14.4 C
Kocaeli
Pazar, Mayıs 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 247

Kan Bağışı ve Hacamat

Son günlerde Kızılay’ın kan stoğunun azaldığı ve bunun
önemli bir sağlık hizmeti sorunu yaratabileceği uyarılarını okumaktayız. Bir
hekim olarak mesleki sorumluluk bilinciyle bu yazıyı yazmak ihtiyacını duydum.

Önce hacamat nedir diye soralım. Tarifinde kupa ile
vakumlama yaparak kanda bulunan toksinleri, yani pis kanı temizlemek için
vücuttan atma işlemidir deniyor. Bu işlem binlerce yıl öncesine dayanan tıbbi
tedavi yöntemidir. Hacamatla ilgili tanıtıcı bilgilere baktığımızda her türlü
derde deva gibi anlatılmaktadır. Arap toplumunda da uygulanan bir yöntem olup
konunun dini bir boyutu yoktur. Peygamberimiz Hz Muhammed’in o günün şartları
gereği hacamat yaptırdığı ve tavsiye ettiğini bilmekteyiz. Eski Mısır -Çin
tıbbına dayanan bu tedavi metodunun sanki dini bir vecibe imiş gibi peygamber
tıbbı adı altında tanıtılmasının doğru olmadığını bilmeliyiz. Önce şu soruyu
sorup cevabına bakmalıyız. Sağlıklı bir insanın kanında pis kan var mıdır?
Tabii ki yoktur… Bugünkü bilgiler ışığında pis kan denen kan toplardamarlarımızdan
kalbe geri dönüp akciğerlerimizde yeniden oksijen oranı arttırılan kandır. İçinde
herhangi bir mikrop ,virüs ve hastalık yapıcı farklı bir madde yoktur. Hacamat
ile alınan kan deri altındaki kapiller dolaşım kanı ile akkan dediğimiz
hücreler arasında bulunan lenf sistemi sıvısıdır. Alım için uygulanacak yere
önce küçük kesikler yapılır. Buraya havası alınmış kupalar uygulanır. Kupaya
giren kanın pelte şeklinde olması onun pisliğinden olmayıp pıhtılaşmış
olmasındandır. Tabii ki kupa işleminin uygulandığı alanda bu işlemin fizik
tedavi benzeri etkileri de olmaktadır. Bu da işlemin yapıldığı şahısta bir
iyilik  hali oluşmasına sebep olmaktadır.

Kan bağışına gelince, bu kişinin gönüllü olarak kan
vermesidir.  Kan bağışlamak, hayat
kurtarmakla eş değerde olup herhangi bir sebeple kan ihtiyacı olan bir insanın
sağlığına kavuşmasını sağlar. Bu sebeple bir damla kanın bir damla umut olduğunu
unutmamalıyız. Kan alma işlemi zor ve zahmetli bir işlem değildir. İnsan kanın
tek kaynağı olup sağlığımız yerinde ise gönüllü kan bağışçısı olmalıyız.  Bilim insanları kan yerine geçebilecek yapay
bir maddeyi henüz bulamamışlardır. Bağışlanan kan değişik ürünler haline
getirilerek tedavi hizmetlerinde kullanılmaktadır. Kan bağışı vericinin sağlığına
da faydalıdır. Baş ağrısı, stres, yüksek tansiyon gibi konularda tedavi edici
özelliği vardır. Kan değerlerindeki fazlalığın yaptığı yorgunluk, uykuya meyil,
atalet gibi şikâyetlerin iyileşmesini sağlar. Başka bir insanın sağlığına
faydalı olmak düşüncesinin ayrı bir mutluluk duygusu vereceği unutulmamalıdır.
Dolayısıyla kan fazlalığı gibi durumlarda hacamat gibi kanımızın alınıp çöpe
atılması yerine daha yararlı olan kan bağışını tercih etmeliyiz.

Kan bağışı nerelere yapılır? Ülkemizde Sağlık Bakanlığı
hastaneleri, tıp fakülteleri ve Kızılay’ın kan merkezlerine bağış yapılabilir.
Türk Kızılay Kurumu kan ihtiyacının %85’ini karşılar. Türkiye genelinde 2022’de
3 milyon ünite kan alınıp değerlendirilmiş ve bu çalışma ile 4,5 milyon insanın
ihtiyacı karşılanmıştır. Kızılay bu hizmeti 18 Bölge Kan Merkezi, 68 Kan Bağış
Merkezi, ve üç yüze yakın gezici kan toplama birimiyle yapmaktadır.

1980 yıllarında yapılan planlamada şehrimiz Düzce Bölge Kan
Merkezi ile irtibatlandırılmıştır. O günün şartlarında Bolu, Zonguldak, Bartın,
Sakarya

,Kocaeli, Bilecik illerimizin Düzce üzerinden hizmet alması
planlanmıştı. Günümüze gelince şehrimiz Tıp Fakültesi, Şehir Hastanesi, Eğitim
ve Araştırma Hastanesi, merkez ve ilçelerindeki devlet ve özel hastaneleri ile
bir sağlık üssü haline gelmiştir. Yılda 100 bin üniteye yakın kan ve kan ürünü
tüketmektedir. Bunun %80 ‘ini bölgesindeki kan bağışçılarından sağlamaktadır. Dolayısıyla
şehrimizde bölge kan merkezi olması düşünülmelidir. Şehir Hastanemizin açılışı
sebebiyle sağlık hizmeti veren birimlerimizdeki boşalacak uygun bir yerde böyle
bir imkanın planlanıp gerçekleştirilmesi sağlanmalıdır.

Sağlıklı günler dileğiyle.

Not:2019 – 2014 ve 2011 deki makalelerimde de bu konular
işlenmişti.

Prof. Dr. Osman Turan Makaleleri 3. ve 4. Ciltler

0

Ömrünü Türk
târihine, Türk milletinin târihî ve güncel meselelerine hasreden büyük târihçi,
mütefekkir, siyâset ve dâvâ adamı Prof. Dr. Osman Turan’ın ‘Makaleler 1 isimli
kitabı 2019, Makeleler 2 ise 2021 yılında yayınlanmıştı. Dört ciltlik bir
külliyat hâlinde projelendirilmiş olan serinin son ikinci cildi Şubat 2023’de
okuyucuya sunuldu.  I wory lüks kâğıda
basılı, 16,5 X 23,5 santim ölçülerindeki eserin 3. Cildi 580, 4. Cildi 416
sayfadır. 

Başvuru kitabı / kaynak eser’ vasfındaki
külliyatın 3. Cildi; Osman Turan hakkında kaleme alınmış 3 sayfalık makale ile
başlıyor.  ‘Cihan Hâkimiyetinden Büyük Türkiye İdealine’, ‘Türklerin Medenîyet Dâvâsı’, ‘Bunalım
Çağında Türkiye
’, ‘Türk Dilini İhya
Mefkûresi
’, başlığı altında toplanan 119 makaleden oluşuyor.

İhtisası
Selçuklu Târihi olan ilim insanı Prof. Turan aynı zamanda Türk kültürünün
temelini oluşturan Türkçe ile de yakından alâkadar olmuştur. Türk Dili’nin
grameri, Türk Dili’nin krizden kurtuluş imkânları, Türkçemizin
kısırlaştırılması, Türk dil bilgisi kaidelerine aykırı olarak uydurulan ve
ihtiyaç yokken yabancı dillerken kelime alınması suretiyle yozlaştırılması
meselelerini mâhirâne tahlil etmiş, çözümler teklif etmiştir.

Kısa bir makalesinden
alınan şu cümle dahi, onun hassasiyetini ve meseleye vukufiyetini
göstermektedir: ‘Efkâr-ı umumîye’yi,
umumî efkâr’ yapmak mümkündür de ‘umumî fikirler’ şekline sokmak mümkün
değildir. 

Nitekim ikaz dikkate alınmış ve yanlıştan
dönülmüştür.

Gülünçlüğüne rağmen uydurma dil
taraftarlığının devlet kuvvetine dayanarak Türk dili ve kültürü üzerine yaptığı
tahribata ve doğurduğu buhranın sebeplerini de çok mükemmel bir şekilde
açıklıyor. (s:
541-549)

Osman Turan
sıradan bir târihçi değildir. Milletini seven, geçmişteki parlak dönemlerinin
tekrar yaşanması için fikir üreten bir mütefekkirdir. O’nun Türk dili ve
kültürü, ahlâklı, dürüst ve prensiplere dayalı siyâset inşası için yazdığı
makaleler, Türkiye’nin ve Türk milletinin geleceğinde rol almayı düşünenler
için deniz feneri ve yol haritası mesâbesindedir.

Prof. Dr.
Osman Turan’ın; makalelerinde, hâdiseleri ele alış ve yorumlayış üslûbunu
ortaya koyan satırlardan tadımlık bir bölüm:

Dünyâda hiçbir
milletin kültürü böyle bir tahribe dayanamaz ve böyle bir felâkete uğrayan,
hatâda ısrar eden memleketin maddî ve mânevî sukûtu önlenemez. Hiçbir medenî
memlekette büyük mütefekkirler dışında kimse bir kelimeyi değiştirmeye veya
farklı bir mânâda kullanmaya cesâret edemez. En küçük bir hadise derhâl ilim ve
fikir adamlarını harekete geçirmeye kâfi gelir. Türkçeyi bu duruma
sürükleyenler hakkında ilim ve salâhiyetten mahrum bulunduklarına dâir ileri
sürülen fikirler, bazı filologları aralarına almaya icbar etmiştir. Bununla
beraber o kalabalık arasında henüz ilmin sözü duyulmamış ve hükmü itibar
görmemiştir.

