13.8 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 247

Kaptanın Yeni Rotası: Batı

Türkiye ve Rusya devlet başkanları Erdoğan ve Putin arasındaki ilişkilerin en iyi seviyede olduğu bir zaman diliminde Cumhurbaşkanlığı seçimlerimiz yapıldı. Putin seçim sürecinde Erdoğan’ın yeniden seçilebilmesi için müthiş destek verdi. 25 milyar dolar civarında olduğu söylenen doğalgaz ödemelerini erteledi. Seçim kampanyasında kullanılan Nükleer santral ile alakalı/ alakasız bir törenin yapılmasını bile kabul etti.

Buna karşılık aynı dönemde Türkiye’nin ABD ve AB ülkeleri ile ilişkilerinde soğuma oldu. Taha Akyol’un ifadesiyle, “Özellikle 2015’ten itibaren Batı’dan Erdoğan’a yönelen ‘otokrat’ suçlamaları ve hukuk ihlalleri açıklamaları Erdoğan’ı öfkelendirdi.

CB sistemi referandumu sırasında ‘bunlar Haçlı İttifakı’ diye konuştu… Merkel Almanya’sını ‘Nazi sizsiniz’ diye suçladı. (9 Kasım 2016)

‘AB üyeliğine ihtiyacımız kalmadı’ diye açıklamalar yaptı. (1 Ekim 2017)”

Sabah Gazetesi’nde Talha Köse’nin ifadesiyle, “Türkiye-AB ilişkileri son on yılda fazlaca yoruldu ve yıprandı. Karşılıklı olarak güven yitimi söz konusu oldu.”

Buna rağmen, Rusya’nın geçen yıl Ukrayna’yı işgal etme teşebbüsünden bu yana, Türkiye, Rusya ile Batı arasında, dengeli bir orta yol izledi. Bu süreçte ambargo altındaki Rusya’nın dışa açılan bir kapısı oldu. Rusya’ya ihracatını artırdı ve indirimli Rus gazı satın alarak ticari bağlarını genişletti.

Ukrayna tahılının Karadeniz üzerinden ihracatını güvence altına alan BM anlaşmasına yardımcı olarak, Rusya’nın da Batı’nın da işine yarayan akıllı ve dengeli bir politika izledi.

*************************

Rusya İle İlişkiler Etkilenecek mi?

Erdoğan’ın her fırsatta “dostum Putin” diye hitap ettiği Rusya devlet başkanı Putin İsveç’in NATO üyeliğini asla istemiyordu.

Rusya savaş halinde olduğu da Ukrayna’nın NATO’ya üye olmasına da kesinlikle karşı. Rusya’nın güvenliği açısından tehlikeli buluyor.

NATO’ya yeni bir üye alınması mevcut üyelerin oy birliği ile mümkün. Cumhurbaşkanı Erdoğan, teröristlere destek verdiği gerekçesiyle, İsveç’in NATO üyeliğine “evet” demediği için süreç uzadı.

Ancak ABD Başkanı Biden ile görüşen CB Erdoğan İsveç’e NATO kapısını açtı.

Ayrıca Ukrayna devlet başkanı Zelenski İstanbul’a geldiğinde, Erdoğan “Ukrayna’nın NATO’ya üyelik talebi haklıdır” dedi. Ukrayna’ya silah verdiği halde NATO üyeliğine onay vermeyen ülkelerden de daha ileri gitti.

Rusya’ya esir düşen Ukraynalı komutanlar, Rusya ile yapılan esir takası anlaşması ile Türkiye’de kalmaları şartıyla ülkemize gönderilmişti. Erdoğan yapılan anlaşmaya aykırı olarak bu esirleri ülkelerine (Ukrayna’ya) gönderdi.

Bu hamlelerin Erdoğan- Putin dostluğunu nasıl etkileyeceğini zamanla göreceğiz.

****

Türkiye’nin geleneksel rotası olan Batı’dan uzaklaşmanın da ciddi bedelleri oldu.

Erdoğan iktidarının ilk on yılında, kişi başı gelirimiz 3 bin dolardan 12 bin dolara çıkmıştı. Batı ekseninden uzaklaştığımız sonraki ikinci döneminde ise kişi başı milli gelirimiz 10 bin dolar mertebesinde.

Borçlarını döndürme sıkıntısı yaşayan, iflasa ramak kalan bir devlet ve nüfusunun üçte ikisi açlık sınırının altında yaşayan bir millet durumundayız.

Şimdi kolay olmasa da “Türkiye, Rusya ile olan özel ilişkisini terk etmeden Batı ile bağlarını güçlendirmenin bir yolunu bulmaya çalışacak.”

Batı ile ilişkilerin iyileşmesi için öncelikle hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı, kurumların güçlendirilmesi, kuralların herkese eşit şekilde uygulanması, yargının ve Merkez Bankası, TÜİK gibi kurumların bağımsızlığı gibi ilkelerin hayata geçirilmesi gerekiyor.

Erdoğan bunu yapar mı? Yapabilir mi demiyorum! Yapar mı?

*************************

Batı Rotası Kalıcı mı?

New York Times gazetesi “NATO Zirvesi’nde gerçekleşen Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ABD Başkanı Joe Biden arasındaki görüşmenin, ilişkilerin düzelmesi olarak yorumlandığını” yazdı.

“Bir yılı aşkın bir süredir Batılı müttefikleri tarafından oyunbozan olarak görülen Erdoğan pazartesi günü karar değiştirdi. İsveç’in ittifaka katılmasına yönelik itirazlarından vazgeçti” şeklinde anlattı.

Yabancı basında “Türkiye yüzünü Batı’ya dönüyor” şeklindeki yorumlar yapılıyor. Buna elbette Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsveç’in NATO üyeliği için anlaşma sağlaması ve AB üyeliği sürecini gündeme getirmesi sebep oldu.

Wall Street Journal “Ekonomik sıkıntılar Erdoğan’ı Putin’den uzaklaşmaya zorluyor” diye yazdı.

Genel olarak Erdoğan’ı bu değişime zorlayan şeyin ekonomi olduğu kanaati hâkim. Erdoğan’ın “kötüleşen ekonomiye destek arayışı” kapsamında ABD ve Batılı müttefikleriyle ilişkilerini geliştirmeye çalıştığı yorumları yapılıyor.

Sonuç olarak, Erdoğan ve kurmaylarının İsveç, ABD ve AB ülkeleri hakkında üst perdeden efelenmelerine rağmen, İsveç’in NATO üyeliğine “evet” demesi asla sürpriz olmadı. Çünkü ekonomik, sosyal ve siyasi gücümüz sınırlı.

“İsveç’in YPG/PYD’ye ve Türkiye’de FETÖ olarak tanımlanan örgüte destek vermeyeceğini” taahhüt etmesi ve “Türkiye’nin Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği’nin modernleştirilmesi ve katılım görüşmelerinin yeniden canlandırılmasını destekleyeceği” vaadi ne kadar önemli? Bu ancak uygulamayla görülecek. Bu pazarlıklarda gündeme getirilen F16’ları alabilirsek Türkiye kazançlı sayılacak. Parasını ödediğimiz F35’leri almak hiç gündemde bile değil.

İsveç’le ilgili 6 maddelik bildiride, Erdoğan’ın Avrupa Birliği’ne yeniden yönelmiş olması ve bunu kayda geçirmesi umut vericidir. Tabii ki bu U dönüşü kesin ve kalıcı bir rota anlamına geliyorsa önemli ve değerlidir.

Erdoğan’ın bu konuda ne kadar samimi olduğunu bilemiyorum. Ancak hukukun üstünlüğünü tesis edecek icraatlarını görebilirsek samimi olduğuna inanmaya başlayabiliriz.

Parti mi Başkan mı?

ABD’de başkanlık sistemi var. Başkan nasıl seçilir? Adayları çıkar. Kendilerini anlatır. Sonra parti, “caucus” denilen başkan seçme toplantısını yapar. Seçilen şahıs, partinin başkan adayı olur. Bütün bu “başkan” sözlerini devlet başkanı için kullandım. Siz de Biden dendiğinde, Trump, Obama vs. dendiğinde bu başkanı anlıyorsunuz. ABD başkanları partilerce aday gösterilir ama bizdeki anlamda partili devlet başkanı değildirler. Onlar partilerine emredemez. Aday gösterilmek için partilerine dil dökerler.

İngiltere’de “parlamenter monarşi” vardır. Seçimi kazanan parti hükûmeti kurar ve onun başkanı, başbakan olur. Bizim terk ettiğimiz sistemdeki gibi. Durum bu noktada bizim eski sistemden de farklılaşır. Parti kendi hükûmetinin icraatından mutlu değilse başkana bir heyet gider ve “ufak ufak istifa et” mesajı verilir. Boris Johnson olayında tam da bu olmuştu. 

ABD’de başkanın partisini ve delegeleri düzenlemesi, İngiltere’de parti başkanının partisinin delegelerini seçmesi diye bir şey söz konusu değildir. Güçlü olan partidir. 

Fransa, Almanya… Demokrasi ile yönetilen hemen bütün ülkelerde güç sıralamasında önce parti, sonra başkan gelir. Bizdekinin zıttı. 

Bizde parti başkanları teşkilatı düzenliyor. Beğenmediklerini feshediyor. Başkan değil MYK fesheder deseniz de MYK başkanı dinler. Bazı partilerde MYK teşekkül eder etmez, üyelere, teşkilat isimleri boş bırakılmış fesih kararları imzalatılıyor. Zaten MYK’ya kimin seçileceği de başkanın iki dudağının arasındadır. Dolayısıyla bizde başkan her şeydir. Bizim sistemde başkan kendisini seçecekleri seçiyor,  onlar da dönüp başkanı seçiyor. Bu mutluluk çemberinin kırılması için başkanın teşkilat işlerini birine devretmesi ve uzun süre ilgilenmemesi, teşkilattan sorumlu kişinin de bile bile başkanın kuyusunu kazması gerekir. Bu pek mümkün değil. 

Tepede başkan en altta seçmen

Ne olursa olsun, parti içi demokrasiyi sıfırlayan bizim sistemde parti güçlü değildir. İktidar başkandadır. Partilerimiz ne eskidir ne de köklü. Yüzyıllarca geriye giden geleneklere dayanmazlar. Bunun belki tek istisnası CHP. Darbelerden o da payını aldı ama bugüne kadar CHP ismiyle gelmeyi başardı. Parti içinde, açıktan, başkana karşı kulis yapılabilmesi de CHP’nin ayrıcalığını gösteriyor. Yanlış bilmiyorsam, genel kurulda mevcut başkanın değiştiği tek parti de CHP’dir. Rahmetli Ecevit, rahmetli İnönü’yü (hem de İnönü’yü!) seçimle yenip başkan olmuştu. Hâlbuki olağan başkan değişmeleri genellikle ölümle veya kasetle oluyor. 

Bütün güç başkanda olunca teşkilat nasıl olur? Merkezden başlayıp en küçük köye ve ilçeye kadar bütün gözler, tepesinde başkanın oturduğu güç piramidine çevrilir. İlçe başkanı il başkanına, il başkanı merkezdeki güç odaklarına, nihayet merkez dâhil herkes başkana bakar. Aşağıya, ne zaman ne de dikkat harcanır. En önemli ve vahim çarpıklık da şudur: Bütün dikkatler piramidin yukarısına döndüğünden, en az zaman ve dikkat payı seçmene ayrılır. Seçmen, piramidin tabanının tabanıdır.

