14.4 C
Kocaeli
Pazar, Mayıs 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 249

Türkiye İttifakı Aranıyor!

Bugünü düşünürken Balkan Harbi’ndeki kısır parti
kavgaları içinde nasıl bölündüğümüz akla geliyor. Selanik’i ve bazı diğer
şehirlerimizi düşmana kurşun sıkmadan terk ettiğimiz de unutulmuş değildir.
Anlaşılan yakın tarihi pek bilmiyoruz ve ondan gerekli dersi almıyoruz. “ Enver
gelecekse Bulgar gelsin daha iyidir” diyecek kadar şaşırmış ve daha doğrusu
şuurunu kaybetmiş bazı komutanların yukarıdaki ifadeyi kullandıkları da
bilinmektedir. Şimdi ise 14 Mayıs Cumhurbaşkanlığı ve Genel Seçimlere
gidiyoruz. Düne benzer şekilde  

“Erdoğan
gitsin de kim gelirse gelsin” tekerlemesi dikkat çekiyor. Bazılarına göre
kimlerin geleceği hiç belli değil. Oysa kimlerin geleceği politikalarından ve
bizzat beyanatlarından belli. Bu çarpık kafaların 15 Temmuz sonrası yeni işgal
ve darbe projelerinden ya haberleri yoktur; ya da ABD müdahalelerini çözüm
olarak gören alçak ve zavallılardır. Bunların bir kısmı Milli Mücadeleyi
reddedip “biz çocuklarımızı Mustafa Kemal’in hayali hedefleri için
kaybedemeyiz” deyip ABD ve İngiliz mandasına dün sığınanlardı. Şimdi fazla bir
şey değişmedi. Her dönem yeni Damat Ferit adayları vardır ve hazırdır. 15
Temmuz’da başarısız olanların yeni işgal ve darbe projeleri ortaya çıkmaktadır.
Ege’nin karşı kıyısında Yunan topraklarını işgal edip ona ipotek koyanlar
Adalar Denizi’nde üsler açtılar. Rusya için bu üsleri açtık diyenlerin asıl
hedefi milli menfaatlerini kollamayı öğrenen, laf dinlemez Türkiye olduğu artık
açıktır.

Önce iktidarı FETÖ ile kuşattılar, aldattılar ve parti
teşkilatlarını ele geçirdiler. Bu başarısız olunca bu defa ana muhalefete
döndüler. Dışardan tavsiye edilen Atatürksüz Türkiye hedefi içinde milli
devlet, üniter yapı, milli bağımsızlık ilkelerini topa tuttular. HDP ana muhalefete
kolaylıkla sızdı ve sızdırıldı. Bu defa rol iktidardan ana muhalefete geçti.
Hayretle karşılanan milletvekili adayları parti listelerinde yer aldı.
Bazılarınca sorun hala anlaşılamadı. Parti çıkarları, milletvekilliği ümidi her
şeyin üstüne çıktı. Neticede sadece iktidar ve muhalefet kuşatılmadı. Türkiye
aslında kuşatıldı. Bunu vatandaşımız nasıl anladı bilemeyiz.

Artık oyun bozulmalı; sözde dost ve müttefiklerimizin planları
parçalanıp çöpe atılmalıdır. Bunun yolu da “Türkiye İttifakı”dır. Kapris ve ihtiraslarımızdan kurtulalım. Bu
vatan hepimizindir. En büyük tehlike cehalettir. Bilgi sahibi olmadan fikir
sahibi olmak ile bir yere varılamaz. Türkiye’yi çokkültürlü bir devlet olarak
takdim edenlere karşı ve çorba gibi düşünenlere karşı henüz ses çıkmadı. Büyük
Atatürk’ü Milli Mücadelede Yunan katliamcısı ve Dersim katliamcısı olarak
suçlayan hainlere karşı da ses çıkmamıştı. Siyasi çıkarlar uğruna olmadık
çevrelerle utanmadan nikâh kıyanların hali ortadadır. Türkiye milletleşmeden
geriye kalabalık haline dönüştürülmek isteniyor. Türkiye’nin sosyal yapısını
eğitim değil sadece öğretim yaptığımızdan ihmal ettik ve doğru dürüst
öğretemedik. Sadece salon ve tören milliyetçileri ve Atatürksüz Atatürkçüler en
başta gelen sorumlulardır. Zaman zaman garip ve anlaşılmaz bir hoşgörü ile
hukuku gevşettik ve zaman zaman da dış baskılarla hukuku işletemedik. Sahte bir
barış kavramına teslim olduk. İhaneti hep barış ile örtenler, sırası geldiğinde
ateşe benzin dökmüşlerdir. İhanet odaklarını son dönemde Gazi Meclise ilk sokan
da rahmetli Erdal İnönü’dür. İhanet odakları dış destekle de çok şımartıldı.
Sözde dost ve müttefik kazıklarını imha etmek üzere milli şuur ayağa kalkmalı,
basit hesaplar terk edilmelidir.

Unutulmaması gereken bir konu da önümüzdeki yıllarda
yargıya çok iş düşeceğidir. Muhalefet partisi listelerindeki adaylar arasında
sicili bozuk çok kimse vardır. Bunlar dokunulmazlık zırhı altında Devletimizi
uğraştıracaklardır. Terörle barış olamayacağını herhalde anladık. Terörle
müzakere değil, yasalar içinde mücadele edilir. Daha önce yaptığımız yanlışları
tekrar etmeyelim. Türkiye’yi karıştırıp çatıştırmak isteyenlere karşı
gerekenleri yapalım. Garip saflıkları ve hoşgörüleri bırakalım. Dünya ne
yapıyorsa biz de onu yapalım. ABD ve AB’li korumacılara rağmen… Bize dün ve
bugün akıl satmaya çalışanlar; kendi insan hakları ihlallerini ve ayıplarını
görsünler. Ülkenin milli menfaatleri cesaretle koruyabilecek liderlere ihtiyacı
vardır. Dışardan kullanılanlara değil…     

Vatan İçin Aşkından Vaz Geçen Bozkurt

Bir hanımefendi diyor ki; 1919 yılı idi. İstanbul baştan aşağı
İngilizlerin işgâli altındaydı. Liseyi yeni bitirmiştim.

Güzel bir kızdım. Dünür gelmeye başladılar.

Biri avukatmış. Gösterdiler uzaktan, boylu poslu yakışıklı bir
delikanlıydı, beğendim.

Nişanlandık. Nişanlımı seviyordum..

Mutlu bir yuva kurmak hevesi ile lamba ışığının altında
sabahlara kadar oyalar örüyor, çeyizler hazırlıyordum.

Ama çok geçmedi ki mahallede bir dedikodu yayıldı.

“Ayşe’nin nişanlısı avukat değilmiş, ipsizin biriymiş, üstelik
cami önlerinden tabut taşıyarak karnını doyuruyormuş” dediler.

Alt üst oldum. Babam götürdü, uzaktan izledik, gerçekten de
tabut taşıyordu…

Yıkıldım. Nişanı atıp, ayrıldık.

Aradan 5 yıl geçti. Evlenmiştim, bir de çocuğum olmuştu.

1924 yılıydı. Artık ülkemiz özgürdü.

Bir gün Beyoğlu’nda rastladım ona.

Oğlum yanımdaydı.

Beni görünce titredi, ceketini düğmeledi.

Saygı göstererek durdu önümde. “Vaktiniz varsa size bir çay
ikram etmek isterim” dedi.

“Olur”, dedim. Bir büroya girdik.

Burası bir avukatlık bürosuydu ve kapıda adı yazıyordu.

İçerde yardımcıları çalışıyordu.

“Siz gerçekten avukat mısınız” dedim. “Evet” dedi.

“Peki, avukatsınız da neden cami önlerinden tabut taşıyordunuz”
diye sordum.

Durdu, başı öne eğildi. “Beni affedin” dedi.

“İstanbul işgal altındaydı. Her taraf İngiliz askeri kaynıyordu.

Her şeyi didik didik arıyorlardı.

Biz de Anadolu’ya, Milli kuvvetlere ancak, cenaze süsü vererek
tabutlarla silah kaçırıyorduk.

Bu ülke için hayatî bir işti.

Bunu size bile söyleyemezdim…”

*

Üzerinde özgürce yaşadığımız bu VATAN’I, canlarını ve aşklarını
fedâ edebilenlere borçluyuz…

Bu vatan evlatlarının diğer adı Bozkurt.

Bozkurt, asırlardır yaşayan bir ülkünün, Büyük Türkçülük
Ülküsü’nün sembolüdür.

Erdoğan mı, Kılıçdaroğlu mu?

