17.7 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 248

KUR’AN-I KERÎM

Kur’an, kâinatın projesidir.
Kur’an, insanlık için bir öğüttür.
Kur’an, kurtuluşa erdiren bir kitaptır.
Kur’an, iyiyi kötüden ayırır.
Kur’an, hayata ve hayatın içindekilere ölçüler getirir.
Kur’an, vahiyle gelen bilginin zarfıdır.
Kur’an, içindeki âyetler, her devrin ihtiyacını karşılayacak vasıf ve niteliktedir.
Kur’an, seven Yaratıcı’dan, sevilen Kul’a gönderilen bir mektuptur.
Kur’an, Ahiret manzaralarının sergilendiği bir ekrandır.
Kur’an, Allah ile İnsan arasındaki sözleşmedir.
Kur’an, yaratılan kâinatın yazılan kitabıdır.
Kur’an, inanmaya zorlamaz, ikna etmeye çalışır.
Kur’an, sorular sorup düşündürerek;
Akla kapı açar, fakat tercih ve seçimi kula bırakır.
Kur’an okumak aslında;
Allah ile İnsan arasındaki sözleşmeyi okumaktır.
Kur’an, lâfzıyla belli bir zamanda inmiş,
Mânasıyla Kıyamete kadar inmeye devam edecektir.
Kur’an, Hz. Muhammed’in kılavuz kaptanı hükmündedir.
Kur’an, hayatı okuyan;
Allah’ın yazılı / sözel kitabıdır.
Kur’an, Allah’ın isim ve sıfatlarının taşa toprağa bürünerek;
Kâinat / evren denilen görsel olarak yarattığı kitabın;
Harf, kelime ve cümlelere bürünerek sözel olarak ifadesidir.
Kur’an, aklın sürekli olarak aktif ve faal olmasını ister.
Kur’an, Hz. Muhammed’in hayatının son 23 yılının mimarı ve yol göstericisidir.
Kur’an, herkesin kendine inmiş gibi okuması gereken,
İlâhî kutsal bir mesajlar kümesidir.
Kur’an, Allah’ı insanlara tanıtmak isteyen bir rehberdir.
Kur’an, kâinatın kendisiyle dile geldiği ve bizlere seslendiği bir kitaptır.
Kur’an, aynı zamanda insanlığın tarihini de, ele alarak bizlere yol gösterir.
Kur’an, her zaman ve her yerde insanlığa hitap eden;
Cihanşümul / evrensel bir kitaptır.
Kur’an, nerede, ne zaman ve kim tarafından okunursa okunsun;
Kur’an, onun içine inmeye devam eden ve edecek olan bir kitaptır.
Kur’an, lâfzında sınırlı, mânasında sınırsızdır.
Kur’an, okuyanı sâkinleştirip rahatlaştırır.
Kur’an, geçmiş üzerinden bizleri geleceğe hazırlar.
Kur’an, görünende görünmeyeni gösterir.
Kur’an, kısaca demek lâzımsa,
Mânevî bir güneştir vesselâm.

x

Daha bunlar gibi sayısız gerçeklere ışık tutan Kur’an’ı ve içindekileri keşfetmek istiyorsanız;
Açıklamalı Bir Meal olan, Sn. Veli Tahir Erdoğan’ın uzun yıllar, büyük emekler vererek hazırladığı,
gerçekten muhteşem bir eser ve ilmî bir çalışması olan; daha şimdiden 28.nci baskıya ulaşan: KUR’AN
BANA NE DİYOR? Adlı özlü bir meal-tefsir olan eserini hararetle tavsiye ediyor ve eser üzerinde derin
derin düşünmemiz gerektiğini, haddim olmayarak herkese duyurmak ve bildirmek istiyorum.

AĞAÇLARIN GÖLGESİNDE

Ağaç, kültürümüzde çeşitli isimlendirmelerle anılan ve maddî olduğu gibi mânevî değerlere
de sâhip olan bir tabiat varlığıdır. Hayatın, güzelliklerin, canlılığın, ölümsüzlüğün, bolluğun,
bereketin, ümidin, doğurganlığın, üremenin, zenginliğin, sağlığın ve hatta ruh sükûnetinin
sembolü olarak kabul edilir. Türk kültüründe önemli bir yere sâhiptir. Eskilerin tâbiri ile
ağacın tedâi ettirdikleri (akla getirdikleri) de zengindir: ‘hayat ağacı’, ‘dilek ağacı’, ‘şifa
kaynağı’, ‘mukaddes ağaç’ gibi isimlerle anılan türleri vardır.
Ağaç, şarkılara, şiirlere de girmiştir: ‘Gölgesinde mevsimler boyu oturduğumuz o ağacın altını
şimdi hatırlıyor musun’ mısraı ile başlayan Yusuf Nalkesen’in (1923-2003) Hicaz
makamındaki şarkısını hatırlayanlar, ‘hayâli cihan değer…’ günlerini tekrar yaşarlar ve
gözlerini kapatıp uyanıkken gördükleri rüyâlarla mes’ut olurlar.


Edebiyat, kültür ve sanat dergilerinde imzâsına rastlanan Hülyâ Günay’ın muhtemelen
yayınlanan ilk kitabı olan Ağaçların Gölgesinde isimli eseri 13,5 X 23 santim ölçülerinde 88
sayfadır. ‘Ağaçnâme’ olarak da isimlendirilebilecek ‘Ön Söz’de yazar, ağaçla ilgili
duygularının tablosunu çiziyor. Ağaca sunulan ilân-ı aşk mektubu; insanları ağacı sevmeye,
korumaya, çoğaltmaya yönlendiren bir metindir. Frenklerin ‘manifesto’ dedikleri bu yazı türü,
yerli ve millî ifâdesiyle ‘bildirge / beyannâme’dir.
Yazar aynı zamanda ressamdır. Hayâlindeki tabiatı, ağaçları, kelimelerle resmediyor. Üretken
bir zekâya sâhıp olması sebebiyle kısa zamanda bilinen, okunan bir yazar grubunun üst
sıralarında yer alacaktır.
Yazarın selis Türkçesi ve sıcak üslûbu sebebiyle, kolay anlaşılır ifâde tarzı var. Devrik cümle
kullanmadan edebiyat yapılamayacağını düşünenlere itibar etmediği, Türkçe dil bilgisi
kaidelerine aykırı olarak türetilen daha doğrusu uydurulan; betimlemek, karşın, konuk, koşul,
özgür, sürdürmek, tüm, ulus, umut, yaşam, zorunda… gibi omurgası kırık; anıtsal, dinsel,
duygusal, fiziksel, görsel, kentsel, kutsal, sanatsal, şiirsel, yöresel… gibi sallara yüklenip
sellere bırakılan kelimeler kullanılmasa yazarın içerisinde bulunduğu seçkinler gurubu
tarafından daha kısa zamanda, daha çok beğenilecek, daha çabuk yükselecektir.
Buna rağmen eserinde dikkat çeken satırlar ve sayfalar hayli bol:
‘Ekim Erguvanı’, s: 23’ten:
‘Bana, hüznün içinde saklı neş’eyi anlatıyor. Başlangıcı ve sonu olan her şey gibi hüznün
de bir süresi var. Başı ve sonu… Onu anlıyorum. Anlıyorum ki anlaşıyoruz. Hiçbir şeyin
sebepsiz olmadığı dünyada hüznün de bir görevi var. İşlerin kötüye gitme ihtimaline karşı
bizi uyarmaktadır. Bâzen de yaşadığımız keşmekeş ortamından uzaklaşıp, öfkeye
yenilmemeyi, sükûta yönelmeyi kulaklarımıza fısıldar. Olumsuz tecrübelerin yorgunluğu,
duygu yüklerini omuzlarımızdan atıp, kendimize dönerek hürleşmemizi sağlar. Erguvanın
gölgesinde özgürleşiyorum hür oluyorum.’
Merhum Yahyâ Kemal Beyatlı’ya ‘Türkçe ağzımda annemin ak sütü gibidir’ dedirten
kelimelerle donatılmış sayfalar okuyucuya Türkçemizin haşmetini hatırlatıyor, okuma zevkini
tattırıyor. 41-43. sayfalar, esere Karun zenginliği kazandırıyor:
Millî zevkimizde bahçenin, ağacın, çiçeğin özel bir yeri olmuştur. Hayatımızın içinde
ailemizden bir parça gibi görülmüştür. Eski İstanbul’u yaşama bahtiyarlığına erişenlerin
bildiği üzere, bahçesiz ev olmadığı gibi bahçesi olmayan, apartmanlarda yaşayan şehir
sâkinleri balkonlarını, pencere kenarlarını rengârenk çiçekler süslemiştir.

