17.7 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 250

Türkçülük

0

Osmanlı 500 yıl (son yüzyılı saymıyorum. 1876 Teşkilat-ı
Esasiye Kanunu mecburen Türkçe mecburiyeti getiriyor.) Türkü, yani kendini
unutmasaydı, Türk’e “eşek Türk” demeseydi, bütün yönetimi
devşirmelere vermeseydi, yıkılır gider miydi? Karşıtından söyleyelim. Dinî
bilinçle birleşen millî bilinç olmasaydı, Çanakkale savaşlarını, kurtuluş
savaşını kazanabilir miydik?

Türk milliyetçisi olmaya mecburuz. Yaşamak istiyorsak buna
muhtacız. Kendini farklı bir etnik gruptan sayanlar da yaşamak istiyorsa, zaten
intibak etmiş oldukları kurucu kültürün, birden çok medeniyet kurmuş bir
milletin mensubu olmayı terk etmemelidirler. Dünyada 6 bin millet ve devlet
yok, 40-50 millet ve devlet var. İstikamet, dağılmaya, bölünmeye doğru değil,
birleşmeye doğrudur.

Milliyetçilik istismar ediliyor deniyor. Doğrudur.
Ettirmemek elimizdedir. Sonra istismar bir şeyin lüzumsuzluğunu değil,
elzemliğini gösterir. En çok istismar edilenler en gerçek olanlardır. Din
istismar ediliyor diye, dinden vaz mı geçeceğiz?

Milliyetçi parti olmaz, olmamalıdır, diyenler var. Keşke
partilere ihtiyaç duyulmayacak durum bulunsaydı. Sorun varsa, demokrasi ve çok
partililik de söz konusuysa, birçok parti gibi milliyetçi partiler de
olacaktır. Meselâ açlık varsa, açlık çok kötü bir şey ise, açlık olmamalıysa,
aç insanların varlığı da bir gerçekse, birileri çıkıp, bu meseleyi hedef alan
bir parti kurmasın mı?

*

Türkiye’de, yani Türk ülkesinde, kurucu ideolojisi ‘’Türk
Milliyetçiliği’’ olan Türkiye Cumhuriyetinde bir Türk’ün Türkçülük yapması
bölücülük değildir.’’Türk’üz, Türkçüyüz, Atatürkçüyüz’’demek bölücülük
değildir.

Niçin bölücülük değildir?

Aslında, esasında, muhtevasında Türkçülüğü irdelersek;

 Türkçülük, İslâmı
Türk gibi yaşamaktır!

Türkçülük, Saltuk Buğra Han’ın yolunda yürümektir!

Türkçülük, Sultan Alparslan’la Anadolu’ya İslâm’ın kapısını
açmaktır!

Türkçülük, Teslis coğrafyası olan Anadolu’yu Tevhit
coğrafyası yapmaktır!

Türkçülük, Kılıçaslanlar gibi İslâmı boğmaya çalışan salibe
haddini bildirmektir!

Türkçülük, Hoca Ahmet Yesevi, Hacı Bektaşi Veli ve Yunus
gibi düşünebilmektir!

Türkçülük, Atatürk’ün emaneti olan Türkiye Cumhuriyeti
Devletini yaşatmaktır!

 

Türkçülük, yaratanın hatırı için, yarattığı her canlıya
merhamet beslemektir!

Türkçülük, bilgi, kültür ve duygu temelleri üzerinde
yükselen fıtri bir inanç hareketidir ki bu hareketin başarısı İslâm âleminin
selâmetine, insanlığın hayrınadır!

Türkçülük, Türk milletini sevmek ve Türk milletinin bekası
için çalışmaktır!

 

Ve dahası Türkçülük;

Küflü ve insanlık dışı maddeci izimlerin yıkılarak yerine, sulh,
sükûn ve adaletin hâkim olduğu, nimetlerin hakça bölüşüldüğü, insana insanca
muamele yapıldığı milli, ahlâki ve insani bir harekettir!

*

Şayet İslâmı Türk gibi yaşar isen;

O dinin bayraktarı, küfrün, şirkin ve zulmün korkulu rüyası
olup TEVHİT SANCAĞINI Avrupa’nın göbeğine kadar götürüp dikersin.

*

Milli bütünlüğümüzün önemi ekseninde Türkçülük;

Türk milletinin bir ağaç gibi kökünden, bedenine, bedeninden
dallarına, dallarından yapraklarına kadar birlik ve beraberlik içinde yaşamaya,
ağaç gibi dik durmaya her zamankinden daha çok ihtiyacı var.

Zenginiyle fakiriyle, köylüsü şehirlisi, bürokratı işadamı,
eğitimcisi sporcusu ile bu ağacı birlikte sulayacak, birlikte koruyacağız.

Türkiye Arap Cemahiriyesi

Şimdi başlığa bakıp bu da nereden çıktı, ‘eşeğin aklına
karpuz kabuğu düşürmeyin’ diyenler olabilir. Ancak; az sonra okuyacağınız
tarihi gerçekler ışığında olaylara baktığınızda ‘yaşanmışı bir daha yaşamaya’
gerek olmadığını görebilir ve tedbir almak için belki de biraz geç kaldığımızı
fark edebilirsiniz.

Bugün Orta Asya denilen Türkistan’dan batıya doğru sürekli
bir göç hareketi olmuş ve denize ulaşana kadar da bu yolculuk devam etmiştir.
Bu deniz bazen Ege olmuş, bazen Tiran Denizi olmuş bazen de Atlas Okyanusu
olmuştur.

Türkistan’dan batıya doğru giden Turan boylarından bir
kısmını da Berberi Türkleri oluşturur. Hazar Denizi’nin güneyinden geçerek
bugün Filistin diye bildiğimiz topraklara ulaşıp Kudüs kentini kuran Türk
boyları daha sonra Kuzey Afrika üzerinden okyanusa kadar yoluna devam etmiş ve
İslâm Orduları gelinceye kadar bölgede hâkim olmuşlardır. Daha sonra Tarık Bin
Ziyad ile birlikte Cebelitarık Boğazı’nı geçerek Endülüs Devleti’ni
kurmuşlardır. Ancak zamanla Araplarla karışarak millî kimliklerini ve askeri
disiplinlerini kaybederek en nihayetinde Endülüs düşerken Sultan’ın annesinin
dediği gibi ‘kadınlar gibi’ ağlamışlardır. Bugün Kuzey Afrika’da yaşayan
Tuaregler ve Berberiler onların torunlarıdır. Hâlâ dillerinde birkaç yüz kelime
Türkçe kalmıştır.

Aynı şekilde Bağdat da antik çağlarda Türkler tarafından
kurulmuş bir kent olup bugün Selçuklu ve Osmanlı bakiyesi 1 milyondan fazla
Türk’ün yaşadığı önemli bir kent olmakla beraber artık Arap kenti olarak
bilinmektedir. Hatta Abbasi Halifesi Türkistan’dan gelen Türk boylarının millî
benliklerini ve dillerini kaybetmemeleri için Bağdat’a yakın bir yerde Samarra
kentini kurdurduğu ve hatta Arapların Samarra’ya girişlerinin uzun yıllar yasak
olduğunu tarih kitapları yazmaktadır. Ama gelin görün ki bugün Samarra’da
göğsünü gere gere “Ben Türk’üm!” diyen de kalmamıştır.

Rahmetli Başbuğ Alparslan Türkeş’in TBMM konuşmasında
kürsüden söylediği, “Türkler, en kolay asimile olan millettir. Bugün Suriye
dediğimiz ülkenin halkı aslen Türk’tür ama zamanla Araplaşmıştır. Araplar
onlara gayri Arap der. … Türkiye mozaik değil granittir” mealindeki sözünü
herhalde çoğumuz hatırlarız. Hatırlamayanlar da internetten rahatlıkla
bulabilir.

Gerçekten de Türk Milleti, engin hoşgörüsü ve diğer
kültürlere olan saygısı nedeniyle asimile etmeyen ama buna mukabil hızla
asimile olabilen bir milletir. Hele ki aynı dine mensup topluluklar arasında
asimile olması çok daha kolaydır. Bugün sadece Ortadoğu denilen coğrafyada
kalan Türkler değil, Balkanlarda yaşayan Türkler de bu nedenlerden ötürü
Arnavutlaşma ve Boşnaklaşma süreci yaşamaktadırlar.

Netice?

Cemahiriye, Arapça’da bir araya gelen halklar olarak
dilimize tercüme edilebilir. Türkiye’nin seçim zamanı dile geldiği gibi 13,5
milyon Ortadoğu kökenli sığınmacıya (göçmen, misafir her ne ad verirseniz
verin) ev sahipliği yaptığı düşünülürse ülkemizin hızla bir Cemahiriye’ye
dönüşmemesi için Sayın Sinan Oğan’ın ve Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip
Erdoğan’ın ve elbette Sayın Devlet Bahçeli’nin ‘söz verdikleri’ gibi en fazla 1
yıl içerisinde bu 13,5 milyon misafirimizi kendi ülkelerine ‘insan onuruna
yakışır’ bir şekilde göndermesini Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçek vatandaşları
olarak beklemekteyiz…

Doğal olarak vatandaş olan Türk halkının nüfus artış oranı
son istatistiklerle yıllık 1,3’e inmişken, 13,5 milyon misafirimizin doğum
ortalaması yıllık 2,3’tür. Basit bir matematik hesabıyla geleceğimizin
akıbetini muhakeme edebilirsiniz…

Sayın Oğan, Sayın Bahçeli ve Sayın Erdoğan, ‘Türkiye Arap Cemahiriyesi’ olmaması için gereken bütün yetki şu anda
elinizde…

Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî Ve Namaz

0

Hacı Bektâş-ı
Velî (Horasan’ın Nişâbur şehri, 1209-1210 / Suluca Karacahöyük: Hacıbektaş,
1270-1271)  Türk asıllı ermiş bir mübârek
insandır. 1093 yılında Kazakistan’ın Sayram kasabasında doğup yaşayan ve aynı
bölgede ebedî âleme intikal eden Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî  tarafından kaleme alınan ‘Dîvan-ı Hikmet’ ile Hacı Bektâş-ı
Velî’ye ait olduğu bilinen ‘Makalat
isimli eser arasında büyük benzerlikler vardır.  Bu sebeple Hünkâr’ın, Hoca Hazretleri’nin
halifesi olduğuna inanılmaktadır. Ahmed Yesevî’nin Türkistan’da yaptığı
mukaddes vazifeyi, Hacı Bektâş-ı Veli, Anadolu ve Balkanlarda
gerçekleştirmiştir.

Günümüzde İran
sınırları içerisinde bulunan Horasan bölgesinde Farslar, Horasan Türkleri ve Türkmenler
yaşamaktaydı. Horasan Türkleri ve Türkmenler Şia ve Sünni mezheplerine
bağlıdır.

