17.7 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 249

Gerçeklerin Gerçeği

Aklî ilimler ve felsefe yolları, insanların gittikleri yolların başında gelir. Fakat hakikatlerin hakikatine / gerçeklerin gerçeğine ulaşmak için, insanlar değişik yollara da başvurmuşlardır.

     Bu hususta tarikat ve hakikat ehli olanların yollarını tercih edenler de olmuştur.

     Çokları, tarikat ehli olanların yaptıkları gibi, yalnız kalben hareketle yetinmediler. Çünkü akıl ve fikirleri felsefe hikmeti ve ilimleriyle bir derece yaralı idi. Bu yüzden tedavileri gerekiyordu.

     Oysa, bu gerçek yoluna hem kalben, hem aklen giden bazı büyük hakikat ehli olan zatlar da, gelip geçmişti aramızdan.

     “Bu seyri (bu yola gidişi) ‘akıl-kalb ittifakı’ şeklinde formüle edebiliriz. Akıl ve kalb, insanı gerçeklere muhatap eder. Felsefeciler daha çok akılla, tasavvuf ehli ise daha çok kalb ile yol alır. Bu ise, bu ikisinin ittifakı ve birbirine destek olması ile en yüksek gerçeklere muhatap olmaya çalışır. Sadece akılla gidenler, vehim ve şüphelere maruz kalır. Çünkü akıl yıldız böceğine benzer. Yıldız böceği gecenin karanlığında azıcık ışığıyla ne derece etrafı tam olarak görebilir? Ama gündüzün ışığında her şey net olarak görülmektedir. İşte, ilahî vahiy güneşe benzer. Vahiy güneşinin ışığıyla âleme bakanlar, onu gerçekte olduğu şekilde görebilirler.” (Prof. Dr. Şadi Eren)

     Onların, yani hem kalben hem aklen gidenlerin arkasından da gidilebilir. Fakat onların her biri, ayrı cazibeli ve çekici birer nitelik ve özelliklere sahip durumdadır.

     İnsanın hangisinin peşinden gitmesi gerektiği hususunda hayret etmemesi mümkün değil.

     İmam-ı Rabbanî’nin “Mektûbat” adlı eserinde “Tevhîd-i kıble, et!” / “Yalnız bir üstadın arkasından git!” diye veciz bir sözü vardır.

     Bilindiği gibi, hakikî / gerçek üstad / yol gösterici Kur’an’dır. Tevhid-i kıble bu üstadla olur.

     İşte ancak, o kudsî / kutsal üstadın irşadıyla hem kalb hem ruh; gayet / son derece garip bir tarzda sülûka / yol almaya başlar.

     Zaten insanın nefs-i emmaresi / kötü ve günah işlerin yapılmasını emreden nefsi de, verdiği şek ve şüpheleriyle, onu manevî ve ilmî cihada / savaşa mecbur eder ve zorlar.

     Fakat “Bir kısım gerçeklere ulaşmada şüphenin mühim bir yeri vardır. Her şeye, hatta en bedihî şeylere bile şüpheyle bakmak nasıl bir aşırılıksa, şüpheye hiç yer vermemek de bir başka aşırılıktır. Özellikle, ilmî gerçeklerin ortaya çıkmasında ‘metodik bir şüphenin’ özel bir önemi vardır. Böyle bir bakış, insanı araştırmaya sevk eder, gerçeğe ulaştırır.” (Prof. Dr. Şadi Eren)

     Üstelik, gözü kapalı olarak değil; İmam-ı Gazalî, Mevlânâ Celaleddin ve İmam-ı Rabbanî’ler gibi; kalb, ruh ve akıl gözleri açık olarak, istiğrak ehlinin / manevî bir coşkunlukla kendisinden geçmiş hâle giren kimselerin; akıl gözlerini kapadığı yerlerde, insan; o makamlarda gözü açık olarak gezebilir.

     Çünkü “İnsanda beden gözünün yanında ‘akıl, kalb, ruh gözleri’ de vardır. İnsan beden gözüyle renklere, ‘akıl, kalb, ruh gözleri’ ile de gerçeklere muhatap olur. İnsanın maddî gözüne ‘basar’, kalb  gözüne ise ‘basiret’ adı verilir.” (Prof. Dr. Şadi Eren)

     Böylece insan, Kurân’ın ders ve irşadıyla hakikat ve gerçeğe doğru bir yol bulur ve o yola girebilir.

     Hatta “Her şeyde O’nun (Allah’ın) birliğine delil olan bir alâmet vardır.” (İbnü’l-Mu’tez) hakikatine mazhar ve nail olur.

     Mevlânâ Celâleddin, İmam-ı Rabbanî ve İmam-ı Gazalî gibi, akıl ve kalbin ittifakı / el ele vermesiyle hareket eder. Her şeyden evvel kalb ve ruhunun yaralarını tedavi eder / iyileştirir. Nefsin  evham / vehim ve kuruntularından kurtulmaya çalışır.

     Kur’an’ın bir manevî i’cazıyla / benzerini söylemekte acze düşürücü üslûbunun gösterdiği metod ve usûllerle, her şeyde bir marifet / Allahı hatırlatan bir bilgi penceresi açmış olur.

Rasyonel Zemine Dönme

Maliye ve Hazine’nin giden ve yerine gelen (halef-selef) AKP’li bakanları İngilizce kavramlarla konuşmayı seviyor.

Giden bakan Nureddin Nebati, “Ortodoks politikalardan epistemolojik kopuş” olarak tanımladığı ekonomik kararların uygulayıcısı idi. Bu politikalarla Türkiye ekonomisi uçurumun eşiğine kadar geldi.

Yerine gelen bakan Mehmet Şimşek ise “Türkiye’nin RASYONEL BİR ZEMİNE DÖNME dışında bir seçeneği kalmamıştır” görüşünde.

Bakan Mehmet Şimşek, bu ifadesiyle, son dönemlerde AKP hükümetlerinin uyguladığı ekonomik programların “irrasyonal” yani akıl dışı olduğunu peşinen ilan etmiş oldu.

Bakan M. Şimşek’in “Kurala dayalı, öngörülebilir bir Türkiye ekonomisi, özlenen refaha ulaşmamızda anahtar olacaktır. Kurumsal kalite ve kapasitemizi güçlendirerek makro finansal istikrarı önceliklendireceğiz” cümlesi çok önemli.

Bu cümle içinde kullanılan KURALA DAYALI, ÖNGÖRÜLEBİLİR VE KURUMSAL KALİTE kavramlarına dikkat çekmek istiyorum.

Damat Berat Albayrak ve Nureddin Nebati’nin Maliye ve Hazine Bakanlığı koltuğunda oturduğu dönemde uygulanan ekonomi politikalarını tarif et” deseler, en iyi bu kavramlarla tanımlayabiliriz. Bu iki bakan döneminde,

Akla uygun olmayan,

Bilime ve gerçek ekonomi uzmanlarının genel kabul görmüş uygulamalarına ters,

Kuralsız,

Öngörülemeyen ve

Kurumsal yapının niteliksiz ve etkisiz olduğu bir yönetim yaşadık.

Bu yönetim tarzıyla Türkiye ekonomisi 10 sene öncesine geriledi, halkımız fakirleşti ve ekonomi içinden çıkılması çok zor bir darboğaza girdi.

Borçlar gırtlağa kadar gelmiş durumda. Dış Ticaret Açığı büyümeye devam ediyor.

Borçları çevirmek, enerji ve ilaç gibi zorunlu kalemleri ithal edebilmek, ithalata bağımlı sanayimizde ve tarımımızda üretim yapabilmek için döviz gerekli.

Hazine ve Merkez Bankası tamtakır. %10-11 tefeci faizleriyle bile borç bulunamıyor. (Osmanlı Devleti’ni batıran dış borçların faizi bile bu oranların yarısı kadardı.)

Aslında ekonomideki bu akıl yolundan kopuş, adı geçen bakanların değil, “ekonomist” R. T. Erdoğan’ın eseri idi. Çünkü O “her şeyi ben yöneteceğim” arzusundaydı. “Söz dinleyen” Bakanlar ve Merkez Bankası Başkanlarıyla çalışıyordu.

Zaten RTE “ekonominin sorumlusu benim” diye defalarca söyledi.

Türkiye’de ekonomik çöküntünün, yeni bir yönetim anlayışına dönüş olmadan düzeltilmesi mümkün değildi.

Ekonominin nispeten daha iyi olduğu dönemde bakanlık yapmış olan Mehmet Şimşek işte bu yüzden yeniden bakan yapıldı.

****************************

Ekonomiyi Şimşek mi Erdoğan mı Yönetecek?

Şimdi soru şu: Kendisinden mucizeler beklenen M. Şimşek, beklentileri karşılamak için düşündüklerini uygulayabileceği bir yetkiye sahip olabilecek mi?

Yoksa Bakan Şimşek’ten beklenen sadece İngiltere finans çevrelerinden (RTE’nin tabiriyle tefecilerden) borç bulması mı? Bakan Şimşek T.C. İngiltere ve ABD vatandaşı. Son olarak İngiltere’de bir finans kurumunda çalışan bir uzman. Buradaki fon yöneticilerinin yani “tefeci” denilen çevrelerin tanıdığı, güvendiği biri.

İngiltere (Birleşik Krallık) ve ABD vatandaşı da olsa Şimşek’in böyle bir vitrin süsü olması halinde buralardan borç alınması mümkün değil. Erdoğan’ın tabiriyle “Batı tefecilerinden para dilenme” ile para gelmez.

Uluslararası sermayeye güven verilmesi ve kredi musluklarının açılması, ancak -uygulanacağından emin olunan- bir Orta Vadeli Program (OVP) sayesinde mümkün olabilir.

Aslında IMF ile yapılan standby anlaşmaları da bunu garanti etmeye yöneliktir. Ama IMF bu programların uygulanmasını bizzat denetler. Buna karşılık kredi vermesi beklenen sermaye çevreleri (fon yöneticileri) kredi musluklarını kısarak veya risk primi (CDS) üzerinden verilen kredinin faizini yükselterek denetim yapar.