2
yıldır Erdoğan’a karşı yıpranmasın diye 6 lider tarafından korunan,

İsmi
sır gibi saklanan aday!

Meğer
yılların siyasetçisi Sayın Kemal
Kılıçdaroğlu imiş!

Evet
adayın ismi 5 değil, 6 lider tarafından korundu!

Kendisi
de kendisini ele vermedi Allah için!

Neyse
gelelim sadede…

***

Sayın
Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığı ile başta millet ittifakının seçmenleri olmak
üzere tüm Türkiye sarsıldığından beri,

Sadece
yutubırların değil herkesin birbirine sorduğu o önemli soru!

Cumhurbaşkanı
adayınız!

Erdoğan mı?

Kılıçdaroğlu mu?

***

Daha
önce 100 kere muhatap olduğum bu soruya, bu sabah sol+++

Yani
sosyalist görüşlere sahip bir yakınım tarafından yine cevap vermek durumunda
kaldım.

***

Abi!

         
Buyur
kardeşim…

Sen
Türk Milliyetçisisin, siyasal İslamcılardan da hep şikâyet ettin, mağdur da
edildin, hala da ediliyorsun, onlardan da değilsin!

         
Evet
kardeşim doğrudur!

Seçim
2. Tura kalacak gibi gözüküyor, 2. Tura kalacak muhtemel iki adayın biri
ERDOĞAN, diğeri KILIÇDAROĞLU gibi gözüküyor!

Şayet öyle olursa
KILIÇDARĞLU’na oy verirmisin!

         
TABİ Kİ HAYIR kardeşim!

Aaaa
abi neden!!!

Bunu
senden beklemezdim, sen muhalif değil miydin!

         
Evet
kardeşim elbette “muhalifim” Muhalifim ama hükümete muhalifim, diğer bir deyişle
iktidar partisine muhalifim

         
Devletime Muhalif Değilim!

Ne
alakası var abi, HDP ile pazarlığı diyorsan! O tarafta HÜDAPAR var!

Mülakat
var, pahalılık var, adaletsizlik var, liyakat yerine sadakat var, var da var!!!

Kemal
KILIÇDAROĞLU gelince her şey çok güzel olacak, sana söz yine baharlar
gelecek!!!!!

J

***

         
Emin
misin kardeşim?

         
Diye
başlayarak olası olumsuzlukları ve riskleri anlattım.

Verdiği
cevap!

Daha
önce yüzlerce kez (6+1) yani 7 li masa muhalifinden duyduğumun aynısı oldu!

Bu iktidardan bi kurtulalım
gelecek ekipten kurtulmak daha kolay!!!

Bir
sene sonra zaten yeniden seçim olur!

***

Bende
bu yanlış bakış açısı ile ile riske atılacak şeyin bir belediye olmadığını!

Mevcut
iktidar değişsin de kola kapağı gelsin söyleminin yanlış olduğunu, daha iyisi ile değişmediği sürece değişimin
çok tehlikeli olacağını
bir bir anlattım!

Tabi
ki yetmedi,

         
Ben
de başladım örnekler vermeye!!!

Her
şey bir yana olası iktidar değişiminde Sadullah Ergin’in adalet bakanı!

İdris
Naim Şahin’in içişleri bakanı! Olmasını kabul edip edemeyeceğini!

***

Bu
gün yakınılan Suriye politikaları ve göçmen sorununu başladığında Ahmet
Davutoğlu’nun başbakan olduğunu,

Muhtemelen olası
hükümette Dışişleri Bakanı veya Cumhurbaşkanı yardımcısı olacağını!!!!

Bir
dönem Ensar yurtlarında ve tarikat yurtlarında yaşanan ve basına yansıyan nahoş
hadiseleri dönemin milletvekili sıfatı ile örtbas etmeye çalışanların
bazılarının şimdi CHP saflarında aday olduğunu!

Bu
satırlarda adlarını çokça zikretmenin gereği olmayan onlarca fetöcü, bölücü
söylemlere sahip hatta vikiliks belgelerinde
adı siyayey ajanı olarak geçen bazı kişilerin
aday olduğunu duyduğumuzu,

Siyaseti
ve partisini parası ve dış ilişkileri ile dizayn eden dişine göre kafasına göre
olmayanları seçilecek sıralardan uzaklaştırabilen her ilde bir şekilde “maddi gücü ile” kendine bağladığı
adamları olan, ağzı bozuk bir kısım kapitalistin kendisini temsil etmesinde
hoşlanıp hoşlanmayacağını!

***

İşçi
kentlerinde işçi adaylar yerine siyasal İslamcı belediyelerle arası iyi olduğu
çok belli bazı parası çokların listelerde emeği çoklardan üst sıralarda olabildiğini,

Hatta Muhalefet
partilerinin 5’li çete dediği firmaların şahsen ve ya kurduğu ortaklıklar ile
taşeronluğunu yaptığı gazetelerden duyduğumuz kişilerin seçilmesi garanti
sıralarda olduğunu!

Özellikle
İYİ partide ve CHP de halkın arasında siyaset yapan Partisine partilisine emek
veren muhalif olmanın bedelini ödeyen tabandan gelen kaç kişinin seçilebilecek
sırada olduğunu!

***

Ön seçim sandığının üyenin
önüne neden konmadığını!

Hangi
partili oligarkların partisinde karşılığı olmadığının anlaşılmaması için bu
demokratik hakkın üyelere kullandırılmadığını!!!

Köylü
kentlerinde köylülerin seçilecek yerlerden aday olup olamadığını! Söyleyerek elimden
geldiği kadar rahatsız etmeye çalıştım.

CHP
ve İYİ partinin etkin sivil toplum kuruluşlarında emeği olan seçilebilecek
sırada kaç adayı var diye sordum!

Hatta bırak emeği
karşılığı, Sivil Toplum kuruluşlarında resmi olan kaç adayı var!
Diye bile sordum.

         Sivil toplum kuruluşlarının derneklerin
içinden gelen yok gibi diyelim, hangi sendikadan işçi temsilcileri var!

Hatta
önceki dönemde var olanlar da bu seçimde liste dışı kaldı!

***

         Oldu da Sayın Kemal Kılıçdaroğlu seçildi!

Kiminle
yönetecek ülkeyi, kişileri ve yanlış yöntemleri bir kenara bırakalım 7 birbirine benzemez görüşün elitleri ile
mi!

Düşün
ki en az 50 tane CHP tabanı ile taban tabana zıt, Gelecek partili, Deva Partili
Saadet partili vekil ile mi?

Bir
yanda İYİ partili vekiller!

Diğer
yanda da YEŞİL SOL “HDP”

Al
sana Meclisin her gününe ayrı bir kaos!

***

Peki
sen kimden medet umabileceksin!

Kızınca,
bırak şehit yakınını kendi partilisine bile küfreden gayri ahlaki karakteri
kendi partililerince dilden dile dolaşan bir vekil sana ne yapmaz!

Ne
mutlu Türküm’ diyene sözünde, anayasamızda ki değiştirilmesi teklif bile edilemez
maddelerinde hem fikir olamayanlar!

Olası
milli meselelerde ne yapacak!

Askerimize
sınır ötesi operasyon yetkisi verirler mi?

Siha’ların
teröristleri imha etmesini insan hakları gereği kaldırırlarsa ne düşünürsün!

Kemal
Kılıçdaroğlu seçilirse kandilde ki elebaşları ülkeye bahar geldi diye düşünür
teslim olur mu sanırsın!!!

Deyince!

***

E
abi ne yapalım Erdoğana mı oy verelim deyince!

         
Vallahi
kardeşim onu bunu bilmem.

         
Mevcut
iktidarı açılımcılardan saçılımcılardan fetöcülerden, Amerikancılardan kurtarıp
zar zor, Kızılelmacı, Türkçü Turancı
yaptık!

Benim
riske atacak devletim yok!

Kandil
ile, İngiltere ile, Hakan Şükür ile aynı safta olamam!

Elin
Fransızının Almanının elini ovuşturmasına fırsat veremem.

***

 “Sayın Kılıçdaroğlu gerçekten Erdoğan gitsin
diyor olsaydı!”

Anketlerde
Mansur Yavaş % 60 ın üzerinde oyla ilk turda seçiliyordu, Ak parti seçmeni
dahil herkesten de oy alabiliyordu! Onu neden aday göstermediler!

Çünkü,
Mansur Yavaş Aday Olsaydı pek çoğu sakıncalı isim olan bu adayları milletvekili
yapmazdı, Cumhurbaşkanı yardımcılığı ve ya bakanlık sözü vermezdi!

