14.4 C
Kocaeli
Pazar, Mayıs 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 250

En Güzel Ücret

    “Her çağda mevki ve
menfaat için dini, bile bile yanlış yorumlayanlar, dinin gerçeklerini
gizleyenler vardır. Bir mevki elde edebilmek veya mevkiini koruyabilmek için
âyetleri, iktidardaki idarecilerin hoşuna gidecek biçimde yorumlayan, icabında
haram olan bir şeyi helâl gösteren, üç beş kuruşluk menfaat karşılığında
dinlerini satan sözde din adamları vardır. İşte Kur’an böylelerine ihtar ediyor,
‘Birkaç para için Allah’ın âyetlerini satmayın’ (Bakara: 41) diyor. Zira dünya
geçicidir. Bu geçici hayat bitip de ruh, âhirete doğunca dinini verip dünyayı
alan adamlar, aslında cevher verip, vücudunu yakacak ateş satın aldıklarını,
kendi elleriyle kendilerini ateşe attıklarını anlarlar ama o zaman iş işten
geçmiş olur.

    “Bazı bilginler, bu
âyete dayanarak Kur’an öğretme karşılığında para alınamayacağını ileri
sürmüşlerse de bu doğru değildir. Herkes uğraştığı iş karşılığında bir ücret
alır. Bilginlerin çoğunluğu bu kanaattedir. Buharî’deki bir hadiste bunun caiz
olduğu, şöylece beyan edilmektedir:

     “ ‘Aldığınız en
güzel ücret, Allah’ın kitabı(nı öğretme) karşılığında aldığınız ücrettir.’
(Buharî İcare,  16) Öğretim karşılığında
alınan ücret, kişinin harcadığı çaba ve vaktin karşılığıdır. Burada karşılıklı
menfaat vardır. Öğrenci öğrenmekte, öğretmen de çabası karşılığında ücret
almaktadır. Bu, Allah’ın âyetlerini satmak demek değildir. Allah’ın âyetlerini
satmak, bile bile menfaat için onları tahrif etmek, manasını gizlemek, yanlış
yorumlamak, hasılı hakkı gizlemektir. Kur’an öğretmede hakkı gizlemek veya
değiştirmek diye bir şey söz konusu değildir. Bilâkis Hak öğretilmiş olur.
Elbette bu meslek, mübarek bir meslektir. Ama bu, öğretim için böyledir. Dini
görevleri yapma karşılığında yine ücret alınır. Fakat yalnız Kur’an okuma
karşılığında para alınmaz. Alınan para, okunan Kur’an’ın karşılığı değil,
harcanan vaktin karşılığıdır. Harcanan vakit için bir miktar para alınabilir.
Yoksa Kur’an’ın değeri biçilmez. Para ile Kur’an okumayı meslek edinmek doğru
değildir.” (Prof. Dr. Süleyman Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri I, s: 155 –
156, Yeni Ufuklar Neşriyat)

X

     Muhterem Prof. Dr.
Süleyman Ateş hocamızın bu aydınlatıcı izahı; beni çok eski yıllarıma götürdü.
Çok sevip saydığım ve hürmette kusur etmediğim merhum Yusuf Kurtiş hocamın ve
hocasının ideal hocalığını hatırlattı bana:

     Kuzey Makedonya’da
yer alan Ohri şehrinden olan, aslen Arnavut ve zamanın Osmanlı medresesinden
mezun, Yusuf Kurtiş adlı; hocam diye hitap ettiğim, çok değerli bir zatla
tanışmıştım.

     Arnavutluğa
komünizm gelince, müderris, din hocası ve aynı zamanda imamlık da yapan
hocam;  bir süre hapse atılmış; ilk
fırsatta her şeylerini geride bırakarak ailesiyle Türkiye’ye göç etmişlerdi.

     Bilhassa ramazan
aylarında, çevresinde olup da, kendisi gibi Türkiye’ye gelen göçmenlere fahri
olarak din hizmeti veriyor, onlara din hocalığı yapıyordu.

     Geçimine gelince:
İstanbul’un Yedikule semtine yakın Kazlıçeşme tren istasyonu yolu üstünde
kiralık bir kulübede saat tamirciliği ile maişetini temin etmeye çalışıyor ve
yakınında kiraladığı bir evde kalıyordu.

     Mezuniyetinin
Türkiye’de bir karşılığı olmadığı için, kendi sahasında resmî bir vazife alacak
durumda değildi.

     Bir gün saat
tamirciliğini neden edindiğini sormuş ve şöyle bir cevapla karşılaşmıştım:

   “Oğlum demişti,
Ohri’de medresede okurken, Türkiye’nin doğu illerinden birine mensup olan
hocamız her fırsatta bizlere: ‘İlminizi geçiminize sakın ha, vasıta ve aracı yapmayınız!’
diye tembih üstüne tembih ederdi!

   “İyi ama hocam
derdik, geçimimizi ne ile temin edeceğiz?” diye sorunca da şöyle cevap verirdi:

   “Her biriniz ayrıca
sizi geçindirecek bir sanat öğrenmelisiniz!” derdi.

   “İşte oğlum ben de o
zaman kendime saat tamirciliğini seçerek, bu sahada kendimi yetiştirmeye ve bu
hususta her şeyi öğrenmeye gayret ettim. Nitekim bu tercihim, çok şükür, bugün
kimseye muhtaç olmadan geçimimi sağlıyor.”

2023 Seçimlerinin Anlam ve Önemi

0

Önümüzdeki seçim Recep Tayyip Erdoğan’ı,  Kemal Kılıçdaroğlu’nu, Muharrem İnce’yi veya Sinan Ogan’ı seçme veya

seçtirmeme seçimi değildir.

Bu seçim, önümüzdeki dönemde Tek Adam yönetimine yol açan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ninmi,   Güçlendirilmiş Parlamenter Sistemi’nin mi olacağının bir seçimdir. Bu seçim sonucunda ya Atatürk, Cumhuriyet ve Türk kimliğine savaş açan siyasal İslâmın kesin zaferinin ilan edileceği bir seçim olacak ya da Atatürk’ün kurduğu milli ve çağdaş Türkiye’nin fabrika ayarlarına dönüldüğü bir seçim olacak.

Bu seçimin diğer seçimlerden farkı, devletin Yönetim sisteminin,  belirleneceği, kuvvetler ayrılığı prensibinin tekrar geri gelip gelmeyeceğinin, tarikat ve cemaatlerin devlet  kurumlarına hakim olma hırslarının sona erdirilip erdirilmeyeceğinin, yandaşlığa göre değil liyakate ve ehliyete dayalı görevlendirmelerin yapılacağı adil bir düzene dönülüp dönülmeyeceğinin belirleneceği bir kader seçimidir. Bu seçimin ilk turda sonuçlandırılması gerekiyor. Bazı Cumhurbaşkanlığı adaylarının birilerine güç göstermek istemeleri ancak egolarını tatmin eder. Bu seçim kimsenin egosunu tatmin etme seçimi değildir. Bu seçim, Türk milletinin akıl ve bilimin rehberliğinde aydınlık bir Türkiye’nin mi, dini cemaat ve tarikatların egemen olduğu Ortadoğu ülkesi bir  Türkiye’nin mi tercih edileceği bir seçim olacaktır.

Oylarımızı bu gerçekleri düşünerek verelim.