Buradan mahalleye nasıl gidilir?

Geçen pazar günkü yazımda, muhalefetin dikkatini yerele çevirmesi gerektiğini anlatmış ve “mahallelere yönelin” demiştim. Mahalle bizde seçimden seçime görülür gibi olur, sonra yine ihmal edilir. 

Bakınız; demokraside, merkezin teşkilata karşı sorumlu olması beklenir. Yani partiye karşı. Bizde “teşkilattan sorumlu” genel başkan yardımcıları vardır. Kavramın tersliğini görüyor musunuz? Onların görevi teşkilatları kapatmak, açmak, kurmak, dağıtmaktır. 

Bu çarpık hâl nasıl değişir? 

Piramit düzenindekilerin ilk aklına gelecek, mahallelere bakacak birini veya birilerini tayin etmektir. Yani seçmeni yine merkezden tasarlamaktır. Doğrusu, mahallelerin parti teşkilatını yönetmesidir. Gücün alttan yukarıya doğru akmasıdır. Buna demokrasi denir.  

Bu ideal duruma sahip partimiz yok. Ancak, seçimlerde aday yoklaması yapan –ama gerçekten yapan- bir parti bu hâle bir adım yaklaşmış demektir. Partinin yerel örgütlerinin, milletvekili adaylarını belirlemesi. 80 darbesi öncesi bu yaygındı. Şimdi daha ender. 

Seçmen kadar parti üyesi

Bu durumda partimiz yok ama Ak Parti’de bir şekilde eksiklik kısmen gideriliyor. Nedir o “bir şekil”?
Partilerin üye sayılarından ne olduğunu tahmin edebilirsiniz: AK Parti’nin  11.241.230; CHP’nin 1.369.430; İYİ Parti’nin 617.513; MHP’nin 464.092 ve HDP’nin 45.302 üyesi var.  İşi hane halkı düzeyinde düşünürseniz Ak Parti’ye oy veren seçmen sayısı ile üye sayısının birbirine yakın olduğu anlaşılıyor. En altta, seçmen tabanında çalışan üyeler… Geçenlerde Elif Gökçe Aras (@kucukprensiye) bir tweetinde şöyle yazmıştı: “Muhalefetin en en en büyük eksikliği halktan kopuk teşkilat. Halkı ayağına bekleyen bir kibir. AKP teşkilatlanmasında herkes bir şeyin başkanıdır. Mahalle başkanı vardır ya, mahalle başkanı ve bu kişiler sürekli sık sık toplanır, haricinde saha çalışması yaparlar.” 

Parti içi demokrasi yerine işe koşulan üyeler. Partiyi kuran, teşkilatlandıran üyelerden ziyade partiden bir şeyler bekleyen insanlar. Yıllarca süren iktidarın cazibesi… Bu kesinlikle Amerika’nın, Avrupa’nın parti yapısı değil. Yüksek üye sayısına rağmen Ak Parti’de de başkan, partiden güçlü hem de çok güçlü. Ama bu yolla mahalleye erişebiliyorlar. Bu yapı ilerde, şartların değişmesiyle, parti içi demokrasiye de dönüşebilir mi? Bilmiyorum. 

TEŞKİLÂT-I MAHSÛSA NEDİR, NE DEĞİLDİR?

Teşkilât-ı Mahsûsa, ‘Özel Teşkilât’ demektir. Genel geçer kanaatlere göre İkinci Meşrutiyet
döneminde 1913-1918 yılları arasında faaliyet gösteren istihbarat ve propaganda teşkilâtıdır. Enver
Paşa tarafından kurulmuştur ve doğrudan ona bağlıdır. Teşkilât-ı Mahsûsa ile irtibatlı şahıslar da
şöylece belirtilir: (Alfabetik sıralama ile) Ahmet Fuat Bulca, Ali Çetinkaya (Kel Ali), Ali Fethi
Okyar, Bahaeddin Şâkir (Dr.), Eşref Sencer Kuşçubaşı, Eyüb Sabri (Ohrili), Filibeli Hilmi Bey,
Fuat Balkan, Hacı Selim Sâmi, Halil Kut Paşa, Hilmi Musallimî (Teğmen), İbn ür-Reşit
(Arabistan’da), İsmail Canbulat, Mithat Şükrü Bleda, Nuri Conker, Nuri Killigil, Rasuhi Bey
(Piyâde Subayı), Rauf Orbay. Reşit Bey (Çerkez), Sâdık Bey (ilk tayyareci şehitlerden), Süleyman
Askerî (Kaymakam), Şerif Burgiba, Yakub Cemil (Enver Paşa’nın fedâisi-tetikçisi), Zenci Musa.
(Bunlardan bâzılarının hayatı, ayrı ayrı kitaplara mevzu olmuştur.)
Şüphesiz Teşkilât-ı Mahsûsa’nın kadrosu bu isimlerden ibâret değildir. Bu isimlerin bir kısmının da
Teşkilât-ı Mahsûsa ile bağlantısı olmayabilir. Teşkilât-ı Mahsûsa’nın arşivinin varlığı bilinmekle
birlikte izine rastlanmamıştır.
13,5 X 21 santim ölçülerinde 208 sayfalık kitabın yazarı Dr. Mehmet Bilgin, Teşkilât-ı Mahsûsa
ve telif ettiği eser hakkında şu bilgileri veriyor:
Teşkilât-ı Mahsûsa konusunda yazılanlar, Türk okuyucusu tarafından dâima ilgi ile okunmuştur.
Bu konuda yayımlanan her kitap, içindeki bilgiler ‘tavşanın suyunun suyu kabilinden olsa da’
târih okuyucusu tarafından merakla okunur ve her Yakın Çağ ve Cumhuriyet târihçisinin
kütüphânesinde yerini alır.
Teşkilât-ı Mahsûsa hakkındaki bilgilerin çoğu artık efsaneleşmiştir. Tek bir amblemi, amblemli
kâğıdı, mührü elde bulunmasa da sonradan yapılan ve teşkilâta yakıştırılan amblemleri kapak
yapan ciddî araştırma eserlerinin sayısı küçümsenemeyecek kadar çoktur. Teşkilâttan
bahseden küçük bir belge bile araştırmacılar için çok değerlidir. Teşkilât-ı Mahsûsa
mensuplarının listeleri yayınlanmıştır. Yakın dönem târihimizde müstesnâ bir yeri olan her
kahraman, birçok önemli şahsiyet, bu listelere özenle dâhil edilir. Oysa listelenen kişilerin çoğu
Teşkilât-ı Mahsûsa’da değildir. Belgelere dayanarak hazırladığım birçok makale ve kitapta ilk
defa bahsedilen isimler ise bu listelerde hiç yoktur. Biz bunların tamamını ‘Osmanlı’nın Son
Nesli’ olarak anıyoruz. Teşkilât-ı Mahsûsa mensupları birer kahramandır. Fakat her kahramanın
Teşkilât-ı Mahsûsa mensubu olacağına dâir bir kaide de yok elbette.
Evet, kahramanı çok olan bir milletiz. Kahramanlar bedel ödediği için biz bu coğrafyada hür ve
müreffeh yaşadık. Yirmi birinci yüzyılda yaşadığımız bozulma bu gerçeği değiştirmez. Bütün içi
boş ama iri ifâdeler, sâdece büyük bir soygunu örtmek içindir. Millet olarak genlerimizde hür ve
müreffeh yaşamanın kodları kayıtlıdır. Biz bunun farkında ve şuurunda olmasak bile, bize dâir
hesabı olanların tamamı bunu bilir. Son 70 yıldır; bâzen komünizmle mücâdele tabelası, bâzen
tehlike altındaki vatanı kurtarma iddiası, bâzen de cennette arsa pazarlama holdinglerinin
vasıtasıyla bu irâdemizi, parçalara bölünmüş kitleler hâlinde kontrol altına alma
operasyonlarının içinde yaşıyoruz. Bal tutanın parmağını yaladığı bilindiği hâlde gönüllü
mensubiyetler devam ettirilebiliyorsa, kimse irâdesinin kontrol altında olduğuna inanmaz. Genel
kanaati olanlar bu kanaatlerini bir dizi tesâdüfler sonucu elde etmiştir.(!)
Teşkilât-ı Mahsûsa gibi yapılarda, ilk bilinmesi gereken şey, en büyük kahramanların hiç
bilinmeyenler olduğudur. Aradan 100 yıl geçmesine rağmen, bilinmeyenlerin bilinenlerden kat
kat fazla olması Teşkilâtın başarı hanesine kaydedilmelidir. Bilinmesi istenenleri biliyoruz ve
Teşkilâtın onlardan ibâret olduğunu zannediyoruz. Oysa bu birçok kahramana yapılmış olan
saygısızlıktır. Teşkilâtın âhip olduğu ruha bugün her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.
Ayrıca bilinmesi gerekir ki karmaşık gibi gelen konular bu Teşkilât sâyesinde basite
indirgenmiştir. Araştırmacı, konusunun sınırları içindeki her ânın önemli olduğunu bilmeli ve
çalışmasında bir ânı bile doğru değerlendirememiş ise bunun sorumluluğunu üstlenmelidir.
Konu Teşkilât-ı Mahsûsa olduğu zaman okuduğumuz her metin ayrı bir önem kazanır. Çünkü
şimdiye kadar Teşkilât-ı Mahsûsa’yı açıklama çabasında olan birçok araştırmacı, gerçekte onu

bir şeylere indirgeme çabası sergiler. Bu çoğu zaman kasıtlı olarak yapılır ve ülkemizde en çok
yapılagelen de budur.
Okuyucunun ilgili olduğu bir konuda yazmak bilginin yanı sıra, dikkati de gerektirir. Çabamız
‘100 yıl sonra Teşkilât-ı Mahsûsa gerçeğine ulaşmak’ olarak değerlendirilmelidir.
Eserin müellifi Dr. Bilgin, ‘Teşkilât-ı Mahsûsa Nedir, Ne Değildir?’ sorusunu şöyle
cevaplandırıyor:
Teşkilât-ı Mahsûsa, bu günkü dünyâmızı şekillendiren, iki büyük savaşın ilki olan, Birinci Büyük
Savaş’ın başlangıcında, 8-9 aya sığan çok kısa bir faaliyet dönemine rağmen, etkili olmuş;
faaliyet gösterdiği coğrafyalardaki etkilerini, kapanışından bir asır sonra bile görebildiğimiz bir
kurumdur. Bunun sebebi Teşkilâtın ve mensubu olan seçkin kişilerin, ruh yapısı, zihnî donanımı
ve faaliyet gösterdiği çok kısa bir dönemin öncesi ve sonrasında sergiledikleri çelik irâdedir.
Günümüzde teşkilâtın oluşumu ve kadroları çok az bilinmektedir. Bunun iki temel sebebi vardır:
Birincisi günümüzdeki algılara temel teşkil eden, yaygın fakat maksatlı bilgilerin beslediği
karmaşa; İkincisiyse, teşkilatın karakteristiği dolayısıyla mensuplarının sessizliğidir. Son yetmiş
yıldır ülkeyi yöneten irâdenin, maksatlı çarpıtmalarla oluşturduğu algılar ve ülkenin şartlarından
dolayı oluşacak her türlü eğilimi kontrol altında tutmak gayretidir.