Belki
de örgüt! Ve ya iletişim halinde oldukları Erdoğan karşıtı ülkeler istemedi!!!

***

İhtimaldir
ki Ekrem İmamoğu’nun da önünü tıkayanlar kendi etrafındakiler olabilir, olası
çatlak sesleri engellemek için hakkında açılan, açtırılan bir davanın arkasına
sığınıldı.

Yani
demem o ki mesele dürüstlükse bizde dürüstüz biz neden ülke yönetimine talip
olmuyoruz!

Ülkemizde
binlerce yetenekli dürüst bürokrat var, çoğu da üst düzey sağcı-solcu! Çalışan,
emekli!

Devlet
yönetmek kolay iş değil hele ki bu coğrafyada!

Hele
ki Türkiye’de!

Kendi
partisinde eleştirilen, tartışılan bir lider Cumhurbaşkanı olursa inan toparlanamayız,
bırak iç güvenliği, dış güvenliği belki de 3-5 ay sonra maaş veremezler iç
karışıklık çıkar Allah korusun,

Bir
yıl dolmadan erken seçimi zaten iyi durumda olmayan ekonomimiz hiç kaldırmaz,
üstüne mevcut vekillerde emeklilik hakkı kazanarak ilave yük olur maliyenin
üstüne!

Çözüm bulmak yerine de
birbirleri hakkında gensoru veriri dururlar!

Yani
demem o ki kardeşim, kardeşlerim ve okuyucular.

Sayın
Kılıçdaroğlu elbette dürüst adamdır, naif bir üslubu var, muhtemelen adil de
biridir bende severim, ama eksileri artılarını götürünce ortada bir şey
kalmıyor bir yana, borçlu çıkar! Diye
düşündüğüm için!

Değil
2 aday kalınca sayın Kılıçdaroğlu’nu tercih etmek.

Sadece
kendisi kalsa Tek Aday sayın Kemal Kılıçdaroğlu kalsa ve benim bin tane oyum
olsa vallahi birini veremem.

Bu
iş belediye işi, vekillik işi dernek işi vakıf işi muhaliflik işi değil, Bu büyük Devlet hepimizin!

***

Ben
böyle bir durumda sayın Sinan Oğan ve Sayın Muharrem İnce’ye oy verenlerin hatta
İYİ partililerin çok önemli bir çoğunluğunun kandilin ve tüm dış ülkelerin de “neden olduğunu bilemem” desteklediği sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na
oy vereceğini zannetmiyorum!

Ha,
Erdoğan’a mı oy verirler bilemem.

Kime
oy verirler inanın bilemem ama kime oy vermeyeceklerine eminim.

Ben
eminim, sizlerde emin olsanız çok iyi olur!

İnanın
olanı biteni içinde bulunduğumuz durumu sakin bir kafa ile düşünse Sayın Kemal
Kılıçdaroğlu’nun da adaylıktan vaz geçebileceğini düşünüyorum, konuşma imkanım olsa ikna da edebilirim ya
neyse.

Böyleyken
böyle dostlar!

Değişime
evet ama daha risklisi daha karmaşığı daha
kötüsü ile değil!

Bu
vatan bu devlet hepimizin Ortadoğu’nun hali ortada!

HDP
li seçmen de bizim TİP’li de Hüdaparlı da, nihayetinde hep birlikte yaşıyoruz,
Hep Birlikte büyük bir milletin parçalarıyız.

Ve
inşallah huzur ve barış içerisinde yaşamaya devam edeceğiz.

Siyasetçilerin
yanlışlarını seçmenlerine yüklersek
masum değiliz hiç birimiz şarkısı viral olur!

***

Vatan
ve devlet sevgimiz hiçbir siyasetçiye duyduğumuz öfke ve nefretin gölgesinde ve
gerisinde kalmamalı!

Çünkü
güvenliğimiz çıkarlarımızdan daha önemli, bakın Suriye’nin okumuşu yazmışı
muhalifi zengini fakiri sağcısı solcusu sığınmacı olmuş, ülkelerinde de bin
türlü istihbarat örgütü ve terör gurubu fink atıyor!

Ben
kimseye Cumhur ittifakına ve Erdoğan’a oy verin demiyorum, politikacı değilim,
aday da değilim, benim oyum ve tercihim de kendi dünya görüşüm çerçevesinde!

İnanan
inandığı için oy verecek herkesinkine de saygı duyarım, ancak!

İnanmadan sırf biri
gitsin diye oy vermeye de karşıyım!

Tek adamlık iyi değil
kabul de, çok adamlık hiç iyi değil!

Mecbur
kaldığım için oy vereceğim anlayışına da karşıyım!

Hiçbir
şey yapamıyorsanız oy pusulasını katlayın cebinize koyun, evinize götürün hatıra
olarak saklayın, bu demokratik tepki olası bir yanlışa ortak olmaktan daha
iyidir.

Selam
ve dua ile…

Öğrenmeden Uzman Öğretmen Olmak?

Kutu doldurmaca testine odaklanan eğitim, eğitemez diyorum. Peki, eğitimin derecesini ölçmek mümkün mü? Kutu doldurmaca bilgi ölçmüyor mu? Biz nasıl bir eğitimin peşindeyiz? Bu eğitim değilse hangisi eğitim? Acaba bilmek yetiyor mu?

Yetmiyor… Bilmenin, öğrenmenin dereceleri var. En altta ham rakamlar, kelimeler duruyor. Bunlara “veri- muta- data” diyoruz. Bunlar bir düzene sokulduğunda adı “malumat- information” oluyor. Malumat, ancak işe yarar hâle gelince “bilgi”ye dönüşüyor. O bilgiyle yeterince haşır-neşir olunduğunda, o bilgi yıllarca uygulanıp o tecrübelerden bir birikim elde edildiğinde de “bilgelik- hikmet” unvanı doğabilir. Bizim eğitimimiz, sanki ineceği pisti bulamadığı için “malumat” uzayında daireler çizen bir uçağa benziyor.

Bloom’un eğitim sınıflandırması

Bu düşünceler eğitime uygulanabilir mi? Millî eğitimle ilgili her şey gibi bu soru da hayatî. Öğrenmenin dereceleri varsa bunları bulmak ve ölçmek lazım. İnsanlar bu işi çoktan yapmış. Ta 1956’da Benjamin Bloom, Eğitim Hedeflerinin Sınıflandırması (Taxonomy of Educational Objectives) diye bir makale yazmış. Çalışmasında, öğrenme aşamalarını en ilkelden en işlenmişine doğru sıralamış. Sonra Bloom’a eklemeler, iyileştirmeler bir birini kovalamış. Her bilim alanında olduğu gibi… Bloom’la başlayıp geliştirilen yapı, bugün eğitimde standart sayılıyor.

Bloom, ilk makalesinde, eğitimi şu altı etiketle sınıflandırmış:

Bilgi=> Kavram=> Uygulama=> Çözümleme (Analiz) => Sentez=> Değerlendirme

Bu aşamaların her biri, bir öncekinden daha yüksek bir biliş düzeyi sayılıyor. Bloom’u izleyen araştırıcılar, sınıflandırmanın isimlerle değil, fiillerle yapılmasını daha uygun bulmuşlar. En üst iki aşamaya da yer değiştirtmişler. Sonuç, şu hiyerarşiyi veriyor:

Hatırla => Anla => Uygula => Çözümle => Değerlendir => Yarat

Zihin altı – üstü

Bu sınıflandırma, Maslov’un ihtiyaçlar sıralaması gibi bir piramit hâlinde gösteriliyor. Şekildeki gibi. Biliş, en temel bilgiden başlayıp daha karmaşık ve değerli zihin süreçlerine doğru yükseliyor.

Öğrenci önce bilgiyi edinecek. Bu fiil olarak “hatırla” talimatına karşılık geliyor. İşte ezberci eğitim, bu aşamaya saplanan, en ilkel düzeydeki eğitimdir. Kutu doldurmayı başarmak için bu seviye yeter. “Anla” aşamasına geçilmiyor, daha kötüsü böyle bir ihtiyaç da hissedilmiyor. Bloom’un sınıflandırmasındaki ilk üç aşamaya “aşağı düzey biliş” deniyor. Alt seviyede kalabilmek için bile hatırlama ve anlamadan başka, bir de hatırlayıp anladığını uygulayabilmek gerekiyor.

