14.4 C
Kocaeli
Pazar, Mayıs 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 248

O C E T A Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Edebiyat Târih Araştırmaları

0

Türk Dili ve
Edebiyatı emekli Öğretim Üyesi (Ph.D) Musa
Aksoy
, 16 X 23,5 santim ölçülerindeki 186 sayfalık kitabının arka
kapağında, eseri hakkında şu bilgileri veriyor:

Elinizdeki bu kitapta,
19. yüzyılın ikinci yansından itibâren Osmanlı Devleti’nde başlayan yenileşme
sâhasındaki gelişmelerden, dil ve edebiyata dâir değişim hareketlerinin yanı
sıra, İstiklâl Savaşı esnasında gizli teşkilâtların düşmana karşı verdiği
mücâdele ile Batı tarzı açılan mekteplere karşı halkın gösterdiği olumsuz
tavırlar ele alınmıştır. Dünya Savaşı öncesinde dünyâya gelen Sait Faik’in,
yabancı dille eğitim yapan ‘Rehber-i
Terakki
’ adlı mektebe verilmesini çevresindekiler yadırgamış, o eğitim
kurumuna ‘gâvur mektebi’ adını
vermiştir.

Böyle modem bir
mektepte yetişen Sait Faik’in geleceği konusu, anne ve babası arasında münâkaşa
sebebi olmuştur. Annesi oğlunu diplomat yapmayı düşünürken, babası onu tüccar
yapmak niyetindedir. Ama o, hiçbirini istemez. Edebiyat fakültesine girer,
Uygurca dersi zor geldiği için terk eder. Sonra Fransa’ya okumaya gider, orada
da sanat ve eğlence hayatını tercih ettiği için, diplomasız olarak ülkeye geri
döner.

Hikâyecimiz, toplumda
adâleti sağlama peşine düşer. Kantarı hileli olan tüccarlar, kumarda hile yapan
kumarbazlar, patrondan tazminat koparmak için kolunu yarma makinesine kaptıran
art niyetli işçiler ve kadınlara karşı kötü muamelede bulunan erkek zihniyeti
ile mücâdele, onun hedefi olmuştur.

Sait Faik’in en yakın
dostları, toplumun alt tabakasından olan insanlardır. Dost edindiği bu kişiler,
onun, gerçek kimliğini, ancak, ölümünden sonra öğrenirler.

Çelme’ adlı hikâyesi ile ‘Kestaneci
Dostum
’ hikâyesinden dolayı mahkemelere düşer. ‘Medâr-ı Mâişet Motoru’ adlı
romanında komünizm propagandası yaptığı düşüncesiyle eseri toplatılır ve
nezârete alınır. Bu yüzünden morali bozulan hikâyecimiz, tam sekiz yıl eser
üretemez.

Hakkında yapılan
değerlendirmelerde, kendisinin, Yunus Emre gibi çağını aşan büyük bir yazar ve
en iyi hikâyecimiz olmakla beraber, üstünden başından yalnızlık akan bir dertli
olduğu yolundadır.

Eserin
Muhtevâsındın Seçmeler

-SAİT FAİK

1-Eğitimi Kişiliği ve Alçak Gönüllük
Bağlamında Sait Faik

*Sait Faik’in Arzuladığı Dünya ve İnsan

*Hakkında Öne Sürülen Görüş ve Yorumlar

*Fırtınalı Hayatın Kaçınılmaz Acı Sonu ve
Ağıt

-İstiklâl Savaşı’nın Perde Gerisi
Kahramanları Ve Edebiyatçı İlişkisi

Topkapılı Cambaz Mehmet’in Atatürk’ün
Talimatı ile Başlattığı Gizli Çalışma ve Ankara’ya Dâvet Edilmesi.

 *Ajan
Mustafa Sagîr’in Yakalanmasında İ. Soley ve M. Âkif in Rolü

-Osmanlı’dan Cumhurıyet’e, Türkçenin
Geçirdiği Aşamalar

 *Dilimiz
Osmanlıca mı Yoksa Türkçe mi?

*Türkçenin Belâgatı Meselesi

  *Arap Alfabesinin değişimi, yerine Latin, veya
Ermeni Alfabesinin Alınması ile Belâgat Meselesi    

*Arapçanın Üstünlüğü, Türkçe ve Arapça
Meselesi

  -Arapçanın
Dilimizdeki Yeri Ve Mahiyeti Üzerine

 -Yeni
Bir Lisan Kavgası

  *Muallim
Naci hakkında

  *Tartışmanın İlk Tohumu, ‘Arapça Bilmeden
Osmanlıca Yazılamaz’ Sözü ile Atılır

*Osmanlıcayı Doğru Yazmak İçin, Arapça Bilmek
Gerekmez

*Hayali Unsurlarda Yeterli Olan Arapça, Yeni İcatlar
İçin Yetersizdir

*Arapça Bilmeden Osmanlıcanın Yazılamayacağı
Sözü, Doğru Değildir

*Müslümanların, İslâm’ın Hükümlerini Öğrenmek
İçin Arapça Öğrenmek Zorunda Olduğu İddiası Doğru Değildir

  *Romancılar,
Yazdıkları Zararlı Eserleri ile Çocuklarımızın Ahlâkını Bozuyorlar

*Arapçanın Mukaddesliği Nereden Geliyor?
Arapça Yazılan Her Şey Mukaddes midir?

*Yeni Keşfedilen Bilim ve Teknik Terimlerin Arapçada
Karşılığı Yoktur

-Bilâd-I Şam’da Ümmet Fikrinden Dil Ve Arap
Milliyetçiliğine Geçiş Hareketleri

*Ahmet Midhat Efendi’nin Dârü’t-Talim Hakkındaki
Düşünceleri

*1883’te Açılan Türkçe ‘Lisan Mektebi’ne
Gâvur Mektebi Muamelesi Yapılması

*Türkçe Lisan Mektebinde Talebe-i Ulûm
Gâvurluğa Teşvik Ediliyor

*Bugün Arapça Konusunda Geldiğimiz Son Nokta

***

Eserden kısa bir bölüm: Dilimiz Osmanlıca mı Türkçe mi?

İmâm-ı Birgivî’nin
Arapçayı öğrenmenin farz-ı kifâye olduğunu söylemesine karşılık, Hacı İbrâhim
bu dilin kurallarını öğrenmenin vâcip olduğunu, Arapça kelimeler olmadan
Türkçenin bilim dili olamayacağını, bundan dolayı da, Arapçaya ihtiyacımız
olduğunu söyler. Türkçenin belâgatıyla Arapçanın belâgatınm aynı olduğu
iddiasında bulunur.

Buna karşılık, Ahmet
Midhat Efendi ile Kemâl Paşazâde Sait, Türkçenin ayrı bir dil olduğunu, bu
yüzden belâgat ve fesâhatının da ayrı olduğunu söylerler. Diğer taraftan da,
Arapça ağırlıklı Osmanlıcayı öğrenmenin zorluğu, medreselerde yıllarını
harcayan talebelerin çektiği sıkıntı öne sürülerek, Latin Alfabesinin alımı
teklif edilir. Fakat o günün şartlarında, geçmişle olan kültür bağları
kesileceği endişesiyle, bu teklif reddedilir.

Ermeni alfabesinin
alınmasına dâir teklif ise, hem Ali Sedad, hem Vakit Gazetesi, hem de Hacı
İbrâhim tarafından tepkiyle karşılanır. Alfabe değiştirilmesi teklifine bu
şekilde tepki gösterilince, bu sefer, Fransızların kullandığı sesli harflerden
dördünün alınması gerektiği fikri öne sürülür. Daha sonra, alfabe değişimi
konusu ile ilgili Enver Paşa’nın bir girişimi olmuş, ancak, bundan da bir sonuç
alınamamıştır. Konuya son kesin nokta ise, Cumhuriyetin ilanından sonra yapılan
düzenleme ile konulabilmiştir.

Hacı İbrahim’in
Arapçaya olan bu bakışının altında yatan gerçek ise, Osmanlı Devleti’ne bağlı
olan milletleri birliğin içinde tutmak için, birlik ve bütünlüğün korunmasında,
dilin ne kadar güçlü bir araç olduğu hususuna dikkat çekmektir. Bunun için o,
İslâmiyet ile Arapçayı, devletin bütünlüğü ve bekâsı için, birbirinden ayrılmaz
bir bütün, Müslümanlar arasında ortak bir inanç bağı, birleştirici ve millî
bütünlüğü temin edici bir unsur olarak görür. Dolayısıyla meseleye, dönemin
siyâsî atmosferi ile birlikte, hem dînî, hem de ülkenin millî bütünlüğünü
koruma düşüncesinin verdiği bir hassasiyetle yaklaşır.

Cumhuriyet öncesi
yapılan bütün bu tartışma ve tekliflerin ortaya koyduğu husus, Arapçanın
tahakkümünde olan Osmanlıcayı öğrenmenin zorluğu, bir lügatı ve imlâ birliğinin
olmayışından ileri gelen şikâyetlerin yanında, okuma ve yazmada hatâya
düşülmesine sebep olan bu ana noktalar, düzeltilmesi gereken temel konulardır.

PAPATYA
YAYINCILIK:

Cemal Nâdir Sokağı Nu: 24 Kat: 1 Cağaloğlu,
İstanbul Telefon: 0.212-245 37 40

Belgegeçer: 0.212- 527 52 96 e-posta: admin@papatyabilim.com.tr  www.papatyabilim.com.tr   

 

MUSA AKSOY (Ph. D)

1948 yılında Ünye’de
doğan Musa Aksoy, 1978’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve
Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl, meslekî eğitim aldığı İstanbul Çapa
Yüksek Öğretmen Okulu’ndan da mezun olan Aksoy, Ordu Akkuş Lisesi’nde öğretmenliğe
başladı. Sonrasında, İstanbul’da çeşitli klâsik lise ve meslek okullarında
öğretmenlik yaptı. Bu zaman dilimi içinde, İstanbul Üniversitesinde başladığı
doktorasını 1993’te tamamladı.

1994’te, Niğde
Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nde Yrd. Doç. Dr. olarak göreve başladı.
Bir süre adı geçen üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Müdür Yardımcılığı
yaptı. Daha sonra, 1998’de Sakarya Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nde
göreve başladı. Buradaki çalışmaları sırasında, adı geçen üniversitenin Sosyal
Bilimler Enstitüsüne bağlı olarak, yüksek lisans ve doktora danışmanlıklarında
bulundu. 2007-2009 yılları arasında, Yakın Doğu Üniversitesi (Kıbrıs / Lefkoşa)
Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde Misafir Öğretim Üyesi
olarak görev yaptı. Ayrıca, çalıştığı üniversitelerde mezuniyet tezleri
yanısıra yüksek lisans ve doktora çalışması yaptırmış, danışmanlıklarda
bulunmuştur.