Türkiye’nin Dönüştürülme Çabası ve Genel Seçim Dönemeci

Yazıya girmeden önce 4 Nisan 1997 tarihinde Allah’ın
rahmetine kavuşmuş olan MHP’nin kurucusu ve Genel Başkanı siyasi ve askeri bir
deha olan Alparslan Türkeş’i rahmetle ve saygıyla anmayı bir görev bilirim.
Ayrıca geçen hafta Allah’ın rahmetine kavuşan faziletli ve vefalı insan, Ümraniye
Türk Ocağı Başkanı değerli kardeşimiz Harun Güvendi’yi de rahmetle anarım.

            Cumhurbaşkanlığı
ve Genel Seçimler yaklaşıyor. Her seçimin ayrı bir anlamı bulunmaktadır. Bu
seçimler de Türkiye’den yana olanlarla küresel güçlerin taşeronları arasında
geçecektir. Sadece ismen bizden gözüken ama küresel güçlerin oyuncağı olan bazı
adaylar görevleri icabı ülkenin altını oymakla meşguldürler. Maalesef şehit
kanıyla sulanmış topraklar sürekli bu vatana ve milli ve manevi değerlerimize düşman
yetiştiren bir alan olmuştur. Demokrasi görüntüsü altında şımartılan, adam
yerine konan parti ve şahıslar dışardan buldukları cesaretle Türkiye’ye ve
rejime meydan okumaktadırlar. Hadi bunları anladık ama ülkenin ikinci yüzyılına
isim biçip ihanetleri ödüllendirmek isteyenlere ne demeli? Öcalan’a ve FETÖ’ye
ve malum siyasi suçlulara özgürlük vaat edenler çok açık bir şekilde devlete
meydan okumaktadırlar. Bunlar bir de iktidar ortağı olsa; anlaşılan Ege,
Akdeniz, Libya, Suriye ve Irak’ta dün olduğu gibi buralarda ne işimiz var
diyerek milli menfaatlerimizden uzaklaşacaklardır. Bunlara göre zaten milli menfaat
nedir ki? Savunma sanayiimiz onlara göre, savaşı körüklemektedir. Sözde Dünya
barışı için vermeyecekleri hiçbir şey yoktur. Terör örgütüne terörist diyemeyen
bu sürü, Kıbrıs’tan asker çekmekten de yana olabilir. Yunanistan bunların hiç
gerçekleşmeyecek zaferini beklemektedir. Böylece hava gücünü yeni uçaklarla
destekleyip para sarf etmeyecektir. Diyaneti kaldıracaklardır. Ayasofya
Camii’ni ve Sultanahmet Camii’ni müze de yapabilirler. Türkiye’nin başarı ile
sürdürdüğü dengeli dış politika her an ABD lehine dönüştürülebilir. Türkiye
Rusya ve Türkiye ABD ilişkileri kovboyların eline geçer. Bir de utanmadan dost
kılıklı düşmanlarımızın Atatürk engelinden Türkiye’yi kurtarma emirlerini de
yerine getirirlerse; onlara göre, özgürlükçü Türkiye kuruluverir. Artık
Türkiye’nin hiçbir şey üretmeye ihtiyacı kalmaz; ABD ve etrafındaki Batılı
ülkelerce ithal cenneti yapılırız. Böyle bir Türkiye’ye nasıl da siyasi
borçlanma desteği sağlanmaz?

14 Mayıs Genel Seçimlerinde yarışma
onun için Türkiye’den yana olanlarla Milli Devleti ve üniter yapıyı
sonlandırmak isteyenler arasında olacaktır. Mevcut iktidar gitsin de kim
gelirse gelsin anlayışı yerleştirilmeye çalışılıyor. Oysa perdenin arkasında
ülkenin beka sorunu ve Türlü oyunlar var. Tercih bağımsızlığımızı ve egemenliğimizi
korumaya muktedir miyiz, yoksa kendimize yeni patronlar mı seçeceğiz? İskemle
kavgası artık bu noktaya getirilmiştir. Muhalefetin amiral gemisi olan siyasi
partiye ABD’li müşavir geldi diye Albayraklarımız kaldırılacak mı? Kendi
kendimizi kandırmayalım. Daha fazla oy almakla, milletvekilliği kazanmakla
fazla bir şey değiştiremeyeceğiz. Böyle bir ortamda ve tehditler karşısında
seçim ittifakları yerini Türkiye ittifakına bırakmalıydı. TC’nin kurucu
ilkeleri ve Cumhuriyetimiz devre dışına itilecek mi, yoksa itilmeyecek mi? Anayasa’daki
değişiklikler Türkiye’yi tanınmaz hale getirecek mi?

            Bir dönem
uyarılara rağmen, uyanmayan iktidar uyutula ve uyuşturula uyuşturula FETÖ’nün
işgali altına sokulmuştu. Bunlara ne istediniz de vermedik deniyordu. Parti
teşkilatı el değiştirmeye başlamıştı. Etnikçi politikalar, aldatılma ve
uyuşturulma düşmanın kuvvetlenmesine alan açmış ve bizi 15 Temmuz 2016 işgal ve
darbe teşebbüsüne kadar getirmişti.

            Bu defa 15
Temmuz’dan ders alan sözde müttefiklerimiz ana muhalefet ve HDP’den güç alarak değişik
bir yol takip ediyor. Partide Atatürkçüler ve milliyetçi taban devre dışı
bırakılarak sözde barış ve özgürlükçülük seçiliyor. Rahmetli Erdal İnönü
döneminde de terör sevici ve terörü destekleyen malum parti TBMM’ne sokulmuştu.
İster istemez Fukuyama’nın sözleri dikkat çekicidir. O’na göre, tarihin sonuna
gelindi, herkes kendine göre kendini şekillendirmeli ve emperyal güce teslim
ederek ulus devlet ve üniter yapıdan uzaklaşmalı. Bu heves o kadar arttı ki
Mart 2023’de yapılan İktisat Kongresi’ne bu zat çağrılmıştı. Milli devlet ve TC
ile uğraşmak isteyenler “bizim küçük hesaplarımız yok yüzyıllık Cumhuriyeti
değiştireceğiz” diyebiliyorlar. Hukuk bu gidişe bir son vermezse Türkiye’yi
karıştırabilirler. Yakın geçmişi unutmayalım. Terörden yana olanlarla silah
bırakmamakta ısrar edenlerle ne barış olur, ne de demokrasi! Demokrasi kendini
ancak hukukla savunabilir. Hukuk yalpalarsa terör ve teröristler daha da
şımarır. Teröre özgürlük sağlayan bir demokrasi örneği herhalde Türkiye’den
başka bir yerde görülmemiştir. Muhalefet tekrar Atatürk’ün çizgisine
çekilmelidir. Yanlış adreslere dalıp çıkar uğruna siyaset yapanlar komik duruma
düşmeyin. Bugün insanlarımıza öncelikle iskemle değil; vicdan, sadakat, medeni
ahlak ve karakter lazımdır. Milli Mücadele ve Cumhuriyet yerel yönetimlere
özerklik adı altında Milli Devletten vaz geçmek adına yapılmamıştır.

            Türkiye’den
1071’in, 1453’ün ve 1923’ün intikamını almak için yüzyıllık Cumhuriyeti depoya
atmak isteyenlere fırsat verilmemelidir. Batı’nın ve bazı müttefiklerimizin
sorunu, Türk ve İslam düşmanlığından kaynaklanır. Kuran-ı Kerim’i yırtan ve
yakanlara karşı ümmetimiz sinmiş, bir köşeye çekilmiş, horuldayarak
uyumaktadır. Bu gidişin maalesef uyanışı da pek yoktur.

