Bu soru, pazar günkü yazımın konusuydu. Cevabını vermedim ama burası ile orasının farklarından bir kısmını sıraladım. Özetle, burada üniversite, üniversite gibi değil, arkadaşlarımızın tayin edilip unvan ve maaş alacakları bir devlet dairesi gibi yönetiliyordu. Öyle yönetiliyordu çünkü öyle olduğu düşünülüyordu.
Bir rektörün bir lise müdüründen ne farkı var ki? O da öğretiyor öteki de. İtiraz edelim, “İyi de bir üniversiteden yenilik, keşif, araştırma beklemiyor muyuz?”. “Hadi canım sen de…” diyenler çıkacaktır. Ne yeniliği! Ne keşfi! İndekslenen dergilerde yayın istemiyor muyuz? Yapsın yayınını, alsın unvanını. Bilimi ölçecek başka bir kriter yoksa… Daha önemlisi, kriter değil de kurum olmayınca. Kurumları kurum yapacak gelenek olmayınca! Ne olur? Üçüncü sınıf ticari “bilim dergileri” doğar. Bunlar bir şekilde hakemli olmayı ve indekse girmeyi başarır ve yazarlardan, üniversitelerden aldıkları yayın paralarıyla gül gibi geçinip giderler. Bu dergiler, Türkiye’de var; galiba Hindistan’da da varmış. En çok yayın yapanlar da Türk “bilim adamları” imiş. Neyse ki son zamanlarda YÖK’ün getirdiği bazı kurallarla bu hileler önlendi. Artık dergilerin “etki faktörü”ne de bakılıyor.
Keşif yoksa bilim de yoktur!
Yıllar önce, bir okulun doktora yönetmeliğini hazırlarken bütün doktora yönetmeliklerinde standart olan, “yeni bir bilgi bulmak, bilime bir katkı sağlamak” gibisinden ibareye bir arkadaşımızın, “Arkadaşlar, objektif olalım. Hangimiz yeni bir bilgi bulmuşuz ki!” diye itirazını ve benim de “Kendi adına konuş!” çıkışımı hatırlıyorum. Yıllar geçti. Ben pek haklı değildim galiba… Bizim üniversitelerimizde bilim, belli unvanları almak için içinden atlanacak sirk halkalarıdır. Belki bir elin parmakları kadar sayıda üniversitemiz hariç. Onlar da bugüne kadar yeri yerinden oynatan keşiflere imza atmadı.
Evet, “keşiflere”. Çünkü bilim keşiftir ve keşif yoksa bilim yoktur.
Hâl böyle iken, bilim adamının 67 yaşında emekliliği gibi, fizikçinin biyoloji, kimyacının fizik veya bilim felsefesi yapamaması gibi abuk yasaklar görüyoruz. Hatırlayın, Boğaziçi’nde en çok hücum edilen konu, emekli hocaların çalıştırılmaya devam ettirilmesiydi.
Ne yazık ki mevcut şartlarda bu kurallar ve yasaklar da bütün bütün gereksiz değilmiş. Yeni bir bölüm, bir fakülte açmak için belli sayıda unvanlı öğretim üyesi gerekir. Bazı üniversiteler (?) de kolayını bulmuş, edebiyat profesörünü ziraat fakültesinde; tıp profesörünü meteoroloji bölümünde gösterivermişler. Eh ne yapsın YÖK? Bunlara dur demiş. Sonuçta ne bu yasaklarla ne de o abuk tayinlerle bilim olur.
Koloni bilimi
Vıdı vıdı vıdı diye tenkit edip, “Peki ne yapmalı?” sorusuna cevap vermemek olmaz. Tabii en önce hepimizin üniversitenin, araştırmanın, bilimin ne olduğunu öğrenmemiz gerekiyor. Bilimin yeni bilgi üretmek, yeni bilgi keşfetmek olduğunu, üniversitenin de bu üretimin yapıldığı yer olduğunu içimize sindirmemiz. Peki, niye içimize sindiremiyoruz? Çünkü biz, çünkü Türkiye, George Basalla’nın koloni bilimi dediği aşamadayız. Bunu geçen yıl yazmışım. Basalla’nın çalışmasına buradan ulaşabilirsiniz.
Önce, “Bilim niçin burada yapılamıyor?” diye sorduk. Sebep diye bazı tuhaf uygulamaları, yasakları gösterdik. Sonra da bir not koyduk: Yasaklar ve uygulamalar bütün bütün haksız değil. Bilimin, üniversitenin etrafından dolaşacak açıkgözlülere karşı önlem. Fakat yan ürün olarak bu yasaklar bilimi ve üniversiteyi de yok ediyor. Hastayı öldüren ilaç gibi. Yine gördük ki yasaklar ve tenkit ettiğimiz uygulamalar kalksa da biz bilime ulaşamıyoruz. Hatta belki o zaman daha beter olacak. Hastalık var ve öldürücü. Fakat ilaç da hastayı öldürüyor, hiç olmazsa yataktan kaldırmıyor.
O hâlde tekrar niçin diye sormalıyız? Onun cevabı Basalla’nın teorisinde. Çünkü Türkiye henüz millî bilim aşamasına ulaşamamış. Koloni bilimi aşamasında.
Bizim bilime ihtiyacımız yok
Şimdi üçüncü soru: Peki Türkiye niçin koloni bilimi aşamasında da millî bilim aşamasında değil? Cevap: Çünkü bizim yeni keşfe, yeni bilgiye pek bir talebimiz yok. Siz bir şirketin, bir üniversiteye gidip “Bizim şu problemin çözümüne ihtiyacımız var; şu konunun aydınlatılması gerekiyor, alın size şu kadar milyon, bizim için çözün!” diye bir talepte bulunduğunu hiç gördünüz, duydunuz mu? Şirketi bırakın, devlet kurumlarından böyle bir talep geldiğini duydunuz mu? Ben bilmiyorum. Varsa pek enderdir. Bilim insanlarının proje hazırlayıp fon talep etmeleri ve almaları var. Fakat bunlar talep çekişli değil, arz itişli projeler.
Sonuç şu: Bizim, üniversitelerden, araştırma kurumlarından çözülmesini talep ettiğimiz problemlerimiz yok. Onlar da bilimin geliştiği ülkelerden problem ithal edip onları çözmeye, sonuçta da yayın yapmaya çalışıyor. Girdi: İthal problem. Çıktı: İhraç edilen yayın. Bunlar iyileri. Kötüleri, indekse girip para almak için işletilen dergilerde yayımlanır.
15 Temmuz 2016 kalkışmasını, dost ve müttefik kazığını; Türk Milletinin bir bütün olarak def ettiği, çöpe attığı şerefli bir tarihin adı olarak değerlendirmeliyiz.
Bu sözde dost ve müttefik işgal ve darbe hareketine alet olarak kullanılanların bir kısmı hak ettikleri cezayı görmüşler; bazıları ise hala ya görevde, ya da etkin bir mevkidedir.
Bu şerefli hareket Türk Milletinin bir kalabalık veya sürü olmadığının sosyolojik ispatıdır. Milletleşmenin de açık ve net sonucudur. Türk milletine mensup olma şuuru bir kere daha ayağa kalkmış ve Cumhurbaşkanı’nın da üstün iradesiyle Türk milletinin gerçek iradesini geçerli kılmıştır.
