İYİ Parti lideri Meral Akşener’in 26 Ağustos’ta Kocatepe’de yaptığı konuşmada, partisinin siyasi çizgisi hakkında da yeni açıklamalar yapacağını söyleyenler vardı. Oysaki Akşener İYİ Parti kimliği üzerine ne “3. Yol”, ne “Merkez Sağ” ne de “Milliyetçi parti” gibi herhangi bir etiketleme yapmadı.
Esasen daha kuruluşu üzerinden 6 yıl bile geçmemiş bir partinin kimliğinin tartışılması doğru olmazdı.
Çünkü bir partinin kimliğini belirleyen unsurlar o partinin tüzüğünde belirlenir ve programında detaylandırılır. İyi Parti’nin Tüzüğünde de partinin kimliğini belirleyen ilkeler bellidir. Partinin lideri değişmediği, teşkilatlar ve tabanında keskin bir farklılaşma olmadığı için ilkelerde bir değişim söz konusu olmayacaktır.
****
Şimdi “İYİ Partİ mİllİyetçİ bir partİ mİdİr, değİl mİdİr?” sorusunun cevabını arayalım.
Bunun için günümüzde Türk Milliyetçiliğinin temel ilkelerinin ne olduğunu ve İYİ Parti tüzüğündeki tanımların bu ilkelerle ne ölçüde uyuştuğunu incelememiz gerekir.
M. Akif’in “Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” mısraından ilhamla ben de zaman zaman dile getiriyorum:
“Türk Milliyetçiliğini de asrın idrakine söyletmemiz gerekmektedir.”
Sözcü Gazetesi yazarı İlahiyatçı Ayşe Sucu bu konulara kafa yoran değerli bir aydındır.
Ayşe Sucu da “21. yüzyıla gelindiğinde Türk milliyetçiliğinin çağın ihtiyaçlarına uygun cevapları ihtiva eden öğretiler üretmediği aşikardır. 21. Yüzyılda Türk Milliyetçiliğinin Esasları belirlenmeli ve öncelikle Türk milliyetçiliği kendini tanımlamalıdır” görüşünde.
“Önceki iki yüzyılda romantizm akımındanetkilenen milliyetçilik ideolojisi, 21. yüzyılda bu etkiden kurtulmalı ve rasyonel temellere oturtulmalıdır.”
Bu bakımdan “Türk Milliyetçiliği ‘gerçekçi’ olmalı ve sürekli kendisini yenileyen ‘ilerici’ bir fikir akımı olmalıdır.”
“Türk milliyetçiliğinin ruhu bilimdir. Türk milliyetçiliğinin birincil hedefi olan milletin çıkarlarının muhafazası ancak bilimsel bir bakış açısıyla mümkün ve sürdürülebilirdir.”
“Türk milletinin itaat etmesi gereken tek (beşerî) kudret bilgidir.Biat kültürü (lidere gösterilen kayıtsız şartsız itaat) her türlü fikir hareketini ve maddi üretimi yozlaştırır. Fertlerin, topluma ve yöneticiye olan sadakatleri erdemli bir davranıştır. Ancak itaat buyruk altına girmektir ve ne insanın varoluşuna ne de Türk milletinin karakterine yakışır. Türk milliyetçiliğinin bir esası da liyakatçılıktır.”
Ayşe Sucu Türk Milliyetçiliğinin “salt devletçi olmadığını” söylüyor: “Türk milliyetçiliği ‘insanı yaşat ki devlet yaşasın’ görüşünü benimser. Hukuk devleti olmayan bir devlet, Türk milliyetçiliği adına savunulamaz. Türk milliyetçilerinin devleti; hukuk devletidir, adaletle yönetilir ve egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.”
“Türk Milliyetçiliği etnikçi değildir. Kendisini Türk hisseden herkesi Türk kabul eder. Her milleti kutsal kabul eder, diğer milletlerle eşit ilişkiler kurar.”
“Türk Milliyetçiliği yalnızca kültür birlikteliği değildir. Aynı zamanda ortak hedef birlikteliğidir. Kültür kadar milletinin ekonomik refahını da önemser. Milletinin refahı için çalışır.”
“Türk Milliyetçiliği sadece milli duygulardan ibaret değildir. Milli duygular Türk milliyetçiliği için önemlidir. Ancak Türk milliyetçiliği bir duygudan daha fazlasıdır. Entelektüel birikim, gelişen bir düşünce sistemidir.”
“Türk milletinin ürettikleri yerelle sınırlı kalamaz, dünya mirasına katkı sunmalıdır.”
***********************************
İYİ Parti Tüzüğü’ndeki Parti Kimliği
Bilim insanı Ayşe Sucu’nun 21 Ağustos 2023 tarihli makalesinde kullandığı ölçütleri kullanarak İYİ Parti Tüzüğü’ndeki ilkeleri karşılaştıralım.
Ben İYİ Parti’nin kuruluş aşamasında, Hayrettin Nuhoğlu başkanlığında çalışarak parti tüzüğünü yazan komisyonda görev yaptım. Tüzüğün en çok 2. maddesiüzerinde tartışıldı. Çünkü bu madde ile partinin kimliğini belirleyen ilkeler tespit ediliyordu. Çeşitli çalışmalardan ve yazılan taslaklardan sonra benim yazdığım metin, bir cümle ilavesiyle, aynen tüzüğe girdi.
Ayşe Sucu da İYİ Parti’nin Kurucular Kurulu üyesi. Halen Genel Başkan Yardımcısı ve Parti İçi Eğitim Başkanıdır. Ben de partinin kurucularından olduğum için çeşitli toplantılarda gördüğüm fakat uzun süreli sohbet imkânı bulamadığım bir arkadaşımız. Ancak yazılarının çoğunu okumaya çalışıyorum.
Şimdi Ayşe Sucu’nun yukarıda özetlediğim “21. Yüzyılda Türk Milliyetçiliğinin Esasları”ile İYİ Parti Tüzüğünün 2. maddesindeki şu cümleleri karşılaştırınız:
“İYİ Parti, Türkiye Cumhuriyeti’ni milletler topluluğunun bağımsız, egemen, şerefli ve itibarlı bir üyesi olarak etkin bir bölgesel güç̧ ve lider ülke yapmayı; böylece, bölge ve dünya barışına katkıda bulunmayı amaç̧ edinir.
Demokrasi, insan hakları, adalet, eşitlik, özgür düşünce, hür irade, liyakat, bağımsız ve tarafsız yargı, denge ve denetim sistemleri gibi demokratik hukuk devletlerinin temel kavram ve ilkelerini benimser.
Egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu, kuvvetler ayrılığının tesis edildiği, hukukun üstünlüğü ilkesinin özümsendiği bir devlet yapılanmasını zaruri görür. Bunun için çok partili demokratik parlamenter sistemin geliştirilerek uygulanması gerektiğine inanır.
Milli geliri artırarak refah seviyesini yükseltmeyi, gelir dağılımındaki dengesizliği ortadan kaldırarak adil paylaşımı ve toplumsal huzuru sağlamayı hedefler.
Milli ve manevi değerlerimizi yaşatmayı, evrensel değerlere katkıda bulunmayı, bilim, sanat, estetik gibi medeni değerleri geliştirmeyi, siyaseti ahlak kuralları çerçevesinde yapmayı, devletin temeli olan adaleti sağlamayı ve bu ilkelerle ülkemizi muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkararak insanların daha mutlu, huzurlu ve özgür yaşamasını temin etmeyi hedefler.”
Görüldüğü gibi “21. Yüzyılda Türk Milliyetçiliğinin Esasları”olarak belirlenebilecek temel hususların hepsi İYİ Parti Tüzüğü ile parti tarafından kabul ve ilan edilmiştir.
İyi Parti’nin siyasi yelpazedeki konumu bu ilkelerle belirlenmiş olup, bunlar Türk Milletinin en az üçte ikisinin tereddütsüz benimseyebileceği ilkelerdir.
İYİ Parti’nin bu kapsayıcı ve kuşatıcı ilkelere rağmen toplumun sadece yüzde 10’undan oy alabiliyor olması ilkelerin yanlışlığından değildir.
Oy oranının beklenin altında kalması konjonktürel şartlar, bir kısım milliyetçilerin sadece duyguların ve içgüdülerin yüceltildiği “romantik milliyetçilik” etkisinde olmaları ve İyi Parti’nin ilkelerini uygulamalara tam olarak yansıtamaması ile açıklanabilir.
Eşsiz Lider ve Onun güçlü kadrosunun önderliğinde, inanç ve direnişle kazanılan kutlu zafer, 30 Ağustos bayramımızın 101.Yılını sonsuz yıllara taşımaya and içerek kutluyoruz. Türk’ün son devletinin kurulmasını sağlayan Zafer Bayramımız İslam Âleminin örnek alabileceği bu Bağımsızlık Savaşımız, aynı zamanda bağımsızlıklarını kazanmalarında mazlum milletlere örnek teşkil etmiş bir zaferdir.
Türk tarihinin zaferler ayı olarak bilinen Ağustos ayında irili ufaklı 62 zafer kazandığımızı tarihler kaydeder. Bu büyük zaferimizin en kesin sonuçlusu olan 30 ağustos Büyük Türk Zaferi aynı zamanda bütün Batılı ülkelerin de yenilgisi mahiyetinde idi.
Bu Türk zaferi sonucunda ortaya çıkan durum, tarihe yepyeni bir Türk devletinin, tamamıyla milli ve dipdiri bir Türk devletinin doğmasını sağlamıştır. Avrupalı emperyalist güçlerin tam bir oyunu olarak ortaya çıkan ve Sevr’in zorla Türklere kabul edilmesi için tertip edilen bu Anadolu seferi, onların oyuncağı olan ve kendi küçük ülkesinin ulaşamayacağı bir serüven halinde başlayıp sona eren Yunan macerası, aynı zamanda tarihin bir dönüm noktasıdır. Avrupalı emperyalist güçlerin ve sömürgeler devrinin de sonunu ilan eden bir Türk zaferidir. 26 Ağustos 1071 tarihinde Anadolu’nun kapılarını İslam’a açan Malazgirt Meydan Muharebesini zaferle sonuçlandıran Türk zaferi, aynı zamanda, 30 Ağustos 1922 tarihinde Anadolu’nun kapılarını Hıristiyan Emperyalist düşmanlara kapatan Baş Komutanlık Meydan Muharebesini kazanmış bir Türk zaferidir.