Fakat eğitimin gerçek değeri, üstteki üç beceride. Bunlara da “yukarı düzey biliş” deniyor: Öğrendiklerini çözümleme, değerlendirme ve yaratma. Okulda öğrendiklerinizi kendinize göre analiz edeceksiniz, değerlendireceksiniz, yani eleştireceksiniz. Nihayet onlara dayanarak yeni bir şeyler, yeni beceriler, yeni sentezler yaratacaksınız. Bloom’un orijinal sıralamasında “yarat” fiilinin isim hâli “sentez” idi…

Zor geldiyse çoktan seçmelisini yapalım

Kolay kavramlar değil. Bloom’un sınıflandırmasını öğrenmeye de Bloom sınıflandırması uygulayabiliriz. Değil mi? Önce aşamaları hatırlayalım. Sonra her birini anlayalım. En sonunda da buna dayanarak dersler, müfredatlar yaratalım. Zor ama değerli işler. Yok, eğer bu konuda sadece kutu doldurmacalı, çoktan seçmeli testi geçmek istiyorsanız o da mümkün. Bloom’un en dip aşamasında, “hatırla”da kalabilirsiniz. YouTube’de hem İngilizce hem Türkçe Bloom videoları var. Bunlardan biri de tam bizim yardımcı test kitapları gibi. Uzman Öğretmenlik Sınavı içinmiş. Bağlantıdan ulaşabilirsiniz. Bırakın bu zor işleri. Bütün yapmanız gereken şu cümleyi hatırlamak: “Bloom, öğretmenleri sevmeyen, öğretmenleri zora sokan KÜSDAH biriymiş.” Küstah’ı yanlış yazdın diyeceksiniz. Yok, doğru yazdım. Çünkü böyle yanlış yazınca kutu doldurmacada net puan kazanıyorsunuz. K= Kavrama, Ü= Uygulama, S = Sentez, D= Değerlendirme, A= Anlama, H= Hatırlama. (Biliyorum, biliyorum Ü değil U olacak ama idare ediverin.)

Hani fiiller? En önemlisi, hani aşağıdan yukarıya sınıflandırma; hiyerarşi nerede?

El cevap: Sen bu kafayla testten zor geçersin. Ezberle, uzman öğretmen ol! Al maaşını. İlla anlaman mı lazım?

Mehmed Emin Yurdakul’un Bütün Şiirleri

0

Fevziye Abdullah Tansel’in büyük
emeklerle toplayıp 1941 yılında tasnif ettiği eser, ilk defa 1969 yılında Türk
Târih Kurumu tarafından basılmıştır. Eser, Prof. Dr. Abdullah Uçman tarafından yayına hazırlanmış ve 2023 yılında Ötüken Neşriyat yayını olarak kitap
raflarındaki yerini almıştır. Şiirler birincisi 1898, sonuncusu 1939 yılında
yayımlanan 12 adet kitapta yer almıştır. Çoğu eski harflerle basılmıştır.
Bunların latinize edilmesinin hayli bilgi, zaman ve zahmet isteyeceği mâlumdur.
50 yıl sonra yeniden yayınlanması, genç neslim millî duygularının yenilenmesine
ve canlanmasına vesile olacağı düşünülürse, önemli bir hizmetin
gerçekleştirildiği anlaşılacak ve takdir edilecektir. Emeği geçen herkes
teşekkürü hak ediyor.

13,5 X 21
santim ölçülerinde 534 sayfalık eserde yer alan 142 adet şiir, yer aldığı
kitapların ismine, konularına ve târihlerine göre ayrı ayrı tasnif edilmiştir.  Bestelenen şiirler, notalarıyla eserde yer
almaktadır.

Eser; Pof.
Uçman’ın ‘Mehmed Emin ve Şiirleri Üzerine
Birkaç Söz
’ başlıklı makalesi ile başlıyor.  1969 baskısından alındığı tahmin edilen önsöz;
Türk Târih Kurumu eski genel müdürlerinden ve Türk Ocakları Merkez Heyeti
Başkâtibi, eğitimci, gazeteci-yazar ve bürokrat Uluğ İğdemir (1900-1994) Bey’e aittir.
XXV (25) – LXXXV (85.) sayfalarda Uluğ İğdemir’e âit olduğu tahmin edilen ‘Ankara, 28 Aralık 1960’ notu konulmuş
yazı yer alıyor. ‘Mehmed Emin Yurdakul’un
Şiirleri’
başlıklı yazıda şâirin; *Yetiştiği
İçtimâî, Edebî Muhit, Açtığı Çığır
. *İlk
Eseri: Türkçe Şiirler ve Uyandırdığı Akisler
. *‘Türk Sazı’na Hazırlık Devresi. *Türk
Sazı ve Ey Türk Uyan’ın Neşri, Uyandırdıkları Alâka ve Şöhreti
. *Başka Eserleri ve Dağınık Şiirleri. *Şiir Telâkkisi ve Husûsiyetleri. *Tesiri ve Hakkındaki Şiirler. Sonraki
sayfalarda kitabın nasıl basıldığı safha safha anlatıldıktan sonra; Recâîzâde
Ekrem’in, Abdülhak Hâmid’in, Sâmî’nin, Doktor Rıza Tevfik’in, Fazlı Necib’in
şiirlerine yer veriliyor.

Romen
rakamlarıyla numaralandırılan sayfalardan hemen sonra; ‘Biz Nasıl Şiir İsteriz’ başlıklı şiiri tâkip eden ‘Ben bir Türk’üm. Dinim, cinsim uludur.
Mısraıyla başlayan  ‘Cenge Giderken’ başlıklı şiirle, büyük üstâdın şiirler şölenine
geçiliyor.

Mehmed Emin
Yuurdakul’un çok kişinin bildiği ‘Ya Gazi
Ol Ya Şehid
’ başlıklı şiiri 67 numara ile 102. Sayfada yer alıyor:

Haydi yavrum! Ben seni bu gün için doğurdum;

 Hamurunu
yiğitlik duygusuyla yoğurdum;

Türk evlâdı odur ki, yurdu olan toprağı

Ana ırzı bilerek yad ayağı bastırmaz;

Bir yabancı bayrağı

Ezan sesi duyulan hiç bir yere astırmaz.

Git evlâdım, yıllarca ben oğulsuz kalayım;

 Şu
yaralı bağrıma kara taşlar çalayım!…

Haydi oğlum, haydi git

 Ya
gazi ol, ya şehid!…

Haydi yavrum! Köyüne, nişanlına vedâ et;

Sabanını, tarlanı, ber şeyini fedâ et;

 O
silâha sarıl ki, böyle günde bir erkek

Bu duâlı demirden başka bir şey kullanmaz;

Bunu tutan bir bilek

 Köleliğin
uğursuz zincirine uzanmaz.

Git evlâdım, yıllarca ben oğulsuz kalayım;

 Şu
yaralı bağrıma kara taşlar çalayım.

Haydi oğlum, haydi git;

Ya gazi ol, ya şehid!…

Haydi yavrum! Kendine sen de, ‘Yiğit er’ dedir

Büyüdüğün Gaziler ocağına can getir;

O cenkleri kazan ki, senin büyük ‘Türk’ adın

Yedi-iklim, dört-bucak içerisine ün salsın;

Beş yüz yıllık ecdâdın

Kabirlerde titreyen kemikleri öç alsın.

Git evlâdım, yıllarca ben oğulsuz kalayım;

 Şu
yaralı bağrıma kara taşlar çalayım.

Haydi oğlum, haydi git;

Ya Gazi ol, ya şehidi…

Haydi yavrum! Bugün de dertli ninen ağlasın;

 Ayrılığın
oduyla yüreğini dağlasın;

O yaşları saçsın ki, senin arslan göğsünde

Benim kanlı gözyaşım düşman için kin olsun;

Kara yerin yüzünde

Ayağının bastığı dağlar, beller leş dolsun.

Git evlâdım, yıllarca ben oğulsuz kalayım;

 Şu
yaralı bağrıma kara taşlar çalayım.

Haydi oğlum, haydi git;

 Ya
gazi ol, ya şehid…

***

Kitabın son
bölümünde ‘Notlar ve Muhtelif İndeksler
var.