Tarih boyu Türk’ün verdiği şehitler yüce Tük Milletinin kalbinde yaşayan ölülerdir. Onlara ölü de dememek lazımdır. Bu kalkış, işgal ve darbe teşebbüsünü dönemin iktidarınca planlanmış bir siyasi oyun gibi gösterenler ayıbın ayıbını işlemişler, gülünç duruma düşmüşlerdir. Türk Milletinin yeni bir zaferi olarak gerçekleşen bu şanlı direniş Türk Milletine aittir. Bu gerçeği ifadeden neden uzaklaşıp çekiniriz bilemiyorum. Çekinenlere düşen görev haksız yere işgal ettikleri koltukları biran önce terktir. Türk Milleti nezhep-i gayri sahih bir kalabalık değildir. “Bu millet” saçmalamalarını terk edelim, “Türk Milleti” diyelim. Ayıp oluyor; bazıları utanmasa da bizler onların yerine utanıyoruz. Aziz şehitlerimizi, Türk’ün yılmaz evlatlarını rahmet ve saygıyla anıyoruz. Nur içinde yatsınlar.
‘Bir ülkenin iki bayrağı olamayacağı gibi, iki resmî dili de olamaz!’
GİRİŞ: Toplumda lider olmuş insanlara bir bakınız: Onlar; kelime hazinesi zengin, düzgün ve güzel konuşan kişilerdir. İnsanın düşünme derinliği ve düşüncelerini karşısındakine anlatabilme yeteneği, kelime hazinesi ile genişler. Kelimeler yalnızca isteklerimizi ileten araçlar değil, aynı zamanda duygularımızı-düşüncelerimizi geniş ufuklara ulaştıran kanatlarımızdır. Kullanmadığımız her kelime, güzel Türkçemizden atılmış, kaybedilmiş hazinelerimizdir. ‘Allahaısmarladık’, ‘hoşça kal’, veya ‘güle-güle’ ve benzeri güzel, kulağa hoş gelen, insanın içini ısıtan kelime ve deyimler yerine; ‘bay-bay’ ve hattâ onu da uzun bularak ‘bay’ demekle, ne çok kelimeyi ve deyimi sözlükten attığımızı, Türkçemizi fakirleştirdiğimizi ve aynı zamanda yabancılaştırdığımızı bilmeliyiz. Bu kötülüğün, bu dil cinâyetinin sorumluluğunu üstlenmemeliyiz. Olabildiğince hürriyet ve ulaşılabildiğince zenginlik isteyenlerin, kelimeleri lügatlere hapsedip kilit altına almaları, kelime hazinemizi fakirleştirmeleri anlaşılması güç bir çelişkidir. Sevindiricidir: Ülkemizde okuma yazma bilenlerin oranı yükselmiştir. Üzücüdür: Okuyanlarımızın sayısında azalma var. Konuşmayı tercih eden ve seven bir millet olduğumuz söylenir. Bu konuda da üzülmeyi gerektiren olumsuzluklar yaşıyoruz: Çok ve fakat az kelime ile ve de yanlış kullanılan, söylenen kelimelerle konuşuyoruz. Dilimizin zenginliğini; yalnızca yazılı eserlere, hikâye, şiir ve roman gibi edebî metinlere hapsederek koruyamayız. Günlük konuşmalarımıza aktarmalıyız. Olabildiğince çok kelime ile güzel ve doğru konuşarak… Argodan, yabancı ve uydurma kelimelerden arındırılmış temiz ve yaşayan bir Türkçe ile konuşmanın zor olmadığını, üstelik çok da zevkli ve üstünlük kazandıran bir özellik olduğunu bilirsek ve bildiklerimizi uygularsak; hayatımız ve çevremizdeki insanlarla ilişkilerimiz daha da güzelleşecektir. OĞUZ ÇETİNOĞLU
Oğuz Çetinoğlu: Türkçemize musallat edilen kaidesizlikler, karmaşalar önlenemez ise, meydana çıkacak olumsuzluklar hakkındaki görüşlerinizi lütfeder misiniz?
Prof. Dr. Mustafa Argunşah:Türkçe konusunda karamsar değilim. Bugün ilköğretim okullarına kadar Türkçe kulüpleri, Türkçe toplulukları yayılmış durumda. Bir taraftan dili hor kullanan diğer taraftan gittikçe hassaslaşan bir gençlikle karşı karşıyayız. Konuya başka bir açıdan daha bakmalıyız. Türkçe çok köklü ve zengin bir dil. Bin beş yüz yıldır yazı dili olarak kullanılıyor. Bazı karanlık dönemler de yaşadı. Mesela 17-18. yüzyıllarda bazı şâirlerimiz, yazarlarımız oluşturdukları metinlerde ancak %35-40 Türkçe kökenli kelimeye yer veriyorlardı. Arapça ve Farsça kelimeler hattâ yapılar dilimizi sarmıştı. O badireleri atlattı Türkçemiz. Bugün, bütün olumsuzluklarına rağmen geçmiş yüzyıllardan daha iyi durumda. Bana sorarsanız, bin beş yüz yıllık yazı dilimiz târihte hiç bugünkü kadar parlak bir dönem yaşamamıştı. Şaşırmayınız, bunu bilim insanı unvanımla söylüyorum. Türkçe için karamsar olmaya gerek yok. Dilimiz olumsuzluklarla birlikte gelişiyor, zenginleşiyor. Dikkat edin, yazı diliyle konuşma dilimiz birbirine yaklaşıyor. Bunda tenkit ettiğimiz radyoların, televizyonların, gazetelerin büyük katkısı var. Milyonlarca çocuğumuz, gencimiz ana dilleriyle eğitim-öğretim yapıyorlar. Eskiden yazı yazmamaktan şikâyet ederdik, şimdi insanlarımız her gün birkaç saatini bilgisayar başında geçiriyor. Ben geçmiştekinden daha çok yazıyorum. Kalem kullanmayı unuttuk neredeyse. Bir dil yazıldıkça işlenir, güçlenir ve yaygınlaşır. Meseleye bir de bu açıdan bakmak gerekir.
Türkçe konusunda karamsar olmamalıyız. Bugün dünyânın en çok konuşulan, en yaygın birkaç dilinden birine sâhibiz. Türk lehçeleri arasında yakınlaşma var, kelime alışverişi var. Ortak bir dil yaratılmasını isteyen, Türk dünyâsını ortak bir alfâbede buluşturmak isteyen aydınlar, bilim insanları var. Bütün dünyâda Türkçeye bir ilgi var, Japonya’dan Kanada’ya kadar birçok ülkede insanlar Osmanlıyı merak ediyor, Türk’ü ve Türkiye’yi merak ediyor. Yurt dışında birçok merkezler açılıyor, buralarda binlerce insan Türkçe öğreniyor. Bunları da bilirsek moralimizi düzeltmiş oluruz. Yalnız sorunlara bakarak, yanlış kullanımları büyüterek moralimizi bozmayalım. Bugün moralimizi en yüksek tutmamız gereken varlığımız dilimizdir. Bugün komşu ülkelerde insanlar bizim televizyonları izleyerek Türkçe öğreniyorlar. Dilimizi öğrenenler Türk dostu, Türkiye dostu oluyor. Bunları da göz önünde bulundurmalıyız. Şunu unutmayalım. Türkçe bin yıl sonra da dünyânın en büyük yazı dillerinden birisi olarak kullanılıyor olacak. Bu seviyedeki bir dilin ölmesini düşünmek ilmî bir yaklaşım olmaz.