Mehmet Şimşek’in uygulamak isteyeceği OVP sıkı mali disiplin gerektiren, Ortodoks bir zihniyetin eseri olacaktır.

Ama 9 ay sonra yerel seçim varken R. Tayyip Erdoğan geniş kitlelerde hoşnutsuzluk yaratacak böyle bir programın uygulanmasına izin vermez.

Nasıl bir orta yol bulacaklar bilemiyoruz. Zamanla ortaya çıkacaktır.

Ama en azından ekonomi tahsili olmayan bir Hazine ve Maliye Bakanı ile “söz dinleyen” Merkez Bankası Başkanı yerine, işten anlayan ve kısmen bağımsız davranabileceklerin gelmesini olumlu buluyorum.

*****************************

“Dolandırıcı” Dediğine Ekonomiyi Teslim Etti

Beş yıl önce (9 Temmuz 2018’e yani Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçinceye kadar) Mehmet Şimşek Başbakan Yardımcısı idi.

O zaman ekonomik durumu anlatırken “yağmur yağacak, belki fırtına kopacak, çatıyı güneşli havalarda onarmamız gerekir” demişti. (23 Mart 2018)

Çatı tamirinden kastı şunlar idi: “Hukuk devletini güçlendirmemiz, demokratik standartlarımızı iyileştirmemiz, kurumsal kaliteyi yükseltmemiz açısından Avrupa Birliği bizim hâlâ ilham kaynağımız. AB bizim stratejik ortağımız, bunu kimse değiştiremez.”

“Merkez Bankası’nın bağımsızlığı, kredibilitesi ekonomimiz açısından son derece önemlidir” görüşünü ifade ediyordu.

Bu görüşleri savunduğu için R. Tayyip Erdoğan çok kızmış, “inanmıyorsan kusura bakma, biz bu işe inananlarla devam ederiz” ve “dava şuurunu kaybetmiş” şeklindeki sözlerle Şimşek’i eleştirmişti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 7 Aralık 2019 tarihli bir konuşmasında, Ahmet Davutoğlu, Ali Babacan ve Mehmet Şimşek’i hedef alarak onları görevlerini kötüye kullanmak ve dolandırıcılıkla suçlamıştı:

“E hani bunlar dürüsttü ya, dürüstlüğü kimseye bırakmıyorlardı? Bunlar Halkbank’ı da dolandırmaya çalışıyorlar” ifadelerini kullanmıştı.

Bu suçlamalarla, meydanlarda yuh çektirdiği bir ismi bakan yapmak için aylardır uğraşan Erdoğan nihayet Mehmet Şimşek’i ikna etti.

Bir “dünya lideri” için kolay kabul edilebilir bir durum değil bu. Demek ki çok mecbur kaldı.

Şimşek de hakkında edilen bu sözleri unutmuş gibi davranarak görevi kabul etti.

“Hayırlı olsun” diyelim.

Ama hiç olmazsa bundan sonrası için, “büyük lokma ye, büyük laf etme” sözünü de hatırlatalım.

Teröristin Zikri ve Fikri

Biz teröristle, terörist olduğu için mi mücadele ediyoruz? Mesela PKK, “Hadi bıraktım terörü, artık yapmayacağım.” dese, can ciğer kuzu sarması mı olacağız? Veya FETÖ, “Hadi bir daha darbe falan yok, gelin kardeş olalım.” derse “Hoş geldin, safalar getirdin, zaten menzilimiz birdi, geç şöyle otur, ne istersen verelim mi?” diyeceğiz?

Terör ve terörist diye öyle kullanışlı kavramlar bulduk ki, artık fikirlerle, değerlerle falan uğraşmamıza gerek kalmadı. Zaten fikirdi, değerdi, felsefeydi, dünya görüşüydü; bunlar zor işler. Okumak gerekiyor, düşünmek gerekiyor. Türkiye’deki ve dünyadaki bütün fikirler ikiye ayırmak ne kolay: Terörist olanlar,  terörist olmayanlar. Kimin hangisi olduğuna da iktidarımız karar verir. 

MUHALİF DEMEK TERÖRİST DEMEK

Bakınız bütün muhalefet terörist oldu; terörist olmadıysa terörle işbirliği yapar oldu. Bütün muhalefet öyle ise peki terörist olmayan kim? Tabiî ki muhalif olmayan. 

O halde terör ve terörist tarifini daha da basitleştirebiliriz: İktidarımıza muhalefet eden teröristtir. Etmeyen değildir. Bakın, çözüm süreci başlattık. PKK, terörist olmaktan çıktı. Sonra söz dinlemeyip hendekler, tüneller falan kazdılar. Söz dinlemediler ya; tekrar terörist oldular. Bakınız FETÖ: Bütün kurumlara, soruları çalarak giriyor, kendinden olmayanları mobbingle, tehditle, şiddet kullanarak dışarı itiyordu. Düzmece mahkemelerle orduyu; aydını eziyor, kurumları çökertiyordu. Harp okullarından adalet kurumlarına, oradan üniversitelere, her yere cebren ve hile ile giriyordu. İtiraz ettik mi? Hayır. Hatta ne istedilerse verdik; açtıkları davaların savcısı olduk. O zaman terörist değillerdi. Ne zaman terörist oldular? Sorulur mu? Onların terörizminin miladı 17-25 Aralık’tır. İktidarımıza muhalefet ettikleri anda terörist oldular. Ama artık çok geçti. İhanet darbeye teşebbüs edecek cesareti kendinde bulabildi ve felaketi ancak yüzlerce şehit vererek önleyebildik. 

Malumu neden ilam ediyorum? Şu derdimi anlatabilmek için: Terörle, teröristle mücadele ediyoruz. İyi de ediyoruz. Fakat o terörist dediğimiz bölücünün, terörist dediğimiz sinsi darbeci FETÖ’cünün fikriyle, felsefesiyle, dünya görüşüyle bir problemimiz yok. Sanki dünya ikiye ayrılmış: İktidarımıza muhalefet edenler ve etmeyenler. Muhalifler teröre başvursalar da başvurmasalar da teröristtir. İktidarımıza muhalif olmayanlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel değerlerini yıkmaya ant içmiş, Türklüğün amansız düşmanı da olsa onlarla bir sıkıntımız yoktur. İstedikleri gibi örgütlenebilir, propagandalarını yürütebilirler. 

CUMHURİYETİN DEĞERLERİ Mİ VAR?

Diyeceksiniz ki, yürütebilirler tabiî, fikir hürriyeti var, demokrasi var. Yürütürler de Türkiye Cumhuriyeti’nin de kurucu değerleri, taşıyıcı fikir sütunları vardır. Devletin görevi bu değerleri nesillere aktarmak, halkını bu değerler etrafında birleştirmeye çalışmaktır. Cumhuriyet değerlerini anlatsın, kimliğini ortaya koysun, ondan sonra isteyen istediği gibi aksini söylesin. Eğer cumhuriyetin dünya görüşü gerçeği kucaklıyorsa onların pek şansı olmaz. Terör de terörist de kendine hayat alanı bulamaz. 

Yazılarıma gelen yorumlar bazen ufkumu aydınlatıyor! Klişelerle donanmış birkaç yorumcum var. Mesela biri şimdi, “Devletin değerleri, devletin dünya görüşü olmaz.” diyecek. Ve bunu, evrensel bir gerçekmiş gibi söyleyecek. 

Bu fikre nereden geldi? Dünyadaki 195 devleti tek tek inceleyip, kurucu değerleri var mı, yok mu diye tahkik edip, sonunda “Hmmmm. Yokmuş.” veya “12’sinde var ama yüz bilmem kaçında yok.” gibi bir bulguya mı ulaştı. Amaan canım, âlim mi olacağız. Devletin fikri yok dediysem yoktur, vesselam! (Aslında falan abim böyle dedi, o da bizzat şeyhimizden duymuş.) 

DEVLET FİKİRLE MÜCADELE EDER Mİ?

Bakın ben de Atatürk’ten ne duydum:

“Çocuklarımız ve gençlerimiz yetiştirilirken, onlara, bilhassa mevcudiyetiyle, hakkıyle, birliğiyle taarruz eden bilumum yabancı anasırla mücadele lüzumu ve efkârı milliyeyi kemali istiğrakle her mukabil fikre şiddetle ve fedâkârane müdafaa zarureti telkin edilmelidir. Yeni neslin bütün kuvayı ruhiyesine bu evsaf ve kaabiliyetin zerki mühimdir. Daimî ve müdhiş bir cidal şeklinde tebarüz eden hayatı akvamın felsefesi, müstakil ve mesut kalmak isteyen her millet için bu evsafı kemali şiddetle taleb etmektedir.” ( https://bit.ly/43lSGDe )

Millî fikirleri şiddetle ve fedakârca savunma mecburiyeti!

Bu, bir ülkeyi işgalden kurtarıp devleti yeniden kuran adamın görüşü. Bağlantıya gidip tamamını okumanızı salık veririm. Tehdidin kendisi kadar felsefesiyle de savaşmak gerektiği konusunda da aynı konuşmada şöyle diyor: Atatürk: 

“Silâhıyla olduğu gibi beyniyle de mücadele etmek zorunda olan milletimizin, birincisinde gösterdiği gücü ikincisinde de göstereceğine asla şüphem yoktur.”

O gücü gösterdik mi? https://millidusunce.com/teroristin-zikri-ve-fikri/

Yeni Kabinenin ‘Erdoğan Sonrası’ Mesajı yahut Erdoğan’ın Son Tangosu

Yeni kabinede bürokrasi kökenli isimlerin sayısal üstünlüğü dikkat çekiyor. Bu esasında son derece olumlu. Zira Ak Parti geleneklerinde bakanlık yaptığı alanda bilgi ve tecrübe sahibi olmayan siyasetçilerin bakan olarak atandığına çokça şahit olduk. Bazen aile yakınlığı, bazen devletteki belli menfaat gruplarının siyasi temsilcisi olma gibi nedenlerle alakasız kişilerin alakasız bakanlıklarda görev yaptıklarını görmüştük. Süleyman Soylu, Berat Albayrak, Fikri Işık bu konuda ilk akla gelen isimler. Yeni kabinedeki bütün bakanların kendi alanlarında bilgi ve tecrübe sahibi olan kişilerden seçilmeleri son derece olumlu.