Asıl adı
Bektaş olan Hünkâr’la alâkalı bir menkıbe vardır: Yesevî Hazretlerinin halifesi
olan Lokman Perende’nin dergâhında dersini okurken hocası Lokman Perende, Bektaş’ın
biri sağında, diğeri solunda iki kişinin oturduğunu görür. Onların kim olduğunu
öğrenmek için yanlarına yaklaşırken, ikisi de birden kaybolur. Sorulduğunda:
Bektaş, sağındakinin Hz. Muhammed, solundakinin Hz. Ali olduğunu, birinin
kendisine Kur’ân-ı Kerîm’in zâhirini, diğerinin ise bâtınını öğrettiğini
söyler. Velâyetnâmede Hünkârın Hz. Muhmmed’den ‘atam ve iki cihan güneşi’ diye söz etmektedir ki, Alevî inancına
göre de Hânedân-ı Ehl-i Beyt’tendir.

İslâm’ı temel kaynaklarından
öğrenen Hacı Bektâş-ı Veli ve berâberindekiler 1240’lı yıllarda Suluca
Karacahöyük’e yerleşti. Burası kısa zamanda köy hâline geldi. Köy, 1541 yılında
Niğde’ye bağlı nâhiye merkezi oldu. 1854 yılında kasaba, 1948 yılında
Kırşehir’e bağlı ilçe statüsü kazandı. 1954 yılında Nevşehir’e bağlandı.

Hacı Bektâş-ı
Velî, Suluca Karacahöyük’te Hoca Ahmet Yesevî çizgisinde irşat hizmetlerine
başladı ve çevresindeki insanlar çoğaldı. Araştırmacılar, Hacı Bektâş-ı Velî’nin
bir tekke kurduğunu fakat tarîkat nev’inden bir yapılanma gerçekleştirmediğini
belirtiyorlar.  

Hacı
Bektâş-ı  Velî’nin ebedî âleme intikalinden  186 yıl sonra dünyâya gelen Balım Sultan
Bektâşîliğin esaslarını, Hünkârın öğretilerinden bir hayli farkı olarak
belirledi ve ‘Bektâşilik’ olarak
anılan tarîkatı kurdu. Bektâşi tekkeleri Osmanlı Devleti döneminde 1826 yılında
Yeniçeri Ocağı ile birlikte resmen kapatıldı. Ancak tarîkat varlığını 1925’e
kadar yarı resmi bir nitelikte devam ettirdi. 1925’te  tekrar resmî olarak kapatıldı. Bektâşiler ve
Alevîler gizlice faaliyetlerine devam ettiler. Bu dönemde Bektâşilik anlayışı
Hünkârın belirlediği prensiplerin tamamen dışına çıktı. 1980’de Cemevleri, aşırı
sol faaliyetlerin sığınağı olunca faaliyetleri yasaklandı. Cem evlerindeki
Alevîler Almanya’ya kaçtı ve orada tamamen Marksizmin hizmetine girdiler. ‘Türk Alevîleri’ isimlendirmesi yerine ‘Anadolu Alevîleri’ adı benimsendi.
Alevîlerin Marksist grupları Bektâşî tekkelerine nüfuz etti. Böylece
Bektâşilerin Hacı Bektâş-ı Velî öğretileriyle alâkası tamamen kesildi.
Melâmilik, Kalenderîlik Hurûfîlik ve Haydârîlik gibi gruplarla yoğrulup
aslından tâmâmen uzaklaştı. Bu nevzuhur Bektâşiler, Hünkârın ‘Makalat’ isimli eserinin uydurma olduğu
iddialarını ileri sürdüler. İddialar maalesef kabul gördü. Bektâşilikle
bütünleşen Alevîler, Aleviliğin İslâmiyet’in dışında bir inanç sistemi olduğunu
iddia eder oldular. Bir kısmı da Aleviliğin İslâmiyet’in ne içinde, ne de
dışında; diğer bir kısmı da hem içinde hem dışında olduğunu söyleyerek kafa
karıştırdılar.

Bu gerçekleri
çok iyi bildiği anlaşılan Süleyman
Üstüner Dede
; ‘tutunduğunuz dal
çürüktür bırakın
…’ ‘gittiğiniz yol
yanlıştır dönün
…’ şeklindeki feryatlarla dolu ‘Hünkâr Hacı Bektâş-ı Veli ve Namaz’ isimli kitabı yazdı. Kitap 13,5
X 21 santim ölçülerinde ve 192 sayfadır. Kültürün her seviyesindeki insanların
rahatça okuyup kolayca anlayabilecekleri sâde ve düzgün bir Türkçe ile
yazılmıştır. Bir de ‘Gerçeknâme
isimli kitabı vardır.

Kitabında yer
alan hayat hikâyesi, bu yazının sonunda okuyucuya sunulmuştur.

Kitapta yer alan bâzı bölümlerin
başlıkları:

*Pirimiz Gerçekten Namaz Kılmıyor, Şeriata Uymuyor muydu? (s:
18-32)                                                  *Namazdan, Namaz Kılmayan Alevî-Bektâşiliğe
Nasıl Gelindi
? (s: 80-91)                                                 
*Hurufilerin Alevi-Bektaşi Yoluna
Soktuğu Truva Atı ve Değiştirilen Cem
(s: 170-186)

Eserin yazarı Süleyman Üstüner Dede, inandırıcı deliller
göstererek, Hacı Bektâş-ı Velî’nin hayatta olduğu dönemde Bektâşilerin namaz
kıldıklarını belirtiyor.

AKIL FİKİR YAYINLARI

Alemdar Mahallesi, Alayköşkü
Caddesi, Küçük Sokak Nu: 6/3 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul

Telefon: 0.212-514 77 77
e-posta:
bilgi@akilfikiryayinlari.com  www.akilfikiryayinlari.com 

SÜLEYMAN ÜSTÜNER DEDE:

Hacı Bektaş-ı
Veli’nin, kendisine ‘Cemâlimdir, Cemâlimdir.’
dediği, baş halifesi ve amcazadesi olan Seyit Cemal (Künyesi: Şeyh Seyyid-i
Cemal-i Nureddin) evlâtlarmdandır. 1962 yılında Bingöl’de doğmuştur. Erciyes
Üniversitesi Elektronik Mühendisliği mezunudur. Mühendis olarak girdiği bir
telekom şirketinde uzun süre yöneticilik yaptıktan sonra 2017yılında müdür
olarak emekli olmuştur.

Hayatını iki soru
şekillendirmiştir: Birincisi, radyoyu ilk gördüğünde hayrette kalarak,
radyonun nasıl ses çıkardığı sorusu-

dur. Bu soruyu ilk
sorduğunda, “İçinde küçük adamlar var, onlar konuşuyor.” diye cevap
almıştır. O halde radyonun içinde küçük insanlar ve bizim dışımızda bambaşka
bir dünyâ olmalıdır, diye, düşünmüştür.

Bir gün radyo
bozulmuş ve radyonun tamiri için eve tamirci çağrılmıştır. Bu onun için en
önemli gündür. Nihayet radyo açılacak ve çok merak ettiği dünyâ ile küçük
adamlar görülecektir. Rad¬

İkinci soru ise: Bir
gün yörede çok sevilen, kendilerinin de akrabası olan bir dede, babasının
öğretmenlik yaptığı köye misâfir olur. Babası küçük Süleyman’ı da yanma alıp
dedenin sohbetini dinlemek için yanında cem olan canların arasına katılır.
Dede, Hz. Ali’nin bir menkıbesini anlatmaktadır: ‘Hazreti Ali’nin savaşta
mübârek ayağına ok saplanır. Uğraşırlar çok acı verdiğinden oku çıkaramazlar.
Mübârek, ‘Ben namaza durduğumda çıkarın
der. Namaz vakti gelip Şah-i Merdan namaza durunca oku çıkarırlar, farkına
dahi varmaz. Namazı bittikten sonra ‘Oku
çıkartınız mı
?’ diye sorar.

Küçük Süleyman
menkıbeyi dinledikten sonra anlatan dedeye merakla sorar: ‘Peki Hazreti Ali böylesine namaz
kılıyorken biz niye kılmıyoruz
?’ Dede verecek cevap bulamaz kızarır
bozarır. Ortalık buz keser. Dedenin bu mahcubiyetini gören babası, ortamın
sessizliğini şu sözleriyle bozar: ‘Dedem,
kusura bakmayın çocuk işte, siz buyurun anlatmaya devam edin
.’ deyip
küçük Süleyman’ı odadan çıkarır.

Ne kadar garipti ki
namazı, Hz. Ali ve evlâdını sevmedikleri iddia edilen Sünniler kılıyordu. Hem
Sünniler, Hz. Ali ve evlâtlarını sevmiyorlarsa neden Ali, Hasan, Hüseyin diye
Sünni arkadaşları vardı?

Zâten Alevî-Sünnî
kavramlarını ilk duyduğu günden beri bu farklılığın gerçeğinin ne olduğu
sorusu hep kafasını kurcalamıştı, ikisi de İslâm dinine mensup, ikisinin de
peygamberi aynı, İslâm’ın kitabı ve peygamberin yaşantısı ve dedikleri orta
yerde durduğu halde böylesine büyük bir ayrılık ve kutuplaşma nasıl
oluşmuştu?

Daha sonra bu
sorulara aldığı cevaplar da onu tatmin etmemişti. Ömrünü bu işin gerçeğinin
ne olduğunu anlamaya adadı. Bu konuda bulabildiği maddî ve mânevî ne kadar
kaynak ne kadar yazılmış eser varsa bulup okumaya, araştırmaya başladı.

Kitap, bu
araştırmaların ürünüdür.

Hayırlı Olsun

14 Mayısta sonuçlanmayan Cumhurbaşkanlığı seçimleri 28
Mayısta yapılan 2. Tur oylamada sonucunu verdi ve Türkiye’nin bunca bozuk
ekonomisine, bu kadar yüksek hayat pahalılığına rağmen Erdoğan yeniden 3. Kez
cumhurbaşkanlığına seçilmiş oldu.

                14 Mayıs 2023 seçimlerine doğru bugüne kadar ne Türk demokrasisinde, ne de
demokrasi ile yönetilen hiçbir batılı ülkede rastlanmayan bir seçim kampanyası
yaşadık.

                Devletin bütün imkânları seferber edildi, yetmedi camiler Propaganda merkezine çevrildi,
Cuma vaazlarında dahi vaizler kara propagandanın simsarı oldular. Çünkü en
fazla alıcıları oradaydı.

                Devlete ait olmayan özel sektörün ürettiği teknoloji, bizzat hükümet tarafından
üretilmişçesine reklamı yapıldı. Batı demokrasilerinde buna rastlayamazsınız.