Kazanılan bu Başkomutanlık Meydan Muharebesi zaferi sonucudur ki, Batılı ülkelerin demir pençeleri altında inleyen esir ülkelerin ayaklanması ve milli devletlerini kurmak için savaşmaları dönemini de başlatmıştır. Artık her zincirin kırıldığının başında Anadolu mücadelesi, Türk Kurtuluş Savaşı ve sonuçları anılacaktır.
30 Ağustos’ta bizzat Türk orduları Başkomutanı Gazi Mareşal Mustafa Kemal Paşa tarafından yönetildiği için Başkomutanlık Meydan Savaşı adını alan çarpışmalar başlamıştır. Bu çarpışmalar sonucunda, boğaz boğaza yapılan amansız bir savaş sonucunda düşmanın ana kuvvetleri büsbütün yok edildiler. Geri kalanların büyük bir kısmı da esir edildiler. Savaş alanının büyük bir kısmındaki Türk kasabaları ve köyleri ise büyük bir katliama uğrayarak halkı vahşice öldürülüp evleri yağmalandıktan sonra ateşe veriliyordu. Bazı yerleşim birimlerinde sivil halk, kadınları, çocukları ve ihtiyarları ile beraber ahşap köy camilerine doldurularak gaz yağı döküp ateşe veriliyordu. Can havliyle yangından kaçanlar ise camilerin önüne dizilen mitralyözlerin ateşi ile öldürülüyorlardı. Bu köyleri yakmak emrini veren Yunanlı subaylar_ başlarında General Triko pis olduğu halde_Türk ordusunun esirleri durumuna düşmüşlerdir. Bu esir Yunan generallerini karşılayan Türk Ordusu Kurmay Başkanı General Asım Gündüz’ün onlara Türkçe ilk hitabı bir tokat gibi suratlarında şaklamıştır:
‘’Sizleri medeni bir ordunun mensupları olarak mı, yoksa bir eşkıya sürüsünün temsilcileri olarak mı karşılayacağımdan mütereddidim.’’
Yunanlı esir komutanlar kendilerine bir araç sağlanmasını, iskân edilecekleri yöreye yaya gönderilmemelerini istediklerinde ise;
‘’_Şu anda sizin emirleriniz doğrultusunda askerleriniz Türk şehirlerini ateşe vermekle meşguldürler. Bütün araçlarımız ordunuzun peşinde süratle bu cinayetlere engel olmak için seferber edilmişlerdir. Gideceğiniz yere kadar sizde bizim gibi yaya gitmek zorundasınız’’deniliyordu.
Yine de onları Türk asaletine sığacak şekilde, kimsenin tacizine uğramadan uzun zaman Anadolu’da iskân ettik. Ülkelerine sağ salim gönderdik. Bu Yunanlı generallerden çoğu kendi ülkelerinde yargılanarak kurşuna dizildiler. Suçlanma sebepleri ise ‘’Anadolu’daki başarısızlıkları’’idi. Oysa bu sonuç daha Anadolu istilasının başladığı günlerde, Anadolu’da zaferden zafere koştukları anlarda bile belli olmuştur.
Kurtuluş Savaşımızı sona erdiren bu büyük ‘’Türk Zaferi’’ öyle bir zaferdir ki, Viyana’dan başlayan bozgun, Ankara önlerine kadar gelmişti. Türk bayrağı eski şahsüvarların kavukları üzerinde bir kızıl gül gibi zaferden zafere koştuktan sonra çocuklarının başına bir yas çevresi gibi düşüyordu. Fakat Anadolu bozkırlarındaki bir avuç büyük mazlumun direnmesi sonunda yeniden doğdu. Bir kızıl yele gibi göklere doğru savrulmaya başladı. Ankara önlerinde Sakarya’da durdurulan ve geri atılan bu zaferimizde biz yeryüzündeki ‘’ Son Türk Devleti’nin Kalesini savunduk’’
Değerli okur, Türk Milleti olarak Başkomutanlık Meydan Muharebesini ve diğer zaferlerimizi hatırlamalıyız, hatırlatmalıyız. Tarihimize giderek, ondan aldığımız güçle bugünümüzü ve geleceğimizi inşa etmeliyiz. Bizi başarılı kılan, zaferlere ulaştıran ruh ve manayı anlamaya çalışmalıyız; bundan yüksek bir şuur elde etmeye gayret etmeliyiz.
Bu zaferler ayında büyük milletimize düşen, zaferlerle övünmekten daha çok, bu zaferlerin nasıl elde edildiğini, zaferlerin arkasındaki yüksek inanç ve ruhu iyi kavrayabilmektir. Bugün de aynı iman ve teslimiyete sahip olup olmadığımızın muhasebesini yapabilmektir.
Hepimizin bildiği gibi, İslam coğrafyasında olduğu gibi, son kalemiz olan güzide ülkemizin bugünlerde maruz kaldığı PKK zulmü, adi FETÖ kalkışması demokratik ve laik cumhuriyetimize yönelik aşağılık darbe denemeleri, zorbalık, haksızlık ve kötülükler, zaferlerimizi ve bu zaferlerin arkasındaki ruhu yeniden anlamaya olan ihtiyacımızı çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Ve biliyoruz ki, 100 yıl önce Türk milletini devletsiz bırakmaya karar veren Batılı emperyalistler, 100 yıl sonra bugün de takip ettikleri, “BOP coğrafyası” ve “stratejik göç mühendisliği” projeleri ile Türkiye’yi karıştırmak ve bölmek istiyorlar. Ama milletçe uyanık olur, bu oyunları sezer ve vatanımıza sahip çıkarsak, 100 yıl sonra da başaramayacaklardır…
Yeter ki kendine yabancılaşmamış, milli değerlerini içselleştirmiş (dindar ya da değil, gerçek kimliğini gizleyerek ırkçılıkla suçlama şovuna soyunanların değil ) varoluş ıstırabıyla yoğrulan ‘’can’’lara her durum ve şartlarda daha çok ihtiyacımız var olduğunu bilelim. Millet olarak bu netameli ve yaşlı coğrafyada güçlü kalmanın, ebedi kalmanın reçetesi, bir bilgenin ifadesiyle ‘’Birleyerek Oluşalım’’ ifadesinde billurlaşır, gerçek yerini alır.
Bu reçete,’’Türk Ulusal Kimliğinin’’ reçetesidir.
Biliriz ki, asıl zafer insanın gönlünü kazanmaktır. Asıl fetih, bir kalbi hakikate açmaktır. Zafer, egemen olma hırsına kapılmadan güzelliği herkesin avucuna bırakmaktır. Fetih, insan iradesini incitmeden, baskı ve zorlama yapmadan, iman gücünün gönüllere nakşedilmesidir. Zaferlerin arkasında hep aynı ruh vardır. Bedir’de de aynı ruh vardır, Malazgirt’te de… Mekke’nin fethinde de aynı ruh vardır. Çanakkale Zaferinde de… İstanbul’un Fethinde de aynı ruh vardır. Kurtuluş Savaşında da… İşte bu ruh, İstiklal Şairimizin:
‘’Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddım var,
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
‘’ Medeniyet’’ dediğin tek dişi kalmış canavar?’’
Dizelerinde ifade ettiği fetih ruhunun ta kendisidir.
Gazi Paşamız Atatürk’ün günümüz Liderlerine ışık tutacak iki veciz ifadeleriyle yazımızı sonlandıralım:
‘’Artık millet, iki şey için silaha sarılacaktır: Milli sınırlarımız içinde yaşamını, bağımsızlığını ve egemenliğini korumak için! Artık bizim saldırgan bir askeri siyasetimiz olmayacaktır. Cihangirlik sevdasında, savaşarak ülkeleri alma peşinde olmayacağız. O düşünüş biçimini izleme yüzünden en ağır cezaları hala çekmekteyiz. ‘’
Anlaşılan o ki, dünyada en büyük talihsizlik bir insanı tanımadan, dinlemeden, eserlerini okumadan o’nun hakkında hüküm vermektir. Sanırım en talihsiz insanlar nankörlerdir. Bu vatan için ter döken, kan döken, can veren herkese sonsuz minnet duyuyoruz. O eşsiz kahraman kadronun tırnağı etmeyen zavallıların, onları küçümseme gayretleri sadece ve sadece ‘’yarının utanç levhaları’’ olacaktır.
Diğer Müslüman ülkelerin hali karşısında bugün pırıl pırıl bir Türkiye varsa unutmayalım bu ‘’Atatürk’ün ve arkadaşlarının’’ eseridir.
Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranların iradesini, milliyetçi iradenin önemini Türk Düşmanlığı üzerine kurgulanmış ve cemaatçilik örgütlenmesi adı altında son yaşanan melanetten görmeliyiz.
En cahilinden bilginine kadar insanları beşine takarak koyunlaştıran ‘’Sahte Din Soslu’’ iki sihirli kelime yeterli olabildi: ‘’Diyalog’’ve ‘’Hoşgörü’’!
Çocuklarımız, Türk Kültür DNA’sı ile donanımlı ‘’Kurt Gibi’’ yetiştirilmezse yine olacağı budur.
Tarih boyunca bizlere zaferler kazandıran bütün büyüklerimizi, ecdadımızı, aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet ve şükranla yâd ederken;
Başta Ebedi Başbuğ Atatürk olmak üzere, bize bu toprakları vatan kılmak, vatan tutmak için can veren Kuvva-i Milliye şehitleri atalarımız, bu aziz milletin necip evlatları, kutlu ruhlarınız şad olsun.