İstanbul târihinin ve medeniyetinin tamamlayıcı parçalarından birisi de çitlembiktir. Târihî
eserlerin içine adı ile müsemma, göze batmadan boy gösterdiği mekânın değerine değer
katan karakteristik bir ağaçtır. Tekke-türbe ağacı olarak kabul görmüşse de câmi
hazireleri, mezarlıkları aşan çitlembik; İstanbul’un büyük park ve bahçelerinde de arzı
endam etmektedir.
İstanbul çitlembiklerini doyumsuz bir görüntü şölenine dönüştürmek isteyenler mutlaka
târihî mekânları ziyâret etmelidir.
Beyazıt’ta Kaptan-ı Derya İbrâhim Paşa Camii civârı, İstanbul Merkez Kütüphanesi yanı,
Ümit Doğanay Sokağı civârındaki ağaçlar, burayı târihî bir çitlembik merkezi hâline
getirmiştir.
Yazının devâmında İstanbul’da çitlembikle güzelleşen mekânlar hakkında kısa fakat doyurucu
bilgiler var. Bu sayfaları okuyanlar, çitlembik ağacını büyük bir ihtimalle; ‘şifa ve güzellik
ağacı olarak’ anacaklardır.
Şâir, muharrir ve devlet adamı Halil Nihat Boztepe (1880-1949), 1931 yılında yayınladığı
‘Ağaç Kasidesi’ isimli kitabında, ağacı sembol olarak kabul edip; dil devriminin ve dilcilerin
yanlışlarını belirterek onları ince esprilerle tenkit etmiştir. Uzun yıllar üzerinde çalışarak
meydana getirdiği bu manzumeyi ilk neşrinden sonra genişletmiş, inkılâpların çeşitli
yönlerini, adâlet mekanizmasının bozukluğunu, kılık-kıyafet inkılâbının gülünç taraflarını,
mâzi ve gelenek düşmanlığını, inkılâpçılık adına yapılan yanlışları hicveden 1500 beyitlik bir
eser hâlinde daha sonra yeniden neşretmiştir (İstanbul 1947). Bu baskının sonuna eklediği
‘Anahtar’ bölümünde metinlerin anlaşılmasını kolaylaştırmak maksadıyla bazı yabancı
kelime ve tâbirlerle şahıs ve eser adlarına yer vermiştir.
Hülyâ Günay Hanımefendi’nin ‘Ağaçların Gölgesinde’sine dönersek efendim; botanik
dersleri için yardımcı ders kitabı olabilecek özelliklere sâhıp. Aynı zamanda ilaç sanayii ile
alakalı bilgiler de var: Hangi ağacın hangi bölümünün hangi derde devâ olacağını açıklıyor.
İnsan sağlığı ile birlikte kozmetik ihtiyaçlar da ihmal edilmiyor.
Ağaç sâdece insanların değil; uçan, gezen ve sürünen hayvanlara da faydalı olacak özelliklere
sâhiptir.
Kitapta yer alan bazı bölümler, eğiticidir:
Bu konuda anlatılan bir hikâyeye göre, bir Müslüman ile bir Yahudi arasında borç
meselesi vardır. Borcunu inkâr eden Yahudi, servinin altına getirilir. Zincirli Servi’nin
özelliğini bilen adam, ağacın altına gelmeden önce borçlu olduğu altınları bastonunun
içine koyar ve bir süre tutmasının isteyerek elindeki bastonu alacaklısına verir. Ağacın
altına geldiğinde de borcunu ödediğine dâir yemin eder. Beklerler ancak zincir hareket
etmez. Yahudi bastonunu geri istediği vakit alacaklı durumdan şüphe eder ve bastonu
açar içindeki altınları alır.
Bir başka rivâyet, efsâne mâhiyetindedir:
Hz. Hüseyin Efendimiz’in kızları denizyoluyla Mısır’a gönderilir. Ancak gemi korsanların
saldırısına uğrar ve içindekiler esir edilip İspanya’ya götürülür. İspanya Kralı esirler
arasından seçtiklerini Bizans İmparatoru Dördüncü Konstantinos’a gönderir. Bunların
arasında Hz. Hüseyin’in kızları da vardır. İmparator bu cariyelerin Hz. Hüseyin’in kızları
olduğunu öğrenince diğer esirlerden ayırır ve bugünkü İstanbul’un Kocamustafapaşa
sentindeki Câmii’nin bulunduğu yerdeki Hagios Andreas Manastırı’nda misâfir eder.
İmparator kızları kendi oğullarıyla evlendirmek ister. Bunun üzerine kızlar kendilerine
yapılan evlenme teklifine ancak kırk gün sonra cevap vereceklerini söyler. Süre bittiğinde
cevabı almaya gidenler kardeşlerin birbirine sarılmış, üzerlerine nur inmiş cesetleriyle
karşılaşırlar. Bunun üzerine ‘Tahire-i Muhteremeler’ diye adlandırılan iki kız kardeş,

caminin avlusuna Zincirli Servi’nin yanına gömülür. Ancak zaman içerisinde mezar yeri
kaybolur.
Sultan İkinci Mahmud Han (saltanatı: 1808-1839) kendisine nakledilen rivâyetlere ve
gördüğü rüyâlara dayanarak Zincirli Servi’nin altına tunç şebekeli bir açık türbe yaptırır,
üzerine de devrin ünlü hattatı Yesârizâde Mustafa İzzet Efendi’nin talik yazılı kitâbesini
koydurur.
Zincirli Servi yaşlanıp üzerindeki zinciri taşıyamaz olunca, kopup düşmesini önlemek
amacı ile İstanbul Belediye Müzesi’ne kaldırılmıştır.
Ağaçların Gölgesinde isimli kitaptan, ağaç sevgisini… hayır sevgisini değil kara sevdasını
veya aşkını târif eden, gönüllere yerleştiren, ağaç kitâbesi olarak kabul edilebilecek Hülyâ
Günay’ın eserinden hârika bir bölüm daha… Prof. Dr. Halûk Dursun (1957-2019) yazıyor:
İstanbul’da neredeyse özdeşleştiğim, sanki bir âile büyüğüm, sanki ilimde üstâdım,
teşkilatta reisim, tasavvufta postnişim gibi hürmetle ziyâret ettiğim bir özel meşe vardır.
Bu ‘benim meşem’ Çubuklu sırtlarında Hidiv Kasrı’nın bahçesindedir. Korunun hemen
girişinde olmasına rağmen, bütün meşeler gibi biraz geride kalmayı tercih etmiş, ama
kendisini keşfedene, görene ne güzel manzaralar, ne hoş ışık oyunları, ne çekici yaprak
renkleri sunmuştur, bir bilseniz…
Çok güngörmüş, çok ömür sürmüş, nice devirler geçirmiş bu târihî meşe neredeyse
yıkılmak üzereyken bir hayır sâhibi çürüyen gövdesine toprak doldurarak ve sıvayla
kapatarak ona bir nebze daha hayatiyet kazandırmış. Dikkat buyurunuz, ‘hayat’ demedim
‘hayatiyet’ dedim. Çünkü hayat vermek Allah’a mahsustur.
Efendim, bu benim ihtiyar meşem iki büklüm hâline rağmen yine de ayakta durmaya
çalışmakta, porsumuş, pütürlü, hafif yosunlu derisi, yâni kabuğuyla çayırlıkta kala kalmış;
fakat iri yaprakları, koyu sarı hâle geldikçe dibindeki yeşil çimenlerle ortaya öyle bir
armoni çıkarıyor ki al gözüm seyreyle…
Her sene en güzel zamanında onu ziyârete gittiğimde yanımda mutlaka onunla
tanıştıracak bir genç götürürüm. Çünkü bilirim ki, o iki büklüm hâline rağmen benden çok
yaşayacak, derisi daha çok pörsüse, kabukları kalınlaşsa bile yine Yaratıcı’nın ona ağaç
olarak vermiş olduğu ömür, bize insan olarak verdiği ömürden uzun olacak. Ben toprak
olduktan sonra da kendisine götürüp tanıştırdığım gençler hep İstanbul’un en yaşlı, bu en
güzel meşesini bilecekler, görmeye gidecekler.
AKIL FİKİR YAYINLARI:
Alemdar Mahallesi, Alayköşkü Caddesi, Küçük Sokak Nu: 6/3 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul. Telefon:
0.212-514 77 77 e-posta: bilgi@akilfikiryayinlari.com www.akilfikiryayinlari.com

KUR’AN ÇOCUKLARA NE DİYOR?