2015’te Sakarya
Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nden emekliye ayrılan Musa Aksoy’un, *Türkçe-Osmanlıca
ve Arapça Tartışması, *Eğitim’de Eski-Yeni Çatışması ve Dârut-Ta’lim, *İstanbul
Romancısı, Hüseyin Rahmi Gürpınar olmak üzere üç kitabı bulunmaktadır.

Evli ve iki çocuk
sahibi olan Musa Aksoy, hâlen araştırmacı yazarlık kariyerine devam etmektedir.

Konudan Konuya (32)

     Öğrenilen, eğitimi
alınan her şeyi benimsememiz, kabul etmemiz, bize yabancı gelmemesi;

     Onun bizde
potansiyel olarak bulunan gerçeklerin kinetiğe dönüşmesinden başka bir şey
değildir.

     Öğrendiklerimizi
yabancılamayışımız; onlara karşı ünsiyet edişimiz,

     Reddetmeyip inkâr
etmeyişimiz; onların bize ait oluşlarının birer göstergesi hükmündedir.

     Bu da, Rahman
suresinin; 2. Alleme’l – Kur’an. / Önce Kur’an’ı öğretti.

     3. Haleka’l-insan.
/ Sonra insanı yarattı.

     Âyetlerinde işaret
edilen gerçeğe, parmak basılan bir husustur.

     İnsanı tanımak
için, kütüphanelerdeki kitapları düşünelim.

     Ama şahsî, ama
hususî, özel ve resmî tüm kitapları göz önüne getirelim.

     Hattâ tarih
boyunca yazılanları da, hesaba katalım.

     Hiç şüphesiz,
karşımızda kitaplardan nice dağlar gibi yığınlar teşekkül edecek,

     Nice kitap
tepeleri meydana gelecektir.

     Bütün bunlar; et,
sinir ve damarların içinde bulunduğu;

     Kemikten kafatası
içinde bulunan beynimizinden kaynaklanan;

     Düşünce, hayal,
tasavvur, fikir, anlam ve mânâların görmediğimiz, dokunamadığımız;

     Ve hattâ yer ve
göklere sığdıramadığımız,

     Âdeta mekân ve
zamandan münezzeh / uzak olan mânevî hasletlerimizin;

     Tarih boyunca
harf, kelime, satır ve sayfalar hâlinde;

     Küçük büyük
kitaplar şeklinde görünür, tutulur bir maddî hâl almış durumlarıdır.

     Öyle ki, onlar da,
içlerinde kendileri gibi açılacak fikir tohumlarını taşıyıp dururlar.

     Velhasıl, insanı
tanımanın yolu; kitap okumaktan, kitap ve içindekileri düşünmekten,

     Onların satır ve
sayfalarında kendimizi bilmekten, görmekten ve anlamaktan geçer.

     Çünkü insan;
kendisinin isteyip de yapamadığı, gezemediği ve bilmediklerini;

     Başka bir insanın
gezmesinde, bilmesinde görür, bilir ve anlayabilir.

     Kitap okumakla
gezenle gezmiş, görenle görmüş, bilenle bilmiş olur.

     Üstelik kitabı
yazanın nice tehlikeleri göğüsleyerek anlattığı gerçekleri;

     O, hiçbir
tehlikeli duruma düşmeden, sıcak köşesinde çayını yudumlayarak;

     Yazarın tüm
heyecan ve korkularını, merak ve endişelerini;

     Aynen hissederek
yaşar. Bilgi ve tecrübe sahibi olur.

     İşte bütün
okuyuşlar; hattızâtında yazarlarının şahsında;

     İnsanın kendini
tanımasından başka bir şey değildir.

     İşte sırf bundan
ötürü, insan; kendi nev’iyle ne kadar iftihar etse azdır.

     Zaten bunun
içindir ki, insan; insanın aynasıdır.

     Evet, her kitap;
yazarını aynen gösteren bir aynadır.

     Aslında, kitap
okumakla her şeyden önce, insan; insanı tanımış olur be dostlar!

     Hz. Muhammed,
Mekke’yi fethettiği zaman, Kâbe puthane durumundaydı!

     Müşriklerin,
putperestlerin puthanesi idi! Burası artık puthane olmuş deyip, ne yıktı ne de
yaktı.

     Orayı putlardan
temizleyerek Kâbetullah / Allah’ın Evi yaptı. Kâbe’yi yeni bir kullanıma soktu.

     Çünkü Kâbe’nin o
hâle getirilmesi, Kâbe’yi o halden sorumlu tutmamızı gerektirmezdi.

     Suçlu Kâbe değildi. Onu bu hâle
getirenlerindi.

     Onların
hâkimiyetine son verilince,

     Kâbe’ye tabii ve
tarihî fonksiyonunu işleyecek şekil verildi.

     Böylece Kâbe aslî
hâline kavuşturulmuş oldu. Fakat puthane yapılışından dolayı,

     Sorumlu tutularak
cezalandırılmadı. Sadece tekrar aslî hizmetine döndürüldü.

     Demek ki, bu
durumdaki yerleri gözden çıkarıp yakıp yıkmak değil,

     Aslî vazife ve
görevlerine döndürmek asıl olmalı.

Herkes Biliyor Kaptanın Yalan Söylediğini

Türkiye’nin kaderi için çok önemli bir
seçimin arifesindeyiz.

Hala hepimizin kafasındaki en önemli soru,
demokrasimiz açısından en temel sorun olan “seçim güvenliği.”

Muhalefet sandıklara sahip çıkabilecek mi? Sandık ve seçim kurullarının içine
yerleştirilmiş görevlilerin oyların sayımında, sayım tutanaklarının
tutulmasında ve sonuçların dijital ortama geçirilmesinde
(bilgisayara
yüklenmesi aşamasında) hile yapmasına engel olabilecek mi?

Hadi muhalefet bu aşamada başarılı oldu. Ya
oy çuvalları taşınırken veya YSK’nın seçim programına müdahale ile
sonuçlar değiştirilebilecek mi? “AA ile koordinasyonlu ve sistematik şekilde
manipule edilerek oy kaydırma işlemi” yapılabilecek mi?

Bunlar demokratik bir ülkede konuşulacak
konular mı?

Bu konuları tartışanları duydukça
utanıyorum. Biz demokrasisi eksik de olsa doğru, dürüst ve güvenilir seçim
yapan ülkelerden biri idik. Ne oldu da bu güveni kaybettik?

Seçimin güvenli bir şekilde yapılması ve sandıktan çıkan oylara göre milli
iradenin tam olarak tecelli etmesi
öncelikle devletin ve iktidar partisinin
görevi değil mi?

Niye bunlardan bir ses çıkıp da “merak
etmeyin ey halkım! Siz kimi tercih ettiyseniz O kazanacak” demiyor.

Niye devleti yönetenler, on yıllardır
başarılı bir şekilde en kıdemli hâkimin seçim kurulu başkanı olması kuralını
değiştirdi?

Anadolu Ajansı’nın YSK’dan veri almadığını öğrendik. Ama
kimden aldığı açıklanmadı. Neden bu ajansın haberleri ile seçimin manipüle
edildiği kanaati yerleşti?

****************************

Adalet İstemeyen “Dinidarlar”

Niye iktidar kanadı her seçim öncesi Seçim
Kanunu
’nu değiştirip tam bir mühendislik çalışmasıyla kendi partilerini avantajlı
kılacak değişiklikler yapıyor?

İktidara oy veren seçmenler, seçim
kampanyasında devletin her türlü imkânını, parti yararı için kullanan liderlerinden

adil olmasını istemezler? Neden milletvekili adayı olduğu halde devlet imkânlarıyla
seçim kampanyası yürüten Bakanlardan
istifa etmelerini, rakipleriyle eşit şartlarda
yarışmasını talep etmezler?

Müslüman ve mütedeyyin seçmenler hemen her seçimde “hiçbir şey
olmadıysa bile mutlaka bir şeyler olduğunu” çok iyi bilirler.
Trafolara
giren kedilerin, saat 20’de Anadolu Ajansı bilgi akışının kesilmesinin ve
aynı anda CHP ve diğer partilerin YSK Seçim Programına bağlantısında kesinti yaşanmasının
anlamını da bilirler. Ama “Atı alanın Üsküdar’ı geçmesinden” sadece mutlu
olurlar?

Çünkü AKP’nin fetvacıbaşı olan Hayrettin
Karaman’ın “İktidara zarar verecekse haksızlık ve yanlışlardan
şikayetle doğruları söylemek caiz değildir”
anlayışını benimserler.

****************************

Kul Hakkı ve Halka Yalan Söylemek

Kul Hakkı’nın İslam dininin en temel kavramlarından
biri olduğunu bilen mütedeyyin insanlar milletin varlığını “yandaşlara”
peşkeş çekildiğini gördüğünde
neden tepki göstermez?

Sınav sorularını çalanlara, devlet kademelerine sözde mülakatlarla
liyakatli olanlar yerine partilileri alanlara neden destek verirler?

Neden mütedeyyin insanlarımız kanun ve
kurallara aykırı binalar yaparlar?
Neden
imar aflarını çıkaranı alkışlarlar?  Bu alkışladıkları kişiyi, imar aflarının
depremin felakete dönüşmesindeki etkisini gördükten, on binlerce insanımızın
ölümüne ve milyarlarca liralık milli servetin yok olmasına sebep olduktan sonra
“artık imar affı yok” demesini de alkışlarlar?

2010 yılında ve sonraki seçimlerde “yerli
uçak göklerde”, “yerli traktör tarlalarda”
gibi sloganlarla dolu afişleri
bilenler benzeri yeni sloganları neden sorgulamazlar?

İktidar İzmir’de 2020’de yaşanan deprem
sonrası başlanan 5 bin konut vaadini de yerine getirememiş, iki yılın
sonunda ancak 2 bin 245 konut teslim edebilmiş.
Halkımız bu iktidarın, bir
yılda 700 bin konut yapacağına nasıl inanır?
“Finans bulunabilir mi? Dövizimiz
var mı? 700 bin konut için 750 bin usta işçi demir, çimento vd malzemeler var
mı” diye sormazlar?

TÜİK’in verdiği gerçeği yansıtmayan enflasyon rakamlarına
göre
maaşlara zam yapıyorlar. İşgücünün Milli gelirden aldıkları payı 5
senede %45’den %25’e düşürdüler.
Bu payı da sermaye sahiplerine
aktardılar. Dar gelirli kesim kendi tencerelerinden çalınan aşının, çocuğunun
eğitim hakkının elinden alınmasına neden tepki göstermez?

“Dünya lideri” diye övdükleri zatın diğer
aday veya liderlerle birlikte TV’de birlikte tartışma yapmaktan kaçınmasını
neden
sorgulamazlar?

On sene önce 2023 için konulan ekonomik
hedeflerin
yarısına bile ulaşılamamış. “Hedefimiz 2023 yılında 2 Trilyon
dolar
milli gelire ulaşmak” dediler. 2023 yılında Türkiye’nin yaklaşık 942
milyar dolarlık
bir GSYH’ye ulaşması bekleniyor.