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433
İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

 

 

MEHMED EMİN YURDAKUL:

13 Mayıs 1869’da
İstanbul Beşiktaş’ta doğdu. 1889’da Mekteb-i Hukuk’a kaydoldu; iki yıl kadar
sonra buradan ayrılmak mecbûriyetinde kaldı. Bu târihten itibâren edebiyat ve
şiirle daha yakından ilgilendi. 1892’de, ilk eseri ‘Fazilet ve Asâlet’ dolayısıyla Sadrazam Cevat Paşa’nın tavsiyesi
üzerine Rüsûmat İdâresi’ne önce memur, ardından evrak müdürü tâyin edildi.
1892’de İstanbul’a gelen Cemâleddîn-i Efgânî’nin sohbetlerine katıldı, bazı
fikirlerinden istifâde etti. 1897 Osmanlı-Yunan Muharebesi sırasında
aralarında ‘Anadolu’dan Bir Ses Yahut
Cenge Giderken
’ başlıklı şiirin de bulunduğu, hece vezni ve sâde bir
Türkçe ile şiirler yazmaya başladı. Millî duyguları herkesin kolayca
anlayabileceği bir dille ifâde ettiği şiirleri devrin edebiyat çevrelerinde
büyük ilgi gördü. 1898’de bu şiirlerini ‘Türkçe
Şiirler
’ adıyla kitap hâlinde yayımladı. Türk Yurdu Dergisi’nin ve Türk
Ocağı’nın kuruluşunda da aktif bir rol alan Yurdakul’un, Birinci Dünya Savaşı
yıllarında, Türk Sazı’nı (1914) tâkiben yayımlanan ‘Ey Türk Uyan’ (1914), ‘Tan
Sesleri
’ (1915), ‘Ordunun Destanı
(1915), ‘Dicle Önünde’ (1916), ‘Turan’a Doğru’ (1918) ve ‘Zafer Yolunda’ (1918) adlı manzum
eserleri, savaşan Türk askerlerinin en önemli manevİ güç kaynaklarından
olmuştur. Edebiyât-ı Cedîde şâirlerinden farklı olarak sanatın gayesinin
güzellik yanında millî fayda temin etmek olduğunu belirtmiş, halkın
dertlerini ve acılarını dile getirmeyi ve bunlara çâre aramayı ilke
edinmiştir. Hayatının sonuna kadar edebiyatta halkçılık ve milliyetçilik
prensibine bağlı kalan Mehmed Emin Yurdakul, Cumhuriyet’ten sonraki yıllarda
ortaya çıkan memleketçi edebiyatın oluşmasına da önayak olmuştur. 14 Ocak
1944’te vefat etmiştir.

 

 

FEVZİYE ABDULLAH TANSEL:

23 Şubat 1912’de
Muş’ta doğan Fevziye Abdullah Tansel, Molova, Metroviçe, Niğde, Muş, Kayseri
ve Elaziz kadılıklarında bulunan Abdullah Hulûsi Efendi ile Dobriç müftüsü
Yörükoğlu Mustafa Efendi soyundan Sârâ Hanım’ın kızıdır. 1931’de İstanbul Kız
Lisesi, 1934’te İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve
Edebiyatı Bölümü ile Yüksek Muallim Mektebi’nden mezun olmuştur. Erken
yaşlarda şiir yazmaya başlayan ve ilk verimleriyle 1929’da Balıkesir’de
neşredilen Türk Dili dergisinde ismi görülen Tansel, daha sonraları ‘Köprülü Mektebi’ diye
tanımlayabileceğimiz elmî çevreye mensup velût bir edebiyat târihçisi olarak
temâyüz etmiştir. Muhtelif ansiklopedilere yazdığı ilmî maddeler, edebiyat
târihi sâhasında ortaya koyduğu makale ve kitap çapında çalışmalarla ömrü
boyunca Türk kültürüne hizmet eden Tansel, 1984 yılında Münevver Ayaşlı’yla
birlikte Türkiye Yazarlar Birliği’nin Üstün Hizmet Ödülü’nü almıştır. 4 Ağustos
1988’de Ankara’da vefat etmiş ve Cebeci Asrî Mezarlığı’na defnedilmiştir.

Gıda Ürünlerinde Önlenemeyen Pahalılık

Bu sene gıda ürünleri fiyatları, genel
fiyatların (TÜFE) artış oranından, çok daha fazla arttı. Bu yüzden açlık
sınırı mertebesinde geliri olan yaklaşık 50 milyonluk bir nüfusun en
temel gıda maddelerine erişimi
neredeyse imkânsız hale geldi.

Çünkü bu yıl gıda fiyatlarındaki artışlar
önceki yıllardan farklı sebeplere dayanıyor
. Sadece “daha çok kâr etmek isteyen esnaf ve
tüccarın insafsızlığı”
ile açıklanamaz.

Hatta devletin resmi rakamlarına bakınca, gıda
ürünlerini tüketiciye ulaştıran aracı kesimin zararına satış yaptığı
sonucuna ulaşabiliriz.

Şubat ayı verilerine göre, Tarım ÜFE
yüzde 127,6 artış gösterdi. Tarım TÜFE yüzde 67,9
arttı. Yani tarım üretici fiyatları ile tüketici fiyatları arasındaki fark
60 puan.

Yani devletin rakamları doğru ise, üretici
ve aracılar maliyet artışının yüzde 60’ını satış fiyatlarına yansıtamamış

görünüyor.

****************************

Dana Eti Alamıyorsanız Koyun Eti Alın

Yıl boyunca bu kadar “zararına satış yapan”
üretici/ esnaf/ tüccar ayakta kalamayacağına göre TÜİK’in rakamları doğru
değil.

Hiçbir kurum ve organizasyon yanlış
verilerden hareketle doğru politikalar üretemez. Yanlış verilerle sorunlara
çare üretilemez.

Devleti yönetenler bu yanlış verilerle sadece bizi değil,
kendini de kandırıyorsa, gerçek sorunları göremeyeceği bir sanal alemde
yaşamaktadır denilebilir.

Zaten Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin
Nebati’nin
“damak tadınızı değiştirin, dana eti alamıyorsanız koyun eti
alın”
tavsiyesi ancak böyle bir sanal alemde yaşayan yöneticiye yakışır.

Bakan Nebati 1789 Devrimi öncesi Fransa’nın son
kraliçesi Marie Antoinette gibi tarihe geçebilir. Çünkü kraliçenin ekmek
dahi alamayacak kadar sefil durumdaki Paris halkına söylediği, “ekmek bulamıyorlarsa
pasta yesinler
” sözü kadar talihsiz bir cümle bu.

****************************

Tarımda Dışa Bağımlılık Oranı Çok Yüksek

Türkiye ihracatını artırdıkça cari
açığı
azalacağı yerde daha da artıyor. Çünkü üretimimiz ithalata çok
bağımlı.

Bu bağımlılık yani ithal girdi kullanma
oranı
Türkiye ortalamasında yüzde 44 mertebesinde. Tarımda ise bu
oran yüzde 50’nin üzerinde.

TL’nin değer kaybı sürdükçe dövizle ithal
ettiğimiz gübre, mazot, elektrik, doğalgaz, yem, tohum, ilaç gibi tarımsal
girdi fiyatları
artıyor.

Seçime kadar fiyat artışlarını kontrol etmek için iktidar
akıldışı baskılama yöntemleri ile kur artışlarını dizginlemeye çalışıyor.

Ama seçimden sonrası için, (AKP iktidarı
devam ederse) uluslararası bankaların öngörülerine göre, yıl sonuna kadar 1
doların 36 TL
’ye kadar çıkabileceğine dair tahminler var. Tahminlerin
ortalaması 27 TL.

Yani yıl sonuna kadar dolar kuru
yüzde 38-85 mertebesinde artacak. Bu da tarım girdilerinde ve gıda fiyatlarında
yıl sonuna kadar yüzde 20-45 daha fiyat artışı olacak
demektir.

Bu sadece maliyet artışından
kaynaklanan bir fiyat artış oranı demek. Oysaki Türkiye’de et ve süt
fiyatlarının artışında bir diğer temel sebep hayvan sayımızın artırılamamış,
aksine azalmış
olmasıdır.

Dünyanın en verimli topraklarında ve
hayvancılığa en müsait bir coğrafyada tarım ve hayvancılığın gerilemesi akıl
alır gibi değil.

AKP’li bakanlar et ve süt fiyatlarını
sabit tutmak için üretimi artırıcı tedbirler alacaklarına, yerli üreticiyi
terbiye aracı
olarak ithalatı kullandı. “Paramız var ki ithal
ediyoruz”
gibi vecizeler ürettiler. Yerli üreticiyi değil yabancı
üreticiyi desteklediler.

Son yıllarda Tarım Bakanlığı çiğ süt
fiyatlarını
düşük tuttuğu için üreticiler zarar etti. Üreticiler süt
ineklerini kesime gönderdi. İlk başta süt ve süt ürünleri fiyatları hızla artış
gösterirken kesime giden inek sayısı arttığı için et fiyatları artmadı. Ama bir
süre sonra azalan hayvan sayısı sebebiyle et fiyatları da hızla
yükseldi. (TÜİK’e göre, 2022’de büyükbaş hayvan sayısı bir önceki yıla göre
yüzde 5,6 azaldı.)