Çetinoğlu: Fransızların ‘aksansirkonfleks’ dedikleri, bizde ise ‘şapka’ olarak anılan (^) işâreti; coğrafya ile ilgili bir kelime olan ‘kar’ı ticaretle ilgili ‘kâr’ kelimesinden ayırt etmek için genelde inceltme maksadıyla veya babanın kız kardeşi için kullanılan hala ile, daha, henüz mânâsındaki hâlâ kelimesini ayırt etmek için uzatma işâreti olarak kullanılıyor.
‘İnsan öldüren’ ‘câni’ anlamındaki ‘katil’ ile ‘insan öldürme olayı’ anlamındaki ‘katil’ kelimelerinin yazımında zorluklar var. Bu ve benzeri zorlukları aşabilmek için alfâbemizin yeniden düzenlenmesi düşünülebilir mi?
Prof. Argunşah: Hayır. Alfâbenin yeniden düzenlenmesi mümkün değil. İnsanlar yazım kılavuzu kullanmayı alışkanlık hâline getirseler hiçbir mesele kalmaz aslında. Yukarıda verdiğiniz örneklerde haklısınız. Yazım kılavuzumuz bunları halletmiş durumda. Türkçede inceltme ve uzatma için aynı işâretin kullanılması bir şanssızlık doğrusu. Keşke Latin alfâbesine geçerken iki ayrı işâret kabul edilseymiş. Artık çok geç. Alfâbede değişiklik söz konusu olursa başka teklifler de gelir. Birileri de x, q, w gibi harflerin konulmasını teklif ederler. Zaman zaman basında gündeme getiriliyor.
Türk Dil Kurumunun Yazım Kılavuzu’nda halkın ‘şapka’ dediği düzeltme işâretinin nerelerde kullanılacağı açıkça belirtilmiştir. En çok karıştırılan kelimeler, yazılışları aynı fakat anlamları farklı kelimelerdir. Bu durumdaki kelimelerden birisi Türkçe diğeri Arapça veya Farsça kökenli olabiliyer. İstisnaları da var tabii. Arapça veya Farsça kelimede uzun ünlülerin üzerine uzatma veya inceltme işâreti konuluyor. Bu iki dildeki kelimelerde inceltme işâreti konulan kelimeler aynı zamanda uzun ünlü taşıyorlar. ‘Kar’ kelimesi Türkçe, ‘kâr’ kelimesi Farsça kökenli. ‘Kâr’ kelimesindeki işâretli harf hem uzun hem de ince. Bu yüzden harf hem ince hem de uzunsa bir karışma olmuyor. Karışmanın olduğu örnek kelime ‘katil’ ve ‘kâtil’dir. İkinci kelimeye dikkat edin. ‘İnsanı öldüren, câni’ anlamındaki kelimede /a/ harfinin üzerine uzatma işâreti koydum. Fakat a’nın üzerindeki bu işâret heceyi ince okutacak. Öyle olunca da farklı bir seslendirme ortaya çıkıyor. Oysa kelimenin ilk sesi kalın k, eski harflerle kaf. Bu tür durumlarda /a/ harfinin üzerine inceltme değil, uzatma işâreti gerekiyor, o da bizde yok. Türk Dil Kurumu bu kelimeye işâret koymayarak daha büyük bir yanlışlığı önlemeyi düşünmüş. Kelimenin uzun veya kısa ünlülü olduğunu metin bağlamında anlamamız ve ona göre seslendirmemiz gerekiyor.
İmla konusu alışkanlıkla ilgili bir durum. İlköğretimden itibaren çocuklarımıza doğru yazma ve doğru telaffuz etme alışkanlığı kazandırırsak mesele hallolur. Doğru telaffuz, çocuğun konuşmaya başladığı andan itibaren ailenin desteğiyle kazanılmaya başlanmalı, okulda özel eğitimle devam etmelidir.
Çetinoğlu: Nihat Sâmi Banarlı, Faruk Kadri Timurtaş gibi rahmet-i Rahman’a kavuşmuş mümtaz şahsiyetlerle, günümüzde Yavuz Bülent Bâkiler ve diğer Türkçe âşıkları yıllardır doğru Türkçe kullanılması için mücâdele ediyorlar.
Prof. Argunşah: Saydığınız isimler çok saygın kişiler. Sayın Timurtaş fakültede hocamdı. Yaşayan Türkçe konusunda çok mücadele etti. Nihat Sami Banarlı da öyle, Türkçenin Sırları kitabı bugün üniversitelerde en çok okutulan kitaplardan birisi. Yavuz Bülent Bakiler ise hem yazdıkları hem de hitabetiyle okuyanları ve dinleyenleri büyülüyor. Türkçenin zenginliğini ve güzelliğini onu dinleyince daha iyi hissediyor ve anlıyorsunuz. ‘İşte Türkçe bu!’ dedirtiyor insana. Rahmetli Necmettin Hacıeminoğlu hocayı da eklemek lazım bunlara. Türkçenin Karanlık Günleri kitabı bir neslin Türkçe kılavuzu idi.
Gelinen noktayı tatminkâr buluyor muyum? Nasıl bulabilirim ki! Çok değerli bilim insanları, aydınlar, yazarlar Türkçenin yaşaması, doğru kullanılması ve yabancı unsurlardan arındırılması için mücâdele ettiler. Gayretleri mutlaka karşılığını bulmuştur. Fakat bugün hâlâ dilimizin çözümlenememiş problemleri var. Bunların bir bölümünü biraz önce saydım, çözüm yollarının bazılarını da belirttim.
Biraz da iyimser bir bakış açısıyla meseleye baksak, nasıl olur acaba? 1983 yılına kadar Türk Dil Kurumu dili öyle siyasallaştırmıştı ki, o günleri hatırlayınız. Bir insan iki cümle ettiğinde siz onun sağcı mı solcu mu olduğunu anlardınız. Bir taraf tamamen yeni kelimeler kullanırken diğer taraf eski kelimeleri tercih ediyordu. Bu Kurum’un Atatürk’ün de belirttiği gibi, bir dernek statüsünden ilmî bir kurum statüsüne geçirilmesiyle dil siyasî bir kavga konusu olmaktan çıktı. Dilde orta yol bulundu. Solcular, başta rahmetli Bülent Ecevit olmak üzere yaşayan Türkçeye döndüler. Sağcılar da eski kelimelerin bir bölümünü unuttu, yeni kelimeler kullanmaya başladı. Bugün toplum dil konusunda ikiye bölünmüşlük görüntüsünden epey uzakta. Bu bile sevindirici bir gelişme. Dil asla kavga konusu olmamalıdır. Toplum doğrular üzerinde anlaşmalıdır.
Toplumdaki her yaştan insanımızın daha çok okumasını sağlamalıyız. Bunun nasıl olacağını hep birlikte oturup düşünmeliyiz. Millî Eğitim Bakanlığı buna öncülük etmelidir. Bilindiği gibi, televizyon ve İnternet, okuma alışkanlığını öldürüyor. Dizi seyretme alışkanlığı insanları kitaptan uzaklaştırıyor. Gazetelerimizin tirajlarına dikkat edin, yıllardır belirgin bir artış görülmüyor. Kitap satışlarında biraz kıpırdanma var, ama tatmin edici değil. Televizyonlarda bazı sunucular Türkçeyi güzel kullanmıyorlar. TRT Türkçesi dediğimiz güzel Türkçe kayboldu. Bunlara karşı tedbir alınmalıdır.