            Vatandaş ve
görevi ne olursa olsun herkes Türkiye’yi Türkiye olmaktan çıkaracak tezgâhı
fark edebilmeli ve duygusal yaklaşımlar terk edebilmelidir. Geçmişi unutmadan
14 Mayıs’ta geleceği kurtarmak zorunda olduğumuzu artık bilmeliyiz.     

Seçime Doğru

Konuyla alakalı katıldığımız panellerden, izlediğimiz akademik görüşlerden
edinimlerimiz doğrultusunda ve ilgili akademisyenlerin ifadesiyle üslup ve
teknik anlamda

Öncelikle anayasanın bir toplumsal sözleşme ve uzlaşma niteliğinde olmasını
istiyorsak; T.C. Devletinin temel kuruluş felsefesi, kurucu irade ve varoluş
gerekçeleri problemsiz hayatiyetini sürdürürken ‘’Partili Cumhur Başkanlığı
Sistemi’’ olarak hazırlanmış oylanmaya sunulacak bir metnin önümüze
konulduğunun izahını kavramış değilim.

Bilinen o ki, bugüne kadar demokratik parlamenter sistemden daha iyi ve
başarılısı ortaya konamamıştır. Demokratik parlamenter sistemi güçlendirmek ve
aksaklıkları gidermek, yasaları değiştirmek mümkün iken; onu rafa kaldırıp
ülkeyi yeni maceralara sürükleyecek duyulmamış bir ‘’ Partili Cumhur Başkanlığı
sistemi’’ ve benzeri uygulamalardan medet ummak her şeyden evvel metodik bir
hata olduğu kanısındayım.

*

Stratejiler, sistemler, yapı, süreçler, tarzlar, kültür, hukuk devletinde
hukukun üstünlüğüne bağlılık ve vatandaşların hukuk güvenliğini sağlamak,
yönetimde keyfiliği önleyecek bariyerler, temel hakların güvence altına
alınması, devletin ve yürütmenin yargısal denetiminin kurumsal gücü, kuvvetler
ayrılığının ilkesel gücü… Gibi öncelikleri içerir devletin rejimini oluşturan
birçok öğe olduğunu belirtelim.

Eğer demokratik bir rejim söz konusu ise bu öğelerin her birinde demokratik
bir düşünce ve davranış söz konusu olur. Adil bir seçimle oluşan yasama,
yürütme ve yargı sistemi, bunlar arasında bir fren ve denge mekanizması,
ademimerkezi bir yapı, katılımı sağlayan bilgi ve karar süreçleri, denetim ve
hesap sorma düzeni, demokratik bir kültür söz konusu, diğer bir ifadeyle,
içselleştirilmiş Hukukun Üstünlüğüne dayanan Demokratik Parlamenter Sistem.

*

Aldanmayalım: 14 Mayıs da yapılacak ve ülkenin kaderini belirleyecek genel
seçim, ‘’Cumhur İttifakı adıyla Tek Adamı öne çıkaran Partili Cumhur Başkanlığı
Sistemi ile ortak akıl la yönetilmeyi önceleyen Güçlendirilmiş Demokratik
Parlamenter Sistemin yarışı olacaktır. Diğer adayları desteklemeniz Cumhur
ittifakının hanesine yazılacaktır kanaatindeyim.

Ülkemizin parlak geleceği, halkımızın refahı adına hayırlara vesile olsun.

Serhat şehrimiz Kars’ı gördünüz mü?

Kars
şehrimiz, doğudaki sınır şehrimiz olup Anadolu’nun kilidi sayılır. 93 harbi de
denen
 1876/77′deki savaş sonrası Rusların hakimiyetine geçmiş 1918 de yeniden
Osmanlı Türk devletinin olmuştur. Bu yıllarda kurulan Güneybatı Kafkas
Cumhuriyetine baş şehirlik yapmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile sınır
şehrimiz vasfı ile 36 plaka No’lu ilimizdir. Binli yıllardaki Ermeni Gürcü
Bagrat Krallığının başşehridir. Bu baş şehirlik yapmışlığı oraya tarihi bir
zenginlik katar.

İşgal
günlerinde yapılmış Baltık mimarisinin uygulandığı bazalt taşlı binaları ve
düzgün caddeleri ile dikkat çekicidir. Bu bölgemiz İran / Bizans çekişmeleri,
sonra İslam orduları, daha sonra Selçukluların, daha sonra ise Osmanlı-Rus
savaşlarının olduğu alandır. Milattan sonra 1000’li yıllarda 100.000 nüfuslu
Ani şehri bu savaşlar sebebiyle şimdi harabedir. Ani şehri 1064 te
Malazgirt’ten yedi yıl önce Sultan Alparslan tarafından alınmıştır.
Komutanlarından, Kürt Beyi, Emir Mengücek, Anadolu’daki Türklerin ilk camisini
burada yaptırmıştır ve bu şehre Şehristan ismi verilmiştir. Halen kale
surları, kalan sekiz kilise, 1 camii ve Selçuklu sarayına ait kalıntılarıyla
dikkat çekici, görülmeye değer bir yerdir.

Kars
platosu hayvancılığa uygun bir alandır. Bu bölge hayvancılığın getirdiği imkanlarla
geçinir. Şehirdeki onlarca peynir gibi önemli bir gıdanın ticaretinin yapıldığı
işyerleri dikkat çeker. Peynirciliğin gelişmesinde Rusya’daki kilise
anlayışıyla geçinemeyen ve bu bölgeye yerleştirilen Malakanların etkili olduğu
söylenir. Malakanlar her gün süt içme, savaşa karşı olma gibi farklı özellikler
sebebiyle Rusya yönetimi tarafından bu bölgeye yerleştirilmiş bir toplumdur. Buralarda
tabiat şartlarının imkânı ve çevre kirliliğinin olmaması sebebiyle arıcılık da
yaygındır ve bal ticareti de yapılmaktadır.

Kars
platosunun Çıldır Gölü gibi diğer bir tabiat harikasını, özellikle kışın
görmek ayrı bir zevktir. Çünkü bu göl bir metreye yakın buzlanması sebebiyle
üzerinde atlı kızaklarla gezilebilme imkânı vermektedir. Bu etkinlik buraya
ayrı bir güzellik ve zenginlik sağlamaktadır. Ayrıca buzun kırılarak açılan
deliklerden tutulan benekli sazan balığı yöre halkı için ticaret imkânı sağlar.
Gelenler için ise farklı bir ağız tadı imkânı sunar.

Kars
kalesinin eteklerindeki Ulu Cami; 1000’li yıllardan kalma, harika taş işçiliği
olan 12 Havariler Kilisesi, şu anda Kümbet cami olarak hizmet vermektedir. Yine
merkezdeki son Rus işgalinde yapılan Kazak Kilisesi olarak bilinen Fetih Camii,
Kars Müzesi gibi gezip görülecek güzel yerleri vardır. Sonra Harakani türbesi… Harakani,
1033’te Bizans – İslam ordularının savaşında yaralanıp şehit düşmüş olan bir
İslam din büyüğüdür. Tasavvufta Peygamberimiz ve Hz. Ebu Bekir ile devam eden
altın silsiledeki 7. isimdir. Bu koldaki anlayış günlük hayatta sadelik,
gösterişten uzaklık, geçimin bizzat iş ve meslek sahibi olarak karşılanması
gibi özellikleri benimser. Bu anlayış, Şahı Nakşibendi’nin “Elin işinde
kalbin zikirde olsun”
öğretisinin de yapıldığı Nakşibendilik denilen
yoldur. Hoca Ahmet Yesevi de bu yolda olan ve kaşıkçılığı ile bilinen büyük
Türk mutasavvıfıdır. Harakani’nin türbesinin de olduğu Evliya Cami ve Külliyesi
ilk önce Sultan Alparslan tarafından yapılmıştır.