Türkiye’de mevcut
manevî meselelerimizin başında -hiç şüphesiz- dilimizin kurtarılması, onu bu
hâle sürükleyen parazitlerden temizlenmesi gelmektedir.  Eğer Türkçe bu hâlde bırakılırsa millî
kültürün de buhrandan kurtulmasına ve gelişmesine imkân yoktur. Yirmi beş
senelik bir tahribatı, yirmi beş senelik bir gayretle düzeltebilmek için başta
Maarif Vekâleti olmak üzere bütün ciddî mütefekkir ve münevverlerin bu millî
cihada katılması gerekmektedir. Eğer bu tahribat Maarif Vekâleti yoluyla
yapılmamış olsa ve bu teşkilat hiç değilse lise tahsilinde Türkçeyi
öğretebilseydi dil hareketi bu kadar yıkıcı bir hâl almazdı. Gerçekten orta
tahsilde ana dilini, üç beş asırlık târihiyle öğretemeyen tek medenî memleketin
Türkiye olduğunu da hiçbir zaman unutmayalım. Halbuki Meşrutiyet’ten sonra Türk
münevverleri de diğer medenî milletlerin gençleri kadar dillerine hâkimdiler.

Türkçe, târihinde
bundan farklı bazı arızalara uğramıştı. Kaşgârlı Mahmud, Âşık Paşa ve Ali Şîr
Nevaî Türkçenin zaferine çalıştılar. Âşık Paşa’nın altı asır evvelki şu:

Türk diline kimesne
bakmaz idi.

Türklere her giz gönül
akmaz idi.

 Türk dahi bilmez idi bu dilleri

İnce yolu, ol ulu
menzilleri.

şikâyetinden sonra
Türkçe zafer yolunu bulmuştu.

***

Külliyatın 4.
Cildi, ‘Türk Siyâseti Hakkında
Mülâhazalar
’ alt başlığını taşıyor. Bu ciltte Prof. Dr. Osman Turan’ın engin
bilgi birikimi ile Türkiye’nin iç ve dış siyâseti, hususî olarak da Kıbrıs
meselesi ile alâkalı ilmî titizlikle kaleme alınmış 128 makale yer alıyor. Böylece
merhum hocamızın bütün yazı verimleri kitap hâlinde okuyucuya sunulmuş oluyor. Politik
bir kimliği de olan Prof. Turan, yakın tarihimizin önemli meselelerini millî
şuurun ve hassasiyetin ölçüleri içinde ele alıyor.

Kitaptaki
makalelerden bâzılarının başlıkları:

*Köy Enstitüleri
ve Millî Şuuru Koruma Zar!ureti. *Demokrasinin Zaferi / Hatâları / İmkânları ve
Karşılaştığı Engeller. *Yabancı Sermâye Düşmanlığı ve Kısır Devletçilik. *Milliyetçilik
ve Sosyalizm. *Münevver Çılgınlığı ve Komünizm. *Komünist Budalalar. *Diyânet
Başkanlığı ve Laiklik. *50. Yılda Kalkınma ve Kadro. *İslâm Milletleri Birliği
Fikri. *Türk-İran Dostluğunun Târihî Esasları. *Türk-Mısır Münâsebetleri. *Dış
Türkler Dâvâsına Dâir. *Dış Türklerden Irak’takiler. *Rusya Milliyetçi
Türkiye’ye Aleyhtar. *On İki Ada’nın Terki Muamması. *Türk-Sovyet
Münâsebetleri. *Kıbrıs Meselesinin Halli. *Hârici Siyâsetin İflâsı.

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.
 

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu
34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr

 

Prof.
Dr. OSMAN TURAN:

     Selçuklu târihçiliğinin kurucularından
sayılan Osman Turan, 1914 yılında Trabzon’un Çaykara ilçesine bağlı Soğanlı
köyünde doğdu.

     İlkokulu dayısının himâyesinde
Çaykara’da, ortaokulu Bayburt’ta okumuştur. Lisenin ilk iki sınıfını
Trabzon’da, son senesini ise Ankara’ya tâyin olan ağabeyinin yanında Ankara
Erkek Lisesinde tamamlamıştır. Aynı sene Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin
yatılı imtihanlarını kazanmış ve Buradan, 1940 yılında mezun olduktan sonra
aynı fakültede, dâimî bir kadro olmayıp bir çeşit burs olarak tevdi edilen ‘İlmî yardımcı’ kadrosuyla ve 30 lira
maaşla çalışmaya başlamıştır. 1941’de doktor unvanını kazanmış, 1944’te
doçentliğe 1951’de profesörlüğe yükseltilmiştir.

     1954 yılında Trabzon’dan Demokrat Parti
milletvekili seçildi. 1955’te Türk Ocakları Ankara Şubesi reisi, 1959 yılında
genel merkezin Ankara’ya taşınması üzerine umumî reisliğe seçildi.

     1956 yılında -Atsız Bey’in tavassutuyla-
Sultan İkinci Abdülhâmid Han’ın torunlarından Satıâ Sultan ile evlenen Osman
Turan, 1957 seçimlerinde tekrar milletvekili olmuş ise de 27 Mayıs 1960
askerî darbesinden sonra tutuklanmış ve 16,5 ay Yassıada’da kalmış, suçsuz
bulunarak serbest bırakılmıştır.          

      Fakülteye dönmek istediyse de ‘kadro yok’ bahânesiyle talebi
reddedilmiştir.    

     1964 yılında Adâlet Partisi kongresinde
Teşkilâttan Sorumlu Başkan Yardımcılığına getirilmiş ve 1965’te Adalet
Partisi Trabzon milletvekili seçilmiştir. 1966’da da tekrar Türk Ocağı Genel
Başkanı olmuş ve bu görevini 1973 yılına kadar devam ettirmiştir. Bu dönemde
Türk Yurdu Dergisi Osman Turan’ın gayretleriyle Türk fikir ve kültür hayatına
önemli katkılarda bulunmuştur.

     Kısa bir süre sonra Adâlet Partisi’nin yetkilileriyle
fikrî konularda anlaşmazlığa düşmüştür. Bu anlaşmazlık, Haysiyet Divanına sevkine
ve 1967 yılında partiden ihrâç edilmesine sebep olmuştur. 1969 seçimlerine
Trabzon’dan Milliyetçi Hareket Partisi’nin adayı olarak katılmışsa da
kazanamamış, fakülteye dönme teşebbüsleri de başarısız olunca 1972’de
emekliye ayrılmıştır.

     Emekliye ayrıldıktan sonra İstanbul’a
yerleşen Osman Turan’ı en çok üzen hâdiselerden biri de 1972 yılı Nisan
ayında hiçbir gerekçe gösterilmeden ve savunması dahi alınmadan Türk Tarih
Kurumu üyeliğinden çıkartılmasıdır.

     17 Ocak 1978 tarihinde evinde geçirdiği
beyin kanaması sebebiyle ebedî âleme intikal etmiştir.

 

YUNUS EMRE KALELİ

     1986 yılında Sivas’ta doğdu. İlk ve orta
öğrenimini farklı okullarda, liseyi Sivas Halil Rıfat Paşa Lisesi’nde
tamamladı. 2009 yılında Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Târih Bölümünü
bitirdi. Aynı üniversitede 2012 yılında yüksek lisansını tamamladı 

     Balkan Savaşları üzerine çalışmalarına
devam ederek biri Fransızca hatırat olmak üzere iki eser neşretti. 2014
yılında İstanbul Medeniyet Üniversitesi’nde Türkiye Cumhuriyeti Târihi
Anabilim Dalında doktora eğitimine başladı.

     Yayınlanmış
eserleri:
*Fâlih Rıfkı Atay’ın Yeni İstanbul Gazetesi’ndeki Makaleleri,
*Enver Behnan Şapolyo’nun Zafer gazetesinde tefrikalar halinde kaleme aldığı,
Mustafa Kemal Atatürk’ün Biyografisi, *R. P. Paul Christoff, Edirne Kuşatması
Günlüğü, *Falih Rıfkı Atay, Ali Suavi, Baş Veren İnkılapçı, *Sâtıa Hanım
Sultan’ın Hâtıralarında Eski İstanbul ve Sosyal Hayat, *Osman Turan’ın
Makaleleri.

Konudan Konuya (33)

     “Bilim ve
teknolojinin gelişmesi, bir çekirdeğin tekâmülüne benzetilebilir. O küçük
çekirdek, gün gelecek koca bir ağaç olacaktır. Ama bunu hemen ilk günlerde
beklememek lâzımdır.”

x

     “Her zerrede
temayül ayândır tekâmüle.