Çocuklarımıza ve gençlerimize yazı yazma alışkanlığı kazandırmalıyız. Bir dil ne kadar çok yazılırsa o kadar çok işlenir ve gelişir.
Aslında öncelik öğretmenlerimizin yetiştirilmesinde. Günümüzde öğretmenler maalesef Türkçeyi güzel kullanamıyorlar. Üniversitelerimizde güzel konuşma dersleri yok. Olan yerlerde de dersi verecek uzman yok. Öğretmenlerimiz ciddi bir eğitimden geçirilmeli; dilimizin incelikleri, güzellikleri, doğru kullanımı bütün teferruatıyla öğretilmeli. Bu donanıma sâhip olan öğretmenler dili güzel kullanan nesiller yetiştirebilirler. Bugünkü öğretmen yetiştirme sistemiyle bu mümkün değildir.
Bunları daha da uzatmak mümkündür. Sanırım konu anlaşıldı.
Çetinoğlu: Türkçeyi doğru ve güzel kullanmanın, kullanana, topluma ve kültürümüze sağlayacağı faydalar nelerdir?
Prof. Argunşah: Dil kültürün taşıyıcısıdır. Dil bir milletin aynasıdır. Dil, aynı zamanda insanın da aynasıdır. Türkçeyi doğru ve güzel kullanan insanların toplumda gördükleri saygı her şeye değer. İnsanlar konuştukları dile dikkat etmelidir. Dile saygı hem kendimize hem karşımızdakine hem de milletimize saygıdır. Bizim çok güzel hitaplarımız var; atasözlerimiz, deyimlerimiz var. Dilimizi, konuşmamızı bunlarla süsleyebilirsek kendimizi daha iyi ifade etmiş oluruz. Kendini iyi ifade edebilen insanlar her yerde, her zaman başarılı, dikkat çeken, tercih edilen, sözü dinlenilen kişi olurlar. Başarının anahtarı dilimizi doğru ve güzel kullanmaktadır. Dilini güzel kullanan yazar ve şâirlerin yazdıkları bugünden geleceğe ışık tutar, yolumuzu aydınlatır. Dilimizi, kültürümüzü, medeniyetimizi geleceğe taşır. Dikkat edin, bugün en çok hangi yazarları okuyoruz? Dilini doğru ve güzel kullananları… Dilini güzel kullananlar çağları aşarak günümüze ses verdiler, geçmişi günümüze taşıdılar, Yunus Emre gibi, Karacaoğlan gibi, Mehmet Âkif Ersoy gibi, Yahya Kemal Beyatlı gibi. Bugünkü iyi şâirler ve yazarlar da gelecek yüzyıllarda günümüzü yaşatacaklar.
Çetinoğlu: 1881-1950 yılları arasında yaşayan Kürt entelektüeli Dr. Şükrü Mehmet Sekban, ‘Bir dilin, bir milleti teşkil etmeye yeteceğini sananlar vardı.’ diyor. Kendisi de vaktiyle öyle sandığı için Kürtçe diye bir dil oluşturmak ve bu dili beynelmilel bir dil olarak kabul ettirmek için çok çalışmıştı.
Nedendir bilinmez, sonra iddiasından vazgeçti. Buradan hareketle; ‘Dil mi milleti oluşturur, yoksa millet mi kendisine bir dil oluşturur?’ Şeklindeki soruyu nasıl cevaplandırmak gerekir?
Prof. Argunşah: Meseleye biraz geniş açıdan bakmak gerekir. Bugün dünyâda konuşulan dillerin sayısı binlerle ifade ediliyor. Rakamlar değişmekle birlikte altı binin üzerinde dil var. Birleşmiş Milletlere kayıtlı ülke sayısı ise 193. Demek ki her ülkede birden fazla dil konuşuluyor. Bu çok normal… Dili olan her millet bağımsız devlet kuracak, diye bir şey yoktur.
Her milletin bir dili olmayabilir. Bir millet, kendi dilini kaybetmiş, içinde yaşadığı hâkim milletin dilini almış da olabilir. Dilini kaybettiği için yok olan milletler olduğu gibi hâlâ millî kimliğini korumayı başaran milletler de bulunabilir. Dünyâda hepsinin örneği var. Yani sorunun bir tek cevabı yok. Dil milleti oluşturur mu? Evet, oluşturur. Kimliğini kaybedip dilini yaşatabilen milletler yeniden bu dilin etrafında toplanarak yeni bir millet oluşumunu gerçekleştirebilirler. Kendisine sonradan dil oluşturmuş millet var mıdır? Belki kaybetmiş olduğu, unuttuğu dilini yeniden canlandıran ve yazı dili, kültür dili hâline getiren milletten bahsedebiliriz. İsrail ve İbranice bunun bir örneğidir.
Kürtçeye gelince… Meseleye iki türlü yaklaşabiliriz. Bunlardan birincisi hissî, ikincisi gözlemlere ve verilere dayalı… Türk toplumunda yaşadığımız problemlere millî hassasiyeti dolayısıyla hissî yaklaşanlar var. Bazen gerçeklerle hislerimiz yahut olmasını istediklerimiz örtüşmeyebiliyor. Kürt ve Kürtçe konusu da öyle. 21. yüzyıl bambaşka bir yüzyıl. Millî kimlikler, ana diller yeniden gündeme taşınıyor. Dünyâ yeniden şekilleniyor. Sovyetler Birliği dağıldı, Yugoslavya dağıldı, Çekoslovakya ayrıldı, en son Sudan ikiye bölündü. Bölünme kaygısı yaşayan başka ülkeler de var. Irak örneğine dikkat edin. Bölünmeyi destekleyen, besleyen dış güçleri de inkâr etmemeli tabii. Bölünmenin sebebi her zaman ayrı millet olmak değildir. Bazen farklı sebepler de ülkeleri bölebiliyor. Kore ve Sudan’ın bölünmesi tamamen farklı sebebe dayalı.
Prof. Argunşah: ‘Ana dili’ kavramı ilk bakışta annenin dili gibi anlaşılsa da aslında öyle değil. Bu konularda uzman bilim insanı Prof. Dr. Ahmet Buran bu konuyu şöyle açıklar: ‘Ana dili, insanın doğup büyüdüğü çevrede edindiği ilk dil yahut kendini en iyi ifade ettiği dildir.’ Buran, ana dili ile etnik dil veya etnik kökenin karıştırılmaması gerektiğini önemle vurgular. Bir insanın etnik kökeni başka, ana dili başka olabilir. Türkiye’de yaşayan Gürcüleri örnek veren Buran, onların önemli bir bölümünün ana dillerinin Türkçe olduğunu söyler.
Çetinoğlu: Ülkemizde ‘iki ayrı resmî dil’ bulunmasının sonuçlarını tahlil eder misiniz?