“2023 hedefi olarak dünyanın ilk 10 büyük
ekonomisinden biri olmayı

vaat ettiler. Türkiye 17. Sıradan 21. Sıraya düştü. Şimdi hala “ilk
on ekonomi olmamıza az kaldı”
diyebiliyorlar.

Sahi “dinin en büyük günah saydığı eylemlerden
biri yalan söylemek”
değil miydi? Mütedeyyin insanlar alnı secdeli
yöneticilere “halka yalan söylemenin günah olduğunu” neden
hatırlatmazlar?

****************************

Ahlaksız Din Algısı

Şair, yazar ve müzisyen Leonard Cohen’in
şiirinde söylediği gibiyiz.

“Herkes biliyor, geminin su aldığını /
Herkes biliyor, kaptanın yalan söylediğini…

Herkes biliyor, başının belada olduğunu… /
Herkes biliyor, neler yaşadığını…”

“Herkes biliyor, zarların hileli olduğunu
/ Herkes biliyor, dövüşün hileli olduğunu…

Aydını, yazarı, gazetecisi, siyasetçisi,
işçisi, işvereni, köylüsü, şehirlisi herkes biliyor.

Fakat çok azı bildiği gerçeği
konuşabiliyor, yazabiliyor. Çünkü herkes haklıdan ve mazlumdan yana değil,
güçlüden yana olmayı seçiyor.

Çünkü dinin gayesinin “güzel ahlak”
olduğunu
bilmiyorlar veya işlerine gelmiyor. Ahlaksız bir dindarlık
olmayacağını ancak ahlaksız bir “dinidarlık” olabileceğini bilmiyorlar.

Çünkü çok azı dışında, inandıkları gibi
yaşamıyorlar. Bu yüzden yaşadıkları gibi inanmayı tercih ediyorlar.

Düşündüren Âyetler

     1. Er rahman. /
Rahman olan / sevgisi ve merhameti ile her şeyi yaratan Allah.

     2.
Alleme’l-Kur’an. / Önce Kur’an’ı öğretti.

     3. Haleka’l-insan.
/ Sonra insanı yarattı ve

     4.
Allemehu’l-beyan. / Bu yarattığına anlama, düşünme ve elde ettiği bilgileri
nasıl ifade edeceğini, konuşma ve yazma kabiliyetlerini nasıl kullanacağını
öğretti. (Rahman: 1, 2, 3, 4: Prof. Dr. Gazi Özdemir)

    “Rahman suresi, tâ
başında derin bir varlık sırrını, ifade ediyor. Rahman…Kur’an’ı talim etti.
İnsanı yarattı. Ona beyanı öğretti. Cenabı Hak, daha insanı yaratmadan önce
Kurân’ı Kerîmi kâinata talim etmiş (öğretmiş)tir…

    Kur’an, önce büyük
insan olan kâinata talim edilmiştir. Ardından küçük kâinat olan insana, beyan
öğretilmiştir ve insan, Cenabı Hakka muhatap hâle getirildikten sonra Kur’an
kitap olarak gönderilmiştir…

     ‘Kur’an, kâinatın
yaratılış plânıdır.’ diyen Süleyman Karagülle, Rahman sûresinin başındaki
âyetleri ele alırken diyor ki: ‘Bu âyetlerin dizilişi ile ilgili olarak
sorulacak birçok soru vardır. Neden Kur’an’ın öğretilmesi önce, insanın
yaratılması sonra zikredilmektedir?

     Rahman sûresinde
önce ‘Kur’an’ı öğretti’ ifadesinin olması buna işarettir.

     Önce kâinat
yaratılıp sonra Kur’an indirilmiş değildir. Kâinat insan için yaratıldığından
Kur’an’da: ‘İnsanı yarattı.’ denilmektedir. Kur’an kâinatın projesidir.
Yaratmadan önce irade buyurulmuştur. Önce proje, sonra inşaat yapılmıyor mu?

     Bu kadar bir
Kitab’a, bu kadar çok şey nasıl sığdı denilebilir? Kur’an bu soruya şöyle cevap
vermektedir: ‘Yaş kuru ne varsa, hepsi onun içindedir.’ (En’am: 59)

     İçindedir çünkü
bir müessese anlatılmış, diğerlerinin adları verilmiş ve kalanlar hep kıyas
yoluyla çıkarılsın istenmiştir. Beyanı öğretme budur.” (Abdullah Aymaz)

x         

     Bütün bunlardan
anlıyoruz ki, her şeyde öncelik, mânânındır. Nitekim, önce düşünür sonra
harekete geçeriz.

     Önce hayal eder,
karar verir, tasavvur eder, sonra gerçekleştirmeye çalışırız. Yani önce mânâ,
sonra madde.

     Zaten madde;
mânânın yani düşünce, hayal, tasavvur, plân ve programın tecellî, görünüş ve
şekillenişinden başka bir şey değildir.

     Tıpkı Yunus
Emre’nin ete kemiğe bürünüp, Yûnus diye görünmesi gibi.

     Tıpkı Esma-i Hüsna
/ Allahın güzel isimlerinin taşa, toprağa bürünerek kâinat olarak kendini
görünür kılması gibi.

     Tıpkı Esma /
Allah’ın güzel isimlerinin topluca ete kemiğe bürünerek, kâinatın özetin özeti
şeklinde, insan olarak tecellî etmesi gibi.

     İşte Hazreti
Allah’ın da ilminde, kâinat ve içindekilerden önce; onlar ve onlardaki tüm
maddîyat vardı. Yani yaratılacak her şey ilminde mevcuttu. Sonra zuhura
getirdi. Mânâlar müşahhaslaştı, cisimleşti.

     Demek ki, her
şeyden önce mânâ, sonra madde.

     İşte kâinat ve
insan; daha önce Allah’ın ilminde mânen var olan Kur’an’ın yani İlahî plân ve
programın taşa, toğrağa bürünmüş hâlidir.

     Demek ki, mezkûr
âyetlerde belirtildiği gibi, Yüce Allah önce Kur’anı talim etmiş, sonra insanı
yaratmıştır.

 

     Âyetler
düşündürüyor bizleri;

     Takip etmek gerek
İlahî izleri.

     Tüm yaratılmışlar
çiftler hâlinde

     Düşünmeli,
yaratılıştaki ikizlikleri.

Siyasetin Havası Kurşundan Ağır

Bütün
Türkiye 14 Mayıs 2023 seçimlerine odaklandı.

            Ne TC Merkez Bankasının çelik
kasalarla Tahtakaleden döviz toplaması, ne Kızılay Kan Merkezinde kan stokunun
bitmesi, ne de bir Kg. soğanın 35 TL den satılıyor olması. İktidarı zerrece
ilgilendirmiyor.

            Ve ne de 6 Şubat Pazartesi 11
vilayetimizde meydana gelen Türkiye için asrın depremi sayılan(çünkü
istatisklere göre başka ülkelerde daha yüksek şiddetli depremler olmasına
rağmen binaları daha az hasar gördü, daha az sayıda insan kayıplarına neden
oldu.) depremde kaybettiğimiz 50,390 kişinin kaybedilmesi.

            İktidar ittifakı(Cumhur) bu zor
seçimi kaybetmemek için hamle üzerine hamle yaparken, muhalefet(Millet İttifakı)
da 21 yıllık AKP saltanatını devirmek için alışılmışın dışında bir çalışma
yürütüyor.

            Tabir caizse her iki ittifak ta
kazanmak için şeytanla dahi gerdeğe girmeğe çoktan hazırlar. Evet, rakibine
üstün gelmek için her türlü oyun kurmada akla, hayale gelmedik atraksiyonlar
yapıyorlar. Ancak bu yaptıklarının bazıları Türk Milletinin değerlerini
aşındırıyor olsa da ne gam!

                İtalyan
Felsefeci Niccolò Machiavelli’yi
sevmeseler de şu sözünden gram geri adım atmıyorlar: “Kazanmak için her yol mubah.”

            İşin başında belirtelim ki, Recep
Tayyip Erdoğan’ın anayasa hükmüne göre 3. Defa Cumhurbaşkanlığına aday olmaması
gerektiği halde, yandaş hukukçular bunun aksini iddia ediyorlar. Olur mu, olmaz
mı bilemeyiz ama iş eski İstanbul Baro başkanı Turgut Kazan tarafından AİHM’me
kadar çoktan taşındı bile.

            Hayal satıyorlar.

            Menfur bir cinayete kurban giden
eski Ülkü Ocakları Genel Başkanı Merhum Sinan Ateş’in “Polis Tutanağı” önce
kayboluyor, daha sonra emniyet tarafından tekrar yerine konuluyor, ama olay
hala fulü vaziyette yerini koruyor. Tahminim o dur ki, kuvvetliyi korumak için zayıflar
yem olarak kullanılacak. Mesele, hukuka değil, kitabına uydurulmaya
çalışılıyor.

            Konuşmaya gelince suçluların,
teröristlerin ayakkabı numaralarını, aldıkları nefese kadar her şeyi bilen
devlet, bu menfur vakada ince hesaplarla meşgul ki, cinayet halâ aydınlatılmış
değil.

            Öyle anlaşılıyor ki, bu cinayetin
aydınlatılması da iktidar kanadının diğer vaatleri gibi seçim sonrasına
bırakılacak.

            Büyük iddialarla hazırlanmış AKP
Seçim Beyannamesine birazcık eleştirel yönünden bakıldığında insan gülmekten
kendini alamıyor.

Deniliyor ki:
Önümüzdeki dönem kamudaki personel
alımlarında mülakat sistemi kaldırılacak
.”

            İyi de 21 yıl önce hükümeti devraldığınızda
zaten kamuya personel alımlarında mülakat sistemi yoktu. Yıllarca yüksek puan
kazanmış gençlerin umutlarını kırarak, bazılarının intiharlarına sebep olmuş bu
çarpık zihniyet uygulamasını yandaşlarınızın çocuklarına kapı aralamak için sizler
icat ettiniz.

            İddia ediyorum ki bu haksız
uygulamayı şayet kazanırsanız yine kaldırmayacaksınız. Aksi takdirde yandaşlarınızın
çocukları nasıl hâkim, nasıl kaymakam olacaklar?

*

Millet
İttifakı çatısı altındaki muhalefet Partilerine gelince:

            İki seneyi aşkın süredir “Güçlendirilmiş Parlamenter Hükümet Sistemi
üzerinde yaptığınız çalışmalar umulur ki seçim kazanıldığında meyvesini vermiş
olsun. Aksi takdirde Cumhurbaşkanını belirlemedeki gel-git’ler gibi olursa çok
büyük fiyasko olacağı kesin. Türk milleti bu adar başarısızlığı asla hak
etmiyor.