Bu gidişat durdurulmazsa seneye 1 kg
kıymayı 600 TL
’ye bile alamayız.

****************************

Kötü Yönetimin Eseri

Gıdaya erişemez hale gelmemiz tam bir kötü yönetim eseri.

AKP yönetiminin ilk temel karakteri liyakat ve ehliyet esasına göre değil,
kendilerine sadakat ve partizanlık ölçütlerine göre kadrolaşmasıdır.

İkincisi ise kamu yararı yerine, milletin
kaynaklarının yandaş siyasetçi ve iş adamlarına aktarılmasını öncelemiş
olmasıdır.

Bu anlayış değişmeden okullarına aç
olarak giden milyonlarca çocuğumuzun
durumu düzelmeyecek. Gıdaya
erişemeyen,
proteinsiz ve kötü beslenme ile zekâsı dumura uğramış,
sağlıksız nesiller yetişecek.
Geri kalmış fakir ülkeler sınıfına düşmemiz
kaderimiz olacak.

****************************

İki İttifak ve Ekonomi Kurmayları

Bir tek şansımız kaldı. 14 Mayıs’ta
yapacağımız tercihle akıl ve bilimden yana yönetim esasını benimseyen liyakatli
kadrolara
fırsat verebiliriz.

Ekonomi kadroları yönünden iki seçeneğimiz
var.

Millet İttifakının ekonomi kurmayları tam bir yıldızlar
kadrosu:

İyi Parti’de Prof. Dr. Bilge Yılmaz, Ümit Özlale,
Erhan Usta, Durmuş Yılmaz, Ayfer Yılmaz,

CHP’den
Faik Öztrak, Aykut Erdoğdu, Hakan Kara, Ufuk Akçiğit;

Gelecek Partisi’nden Ahmet Davutoğlu, Kerim Rota, Serkan
Özcan;

DEVA Partisi’nden Ali Babacan, İbrahim Çanakçı ve daha
birçok uzman var.

Bu kadrolar ahenkli bir iş birliği içinde
çalışırsa başarılı olacaklarına dair bir güven veriyor.

Cumhur İttifakının ekonomi kurmayları ise, “ekonomist” R.
Tayyip Erdoğan, Nureddin Nebati ve Şahap Kavcıoğlu. Bu kurmay heyetinin
ekonomimizi getirdiği çıkmaz sokak belli.

Bu seçimdeki tercihimizi her zamankinden
daha önemli kılan temel konulardan biri gıdaya erişimi kolaylaştırma zaruretidir.
Bu soruna çözümler üretecek ehil kadrolara yetki vermezsek sonradan yakınmanın
bir anlamı olmayacak. 

Ölüm ve Ruh

 

    “Her canlı ölümü
tadacaktır.” (Al-i İmran: 185) Hiç ölen tadar mı? Tabii ki, tadmaz ne kelime
tadamaz. Ancak diri olan insan tadabilir. Bu demektir ki, nasıl ki evimizden
dışarıya adım atarız. Yani evimizden dışarı çıkarız. Dünyadaki kalış süresi
dolan ruh da, evi olan bedenden artık dönmemek üzere ayrılır, çıkar gider.
Nasıl ki, insan evinden çıktığını bilirse, ruh da evinden yani bedeninden
çıktığının ve ayrıldığının bilincindedir. Dolayısıyla bu çıkış ve bu terkedişin
şuurundadır. Ölümün ve ayrılışın farkındadır. Yani ölümü tadmaktadır. Çünkü:

    “Ölüm, şu görünen
bedene özgüdür. İnsanın asıl benliği bedeni değil, onun içinde gizli olan, ona
hareket ve canlılık veren ruhudur. Beden kalıptır. Ruh onun hakikati, insanın
gerçeğidir. Bedenin aslı topraktır. Topraktan süzüle süzüle gıdalarla insana
geçmiş, insan vücudunda bir takım ameliyelerden geçip insan tohumu haline
gelmiş, tohum haline gelirken de tıpkı süt içine yağın karışması, susam
tanesinin zerrelerine yağın nüfuzu gibi insan tohumunun içine de ruh cevheri,
canlılık giydirilmiştir. Ana karnında cenin haline gelen insandaki ruh da
gelişmeğe başlamıştır. Cenîni insan şekline sokup şu dünyaya getiren, Allah’ın
izni ve iradesiyle onun içine üflenen ruhtur.

    “Özü şu topraktan
çıkan beden, zamanla değişikliğe uğrar, büyür, gelişir, ihtiyarlar ve içindeki
ruhu kaybedince de tekrar toprağa düşüp çözülür, dağılır, aslı olan toprağa
karışır.

    “Ama deneylerden
geçip olgunlaşmak, ruhânî bilgiler ve haller kazanmak için beden içine konup
bir süre bedende konuk gibi kalan ruh, ölmez, yaşar.

    “İşte insan öldüğü
zaman kabir sevabı ve azabı, ölen bedenine değil, ölmeyen ruhunadır. Çünkü
beden ölünce genellikle toprakta çürür, bazı bedenler de yakılır, kül olur.
Bazıları havada parçalanıp dağılır, bazıları denizlerin derinliklerine atılır.

    “Ruhunu kaybeden
bedene bir daha ruh dönmez, ölen kişi şu dünyada bir daha dirilmez. Kuruyan
ağaca nasıl bir daha  yaşlık gelmezse,
ölen bedene de bir daha canlılık gelmez.

    “Peki ama tefsirine
çalıştığımız…Bu ayet ile Hz. Peygamber’in: ‘Kabir ya cennet bahçelerinden bir
bahçe, yahut cehennem çukurlarından bir çukurdur.’ (Tirmizî, Kıyamet, 26)
mealinde (olan) hadisleri nasıl izah edilecektir?

    “Bu âyet ve hadis,
insan bedeninin değil, ruhunun şu bedenden ayrıldıktan sonraki halini tasvir
etmektedir. Kabir ile, insanın ölümünden sonraki hali kasdedilmiştir. Çünkü her
insan kabre girmez. Yakılıp külü şişelerde saklanan insanlar da vardır.
Öldükten sonra aylarca, hatta yıllarca kabre konulmayan kimseler de vardır.
Binaenaleyh hadisteki kabir kelimesiyle kasdedilen, insanın ölümünden sonraki
hâlidir. İşte İnsan öldüktan sonra ruhu ya cennet gibi bir hayat içine
girecek  veya yaptığı kötü işlerin
tutsağı olacaktır. Âyet ve hadîsin kasdı budur.

    “İmam Fahreddin
Râzî şöyle diyor: ‘Kabir sevabı ve azabı, ya bu bedene veya bunun bir parçasına
ulaşır. Birincisi yani sevab ve azabın bedene ulaşması iddiası kuru bir
inatçılıktan başka bir şey değildir. Çünkü bu bedenin çözülüp dağıldığını
görüyoruz. Çürüyüp dağılan bir şeye nasıl sevap ve azabın dokunduğu iddia
edilir? Bedenin tümüne sevap ve azab dokunmayacağına göre, Allah’ın bedenin
küçük parçalarından bazılarını diriltip sevap ve azabı onlara dokundurduğunu
söylemek gerekir. Bu caiz olduğuna göre neden ‘İnsan ruhtur’ demek caiz
olmasın. Çünkü ruh çözülmez, dağılmaz, acı ve lezzet duyar. Kabir sevabı ve
azabı da kalıba değil, ruhadır. Kıyamet gününde de Allah, ruhu tekrar bedene
döndürür ki cismanî haller, ruhânî hallerle birleşsin insan kemâlini bulsun.’

    “Dünyada
güzel amellerle bezenip safiyet kazanan insan ruhu, şu bedenden ayrılınca
cennet bahçeleri gibi bir yaşam içine girecek, orada iyi ruhlarla peygamberler,
sıddîkler, sâlihler ve şehitlerle beraber tadına doyulmaz bir ruhânî âlemde
bulunacaktır. Fakat dünyada kötü işlerle kirlenmiş, bozulmuş olan insan ruhu
da, bedeninden ayrıldıktan sonra dünyadaki kötü işlerin gerçek niteliğini
görecek, azaba dönüşen o amellerinin tutsağı olacak, çeşitli azablar içerisinde
kalacaktır. İşte Hz. Peygamber bu gerçeğe işaret için, kabrin ya cennet
bahçelerinden bir bahçe, ya da cehennem çukurlarından bir çukur olduğunu
söylemiştir.” (Prof. Dr. Süleyman Ateş)    

Kaymakam Kemal Beyin Fermanı Silivri’de Mi Yazıldı?