      Her soyda füyuz,
hüveyda-nüma ile,

      Bir nokta-yı
kemâle şitab üzre kâinat;

      Ol noktaya
teveccüh ile yükselir hayat.” (Abdullah Cevdet)

      (Yani, her zerrede,
her türde gayet açık bir şekilde olgunlaşmaya doğru bir meyil vardır. Kâinat,
bir kemâl noktasına doğru akıp gitmektedir. Hayat da o noktaya yönelmekle
yükselir.)

x

     “Kur’an’ın
gerçeklerinin bilimin gerçeklerine ters düşmesi söz konusu olamaz. Zira Kur’an
ve kâinat ikizdirler. Biri Allah’ın kelâm sıfatının, diğeri de irade sıfatının
tecellîsidir. İlimler, kâinatın sırlarını ortaya koymaya çalışırlar. Bu
ilimler, kâinatı yaratan Zâtın kelâmına nasıl aykırı olabilir? Şayet aykırı
bazı şeyler görülüyorsa, ya Kur’an’ı iyi anlamamışızdır, ya da ilim adına
ortaya koyduğumuz sonuçların yeniden gözden geçirilmesi gerekir.”

x

     “Vusülsüzlüğümüz
usûlsüzlüğümüzdendir.” (Yani hedefe varamayışımız, usûlüne uygun hareket
etmeyişimizdendir. Usûl bilgileri, binanın temeline veya ağaçların köklerine
benzer. Temel sağlam olmazsa bina çöker. Ağacın kökü sağlam değilse, meyveleri
ya hiç olmaz veya cılız olur.)

x

     Öldükten sonra,
farelere yem olmak için yaratılmadık. Okula mezuniyetten sonra, memurluğa ve
işe girmek ve sonra emekli olmak için gideriz. Kışa bahara çıkmak için
girdiğimiz gibi. Unutulmasın ki, “Vermek istemeseydi, istemek vermezdi.”
İçimize ebed ve sonsuzluk hissini koyan, ebediyeti / sonsuz hayatı da
verecektir. Bizleri karanlıklar içinde bırakmayıp, sonsuz kılacaktır. Çünkü
verilemeyecek şey vâdedilmez. Onun için söz verilmez.

x

      Bir gaye, netice
ve sonucu olmayan bir varlık, bir mevcut; boşuna yaratılmış demektir. Kâinatta
bir nizam ve düzen varsa; Nâzımı / Düzenleyicisi var demektir. Âlemin her
şeyinin bir mânâsı varsa, o mânânın bir inayet sahibinin isteği, arzusu ve
tercihi ile kendini belli edip gösterdiğini de akıl etmek gerekir. Zaten âlem;
o İlahî mânâ ve hedefin tekevvün etmiş, kendisini maddeten tecellî
ettirmesinden başka bir şey değildir.

     Çünkü geceden
sonra sabah, kıştan sonra bahar, uykudan sonra uyanış, rahimlerdeki haşir
sonrası doğuş neyse, toprak tohum için neyse, insan bedeni de ruhun rahmidir.
Rahim doğuşlar için nasıl ki, bir hazırlık yeri ise, dünya da, insanın âhirete
açılan kapısıdır. Nitekim nice bedenlerden ayrılan ruhlar; dünyadan ebedî âleme
doğmaktadırlar. Ta ki son doğuş zamanı olan Kıyamet’le, asıl âlemlerine ve
kalıcı ikametgâhlarına doğacakları gibi.

     İşte cismanî haşri
de, bu açılardan düşünerek; ne kadar elzem ve lüzumlu olduğunu anlayalım.

x

     Firavun’dan
bahsetmeden Musa’yı anlatamazsınız. Şeytan’dan söz etmeden Âdem’i söz konusu
yapamazsınız. Ruslardan, Yunanlılardan, İngiliz ve Fransızlardan bahsetmeden
Osmanlı’yı anlatamazsınız. İnsanın sık sık andıkları arasında Şeytan da vardır.
Bu onu övmek ve ona değer vermek demek değildir.

     Bütün bu örnekler;
her şeyin zıddıyla anlaşıldığının göstergesidir.

     Ancak kışı bilen
ve unutmayan; baharın kıymetini bilir ve anlar.

     Karanlık
olmasaydı, aydınlıktan bahsedemezdik.

     Çirkinlik
olmasaydı, güzellikten söz edemezdik.

     Güzel-çirkin,
kolay-zor, iyi-kötü vesaire,

     Ancak zıtlarıyla
anlaşılır, bilinir ve farkına varılır.

Egemenliğin Millete Ait Olmasını İstiyor Musunuz?

23 Nisan daha çok “Çocuk Bayramı”
olarak kutlansa da asıl anlamı “Ulusal Egemenlik (Milli Hakimiyet) Bayramı”
olmasındadır.

23 Nisan 1920’de, Hacı Bayram Camii’nde
kılınan Cuma namazının ardından, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin dualarla açıldığı
gün, egemenliğin Türk Milletine ait olduğu tespit ve tescil edildi.

Açılışta konuşan Mustafa Kemal Atatürk’ün
veciz ifadesiyle de bütün dünyaya ilan edildi: “Bütün cihan bilmelidir ki
artık bu devletin ve bu milletin başında hiçbir kuvvet yoktur, hiçbir
makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır. O da millî
egemenliktir.
Yalnız bir makam vardır. O da milletin kalbi, vicdanı ve
mevcudiyetidir.”

Devletimizin kurucu iradesinin en temel iki
esası şudur: “Vatanın birliği ve milletin bütünlüğünün yegâne temsilcisi
Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir.” Ve “hiçbir güç ve kurum TBMM’nin üzerinde
değildir.”

Özgürlük ve bağımsızlığımızı sağlamak ve
milli egemenliğimizi korumak bu ilkeler sayesinde mümkün olabildi.

Bugün de yapmamız gereken, önce millet
iradesinin Meclis’e tam olarak yansımasını sağlamak
. Akabinde milli
iradeyi temsil eden Meclis’in iradesini her zaman üstün tutmaktır.

****

Daha önce de bu iki temel konuda kusursuz
değildik.

Siyasi Partiler Kanunu ve Seçim Sisteminden kaynaklanan lider sultası ile
milletvekili aday listeleri liderlerin tensiplerine mazhar olmuş kişilerden
oluşuyor. Dolayısıyla -benzetmekte hata olmasın- Millet çoktan seçmeli yemek
sofrasına değil tabldot yemeğe oturtulmakta.

Böyle olmakla beraber lider, seçim
kazanmak isteyeceği için, yine de adayların çoğunu milletin beğeneceği
kişilerden seçmeye çalışacaktır. Böylece bu milletvekillerinin şahsında
milli iradenin kısmen Meclis’e yansımakta olduğunu kabul edebiliriz.

Ayrıca Parlamenter Sistemde Meclis
İradesinin üstünlüğünü sağlayacak anayasal mekanizmalar vardı, yeni sistemde
yok!

****************************

Cumhurbaşkanlığı Sisteminde Egemenlik

“Cumhurbaşkanlığı Sistemi” geldikten sonra TBMM’nin iradesi hemen
hemen yok mertebesine düştü.

Yeni sistem ile partili Cumhurbaşkanı isterse
“Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri” ile Meclis’i yasama görevini yapması
için hiç devreye sokmadan da devleti idare edebilir. Fakat, daha demokratik bir
yönetim görüntüsü vermek için, yasaların yarısı sözüm ona Meclis’ten çıkartılıyor.

“Sözüm ona” dedim. Çünkü Cumhurbaşkanlığı
sarayında atanmışlardan oluşan bir ekibin hazırladığı yasa teklifleri Meclis’in
onayından geçirilerek bir prosedür yerine getiriliyor. Bu yasalar için yürütme organının
istemediği en küçük bir değişiklik dahi yapılamamaktadır.

TBMM’nin yasama görevinin dışında bir
diğer görevi yürütmeyi denetlemedir. Yeni sistemde Meclis’in yürütme
organı üzerinde
anayasal araçlar yoluyla herhangi bir siyasi denetim
yetkisi yoktur.

Bütçe Kanununda ve seçimlerin öne
alınmasında bile
Cumhurbaşkanının
iradesi Meclis’in üstündedir.

Yürütmenin Cumhurbaşkanında toplandığı şimdiki
sistemde, yasama organı Meclis’in cumhurbaşkanına soru sorma veya onun
faaliyetlerini denetleme yetkisi de bulunmuyor.

Yeni sistemde TBMM hiçbir şekilde yürütmenin
kendisi olan cumhurbaşkanına soru soramıyor, hakkında TBMM
soruşturması başlatamıyor.

Milletvekilleri sadece “Cumhurbaşkanı
yardımcılarına ve bakanlara” yazılı soru
sorabiliyor. Fakat onlar canı
isterse cevap veriyor, istemezse vermiyor.

Sarayın izin vermediği hiçbir konuda
muhalefet milletvekillerinin verdiği meclis araştırması, genel görüşme,
meclis soruşturması
teklifleri kabul edilmiyor. Bugüne kadar bu tekliflerin
hepsi AKP ve MHP oylarıyla reddedildi.

Ayrıca TBMM’nin onayı ile kabul edilmiş Uluslararası
Sözleşmelerden
(mesela İstanbul Sözleşmesi) Meclis’in iradesi hiçe
sayılarak Cumhurbaşkanının tek imzası ile çıkılabilmektedir.

****************************

Atatürk’e Bile Verilmeyen Yetkiler
Erdoğan’da

TBMM’nin kuruluşunun 103’ncü yılında, Meclis’e
Milli İradeyi yansıtma konusunda ciddi sorunlarımız var.

“Meclis’in iradesinin üstünde bir güç
olmaması” ilkesi ise tamamen ortadan kalktı.

Cumhurbaşkanlığı Sistemini ülkeye getiren AKP
ve MHP
(Cumhur İttifakı) 23 Nisan 1920’de belirlenen devletin kurucu
ilkelerinden saptı ve milli iradeyi temsil görevini tek bir kişiye verdi.
Cumhuriyetimizi
“ileri demokrasi ile taçlandıracağı yerde” temel demokratik ilkelerden
uzaklaştı.

Bir başka deyişle, Saray’dan alınarak
millete verilen milli egemenliği tekrar Saray’a verdiler.

Her ne kadar bu defa Saray’daki yetkili
seçimle geliyor olsa da; yapılan seçimlerin adil olmadığı kesin, dürüst
olduğu konusunda derin kuşkular var.

Çünkü adaylardan/ partilerden biri
devletin bütün gücünü ve imkanlarını orantısız bir şekilde kullanırken, diğer
adaylar/ partiler vatandaşa sesini bile duyurmakta güçlük çekiyorsa seçimler
adil değildir.

İktidar, oyu sayanları kendisi
belirleyebiliyor ve son anda (mühürsüz oyları geçerli saymak gibi) seçim
kurallarını değiştirebiliyorsa o seçimin dürüst olduğu kuşkuludur.