                Henüz çıkarıldığı doğru dürüst kanıtlanmamış, duyumlara göre çıkarılsa bile bunun
ancak %12 sinin devlete ait olduğu bildirilen Doğal Gaz, seçim rüşveti olarak
bir aylığına bedavaya verildi. Doğal Gaz götürülmeyen il ve ilçelerde
yaşayanlar kışı en az 20 000 TL. İle çıkarmalarına rağmen hiçbir itiraz ve
istekte bulunmadıkları gibi AKP bu bölgelerde en fazla oyu aldı.

                20 yıldır çıkarılmayan Gabar Petrolünün tam seçimlere girerken reklamı yapılmaya
başlandı. İnşallah asparagas bir haber değildir.

                Kullanılan kara propaganda da sınır tanınmadı. AKP iktidarı işbaşına gelene kadar BEKA
SORUNU nedir bilmeyen, duymayan insanımız birden bire BEKA Sorunuyla karşı
karşıya kaldı. Hükümet; kendi yarattığı ne kadar sorun varsa onları muhalefetin
üzerine yıktı ve milletin karşısına geçip: “Biz gidersek bunlar, bunlar olacak” diye milletin önüne korku
dağlarını yığdı.

                Kirli Propaganda da o kadar ileri gidildi ki, trollerin yayınladıkları düzmece
kasetler hakkında: “Ama montaj, ama şu ama bu” diyerek kara propagandayı Erdoğan’ın kendisi itiraf etmek zorunda
kaldı.

              En son Kısıklı ve Beştepe’deki meşhur “Balkon Konuşmalarında” Kılıçtaroğlu hakkında ordularıyla zafer kazanmış bir
Kral’ın dahi esir aldığı Krala yapmayacağı kadar ağır hakaret dolu sözleri,
meydanlarda yuhalatması, alaya alması bir devlet başkanına yakışmayacak kadar
pes paye ve çirkinlikteydi.

                CHP ve Kemal Kılıçtaroğlu

                CHP son yıllarda büyük ataklarının yanı sıra büyük hatalar da yaptı. Millet İttifakının kurulması bir
zaruretti ancak, Altılı Masa’nın kurulmasının ne kadar faydası oldu onu zaman
gösterecek. Seçimlerde  %1 dahi alamayacak olan partilere 10, 15 milletvekili kontenjan verilmesi önümüzdeki günlerde
CHP de büyük kavgalara neden olacağı ve baş ağrıtacağı görüşü hâkim.

                Sayın Kemal Kılıçtaroğlu’nun Cumhurbaşkanlığına adaylığını koyması kendisi veya partisi
açısından belki normaldi ancak, ittifak olarak girildiğinde tek parti dayatması
olmamalıydı.

                İYİ Parti ve Meral Akşener

                İYİ Partiye geçmeden evvel yaşanmış bir Temel fıkrası anlatayım.

                “Temel hasta, ancak kime derdini anlatsa:

                – yok yok uşağum sen iyisin, sende bir şey yok diyorlar.

                Doktora gidiyor Temel, ona da anlatamıyor derdini bir türlü.

                Kısa bir müddet sonra Temel ölüyor, ölmeden önce mezar taşını gizlice yaptıran Temel
taşın üzerine şunları yazdırıyor:

                –Ölecem dedum inanmaduz,

                -Ölecem dedum inanmaduz

                Ne oldi?”

                İYİ Parti Genel Başkanı Sayın Meral Akşener, 2017 den beri bütün yurdu defalarca
dolaştı. Seçim öncesi yurt gezilerini vatandaşın dertleriyle hemdert olmak
üzere oy talep etmeden dolaştı. Bu yüzden vatandaşın derdini ve ne istediğini
en iyi bilen liderlerden biriydi.

                İYİ Parti yetkilileri Millet İttifakı kurulduğundan beri “Kazanacak Aday” konusunu sürekli gündeme taşıdı. Kamuoyu
araştırmalarında Mansur Yavaş’ın ismi her zaman %56’nın üzerinde çıkıyordu ve
bu oylar HDP olmadan alınacak oylardı. Sıralamada Sayın Kılıçtaroğlu ismi,
Ekrem İmamoğlu’ndan sonra 3. Sırada geliyordu, ama buna rağmen Kılıçtaroğlu’nda
yani Sıralamanın 3.üncüsüne gelen kişide ısrar edildi.

                Hatta bu adaylık konusu İYİ Parti’ye bir de milletvekili Yavuz Ağıralioğlu’nu
kaybettirdi. İYİ Parti oy kaybına uğradı.

                Milletçe bir seçimi daha atlatmış oluyoruz. Buna millet iradesi diyorlar. Her ne kadar
böyle bir iradeye saygı duymasam da artık önümüze bakacağız. Vatandaş olarak
bizlere hayırlı olsun demek düşüyor.

                Sağlıklı kalın.

Zafer veya Hezimet Anlayışı

Rahmetli Prof. Dr. Ayhan Songar
Türkiye’nin en iyi Psikiyatr hekimlerinden biriydi. Aynı zamanda çok okuyan,
gezen ve yazan gerçek bir aydındı. O’nun (zannederim Türkiye Gazetesi’nde)
yazdığı bir hatırasını her seçimden sonra hatırlarım.

Ayhan Songar Hoca, 1986 yılında, Avusturya’nın
başkenti Viyana’da Cumhurbaşkanlığı binasının önündedir. Binanın önünden geçen
karayolu ile bina girişi arasındaki geniş basamaklarda diğer turistler gibi
fotoğraf çekmektedir.

Yolda basamakların başladığı yerde bir
siyah otomobil durur. İçinden bir adam iner, arabadan Bond çantasını alır ve
basamakları çıkmaya başlar. Gelen arabanın önünde ve arkasında hiçbir eskort
araba bulunmadığı gibi adamın yanında koruma veya eşlik eden herhangi biri de
bulunmamaktadır.

Songar Hoca dikkatli bakınca adamı tanır.
Nasıl tanımasın ki? Avusturya’da bir gün önce yapılan Cumhurbaşkanlığı
seçiminde aday olup seçimi kazanan Kurt Waldheim’dir
gelen.

Kurt Waldheim Cumhurbaşkanı olmadan önce de Büyükelçilik
ve Dışişleri Bakanlığı
gibi önemli görevlerde bulunmuştur. Ayrıca Birleşmiş
Milletler Genel Sekreterliği
de yapmış dünyada tanınan bir devlet ve
siyaset adamıdır.

Seçimi kazanan Avusturya Cumhurbaşkanı,
seçimin ertesi günü işbaşı yapmaya,
işe
yeni alınan sıradan bir memur gibi, makamına gitmektedir.

Ayhan Songar basamakların ortalarında iken
Cumhurbaşkanı’na yaklaşır kendisini tanıtır ve başarılar diler. Kurt Waldheim
teşekkür ettikten sonra sakin adımlarla Cumhurbaşkanlığı binasına gider.

***********************

Seçim Kutlamalarının Sebebi

Pazar günü Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı
seçimi yapıldı. R. Tayyip Erdoğan 3. Defa Cumhurbaşkanı seçildi.
Erdoğan ve
AKP 21 yıllık iktidarından sonra 5 yıl daha iktidarda kalacak.

Bu hiçbir gelişmiş demokratik ülkede
görülmemiş rekor bir süre.  Ancak
otokratik ve diktatörlükle yönetilen ülkelerde görülebilen bir iktidar süresi.

21 yıl sonra bile Erdoğan taraftarlarının uzun
konvoylar, coşkulu mitingler ve havai fişekli, silahlı kutlamalar
yapmasını
nasıl anlayabiliriz?

Avusturya örneğinde olduğu gibi, demokratik bir
zihniyetin hâkim olduğu ülkelerde Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve diğer kamu
makamları bir görev anlamına gelir. Bu görevin gerektirdiği gücün
kullanılması sıkı kurallara bağlanmıştır. Bu kuralların uygulanması denge ve
denetim mekanizmaları
tarafından denetlendiği için kamu gücü kişisel
veya grup menfaatine kullanılamaz.

Hukuk devletlerinde herhangi bir işi olanın aracıya,
torpile
ihtiyacı olmaz. İşi yasalsa ve bir kanuni bir hakkı varsa zaten
yapılır. Yasal bir hakkı olmayanın, iktidar partisinden de olsa, tanıdıkları
referans da olsa yapılmaz.

Oysaki “hukukun üstünlüğü”
ilkesinin yürürlükte olmadığı ülkelerde güç belli kişi veya kesimlerin lehine
kullanılır. “Devlette dayısı olanın” sorunları tıkır tıkır çözülür.

Buralarda devlet ekonominin, hukuk
sisteminin üstünde asıl güçtür. Zengin olmanın da mevcut durumundan daha iyi
hale gelmenin de birinci yolu devleti yönetenlerle iyi geçinerek mümkün
olabilir. “Devletten geçinmeliler” denilen bir grup “yürü ya kulum”
hitabına mazhar olmuş gibidirler.

Bu dar kesimin dışındaki yandaşlar ise, “biz
gidersek, onlar gelirse vatan, millet, din elden gider”
propagandası ile
belli korku ve endişeler içine sevk edilir.

Devletin sosyal yardımları ile bağımlı hale getirilmiş milyonlara, “onlar
gelirse elimdekinden de olurum”
kaygısı yaşatılır.

Sonuçta her seçim sonrası demokratik
ülkelerde görülmesi mümkün olmayan “zafer gösterilerine” şahit oluruz.
Zaferi kazananlar karşı tarafı “hezimete uğratmış” olmanın keyfini
çıkarırlar.

Demokratik ülkelerde seçimlere katılma
oranı genellikle düşük olur, yüzde 40-60 civarında gerçekleşir. Çoğu vatandaş kim
seçilirse seçilsin hayatının değişmeyeceğinden emin olduğu için
sandığa
gitmek istemez.

Bizde yüzde 85 civarındaki katılma
oranı
“vatandaşlık bilincinin gelişmiş olmasıyla” açıklanmaktadır. Ama
belki de bu sadece aklı ve mantığı ile değil, korku ve kaygıların ağır
bastığı bir kendini koruma içgüdüsüyle oy kullandığımızı göstermektedir.

Oysaki seçimler ülkeyi daha iyi
yöneteceği
iddiasında bulunan grupların medeni yarışı olması
gerekir. Seçilenler kim olursa olsun geleceğimiz için endişe duymamamız
gerekir.

İki veya üç dönemle kısıtlanmış bir
yönetim dönemi sonunda bir nöbet değişimi olabileceği inancı yerleşmiş
olursa herkes daha umutlu olur.

***********************

Takip Edeceğim

Demokrasilerde vatandaşın görevi
seçimlerde oy vermekten ibaret değildir.
Seçimlerde verilen vaatlerin
takip edilmesi
ve kamuoyu baskısı oluşturulması da vatandaşlık görevinin
devamıdır.

Şu konuları takip etmek hepimizin
vatandaşlık görevidir:

Depremzedelere bir yıl içinde 650 bin
konutun yapılıp teslim edilmesi gerçekleşecek mi?