Kars denince tabii ki Sarıkamış’ı
unutmamak lazımdır. Bu ilçemiz şu anda önemli bir kayak merkezimizdir. Çünkü
kış sporlarında tercih edilen, kristal karı ile ve de buradaki kış sporları
için uygun imkanları ile cazip bir merkezdir. Sarıkamış ayrıca 1. Cihan
harbinde yanlış bir karar ve iyi planlanmamış bir hareketle 10binlerce vatan
evladının Allahu Ekber dağlarında şehit verdiğimiz acı olayın adresidir. Biz de
bu şehitlikleri ziyaret edip dualarımızı yaptık. Bu ilçemizde Ruslardan kalma
taş binalar da vardır.
En önemlisi Prens Katerina Köşküdür.
Restore edilip hizmete açılmayı bekleyen bir eserdir. Sarıkamış anma
törenlerinin yapıldığı yeni düzenleme alanları da görmeye değerdir.

Bu şehrimiz için diğer bir değer
Kafkas oyunlarının oynandığı, Kars halk şairleri olan aşıkların atışmalarının
neşe ile dinlendiği, Kars kazı ziyafetlerinin yapıldığı yerlerdir.

Bu güzel şehrimizi gördükten sonra
Kars Garından, Doğu Ekspresi ile doğunun kapısı olan Erzurum’a giderek gezinizi
daha unutulmaz kılabilirsiniz. Gezip görmeye fırsat veren imkân ve sağlıkta
olmanız dileklerimle.

Ana Muhalefetin Aday Adayları Hakkında.

Tanıdığım son
CHP il başkanı Mahmut Cengiz Sarıbay idi.

         Hemen hemen hizmet ettiğim, üyesi
olduğum tüm sivil toplum kuruluşlarında ziyaretimize gelmiş, öneri ve
fikirlerimizi almış, istediğimiz zaman iletişim kurabileceğimiz ve partisinin
kapılarını tüm sivil toplum kuruluşlarına açan iletişim gücü yüksek samimi bir
siyasetçi.

Kendisinden
sonra gelen İl başkanlarını basında ki resimlerinden tanıyorum.

Gazete
haberlerinden takip ettiğim kadarı ile Cengiz Sarıbay’dan sonraki CHP İl başkanların
en önemli siyasi beklentileri de, iktidara bir şekilde kızıp oy vermeyenlerin
kendilerini tercih edeceği yönünde!!!!

Zor
tabi!

***

Bir
de İYİ Partiden İzmit İlçe eski başkanı Pelin Coştur Filiz.

Pelin
hanım da, hemen hemen her derneğimizin etkinliğine katılmış bizlerle sürekli iletişim
halinde olmuştu.

Şimdi
ikisi de kendi partilerinden aday adayı.

Elbette
sadece CHP’den Cengiz Bey ile İYİ Partiden Pelin Hanım değil.

Toplumun
geniş halk kitlelerinde ve sivil toplum kuruluşlarında sokakta karşılığı
olduğunu gözlemlediğim, seçim olmadığı dönemlerde de halkın içerisinde olan
başka aday adayları da var.

Misal
yine Cumhuriyet Halk Partisinden Turan ŞAHİN, Songül KAYA, Tülin Keçeci Güngör,
Savaş ÇETİN ve Bahar Gültekin Candemir.

Güler
yüzleri ve mesleki bilgileri ile rahatsızlıkları dolayısı ile tanımak zorunda kalanların tanıdıklarına
memnun olduğu doktorlar
Mühip Kanko ve Cumhur Cevdet Kesemenli.

Cumhuriyet
Halk Partisinden şehrin sosyal hayatı ve sivil toplum faaliyetlerinde
tanıdıklarım bu kadar.

İnanın
diğer aday adaylarını sadece ismen tanıyorum pek çoğunu yolda görsem tanımam
onun için maalesef haklarında bir yorum yapamıyorum.

Aday
adayı olduklarına göre muhakkak partilerinde tanınıyorlardır ama yaklaşık 20
yıldır bu şehrin sivil toplum ve sosyal hayatında aktif birisi olarak
kesinleşecek aday listelerinde partisi
dışında karşılığı olmayan adayların seçilebilecek sıralara yakın yerlerde yer
almasının
partilerine oy kazandırmayacağını seçim çalışmalarının istenildiği
gibi hareketli geçmeyeceğini çok iyi biliyorum.

Öyle
durumlarda saha çalışmalarında aday adına randevu talep edildiğinde pek çok
sivil toplum kuruluşu ve dernekte akla gelen o komik soru BU KİMDİ TANIYAN VAR MI? Şeklinde oluyor.

***

Keşke
tüm partiler demokrasinin gereği olarak üyesinin önüne ön seçim sandığı koysa üyesinin
tercihlerine güvense ve kimin kendi partilisinde ne kadar karşılığı var hep
birlikte görseydik.

Herkes
bir yana bunu en fazla yapması gereken CHP ve İYİ parti idi ve yine yapmadılar.

Vardır bir bildikleri!

Yapılsaydı,
belki de mevcut milletvekilleri de pek hoşlarına gitmeyecek sonuçlar ile
karşılaşabilirdi ya neyse…

***

İYİ
Partide de siyasi koltuğu ve iş yeri dışında halkta karşılığı olan tanıdığımız pek
çok isim var, misal Gazeteci Yazar Yüksel
ERCAN
Allah için ne zaman ne konuda hangi derneğimizin faaliyet alanı ile
ilgili bir talebi olsa,

Hangi
öğrencimizin ve ya ihtiyaç sahibi vatandaşın aracı olduğumuz bir derdi olsa hem
mesleğinden hem bilgisinden hem de sosyal çevresinden ziyadesi ile faydalandık,
sağ olsun.

İnşallah
seçilebilecek sıradan aday olur ve toplum yararına faydalı işleri Mecliste de
devam eder.

Tabi
küresel güçte zengin sayılabilecek dış bağlantıları kuvvetli siyasetçiler ile
ne kadar yarışabilir o da ayrı konu!

Sadece
Yüksel Ercan değil elbet bizlerde karşılığı olan tanıdığımız İyi Partililer;

Eğitim
camiasının da yakından tanıyıp sevdiği Ali
Paşa Naipoğlu
ve Milli Kuruluşların maddi manevi her zahmetine ortak
mensupları sivil toplum gönüllüleri Salih
Işık, Sevinç Akdemir ve Mustafa Anayurtlu.

***

Evet,
2 önemli Muhalefet partisinin 100 den fazla aday adayı içerisinde
tanıyabildiğim isimler bu kadar.

Bakalım
CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu ve İYİ Parti Genel Başkanı Sayın
Meral Akşener ilimizden kimler ile Ankara’da siyaset yapmayı tercih edecek!

Üyelerine
sormadıklarına göre, sıralamada kimin nerede olacağına göre onlar ve ya görev
verdikleri genel merkez yöneticileri karar verecek.

Haklarında
hayırlı uğurlu olur inşallah.

Türkiye Bölündü!

 

¾   
Yapma yav, ne zamandır? * Hayli zaman; yarım düzine yıldır..