Bu ülkede seçim güvenliği bu kadar
tartışılıyor ve milli irade hırsızlığı yapılacağına dair bu kadar yaygın
endişeler yaşanıyorsa bundan utanç duymalıyız. Utanç duymak yetmez, dürüst
bir seçim yapmanın çaresini bulmalıyız.

Yeni sistemle İlk Meclis’in Mustafa
Kemal Atatürk’e vermekten çekindiği yetkiler, adil ve dürüst olmayan seçimlerle
gelen birine, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a verildi.

“Güç insanı bozar, mutlak güç mutlak
bozar”
kuralı işlediğinde,
Meclis’in denetim görevi de yapamaması sonucu, kötü yönetimin bütün olumsuz
sonuçlarını yaşamaktayız.

Ancak, 14 Mayıs seçimlerindeki
tercihlerimizle, TBMM’ni yeniden fabrika ayarlarına döndürebiliriz. Buradan
hareketle demokrasimizi çağdaş standartlara yükseltebiliriz.

Devlet Liyakat, Kabile Sadakat İster

Benim vezir oluşum liyâkatimin muktezâsı değil sadâkatimin mükâfatıdır.” (Vezir Faik Reşat)

Liyakat mi, sadakat mi? O kadar temel bir soru ki! Yükselişle geri kalış, kalkınmayla sürünüş, yaşamakla çürüyüp yok olmayı birbirinden ayıran iki seçenek. Devlet olmakla kabileler arenası olmak arasındaki fark. 

Liyakat ve sadakat… Birincisi devlet adamlarının aradığı vasıftır; ikincisi popülist, fırsatçı siyasetçinin. 

Osmanlı’nın çöküş dönemini Vezir Faik Reşat’ın sözü ne güzel anlatıyor: “Benim vezir oluşum liyâkatimin muktezâsı değil sadâkatimin mükâfatıdır.” Edebiyatçı, tabiî güzel anlatacak. Faik Reşat, çöküşün sırrını barındıran bu cümleyi belki alçak gönüllülük niyetine sarf ediyor. Ama aynı anda da Osmanlı’nın sonunun geldiğinin işaretini veriyor. 

Etrafınıza bir bakın. Mevkileri işgal edenler liyakatleri gereği mi, sadakatleri karşılığı mı oradalar?  Eğer ikinci gerekçe hâkimse biz de Osmanlı’nın 19. asrın sonunda tuttuğu yoldayız demektir. 

Liyakat ve devlet

Devlet, kurumlardan oluşan bir meta-kurumdur, üst kurumdur. Temel kurumların amaçları bellidir. Mesela millî eğitim, milletini seven, kültürünü yüceltmeye ve dünyadaki bilim ve teknoloji yarışına katılmaya hazır, üstün donanımlı nesiller yetiştirmekle yükümlüdür. Üniversiteler, millî eğitimin kendilerine gönderdiği potansiyeli gerçeğe çevirmeyle; “kuvvetten fiile çıkarmayla” görevlidir. Bir de ülkenin bilim ve teknoloji üretiminde başat rol oynamakla. Mesela Kızılay, bir felaket anında veya harpte derhâl yardım ulaştırıp insanları aç ve açık bırakmamayı amaçlayan kurumdur. Mesela AFAD, felaket anında hemen ve derhâl müdahale edip canları kurtaracak kurumdur.

Liyakat diye başlayıp kurumlara geldim. Çünkü devleti, görevini layıkıyla yapan kurumlar ayakta tutar. Kurumları da liyakatli yöneticiler. Liyakatin bizim için en hayatî olduğu yer, kurumlardır. 

O hâlde liyakat nedir? Kurumu yöneten insanın liyakatli olup olmadığı nereden anlaşılır? Bu sorunun cevabı basit: Kurum görevini yapabiliyor mu? Yapıyorsa liyakatle yönetilmiştir. Yukarıda saydık. Tek tek ele alıp bakın. Kızılay depremde beslenme-barınma ve diğer yaşam ihtiyaçlarını hemen, anında karşıladı mı? AFAD, ilk saatlerden başlayarak insanları kurtardı, enkazdan çıkardı mı? 

Sadakat ve kabile

Millî eğitim teşkilatımız kendisine teslim ettiğimiz çocuklarımıza millet sevgisini, tarihimizi, kültürümüzü öğretip sevdirebiliyor mu? Onları, dünyadaki gençlerle rekabet edebilecekleri bilgi ve bilim alt yapısıyla donatabiliyor mu? Üniversitelerimiz bu donanımlı gençleri alıp onların potansiyelini gerçekleştirebiliyor, kabiliyetlerini kuvvetten fiile çıkarabiliyor mu? Bu üniversiteler, dünyayla başa baş bir eğitim ve araştırma kurumları mı? Cevaplarınız “evet, evet, evet” ise, o hâlde bu kurumların, bunların üst kurumlarının, alt kurumlarının, yan kurumlarının yönetiminde liyakat sahipleri var demektir. Rahat edin. Yok, “hayır, hayır, hayır” ise; o hâlde “Liyakat yoksa ne var?” diye sorun. 

‘Liyakat yoksa ne var?’ sorusunun cevabını aslında biliyorsunuz. Vezir Faik Reşat’ın söylediğine, bu sefer tevazuun ifadesi değil, gerçeğin itirafı olarak bakın: Liyakat yoksa sadakat var. 

Bir kurum görevini yerine getiremiyorsa onun başındaki adam o mevkiye layık değildir. Belli ki oraya, liyakatinden dolayı değil, “bizim adam” olduğu için getirilmiştir. Asıl amacı, onu oraya tayin edenin “sözünü dinlemek”; bir de başka bizim adamları da o kurumda istihdam etmektir. Yukarıya itaat etmek, aşağıyı kendine itaat edeceklerle doldurmak. Her iki eylem de liyakatsiz fakat sadık adamın gücüne güç katar. 

“Bizim adamlar” son tahlilde bizim kabiledir. Bizim adam olmayanlar da devlet imkânlarından uzak tutulacak düşman kabilelerin mensubudur. 

Kabilenin başına reis denir

Kabilemizin reisi, kabilemizin “birlik ve beraberlik içinde” varlığının devam etmesini teminle mükelleftir. Bunun için tayinlerde kabilemiz efradını cami, ağyarını mani kılmalıdır. Kabileden olanları toplayıp sebeplendirmeli, nasiplendirmeli; kabile dışındakiler de engellemelidir, devlet imkânlarından uzak tutmalıdır. Toplayıp beslemek, kabilenin iç bağlarının kuvvetlenmesini sağlar. Ağyarını mani kılmak için de diğer kabile üyeleri her fırsatta aşağılanmalı onlara küfredilmelidir. Bu dahi bizim kabilenin iç bağlarını güçlendirmenin bir başka yoludur aslında. Buna siyasette, “konsolidasyon” diyoruz… 

Kabile yönetimi, devlet yönetiminden kolaydır. Tek yapmanız gereken, mensuplarınızı beslemek, diğerlerine küfretmektir. Devlet ve devlet kurumları için ise liyakat gerekiyor. Liyakat ise zor iş. Bilgi lazım, bilim lazım, çalışma, kendi günlük yaşamından vazgeçmek lazım. Liyakatli yöneticinin fedakârlıklar yapması gerekir. Kurumuna hizmet edecek yöneticinin işi zordur. 

Hazreti Ebubekir’le Hazreti Ömer’e atfedilen bir söz vardır: Makamlar talep edenlere verilmez. Ne dersiniz? Doğru mu söylemişler?

Sevgili okuyucularım. Bayramınız kutlu olsun! 

Mahiyetini Bilmediğimiz…

Kim hayal etmez ki, kim tasavvurda bulunmaz ki, kim tefekküre
dalmaz ki,

     Ama bunları nasıl
yaptığımızı bilemeyiz, anlayamayız, asla çözemeyiz!

     Fakat isteyince,
bir anda kendimizi; istediğimiz yerde;

     Zihnen, manen yani
hayalen orada bulabilir, bilebilir, görebiliriz.

     Ama nasıl? İşte
orada duraklar, künhüne vakıf olamayışın hayreti içinde donup kalırız.

     Bazan geleceği
düşünür, yapmak istediklerimizi tasavvur eder, kurar;

     Geçip karşısına
hayran hayran bakar; fakat tasavvur edişimiz karşısında apışıp kalırız!

     Hele tefekkür,
hele tefekkür; durduğumuz, olduğumuz yerde zihnimizden, fikrimizden

     Neler neler geçmez
ki, ama nasıl? İşte orda durup da, nasılın nasıl olduğunu düşünmek isteriz.

     Fakat ne mümkün
“Üzümü ye, bağını sorma!” misali baka kalırız!

     Bütün bunları
yapmaya izin var. Fakat anlamaya yol yok!

     Çünkü bunlar;
ruhun fonksiyonları, bizlerin kurmamıza, yapmamıza, düşünmemize

     İzin verdiği ruha
ait incelikler.

     Bedenin âzâ ve
organları olduğu gibi, mânâdan ibaret olan mücerret ve soyut ruhun 

     Mânevî âzâ ve
bedenleri gibidir.

     Tıpkı ruhun
mahiyetine yol olmadığı gibi, ruhun çeşitli zuhuratları olan bu hususları da,

     Bilmeye imkân ve
ihtimal yok.

     Zira ruh, Allah
değil ama Allah’tan. Allah ise madde değil ki,

     Maddeyle
donatılmış insana sırrını açsın.

     Kapalı bir kutu ki
açılmaz. Bir hazine ki, dışa saçılmaz.

     Hangi babayiğit
açabilir ki bu sırrı? Zira bilinmezlık sırrına bürünmüş aşılmaz.

     Nitekim üdeba
(edipler)den, urefa (ârifler)den, ulema (âlimler)den niceler geldi geçti.