Türkiye olağanüstü günler yaşıyor. Başta “Ergenekon” olmak üzere toplumsal ruhu etkileyen davalar, hukuki
olmaktan ziyade siyasi davalar olarak önümüzde duruyor. Herkesin ortak fikri
olağanüstü dönemlerdeki bu tür davaların, siyasi kisve taşıyacağı yönünde.

Hukuk eğitimi almış biri olarak buna inanmak istemesem de; bütün
izlenimlerim bu davaların hukuksuzluğu aşarak adaletsizliğe büründüğü
doğrultusunda şekillendi. Sanıkların savunma haklarının kısıtlanması, gizli
tanıklar, uzun süren tutukluluk halleri, mahkemece takdir haklarının sürekli
sanıklar aleyhine kullanılması, yargılamanın aleniyet ilkesinin ihlali, sanık
müdafi avukatların haklı yakınmaları, İstanbul Barosunun mahkeme heyetiyle
sürtüşmesi vs. gibi hususlar yargılamaya gölge düşürdü. Hele aynı dönemde PKK-KCK
ikilisine gösterilen hukuki anlayış, mukayese yapılınca vicdanları daha da
endişeye sevk etti…

08 Nisan Pazartesi günü Silivri’de yaşananlar ise Türk Milleti,
iktidar sahipleri, Genelkurmay Başkanlığı açısından üzerinde çok düşünülmesi
gereken şeylerdir. Birincisi Türkiye’nin dört bir yanından Silivri’ye gelip “adil yargılama” talep eden insanların
Türk Milletine ve Türkiye’ye sarılışları her türlü takdirin üzerindedir. Hangi
parti veya sivil toplum kuruluşları; ne amaçla düzenlemiş olursa olsun, sıradan
vatandaşın ülke, bayrak ve Türklük vurgusu gözleri yaşartacak cinstendi. Bu
sebeple Silivri’ye yağmur, çamur, biber gazı, cop demeden koşup gelen bütün
yurtsever ve milliyetseverleri kutluyorum…

İkinci dikkat çeken nokta; iktidar sahiplerinin muhalif bile olsalar
kendi vatandaşlarına karşı çok sert bir tutum takınmasıdır. Demokratik olduğunu
iddia edeceksin, AB standartlarının borazancısı olacaksın, hukukun
üstünlüğünden dem vuracaksın ondan sonrada vatandaşlarına kolluk ve yargı
eliyle adeta işkence edeceksin. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın
Silivri’deki görüntülerden sonra yaptığı açıklamalar; bana göre zeytinyağı gibi
su üstüne çıkmaktan ve olayları yandaş ve küreselci medya nedeniyle anlamakta
zorlanan halkı yönlendirmekten ibaret… 
Bu nedenle nerede edep, nerede samimiyet!

Üçüncüsü de, Genelkurmay Başkanlığı, Türk Ordusunun Türk Milleti ile
karşı karşıya gelmesine engel olmalıdır. Türk Ordusu iktidarın değil, Türk
Milletinin ordusudur. İktidardan, Türk Milleti aleyhine emir alamaz. Eğer böyle
bir emir alıyorsa, bu emir kanunsuzdur. Bu emri veren kadar uygulayanda
suçludur. Ayrıca Türk Ordusunun, Türk Milletinin gözünde büyük bir maneviyatı
vardır. Bu nedenle Silivri’deki görüntüler bize hiç yakışmamıştır.

Bunları söyledikten sonra 10 Nisan 1919’a TBMM tarafından yasa ile
Milli Şehit ilan edilen Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in şehadetine gidelim…
Kürt Nemrut Mustafa Paşa Divanı’nı hatırlayan kaldı mı? Ermenilerin isteği,
İngiliz ve Fransız’ın ısrarı ile öğle vakti asılan Kemal Bey’in yargılanmasını
ve savunmasını gözünüzün önüne bir getirin. Acaba Silivri yargılamalarının bu
Kürt Nemrut Paşa Divanından bir farkı var mı?

Türkiye’de yaşananlara bakarak, birçok olayın Osmanlı Türk
İmparatorluğu’nun son yıllarında yani yıkıldığı günlerde meydana gelen olaylara
çok benzediğini görüyoruz. Çünkü o olayları kurgulayanlarla bu günkü olayları
senaryolaştıranlar aynı güçler. Bize o günleri unutturarak tedbirli olmamamızı
engellediler ve yeni Kürt Mustafa Paşa Divanları kurarak yeni Boğazlıyan
Kaymakamı Kemal Bey vakıaları yaratmaya çalışıyorlar… Urfa Mutasarrıfı Nusret
Beyi de unutmayalım. Aynı “Heyeti
Nasiha”
, “Akil Adamlar”
benzeşmesi gibi…

Silivri’de “Ölmek Var Dönmek
Yok”
sloganları bize Bursa’da atılan “Vur
de Vuralım Öl de Ölelim”
sloganlarını hatırlattı. Bu kararlılık iktidarın
ve onları arkasındaki asıl iktidar sahiplerinin balansını bozacak ve uykularını
kaçıracaktır. Çünkü bu memlekete solcusu, sağcısı, milliyetçisi, ülkücüsü,
devrimcisi, sosyal demokratı, liberali vs. her kesimden “Türk Milleti” diye haykıran insanımız sahip çıkacaktır. Bu ülke
Türk Milletinindir…

 Silivri’de yatanlar adil
yargılanmamıştır ancak adil bir hüküm beklenmektedir. Silivri zindanlarında
yatanların hakkını aramak her Türk Vatandaşının görevidir. Bu hakkın
aranmasının engellenmesi, bunca yıllık demokrasi deneyiminden sonra büyük bir
ayıp olarak önümüzdedir. Herkes ama herkes bunu iyi düşünmelidir… Unutmayın
ki;  Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey için
onca yıldır yüreğimiz yanıyor. 

Kimlik siyaseti ve Bıçak Sırtı Bir Yarış

Değerli okurlarım. Bu yazımda sizlere çeşitli site ve
gazetelerde yazan bazı kıymetli yazarlarımızın yazılarından aldığım alıntıların
ışığı altında seslenmek istiyorum. İstiyorum ki, 21 yıllık Erdoğan hükümetinin
kötü yönetimine, yıpranmışlığına rağmen neden halâ oylarını kaybetmiyor,
kaybetse bile kemik oylarını nasıl halâ muhafaza ediyor daha iyi anlaşılsın.

 

                “Cumhurbaşkanı Erdoğan, küresel refah
sıralamasında ülkesini 95. sıraya düşürmüş bir lider olarak seçimlere giriyor.

                Bu, Londra merkezli Legatum
Enstitüsü’nün, üç yüz veri üzerinden yaptığı sıralamadır.
(https://www.prosperity.com/globe/turkey)

                Oysa 2011 yılında 63.
sıradaydık!”
Taha Akyol: https://www.karar.com/yazarlar/taha-akyol/seccadenin-altina-supurmek-1596017

 

                Yukarıda KARAR Gazetesi yazarı
Taha Akyol’un yazısından aldığım bilgi metnine AKP’li seçmenin neden itibar etmediğinin
cevabını, Mustafa Karaalioğlu aynı KARAR Gazetesinde çok isabetli bir şekilde veriyor.

 

Türkiye’nin, son beş
yılda yaşadığı gerileme sıra dışı boyuttadır. Hayat pahalılığı, fakirleşme,
yanlış ve usulsüz kaynak kullanımı ile bunların yol açtığı yüksek maliyetli
popülizm ve yozlaşma yaygındır. Kimileri böyle düşünürken kimilerine göre de
işler ya kötü gitmiyor ya da kötü gidiyorsa bile başta küresel şartlar ve
Türkiye’yi hedef alan karanlık güçler nedeniyle bundan daha iyisi yapılamazdı.
Hatta iktidar ülkeyi bu zor şartlara rağmen gayet iyi idare ediyor
.”
Mustafa Karaalioğlu – https://www.karar.com/yazarlar/mustafa-karaalioglu/biz-ve-onlarin-kader-sinavi-1596038

 

                AKP
Hükümetleri 21 yıldır yandaş seçmen kitlesinde öyle bir algı yönetimi oluşturdu
ki, her türlü pahalılığa, devlet organlarının yıpranmışlığına, sınırlarımızı
korumakta dahi aciz kalmalarına rağmen, oluşturulan “Kimlik Siyaseti” sayesinde beklenen oy kaybına bir türlü
ulaşılamıyor. Bunun en bariz misalini yapılan sokak röportajlarında görüyoruz.
Memlekette kötü giden ne varsa sebebi ya Millet İttifakı, ya Küresel güçler ya
da batı ittifakı. Bir kısmının görüşüne göre ise memlekette her şey güllük,
gülistanlık. “Dünyanın sorunu; akıllılar
hep kuşku içindeyken, aptalların kendilerinden emin olmalarıdır
.” Diyen Bertrand
Russel sözünü herhalde bu kesim için söylemiş.

 

 “O küçücük halı parçasının altına gizlenen o kadar çok şey var ki… Yolsuzluk,
yoksulluk, pahalılık, beceriksizlik, çocuk tacizleri ve tecavüzleri, kadın
cinayetleri, akraba kayırmacılığı, hukuka riayet etmeme, anayasaya uymama,
toplumun devlet kurumlarına güveninin kaybı vs. var da var
…” Hakan
Paksoy: https://millidusunce.com/yerlerde-surunen-siyaset-ve-degisen-tercihler/

 

Ve son noktayı Prof. Dr. İskender Öksüz koyuyor:

 

Makamlara kopyayla,
intihalle, torpille gelinebilir. Dünyanın her yerinde olur. Fakat çoğu toplum
bunları bulur, basın bunlara işaret eder ve bunlar hızla topluma zarar
verebilecekleri yerlerden uzaklaştırılır. Fakat bir nokta vardır ki o nokta
geçildiğinde artık hırsızlar, sahtekârlar, kişiliksizler uzaklaştırılamaz. Tam
tersine, hırsız olmayanlar, dürüstler, şahsiyet sahipleri ahlâksızların hışmına
uğrar. Buna kimse ses çıkarmamaya, bunu kanıksamaya, olağan görmeye başlar
.”
Prof. Dr. İskender Öksüz:  https://millidusunce.com/bir-millet-ahlakini-toptan-kaybeder-mi/

 

                İşte bu
durum kimlik siyasetini de aşar ve ahlâksızlığın kapısını aralamış olur.

 

                Söz
ekonomiden açıldığının her seferinde: “Ben
ekonomistim
” cevabını tekrarlayan Recep Tayyip Erdoğan’ın Türk ekonomisini
getirdiği nokta herkesçe malumken, Allah için ustalığına diyecek yok. Bir
seccadenin altına Türkiye’nin yüzlerce sorunlarıyla birlikte işgal edilen 22 Ege
adasını, Suriye’ye bırakılıp kaçılan Süleyman Şah Türbesi arazisini sığdırmak
her ustanın kolaylıkla yapabileceği iş değil.

 

                Sağlıklı
kalın.

Bir Millet Ahlâkını Toptan Kaybeder mi?

Çocuklarımızı yetiştirirken sağlıklı ortam talep ediyoruz. Parazitler olmayacak. Hava ve su temiz olacak. Kendi yaşadığımız ortam için de benzer taleplerimiz var. Fakat çocuklar her zaman daha önemli. Çünkü onları kendimizin devamı, bizi ölümsüzleştirenler diye görürüz. Kötülüğün onların başına gelmesindense bizim başımıza gelmesi evladır.

Şimdi soralım: Çocuklarımızın yetiştiği ahlâk ortamı temiz mi? Sağlıklı mı? Apış arasına sıkıştırılan ahlâktan değil, insan fıtratındaki ahlâk anlayışından bahsediyorum. Özü ile sözü bir olmak. Dürüstlük. Yalan söylememek. Çalmamak. Güvenilir bir insan olmak. Allah’ın bildiğini kuldan gizlememekten, gizlemek zorunda kalacağınız şeylerden kaçınmaktan söz ediyorum.

Çevre temiz mi?

Çevreciler, ne dersiniz? Bizim çocuklarımıza ve gençlerimize sunduğumuz ahlâk çevresi temiz mi? Ahlâk çevresinin temizliği; toprak, su, mekân, ses çevresinin temizliğinden daha mı az önemli? Çevremizdeki maddenin kirliliği tehlikeli ve sakıncalı da ahlâkın kirliliği bunların yanında ikinci derecede midir?

Maddenin kirliliğini temizlersiniz. Sosyal ahlâkın kirliğini de temizleyebilirsiniz. Geri dönülmez noktaya gelene kadar. Nedir geri dönülmez nokta? Toplumun, sosyal ahlâksızlığı artık ahlâksızlık kabul etmediği çürüme düzeyidir. Belki o noktaya kadar ahlâksızlık yapmak tehlikeliydi. O noktadan sonra ahlâksızlığa ahlâksızlık demek tehlikelidir.

Mesela toplum, bütün siyasetçilerin yalan söylediğine, hepsinin yolsuzluk yaptığına inanmaya başlarsa. İnanmanın ötesinde, her gün böyle olduklarını görürse. En vahimi, “Siyaset böyledir. Herkes yapıyor. Çalıyor ama çalışıyor. Yalancı ama bizden.” diye düşünmeye başlarsa… Bizim bir siyasimiz, hâlen televizyon ekranlarında kudret mevkilerinin yakınlarında görmeye devam ettiğimiz bir siyasimiz, “Dünyanın hiçbir yerinde siyasetçinin seçimden önce söylediği ile seçimden sonra söyleyip yaptığı aynı olamaz.” demişti. Ya toplum bu düşünceyi de benimseyip normal sayarsa…

Siyaset ve ticaret

Mesela toplum, ticarette ve iş hayatında yalan söylemenin, hile yapmanın, insanları kandırmanın normal olduğuna; bütün iş insanlarının bu ahlâksızlıkları yaptıklarına, aksi takdirde başarılı olamayacağına inanmaya başlarsa! Bir büyüğümüzün, “Zenginse çaldığındandır. Fakirse çalmayı bilmediğindendir.” vecizesini hatırlıyorum. Kim olduğunu siz arayıp bulun. Bu anlayış yerleşirse… Hırsızların genel savunması, “Ama herkes çalıyor.”dur. İnanmazsanız hırsızlık masasından bir polise veya bir ceza hâkimine, avukatına sorun. Hırsız buna inanır. Ya toplum da buna inanmaya başlarsa!..

Mesela toplum, adaletin haklıdan değil, güçlüden yana olduğuna inanmaya başlarsa. Hatta parayı verenin mahkemede de düdüğünü çaldığına inanmaya başlarsa… Bir ülke için, “Davalar açık arttırmaya dönüştü.” diye yazıldığını hatırlıyorum. Açık rüşvet arttırmasına veya açık siyasi güç bilek güreşine… Ve bu kanıksanırsa.  Artık o mahkeme, mahkeme midir? O hâkim hâkim midir? O devlet, devlet midir?

Okullarda öğrenciler için kopyanın, öğretim üyeleri için intihalin olağanlığına; hatta imrenilecek bir marifet, hayatın normal seyri olduğuna inanılmaya başlanırsa? O diplomalar diploma mıdır? O üniversite, üniversite midir?

Daha önce de sormuştum: Kopya ile mezun olmuş bir doktora ameliyat olmak ister misiniz? İstemezsiniz herhâlde. Peki, intihalle profesör olmuşsa? Eh, profesörse olabilir herhâlde!

Batışın başladığı nokta

On yıllar önceydi, bir ülkede (adı lazım değil) bir mesleğin (adı lazım değil) mensupları arasında en dürüstün seçilip ödüllendirilmesi için bir gazete yarışma açtı. Fakat adayların gerçekten ahlâklı olduklarını garantiye almak için bir de anonim ihbar hattı verdi… Sonunda, yüzlerce adayın hepsinin aslında sosyal ahlâktan yoksun olduğu, sağlam ihbarlarla ortaya çıkmış ve yarışma, açıkça bu gerekçeyle iptal edilmiş.

Makamlara kopyayla, intihalle, torpille gelinebilir. Dünyanın her yerinde olur. Fakat çoğu toplum bunları bulur, basın bunlara işaret eder ve bunlar hızla topluma zarar verebilecekleri yerlerden uzaklaştırılır. Fakat bir nokta vardır ki o nokta geçildiğinde artık hırsızlar, sahtekârlar, kişiliksizler uzaklaştırılamaz. Tam tersine, hırsız olmayanlar, dürüstler, şahsiyet sahipleri ahlâksızların hışmına uğrar. Buna kimse ses çıkarmamaya, bunu kanıksamaya, olağan görmeye başlar.

O noktadan sonra ahlâksız değil, ahlâksıza ahlâksız diyen cezalandırılır.

İşte kritik nokta odur. İşte ülkenin batışı seçtiği nokta o noktadır. İntihar ettiği nokta o noktadır. https://millidusunce.com/bir-millet-ahlakini-toptan-kaybeder-mi/