            Milletvekilliği sıralamasında ise
gerek Cumhuriyet Halk Partisinde gerekse İYİ Partide partililerin itiraz
seslerinin yükselmesinin büyük ölçüde haklılık payı var.

            Öncelikle şunu belirtmek isterim ki,
DEVA Partili eski Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in Türkiye’nin gözbebeği ve odak
noktası Çankaya’dan aday gösterilmesi çok büyük yanlış olmuştur. Sessiz sedasız
başka bir vilayetten aday gösterilseydi bu kadar tepki toplayacağını
sanmıyordum. Kaldı ki onun döneminde yapılan adaletsizliklerden CHP çok şikâyetçiydi
ve üstüne üstlük birde Ankara’dan İstanbul’a “Adalet Yürüyüşü” yapılmıştı.

            İkinci milletvekili rahatsızlığı da
İYİ Partide olmuştur.  Büyük umutlarla İYİ
Parti’nin kuruluşunda yer almamızın nedeni, liyakatsizliğe haksızlığa ve
adaletsizliğe son verilsin, vatanımız emin ellerde iyi yönetilsin diyeydi. Ama
milletvekilliği sıralamalarında gördük ki, yine aslan payını aslan olmayanlar
almış.

            İYİ Parti’nin kuruluşu kolay olmadı,
kimi vilayetlerde salon verilmedi, kimi vilayetlerde elektrikler kesildi, kimi
yerlerde ise miting alanları kamyonlarla engellendi ama parti kuruldu. Bu
mücadelenin hiçbir yerinde bulunmayıp, “görelim bakalım ne yapacaklar” diye
uzaktan seyredenler, il başkanı veya ilçe başkanı olduktan sonra partiye üye
olmalarına rağmen milletvekilliği sıralamasında ilk sıralarda yer almaları
vicdanları yaralamıştır.

            Şu kesin olarak bilinmelidir ki hiç
kimse vaz geçilmez ve yeri doldurulmaz değildir. Büyük tepkilere rağmen neden
Ordu, Amasya, Gaziantep ve Kocaeli gibi vilayetlerde bariz yanlışlıklar yapılır
anlaşılır gibi değil.

            Sağlıklı kalın. 

Kolayı Zorlaştırma Gafleti

0

Hayat, zor mu? Bu hayat çekilmez, diyenlerden misiniz?
“Istırabım doğuştan / ben doğarken ölmüşüm.” dizelerini sıkça mı terennüm
ediyorsunuz?

Zor olan, hayat değil; hayatı zorlaştıran, insan. Allah,
insan için kolayı diler, “Gücünün yeteceği kadarını teklif eder. (Bakara 286)
İnsan, insanın niçin kurdu olsun ruhu olmak varken? Zorluk ve kolaylık, iyilik
ve kötülük, güzellik ve çirkinlik, dostluk ve düşmanlık bize göre anlam ve
değer kazanıyor. Biz ürettiğimiz için korku, öfke, zor, çirkin var. Biz
üretirsek, merhamet, diğerkamlık, sevgi, değerbilirlik de var. Her değerin
kaynağı da merkezi de insan olarak “biz”iz.

Hayat sınavının çok kolay olan sorularını zorlaştırarak,
kendimizi sınıfta bırakıyoruz. Arkasından niçin sınıfta kaldım, diye ağlıyoruz.
Ancak, bu sınıfın tekrarı yok. Kas ve kemiklerini güneşte iyice ısıtan yılan,
çevre kontrolüne çıkar. Bir marangoz atölyesine uğrar. Olacak ya, kuyruğu
marangozun iki tarafı dişli testeresine çarpar ve yaralanır. Yılan öfkelenir,
testereyi ısırır, ağzı kanla dolar. Kendisine saldırıldığını düşünen yılan,
testereye dolanır, güya onu hareketsiz hale getirecek, sıkboğaz edecektir.
Ancak, testere yılanın her yerini deler ve kanlar fışkırmaya başlar. Yılan, kan
kaybından ölür. Bir anlık öfke, intikam duygusu ölümüne sebep olur yılanın.
Olay ve olgular, sabırla, empatiyle anlaşılmayı gerektirir. “Teenni” diye bir
kelime var dilimizde, “acele etmemek” anlamında.

Yurdumun insanı teenniden yoksun. Ben de dâhilim buna.
Birbirimizi anlamaya çalışmıyoruz, dayatmacıyız; karşıt düşüncelere saygı
göstermiyoruz, inhisarcıyız; başkalarının haklarına kör ve sağır davranıyoruz,
benciliz; kişilere ve eşyaya işimize yaradığı kadar değer veriyoruz,
çıkarcıyız; bir vadi dolusu altınımız olsa yetinmiyoruz, tamahkârız; veren elin
alan elden üstün olduğunu birbirimize anlatıyoruz, ancak bunu hayatımıza
indirmiyoruz…

“Dövene elsiz gerek / Sövene dilsiz gerek” diyen Yunus kadar
olmaya da gerek yok hayattan şikâyetçi olmamak için. Kirlenmemiş bir fıtrat;
aşırılıktan kaçınılan yaşam, hesabı kolay verilebilir sınav için yeterli.

Evin hanımı, farenin, buğday çuvallarına verdiği zarardan
bıkmıştır, beyine bir kapan almasını söyler. Kendisinin ölümü için verilen
kapan siparişini duyan fare telaşlanır, tavuktan yardım ister. Tavuk, fareye
yüz vermez, “Bu senin problemin, ben sahibimden memnunum, yemimi de vaktinde
yiyorum, yumurtamı yapıyorum.” der. İstediği desteği alamayan fare evin ineğine
gider, “Ne olur, ev sahibine engel olun.” der. İnek, farenin telaşına anlam
veremez, onu tersler. Kapan eve getirilir, fare için sıkıntılı günler
başlamıştır. Ancak, bir yılan gelir, kuyruğunu kapana kaptırır, bu acıyla evin
hanımını ısırır. Hanımını baygın halde gören adam, ona bir tavuk suyu çorba
yapmak ister, tavuğu keser. Yılanın zehirlediği kadın birkaç gün sonra ölür.
Cenazeye gelenlere ikramda bulunmak gerekecektir. Adamın aklına ineği misafirlere
ikram etmek gelir. İneği keser. Fare, hem kızgın hem üzgün hem şaşkındır.

Hayatı güzelleştiren ve kolaylaştıran biraz da paylaşmak,
başkasını anlamak, başkası için var olduğunu bilmek, yaşatmak için yaşadığına
inanmak değil midir? Hayat, oldurmak mıdır, öldürmek midir? Oldurmayan bir
ruhun yaşattığı beden; insanlığa leş, tarihe çöptür.

Küçük şey diye bir şey yoktur; hele lüzumsuz hiç yoktur.
Martıların kanat çırpmasıyla okyanuslarda dalgaların oluşacağını idrak etmek, hazineleri
keşfetmekten daha değerli. Hayat, bumerangla oyun sahasıdır. Yaptığın iyilik de
kötülük de gün gelir seni bulur. Fare onun için, hem kızgın hem üzgün hem
şaşkındır. Keşke tavuk ve inek bunu bilseydi, evin hanımı ve beyi bunu idrak
edebilseydi. Adam hanımını kaybetmez, kadın canından olmazdı. Şimdi hepsi
yaşardı.

Siyaset, akademi ve medya alanında yer işgal edenler, toplumun
vitrinindeki modellerdir. Onlar, bizi hem temsil eder hem bize kılavuz olurlar.
Yarınlarımızın mimarıdır bu kişiler. Hayat sahnemizin ekran yüzü olan bu
kişilerin ağzından çıkan her söz, bizi düşündürür, etkiler. Onların
söyledikleri adeta bir ayet hükmündedir. Kimlik ve kariyerleriyle seçkinler
kategorisinde yer alırlar. İstenir ki davranış ve sözleriyle mensubu
bulundukları topluma yaşama sevinci versinler, aidiyet hissi tattırsınlar,
zehri bal eylesinler. İçimizi karartmasınlar, egolarının esiri olmasınlar,
olayların ve olguların künhüne vakıf olsunlar, bilmediğimizi ve görmediğimizi
bize hem bildirsinler hem gördürsünler. Zor şeeyler değil bunlar, olması
gerekenler.

Bir süreç yaşıyoruz, seçim sath-ı maili deniyor.
Siyasetçiler, gazeteciler, akademisyenler medyamızı işgal ediyor. Dinliyorum
kendilerini, zaman ayırıyorum onlara. Televizyonu kapatırken “Ben bunları niye
dinledim ki?” diyorum. İçimin karardığını, sinirlerimin gerildiğini
hissediyorum. Stüdyo değil sanki bulundukları yer, arena. Zihinlerde ve
gönüllerde saygın yer edinenleri istisna tutuyorum, pek çoğu, kırmızı görmüş
boğa gibi birbirlerine saldırıyorlar. Güzel güzel konuşmak, sabırla dinlemek
varken ne güzellik ve sabır bulabiliyorsunuz ilişkilerinde. Konuşan da dinleyen
de mutlu olmuyor. İsraf edilen zaman, kendilerine güven duyulan kimliklerin
yıpranması karamsarlığımıza yol açıyor.

Böyle olmamalıyız. Hayat orkestrasının her enstrümanını
yeniden akort etmeliyiz. Zor değil; iyi niyet, samimiyet lazım. Uzağa gitmeye
gerek yok, fabrika ayarlarına dönmek yeterli. Adı, fıtrat. Yoksa kendini
katleden yılan, şaşkınlık yaşayan fare hikâyeleri bitmez. 

Prof. Dr. Tolga Yarman ile Cumhurbaşkanlığı Seçimi Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: 25 Temmuz 2022
târihinde Yüksek Seçim Kurulu (YSK) Başkanlığına; ‘cumhurbaşkanı seçilmek için yükseköğrenim şartı’ hakkında
yazdığınız yazıya1 cevap verildi mi?

Prof. Yarman: Maalesef bir cevap edinmekten mahrum kaldım. Buna
karşılık, dilekçemi belli bir cevap talebiyle yazmaktan ziyade, “sorumluluk dürtüsüyle”, yazmıştım. Muhakkak
bir cevap bekliyor değildim, açıkçası… Yani cevap tabii, verilmeyebilir ve
fakat dilekçemin gereği yerine getirilebilirdi; bundan alabildiğine ferahlık
duyardım…

Şu ki, benim yazımı zemin ittihaz
ederek, Değerli Dr. Ayekin Ertuğrul ve Sevgili Lisedaşım Mehmet Kunt, YSK’ya
birer dilekçe yollayıp, söz konusu “diplomayı
talep ettiler… Onlar’a, “Kişiye özel
bilgidir, veremeyiz
”, diye cevaplar yollandı; bunu biliyorum. Gelişmeyi
yadırgamamak mümkün değil. Sizi ameliyat edecek doktor hakkında diplomasının
şaibeli olduğu iddiasıyla, bir şayia çıkıyor ve siz, doktorunuzun diplomasını
görmek istiyorsunuz. Size, “kişiye özel
bilgidir
” diye, diploma gösterilmiyor… Böylesi, çalım zaafiyetli bir
mantığı, hiç bir biçimde onaylamıyorum… Burada söz konusu olan, bir tek,
ameliyat olacak kişi de, değil… Seksen beş milyon yurttaşımız…

Çetinoğlu: Karşılaştığınız ilgisizliği
nasıl yorumluyorsunuz?

