
kaymaktadır. Bu konuda, Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nin değerli üyelerinden ve
uzun yıllar İlim – İstişare Kurulu’nda görev yapan rahmetli Prof. Dr. Erol Güngör şunları
söylüyor:  “ Biz Türk milliyetçileri
milliyetçiliğimize karşı yapılan suçlamaları şeref madalyası olarak
taşımaya alışmış kimseleriz.”

          Aydınlar
Ocakları’nın titizlikle üzerinde durmaları gereken bir diğer mesele de,  binlerce yıldır varlığını sürdüren ve
Milletimizin teminatı ve gurur kaynağı olan “ Türk Ordusu “ na sahip çıkmak, 
O’nu karanlık odaklara ve düşmanca hareket edenlere karşı korumak
olmalıdır. Mustafa Kemal Atatürk bu
konuda  da şöyle söylüyor: “ Ordu, Türk ordusu. Bütün milletin göğsünü itimat, gurur duygularıyla kabartan
şanlı ad “
                                                

          Son yıllarda;
Avrupa  Birliği  ve 
Soros  Vakfı  fonlarından 
destekli  birtakım  yeni 
vakıf  ve  dernek 
kurularak  veya  kurdurtularak, Türkiye’nin sosyal, siyasal  ve 
ahlaki  yapısına  şekil 
verdirilmeye  çalışılmaktadır. Bu
dışarıdan  kumandalı  kuruluşlara 
çok dikkat  edilmeli  ve 
yaptıkları  faaliyetler  yakından 
takip  edilerek ,
milletimizin  menfaatlerine  ters  düşen  çalışmalar 
karşısında,  Ocakların  basın toplantıları  yaparak 
veya  basın  bildirileri 
hazırlayarak  kamuoyuna  açıklama 
yapmaları , hepimizin 
vicdanlarını  rahatlatacaktır.
Ocakların yöneticileri  ve  üyeleri  bu 
hususları  göz önüne  alarak , kendi  kuruluşlarına 
en iyi  şekilde  sahip 
çıkmaları  boyunlarının borcu  olmalıdır. Bu 
böyle  olmakla  beraber; çok 
faydalı, etkili  ve  olumlu 
faaliyetlerde  bulunan  Ocakların 
da  haklarını  teslim 
etmek  gerekir. Temennimiz, bu  şekilde 
faaliyet  gösteren  kuruluşlarımızın  sayılarının artmasıdır. Ayrıca, Aydınlar
Ocakları’nın  mali  yönden 
de  kuvvetlenmesi  en 
büyük  dileğimizdir. Bu açıdan
da  gerekli  adımların 
atılması  yerinde  olacaktır.                                                           

           Aydınlar
Ocakları’nın, her türlü  tertip, oyun, tezgah  ve 
tehlikeye  karşı   iç bünyelerini  kuvvetlendirmeleri  ve 
mevcut  üye  sayılarını 
temsil  gücü  yüksek , inisiyatif  sahibi 
ve  üyeliğe  mani 
bir  hali  olmayan 
akademisyen , sanayici , işadamı , serbest  meslek 
sahibi  ve  onurlu 
kişilerle  takviye  etmeleri 
çok önemlidir.  Alınacak  bu 
yeni  üyeler , Aydınlar Ocakları’nın
gücüne  güç  katacaktır. Türk  Vatanı 
üzerinde  oynanan  oyunları n ve kurulan tuzakların farkına
varılarak, yapılacak olan faaliyetlerin 
bir  bölümünü  de 
bu  yönde  yoğunlaştırmak  gerekmektedir. İllerde  Türk 
Milli  Kültürü’ne  üstün 
hizmetlerde  bulunmuş  kişiler 
tespit  edilerek, bu  kişilere 
gerekli  ödüllerin  verilmesi, Türkiye  üzerinde 
hevesi  olanları  telaşlandıracak ve  dolayısıyla, Türk  Milleti için 
gözünü  budaktan  esirgemeyen 
kişi, kurum  ve  kuruluşların 
var olduğunu  bileceklerdir.
Bütün  bu 
olasılıklar  göz önüne
alındığında; Aydınlar Ocakları , yapmış 
olduğu  ve  yapacağı 
yeni  çalışmalarla
milletimizin  bağımsızlığının  ve 
geleceğinin  teminatı  olmalıdır. Aydınlar  Ocakları 
aynı  zamanda  bir 
okuldur. Gerçekten  yapmış  olduğu 
girişim  ve  faaliyetleriyle  bir 
okul  görevi  görmektedir. Ocakların  bu 
özelliklerinin  devam  edebilmesi 
için  büyük  bir 
çaba  ve  gayret 
içinde  çalışma  yapmaları   
ve  bu  çalışmaları 
yaparken  de  araştırma 
ve  geliştirme  ( AR – GE ) sistemine  önem 
vermeleri  gerekir. Yapılacak olan  açık 
oturum, konferans   ve buna  benzer faaliyetlerde aktüel  ve 
canlı  konuların  ve 
konuşmacı  olarak  da  o
konunun  uzmanları  seçilmelidir. Dolayısıyla, Ocakları’nın  nasıl 
bir  kuruluş  olduğu, gayesi , yaptıkları, yapacakları  kamuoyuna 
en iyi  şekilde  anlatılmalıdır.                           

             Aydınlar
Ocakları’nın    bünyelerinde  doğabilecek 
ayrışmalara kesinlikle 
müsaade  edilmemeli  ve 
o  ortamı  oluşturan 
üyeler  için  tüzük 
ve  ilgili  kanun 
ve  yönetmelik  hükümleri 
çerçevesinde  gerekli  işlemlerin 
yapılması ; Aydınlar Ocakları’nın 
geleceği  açısından  ve 
uzun  yıllar  yaşaması 
için  çok önemlidir.
Hizipleşme  hadisesi  öyle 
bir  olgudur  ki; yapılacak olan  iyi 
niyetli  her şeyin  önünde 
bir  engel  oluşturur, kırgınlıklar  ve 
küskünlükler  meydana  getirir. Birlik olmazsa hiçbir şey
yapılamaz  Bu konuda da Mustafa Kemal Atatürk diyor ki: “ Büyük işler, önemli atılımlar; ancak
birlikte çalışma ile elde edilebilir.”