¾   
Peki, nasıl oldu? * Kolay oldu, göstere göstere geldi; Sağ & Sol mevzusu da öyle
gelmişti.

¾   
Tüüü! Kaça bölündü? * Ucuza bölündü; klasik menfaat ve rant..

¾   
Yani kaç parçaya bölündü diyorum? * Ne önemi var!

¾   
Çok merak ettim? * Şimdilik 2 parça..

¾   
PKK mı yaptı ki? * Yok, ne PKK’sı! Bölücü örgütler doğrudan karşıda yer tuttukları için
tehlikeleri aleni ve sınırlıdır.

¾   
Eee? * Ama
siyasetçi örgütler hem içe oynarlar hem içten oyarlar. 

¾   
Nası yani? *
Konsolide diye kutsanmış bir kelime var; iktidar mevcut konumunu sürdürmek
için, muhalefet de sıra bize gelsin diye seçmen kitlesini galeyana getirirler.

¾   
Soona? * Sonra:  “Galeyan geldi mi, mantık savuşurmuş.”,
“Vardı aklından o gün her kimi gördümse zoru.”

¾   
Bu kimin? * Mehmet
Âkif’in. “Allah bir daha bu millet yazdırmasın!” dediği İstiklâl Marşı’ndan tam
9 yıl önce yazmış bunları ‘Süleymaniye Kürsüsünde’n.

¾   
Vay canına!
* Vay vicdanına bu toplumun!

¾   
Toplumla ne ilgisi var be abi?! * Devamı da var: “Kim ne söylerse, hemen el vurup
alkışlayacak / -Yaşasın -Kim yaşasın? -Ömrü olan. Şak! Şak! Şak!”

¾   
Bu ne ayak?
* Tencere & Kapak. Ne diyor Doğan Kuban: “Câhil toplumun ahlâklı olması
zor.”

¾   
Ne cahili abi, herkes olmuş şam şeytanı! * Zaten mesele de o; başkasının dalını kesiyorum diye
herkes kendi bindiği dalı kesiyor.

¾   
Nası nası? *
Câhil kelimesi temelde azgınlığı ve aşırılığı imler, özellikle de davranış
yobazlığını ve saldırganlığı; bu yüzden câhilin karşıtı âlim yada tahsilli
değil halîm yahut medenîdir  (Bkz. TDV
İslâm Ansiklopedisi “Cehâlet” maddesi, müellif: Mustafa Çağrıcı). Yoksa ‘Ebu
Cehil’ lâkaplı Amr b. Hişam iyi eğitim almış bir Mekke kodamanıydı.

¾   
O değil de bu seçimde kime oy verelim? * Niye sordun?

¾   
Sen bu işleri bilirsin daa.. * Ulen köftehor; her seçimde hem soruyorsun hem de en
verilmeyecek olana veriyorsun.

¾   
Yok valla:)
* 14 yıl önce yazmışım: “Herkes Kendini Seçer” yani herkes kendisi gibi olana
oy verir.

¾   
Cumhur mu, Millet mi? * Önce asgarî nezaket ve âdâb-ı muaşeret, peşi sıra birbirini
düşman bellemeyen ve Jacinda Ardern gibi gelince gitmeyi, her zaman halktan
biri olarak kalabilmeyi, farklılıkların farkındalığıyla empatide öncü
olabilmeyi becerebilen bir zihniyet.

¾   
Ama seccade falan.. * 800 bin kilometrekarelik, 95 milyonluk (10 milyonu son 12 yılın
KDV’si); üç tarafı denizlerle, dört bir tarafı devâsa sorunlarla çevrili bir
ülkede ve insanlar geçim derdiyle derbeder olmuşken, Ramazan hâricinde mübârek
11 ayları da yarı oruçlu geçirirken seccade ne lan!

¾   
Abi ne kızıyon ya! * ‘Oku’ diye başlayan bir dinin Kitabından daha 1 sayfa okumamışsın,
ehl-i kitap numarası mı yapıyorsun kitapsız!

¾   
Abi camide mukabele okurlarken biraz dinlemiştim. * Asıl siyasetçi senmişsin meğer. Zaten okur ve
anlamaya başlarsan yaptığın birçok çakallığı yapamazsın di mi ya.

¾   
Estağfirulla:)
* Bana bak çekirge; yalana ara sıra doğru kat ta yalancılıkta okeye döndüğünü
demiyelim.

¾   
 Abi kime
vereceğini de desene.
* Lâftan da alınmaz benimki! Oğlum kaç seçimdir demişim;
“Ben oyumu herkes’e vermiyorum”, artı bi camide (26.03.2009) bi kahvede (19.09.2018)
söylemişim; “Ben oyumu yalnızlığa veriyorum” ve “Ben oyumu vicdana veriyorum”.

100 Yıl Öncesi ile Bir Karşılaştırma

“14 Mayıs 2023 tarihinde bir
seçime gidilir iken Türk Milletine bunları hatırlatmak istedim… Bu yazıdan
anlattıklarım benim oy vereceğim kişiyi belirlememe neden oluyor… Sizde
umarım o dikkatle okursunuz!”

 

Seçim sonuçları için üzülen, hayıflanan, irkilen, korkan ve sevinen
var. Hâlbuki bu kadar uç noktalarda duygu ve düşüncelere kapılmaya hiç gerek
yok. Çünkü tarih bize böyle söylüyor! Onun için gelin geçmişle günümüz arasında
ufak bir karşılaştırma yapalım.

 

100 yıl önce Sibiryalı Türk seyyah Abdürreşit İbrahim Efendi “İstanbul yüz senedir Avrupa’ya tahsile
adam gönderiyor, Avrupa’dan öğretmen getiriyor, bugüne kadar tranvay
kondüktörlüğü ve tünel ağzında durabilecek, kaldırım yapabilecek, hiç olmazsa
kapıcılık rütbesinden bir derece yüksek makama layık bir adam, Türklerden hala
çıkmadı! Zannederim bu güneş gibi aşikar bir hakikattir, artık itiraf etmek
icab eder”
… Yine Kazanlı Türk gazeteci Fatih Kerimi “Türkiye’nin ticaret, sanat ve iktisat işlerinin tamamı Hristiyanların
ve yabancıların elindedir.”
sözleri ve devamla zamanın aydını Tüccarzade
İbrahim Hilmi’nin “… evdeki sobamız
kurulmak lazım gelse bir Hristiyan çağırmaya mecburuz, kapımızın kilidi bozulsa
yine bir Hristiyan getirteceğiz, duvarımız yıkılsa, evimizin badanası kararsa
yine bir Hristiyan çağıracağız.”
deyip örnekler vermeye devam ediyor.

 

100 yıl sonra bugün ülkemiz, sermayesinin tamamı yabancılara ait
31.000 şirket tarafından küresel işgale uğramış durumda. Başta finans sektörü
olmak üzere birçok iş ve sanayi kolu yabancıların ve “Türk” kelimesini ağzına almaktan imtina eden “Gayr-ı Türkler”in elinde! Türkler arasında da, “Kaht-ı Rical” dediğimiz yüzlerce
yıllık bir adam çıkartamama sorunu var…

 

100 yıl önce, Tüccarzade Hilmi Efendi; 20 bin civarında subayı bulunan
ordumuz için, “Ordu ve Donanma” adı
altında binbir fedakârlıkla bir mecmua yayınladığını bütün fedakârlığına rağmen
mecmuanın ancak 550 kişi tarafından satın alındığını söylüyor. Hafız Hakkı Paşa
ise bu durumu, dönemin Bulgaristan Ordusu ile mukayese eder ve Bulgar Ordusu’na
giren gençlerin % 70’inden fazlasının okur – yazar, dinini, vatanını bilir ve
sever insanlar olduğunu daha ana kucağından az çok bir ideal öğrendiğini
anlatır. Yine Fatih Kerimi “Babıali
Caddesi’ndeki büyük kitapçıların % 85’i, matbaacıların, mürettiplerin,
hakkakların, oymacıların, ressamların % 90’ı Ermenidir.”
demektedir.