Prof. Argunşah: İki ayrı resmî dil mi? Allah korusun. İki ayrı resmî dil diye bir şey olmaz. Bir ülkede iki resmî dil olmaz, bir ülkenin iki bayrağının olmayacağı gibi. İkinci resmî dil yeni bir devletin dili olur ancak. Türkiye’de bunu isteyenlerin amacı çok açık. İkinci resmî dilin olmayacağını onlar da biliyorlar. Dillerinin altındaki bakla, bağımsız bir devlet talebidir. Açık söyleyeyim: Türkiye’de Kürtçenin eğitim dili olmasını isteyenlerin amacı bellidir. Bir ülkede bir eğitim dili olur. Bazı okullarımızda İngilizce öğretim yapılmasını da tehlikeli görüyoruz. Bu garabete bir an önce son verilmelidir. Türkiye’de eğitim dili tartışmasız Türkçedir. Bunun tartışılması bile abesle iştigaldir. Kürtçenin öğretim dili olması ülkenin bölünmesinin resmen kabulüdür. Bunu şiddetle reddediyorum.
Son on yıl içerisinde Kürtçenin önü epey açıldı. Şu anda birkaç üniversitede seçmeli ders olarak okutuluyor. Bu, gittikçe de yaygınlaşacak gibi görünüyor. İçinde bulunduğumuz şartlar, insan hakları, demokrasi ile gidebileceğimiz son nokta bu olmalıdır. İnsanların kendi dillerini öğrenmeleri insan hakkıdır, kabul. İsteyenler dillerini serbestçe öğrensinler, hattâ gerekirse devlet bu konuda yardımcı da olsun. Ama Türkiye Cumhuriyeti okullarında hayat bilgisi, matematik, müzik, fizik, kimya vb. derslerin Kürtçe olmasını düşünmek bile istemiyorum. Bu ülkenin tekliğinin, bütünlüğünün sonu demektir. Bize bunu demokrasi, insan hakları gibi kulağa hoş gelen sözlerle yutturmaya çalışıyorlar. Bu oyuna gelmeyelim. Biz Türkiye’de 85 milyon hep birlikte barış içerisinde yaşamak istiyoruz. Ay yıldızlı bayrağımızın gölgesi hepimize yeter.
Çetinoğlu: Hocam, verdiğiniz bilgiler için teşekkür ederim.
Prof. Argunşah: Düşüncelerimi paylaşma fırsatı verdiğiniz için ben teşekkür ederim.
PROF. DR. MUSTAFA PROF. ARGUNŞAH 1961’de Tokat’ta doğan Prof. Dr. Mustafa Argunşah ilk ve orta öğrenimini bu şehirde tamamladı. 1979 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne kaydoldu. 1982-1983 döneminde okulunu bitirdi. Aynı yıl Marmara Üniversitesi’nde yüksek lisansa başladı. Aralık 1983’te Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesinin açmış olduğu Türk Dili araştırma görevliliği imtihanını kazandı ve Ocak 1984’te bu fakültede göreve başladı. Marmara Üniversitesi’nde, merhum Prof. Dr. Mehmet Akalın’ın danışmanlığında 1986 yılında ‘Şükrî-i Bitlisî, Selimnâmesi ve Eserdeki Doğu Türkçesi Unsurları’ isimli yüksek lisans ve Muhammed b. Mahmud Şirvanî, Tuhfe-i Murâdî, (İnceleme-Metin-Dizin) isimli doktora tezini 1989 yılında tamamladı. 15 Aralık 1988’de Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne öğretim görevlisi olarak tâyin edildi. Doktorasını tamamladıktan sonra aynı bölümün Türk Dili Anabilim Dalında 1989 yardımcı doçent oldu. 20 Ekim 1995’te bilim imtihanını vererek doçent unvanını aldı. 23 Mart 2001 târihinde ise aynı bölümde profesörlük kadrosuna tâyin edildi. 15 Eylül 1998-31 Temmuz 2000 târihleri arasında yaklaşık iki yıl KKTC’de Doğu Akdeniz Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde misafir öğretim üyesi olarak çalıştı. Halen Erciyes Üniversitesindeki Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanlığı görevine devam etmektedir. Basılı kitaplarının yanında ilmî dergilerde çok sayıda makale, bildiri ve tenkit-tanıtma yazıları da bulunan Prof. Dr. Mustafa Argunşah’ın yayınlanmış eserleri: Telif kitaplar:Gagauz Türkleri, Dil-Târih-Folklor ve Halk Edebiyatı: (Harun Güngör ile birlikte) Ankara, 1991. Dünden Bugüne Gagauzlar: (Harun Güngör ile birlikte) Ankara, 1993. Şükrî-i Bitlisî, Selim-nâme: Kayseri, 1997. Gagauzlar: (Harun Güngör ile birlikte) İstanbul, 1998. Muhammed bin Mahmud Şirvanî, Tuhfe-i Murâdî: (İnceleme, Metin, Dizin) Ankara, 1999. Kirdeci Ali, Kesik Baş Kitabı: (Baskıda) The Gagauz: (Harun Güngör ile birlikte) Londra, 2001 Yayıma hazırladığı eserler (Redaktörlük):Milletlerarası Hoca Ahmet Yesevi Sempozyumu (26-29 Mayıs 1993) Bildirileri: (Abdulkadir Yuvalı ve Ali Aktan ile birlikte) Kayseri, 1993. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Kuruluş ve Gelişmesine Hizmeti Geçen Türk Dünyâsı Aydınları Sempozyumu (23-26 Mayıs 1996) Bildirileri: Kayseri, 1996. Kayseri ve Yöresi Kültür, Sanat ve Edebiyat Bilgi Şöleni (12-13 Nisan 2001) Bildiriler: (İsmail Görkem, Hülya Prof. Argunşah ve Atabey Kılıç ile birlikte) 2 cilt, Kayseri, 2001 Tercüme ettiği eser: Kırım Tatarcasında Yapım Ekleri (İlhan Çeneli) Ankara, 1997.
Tatile biraz daha tutunabilmek adına bu yazıma bir bilmece ile başlayayım: Ellerinizi bu heykeldeki gibi yapabilir misiniz?
Fotoğrafta gördüğünüz eser, Rodin’in Katedral adını verdiği, eller heykelidir. Hani şu Düşünen Adam’ını Bakırköy’e diktiğimiz Auguste Rodin. 1981’de eşim Işınsu’yla Paris’teki Rodin müzesini gezmiş ve bu elleri pek sevmiştik. Oğlum Murathan da bize heykelin bir reprodüksiyonunu alıp hediye etti.
Bir gün heykelin seyrine dalmışken iki elimi ondaki gibi yapayım dedim. Birini sardım, ötekini çözdüm, bir türlü başaramadım. Siz de deneyin bakalım…
Dalgın seyirden çıkıp dikkatle bakınca iki elin de sağ el olduğunu fark ettim. İki el homokiral (homo-aynı; kiral-elli). “Furkan Öztürk ne yaptı?” başlıklı geçen Cuma yazımda anlattığım konu. Öztürk, hayatın temel moleküllerinin niçin hep “aynı elli” olduğunu bulmuştu.