Öte yandan Adalet Bakanı’nın Ak Parti teşkilatlarında her kademede görev yapmış biri ve hatta Ak Parti’nin Pendik Kurucu İlçe Başkanı olması maalesef yargı teşkilatında eski kötü alışkanlıkların devam edeceğini gösteriyor. Bekir Bozdağ gibi tam bir “militan” bakandan sonra Yılmaz Tunç’un gelmesi, yargı sistemi ve teşkilatı konusunda umut vermiyor maalesef.

Coca-Cola’yı Fanta İçerek Protesto Eden Bakan

İçişleri Bakanlığı’na atanan Ali Yerlikaya son derece renkli bir isim. Kendisini Tekirdağ Valiliği yaptığı dönemde Coca-Cola’yı protesto etmek için Fanta ikram eden Vali olarak hatırlıyoruz. Sonrasında da İstanbul Valisi olarak atanmış ve Üsküdar’da kürsüdeyken bir türlü “Üsküdar” diyemeyince “Bir alkışlayın beni” diyerek sempatisini ortaya koymuştu. An itibariyle kendisi artık İçişleri Bakanı.

Süleyman Soylu gibi güvenlik başta olmak üzere “dâhiliye” konusunda en ufak bir bilgisi ve tecrübesi olmayan kötü bir İçişleri Bakanı’nın ardından mülkiye kökenli bir ismin gelmesi son derece önemli.

Aslında daha önce de yine İstanbul Valiliği yapan Muammer Güler İçişleri Bakanı olarak atanmıştı. Muammer Güler maalesef suç camiasıyla çok fazla içli dışlı bir isimdi. Süleyman Soylu için de benzer iddialar var. İnşallah yeni bakan, bu hususta seleflerinden farklı bir çizgi koyar ortaya. Ve inşallah hukuka gerçekten saygılı bir tutum içinde olur.

Genel Kurmay Başkanı Milli Savunma Bakanlığı’na

Önceden Türk Silahlı Kuvvetlerinde özellikle komuta kademesinde atamalarda belli teamüller vardı. Örneğin, bir Orgeneral ’in Genelkurmay Başkanı olabilmesi için önce I. Ordu Komutanlığı, akabinde Kara Kuvvetleri Komutanlığı yapması gerekiyordu. Ak Parti döneminde bu teamül ortadan kaldırıldı. Ancak öyle görünüyor ki Genel Kurmay Başkanı’nın Milli Savunma Bakanı olması gibi yeni bir teamül geliyor.

Hulusi Akar gibi, özellikle de kendisiyle birlikte mesai yapan TSK personelince sevilmeyen ve 15 Temmuz gecesi kendi personeli tarafından rehin alınan bir kişinin ardından Yaşar Güler’in Milli Savunma Bakanı olarak atanması son derece olumlu.

Esasında hem eski İçişleri Bakanı Soylu hem de eski Milli Savunma Bakanı Akar, Erdoğan sonrası için ismi geçen kişilerdi. Her iki isim de silahlı bürokrasinin başında yer alıyor olmaları dolayısıyla kuvvetli kişilerdi. Öyle görünüyor ki ikisinin de siyasi kariyeri milletvekili olarak sonlanacak. Çünkü “Erdoğan Sonrası” konusunda ismi geçen diğer bir kişi Hakan Fidan ciddi bir şekilde avantaj yakalamış durumda.

Burada bir hususu daha ifade etmekte fayda var; hem İçişleri hem de Milli Savunma bakanlarının (hatta MİT Müsteşarı’nın) değişmesi, yakın zamanda güvenlik bürokrasisinde bir tasfiye hareketinin yapılacağını gösteriyor.

Erdoğan’dan Sonra Fidan mı?

Kabinedeki en esaslı değişiklik şüphesiz ki Hakan Fidan’ın MİT Başkanlığı’ndan alınıp Dış İşleri Bakanı yapılması.

Hakan Fidan aslında uzun zamandır aktif siyasete girmek için fırsat kolluyordu. Bir yandan da kendisini parlatmaya çalışıyordu. MİT’in genel teamüllerine aykırı bir şekilde, MİT’in yurt dışı operasyonlarına dair ulusal kanallarda çıkan “başarılı yurt dışı operasyonu” haberleri Fidan’ın kendini parlatma hamlelerinden başka bir şey değildi. Nitekim 2015 seçimlerinden hemen önce Erdoğan’ın peşinden umreye gidip orada fotoğraf vermesi ve Erdoğan’dan siyaset için izin istemesi de bunun tezahürü. Ancak o zaman kendisine vize çıkmadığı için görevine devam etmişti. Bugün artık Dış İşleri Bakanı olan Fidan muradına ermiş ve Erdoğan sonrası için –şimdilik- en güçlü figür olarak meydana çıkmış durumda.

Elbette Fidan’ın Dışişleri Bakanı yapılmasının ardında başka bir hesap da olabilir. Belki de Erdoğan kendisinden sonra başka bir ismi –mesela Selçuk Bayraktar’ı- düşünüyor ve kendisi görevini bırakacağı zaman Fidan’ın MİT’le bağının kopmuş veya en azından zayıflamış olmasını ve iktidar mücadelesine girerken Fidan’ın elinin zayıf kalmasını istiyor da olabilir. Böylelikle Erdoğan’ın desteklediği kişinin karşısında güçlü bir siyasi figür kalmamış olacak. Tüm bunlar elbette net bir bilgi içermeyen, tamamen tahmine dayalı yorumlar.

Yeni kabine Türkiye’nin problemleri ile ne kadar alakadar olur, problemlerin çözümü için ne kadar mesai harcar ve ne kadar başarılı olura dair bir şey söyleyemiyoruz. Kabinenin “kâğıt üzerinde” nispeten doğru isimlerden teşkil edildiği bir gerçek ancak bu husus kabinenin başarısı için tek başına yeterli değil. Çünkü ülkedeki sorunların kaynağı eski kabinedeki isimler değildi, dolayısıyla da çözüm yeni kabinedeki isimler olmayacak. Türkiye’nin esaslı bir zihniyet değişimine ihtiyacı var ancak Ak Parti’nin bu değişimi gerçekleştirecek potansiyeli yok. Zaten Ak Parti’nin zihniyet değiştirmesi demek kendi varlık sebebini inkâr etmesi ve kendi kendini eritip yok etmesi demektir. Şu da bir gerçek ki Türkiye’yi dönüştürecek zihniyet değişimini mevcut muhalefet de gerçekleştiremez.

Allah yardımcımız olsun. Çünkü işimiz Allah’a kaldı.

Uzman Bir Gönül Erbabından

0

İş dünyası temsilcilerinin ortak düşüncesi şu: Siyasi
gerginlikten yorulduk. Genel seçimin galibi belirlendi. Şimdi iş-aş zamanı.

Bir ağaç gibi kökünden, bedenine, bedeninden dallarına,
dallarından yapraklarına kadar birlik ve beraberlik içinde yaşarsak, ağaç gibi
dik dururuz.

Zenginiyle fakiriyle, köylüsü şehirlisi, bürokratı işadamı,
eğitimcisi sporcusu ile bu ağacı birlikte sulayacak, birlikte koruyacağız.

Artık şucu bucu ayrımını bırakacağız.

Evin içinde kavga etmeye devam edersek, dışarıdan kapıyı
kimlerin zorladığını anlayamayız.

Şimdi siyasetçilerin tabiriyle pazar günü maç bitti; Şimdi
maç sonrası ortalığı toplama zamanı, kırılan gönülleri onarma vakti, örülen
duvarları yıkma günü, aynı topraklarda yaşadığımızı ve yaşamak zorunda
olduğumuzu hatırlama, aynı dine, aynı dile, aynı kültüre, aynı kadere, aynı
değerlere sahip olduğumuza göre davranma zamanı.

Düşmanlarımızın evet ve hayırcı ayrımı yapmadan bu ülkenin
bütün insanlarına düşman olduğunu,

3 ayrı biri ayrı topladığımızda sonucun 3, birlikte
yazdığımızda 111 gibi bir güce eriştiğini,

Kırmak için elimize aldığımız bir tahta parçasını kırmanın
kolay olduğunu,

İki veya daha fazlasının ise kırılamayacak kadar güçlü
olduğunu bilme zamanı.

Ne diyorduk: Bölünürsek yok oluruz, bölüşürsek tok oluruz.

*

Bu topraklarda yaşıyorsak güçlü olmak zorundayız.

Güçlü olmak için de birlik olmak zorundayız.

Başka bir formül yok.

*

Son yıllarda Türkiye ekonomisini etkileyen gelişmelerin
normal olmadığını iş dünyası da biliyor.

İş adamları 2023 yılına girerken biraz daha belirgin bir
gelecek bekliyordu.

Ne kadar sıra dışı olay varsa hepsi 2016 dan itibaren  gelişti.

Dışarıdaki durumlar da Türkiye’yi etkiledi.

*

Yaşanılan bu olayların ekonomiye etkisi de olumsuz oldu.

Komşularda yaşanan savaş, Avrupa’nın siyasal ve ekonomik
sıkıntıları dış ticareti daralttı.

İçerde kronik işsizliğin sürmesi, üretimin azalması,
enflasyonun yükselişe geçmesi ekonomiyi sıkıntıya soktu.

ABD ve Avrupa’da olduğu gibi Türkiye’de de ağırlaşan siyaset
ve terör ekonomik gündemin üstünü örttü.

Şimdi ne yapmak lazım?

Topyekûn feragat lazım.

Çünkü bizim başımıza gelenlerin hiçbirisi normal değil.

Kriz ortamında yatırımlar kısıtlanmamalı.

Türkiye’nin zengin ülkelere göre en büyük gücü eğitilmiş genç
nesli.

Türkiye’yi ileriye taşıyacak bir fitilin gençlerle birlikte
ateşlenmesi lazım.