 

100 yıl sonra yine; Türklerin pek fazla okuduğundan, araştırdığından,
tarihini bildiğinden ve bir ideale yani mefkûreye sahip olduğundan söz edilemez.
Kitap, sanat, kültür ve medya dünyası yüzyıl öncesine benzer oranlarda “Gayr-ı Türkler”in elindedir. Dün nasıl
ki; Bulgara mağlup olunarak vatan toprakları kaybedilmişse, bugünde vatan
toprakları bölücü – ırkçı terör örgütü PKK’ya kaybedilmek üzeredir.

 

100 yıl önce Tüccarzade İbrahim Hilmi Bey, Türk unsurunun iş hayatı
dışında kaldığından bahisle hemen her gün Türklere ait ev, bahçe, tarla ve
arazinin süratle yabancılara ve gayrimüslimlere geçtiğini anlatmaktadır.

 

100 yıl sonra bugün, yine Türklere ait ev, bahçe, tarla ve arazi;
yabancılar ve pkk muhipleri tarafından, ya yüksek bedellerle yada tehditle çok
düşük bedellerle hemde tüm yurt sathında satın alınmak suretiyle
toplanmaktadır.

 

100 yıl önce Bekir Fikri Grebene’nin anlattıklarına göre önemli bir
kısmı Türk olan Müslüman ahali; Osmanlı – Türk Devleti’nin kendilerinden
beklediği “vatanseverlik ve sadakat”le
bağdaştırılması pek mümkün olmayan bir hareket tarzını tercih ederek, yüzlerce
yıllık Türk yurtlarının düşmana mukavemet edilmeden, teslim edilmesine neden
olmuştur. Rumeli’de; Manastır, Üsküp, Kalkandelen ve Gostivar’da halk,
şehirlerin düşmana harp yapılmadan teslim edilmesi taleplerini içeren mazbata
tanzim edip, yetkili makamlara vermiştir. Yine Prizren, Yakova, İpek halkı
düşmana teslim olmayı tercih etmiş ve civarda bulunan bazı askerlerimizi de
bizzat elleriyle öldürmüşlerdir.

 

100 yıl sonra, yine Türk topraklarını “demokratik çözülme” projesi ile pkk’ya terk iradesini ortaya
koyanlar, seçimlerde önemli bir kitle tarafından desteklenmiştir. Daha yüzyıl
öncesinde vatan kaybedenlerin bir kısmının, bugün fikri ve ruhi bir erozyona
uğrayarak, bölünme yada ülkeye el koyma talebinde bulunan bölücü ve “Gayr-ı Türkler”in yanında yer alması
bizler için hiç şaşırtıcı değildir.

 

100 yıl önce Fatih Kerimi; son derece vurdumduymaz, gayretsiz, vatani
hisleri kalmamış, devlet ve milletlerinin şerefi için hiç bir fedakârlığa
yanaşmayan, insanlarımızı tasvir eder. Zenginlerinde gidişata kayıtsız
kaldığını söyler. Hatta “Kesilecekleri
zaman koyunlar bile, biraz olsun çırpınırlar…”
diye anlatır. Mehmet Akif
Ersoy’da bunu “His yok, hareket yok, acı
yok… Leş mi kesildin?”
diye edebileştirmiştir.

 

100 yıl sonra bugüne baktığımızda, insanımızın benzer bir halde
olduğunu görüyoruz ve doğal olarak bunu eleştiriyoruz. Ancak yüzyıl önceki
halimizin, hepimize büyük bir faturası olmuştur. Günümüzün de böyle fatura
doğurması büyük bir ihtimaldir. Yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet ve ihanet
insanımızın önemli bir kısmında tepki oluşturmuyorsa bunun nedenleri vardır. Bunları
da bilmek ve de göz önüne almak zorunluluğundayız. Türk toplumunu tanımadan
çözüm üretmeye kalkışmamız hayalcilik olur.

 

100 yıl önce de, Türk Ordusu’nun insan kaynağı, doğal olarak içinden
çıktığı toplum yapısından büyük bir farklılık göstermemiştir. Dönemin birçok
tanığı, subay kitlesinin “vatan için
dövüşmeye”
niyetli olmadığında hem fikirdir. Fevzi Çakmak’ın tanıklığına
göre subaylar Üsküp’ün savunmasını red etmişlerdir. Birlikler açlıkla
boğuşurken, askeri erzak müteahhitlere devredilebilmiştir. Abdurrahman Nafiz “Çare yok, boş yere kan döküyoruz. Bize bir
kaç vilayet yeter… Anadolu’daki dört vilayet kâfidir. Rumeli için boş yere
kan dökülüyor. Biz Konyalıyız, Diyarbakırlıyız!”
denildiğini anlatıyor.
Yine dönemin aydınlarından H. Kazım Kadri cepheden kaçan Kayserili bir askere
neden kaçtığını ve nereye gittiğini soran subaya “Adam sen de! Kayseri Ovası benim neme yetişmez” dediğine şahit
olmuştu.

 

100 yıl sonra bugün, Diyarbakır’dan da vazgeçilmek üzeredir. Türk
Ordusu’nun özellikle kendisine karşı yürütülen yargı savaşı sonrasında ne halde
olduğunu sorgulamak lazım! Medyaya düşen Suriye ile ilgili tapelerde konuşulanların
neler olduğu aşikârdır… Onun için seçim sonuçlarını, bunları bilerek ve
halimizi görerek değerlendirmeliyiz. Bunları konuşanların arasında Türk
Ordusu’nu temsilen Genelkurmay 2. Başkanı’nın olması, bizim tüylerimizi diken
diken etmiştir. Bu nedenle imam ne yaparsa cemaat ona uyar misali insanımızın
seçimlerde verdiği kararlara bakınca, büyük bir kısmının, olan bitene, yüzyıl
önceki hallerine benzer tepkiler verdiğini görüyoruz…

 

100 yıl önce bütün bunlar olup biterken, Rahmi Apak’ın hatıralarında
anlattığına göre “… Sarıklı softalar
dünya malına heves etmeyiniz, bir lokma bir hırka ile yaşayınız diye haykırıyor
ve Müslüman Türkler bunlara inanıyordu. Evler pis, tahtakurusu, bit ve pire
salgın halinde. Şehirlerde verem, köylerde malarya…”
vardır.