Çok değerli, birbirinden güzel telif ve tercüme Kur’an tefsirlerimiz var. Çok güzel binbir emek
harcanmış, çok kıymetli Kur’an mealerimiz var. Bütün bunları yazanlara şükran borçluyuz. Kur’an; öyle
kaynayan bir mâna gözesi ki, Kıyamete kadar daha nice eserler yazılacak.
Fakat günümüzde, Sayın Veli Tahir Erdoğan’ın çok enteresan, takdire şayan ve çok dikkat çekici bir
eseri neşredildi:
“114 Sûrede KUR’AN Çocuklara NE DİYOR?”
Bu eser beni çok heyecanlandırdı. Ve tabii bir o kadar da düşündürdü. Öyle ki, samimî ve içten gelen
his ve duygularımı kaleme almaktan kendimi alamadım.
Bu kitap karşısında çocuktan farkımız yok. Çünkü akıl yaşta değil baştadır. Bilmediğimiz husus
karşısında çocuk hükmündeyiz. Kaç yaşında olursak olalım, bilmediğimiz konularda çocuk sayılırız. Bu
bakımdan bu kitap, çocukların şahsında hepimize hitap etmektedir.
İslamî literatürde devrim yapan bir eser. Çünkü Allah’a inanıyoruz fakat onu doğru dürüst bilmiyoruz!
Peygambere inanıyor, onu seviyor sayıyoruz fakat lâyıkıyla tanımıyoruz!
Oysa tanımak, sevmek ve gereğini yapmak için; bilmek, olmak ve yapmak lâzım.
Elbette biliyor ve inanıyoruz. Ama tam olarak anlamış değiliz. Çünkü malûmat ilim değildir. İlim ise
idrâkten, içselleştirmekten geçer.
Çünkü bakmak, görmek, duymak, işitmek, bilmek lâyıkı veçhile anlamak değildir. Anlamak için
Allah’ın inayet ve yardımına da, özellikle ihtiyaç var. Samimî ve içten olmak ancak, insanı anlamaya
mazhar eder.
Gelişmemizi ve bilgimizi artırmayı engelleyen en büyük husus; yeteri kadar bildiğimizi sanmamızdan
kaynaklanıyor. Yeni bilgi ve açıklamalara, her an ihtiyaç duyduğumuzu bilmemiz; bizleri yeni arayışlara
sevkeder. Bu hususta “Hel min mezid?” / “Daha yok mu?” demeli ve arayışlarımıza devam etmeliyiz.
Her zaman, iyinin en iyisi olabileceği gibi, her bilişin ve her bilginin de üstünde yepyeni bilgiler, taze
bakışlar ve bunları gerçekleştiren kişiler vardır.
İşte bu esere, bu açılardan bakarak, yepyeni açılımlara hep ihtiyaç duyacağımızı düşünerek; her
hususta ileri, daha ileri gitmemiz gerektiğini unutmamalıyız. 7’den 70’e bu bakışı edinmeli ve gereğini
hemen yapmalıyız.
İşte bu eser; çocuklar için hazırlandığı halde; birçok hususta, çocukların bilgi seviyesinde kalan bizlere
de, eksiklerimizi tamamlama imkanını, biz büyüklere veriyor.
Hitap çocuklara ise de, aslında birçok mes’elelerde çocuk seviyesinde kalmış olan bizlerin anlayış ve
yorumlama boşluklarını da, doyuracak ve giderecek mahiyettedir.
Üniversitede yıllaca hocalık yapmış olan bu fakire; yeni bilgi, yeni bakış ve yeni algılayışlar sunan bu
eser; okuyan herkese belki yeni şeyler öğretmeyecek, zira bildiğimiz konuları sunuyor.
Fakat bildiklerimize yeni bir bakış, farklı bir anlayış, değişik bir yorumlayış katarak; bildiklerimizle;
çok daha renkli, çok daha heyecanlı bir şekilde karşılaşma ve tanışma imkanı veriyor.
Mânevî bambaşka bir atmosferle, heyecanlı bir soluklanmayla bizleri başbaşa bırakıyor.
Öyleyse hep beraber
Çocuklarımızla el ele
Edinelim yepyeni
Haber üstüne haber
Teşekkürler
Püfür püfür estirilen
Bizlerden yana
Bilgilerden yele

Türkçe Sevdalısı İlâhiyatçı Prof. Dr. MAHMET MAKSUDOĞLU ile Türkçe’nin Problemleri Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Matematik kitabı Türkçe kitabına: ‘Ne çok probleminiz var?’ demiş. Şüphesiz
Türkçemiz mâsumdur. Söz konusu problemleri kim veya kimler çıkarıyor?
Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu: Dille oynayanlar çıkarıyor. Dille oynanmaz; oynanılmamalıdır.
Fransız Devriminde (1789) ayların adı, birçok şey değiştirildi, Fransız Akademisi’ne dokunulmadı,
deniliyor. Stalin, Mao, devrimler yaptılar, dile dokunmadılar, deniliyor.
Problem, imlâ konusu, hepsi dille oynanmış olmaktan kaynaklanıyor. Böyle ‘imâl edilmiş’ olanlar,
diploma hâmili oldukları için kendilerini ‘aydın’ zannedenler, yanlış temel üzerindeki bu konuda
uğraşıp duruyorlar.
Çetinoğlu: 1932 yılında Türk Dili Tetkik Cemiyeti adıyla kurulan Türk Dil Kurumu hangi
hedeflere ulaşmak için çalışmalarına başladı? Bu konuda 91 yıl içerisinde vazifesini lâyıkıyla
yapabildi mi?
Prof. Maksudoğlu: Tanzîmâttan beri gelen zemîn yanlış. İlk düğme yanlış iliklendi. Bize ‘çok iyi,
atılım’ diye okutulan, öğretilen Tanzîmât’a bakıyorsunuz: en ümitsiz, en zayıf ânımızda, Devletin
ikiye bölünmesi veya başa Kavalalı hânedânının geçmesi şıklarından birinin hayâta geçmesi
durumunda, baş emperyalist; sömürdüğü, hükmü altına aldığı topraklarda güneş batmayan
İngiltere’nin, mason sadrâzam Mustafa Reşid Paşa’ya dikte ettiği konuların, o paşa tarafından yeni
padişah olmuş 16 yaşındaki toy Abdülmecid’i gizli oturumlarla ikna ederek ilân ettirdiği ‘Gülhâne
Hatt-ı Hümâyûnu’! Bir yıl önceki Baltalimanı anlaşmasıyla Osmanlı ülkesini İngiliz’e açık Pazar
yapan maddeler de garantiye alınmış!
1839 da yanlış iliklenen ilk düğmeyi anlayınca, sonraki olayları değerlendirmenin anlamsızlığı
meydandadır.
Çetinoğlu: Türk Dil Kurumu aldığı bir kararla; Dünya, Güneş ve Ay kelimeleri astronomi terimi
olarak kullanılıyorsa özel isim olduğunu, büyük harfle başlaması gerektiğini, deyim içerisinde
veya mecâzî mânâda kullanılıyorsa cins isim olduğu için küçük harfle yazılacağını açıkladı.
Ancak astroloji terimi olarak kullanılan kelimenin ek alması hâlinde Dünyanın, Güneşten ve
Aya kelimelerinin üstten virgülle ayrılmasına gerek olmadığını belirtti. Özel isim olduğu için
Ahmet’in şeklinde yazılırken neden Dünyanın şeklinde yazılacağının mâkul bir izahı bulunabilir
mi?
Prof. Maksudoğlu: Haklısınız; bildikleri gibi oynuyorlar.
Kendi imlâmı kullanıyorum; çünkü oradakilerin, dilimi benden daha iyi bildiklerini sanmıyorum.
Çetinoğlu: Türk Dil Kurumu; ‘Hâkimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir’ sözünü; ‘Egemenlik
Koşulsuz Olarak Ulusundur’ şeklinde değiştirilmesine göz yumdu. Günün birinde ‘Türkiye
Büyük Millet Meclisi’ ismini her bir kelime için gerekçeler uydurarak ‘Anadolu Büyük Ulus
Kamutayı’ şeklinde değiştirilmeyeceğinden yana endişeniz var mı?
Prof. Maksudoğlu: O maskaralıklara cevap yetişmez ki! Abesle iştigal.
-Şart koşmak’tan: koş-ul; gayrı meşru.
-Egemenlik: ‘hegemonya’ gâvurcasından bozma.
-Ulus: Türkçe zannettikleri Mongolca.
-Ulusal: komik kare de değil, komik küp veya komik üstü 10.