     Fakat bu sırrı
açıp çözemediler!

     Çünkü Allah’ın
zâtına yol bulunamadığı gibi, O’nun zâtıyla alâkalı

     Bu çeşit
kullanımlarımızın içyüzüne vukufiyete asla izin de yok, imkân da yok.

     Ama mahiyetine, iç
yüzüne akıl erdiremediğimiz bu gibi hasletlerimizi inkâr etmemeliyiz.

     Çünkü bir şeyin
mahiyet ve içyüzünü bilmemek, o şeyin varlığının inkârını gerektirmez.

     Tıpkı
göremediklerimizi yok sayamadığımız gibi.

     Mikropları çıplak
gözle göremiyoruz diye onları inkâr edebilir miyiz?

     Duyamadığımız
sesleri yok sayabilir miyiz?

     Her an içinde bulunduğumuz
ortamda; tüm radyo ve televizyon yayınları

     Sesli sözlü,
renkli olarak cirit atıyorlar.

     Ama bizler; onları
ne görüyor, ne de duyuyoruz!

     Fakat radyoyu ve
televizyonu açtığımızda, bir anda ekranda görüyor, ekrandan duyuyoruz.

     Çünkü kulaklarımız
bazı şeyleri âletsiz duyamıyor,

     Gözlerimiz kimi
eşyayı, çıplak gözle göremiyor.

     Demek ki, bazı
şeyleri görememek, bazı sesleri duyamamak; onların yokluğundan değil.

     Bizlerin onları
çıplak göz ve kulakla görüp duymaktaki yetersiz oluşumuz yüzünden.

     İşte
materyalistlerin ve maddiyyuncuların “Gördüğüme inanırım!” diyerek

     Göremediklerini
inkârları çok yersiz ve isabetsiz bir bakış ve anlayıştan ibaret.

     Aklı, zekâyı
görebiliyor muyuz? Ama var olduklarını, çok iyi biliyoruz.

     Mercimek
büyüklüğündeki hafızamızda, kendimize ve dış dünyaya ait neler neler bulunuyor.

     Ama hafıza denen o
et parçasında bir şey göremiyoruz.

     Bu göremeyiş;
hafızamızın içindekileri yok saymamız demek değildir.

     Demek ki, bir
şeyin mahiyetini bilmemek; varlığını inkâr etmemizi gerektirmiyor.

     Demek ki, her şey
gördüklerimiz ve duyduklarımızdan ibaret değil.

     İçinde
bulunduğumuz ortam;

     Bu gözlerin
görmediği, bu kulakların duymadığı nice varlıklarla lebaleb dolu.

     Öyleyse peşin
fikirliliği bir kenara bırakıp; düşünelim birader, dolu dolu.

Müslüman Yalan Söyler mi?

İnsanlık
kendini bildi bileli yalan üzerine söylenmiş o kadar çok atasözü, özdeyiş ve
öğütler var ki yalan neden söylenir, insanlar neden birbirlerini kandırma
yoluna giderler anlaşılır gibi değil. Hâlbuki günün birinde bu yalanlar ortaya
çıkıyor ve söyleyenler yalanlarıyla karşı karşıya kalıyorlar.

            Viktor Hügo: “Yalan, üstün zekâ işidir zekâna güvenmiyorsan cesur ol doğruyu söyle
der.

            Hitlerin Propagandistti Gobels ise
insanları adeta yalana teşvik ediyor, taktik veriyor: “söylediğiniz yalan ne kadar büyük olursa o kadar etkili olur ve
insanların o yalana inanması da o kadar kolaylaşır
” diyor.

            Değerli okuyucularım…madem ki Türk
ve Müslüman bir ülkede yaşıyoruz örfümüz, ananemiz Türk-İslam geleneğine göre
şekillendi o halde bizim de hareket ve davranışlarımızın çıkış noktası, “Türklük gurur ve şuuru, İslam ahlâk ve
fazileti
”ne göre şekillenmesi gerekmez mi?

            Aşağıya aldığım bazı ayet ve hadislerde
yalanın ne kadar kötü olduğunu kanıtlayan, insanlar arasına nifak sokucu fenalık
verici olduğunu belirten sözler ve alıntıları okuyacak olursak:

İsra Suresi
Ayet: 53 “Kullarıma söyle! Sözün
dosdoğru olanını söylesinler. Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan,
insanın apaçık düşmanıdır.

            Peygamber Efendimiz (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem) den hadisler:

Yalan, rızkı azaltır. (Ebuşşeyh,
isfehani)

Yalan, nifak kapılarından biridir.
[ibni Adiy]

İman sahibi, her hataya düşebilir. Fakat
hainlik yapamaz ve yalan söyleyemez
. (ibni Ebi şeybe, Bezzar)

Doğru olun, doğruluk iyiliğe, iyilik ise,
Cennete çeker. Yalandan sakının, yalan fücura, fücur ise Cehenneme götürür
.
(Buhari)

Münafıklık alametinden biri de yalan
söylemektir
. [Buhari]     

*

            – Hz. Âişe -radıyallâhu anhâ rivayetle şöyle buyurmuştur;

Rasûlullah (s.a.v)’e, yalandan daha kötü ve
çirkin gelen bir huy yoktu. Ashâbından birinin herhangi bir hususta azıcık
yalan söylediğini duysa, onun tevbe ettiğini öğreninceye kadar kendisini o
sahâbîden uzak tutar, fazla görüşmek istemezdi
.” (İbn-i Sa’d, I, 378)

*

– Safvân bin
Süleym -radıyallâhu anh- anlatıyor:

Rasûlullah
-sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e:

“–Mü’min korkak olabilir mi?” diye
soruldu. “–Evet, olabilir!”
buyurdular.

“–Mü’min cimri olabilir mi?” diye
soruldu. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yine: “–Evet, olabilir!” buyurdular.

“–Pekâlâ, mü’min yalancı olabilir mi?”
diye soruldu. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu sefer: “–Hayır, aslâ!” buyurdular. (Muvatta’,
Kelâm, 19; Beyhakî, Şuab, IV, 207)

*

            Peygamber Efendimiz (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem)in yalan konusundaki sözleri gayet açık ve net ise; 21 yıldır
bizi yönetenlerin yalanlarını kim, nasıl ve ne ile izah edecek?

         
Eğer bir gün duyarsanız ki Tayyip
Erdoğan çok zengin olmuş, bilin ki haram yemiştir
. (13 Ocak 2014)

         
Erdoğan,
28 Nisan 2018’de İzmir mitinginde, “Bundan
15 sene önce koskoca İzmir’in doğru dürüst havalimanı var mıydı, biz geldik,
Adnan Menderes Havalimanı’nı yaptık
” dedi. İzmir Adnan Menderes Havalimanı
1987 yılında Turgut Özal tarafından açıldı.

         
1
Haziran 2018’de Adıyaman’da miting düzenleyen Erdoğan, “Adıyaman’da havalimanı var mıydı, biz yaptık biz” ifadesini
kullandı. Ancak Adıyaman Havalimanı, AKP kurulmadan 3 yıl önce yani 1998’de hizmete
girmişti.

         
2
Aralık 2016’da Ankara’da otomotiv ticaret merkezi Otonomi’nin açılışını
gerçekleştiren Erdoğan, “Ankara’da 14
sene önce havalimanı var mıydı
” dedi. Ancak Başkentteki Esenboğa Havalimanı
1955 yılında yapıldı.

         
PKK ile görüşen namussuzdur,
şerefsizdir.
(Daha
sonra Devlet görüştü demiştir.),

         
Kabataş’ta Türbanlı Bacımın üzerine
işediler,

         
Camide bira içtiler,

         
“Verin yetkiyi dolarla, faizle nasıl
mücadele edilirmiş”
dediler, 16 Nisan 2017’de yapılan bir referandumla başkanlık sistemine
geçildi, ülkede rejimi değişti. Gelinen
nokta herkesin malumu.

         
Erdoğan
Hatay Defne Hastanesi temel atma töreninde: “Görüldüğü gibi deniz kumu değil ha. Mıcırıyla, çimentosuyla,
demirleriyle dört dörtlük adımları atıyoruz. Defne Hastanesinin temel atmasına
geliyoruz, şöyle mikseri bir çalıştıralım, pompaları bir görelim.”
Sonradan
anlaşıldı ki, betonun döküldüğü yer hastane temeli değilmiş.

         
Nurettin
Nebati: ““Hani şöyle hayal edersiniz ya
‘Bir uyusam da altı ay sonra uyansam’ diye… Bir uyuyun altı ay sonra uyanın
Türkiye’de… Çok farklı noktalarda olacağız
.” Türk ekonomisi ve enflasyon için
söylenmiş bu sözler birer yalan vaatten öteye gidemedi.

         
Süleyman
Soylu, “Seçimlerden hemen sonra eğer
hükümetimiz zafiyete uğrarsa Doğu ve Güneydoğu’da valileri, kaymakamları sokağa
çıkarmazlar. Bu sözleşmeyi yapan Saadet Partisi’nin Genel Başkanı Temel
Karamollaoğlu’dur, İYİ Parti’nin Genel Başkanı Meral Akşener’dir, FETÖ’dür,
PKK’dır, HDP’nin sözde vekilleridir

            Bunlar gibi yüzlerce binlerce söylenmiş
yalanlar var. Kitap yazılacak olsa onlarca cilt kitaba sığmaz.

            Sahi bir daha soralım: “Müslüman yalan söyler mi?”

            Sağlıklı kalın.

Hukukçu ve fikir adamı NURİ GÜRGÜR ile ‘Devlet Yapısında Sistem – Nizam’ Hakkında Konuştuk.