Prof. Yarman: Bu zor bir soru… Bir yandan dediğim gibi belli bir
cevap bekliyor olmaktan ziyade, akla kolaydan gelmeyebilecek hususları,
yapabildiğim kadarıyla bütünsel olarak, YSK’nın dikkatine taşımıştım. Bu
çerçevede, Onlar’dan bir yargı kurumu olmaları hasebiyle, “ortaya”, dilekçemde özetlenmiş
olduğu şekliyle, “yeni veriler çıktığına göre, YSK’nın, bir “iade-i muhakeme”
kararı alıp, “eldeki diplomanın geçerlilik durumunu araştırması zorunluluğunun
zuhur ettiğinin”, altını çizmiştim… Gereğini, ne derecede yerine getirdiler,
bilemiyorum, ancak isimlerini işaret ettiğim arkadaşlarıma verilen, “Kişiye
özel bilgidir, veremeyiz!” kurgusundaki klişe yanıtı, çok hayal kırıcı
buluyorum…

Şunu ilave etmeliyim ki,
diplomasız CB olunamaz değildir. Ancak bu uğurda Anayasa’nın değiştirilmesi
zorunludur. Örneğin işte Rahmetli Bülent Ecevit, çok beğendiğim bir aydındı.
Çok yürekliydi. Çok sevdiğim bir önderdi, sıra dışı bir başbakandı. Ne var ki,
Ünivesite mezunu değildi. Ecevit, yasalar müsait olsa, cumhurbaşkanlığı yapamaz
mıydı? Bence harikulade yapabilirdi. Yasaları zorlamayı aklından geçirmedi… O
kadar böyle ki, ezeli rakibi Rahmetli Demirel’in cumhurbaşkanlığının ikinci bir
dönem tekrarı için, çok gayret sarfetti…

Bahse konu dilekçemde gerçi,
ayrıntısıyla anlatıyorum… Yine de, YSK’nın konuya dönük neden bir iade-i
muhakeme kararı
alması gerektiğini savladığımı özetlemeliyim: YSK’nın
elinde bulunan “cumhurbaşkanının diplomasının, tasdikli sureti” değildir.
Kökeni henüz (benim gördüğüm) belirsiz bir “suret” üzerinden İstanbul 15.
Noteri’nin verdiği, aslına değil, “suretine uygundur”, belgesidir. Bu sebeple
Noter ve Noter Kâtibesi, ceza almışlardır. Ayrıntı geniş olarak basına
yansımıştır ve yazımda mevcuttur. Ne oldu şimdi: YSK, ya Noter’e dönecek ve “İlgili
özneden diplomanın aslını isteyin, tasdik edip bize yollayın!” diyecek, ya da
doğrudan söz konusu özneden diplomasının aslını talep edecek. Bu olmamışsa, CB’nın,
YSK’daki dosyası sakıt olmuş demek, olur. Buna karşılık, takındığı sezilen
edilgenliğin hesabını kimse veremez. İnşallah yanılıyorumdur, şu ki, Türk
milleti herhalde böyle bir zul altında bin yıldır kalmamıştır…
Sözlerimi, dilekçede de ifade ettiğim gibi, sevgiyle, hatta, abi ve hoca olarak,
söz konusu özneyi, başta da ulusumuzu koruma saikiyle yazdım.

Aracılığınızla, buradan YSK
ilgililerini, bir kez daha uyarmayı dilerim: Lutfen “iade-i muhakeme” kararı
zemininde gereğini eda edin!..

Teknik hissim, cumhurbaşkanının,
diploması itibariyle anayasal gereği yerine getirmediği, yönündedir… O’na, bu
sebeple, ayrıca hakkında ABD Temsilciler Meclisi’nin açtığı mal varlığı
soruşturması dolayısıyla, aday olmamasını, hassaten telkin etmeyi diliyorum… Bu
soruşturma, evet ABD hukuk sistemi içinde açılmış bulunuyor. O açıdan, bizi
“hukuken ilgilendirmiyor” olarak telakki edilebilecek olsa da, orada olduğu
sürece, şahsen gördüğüm, bize karşı ciddi bir tehdit oluşturur; o arada,
CB’nın oyun bozma yönünde bildiğimiz yüksek kabiliyetlerine bel bağlanabilir;
ancak, mal varlığı soruşturması sebebiyle, ABD’nin bize yaptırmak isteyip de
yaptıramayacağı hiç bir şey yoktur, kanaatindeyim… Bunun çok ciddi ve yakın bir
örneği, ABD Başkan Yardımcsı Mike Pence’in, 18 Ekim 2019’da Ankara’yı nasıl bir
misyonla ziyaret ettiğidir. Bu misyonu,  Pence’in
karelere düşmüş kösele gibi fotoğrafları bağır bağır bağırıyor… ABD
Başkanı Trump’in bize, raslantıya bakın ki, ondan yuvarlak on gün önce, 9 Ekim
2019’da yazdığı ve tarihimizde yaşanmamış derecede bizi rencide eden mektup da,
unutulmuş değildir.

Fazla olarak, yazımda yine var,
Anayasa Madde 101, CB’nın üçüncü defa aday olamayacağını işaret ediyor… Lutfen
ülkemizi daha fazla germeyelim…

Söz konusu dilekçemde, muhalefete
de bir çift sözüm olmuştu,… Muhalefet yönetimi bu duruma eğer göz yummasa, bu
raddeye gelinmezdi… Bunu şimdi söylüyor değilim, iki buçuk yıl önce CHP
Kurultayı Süreci’nde söyledim: https://www.youtube.com/watch?v=I0RxL_DvalQ
(Genel Merkez / 23 Temmuz 2020), https://www.youtube.com/watch?v=Qf2StRK-zR0
(Kurultay / 25 Temmuz 2020).

Sevgili Arkadaşım Bedri Baykam,
YSK’ya 25 Temmuz 2022’de yazdığım dilekçeyi, bütün milletvekillerimize, bütün
Parti Meclis Üyelerimiz’e yolladı… Tık yok!.. Şahsen, bir çırpıda sayılamayacak
kadar çok kişiye yolladım… Tık yok!.. Yazıyı, omuzdaşlarım, benim için tesis
ettikleri Facebook Sayfası’nda
(https://www.facebook.com/groups/3435592756490973/events/) yayınladılar… Yazı
dakkasında yayından kaldırıldı 😊)
Bütün bunlar hayra alamet değil!.. (Bu satırlar, YSK’nın, CB
adaylarının adaylıklarına karşı yapılan itirazları, 30 Mart 2023’te reddetmesinden
epey önce kaleme alınmıştır.)

Çetinoğlu: Av. Yaşar Topcu;
kendisiyle yaptığım röportajda2 Cumhurbaşkanı adayı olabilmek için
‘yükseköğrenim’ kurumundan alınmış diploma gerektiğini, Sayın Erdoğan’ın
diplomasının ‘yüksekokuldan’ alındığını, anayasa maddeleriyle belirterek
uygulamada ‘şâibe’ bulunduğunu belirtiyor. 
Zat-ı âliniz de diploma suretinin tasdikindeki usulsüzlükler sebebiyle
‘şâibeli’ buluyorsunuz.

Cumhurbaşkanlığı
gibi ülkenin en yüksek mevkii ile alâkalı şâibelerin mevcudiyetini nasıl
değerlendiriyorsunuz?

Prof. Yarman: Demin
değindiğim gibi, o takdirde, “Hâkimiyet kayısız şartsız milletimizin” olmaktan
çıkıyor… Uzmanlığım yanı sıra, bir strateji hocasıyımdır… Eğer bir Genelkurmay
(Pentagon) sizin burnunuzun dibine kadar (Irak / 2003), 250 bin kişilik bir
ordu ile sokulmuşsa, sizin iktidarınız için bir güzellik düşünmek zorundadır…
Düşünmemişse, iyi bir genelkurmay değildir… Yalnız iktidarınız için değil,
muhalefetiniz için de bir güzellik düşünmüyorsa, yine iyi bir genelkurmay
değildir… İçeride, tıpkı Güney Amerika ülkelerinde yapılana benzer olarak, o
yolla bu yolla, belli bir zümreyi âbâb ediyorsunuz…  Ondan sonrası, çorap söküğü gibi geliyor…
Kimse gücenmesin: Dışarıdan bakınca, “kurulu bu çarkların değiştirilmemesine
omuz vermemek için”, bir sebep göremiyorum… Yani, söz konusu çarklar korunmak
isteniyor…

Yine de karamsarlık yansıtmak istemiyorum… Tersine Gazi  gibi düşünüyorum: Milletin istiklalini, yine milletin
azim ve kararı kurtaracaktır!.. 

Çetinoğlu: Diğer taraftan Sayın
Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ndeki diploması hakkında, önceki
dönemde bilgi verilmedi. Günümüzde yeni bir teşebbüste bulunuldu mu?

Bulunulmadı ise neden? Bulunuldu ise nasıl bir netice
alındı.  Zat-ı âlinizin Belediye
yönetimindeki değişiklikten sonra bu işle ilgilenmemesinin mâkul bir sebebi
olmalı. Açıklar mısınız?

Prof. Yarman: YSK’ya
yazdığım yazıda bu hususa da yer verdim… Diploma sorununun peşini bırakmayan
bir parti (Halkın Kurtuluşu Partisi), bence akılcı bir hamleyle, İBB Personel
Daire Başkanlığı’ndan, orada cumhurbaşkanının hangi diplomasının bulunduğunu
tahkik maksadıya, diplomayı talep etti… Ne beklersiniz? İktidar her yönden
CHP’li İBB’yi sıkıştıyor, değil mi? Fırsat bu fırsat, İBB Yönetimi, diplomayı çıkartsın,
göstersin…

Bunu beklersiniz!..