 

100 yıl sonra bugün yine kendilerine göre bir din uydurmuş olan imam,
müezzin, tarikat ve cemaat adamları; yolsuzlukları, rüşveti, hırsızlığı, vatan
toprağını terk edişini Türk Milletinin umursamamasını sağlıyor, insanlarımızı
sadece ameli ibadetlere yöneltiyor ve dünya ile uğraşmamalarını buna karşılık
ahireti kazanmak için çalışmayı telkin ediyorlar. Buna karşılık, bunları
söyleyenler dünya mallarını götürdükçe götürüyor! Ne yazık ki; vatan toprağının
ve tüm şahsi menfaatlerinin elinden kayıp gittiğini görmeyen Müslüman Türk
Milleti, bu sahte din adamlarının söylediklerine kanarak, çakma dincileri her
seçimde ayakta tutuyor. Öte yandan maddi ve manevi hayatı çöküşe giren Türkler,
diğer tuzaklar nedeniyle sağlıklarını da süratle kaybediyorlar. Tıpkı 100 yıl
önceki gibi…

 

Örnekler gösteriyor ki; 100 yıl önceki halimizle 100 yıl sonraki yani
bugünkü halimiz arasında pek bir fark yok. Anlıyoruz ki; hem siyasi hem de
psikolojik savaşlara yenik düşmüşüz. Seçim sadece bu savaşın ritüellerinden
biri… Hatırlıyor musunuz AKP’nin 2007 Genel Seçimlerindeki en büyük
propagandasını? “Müslüman Cumhurbaşkanı
Seçtirmediler!”
di. Atatürk, İnönü, Bayar, Demirel hepsini bir kenara
bırakın Turgut Özal Müslüman değil miydi? Ancak uyduruk bir din anlayışı ile
hipnoz edilmiş Müslüman Türk Milleti bu zokayı çok kolay yuttu…

 

Son sözü ise Mahmud Muhtar Paşa’ya bırakalım “Ahlaki ve ilmi seviyemizin henüz pek geri durumda bulunmasından dolayı
uğradığımız bozgunların ve utanç verici hallerin yalnız orduya değil bütün
millete ait olduğu aşikârdır…”
. Onun için seçim sonuçlarını, bunları
bilerek ve halimizi görerek değerlendirmeliyiz.

Hak, Hukuk, Ahlâk Çiğnenebilir, Seccade Asla!

Bu ülkede Anayasa çiğnenebilir. “Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı
seçilebilir” kuralını çiğnemenin yasal ve ahlaki bir yaptırımı yoktur.

Anayasa Mahkemesi kararları çiğnenebilir. “Ben AYM’nin kararına saygı da
duymuyorum, uygulamıyorum da” denebilir.

Kanunlar çiğnenebilir.
Kanunları çiğneyenler için infaz affı, imar affı, vergi affı gibi aflar
getirilebilir.

Kur’an hükümleri çiğnenebilir. Siyasi mitinglerde elde Kur’an
gösterilerek propaganda
yapılabilir.

Kur’an-ı Kerim’in, devlet yönetimi için
belirlediği ve temel Anayasa İlkeleri niteliğindeki hükümleri çiğnenebilir
.  “Şura/ istişare/ meşveret (ortak akıl),
Adalet ve Liyakat
(işi ehline vermek)’’ şeklinde özetlenen İslam’ın temel
ilkelerine aykırı bir yönetim sergilenebilir. Bu ilkelere aykırı bir yönetim
tarzı savunulabilir.

Dindar insanların inandığı değerlerle dalga geçilebilir. “Bakara makara” diye dalga
geçenler büyükelçi bile yapılabilir.

Anayasa hükmü gereği edilen “yeminler” çiğnenebilir. “Vatanın ve milletin
bölünmez bütünlüğünü koruyacağına” dair edilen yeminler unutulup Yunanistan’ın
Ege’deki 20 adamızı işgaline sessiz kalınabilir. “Herkesin insan
haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağına”
dair edilen yeminlere rağmen kendi partisi ve yakın çevresi dışındakiler adeta
hasım görülebilir.

Devleti yönetenler açısından önceki sözleri
her zaman çiğnenebilir.
Dün söylenen sözlerin
tam tersi söylenebilir. Ettikleri sözler yüzünden birbirlerinin yüzüne
bakamayacak durumda olanlar el ele, göz göze yol yürüyebilir. Gerekirse “20
yıllık günahlara ortak olunur”,
gerekirse “Harun gibi gelip Karun
olanlara
” hizmet edilir.

“Kamu hakkı” çiğnenebilir. Ulufe dağıtır gibi, yandaşlara kamu yatırımları
ihalesiz olarak paylaştırılabilir. Kamu İhale Kanunu 200 defadan fazla
değiştirilir, göstermelik ihalelerle haksız rekabet yaratarak kamu kaynakları
birilerine aktarılabilir.

“Kur Korumalı Mevduat” adı altında, parası olanlara 200 Milyar TL’den fazla örtülü
faizi,
bankalara değil, devlete (millete) ödettirilebilir.

Uluslararası Tahkim’in verdiği, faizi ile
birlikte, 3 Milyar dolar tutarındaki cezayı, Kuzey Irak petrollerinin
taşınmasından 10 Milyar dolar civarında para kazanan yakınlarının yerine
devlete (millete) ödettirilebilir.

“Kul hakkı” çiğnenebilir. Makamlar ehil olana
değil, kendilerine sadık olana paylaştırılır. Kamuya alınacak personel
alımlarında sorular çalınarak işe girebileceklerin hakları çalınabilir.
Sadece son 4 senede, emeği ile geçinenlerin Milli Gelirden aldığı pay
%45’den %25’e düşürülerek bu servet yeni sermaye sınıfına aktarılabilir.

“Yaşama Hakkı” çiğnenebilir. Devletine güvenerek, sağlam
olduğuna inanıp aldıkları evlerde 50 binden fazla insan ölümüne, daha
fazlasının sakat kalmasına sebep olunabilir.

Seçmen iradesi çalınabilir, çiğnenebilir. Trafolara kedi girebilir, Atı alan Üsküdar’ı
geçebilir.

Özgürlükler çiğnenebilir. Yürütme organının güdümündeki yargı mensupları
aracılığıyla kahraman subaylar hapislerde çürütülebilir. Kumpas davalarıyla
masum insanların özgürlüğü elinden alınır, TSK ve diğer devlet kadroları
yürütme ile uyumlu hale getirilir.

Bütün bunları yapanlara devlet emanet
edilir.

Ama arkadaş bu memlekette “SECCADE” ÇİĞNENEMEZ!

Esasında zaten kimse çiğnemez de… Ama
muhalefetin Cumhurbaşkanı adayı farkında olmadan, kazara bir seccadeye
ayakkabısı ile bastıysa dünya O’na dar edilir.

Burası bir cami değil, mescit değil, bir
ofis olduğu halde, “yere serili seccadeyi görmeden bastığım için özür
dilerim” diyen bir Cumhurbaşkanı adayının inancı sorgulanır.

*************************

Mitingde Kur’an ve Seccade

Erdoğan Kur’an’dan sonra seccadeyi de
siyasi mitingde kullandı.
“Toplu açılış töreni”
adı altında yaptığı seçim mitinginde, kendisine seccade hediye edildi.
Erdoğan “Bu seccade ayakkabılarla basmak için değil, 15 Mayıs’ta
inşallah şükür namazını bu seccadede kılabiliriz”
dedi.

Seccade
seçim meydanında siyasi bir motif haline getirilerek Müslümanları
ayrıştırıcı figürlerden biri haline getirildi.

Aslında seccade kutsal değildir, dini
bir motif bile değildir.
Müslümanlara yeryüzü mescittir. Sadece
temizliğinden kuşku duyulan yerlerde namaz kılınacağında yere serilen temiz bir
bezdir. Kimse bilerek seccadeyi kirletmez. Bilerek kirletilirse
yapılanın, kutsal bir eşyaya zarar vermek değil, orada namaz kılacak Müslüman’a
saygısızlık olduğu düşünülebilir. Ama AKP’liler dahil herkes biliyor ki böyle
bir kast söz konusu olamaz. Olsa zaten özür dilemez.

Anlaşılan RTE ve AKP’nin bu tür ucuz
polemiklerden başka sığınacağı bir dal kalmadı. 

*************************

Ürkütücü Siyasi Üslup ve Saldırılar

R. Tayyip Erdoğan bağımsız gazetecilerle ve rakipleriyle
birlikte hiç programa çıkmıyor.  Bu
yüzden yine yandaş kanalda “iliştirilmiş gazetecilerin cevaplara göre
hazırlanmış sorularına” cevap verdi.

RTE bu programda, İYİ Parti Genel
Başkanı Meral Akşener’i,
tam bir sokak jargonu ile, adeta tehdit etti. “Benim
adım Tayyip, soyadım Erdoğan. Konuştuğun zaman buna göre konuş. Beni,
kendinle de uğraştırma”
dedi.

Aynı konuşmasında İYİ Parti Genel Başkan
Başdanışmanı Op. Dr. Turhan Çömez’i de “doktor müsveddesi” diye
andı. İlginç olan şu ki Turhan Çömez hem kendisinin eski doktoru ve hem de
Türkiye’de ve İngiltere’de on binlerce hastayı ameliyat eden bir cerrah.

Bundan önce hiçbir Cumhurbaşkanında
görmediğimiz ürkütücü bir üslup bu.

Erdoğan’ın Meral Akşener’e yönelik sözleri,
“bunlar daha iyi günlerin” gibi tehditlerinin devamı gibi. Fiili
saldırıları
da unutmayalım: Akşener’e karşı yapılan Rize’deki saldırı
AKP’lilerin eseri, Akşener’in evine kadar gelen bir grubun tehdidi de küçük
ortak MHP’li bir grubun eseri idi.

*************************

İyi Parti’nin Kurşunlanması

İYİ Parti İstanbul İl Başkanlığı’nın
kurşunlanması Erdoğan’ın sözü üzerine durumdan vazife çıkaran birinin mi,
yoksa bir karanlık elin işi mi
bilmiyoruz. Ama bu siyasi atmosferde
tehlikeli bir olay.

İçişleri Bakanı Soylu’nun “komşu inşaat bekçisinin hırsızları kovalarken
bir şarjör boşalttığı sırada İyi Parti İl Başkanlığı binasının isabet aldığı” şeklindeki
açıklaması inandırıcı bulunmadı.

Her nedense akşam 21.30’da şarjörü
boşaltan bekçi polise haber vermeden akşam yatıp uyumuş. Sabah 11’e kadar
kimsenin İstanbul’un göbeğindeki bu olaydan haberi olmamış.

Ayrıca İYİ Partili avukat ve eski savcı yetkililerin
“o mesafeden gelen yorgun mermi camı delemez; Binanın kod farkı
sebebiyle
, kurşun bekçinin ateş etti denildiği yerden sıkılsa bile,
aşağıdaki kata merminin gitmesi mümkün değil” şeklindeki itirazlarına henüz
cevap verilemedi.

İttifaklar ve Dostları

14 Mayıs seçim tarihi kesinleştikten sonra 11 vilayetimizi
etkisi altına alan deprem nedeniyle her ne kadar eski seçimlerde olduğu gibi
şarkılı, türkülü, bayrak ve flamalı mitingler olmasa da gerek iktidardaki Cumhur
İttifakında, gerekse Millet İttifakında belirgin şekilde hareketliliği başladı.
Millet İttifakını oluşturan 6’lı Masa, yaklaşık iki yıldır İyileştirilmiş Parlamenter Sistem’e dönmek için çalışmalarını
sürdürüyor.

                Altılı
Masa, Millet İttifakı adı altında ittifak ortaklarını tamamladı, iktidara
geldiklerinde hangi programı uygulayacaklarını belirledi hatta “Ortak Politikalar Mutabakatlar Metni
adı altında hükümet programını kitaplaştırdı.

                Cumhur
İttifakı ise, bugüne kadar geçirdiği seçimlerin aksine ilk defa paniğe kapılırcasına
İttifak ortağı arayışı içerisine girdi.

                Gerçekten
de 14 Mayısta yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimi, 20 yıl içerisinde yapılan
seçimlerde ilk defa Muhalefet partilerine kazanma şansı veriyor, iktidar
partisine ise o şans bu defa oldukça uzak görülüyor.

                6’lı
Masa’nın sağında, solunda, altında olmayan HDP’yi arayan, her gün terör
işbirlikçisi bu partiyle 6’lı Masa’nın ittifak halinde olduğunun propagandasını
yapan iktidar, bugün bizzat kendisi en az Türkiye’nin bekası için HDP kadar
tehlikeli olan HÜDAPAR ile ittifak anlaşması yaptı.

                Türkiye,
HÜDAPAR’ın terör uzantısı Hizbullahçı terör örgütünün yaptığı vahşi katliamları
henüz unutmadı. 1990’lı yıllarda Diyarbakır ve Batman da çok sayıda cinayet
işleyen bu örgüt cinayetlerini Takarov silahla enseye tek kurşun sıkarak ve
Domuz Bağı ile bağlayıp işkence yaparak gerçekleştiriyordu.

                Bu
kurbanlardan İslamcı Feminist yazar Konca Kuriş, 16 Temmuz 1998 yılında
kaçırılarak işkence yapılmış, aynı yerde domuz bağıyla bağlanarak öldürülmüş ve
üzerine beton dökülerek cesedi yok edilmeğe çalışılmıştır.

                21 Ocak
201 yılında Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan ve 5 polis görevlisi aynı
örgüt tarafından vahşice öldürülmüştür.

Cumhur İttifakına katılan HÜDAPAR’ın TC. Tarafından asla kabul
edilemeyecek bazı talepleri
:

·        
Kur’an-ı
Kerim, Arapça, hadis, ilmihal ve siyer dersleri ilköğretim birinci sınıftan
itibaren ders olarak okutulmalıdır.

·        
Zorunlu
karma eğitimden vazgeçilmeli, isteyen aileler çocuklarını yükseköğrenim dâhil
eğitimin her kademesinde erkek veya kız okullarında okutabilmelidir.

·        
Eski
medreselerimiz restore edilip onarılmalı, medrese eğitiminde geçen süre zorunlu
eğitim süresinden sayılmalıdır.

·        
Eyalet
sistemi, özerklik ve federasyon tartışılabilmelidir.

·        
Ne mutlu
Türküm diyene yazısı silinmelidir.

·        
Kürtçe
eğitim dili olmalıdır ve resmi dil olarak kabul edilmelidir.

·        
Şeyh Said
ve Seyit Rıza’nın yakınlarından özür dilenmelidir.”

                Aynı ittifakta yer alan
Yeniden Refah Partisinin talepleri ise, HÜDAPAR’ın talepleri kadar uç noktada
olmasa bile 6284. Madde gibi bu çağda “Kadına
şiddet ve Ailenin Korunması
” Kanununun ve “Süresiz nafakanın” kaldırılmasını talep etmek gerçekten akıllara
ziyan talepler olsa gerekir.

                Ama
bütün bunlara rağmen Cumhur ittifakının lideri, Cumhurbaşkanı Sayın Recep
Tayyip Erdoğan: “14 Mayıs destanını, bir
süredir beraber yol yürüdüğümüz, aramıza yeni katılan ve katılacak olan
dostlarımızla Cumhur İttifakı olarak beraberce yazacağız.”
Cümlesini kurmakla
istenen bütün bu talepleri kabul etmiş oluyor ancak, bekleyip göreceğiz.

                Sağlıklı
kalın.