Çetinoğlu: Türkçede mevcut her üç kelimeden biri 1930’lardan beri resmî metinlerden
çıkarılmış, halk dilinde de kullanılmaz hâle getirilmiş, bunların yerine batı dillerinden kelimeler
alınmış veya Türk Dilbilgisi kaidelerine aykırı olarak kelimeler uydurulmuştur. Bu çalışmalar
‘ihânet’ten başka kelime ile ifâde edilebilir mi? Ve bu ihânetin nerede duracağı ve ne kadar
büyük felâketlere sebebiyet vereceği bilinir mi?
Ahmet Kabaklı merhum; ‘Dinde, ahlâkta, mûsıkîde, kültürde ve onun aslî unsuru olan dilde
devrim olmaz’ diyordu. Bu hakîkatı, kelinenin iki mânâsı itibâriyle de batıcı (hem körü körüne
batı taraftarı hem de diken gibi batıcı) kafalara yerleştirebilmenin çârelerini bulmak
mecbûriyetindeyiz. Siz çârelerini düşünmüş ve bulmuşsunuzdur. Lütfeder misiniz?
Prof. Maksudoğlu: Ahmet Kabaklı merhûm doğru söylüyor. Çâre, İslâmla aramızdaki mesâfeyi
kapatmaktır. Gerçek Müslüman olursak, ‘Lâ ilâhe İllallah’ı gerçekten, anlayarak, gönülden
söylersek, zâten adam gibi adam oluruz.
Estağfirullah: bu, benim bulduğum bir şey değildir; târih gösteriyor:
İslâm’la yükseldik, Yeryüzünün en Büyük Devleti olduk. İçimizdeki İslâm pörsüdü, içten çürüdük,
İslâm’dan uzaklaştıkça şaşkınlar sürüsü hâline geldik, kimi taklîd edeceğimizi şaşırdık.
Son birkaç yılda kendimize gelmeğe başladık; dünyâ hop oturdu, hop kalktı, kurdukları dengeler
bozuluyor diye ödleri kopuyor, önlemleri, çeşitli yollarla, şekillerle alıyorlar.
Olaylar öyle gelişti ki; Türkiye ve Türklük, yalnız Türklerin ve Müslümanların değil, Yeryüzündeki
haksızlığa uğramış, mazlûm, çâresiz, hayattan ümidini kesmiş duruma gelmiş olan bütün
toplulukların ümitle baktığı duruma gelmiştir.
Bize düşen, kendimizi düzeltmemiz, târihin yüklediği göreve hazırlıksız yakalanmamaktır.

Prof. Dr. MEHMET MAKSUDOĞLU
Akademisyen, İlahiyat Profesörü, Dekan, Araştırmacı yazar. Eskişehir’de Kırım kökenli bir âile içinde
1939 yılında doğdu. İnkılâp İlkokulunu (1950), Eskişehir Lisesini (1956) ve Ankara Üniversitesi İlâhiyat
Fakültesini (1960) bitirdi.
İzmir İmam-Hatîp Lisesi’nde Meslek Dersleri Öğretmeni olarak Arapça, Farsça, İngilizce ve Hadîs öğretti.
Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde İslâm Târihi Asistanı oldu (Temmuz 1961).
Tunus’ta (1961-63) doktora tezi ile ilgili malzeme topladı, dilbilgisini bildiği Arapça’nın pratiğini yapmak
imkânını buldu. Dördüncü sınıfına kabûl edildiği Burgiba Yaşayan Diller Enstitüsü Arapça Bölümü’nü
bitirdi.
Türkiye’ye dönüp İstanbul, Başbakanlık Osmanlı Arşivinde belge inceledi, 1966 yılı Mart ayında ‘ Tunus’ta
Osmanlı Hâkimiyeti’ konulu doktorasını verdi.
İngiltere’de, University of Cambridge’de Faculty of Oriental Studies’de (1967-70), Türkçe öğretti,
orientalistlerin nasıl yetiştirildiklerini gördü.
Türkiye’ye dönüp Diyânet İşleri Başkanlığına bağlı olarak İzmit, Ankara ve İstanbul’da vâizlik yaptı,
askerlik görevini Yedek Subay olarak yaparken bir askerî okulda Târih ve İngilizce öğretti (1970-73).
İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nde öğretim üyeliği yaptı (1973-82), İslâm Târihi ve Arapça öğretti.
Askerlikte öğrendiği ‘dili, hep bir ağızdan tekrarlama’ metodunu, yazdığı Arapça kitaplarında uyguladı.
Marmara Üniversitesi’nde 1983 yılında Yardımcı Doçent, 1986 da Doçent ve 1995 yılında Profesör oldu.
İzinli olarak gittiği Malezyadaki International Islamic Universty’de 4 yıl (1991-95) Târih ve Medeniyet
Bölümü başkanlığı yaptı, Osmanlı Târihi öğretti. Orada iken yazdığı Osmanlı History adı geçen üniversite

tarafından bastırılıp (1999) textbook olarak kullanıldı.
Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde bir yıl daha öğretim üyeliği yaptıktan sonra Eskişehir
Osmangazi Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi kurucu dekanı olarak Eskişehir’e gitti. 28 Şubat 1997 olayı
gölgesinde YÖK tarafından öğrenci verilmeyen fakülteye Türk Dünyâsından (Kırgızistan, Kazakistan,
Türkmenistan, Âzerbaycan, Kırım, Tataristan’dan 5’er erkek) öğrenci getirilmesi, bu öğrencilerin
Eskişehir’de tatarca olarak eğitilmesini isteyen 4,5 sayfalık rapor-dilekçesini, akla gelebilecek bütün
yetkili makamlara resmî yazı olarak gönderdi. Böylece, misyonerlerin ve mahzurlu görülen İslâmî
görüşleri temsîl edenlerin faaliyetlerine karşı, Türk Dünyâsında İslâm’ın, Türkiyedeki gibi anlaşılması
yolunda sağlam adım atılmış olacaktı.
2004-2005 öğretim yılında izinli olarak gittiği Kazakistan’ın Türkistan Beldesindeki Hoca Ahmed Yesevî
Milletlerarası Türk-Kazak Üniversitesinde öğretim üyeliği yaptı. 2006 yılında yaş haddi sebebiyle emekli
oldu. Hollanda Rotterdam Milletlerarası İslâm Üniversitesinde bir dönem öğretim üyeliği yaptı.
Kitap hâlinde yayınlanmış eserleri:
Hz. Muhammed Aleyhisselam (2010), Osmanlı History and Institutions 3 (2011), Uygulamalı Arapça
(Mustafa Seçkin ile (2012), Arabic in English – Student’s Book (2013), Arapçayı Öğreten Kitap (2013),
Arapça Uygulamalar Kitabı – Dile Hâkim Olmak İçin Alıştırmalar (Mustafa Seçkin ile, 2014), Herkes İçin
Arapça – 1 (2017), Arapça Dilbilgisi (2017), Açıklamalı Kolay Arapça – (Cemal Muhtar ile (2019), Herkes
İçin Arapça – 2 (2019), Hz. Muhammed Aleyhisselam’ın Hayatı (2019), Kendi Kendine Pratik Arapça
Konuşma Kılavuzu 3 (2019), Analitik Osmanlı Târihi (2020), Osmanlı’dan Günümüze Değişme Mâceramız
(2020), Arapça-Türkçe Öğretici Sözlük 3 (2021), Hatırladıklarım (2021), Osmanlı Devrinde Tunus
(2021), Kırım Türkleri (2021), Herkes İçin Arapça – 3 (2021), Herkes İçin Arapça – 4 (2021), Osmanlı
Târihi 1289-1922 (2021), Arapçayı Öğreten Kitap 3 (2021), Arapça Okuma Kitabı 3 (tsz).