İşsiz bırakılan her gencin potansiyel olarak israf
edildiğini unutmamamız lazım.

*

Yurtdışında faaliyet gösteren işadamlarından biri durumu
şöyle anlatıyor:

Eski ABD Başkanı Kennedy’nin, ‘Ben ülkem için ne yapacağım’
sözü bugün bizim için geçerli.

İş dünyası için geçerli.

Türkiye bugünleri hak etmiyor.

Bizden başka kimse bize yardım etmez.

1994’lerden bu yana çeşitli ekonomik krizlerden geçtik.

Ama bugün bakıyoruz, dünyanın ilk 20 ekonomisi içerisindeyiz
ve bu bizi motive ediyor.

Ülke ekonomisinin düzelmesi için bölgede barış şart.

Kimseyle düşman olma gibi bir lüksümüz yok.

Aksine yakın coğrafyamızda barış içinde Avrupa ve Amerika
ile beraber çalışıyor olabilirsek, biz bu dünyadaki ilk 10 hedefine ulaşırız.

*

Ne diyordu Mehmet Akif:

Değil mi cephemizin sinesinde iman bir;

Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir;

Değil mi ortada bir sine çarpıyor, yılmaz,

Cihan yıkılsa emin ol bu cephe sarsılmaz!

*

Ne diyordu Yunus Emre de:

Adımız miskindir bizim

Düşmanımız kindir bizim

Biz kimseye kin tutmayız

Kamu âlem birdir bize.

‘Türk Birliği için Ortak alfabe ve ortak iletişim dili şarttır.’ Türk Dili ve Edebiyatı Öğretim Üyesi Prof. Dr. METİN KARAÖRS; ‘Bu Mümkündür.’ Diyor.

Oğuz Çetinoğlu: Atatürk;Türk Birliği’ne inanıyorum, onu görüyorum.’ Diyordu. Türk Birliği için önce ‘Dil Birliği’, hiç değilse ortak alfabe, ortak iletişim diligerekiyor. Bu konuda hangi noktadayız? Genel
bir değerlendirme yapar mısınız?

Prof. Dr. Metin
Karaörs:
Bugün, yıllarca birbirlerinden habersiz olarak yaşamış olan Türk
dünyasında ‘derin bir uykudan uyanma
ve ‘birbirlerinin farkına varma
gözlenmektedir. Tarihin karanlıklarına gömülmüş veya Kaf Dağı’nın ardına
atılmış zannettiğimiz milyonlarca Türk, ışıklı gözleriyle gülümsemeye, tatlı
dilleriyle bizlere mahnılar söylemeye başlamıştır. Her gece, her gece
yuhularında, ağzı ateş gibi, gözü gökten daha mavi gurdlarla Türk yurtlarını,
ana yurt topraklarını dolaşan şairlerimizin rüyaları hakikat haline
gelmektedir.

Dünyadaki siyasî, sosyal ve ekonomik gelişmeler, Türk
cumhuriyetlerini güçlendirmiştir. Güçlenen devletlerin halkında millî şuur uyandı
ve gelişiyor.

Türk toplulukları, dünya üzerinde 20-90 doğu boylamları ile
33-65 kuzey enlemleri arasında, kuş uçuşu olarak doğudan batıya 6-7 bin,
kuzeyden güneye 3 bin kilometrelik geniş bir alanda yaşamaktadırlar. Bu kadar
geniş sahada yaşayan iki yüz milyona yakın Türk’ü birbirinden farklı gibi
gösteren, suni olarak ayıran faktörlerin başında yazı dilleri ve alfabe
farklılığı gelmektedir. Bugün, Türk dünyasında üç ayrı kökene dayalı 27 farklı
alfabe ve iki büyük yazı diline dayalı 20 yazı dili kullanılmaktadır.

Çetinoğlu: Türkler tarih boyunca hangi alfabeleri
kullandılar
?

Karaörs: Türkler
tarih boyunca birçok alfabe değiştirmişlerdir. Bunların içinde beş büyük alfabe
Türk toplulukları arasında tarihte ve bugün en çok kullanılanlarıdır. Orhun ve
Uygur alfabeleri, tarihî alfabelerimiz, Arap Rus-Kiril ve Latin alfabelerine
dayalı alfabeler, bugünkü Türk dünyasının kullandığı alfabelerdir.

Çetinoğlu: İlk alfabemiz hangisiydi?

Karaörs: Tarihte
bilinen ilk alfabemiz 7. asırdan itibaren Göktürk âbidelerinde, Bilge Kağan,
Kültigin ve Tonyukuk bengü taşlarında mükemmel örneklerini gördüğümüz, taşların
üzerine kazımaya elverişli, bugün Türklerin kullandıkları damga ve savaş
aletlerinden gelişerek şekillendiği üzerinde Türkologların ekseriyetle üzerinde
anlaşmaya vardıkları, kendi icadımız ve ilk millî alfabemiz olan Göktürk
alfabesidir. 10. asra kadar bütün Türk dünyasında kullanılan bu alfabe ile
yazılmış mezar taşı, eşya ve kitabelerin sayısı son keşiflerle 300’e yaklaşmıştır.

Çetinoğlu: Bu alfabenin özellikleri nelerdi?

Karaörs: 38
harfli bu Göktürk alfabesinde bitişme yoktur. Her harf ayrı ayrı yazılır. Yazı
sağdan sola doğru yazılıp satırlar, yukarıdan aşağıya doğru yan yana tasnif
edilirdi. Kelime ve kelime grupları arasında üst üste iki noktanın konduğu
Orhun alfabesi ünsüz esasına dayanır. 4 ünlü, 8 yarım ünlü, 26 civarında
ünsüzün bulunduğunu Göktürk alfabesinde ünlülerden a-e için bir, ı-i için bir,
o-u için bir, ö-ü için bir harf kullanılır, bu harflerin ayırımı ünsüzler
sayesinde belli olurdu.

Çetinoğlu: Göktürklerden sonra kurulan Uygur Devleti
farklı bir alfabe mi kullanıyordu
?

Karaörs: Evet!
Sogdak menşeli olan Uygur alfabesi, Hoça, Turfan, Beşbalık gibi Doğu Türkistan
şehirlerinde ve Uygur Türkleri arasında kullanıldığı gibi, Karahanlı sahasında
da kullanılıp, Hakâniye Türkçesi’nin muazzam eserleri olan Kutadgu Bilig,
Atabetü’l-Hakâyık gibi eserlerin bazı nüshaları bu alfabe ile yazılmıştır.
Bugün dünyanın çeşitli merkez ve kütüphanelerinde yüzlerce sandık dolusu Uygur
yazmalarının ancak % 20’si incelenmiş, % 80’i ise gün ışığına çıkmayı
beklemektedir.

Çetinoğlu: Uygur alfabesinin de özelliklerinden söz
eder misiniz
?

Karaörs: Uygur
alfabesi, 4’ü ünlü, 14’ü ünsüz 18 harften ibarettir. Sağdan sola doğru yazılan
işlek ve bitişik bir yazı olup, yazılması kolay okunması ise oldukça zor olan
bu alfabede o ile u’yu, ö ile ü’yü, ayırt etmek zordur. z, s, ş, kalın k, kalın
g, h ünsüzleri de bu alfabede birbirine karışmaktadır.

Çetinoğlu: Başka alfabeler de olmalı

Karaörs:
İslamiyet’ten evvelki bazı Türk boylarının, Mani alfabesiyle Mani yazısını, Nastûri-Süryâni
alfabesini, Çin ve Tibet alfabe ve yazılarını, Brahmi, Peçenek ve İbrani alfabe
ve yazılarını kullandıkları bilinmektedir.

Çetinoğlu: Türkler Arap alfabesini de kullandılar

Karaörs: Türkler
Arap menşeli Türk alfabesini 11. yüz yıldan itibaren kullanmaya başladılar.
Batı Türklerinin yaşadığı sahalarda 900 yıla yakın kullanılmış bu alfabeyi
bugün Doğu Türkistan, Uygur ve Kazak Türkleri resmî alfabe olarak kullanmaya
devam etmektedirler. Ayrıca İran, Irak ve Afganistan’daki Türk boyları da bu
alfabeyi kullanmaktadırlar. Sağdan sola bitişik olarak yazılan Arap menşeli
Türk yazısında her harfin başta ortada, sonda birbirinden az çok ayrılan farklı
şekilleri vardır. 6 harf dışında bütün harfler kendilerinden sonraki harflerle
bitişirler. p, ç, ince /g ve j’nin eklenmesiyle Türklerin 28 harften 32 harf
çıkardıkları bu alfabede p, ç’yi, b, c’den ayırmak için eklenen noktalar ile,
k’yı g’den ayırmak için ilave edilen üç nokta veya keşide çok defa
kullanılmıyor, karışıklık meydana getiriyordu. Türkler, ekseriyetle Farsça ve
Arapçadan gelen kelimelerin imlasına dokunmadıklarından bu dillerden Türkçeye
geçen kelimeler kendi dillerindeki gibi yazıldıklarından uzun zaman çok geniş
coğrafyada birlik sağlandı. Türkçe asıllı kelimelerde ise tarih içinde ve
coğrafi alanlarda aynı birlik sağlanamadı. Noktalama işaretleri ancak 19. yüz
yıl içinde kullanılmaya başlandı. Enver Paşa tarafından 20. yüz yıl başındaki
harfleri bitişmeden yazma teşebbüsü (huruf-ı mumfasıla) başarıya ulaşmadı.
Kazak Türklerinden Ahmet Baytursunoğlu tarafından geliştirilen ünlü kullanma ve
fonetik yazı sistemi kısa bir süre kullanılabildi.

Çetinoğlu: Yazı dilinde durum nasıldı?