Beyinler gidiyor allı yeşilli
Bir dostum, Gülcan Havva Eraslan, Gülcan Havva Eraslan, Twitter’de o yazımdan bahsederken şöyle demiş: “Türkiye yine yetiştirdiği genç ve parlak bir ‘beynini’ daha ABD’ye kaptırdı. Millî geleceğimiz olan gençlere Türkiye’de bilim yaptıramamanın içimde buruk bir hüznüyle…”
Eraslan şikâyetinde ve duygularında yalnız değil. Sık sık sorduğumuz, dertlendiğimiz bir konu bu. Furkan Öztürk neden Harvard’da? Aziz Sancar niçin Kuzey Karolina’da? Daron Acemoğlu niçin MIT’de?
Aslında doğru soru, “Neden ordalar?” değil. Doğru soru, “Neden oralarda yapılanlar burada yapılmıyor?”. Bu sorunun birden çok cevabı var. Bütün cevapları tek kelimeyle özetleyebilirsiniz: Ortam! Ancak ortam diye cevaplamak, biraz da sorudan kaçmak oluyor? Hangi ortam? Bu ortamı o ortama çevirmek için ne yapmak gerekir?
Bizde neden olmuyor?
Biraz bakınca yüzeyde dahi bazı sebepler görebilirsiniz. Anadolu Ajansı’nın Furkan Öztürk’le röportajında bir de fotoğraf vardı. Resimde, Öztürk’ün yanında yaşlı bir akademisyen oturuyordu, Matthew Stanley Meselson. Prof. Meselson, Prof. Robert Stahl’la birlikte, DNA’nın kendi kendini kopyalama mekanizmasını açıklayan bilim adamı. Şimdi 93 yaşında ve hâlâ hoca , hâlâ Harvard’da. “Bu yaşa kadar yaşadığıma memnunum; bu keşfi görmek nasip oldu.” diyor. Mesela bu bizde mümkün mü? Biz onu 67 yaşında, yaş haddinden emekli ederdik. Memur değil mi, memur. Tamam, o da memurluğunu bilsin, gençlere yer açsın. Öyle ya arkadan binlerce o kalitede bilim adamı geliyor. Türkiye’de bini bir para. “Yok, öyle değil.” diyene “Elitist!” deriz.
Memleketi idare etmek ne demek? İşte şurada şu kadar “kadro” var. Burada da bu kadar insan. Al o insanları bu kadrolara yerleştir. İktidar sende, seçim hakkı da sende. Zaten niçin iktidar olunur? Bunun için. Ve tabii, bizimkileri yerleştirirsin. 65 yaşındakileri de emekli edersin. (Üniversitede iki yıl torpil geçiyoruz, orada 67.) Yer açılsın. Açılmazsa başka metotlar var: Bir ay içinde emekliliğini isteyenlere, iki kat emeklilik ikramiyesi veriyoruz. İstemeyenleri bir yerlere tayin edeceğiz!.. Epey gördük bu uygulamaları.
Benim doktora yaptığım Yale’de, Sinanoğlu’nun odasının hemen yanında, 1903 doğumlu Lars Onsager otururdu. 1972’ye kadar da orada oturdu. Benim doktorayı bitirdiğim yıl, 1968’de, Nobel aldı.
Furkan Öztürk’e bir başka engel: Bakınız, kendisi fizik mezunu. Çalıştığı alan yaşamın temel moleküllerinin, RNA, DNA’nın niçin “aynı elli” olduğu. Olmaz efendim, olmaz! Böyle doktora falan alamaz! Biyoloji mezunu olması gerekir veya biyokimya.
Gerçek ne? Gerçek, bilimlerin aralarında aşılmaz duvarlar bulunmadığı; birçok konuda alanların birbiriyle örtüştüğü. Bu birleşmeye, consilience-uzlaşma deniyor. Yalnız biyoloji, fizik, kimya değil, mesela genetik, psikoloji ve sosyoloji; evet yanlış okumadınız sosyoloji, birlikte bilgi keşfediyor.
Bilimler birleşir biz ayırırız
Daha da enteresanı, büyük keşiflerin birkaç bilimin örtüştüğü alanlardan çıkması. Biyokimya ve fizik gibi. Ben, Ankara Kimya Mühendisleri Odası Başkanı da olan bir öğrencime, kimya mühendislerinin hangi işlerde çalıştığını araştıracağı, bir tez yaptırmaya kalktım. Yönetimden itiraz geldi. Efendim bu istatistiğin konusuymuş. Neyse o engeli aştık ve güzel bir tez oldu. Şimdi o kurallar daha da katılaştı. Bugün olsa yapamazdım. Felsefe okumadığım için Bilim Felsefesi dersi vermem de mümkün olmadı… Bilim felsefesinin büyük isimlerinden Kuhn, felsefe değil fizik mezunu. Harvard’da küçük rütbeli bir öğretim elemanı iken (junior fellow), üç yıl boyunca içinde yaşadığı özgürlük ortamı sayesinde fizikten tarih ve felsefeye açılabildiğini söylüyor. Bunu, devrim yapan kitabı, Bilimde Devrimlerin Yapısı’nın ikinci baskısının giriş bölümünde yazmış. Yukarıda sözünü ettiğim Meselson’un kabahati daha da büyük. Üniversitede tarih ve edebiyat okumuş, lisansı bunlardan. Nihayet, belki de en beter örnek, Kuantum Teorisi’nin babası Heisenberg; hani belirsizlik-muayyeniyetsizlik ilkesi vardır ya onun Heisenberg’i… O da fizikçi değil kimyacı.
Sizi gidi sapkınlar sizi. Bizde olsa hiç birine göz açtırmazdık.
Latife latif gerek… Niçin burada olmuyor sorusunun cevabı değil bunlar. Başka her şey yolunda olsa da bir tek bunlar kalsaydı… Bunlar tek başına işi epey bozardı ama herhâlde birileri “Yahu ne yapıyoruz biz!” deyip düzeltirdi. “Neden bizde olmuyor?”un cevabı daha derinlerde.
1920 – 1923 Millî Mücadele yıllarıdır. Aynı zamanda İstanbul işgal altındadır. İşgalcilerin başta İngilizler olmak üzere, kendi lehlerine halk üzerinde estirdikleri yoğun bir propaganda, her tarafı kasıp kavurmaktadır. Tabii buna karşı vatanseverler de boş durmamakta, halkı onlara karşı uyarıcı faaliyetler yapmaktadırlar.
O dehşetli günlerde, Anadolu’nun dört bir yanı başta İngilizler olmak üzere istilâcı kuvvetlerle sarıldığı bir hengâmda, hamiyetperver kimi şahıslar da çalışıyor; İslâmın izzet ve şerefini haykırıp duruyorlar. Özellikle İngilizlere karşı, gizlice basıp dağıttıkları; halkı aydınlatıcı, kendine getirici ve bilhassa, kurtuluşun İngiliz taraftarlığı ve onun yanında yer almakla mümkün olacağı şeklindeki menfî propagandası karşısında, halkın dikkatini çekerek; asıl kurtuluşun onların sinsi ve gizli söylentilerine kulak asmamakla gerçekleşeceğini, âdeta halka muştuluyorlardı. Çünkü herşeye rağmen ufukta, geleceğin parlak olacağını fısıldayan bir ışık; bulutların arasından sızarak, halkın yüzlerini aydınlatıyor, kalplerine ümitler saçıyordu.