DEMOKRASİYİ TERÖRE YENİK DÜŞÜRMEK…

Önce şunu belirtelim ki; Filistin Başkanı Abbas Efendi’nin gerek
Yunanistan ziyaretinde ve son olarak da Çin’de Uygur Türklerini teröristlikle
suçlama küstahlığını hayretle izledik. Soydaşlarımıza ve dindaşlarımıza yapılan
ve Türkleri yaralayan sözleri açık bir saygısızlık, diplomatik nezaketsizlik ve
Türkiye’ye karşı affedilmeyecek bir vefasızlıktır. Uygur Türkleri vatanlarında
yıllardır Çin zulmüne uğramış, insan hakları ayaklar altına alınmış, bunların
evlerini bile Çinli milisler işgal etmiştir. Bu densizliği ve alçaklığı nefretle kınarız.
Açık ve kapalı Çin hapishanelerinde ve kamplarda ölümü bekleyen bu
insanlarımıza karşı bu çirkinlik sergilenmemeli idi. Kaldı ki Türkiye maddi ve
manevi fedakarlıkları Filistin’e yapmış bir ülkedir. Ne diyelim; insanda biraz
utanma olur.
Gerek anayasayla ilgili yazı ve konuşmalarımızda, gerek terörle ilgili
değerlendirmelerimizde zaman zaman teröre verilen tavizler karşısında hep
endişe duymuştuk. Endişemiz demokrasinin teröre yenik düşürülmesiydi.
Maalesef terörlü ve karmaşa yıllarında yargı ile yönetmenin birbirlerini rakip
konumuna soktuklarını yaşamıştık. Rahmetli Demirel’in iktidarda ve Başbakan
olduğu bir dönemde rejimi devirmek için aşırı sol guruplarca organize bir miting
ve yürüyüş düzenlenmişti. Hükümet rejime örtülü bir saldırı olan bu toplantıya
izin vermemişti. Bir cumartesi günü yapılacak olan bu toplantı için aşırı sol
ittifak cumartesi mesaisinin bitimine yakın Danıştay’a başvurmuş ve yürütmeyi
durdurmuştu. Toplantı da böylece yapılmıştı. Bu örnekler çoktur.
Türkiye’nin Anayasa sistemini yıkmak, rejimi değiştirmek, milli birlik ve
bütünlüğünü dinamitlemek, ülkeyi bölüp parçalara ayırmak, etnik çatıştırmaları
darbe sürecinde kullanmak isteyen zaman zaman siyasetçiden tavizler alan aşırı
sol ve bölücü ittifakı hem fikirleri, hem de eylemleri ile ortaya çıkmışlardır.
Bunların anayasa suçu işledikleri Türk milletini kalabalıklaştırarak milli birliği
bozma peşinde oldukları çok açık ve nettir. Bu durumda cezasız bırakılmayacak
suçlar işlenmiştir. Hukukun ufku sadece kalın hukuk kitaplarının içine
hapsedilemez. Bölücü ve ırkçı terör örgütleriyle iç içe olan demokrasimizin
defosu olan partiler de görülmüştür. Bunlar sırtlarını açıkça örgüte dayadıklarını
söylemişler ve birbirleriyle karşılaştıkları durumlarda birbirlerine sarılmayı ve
öpüşmeyi ihmal de etmemiştirler. Bunlardan devamlı parti doğumları olmuş
seçime girmemiş malum bir partiye para yardımı yapıldığı görülmüştür.
Hazinemiz bir çiftlik olmadığına göre, bu yardım neyin karşılığıdır? Son kırk

seneden bugüne rejimi devirmek için dağa çıkan veya kaçırılıp çıkarılan
militanlaştırılan insanlarımız devletin güvenlik güçleriyle çatışmıştır ve
çatışmaktadır. HDP’nin kapatılmasının geciktirilmesi hangi gerekçelere
dayanmaktadır? Alınan bazı kararlarda dış siyasi baskı var mıdır? Her ülke
teröre karşı kendini korumakla yükümlüdür. Bu haklı mücadele hukukun
bağımsızlığı ve tarafsızlığını ortadan mı kaldırıyor? Sözde dost ve
müttefiklerimiz neden iç işlerimize bu kadar fazla karıştırılmaktadır? Anayasa
Mahkemesi’nin hakimleri TC vatandaşlarıdır ve terörün hangi tehlikeli noktalara
uzandığını takdir edecek yaştadırlar. Terörle mücadelede asker, polis, kamu
görevlisi, korucu şehitlerimiz vardır. Böyle bir ortamda terörle iç içe olan bir
siyasi partiyi teşvik edici bir karar kabul edilebilir mi? Teröre harcanan maddi
kaynak ortadadır. Eğer anayasa mahkemesinin partiyi kapatma kararı
geciktiriliyor ise, o zaman İspanya’da Batasuna Partisini kapatan iç hukuk ve bu
kapatmayı uygun bulan AİHM’nin kapatma kararları yanlış mı olmuştur? Bu
özgürlükçü bir bakış tarzı mıdır?
Yasaların toplumda fonksiyonel sosyal değerleri göz önüne alınmalı
sadece çıplak yasa maddelerine teslim olunmamalıdır. Ayrıca ülkemize göre
itibari değerlendirmeler yapılabilmelidir. Toplumu işleten fonksiyonel bir değer
taşıyan hukuk kurumunun toplumla yabancılaşması doğru kararların çıkmasını
engelleyebilir. Yazılı hukuk kararlarıyla yazısız hukuk çelişmemelidir. Hukuku
bizzat hukukçular yıpratmamalıdır. İktisatçı gibi hukukçu da gerektiği
durumlarda bir sosyolog gibi konulara yaklaşabilmelidir. Toplum hekimliğine
soyunabilmelidir. İktisatta “iktisadi insan” fikri nasıl ki iktisadın sosyal arka
planını ihmal etmemeyi gerektirirse; hukuki adamın (homo juridicus) da aynı
şekilde hareket edip içtihada ve toplum gerçeğine kapalı olmamalıdır. Meslek
ve branş asabiyetini aşabilme uygun olabilir. Türkiye’de ihanet odaklarına
kaliteli gübre atılması kabul edilebilecek bir şey değildir. Yakın tarihimiz yargı ve
yürütme çekişmelerinin doğurduğu faturaları ödemekle geçmiştir.

MÂKÛLİYETTEN UZAKLAŞTIK

İlahiyatçıAyşe Sucu benim çok saygı duyduğum ve yazılarından faydalandığım bir yazarımız. Sözcü Gazetesinde yayımlanan, toplumsal sorunlarımız ve din anlayışımıza dair çok değerli tespitler yapan köşe yazılarıyla önemli bir hizmet yapmakta.

Ayşe Sucu, 19.06.2023 tarihli son yazısındaahlak ve siyasetteki savrulmamıza karşı çözüm yolu olarak “MÂKÛLİYETE ÇAĞRI” yapıyor.

Mâkûl “akla uygun, akıllıca, aşırı olmayan, uygun anlamına geliyor. Mâkûliyet ise makul olma durumu yani “akla uygunluk, anlayışlılık” anlamlarını taşıyor. 

Ayşe Sucu, “Her toplumun, sosyal hayatı düzenleyen, bireylerin davranışlarına yön veren ve onlara kimlik kazandıran değerleri vardır. Buna milli kültür de diyebiliriz. Devletin devamında, ailenin korunmasında, acı tatlı hadiseler karşısında, sosyal ve siyasal ilişkilerde ortak hafıza devreye girer. Bu karakter/mizaç ya da bu toplumsal yapı bileşeni, kendi potasında toplumun fertlerini eritir. Böylece ‘mâkûliyet’ veya ‘mâkûl insan anlayışı’ ortaya çıkar. 

Bizim nesil biraz bu ortamları yakaladı. Ancak yeni dönemlerde bu tavrı görmekte zorlanıyoruz” diyor.

****

TOPLUMDAN RAHATSIZ OLMAYAN, TOPLUMU RAHATSIZ ETMEYEN

Ayşe Sucu’nun köşe yazısını okuduğumda, önce kendi ailem ve yetiştiğim çevreyi hatırladım. Sonra komşu şehrimiz Isparta’nın İslamköy’ünden yetişen, 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in kendi ailesini anlattığı şu cümleleri aklıma geldi:

“Biz mesut bir Anadolu ailesi idik. Hayatı ciddiye almış, hayat mücadelesini hiçbir zaman şikâyet konusu yapmamış, bu mücadelenin altında ezilmemiş gerçekçi, çalışmayı şiar edinmiş, lüksü, israfı, şatafat ve tantanayı değil, kendi işinde gücünde olmayı, tevazuyu, iyi kalpliliği, yardımseverliği hiç elden bırakmamış, kimsenin malında mülkünde gözü olmamış, hakka hukuka riayetkâr, toplumdan rahatsız olmamış, toplumu rahatsız etmemiş bir aile idik.”

Süleyman Demirel babası Hacı Yahya Demirel’i şöyle tanımlar:

“Bir kuzuyu, bir sürü koyun yapmıştı. Mal mülk edinmiş, varlık sahibi olmuştu. İmkânlarını aşmazdı, yani çoluğunu çocuğunu sıkıntıya sokacak macera sayılacak alışverişin içinde olmazdı…” “Her ihtimali düşünüp en kötü olana göre tavır geliştiren temkinli adamdı…”

Demirel’in annesi için tanımlaması ise “nur yüzlü güzel kadın”dı.