Karaörs: Yazı
dili, yazıda kullanılan dildir. İlim ve kültür eserlerinde, edebiyatta, yayın
hayatında kullanılan dil yazı dilidir. Bir ülkenin aydınları, belirli bir
tahsil görmüş okumuşları, konuşurken ve yazarken ortak olan yazı dilini
kullanırlar. 7, 8 ve 9. yüz yıllarda merkezi Ötüken olan, ‘Eski Türkçe’ adını verdiğimiz yazı dili, 10 ve 11. yüz yıllarda
Kaşgar ve Balasagun gibi şehirlerde de ikinci bir merkez olarak devam etti.
Eski Türkçenin Göktürk, Uygur ve Karahanlı devirleri arasındaki dil farkları
dinî kelime ve ufak tefek küçük gramer farklılıklarından öteye geçmez. Kaşgarlı
bu yazı diline “Hakaniye Türkçesi
adını vermektedir.

Çetinoğlu: Tarihî göçler yazı dilini etkiledi mi?

Karaörs: 13.
yüzyıl Türk yazı dili tarihinde ikinci bir yazı dilinin doğduğu asırdır. Orta
Asya’daki Türk kütlelerinin Kuzeye ve Hazar Denizi’nin Kuzey ve Güneyinden
batıya akması, yeni kültür ve medeniyetlerle temas sonucu, yeni kültür
merkezlerinin doğması, Türkçenin içinde uzun zamandan beri kendisini
hissettiren gelişme ve tabii değişiklikler, Türk yazı dili birliğini ‘Batı Türkçesi’ ve ‘Kuzey-Doğu Türkçesi’ olmak üzere iki yazı diline ayırdı. 15.
asırdan itibaren Kuzey-Doğu Türkçesi, ‘Kuzey
Türkçesi
’ ve ‘Doğu Türkçesi
olarak iki önemli kola ayrıldı.

Kuzey Türkçesi, Kuzey Türk bölgelerinde Kıpçak şivesinin ana
kaynaklık ettiği yazı dillerini meydana getirdi. ‘Doğu Türkçesi’ ise ‘Çağatay
Türkçesi
’ halinde 20. asra kadar devam etti ve yerini bugünkü Özbek yazı
diline bıraktı. Türk yazı dillerinin en verimlisi olan ‘Batı Türkçesi’ ise ‘Eski Anadolu Türkçesi’, ‘Osmanlı Türkçesi’,
Türkiye Türkçesi’ halinde günümüze
kadar devam etti. Batı Türkçesi içinde ‘Azerî
sahası çok az farklı bir daire halinde günümüze kadar geldi.

Çetinoğlu: Bugünkü durum nedir?

Karaörs: Bugün
Türk dünyasında Latin, Rus-Kiril, ve Arap olarak üç ayrı kökene dayalı, 27
farklı alfabe kullanılmaktadır.    

Çetinoğlu: Herhalde Rus-Kiril alfabesinin alt grupları ile
27’ye ulaşılıyor…
?

Karaörs: Kiril
menşeli alfabeler birbirinden farklı 20 çeşittir. Bugün Gagavuzeli, Azerbaycan,
Kırım, Başkurt, Nogay, Malkar, Karaçay, Kazak, Kumruk, Karakalpak, Kırgız,
Özbek, Türkmen, Uygur, Tuva, Hakas, Altay, Çuvaş, Yakut Türkleri bu alfabeyi
kullanmaktadırlar. Müslümanlık dışındaki Sarı

Uygur, Altay, Tuva, Gagavuz ve Karayim Türkleri (bütün
Türkler’in % 1.7’si) hariç bütün Türkler 10. asırdan 1920 yıllarına kadar Arap
Harfli Türk Alfabesi’ni kullanıyorlardı.

Çetinoğlu: Türkler neden bu kadar ayrı alfabe
kullanıyorlar
?

Karaörs: Stalin
devrinde Kiril adlı bir papazın Türkleri bölüp parçalayarak ‘ayır ve yut’ siyaseti gereğince icat
edip ortaya attığı Kiril alfabelerine Türkler zorla geçirildiler. Bu alfabe
parçalama siyasetine Baskakov gibi taraftar olan ve bu sayede Rus kültürünün
yükselip cihan-şümûl olacağına inanan Rus aydınları olduğu gibi, Samoylaviç
gibi bu siyasete karşı olan Türkleri ve Türkçeyi gerçekten seven bu uğurda
sürgün olan Türkologlar da vardır.

Rusya’daki Çuvaş Türkleri 1871’de, Altay Türkleri 1937’de,
Kazan, Kırım, Karaçay, Balkar, Nogay, Kumuk Türkleri 1928’de, Abakan ve Yakut
Türkleri 1939’da, Kırgız, Kazak, Karakalpak, Başkurt, Özbek ve Azerbaycan
Türkleri 1940’ta, Tuvalar 1941’de, Uygur Türkleri 1947’de Kiril kökenli değişik
alfabeleri kullanmaya başladılar. Aynı seslerin, her birinde farklı farklı
harflerle gösterildiği bu alfabede birlik yoktur.

Çetinoğlu: Arap alfabesi de kullanılıyor demiştiniz

Karaörs: Bugün
Arap menşeli Türk alfabesini İran, Irak, Afganistan ve Çin sınırları içindeki
Doğu Türkistan Özerk Bölgesi’nde yaşayan Türkler kullanmaya devam
etmektedirler.

Çetinoğlu: Türkiye’de kullanılan alfabe nerelerde
geçerli

Karaörs: 29
harften oluşan Latin kökenli Türk alfabesi, Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs
Türk Cumhuriyeti’nin resmî alfabesidir. Batı Trakya, Yugoslavya, Romanya,
Finlandiya, Türkleri de bu alfabeyi kullanıyorlar. 1980-1984 yıllarına kadar
Bulgaristan Türkleri de bu alfabeyi kullanıyordu. Irak Türkleri ‘Kardaşlık Dergisi’nin
bir bölümünü 1964-1971 arasında Latin harfleriyle çıkardılar. Diğer Türk
boylarından çok kısa sürelere Latin alfabesini kullananlar oldu.

Çetinoğlu: Farklılıklar, aynı ırka mensup olmalarına
rağmen birbiriyle anlaşamayan grupların oluşmasına yol açmıştır
… 

Karaörs: Bütün bu
uygulamalar sonunda Türk dünyasında 20 yazı dili meydana geldi: Türkiye
Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi, Türkmen Türkçesi, Gagavuz Türkçesi, Kazan
(Tataristan) Türkçesi, Başkurt Türkçesi, Kırım Türkçesi, Nogay Türkçesi,
Karaçay Türkçesi, Balkar Türkçesi, Kumruk Türkçesi, Karakalpak Türkçesi, Kazak
Türkçesi, Özbek Türkçesi, Kırgız Türkçesi, Uygur Türkçesi, Altay Türkçesi,
Hakas (Abakan) Türkçesi, Çuvaş Türkçesi, Yakut Türkçesi.

Ruslar da bunu istiyorlardı. Aynı ırkın mensupları Türkler,
farklılıklar sebebiyle Türkçe konuşamasınlar, Rusça konuşsunlar ve böylece Rus
kültürüne bağlansınlar…

Çuvaşça ve Yakutça Türkçenin en uzak lehçeleri, Türkiye,
Azerbaycan, Türkmen ve Gagavuz Türkleri Batı Türkçesi’nin kollarıdır. Diğer 14
yazı dili ise Kuzey-Doğu Türkçesi yazı dilinden doğmuşlardır.

Çetinoğlu: Bu karmaşadan kurtuluş için çalışmalar var
mı?

Karaörs: Bütün
Türk Dünyası müşterek bir alfabe ve yazı dili kullanmayı arzu etmektedir.

Azerbaycanlı şâir Bahtiyar Vahapzȃde, “Bir halkın alfabesi kaç defa değiştirilebilir? Bir halkın tarihini kaç defa
değiştirmek olabilir
? Gah Medya’lı
olduk, gah da Fars’ın döküntüsü… Gelin kat’i bir şekilde bildirelim ve diyelim
ki: ‘Bu halk Azerbaycan Türkleridir
.” diyerek alfabe birliği istediğini
belirtmektedir.

Kırım Türkleri lideri Mustafa Cemiloğlu ‘Azerbaycan’da Latin alfabesiyle çıkan bazı
gazeteleri gördük. Lakin bunlarda bazı farklılıklar var. Bu farklılıkları yok
etmek istiyoruz. Türk alfabesinde kullanılmayan bazı harfler var. Kırımlılar,
Özbekler, Kazaklar, Kırgızlar hepsi başka harfler koyarlarsa yine olmaz.
Dağıstanlılarla bu konuda konuştuk. Mill
ȋ hareket üyeleri
razılar. Biz istiyoruz ki Türk Dünyası’nda kullanılan alfabe de hiçbir fark
olmasın
.’ Sözleriyle alfabe birliğine inandığını belirtirken Romanya Bükreş
Üniversitesi’nde Türkolog Enver Mahmut, aynı arzuyu şu sözleriyle dile
getirmektedir: ‘Her şeyden önce ortak bir
alfabe ve ortak terimler sözlüğü oluşturmamız gerekmektedir. Çünkü Türk
lehçeleri arasındaki farkları derinleştiren, zemini oyan, bu iki yapay
parazittir
.’

Çetinoğlu: Genel bir Türk alfabesi mümkün mü?

Karaörs:
Mümkündür. Umumî bir Türk alfabesi ortaya koymanın dört yolu vardır:

1- Eski Türk-Runik alfabesini tekmilleştirmek,

2- Arap alfabesi esasında umumî alfabe oluşturmak,

3- Tamamen yeni, orijinal alfabe koymak,

4- Denenmiş Latin harfleri esasında vahit alfabe kabul etmek

Bütün Türk boyları bu dört yoldan birini müşterek olarak
tercih edecek ve alfabe birliğinde anlaşacaktır.

Ortak bir alfabe ve yazı dili bütün Türk boylarının kendi
hür irade ve istekleriyle verecekleri kararlar sonunda mümkün olacaktır.

Çetinoğlu: Sizce bunlardan hangisinin uygulanabilirlik
şansı yüksek
?

Karaörs: Alfabe
birliği için teklif edilen yollardan en uygununun ‘denenmiş Latin harfleri esnasında vahit bir alfabe kabul etmek
yolu olduğu bütün Türk dünyasında gittikçe ağırlık kazanmaktadır.