Osmanlı Cihan Devleti’nin son nesli için büyük suçlamalardan biri macerâcılık ve Turan
hayalleridir. Zihinlerimizde kirletilmiş bu kavramlar sebebiyle birçok kişi fazla düşünmeden karar
verir ve onları mahkûm eder. İşte algı budur. Maksadımız İttihatçı savunması yapmak değil.
Ayrıca Maksadımızın Teşkilât-ı Mahsûsa ve faaliyetlerinin arkasında yatan, ruh ve inanç
yapısını açıklamak olduğunu da unutmadık. En mâceracılarından hem de algılarla Turancı
zannedilenleri anlatarak kimin, neyi, niçin suçladığına veya kimin ne için mücâdele verdiğine bir
ışık tutalım istedik.
İttihat ve Terakki’den önce de Osmanlı subayları, Orta Asya coğrafyasına gönderilmişti. Fakat
Teşkilât-ı Mahsûsa o bölgeye biraz daha kapsamlı şekilde el atmıştı. Amacı mı? 11 Eylül’den
sonra taarruza geçen ABD’nin Afganistan’a yerleşmesi hangi stratejinin ürünüyse hemen hemen
aynı. ‘Hindistan, Çin ve Rusya gibi güçlere aynı mesâfede olan bir noktayı elde tutup oyun
kurmak’ diyelim. Millî Mücâdele esnasında, en çok subaya ihtiyacı olduğu dönemde Mustafa
Kemal’in Afganistan Devleti’nin kuruluşuna yardımcı olmak için bir grup subayı bu coğrafyaya
göndermesi gibi…
Teşkilât-ı Mahsusa tarafından Orta Asya’ya gönderilen beş kişiden biri Çerkez, biri Gürcü.
Bunların Turan ateşiyle (!) tutuştuğunu iddia etmeyelim. Enver Paşa gibi onlar da İslâm’cı olmak
mecbûriyetindeydi Çünkü Orta Asya henüz Türk ve Turan kavramından habersizdi. Bu beş
kişiden biri de genç bir subay olan Âdil Hikmet Bey’di. Âdil Hikmet Bey; babasının görevi icabı
Derne’de doğmuş büyümüş, Harp Okulu’ndan 1907 yılında teğmen olarak mezun olmuştu.
Fransızca, İngilizce, İtalyanca, Arapça, biraz da Rusça bilirdi. Daha önce Garbî Trakya
Cumhuriyeti’nin kuruluşunda çalışmış. Bu göreve gitmeden 7-8 ay önce evlenmiş, 1914’te
telgrafla vazife emri alınca doğacak çocuğu erkek olursa adının ‘Oğuz’ konulmasını tembih
ederek evden ayrılmıştı. 1921’de yurt dışından dönünce askerî görevine devam etmiş, Millî
Mücadele’de yer almış, binbaşı rütbesiyle 46 yaşında vefat etmiştir. Beş dil bilen Âdil Bey;
hâmile eşini bırakıp doğacak çocuğunu görmeden, geri dönme ihtimali çok az, uzak bir
coğrafyaya göreve gidiyor. Bir silahşor ve mâceracı mı yoksa vatan için verilen her türlü vazifeyi
yapmaya hazır son nesil mi siz karar verin…
Maksatları değişik de olsa ‘silâhşor’ ve ‘mâcerâcı’ çarpıtmalarının kimler tarafından yapıldığı,
eserlerinden biliniyor. Biz de çarpıtmanın kimler adına yapıldığı anlaşılsın istiyoruz. Bunun için
bu ‘Turancı’ ve ‘mâcerâcıların’ Orta Asya’ya nasıl gittiğine bakarak devam edelim. Fakat bir
tespit daha yapmak durumundayız. Bu da Osmanlı’nın Orta Asya’yla çeşitli vesilelerle ilişkisi
olduğunu ve o coğrafyaya İttihat ve Terakki var olmadan önce de bazı subayların gönderildiğidir.
İttihatçıların yaptığı oyunu kuralına göre oynamak… Mâcerâya atılmak kimin haddine,
diyorsanız o başka ama unutmayalım varlıkları mücâdele içinde şekillenmiş son neslin inanç
esaslarının nirengi noktası burada…

Dr. Bilgin’in belirttiğine göre; Ömer Seyfeddin’in eserlerinde Teşkilât-ı Mahsûsa’nın ruh yapısı
hakkında bilgiler bulunmaktadır.
Müellif, eserinin son satırlarında okuyucuyu, Teşkilât-ı Mahsûsa mensuplarını hayırla anmaya ve
Fâtihalar göndermeye dâvet ediyor:
Misyonda görev alanların en önemli vasıfları cesâret ve fedakârlıkları idi. Hiçbir siyâsî veya
maddî çıkar beklemeden, vatan için görev almış kişiler olarak, her şartta kendilerine verilen
görevleri icraya çalıştılar. Cepheye gönüllü olarak gelmiş ve üzerlerine düşen vazifeyi hakkıyla
yapmaya çalışmışlar. Askerî eğitimden mahrum, hafif silâhlarla donatılmış gönüllülerden oluşan
müfrezelerin, top ateşi sonrası taarruza başlayan düzenli ordu birlikleri karşısında muzaffer
olmalarını bekleyerek yargı oluşturmak bu fedâkârlara karşı yapılmış bir haksızlıktır.
Başarısızlığın suçunu, cepheden cepheye koşmak mecbûriyetinde kalan ve her halükârda
görevini yapmak için savaşmış olanların üzerine yıkmanın ve başarısız olduklarını söylemenin,
hakkaniyetle ne ilgisi olduğunu sorgulamak gerekir. Sonuç olarak bu nesil hakkında söz
söylerken, değerlendirme yaparken o günün şartlarını göz önüne almak ve âzamî titizlikle
seçilmiş kelimeler kullanmak gerekir.

Dr. MEHMET BİLGİN
1955 yılında Trabzon’un Sürmene ilçesinde doğdu. İlk ve ortaöğrenimini burada tamamladı. 1974 yılında
Aankara Üniversitesi Dil ve Târih-Coğrafya Fakültesi Kütüphanecilik bölümüne giren Bilgin, 1978 yılında
fakülteden mezun olduktan sonra Sürmene’ye döndü ve baba tezgâhında tıbbî bitkiler ve çiçek soğanları
ihracatı ile uğraştı.
Doğu Karadeniz Bölgesi’nin târihi ile ilgilenmeye bu dönemde başladı. Okuduğu eserlerin yanı sıra
bölgede yaptığı detaylı araştırma gezileri kitaplarına temel teşkil etti.
Bölge târihi ile ilgili eserlerin çoğunun ön yargılı, yetersiz ve birbiri ile çelişen bilgilerle dolu olduğunu
düşünmesi onu birinci el kaynaklara yöneltti. Bu sebeple 1988’den itibaren Tapu Kadastro Genel
Müdürlüğü, Topkapı Sarayı ve Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde araştırmalar yaptı.
Samsun, Giresun ve Trabzon’da düzenlenen Târih Sempozyumlarında bildiriler sunan yazarın çeşitli kitap
ve dergilerde yazıları yayınlandı.
2010 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde Din Sosyolojisi dalında Yüksek Lisansını, 2015
yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih Bölümünde Doktora eğitimini tamamlayan Dr.
Mehmet Bilgin hâlen İstanbul Aydın Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Târih Bölümünde hocalık
yapmaktadır.
1990 yılından bu yana İstanbul’da yaşayan Dr. Mehmet Bilgin, evli ve bir çocuk babasıdır.
Yayınlanan Kitapları: Sürmene Târihi, Rus İşgalinde Trabzon Direnişi, Doğu Karadeniz’de Bir Derebeyi
Âilesi Sarıalizadeler [Sarallar), Karadeniz’de Post Modern Pontosculuk, Doğu Karadeniz, Karadeniz
Dünyası, Bir Cumhuriyet Milletvekili Sami Kumbasar, Teşkilât-ı Mahsusa’nın Kafkasya Misyonu ve
Operasyonları.

KANDIRILMANIN DAYANILMAZ RAHATLIĞI 

Dar ve orta gelirlilerin hayatını daha da zorlaştıracak olan zam sağanağı devam ediyor.
28 Mayıs Cumhurbaşkanlığı 2. Tur Seçiminden sonra, döviz kurlarının artışıyla yüzde 30 mertebesinde
devalüasyon yaşadık. Arkasından KDV oranlarının yükseltilmesi, her türlü vergi ve harçlara gelen
yüzde 50 zam, MTV için bir defaya mahsus bir yıllık vergi kadar daha vergi konulması, yurtdışından
alınan telefonların kayıt harcı 6 bin TL’den 20 bin TL’ye çıkarılması ve daha niceleri geldi.
Sadece vergilerle kalmıyor. Akaryakıttan tekel ürünlerine, gıdadan ulaşıma, enerjiden eğitime,
sağlıktan barınmaya kadar aklınıza gelecek her türlü mal ve hizmetin fiyatı artıyor, artmaya devam
edecek.
Tabii ki fiyatların durdurulamaz artışları karşısında asgari ücrete, çalışan ve emeklilerin maaşlarına
da zamlar yapılmakta. Fakat maaş zamları artan fiyatların hem gerisinde kalmakta ve hem de yarattığı
geçici ferahlama iki ay içerisinde yok olmakta.
Çalışan memurlarda en düşük maaş 22 bin TL’ye yükseltildi. Ama bu rakamın üstünde almakta
olanların aylıkları taban maaşa yakınlaştı. Yeni Asgari Ücret en düşük memur maaşının yarısı kadar
(11.402 TL).
Emeklilere verilen yüzde 25 zamma rağmen ortalama emekli maaşları asgari ücret mertebesinde.
Temmuz zammı ile en düşük emekli memur aylığı 9.876 TL oldu.
Sonuçta nüfusun üçte ikisi asgari ücret veya yakınında gelire sahip. Yani (33.789 TL olan)
yoksulluk sınırının çok altında, açlık sınırı mertebesinde veya biraz altında bir meblağla geçinmeye
çalışıyor.
Buna rağmen son seçimlerde, nasıl oldu da AKP yüzde 36 oy alarak birinci parti oldu, Cumhur İttifakı
TBMM’de çoğunluğu aldı ve R. Tayyip Erdoğan yüzde 52 oyla Cumhurbaşkanlığını 3. defa kazandı.