Öyle olmadı… “Kişisel belge olduğu
için, diploma, talep sahiplerine gösterilmedi… Kimseyi zan altında bırakmak
istiyor değilim… Her cenahtan arkadaşımızın saygısına mazhar olmanın
ayrıcalığını taşıyorum… Ancak, gördüğüm, tam
da yukarıda değindiğim gibi, ürkütücü… Yani hem iktidarın hem de muhalefetin,
ellerini, “aynı birileri”, tutuyor… Rejim; 2017’de, milyonlarca mühürsüz oy
pusulası geçerli sayılarak, aynı doğrultuda olarak, değişti…    

Bütün bunlar tamam da, “onurumuz”, ne güne duruyor!.. Hele hele Gazi’nin
Gençliğe Hitabesi’nde, hepimize yüklediği “Biricinci Vazife” sırtımızdayken…
Türk İstiklali’ni ve Türk Cumhuriyeti’ni ilelebed muhafaza ve müdafaa etmek… Bu
“Vazifemiz”den söz ediyorum…

Gereğini yapmak zorundayız… Akademik hassas tartıdan ve zerafetten ayrıca
inhiraf etmemeye çalışarak, görevimizi eda ediyoruz… YSK’ya, omuzdaşlarımla
beraber ve Onlar adına yolladığım söz konusu ettiğiniz dilekçeyi, böyle bir
çerçevede, kaleme aldım…   

Çetinoğlu: Kendisini ‘iflâh olmaz
bir Erdoğan muhalifi’ olarak tanımlayan Av. Gürkan Uysal; Kocaeli Aydınlar
Ocağı internet sitesinde yayınlanan iki makalesinde3 Sayın Erdoğan’ın
14 Mayıs 2023 tarihindeki Cumhurbaşkanlığı seçimine, ‘üçüncü değil, ikinci defa
aday olduğunu’ belirtiyor.  Bu açıklamayı
nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Yarman: Düşüncemi, en
önce Erdoğan’ı ve ülkemizi koruma saikiyle açıklayacağım: Ciddi tehdit
altındayız… Halisane olarak; hiç tanış olmadığım, şu ki, selam ve saygısını hep
kıvanarak edindiğim, benimle aynı uhreviyet dünyasının çocuğu olarak büyümüş
olan Kardeşim Erdoğan’nın, Allah aşkına, bir yolunu bulup; kendisini; şahsına;
şahsında ise ülkemize yöneltildiği, çok açık tehditten, kurtarmasını ve
cumhurbaşkanlığına aday olmamasını, feryatla, dikkatlere taşıdım, taşımaktayım…
Bu durumda, ikinci defa, üçüncü defa, bu tarıtşmaya girmeyi hiç uygun
bulmuyorum… Ayrıca sözünü ettiğiniz iddiayı zorlama bir yorum olarak
değerlendiriyorum… Böyle bir yorumu akademik güvenle yapabilmek, Anayasa’da
tasrihat yapılmasını, daha ayrıntılı bir anlatımı, giderek oraya, geçici ek bir
madde ilavesini gerektirirdi… Bunlar yoksa her türlü iddia, sıradan yorumdan
öteye geçemez… Elde bulunan lafz ise açıktır… CB, hele bu saatte, üçüncü defa
aday olamaz!.. Anayasa 101 böyle diyor… Ayrıca dikkatinizi çekerim: Anayasa’da
2017 sonrası “Başkan” diye bir kavram yer almış değildir. Öncesinde ve
sonrasında “Cumhurbaşkanı”dır (CB), kullanılan kavram… O halde CB üçüncü defa
aday olamıyor…

İstisna mahiyetinde karşıt iki yaptırım var… Birincinsi diyor ki, CB,
Meclis’i feshedebilir ve “seçimlerin yenilenmesi” kararını alabilir. Ancak o
takdirde, kendisi yeniden aday olamaz. Diğeri ise diyor ki, Meclis 3/5 oranında
bir oyla en az, seçimlerin yenilenmesi kararını alabilir ki, buna iktidarın tek
başına gücü yetmiyor… Muhalefetin desteği gerekiyor, eğer söz konusu oran
sağlanabilirse, seçim o takdirde, yenilenebiliyor ve CB yeniden aday
olabiliyor…

Şu hususa ayrıca dikkat etmek gerekiyor: Anayasa’da, “erken seçim”
kavramı yer almıyor. “Seçim yenileme” kavramı yer alıyor. Seçime beş kala seçim
yenileme kararından bahsetmek vicdanları yaralıyor, bir defa ve doğrudan
“zorlama” anlamını çağrıştırıyor…

Seçim olağanda, CB’nın beş yıllık görev süresinin bittiği andan itibaren,
onu izleyen Pazar günü yapılır. Anayasa’nın emri budur… Seçimin bu yılki anayasal
tarihi 18 Haziran olmaktadır… Bu durumda, seçimi bir hafta, on gün, ya da bir
ay öne çekmeye çalışmak, ister istemez, Anayasa’nın hal-i hazır lafzıyla yok
saydığı, CB’nın üçüncü defa aday olamayacağı kısıtını kırmak ve Anayasa’nın
istisna yaptırımlarını, o da zorlamayla çalıştırarak, üçüncü kez adaylık
yolunun açılmasına abanmak demek olmaktadır. (Bu satırlar da, YSK’nın,
CB adaylarının adaylıklarına karşı yapılan itirazları, 30 Mart 2023’te
reddetmesinden epey önce kaleme alınmıştır.)     

Çetinoğlu: Kurucusu ve Kurultay
Onur Delegesi olduğunuz CHP’nin genel başkanının 8ki aynı zamanda 14 Mayıs 2023
târihindeki seçime ‘Cumhurbaşkanı adayı’ olarak katılacak olan Sayın
Kılıçdaroğlu’nun; size has tâbirle ‘omuzdaşınız’ olmayışını nasıl yorumluyorsunuz?

Prof. Yarman: Bir defa niye
14 Mayıs da, Anayasa’nin emrettiği tarih olan 18 Haziran, değil?.. 14 Mayıs
telkinine o sebeple bu sebeple kapılabilecek olan Muhalefet, o takdirde, Anayasa’nın
istisna yaptırımı zemininde, CB’nın üçüncü kez adaylığını sineye çekmeye, aynı
dış odak tarafından mıknatıslanarak, taşınmak istendiği, izlenimini pekiştirecektir…
Arkadaşlarımız’ı bu konuda, kamuoyuna açık olarak, ya da doğrudan uyarageldim…

Diğer yandan, Kemal Kılçdaroğlu ile şu an
karşılaşsak, birbirimize sarılırız… En azından benim içimden gelen duygu o olur…
O’na aday olmamasını 8 Mayıs 2022’de telkin ettim: 

       CB’na adaylığın gündemde. Buna, seni,
içeride ve dışarıda teşvik eden, odaklar var. Çoğu; bir defa, benim gördüğüm,
gayrı samimi… Aday olursan, keşke yanılsam, katiyen şeçilemeyeceksin…
Hile hurda diz boyu olacak… Sığınmacılara oy kullandırılacak… Bütün
bunları dahi geçiyorum. Türkiye, adım gibi eminim, dış odaklı
stratejilerde mezhebî bir yırtılmaya sürüklenmek ve İran’a
karşı Saddamlaştırılmak
 isteniyor… Yıllardır yazıyor, söylüyorum…
Bize, TÜMÖD’e, 2 Ağustos 2011’deki ziyaret sırasında yaptığım sunumda
dilim döndüğünce, sana ayrıca, anlatmıştım…  Senin aday olacağın,
CB seçiminden – çok hakkaniyetsiz ancak öyle işte – kim çıkarsa çıksın,
Türkiye, tam da şer biçimde tasarlandığı şekliyle, “mezhebî bir
yırtılmayla”
 çıkar… “Maksat”, ağızdan yel
alsın, hâsıl olur… Etrafta, bizi çok rahatsız ettiği kadar,
inanıyorum seni de çok rahatsız eden, ihtirası yeteneklerinden bilmem kaç karış
önde, debelenmeler, çok çirkin biçimde ve gırla gidiyor. Bunları kesmenin
bir yolu var. Bu, hiç bir biçimde altı çift dudağın arasından bir CB adayı
telaffuz etmek değildir… Bir önyarışmanın önünü açmaktır.
Yarışmaya davet edilecek adaylar, mırın kırın etmenin ötesinde, ülkemize
ve bölgeye dönük, giderek Dünyamız’a dönük, diyeceklerini derler… Yoksa
(gıyapta kusura düşmeyi kasdediyor olamam, şu ki), yeni bir “Ekmek için
Ekmel” vakkasına sıkışırız… Anlatmaya çalıştığım çerçevede, bir siyasî
rüzgârı, coşkuyu arkasına alamayan Türkiye’nin, kim seçilirse seçilsin,
üstündeki boyunduruğu kopartıp atması, imkânsızlaşır… Maruz bulunduğun
etkileri tahmin edebiliyorum… Ama şu dediğime yakın bir şeyi başaramazsak,
falımız, korkarım kapalıdır…

 

Şahsen, hâlâ Kemal Kılıçdaroğlu’nun aday olmaktan sarf-ı nazar edeceğine
inanmak istiyorum… (Bu satırlar, Kemal Kılıçdaroğlu’nun aday olmasının
kesinleşmesinden epey önce kaleme alınmıştır…) Yoksa keşke yanılsam yukarıda
dediklerimle karşılaşacağızdır… 18 Haziran yerine, 14 Mayıs’a eğer Muhalefet, yeşil
ışık yakarsa, bunun hesabını sittin sene veremez…

Şunu, içinde bulunduğumuz durumda, eklemek zorunda kaldığım için üzgünüm:
Noter atlatılıyor, YSK atlatılıyor, 
Muhalefet kımıldamıyor, yapılan sertin seri uyarılardan kaçıyor, İBB
ilgili daire personeli susturuluyor, ya da diploma görme istemine “Kişisel
bilgidir, veremeyiz”, demeye sıkışıyor, YSK yargıçları, korkarım iade-i
muhakeme yolundaki uyarılarımızdan sanki gözlerini kaçırıyor… Hal böyle ise,
CB, bin yıl daha, başımızda CB olarak durmaya “layıktır”, demektir. Bir tek
Noterler Birliği, İstanbul 15. Noter zemininden yapılan yolsuzluk dolayısıyla
tecziye yoluna gidiyor… Noterler Birliği Yönetim Kurulu Üyeleri’ni, başta
başkanları olmak üzere alınlarından öpüyorum… Türk adalet tarihine bir altın
sayfa eklemişlerdir…

Son bir ümidim şu: Vukua gelen elim depremler dolayısıyla, seçimlerin,
belki Kasım’a kadar, erteleneceği hissini taşıyorum… Bu hepimiz için en
hayırlısı olacaktır, inanıyorum… (Bu satırlar seçim tarihinin CB
tarafindan, 14 Mayıs olarak, öne sürülmesinden epey önce kaleme alınmıştır.)    

Depremler gerçekten elim… Rabbimiz, cümle zarardidelerimizin, can sevdiği
kullarının yardımcısı olsun!… Hayatlarını kaybeden güzel insanlarımıza gani
gani rahmet eylesin!..

Sözlerimi, yine Gazi’nin bir sözü ile tamamlayayım:

       Umutsuz durumlar yoktur, umutsuz insanlar
vardır! Şahsen hiç bir zaman umudumu yitirmedim!

Mıh gibi bir tavırdır bu, inanın!..