Latin alfabesi artık dünya milletlerinin gayrı resmî umumî
yazı sistemine dönüşmektedir. Bu alfabeden Araplar, hatta Çinliler bile
yararlanmaktadırlar. Bu yazı sistemi bütün kıtalarda büyük devletlerin resmî
alfabeleri olduğundan dünyanın her yerine yayılmıştır. Türk toplulukları ve
Azerbaycan Türkleri umum dünya kültür anahtarlarını yitirmemek için yeni
alfabeden istifade etmek durumundadırlar. Bütün müspet ve menfi cihetleri
tartışarak Latin alfabesine geçmeyi en doğru yol olarak buluyoruz. Yeni
Azerbaycan alfabesi öyle tertip olunmalıdır ki ortak bir Türk alfabesinin
yolunu açabilsin.

Çetinoğlu: Bu yönde müjdeli gelişmeler var mı?

Karaörs: İlk
safhada Azerbaycan Türklerinin Türkiye Türkçesi alfabesini aynen veya çok küçük
farklılıklarla kabul edecekleri anlaşılmaktadır: Azerbaycan Yazarlar Birliği
Başkanı Dr. Anar Rızayef ‘Kiril
alfabesinin bırakılacağını bu hususta kararlarının kesin olduğunu

belirttikten sonra şunları söylemektedir: ‘Ancak
bunda aceleci değiliz. Latin alfabesini öğretmeden mevcudu bırakırsak doğacak
boşluk edebiyat ve kültürümüzde bunalıma sebep olabilir.

Çetinoğlu: Türk dünyasında kullanılacak ortak alfabe
için kurallar belirlendi mi
?

Karaörs:
Azerbaycanlı âlim Feridun Celiloğlu bütün Türk dünyasında uygulanacak müşterek
bir alfabenin bağlı olması gereken kuralları makalesinde açıklamaktadır. 29
harfli Türkiye Türkçesi alfabesi Türkiye’nin fonetiğine en uygun alfabedir. k
ve g seslerinin kalın ve ince olarak ayrılmaması Türkiye Türkçesi için problem
değildir. Türkçenin ses uyumlarından biri olan “ünlü-ünsüz uyumu” zaten bu
meseleyi çözmektedir. Bu uyuma Türkçe kelimelerde ön damak ünlüleri olan e, i,
ö, ü ünlüleriyle, ön damak ünsüzleri olan k, g, ğ (yumuşak g), ince l, bir
arada, arka damak ünlüleri olan a, ı, o, u ile arka damak ünsüzleri olan k, g,
ğ (ğı), h, kalın l bir arada bulunabilirler.

Türkçe kelimelerde kalın k, ince k ile karışmaz. h sesi
k’dan türemiştir. Azerbaycan şivesinde çok kullanılmaktadır. Türkçede bulunan
normal h’den başka bu hırıltılı h sesini ayrıca alfabede göstermeye lüzum
yoktur. Türkiye Türkçesinde mahallî ağızlardadır. Nazal n sesi de mahallî
ağızlarda olup normal ağız n’sine dönüşmektedir. Alfabede nazal n için ayrı bir
harf koymak bu sesin devam etmesini istemek demektir.

Türkiye Türkçesinin bu hususiyetlerine rağmen, diğer Türk
boyları Latin alfabesini geçerken kendi şivelerinin özelliği olarak k, g için
kalın ve ince olmak üzere ikişer harf, açık e (a), hırıltılı h (x), nazal n
(n), çift dudak v’si (W) gibi sesleri alfabelerine alırlarsa fonetik detaylara
girilmiş ve diyalektik özellikler ön plana çıkmış olacaktır. Bu da şimdi
uygulanan Kiril alfabesi gibi yine birliği bozup parçalanmalara yol açacaktır.

Çetinoğlu: Sonuç olarak neler söyleyebilirsiniz?

Karaörs:
Azerbaycan Türklerinin 29 harfli Türkiye Türkçesi alfabesini kabul etmeleri
safhasından sonra muhtemelen Türkiye Türkçesi iki ülke arasında bir ‘üst dil’
olarak benimsenecektir. Daha sonraki kademede bu ‘üst dil’ diğer Türk yazı
dillerinden unsurlar alarak zenginleşecek ve daha çok ortak hale gelecektir.
Büyük Türk gruplarına ait yazı dilleri, uzun zaman kendileri arasında bir ‘alt
dil’ olarak devam ettikten sonra ‘ortak üst dil’in içerisinde eriyeceklerdir.
Bu ‘üst dil’de Türkiye Türkçesi’nin
diğer Türk lehçe ve şiveleriyle de beslenerek zenginleşmiş ve gelişmiş bir
devamı olacaktır. 21. yüz yıl, Türk dünyasında millî şuurun uyandığı, birlik ve
beraberlik fikrinin gelişip pekiştiği, şive ve lehçe farklılıklarının ‘aynı dedenin torunları olarak mirası
paylaşmaktan ibaret olduğu
’, dedenin malı üzerinde birlik ve beraberlik sağlanması
gerektiği üzerinde anlaşılan bir asır olacaktır.

 

 

Prof. Dr. MEHMET METİN KARAÖRS  

1944 yılında
Isparta’nın Uluborlu İlçesi’nde dünyaya geldi. İlk ve ortaokulu Uluborlu’da
okuduktan sonra 1962 yılında Kuleli Askerî Lisesinden mezun oldu. 1963 yılında
Kara Harp Okulunda öğrenci iken 20-21 Mayıs olayları sebebiyle ayrıldı.
Yabancı dil olarak Rusça okudu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk
Dili ve Edebiyatı Bölümü Umumi Türk Dili Sertifikasından Ebu’l-gazi Bahadır
Han’ın ‘Şecere-i Türkî’ isimli
eserinin bir bölümünü  (metin, edisyon
kritik, indeks, sözlük) mezuniyet tezi olarak hazırlayıp 1968 yılında mezun
oldu.

 

1968-1976 yılları
arasında orta öğretimde edebiyat öğretmenliği ve idarecilik görevlerinde
bulundu. (Burdur Lisesi, Aydın Cumhuriyet Kız Lisesi Müdürlüğü ve Edebiyat
Öğretmeni, Aydın Ortaklar Öğretmen Lisesi Edebiyat Öğretmeni ve Müdürü.) 1976
– 1986 yılları arası Bursa Eğitim Enstitüsü daha sonra Bursa Yüksek Öğretmen
Okulu Edebiyat Öğretmenliği ve Türkçe Bölümü Başkanlığı görevlerinde bulundu.

 

1981 yılında İstanbul
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde Prof. Dr. Muharrem Ergin’in
danışmanlığında başladığı doktora çalışmasını 1985 yılında tamamladı. Doktora
tezi Ali Şir Nevâyî’nin İkinci Divanı Nevadirü’ş-Şebab’ (giriş, dil
hususiyetleri, metin) tır. 1986 yılında Erciyes Üniversitesi Fen Edebiyat
Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Yeni Türk Dili Ana Bilim Dalına Yard.
Doç. Dr. olarak tâyin edildi. 1988 yılında aynı üniversitenin Rektörlüğe
bağlı Türk Dili Bölümü Başkanlığına da
tâyin edilerek bu görevi 6 yıl süre ile yaptı.

 

1991 yılında önce
ilmî bir kongre için daha sonra kendi isteğiyle Kırım’a gidip Kırım Tatar
Türklerinin dil ve edebiyatları üzerinde incelemeler yaptı.

 

1- Eylül 1994’ten
itibaren iki öğretim yılı süresince Kazakistan’ın Türkistan şehrinde bulunan
Hoca Ahmet Yesevi Uluslar Arası Türk Kazak Üniversitesinde Türkiye Türkçesi
ve Edebiyatı Öğretim Üyesi ve Bölümün Kurucu Başkanı olarak çalıştı. Ayrıca
bu üniversitede görevli olarak bulunduğu sırada 12 Mart 1995 tarihinde
girdiği Doçentlik yabancı dil sınavını (Rusça) ve 24 Ekim 1995 tarihinde
girdiği Doçentlik Bilim Sınavını kazanarak Doçent unvanı aldı. Hoca Ahmet
Yesevi Üniversitesi Türkiye Türkçesi Kursları Koordinatörlüğü görevi de
yaptı.

 

2- Kasım 1998’de
Erciyes Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü
Başkanlığına tâyin edildi.  Kendi
bölümünde Türkiye Türkçesi 1-2, Yaşayan Türk Lehçeleri (Kazak Türkçesi),
Türkçe- Rusça Mukayesesi, Çağatay Türkçesi ve Edebiyatı, Türkçenin Yabancı
Dillere Etkisi gibi lisans derslerini, Sosyal Bilimler Enstitüsünde Türkçenin
Morfolojisi, Eski Göktürk-Uygur Türkçesi Kazak Türkçesi gibi Yüksek lisans ve
doktora derslerini ve Yozgat Fen
Edebiyat Fakültesinde Türkiye Türkçesi, Eski Türkçe ve Yaşayan Türk Lehçeleri
ve Çağatay Türkçesi ve Edebiyatı 
derslerini okuttu.

 

23 Mart 2001
tarihinde Profesörlüğe yükseltildi.

 

2002-2003 ve 2003-2004 Eğitim-Öğretim
yıllarında Kıbrıs Girne Amerikan Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve
Edebiyatı Öğretmenliği Bölümü Öğretim Üyeliği ve Bölüm Başkanlığı, adı geçen
üniversitenin Yönetim Kurulu ve Senato üyeliği görevlerinde bulundu.

 

Eylül 2004 tarihinde Erciyes
Üniversitesindeki görevine döndü.

 

16.07.2006 tarihinde 38 yılı aşkın devlet
memurluğu görevinden kendi isteği ile emekliye ayrıldı.

 

01.09.2008 tarihinde İstanbul Beykent
Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim
Üyesi ve TDE Bölümü Başkanı olarak çalışmaya başlamıştır. Halen bu
görevdedir.