NASIL YANILTILDILAR?
15,9 milyon emekli, 4,9 milyon kamu çalışanı ve 14,5 milyon kayıtlı işçi seçimlerde bunların
olacağını bilerek mi oy verdi yoksa bu durum onlar için sürpriz mi oldu?
 “Soğanı 100 TL’ye de yeriz, yeter ki… Öcalan serbest bırakılmasın, çocuklarımız LGBT’ci olmasın,
erkekler erkeklerle, kadınlar kadınlarla evlenmesin” diyenleri hatırlayınız.
Bunların ülkenin ekonomik durumunu bildiği halde PKK ve LGBT öcüsü ile korkutularak
kandırıldığını anlıyoruz. Bu kesim o hale gelmişti ki, Cumhur İttifakı partilerini “milliyetçi/
vatansever”, Millet İttifakı partilerini “bölücü ve hain” görüyorlardı.
 Bir de “Türkiye’de bir ekonomik krizin olmadığını, lokantaların, kafelerin, trafikte yolların araçlarla
dolu olduğunu, Almanya’nın bile bizi kıskandığını” söyleyenler vardı. Bunlar TOGG üretimi ile
övünüyor, Karadeniz doğalgazının bedava verildiğine, Gabar’da zengin petrol kaynaklarının üretilmeye
başladığına ve ülkemizin artık enerji üreticileri arasında güçlü bir oyuncu olduğuna inanıyorlardı.
Savunma sanayimizdeki gelişmeleri olağanüstü abartarak gurur duyuyorlardı.
Bunların ülkenin ekonomik durumu hakkında da yanıltıldıklarını görüyoruz. Muhtemeldir ki
yanlış bilgileri sebebiyle alım güçlerini düşüren (kendilerini fakirleştiren) zam sağanağını
beklemiyorlardı.
Ama her iki grupta olup, Erdoğan’a ve Cumhur İttifakı partilerine oy verenler benden ve benim
gibi düşünenlerden daha rahat ve mutluydular. Çünkü bizler ülkenin gidişatından endişe ve kaygı
duyan mutsuz vatandaşlardık.
Seçim gecesi katıldığım TV programından dönüşte bir kutlama konvoyunun artasında kaldım.
Gördüm ki, bu kutlamaları yapanlar bizleri yenmenin mutluluğunu doyasıya yaşadılar.
Oysaki bu mutlu kitlenin içindekilerin çoğunun ekonomik durumu hiç iyi değildi. Ama ülkeyi düşmandan
kurtarmış birer kahraman savaşçı havasında idiler.


SEVİNÇLERİNİ PAYLAŞAMADIK, TASALARINI PAYLAŞACAĞIZ

Ben, hiçbir zaman, iktidara oy veren vatandaşlarımız da fakirleştiği için “bunlara oh olsun” diye
düşünmedim. Hele hele önceki İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun ohhh! çeken videolarındaki kabalığın
benzerini hiç hoş karşılamam.
Bu vatandaşlarımızın da bizim gibi vatanımızı ve milletimizi sevdiğinden kuşkum yok. Yaptıkları tercihin
ülkemiz lehine olduğuna inandıkları için mevcut iktidarı seçtiler.
Fakat netice olarak seçim öncesi ve sonrası sevinçlerini paylaşamadığımız bu vatandaşlarımızın
tasalarını paylaşacağız.
Çünkü sıkıntıları hep birlikte çekeceğiz, hep birlikte fakirleşeceğiz.
Ödenemeyen dış borçların döndürülebilmesi için, hepimizin güvencesi olan, ülkemizin en önemli
ekonomik varlıklarını yabancılara kaptıracağız.
Devletimizin yöneticileri dünkü katil, darbeci diye suçladıkları devletçiklerden para dilenmeleri yüzünden
milli gururumuz kırılmaya devam edecek.
Türkiye güçlü ekonomisi, hukuk ve adalet uygulamaları, saygın kurumları ile değil, devlet başkanının
sarayları, uçak ve araç filoları ile itibar arayan 3. Dünya ülkeleri sınıfında yer alacak.
Çocuklarımız ve torunlarımıza, dünya sıralamasında bize bırakılandan daha geri sıralarda olan bir
Türkiye bırakacağız.


KANDIRMAYA DEVAM ÇABASI
Emekli maaşları, yapılan zamdan sonra bile, içler acısı seviyede.
Buna rağmen CB Erdoğan “emeklileri ve çalışanları enflasyona ezdirmedik” dedi.
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek daha da ileri gitti. Memur ve emekli aylıklarına ilişkin “Aylık ve
ücretlerinde enflasyonun oldukça üzerinde artışlar yaparak refah seviyelerini yükselttik” dedi.
En düşük memur ve en düşük emekli maaşlarına yapılan yüksek oranlı artışları, bütün memur ve
emeklilere yapılmış gibi gösteren açıklamalar ne kadar inandırıcı olacak? Ücretlilerin üçte ikisini taban
aylık seviyesinde gelire mahkûm ettikleri gerçeği değişecek mi?
Kaldı ki hangi mertebede olursa olsun bütün çalışanların ve emeklilerin satın alma gücü kesinlikle
azaldı. TÜİK’in verdiği enflasyon rakamlarına kimse inanmıyor. Çünkü yaşanan gerçeklikten çok
uzak. Bu rakamlar veya üzerinde olan maaş zamları gerçek enflasyonun altında kaldığı için refah
artışı sağlamıyor.
Çalışanlarımız ve emeklilerimiz dün zamsız maaşıyla aldıklarını, yarın zamlı maaşı ile
alamayacak.
Ama AKP’nin öyle güçlü bir propaganda makinesi var ki tenceresinde dert kaynayanlara bile et
kaynadığına inandırabiliyor.
Bakalım yerel seçimlerde kandırmanın etkisi devam edecek mi?

Ruhittin Sönmez
10 Temmuz 2023

İNSANIN, İNSAN ÖNCELİĞİ

Gazeteci, radyo ve televizyon programcısı, yazar
MEHMET CEMAL ÇİFTÇİGÜZELİ
Türkiye’yi mercek altına aldı.

Oğuz Çetinoğlu: Türkiye, yeraltı ve yerüstü zenginlikleri ile insan kaynakları göz önünde
bulundurulursa, iktisadî ve sosyal açıdan insanca yaşama ve adil yönetim ile milletlerarası
ilişkileri itibariyle gereken seviyede mi? ‘Değil’ diyorsanız sebeplerini kısaca özetler misiniz?
Mehmet Cemal Çiftçigüzeli: Elbetteki değil. Bu soruların cevabını bir maden ve petrol uzmanı
yahut ekonomist ya da turizmci olarak değil de bir iletişimci ve gözlemci olarak ancak şöyle
cevaplayabilirim. Ülkemizde tek eksik olan husus insana yatırım yapmamak. Cumhuriyetin ilk
yıllarında hatırlarsanız her sektörde istikbal vadeden, ufku açık, mesleğini seven, iddialı onca insan
yurtdışı eğitimi için Avrupa’ya gönderildi. Bu insanlarımıza yarınımız için özel bütçe ayrıldı.
Bunların içinde edipler, sanatçılar, ressamlar, müzisyenler de vardı. Türkiye’ye döndüklerinde her
biri, bir marka gibi sahasında hizmet verdiler. Yurt içinde ise bazen ideolojik çalkantılara sebep
olsalar da Köy Enstitüleri bunun için kuruldu. Köylü çocukları meslek sâhibi yapıldı. Az sayıdaki
üniversitelerimiz kabiliyetli öğrencilere sâhip çıktı. Çocukken sigara kağıdı satarak ailesinin
geçimine katkıda bulunan, 16 yaşında çalışkanlığı ile İTÜ’den mezun olup mühendislik diploması
alan, 10 yıl kadar ülkemizin yönetiminde bakan olarak sorumluluk alabilen bir Ahmet Tevfik
İleri’yi buna misal olarak verebilirim. A. Tevfik İleri sıkıntılı çocukluk ve talebelik hayatını
yaşadığından bütün ömrünü eğitime adayarak yeni okulların ve akademilerin açılmasına vesile oldu.
Bu nesil aynı zamanda sorgulamayı ve teşkilatlanmayı da biliyordu. Millî Türk Talebe Birliği ve
Türk Ocakları buna en şık örnek. Uçak ve silah fabrikalarımız bu dönemde kuruldu.
Öte yandan Ankara’da yönetim; yurtdışında gerek Avrupa’da ve gerekse Sovyetler Birliği’nde
ülkesini ideolojik ve siyasî sebeplerle terk etmek durumunda kalan bütün akademisyenlere sâhip
çıktı. Birkaç misal vermek gerekirse ünlü akademisyenler Tıp’ta Fricdrich Dessaver, Erich Frank,
Philipp Schwartz, matematikte Fritz Arndt, Hukukta; Josef Doretsberger, Ernest Hirsch, Mimaride
Srumo Taut. SSCB’den de Prof. Dr. Zeki Velidi Toğan, bir dönem Tataristan Cumhurbaşkanlığı da
yapan Prof. Dr. Sadri Maksudi Arsal, Ayaz İshaki, Abdullah Battal Taymaz başta olmak üzere bazı
akademisyenler Türkiye’ye gelerek hizmet verdi. Üniversitelerimizin kurulmasına, sayısının
artmasına ve eğitimin kalitesinin yükselmesine hizmet ettiler. İnsana yatırım böyle bir şey. Yatırım
yapılan insanların rengi, görüşü, inancı, doğduğu mekân konu edilmedi. Ayrıca bu insanlar tek bir
sektörden değil, günün revaçta olan gerekli bütün sektörlerini kapsıyordu. Manevî açıdan da
Türkiye Diyanet Teşkilatı kuruldu, İstiklal Marşı Şairi Mehmet Âkif Ersoy Kur’ân tercümesi, büyük
âlim Elmalı lıHamdi Yazır da Kur’ân-ı Kerim Meali yapmakla görevlendirildi. Ahmet Hamdi
Akseki Askere Din Kitabı’nı yazdı, devlet yayınladı. Bunları tamamı insana yatırımın en güzel
örnekleridir. Bir müddet sonra sorgulama ve medenî tartışma unutuldu. Kuvveti elinde
bulunduranlar bunu hiç kimseyle paylaşmak istemedi. Öte yandan da Almanya’da Nazizm,
Rusya’da Komünizm, İtalya ve İspanya’da faşizm, iç savaşlar, işgaller, emperyalizm coşkusu bütün
dünyayı bir duraklama ve muhasebe dönemine soktu. Tedbirini alanlar, gerekeni yapanlar
çağdaşlığı yakaladı, tembel ülkeler mevcudu korumaya çalıştı. Bittabi bütün bunlar ekonomiyi ve
insan hayatını etkiledi. Biz fazla yara almadan çıktık. Ama kolaycılık da yakamızı bırakmadı. Âdil
yönetim dünya şartları dolayısıyla adalete hakim olamadı. Dünyevilik de bundan etkilendi. Öne
geçti. Herkese göre bir adalet algısı gelişti. Sonunda biz mazideki adalet örnekleriyle yetinmek
zorunda kaldık. Fatih Sultan Mehmet’in kolunun kesilmesi kararı, kadı’nın ve şikayetçi gayri müslim mağdur mimarın mahkemedeki tavrı hâlâ hatırlatılır, örnek verilir. Ama hayat o kadarla bitmiyor. Boraltan Köprüsü Olayı’nda Türkiye’ye sığınan 195 Azerbaycan Türkünün SSCB
Yönetimine teslim edilerek kurşuna dizilmesi, 27 Mayıs Darbesinde Demokrat Parti’nin haksız