Emanetiniz 30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.
GİRİŞ: ] Dilin ‘benimdir’ dediğini [tasfiyecilikle, uydumacılıkla, yakıştırmacılıkla] elinden almak uzviyetin hazmettiği gıdayı bünyeden çıkarmaya kalkmak demekse, dilin ‘istemem’ dediğini ona zorla vermek de dili beslemek değil, onları atacağı için, dili beyhude yere zayıf düşürmektir. Yani iyilik namına kemlik…Almanya’da ‘dil ilmi’ tahsil eden Tahsin Banguoğlu, 1941’de neşrettiği ‘Dil Bahisleri’ broşürünün 35’inci sahifesinde, dil dâvâmızın bu en aksak tarafını şu satırlarla formülleştirmişti: ‘Dil, bünyesine zorla sokulan ve az-çok cebirle muhafaza olunan yanlış ve zevksiz maddeler karşısında, tıpkı bir uzviyet gibi hareket eder: Dil için, yanlış kelime, yabancı kelime hükmündedir.’ İşte doğrular doğrusu olan söz buna denir!‘Yanlış kelime’, yani uydurulan ve yakıştırılan tâbir… Onu halk tanımaz! ‘Halkın sözü ki hakkın sözüdür’… ‘Onu ilim tanımaz! İlim ki ‘en hakikî mürşiddir’… İkisinin de tanımadığını yalnız [T. Dil] Kurumcular tanır! Günah olan da budur! (İsmail Habib Sevük 1949: 71)
Oğuz Çetinoğlu: Türk dil bilgisi kaidelerine aykırı olarak türetilen kelimeleri haklı olarak ve şiddetle reddediyorsunuz. Sizi bu şekilde hareket etmeye sevkeden sebepler nelerdir?
Dr. Yesevîzâde Şâkir Alparslan Yasa: Uydurma her kelimeyi ve 27 Mayıs Darbesiyle resmî dil yapılmış Uydurmacayı topyekûn reddetmemizin başlıca dört sebebi var: Birincisi, uydurma kelimeler, Türkçenin mantığını altüst ve bünyesini ifsat eden virüsler mesabesindedir. İkincisi, onları dilimize musallat eden Dil İnkılâbı, Târihî Türkçemizin yerine Frenk mukallidi sun’î bir dil ikame etme emelindeydi; ki buna cebren ve hileyle artık muvaffak olmuş bulunuyor. Binaenaleyh Dil İnkılâbının meş’um maksadına hizmet eden her ne varsa, bizce peşinen merduttur*. Üçüncüsü, millî irâde, milletin rızâsı hiçe sayılarak dil üzerinde böyle bir tasarrufa tevessül* edilmiştir. Diğer tâbirle, Milletimize revâ görülen kültür jenosidinin* en mühim rükünlerinden* biri olması hasebiyle, ona rızâ, zulme, daha doğrusu jenoside rıza demektir. Dördüncüsü, Uydurmaca, bizi mâzimizden ve millî kültürümüzden koparmanın en mühim bir vasıtasıdır.
Dilimizi ve dinimizi kaybetmemiz demek, millî varlığımızın izmihlâli* demektir. Bu bakımdan, uydurma dil kanserini son unsuruna kadar dilimizden ve kültürümüzden tasfiye edip memleketimizde bütünüyle Târihî Türkçeyi kaim kılmak bir hayat-memat meselesidir.
Çetinoğlu: Merhum Ahmet Kabaklı (1924-2001) dinde, dilde mûsıkîde ve ahlakta inkılâb olmaz diyordu. Aynı kanaattesiniz ve eserlerinizle makalelerinizle, beyanlarınızla yapılan yanlışlıkları tel’in ediyorsunuz. Tel’inde kullandığınız ilmî mülâhazalarla tespit ettiğiniz yanlışlıklar hakkında bilgi lütfeder misiniz?
Dr. Yasa: İşte size ‘-t’ ekiyle türetilmiş gibi görünen bir yığın uydurma: ‘boyut, dikit, eşit, kanıt, karşıt, komut, konut, koşut, oyut, özet’, somut, yanıt.
Zikrettiğimiz bütün bu uydurma kelimeler, Dil İnkılâbı çerçevesinde, 1930’lu senelerde tedâvüle sokulmuştur. Bunlar yanlış eklerle türetilme, kök-ek mânâlarının uyumsuzluğu (ki bu iki husus, kaidesizlik veya türetme kaidelerine mugayirlik* başlığı altında toplanabilir), Fransızca veya Arapçadan bozma oldukları halde -akla ziyan- ‘Güneş-Dil’ mantığıyla ‘Öztürkçe’ kabul edilme, Fransızcadan ithal bir ekle teşkil edilme ve Türkçede zâten karşılıkları varken sırf dilden İslâm Medeniyeti kaynaklı kelimeleri temizleme gibi sapkın bir ideolojik saikle dayatılma gibi sebeplerle uydurma veya bir lisaniyat tâbiriyle ‘barbarca (barbarisme)’dir.
Çetinoğlu: Hangi kelimeler?
Dr. Yasa: Bunlardan ‘karşıt’, 1935 senesine âit Osmanlıcadan Türkçeye Karşılıklar Kılavuzu’nda (s. 157: ‘tezat: karşıtlık’) ve Osmanlıcadan Türkçeye, Türkçeden Osmanlıcaya Cep Kılavuzları’nda (s. 369: ‘zıddiyet: karşıtlık’; s. 182: ‘karşıt: mütezad*, mütebayin*, zıd, mugayir*, münafi*, hilâf*, muzad*; karşıtlar: ezdad*; karşıtlık: mugayeret*, tezad*, zıddiyet’) ‘zıt’ kelimesinin mukabili olarak yer alıyor ve kelime teşkillerinde kaidesizliğin hâkim olduğu 1930’larda, ‘karşı’ ismine (isimden isim teşkil eden) ‘-t’ türetmeliği getirilerek teşkil edilmiş görünüyor. (Korkmaz 2003: 66; Zülfikâr 1991: 144; Gülensoy 2007: I/471. Banguoğlu ise ‘karşıt’ı fiilden türemiş olarak gösterir -2000: 263-.) Kaide dışı olmasının sebebi, fiilden isim türeten ‘-t’nin, ve isimden sıfat türeten (birincisinin sesdaşı) ‘-t’nin mantığına uymamasıdır. (Buna mukabil, o zamanlar örnek alınan Fransızcanın türetme mantığına uygundur.)
Çetinoğlu: Mahzurları hakkında okuyucularımızı bilgilendirir misiniz?
Dr. Yasa: Bahis mevzuu ‘-t’, her iki halde de işlek olmayan, hattâ ikinci halde ölü bir türetmeliktir. İsimden sıfat türeten bir ek olarak (işlek olarak) sâdece ‘yaş-ı-t’ kelimesinde karşımıza çıkıyor. Bu misalden anlaşılan, kelime köküne aynı olma mânâsı kazandırdığı, yani ‘-daş’ türetmeliğiyle aynı vazifeyi gördüğüdür. (Nitekim Anadolu’nun bazı mahallerinde ‘yaş-daş’ da deniyor.) Bu tesbite nazaran, ‘karşı-t’, Türkçenin mantığı bakımından saçma bir teşkildir; çünkü ‘karşı-daş’ mânâsına gelen bir kelime ‘zıddın’ mukabili olamaz.
Fiilden isim türeten ‘-t’ türetmeliği ise, Târihî Türkçede, şu birkaç canlı örnekte yaşıyor: ‘geç-i-t, öğ-ü-t, ‘bin-i-t’… Bu kelimelerde kelime köküne kattığı mânâ, fiil kökünün belirttiği işi yapmayı mümkün kılan şeydir. ‘Yoğ-u-r-t, kuru-t, kav-u-t, iç-i-t’ misallerinde ise, fiil kökünün belirttiği işin neticesi anlaşılmaktadır. ‘Karşı’, fiil kökü olmadığına göre, ‘karşı-t’ yapı ve mânâ bakımından bu türetmelikle de izah edilemez. (Buna karşılık, Târihî Türkçede mukabilleri olmayan mefhumları ifade eden ve kaideli türetmeler olan ‘taş-ı-t, ak-a-r yak-ı-t’ makbul kelimelerdir.)
Çetinoğlu: ‘Karşıt’ kelimesinin Dîvân Lugati’t Türk’de yer aldığını biliyorsunuzdur…
Dr. Yasa: Evet, ‘karşıt’ kelimesi, Dîvânu Lugati’t-Türk’de (galiba sâdece orada) zikredilen bir kelimedir. Aynen ‘karşı’ gibi ‘zıt’ mânâsına geldiği kaydedilmiş. (‘Karşı’, aynı zamanda, ‘iki bey arasındaki uyuşmazlık’, ihtilâf ve ‘hakan sarayı, köşk’ mânâlarına da geliyor.) Daha doğrusu, yaklaşık mânâsı böyle… Zira her ne kadar Besim Atalay (keza Ercilasun ve Akkoyunlu), onun Dîvân’daki izahını ‘gece ve gündüz gibi zıt olan’ şeklinde tercüme ediyorsa da, Sadri Maksudi Arsal onu Fransızcadaki ‘contraste’ın mukabili olarak gösteriyor. (Atalay I/451, I/423, I/424, I/255; Ercilasun ve Akkoyunlu 2015: 197, 183; Arsal 1930: 331) ‘Contraste (kontrast)’ ise, ‘biri diğerini tebârüz* ettiren iki şey arasındaki tezat’ mânâsına geliyor. Renklerdeki kontrast* gibi… (Le Petit Robert 2009) Nitekim Dîvân’da da ‘karşut’, ‘gündüz ile gece arasındaki tezadı’ ifade ediyor.