Bana da “kendi aileni anlat” deseler aynı cümleleri kurabilirim. Babam ve annem de aynen Demirel’in tarifindeki gibiydiler. Muhtemelen sizler de aileleriniz için aynı duyguları taşıyorsunuz.

Çünkü sadece Süleyman Demirel’in veya benim ailemin değil, Anadolu Türklerinin tamamının, milli kültürünün yarattığı ortak hafızayla şekillenen genel karakteri buydu.

Ayşe Sucu’nun “mâkûliyet” veya “makul insan anlayışı” dediği şey tam da bu olsa gerektir.

“Hakka hukuka riayetkâr, toplumdan rahatsız olmamış, toplumu rahatsız etmemiş ailelerden” oluşan bir toplumduk.

Son dönemlerde bu özelliğimizi büyük ölçüde kaybettiğimizi gösteren örnekler çoğaldı.

*************************

MÂKÛL İNSAN TAVRINI ÖĞRETEN İKLİM BOZULDU

“Mâkûliyet” veya “mâkûl insan anlayışı” dediğimiz karakteri kaybetmenin sonucu olarak toplumdaki zıt kutuplarda benzer bir değişim yaşandı. 

İlkel din anlayışına sahip sözde “dindarlarda” da “özgür birey” dayatmasında bulunanlarda da “toplumdan rahatsız olma” ve “toplumu rahatsız etme” alışkanlığı yerleşti. 

Toplumun genel karakterindeki bu değişime karşılık, Batı’da yaşanan, yazılı hukuk kurallarının hakimiyetini sağlayan kurumlar ve kurallar bizde tam olarak yerleşmedi. 

Bu yüzden değerlerimizi ve birbirimize güvenimizi kaybettik.

Özellikle “İslamcıların İktidarla İmtihanı” döneminde, muhalefette iken savundukları değerlerden uzaklaştıkları için,“İslamcılık huzur getirmedi.” Oysaki “huzur İslam’da” sloganıyla iktidara gelmişlerdi.

Bu dönemde var olan kurumların içi boşaltıldı, kurallar herkese “eşit” olarak değil, “kişiye özel” uygulanır oldu. 

Bu yanlış uygulamalara toplumsal tepki de kalmadı. Çünkü “Bizden olanlar yapıyorsa, adalet ve ahlak olmasa da olur”anlayışı yerleşti.

Manevi alanda, Levent Gültekin’in tabiriyle,“ŞATAFATLI MAĞLUBİYET” yaşanırken, ahlaksız ve adaletsiz yöntemlerle kazanılan görkemli seçim zaferleri kutlanmakta. 

Siyaset, ahlak, edep, görgü alanlarındaki savrulmalarımızın temelinin “makul insan tavrını” öğreten iklimden uzaklaşmamız olduğunu söyleyebiliriz. 

Camilerimiz, İmam Hatipler, Kur’an Kursları, İlahiyat Fakülteleri, Cemaat ve tarikat kurs ve okulları alabildiğine çoğaldı. Ama sosyal iklim öyle bozuldu ki vatandaşlarımıza “makul insan tavrını” öğretemiyoruz. 

Dini eğitim veren yerlerde yetişenler, kendilerine benzemeyenleri sevmiyor ve onları rahatsız ediyorlar. Karşı kutuptakiler de buralarda yetişen kendilerine benzemezleri sevmiyor, onları rahatsız ediyorlar ve onlardan rahatsız oluyorlar.

“Mutluluk endeksinde” dünyadaki en mutsuz insanların yaşadığı ülkelerden biri durumundayız. 137 ülke arasında 106’ncı sırada olmamız tesadüf değil yani.

Ayşe Sucu’nun cümleleri ile bitirelim: “İhtiyacımız olan mâkûliyettir. Mâkûliyetin kökü akıldan gelir, aklın emrettiğidir. En akıllı olandır ve bir dengedir mâkûliyet, ortada bir yerleri gösterir. 

Ekonomi, eğitim, toplumsal ilişkiler, siyaset kısaca her disiplin her alan mâkûliyet ister. Mâkûliyet, kapsayıcılık, hoşgörü, bir arada yaşama kültürü, demokrasi, toplumun geleceği, milli kimlik, edep-adap, temel insan haklar vb. bunların hepsi özgürlük içinde yaşanır.” 

Ruhittin Sönmez

22 Haziran 2023

VİCDAN

Vicdan; Allah’ın sayısız delilleri içinde en kapsamlı olanlarından biridir.
Vicdan; gayb / görünmez ve şehadet / görünür âlemlerin bir araya geldiği yerdir.
Vicdan; her iki âlemden birbirine gelenlerin kavşak noktasıdır.
Vicdan; şuurlu / bilinç sahibi olarak yaratılmış bulunan fıtrat;
Fıtrî, tabii bir mizaç ve huydur.
Nitekim insan, fıtrî olarak / yaratılışının bir gereği olarak, Allah’ı bilir.
İnsan var oluşundan beri, Yüce Yaratıcı’nın varlığını, en azından hep hissetmiştir.
Nitekim:
İnsanın sıkıştığı zaman, gayri ihtiyarî olarak / ister istemez ;
“Allah” lâfzını söylemek zorunda kalışı,
Bunun somut bir ifade ve belirtisidir.
Evet,
Fıtrat ve vicdan akla bir penceredir.
Tevhidin / Allah’ı birlemenin şua ve ışığını neşredip durur.
Çünkü fıtrat yalan söylemez.
Kaldı ki:
İnsanın zahir / görünen ve bâtın / görünmez beş his ve duygusundan başka,
Gayb / görünmez âleme karşı açılan pek çok pencereleri var.
Gayr-ı meş’ur / bilinmeyen, bilincine varılmayan pek çok hisleri var.
İşitme, görme, tatma olduğu gibi, sevk edici altıncı bir hissi daha var.
Ayrıca şaika / şevk verici yedinci bir hissi de var.
O şevk verici ve sevk edici hisler yalan söylemez.
Yanlış gidemez.
Kaldı ki:
Mevhum yani gerçekte olmayan, vehim ve hayal ürünü bir şey hariçteki bir hakikate;
Yani, maddî bir bedene sahip varlığa mebde’/ kaynak ve başlangıç olamaz.
Evet, akıl çalışmaya ara verse de, vicdan Sânii / San’atla Yaratan Allah’ı unutamaz.
Kendi nefsini inkâr etse de, hep O’nu görür, hep O’nu düşünür, sadece O’na yöneliktir.
Akıl gözünü kapasa da, vicdanın gözü daima açıktır.
x
Vicdan; içimizde bize Hakkı bildirip Hakkı bulduran bir İlâhî sözcüdür.
İnsanın yaratılışına konmuş; gerçeği sezdiren ve duyuran bir yol göstericidir.
Vicdan, Allah ile insan arasına -inansın veya inanmasın- çekilmiş bir özel telefon hattı gibidir.
İnsan hiç eğitim görmemiş olsa bile, vicdanen doğruyu yanlışı, iyiyi kötüyü, güzeli çirkini sezer.
Bu tercihi, bu seçmeyi, bu isabeti ve bu güzel sonuçları vicdan denen duygusu sağlar.
Nitekim doğru hareket edildiğinde, bu tercihi vicdan onaylar.
Kişi kendisini mânen bir huzur içinde bulur.
Yanlış bir hareketi karşısında, insan üzülür ve pişmanlık duyar.
Çünkü o yanlış hareketi vicdan, onaylamamıştır.
x
Kısaca vicdan:
“İyiyi kötüden ayırt edebilen, iyilikten lezzet alan ve kötülükten elem duyan mânevî his.
Vicdan, insanın bozulmamış fıtratını, yaratılışını ifade eder.
Kur’an neyi emretmiş veya yasaklamışsa vicdanda bunun tasdikçisi vardır.
Meselâ, insan vicdanen yüce yaratıcıya inanma ve ona sığınma ihtiyacı hisseder.
Kur’an da bunu emreder.
Vicdan, haksız kazançtan rahatsızlık duyar.
Kur’an da, her türlü haksız kazancı yasaklar.”