biçimde karikatür gibi mahkemelerde yargılanması, bir başbakan, iki bakanın idam edilmesi, sonra
bir dönem inananlara ve aydınlara TCK 163., 6187, 141 ve 142. Maddelerin acımasızca
uygulanması, yeniden askerî müdahaleler ve vesayetçilik anlayışı Türkiye’nin Yükselen Yıllarını
etkiledi. Kıbrıs Barış Harekâtı biraz nefes aldırdı, ama adadaki problem hep Demoklesin Kılıcı gibi
başımızda asılı durdu, çözümsüz kaldı. Bundan sonrası ‘at binenin kılıç kuşananın’ kelamı kibarını
hatırlattı. Güçlü olan sandıkla geldiği için kuvvetini hep korumak için kanunlarla yönetimini bir
çerçeveye oturttu. Bir kesim mutlu oldu, diğerleri ise huzursuz. Bu da ister istemez milletlerarası
arenada bizi yalnız bıraktı. Öyle pek dostumuz bir ülke yok gibi. Türk Cumhuriyetleriyle kurulan
köprü bütün umudumuz. Biraz da hukuk devleti olma ihtiyacı, insanca yaşama arzusu, iş ve aş
arayışı bizi diri tutacak, yönetimi tedbir almaya yöneltecek gibi görünüyor. Bunların hepsinin
temelinde insana yatırım olmaması, siyasetin bir din gibi, bir futbol kulübü gibi önde tutulması
etkili oluyor. İnsana yatırım, eğitimle örtüştüğü, sivil toplumun öne çıktığı ve güçlendiği,
aydınlarımızın sorumluluktan kaçmadığı zaman diliminde biraz rahatlayacağız galiba. Öncelik
insana yatırım. Gerisi teferruat.
Çetinoğlu: Siz nasıl bir Türkiye’de yaşamak isterdiniz?
Çiftçigüzeli: Âdil, sivil toplumun önde, herkesin ve her kesimin denetimlerinin gerektiği gibi
yapıldığı, toplumun merde bile muhtaç olmadığı, normal bir gelir girdisinin olduğu, eğitimli ve
kalkınmış bir Türkiye rüyası görüyorum hep. İnsanları politik görüşlerinden dolayı değil,
uzmanlıklarındaki ehliyet ve iddialarından ötürü değerlendirildiği, paylaşmasını ve üretmesini bilen,
inançlarını istediği gibi yaşayan, şiddete karşı olan, içte ve dışta dayanışması ve birlikteliği güçlü
bir Türkiye özlemi içindeyim. Üstelik hep de ümit varım.
Çetinoğlu: Biraz daha açar mısınız bunu?
Çiftçigüzeli: Tabii ki.. ben ilk oyumu 1965 seçimlerinde kullandım. Vesayet ve darbe rejimi gitti,
ama etkisi de bir müddet daha sürdü. O günden bugüne hep anayasa tartışmaları yapılır, yapılıyor
ve bu gidişle tartışmalar artarak hep devam edecek. Beceriksiz yönetimler anayasayı bahane
edecekler. Oysa ellerinde değişim gibi bir fırsat var ama, fazla sorumluluk da almak işlerine
gelmiyor. 1999 yılında Fazilet Partisi anayasa değişikliğine dair bir uzlaşma metni hazırladı.
Küreselleşen dünyada milletlerin kendi başlarına olmadıkları, diğer uluslarla kendi yararları
çerçevesinde içli-dişli oldukları hatırlatılarak Türkiye’de temel hak ve hürriyetlerin, demokratik
siyasî hayatın vazgeçilemez unsuru olan siyasî parti faaliyetlerinin özüne dokunmamak şartıyla 126
sahifelik uzlaşma taslağı görücüye çıktı, ancak kabul görmedi.
Aynı siyasî çizginin daha sonra devamı olan Adalet ve Kalkınma Partisi de 1980 darbe yönetiminin
hayata geçirdiği 1982 Anayasasından, sivil bir Anayasa değişikliğine gitmek istedi. TBMM Başkanı
Cemil Çiçek bunun için herkese ve her oluşuma çağrıda bulundu. Hükümet Prof. Dr. Ergun
Özbudun başkanlığında da sivil görüşlere kapı araladı. Ankara’da ilmî toplantılar yapıldı. Hepsine
de ben katıldım diyebilirim. Anayasa Komisyonu eski üyelerinden, İstanbul Milletvekili Prof. Dr.
Nevzat Yalçıntaş ‘Gelişen Türkiye ve Yeni Anayasa’ konusunda 104 sahifelik bir kitap yazdı (21.
Asır Yayınevi-2011/İstanbul) ve alakalı yerlere gönderdi. Bu çalışma çağdaş, insana ve ülkeye
yatırımı kapsayan ve ufku olan araştırmaydı. Vurgular da, ihtiyaç da öyleydi. Birkaç örnek vermek
isterim; Milletin bütünlüğünün tam ve devamlı sağlanamaması, Anaya düzeninin millî iradeye
dayalı ve istikrarlı olarak gerçekleştirilememesi en önemli mesele idi. Esaslarda ise Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’nin istiklal, vatan toprakları ve milletin bölünmezliği, demokrasi ve insan
haklarına dayalı cumhuriyet, ortak millî ve manevî değerlerimiz olarak beş esas (istiklal, bütünlük,
cumhuriyet, kimlik, gelişmiş Türkiye ve güçlü ordu) temelde yeni anayasanın iskeleti olacaktı. Bu
maddelerin özü ise Türkiye’nin ve bölgenin yarını için insana yatırımdı. Maalesef yeni ve sivil

anayasa girişimi öylece kaldı. Bugüne kadar da 21 kez değişikliğe uğradı. İnsana yatırım değil, dağa
taşa yatırım oldu.
Çetinoğlu: ‘Mahşerin Üç Atlısı‘ tâbiri ile bir milletin yaşamak mecburiyetinde kaldığı en kötü
şartlar kast ediliyor. Türk Milleti söz konusu olduğunda mahşerin üç atlısı neler olabilir?
Çiftçigüzeli: Benim yetkim olsa İstiklal Marşı Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un Safahat adlı kitabını
mekteplerimizde ders veya yardım ders kitabı olarak okuturum. Bu sorunun cevabını Akif veriyor.
Diyor ki nokta, virgül vereyim Safahat’tan;
*Ben bu müstakbele mâzimi feda etmezdim.
*Kimden kime feryat edelim söyle İlahi!
*İmandır o cevher ki İlahî ne büyüktür.
*Dağ dayanmaz erlerin dağlar söken ısrarına.
*Yer çalışsın, gök çalışsın, sen sıkılmazsan otur!
*Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası/Dostunun yüz karası; düşmanın maskarası!
*Ya hamiyetsiz olsaydım, ya param olsa idi!
*Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa koyunu/ Gelir de Adl-i İlahi sorar Ömer’den O’nu!
*Dirvas, Halife Hişam’a oturduğu sarayı soruyor “Halkın mı, senin mi, Halık’ın mı?”
*Dövüyorsun, boşuyorsun elin öksüz kızını!
*Başlasın terbiyeniz, ailelerden oğlum!
*Kendi feryadımdır, ancak ses veren feryadıma!
*Çalışsın, durmasın her kim ki da’vasında insandır!
*Meğer hukuk da bilirmiş bakın şu saygısıza!
*Saltanat namına, din namına bin maskaralık!
*Ya ta’assupları? Hiç sorma nasıl maskaraca?

  • Ve Kur’ân ‘Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için’
    *Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;
    *Hem vatan gitti mi, yoktur size başka vatan!
    *Niye ilmin adı yok koskoca millette bugün?
    *Alınız ilmini Garb’ın, alınız sanatını;
    *Bir bu toprak kalıyor dinimizin son yurdu.
    *Sözüm odun gibi olsun; hakikat olsun tek.
    Mahşerin üç atlısı belki de bugün 13 atlı oldu, ya da 23, yahut hepsi kayboldu atlıların, yapay zekâ
    çıktı ortalığa. Bununla yaşamağa mecburuz eğer taassubun, geri kalmışlığın, kolaycılığın,
    üretimsizliğin, paylaşamamanın, ümitsizliğin, okumamanın yahut okuyamamanın üstesinden
    gelebilirsek.
    Çetinoğlu: Türkiye’de vazifelerini en mükemmel şekilde yaptığı için milletine güven veren üç
    idarî yapı hangileridir?
    Çiftçigüzeli: Devletin devamlılığını sağlayan yargı, yürütme ve yasama organlarıdır. İdarî, askerî
    ve akademik yapılar olmazsa olmaz sayılır bir devlet hayatında. Bir fabrikadaki çarkın dişlilerini
    gibidir hepsi de. Biri aksasa hepsini etkiler. Çekip atamazsınız hayattan. Ancak gücü, yansıması ve
    faydası tartışılır. Söz konusu idarî yapının biri ne ise diğeri de odur. Aynı ‘söyle arkadaşını,
    söyleyeyim kendini’ kelam-ı kibar gibi bir şey. Eğer insanlar ve özellikle toplum mutluysa bu idarî
    yapı görevini yapıyor demektir. Değilse tam tersi yaşanır. Bunu somutlaştırmak biraz zor
    ülkemizde. Çünkü toplum homojen değildir. Bölgelerimizin imkân ve kaynağı aynı ölçüde ve
    verimde olmadığı gibi. Elimizde somut veriler yok çünkü. Dolayısıyla yorumlayamayız.
    Tartışabiliriz, ama bir sonuç almak zor görünüyor. Bunu en iyi değerlendirecek olanlar, ülkemizin
    de âcil ihtiyacı olan sosyologlar, psikologlar ve tarihçilerdir. Bunların ilmî çalışmaları ufuk açıcıdır.
    Yeni nesle kalıcı şeyler bırakabilir.

Çetinoğlu: Vazifesini yapmayanlar var mı? Hangileri?
Çiftçigüzeli: Elimizdeki iki elin beş parmaklarından biri vazifesini yapmazsa bütün vücut etkilenir.
İdarî yapılardaki sorumluluk da öyledir. Üniversiteler dünyanın nasıl döndüğünün farkında olarak
ilim üretecek. Mektepler öğretimiyle talebeleri eğitecek. Genel Kurmay savaşta ve barışta
sorumluluk alabilecek askerler yetiştirecek. Yargı âdil olacak. Yasama organı gerekli çağdaş
yasaların çıkmasına, devlet adamlarının yetişmesine ve temsil etmesine imkân ve kaynak aktaracak,
yürütme de uygulayacak. Bunun için de yine insana yatırım yapılması gerekiyor. Uzmanlığın ve
liyakatin öne çıkması icap ediyor. Biri çalışmazsa diğerleri de çalışamıyor. Hepsi verimli olursa
tümü de geçer not alacak. Atın önüne et, itin önüne ot atılmayacak. Herkes görevini bilecek ve
başarıya odaklanarak yapacak.
Çetinoğlu: Türkiye’mizi dört taraftan kuşatan ülkelerin; Rusya’nın, Ermenistan’ın, İran’ın,
Suriye’nin ve Yunanistan’ın Türkiye hakkındaki düşüncelerinin lehimize-iyiliğimize yönelik
olmadığı biliniyor! Neden?
Çiftçigüzeli: Nereden bakarsanız bakınız Dünya kötü yönetiliyor. Öyle ki dünya kamuoyuna
zenginlikleri, sorumluluğu nispetinde paylaştırmak için çalışan, uğraşan bir dünya lideri yok. ‘Hep
bana, hep bana’ diyorlar. Emperyalist duygularını artırarak yönetimlerini pekiştiriyorlar. Bize
parası ödenmiş savaş uçaklarımızı vermeyen ABD de öyle, Suriye’de ve Ukrayna’da sivillere
bomba yağdıran Rusya da öyle. Batı da öyledir, doğu da öyledir. Mesela NATO’da Türkiye diğer
ülkeler gibi eşit statüdedir ama, çok husus Ankara’ya bilgi verilmeden yapılır. İhtiyaç
duyulduğunda bilgilendirilir. Mesela Sovyetler Birliği parçalanırken de Rahmetli Hasan Kundakçı
Paşa’nın anlattığına göre Türkiye, NATO tarafından önemli dosyalara tesadüfen sâhip oldu. Çin
dünyanın dört bir yanında teşkilatlanıyor. Güney Afrika’dan Finlandiya’ya kadar öyle.
Cezaevlerindeki mahpusları bile serbest bıraktılar, kaynak aktararak değişik ülkelerde iş kurmaları
ve yerleşik düzene geçmeleri sağlanıyor. Dolayısıyla nüfusu artmıyor, Hindistan birinciliği ele
geçirdi. Örtülü bir savaş var. Bunu Rusya-Ukrayna savaşı fark ettirdi. Moskova, neden Ukrayna’yı
işgal etmeye çalışıyor ki? Terörist PKK’ya Moskova’da temsilcilik açtıran Rusya da yapayalnız
kaldı artık. Tek dostu Ankara. Müttefiki ise Belarus. Bu mecburiyetten tarım ürünlerimize olan
kotasını değiştirmiyor, sadece halkını turist olarak Türkiye’ye gönderiyor. İran ile mezhep
farklılığımız var, bir de coğrafyada liderlik savaşı devam ediyor. Amerika’da keyifleri ve
zenginlikleri yerindeki Ermeni lobisinin etkisiyle, fukara Ermenistan ile aramız iyi değil. Üstelik
bize mecburlar. Tek başına düşünseler bunu fark edecekler. Galiba Karabağ savaşından sonra daha
müstakil bir politika izlemeye başladılar. Yeni bir mağlubiyeti göze almıyorlar. Yunanistan halkı
Türkiye’ye dost. Ancak siyasi temsilciler Türk düşmanlığı damarından beslendiği için öyle
görünüyorlar. Suriye konusunda eksikliklerimiz oldu. Bu noktaya gelinmeye bilinirdi. Körfez
ülkeleriyle de öyle. Sanırım artık Türkiye yalnızlığının farkında, kılı kırk yararak hesap yapıyor.
Bütün bunların hepsi düzelebilir. Bütün dünyada olduğu gibi önemli devlet adamı eksikliğimiz
burada da ortaya çıktı.
Çetinoğlu: Bu olumsuz düşünceler nasıl bertaraf edilir?
Çiftçigüzeli: Sivil oluşumların, ekollerin sayısı artmalı, cemaat ve tarikatlara Osmanlıdaki olduğu
gibi siyaset ve ticaret yasağı getirilmelidir. Türkiye’de onlarca ve özellikle İstanbul’da Yunan Halk
Dansları okulu var. Yunanistan’da Türk Halk Dansları okulu yok. Diğer ülkelerde TİKA ve Yunus
Emre Vakfımız daha fazla etkin olmalı. Mesela iki ülke mill şairlerini anma programları
düzenlenebilir, Türkoloji bölümleriyle, Türk işadamlarının temasları artıra bilinir.