      
Vatanın
bağrına düşman dayadı hançerini. Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini
(vatanını / anacığını)! (Gazi’nin, 13 Ocak 1921’de, TBMM’deki, Namık Kemal’in efkâr
dolu dizelerine karşı verdiği tarihî yanıt…)

Çetinoğlu: Millî Savunma
Bakanlığı Eski Genel Sekreteri Ümit Yalım, Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığına 18
Mart 2023 târihinde, RTE’nin Cumhurbaşkanlığa adaylık başvurusunun
reddedilmesini talep eden bir dilekçe veriyor. Gerekçe olarak Adalar
Denizi’ndeki 20 Türk adasının ve 2 Türk kayalığının savunmasız olarak teslim
edilmesini gösteriyor.

Talep reddediliyor.

Konu hakkındaki düşüncelerinizi lütfeder
misiniz?

Prof. Yarman: Sorunun
muhtevası benim de içimi dağlıyor… Ayrıca Ümit Yalım, çok değer verdiğim bir
kurmay subay ve çok önemli görevler ifa etmiş bir yurtseverdir. Ancak benim
gördüğüm, burada bir usul hatası olduğudur. CB hakkında böyle bir konu, YSK’nun
ilgi alanında korkarım yer alıyor değildir. TBMM konuyu, eğer olabiliyorsa,
görüşüp, anayasal gerekler ışığında CB hakkında, ancak, soruşturma açılmasını,
giderek CB’nın taht-ı muhakemeye taşınmasını, temin edebilir…

Çetinoğlu: Röportaj teklifimi
kabul ettiğiniz ve sorularımı samîmiyetle cevaplandırdığınız için çok teşekkür
ederim.

 

1Yazı metni, https://www.ngazete.com/erdogan-yeniden-cumhurbaskani-adayi-olamaz-3478yy.htm,
https://ozgurifade.com.tr/haber/cumhur-baskaninin-diplomasi-ile-ilgili-ysk-baskanligina-bir-dilekce-daha-verildi-296486https://nacikaptan.com/?p=103506,
adreslerinden okunabilir.

2Röpıortaj metni http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazilar/YaziDetay/14221  adresinden okunabilir.

3Sayın
Av. Uysal’ın makaleleri aşağıdaki adreslerden okunabilir:

http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazilar/YaziDetay/14572

http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/…/YaziDetay/13719

 

Prof. Dr. TOLGA YARMAN:                                                                                                                      

1963’de Galatasaray
Lisesi’ni bitirdi. Üniversite öğrenimini Fransa’da gördü; Institut National des
Sciences Appliquées de Lyon Mühendislik Okulu’ndan, 1967’de mezun oldu. Doktora
çalışmasını ABD’de yaptı; Massachusetts Institute of Technology’den, 1972’de ‘Bilim
Doktoru’ ünvanını aldı.

İTÜ’de, 1982’de
Profesör oldu. İTÜ, ODTÜ, Boğaziçi Üniversitesi, Anadolu Üniversitesi,
California Institute of Technology, İ.Ü. Mühendislik Fakültesi ve Siyâsî
Bilgiler Fakültesi, Brüksel Özgür Üniversitesi, Feyziye Mektepleri Vakfı Işık
Ünivertsitesi ve Galatasaray Üniversitesi’nde öğretim görevlerinde bulundu.
Halen, İstanbul Okan Üniversitesi öğretim üyesi.

1983’te SODEP MKYK
Üyesi olarak çalıştı. 1989-91 arası, Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP)
İstanbul İl Yöneticisi olarak göreve seçildi. Aynı zaman diliminde, SHP
İstanbul İl Kültür ve Eğitim Komisyonu Başkanı olarak pek çok etkinliğin
öncülüğünü yaptı. Bu dönemde ‘Çağdaş Toplumcu Demokrat Düşünceyi’ başlattı. Bu
çerçevede, ülkemizdeki siyâsî oluşumlara, özellikle de, SHP ve CHP içindeki,
genelde ülkemizdeki siyâsî hareketlere ve bölünmüşlüğe dönük, pek çok makale
yazdı, araştırmalar geliştirdi, siyâsî çözümler teklifinde bulundu. O arada ‘CHP
Açılırken Solda İnsan Hareketleri’ başlıklı bir kitap (1992) yayınladı.

 Prof. Dr. Tolga Yarman’ın ‘Doğabilim’ birikimleri
uzantısında, bir bakıma, ‘toplumcu demokrasi’ kuramı ve ‘toplumcu bir ahlak
öğretisi’ olarak hazırladığı, ‘Un Système de Croyance Cosmique’ başlıklı
kitabı, Belçika’da basıldı. (1997)

2006’dan itibaren,
dört yıl boyunca her hafta, ‘Enerji Savaşları’ adını verdiği, Bölgemiz ve
Türkiye üzerinde gelişen askerî ve siyâsî girdapları, teknik girdiler
itibariyle, derinlemesine tahlil eden ve çıkış yolları dokuyan, bir televizyon
programı gerçekleştirdi. 

Kime oy vereceğiz?

“Zannettik ki Abdülhamit gittiğinde bu ülkeye demokrasi
gelecek!

Biz Ermeniler öyle zannetmiştik!

Ama öyle olmadı, daha beteri geldi; gider eteri, gelir beteri oldu.

Bakın, Recep Tayyip Erdoğan gittiğinde bu ülkeye demokrasi
gelmesinin tek bir şansı vardır, bu ülkenin Meclisinin bu iradeyi alması ve bu
ülkenin bütün meseleleriyle, geçmiş ve gelecek bütün meseleleriyle
yüzleşmesidir” diyerek!

Atatürk’ü Tüm Kuvayi
Milliyecileri de kast eden,

Ermeni Tehcir yasasına atıfta
bulunan HDP ‘li Ermeni vekil Garo Paylan dan etkilenerek!

CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na mı, Oy vereceğiz!

***

Yoksa!

Fırat Yılmaz Çakıroğlu’nu şehit eden Terörist Nurullah Semo’ya
burs verdiği iddia edilen ve burs
verdiğim öğrencilerden adli sicil kaydı istemiyorum diyerek
yaptığı
açıklamalarda öğrenci görünümlü terörist gurupları karşıt görüşlü öğrenciler
olarak nitelendiren İYİ Parti İstanbul 3. bölge milletvekili adayı Seyithan
İzsiz’in seçim vaatlerine inanarak!

CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na mı, Oy vereceğiz!

***

Yoksa!

7’li koalisyona desteğini yineleyerek, Altılı masa bir iç
karışıklık yaşadı, onlara çok değinmeyelim, birliklerini güçlendirecekler
inancındayız, bu birlikteliği daha da büyütebilirler, önleri açıktır!

Ben her zaman söyledim, AK Parti, MHP faşist, sömürgeci,
soykırımcı diktatörlüğüne karşı sekiz yıldır en büyük mücadeleyi PKK ve HBDH
yürüttü!

AK Parti ve MHP faşizmini yıkmak için mücadele edeceğiz!

Böyle bir faşizmi yıkma eğilimleri, tutumları, siyasetleri
destekleyeceğiz, desteğimiz bu yönlüdür diye Kandilden yapan terör örgütü elebaşı
Duran Kalkan ile aynı safta mı yer alarak,

Basın açıklaması ile CHP genel başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na
oy verilmesini tavsiye eden, terör örgütü elebaşı Duran Kalkan’ın tavsiyeleri
doğrultusunda!

CHP Genel Başkanı
Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na mı, Oy vereceğiz!

***

Yoksa Amerika’da kaçak hayatı yaşayan Hakan Şükür’e inanıp! Onunla
aynı safta yer alarak!

CHP Genel Başkanı
Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na mı, Oy vereceğiz!

***

Yoksa Amerika ve İngiltere’nin ülkemize bahar getireceğine
inanarak, sana söz yine baharlar gelecek şarkısının ritmine kapılarak, Sayın
Kılıçdaroğlu’na seçim sonrası vereceklerini vaat ettikleri sözde temiz paranın
büyüsüne kapılarak!

CHP Genel Başkanı Sayın
Kemal Kılıçdaroğlu’na mı, Oy vereceğiz!

***

Yoksa,

Lütfü Türkkan ile mi aynı safta yer alacağız!

ALLAH korusun!!!!

***

Bu seçim geçmişi bir kenara bırakıp geleceğe bakma seçimi!

Yukarıda saydığım tehlikeli insanlar ve gruplar!

Kazanılacak bir seçim sonrası, Kendi Liderlerini ve Sayın
Kemal Kılıçtaroğlu’nu rahat bırakırlar mı sanırsınız?

Sayın Kemal Kılıçdaroğlu tüm iyi niyeti ile bile olsa!

O karmaşayı, kaosu ve krizi yönetebilir mi?

Irak’a, Libya’ya, Suriye’ye Bahar geldi mi?

Yoksa, seçim Şarkısında kast edilen bahar! Türk Baharı mı?

Uyanık olmak lazım!

Tarikatlar

Genellikle tenkit ettiğimiz tarikat/ cemaat ilişkileriyle
araştırma yaparken ilgimi cezbeden bir makaleden alıntı yaptığım özet:

*

Tarikatçı olacaksanız Ahmet Yesevi gibi, Yunus gibi, Hacı
Bektaşi gibi, Tabduk Emre gibi, Ahi Evren gibi Hacı Bayram gibi yerli ve milli
olacaksınız yabancı değil.

‘’Gelin canlar bir olalım’’ Diyeceksiniz ki sözünüz
Adriyatik’ten Çin Seddine bütün bir Türk dünyasında yankılanacak.

‘’Bir kez gönül yıktın ise kıldığınız namaz, namaz
değildir’’ Diyemiyorsanız susacaksınız.

Halep ordaysa arşın burada. Bu iş öyle yanmaz kefen,
sırattan geçiren terlik, deve sidiği, cezbe, rüya, papağan gibi eski
âlimlerinin sözlerini nakletmek hele hele de fütursuz ve hadsizce Allah ve
Resulünü bu işe alet etmekle olmuyor. ‘’Dervişlik olsaydı taç ile hırka, biz
dahi alırdık otuza kırka’’

Şeyhleriniz, tarikatlarınız varsa bir kerameti bizden olan
kurtulur diye zümrecilikle değil, Türk tarikat ve ulularında ki gibi, millet
için, insanlık için çıkacak ortaya.

‘’Gel gör beni aşk neyledi’’ Diyemeyen aşkın,

‘’Yaradılanı hoş gördük yaratandan ötürü’’ Diyemeyen
sevginin postuna oturmayacak. Arkadaş.

‘’Dinine dizlerinle değil, kalbinle bağlan’’ Diyebilen bir
şeyh olmadıktan sonra o tarikatın ne önemi var.

Bu asil millet için ‘’Bir olalım iri olalım diri
olalım’’,’’Eline beline diline sahip ol’’ ,’’ bölüşerek tok, bölünerek yok
oluruz’’Diyen milli şuura sahip Türk ulularını ne zaman keşfedeceksiniz acaba?