Oğuz
Çetinoğlu:
Bir devletin, içeride
güven ve huzuru sağlamadan, milletlerarası ilişkilerde sözü geçerli ve ‘güçlü devlet’ ‘sıfatı ile anılmasının
mümkün olamayacağı ifâde ediliyor.  Güven
ve huzurun olmazsa olmaz şartları nelerdir?

Av.
Nuri Gürgür:
Bir ülkenin nasıl yönetileceğini gösteren
demokrasilerin omurgası yâni vazgeçilmez unsuru düzenli şekilde yapılan, yasama
ve dolayısıyla yürütme organlarında görev alanlarının seçmenlerin tercihiyle
belirlendiği seçimlerdir. Seçimlerin hukuk kaidelerine anayasa ve kanunlarda
belirtilen hükümlere bağlı olarak serbestçe yapılması, katılan partiler ve
adaylar arasındaki yarışın hukuk devletinin olmazsa olmazı anlamına gelen bağımsız ve tarafsız adâlet sisteminin gözetiminde eşit
şartlarda yürütülmesi demokrasilerin kalite göstergesidir. Devlet adı verilen
siyâsî, sosyal, iktisâdî ve askerî organizasyonun yönetimi kuvvetlerdiye târif edilen ve anayasada
belirtilen üç organ; yasama, yürütme ve yargı arasında paylaşılır. Bunların
yetkileri, oluşumları anayasa ve kanunlarla belirtilmiştir.

Günümüzde model olarak algılanan demokrasiyle
yönetilen Batılı ülkelerin bu safhaya gelmeleri kolay olmadı; yüzyıllarca devam
eden fikrî, felsefî, siyâsî ve sosyal/ekonomik gelişmelerin, iç-dış
çatışmaların sonunda bunu başardılar. Yaşadıkları süreç bir taraftan onlara
tecrübe ve devlet organlarında gelişim sağlarken diğer taraftan toplumda
demokrasi kültürünün gelişmesine zemin hazırladı. Kurumlarla alâkalı yapıların
ihtiyaçlara uygun tarzda, verimli bir anlayışla düzenlenmesi, yöneticilerinin
vasıflı, bilgili kimseler arasından seçilmesinin sonucunda zamanla her bir
kurumun özel geleneği oluştu, kamu yönetiminde, yasama, yürütme ve yargı
güçlerinin işleyişinde düzen ve istikrar sağlandı.

Çetinoğlu:
Ülkemizdeki duruma bakarsak efendim…

Av.
Gürgür:
Ülkemizde idâre
sistemi konusu, modern Batılı ülkelere benzeme arzusu, monarşik yönetimin
Kanun-i Esasî’nin ilân edilerek meşrutiyete çevrilmesine çalışıldığı 1876
yılından başlayarak bu günlere kadar sürekli gündemde oldu. Cumhuriyet
döneminde üç defa anayasa yapıldı; ama hâlâ sivil bir anayasa yapılması
konuşuluyor. İki yüz yıldır yönetim yapımızda yapılan reformların özelliği
bunların alttan yâni milletin
kendisinden değil, yukarıdan iktidarı elinde bulunduran belirli bir grup tarafından yapılmış
olmalarıdır. Türkiye’de 2016’dan sonra en radikal sistem değişikliğinin
yapılarak Türk Tipi Başkanlık Sistemine geçilmesi de bu tarzda oldu.
2017’de Ak Parti-MHP liderlerinin mutabakatıyla hazırlanan tasarı Meclis’te iki
partinin oy çoğunluğuyla kabul edildi; halkımızın çoğunluğu referanduma sunulan
değişikliğin anlamını iki partinin ve Erdoğan’ın ibra edilmesi gibi algılayarak
oy kullandı. Böylece Türkiye 2018’de, yasama organının çoğu yetkilerinin ve
yargı organının kontrolünün büyük ölçüde tek kişiye verilmesi sonucu Başkanlık
adı altında ABD’de bile olmayan katılıkta kuvvetler birliğine geçmiş oldu.
Bununla yetinilmeyerek çıkarılan 3 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle bütün
kamu kurumlarının üst düzey yöneticilerinin tâyin ve değişiklik yetkileri de
tek kişinin irâdesine bağlı kılındı. Kurumların personel ve yönetim
yapılarının, üniversitelerin rektörlüklerinin liyakat, meslekî bilgi ve tecrübe,
profesyonel kalite ölçülerine göre değil, siyâsî sadâkat, bağlılık ve
güvenilirlik gibi faktörlerle oluşturulmasının sonuçları ortada.

Çetinoğlu: 2018
yılındaki oylamanın, ‘kırılma naktası
olduğu ileri sürülüyor. Tahlilini yapar mısınız?

Av. Gürgür: Geçen yıl Adâlet ve
Kalkınma Partisi (AKP) milletvekili olarak 2 dönemdir Meclis’te olan önümüzdeki
dönemde de liste başı olarak seçilmesi garanti görünen eski bir dostumla
ülkemizde yargının durumu ve hukûkî meselelerimizle ilgili sohbet ediyorduk.
Çok vasıflı, okuyan, yazan kaliteli bir münevverimizdir.

Başkanlık
sistemine kuvvetler ayrılığının, yargı bağımsızlığının, hâkim teminatının
olması gibi hususların Meclis’in yetkilerinin denetim imkânını budanmamak
şartıyla kategorik olarak karşı olmadığımı, ancak bizdeki tarzının örneği ABD
olan sistemle isim benzerliğinin dışında bir alâkasının olmadığını ifâde ederek
bu sistemi tenkit ediyordum. O’na şunu da sordum: “Senin gibi hukuk devletinin önemini, kuvvetler ayrılığının demokrasinin
ayrılmaz bir parçası olduğunu bilen bir insan olarak, yasama organını bile tek
bir kişinin irâdesine teslim eden bu sisteme, maddelerin görüşülmesi sırasında
nasıl olup da ‘evet oyu’ verdiğini anlayamıyorum. Niçin ‘evet’ dedin
?”

Cevabı şu
oldu: “Benim de bâzı arkadaşların da
içine sinmemişti. Fakat 15 Temmuz kalkışması olmuştu. O günlerdeki psikolojik
ortamda ‘hayır’ diyemezdik
.”

Bir milletvekili evet oyuvermesinin izahını
böyle yapıyorsa, anayasa ile alâkalı sistem değişikliğinin oyların yarıdan üç
puan fazlasıyla kabul edilmesine hayret etmemek gerekiyor. Fakat dört yıllık
uygulamanın sonuçlarına bakıldığında sistem bu gün yeniden referanduma sunulsa
sonucun ne olacağının cevabını herkesin kendi vicdanında vermesi doğru olur

diye düşünüyorum.

Çetinoğlu:
Şöyle düşünenlerin olduğu da biliniyor: “Batılı ülkelerde siyâset ‘çok şey’dir. Bizde
ise ‘her şey’ olarak kabul görür
.” ‘Parti
disiplini
’ kavramını da unutmamak gerekir. 

Peki Efendim, şüphesiz ‘çok güçlü’ olarak anılanların dışındaki devletlerde de bizdekine
benzer sıkıntılar var. Yine de onlardan farklı durumdayız. Bu farkın sebebi
olarak neler söylenebilir?

Av.
Gürgür:
Batı dünyasıyla en
önemli farkımız kurumların yapısında ve kalitesinde ortaya çıkıyor. Onlarda
siyâsî istikrarsızlık, yönetim boşluğu yaşansa bile kurumların işleyişi düzenli
şekilde devam ediyor. Çünkü yöneten kişiler bu makamlara siyâsî destekle değil,
kabiliyet ve liyâkat üstünlükleri sebebiyle geliyorlar. Dolayısıyla ‘yukarısı ne der’ diye düşünmeden bildiği
doğruları uygulamaya koyabiliyorlar. Kamu personeli seçimlerinde mülâkatın kaldırılması
vaadi bile kurumlarla alâkalı yapımızdaki kalite probleminin sebepleri herkes
tarafından biliniyor. Buna rağmen yıllardır ısrarla devam ettiriliyor.

ABD’de Trump yeniden seçilmek için elinden
geleni yaptı, Kongre binasını işgale kalkıştı. Ama demokrasi bütün kurallarıyla
ayakta kaldı; askerî, idârî, ekonomik kurumlar aksamadan işlemeye devam etti.
Yargı hukukun gereği neyse onu yaptı. FBI Trump’ın evlerinde yaptığı aramalarda
hukuka aykırı tarzda gizli belgeler bulunca savcı dâvâ açtı. Türkiye’de
istikrarlı bir demokratik düzen, ekonomik refah, gelişmiş bir sanayi ve tarım,
kaliteli bir bilim ve eğitim, kamu kaynaklarını belli müteahhitlere aktaran
rantiye düzenine son vermek istiyorsak, kurumlarla alâkalı yapılarımızı siyâsî
partilerin arka bahçeleri, yandaş havuzları olmaktan çıkaracak köklü reformları
daha fazla gecikmeden yapmalıyız. Bağımsız ve tarafsız yargı denetiminin
varlığının yönetimde düzenin, güven ve istikrarın, toplumla bağlantılı adâletin
olmazsa
olmaz
’ı anlamına geldiğine samîmiyetle
inanılırsa ve yapılmak istenirse bunu sağlamak zor olmaz.

Çetinoğlu:
Vatanseverliğinizden kaynaklanan
cesâretinizle ‘doğru bildiklerinizi
değil, ‘bildiğiniz ve bilinen doğruları
söylediniz Aziz ve necip milletimize tercüman oldunuz. Teşekkür ederim.

Av. NURİ GÜRGÜR:

     1940 yılında Erzincan vilâyetinin
Kemaliye ilçesinde doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1963
yılında mezun oldu. Öğrenciliği sırasında 1958-1961 yılları arasında Türk
Ocağı Gençlik Kolunda kurucu ve yönetici olarak görev yaptı. 1961 yılında bir
grup arkadaşıyla Üniversiteliler Kültür Kulübü (Derneği)’ni kurdu. Bu dernek
uzun yıllar milliyetçi gençlerin fikir ve kültür çalışmaları yaptıkları
önemli ve etkili bir alan oldu. 1961-1963 yılları arasında Millî Türk Talebe
Birliği (MTTB) adlı öğrenci kuruluşunda Ankara İcra Kurulu Başkanlığı
görevini yürüttü. Bu yıllarda Son Havadis Gazetesi ve Düşünen Adam
Dergisi’nin Meclis Muhabiri, Ankara Ticaret Postası Gazetesi’nin köşe yazarı
olarak gazetecilik yaptı. 1967 yılında başladığı Avukatlığı 1970 yılında ticârete
başlayıncaya kadar devam etti. 1968 yılından 1971’e kadar Üniversiteliler
Kültür Derneğinin yayın organı olarak çıkarılan Ocak Dergisi’nin yazar ve
yönetmenliğini yaptı. 1969 yılından itibaren Devlet Dergisi’nin yazarları
arasında yer aldı.

     1975 yılında MHP Genel İdare
Kuruluna girdi ve partide 1976 – 1978 yılları arasında Genel Sekreter
Yardımcısı olarak görev yaptı.

     Türk Ocakları’nın yeniden
faaliyete geçirilmesi ve Türk Yurdu Dergisi’nin yeniden yayınlanması
çalışmalarında yer aldı, derginin yazı kurulunda görev yaptı. 1993 – 1994
yıllarında Türk Ocağı Ankara Şubesi Başkanı oldu. 1996 Kurultayında Türk
Ocakları Genel Başkanlığına seçildi. 2011 yılında yapılan Kurultay’da,
Başkanlık görevine tâlip olmadı. Genel Merkez Yönetim Kurulu Üyesi olarak
hizmetlerine devam etti ve Türk Yurdu Dergisi’ne  başmakaleler yazdı.

     Türk Ocakları Eğitim ve
Kültür Vakfı’nın Kurucuları arasında yer alan Nuri Gürgür 1989 -1992
yıllarında Vakıf Mütevelli Heyeti’nde görev yaptı.

     1995 yılından bu yana
Ankara Ticaret Odası Meclis üyesidir. 1999 yılında Ankara Ticaret Odası
Meclis Başkanı seçildi. Bu görevi 2018 yılına kadar devam etti. TÜBİTAK Bilim
Kurulu Üyesi olarak görev yaptı.

     Yorumlar ve Yankılar,
Milliyetçilik Üzerine, Yüzyılın Eteklerinde ve 60’lılardan Vatan Kurtarma
Hikâyeleri ile Yüzyıldan Yüzyıla / Olaylar – Yorumlar – Görüşler isimli
basılı eserleri vardır. Türk Yurdu Dergisi ile çeşitli gazete ve dergilerde
yazıları yayınlanmaktadır.

 

SİYÂSET DÜNYÂMIZDAN DİKKATE DEĞER İKİ HÂDİSE:

OĞUZ ÇETİNOĞLU

Makine Yüksek Mühendisi
Sayın X Bey, Sanayi Bakanı Sayın Mehmet Turgut tarafından kendisine bağlı bir
İktisâdî Devlet Kuruluşuna tâyin edilmiş genel müdürdür. Günün birinde Sayın
Bakan’ın seçim bölgesinden bir grup insan gelir. İçlerinden biri; Genel
Müdürlükte emeklilik sebebiyle boşalan kadroya, kızının tâyin edilmesini talep
etmektedir. Genel Müdür, mümkün olamayacağını söyler. Israrlar karşısında
sebebini anlatır. Gelenler Bakan Bey’e gider. Sayın Bakan, genel Müdüre telefon
edip, gelmesini söyler. İkisi baş-başa kaldığında konuşurlar:

Seçmenlerime ‘olmaz’ demişsiniz.


Evet Efendim. Çünkü sizin yazılı emriniz
var. Boşalan kadrolara ancak içeriden kaydırmalarla tâyin yapabiliyoruz

 Siz
bir çâresini bulursunuz

 Gelirken
düşündüm, bir değil iki çâre buldum
.  

 Nedir?


 Birincisi yeni bir yazı ile emrin iptal
edildiğini bildirirsiniz. Fakat bu durum devlet ciddiyetiyle bağdaşmaz. İkinci
çâre: Ben istifa ederim, yerime tâyin edeceğiniz kişi bir şekilde problemi
çözer
.            

Bakan, durur ve düşünür, yeniden düşünür ve
Genel Müdür arkadaşını şöyle bir tartar: Ciddî, çalışkan, dürüst ve karakter
sâhibi bir insan. Devlete ve millete bağlı ve bütün gücü ile çalışıyor. Doğru
bildiği bir konuda, belli prensipler içinde kalmak istiyor ve bu kadar
direniyorsa, saygı duymak gerektiğine karar verir. Sonra da gülerek ve Genel
Müdür’ü okşarcasına şöyle der:

Bu kızın tâyini o kadar da önemli değil, hemşerilerim
küsecek ve kızacaksa bana küssün, bana kızsınlar. Ne ben verdiğim emri geri
alayım, ne de sen istifa etmeyi düşün. Bu kızcağız da başka yerde iş arasın.
Sen haklısın ve işine devam etmelisin.

(Mehmet
Turgut: Hâtıra Nev’inden Notlar. Boğaziçi Yayınları, s: 263-267 İstanbul 2000)
(Özetlenerek alınmıştır)
(Sayın Genel Müdürün adı özel bir
sebeple verilmemiştir. Dileyen yukarıda belirtilen kaynaktan okuyabilir.)

İkinci
Hâdise:

Konu ile bağlantılı
olmamakla birlikte, derinden düşündürücü ve çarpıcı bir örnek teşkil etmesi
sebebiyle yaşanan bir olayı nakletmekte fayda görülebilir.

Sonraki dönemlerden
birinde sanayi bakanı Sayın X ile bakanlığına bağlı Türkiye’nin en büyük sanayi
kuruluşlarından birinin genel müdürü arasındaki konuşma, menfi yönde
ibretliktir:

-Liste hâlinde gönderdiğim adamları işe
almamışsınız! 

-Sayın Bakanım, bir hafta önce isimlerini verdiğiniz 25 kişi, 15 gün
önce gönderdiğiniz kişiler gibi işe alındı. Personel fazlamız var.   -Gönderdiğim
kişiler partimiz için çok çalıştı. Ben, onların sâyesinde bu makamdayım. Mutlaka
işe alınmaları gerekiyor.

-Son
olacaksa emrinizi yerine getiririm Efendim. Fakat müsaadelerinizle bir hususu
arz edeyim:  

 -Türkiye’ye
gelmeden önce çalıştığım Almanya’da, bağlı bulunduğum bakan bey telefon
ettiğinde; ‘Üretim ve ihracatı artırın,
maliyet fiyatlarını düşürün, kaliteyi yükseltin. Fabrikanız daha çok kâr
etmeli. Sizden daha fazla gayret bekliyorum, başaracağınıza inanıyorum…

kabilinden sözler söylerdi. Ben bu şekilde uyarılar dinlemeye alışkınım.   

 -Sen
yorulmuşsun. İstifânı ver de biraz dinlen! 

 -Peki
Efendim.

(Not: Hâdisenin öznesi genel müdürden (muhtemelen ebedî
âleme intikal etmiş olması sebebiyle) yayın için izin alma imkânı
bulunmadığından ismi verilmemiştir. Sayın Bakanın ise vefat ettiği bilinmektedir.
Gıybet olur endişesiyle ismi verilememiştir)

Böyle Hesap Adamına Böyle Ekonomist Lider

Bir mühendis olarak, matematiksel verileri
kullanan “hesap adamlarına” değer veririm. Ama MHP Genel Başkanı Devlet
Bahçeli’nin, “ben biraz da hesap adamıyım” diyerek, anlattığı beyin
yakan hesapları karşısında değerlendirme yapmakta acze düştüğümü itiraf
etmeliyim.

17 Nisan günü bir iftar programında
yaptığı son hesabının da esrar-ı derununa vakıf olabilmek için
çabalarım neticesiz kaldı.

Bahçeli 14 Mayıs seçimleri için sayılardan
bir alamet keşfetmiş:

“3 bölge var İstanbul’da. Toplam
milletvekili sayısı 98; 9+8= 17. Bugün 17 Mayıs ise Kadir Gecesi. Bu tesadüf
müdür?”

Sürçü lisan ederek “17 Nisan” yerine “17
Mayıs” dediğini varsayabiliriz. Ama “hesap adamı” genel başkanın rakamların
sırrı
konusunda verdiği ipuçları bu fakire yetmedi.

Aslında geçmişte buna benzer esrarlı
matematiksel açıklamalarını
da anlamış değildim.

Mesela “2009 yılındayız. 2009’un
sıfırlarının üzerine çarpı koyun, atın. İki sıfırı kaldırdık. Ne kaldı geriye
29. 11 ile 29’u toplayın ne oldu? 40. 9 Şubat 2009 Milliyetçi Hareketin 40.
yılı. 9 ışık 3 dalga 9’la iktidara yürüyoruz demektir. Bu sebeple 2009 hayırla
vesile olacaktır. Bunlar tesadüf olamaz…”
ifadesinin beynimi yakan anlamını
hala kavrayamadım.

İktisat doktoru biri “bunlar tesadüf
olamaz”
dediğine göre, sayıların böylesine derin sırlarına vakıf olamadığım
için komplekse kapıldım.

Gerçi görünüşte Bahçeli’nin bu ve benzeri
hesapları tutmadı, Milliyetçi Hareket iktidara gelemedi. Hatta bir
görüşe göre kendisinin asla iktidar olmak gibi bir hevesi de yok. Koalisyon
ortağı olarak bir bakanlık talebi bile olmadı. Ama Bahçeli hükümetin
sandalyesiz ortağı
olarak etkili olmaya devam etti.

****************************

Liderimin Lideri

“7 benzemez partinin” (AKP, MHP, BBP, YRP, VP, Hüda-Par, DSP) oluşturduğu
Cumhur İttifakı’nın 2. Büyük partisi MHP’nin lideri Devlet Bahçeli
zaman zaman “acaba sürpriz yapar mı?” diye düşünülen bir isimdi. Fakat
son açıklamasıyla “liderlik” iddiasından da vazgeçtiğini gösterdi:

Bahçeli, “liderimiz Recep Tayyip Erdoğan’dır” dedi.
Herkesi “milli ve yerli lider Erdoğan” etrafında kenetlenmeye
davet etti.

Buna MHP’ye oy veren Türk
milliyetçileri
ne der bilemiyorum. Belki de çoğu “liderimin lideri
liderimdir”
diye uyum sağlarlar. “Biraz hesap adamı olan” Bahçeli yerine,
“ekonomist” Erdoğan’ı lider olarak benimseyiverirler.

****

Ama bazı MHP’li Türk milliyetçileri
“milliyetçiliği ayağı altına alan” birini lider kabul etmek istemeyebilir.

Çünkü Bahçeli’nin kendine özgü veciz
ifadeleri
hala hafızalarında kazınmış gibi durmaktadır:

“Türkiye’yi birbirine düşürmeye çalışandan
cumhurbaşkanı olmaz, bebek katili ile müzakere edenden,  teröristlere kucak açandan cumhurbaşkanı
olmaz. Milleti 36’ya ayırmaya çalışandan cumhurbaşkanı olmaz. Adaletten
kaçandan, rüşvetçilere kol kanat gerenden cumhurbaşkanı olmaz. Evdeki
paralarını sıfırlarken haysiyeti sıfıra düşürenden cumhurbaşkanı olmaz. Milliyetçiliği
ayaklar altına alandan Türkiye Cumhurbaşkanı olmaz olamayacak.

İki yanlıştan bir doğru çıkmaz, tekeden
süt sağılmaz, balda tuz bulunmaz, suda ateş yanmaz,
Recep Tayyip
Erdoğan’dan da Cumhurbaşkanı olmaz.

Her vatan evladı Cumhurbaşkanı olabilir,
ne var ki Erdoğan olamaz, milletin terazisi bu sikleti çekmez.”

****

Anladığım kadarıyla Bahçeli geçmişte
verdiği “Ne kadar Omo varsa, ne kadar Tursil varsa, ne kadar Persil varsa
alayını alacağım, Haliç’e dökeceğim, AKP’yi 40 defa yıkayacağım”
sözünü
tuttu.

AKP’yi ve Erdoğan’ı yıkadı ve tertemiz
yaptı.

Hatta o kadar ki Erdoğan’ın Cumhur
İttifakı’na dahil ettiği Hüda-Par’ı da tertemiz hale getirdi. “Hizbullah
terör örgütüyle Hüda-Par arasında bir ilişki yoktur”
diyebildi. İmralı’daki
teröristbaşından getirtilip okutulan mektubu bile savundu.

****************************

Ekonomist Erdoğan

Özellikle Cumhurbaşkanlığı sistemine
geçtikten sonra ekonomi alanında en temel kurumlar bağımsızlığını kaybetti ve bütün
kararları “ekonomist Erdoğan” bizzat kendisi aldı.

Geldiğimiz yer ağır bir ekonomik kriz,
derin yoksullaşma ve dünya liginde alt sıralara düşüş.

Erdoğan farklı bir “ekonomist” olduğu
için alışılmış, bütün uzmanlar tarafından kabul görmüş “ortodoks” politikalardan
“epistemolojik” bir kopuşla “heterodoks” politikalara yöneldi.

“Nass var, size bize ne oluyor?” diyerek ekonomi alanında yapılmış bütün
araştırmalar ve uygulama sonuçlarından üretilen bilimsel kurallara sırtını
döndü.

Esasen Kur’an’a göre yasaklanan “riba”
ile günümüzde bankaların uyguladığı “faiz”in niteliği konusunda din
bilginleri arasında bile bir mutabakat yok. “Banka faizleri” dinen
yasaklanması gerekiyor ise bunun sıfır olması lazım. Oysaki Erdoğan bu
tezi ortaya attığından beri Merkez Bankası gösterge faizi yüzde 8,5 fakat bankaların
kredilere uyguladığı faizler yüzde 30-40
mertebelerine çıktı.

“Ekonomist Erdoğan’ın” politikası yüzünden
derin yoksullaşma, gıda ve barınma gibi en temel ihtiyaçlara erişmede
sıkıntılar
yaşıyoruz. Kasası tamtakır olan devletimiz,
borçları döndürebilmek için, yurtdışından dolar bazında yüzde 9-10
mertebesinde “tefeci faizi” ile borçlanabiliyor. Bu, Osmanlıyı
mali iflasa götüren faiz oranlarının iki katı bir faiz demek.

****

Tekeden süt sağıldı, Erdoğan’dan
Cumhurbaşkanı oldu. Dahası Bahçeli Erdoğan’ı lider belledi.

“Biraz da hesap adamı olan” Devlet Bahçeli
ile “ekonomist Erdoğan” birlikte Türkiye’yi bu hale getirdiler.

Bize gerçekten hesap uzmanı ve
uluslararası standartlarda ekonomist olan kadrolar lazım. Aman ha! 14 Mayıs
şansını ıskalamayalım.

Cumhuriyetimizin Yüzüncü Yılında Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı

Yüzüncü yılını kutladığımız cumhuriyetimize giderken en
önemli adım 23 Nisan 1920 deki Türkiye

Büyük Millet Meclisi’nin açılışıdır. Bu tarihi günde milli
egemenliğin temsil edileceği meclis Ankara’da açılmıştır. O tarihlerde İstanbul
dâhil ülkemiz işgal altındadır. İstanbul’daki meclis çalıştırılmamakta ve
işgale karşı çıkan sivil-asker herkes tutuklanmakta, önder konumundaki insanlar
Maltaya sürülmektedir.

Kocaeli’den de Malta’ya sürülenler olduğu gibi bazı
aileler gemilerle götürülüp Yunan esiri muamelesi yaşamışlardır. Ayrıca gar
binamıza giderken gördüğümüz taş duvar önünde bir kısım insanlarımız kurşuna
dizilerek idam edilmişlerdir. O acı günlerle ilgili daha detaylı bilgiler Kocaeli
Büyükşehir Belediye Yayınlarından olan Milli Mücadelede İzmit Sancağı (Dr.Yusuf
Çam’ı) ve Karşıyaka’nın Beyleri (Erdoğan Özdemir) isimli kitaplardan
okunabilir.

İşte böylesi kötü şartlar yaşanırken 19 Mayıs 1919 tarihinde
Samsun’a çıkan ve Milli Mücadele Ateşini yakan Mustafa Kemal Atatürk ve
arkadaşları Amasya, Erzurum, Sivas toplantılarından sonra Ankara’ya gelmiş ve
bağımsızlık-istiklal meşalesini canlandırmaya çalışmışlardır. Bu çalışmalar
sonucu İstanbul ve Anadolu’dan gelen temsilcilerin katılımı ile 23 Nisan
1920’de, Türk milletinin iradesini temsil etmek üzere, Büyük Millet Meclisimiz
Ankara Ulus’ta bir cuma günü dualarla, kurbanlar kesilerek açılmıştır.

 23 Nisan aynı zamanda
bugünkü Çocuk Esirgeme Kurumu’muzun, Mustafa Kemal Atatürk’ün himayesinde,
çeşitli etkinliklerin yapıldığı bir tarihtir. Balkan Harbi, Kafkas Harbi,
Çanakkale Harbi şehitlerimizin yetim çocukları, göçler sebebiyle anne babasız
kalmış çocuklarımızın himayesi ve yetiştirilmesine yönelik Himaye-i Etfal adı
altında bir kurum kurulmuştur.

Bu kurum her 23 Nisan tarihinde konuya ilgi
çekmek, yardım toplamak ve çocuklara yönelik muhtelif etkinlikler yapmaktadır.
Bu etkinlikler onların hayatta daha sağlıklı, mutlu, umutlu olmalarını
sağlayacak etkinliklerdir. Bu etkinlikler 1927 de TBMM’ce 1921 de kabul edilen
Milli Bayram’la birlikte yapılmış ve 1929 da ise çocuklara armağan edilerek
Çocuk Bayramı olarak resmen kutlamalar yapılmıştır.

Bu bayram 1979 da TRT
Uluslararası Çocuk Şenliği adı ile1981 de ise ulusal egemenlik ve çocuk bayramı
olarak adlandırılıp kutlanmaya devam etmektedir. Günümüzde elliye yakın ülkenin
çocuklarının katıldığı uluslararası bir şenlik olarak kutlanılmaktadır.
Şehrimizde de Bekirpaşa Belediye Başkanımız Abdullah Köktürk’ün çalışması ile
2005 de 18 ülke çocuğunun iştirakiyle kutlanmış, daha sonra Büyükşehir Belediye
Başkanı’mız İbrahim Karaosmanoğlu’nun himayesinde genişletilerek
sürdürülmüştür.

Halen Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nın himayesinde
uluslararası şekliyle devam etmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devletimizin,
hürriyet ve bağımsızlığının ilelebet sürdüğü, huzur ve barış içinde nice
bayramlar kutlanması dileklerimle.