 

Prof. Dr. Metin Karaörs, akademik çalışma
hayatı boyunca; 12 adet yüksek lisans, 2 adet doktora tezi yönetmiş, 142 adet
ilmî makale ve bildiri kaleme almış, gazete ve dergilerde 100’den fazla
makalesi yayınlanmış, milletlerarası sempozyumlarda oturum başkanlıkları
yapmıştır.

 

Kitap hâlinde yayınlanmış eserleri:

1- TÜRKÇENİN
SÖZ DİZİMİ VE CÜMLE TAHLİLLERİ
: Erciyes Üniversitesi.  Kayseri,1993 

2- TÜRK
LEHÇELERİNDE KARŞILAŞTIRMALI ŞEKİL VE CÜMLE BİLGİSİ
: Akçağ Yayınevi.
Ankara, 2005 

3- NEVÂDİRÜ’Ş-ŞEBÂB
/ Ali Şîr Nevâyî: Türk Dil Kurumu Yayınları. Ankara, 2006

4- TÜRK
DİLİNİN SARF VE NAHVİ
/ Köprülüzâde Mehmet Fuat- Süleyman Sâip: Türk Dil
Kurumu Yayınları. Ankara 2006.   

5- KIRIM
TATAR TÜRKLERİNİN MASAL VE EFSANELERİ

Rusça’dan tercüme.  (Basılmaya
hazırdır)

6- YAŞAYAN
TÜRK LEHÇELERİ:
  (KAZAK
TÜRKÇESİ)  (2 Cilt hâlinde Ders notu)

 

Fikir Damlaları (7)

     -Aşk olmayınca,
meşk / çalışma olmaz.

     -Önce iman /
inanç, sonra amel / gereğini yapmak.

     -Önce ilim, sonra
madde, atbaşı gitmeli.

      Biri bilmek,
diğeri yapmaktır.

     -Önce mânâ, plân –
program,

       Sonra mânânın,
madde olarak zuhûru.

     -Önce karar, sonra
karar-gâh / uygulamak için mekân.

     -Mâbudu / tapılanı
bilmek, mâbedi / tapılacak yeri gerektirir.

     -Her hareket,
alınan kararın sonucu.

      Her karar, tatbik
yerini ve tüm bunlar;

      Kimin için
yapıldığını ve bunun için mekânı akla getirir.

     -Tekrar olmazsa,
nisyan / unutmak galebe eder.

     -Bildikçe korku
büyür, amel artar.

     -İncitme korkusu;

       İnsanı sevdiğine
karşı dikkatli olmaya sevkeder.

     -Tren rayda, uçak
ve gemi rotada, yolcu yolunda gerek.

     -Hedefe durarak ve
ters yönde giderek varılmaz, ancak uzaklaşılır.

     -Fiilden fâile,
nakıştan nakkâşa, resimden ressâma, besteden bestekâra geçmeli.

     -Tuğlalar; birlik,
dayanışma ve birbirine destek olmakla binayı oluşturur.

     -İnsan büyüse
büyüse kâinat / evren, kâinat küçülse küçülse insan olur.

     -Kâinat büyük bir
insan, insan küçük bir kâinattır.

       Nitekim Hz. Ali:

     “Ey insan cirmini
/ cismini küçük görme! Sende âlemler dürülmüştür.”

      Şeyh Galip ise:

     “Hoşça bak zâtına
zübde-i âlem (âlemin özeti)sin sen;

     Merdüm-i dide-i
ekvan (kâinatın göz bebeği) olan Âdemsin sen.” demiştir.

     -“Akıl,

     İnsanın içindeki
Peygamber.

     Peygamber,

     İnsanın dışındaki
akıldır. (İmam Cafer-i Sadık)

     Peygamber bize
neyi kullanmayı öğretti?

     Cevap: Birçok
şeyi…

     Peki en önemlisi
nedir?

     Akıl.

     Peygamber
Efendimiz bize aklı vahyin rehberliğinde kullanmayı öğretmiştir.

     Vahyin
rehberliğinde kullanılmayan akıl;

     İnsanlığın başına
belâ olmuştur.” (Veli Tahir Erdoğan)

     -Akıl, göz
gibidir.

     Işık olmayınca göz
nasıl ki, işe yaramıyor!

     Işığı vahiy olan
akıl gözü de,

     Vahiy ışığından
mahrum olursa,

     Bir işe yaramaz!

     -“Dinin konusu
dünya ve ahirettir.

      Ebedî hayatı
kaybetmek,

      Dünyadaki
kayıplar içinde en büyük kayıp olduğu için,

      En dikkatli
olunması gereken alanlardan birinin de

      Din olması
gerekir.”

      (Veli Tahir
Erdoğan)

Stalin ve Yolunmuş Tavuk Hikâyesi

14 Mayıs 2023 genel seçimlerin neticesi malum. 21 Yıllık AKP
iktidarın Türkiye tablosu:  ekonominin
dibe vurduğu, gerçek enflasyonun üç haneli rakamlarla zikredildiği, yükselen
döviz kurunun önlenemez yükselişi, on binlerce yabancı uyruklu göçmenin ülkemizi
işgal etmiş gibi her yerde serbestçe dolaşmaları, Ege deki Türkiye’ye ait 21
adanın Yunan askerleri tarafından işgali. vs. vs.

                Binlerce
yalanın, uydurma kaset görüntüleri ve iftiranın seçim meydanlarında coşkulu
alıcısı oluyor ve bu halk bunlara gerçekten inanıyorsa, her türlü olumsuzluğa
rağmen iktidar değişiminde bir değişiklik olmuyorsa eğer Nazım Hikmet’in:

Ve bu dünyada, bu zulüm senin sayende.

Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer,

Ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi
eziliyorsak 

Kabahat senin,

 Demeğe
de dilim varmıyor ama

Kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!”

Şiirinde olduğu gibi kimse kusura bakmasın ama ben kusuru
muhalefetin kazanamayan liderlerinde değil, hala bu iktidara oy veren seçmende
bulurum.

Türk Seçmeni ve Stalin Taktiği

                İsmi
tarihe “insan kasabı” olarak geçen
Jozef Stalin, 2. Dünya savaşının devam ettiği günlerde bir gecede(17 Mayıs
1944) binlerce Kırım Türk’ünü hayvan vagonlarına doldurarak Rusya’nın doğusuna
çalışma kamplarına göndermiştir. Nakledilen Türkler arasında Alman Nazi
ordularına karşı Rus ordusu saflarında çarpışmış madalyalı askerler dahi bulunmasına
rağmen Stalin bunların hiç birine acımamıştır.

Ve Hikâye

                ““Stalin
ve çalışma arkadaşları birlikte toplanmış sohbet ediyorlardı. Birden yüzünde
alaycı bir gülümseme belirdi.

                – “Sizler
yıllardır devlet için çalışmış, ihtilale emeği geçmiş kişilersiniz. Söyleyin
bakayım halkın yönetime kayıtsız şartsız baş eğmesi için yöneticiler nasıl
davranmalıdır?”

                Salonda
bulunanlar çeşitli fikirler ortaya attılar. İçlerinde haktan, adaletten,
demokrasiden, sürgünden, idamdan, hapisten söz edenler oldu. Stalin
söylenenleri beğenmedi.

                – “Yönetimi
eline geçiren en güçlü ve en yücedir. Halkın karşınızda baş eğmesi için ne
gerektiğini size bir örnekle göstereyim.”

                Hemen
çalışanlardan birine buyurdu:

                – “Bana
hemen bir tavuk getirin.”

                Tavuğu
çabukça bulup getirdiler. Stalin salonda oturanların şaşkın bakışları arasında
canlı tavuğun tüylerini yolmaya başladı. Tavuğun bütün tüylerini yolup
cascavlak bıraktıktan sonra salonun ortasına saldı. Çalışma arkadaşlarına
döndü:

                – “Şimdi
izleyin bakalım bu şaşkın tavuk nereye gidecek.”

                Zavallı
tavuk çektiği azaptan kurtulmak için aralık kapıdan dışarı çıkmak istiyor ama
soğuktan titriyor. Masaların altına giriyor, masa ayakları canını acıtıyor.
Duvar diplerine gidiyor ama her yanı yara bere içinde. Şömineye yaklaşıyor ama
tüysüz derisi sıcağa dayanamıyor. Çaresizlikten tüylerini yolan Stalin’in
bacakları arasına sığınıyor. Stalin cebinden bir avuç yem çıkarıyor ve yolunmuş
tavuğun önüne tane tane atıyor. Yemlenen tavuk Stalin nereye giderse peşinden
ayrılmıyor o da oraya gdiyor! Ağızlarını açmış şaşkınlıkla kendisini izleyen
arkadaşlarına gülerek bakan Stalin şöyle diyor:

                – “Gördünüz
mü HALK dediğiniz topluluk bu TAVUK gibidir! Tüylerini yolacak ve serbest
bırakacaksınız. O zaman yönetmek kolaylaşır!””

Yalana Dolana Talana Ödül

Cumhur İttifakı adayı R. T. Erdoğan’ın
Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanmasında Millet İttifakı partileri hakkında
söylediği itham, hakaret ve iftira içerikli paylaşımlar çok etkili oldu.

“Onlar Kandil’den emir alıyorlar, biz Allah’tan
emir alıyoruz.”

“Onlar LGBT’ci.” “Onlar Öcalan’ı serbest
bırakacaklar”

gibi sözlerle rakiplerini meydanlarda, cami avlularında yuhalattılar.

CHP adına yapılmış gibi “Sana Söz: Güneydoğu Anadolu ve Doğu
Anadolu’da özerklik ilan edeceğiz.” “Sana Söz: İktidara gelirsek oğlun isterse
erkek arkadaşıyla evlilik yapabilecek” şeklinde iftira içeren sahte
afişlerle bilboardları doldurdular.

Bu akıl almaz sözleri İçişleri Bakanı
Süleyman Soylu meydanlarda seslendirdi. Hatta “Onlar insanlarla hayvanları
evlendirecekler”
boyutuna kadar taşıdı.

Koskoca Cumhurbaşkanı, montaj olduğunu
bilerek,
Kılıçdaroğlu ile PKK liderini birlikte “haydi” dedirten video
izletti.
Bu videonun montaj olduğunu itiraf ettikten sonra da (Kısıklı’daki
zafer konuşmasında) aynı suçlamada bulundu.