Üstelik İstanbul’da İngilizler, desiseleriyle Şeyhülislam ve diğer bazı âlimleri kendi lehlerine çevirmeye çalıştıkları bir sırada, İstanbul’un o sisli ve karanlık havası, halka dağıtılan aydınlatıcı ve müjdeli yayınlarla dumura uğratılıyor; İngilizler umdukları desteği almaktan mahrum bırakılıyordu. Böylece İngilizler’in İslâm Âlemi ve Türkler aleyhindeki müstemlekecilik / sömürgecilik siyaset ve çevirdikleri entrikalar ve tarihî düşmanlıkları nazara verilerek, Türk Milleti kendine getiriliyor; Anadolu’daki Millî Kurtuluş Hareketi desteklenmiş oluyor; bu millet ve bu İslâm memleketinin müdafaa / savunma, muhafaza / korunma, istiklâl / bağımsızlık ve istikbâli / geleceği için, İstanbul basınında âdeta canhıraş, tarihî bir feryat koparılıyor, bu haklı millî ve İslâmî feveran dünya basınında da yankılanıyordu.
Evet, her bir zamanın insî / insandan bir şeytanı vardır. O zamanın insan kılığındaki şeytan tıynetli, gaddar ruhlu, fitnekârâne siyasetiyle dünyanın her tarafını kundaklayan özellikle İslâm Âlemi’ni ve onun o zamanki dünyada mümessili olan Osmanlı Devleti’ni ve tabii ki Türkiye’yi bölük pörçük ederek parçalamak için, büyük bir hırs ve gayret gösterenlerin başında, menfi Batı’nın başını çeken İngiltere ve onun menhus İngiliz siyaseti geliyordu.
İşte o devlet ve bugünkü menfî Batı’nın menhus siyaseti; İslâm Âlemi’ni bozmak için, insanlarda ve insan cemaatlarındaki habis menbaları ve tabiatlarındaki zarar verici sıfatları; fiilî propaganda ile işlettiriyor, zayıf damarları buluyor. Kiminin intikam hırsını, kiminin makam hırsını, kiminin ahmaklığını, kiminin dinsizliğini ve hatta kiminin de, taassubunu harekete geçirip siyasetine âlet, vasıta ve aracı yapıyor.
Fakat daha çok, hile ve fitne kuvvetiyle ayakta duran azametli kuvveti, artık bizi yeis ve ümitsizliğe düşürmüyor. Çünkü hile ve fitne, perde altında kaldıkça tesir eder. Açığa çıkmakla iflâs eder, kuvveti söner. Halbuki, perdeleri öyle yırtılmış ki, yaptıkları yalan, hile ve fitneleri; hezeyan ve maskaralığa dönüşüp sonuçsuz kalıyor.
O kof kuvvetlerinin yüzde doksanı artık, onlarla anlaşma kabul etmez. Hasım bir cereyan, onları başarısızlığa mahkûm ediyor. Elde kalan kuvvetleriyle dert ve dermanda müşterek olan İslâm Âlemi’ni susturacak, depretmeyecek derecede eskisi gibi bir istibdat altında tutmaya ihtimal verirlerse çok yanılırlar. Çünkü İslâmiyet muhabbeti, Onlara karşı husumeti gerektirir. Cebrail, şeytan ile barışamaz.
Ey dün ve bugünkü Batı ve Avrupa Birliği! Bizleri idare edenlerin iyilik sanarak yaptıkları fenalıkların da, sebebleri sizlersiniz! Evet, onların fenalıklarının asıl sebebi de sizlersiniz! Zira âlemi onlara darlaştırdınız, hayat damarlarını kestiniz. Meşru olmayan evlâdını onların içlerine saldınız. Onları dinsizliğe sevkederek, dini rüşvet istediniz.
Onlara bedel sizleri kabul etmek, pis su ile pislenmiş bir elbiseyi domuzun çişiyle yıkamak demektir. Sizler, bize sadece hayvancasına, geçici sefil bir hayatı bırakıyorsunuz! İnsanca hayatı öldürüyorsunuz! Biz ise hem insancasına, hem müslümancasına yaşamak istiyoruz. Sizlere rağmen yaşayacağız.
Konuya merhum Yaşar Nuri Hocamızın önemli gördüğüm bir tespitiyle giriş yapalım:
1500 yıla yakın bir geçmişin sahibi olan İslam Dünyası son birkaç yüzyıldır ölümsüzlük dünyasına girecek hemen hemen hiçbir şey üretemedi. Yıllar ve yıllar ‘’dua’’ adı altında gırtlak şovu yaptı. O bağırıp çağırmalar gerçekten dua olsaydı; İslam Dünyası bu halde olur muydu?
Bugün İslam’ı üç yıllık gecekondu semtinde otuz cami inşa eden ama bir tek okuma salonu inşa etmeyen veya edemeyen yığınlar temsil ediyor. Bedava bulanlar kıymetini bilmeseler de Cumhuriyet bu yüzyılda İslam Dünyasına verilmiş nimetlerin en büyüğüdür.
*
Cumhuriyetin ilanı her şeyden önce egemenliğin kaynağını değiştirmiştir. Cumhuriyetin ilanıyla ‘’dinsel egemenliğin’’ yerini ‘’ dünyevi egemenlik’’ almıştır. Şöyle ki, cumhuriyet, kendini ‘’Allah’ın yeryüzündeki gölgesi’’ olarak gören ‘’saray saltanatına’’ son vererek egemenliği, asıl sahibine; millete vermiştir. Fransız devriminden beri milli egemenlik, dolaysıyla cumhuriyet laiktir. Bu nedenle ‘’laik’’ niteliğini yitiren bir cumhuriyet, aslında cumhuriyet olmaktan çıkar.
*
Ve bilinmelidir ki; Yüz yıllardır şu ermiş şu derviş yalanlarıyla kandırılanlar maalesef Kur’anı anladığı dilden okumayanlardır.
Kerâmet sahibi yaratılmış insan yoktur,
İlim sahibi olan insan vardır.!
İlmin kaynağıda Âlim olan Allah’dır…
Onun için yaratılmış insanlarda kerâmet arayanlar olunca Emevi yaşantısı din olarak karşımıza çıkar!
Menkıbeler Rivayetler ajite edilmiş duyguya dönük masallardır ve o masallar Allah’ın en büyük nimetlerinden olan Aklın kullanılmaması için zehirdir!
Hamd yalnızca Allah’adır.
*
Halkının çoğunluğu Müslüman olan hiçbir ülkede İslam ve Müslümanlar söz sahibi değildir. Şekil, üslup, sembol olarak İslam’ı dibine kadar kullanan, satan, haramzade siyasi ümmetçiler hâkimdir, dışa bağımlı ve bir büyük emperyal devlete hizmet eden, projelerinde rol alan şahıslar hükümrandır. Bu böyle devam ettiği müddetçe Müslümanlar sahte, sözde İslamcıları, siyasi ümmetçileri başa geçirttikçe, onlardan nema peşine koşmaya devam ettikçe, ne İslam ne Müslüman ayağa kalkamayacak, devamlı emperyalizme yenik düşecektir.
Bu manada Atatürk dinle değil, din adına oynanan trajedi ile din adına ulusu medeniyet dünyasından ayıran, ulusu cahil bırakan, geri bırakan, yoksul bırakan kafa ile düşünce ile inanışla savastı.