‘Karşı (< karşu < kar-u-ş-u)’ ve ‘karşıt (< karşut < kar-u-ş-u-t)’ kelimeleri ‘kar-ı-ş-mak (< kar-u-ş-mak)’ fiilinden türemiş olsalar gerek. Eski Türkçede ‘kar-mak’, karşı durmak mânâsına geliyor. (Gülensoy 2007: I/471) ‘Kar-ı-ş-mak’ ise, birbirine karşı durmak, birbiriyle karşı karşıya gelmek, birbiriyle karşılaşmak, çarpışmak, savaşmak demek. Karahanlı Türkçesindeki -10. asra ait- Meâlde bu suretle kullanılıyor: ‘Bütünlükin anlar kim yüz ewürdiler sizdin, ol kün kim karıştı iki öğür, bütünlükin tayındurdı olarnı yek: Muhakkak ki onlar ki yüz çevirdiler sizden, o gün ki savaştı iki topluluk, muhakkak ki kandırdı onları şeytan’. (Ata 2004: 425, 25) ‘Karşıt’ kelimesinde, ‘-t’ türetmeliğinin karşı karşıya gelişin, zıtlaşmanın, çarpışmanın neticesi olan hâli ifâde ettiği anlaşılıyor. Nitekim gece ile gündüz de birbiriyle adeta çarpışarak biri diğerinin yerini alıyor. Yâni aralarında ‘tezat’, çatışma, ‘karşıt’ var.
Binaenaleyh Uydurma Dilcilerin ‘karşıt’ı, sâdece sesdaş olan her iki ‘-t’ türetmeliğine göre de, yanlış teşkil edilmiş ve kendisine yanlış mânâ atfedilmiş bir kelimedir. Üstelik, 1935’te, ‘zıt’ mukabili bir sıfattı. (Onun için ondan bir de ‘mugayeret, tezad, zıddiyet’ mukabili olarak ‘‘karşı-t-lık’ kelimesi teşkil edilmişti.) Şimdilerde ise, o, pek tuhaf bir şekilde, hem ‘zıt’, hem ‘muârız’, hem ‘muhalif’, hem ‘aleyhdar’ yerine kullanılıyor…
1935’te ‘muhalif, muarız, aleyhdar’ mukabili olarak ‘karşı-n’ı uydurmuşlardı. O, aynı zamanda ‘rağmen’ demekti. Yani hem isim, hem zarf… ‘Karşınlar’, ‘aleyhte olanlar’ demekti. (Türkçeden Osmanlıcaya Cep Kılavuzu 1935: 182) Bu da uydurmacı zihniyetin çarpıklığını gösteren bir başka misâl! Türkçemizde bir ‘-n’ zarf türetme ekimiz var; fakat o, zaman bildiren zarflar türetiyor: ‘Kış-ı-n, an-sız-ı-n’ gibi… Halbuki ‘rağmen’ zarfı zaman mı bildiriyor? O halde ‘karşı-n’, nasıl ‘rağmen’ mânâsına gelebilir? Türkçemizde bu ötekinin sesdaşı olan bir ‘-n’ türetmeliğimiz daha var. Fakat o da, fiilden, yapılan işin neticesini bildiren isimler türetiyor: ‘ekin, düğün, sökün, tütün’ gibi… ‘kar(-ı)-ş-ı-n’ı bu ekle izah etsek, o zaman da savaş, çarpışma, karşılaşma gibi bir mânâ ifâde etmesi lâzım gelirdi.
Bu tesbitler bir tarafa, büyük dalâlet, Türkçede zâten mukabili olan mefhumlar için (onların yerini almak üzere) güya ‘Öztürkçe’ iddiasıyla kelime uydurmak veya (kaideli surette) türetmektir. Bu tavır, Türkçedeki ‘İslâm Medeniyeti kaynaklı kelimeler’in şahsında İslâm’a düşmanlık dalâletinin bir tezahürüdür. Bir başka dalâlet, (Dîvân’da geçen) ölü bir kelimeyi (yine aynı İslâm düşmanlığı saikiyle) canlandırmaya kalkışmaktır. Hâlbuki Ziya Gökalp, bu hususla alâkalı kaideyi ne güzel tesbit etmişti: ‘Uydurma söz yapmayız / Yapma yola sapmayız / Türkçeleşmiş, Türkçedir / Eski köke tapmayız.’
Keza, değerli bir edebiyat târihçimiz, muharririmiz ve pek şuurlu bir ‘Târihî Türkçe’ müdafii olan İsmail Habib Sevük de aynı hususta esaslı bir tesbitte bulunmuştu. Onun 1949’da neşredilen Dil Da’vâsı kitabından iktibas ediyoruz:
Türkçeden bütün yabancı kelimeler atılınca, onların bıraktığı boşlukları öz türkçe kelimelerle doldurmak için tuttukları iki yoldan biri [diğeri uydurmacılık], bin yılın ötesinde, yani İslâmiyet’ten önceki orta Asya lehçelerindeki kelimeleri diriltmek oldu. […Halbuki] Türkçenin esas bünyesi, bin yılın ötesindeki daha öteden, yâni mâzinin ezelinden geliyor. Kaynağı meçhullere karışmış bir nehir gibi akıp gelen dilin getirdikleri nasıl kendininse, getirmedikleri de artık kendinin değildir. Bizim [Dil] ‘Kurumcular’, dillerdeki bu değişmez kanunu düşünmediklerinden tenâkuza düştüler. Düşünülmedi ki dile mâl olmak diri olmaktır; mâl olanların kökü yabancı da olsa onlar diri kalıyor. Bunun tersine kökü en öz Türkçe olsa bile dilin mâl etmek istemediği ölüdür; ne kadar uğraşsak dirilmiyor: Peygamber yerine ‘yalvaç’, hâkim yerine ‘yargıç’, Allah yerine ‘çalap’, kitab yerine ‘bitig’, mezar yerine ‘sin’, can yerine ‘tin’, şeytan yerine ‘yik’… Hayır, bunları İsâ’nın nefesi bile diriltemez! Onların üstüne İslâm kültürü bin yıl ağırlığında bir kapak örttü. (Sevük 1949: 69)
Üçüncü bir dalâlet*, pervasızca, Türkçenin irsiyetini (‘genetiğini’) bozan kelimeler teşkil etmektir. Dördüncüsü, Târihî Türkçedeki yakın mânâlı birkaç kelime yerine ne idüğü belirsiz tek bir kelime ikame ederek zengin bir dili fakirleştirmek, (düşüncenin bu başlıca âletini fakirleştirerek) onunla düşünen insanların fikir kapasitesini daraltmaktır. Beşincisi, uydurma kelimelerle, asırlarca işlene işlene fevkalâde zarif, fevkalâde mûsıkîli bir dil hâline gelmiş Türkçemizi kulak tırmalayan yavan, yeknesak, iptidâî bir dil derekesine* düşürmektir. Altıncısı, resmî cebir ve hileyle bunları Millete dayatmak, dilde inkılâp yaparak binlerce sene geriden süzülüp gelen hâlis millî dil yerine sun’î bir dil ikame etmeye, bu suretle Milleti mâzisinden koparıp Avrupa’ya temessül* etmeye müstait* şahsiyetsiz bir kitle haline getirmeye kalkışmaktır.
Zâten kendini mürâice ‘Öztürkçecilik’ olarak takdim eden Uydurmacılık, baştan sona dalâlet değil mi?
…………………..
LÜGATÇE:
*merdut: Kabul edilmemesi gereken.
*jenosid: Soykırım, topyekûn yok etmek
*rükün: bir şeyin en önemli kısmı. *izmihlâl: Yok olma, bitme, kaybolma.
*mugayirlik: Muhaefet etme işlemi.
*mütezad: Kolay yapılan, kolayca meydana gelen.
*mûtebâyin: Birbirine uymayan.
*mugayir: Uyumlu olmayan, aykırı.
*muhalefet: Başka türlü olmak, uymam
*münafi: Aykırı olmak, uyumsuz.
* Ak hilâf: Ters, aykırı.
*muzad: Muhâlefet etmek.
*ezdad: Birbirine zıt olan şeyler
*mugayeret: Başka türlü.
*tezat: Aykırı.
*tebârüz: Ortaya çıkmak, belirmek.
*kontrast: Zıt, zıtlık.
*muârız: İtiraz eden, muhalefet eden.
*dalâlet: Doğru yoldan ayrılmak.
*dereke: Maddeten veya mânen aşağı derece.
*temessül: Belli bir şekil veya surete girme.
*müstait: Bir işi veya bir şeyi yapabilme kabiliyetine sâhip olma.
*müraice: İkiyüzlülük, riyakârlık.
*dalâlet: Doğru yoldan ayrılma
KAYNAKLAR:
Arsal, Sadri Maksudi (1930), Türk Dili İçin, Türk Ocakları İlim ve Sanat Heyeti Neşriyatından.
Ata, Aysu (2004), Türkçe İlk Kur’an Tercümesi (Rylands Nüshası). Karahanlı Türkçesi. Giriş, Metin, Notlar, Dizin, Ankara: T. Dil Kurumu Yl.
Atalay, Besim (2013), Dîvânu Lugati’t-Türk (Tercümesi), Ankara: T. Dil Kurumu Yl., 2 cilt içinde 4 cilt.
Banguoğlu, Tahsin (1987), Dil Bahisleri, İstanbul: Kubbealtı Neşriyatı.
Banguoğlu, Tahsin (2000), Türkçenin Grameri, Ankara: T. Dil Kurumu Yl.
Ercilasun, Ahmet B. ve Akkoyunlu, Ziyat (2015), Dîvânu Lugati’t-Türk. Giriş, Metin, Çeviri, Notlar, Dizin. Ankara: T. Dil Kurumu Yl.,
Gülensoy, Tuncer (2007), Türkiye Türkçesindeki Türkçe Sözlüklerin Köken Bilgisi Sözlüğü, Ankara: T. Dil Kurumu Yl., 2 cild.
Korkmaz, Zeynep (2003), Türkiye Türkçesi Grameri (Şekil Bilgisi), Ankara: T. Dil Kurumu Yl.
Sevük, İsmail Habib (1949), Dil Da’vâsı, İstanbul: İnkılâp Kitabevi.
Zülfikâr, Hamza (1991), Terim Sorunları ve Terim Yapma Yolları, Ankara: T. Dil Kurumu Yl.
YESEVÎZÂDE ALPARSLAN YASA: 1949 senesinde Şanlıurfa’nın Bozova kazasında doğdu. Baba tarafından Türkistanlı (Fergana’nın Beşarık kazâsmdan, Hoca Ahmed Yesevî sülâlesine mensûb bir âile), anne tarafından Halfetilidir. 1967-1973 senelerinde Millî Eğitim Bakanlığı burslusu olarak ve iktisâd tahsili maksadıyle Fransa’da bulundu; fakat, tahsilini tamâmlıyamadan Türkiye’ye döndü. Avdetinde Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne kaydolduğu hâlde o anarşi senelerinde yine tahsilini yarım bırakmak mecbûriyetinde kaldı. Bu arada, Yesevîzâde imzâsıyle, mecmûa ve gazetelerde araştırma makaleleri ve ayrıca kitaplar neşretmekteydi. Bu devrede, bâzıları gazetelerde sâdece tefrika olarak kalan on iki kitap neşretti. Bunlar, daha ziyâde, bâzı siyâsî doktrinler, milletlerarası siyâsetin perde-arkası, Yahûdilik ve Masonlukla alâkalıdır. İslâm hakkındaki birçok çalışmasından sâdece iki tânesini kitap hâlinde neşretmeye muvaffak oldu. Anarşi mağdûrları için çıkarılan aftan istifâde ederek, 1992-1993 öğretim yılında SBF’ye tekrâr kayıt yaptırdı ve -hem çalışıp hem okumak sûretiyle- 1998 Ekiminde bu Fakültenin İktisâd Bölümü’nden mezûn oldu. Hâcettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümünde 2003 Haziranında kabûl edilen Yüksek Lisans Tezi ve aynı Bölümde 2009 Haziranında Doktora Tezi kabul edilerek tahsil hayatını tamamladı. Hâcettepe Üniversitesi’nin Fransızca Mütercim-Tercümanlık Anabilim Dalında 2000-2001 Öğretim Yılından başlıyarak 2013-2014 Bahar Dönemi sonuna kadar evvelâ ‘Araştırma Görevlisi’, sonra ‘Öğretim Görevlisi’ sıfatıyle, tercüme sâhası ile alâkalı muhtelif derslerle berâber, mukayeseli Fransız-Türk edebiyatı, kültürler arası haberleşme, mukayeseli Fransız-Türk grameri, iktisâd, hukuk, Avrupa Topluluğu hukuku, milletler arası kuruluşlar, gazete dili gibi 20 civârında farklı ders verdi. Sonra 15 ay kadar Abant İzzet Baysal Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde Yrd. Doç. olarak çalıştı ve orada matbûat târihi dersini verdi. 2016 Nisanında yaş haddinden emekliye sevk edildi. 2002 senesinden beri, tercüme sâhasıyle, ayrıca mukayeseli edebiyat ve Fransız edebiyatı ile alâkalı ve muhtelif akademik mecmûalarda neşredilmiş -bâzıları kitap hacminde- 18 makalesi bulunmaktadır. Bunlardan mâadâ, kitap bölümü, tercüme kitapları, milletler arası sempozyumlarda sunduğu tebliğleri, değişik tercüme kitaplar hakkında hakem raporları ve (ortak müellifi olduğu Türk Eğitim Sistemi. Alternatif Perspektif, gibi ve daha başka münteşir akademik çalışmaları mevcûddur.
Eski Müftümüz Mehmet Sönmezoğlu sosyal medya hesabında bir hadis paylaşmış. Yalan söylemek ve yalancı şahitlik yapmanın büyük günahların en ağırlarından olduğunu anlatan bu hadisi ürpererek okudum:
“Hz. Peygamber büyük günahların en ağırlarının ‘Allah’a şirk koşmak, anne-babaya itaatsizlik etmek’ olduğunu buyurduktan sonra, yaslandığı yerden doğrulup oturdu ve “İyi dinleyin, bir de Yalan Söylemek ve Yalancı Şâhitlik yapmak” buyurdu. Bu sözü durmadan tekrarladı. Daha fazla üzülmesini istemediğimiz için keşke sussa, diye arzu ettik…”
Muteber hadis kitaplarının çoğunda yer alan ve Kur’an buyruklarıyla son derece uyumlu bu hadisin sahih olduğundan kuşkum yok.
****
“Yalan, insanın bilerek, iradesi ile gerçeğe aykırı söz söylemesidir. Yalan, uydurma ve asılsız şeylerle başkalarını aldatmaktır.”
İslâm dininin temel kaynağı olan Kur’ân da yalan söylemeyi yermekte ve şiddetle yasaklamaktadır: “Yalan söyleyenler, iftira edenler, ancak Allahü teâlânın âyetlerine inanmayanlardır. İşte onlar, yalancıların ta kendileridir.” (Nahl 105)
“Allah’a itaatsizlikten sakının ve doğru söz söyleyin.” (Ahzab 70/71)
“Bilerek hakkı bâtıl ile karıştırmayın ve hakkı gizlemeyin.” (Bakara, 42)
****
İslam’ın yalan söyleyenleri böyle şiddetle kınamasına rağmen “Müslümanların” durumu üzüntü vericidir.
Toplumumuzda kişiler arası ilişkilerde, kişilerin devletle ve toplumla ilişkilerinde yalan çok yaygındır. Devleti yönetenler ile yönetmeye talip olanların vatandaşlara karşı söylemlerinde de yalan çok önemli bir yer tutmakta.
Bu yüzden aile içinde, arkadaşlar arasında, ticari hayat ve siyasi faaliyetlerde yaygın YALAN kullanımının yarattığı derin bir GÜVENSİZLİK SORUNUMUZ var.
Yalan söyleyen bir kişinin diğer meziyetlerinin de gerçek olduğuna inanmamız mümkün değildir.
Demokrasisi gelişmiş ülkelerde devleti yönetenlerin çoğu kusuru hoş görülebilir fakat kamuoyuna “yalan söylemesi” asla affedilmez. Onların dürüst olmadıklarını gösteren bir yalanı tespit edildiğinde ya makamlarını kaybederler veya siyasi hayatları sona erer. Toplum huzuruna çıkamaz hale gelirler. Çünkü bu konuda yalan söylediyse devleti hukuk ve ahlak kuralları içinde yönettiğine dair her söz ve davranışının da yalan olması ihtimalini düşünürler.
*******************************
Tarihi Yalanlar
“Lozan’ın gizli maddeleri” yalanı ile on yıllarca Atatürk ve İsmet İnönü aleyhine propaganda yapıldı…
33 yıllık saltanatı boyunca bugünkü Türkiye’nin 2 katı (1 milyon 560 bin km2) toprak kaybettiğimiz “2. Abdülhamit Han döneminde bir gram toprak kaybetmedik” dediler…
4 yıl 10 ay 23 gün İngiliz bayrağı altında esir kalan İstanbul’dan İşgal kuvvetlerini çıkararak bu mübarek şehrimizi 2. defa fetheden Mustafa Kemal Atatürk’e “İngiliz planını uygulayan adamdır” diye iftira ettiler…
“Ege’deki adaları Atatürk ve İnönü Lozan’da verdi” dediler.
Oysaki, Ege Adaları ve 12 Ada, 1923 yılındaki Lozan Antlaşması’ndan yaklaşık 10 yıl önce 1912-1914 arası Osmanlı Devleti döneminde kaybedildi. Sevr Antlaşması’na göre tüm Ege adaları Yunanistan’a, 12 Ada ise İtalya’ya bırakılıyordu. Lozan Antlaşması’nda ise Türkiye, Ege’de ada kaybetmedi.
AKP döneminde Yunanistan Ege’de bulunan 20 adamızı işgal ve ilhak etti.
*******************************
Ekonomik Yalanlar
TÜİK’in enflasyon ve işsizlik gibi temel verileri son yıllarda bağımsız kurumlarınki ile ve hayatın gerçekleriyle bağdaşmıyor. Çalışan sayısı azaldıkça işsizliğin azaldığı, barınma, gıda, enerji fiyatlarının yüzde 100 civarında arttığı bir ortamda enflasyonun yüzde 40’ta kaldığı gibi garip sonuçlar çıktı. Devlet vergilerindeki artışı belirlerken kullandığı Yeniden Değerleme Oranının tespitinde TÜİK rakamına uymazken, çalışan ve emeklilerin ücret ve maaşlarını TÜİK rakamlarına göre belirleyerek sabit gelirlileri fakirleştirdi.
“Karadeniz’de doğalgaz çıktı, halkımıza bedava veriyoruz” dediler. Gazın henüz testlerinin devam ettiği ve dağıtım hatlarına bağlanmadığı ortaya çıktı.
Gabar’da üretime başlandığı söylenen ve “rafine edilmeden traktöre konup çalıştırılabilir” denilen petrolden yeni haber çıkmadı.
“Yerli ve Milli Uçağımız Göklerde” sloganının kullanıldığı seçimler çok geride kaldı. Uçaklardan hala haber yok.
“Almanya’da, ABD’de marketler boş, mal bulunmuyor. Batı bizi kıskanıyor” dediler. Bizden 8-10 kat zengin olanların bizi kıskandığına inananlar oldu.
“Faizler inecek. Nass var nass, size bize ne oluyor?” dediler. Faizleri artırmak için Mehmet Şimşek’i Londra’dan getirip bakan yaptılar.
“Kur Korumalı Mevduat asrın buluşu, devam edecek” dediler. KKM’nin felaket olduğunu söyleyemeden kaldırmak için harekete geçtiler.
*******************************
Siyasi Yalanlar
CHP Genel Başkanını PKK lideriyle dağda halay çekerken gösteren “montaj video” miting meydanında izlettirildi.
“Camide bira içtiler, görüntüleri var” dediler. “Türbanlı bacımızın üzerine işediler” dediler. Yalan olduğu ortaya çıktı. Bir dava dahi açılmadı.
Bunlar gelirse Öcalan’ı serbest bırakacaklar; camileri, kursları kapatacaklar, erkek erkekle, kadın kadınla hatta hayvanla insan evlenecek” dediler.
Yalanlardan sadece bir kısmı bunlar. Gerçekleşmesi mümkün olmayan seçim vaatlerini yazmıyorum bile.
Bütün bu yalanları meşru görenlerin bir kısmı “siyasal İslamcı.” Bunlar Türkiye’yi “Darül Harp” yani düşman ülkesi görüyor. Yalanı mubah, devletten milletten çalınanı helal görüyorlar.
Bunların “Yolsuzluk hırsızlık değildir.” “İktidara zarar verecekse, şikâyet etmek, doğruları söylemek caiz değildir” diyen;
Devletten ihale alan iş adamlarının, yandaş vakıflar üzerinden verdiği rüşveti meşru gösteren fetvacı profesörleri var.
Fakat destek verenlerin çoğu saf ve iyi niyetli Müslüman. Bunlar da bu yalanlara/ yalancılara güvenlerini arz ederek şahitlik yapıyor.
Bu kesimlerin tutum ve davranışları yukarıda alıntıladığım ayet ve hadislere göre İslami açıdan çok sıkıntılı görünüyor.
“Şıracının şahidi bozacı” tabirine uymayan gerçek hocalara sorarsak bu sorunun tam cevabını alabiliriz ümidini korumak istiyorum.
Yoksa onlar da “Tek başıma olsam şeh-i devrana kul olmam/ Viran olası hânede evlâd-ü iyâl var” yani “Tek başına olsam zamanın sultanına kul olmam / Yıkılası evimde çoluk çocuk var” mazeretine sığınıp, susarlar mı?
“Siyasi Ahlak Yasası ile Şengen (Schengen) vizesi arasında ne alaka var?” diyebilirsiniz. Alakası olduğunu biraz sonra anlatacağım.
AB ülkelerine gitmek isteyen vatandaşlarımız haftalarca vize randevusu bekliyor. Randevu alabilenlerden yarısının vize talebi reddediliyor. Milletimizin aşağılandığı ve onurumuzun rencide edildiği bir süreçteyiz.
Öğrencisinden sanatçısına, iş adamından, esnafına her kesimden vatandaşımızın vize çilesini Türkiye’nin Siyasi Ahlak Yasası olmaması sebebiyle çektiğini biliyor muydunuz?
Hatta “Siyasi Ahlak Yasası” ile sığınmacılar sorunu, özgürlüklerimizin kısıtlanması ve devlet içine nüfuz etmiş çetelerin ihale, imar, rüşvet ve diğer yolsuzlukları arasında da doğrudan bir bağlantı olduğunu yetkili bir ağızdan dinledik.
Bu yetkili kişi Eski Başbakan ve halen Gelecek Partisi Genel Başkanı olan Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu.
****
Ahmet Davutoğlu, Fatih Altaylı’ya verdiği röportaj videoda, Başbakan olduğu döneme dair bakın neler anlattı:
“Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne kabul edilmesi için tamamlanması gereken (şu anda da bitmemiş) altı madde kalmıştı. Bunlardan en önemlisi Siyasi Ahlak Yasası idi. Diğerleri çok kolay yapılacak teknik iş birliği çalışmalarıydı. Terörle mücadele kapsamındaki bazı maddeleri de zamana yaymaya karar vermiştik.
Avrupa Birliği bize ‘siyasi ahlak yasası isteriz’ dedi. Çünkü bu Avrupa’daki şeffaflığın ana dokusu. Şeffaf olmayan bir sistemin Avrupa içine girmesi mümkün değil. Mesela Yunanistan’ın 2009 ekonomik krizinde yaşadığı problem istatistiklerinin şeffaf olmaması sebebiyle idi. Yani diyorlar ki, ‘siz bizim aramıza girecekseniz, verileriniz doğru olacak, bilgileriniz doğru olacak, süreçler belli olacak, yolsuzluk olmayacak.’
Ve aslında bunlar bizim değerlerimiz. Yani Batılılar bize bir değer empoze ediyor değil. Ya bu benim değerim.
Yerleşmiş, yolsuzluklarla artık bir network (ağ) oluşturmuş ekonomi- politik bir yapı vardı. Siyasetçiler ihalelere bulaşmış, herkes iç içe geçmiş. Ben bunu bir neşterle kırmak istedim. Bu neşterin adı ‘siyasi ahlak yasası’ idi. Ve bu aynı zamanda AB -Türkiye müzakerelerinin ana şartlarından biri idi.
‘Uygulamaya girmeden biz size serbest vize veremeyiz’ dediler. Dünyaya uyguladıkları da bu. Benim için de bu bir dayatma değil, benim istediğim de bir şeyi söylüyorsa “batı dayatıyor” diyemeyiz.
22 Nisan’da (2016) Siyasi Ahlak Yasasını Meclis’e gönderdik. Lütfü Elvan Başbakan yardımcısı olarak bunlardan sorumlu idi. ‘Cumhurbaşkanımıza da bilgi verelim’ dedim, ben de bilgi verdim. Fakat o andan itibaren ipler koptu.
Çünkü, ‘Siyasi Ahlak Yasası’ paketinin içinde İmar Yasası ve İhale Yasasının revize edilmesi, Siyasetin Finansmanı Yasası, hediye yasağı da gelecekti. Bütün bunlarla ilgili paket geçtiğinde bir anda siyaseti çıkar için yapanların yolları kapanmış oluyordu.”
*******************************
Siyasi Ahlak Yasası Nasıl Engellendi?
Ahmet Davutoğlu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisine, bu yasa çıkarsa “ilçe başkanı bile bulamazsın Ahmet Bey” dediğini de söyledi.
Devamında Başbakanlıktan ve AKP Genel Başkanlığından ayrılmasına sebep olanları şöyle açıkladı:
“Avrupa Birliği karşıtlarının düşmanlıklarının birisi özgürlükler diğeri siyasi ahlak. Kulvarın ikisi birden bana karşı geldiler.
29 Nisan yani (Siyasi Ahlak Yasası’nın Meclis’e gelmesinden) bir hafta sonra bana karşı imza toplandı, tesadüf müydü bu? Ben de zannediyordum ki bunları herkes savunuyor. Bir gün yurtdışından geldim baktım 50 MKYK üyesinin 47’si aleyhime imza atmış.
Çok net söylüyorum… Eğer engellenmeseydim, 30 Haziran (2016) günü Schengen Vize serbestisi bütün T.C. vatandaşlarına uygulanacaktı. Siyasi Ahlak Yasası devreye girecekti ve bugün karşı karşıya kaldığımız o rencide edici muamele de olmayacaktı Avrupa tarafında. Bugünkü çürümüş siyasi ahlak da olmayacaktı. Onların önünde ben bir engeldim.”
Ahmet Davutoğlu AKP Genel Başkanı ve Başbakan iken kendisini engel gören iki çete olduğunu söyledi.
Davutoğlu’na göre bunlardan ilki, serbest vize hakkını almış, Avrupa Birliği’nin içine girmiş bir Türkiye’de darbe olamayacağını düşünen “FETÖ çetesi.”
“Diğeri ise Pelikan Çetesi. Pelikan çetesini organize edenler de Ak Parti’nin içinde yolsuzluklara bulanmış… Bu iki çete Türkiye’nin kaderini etkiledi.”
“Parti içinde darbe yapıldı, hem siyasi ahlak yasası engellendi, yolsuzlukların önü açıldı.”
*******************************
Ahmet Davutoğlu’nun AKP’den Tasfiye Süreci
1 Kasım 2015 seçimine, Ak Parti Ahmet Davutoğlu’nun Genel Başkanlığında girdi. Bu seçimde AKP en büyük oy sayısı ve %49,5 ile en büyük oy oranına sahip olarak TBMM’de tek başına çoğunluğu aldı ve Davutoğlu Başbakan oldu.
29 Nisan 2016 tarihinde yapılan AK Parti MKYK’sında, Erdoğan’a yakın üyeler tarafından alınan kararla, genel başkanın “il ve ilçe başkanı atama yetkisi” MKYK’ya verildi.
1 Mayıs 2016’da “Pelikan dosyası” adlı internet sitesinde Davutoğlu’nun Erdoğan’a ihanet ettiği ve istifa etmesi gerektiği savunuldu. 4 Mayıs’ta Erdoğan ile Davutoğlu görüştü.
Davutoğlu, Başbakanlığının daha 6 ayı yeni dolduğunda, 5 Mayıs 2016 günü “4 yıllık sürenin daha kısa sürmesi benim tercihim değildir, zarurettir” şeklinde bir açıklama yaptı. 22 Mayıs 2016 tarihinde Başbakanlık görevinden resmen istifa etti. Ak Parti’yi yeni genel başkan seçimi yapması için Olağanüstü Büyük Kongre’ye çağırdı.
Ahmet Davutoğlu’nun Başbakanlık ve AKP Genel Başkanlığından ayrılması, askerî darbe, gensoru ve seçim mağlubiyeti gibi bir sebep olmadan gerçekleşmiş olduğundan, siyasi tarihimizde benzeri görülmemiş bir olaydır.
Davutoğlu’nun dünya görüşü ve izlediği politikalara birçok eleştirim vardır. Fakat Siyasi Ahlak Yasası paketini çıkarma için gösterdiği çabaya saygı duyuyorum.
“Saray Darbesi” veya “Pelikan Darbesi” gibi isimlerle anılan olayın arka planında “Siyasi Ahlak Yasası” paketinin çıkmaması amacı varsa bu başarıya ulaşmıştır.
Siyasi Ahlak Yasası paketi kapsamındaki İmar Yasası ve İhale Yasasının revize edilmesi, Siyasetin Finansmanı Yasası, hediye yasağıgibi düzenlemelerin yapılamamış olması Türkiye’ye çok pahalıya mal oldu.
Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun, üstün vasıflı bir ilim adamı olduğu gibi velût bir yazardır. 1976 yılından günümüze kadar geçen zaman içerisinde pek çoğu yüksek hacimli olmak üzere 31 adet kitap telif ederek kültür hayatımıza kazandırmıştır. Kitaplaştırılması gereken dergi, gazete ve internet sitelerinde yayınlanmış makaleler ve inceleme yazıları dâhil edildiğinde eserlerinin sayısının 100’e yaklaşacağı muhakkaktır.
2023 yılında yayınlanan ‘Kaynama’ isimli 16,5 X 24 santim ölçülerinde 424 sayfalık eseri ‘Söz Başı’ başlıklı yazı ile başlıyor. Bu yazı, Frenklerin ‘manifesto’ olarak andıkları ‘beyannâme’dir. Eseri ve yazarını en mükemmel şekilde tanıtıyor. Kısa bir bölüm, tamamı hakkında yeterli bilgiye sâhip olmak için yeterlidir:
Altmış küsur yıldan beri Türk dili, târihi, edebiyatı ve destanları üzerine çalışıyorum. Altmış küsur yıldan beri kendimi Türkçü olarak kabul ediyorum. Türkçülük ve Türkoloji benim ruhumda ve zihnimde iç içe girmiş kavramlar. Bir akademisyen olarak ilmî çalışmalarımda ne kadar objektif olmaya çalışırsam çalışayım, duygu ve düşünce dünyamı oluşturan Türkçülük fikriyatının tesirinden büsbütün kurtulabildiğimi söylemem zordur. Elinizde tuttuğunuz yazılarda da elbette bilimin gerektirdiği ölçülere uymaya çalıştım. Ele alınan konular zâten Türkoloji ile ilgiliydi ve bu konularda yapılacak bir akademik çalışma için ayrıca duyguları işe karıştırmaya ihtiyaç yoktu. Ben de öyle yapmaya çalıştım.
Kitaptaki bazı yazıları ise yarı akademik olarak nitelendirebilirim. Bilim adamları, halktan kopuk fildişi kulelerde yaşamıyorlar. Özellikle sosyal ilimlerle uğraşan akademisyenler çalışmalarının sonuçlarını popüler bir dil ve yöntemle de kamuoyuna ulaştırmak sorumluluğundadır. Yarı akademik yazılarım bu sorumluluğun gereği olarak yazılmıştır. Yazıların bir kısmı ise akademik olmayan düşünce yazılarıdır. Onlar da tabîi olarak benim mensup olduğum fikir sisteminin bendeki yansımalarıdır.
Kitap 4 bölümden oluşuyor:
1-Destan, târih ve milliyetçilik
2-Dil yazıları
3-Bizim dünyamızdan
4-Geleceğe bakmak.
Dikkat çeken alt başlıklar şöyle sıralanabilir:
*Türklerin yaratılış efsânesi ve ilk atalar. *Bilge Tonyukuk hakkında değerlendirme. *Turan kavramı ve Turancılık. *Türk dünyasının birliği. *Türk Dünyâsı Birliği hayâl değildir. *İçine kapanan milliyetçilik. *Türk kelimesindeki çok anlamlılık. *Türk dili. *İlk ve ana Türkçe çağı.*Çeğatay Türkçesi. *Türkiye Türkolojisi üzerine kısa bir değerlendirme. *Dilin doğuşu ve evrimi: Basamak teorisi. *Sadri Maksudi Arsal… *Atsız’ın Atatürk ve Cumhuriyet hakkındaki görüşleri. *Irkımızın Kahramanlarından Nejdet Sançar. *Emine Işınsu. *Hızırbek Gayretullah. *Çâresizliğin şiiri. *Türk-Macar edebî ilişkileri. *Geçmişten geleceğe Dünyâ ve hayat.
Bölüm başlıkları muhteva hakkında fikir veriyor. Her biri dikkatle okunmaya sezâ metinlerdir.
‘78 yıl önce kurulmuş bir komplo (mu?)’ başlıklı bölümde, olağanüstü bir fevkalâdelikten bahsediliyor. 7 Eylül 1944 târihinde başlayan ‘Irkçılık Turancılık Dâvâsı’nda yaşanan olaylar, 1939 yılında Sabahattin Ali* tarafından yazılan, 1940 yılında yayınlanan bir romanda anlatılmaktadır. Prof. Ercilasun îkaz ediyor: ‘Alıntılar, romanın sonraki yıllarda yapılan baskılarında değil ilk baskısında yer almaktadır.’
Romanın yazarı Sabahattin Ali’nin müneccim ve kâhin olmadığı biliniyor. O halde???? Yazdığı roman 5 yıl sonra niçin ve nasıl aynen yaşanıyor?
Prof. Ercilasun mantıklı yorumuyla okuyucuyu aydınlatıyor. (s: 339-343) .
Eser, Kırk Anbar gibi. Türk Dünyâsı ve Türklük âşıklarını duygulandıracak, valizini hazırlayıp Altay, Bahçesaray, Buhara, Kaşgar, Kerkük, Ötüken, Semerkant, Tanrıdağları’nı ve Türklüğün diğer mekânlarını kapsayacak bir seyahatin tatlı hayâlini yaşatacak satırlarla dolu. Gidemeyenler de gitmiş gibi olacak.
‘Geçmişten Geleceğe Dünyâ ve Hayatı’ başlıklı bölüm, sıra dışı bir yazı. Ulaşımda, iletişimde, ev hayatında kullanılan araç ve âletlerin gelişmesi yıllar itibâriyle veriliyor. 388. sayfadan îtibâren gelecekteki gelişmeler hakkında ilgi çekici satırlar var:
50-60 yıl sonra kara taşımacılığı büyük ölçüde ortadan kalkacak. İnsanlar uçan otomobillerle ve jetpacklerle (sırt jetleriyle / roketleriyle = SIRTJET / SIRTROK) şehir içi ve şehirlerarası ulaşımlarını sağlayacaklar. Şehirler ve ülkeler arası toplu taşımada hızlı trenler, transatlantikler ve uçaklar kullanılmaya devam edecek; ancak uzaya çıkıp inecek roket uçaklar sâyesinde dünyanın en uzak yerlerine dahi bir iki saatte gidilecek. Şehirler ve ülkeler arası taşımacılıkta yeni bir sistem daha devreye girecek: Hyperloop (havasız tüp aracı = HATA / HATPAR). İnsanlar havasız tüpler içindeki kapsüllerde, ses hızına yakın bir hızla taşınacak. Sistemin tasarlayıcısı Elon Musk, Los Angeles – San Francisco arasını (643 km) yarım saate indirmeyi düşünüyor. Yani jet uçağından da hızlı… 50-60 yıl sonra dünyanın birçok yerinde hyperloop ağı kurulacağını tahmin edebiliriz. Kara taşımacılığının ortadan kalkması karayollarının da sonunu getirecek ve otoyollar tekrar yeşil alanlara dönüşecek. Buna karşılık şehirlerin birçok yerinde uçan otomobiller için pist alanları inşa edilecek. Büyük binaların tepeleri de pist olarak kullanılacak. Şehir içi yollar da büyük ölçüde kalkacak ve birçok yerde yürüyen şeritler kullanılacak.
Önce savaş teknolojisinde kullanılan dronelar (İHA’lar) hızla ticârî ve sivil hayata girmeye başladı. Bir yazılımla ve uzaktan kumanda ile yönetilerek uçabilen bu vızıltıların boyutları, hız ve mesâfeleri durmadan çeşitlendiriliyor Haberleşme ve fotoğrafçılıktan sağlık ve taşımacılığa kadar çeşitli alanlarda kullanılmaya başlanan veya kullanılması tasarlanan dronelar (vızıltılar) 50 yıl sonra cep telefonları gibi herkesin elinde olacak.
50 yıl sonra insanların bir kısmı uzayda, ayda ve deniz içinde kurulan şehirlerde yaşayacak; 100 yıl sonra bu tür şehirlerin ve buralarda yaşayanların sayısı artacak. Fakat yer üstünde yaşayanlara oranla bunların sayısı yine de çok az olacak. Yüzlerce yıl sonra hatırı sayılır bir nüfusun uzayda yaşayacağını tahmin edebiliriz.
21. yüzyılın ikinci yarısında birçok eşya ve özellikle elbiseler nanoteknoloji ürünü olacak. İnsan kıyafeti bugünküne göre bir hayli farklılaşacak. Nanoteknoloji tıpta ve beslenmede de birçok değişikliğe ve kolaylığa yol açacak. Nanoteknoloji dışında üretilen birçok hap da beslenmede kullanılacak ve insanlar sadece zevk için yemek yapıp sofra kuracaklar veya restoranlara gidecekler. 50 yıl sonra şişmanlık problemi de kalmayacak.
2010’larda başlamış olan 3D yazıcılar önümüzdeki 50 yılda hızla gelişecek ve birçok eşya, hatta yiyeceği insanlar oturdukları yerden bilgisayarla ısmarlayacaklar ve 3D yazıcılarından kâğıt çıktısını alır gibi alacaklar.
30-40 yıl sonra bütün görüntülü teknikler yerlerini holograma bırakacak Filmleri, YouTube’da seyrettiğimiz her şeyi yanı başımızdaki boşlukta, üç boyutlu olarak seyredeceğiz. Uzaktaki arkadaşlarımızın, yakınlarımızın hologramı önümüzde olacak ve yüz yüze görüşüyormuşuz gibi görüşeceğiz.
21. yüzyılın ikinci yarısında yazılı basın ve kitap da kalmayacaktır. Her türlü kitap, dergi, gazete ekranlarda olacaktır. Hem yazılı hem sözlü hem görüntülü olarak… Bilgisayarlara da parmaklarımızla değil sesimizle kumanda edeceğiz.
Ve nihâyet makine tercümesi. 21. yüzyılın sonuna doğru bütün büyük diller arasında yazılı ve sözlü makine tercümesi yapılır hâle gelecek. Ve anlaşmayı engellemeyecek kadar az hatâ ile… Herhangi bir dildeki metnin istenilen dile tercümesi bilgisayarda kısa zamanda insanların önünde olacak. Birbirinin dilini bilmeyen iki yabancı kulaklarına takılmış veya vücutlarının herhangi bir yerine iliştirilmiş tercüme makineleri aracılığıyla anında konuşup anlaşabilecekler. Söz gelişi biri Türkçe biri İngilizce kullanan iki insan, makinelerinin anında yaptığı tercüme ile belki kısa duraklamalarla, karşılıklı olarak konuşabilecekler. Makine tercümesindeki bu gelişme yabancı dil öğrenmeyi de büyük ölçüde ortadan kaldıracak. Yabancı diller ancak çok spesifik çalışma ve araştırmalar için öğrenilecek.
Yukarıda sıralanan gelişmeler elbette birçok aşamadan geçtikten sonra ortaya çıkacak. Bazılarında sıkıntılar ve ârızalar da yaşanacak. Ben saydığım alanların uzmanı değilim; dolayısıyla gelecekle ilgili tahminlerim, ilgili alanların uzmanları tarafından yapılacak tahminlere göre çok basit ve kabataslaktır. Ancak yukarıdan ve toplu bir bakış açısını yakaladığımı sanıyorum.
Yalnızca bilgilendiren değil, akıl ve zekâyı geliştiren, yeni ufuklar açan muhteşem bir kitap. Eski bir Türk atasözünü hatırlatıyor: ‘Biliyorsan öğret, bilmiyorsan öğren.’
İyi okumalar efendim. Teşekkürler Sayın Ercilâsun
ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.
İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50
AHMET BİCAN ERCİLASUN: 1943’te İzmir’de doğdu. 1962’de İzmir İmam Hatip Okulunu, 1963’te Edremit Lisesi’ni bitirdi. 1963-1967 arasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde okudu. 1965-1967 yıllarında Ömer Lütfü Barkan’ın yönettiği Türk İktisat Târihi Enstitüsünde uzman olarak çalıştı. 1967’de Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde Türk dili asistanı olarak göreve başladı. ‘Kars İli Ağızları – Ses Bilgisi’ adlı çalışmasıyla 1971’de doktor oldu. Aynı yıl Hacettepe Üniversitesi Sosyal ve İdârî İlimler Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne öğretim görevlisi olarak tâyin edildi. 1972-1973’te askerlik görevini yaptı. 1976 Haziran’ı ile 1977 Ağustos’u arasında ABD’nin Seattle şehrindeki University of Washington’da misâfir araştırıcı olarak bulundu. ‘Kutadgu Bilig’de Fiil’ adlı teziyle 1979’da doçent oldu. 1983-1986 yıllarında ek görevle Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü’nün başkanlığını yürüttü. Bu görevi sırasında Türk lehçeleri üzerine yüksek lisans ve doktora tezleri yönetmeye başladı. 1986’da Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nde profesör olarak vazifelendirildi. Aynı yıl bu fakültede Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü kurdu. 1986-1990 yıllarında Gazi Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu Müdürlüğü yaptı. 1990 sonlarında bir yıl süreyle Kültür Bakanlığında görevlendirildi; Türk Dünyası’ndan çağrılan akademisyenlerle birlikte Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü’nü hazırladı. 1993’te Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nde Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü’nü kurdu. 21 Eylül 1993 – 06 Kasım 2000 târihleri arasında Türk Dil Kurumu başkanlığı yaptı. 2001 yılında Türkiye – Kırgızistan Manas Üniversitesi’nde Edebiyat Fakültesi dekanı olarak görev yaptı. 2004-2005 öğretim yılında, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki Girne Amerikan Üniversitesinde bir yıl çalıştı. 2010 yılının Şubat ayında Gazi Üniversitesinden emekli oldu. Ahmet B. Ercilasun, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Türk Ocağı, Azerbaycan Kültür Derneği ve Millî Düşünce Merkezi üyesidir. Kitap olarak yayımlanan eserleri şunlardır: *Arpaçay Köylerinden Derlemeler (Selahattin Olcay ve Ensar Aslan’la birlikte. *Bu günkü Türk Alfabeleri. *Kars İli Ağızları – Ses Bilgisi. *Kutadgu Bilig Grameri – Fiil. *Dilde Birlik. *Başlangıçtan 13 Yüzyıla Kadar Türk Nazım ve Nesri. *Uygur Halk Masalları (Şekür Turan’la birlikte). *Örneklerle Bugünkü Türk Alfabeleri. *Türk Dili ve Kompozisyon Bilgileri. *Moğolistan ve Çin Günlüğü. *Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü 1-2 (ortak çalışma) *Türk Dünyası Üzerine İncelemeler. *Türk Dili 1-4 (Leylâ Karahan’la birlikte). *Gülnar (Roman). *Başlangıçtan 20. Yüzyıla Türk Dili Târihi. *Beden-Beyin Akımı (Roman). *Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Grameri – Fiil – Basit Çekim (ortak) *Makaleler: Dil-Destan-Târih-Edebiyat. *Türk Lehçeleri Grameri (ortak). *Kâşgarlı Mahmud – Dîvânu Lugâti’t-Türk – Giriş-Metin-Çeviri-Notlar-Dizin. (Ziyat Akkoyunlu ile birlikte) *Türk’ün Kayıp Kitabı – Ulu Han Ata (roman). Türk Kağanlığı ve Türk Bengü Taşları. *Atsız – Türkçülüğün Mistik Önderi. *Nehir Destan Oğuzname (Oğuz Bitig) *Dîvânu Lugât’t-Türk’teki Şiirler ve Atasözleri. *Türklük Bilimi Yazıları. *Türkçülük Yazıları. *Türk Dili Temel Kitabı – Herkes İçin Türk Dili. *Bengü İl Tuta Olurtaçı Sen – Köl Tigin-Bilge Kağan-Tunyukuk Anıtları. *Kaynaklarda Türk ve Türkçe. *Kara Kam.
—————————-
*Sabahattin Ali (1907-1948): Önce Komünizm propagandası yapmaktan hüküm giydi. Atatürk’ü metheden bir şiir yazdığı için affedildi. Daha sonra devlet büyüklerine hakaret ettiği için cezalandırıldı. Bulgaristan’a sığınmak istedi. Sınırı geçinde kendisine rehberlik eden şahıs tarafından parasına tamahen öldürüldü.
Kimilerinin, kendilerini ayrı gayrı görmesine hiç gerek yok.
Çünkü din dil bir ise, millet birdir.
Din bir ise, millet yine birdir.
“Dini anladık ama, dil bir değil!” diyenlere deriz ki:
Doğuşta olmasa bile oluşta, Türk Milleti’nin mensubu ve parçası olan herkesin; kullandığı isim ve kelimeler; herkesi Türk Milleti’nin bir ferdi yapmaya yetiyor da artıyor bile.
Kaldı ki, Türkçe kabul ettiğimiz fakat gramer ve kök yönünden bilhassa Arapça Farsça menşe’ ve kaynaklı olan kelimelere bakıp da, kültürümüzün temel taşları hükmünde olan kelimeleri ayrı gayrı görmek; çok yersiz ve o nispette çok anlamsız bir husus.
Ayşe’yi Fatma’yı, Hasan’ı Ali’yi, mekteb’i, kalem’i; aslen Türkçe değil diye nasıl atmaya kalkışabiliriz?
Her dilde yabancı kaynaklı kelimeler vardır. Fakat o kelimeler; o dilin gramer / dilbilgisi kaideleri gereklerine göre kullanılmakta ve ancak o şekilde, o dilde yer almaktadır.
Üstelik aynı lûgat mânâsıyla giren kelimelere; lügat mânâsı dışında; geldiği yerde, o dilde karşılığı olmayan, yepyeni ve alanlarca verilmiş olan ıstılâhî mânâlar kazandırılır ki, artık o kelimeler; yeni mânâlarıyla girdiği lisan ve dilin aslî mensûplarından sayılır.
Türk Milleti ise, Arapça Farsça menşeli kelimelere, ayrıca öyle farklı anlamlar vermiş ve yüklemişdir ki, bu mânâlar; o kelimelerin alındığı dildeki asıllarında yoktur.
Öyleyse asıllarıyla değil ama, yeni anlamlarıyla o kelimeler artık öp öz Türkçedir.
Ve artık onlara yabancı kelimeler gözüyle bakılmaz ve bakılmamalı.
Tıpkı İngiliz; pamuğu Mısır’dan alır ve ondan öyle kumaşlar üretir ki, artık o kumaşlar İngiliz kumaşı olarak adlandırılır. Hiçbir İngiliz o kumaşın ham maddesine bakarak o kumaşı dışlamaz. Şayet dışlarsa, Mısırlının; kendi pamuğundan üretilen İngiliz kumaşını sahiplenerek, ona Mısır kumaşı demesi gibi, çok yanlış bir durum ortaya çıkmış olur!
Türkçemizdeki, aslen Türkçe olmayan kelimeler; aynı zamanda Arab’ın, Fars’ın ve diğer İslâm ülkesi insanlarının da müşterek olarak kullandığı kelimelerdir.
Onlara yabancı kelimeler muamelesi yaptığımız takdirde, aslında hem kendi kültürümüzde yer alan, hem de diğer İslâm milletlerinin kullandığı ortak kelimelere yabancı kalarak; İslâm ülkeleri arasındaki rabıta ve bağların en önemlilerini, kendi ellerimizle kesmiş olmaz mıyız?
Bu nasıl görüş, bu nasıl bir düşünce?
Fecî âkıbeti ve sonucu görürüz, ancak düşünce!
Basîret odur ki, olmadan önce, olacağı görür.
Yoksa bu menhus bakış; milleti felâkete götürür!
Ey arkadaş! Yol yakınken, aklını başına devşir
Yoksa pusuda bekleyenler gecikmeden başına üşüşür!