‘’Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde, hakkın yarattığı
her şey yerli yerinde, bizim nazarımızda, kadın erkek farkı yok. Noksanlık,
eksiklik, senin görüşlerinde’’ Diyebilseydi şeyhleriniz, tarikatlarınız
yobazlık ve sapıklık suçlamalarına bu kadar maruz kalır mıydı acaba?

‘’İlim beşikte başlar mezarda biter’’

‘’En büyük keramet çalışmaktır’’ Diyen mutasavvıflardan
sonra kusura bakmayın da çalışmadan saltanat süren şeyhler pek akılcı gelmiyor
insana.

‘’İncinsen de incitme ‘’

‘’Kadınlarınızı okutunuz, kadınları okumayan millet
yükselemez’’ Sözünü kim niye söylemiş acaba?

‘’İslam’ın temeli güzel ahlak; ahlâkın özü bilgi; bilginin
özü akıldır’’ Diyen pirlerden sonra acaba aklı ipotek etmek niye nasıl ve
nerden çöreklendi bu coğrafyaya?

‘’Kuvvetini mazluma değil zalime kullan’’ Sözü yerine fırıl
fırıl iktidar peşinde koşmak tarikatçılık cemaatçilik Allah dostluğu mu oluyor
şimdi?

‘’Hararet nardadır sacda değil, Keramet baştadır, taç da
değil. Her ne ararsan kendinde ara, Kudüs de Mekke de hac da değil’’

‘’Çalışmadan geçinenler bizden değildir’’ Sözünden ders
almayan şeyh şeyh olabilir mi?

‘’Eşine işine aşına özen göster’’

‘’Hak ile sabır dileyip, bize gelen bizdendir. Akıl ve ahlak
ile çalışıp, bizi geçen bizdendir’’ Sözlerini hiç duydunuz mu acaba?

‘’İslami hükümleri tam bilmeyen, tatbik etmeyen bir kimse,
evliyalık yolunda bulunmaya kalkarsa, bunun imanını şeytan çalar’’ Diyen Yesevi
demek ki boşa dememiş bu sözleri.

Anlayacağınız bütün tarikat ve cemaatler iktidar sofrasında
nimet yarışına girip bizi Ortadoğu batağına çekerken, Türkistan uluları
‘’Padişah huzurunda dahi olsanız hakkı ve hakikati söylemekten çekinmeyiniz’’
Diyerek hala aydınlatmaya devam ediyorlar bizleri.

*

Öyle görünüyor ki biz ne dersek diyelim tarikat ve cemaatler
çıkar sarmalında birlikte yürüyecekler.

Mesele ister küresel güçler, ister gizli ve açık yürütülen
Arap milliyetçiliği, ister cahillik, ister Vahabi selefiyeciliği ve ister
yobazlıktan geçinen din tüccarları olsun Türkün ilelebet süren varlık
mücadelesinde Türkün en hayati varlık sorunları olmaya devam edecektir.

Temel Sorun Verimsizlik

Prof. Dr. Ufuk Akçiğit Chicago Üniversitesi Öğretim üyesi olan
bir Türk bilim insanı. Dünya Bankası, IMF gibi kuruluşlar ile bazı
ülkelere danışmanlık hizmeti veren bu parlak akademisyenin bir kısım
görüşlerini basından okumuştum. Ama en son geçen hafta Habertürk TV’de Fatih
Altaylı’nın “Teke Tek- Bilim” programında kendisinin
sunumunu dinledim.

Bu bilim adamı bilgi ve birikimi ile
ülkemiz için de bir şeyler yapabilmek için çalışmalar yapmış. TV programındaki
sunumunu iki defa izledim ve aklımda kalan bazı hususları sizlerle paylaşmak
istiyorum.

Ufuk Akçiğit’in “Türkiye’nin en temel
problemi VERİMSİZLİK”
tespitini de yazımın başlığı yaptım.

****

Türkiye Zenginleşme Yarışında Geride
Kalıyor

“Türkiye uçuyor, Batı bizi kıskanıyor
gibi sloganlar yerine “veri bazlı” değerlendirme yapmak uygun
olacaktır.

Öncelikle yıllar önce bizden daha fakir
olup gelişen ülkeler ile Türkiye’nin gelişmesini kıyaslamak
gerekiyor.
Çünkü her ülke zaman içinde az veya çok gelişme kaydediyor. Fakat diğerleriyle
yarışta öne mi çıkıyor, geri mi kalıyor oluşu önemli. “İlkokula başlatılan bir
çocuk üç ayda okuma yazmayı öğrenirken bir diğeri 4 yılda öğreniyorsa, ikinci
de okumayı öğrendi diye başarılı sayılamaz.”

1960’tan bugüne, gelişen ülkelerin Kişi
Başına Düşen Milli Geliri ile ABD’nin Kişi Başına Düşen Milli Geliri ile
kıyaslandığında

açık olarak görülen şu:

Singapur, G. Kore, Litvanya, Polonya,
Şili, Çin gibi ülkeler 1960’da Türkiye’den daha geride başladıkları yarışta
bizi hayli geçmişler.

Hatta Singapur ABD’nin kişi başına
milli gelir rakamının %15’i mertebesinden, ABD seviyesine çıkıp ABD’yi geçmiş
bile. Diğerleri de bize göre 3-5 kat daha zenginleşerek ABD ile farkı
azaltmışlar.

Türkiye ise 1960 yılından bu yana -yıllara
göre çok az oynamalarla- ABD Kişi Başına Milli Gelirinin %15’i mertebesinde
kalmış.

****

Üretimin basitleştirilmiş formülü şöyle:

Kişi Başı Üretim = Verimlilik x İşçi
Başına Düşen Sermaye

Aynı sayıda insana aynı miktarda sermaye
yatırımı yapsanız bile;

Üretim, verimliliği düşük olan ülkelerde daha az, verimliliği
yüksek olan ülkelerde daha yüksek olmaktadır.

Türkiye’nin bahsi geçen ülkelere göre geride
kalmasının temel sebebi verimsizlik. Yapısal cari açık sorunu
da bunun
sonuçlarından biri.

***************************

Eğitim Harcamaları ve Arge Teşvikleri

OECD kaynaklarına göre Türkiye’de ilk,
orta ve lise eğitiminde kamu harcamalarının milli gelire oranı
bakımından sıralamasında 42 ülke arasında sondan 5’inci.

Buna karşılık hane halkının ilk, orta ve
lise eğitiminde yaptığı özel harcamalarının milli gelire oranı
bakımından 42 ülke arasında ilk 3’te.

Yani Türkiye’de ilk ve orta öğretimde
öğrencilerin
eğitim yükü velilerin omuzunda. İki ülke hariç, bizim
kadar çocuklarının eğitimi için fedakârlık yapan başka toplum yok.

****

Fakat kamunun üniversiteler için
harcaması
oldukça yüksek. Devletin üniversiteler için harcamasının GSYİH’ya
oranı açısından en yüksek harcamayı yapan 9. Ülkeyiz.

Buna karşılık kişi başı bilimsel
yayın yapma açısından son sıralardayız.

Aynı şekilde Türkiye’de devlet, özel
sektörü Ar-Ge çalışmaları için teşvik ederken
de çok cömert.

Kamunun, GSMH’ya göre, özel sektör Ar-Ge çalışmalarına
destek oranı en yüksek 5’inci ülkeyiz.

Fakat burada da verimsizlik ortaya
çıkıyor ve ihracatta yüksek teknolojili ürünün payı çok düşük (%3
mertebesinde) ve ülkeler sıralamasında yine sonlardayız. G. Kore ve Çin’in
ihracatında yüksek teknolojili ürünün payı ise %30’un üzerinde.

Yani devletimiz yaptığı harcamaların
geri dönüşünü ölçmüyor, izlemiyor ve sonuçta karşılığını alamıyor.

Aynı sorunun tarımsal teşviklerde de
geçerli olduğu kanaatindeyim.

***************************

Beyin Göçü

Türkiye’nin en önemli kayıplarının başında
beşerî sermayesini yabancılara kaptırmasıdır.

Büyük fedakarlıklarla yetiştirdiğimiz insan
gücünü
verimlilik sıralamasına göre 1- En düşük verimli, 2- Düşük
verimli, 3- Orta verimli, 4- Yüksek verimli, 5- En yüksek verimli olarak beş
sınıfa ayıralım.

Beyin göçü olarak yurtdışına taşınma
ihtimali
“en yüksek verimli” olanlarda en yüksek, “yüksek verimli”
olanlarda yüksek ve diğerlerinde giderek azalacak bir sıralama göstermekte.

Buna karşılık yurtdışına beyin göçü olarak
gidenlerden geri dönme ihtimali “en düşük verimli” olanlarda en yüksek
ve “en yüksek verimli” olanlarda en düşük olacak şekilde olduğu tespit edilmiş.

Yani en iyiler ve iyiler dışarıya gidip
kalıyor, en kötüler ve kötüler ya gidemiyor, gidenlerin de çoğu geri dönüyor
.

Böylece vasat veya vasatın altında bir
beyin takımı ile kalkınmaya çalışıyoruz.

“Giderlerse gitsinler yeni mezunlarla
yerlerini doldururuz”
anlayışının
ne kadar saçma olduğu anlaşılmıyor mu?

***************************

Aynı Kişinin Yurtiçinde Verimi Düşük,
Yurtdışında Yüksek

Prof. Dr. Ufuk Akçiğit’in sunumundaki tespitlerden biri çok
çarpıcı.

Yurtdışına göçen akademisyenlerin gittiği
ilk yılda verimliliğinin %30 mertebesinde arttığı
görülüyor.

İlginç olan bir başka husus ise, bu giden
akademisyenle irtibat halindeki eş konumdaki Türkiye’deki arkadaşının da
verimliliğinde yüzde 10 mertebesinde bir artış oluyor.

Yurtdışından Türkiye’ye geri dönen
akademisyenlerin ise ülkemize döndükten sonra verimliliklerinde %10
mertebesinde bir azalma oluyor.

Demek ki “Türkiye yetiştirdiği insan
gücünü motive edemiyor.”

Prof. Dr. Ufuk Akçiğit’in şu sözü bütün
meseleyi özetliyor:

“Biz değer yaratıyoruz. Ama bu değerlerden
faydalanamıyoruz.”

***************************

Birkaç Cümle İle Neler Yapmalı?

Yetenek Havuzu oluşturmak ve değerlendirmek için
“Eğitimde, bilimde ve işgücünde ayrımcılığı azalt.”

Beyin göçünü kontrol altına almak için araştırmaya
elverişli özgür düşünce ortamı ve araştırma imkânları yarat.

Özel sektör teşviklerinde en çok hak eden şirketlerin ulaşmasını
sağla; niceliğe değil, niteliğe odaklan.

Politika tartışmalarını veri bazlı yap.