Başta İstanbul olmak üzere depreme
dayanıksız konutların yenilenmesi başarılacak mı?

Enflasyon düşürülüp, paramızın değeri
korunup, alım gücümüz artırılabilecek mi?

Karadeniz’de doğalgaz ekonomik olarak
çıkarılıp, doğalgaz faturalarımız azaltılacak mı?

Gabar’da petrol çıkarılıp, kullandığımız
akaryakıt fiyatları düşürülecek mi?

Hava savunma sistemleri, F35 veya
F16’ların alınması gibi eksiklikler giderilip, ordumuzun gücü artırılacak mı?

Ege’de Yunanistan’ın işgal ve ilhak ettiği
adalarımız ne olacak?

Sığınmacılar ülkelerine gönderilecek mi?

Hukuka ve adalete güvenebilecek miyiz?

Devlette ehliyetli ve liyakatli atamalar
olacak mı? Mülakat sistemi kalkacak mı?

Gençlerimiz ve iyi yetişmiş meslek
gruplarının yurtdışına beyin göçü önlenecek mi?

Gerisini de siz ilave ediniz.

Umrunda mı Dünya?

Ben Anadolu tarafında, İstanbul Ümraniye Şerifali’de
oturuyorum.

Sokağımızda normal bir dairede kiralar altı ay önce 5 bin
lira iken, üç ay önce bizim sokakta boşalan bir daire 20.000 TL’ye tutulunca “piyasa
çıldırmış” falan dedi herkes. Tam seçim sathı maailine girdiğimiz günlerde ise
tam karşımızda üç artı 1 daire boşalır boşalmaz aylık kirası 27.750 TL oldu.
Böyle bir evi tutanının sanırım aylık geliri 100 Bin TL falan olması gerek.
Çünkü aidatlar ve zaruri masraflar da, buna 5 bin TL olarak eklenecek. Geçen
bizim güvenlikçi anlattı “kömürlükten bozulma bir gecekonduda da kiralar 12 000
TL imiş.”

 

Her Dönemin Bir
Edebiyatı Oluyor

Ne enflasyon, ne hayat pahalılığı, ne zamlar, ne seçim, ne
Merkez Bankasının faiz açıklamaları, ne döviz kurları, ne mülteciler ve
sığınmacılar, ne terör, ne Ukrayna savaşı, ne Kırım’ın Ruslarca ilhak ve işgalinin
sürmesi, ne güç zehirlenmesinden uzak, demokrat; laik ve sivil toplumu
uzlaştıran, En Nedha lideri ve Tunus Parlamento Başkanı, İslamcıların alim ve
bilge lideri Reşit Gannuşi’nin tutuklanması, ne İran’daki idamlar, ne körfez
ülkelerindeki yeniden dostluklar, ne stand by anlaşmaları, ne Sudan ve Suriye’deki
iç savaş, ne Moskova’nın müttefiki ülkeye nükleer silah yığması, ne ABD ve
Rusya’nın Suriye sınırında artık Türkiye’ye komşu olması, ne montajlar, ne
yalan ve iftiralar, ne de Fenerbahçe’nin onca pahalı transfere rağmen şampiyon
olması veya olamaması  kimin umrunda.

Bu dönemin henüz romanı ve şiiri yazılmadı. Ama mutlaka
yazılacak. Üniversitelerde master, doktora ve mezuniyet tezleri ayrıca dikte
edilecek. Çünkü her dönemin bir edebiyatı, sanatı, müziği medeniyet hareketi
oldu. Cumhuriyet dönemi bunun en güzel örneklerini verdi. Analtik düşünceyi de
öne çıkardı. İşte bir örneği;

 

Ne atom bombası,

Ne Londra Konferansı;

Bir elinde cımbız,

Bir elinde ayna,

Umrunda mı dünya?!

 

Lise arkadaşları Oktay Rıfat (1914-1988) ve Melih Cevdet (1915-2002)
ile birlikte sokaktaki adamın söylemlerini şiirleştirerek garip akımının
kurucusu olan Orhan Veli Kanık’ı (1914-1950) gel de hatırlama günümüzdeki
gelişmeler karşısında. Mümkünü yok. Keşke günümüzde de şairlerimiz sokaktaki
adamı görebilse, tanıyabilse, dostluk kurabilse, anlayabilse ve algılayabilse
ne dizeler, ne eserler, hatta ne romanlar çıkacak, ne filmler çekilecek? Görünecek
ortada yumruk gibi. Üstelik kafaya çivi gibi çakılmayacak, edebiyatla dondurma
gibi ağızlarda eriyecek başlar donk donk ederken.

 

Seyrantepe Mayıs Akşamları

Böyle zaman zaman sıkıntılarımı edebiyatla, şiirle, müzikle,
geziyle ve duayla gidermeye çalışıyorum. Yoksa ruh dünyam karmakarışık olacak.

Zeytinburnu Belediyesinin faaliyetleri, kültürel
etkinlikleri ilaçlardan biri. Lütfi Şen’in sergileri de öyle. Üsküdar ve
Sultanahmet’te tarihi doku ve mistik hava olmazsa olmaz işte. Hele bir de Yahya
Kemal ve Mehmet Akif ile birlikte teneffüs edersen İstanbul’u keyfine diyecek
yoktur. Ne gam ne keder; tersine katmerli tefekkür.

TURİNG de sadece gençlerin, delikanlıların ve üniversitelilerin
değil, aksakalların, akademisyenlerin, müelliflerin, düşünen adamların,
yazarların da temiz bir hava aldığı mekan. TURİNG’i ben günümüzde hep bir
akademi gibi görüyorum. Rektörü de dünyayı avucunun içine alabilen, ufku geniş
Bülent Katkak. Çalışma arkadaşları da bu koşuşturmanın içinde lokomotifin
katarları.

Yine bir Meşk Vakti’nde sanatçı Şükrü Türkmen ve Julide
Bilgi’nin solist olarak katıldıkları muhteşem bir konser izledik. Samsunlu
Şükrü Türkmen, Yönetim Bilimleri uzmanı ama önce sanatçı, sanat yönetmeni.
Yurtiçi ve dışında bir uçtan bir uca konserler vermiş bir sanatçı. Kamera çekimi
olmasa, internetten yayınlanmasa ve TURİNG müsaade etse Selim Aru’nun
dizelerini ve Şerif İçli’nin bestesi “Yine bir sızı var içimde akşam oldu
diye/Gözüm açıyor ağlarım hala bilmem niye”ye ve “Malko Çolakoğlu’nun bestesi
M.Nafiz Irmak’ın güftesi “Akşam dönüşü geçtim o esarlı bağından/ Bir gül
koparıp kalbime taktım yanağından”a iştirak edeceğim. Ama uygulama gereği içimden
söylüyorum, dudaklarımı oynatıyorum sadece.

Bununla da yetinmez Saadettin Kaynak ve Atıf Zühtü Beye
dualarla “Batarken ufukta bu akşam güneş/ Gönlünde bir acı yandı mı Leyla”sına delikanlıca
cevap vereceğim. Evet, yandı.

Bu vesileyle Avni Anıl ve hekim, besteci ve şair Cahit
Öney’i (1926-2020) “Ağla çeşmim eski lezzet kalmamış peymanede” ile andık. Hele
hele hala yeri doldurulamayan, yazar, gazeteci, şair, politikacı Orhon Seyfi
Orhon’un (1890-1972) “Ölürsem yazıktır sana kanmadan” hüzzam şarkısının bestesi
Hayri Yenigün’e ait eser bizi hülyalara götürdü.

 

Gönülülüğün Kayboluşu

İkinci solistimiz Julide Bilgi, Ethem Perveş Paşa’nın
şiirinden notaya döken Nikagos Ağa “Sevdi gönlüm ey melek sima seni/ Bu kadar
var mı seven cana seni” okudu ve sonra, acemkurdi’den Muhayyerkürdi’ye geçti
“Var mı hacet söyleyeyim ey gül tenim”.

Benim favorim seçilmiş repertuvardaki Selahattin Pınar’ın,
Fuat Edip Baksı’dan bestelediği “Bakışı çağırır beni uzaktan”. Bu şarkı bizim
kuşağın en romantik melodilerinden biriydi. Yaşayarak yazıyordu şairler,
rüyasını görerek besteliyordu sanatçılar. Bir nevi aydın sorumluluğu, yaşanmış
hayattı bu. Zaten telif de yoktu o zaman diliminde. Mesam’ın Başkanı Sanatçı
Orhan Gencebay, birlikte izlediğimiz Telif Hakları Derneği’nin son sempozyumunda
açıklamıştı tıkanıklığı ve kısırlığı: telifler yeterli olmadığından sanatçılar
eser bestelemiyor ve güfteler kaleme alınmıyor. Artık hem gönüllüğü kaybettik,
hem alın terinin karşılığı vermeyi unuttuk.

Sonra konserde Julide Bilgi Cenap Muhittin Kozanoğlu’nun
şiirinden bestelenen Refik Fersan’ın “Rüzgar uyumuş ay dalıyor, her taraf
ıssız”ı söyledi. Alkış üstüne alkış aldı. Meğer gençlik yıllarında yazıp
bestelediği Zeki Müren’in “Zehretme hayatı bana cananım/ Elemlerle dolu benim
her anım” bundan da fazla alkış alacakmış. Bu konserler iyi ki hayatımızda ve
TURİNG iyi ki var.

Aklınıza gelmesin sakın bu konserler “batıda nasıl oluyor”
diye. Hemen yaşadıklarımı anlatmakla başlayayım.

Batıda sanat ve sanatçı çok önde ve çok saygın. Konserler
ateş pahası. Viyana’da bir konsere gitmek istemiştik eşimle birlikte, biletler
altı aydan önceden satılıp tükenmişti. Fiatlar da 300 euro idi. Bir sene
sonranın biletleri de satışa çıkıyor batıda. Sadece yetişebilen alıyor. Öyle
torpil falan da yok. Ben ayakta izlerim, bir köşeye çekilir yere oturarak da
takip etmek isterim demeniz ölçü olmuyor. Herkes eşit.

 

Gençlikte Kazanılan,
Hep Yanınızda Oluyor

İstanbul Üniversitesi’nde 1960’lı yıllarda öğrenci iken
Harbiye Şan Sinemasının bir hafta halk, diğer hafta Türk Sanat Müziği konserini
kaçırmazdık. Münir Nurettin’i de, Ahmet Sezgin’i de dinlemiştik burada. Üstelik
fiyatlarda bir öğrencinin verebileceği kadardı. Rahmetli  İTÜ öğrencisi Mehmet Candemir ile burasının
tiryakisi olmuştuk. Haydi bakiym şimdi bir talebe Harbiye Açık Hava
Tiyatrosundaki konsere gitsin de görelim!. Mümkünü yok. 600 TL veremez, belli
bir zümre veriyor sadece. Ayrıca İstanbul Belediye Konservatuvarı Süheyla
Altmışdört hocanın dersleri ve konserleri de büyük alaka görürdü. Kubbealtı da
öyle idi. Sanatçı Julide Bilgi de ilk musiki ders ve çalışmalarını Çemberlitaş Kubbealtı
Musiki Cemiyeti’nde almış. Artık böyle gönüllü sivil kuruluşların sayısı çok
az, olanların da fırsatı yok denecek kadar bitmiş. İmkan için iktidardaki
yönetimin arka bahçesi olursanız fırsatlar olabiliyor. Olmazsanız kendi
yağınızda bile kavrulamıyorsunuz. Oysa sanat bir toplumun atardamarı gibidir.

Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü
İstanbul Devlet Türk Müziği Araştırma ve Uygulama Topluluğu sanatçıları Şükrü
Türkmen ve Julide Bilgi, Aleko Bacanos’un “Gel ey denizin nazlı kızı nuş-u
şarab et/ Çık sahile gel sinede bir alem-i ab et”i ve alkışlar ve teveccüh
karşısında programda olmamasına rağmen 
“Fikrimin ince gülü”nü birlikte söylediler.  Mest oldu gönüller. Musiki böyle bir şey.

 

Birlikte Yaşayabilmek, Bunu Sürdürebilmek

Bu konserde önemli olan bir husus “senden olmayanları
suçlamayan bir anlayış toplumu olan Osmanlı Cihan Devleti” algısı. Aleko
Bacanos ve Nikogos Ağa gibi gayrımüslimler ile Ethem Pertev Paşa, Muallim
İsmail Hakkı Bey, Refik Fersan ve Nimet Hanım ile birlikte kavgasız, gürültüsüz
çalışabiliyorlar ve yaşamayı ne kadar güzel biliyor, üstelik bugüne kadar hep
birlikte gelebiliyorlar.

Bir başka husus da güftesi veyahut bestesi belli olmayan
eserler hala hayatımızda bizi etkilemeyi sürdürüyor. Mesela “İnleyen kalbim
senin aşkınla bilmem neylesin!” bunlardan biri. Sonra hüzzam şarkı “Aman
daylar, yol verin a beyler/ Ben silama varayım/ Sılam yeşil yaprak açmış/ A Ben
nasıl dayanayım!” güftesi ve bestesi de belirsiz. Ama bir eser olarak günümüze
kadar geliyor, gelebiliyor. “Altın tasta gül kuruttum/ Yari sinemde uyuttum” da
imzasız güfteden bestelenmiş. Günümüze kadar ilk günkü gibi taptaze geliyor,
gelebiliyor, yüreğimize girebiliyor.

Bunlar benim umrumda işte.

Evren de umurumda.

Gün gelecek umursamayanların dünyasını umursayanlar yazacak.

Hem de çok uzak değil o günler.

Sonuç Ya Değişirse?

Türkiye’nin ikinci tur cumhurbaşkanlığı seçimlerine
hazırlandığı şu son saatlerde bize de artık havadan – sudan konuları konuşmak
ve belki de fıkra anlatarak ortamı yumuşatmak ve zamanı değerlendirmek düşüyor.

 * * *

Türkiyemiz’de ve dünyamızın bir kısmında yaşanan iklim
değişikliği nedeniyle mevsim geçişleri normal zamanlarında gerçekleşmiyor
artık.

Tabii bunun pek çok nedeni var. Ülkemiz uzunca bir süredir
puslu ve bulutlu bir havanın etkisi altında. Sibirya’dan gelen yüksek basınç
ile Arap Yarımadası üzerinden gelen alçak basınç arasında sıkışmış durumda.
Seçim günü de bol yağış bekleniyor.

Artık yorulduk. İnşallah en kısa sürede yaza geçişimizi de
kutlarız. Ülkemizin pek çok bölgesinde gerçekleşen kuraklık, bahar
yağmurlarının başlamasıyla birlikte bolluk ve berekete dönüşür…

 * * *

Gelelim sürpriz fıkramıza…

Temel ile Dursun, iki arkadaş sinemaya gitmişler…

Salona girmeden önce Temel filmi Dursun’a öve öve
bitiremiyormuş, şöyle güzel, böyle güzel; dünyanın en muhteşem filmi diye
anlatmış durmuş…

Neyse film başlamış. Filmin konusu atlar ve at yarışları
üzerineymiş.

Heyecanla filmi izlerlerken bir at yarışı sahnesine sıra
gelince, Temel gaza gelmiş:

– Ula uşağım bu beyaz donlu at var ya, az sonra başlayacak
olan yarışta birinci gelecek demiş.

Dursun da:

– Uşağım öyle şey olur mu, baksana at ayakta uyuyor, yorgun,
sakat nasıl kazanacak da? Mümkün değil. Olsa olsa al donlu at kazanır, diye
cevap vermiş.

Temel, “Hayır uşağım, beyaz renkli donu olan kazanacak” diye
ısrar etmiş.

Temel ile Dursun başlamışlar tartışmaya…

Sonuçta iddiaya tutuşmuşlar. Kaybeden kazanana bir gömlek
alacakmış.

Bu arada filmde yarış da başlamış.

Sonuçta yarışı, al donlu rengi olan at kazanmış.

Dursun bilgiç bilgiç demiş ki:

– Uşağım ben sana demiştim Al tay kazanacak diye. Beyaz
donlu olan hem hasta, hem de sakattı. Niye ısrar ettin? Bak gömlekten de oldun
demiş.

Temel gülmüş:

– Ula uşağım ben bu filmi tam 20 kez seyrettim. Her
seferinde Al donlu tay kazanıyordu zaten, diye cevaplamış.

Dursun şaşırmış:

– Eee uşağım, madem 20 kez bu filmi seyrettin sonucu da
biliyorsun. Niye beyaz donlu ata oynadın? diye sormuş.

Temel gevrek gevrek gülümseyerek cevap vermiş:

– Bu sefer ya sonuçlar değişir de kazanırsa, diye ‘süpriz’
ata oynadım!

 * * *

Evet sevgili dostlar, seçim öncesi havadan sudan, fıkralarla
dolu bir yazı oldu. Havalar nasıl olursa olsun, sizin havanız iyi olsun…

İnşallah yalanın, dolanın, iftiraların, montajların
olmadığı, yüzlerimizden gülümsemenin hiç eksik olmadığı bir Türkiye kazansın.

Bozkurt İlham Gencer İle Röportaj

GİRİŞ:

Hepimiz ölülerin çocukları veya
torunlarıyız. Geçici olan bu dünyâda ömrümüzü tamamladıktan sonra göçeceğimiz
cennet veya cehennemde ebedî kalmak üzere yaratıldık. Zamanı belli olmamakla
birlikte gidişi kesin olan bir yolun yolcusuyuz. Mutlak son olan ölümün en az
ilgiyi görmesi, en az hazırlık yapılması şaşırtıcıdır. Ölüme ilgisizlik
insanın kendini aldatmasından başka bir şey değildir.

 

Yüce dinimiz İslâmiyet, ölüme hazırlanmayı
emreder. Ölüm hakîkatini görmek için inançlı olmak da gerekmez. Ölüm,
herkesin ortak kaderidir. Ancak onun için gerçek hazırlığı mü’min yapar.
Diğerleri sâdece korkmakla yetinirler. Gerçekte ölüm korkulacak bir vak’a
değildir. Hazırlık yapılacak bir hâdisedir. 

 

Ölüm için yapılacak en önemli hazırlık, onu
yok saymamakla başlamalıdır. Bu birinci basamaktır. İkinci basamak da onu
uzakta görmemektir. Ölümü, yaşlılara, hastalara daha uygun görmek, ona karşı
hazırlıktan kaçınmaktır.

 

Âhirete hazırlıklı olmanın en basit
işâretlerinden biri, ölümden sonrası için vasiyet bırakmaktır. Kitabımız Kur’ân-ı
Kerîm’de ve Peygamber (sav) Efendimizin hadislerinde yer alan vasiyet mevzuu,
günümüz insanlarının bildiğinden daha ciddî tutulmuş, tavsiye edilmiştir.
Günümüzde yaşayan Müslümanların, eski zamanlara göre vasiyet bırakma
gerekliliği daha fazla olduğu halde, ihmal edilmektedir. Bu ihmalin sebebi
sünnet bilgisinden mahrum olmak veya ölümü uzak ihtimal olarak görmek, onu
yaşlılara, ağır hastalarla daha yakın zannetme gafletidir.

 

Sanat ve fikir dünyâmızın efsâneleşen
şahsiyeti Bozkurt İlham Gencer ülkemizde (muhtemelen) ilk defa, vasiyetini
bir basın toplantısıyla açıkladı.

 

Sağlıklı olduğu günlerin son döneminde
kendisiyle, bu hareketinin sebeplerini konuştum.

 

Bütün Müslümanlara örnek olması niyazı ile
iyi okumalar efendim.
 

 

 

Oğuz Çetinoğlu: Kızınız, iki oğlunuz, âilenizden
ve yakınlarınızdan bâzı kişilerin katılımı ile basın toplantısı düzenlediniz ve
vasiyetnâmenizi açıkladınız. Böylece (bildiğim kadarı ile) Türkiye’de bir ilki
gerçekleştirdiniz. Sizi, bu kararı almaya ve vasiyetnâmenizi basın
toplantısıyla açıklamaya sevk eden sebepler nelerdi?

 

Bozkurt İlham Gencer: Tecrübe, zamanla kazanılan bir özelliktir. Tecrübe sâhipleri, bu özelliklerini âile
fertleriyle ve yakın çevresiyle paylaşmakla, onlara hizmet etmiş olur. Bu
hizmeti hayatın her safhasında gerçekleştirebileceği gibi, yolun sonuna
yaklaşıldığında yapılırsa daha tesirli olur. Bilindiği gibi vasiyetlerin; İslâm’a,
hukuka, toplumun örf ve âdetlerine aykırı olmayan bölümlerinin yerine getirilmesi,
geride kalanlar için ‘mecbûriyet
olarak kabul edilir.

 

Hayat boyunca, doğruyu göstermek
maksadıyla söylenen sözler öğütttür, tavsiyedir. Öğütler ve tavsiyeler
unutulabilir veya dikkate alınmayabilir. Vasiyetnâmeler ise unutulmaz, tatbik
edilir.

Bizim insanlarımız bu konuda
hassastır. Ben, vasiyetimi açıklamakla hassasiyetlerimizin gereğini yaptığım
kanaatindeyim.

 

Beni tanıyanlar bilirler:
Hayatımın hiçbir döneminde mal-mülk-para peşinde koşmadım. Çocuklarıma
bırakacağım bir servet yok. Onlara ancak, hayat boyu faydalanabilecekleri
tecrübelerimi, temiz bir âile ismini, örnek alınacak bir mazbut hayat tarzını
bırakıyorum. İnanıyorum ki onlar da vasiyetimin gereklerini yapacaklar, kendi
çocuklarına şerefli bir isim bırakacaklardır.