Geçen hafta haberler, Furkan Öztürk’ün Harvard Üniversitesi’nde, doktora çalışması sırasındaki büyük buluşunu anlatıyordu. Önce genç fizikçimizi, ardından böyle kabiliyetler yetiştiren, İhsan Doğramacı Hoca’nın mirası, Bilkent Üniversitemizi ve bilimin meşalesini zirvelerde tutan dört asırlık Harvard’ı tebrik edeyim.
Böyle haberler almamız, bunlarla gurur ve heyecan duymamız ne güzel. Ancak bir eksiklik hissettim. O da şu: Kamuoyumuz, sanki bu yazının başlığındaki sorunun cevabını tam alamamış gibi: Furkan Öztürk ne yaptı? Sağ el, sol el, homokiralite gibi sözler havada uçuşuyor ama ne? Kendimi vazifelendirdim. Furkan Öztürk’ün çözdüğü problemin ne olduğunu ve nasıl çözdüğünü okuyucularıma anlatmaya çalışacağım.
İlk canlı
Hayat deyince aklımıza ilk gelen DNA molekülü olmalı. Hani göre göre ezberlediğimiz şu çifte sarmallı,dönerek çıkan merdiven gibi nesne… İşte, canlıların sadık kopyalarının yapılmasındaki şablon molekül bu. Şablon diyorum, çünkü atın at olacağını, karıncanın karınca, insanın insan olacağını belirleyen her birine ait DNA’lardır. Bir de RNA var, Kovid salgınında bol bol adını duyduk. O da virüslerde DNA ile aynı işi yapıyor. Kovid virüsünün çocuklarının da kendisi gibi kovid virüsü olmasını sağlıyor. Yani DNA, RNA hangi canlıya aitse onun şablonunu, isterseniz kodunu, şifresini deyin, içinde taşıyor. Hâkim görüş, önce RNA’nın ortaya çıktığı. Sonra ondan DNA oluşmuş. RNA’ya da DNA’ya da nükleik asit deniyor.
Buraya kadar pek âlâ, pek güzel. Hayatı açıklıyoruz: DNA, RNA, kendi kendilerini kopyalıyor. Sonra her biri taşıdığı şifreye göre başka başka canlıyı yapıyor. Evrimle, virüsten çınar ağacına, solucandan insana cümle canlılar oluşuyor. Bu sürecin bütün adımlarını gözlüyoruz, biliyoruz. Hayat dediğimiz kendi kendini üretmek zaten. Şimdi büyük soru geliyor: Tamam; bunlar kendi kendilerini kopyalıyor. İyi de ilk kendi kendini kopya eden molekül nasıl doğdu? Öyle ya, bu moleküller öyle tesadüfen kendiliğinden olacak şeyler değil.
Bu soru aslında şu soru: İlk hayat nasıl başladı? İlk canlı nasıl oluştu?
Canlıdan canlı olur – Ya ilk canlı?
Eski bir teori vardı. Bazı killer, bazı madenler, düzenli fakat karmaşık kristal yapılarına sahiptir. Acaba bunlar ilk kendi kendini çoğaltan moleküllere şablonluk yapabilir mi? Bir kalıp gibi davranabilir mi? Yani cansız kil, cansız mineral, canlının beşiği midir?
Bu soruyu dinlenmeye bırakalım. İkinci bir meseleye bakalım. Yazımın sonunda ikisi birden çözülecek: Birbirinin aynı olan moleküllere izomer denir. Aynı yapı anlamında. Örnek vereyim: b harfi ile q harfi izomerdir. Farklı görünürler ama çevirirseniz aynı olduğunu görürsünüz. P ile d de öyle. Bir de birbirinin aynı gibi fakat tam aynı değil, bir birinin aynadaki aksi gibi olan moleküller vardır. İşte el benzetmesi burada işe yarıyor. Sol elinizi nasıl evirip çevirirseniz çevirin, ondan sağ el yapamazsınız. Birbirinin aynadaki aksi gibi olan moleküllere birbirinin enantiomeri denir. Sağ eliniz sol elinizin enantiomeridir. Küçük b harfi de d harfinin enantiomeridir. Nasıl çevirirseniz çevirin, b’yi d yapamazsınız. Eller gibidirler. Birbirinin aynadaki aksi gibi…
Bir başka örneği helezon merdivenlerden verebiliriz. Merdiven sola dönerek çıkabilir veya sağa dönerek. Birbirlerine çok benzerler ama aynı değildirler, aynadaki akis gibidirler.
Moleküllere dönelim. Birbirinin aynadaki aksi gibi olan moleküllerin birbirine bir üstünlüğü yoktur. Dolayısıyla laboratuvarda böyle bir molekül üretiyorsanız iki cinsi birden elde edersiniz. Böyle karışımlara rasem karışım denir. Öyle ya, neden biri veya diğeri tercih edilsin ki? Tam yarı yarıya oluşurlar. İlaç firmaları yaşam moleküllerinin sentetiklerini yaptığında, genellikle %50-%50 oranında karışımlarını elde ederler.
Sol mu sağ mı? Doğa taraf tutuyor!
Ancaaak! Büyük bir ancak! Hayat böyle çalışmıyor. Hayatın yapı taşı olan moleküllerin sağa bakanıyla sola bakanı eşit miktarlarda bulunmuyor. Yalnız bir çeşidi oluyor. Hem sağ hem sol el yok. Sadece biri var. Bazı ilaçları biz üretirken rasem üretiyoruz ama vücut bunlardan sadece bir tipini kullanıyor. DNA’nın, RNA’nın, daha nice yapı taşının, şekerlerin, aminoasitlerin hep tek yönlü olduğu gözleniyor. Bunlara homochiral deniyor. Homo, aynı; chiral, el demek.
İşte bizdeki haberlerde bol bol bu terim geçiyordu. Homokiral, homokiral…
Yüz küsur yıldır çözülmeyen ve Furkan Öztürk’ün çözüm teklifi yaptığı buluş tam bununla ilgili. Hayatın molekülleri niçin hep aynı yönlü? DNA helezonu niçin hep sağa dönerek tırmanıyor? Canlının yapı taşı aminoasitler, şekerler niçin hep tek yönlü?
Öztürk şunu bulmuş: Manyetik özellikli minerallerin üstünde oluşan organik moleküllerde, sol el ve sağ el yapısından birinin enerjisi daha düşük oluyor. Yani biri diğerine tercih ediliyor. Ürün karışımında o tercih edilen ürüyor. Sonuç homokiral! Yani hepsi aynı el gibi. Bir kere sol veya sağ el üretilince de ondan sonrası kolay. Artık o hep kendi gibisini yapıyor.
Öztürk bunları benim yaptığım gibi lafla iddia etmemiş. Önce teorik hesaplamasını yapmış, sonra da deneyini. Ve olan bitenin fotoğrafını da çekip makalesinde yayımlamış. Hatta daha ileri gitmiş: Bir ırmağın beslediği ve su seviyesi mevsimler değiştikçe yükselip alçalan bir gölün kıyısında, homokiral ürünün nasıl saf hâle geleceğini de anlatmış.
Kaç adım birden! Homokirallık denilen esrar çözülüyor. Canlıyı canlı yapan moleküllerin, mineralleri kalıp tutarak oluştuğu teorisi destekleniyor.
Furkan Öztürk’ün başarısı gerçekten büyük. Tebrikler, tebrikler, tebrikler…
Bütün okuyucularımın bayramını kutlarım. Bayramınız bayram olsun dostlarım.