Çetinoğlu: Türkiye’mizin karşı karşıya bulunduğu olumsuzlukları yalnızca dış güçler mi
oluşturuyor. İç güçlerin dahli yok mu? İç güçlerden hangileri?
Çiftçigüzeli: Gelişmelere iç ve dış güçler olarak yaklaşmak kolaycılık olur. Bu konuda istihbarat
teşkilatlarımız ve her ülkede temsilciliklerimiz mevcut. Hükümetlerin yenilenmesiyle ülkeler
arasındaki temaslar değişebilir ama; kültür, sanat ve medeniyet hareketi devam ediyor. Böyle sivil
ekolleri desteklemek ve kaynak aktarmak gerekiyor. İç ve dış güçler olabilir ama, daha ziyade
bizim kolaycılığımıza kaçmak çok fazla işimize geliyor. Dünyadaki bütün Türkoloji bölümleriyle
bire bir temasa geçmek, mezunlarına iş bulmak, TOBB, İTO, İSO gibi kuruluşlarla işbirliği
yaptırmak görevleri olmalı dış temsilciliklerimizdeki yetkililerin.
Çetinoğlu: Tek başınıza Türkiye’yi yöneten kişi olsanız, ülkenin karşı karşıya bulunduğu
olumsuzlukları gidermek için nereden başlar ve sırasıyla neler yapardınız?
Çiftçigüzeli: Öğretim ve eğitimden başlardım. Bir daha hiç güç ve kudret sâhibi olmayacakmışım
gibi bana verilen süre içinde bunu çözmeye çalışırdım. Safahat okumayı herkese ve her kurumu
mecbur bırakırdım. Yöneticileri, emekçilerin veya talebelerin seçmesini isterdim. Sorgulamayı öne
çıkarırdım. Ürün vermeyi teşvik eder, kaynak bulmayı ortaklaşa çözerdim.
Çetinoğlu: Nur talebesi olduğunuz biliniyor. Said-i Nursi Hazretleri’nin ‘müspet milliyetçilik’
olarak tavsif ettiği anlayışı açıklar mısınız? Ülkemizde uygulanıyor mu? Uygulanmıyorsa niçin?
Çiftçigüzeli: Bediüzzaman’ın müspet milliyetçilik anlayışı gerçek dindarlıkla yani İslam algısı ve
anlayışıyla örtüşür. Esas olan milletin kendisidir. Burada adalet, şefkat, şevk ve heyecan ile
hamiyet öndedir. Sömürü, zulüm ve asimilasyon yoktur. En büyük düşman cehalet, zaruret ve
ihtilaftır. Bunun mücadelesi de sanat, marifet ve ittifak ile olur. Ben demiyorum, Risale-i Nurlarda
böyle yazıyor.
Çetinoğlu: Sorularla sınırlı kaldığınız için veremediğiniz mesaj varsa, söz sizin; buyurunuz!
Çiftçigüzeli: En önemli mesele insana yatırım yapılmamasıdır. Eğitimin tek düze ve hatta
diplomaya dayalı bilgisizlik uygulamasından vaz geçilmelidir. Siyaset; bilimin ve insanın önüne
geçti. Gücü ele geçirmek için her şey deneniyor ve mübah olduğu kanaati uyandırılıyor.
Sivilleşmeyi, sorgulamayı, üretmeyi, paylaşmayı insan ve toplum için hayata geçirmeliyiz. Sanat,
eğitim, kültür ve medeniyet hareketi önde ve öncü olmalıdır.

MEHMET CEMAL ÇİFTÇİGÜZELİ
1945 yılında Kilis’te dünyaya geldi. İlk ve ortaokulu Kilis’te okudu. İstanbul Vefa Lisesi’ni bitirdi.
İstanbul İktisâdi ve Ticârî İlimler Akademisi Basın-Yayın ve Halkla İlişkiler Radyo-Televizyonculuk
bölümünden mezun oldu. TC Devlet Lisan Okulu ve Tunus Habip Burgiba Yabancı Diller Enstitüsünden
sertifika aldı.
Yazarlığa ortaokul talebesi iken Kilis Huduteli Gazetesi’nde başladı, Pırıltı sâhifesini yönetti. İstanbul
Babıali’de Sabah’ta profesyonel gazeteci olarak Cağaloğlu’na adım attı. Tercüman, Türkiye, Millî Gazete,
Bugün, Özgür, Sebil, Millî Gençlik ve İttihad gazete ve dergilerinde çalıştı; muhabir, musahhih, sâhife
sekreteri, yazı işleri müdürü, köşe ve röportaj yazarı olarak görev yaptı. 32 yıl TRT Ankara Haber
Merkezinin değişik birimlerinde ve Kahire temsilciliğinde hizmet verdi. TRT Türkiye’nin Sesi Radyosunda
haber müdürü oldu, ülkemizde ilk defa TRT Telegün Teleteks haberciliğini başlattı.
Ankara’da Türkiye Yazarlar Birliğini 14 arkadaşı ile birlikte kurdu, yıllarca yönetiminde görev aldı. Türkiye
Kültür ve Sanat Yıllığı yayın heyetinde bulundu. Mehmet Âkif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı kurucusu ve
mütevelli heyeti başkanı oldu. Yurt içinde ve dışında çok sayıda millî ve milletlerarası program
gerçekleştirdi. Amerika, Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarındaki altmışı aşkın ülkede konferanslar verdi,
milletlerarası kongrelerde Türkiye’yi temsil etti, sempozyumlara katılarak tebliğler sundu. İstanbul Ticaret

Üniversitesi İletişim Fakültesinde ‘metin çözümlemeleri’ dersi verdi. Yazıları İngilizce, Rusça, Arapça,
Urduca ile Kırım, Kazan, Kazak, Özbek ve Kırgız Türkçelerine tercüme edildi. Yayınlanmış 23 eseri
bulunuyor.
MTTB Târihi ile TBMM’nde Mehmet Âkif Ersoy ve İstiklal Marşı adlı çalışmaları yayınlanıyor.
İstanbul Şerifali’de oturan Yazar Mehmet Cemal Çiftçigüzeli, Süleyman Demirel Üniversitesi Türk Süsleme
Sanatları hocası ressam, minyatür ustası müzehhibe Serhan Çiftçigüzeli ile evli, Furkan ve Burkan’ın
babası, Can ve Nil’in de dedesidir.

0=0=0=0=0=0

*Fâtih Sultan Mehmed Han’ın kolunun kesilmesi kararı: Olaya göre Fâtih, iki mermer sütunu üçer arşın kesip
kısaltan mimarbaşının ellerini kestirmiş ve bunun üzerine mimarbaşı Sultan’dan dâvâcı olmuştur. Fâtih Sultan
Mehmed dâvâcı ile birlikte İstanbul kadısı huzurunda muhâkeme olmuştur. Kadı, mahkemede Sultan Fâtih’in de
ellerinin kesilmesi gerektiği hükmüne varmıştır.
Fakat mimarbaşı kısas istememiş, Fâtih’in her gün kendisine on akçe ödemesi talebinde bulunmuştur. Fâtih Sultan
Mehmed ise bunu kendi isteğiyle günlük yirmi akçeye çıkarmıştır.
Kaynak: Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Millet Kütüphanesi, Ali Emiri Koleksiyonu, I/36; Abdurrahman Âdil, Hâdisat-
ı Hukukîyye, İstanbul, 1932, s. 185-186; İsmail Hâmi Danişmend, Fetih ve Fâtih, Timaş Yayınları, İstanbul, 2008, s.
116- 117.
*Boraltan Köprüsü Olayı: Rusya İkinci Dünya Savaşı’nda galip gelince, 17 Temmuz 1945 târihinde akdedilen
Postdam Konferansı’nda Stalin, ülkesine karşı savaşan askerlerin savaş suçlusu olarak Rusya’ya teslim edilmesi
kararını aldırdı. Türkiye, Yozgat Kampı’nda bulunan Azerbaycan Türklerinden 195 kişiyi Iğdır ilimizin yakınlarındaki
Boraltan Köprüsü’nde Rus askerlerine teslim etti. Askerler, teslim edilen Türkleri kurşuna dizerek katlettiler. (Bâzı
kaynaklarda teslim edilenler 145 ve 417 olarak belirtilmektedir.)

GENÇLER !