BİR DAVAYA BAĞLANANLAR ASLA YILMAZLAR

Koşan elbet varır, düşen kalkar
Kara taştan su damla damla akar
Birikir sonra gümüş bir göl olur
Arayan Hakkı en sonunda bulur .
Tevfik Fikret
Rahmetli Başbuğ Alparslan Türkeş bu dörtlüğü 1969 seçimleri sırasında yaptığı radyo konuşmasında okudu.
Düştük, kalkacağız, koşmaya devam edeceğiz.
Büyük Atatürk’ün dediği gibi: “Dinlenmemek üzere yola çıkanlar asla yorulmazlar.”
Bir gayesi, bir iddiası ve bir hedefi olanlar asla ümitsizliğe düşmezler, Kızılelmaya doğru yürüyüşlerini sürdürürler.
Onun için şahıslara ve kuruluşlara değil, inandığımız fikirlere, değerlere ve ideallere bağlanalım. O zaman şahısların ve kuruluşların bize ters gelen söylem, eylem, tutum ve davranışları karşısında buhrana, bunalıma ve ümitsizliğe düşmeyiz. Hiçbir şahsi beklenti içinde olmadan, inandığı dava için
çileye ve fedakârlığa talip olarak yola çıkanların yorulmaya, pes etmeye ve ümitsizliğe düşmeye hakkı yoktur.

Söz vermek senet vermek kadar kıymetlidir. TAGORE

0

Söz vermek senet vermek kadar kıymetlidir. TAGORE

Ötüken Neşriyat’ın Kültür Dünyamıza Armağanları: Söğüt Ve Millî Mecmûa

Mütefekkir, siyâset ve devlet adamı Nevzat Kösoğlu (1940-2013) tarafından, 1968 yılında kültür hayatımıza kazandırılan, 1971 yılına kadar 40 sayı neşredilen Söğüt Dergisi, Ötüken Neşriyat tarafından kurucusunun şânına lâyık fizikî yapısı ve muhtevâsı ile Ocak 2020’de yeniden yayınlanmaya başlamıştı. Derginin 18. sayısı yayın programını hiç aksatmaksızın Kasım-Aralık 2022’de; 19. sayısı ise Ocak 2023’te okuyucularına sunuldu. 16,5 X 24 santim ölçülerinde, kitap görünümündeki derginin 18. sayısı 235, 19. sayısı 232 sayfadır.

18. sayının dosya konusu: ‘Yahyâ Kemal Beyatlı’; Tema konusu: ‘Sis Perdesinde Bir Zaman / Mitoloji ve Destan’ olarak belirlenmiş. Dergide; Cengizhan Orakçı’nın Dr. Abdullah Uçman ile yaptığı röportaj; Prof. Dr. Nurullah Çetin’in ‘Yahya Kemal’in Türk Müslümanlığı’, Prof. Dr. H. Ömer Özden’in ‘Yahya Kemal Beyatlı ve Babanzâde Ahmet Nâim Bey Çekişmesi’,  Doç. Dr. Selçuk Atay’ın ‘Yahya Kemal Şiirini Anlamlandırma Denemesi: Güftesiz Bekleyiş Yahut Umutsuz Beste’, Dr. Fahri Kaplan’ın ‘Bir Şevk Olan Zamanlar: Yahya Kemal’in Rubâilerinde Mâziyi Özleyiş’, Doç. Dr. Hakan Değirmenci’nin Yahya Kemal’in Şiirlerinde Târih ve Mekân’ başlıklı makaleler dikkat çekiyor. Söğüt Dergisi’ne ilmî yayın özelliği kazandıran diğer kalem ürünleri; Cengizhan Orakçı, Yağız Gönüler, Rânâ Senanur Doğan ve Mustafa Saldıray imzâlı idi.  ‘Şâirlerin Aynasında Yahya Kemal’ başlığı altında kısa metinler hâlinde  Zeynep Arıkan’ın, Süreyya Altunkara’nın Ayşe Nur Biçer’in Muhammed Durmuş’un İbrâhim Daş’ın, M. Tuğrul Çolak’ın ve Ali Günvar’ın görüşleri ile bu bölüm sona eriyor.

Tema bölümünde yer alan makalelerin başlıkları ve yazarları: ‘Bir İdeoloji olarak Mitoloji’: Ali Duymaz, ‘Döngüsel Zaman Çarkında Mitoloji ve Edebiyatta Türk Mitolojisi’: Gönül Yonar, ‘Kitab-ı Dede Korkut Metni ve Bulanık Mantığın Dâimi Şöphesi’: Kemal Abdulla-Rafik Aliyev.

Düşünenlerin Düşünceleri’ denilebilecek son bölümde her biri yekdiğerinden değerli 20 adet makale, 16 adet şiir yer alıyor.

19. sayının dosya konusu: ‘Ârif Nihat Asya’, Tema konusu ise ‘Kaygıdan Kavgaya: İdeoloji ve Edebiyat’. Bu sayı daki makalelerin ilki Tahsin Yıldırım imzâlı: ‘Ârif Nihat Asya’nın Adana’sı’ Diğer makaleler ve yazarları: ‘Ârif Nihat Asya’yı ve Fetih Marşı’nı Hatırlamak:Prof. Dr. Özlem Fedâi’, ‘Altı Kelimelik Şiirlerin Hikâyesi: Emzikler’: Prof. Dr. Âliye Uslu Üstten. ‘Ârif Nihat Asya’yı Anlatmak’: Feyza Ay. ‘Ârif Nihat Asya’da Evlât Sevgisi’: Rânâ Senanur Doğan. ‘Ârif Nihat Asya’nın Şiir Dünyâsında Anne Teması’: Büşra Yalçınkaya. ‘Arzuhâl’: Mehmet Ali Kalkan. ‘Ben Ârif Nihat’: Cengizhan Orakçı.

Tema Bölümü için: M. Tuğrul Çolak: ‘Modernden İleriye Hece Şiiri-İdeoloji İlişkisi’; Bilgin Güngör: ‘İdeolojik Olan’ da Güzel Olabilir’; Mert Mevlüt Gökçe: ‘Şiirin İdeolojik Aygıtları’; Kadir Tepe: ‘… Şiir’e İdeolojik Bir Yaklaşım’; Feyza Ay: ‘Yerçekimsiz Kronotop’; Prof. Dr. Ali Duymaz: ‘Adi Ya da Tavşanca Şarkılar’; Cihan Özkan: ‘Zamanın Ruhu’; Ahmet Sefa Yalçın: ‘Cephede Güneş Var’; Taner Ay: ‘Kavunlu Dondurma Seven Kedi’; Ahsen Dalca Korkutan: ‘Aynı Yerdeyim, Tuhaf’; Orçun Üçer: ‘Eleştiri Günlüğü’; Sinan Terzi: ‘Kulak Arkası’; (Özbek) Said Ahmet’ten Mahinur Ahmedova tarafından aktarılan: ‘Çöl Akşamları’; Emine Altınkaynak: ‘Yaratma sf. 100’; Necmettin Turinay: ‘Bir Şiir Karşılaması: Edirne Kasidesi’; Nilüfer Ateş: ‘Uzun Bir Acının Yakın Plân Kısa Çekimi’; Cansu Coşkun: ‘Ülker ve Ak Yıldız; Elif Kesikoğlu: ‘Mihrali’nin Çiçekleri Solmuş’: Esin Bayram: ‘Tercümelerin Dili Üzerine’;  Ahmet Ergin: ‘Hissizsin’: Prof. Dr. Mustafa Sarı: ‘Türkçenin Gözünü Kim Açtı?; ‘Güzel Zeynep Tunçok: ‘Bir Daha Söyle Yusuf ’; Nilüfer Ateş: ‘Seni Kim Unudar?’; İsmail Uluöz: ‘Bir Kehânetin Anatomisi’ başlıklı yazıları kaleme almış.

Bu bölümün şiirleri: Murat Saldıray: ‘Ey Terkedilmişlik Beni Koru’; İbrâhim Daş: ‘Dermeden Derbbeder Eyleyen’; Yahya Çerkez: ‘Çoktandır Ninni Duymuyor Kulakların’; Senail Özkan: ‘Goethe’den Tercüme Ettiği Bir Şiir’;  William Blake’den Neslihan Magunacı’nın tercüme ettiği şiir: ‘Kaplan’; Cengizhan Orakçı: ‘Gidişine Sesler Ülkesi’; Süreyya Altunkara: ‘Rahmet Pencereye Vurunca Seyirliğe Daldığım O Yerden’; Oğuz Ertürk. ‘Kaldırım Çiçekleri İçin Nota’; Kemal Abdulla-Rafik Aliyev’den Aktaran Bahtiyar Aslan: ‘Kitab-ı Dede Korkut Metni ve Bulanık Mantığın Şüphesi 2’; Onur Belli: ‘İşsiz Şiir’; Neslihan Magunacı: ‘Nizamlı Gedik’; Aleyna Taran: ‘Aynı Göğe Ölmek’; Bahaddin Tuncer: ‘Kendini yüz Elli Yıldan Sonra Yeniden Yazan Rapsodi’; Can Ülgen: ‘Son Güllede Çiğnenen Rezene’: Batur Ozan Togay: ‘Yaklaş Elinde Olmayanlara’; Ebru Özden: ‘Beni Eskisi Gibi’; Kadir Tepe: ‘Atom Vanası’; Sinan Terzi: ‘Beyefendi – Ziya Osman Sabâya…’

Derginin 222. sayfasında Abdullah Ezik’in, İskender Pala ile ‘Surnâme’ isimli romanı üzerine yaptığı röportaj var.