 

Çetinoğlu: Basın toplantısında vasiyetnâmenizi
mânevî bir talep’ olarak
vasıflandırdınız…

Bozkurt Gencer:  Evet!
Vasiyetnâmemde maddiyatla ilgili hiçbir hüküm yoktur. Hepsi, inancımızın,
kültürümüzün gereği olan mânevî hususlardır. 

 

Çetinoğlu: Vasiyetnâmenizde açıkladığınız
hususların, ‘kesin istek’ olmadığını,
‘talep’ olduğunu söylüyorsunuz…

 

Bozkurt Gencer:  Evet! Emir
değil, sâdece bir taleptir. Taleplerim yerine getirilirse,  isteklerimi yapanların şahsına ve içerisinde
bulunduğumuz topluma faydalı olur.

 

Çetinoğlu: Nasıl faydalar
umuyorsunuz?

 

Bozkurt Gencer: Taleplerime bakalım:

 

Allah’tan başka ilah olmadığına,
O’nun; Bir, Mutlak ve Ortaksız olduğuna, mülk ve hamd’ın O’na mahsus olduğuna
mutlaka inanılmasını talep ediyorum.

 

Bu talep bize yüce dinimizin emridir.
Talebimin kaynağı Kur’ân-ı Kerim’dir. Kur’ân-ı Kerim’in Allah (cc) sözü
olduğunda hiç şüphe yoktur.  Kur’ân-ı
Kerîm âyetleri, insanların muhtaç olduğu bilgileri beyan eder. O bilgilere
sâhip olanlar ve o bilgilere göre yaşayanlar, Cenab-ı Allah’ın sâlih
kullarıdır. Allah, sâlih kullarını geçici olan bu dünyâda başarılı kılar ve
mutlu eder. Sevilen, üstün tutulan bir konuma eriştirir. Kalıcı olan âhirette
Cenneti ve Cemâliyle şereflendirir. Bu ne büyük saadettir…

 

Çetinoğlu: Ölülerimizin hayırla anılmasını’ istiyorsunuz.

 

Bozkurt Gencer: Bir insanın, ölüleri için yapacağı en iyi ve tek
hizmet, onları hayırla yâd etmek ve onlar için duâ etmektir. Çünkü onların
artık ve başka hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.

 

Kabir ziyâreti elbette çok
önemlidir. Mutlaka yapılmalı. Fakat her zaman veya sık sık mümkün olmayabilir. Duâ,
her zaman ve her yerde ve mutlaka yapılmalıdır. Ölüler için hatırlandıkça bir Fâtiha
okunmalıdır. Allah (Subhanehu ve Teâla Hazretleri) duâyı da okunan Fâtiha’yı da
mutlaka muhatabına ulaştırır. Duâ ve Fâtiha, iâdeli taahhütlü mektup gibidir.
Âhiretteki yakınımızın ihtiyacına göre serinlik veya ılık bir esinti, gönderene
ise görevini yapmış insanların huzurunu bahşeder. İki taraflı memnuniyet ve
mânevî kazanç sağlayan bu işlerin hiçbir mâliyeti, külfeti yoktur.

 

Çetinoğlu: Vasiyetnâmenizide
her türlü günahtan kaçınılmasını tavsiye ediyorsunuz…

 

Bozkurt Gencer: Her insan, ölebilecek yaştadır. O halde ölüme hazır
olunmalıdır.

 

Çetinoğlu: Ölüme hazır olmak’ sözünü nasıl yorumluyorsunuz?

 

Bozkurt Gencer:Ölüme hazır
olmak
’ demek, her işini dürüst ve ölçülü yaparak, ölüm sonrası Allah’a
verilecek hesaba hazırlanmaktır. Bu da ancak Allah’ın emirlerine uymak ve
yasaklarından sakınmakla mümkün olur. Mutlaka hesaba çekileceğimizi asla
unutmamalıyız. Allah (cc) tarafından hesaba çekilmeden önce, bizler kendimizi
hesaba çekmeliyiz. İlâhî emirlere aykırı işlerimiz için tövbe etmeli, Allah’tan
bağışlanma talep etmeliyiz. Allah bağışlayıcıdır. Tövbe edip, işlediğimiz o
hatâyı bir daha tekrarlamaz isek, o hatâyı, o günahı hiç işlememiş gibi
tertemiz oluruz. Ölümün ne zaman geleceğini bilemediğimiz için her zaman
temizlenmiş bir vaziyette olmalıyız.

Milletimiz; ‘Kefenin cebi yok. Öbür dünyâya para götürülemez, mal-mülk hepsi bu dünyâda
kalacak
.’ Der. Âhirete, ancak ve ancak bu dünyâda yaptığımız ibâdetlerin,
iyiliklerin, hayırlı işlerin sevâbı ile gidebiliriz. Bu dünyâ, ahretin
tarlasıdır. Ne ekersek, ahrette ancak onları biçeriz. 

Bizler; hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünyâ
için, hemen ölüverecekmiş gibi âhiret için çalışmakla emrolunduk. Ne mutlu bu
emrin gereklerini yerine getiren insanlara…

 

Çetinoğlu: Vatan, bayrak, ülkü ve insan sevginizden kat’iyyen tâviz vermeyin!’
Diyorsunuz.

 

Bozkurt Gencer:Vatan
sevgisi imandandır
.’ Sözünün hadis olmadığı iddia edilse bile, vatanını
sevmek, inancımıza aykırı değildir. Peygamberimiz (sav) Efendimiz de vatanını
seviyordu. O halde vatanı sevmek sünnettir. İnsanoğlu, evini ve vatanını
sevmeli. İnsan, hür bir vatanda yaşamıyorsa, dinî vecibelerini rahatlıkla
yerine getiremez. Hür bir vatanda yaşamanın en belirgin göstergesi bayraktır.
Semâlarımızda ay-yıldızlı bayrağımız dalgalanmıyorsa, hürriyetimiz yok
demektir. Esir insanlar -Allah korusun- Allah’ın değil, kendisi gibi bir insan
olan efendisinin emirlerini yerine getirmek mecbûriyetindedir. Kula kul olmak,
bir insan için çok alçaltıcı bir durumdur.

 

Çetinoğlu: Ülkü’den bahsediyorsunuz.

 

Bozkurt Gencer: Umumî mânâda ülkü; gaye edinilen, ulaşılmak istenen
hedef ve ideal demektir. Ancak insanlara mahsus bir duygudur. Hayvanların
ülküsü yoktur. Olamaz. Onlar ancak içinde bulundukları ânı yaşarlar. O an aç
iseler, karnını doyurmaktan başka bir düşüncesi yoktur. Diğer düşünceleri de
hep o an içindir. Yakın ve uzak bir gelecek için hiçbir şey düşünmezler,
düşünemezler.

 

Ülkü; insanı, duygular dünyâsının
üstüne yükselten ve erişilmesi, ulaşılması kolay olmayan veya her zaman
gerçekleşemeyen, buna rağmen gerçekleşmesi, ulaşılması için fedâkârlık ve
ferâgatte bulunulmaktan da çekinilmeyen üstün düşüncedir.

 

Ülküler; ‘duygularla pekiştirilmiş, kuvvetli istek hâline getirilmiş sosyal
düşünceler
’ şeklinde de târif edilebilir. ‘Mefkûre’ olarak da anılmaktadır. Milleti meydana getiren insanlarda
ülkü yoksa milletin ve milleti meydana getiren insanların ilerlemesi yükselmesi
mümkün olamaz.

 

Ülkücü; herhangi bir ülküye
inanıp bağlanan kişidir. Türkçede bu kelime daha çok ahlakî mânâda
kullanılmakta ve bir fikre, bir dâvâya bir kurum, kuruluş veya hizmete, düşünce
sistemine, belli ahlâk telâkkilerine samîmiyetle ve yürekten inanarak bağlanan
kişinin durumunu ifâde etmektedir.

Ülkü, insan olmanın mühim bir
şartıdır. Ülkü, insanın gelecekle ilgili düşünceleridir. Ülkü, insanı yücelten
bir değerdir. Değerli olmayan insanlar, değer üretemezler. Değer üretemeyen
insanların, kendiliğinden yetişen ve kimseye faydası dokunmayan çalı-çırpıdan
farkı olamaz.

 

Bütün bu sebeplerle; ‘Her insanın bir ülküsü olmalı ve ülküsünden
asla tâviz vermemeli
.’ Diyorum.

 

Çetinoğlu: Tâviz verilmemesini
istediğiniz bir başka husus da insan sevgisi…

 

Bozkurt Gencer: Peygamber Efendimiz buyuruyor: ‘İman etmedikçe cennete giremezsiniz.
Birbirinizi sevmediğiniz müddetçe de iman etmiş sayılmazsınız
.’ İnsanlar
birbirlerini sevmezlerse, yaşadıkları ortamı cehenneme çevirmiş olurlar. IŞİD
ve diğer terör örgütlerinin mensupları, kendileri gibi Müslüman olan insanları
sevselerdi, bulundukları bölgeleri kan gölü hâline getirmezlerdi. İnsanı
sevmeyenden, Allah’tan korkmayandan korkulur. 

Çetinoğlu:Yalandan, riyâdan, haramdan sakının!’ Diyorsunuz…

 

Bozkurt Gencer: Yalan,
herhangi bir kişi, topluluk veya kuruma, yanıltmak maksadıyla yapılan rol veya
doğru olmayan herhangi bir ifâdedir. Daha sâde bir anlatımla yalan, yanlış
olduğu (doğru olmadığı) bilinmesine rağmen, üçüncü kişinin veya muhatabın doğru
olarak algılamasını hedefleyen bir hareket veya ifâdedir. Yalanın kısa zamanda
ortaya çıkmamasının sebebi karşılıklı güven olarak ifâde edilebilir. Ancak
unutulmamalı ki, söylenen yalan günün birinde mutlaka ortaya çıkar.

 

Bunun içindir ki atalarımız
yalancının bir gün, hem de çok geçmeden foyasının, yalanının ortaya çıkacağını
anlatmak için: ‘Yalancının mumu yatsıya
kadar yanar
.’ Demiş. Yalancıya kimsenin güvenmeyeceğini anlatmak için de: ‘Yalancının evi yanmış hiç kimse inanmamış.’
Denilerek, yalan ve yalancılığın iyi bir şey olmadığı, özlü bir şekilde
belirtilmiştir.

 

İnsanlar; suçlarının,
kusurlarının ve noksanlıklarının anlaşılmaması için yalana başvurdukları gibi,
muhataplarını aldatmaktan çirkin bir haz duydukları için de yalan söylerler.
Yalanın bolca kullanıldığı toplumlarda haklının yerine haksız, haksızın yerine
haklı geçer. Birçok ocaklar yalan dolayısıyla söner, servetler mahvolup gider,
insanlar arasındaki karşılıklı güven, sevgi ve saygı duyguları yerlerini şüphe,
kin ve düşmanlığa bırakır. Bu yüzden kanlar dökülür, cinâyetler işlenir.

Kur’ân-ı Kerîm’de ve Hadis-i
Şeriflerde yalan ve yalancılık kötü huyların ve günahların en büyüklerinden biri
olarak belirtilmiştir.

 

Riyâ; inandığı, düşündüğü gibi olmamak demektir. Sözle ve hareketle
riyâ yapılabilir. Halk arasında ‘ikiyüzlülük
olarak bilinir.

 

Haram; Cenab-ı Allah’ın; kullarının yapmasına, söylemesine,
yemesine, içmesine izin vermediği ve aksine davrananların cezâlandırılacağının Kur’ân-ı
Kerîm’de açıkça belirtildiği işlerdir. 
Haramdan sakınmamak, Allah-ü Teâla’nın emirlerine karşı gelmektir.

Toplumumuz; yalan, riyâ ve
haramdan sakınmayan insanları dışlar ve aşağılar.

 

Çetinoğlu: Vasiyetini basın toplantısı
ile açıklamak suretiyle insanlarımıza örnek oldunuz. Çok faydalı öğütler
verdiniz. Cenab-ı Allah sizden râzı olsun.

 

Bozkurt Gencer: Vazifemi yapmaya çalıştım. Allah’ın rızâsını
kazanmaya vesile oldu isem ne mutlu bana…

 

Mesajımın daha geniş kütlelere
ulaşmasına katkı sağladığınız için size teşekkür ediyorum.

 

BOZKURT
İLHAM GENCER:

1922 yılında İstanbul’un Bakırköy ilçesinde dünyâya
geldi. Annesi ve babası,  ilk
çocuklarının adını, ‘İlham Osman
koydular.

 

Babası İbrahim Ethem Bey ile annesi Nihal
Hanım, İlham Osman üç aylık bebek iken ayrıldılar. İlham, annesi ve dedesi
Halil Nail (Öget ) tarafından yetiştirildi. 

 

1929 yılında Şişli’de ilkokul tahsiline
başladı.

 

21 Haziran 1934 târihinde soyadı kanunu
çıkınca babası, ‘Gencer ’ soyadını
aldı ve ‘İlham Gencer ’  olarak anılmaya başlandı.

 

1942 yılında Şişli Terakki Lisesi’nin Orta
kısmından mezun oldu. Daha ortaokulda iken ana dili
gibi Almanca biliyordu. 1944 yılında babası vefat etti. 1948 yılında Atatürk
Erkek Lisesi’nden diploma aldı. Bu târihten sonra müzisyenliği meslek edindi.

 

Annesi Nihal Hanım, uzun yıllar Almanya’da
tahsil görmüş, Almancayı ana dili gibi konuşan, bunun yanında Fransızca ve
İngilizceyi de iyi bilen bir hanımefendi idi. Çocuklara piyano dersleri veren
Nihal Hanım, cam içi süsleme dalında iyi bir sanatkârdı. Birçok sergiler
açmıştır. Ondaki sanat yeteneği, oğlu İlham Gencer’e intikal etmiştir.

 

Babası İbrahim Ethem Bey, ilk eşi Nihal
Hanım’dan ayrıldıktan bir süre sonra ikinci evliliğini gerçekleştirdi. Bu
evlilikten İlham Gencer’e bir kız kardeş geldi. İlham ve Semra Gencer
kardeşler arasında sevgi ve saygı ağlarıyla örülmüş ve halâ devam etmekte
olan dostluk bağları oluştu.

 

Henüz 5 yaşında iken annesinden aldığı
derslerle piyano çalmayı öğrenmişti. 1949 yılında, 24 yaşında iken İstanbul
Radyosu’nda; ‘İlham Gencer’le Cumartesi
Geceleri
’ isimli programla profesyonel müzik hayatı başladı. Sahneye ilk
defa, yine 1949 yılında Sarıyer’de, sonradan adı Urcan Restaurant olarak
değişen Sarıyer Canlı Balık Lokantası’nda adımını attı. 

 

1953 yılında Ayten Alpman ile evlendi. Bu
evlilikten 1954 yılında,  ‘İlhan ’ adını verdikleri oğulları,
1955 yılında da ‘Ayşe ’ 
adını verdikleri kızları dünyâya geldi. İlham Gencer’in Ayten Alpman
ile evliliği, anlaşmazlık sebebiyle 1960 yılında dostça
son buldu. 1964 yılında Necla Hanım ile evlendi. Bu evlilikten 1965 yılında ‘Bora ’ 
adını verdikleri oğulları dünyâya geldi. Her üçü de baba mesleğini
seçtiler, çok başarılı oldular. 

 

Çocukluk yıllarında başlayan ve gelişen
milliyetçi düşüncelerinin ışığında, 1967 yılında siyasetle ilgilenmeye
başladı.

 

İlham Gencer, 1991 yılında, çok sevdiği eşi
Necla Hanım’ı bir trafik kazasında ebedî âleme yolcu etti. O târihten bu yana
mutlu günlerinin hâtırâları ile yaşıyor.

 

Kadim dostu Sami Coşkun, İlham Gencer’in
hayat hikâyesini bütün detayları ile, ‘Sanatta
ve Siyasette İlham Gencer
’ isimli kitapta topladı. Kitap, Fosil
yayınları arasında, 2009 yılının Ocak ayında kitapçı vitrinlerindeki yerini
aldı.

 

İlham Gencer; 2009 yılının ilk ayında YAŞAYAN ÇINAR isimli müzik albümünü
hazırladı.  Albüm Mart ayında CD
şeklinde İlham Gencer hayranlarına ulaştı. CD’de, başta kendi bestesi olan Yavuklu Binnaz olmak üzere  22 adet şarkı yer alıyor. 

 

İlham Gencer, kendi buluşu orijinal kültür
fizik hareketleri yapıyor, yüzme ve yürüyüş olarak günlük sporlarını
aksatmıyor.  ‘Sanatçının emeklisi olmaz.’ Düşüncesiyle müzik çalışmaların devam
ediyor. ‘Berrak  ve güçlü bir hâfıza, gür bir ses ve
sağlıklı, sportmen bir vücut
…’ Günün İlham Gencer’ini bu cümlelerle tanıtmak
yanıltıcı değildir.

 

Gelin Tanış Olalım

“Gelin tanış
olalım, İşi kolay kılalım. Sevelim sevilelim, Dünya kimseye kalmaz.”
Yunus emre.

 

Yıllar
önce öğretmen arkadaşımla İstanbul’a gitmiştik. İlk kez gördüğüm bu eşsiz ve
gizemli kent beni çok etkilemişti. Bir de yaşadığım bir olay:

Durakta,
bir bayanın; “hastam var parasız kaldım,
memleketime gitmek için yol parası verir misiniz?”
şeklinde “boynu bükük”
konuştuğunu görünce içim sızlamıştı. Cüzdanımı çıkarmaya çalışırken, arkadaşım
elimi tuttu; “sakın verme” dedi. Bu davranışını yadırgamıştım. Bozuldum
doğrusu, “neden engel oldun yardım
edecektim”
diye sitem ettim uzaklaşırken.

Gülerek,
“benzerlerini çok göreceksin, senin gibi
duyguları temiz insanları böyle avlıyorlar”
dedi. O gün yine, aynı şekilde
birkaç dilenciye rastladığımda “insanlarımıza
ne oldu”
diye hayıflanmıştım.

Geçen
gün cami kapısında, kucağında körpecik çocuğuyla yağmur altında dilenen bir
anneyi gördüm. Yardım etmekle etmemek arasında hayli bocaladım. Çünkü kötü
örnekleri, vicdanımızı kuşkuya düşürmüştü. Ve o gün ben dâhil hiç kimse o
anneye yardım etmedi.

Kötü
örneklerle; merhametimiz, yardımseverliğimiz gibi hasletlerimiz günbegün
körelmekte. Ve insanlık kan kaybetmektedir.

Maç
izlemeye giden aynı ülkenin insanları, yanlarında neden balta, sopa, bıçak
götürürler? Taraftarlık, neden öfkeye dönüşerek güzel hasletlerimizi silerek
yüreğimize kin ve öfke yükler?

 Ya da, otomobilleri kazaya karışan şoförler,
birbirlerine kartvizitlerini uzatmak yerine, neden kin ve öfkelerini
gösterirler?

Kaliteli
mühendis, polis, hâkim, mimar, öğretmen, doktor vb. yetiştirmek yetmiyor. İnsan
olmamızda belirleyici rol oynayan; “onurluca
yaşama, ahde vefa, değer verme, hoşgörü, ötelememe, hoşgörü, nazik olma, erdem,
dürüstlük, sevgi, adalet duygusu, mertlik, sözünde durma, alın terine saygı
gösterme, merhamet, şefkat, görev aşkı”
vb. duyguları da yeterince vermemiz
gerekiyor kanaatindeyim.

Acaba
bu konuda sadece eğitimciler mi sorumlu, yoksa ortak olan “her paydaş” mı bu ihmalden dolayı suçludur? Sanırım sadece
okullarla bu sorunu çözmek mümkün değil. Aileler, sivil toplum kuruluşları,
belediyeler, basın yayın, TV, internet ve nihayetinde devlet, bu milli ve
evrensel ortak değerleri işlemek, daha bir yapıcı, kaynaştırıcı programlar
yapmak, önlemler almak, çözümler üretmek zorundadır.

Bir
de doğru davrananların, yanlışlara “dur”
diyenlerin yanında olmamız gerekir yasal çerçevede. Dürüstler yalnız kalmamalı,
sana ne” diyenlere, “bana ne” dememeliyiz elbette ki.

Geçmişte,
halkı rahatsız eden bir grubu uyaran değerli bir profesörümüzün, grup
tarafından komaya sokulduğunu çoğumuz biliriz.

Duyarlı
vatandaşlık görevimizi yeterince gösteremediğimiz kanaatindeyim kötülüklere,
haksızlıklara ve yanlışlara karşı.

Haberlerde
izledik; yaşlı bir teyze tertemiz duygularla, bütün altınlarını, parasını polis
olduklarına inandığı birilerine veriyor. Tabi alanlar kayıplara karışıyor. Böylelerinin
alın terine, emeğine, rızkına nasıl iştahlanırlar bilemiyorum.

Bankamatiklere
kamera yerleştirilerek memurun maaşı çalınmakta. Yaşlılar takip edilerek, türlü
hilelerle ellerinden tek geçim kaynağı olan emekli maaşları alınmaktadır.

Torunlar,
paralarına el koymak için gözlerini kırpmadan dede ve ninelerini öldürmekte.
Eşler, sevgilisiyle bir olup, karısını ya da kocasını ortadan kaldırmaktalar.

Evlatlar,
ölmesini beklemeye tahammül edemeyerek, zaten kendilerine kalacak olan mirasa,
bir an evvel konmak için, baba katili olmakta. Tığ gibi delikanlılar, askerden
kaçabilmek için, sakat kalma uğruna parmağını keserek, kendilerini vurmayı göze
alabilmekteler.

Eskiden
doğanın çiçekleri kadar nadide kokan, çok ve çeşitli ortak değerlerimiz
vardı.  Herkes bunlarla yoğrulur,
etrafına güzellikler saçardı. Kötü ve yanlış düşünenler, davrananlar uyarılır, ayıplanır,
düzeltilirdi. O yüzden nahoş hareketler pek yapılamazdı.

Şehirlerde,
toplumun denetleme, uyarma işlevi kayboldu. Çoğumuzun çevremizde olup bitenden
haberi yok. Haberi olanlar da çeşitli nedenlerden ötürü karışamamakta, ya da
nemelazımcı.

Bir
zamanlar güzel hasletler ve örnek davranışlar olağandı ve her yerde vardı.
Gittikçe mutluluk kubbemizden yıldızlar gibi birer ikişer kaymaktalar. Bir
zamanlar ufak bir kötülüğe şaşırırken, şimdi güzel bir haslet gördüğümüzde
hayret etmekteyiz.

Teknoloji
ve kentler mi bizi kirletti? Sahi ne oldu bizim; hasta, yoksul, yetim ziyaretlerimize,
komşuluk ilişkilerimize, akraba hısım kaynaşmalarımıza, paylaşmalarımıza, hal
hatır sormalarımıza, selamlarımıza, tebessümlerimize. Tertemiz duygularımıza,
dürüstlüğümüze, aile bağlarımıza, bitmez tükenmez sevgi ve saygılarımıza.

 Milletler bir ulu çınarsa, kökü, dalları,
yaprakları da o milletin değerleridir. Her güzel hasletimizi kaybettikçe, bu
çınarın yaprağı, dalı, gövdesi, sonra da kökü kurumaya yüz tutar.

Gelin
bu çınarı hep birlikte yaşatmaya gayret gösterelim.

 

Sevgiyle
kalın…

Ümit Özdağ ve Sinan Oğan’ın Tercihleri

Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunda Ata İttifakı adayı
olan Sinan Oğan ile bu ittifakın ana gövdesi Zafer Partisi’nin Genel Başkanı Ümit
Özdağ 2. tur için zıt tercihlerde bulundular.

 

Sinan Oğan’ın ile Ümit Özdağ’ın tercihini açıklaması süreci, şekli ve sonucu tamamen
farklı oldu.

 

·     Sinan Oğan tek başına basın açıklaması
yaptı. Basın açıklamasında herhangi bir partinin amblemi, bayrağı ve yöneticisi
yoktu.

 

·     Oğan, okuduğu metni sanki ilk defa görüyormuş gibiydi. Metni tutuk
bir şekilde okudu, sık sık su içti, kararını açıklarken basın mensuplarının yüzüne bile bakamadı.

 

·     Cumhur İttifakı ve Erdoğanı destekleme kararının gerekçesini
açıklayan bir cümle
kuramadı. Metnin başından sonuna kadar okudukları Millet İttifakı adayını
desteklemek için yazılmış gerekçelere benziyordu. Son cümlesi önceki anlattıklarıyla çelişki içindeydi.

 

***********************

 

Sinan Oğan’ın Şartları Karşılandı Mı?

 

Sinan Oğan hangi adayı destekleyeceğini belirleyecek
şartlarını şöyle açıklamıştı:

 

PKK, FETÖ, Hizbullah ve her türlü
terör örgütüyle kesintisiz mücadele Sığınmacıların geri gönderilmesi Anayasanın ilk 4 maddesi ve 66. maddeye asla
dokunulmayacağının garanti edilmesi

 

Sinan Oğan Dolmabahçe Sarayı’nda Cumhurbaşkanı Erdoğan ile
bir saate yakın görüştü.

 

·       Aslında davet Erdoğandan geldiyse (YRP’yi ziyareti gibi) Oğanı ziyaret etmesi gerekirdi.
Ama Oğan Ankaradan
İstanbula geldi ve Sarayda kabul edildi.

 

·       Erdoğan ve Cumhur İttifakı’nın Sinan
Oğan’ın şartlarını kabul ettiğine dair bir açıklama duymadık. Aksine Erdoğan ben böyle pazarlıklara girmem gibi bir söz söyledi.

 

·       Ayrıca Oğan, Cumhur İttifakı’nın Erdoğandan sonra diğer önemli figürü Devlet Bahçeli için sorduğu sorunun cevabını
alamamıştı.

 

Babala TVdeki
programda Oğan, kendisine yöneltilen “Şu an Devlet Bahçeli karşınızda olsa
ona ne söylemek istersiniz?” sorusuna, “Türk bayrağındaki Türk ismini çıkarmayı talep eden HÜDA PARla Türk milliyetçileri nasıl yan yana gelebilir?”
demişti.

 

Bahçeli üstelik
Sinan Oğanı hedef
alarak olmayan siyasi gücünü
varmış gibi gösterip siyaseti at pazarına çeviren, milli
ve ahlaki değerlerle ters düşen
fırsatçı acizlerden olmakla
suçlamıştı. Oğanın
taleplerini de aşırı
talep listesi olarak
tanımlamıştı.

 

·       Sonuçta Sinan Oğan Erdoğan ve Cumhur
İttifakı’nı destekleme kararını açıkladı. Basın açıklamasından sonra, soru bile
almadan, adeta kaçar gibi gitti. 3 gündür ortalıkta görünmüyor. Tercihini savunan bir açıklama yapamadı.

 

·       Çok kısa zamanda Oğanın da Destici, Bahçeli, Kurtulmuş ve Soylu gibi Erdoğanist hale geleceğinden kuşku duyulmuyor. Bahçeli,
Destici, Hüdapar
Başkanından oluşan fotoğraf karesine Oğan’ın da eklenmesi sürpriz olmayacak.

 

***********************

 

Oğan Destekçilerini Üzdü

 

Sinan Oğan kendisini Türk Milliyetçilerinin bir
adayı olsun diye
destekleyenleri şaşkınlık içinde bıraktı. Bu aşamaya kadar kendisine destek
veren önemli isimler üzüntü ve pişmanlıklarını açıklamaktalar.

 

Mesela Sinan Oğanın
adaylığı için imza veren eski Ülkü
Ocakları Başkanı ve eski MHP Milletvekili Atila KayaOğanın kararını eleştirdi.

 

İmza verdiği için kendisine teşekkür eden Oğanın,
twitter paylaşımını alıntılayan Kaya, Ben,
cehennemin kapılarını
kapayasın diye imza
vermiştim; cehenneme
odun taşıyasın diye
değil! Arzuladığın ikbali tek
adamın iradesinden
devşirebileceğini umuyorsan; eklemlenmeye çalıştığın geleneği hiç
tanıyamamışsın demektir
ifadelerine yer verdi.

 

Yine Türk Tarih
Kurumu Eski Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu da mesajında, Değerli arkadaşlar! Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde,
samimi olarak, milliyetçi diyerek Sinan Oğan Beye sizlerden imza istirham etmiştim. Sağ olun birçoğunuz
destek verdiniz. Ancak maalesef söylediklerinin ve vaatlerinin tam aksi bir
karar aldı ve hepimizi hayal kırıklığına uğrattı. Böyle bir sonucu öngöremediğim
için siz imza verenlerden özür
diliyorum. Çok üzgünüm. Ama ümitsiz
değilim. Gün doğmadan
neler doğar

 

Kendisine
imza verilmesini istedim, milliyetçiler ortada kalmasın diye. Ama O maalesef,
dini siyasete alet edenleri, Hüda-parı tercih etti dedi.

 

Sonuçta her ne sebep ve saikle bu tercihi yaptıysa Sinan Oğanın içine sinmediği,
kararından utandığı, verdiği kararın doğruluğuna kendisinin de inanmadığı gibi
bir algı oluşturdu.

 

Bu algı sebebiyle, ilk turda kendisine oy verenlerden, Erdoğana oy verin
telkini pek etkili olmayacak.

 

***********************

 

Ümit Özdağ Farkı

 

Kendisinin aday gösterdiği Sinan Oğan ile görüş ayrılığına düşmesi, Zafer Partisi lideri
Prof. Dr. Ümit Özdağı da
zayıflatabilirdi. Ama Ümit Özdağ çok sağlam bir duruşla krizi fırsata çevirdi.

 

·       Sinan Oğan’ın tersine, Zafer Partisi
Genel Başkanı Ümit Özdağ Millet İttifakı Cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu
ile 2 defa kendi partisinde görüştü.

 

·       Ümit Özdağ’ın desteklemek için şart
koştuğu 7 maddelik yazılı bir protokol düzenlendi.
Bu hususlarda mutabık kalındığı ortak basın toplantısı ile açıklandı ve basın önünde birlikte imzalandı.

 

·       Bu protokolde PKK, FETÖ, Hizbullah ve
her türlü terör örgütüyle kesintisiz mücadele Sığınmacıların bir yıl içerisinde geri gönderilmesi. Anayasanın ilk 4 maddesi ve
66. maddeye asla dokunulmayacağı
garanti edilmekte.

 

·       Ümit Özdağ benim olduğum yerde teröre taviz verilmez, sığınmacıları bir yıl içinde ülkelerine göndereceğizgibi kesin teminatlar verdi.

 

Ümit Özdağ şartları kabul edildiği için 2. Turda Kemal Kılıçdaroğlunu destekleyeceğini açıkladı.

 

Bu şartlar esasen Millet İttifakının Ortak
Mutabakat Metninde yer
alıyordu. Fakat Ümit Özdağ seçmenin tercihinde çok etkili olan hususları böyle
bir protokole bağlamakla Türk
Milliyetçilerine bir umut verdi.

 

Ayrıca Kılıçdaroğlu kazandığı taktirde, Özdağ muhtemelen
Bakan olarak bunların uygulanmasında rol alacak. Böyle olunca CHP adayına asla oy vermem diyenlerin bir kesiminin daha Kılıçdaroğlu’na oy
vermesinin yolunu açtı.

 

Bu stratejik hamleyle Ümit Özdağ da Kemal Kılıçdaroğlu da
kazançlı çıktı. Bu iş birliği sayesinde, Özdağ ilk turda Sinan Oğana oy verenlerin çoğunun oyunu
Kılıçdaroğlu’na yönlendirebilecek. Hatta Oğana
oy vermeyen ve fakat Kemal Kılıçdaroğluna
tam güvenemediği için Erdoğana oy veren milliyetçilerden
bir kısmının Kılıçdaroğluna
oy vermesi mümkün olabilecek.

 

Bir referanduma dönüşen
Cumhurbaşkanlığı yarışında, Kemal Kılıçdaroğlu’nun şansının hiç olmadığı kadar
arttığı kanaatindeyim.