Gençler! Gençlik, hiç şüphesiz gidecek!
Nasıl ki, yaz güze ve kışa dönüşüyor!
Gündüz akşama ve geceye bürünüyor!
İşte bu kat’iyette, gençlik de, ihtiyarlık ve ölüme evrilecek!
Eğer bu fanî / geçici gençliği; namus ve dürüstlük doğrultusunda
Geçirdiğin takdirde, ebedî / bâkî ve kalıcı bir gençlik kazanacaksın!
Sizdeki gençlik; eğer meşru dairede kalmazsanız, zayi olacak!
Üstelik başınıza hem dünya, hem kabir, hem âhirette;
Kendi lezzetinden çok ziyade, belâ ve elemler getirecek.
Eğer İslâm terbiyesi ile o gençlik nimetine karşı, bir şükür olarak
İffet, namusluluk ve taat / ibadette sarfetsen;
O gençlik mânen bâki kalacak / kalıcı olacak;
Ebedî / sonsuz bir gençlik kazanmanı
sağlayacak.
Fakat hayat, eğer iman / inanç olmazsa,
Ya da Allah’ın buyruklarına isyan ile, o iman tesir etmezse,
Hayat, zahirî / görünüşte kısacık bir zevk ve lezzetle beraber,
Binler derece o zevk ve lezzetten ziyade elem, hüzün ve keder verecek.
Çünkü insanda akıl ve fikir var.
Hayvanın aksine, şimdiki zamanla beraber, geçmiş ve gelecekle de,
Fıtrat ve yaratılışı gereği ilgilenir.
O zamanlardan da, hem elem, hem lezzet alabilir.
Eğer iman hayata hayat olsa, o zaman hem geçmiş, hem gelecek zamanlar;
İmanın nur ve ışığıyla aydınlanır.
Her ikisinden yararlanma, imkân dâhiline girer.
Gençler! Hayatın lezzet ve zevkini isterseniz;
Hayatınızı imanla hayatlandırınız,
Farzları yerine getirmekle ışıklandırıp süsleyiniz.
Ve tabii, günahlardan çekinmekle muhafaza edip koruyunuz.
Aziz gençler! Gençlik gidecek!
Sefahette gitmişse; hem dünyada, hem âhirette
Binler belâ ve elemler netice verdiğini
Ve öyle gençler ekseriyetle kötü alışkanlıkları yüzünden,
Aşırı gidişatları ve kurdukları vehimlerle düştükleri rahatsızlıklarla hastahanelere,
Taşkınlıklarıyla hapishane ve sefalethanelere
Veya mânevî elemlerden gelen sıkıntılarla meyhanelere
Düşeceklerini anlamak isterseniz,
Hastahanelerden,
Hapishanelerden,
Kabristanlardan sorunuz.
Sevgili gençler!
Gençlik damarı, akıldan ziyade hissiyatı dinler.
His ve heves ise, kördür. Âkıbeti görmez.
Bir dirhem hâzır lezzeti,
İleride bir batman lezzete tercih eder.
Sevgili gençler!
Nasıl ki bu yaz ve güzün sonu kıştır.
Gençlik yazı, ihtiyarlık güzünün arkası da,
Bilin ki kabir ve berzah kışıdır.

Kocaeli Şehir Hastanemiz ( 3 )

“Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi”
Kanuni Sultan Süleyman

Hastanemizin acil bölümüyle ilgili bilgilerde 7 gün 24 saat hizmetin sürdürüldüğünü
yazmıştım. Verilen bu hizmet ile kişinin sağlık sorunları giderilmiş ise iyileşmiş olarak geri
gönderilir. Aciliyeti olmayan ama ileri tetkik gerektiren bir durum var ise uygun polikliniğe gelmesi
yönünde bilgilendirilir. Ama kişinin durumu yatarak, tetkik ve tedavi gerektiriyorsa ilgili servisin
nöbetçisinin de onayı alınarak kişi o servise yatırılarak takibi sağlanır.

Bu hastanemiz üçüncü basamak sağlık kurumu olup aynı zamanda eğitim ve araştırma
hastanesidir. Derince Eğitim Araştırma Hastanemiz ikinci basamağa çekilmiş ve bu kadrolardaki
hekimlerimiz burada çalışmaya başlamışlardır. Bu özelliği ile bazı bölümleri hocası, uzman ve
asistan hekimleriyle sağlık hizmeti vermekte, ayrıca uzman hekim yetiştirmektedir.

Eğitim kliniği özelliği olan dahiliye ve kardiyoloji bölümleri girişimsel müdahaleler de
yapabilme özelliğiyle tıbbi hizmet imkan ve gücü oldukça yeterlidir. Derince hastanemizdeki
çalışma ve hizmetlerinden tanıdığımız Prof. Dr. Hüseyin Şaşkın başkanlığındaki kardiyovasküler
cerrahi bölümü de yer ve teknik imkanlarıyla birçok kalp damar ameliyatını yapıp takip edecek
özelliktedir. Yine Derince Hastanesi’nden tanıdığımız, şehrimizin yetiştirdiği Doç. Dr. Alper
Gültekin’in de içinde bulunduğu ortopedi ve travmatoloji kliniği eğitim ve hasta tedavi
hizmetlerini sürdürmektedir.

Önemli bir kalp sorunu olunca seksenli yıllarda aklımıza Amerika, İngiltere gibi ülkeler
gelirdi. Nitekim o yılların başbakanı Turgut Özal Amerika’da kalbinden baypas ameliyatı olmuştu.
Şimdi ise kalp hastalıkları ve birçok diğer hastalıklar için teşhis, tedavi ve ameliyatta ülkemiz ve de
Kocaeli’miz bilinen, müracaat edilen adreslerdendir .Tıp fakültemiz, şehir hastanemiz ve bazı özel
hastanelerimiz hem halkımıza hem de yurt dışından gelen ihtiyacı olan insanlara her alanda
güvenilir sağlık hizmeti verme imkan ve kadrolarına sahiptir. Geçen haftalarda bu
hastanemizde yaşanan şu olay bu bakımdan övünç verici özelliktedir. Ekibiyle bir kalp ameliyatı
yaptığı sırada rahatsızlanan Dr. Hüseyin Şaşkın kalp krizi ön teşhisiyle kardiyoloji bölümü
tarafından muayene edilmiş, yapılan anjiyo ile ve daha sonra takılan stentle takibe alınmıştır.
Yaptığı ameliyat ise ekibi tarafından tamamlanmış ve her ikisi de şifa ile taburcu edilmişlerdir.
İnmede çare erken müdahaledir. İnme beyne pıhtı atması ile olan bir hastalık halidir.
Ölümcül olabildiği gibi çoğunlukla bıraktığı sakatlık ile insan hayatı için önemli bir sağlık sorunu
olmaktadır. Bunlarda Embolektomi denilen yeni bir müdahale ilk altı saatte yapılabildiğinde ciddi
ve önemli bir tedavi imkanıdır. Bu müdahalenin Şehir hastanemizdeki Dr. Serhan Yıldırım ve ekibi
tarafından yapılıyor olması güven vericidir. Nöroloji kliniğimizde ayrıca elektronörofizyoloji yan dal
uzmanı ile EEG, EMG gibi teşhis imkanları da bulunmaktadır. Hocası ve 10 uzmanı ile bu
bölümümüz asistan doktorlarının da gelmesiyle hizmet imkanları çok daha yeterli hale gelecektir.
Bu bilgilendirme yazılarımız devam edecek olup sağlıklı olmanız, sağlık sorununuz
olduğunda ise hekim ve yer imkanlarının güvencesi içinde yaşamanız dileklerimle…
Not : Bu konulara ilgi duyuyorsanız devlet hastanemizde 1985-2005 yıllarından genel cerrah olarak
çalışan Ahmet Durukal’ın “Neşterden kaleme “ kitabını okumanızı tavsiye ederim.

Dr.H.İbrahim KAHRAMAN

ADALETİN KILICI

Hz. Ömer’in adaletiyle ün yapmış bir Halife olduğunu biliriz ilgili kaynaklardan. Yaşanmış onca fiillerden sadece iki örnek verelim:
Şikâyet üzere gelen bir Yahudi, arsasının bir bölümünü de içine alan yere cami yapıldığını söyler; Hz. Ömer’in cevabı nettir: ‘’Camiyi yıkın, ama adaleti yıkmayın.’’
Yine, arkadaşlarına, yanlış yapacak olursam ne yaparsınız, diye sorar. Sahabeden biri kılıcını göstererek ‘’Seni eğri kılıcımla doğrulturum.’’ Der. Aldığı cevaptan memnun kalan Ömer, Allah’a yüzlerce kez şükreder; yanlış yaptığında kendini uyaracak insanların var olduğunu görerek. İşte o kılıç bugün hukuktur.
Şimdi soralım; hangi İslam ülkesinde, herhangi bir yöneticiye bunu söyleyebilecek bir babayiğit çıkabilir? Velev ki çıktı diyelim, başına neler gelebileceğini bir düşünün…
*
Teokratik sistemle yönetilen Osmanlı Türk devletinin en parlak döneminde devletin yönetim şekline ‘’adaletin kılıcı mutlak hâkimdi’’.Yani’’ Mutlak/tavizsiz Hukuk Sistemi’’
*
Osmanlı yönetimine mührünü vuran yaşanmış bir örnekle konuyu taçlandıralım:
Cihan Padişahı Fatih Sultan Mehmet Han, İstanbul’un fethinden on yıl sonra Rum asıllı Mimar Atik Sinan’a, kubbesi Ayasofya’dan daha büyük bir cami yapması için emreder. Atik Sinan her ne kadar bu işe ‘’Emrin başım Üstüne’’ diyerek başlasa da yaptığı cami Fatih’in istediği ölçüde heybetli olmaz.
Fatih, yeni yapılan camiyi görünce ‘’Kubbesi Ayasofya’dan daha büyük olsun…’’’emrine neden uyulmadığını sorar.
Ayasofya’dan daha küçük yapma zorunda kaldığını ve bu yüzden sütunları kestirdiğini söyler.
Fatih, mimarın hem Ayasofya’yı özellikle kayırdığını düşündüğü için, hem de kendinden izin alınmadan böyle bir işe kalkıştığı için ‘’Mermer sütunları kesen ellerin kesilmesi’’ emrini verir…
Kolu kesilen mimar Osmanlı adaletine güvenir ve ‘’İstanbul’u fetheden, fatihler fatihi, Padişah Fatih Sultan Mehmet’i mahkemeye verip hakkını aramak için Kadı Hızır Bey’e şikâyet eder.
*
Bizzat Fatih Sultan Mehmet tarafından atanmış, Osmanlı adaletini simgeleyen Kadı Hızır Bey, mimarı dinleyip dava açılması için haklı sebep olduğuna kanaat getirir ve Fatih Sultan Mehmet’in mahkeme edilmesine karar verir…
Fatih, mahkemeye gelir ve duruşma başlar. Fatih Sultan Mehmet Mahkeme olmadan kendi cezasını verdiği için suçlu bulunur ve kadı kararını açıklar:
‘’Padişahın mühür vurduğu sağ eli kesilecek’
*’.
Fatih Sultan Mehmet, karara tepkisiz kalır bir tek cümlesine bile karşı gelmez. Bunu duyan Mimar Atik Sinan kulaklarına inanamaz ve kadıya yalvararak şikâyetini geri çeker. Kadı; bunu göz önünde bulundurarak, cezayı maddi tazminata çevirir ve mimara yüklü bir miktarda para verilmesine karar verir…
Mimar Atik Sinan huzurdan çekilince, Fatih ‘’Eğer ki benim padişahlığıma aldanıp farklı bir karar verseydin kafanı kılıcımla koparırdım’’ der.
Kadı Hızır Bey, Fatih Sultan Mehmet’e dönerek’’ Eğer padişahlığına güvenip de benim verdiğim karara karşı gelseydin şu gördüğün topuzla senin kafanı ezer seni oracıkta öldürürdüm’’ der…
*
Yukarıda yaşanmış örneğini verdiğim Osmanlı’nın adaletine öykünecekseniz İnsanlık tarihine bakacaksınız… İnsanlık tarihi, aslında adaleti sağlama mücadelesi tarihidir. Bütün peygamberler adaleti sağlamak için görevlendirilmiştir. Bütün düşünürler, adalet peşinde koşmuşlardır. Adalet üzerine yazılan şiirler, öyküler, romanlar…
Yani hayatın her alanında insanoğlu bir haksızlığa uğradığı zaman bir adalet arayışı içine girmiştir. Adaleti ararken veya adaleti savunurken veya Adalet olması gerektiğini söylerken ne kimliğimizi ne inancımızı ne de yaşam tarzımızı öncelememiz gerekiyor. Bunlar ayrı şeyler; bunlar bizim özel dünyamız ama kavram olması gerekir.
*
Kendi iç dinamikleriyle kurumlaşarak kendi kendini denetleyen Adalet kavramının ‘’Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi’ne dönüşmesi neyi yaratır?
Bu sisteminde öne çıkan Medya ve İktidar ilişkileri, toplumun belli bir siyasal görüş tarafından tek yönlü olarak biçimlendirilmeye çalışılması ile karşı karşıya kalırız. Karşı fikir insanları sözde hukukun kırbacıyla susturulmaya çalışılır;
Toplumun denetimi, egemen güçler tarafından en çok arzulanan şey; bu durum gücünü sürdürmek isteyen siyasetin arzusu olabilir.
*
Hukukun Üstünlüğüne dayanan Demokratik Parlamenter Sistemlerin ortak paydasında eğitimini tamamlamış modern toplum; sorgulayan, eleştirel düşünmeyi beceri haline getiren, öz saygı ve öz yeterliliklerini kazanmış bireyler yetiştirmeyi amaçlayan, körü körüne itaat etmeyen, yanlışa doğru demeyen, adil, ahlaki seviyesi yüksek bireylerden oluşan toplumdur.
Böyle bir toplum ve onun kültürünü benimsemiş insanlar ancak hukuk devleti kurabilir ve adil bir toplum olarak yaşayabilir.
A.Kemal GÜL
( 05.Temmuz.2023 )