İki ayda bir yayınlanan Söğüt Mecmûsı, edebiyatseverlerin 120 gün boyunca severek okuyacakları, okudukça günlük hayatın yorgunluklarından kurtulacakları bir edebî hazîne…

 Dergi, yazar ve yönetim kadrosu bakımından çok zengindir: 18 ve 19. sayılar: Ertuğrul Alpay sâhipliğinde; Genel Yayın Yönetmeni Sinan Terzi; Yayın Kurulu Üyeleri: Asuman Demir, Feyza Ay, Merve Sevde Selvi ve M. Tuğrul Çolak’ın, Danışma Kurulu Üyeleri: Âsuman Güzelce, Ayşegül Büşra Paksoy, Bahtiyar Aslan, Cengizhan Orakçı, Göktürk Ömer Çakır, Oğuzhan Murat Öztürk, Senâil Özkan ve Şeif Aydemir’in emekleriyle hazırlanmış. Grafik Tasarım ise Damla Acar’a âit.

Söğüt Mecmuâsı’nın Ana / Baba Bir Ağabeyi Millî Mecmûa

Millî Mecmûa da Söğüt Mecmûası gibi iki ayda bir yayınlanıyor. Ölçüleri de aynı olmakla birlikte sayfa sayıları farklı. 29. sayı 144, 30. sayı 174 sayfadır.

29. sayının dosya konusu: Türk Mitolojisi.

Mitoloji kelimesi Yunancadır. Zâten mitoloji de Yunan kültürünün ürünüdür. Yaklaşık olarak bizdeki ‘destan’veya ‘efsâne’ kelimelerinin karşılığıdır. Ancak muhteva itibâriyle farklıdır. Yunan mitolojisindeki kahramanlarda birbirlerini kıskanan tanrılar, yekdiğerinin sevgilisini ayartan güçlü insanlara bol miktarda rastlamak mümkündür. Türk destanlarında ise kahramanlar ve kahramanlıklar, dayanışma, mertlik, vatana, millete, sevgiliye bağlılık ve sadâkat konuları işlenmiştir.  

Destanların sâhipleri, hikâyeleri teşekkül ettirip sözlü kültürle yaşatanlar ve sonra târih sahnesinden çekilen insanlar ve milletler değildir.  Asıl sâhipler, o hikâyeleri yazıya aktarıp sonraki kuşaklara miras olarak bırakanlardır.

Destanlarımızda; Troya Savaşı’ndan, Oğuz Kağan’a, Ergenekon destanlarından Mete’ye, Attila’ya, Kürşad’a… Bedir’den, Uhud’dan, Hz. Ali’den, Hz. Osman’dan Hârun Reşid’e; Satuk Buğra Han’dan, Gazneli Mahmud’dan Alparslan’a, Melikşah’a, Hoca Ahmed Yesevî’ye, Yunus Emre’ye; Doğu’nun ve Batı’nın, millî târihimizin ve efsanelerimizin belirleyici hikâye ve hâdiselerinin güzel nasihatler ve ibret sahneleriyle süslenmiş keyifle okunacak örnekler vardır.

***

Ülkemizdeki dergi yayıncılığında çok mühim bir boşluğu dolduran Millî Mecmûa’nın 29. sayısındaki makalelerin başlıkları ve yazarları: *Gök Çayır’ın Kızı Bânu Çiçek / Görkemlilik Kompleksi ve İçimizdeki Tanrıça: Metin Savaş. *Meşruiyet Kaynağı Bir Mitolojik Şahsiyet Alp Er Tunga ve Orhun Yazıtları’nda Bulunduğu İddiası Üzerine Bir Değerlendirme: Göksel Gökçe.   *Mitolojik Figürden Millî Sembole / Kurt: Mâhir Şanlı. *Türk Mitolojisi Ataerkil Bir Mitoloji Midir?: Gönül Yorar. *Mitik Bilgi Kaynağı Olarak Mitik Söylem: Fuzûli Bayat. *Göktürk Efsâneleri: Hayrettin İhsan Erkoç.   *Türk Mitolojisi Penceresinden Orhun Abidelerine Dâir Değerlendirmeler: Coşkun Kumru. *Şeytan’la Pazarlık ve Sanat: Emrah Ece. *Türk Mitolojisi, Türk Felsefesinin Öncülü Olabilir mi?: Mehmet Fatih Doğrucan. *Türk Kültüründe Umay: Saadettin Yağmur Gömeç. *Ak Büğü’nün Semâvî Dinlerdeki Yerine Dâir: Yaşar Kalafat – Nurdan Yoldaş. 

Özkul Çobanoğlu ile Türk Mitolojisi Üzerine Bir Mülakat; Münevver Yavuz ve Fatih Orta tarafından gerçekleştirilmiştir.

Millî Mecmûa’nın Ocak-Şubat dönemine ait 30. sayısının Dosya Konusu ‘Peyâmi Safâ’dır. (1899-1961) Peyâmi Safâ, Türk fikir hayatının, hikâye ve romancılığının en dikkate değer isimlerinden biridir. Ön Söz’de kendisi hakkında bilgi verilmiştir.

Peyâmi Safâ ve onunla özdeşleşen Türk Düşüncesi Dergisi, Aralık 1963 – Nisan 1960 dönemleri arasında kesintisiz olarak 77 sayı olarak yayınlanması gerekirken, maddî imkânsızlıklar sebebiyle 63 sayı yayınlanabilmiştir. 27 Mayıs 1960 askerî darbesi ile işbaşına gelen yönetim döneminde yayına devam edilemeyeceğini düşünen Peyâmi Safâ dergisini yayın hayatından çekmiştir.

63 sayıya makaleleriyle katkıda bulunan yazarlardan bâzıları: Mustafa Şekip Tunç, Hilmi Ziya Ülken, İsmâil Hakkı Baltacıoğlu, Mesut Cemil, Fuat Gedik, Agâh Sırrı Levend, Leylâ Gediz, Nebahat Peyâmi Safâ, Albert Einstein, Ahmet Kutsi Tecer, Behçet Kemal Çağlar, Cemal Taşkınoğlu, Fâzıl Hüsnü Dağlarca, Osman Atilâ, İbrâhim Minnetoğlu, Hâlide Dolu, Yahya Benekay, Abdülkadir Karahan, Züleyha Münif, İbnüttayyar Semahadin Cem, Vecdi Bürün, Gül-Işık (12 yaşında),  M. Doğan Özbay, Reşat Sorkun. Dergi’de fikrî makaleler dışında hikâye, ve şiirlere, roman tefrikalarına, konser, konferans, resim sergisi ve kongrelerle alâkalı haber ve bilgilere de yer eriliyordu.

Millî Mevcûa’nın 30. Sayısında Peyâmi Safâ ve Türk Düşüncesi Dergisi hakkındaki makalelerin yazarları: Lütfi Bergen, İsmet Türkmen, Ali Bilgenoğlu, Enes Bahadır Kızak, İsmâil Yıldız, Metin Savaş, Hakkı Suat Yılmazer, Semâ Uğurcan, Abdullah Ezık, Gökay Durmuş, Gamze Başak Atakan, Onur Belli.

Mehmet Akıncı ile Peyâmi Safâ hakkında söyleşiyi Ahmet Alperen Can gerçekleştirmiştir.

Millî Mecmûa’yı yönetenler, hazırlayanlar:  İmtiyaz Sâhibi: Ötüken Neşriyat A.Ş. 

Genel Yayın Yönetmeni: Yasin Usta. Editör: Ahmet Alperen Can.

Danışma Kurulu: Prof. Dr. Mustafa Kara, Prof. Dr. Mehmet Akif Okur, Prof. Dr. Levent Bayraktar, Prof. Dr. Erkan Göksu, Prof. Dr. İsmet Türkmen,  Doç. Dr. Mehmet Kaan Çalen, Doç. Dr. Mehmet Akıncı,  Doç. Dr. Murat Hanilçe, Dr. Yunus Emre Tekinsoy,  Dr. Kemal Haykıran, Dr. Ali Ahmetbeyoğlu, Göktürk Ömer Çakır, Oğuzhan Murat Öztürk, Misli Baydoğan, Metin Savaş.

Son Okuma: Fatih Orta. Grafik Tasarım: Mahmut Doğan.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr