19.8 C
Kocaeli
Pazar, Mayıs 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 246

3 Mayıs’a Doğru Giderken…

Bilinen binlerce yıllık tarih içinde sayısız devlet kuran biz Türkler,
acaba o kurduğumuz devletler içerisinde muktedir olabildik mi?

 

Ya da bazılarının iddialarına göre, Osmanlı örneğinde olduğu gibi
devlet yaşamının kritik noktalarını; devşirme, muhtedi, dönme ve hizmetlilere
mi teslim ettik? Bu durum günümüzde de sürüyormu?

 

Türklerin, ırkçı olmadığı herkes tarafından bilinen bir gerçek! Bana
Türk’ü tarif et deseniz; kendine aşırı güvenli ve bu nedenle tedbirsiz, alçak
gönüllü, çalışkan, sabırlı, hoş görülü, hümanist bir insan tipidir derim.

 

Böyle olması ise bazı zaafiyetlerin ortaya çıkışına ve bu zaafiyetin
bir hastalık haline dönüşmesine neden olmuştur.

 

Kendisi de Türk olmayan Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün Türkleri
eğitimden uzak tutması örneğinde olduğu gibi devlet ve sosyal hayatın ellerine
teslim edildiği birçok gayr-ı Türk, bugüne kadar neler yapmıştır, bilinmesi
gereken bir konudur.

 

Yani hastalığı teşhis etmezsek ne hastalığın farkına varırız ne de bu
hastalığın toplumsal bünyeye verdiği zararları anlayabiliriz.

 

Türklerin, Türk olmayanları devletin ve sosyal yaşamın kritik
noktalarına taşıması bir ruhsal hastalıktır. Düşünün, bir Türk devleti olan
Osmanlı Devleti’nde, 218 sadrazamdan sadece 100’ü Türktür! Ya padişah anaları?

 

Hem de bunun defalarca yanlışlığının farkına varılmasına rağmen!

 

Üzülerek ifade etmeliyim ki; Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı’da
gelenek haline gelmiş olan; devleti, bilim odaklarını ve sosyal yaşamı Türk
olmayanlara teslim etme zihniyeti, günümüz Türkiye’sinde de devam etmektedir.

 

Aşıkpaşazade bize 560 yıl öncesine dair, Bizans dönmesi Rum Mehmet
Paşa’ya ilişkin bir olay anlatır ve; “Rum Mehmet Paşa’nın İslam dinine
girmiş olmasına rağmen, Bizans’ın eski soyluları ile irtibatta olduğunu,
onların telkinleri doğrultusunda hareket ettiğini, İstanbul’un bir gün yeniden
Bizanslıların eline geçmesini beklediğini”
diye nakleder.

 

Siz günümüzde Rum Mehmet Paşaların olmadığını ve etkili makamlarda
bulunmadığını mı zannediyorsunuz?

 

Osmanlı’ya hakim olmuş bu gayr-ı Türkler, Anadolu ve Rumeli’de yaşayan
Türkleri, yaptıkları uygulamalarla isyan ve ihtilal hareketlerine mecbur etmiş,
ardından da “taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmayın” diyerek
vahşice yaptıkları ile tesirleri günümüze kadar gelen hadiselerin müsebbibi
olmuşlardır.

 

Muhteşem Yüzyıl dizisi ile Türk halkının da dikkatini çeken,
bahsettiğimiz gayr-ı Türklerden Pargalı İbrahim Paşa; kendisinin ve
diğerlerinin ulaştığı gücü vurgulaması bakımından Avusturya Kralı Ferdinand’ın
elçilerine söylediği sözler çok ilginçtir: “Bu büyük devleti idare eden benim,
her ne yaparsam yapılmış olarak kalır; zira bütün kudret benim elimdedir.
Memuriyetleri ben veririm; eyaletleri ben tevzi ederim; verdiğim verilmiş ve
red ettiğim red edilmiştir. Büyük Padişah, bir şey ihsan etmek istediği veya
ihsan ettiği zaman bile eğer ben onun kararını tasdik etmeyecek olursam gayr-i
vaki gibi kalır. Çünkü her şey harb, sulh, servet ve kuvvet benim elimdedir.”

 

Unutulmasın ki; yazıda bahsi geçen Pargalı İbrahim ve Rum Mehmet
Paşalar idam edilmiştir.

 

Hani Osmanlı, Türk devletiydi? Evet, terminolojide Türk devleti ama
uygulamada arada bulasın!

 

Türklerde yabancıya karşı hayranlık ve teslimiyet, maalesef bir
aşağılık kompleksine yol açmıştır. Zannetmişizdir ki; biz hiç bir şeyi
yapamayız ve başaramayız! Hâlbuki bu algı yanlıştır ve bu yanlışlığı ispatlayan
son örnek, Nobel Ödülü kazanan ve Türklüğü ile gururlu Aziz Sancar’dır.

 

Onun için gidip; siyaseti, bürokrasiyi, üniversiteyi, medyayı yetmedi
din ve diyanet işlerini de gayr-ı Türklere bırakmışızdır.

 

Buna bir tek dur dediğimiz dönem; 1919 – 1938 arasında yaşayan “Büyük
Türk”
Mustafa Kemal Atatürk’ün, Türkler için bir “reklam arası” verdiği
dönemdir. Halen de onun kırıntıları ile idare etmekteyiz.

 

Atatürk; “başınıza geçireceğiniz adamların asli cevherine dikkat
ediniz”
veya “beni Türk hekimlerine emanet ediniz” gibi sözleri
boşuna söylememiştir.

 

Son söz şu olsun; Türkler benim bu yazdıklarımı yine dikkate
almayacak, buna karşılık gayr-ı Türkler, bu yazıyı satır satır dikkatle
okuyarak varlıklarını korumak için nasıl tedbir alacaklarını veya Türklere
fener tutan bu garibi, nasıl etkisiz hale getireceklerini düşüneceklerdir…

 

Dedim ya, hastalık bizde akıl ve ruh tutulması yaratmış. Ama şifasını
bulacağız!

 

“3 Mayıs Türkçülük Günü, Türklere ve kendini Türk hissedenlere
kutlu olsun…”

Bir Mayıs Emek ve Dayanışma Günü

Osmanlı döneminde genellikle işçi karşılığında amele kelimesi kullanılırdı.
1910’dan sonra işçi terimi kullanılmışsa da bu kelimenin dilimize yerleşmesi
Cumhuriyet döneminde olmuştur. Osmanlı’da işçi sınıfı ve 1 Mayıs üzerine Zafer
Toprak, Mehmet Alkan, Kadir Yıldırım ve Engin Deniz’in araştırmaları vardır.

 

1 Mayıs 1902’de Kasımpaşa’da gemilerde çalışan işçiler, ücretlerini
alamadıkları gerekçesiyle grev yaptılar. 1908’de meşruti idareye geçilmesinden
sonra Osmanlı devlet ve toplum hayatında büyük değişiklikler oldu. İşçiler,
Meşrutiyet’in getirdiği özgürlük ortamını kullanarak çalışma şartlarını ve
maaşlarını iyileştirmek istediler. Özellikle 1908 yılı imparatorluğun birçok
yerinde grevlere sahne oldu. 1 Mayıs 1909’da az sayıda işçinin katıldığı bir
etkinlik düzenlendi. Ertesi yılki 1 Mayıs’a da fazla bir katılım olmazken,
1911’de çoğunluğu gençlerden oluşan yüzlerce kişi 1 Mayıs’a katıldı. Aynı yıl 1
Mayıs’ta Selanik’te binlerce kişinin katıldığı en büyük işçi gösterilerinden
biri gerçekleşti. Üsküp’te de 1 Mayıs kutlandı.

 

1 Mayıs, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Mütareke Dönemi’nde de
kutlanmaya devam etti. Dönemin gazeteleri, 1 Mayıs İşçi Bayramı’nın pek çok
ülkede yansıması olmasına rağmen İstanbul işgal altında olduğu için olağanüstü
durumdan dolayı amele sınıfının tatil yapmadığını yazarlar. Fransa’daki 1 Mayıs
kutlamalarını ise İkdam Gazetesi “1 Mayıs, Amele Günü” başlığı
altında şöyle vermişti: “Fransa’nın çeşitli yerlerinden gelen haberlere
göre 1 Mayıs’ın büyük bir sükûn içinde geçtiği bildirilmektedir. Fransa’nın
çeşitli şehirlerinde tren seferleri her zamanki gibi yapılmıştır. Paris’te bile
1 Mayıs’ta sükûn hüküm sürmüştür. Yiyecek üreten yerler dışındaki işyerleri
genellikle tatil edilmiştir. Trenler, omnibüsler ve tramvaylar, nakliyatını
aksatmayacak şekilde çalışmışlardır”.

 

İşgale Direniş

İstanbul işgal altındayken 1921’de gösterili 1 Mayıs kutlaması yapıldı. 1
Mayıs kutlamaları aslında İstanbul’u işgal eden itilaf devletleri kuvvetlerine
karşı bir direniş hareketiydi. İşgal kuvvetleri 1 Mayıs’ı engellemek istediler.
Gösteri başvurularının engelleneceği ve emre karşı gelenlerin şiddetle
cezalandırılacağı ilân edildi. Türkiye Sosyalist Partisi ise yayınladığı
bildiriyle elektrik fabrikası çalışanları dışındaki bütün işçilerin 1 Mayıs
bayramına katılmalarının görev olduğunu duyurdu. Gösteri yasak olduğu için 1
Mayıs, İstanbul’daki mesire yerlerinde kutlandı.

 

1 Mayıs 1922’de de İstanbul işgal altındaydı. İşgal kuvvetlerinin Amele
Bayramı kutlamalarını engellemek istemelerine rağmen bu yılki kutlamalar 1921’den
daha örgütlü yapıldı. İlk defa Pangaltı-Kâğıthane güzergâhı kullanılarak
yürüyüş de yapıldı. Kâğıthane’de 1 Mayıs’ın önemini vurgulayan konuşmalar
yapıldıktan sonra işçiler dağıldı.

Çok Tehlikeli Hareketler Bunlar

Seçime 2 hafta kala Cumhur İttifakı’nın
en yetkili ağızlarından duyduğumuz beyanlar öylesine tehlikeli ki, dehşetli bir
şaşkınlık içinde izliyoruz.

İçişleri Bakanı SÜLEYMAN SOYLU14 Mayıs Batı’nın siyasi darbe
girişimidir”
dedi.

Oysaki seçimi öne alıp 14 Mayıs’ta
seçim yapılma kararını veren,
ABD Başkanı Biden değil, Cumhurbaşkanı
Tayyip Erdoğan’dı.

Soylu’nun başka bir konuşmasında, 14
Mayıs’ta erkeğin erkekle, kadının kadınla, insanın hayvanla evlenip
evlenmemesinin kararını vereceğiz
gibi tuhaf açıklama yaptığını hatırladım.

Acaba konuşurken istemeden böyle bir
beyanda bulunmuş olabilir mi? diye düşündüm. Ama ertesi gün aynı sözü tekrar
etti:

14 Mayıs’ı, evet siyasi bir darbe
yapmak istiyorlar”
dedi.

Yani Millet İttifakı seçimi kazanırsa “ABD
güdümünde darbe”
olacak, Cumhur İttifakı kazanırsa “milli iradenin
zaferi”
olacak.

Emrinde Jandarma Genel Komutanlığı ve
Emniyet Teşkilatı
olan biri bu sözü söylediğinde haliyle şu soru akla
geldi:

Seçimi Millet İttifakı kazanırsa, Süleyman Soylu “bu darbeyi bastırmak
gerekçesiyle, Millet İttifakının iktidarı devralmasını engelleyecek ve
muhalefet liderlerini tutuklayacak mı?”

Böyle tehlikeli bir sözü bilerek ve düşüne
taşına, tasarlayarak söyleyen bir İçişleri Bakanının maksadı ne olabilir?

*********************

ERDOĞAN VE BAHÇELİ’NİN SÖZLERİ

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı R.
TAYYİP ERDOĞAN
Sultanahmet Camii avlusunda yaptığı mitingde “Millet
İttifakı gelince Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kaldıracaklarmış”
cümlesini
kullandı.

AKP’li dinleyiciler “yuh!” çekince “Yuh
yetmez, onları siyasi mevta haline getireceğiz.
Terör örgütüyle el ele
olanlardan başka bir şey beklenebilir mi? Öyleyse 14 Mayıs bunların sonu
olmalı”.

Siyasal İslamcılar eskiden Diyanet’i pek
sevmezdi. Demek ki tamamen kendi kontrollerine girince kutsal bir kurum haline
gelivermiş.

AKP kendi partilerinden aday gösterdikleri
Hüda-Par Genel Başkanının bir bölgemizi “Kürdistan” olarak
tanımlaması ve Anayasa’nın ilk 4 maddesini değiştirme niyetini açıklamasına,
bırakın yuh çekmeyi en küçük bir itirazda bulunmadı. Bahçeli ve MHP’lilerin de
sesi çıkmadı.

Oysaki Millet İttifakı’nın Ortak Mutabakat
metninde Diyanet’in kaldırılması gibi bir konu hiç yoktu.  Kemal Kılıçdaroğlu “Diyanet İşleri
Başkanlığı’nı CHP/ Atatürk kurdu, asla kapatılamaz”
dedi.

Öncelikle, cami avlusunun siyasi amaçla
kullanılmasını asla tasvip etmediğimizi
söyledikten sonra uzmanlara
soralım:

Cami avlusunda, yalan bilgi üzerinden, bir
kısım Müslümanların diğer bir kısım Müslümanları yuhala(tıl)ması dinen günah ve
kanunen suç değil midir?

****

MHP Genel Başkanı DEVLET BAHÇELİ, Karabük’te
kendisinden duymaya alıştığımız, nefret diliyle konuştu. Rakipleri
hakkında “PKK ve FETÖ takviyeli Zillet İttifakı’na beden olan partiler” gibi
çirkin sıfatlar kullandı.

Bu kadarla da kalmadı. “Geliyor
gelmekte olan’ masalını anlatan, ‘Sana söz’ aldatmasıyla avunan münafık
muhterislere sesleniyorum, nereye geliyorsunuz? Nasıl geliyorsunuz? Kiminle
gelmeyi düşlüyorsunuz? Biz bir yere gitmiyoruz, hatta geleceğiniz varsa
göreceğiniz de var diyoruz”
dedi.

Bu sözün “seçimi Millet İttifakı
kazanırsa biz iktidarı bırakmayız, gerekirse zor kullanarak iktidarda kalmayı
sürdürürüz”
şeklinde bir tehdit anlamı olabilir mi?

Umarım bu kasıt yoktur. Fakat siyasi parti
liderleri içinde en tecrübelisi olan Bahçeli böyle bir sözü rasgele söylemiş
olamaz.

*********************

DİĞER BAKANLAR DA LİDERLERİNİN İZİNDE

AK Parti Genel Başkanvekili BİNALİ YILDIRIM “bu seçimler
işgalcilere karşı istiklal mücadelesi verenlerin seçimidir”
dedi.

Bir gün sonra “sözümün arkasındayım” diyerek,
bu sözü tasarlayarak sarf ettiğini açıklamış oldu.

Bir ülkede iktidarı ele geçirenler hile
ile veya güç kullanarak iktidarı ele geçirmişse “işgalci” olarak
nitelendirilebilir. Muhalefet neyi ve ne tür yöntemle işgal etmiş olabilir
anlamak mümkün değil.

Yıllarca Bakanlık, TBMM Başkanlığı ve
Başbakanlık yapmış tecrübeli bir siyasetçi bu sözleri tesadüfen söylemiş
olamaz.

****

Milli Savunma Bakanı HULUSİ AKAR, 16 Nisan’da, AKP Kayseri Aday Tanıtım
Toplantısı’nda konuştu. Kürsüdeyken konuşmayı dinleyen bazı kişilerin “Vur
de vuralım, öl de ölelim”
sloganlarını duyan Akar, “Onun da
zamanı gelecek, bekleyin”
diye cevap verdi.

Hulusi Akar bu beyanını “teröristlere
karşı söyledim” diyerek tevil etti.

****

Tarım Bakanı VAHİT KİRİŞÇİ, “Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanı olması
durumunda SİHA’lar ve F-16’ların hangara kapatılacağını” söyledi.

Bu açıkça Millet İttifakı yetkililerin beyanlarına
aykırı, yalan bir ifade. Ne Kılıçdaroğlu’nun böyle bir beyanı var ne de Ortak
Mutabakat Metninde böyle bir cümle var. Dahası “milli savunma projeleri millî
meseledir, geliştirerek devam ettireceğiz”
deniyor.

2,5 Milyar dolara alınan S-400’ü hangarda
tutan, F-16’ların modernizasyonunu yapamayan ve 1,5 Milyar dolar ödediği
F-35’leri alamayan bir iktidarın; orman yangınları için uçak temin edemeyen
Bakanının bu dediğine inanan çıkar mı? Bakan “inanan çıkar” diye düşünmese
böyle söyler mi?

****

Adalet Bakanı BEKİR BOZDAĞ “Seçim akşamı ya şampanya
patlatıp sabaha kadar kutlayanlar olacak ya da temiz alnını şükür için
secdeye koyup Rabbine hamd edenler olacak.”

Bunu söyleyenin bir Adalet Bakanı olması talihsizlik.
Bozdağ kendi partisinde uçakta şampanya patlatan “Bakara makaracı” büyükelçiyi
ve “pudra şekeri” çeken Genel Merkez çalışanını, muta nikahlı “bir gecelik
eşlerle” alem yapanları unutmuş olamaz.

Ama yine uzmanlara soralım: Böyle
ayrıştırıcı dil bir devlet adamına yakışır mı? Millet İttifakı içinde ömründe
içki içmeyen Müslümanları da içine alan bu iftira ahlaka ve dine uyar mı, yasal
olarak suç değil midir?

*********************

YETER ARTIK

Sadece bir haftada söylenen talihsiz
sözlerin birkaçı bunlar. Bu sözlerin gösterdiği seviyesizlik, ahlaka, dine ve
kanuna aykırı tutumlara artık yeter demeliyiz. Cumhur İttifakı’nın
iktidarı son bulmalıdır.

Devleti adalet, ahlak ve vicdanla
yönetecek bir anlayışa

dönmemiz lazım. Güler yüzlü, bütün vatandaşları eşit kucaklayan, dürüst
yöneticilere ihtiyacımız var.

Çok şükür ki, kibirli, nobran, küstah,
kutuplaştırıcı, bölücü dil sahiplerine Milli İradenin gereken dersi vereceği
gün uzak değil.

Meşk Vaktini Yaşamaya Var Mısınız?

Canım sıkkın bu ara, bir aydır yazamıyorum.

Son kitap çalışmam bile yarım kaldı.

Nedenini aradım ve buldum.

Seçimler dolayısıyla bazı liderlerimizin gücün verdiği
rahatlıkla kullandığı kirli, ayrıştırıcı ve ötekileştirici dil. Aman Allah’ım
ben böyle bir dili değil kullanmaya, düşünmeye bile utanırım. Moralim bozuldu.
Biz nasıl bir arada yaşayacağız, birlikteliğimizi nasıl koruyacağız, bizden
öncekilere sahip çıkıp, koruyup; sonraki nesillere ise nasıl örnek olacağız? Ey
Yüce Rabbim?! Binlerce sual kafamda gidip geldi.

 

Facebook arkadaşım kıymetli Mujdat Uluçam okuduğu
kitaplardan özet çıkarır veya alıntı yapar. Bir iletisinde Prof. Dr. İsmail
Kara’ın hatıra kitabından bahsetti. Dindar bir aileden gelen ve dini eğitim
tahsil eden Prof. Dr İsmail Kara günümüzde hala fikir üreten, artı ve
eksilerini çok iyi gören, ufuk sahibi bir ilim adamıdır. Üsküdar’daki kitap
Fuarına giderek ahı eserini hemen temin ettim. Prof.Dr Kara, Dergah Yayınlarında
çıkan İçimden Geçen Günler adlı hatıralarının bir yerinde; beslendiği
kaynakları ve Türkiye’de İslami düşüncenin kurucu fikirlerinden ve hocalarından
şüphe etmeye başladığını anlatarak şöyle diyor “Bu düşünce hattı benim için
bütünüyle tesahüp edilecek(sahiplenilecek) bir hat olmaktan ziyade tenkit ve
tadil olan bir alan haline geldi.”

Maalesef ülkemizde analitik düşünceyi öne çıkarmadıkça kirli
dilli liderleri ve seçim dönemlerini daha çok göreceğiz. Çünkü onlar tadil ve
tenkit edilmesi gereken bir alanı hala savunuyor ve oradan besleniyorlar. Bunu
yıllar önce Bilge Devlet Adama Aliya İzzetbegoviç(1925-2003) görerek “Batı
eleştirel düşünceyi okullarında okuturken, doğu ise bunu mekteplerinden
kaldırdı”. Sorun da zaten burada yatıyor. Aynı kafa, felsefe derslerini de teoloji
eğitimi veren İlahiyat Fakültelerinden kaldırdığı gibi.

 

Yarınımız Ne Olacak?

 

Eski milletvekili, şair ve gazeteci yazar Mehmet Ocaktan
tanıdığımdan bu yana böylesi sorunları dile getirir ve moral için çağdaş
musikiyi öne çıkarır, dünyadan örnekler verir. Bizde ise artık beste yeterince
yapılmıyor, güfte yazılmıyor, sanat ve sanatçılar kuvvetliden yana olarak hayatta
kalmaya çalışıyor. Muhafazakâr yönetimlerin öne çıkarttığı bestelerde dikkat
edin format aynı, sadece sözler değişik. Yunus’un “Şol cennetin ırmakları akar
Allah deyu deyu”yu alıp, sözlerini değiştirerek, sadece notalarını aynı
bırakmışlar! Bunun adına da intihal değil, müzik diyorlar. Mehter musikimiz de
aynı. Tekrardan ileri gidemiyoruz. En son mehter formatında Rahmetli Yıldırım
Gürses (1938-2000), merhum Arif Nihat Asya’dan (1904-1975)Fetih Marşı’nı
bestelemişti. Bestelenerek nokta konulan mehter marşı da Fetih Marşı’dır. Her
iki sanatçımızın da mekanları cennet olsun.

Böylesi sorunları düşünmemek bir Türk aydınına yakışmaz.
Kirli dillere, geri kalmışlığa, üretimsizliğe, ufuksuzluğa mahkûm muyuz?
Dolayısıyla kafamın içi zonkluyor siyasetin hizmet etmesi gereken sanat,
kültür, edebiyat ve yeni medeniyet hareketimizin yarını ne olacak diye?

İyi ki TURİNG var.

 

Hemen aklınıza bir otomobil kurumu gelmesin. TURİNG bu
görevi yanında Türk gençliğine, bilime, yayına, şehirleşmeye, sanata, kültüre,
insana, topluma ve yarınımıza hizmet ediyor. Çünkü TURİNG’in başında çok önemli
bir aydınımız, deneyimli bir müteşebbisimiz, yurtdışı deneyimi olan saygın bir
entelektüel insan Dr. Bülent Katkak var. Adeta TURİNG uluslararası bir
üniversite, bir akademi ve rektörü de Kıymetli Bülent Katkak. Rabbim sağlık,
hayırlı uzun ömür ve başarılar nasip etsin. Zamanlarından sürekli fedakarlık
yapan, mütebessim ve uzman çalışma arkadaşlarıyla yorulmak bilmiyor, çalıştıkça
insanlara ve topluma faydalı olmak için iştahları açılıyor adeta. 900
üniversite talebesiyle birebir ilgileniyorlar. Bunlar çalışkan, iddialı,
gayretli, okuyan, düşünen, yorumlayabilen ve dünyanın nasıl döndüğünün farkında
olan talebeler. Kurum bu örnek öğrencilere yurtdışı tecrübesi de kazandırıyor.
TURİNG’in etkinlikleri, atölyeleriyle birlikte, çağdaşlarıyla bir yarış içinde.
Dergisi ile birlikte yayınları da alkış alıyor, kütüphanelerimizin raflarında
dikkat çekiyor. İşte son (Mart 2023) kitap yayını; Mustafa Giresun ve Erol
İyigün’ün hazırladığı, Emir Ş. Aksay’ın fotoğraflarıyla tamamladığı İstanbul’un
Sıbyan Mektepleri, itibar baskılı alkışlanacak bir eser.

TURİNG 15 günde bir, TC Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel
Sanatlar Genel Müdürlüğü İstanbul Devlet Türk Müziği Araştırma ve Uygulama
Topluluğu ile konserler tertip ediyor. Yıllardır bu program sürüyor. Son olarak
Türk Sanat Müziği Sanatçısı Dilek Türkan’ın konuk olduğu Meşk Vakti programına
Rahmetli Başbakan Turgut Özal’ın TOKİ başkanlarından ve eski Karaman Belediye
Başkanı, şair, yazar Dr Kamil Uğurlu ile birlikte bu konsere gittik.

Her zaman yemekli oluyor konserler. Önce nezih bir sofra
kuruluyor öğrencilerle birlikte, dostluklar pekişiyor. Konsere sonra geçiliyor.
Başkan Dr.Bülent Katkak bir grup öğrenciyle beraber KKTC’de oluğu için bu
konsere gelememişti.

 

Dil, Kültür ve Sanatın Omurgasıdır

 

Sahneye mavi ceket ve pantolon ile Balıkesirli Ses Sanatçısı
Dilek Türkan İTÜ Türk Müziği Konservetuvarından mezun. Prof. Dr. Aleaddin
Yavaşça, Tülin Korman, Güher Güney, Fersan Başaka, Fatma Gökdel ve Şehnaz
Uğurel’un öğrencisi. Bir dönem İstanbul Radyosunu sanatçısı oldu, Sezen Aksu
ile Türkiye Şarkıları projesinde çalışmış. Kutsi Erguner’in kurduğu İstanbul
Hanımları Grubu ile Avrupa ülkelerinde konserlere katılmış. Yekta Kara’nın sanat
yönetmenliğinde İstanbul’un Büyüsü gösterisinde İstanbul Senfoni ile tango
seslendirmiş. Sanatçının Aşk Mevsimi ve Suya söyledim isimli iki albümü var.
Dilek Turkan’ın konserinde kemençe, tanbur, ney, ud, ritim ve viyolensel
sanatçıları olan Üç Furkan; Bilgi, Resuloğlu, ve Topçu ile, Osman Kırklıkçı,
Serdar Bişiren ve Serkan Özdemir görev yaptı.

TURİNG’in her konseri için çekim yapılarak daha sonra
youtube’da yayınlanıyor. Dolayısıyla konser sırasında kamera çekimi, konuşma,
sanatçılar istemedikçe gereksiz yere tezahürat ve alkış yok. Telefonlarda
sessizde bekliyor.

Dilek Türkan konserine güftesi Baki’ye ait “Müheyya oldu
meclis sakiya peymaneler dönsün/ Bu bezm-i ruh-bahşın şevkine mestaneler
dönsün” diye başlayan Hüseyni beste Rakım Erkutlu bestesi ile yelken açtı.

Ahmet Rasim Beyin yazdığı ve Bimen Şen’in bestelediği“ Bir
gün gelecek ben gibi na’çar olacaksın/ Kendin gibi bir zalime düçar olacaksın/
Geçmedi bir gün naz ü niyazım sana ey mah”  adlı eseriyle, konser sürdü. Dikkatle takip
ettim günümüzde hiç kullanılmayan, hatta unutulan bu kelimeleri sanatçımız
nasıl teleffuz edecek diye bekledim, doğrusu ayakta alkışladım. Böylesi dilimizi
iyi kullanan genç sanatçılarımızın olması beni gururlandırdı.

Musiki de toplumu bir arada yaşatıyor. Bimen Şen’den sonra
bir başka Hüseyni şarkıyı Yorgo Bacanos bestelemiş, güftesini Nurettin Rüştü
Bingöl yazmış ve günümüzde de yıllar sonra Dilek Türkan seslendiriyor. Kaç
nesil, inancı ne olursa olsun bu topraklarda birlikte yaşıyor, vuslata erseler
bile bu birliktelik devam ediyor.

Sonra sanatçı Hicaz şarkılara geçti. Nasibin Mehmet Yürü
bestelemiş, güftesini ise Ahmet Refik Altınay’ın yazdığı “Kederden mi neden
bilmem sararmış reng-i ruhsarın”ı salon birlikte söyleyecek ama, müsaade
edilmiyor, herkes içinden mırıldanıyor. Bu acılar ve aşklar toplumun ve
insanımızın ortak yanları, günümüzde yok değil ki!

 

Hafız Deyince Sanatçı
Saadettin

 

Bir konser düşünün din adamı ve hafız Saadettin Kaynak’sız
olsun! Mümkün değil. Oysa günümüzde din adamlarının değil musiki, makamlarla
bile arası pek iyi değil. Sabah ezanını saba makamında okusa bile öğleyi uşak,
ikindiyi rast, akşamı segâh ve yatsı ezanını hicaz makamında okuması icab
edecek. Keşke Saadettin Kaynak gibi onlarca din adamımız, bestekarımız olsa.
Ali Erbaş çizgisinde bir tane bile çok. Yeter de artar. TBMM kurucu Burdur
milletvekili Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un(1873-1936) en yakın dostu
dünya devi bir müzisyen Şerif Muhyittin Targan’dı(1892-1867). Akif, İstanbul’da
musiki sohbetlerinin aranan aydınıydı. Ayrıca Akif, Asım Şakir’den dinlediği Bektaşi
nefesi “Ben melanet hırkasın deldim geçirdim enine/Taşa çarptım şişeyi, namusu
arı kime ne” ye mest olurdu. Günümüzdekiler duymasın Hafız Kemal’den ise “Ciğer
ki odlara yandı, kebabı neyleyeyim” ilahisini tekrar tekrar dinlemek isterdi.
Musiki, şiir ve beste böyle bir yansımasıyla sanatta dönüşür. Tarihimizde ne
kadar nefis örnekler var.

Konserimizde güftesi Vecdi Bingöl’e ait mistik temalı bir
yörük semai “Boynunu bükme dolap/ İçini çekme dolap/ Dertli dertli dönersin/ Gözyaşı
dökme dolap/ Derli dolap dertli dolap/ Suyun akar yalap yalap” şarkısı
hatırlattı bana Akif’i.

 

TURİNG konser salonunda o gün, doğum tarihi 2000 sonrası
olan gençlerle dolu. Gençler Şevki Bey’in “Ülfet etsem yar ile agyare ne/
Yansam ateşler gibi dildarene” adlı eserini belki de ilk defa duyuyorlardı.
Kelimeleri merak ediyorlardı. Ama biliyor ve anlıyorlardı  ki bu günümüzde hiç yaşanması mümkün olmayan
bir kara sevda şarkısı.

Rahmi Bey’in Şehnaz eseri “Ey Dilber-i işvebaz/ Nedir bu
sendeki naz/ Yeter ettiğin niyaz/ İşte hazır ince saz/ Oynasana dilnüvaz/Gönül
eğlensin biraz” fıkır fıkır, yüreğinizin de pır pır attığını hissedebiliyorsunuz
Sanatçı Dilek Türkan’ın icrasıyla.

“Yeşil gözlerini ufkuma ger ki/ Bahar geldi diye şarkı
söylüyem” diye başlayan “Derdim şu dağlardan daha yücedir/ Ayrılık sevene bir
bilmecedir” diye devam Ramazan Gökalp Arkın’ın güftesinde yine Saadettin
Kaynağın imzası var. Vasat bir konserde veyahut popülist bir sanatçı da olsa
mikrofonu koltuğunun altına koyup, ellerini birbirine vurarak “Turnalar uçun,
yayladan geçin/ Yarimi seçin turnalar”ı birlikte söylememiz için hatırlatmada
bulunurdu.

 

Şair ve Bestekâr Vali

 

Yöneticiler aşkı, sevgiyi, kucaklamayı ve kuşatmayı unutunca
“Meftunun oldum ey vech-i ahsen/Ayrılmam artık bir lahza senden”i de
hatırlamazlar, beste ve güftesi aynı sanatçıya ait olan İzmir Valisi bestekar
ve şair Ahmet Mithat Güpgüpoğlu’nu(1862-1931) da. Günümüzdeki Valilerimizin,
yerel yöneticilerimizin tümüne yakını teoloji eğitimi görmüştür. Makama da
öncelikle bu özelliğinden dolayı getirilmiştir. Acaba kaçında böyle bir özellik
ve güzellik vardır? Besteci olacak, şair olarak, sanat tarihine not düşecek
veyahut mülkiye tarihe girecek?

Konser programında 10 eser vardı. Son parça yine Saadettin
Kaynak’tan oldu: Bir Harbiyeli Çamlıça’da gönlümü çaldı/ Kafir bakışı aklımı
aldı, fikrimi aldı” Harbiyeli deyince çok sayıda ressam, yazar, şair ve
entelektüel vardır. Hemen aklıma benim de lisede öğretmenim olan Bir Yağmur
Başladı ve Dostlar Başına kitabının yazarı Deniz Albayı Şair Karamanlı Bekir
Sıtkı Erdoğan (1926-2014) geldi. Marya, Kışlada Bahar hemen aklıma geliverdi.

Dr. Kamil Uğuru ile defalarca teşekkür ettik TURİNG
yönetimine bizlere böyle bir gece yaşattığı için. Canımın sıkıklığı da geçti.
Yeni bir güne merhaba diyerek evlerimize döndük. Hemen de daktilomun, yeni
deyişle bilgisayarımın başına.

Kızılay Holding AŞ.

Kızılay’ın bugününe
gelmeden kuruluş gayesini ve bugüne kadar, neleri nasıl yapmış isterseniz önce
bunları gözden geçirelim.

                Kızılay,
savaş alanında yaralanan ya da hastalanan askerlere hiçbir ayrım gözetmeksizin
yardım etmek arzusuyla doğmuştur.

                11
Haziran 1868 tarihinde Osmanlı-Rus Savaşında Yaralı ve Hasta Askerlere Yardım
Cemiyeti adıyla kurulan Kızılay:

                1877’de
Osmanlı Hilali Ahmer Cemiyeti“,
1923’de “Türkiye Hilaliahmer
Cemiyeti
“, 1935’te “Türkiye
Kızılay Cemiyeti
” ve 1947’de ise: “Türkiye Kızılay Derneği” adını almıştır.

                Kuruluşa
“KIZILAY” adını veren Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’tür.

                Kızılay,
1876 Osmanlı- Rus Savaşı’ndan 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’na kadar geçen süre
içinde, Türkiye’nin taraf olduğu tüm savaşlarda, cephe gerisinde kurduğu seyyar
ve sabit hastaneler, hasta taşıma servisleri, donattığı hastane gemileri,
yetiştirdiği hemşireler ve gönüllü hasta bakıcılar aracılığıyla savaş alanında
yaralanan ya da hastalanan on binlerce Mehmetçik’in dost ve düşman askerinin bakım
ve tedavisine yardımcı olmuştur.

                Türk olsun düşman olsun savaş
esirlerine gereken insancıl yardımları yapmış; savaştan etkilenen sivil halkın
bakımı ve korunması için çaba göstermiş; I. Meşrutiyetin ilanından sonra
İstanbul’da görülen büyük kolera salgınından bu yana yurdumuzda ortaya çıkan
doğal afetlerde felaketzedelerin bakımını, barınağı ve beslenmelerini
sağlamıştır. Bu arada uluslararası yardım faaliyetlerine katılmış; hemşirelik
eğitimi, ilkyardım ve kanla ilgili hizmetler alanında öncülük yapmış, korunmaya
gereksinen pek çok vatandaşımıza gereken sosyal yardım ve hizmetleri sunmuştur.

                Kızılay’ın
faaliyetleri sadece savaşlarla sınırlı kalmamış, (Deprem, Sel felaketi gibi
tabii afetler ve Yangın, Maden Kazası) gibi nerede herhangi bir felaket varsa
hiçbir karşılık beklemeksizin oraya koşmuştur.

                Kızılay,
Uluslararası Kızılay-Kızılhaç Topluluğu’nun temel ilkelerini paylaşır. Bunlar:
insanlık, ayrım gözetmemek, tarafsızlık, bağımsızlık, hayır kurumu niteliği,
birlik ve evrensellik ilkeleridir.

                Kızılay, tüzel kişiliğe sahip, özel hukuk
hükümlerine tâbi, kâr amacı gütmeyen, yardım ve hizmetleri karşılıksız olan ve
kamu yararına çalışan bir gönüllü sosyal hizmet kuruluşudur.

***

                Kızılay’ın
kuruluş amacını ve faaliyet alanlarını böylece belirledikten sonra birde
bugünkü yapısına, yaptığı işlere, faaliyetlerine göz atacak olursak; Kızılay’ın
amacının dışında ticari amaçla kurulmuş aile şirketinden farksız olduğuna
şahitlik etmiş oluruz.

                Elazığ
depreminden sonra gözlerin çevrildiği Kızılay, çarpıcı iddiaların odağı haline
geldi. Gazeteci Celal Eren Çelik’in iddialarına göre: “Ankara’da belediye şirketi olarak kurulan ve sonra özelleştirilen
Başkentgaz’ın 2017’de Kızılay’a 8 milyon dolarlık bağış yaptığını, ancak
bağışın ilginç bir koşul içerdiğini kanıtladı. Belgeye göre, Başkentgaz,
bağışı, paranın 75 bin dolarını Kızılay’ın alması, kalan 7 milyon 925 bin
dolarını da çocuk istismarı iddialarıyla da gündeme gelen Ensar Vakfı’na yurt inşaatı
yapılması için transfer etmesi koşuluyla yaptı.”

                Kerem Kınık 2016 yılında
yönetime gelmeden önce Kızılay’ın 750 şubesinden 617 si kapatıldı. Böylece
Kerem Kınık’ın genel başkan seçilmesi için yollarının temizlenmesi sağlandı.
Kapatılan şubelerin yöneticileri mahkemeye başvurduklarında Ankara 9. Sulh
Hukuk Mahkemesi olağanüstü kongreye götürmek üzere İstanbul Kızılay Başkanı İlhami Yıldırım’ı (Eski Başbakan Binali
Yıldırım’ın kardeşi)
Kızılay Genel Müdürlüğünün başına Kayyum atadı.

                AKP de
yıllarca milletvekilliği, Dışişleri Bakanlığı, Başbakanlık yapmış Gelecek
Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, katıldığı bir televizyon programında
İlim Yayma Vakfı, AFAD ve Kızılay kurumlarına AK Parti yöneticilerinin yakın
akrabalarının doldurulduğunu iddia ederek: “Ne işi var Binali Yıldırım’ın çocuklarının Kızılay’ın başında? Hangi
Kızılay faaliyeti dolayısıyla orada bulunuyor? Bir tanesi de değil, kızı,
gelini, oğlu, bütün akrabaları. Çünkü orada rant var. Orada statü var. Orada
milletin parasıyla saltanat sürmek var
.” ifadelerini kullandı.

                6 Şubat
2023 tarihinde Kahramanmaraş’ta yaşanan depremlerde, Kızılay’ın bölgeye 3.
günde yardım ulaştırması tepki topladı. Kızılay’ın iştirakinde olan Kızılay
Çadır ve Tekstil A.Ş ile de görüşme gerçekleştirdiklerini duyuran sivil toplum
kuruluşu Ahbap Derneği yetkileri, ellerinde 2050 adet olduğunu öğrendikleri
çadırların sözleşmesini yaparak 46 milyon TL karşılığında satın aldı.

                Burada
temel sorunun Kızılay’ın deprem bölgesinde afetzedelere ücretsiz ve hızlı bir
şekilde ulaştırması gereken çadırların 3. günden sonra hala depoda durması ve
bunları satması Kızılay’a karşı büyük tepki oluşturdu. Kerem Kınık, minarenin
kılıfa sığmayacağını anladığında satışın kendisinden habersiz gerçekleştiğini
iddia etti.

                İYİ
Parti Genel Başkanı Sayın Meral Akşener haklı olarak: Hatırla Sayın Erdoğan; 2003’teki Bingöl depreminde ‘Deprem kader
diyerek geçiştirilemez’ diyen bizzat sendin. Hatırla ‘Deprem felaketi, kötü
yönetimin sonucudur,  tüm sorumlulardan, hesap sorulmalıdır’ diyen de bizzat
sendin. Ne oldu Sayın Erdoğan, o günden bugüne, ne değişti?”
diye soruyor.

                Bütün
bu olup bitenlere rağmen ne bir adli soruşturma, ne bir istifa, ne de bir
kişiyi olsun görevden alma var. Deniliyor ki; efendim Kızılay tüzel kişiliğe
sahip dernek statüsünde orada yönetim ancak kongreyle değişir.

                Hiç
değilse şu acılı günlerinde olsun insanları kendinize güldürmeyin. Seçilmiş
belediye başkanlarını görevden alıyor kayyum atıyorsunuz, bazı dernek
yöneticileri hakkında dava açıp yöneticilerini içeri atıyorsunuz, aynı tüzel
kişiliğe sahip Merkez Bankası Başkanını bir gecede görevden alıp yerine
istediğinizi atıyorsunuz ama Kızılay yöneticilerine sıra geldiğinde yönetimin
kongreyle değişebileceğini söylüyorsunuz.

                Bugüne
kadar vatandaşların severek kan vermeğe gittiği Kızılay Kan Merkezinde yöneticilerinin
güvenilirliklerini kaybetmeleri yüzünden kan stoğu oldukça zayıflamış durumda. Kan
yokluğu nedeniyle hastanelerde hastaların ameliyatları sürekli erteleniyor.

Operatör Dr. AHMET YÜCETÜRK Todor Jivkov Döneminin BULGARİSTAN’ını Anlattı.

Oğuz Çetinoğlu: Bulgaristan’da iken şiddete mâruz kaldınız, size kaba
kuvvet uyguladılar. Şiddet ve kaba kuvvetle alâkalı bir değerlendirme yapar
mısınız?

Dr. Ahmet Yücetürk: Çağımızın
en etkili felsefecilerinden biri sayılan Friedrich Nietzsche’nin (1844 –1900)
bir fikri geldi aklıma. Kaba, hiç utanmadan uygulanan şiddet ile ilgili.

Nietzsche’ye göre, insan yaratıcı olmak ister. Bu çalışmasında başarılı
olmadığı ve kendini bu başarısızlığa teslim ettiği zaman, bunu telâfi edermiş
gibi diğer insanlar üzerinde, kaba kuvvet kullanmaya eğilimlidir. Mükemmelliği
yaratıp meydana getirmekte kabiliyetsiz olanlara has özellik, kaba zorbalığı
uygulamaya muktedirdirler. Nietzsche böyle diyor.

Çetinoğlu: Bulgaristan’da insanlara şiddet, kaba kuvvet
uygulanmasının sebepleri nelerdi?
 

Dr. Yücetürk: Todor Jivkov,
kendi kafasına göre Marksizm’i Leninizm’i sürekli tamamlayıp, geliştirdiğini
düşünerek hareket etmişti. Fakat sözde ‘sosyalizm
denen meret hep patinaj yapıyordu. Sosyalist sisteminin ve yöneticilerinin
kabiliyetsizliğinden ve başarısızlıklarından dolayı teknolojinin, üretimin ve
kapitalist sistemi ile gerçek hayatta rekabette geri kalmalarını örtbas etmek
için Bulgar halkının dikkatini Slav milliyetçiliğinin en aşırı şeridine çekti.
NATO ve T.C.’yi suçladı. Bulgaristan’daki Türkleri sürekli kışkırtırlarmış da,
Türkler de engelmiş. Bulgaristan Türklerini Bulgarlaştıramazsa, sosyalizmi
kurmak zorlaşacakmış.

Jivkov kaba zorbalığı uygulamaya muktedirdi. Biz-Bulgaristan
Türklerini, tank, top ve silâh gücü ile Bulgarlaştırmaya çalıştı. Jenosid ve
etnik temizliği yaptı. 25 Ocak 2006 târihinde Strasburg, Avrupa Konseyi
Kurulunda, Bulgar Heyetinin Başkanı sıfatı ile (aynı zamanda Bulgaristan Cumhuriyeti
parlamento Başkan yardımcısı idi!) Lütfi Ünal jenosid ve etnik temizliği
yapıldığını itiraf etti.

Çetinoğlu: Yaptığı kötülüklerin
cezâsını çekti mi?

Dr. Yücetürk: Todor Jivkov kaderinin kurbanı oldu. 10 Kasım
1989’da Bulgar Komünist Partisi Genel Kurulunun Politbüro Toplantısında Parti
Genel Sekreterliğinden ve Devlet Başkanı görevinden istifa ettirildi.

Çetinoğlu: Nasıl oldu?

Dr. Yücetürk: Kansız kızıl
darbeyi Mihail Gorbaçov’un yakın dostu ve KGB de üst düzey bürokratlarından
biri, SSCB’nin Sofya Büyükelçisi Viktor Şarapov teşkilâtlandırmıştı.

Bulgaristan artık Batı kapitalizmine teslim oluyordu. Sosyalist
sisteminin dağılması kaçınılmazdı.      

M.Ö. (580) yıllarında, Hristiyanlık ve Bahâîlik tarafından peygamber
olarak kabul edilen Hazreti Daniel, Babil Kralı Belşatsar’ın saray duvarında
bir el belirip, ateşle yazılan (Mane, Tekel, Ufaris) üç kelimeyi okuyup,
yorumlamıştı. Yaklaşık 25 asır sonra (1980’lerde) okuyabilen ve yorum yapabilen
bir kişi daha vardı. İlgi çekicidir, o da Yahudi asıllıdır. Amerikalı siyâset
bilimcisi, Zbignew Kazimierz Brzezinski…

Büyük Çöküş’ isimli
kitabında sosyalizm ve komünizmin büyük çöküşünün ortaya çıkacağın ıispatladı
ve daha sonra, 1991’de kitabını yazdı. Artık dünya değişmişti. İnsanlar da,
siyâsî katmanlar da…

19 yaşında bir genç – Mathias Rust, Hamburg’da kiraladığı ‘Çesna 172’
tipi küçük uçakla havalanıp, 28 Mayıs 1987’de Sovyet radarlarını atlatıp,
Moskova’nın göbeği sayılan Kızıl Meydan’a indi. Sosyalizm kalesi ve efsanesi
çökmüştü.

Çetinoğlu: Sizin durumunuza bakabilir miyiz?

Dr. Yücetürk: Hiçbir suçum
yoktu. 24 Haziran 1985 günü sabahın köründe, Eskicuma Emniyetinden 7-8 kişi
beni kelepçeleyerek tevkif etti. Tam 108 gün Bulgaristan Emniyet Teşkilâtının
hücrelerinde sorgulandım ve işkencelere mâruz kaldım.      

Çetinoğlu: Neler yaptılar?

Dr. Yücetürk: Tutuklanıp,
Bulgar Emniyeti hücrelerinden geçenler hücreleri ve işkenceleri anlatmakta
zorluk çeker. Kelimeleri telâffuz etmekte zorlanır, sıkılır; doğrusu ya, pek
konuşmak istemez.

   Hücre zâten bir zorbalık
ortamıdır. Meçhul bir yolculuk var.

   Beni, Kıdemli Sorgulama Hâkimi
Veliko Radev sorguladı. Türkiye istihbaratına çalışmakla suçladılar.

   Eskicumada güya grup teşkil
etmişim ve bilgi toplayıp Türkiye istihbaratına teslim ediyormuşum.

 Suçlamaları reddettiğimden, bir
sorgulama esnasında sorgulama hâkimi polise emretti: ‘Hücrede buna en ağır rejim uygulansın!’

Çetinoğlu: Neler oldu?

Dr. Yücetürk: Sabah 5
sularında uyandıran, güçlü zil sesi ile ayakta durmak başlıyordu ve saatlerce,
gece 22.00’de mecbûrî olarak yatana kadar. Yalnız yemek için oturabiliyordum.

Siz saatler boyu ayakta durmak ne demek olduğunu bilir misiniz?

Çetinoğlu: Istırap verici olsa gerek…

Dr. Yücetürk: Ayaklarım
şişmeye başladı. Yerimde yürümeye başladım. Yoruluyordum, kalbimde bir değişme
fark ettim. Hafta sonunda kalp bölgemde ağrı başladı. Anladım, kalp krizi
geçiriyordum Kapıyı yumruklayıp bağırmaya başladım; doktor istedim.

Gelen doktor hücrede ağır rejimi sonlandırdı.

Çetinoğlu: Geçmiş olsun…

Dr. Yücetürk: Benim paralarımla
alınmış ilâçları gardiyanlar sırasınca vermediler.

Çetinoğlu. Hep hücrede mi kaldınız?   

Dr. Yücetürk: 09 Ekim
1985’de ellerimiz birbirine kelepçeli halde talihdaşım Şerif Ataer ile
Belene-Persin cehennemine götürüldük.

Çetinoğlu: Nasıl bir yer?

Dr. Yücetürk: Belene-Persin
Toplama Kampı adı söylenince, duraklarım. Burası, yüzlerce Türk münevveri ile
birlikte çile çektiğim cehennem… O günden bu yana 30 yıl geçti. Aramızdan
birçokları birer yıldız gibi kayıp gitti, kayboldu. Allah rahmet eylesin! Ruhları
şad olsun!

Çetinoğlu: Belene-persin toplama kampına götürülmenizdeki maksat
neydi?
 

Dr. Yücetürk: Birkaç maksadı
vardı.

1-Türkleri teşkilâtlandırıp, arkasına takarak totaliter rejime karşı
yönlendirecek Türk münevver tabakayı kelepçeli ellerle öldürmekti.

2-Dünya konjönktürüne göre hareket edebilmek için bu münevver tabakayı
ve büyük Türk kitlelerini birbirinden ayırmak, izole etmek.

3-Bütün Türkleri Belene Toplama Kampına sığdıramayacaklarından,
dışarıda kalan Türklere korku saçmak.

4-Gerektiğinde, büyük Türk kitlelerinin başına kendi totaliter
politikalarının ve Devlet Emniyet Servisinin (DS – Gizli Polisin) yetiştirdiği
uygun kukla Türkleri getirip, Belenelileri kolay pasifize etmek ve yine Bulgaristan
Türklerini burnundan ayı gibi çekmek. Örnek mi? İşte HÖH!

 Çektiğim çileler, zulüm ve
zorbalıkları anlattığım iki kitap yazdım. ‘Kötülük
Unutulmaz
’ ve ‘Kızıl Cehennem’,
ikisi toplam 840 sayfa. Belene-Persin Toplama Kampı için yazılan, başka
kitaplar da mevcut.

Çetinoğlu: Sizin dışınızda Bulgar zulmüne mâruz kalanlar var mı?

Dr. Yücetürk: Var.
Yazarların hepsi sayfalarca, ciltlerle kitaplarında büyük ‘Belene’ konusunu
bitirememişler. Bazıları da lehinde yazdı. Belene ile ilgili kitap yazan bâzı
kişiler,  ‘1950’lerde orasının daha beter bir cehennem olduğunu, 1984-1986
yıllarında ise güllük gülistanlık
’ olduğunu iddia ediyor. Böyle yazanlar,
1984–87 yıllarında ‘Orası Modern Danslar
Okuluydu’
diye yazsalardı, daha ciddîye alınırlardı.

Böylelerine cevap Bulgar yazar Skoçev’in kitabında var. KGB memuru
konferans verirken, bir tutukluya: ‘Kampın
esas amacı nedir
?’ diye sorduğunda, tutuklunun ‘yaranmak’ maksadıyla konuştuğunu anlayan Rus: ‘Saçmalık! Aptalca konuşma! Bu kampın esas amacı, düşmanın önce mânen
yok edilmesidir
’ diyor.

1985’de General Grigor Şopov Belene’yi 
hafiye ağı kurmak için ‘kuluçka
makinesi/ inkubatör’
gibi belirliyor.

Strasburg’da Avrupa Konseyinin Parlamenterler Kurulu’nun 25 Ocak 2006
târihindeki toplantısında Bulgaristan Delegasyon Başkanı Lütfi Ünal,
Bulgaristan’da etnik açıdan temiz devlet kurmak için ‘Bulgaristan Türklerine Etnik Jenosid uygulandı’ dedi ve
öldürülenlerin ve tutukluların, toplama kamplarına gönderilenlerin sayısını da
belirterek itiraf etti: ‘Bu durum bir
azınlığın, dîni, siyâsî ve etnik kimliğini yok etmeyi amaçlayan etnik bir
SOYKIRIMdı

Strasburg’da 02 Ekim – 05 Ekim 2006 târihleri arasında yapılan Avrupa
Konseyinin Parlamenterler Kurulu toplantısında Post-Monitoring Komisyon Başkanı
Frunda, Lütfi Ünal’ın bu ifâdeyi kullandığını doğruluyor.

1944–1950 arasındaki zamanlar ve 1960’lı yıllar, ‘Bulgaristan’da Proletarya diktatörlüğü’ yıllarıdır. Komünistlerin
Bulgaristan’da iktidarı yeni ellerine aldıklarında, rejimi oturtmak için,
iktidarı kaybetme korkusundan, göz kırpmadan insan öldürüyorlardı.

1984-85-89 yılları döneminde ise dünya değişmişti. Şimdi dünyada
Helsinki rüzgârı esiyordu.

Çetinoğlu: Dünya değişti
diyorsunuz. Bulgaristan’da Türklere zulümden vazgeçildi mi?
  

Dr: Yücetürk: Bulgaristan’da
Türkler hâlâ millî azınlıktır. Bulgaristan yönetimi Bulgaristan’daki Türklere
asimilasyon uygulamaya devam ediyor. ‘Bizde
Türk yok! Onlar Bulgar Müslümanları
’diye diretiyor. 

 Çetinoğlu: Sizce Bulgarların Türk
düşmanlığı nereden kaynaklanıyor?

Dr. Yücetürk: Bu düşmanlığın
kökü taa 1877 – 1878 Osmanlı – Rus Harbi’nden geliyor! Bu harbin neticesinde
Bulgaristan târih sahnesinde 3. defa, Rus askerinin süngüsü ve postalı sâyesinde
devlet oluyor. Ruslar, harp esnâsında olduğu gibi, daha önceki yıllarda Türk
düşmanlığını devamlı körüklemiştir. Bulgaristan devleti oluşturulduğunda, Millî
Devlet politikalarında millî iki prensip ağır basıyor: 1-Büyük Bulgaristan’ı
kurmak. 2-Azınlıklar prensibi…                                  

Büyük Bulgaristan’ı kurmak hayalleri ve istekleri, Çar Simeon’un
dönemindeki 9. yüzyılın sonunda, 10. yüzyılın başlarında ulaşılan en geniş
topraklardan söz ediliyor. 

Azınlıklar prensibine gelince: Bulgarların en çok korktuğu azınlık Türk
millî azınlığıdır. Biz Türkleri âdeta düşman olarak görürler; Binaenaleyh,
Rus-Osmanlı savaşından beri bu azınlığı sıfıra indirmek her Bulgar
yöneticisinin ‘demografik rüyalarında
eksik olmaz.

Çetinoğlu: Kendilerinin Türk soylu olduklarını bilmiyorlar. Bilseler
belki farklı bir durum olabilirdi…

Dr. Yücetürk: Bu sebeple
onlar, Yaradan’ın nezdinde ‘küçük millet
olmayı hak etmiş oluyorlar.

Çetinoğlu: Verdiğiniz bilgiler için teşekkür ederim.

 

Dr. AHMET YÜCETÜRK:

     4 Temmuz 1941’de Bulgaristan’ın Eski
Cuma (Tırgovişte) iline bağlı Avdallar (Lovets) Köyü’nde doğdu. İlkokulu
köyünde okudu. Sonra Eski Cuma Türk Ortaokulu’na devam etti. Doktor olmak
istediği için Bulgar Lisesi’ne kaydını yaptırdı. Bu liseyi dördüncülükle
bitirdi.

     Bulgaristan’da her Türk gibi askerliğini
iki yıl işçi asker olarak yaptı.

     1961-1967 yılları arasında Sofya Tıp
Fakültesi’nde okudu. Mezuniyetten sonra Eski Cuma İhtisas Hastanesi’nde genel
cerrahî uzmanı olarak çalıştı ve ortopedi-travmatoloji ihtisası yaptı.

     1978 yılında Türkiye’ye göç etmek için
müracaatta bulundu. Eski Cuma makamları, bu talebi siyâsî suç olarak gördü.
Bunun üzerine 21 Eylül 1978’de işinden kovuldu. Bunu da Türkiye’ye göç etme
sebebi olarak siciline işlediler. Daha sonraki yıllarda idârî makamların
baskısına maruz kalarak yaşadı. Dinî mensubiyetinin işâretlerinden biri olan
Türk ismimin zorla değiştirilmesine karşı koydu.

     Hiçbir suç işlemediği halde 24 Haziran
1985 târihinde kelepçelenerek tevkif edildi. 108 gün Bulgaristan Emniyet
Teşkilatı’nın hücrelerinde sorgulandı ve işkenceye mâruz bırakıldı. Buradan
Belene Toplama Kampı’na götürüldü. Kampta altı ay, suçsuz 570 Türk
münevveriyle birlikte zulüm gördü. Ardından Bulgar nüfusunun yaşadığı
bölgelere sürgün edildi. 10 Haziran 1988 târihinde serbest bırakıldı.

     Jivkov rejimi Bulgaristan Türklerini
etnik bakımdan yok etmek istedi. Bu istek üzerine Bulgar Emniyeti, Dr. Ahmet
ve ailesine (eşi ve iki çocuğuna) Bulgaristan’ı 6-7 saat içinde terk etmesini
emretti. Bunun üzerine 29 Haziran 1989’da ailesiyle beraber Türkiye’ye göç
etti. Hâlen Türkiye’de yaşamaktadır.

 

Öğretmen Yetiştirme Süreci

Öğretmenlik,
önemi bakımından, mesleklerin en değerlisi olmasına rağmen günümüzde
kamuoyundaki değer algısı daha vasattır. Bunun birçok farklı nedenleri var
elbette. Oysa diğer mesleklerin inceliklerinin öğretilmesi bakımından da önemi
büyüktür.

İlkokul
öğretmeni yetiştirmek amacıyla ilk öğretmen okulu; “Darülmuallimin-i Sıbyan”
adıyla 1868’de açılmıştır.
Darülmuallimat denilen Kız Öğretmen Okulu ise 1870’te kurulmuştur.

Ortaöğretime
öğretmen yetiştirmeye dönük ilk Yüksek Öğretmen Okulu ise 1890’da
İstanbul’da açılan “Darülmuallimin-i Ali”dir.

Cumhuriyet
sonrası dönemde öğretmen yetiştirmede öncü isim Mustafa Necati’dir.
Cumhuriyetin ilk yıllarında köylerin %95’inde öğretmen olmaması karşısında Mustafa
Necati; “bu gidişle Cumhuriyet,
öğretmensiz 35.000 köye ancak 100 yıl sonra öğretmen gönderebilecektir”

demişti.

1924’ten
önce, ilkokul sonrası dört yıl süreli olan öğretmen okulları, önce beş yıla,
1932-1933 Öğretim Yılında da altı yıla çıkarılmıştır.

1926’dan
itibaren üç yıl süreli öğretmen okulları açılmaya başlandı. İlk Muallim
Mektepleri ve Köy Muallim Mektepleri’nden mezun olan öğretmenler ilkokullara
atanmaya başladı.

1936’lı
yıllarda Anadolu’da 35.000 köy öğretmensizdi. Eğitmen yetiştirmek üzere sekiz
ay süreli Öğretmen Kursları açılmaya başlandı.

1937 yılında
da Köy Eğitmenleri Kanunu çıkarıldı. Küçük köylere öğretmen yetiştirmek için
Köy Eğitim Yurtları açıldı. Bu yurtlar Köy Enstitüleri’nin başlangıcı oldular.

Köy
Enstitüleri olgusu farklı çevrelerde, çoğu kez spekülatif biçimde tartışılmasına
rağmen, meslek anlamında, en kaliteli öğretmenleri yetiştirdiği bir gerçektir.

Köy
Enstitüleri’nin kurulmasına giden yol Ethem Nejat, İsmail Hakkı Baltacıoğlu,
İsmail Hakkı Tonguç, Hasan Ali Yücel gibi eğitimcilerin düşünceleriyle
oluşmuştur. Amaç, kırsal alanda köyün ekonomik yönden kalkınmasını sağlayacak
liderler yetiştirmekti.

17 Nisan
1940’da çıkarılan Köy Enstitüleri Kanununa  göre, bu okullar
öğrencilerini köylerden alacak, içinde bulundukları ortamdan uzaklaştırmadan,
köy hayatının içinde yetiştirecektiler.

Bunun için
de bu okullar arazisi elverişli, çevresinde birkaç köy olan yerlerde açılacaktı.
Programlarında erkekler için çiftçilik, demircilik, yapıcılık, marangozluk,
kooperatifçilik; kızlar için çocuk bakımı, dikiş, ev idaresi, ziraat sanatları,
hasta bakımı gibi konular yer almaktaydı.

1940’da Köy
Öğretmen Okulları, Köy Enstitüleri haline getirildi. 1953 yılına kadar sayıları
21’i buldu. Lise seviyesindeki üç yıllık Öğretmen Okulları ile birlikte ilkokul
öğretmeni ihtiyacını karşılamada çok önemli birer kaynak haline geldi.

Yetiştirilen
köy öğretmenleri aracılığı ile kırsal alandaki cahilliği önlemek, halkın pratik
yaşamını iyileştirmek, ağırlıklı olarak köylüleri modern hale getirmek
amaçlanmaktaydı.

Köy
Enstitülerine, devleti yönetecek, devletin sürekliliğini sağlayacak eliti
yetiştirme gibi bir rol biçilmemiş, bir misyon yüklenmemişti.

 

Örgütlenme
içinde Yüksek Köy Enstitüsü gibi bir kurumlaşmanın ortaya çıkması; Köy
Enstitüleri’nde, öğretimin önceden belirlenmiş sınırların dışına taşması; genel
yaşam biçimiyle uyuşmayacak bir başka yaşam tarzını ortaya çıkarma endişelerine
yol açmıştır.

Kültürü
ayakta tutacak ve yetiştirecek münevverler yetiştirme rolü; hazırlayıcı
niteliğiyle lise ve bununla birlikte esas olarak yükseköğretime verilmişti.

Uzun
tartışmalardan sonra 1946-50 yılları arasında Köy Enstitüleri önce “disiplin” altına alındı; köylerdeki
öğretmenlerin enstitülerle bağları kesildi, Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü
kapatıldı, 1947’de kız ve erkek öğrenciler Enstitü içinde bir birlerinden ayrı
tutulmaya başlandı.

1948’de
enstitülerin programları değiştirildi. Nihayet 1950’de zaten birer öğretmen
okulu haline getirilmiş olan enstitülerin özel statüleri tamamen kaldırıldı.

1953’te Köy
Enstitüleri kapatılarak, bu enstitülerle altı yıllık Öğretmen Okulları İlk öğretmen
Okulları adı altında birleştirildi.

Köy
Enstitülerinin yerini dolduramasalar da, ikinci en iyi öğretmen yetiştiren
kurumlar, altı yıllık İlk öğretmen Okulları’dır.

Daha sonra
ilk öğretmen okullarının süresi, ilkokul üzerine yedi yıl, ortaokul üzerine
dört yıl olmak üzere yedi yıla çıkarıldı. Böylece kalite de giderek bozulmaya
başladı.

1974-1975
Öğretim Yılından itibaren bu okulların bir kısmı öğretmen yetiştirme işlevini
kaybederek üç yıllık Öğretmen Lisesi’ne dönüştürülmüş, bir kısmı da
kapatılmıştır.

Yerine,
çoğunluğu eski ilk öğretmen okulu binalarında; 1974-1975 Öğretim yılından itibaren
sınıf öğretmeni yetiştirmek üzere iki yıllık Eğitim Enstitüleri açılmıştır.
Böylelikle öğretmen kalitesi daha da düşerek, bu kurumlar, iktidarlara göre
siyasallaşmıştır.

Eğitim Enstitüleri’nin
sayısı 1976’da 50’ye ulaşmış, 1980’e kadar da bunların 30’u kapatılmıştır.

1975-1980
yılları yükseköğretimde siyasallaşma, karışıklık yıllarıdır.
“Hızlandırılmış eğitim” gibi kısa süreli öğretmen yetiştirme
uygulamaları; öğretmen kalitesinin giderek düşmesine yol açmıştır.

1982 yılından itibaren öğretmen
yetiştiren kurumların tamamı, Milli Eğitim Bakanlığı’ndan alınarak
üniversitelere devredilmiştir.

Böylelikle
MEB’nın bünyesinden ve kontrolünden çıkan “öğretmen yetiştirme düzeni” birçok
sorunu da beraberinde getirmiştir.

Sevgiyle kalın…

Ayet ve Hadiste Türk Milleti

 

     Zaman zaman
kimilerinin “Türk Milleti” lâfzına tahammülsüzlüğü depreşmekte!

     “Türk Bayrağı”
sözündeki “Türk” kelimesine karşı çıkmaktadırlar!

     Bugün “Türk”
kelimesinden rahatsız olanların,

     Yarın “Türkiye”
kelimesinden de rahatsız olacakları muhakkak!

     Çünkü “Türkiye”
“Türklerin Ülkesi” demektir.

     Oysa, o Türk
Milleti ki, mânen değil ama maddeten,

     Bu milletin ferdi
olmayan niceleri; Türk Milleti’nin tarih boyunca yaptığı

     İnsanî, İslâmî ve
Dinî hizmetlerinden dolayı Türk Milleti’nden

     Sitayişle
bahsetmekten onur ve gurur duymuş ve duyan zât-ı şerîfler

     Daima olmuş ve
hâlen de olmaktadır.

     Çünkü güneş
balçıkla sıvanmaz.

     Bu milletin
asırlarca vatanı, milleti ve dînine; gazi ve şehit olarak

     Yaptığı sayısız
muhteşem hizmetler göz kamaştırmaktadır.

     Nitekim asrımız
âlimlerinden biri şunları söylemiştir:

     “Ben her şeyden
evvel Müslümanım.

     Ve Kürdistan’da
dünyaya geldim.

     Fakat Türklere
hizmet ettim.

     Ve yüzde doksan
dokuz menfaatli hizmetim Türklere olmuş

     Ve en çok hayatım
Türkler içinde geçmiş ve en sâdık ve en hâlis kardeşlerim Türklerden çıkmış.

     Ve İslâmiyet
ordularının en kahramanı Türkler olduğundan,

     MESLEK-İ
KUR’ANİYEM cihetiyle her milletten ziyade Türkleri sevmek

     Ve taraftar olmak
kudsî (Kur’an) hizmetimin muktezası (gereği) olduğundan…

     Türk Milleti’ne
hizmet ettiğimi, hakikî ve civanmert bin Türk gençlerini işhad ediyorum

     (Şahit olarak
gösteriyorum).”

     Çünkü Türkler,
Mâide Sûresi’nin: “Allah öyle bir topluluk getirecektir ki,

     Allah onları
sever, onlar da Allah’ı sever.

     Onlar mü’minlere
karşı mütevazi (alçak gönüllü), kâfirlere karşı izzet sahibidirler.

     Ve Allah yolunda
cihad eder (savaşır)lar.”

     Mealindeki 54.
âyetine mazhar olmuş bir millettir.

     Çünkü Türk
Milleti, bir sene on sene yüz sene değil;

     Dile kolay, bin
sene yani on asır, Kur’an-ı Hakîm’in bayraktarlığını yapmıştır.

     Çünkü Türk
Milleti, Fâtih Sultan Mehmed (Han)

     Ve askerleri
tarafından fethedilen İstanbul hakkındaki Sena-i Peygamberî’ye

     Yani Hz.
Muhammed’in Türkler hakkındaki övgü dolu sözlerine de, mazhar olmuştur.

     Böyle
mazhariyetlerden ötürü Türk Milleti, ne kadar övünse azdır.

     Fakat bu hâl, Türk
Milleti’nin başka milletleri küçümsediği şeklinde asla yorumlanmamalı.

     Lisan-ı hâlle “Biz
Türkler, bu ulvî ve yüce hizmetlerde bulunduk.

     Sizler de isterseniz bulunabilirsiniz.”
demektedirler.

     Çünkü bu ulvî
hizmet kapısı herkese açıktır. Nitekim, herkesten bu hizmet beklenmektedir.

     Herkes bu mânâda
Türkleri örnek alabilir. Mânevî ufuklara doğru kanat açabilir.

     Bu hususta herkese
imkân var. Yeter ki istesinler.

     Öyleyse,
başaranlar takdir edilmeli.

     Onlara karşı “Niye
ben değil de,o!” diye

     Kıskançlık
hislerine kapılmamalıdırlar.

     Velhasıl: Başka
milletlere düşen; Türkleri kıskanmak değil, onlara gıpta etmektir.

     “Türkler yaptı,
biz yapamadık; keşke Türkler de yapamasaydı!” demek olmamalı.

     “Türkler Allah
yolunda ne güzel hizmetler etmiş.

     O halde bizler de,
onlar gibi hizmet etmeye çalışalım.” demek olmalı.

Üçyüz Milyar Dolar Dış Kaynak

Eski seçimlerde Cumhuriyet Halk Partisi
(CHP) genellikle “hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı, sosyal adalet” gibi
kavramlar üzerinden seçim kampanyası yapardı.

14 Mayıs seçimleri için ise CHP ve Millet
İttifakı’nın Cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu daha çok somut ekonomik
politikalar ve vaatlere dayalı bir kampanya yapmakta.

Hukukun üstünlüğü gibi kavramlar aslında çok önemlidir ve ekonomi
ile de çok yakından alakalıdır.
Ancak çoğunluk için bunlar soyut
kavramlardır. Gelişmiş bir eğitim sistemimiz olmayınca kitleler bu tür kavramlar
arasında sebep- sonuç ilişkilerini kurmakta güçlük çekiyor.

Millî Eğitim Bakanlığının
ABİDE (Akademik Becerilerin İzlenmesi ve Değerlendirilmesi) araştırması 2019
raporunda yazdığına göre, “Türkçede öğrencilerin yüzde 66,1’i orta düzey ve
altında. Bu öğrenciler deyimleri, atasözlerini, hiciv ve nüktelerdeki mesajları
anlayamıyor. Neden-sonuç ilişkisi kuramıyor.”

Böyle bir eğitim
sisteminden geçenler ve hiç eğitim görmemişleri topladığımızda insanımızın
dörtte üçünün hukuk ve adalet ile ekonomik zenginlik arasındaki bağı kurma
güçlüğü çektiğini
anlamamız gerekiyor.

Böyle olunca kitlelerin
tepkisi,
düşman kendi fasulye tarlasına gelinceye kadar umursamayan köylünün
tepkisi gibi oluyor. Evinde tencere kaynamaz, gıda ve barınma gibi en temel
ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelinceye kadar “padişahım çok yaşa”
diyebiliyor.

Bu yüzden Millet İttifakı
ve Kılıçdaroğlu seçim kampanyasında somut ekonomik vaatleri öne çıkardı.

Bence de iyi etti. Halen CB
Adayı Kılıçdaroğlu yarışı rakibi Erdoğan’ın önünde götürüyor.

****************************

KURALSIZ
KRALIN HALKI FAKİR OLUR

Kemal Kılıçdaroğlu “300
Milyar dolar temiz dış kaynak getireceğim”
diyerek yatırım ve zenginleşmeye
odaklı bir söz verdi. Bu ekonomik vaat için bile hukuk devleti, hukukun
üstünlüğü, kurumların çalışması, kuralların herkes için işletilmesi
gibi
gereklilikler ortaya çıktı.

Bu yüzden Faik Öztrak “bize
kral değil, kural lazım”
dedi.

Çünkü 5 yıl içinde 300
milyar dolar dış yatırım parasını Türkiye’ye çekmenin yolu
belli.

Hukukun
üstünlüğünü tesis etmiş, öngörülebilir, mülkiyet hakkına saygılı, liyakatli
kadroların işbaşında olduğu bir devlet
olmak gerekiyor.

Dış yatırımcılar için
bunlar önemli olduğu kadar iç yatırımcılar için de önemli. Onlar da aynı
gerekçelerle yatırımlarını bekletiyorlar veya dışarı kaydırıyorlar. Halen yatırım
olarak yapılanlar devletin belli müteahhitleri zenginleştirmek için verdiği
işlerden ibaret.

Sadece mali sermaye değil
dışarı çıkan. Aynı zamanda en büyük zenginliğimiz olan beşerî sermayemizi (yetişmiş
insan gücümüzü) de yabancı ülkelere kaptırıyoruz.

Zengin
ülkelerin fakir bekçileri olan diğer halkların durumundan ders çıkarmıyoruz.

Hesap
veren, hesap sorulabilir
yöneticiler yerine “hikmetinden sual olunmaz”,
“layüs’el”, “sorgulanamaz” muktedir lider arayan heveslilerimiz var.

Örnekleri çoktur.
Kuralsız kralın ülkesinde
halkın kaynakları kral, ailesi ve bir avuç
insanın eline geçer. Yolsuzluklar yoksulluğa sebep olur.
Yoksulların sesi çıkmasın diye yasaklar artırılır.

****************************

TEK
KİŞİLİK DEVLETTE EKONOMİ

Uluslararası araştırmalarla
düzenlenen “Hukukun Üstünlüğü Endeksine” göre, bir ülkede hukukun
üstünlüğü ilkesi ne kadar yerleşmişse o ülke o kadar refah içindedir.

“Hukukun üstünlüğü”
kavramı “ülkelerin adalet sağlayabilme yeterliliğinin” bir
ölçüsü. 

Hukukun
üstünlüğü “devlet gücünün ve kurumların hukuk ile sınırlanması ve bunun
üzerinde hiçbir güç olmaması” demek.

Bütün kurumların yetkisini
bir tek kişiye veren “tek kişilik hükümet sisteminin” çalışmadığı
ispatlandı. Buna rağmen tek kişilik hükümet bile yetmedi, tek
kişilik devlet
olmaya doğru evrildik.

Netice olarak, son 5
yılda bütün ekonomik göstergeler kötüleşti.

Fakat devlet ve bütün
kurumların üzerindeki tek güç kendi gücünün hukuk ile sınırlanmasını kabul
edemiyor.

AKP Genel Başkan yardımcısı
Efkan Ala “İrade idareye hâkim oldu” diye övünüyor. İdareye hukuk hâkim
oldu diyemiyor.

“Güç
bozar, mutlak güç mutlak bozar” kuralı işliyor.

Mutlak güç
sahibi etrafında kendi sözünü dinleyecek liyakatsiz ve çapsızların dışında
nitelikli insan barındırmıyor.
Bakanlar CB’nın talimatı olmadan
afet bölgelerine bile gidemiyor.

Kılıçdaroğlu mevcut
yönetimin dış kaynak çekememesini niteliksiz kadroya bağlıyor: “Bırakın 300
milyarı, 300 dolarınız olsa Nebati’ye yatırım yapsın diye verir misiniz? Onlar
nasıl versin Allah aşkına?”

Bu yüzden ekonomi gibi
eğitim, sağlık, adalet, güvenlik vd bütün temel hizmetlerde de çürüme
devam ediyor.

Yine bu yüzden toplumun en
geniş kitlesini oluşturması gereken orta gelirli grup (orta direk) eridi.
Bütün işçilik ve emeklilik ücretleri asgari ücret mertebesinde neredeyse
eşitlendi.
Gelişmiş ülkelerde asgari ücretli oranı yüzde 3-10 arası oluyor.
Bizde nüfusun yüzde 50’nden fazlası asgari ücret civarında gelire sahip. Asgari
ücret zaten açlık sınırının altında.

Emeği ile
geçinenlerin
Milli Gelirden aldığı pay beş yıl içinde yüzde 45’den yüzde 25’e
düştü. Sermayenin Milli Gelirden aldığı pay yükseldi.

En zengin yüzde
20’lik bir kesimin çoğu iktidarın sadık oy kitlesi. Bir de iktidarın sosyal
yardımlara muhtaç hale getirip, “biz olmazsak bunları da kaybedersiniz”
korkusunu verdiği en fakir kesimde iktidara sadakat yüksek.

Bunca kötü yönetim
gösteren bir iktidarın baraj altında kalması gerekirdi. Fakat AKP ve iş birliği
içinde olduğu partiler hala seçimde Millet İttifakı ile başa baş mücadele edebiliyor.
Çünkü, dini sembollerle üzeri örtülmüş, böyle hazin bir sosyal tablodan
besleniyorlar.

Adâlet ve Cumhuriyet

     Adâlet-i mahzâ /
Tam adâlet:

    “Kim bir cana
kıymamış veya yeryüzünde fesat çıkarmamış birisini öldürürse, bütün insanları
öldürmüş gibidir.” (Maide: 32)

     Bir masumun hakkı,
bütün halk için dahi iptal edilmez. Bir fert dahi, umumun selâmeti için feda
edilmez. Cenab-ı Hakk’ın merhameti nazarında hak haktır. Küçüğüne büyüğüne
bakılmaz. Küçük, büyük için iptal edilmez. Bir cemaat ve toplumun selâmeti
için, bir ferdin rızası bulunmadan, hayatı ve hakkı feda edilmez. Hamiyet /
vatan ve millet namına, rızasıyla olsa, o başka meseledir.

     Adâlet-i izafiye /
Nisbî adâlet ise, küllün / toplumun selâmeti için cüz’ü / ferdi feda eder.
Cemaat için, ferdin hakkını nazara almaz. Ehvenüşşer diye bir nevi adâlet-i
izafiyeyi yapmaya çalışır. Fakat adâlet-i mahzânın tatbiki kabil ise, izafî
adalete gidilmez. Gidilse zulümdür.

     İzafî adalet:

     Unsuriyet /
ırkçılık ve menfî milliyet esasları; adâleti ve hakkı takip etmediğinden,
zulmeder. Adâlet üzerine gitmez. Çünkü haksız da olsa, milletdaşını tercih
eder. Adâlet edemez.

     “İslâm,
Câhiliyetten kalma ırkçılık ve kabîleciliği ortadan kaldırmıştır. Müslüman
olduktan sonra Habeşli bir köle ile Kureyşli bir efendi arasında hiçbir fark
yoktur.”

     Kat’î fermanı /
emriyle, din rabıtası / bağı yerine millî rabıta yani, menfî milliyet ve ırkçı
bir rabıta ve bağ ikame edilmez. Yerine konamaz. Konulsa adâlet edilmez.
Hakkaniyet gider.

     Bu ibare,
İslâmiyet öncesi Câhiliye âdetlerine dönmekten, bizleri men eden / yasaklayan
hadîslerden iktibas edilmiş / alınmıştır.

     Bu mevzu ve bu
konuda bir çok hadîs-i şerif rivayet edilmiştir. Bunlardan birisi şöyledir:

     “İslâm dîni
kendinden önceki bâtıl olan fiil, hareket, âdet ve inanışları keser, kaldırır.”
(Buharî)

     Tarihten bir misal
verecek olursak:

     Emevîler
saltanatında, merhametsiz gadre / zulme sebebiyet verecek şu yanlış hususlar
dikkatimizi çekmektedir.

     Birisi:

     Merhametsiz siyasetin
bir düsturu / prensibi olan:

     Hükûmetin selâmeti
ve âsâyişin devamı için eşhas / şahıslar feda edilir.  

     İkincisi:

     Onların saltanatı
unsuriyet / ırkçılık ve menfî milliyete istinat ettiği / dayandığı için, menfî
milliyetin yani ırkçılığın gaddarane / gaddarcasına / zulümlü bir düsturu /
prensibi olan, “Milletin selâmeti için herşey feda edilir!”

     Üçüncüsü:

     Emeviler, İslâm
devletini Arap milliyeti üzerine dayandırıp, İslamiyet rabıta ve bağını menfî
milliyet yani ırkçılık rabıtasından geri bıraktıkları için, iki bakımdan zarar
verdiler.

     Birisi: Diğer
milletleri rencide ederek / inciterek tevhiş ettiler / ürküttüler.

     Diğeri: Unsuriyet
/ ırkçılık ve menfî milliyet esasları; adâleti ve hakkı takip etmediğinden,
zulmeder, adâlet üzerine gitmez.

     Çünkü,
unsuriyetperver / ırkçı bir hâkim, körü körüne millettaşını tercih eder, adâlet
edemez.

     x

     Öyleyse, adâletin
de temelini teşkil ettiği Cumhuriyet idaresinin değerini bilip, en güzel
şekilde uygulayalım. Çünkü: “Karıncaların ana, arıların da bey tâbir edilen
liderlerin sevk ve idaresi ile hareket ederek harika bir ortak yaşayış örneği
verdikleri…hilkatten (yaratılıştan) gelen bu fıtrî
hâli…cumhuriyet-perverlik olarak (vasıflandırarak), cumhuriyetin sadece
insanlara has bir idare şekli olmadığını, hilkatte bazı canlıların fıtratlarına
da yerleştirildiğini…(düşünerek) cumhuriyetin insan fıtratına en uygun idare
şekli olduğunu, doğru uygulandığı takdirde, karıncalarda ve arılarda olduğu
gibi, insanlar arasında da mükemmel bir birlikte yaşama tarzının ortaya
çıkacağını, onun için cumhuriyeti en iyi anlatan kelimenin fıtrat
olduğu…(düşüncesinden hareketle diyoruz ki) cumhuriyet, insan fıtratına uygun
ve İslam dinine münasip bir idare şeklidir.” (İslâm Yaşar)