Bunların hepsinin yalan olduğunu, hem
kendileri biliyordu. Ve hem de onlara oy verenler.

Gelişmiş demokrasilerde toplumun hiç kabullenemediği olay
kendisini yönetenlerin ve yönetmeye talip olanların yalan söylemesidir. Çünkü
başka bir konuda da yalan söyleyerek kendilerini kandırabileceği ve millete
yaptığı kötülükleri gizleyebileceğini düşünürler.

Bu ülkelerde yalan söyleyen, iftira eden
ve yolsuzluklarla adı anılan kişilerin siyasi hayatı biter.

Bizde tam tersi oldu. Vatandaşlarımızın
yarıdan çoğu bunlara ödül verdi.

“Sadece bir ihalede 1 milyar dolarlık
rüşvet”
iddialarının bile, daha
önceki yolsuzluk iddiaları gibi, iktidara hiç zarar vermediği görüldü. Kimileri
“iftira” saydı, kimileri “çalıyorlar ama çalışıyorlar”, kimileri de “bizden
olan iktidara zarar verecekse görmemek lazım” diye düşündüler.

Bunu yapanlar ise kendilerini herkesten
daha Müslüman, daha milliyetçi, daha yerli ve milli
saymaktalar.

*************************

Beklenen Zam Sağanağı

Seçim sonrası su, akaryakıt, sigara,
zeytinyağı gibi onlarca kalem tüketim kalemlerine zamlar başladı. Dolar, Euro
ve Altın fiyatları tırmanışa geçti.
Uzun süre 19 TL mertebesinde
baskılanan dolar kuru
üç gün içinde 20,77 TL’ye, gram altın 1250 TL’den
1320 TL mertebesine çıktı.

Bunlar “beklenen” gelişmelerdi. Çünkü
bütün ekonomistler ağız birliği etmişçesine, bu iktidar kazanırsa şerhiyle, seçimden
sonra olacakları söylemişlerdi. “Daha bunlar iyi günlerimiz” diyorlardı.

Erdoğan ve Cumhur İttifakı kazandığı için
aynı yönetim anlayışının devam edeceği varsayılıyor. Bu varsayımla “bunlar
iyi günlerimiz”
sözü halen geçerli.

****

Herkes biliyordu ki seçim öncesi, hükümet
SEÇİM EKONOMİSİ uyguluyordu.
Seçim yaklaştıkça dozu artan bir seçim
ekonomisi ile ekonominin dengeleri bozuluyordu.

“Seçim ekonomisi” Mahfi Eğilmez’e
göre, siyasal iktidarın gelecek seçimlerde yeniden iktidara gelebilmek
için, ekonominin araçlarını bu amaçla kullanması ve yönlendirmesi

olarak tanımlanabilir.”

“Memur maaş zamları, emekli maaşlarının
artırılması, asgari ücretin yükseltilmesi, tarımsal destekler, vergi
oranlarının düşürülmesi, vergi cezalarının affedilmesi, vergi ödemelerinin
ertelenmesi, maliye politikasının seçim ekonomisine alet edilmesinin temel
araçlarını oluşturuyor. Yüksek enflasyona karşın faizlerin artırılmaması, kredi
genişlemesini teşvik edici uygulamalar, para arzının artırılması gibi
uygulamalar da.

Bu uygulamalar demokrasinin fazla
gelişmediği, şeffaflığın, hesap verilebilirliğin azaldığı ekonomilerde oldukça
fazla yer tutuyor.”

Bu düzenlemeler toplumda geçici rahatlama
sağlıyor, enflasyonun tahribatını belli bir süre için kısmen hissettirmiyor.
Elbette özellikle dar gelirlilerin böylesi krizlerde korunması gereklidir.
Ancak yapılanlar belli bir hesaba kitaba dayanmadan sadece seçim kazanmaya
yönelik
düzenlemelerdi.

****

Seçim öncesi, dolar kurunu 19 TL
mertebesinde sabit tutabilmek için
, BAE, Katar gibi ülkelerin depo ettiği
ödünç dövizler yanında hazinedeki altınlar bile satıldı. Ödünç döviz
depolamalar (swap) ve Rusya’nın doğalgaz alacaklarını ertelemesinin maliyetinin
ne olduğunu bilmiyoruz. Ama ağır bir maliyeti olduğunu tahmin
edebiliyoruz.

Bunu niye yaptılar? Seçim sürecinde
devletin kontrolü dışındaki her şeyin fiyatı döviz fiyatından çok arttı. Yani enflasyon
oranının altında kalan döviz kuru artışının mevcut yerinde kalamayacağı
belliydi.

Nitekim şimdi piyasalar dolar kurunun
25-28 TL olacağını
kabul etmiş görünüyor.

Türk Lirası sonbahardan sonra daha da
hızlanan bir değer kaybı yaşayacak.
Şimdiden
1 dolar eşittir 40 TL’yi telaffuz edenler var.

****

Bunlara Emeklilikte Yaşa Takılanlar
(EYT)
için yapılan seçim düzenlemesi gibi konuları da ekleyebiliriz. Bence
de EYT düzenlemesi bir hakkın teslimidir. Ancak RTE’nin daha önceki ifadeleri farklıydı.

“Tutturmuş erken emeklilik,
İskandinav ülkelerinin çoğu bu yöntemle battı. Niye erken emeklilik, ne zaman
emekli olacaksa o zaman olsun. Hak ettiği parayı alsın. Bu hesap yanlış
hesaptır, seçim kaybetsek de ben bu işte yokum. Biz bunu politik hesaplarla
yapmayız ve yapmayacağız da.”

Erdoğan bu ve “Biz ekonomide
kurtuluş savaşı verdiğimiz dönemde böyle bir yükü ülkemizin sırtına bindirmeye
hakkımız yok”
gibi sözlerini seçim kazanabilmek uğruna unuttu.

*************************

BEKA Sorunu

Depremzedelere bir yıl içinde verileceği
belirtilen 650 bin konut, İstanbul’da 1 milyon depreme dayanıksız konutun
yenilenmesi
ve enflasyonun bir yıl içinde tek haneye düşürüleceği
vaatlerinin gerçekleşme ihtimali yok gibi.

13 milyon civarındaki sığınmacılar ve
kaçak gelenlerin
ülkelerine gönderilmesi de bu iktidar döneminde mümkün
olmayacak.

Hukuk devleti, güçlü ekonomi, ileri
demokrasi hayallerimiz de bir başka bahara kalacak; eğitilmiş insanlarımızın
yurtdışına göç gayretleri devam edecek.

Bunları RTE’ye oy verenler de biliyor.

Toplumdaki “Orta Direk” kaybolmak üzere,
bunlar yeni yoksul sınıfı oluşturmakta. “Açlık sınırı” mertebesinde
yaşayanların oranı yükselmeye devam ediyor. Çocuklarımız iyi beslenememekten
dolayı zekâ geriliği ve sağlık sorunları artıyor.

Bunlar sanki bir “Beka Sorunu” değilmiş
gibi….

“Aç kalırız, ülkemizin bölünmesine izin
vermeyiz” gibi mesnetsiz bir slogana kapılıp oy verdiler.

Ne diyelim, “hayırlara vesile olsun.”

Kurucu Değerlere Dönme Zorunluluğu

0

CHP
yine kaybetti.

CHP’nin
tabanı çok büyük çoğunlukla, Atatürkçü, laik Cumhuriyetçi, sosyal demokrat ve
bu yolda “idealist” bir kitledir.

Fakat
aynı idealizmi partide yönetici konumunda olanların bir bölümünde görmek
zordur.

Hele
de işin içine delege, mevki, makam işleri girince, diğer partilerde olduğu
gibi, CHP’de de idealizm ve ideoloji tamamen biter. Çıkarcılık ağır basar.

Siyasette,
idealist olmayan bu kitle, bir davaya baş koyamaz, sandık başında da gayretle mücadele
edemez.

Seçimlerde
bu bir kez daha görüldü. HDP desteğiyle de olamayacağı anlaşıldı.

Zaten
CHP genel başkanı, 14 Mayıs’taki seçimlerin ardından yaptığı bir konuşmada,
“Bütün sandıklarda müşahitlerimiz olacak” diyerek sandık başlarındaki yetersizliği
üstü örtülü olarak da olsa itiraf etmişti.

Peki,
28 Mayıs seçimine çok az bir süre kala bu durum telafi edilebilir miydi?
Elbette hayır.

CHP
genel başkanının, 28 Mayıs öncesinde, son günlerde milliyetçilik atağı, Anadolu
seçmenine samimi geldi mi acaba? Hayır.

Zafer
Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ’ın son andaki katkısı ise “Taşıma suyla
değirmen dönmez” atasözüne örnek oldu.

Türkiye’yi
göçertmek, CHP’yi göçertmekle mümkünmüş. Bu anlaşılmıştır artık.

CHP
yeniden yapılanmalıdır. Kurucu değerlerine dönmelidir.

Vahşi
ve ilkel sermeyenin ortağı, emekçi sınıf ve tabakaların düşmanı olan siyasi
iktidara karşı, kömür ocaklarında ölen, İstanbul Havalimanı inşaatında gayri
insani koşullarda çalışan, 6 Şubat’taki depremde yaşamını yitiren
insanlarımızın, yoksulların, ezilenlerin, yani halkın partisi olarak öne
çıkmalıdır.

Solda
yerini, tam olarak almalı, Atatürk milliyetçisi, laik Cumhuriyetçi, kamucu,
devrimci bir parti olmalıdır.

Bundan
sonra iktidarın eziyetlerine karşı, halkla ve özellikle gençlikle birlikte
örgütlü, devrimci bir mücadele vermelidir.

Her
türlü seçim hilesine karşı, kora kor bir devrimci mücadele vererek iktidarı
seçimle almalıdır.

Bunun
başka yolu yoktur.

 

(Not: Bu yazı Cumhuriyet
Gazetesi’nin Olaylar Ve Görüşler köşesinde 30.05.2023 tarihinde
yayınlanmıştır.)