EMEKLİ ZATEN MÜREFFEH

0

Açıklandı Temmuz zammı
Ölçü TÜİK’in rakamı
Görelim Haleb’i Şam’ı
Emekli zaten müreffeh

Memur enflasyon farkı
Üstüne de refah payı
Emekli neylesin çayı
Emekli zaten müreffeh

Memura var bize yok mu?
Memur aç emekli tok mu?
Hükümet yaptığın hak mı?
Emekli zaten müreffeh

Refah payı sekiz bindir
Emekli zaten zengindir
Ona verme cebe indir
Emekli zaten müreffeh

Kılıçdar bayram parası
Tam on beş bin Türk lirası
Almadı emekli pası
Emekli zaten müreffeh

Ağlamasına bakmayın
Ona ağıtlar yakmayın
Cebine para sokmayın
Emekli zaten müreffeh

Fazla para ahlak bozar
Gayri meşru yolda tozar
Belki azar içer sızar
Emekli zaten müreffeh

Ekmeği var soğanı var
Katığı yok yavanı var
Üçü bir övünle savar
Emekli zaten müreffeh

Bırakın refah payını
Verin ekmekle çayını
Bozmayın güzel huyunu
Emekli zaten müreffeh

Hayalinde sofra kurar
Çeşit çeşit tatlar koyar
Yemeden de karnı doyar
Emekli zaten müreffeh
Sakin Öner

YANLIŞ VERİ İLE DOĞRU POLİTİKA OLMAZ

“Politika tartışmalarını veri bazlı yap.”

Bu sözChicago Üniversitesi Öğretim üyesi olan Türk bilim insanı Prof. Dr. Ufuk Akçiğit’e ait. “Verimli ve rekabet edebilir bir Türkiye için” ilk yapılması gerekenlerden biri olarak bu tavsiyeyi yapmıştı. 

Çünkü doğru ve güvenilir verilere dayanmayan tartışmalar gerçekler üzerinden değerlendirmelere imkân vermez; duygulara, ön yargılara, sempati veya antipatilere dayalı hale gelir.

Böyle olunca çevresinde gördüğü araba sayısı, dolu lokanta ve otellere bakarak “ekonomide işler tıkırında” zannedenler olur. Türkiye’yi, ekonomik büyüklük açısından, Dünya sıralamasında 17’ncilikten, 21’inci sıraya düşüren yönetimi başarılı bulanlar çıkar.

****

Modern işletmeler bu yüzden rekabet piyasasında başarılı olabilmek için doğru ve güvenilir veriler üretmeye ve bu verileri analiz etmeye çalışırlar. Böylece gelecek için çizdikleri doğru rotada, doğru politikalarla, rakiplerinden daha verimli yöntemler uygulayarak yol alırlar.

Devletler için de aynı durum geçerlidir. Bu bakımdan gelişmiş ülkelerde İstatistiksel verileri üreten kurumlar -aynı Merkez Bankaları gibi- bağımsız statüde olurlar. 

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) da son yıllara kadar hem yasal olarak bağımsız ve hem de kurumsal kültür olarak Birleşmiş Milletler’in kabul ettiği normlara göre veri üreten bağımsız ve güvenilir bir kurumumuzdu.

2011- 2016 arası görev yapan Birol Aydemir TÜİK’in son bağımsız Başkanı idi. (Halen İyi Parti Genel Başkan Başdanışmanıdır.) O döneme kadar üçlü kararname ile gelen TÜİK Başkanları 5 yıl görev yapardı. Bu sürede görevlerini bağımsız, tarafsız, bilimsel yöntemlere uygun ve şeffaf olarak yaparlardı. Bu yüzden TÜİK en güvenilir kurumlarımızın başında gelirdi.

Ancak 2016 yılından sonra TÜİK Başkanları sık sık değişir oldu. Aydemir’den sonra TÜİK’te 4 defa Başkan değişti, mevcut başkan 5. Başkan durumunda. Aynı dönemde T.C. Merkez Bankası da beş başkan değiştirdi. 

Artık yeni TÜİK yönetimleri, Birol Aydemir’in ifadesiyle, “BM normlarına göre değil, yukarıdan gelen talimatlara veri yayınlamakta.” 

**************************

TÜİK’İN ENFLASYON RAKAMLARINA İNANAN VAR MI?

Şimdi son enflasyon rakamlarına bakarak “TÜİK’in talimata göre veri açıkladığı” iddiasının doğruluğunu test edelim. 

TÜİK, Haziran 2023 itibariyle, yıllık enflasyonu yüzde 38,21 olarak verdi. Bağımsız ekonomistlerden oluşan ENAG’a göre ise yıllık enflasyon yüzde 108,21 olarak gerçekleşti. Aradaki fark neredeyse 3 kata yakın. Hiçbir bilimsel açıklaması olmayan bir sonuç bu.

Bazı kalemlerde bu fark daha da korkunç. Giyim fiyatları TÜİK’e göre bir yılda yüzde 21 artarken, ENAG’a göre yüzde 226artmış. İnanılır gibi değil ama neredeyse on kata varan bir fark söz konusu.

Vatandaşlar olarak kendi gözlemlerimiz ENAG’ın rakamlarının daha gerçekçi olduğunu gösteriyor. 

**************************

TÜİK’İN BAĞIMSIZLIĞI ÇOK ÖNEMLİ

TÜİK Eski Başkanı Birol Aydemir çok önemli bir tespitler yapıyor:

“TÜİK’in bağımsızlığı Merkez Bankası’nın bağımsızlığından daha önemlidir.” 

“İktidarın ve Mehmet Şimşek’in yapması gereken ilk iş TÜİK’e bağımsızlığını geri vermesidir. Hesaplamalarda yaptıkları yanlışları, manipülasyonları düzeltmektir. Ve gerçek enflasyonu (özellikle son iki yılı) yeniden hesaplattırmaktır.”

Peki, iktidar bu düzeltmeyi yapabilir mi?

Bazı ekonomistler doğru rakamların açıklanmasının sağlayacağı güven ortamı ve faydanın, yaratacağı sakıncalardan fazla olacağını söylüyorlar.

Ancak iktidarın hemen doğru rakamları açıklayabileceğini, hele hele geçmiş yıllara dönük düzeltme yapacağını hiç sanmıyorum. 

Çünkü şimdiye kadar TÜİK’in tartışılan rakamları esas alınarak memur, işçi ve emekli maaşları hesaplandı. 

Bu yüzden sadece 2023 yılının Ocak ayından Haziran’a kadar bir memurun reel geliri yüzde 12 düştü. 

Asgari ücrete yapılan “yüksek oranlı” zamlar sonrasında bile, asgari ücret hala açlık sınırının altında. Daha da kötüsü çalışanların yüzde 60’ından fazlası asgari ücret veya çok yakınında ücret alıyor.

Gerçek enflasyon açıklanırsa, TÜİK enflasyonuna göre yapılan maaş artışlarının gerçek enflasyonun altında olduğu ortaya çıkacak. “Çalışan ve emeklilerimizi enflasyona ezdirmedik” sözünün doğru olmadığı anlaşılacak. Milyonlarca insan aradaki fark kadar cebinden çalındığını fark edecek ve bu hakkını talep edecektir. 

Mevcut maaş artışlarını bile, enflasyonu azdırma pahasına, para basarak karşılayan iktidar bunu göze alamayacaktır.

Ama hiç olmazsa bundan sonra doğru ve güvenilir veriler açıklamaya başlamaları elzemdir. Çünkü TÜİK’in güvenilir bir kurum haline getirilmemesinin maliyeti daha ağırdır.

**************************

CÜZDANA BAKIYOR ZEKÂTA MUHTAÇ

İlhan Kesici’den duyduğum bir fıkrayı hatırlamanın tam zamanıdır:

Erzurumlu bir esnaf “hesabı kitabı denkleştireyim, bir hacca gideyim” diye niyetlenir. Önce mali durumunun hac masraflarını karşılamaya yetip yetmeyeceğini öğrenmek için muhasebecisine hesapları gözden geçirmesini söyler. Muhasebeci hesaplarını yapar, esnafın “mali durumunun gayet iyi olduğunu, hac masraflarının kendisine fazla bir yük oluşturmayacağını” kendisine anlatır.

Fakat adam bir de kendi cüzdanına, yani elinde mevcut olan harcanabilir maddi varlıklarına bakar. Ve kendi kendine şöyle söylenir: 

“Hesaba bakırem hac lazım olmuş, cüzdana bakırem zekâta muhtaç.”

****

TÜİK, Erzurumlu esnafın muhasebecisi gibi çok iyimser raporlar veriyor. TÜİK’in verdiği rakamlara bakarsak bütün vatandaşlarımız “enflasyonun üzerinde bir gelir artışı sağlamış” durumda. 

Dolayısıyla, TÜİK verilerini kullanan iktidara göre, “bir miktar enflasyon var ama hayat pahalılığı yok.”

Ama gerçek duruma bakınca toplumda orta tabaka fakirleşerek eridi. Alt ve orta gelir grubundaki toplumun üçte ikisini teşkil eden milyonlar derin bir yoksullaşmanın etkisi altında. Bu kesimler en temel ihtiyaç kalemlerine erişmekte bile güçlük çekiyor. On milyonlarca insan sosyal yardımlara, sadaka ve zekâta muhtaç halde.

Ruhittin Sönmez

06 Temmuz 2023