İktidara ve RTE’ye oy veren vatandaşlarımız da aslında birçok şeyin farkında. Devleti yönetenlerin ekonomide, dış politikada olduğu gibi eğitim, kültür, sağlık, güvenlik, din, hukuk konularında da büyük yanlışları olduğunu görüyor. Sorunları çözme konusunda yönetme becerisini kaybettiğini en azından hissediyor.
Sadece “yönetme becerisi yetersizliğini” görse bu kadar acı duymayacaklar. Fakat toplumun büyük kesiminin “derin yoksulluk” girdabına sürüklendiği sırada bile bir küçük zümrenin zenginleşmesi ve şatafat içinde yaşamasından bir an geri durmadığını da biliyorlar.
Son seçimde “dolar düşmese de olur, benzin 50 TL, soğan 100 TL olsa da razıyız, yeter ki ezan susmasın, bayrak inmesin” diye oy verenler de çok şeyin farkında.
Seçim sonrası politikaların asla vaat edilen gibi olmadığını, kötü yönetimlerinin cefasını geniş kitlelere çektirenlerin israf ve şatafatlı yaşantılarından asla vazgeçmediklerini görüyor.
Başını sokacak bir ev, karnını doyuracak kadar bir beslenme ve hastalandığında ilaç alabilmek gibi kaygıları olan, medeni bir yaşantıyı hayallerinden bile çıkarmış kitlelerin tepkisizliği neden?
Doktorlar, mühendisler ve gençler yurtiçinde umutlarını kaybettikleri için sessiz sedasız yabancı ülkelere göçüyor. Hak ettikleri ekonomik ve sosyal şartları ülkemizde elde etmek için iktidara tepki göstermeden gidiyorlar. Neden?
Nüfusun üçte ikisinin geliri açlık sınırı altında. Ve bu kitleler suskun. İlk öğretime giden çocuklarının beslenme çantalarına bir sandviç koyamayan, orta ve yüksek öğretimdeki çocuklarının cebine öğle yemeği parası koyamayan veliler sessiz ve mütevekkil.
Bu yaşanan acıların kötü yönetimin eseri olduğunu itiraf edemeseler de biliyor veya hissediyorlar.
Ama bu acıları çeken vatandaşlarımız bu gerçeği duymak bile istemiyorlar. Biliyorum ki bu ve benzeri cümleleri okumaktan bile sıkılıyorlar.
********************************
Kitleler Neden Tepkisiz?
Acı ve sıkıntı çeken kitlelerin tepkisizliğin sebebini bulmak için çok düşünüyorum.
Aklıma gelen sebeplerden ilki “bizden” dedikleri insanları zamanında o kadar yücelttiler ve gözlerinde büyüttüler ki “yüce” zannettiklerini “cüce” olarak görmeye tahammül edemiyorlar.
Bir türlü eleştiremedikleri ve her türlü hatalarına rağmen destekledikleri kişilerin seçim vaatlerinin yalan olduğunu; montaj kasetler, sahte açılış törenleri vb teknikleri de kullanarak kitleleri kandırdıklarını aslında biliyorlar. Fakat kandırılmanın sorgulamaktan daha sancısız olduğunu öğrendiler.
Bilerek kandırılmaya razı olduklarını ve yanlışı desteklediklerini kendilerine dahi itiraf edemiyorlar.
Yanlışa destek vermenin, kendilerinde vicdan azabı yaratacağını hissettikleri anda, yanlış işlerin doğru olduğunu savunmaya başlıyorlar.
Karnı aç, borç içinde yaşayanlar bile trafikteki araçları, restoranlardaki kalabalıkları gösterip, “ekonomik kriz var diyenler yalan söylüyor” diyebiliyor.
Kitlelerin tepkisizliğinin üçüncü sebebi bence öğrenilmiş çaresizlik içinde olmaları. Yani bu kitleler karşılaştıkları olumsuz olaylar üzerinde kontrollerinin olmadığını düşünüyorlar. Bu düşüncenin yarattığı bir duygusuzluk hali içindeler.
Oysaki kitleler oy tercihini değiştirmek suretiyle durumu kontrol altına alabilirler.
********************************
Şartlı Refleks Silinir mi?
İnsanların (kitlelerin) hiç de doğal sayılmayacak bu tür tepkilerinin (daha doğrusu tepkisizliğin) uzun süren bir psikolojik operasyonun sonucu olduğu kanaatindeyim.
İktidarın müthiş bir propaganda makinesi var ve kitle psikolojisi üzerinde uzmanlaşmış kişilerle çalışıyorlar.
Daha önce de yazdığım Pavlov’un köpekler üzerinde yaptığı şartlı refleks deneylerinin çok daha gelişmiş (sofistike) olanlarını Türk toplumuna uyguladıklarından eminim.
Toplum belirli kavram ve kelimeleri duyduğunda heyecana getirilip, aklı yerine bu kelimelerin yarattığı duygularla tepki verir hale getirildi.
“Ezan, bayrak, dış güçler, yerli ve milli, terör, bölünme, LGBT, Ce Ha Pe, başörtüsü, Ayasofya” gibi kelimeler, bunları duyan kitleleri iktidara sevgi, muhalefete nefret duygusu üreten birer maymuncuk olarak kullanılmakta.
Şartlı refleks göstermek üzerine eğitilen kitlelerin bu halden kurtulması kolay değildir.
Pavlov’un yaptığı deneyler sonrası vardığı sonuç şudur: Şartlı refleksten kurtulmak için ağır travmalar, şoklar gerekir. Ancak bu etkenler insanları en doğal haline döndürür.
Ben seçim öncesinde yaşadığımız ekonomik krizin böyle bir şok etkisiyle şartlı refleks gösteren bir kısım kitleyi normal hale getirir diye düşünmüştüm.
Fakat anlaşılan bu travmanın veya şokun şiddeti seçmenin çoğunda şartlı refleksten kurtulmaya yeter şiddette değilmiş. İktidar şartlı refleksi körükleyen sihirli kelimeleri bolca kullandığı kampanya ile başarılı oldu.
Seçim sonrası muhalefette öğrenilmiş çaresizlik duygusu daha da büyüdü. Bu da toplumsal tepkisizliği beslemekte.
****
Ancak seçim sonrası kitlelerin alım gücünü daha da düşüren politikalar şokun şiddetini artırmakta.
Heybedeki turpun büyüğü, Mart ayında yapılacak yerel seçimlerden sonra ortaya çıkacak. İçinde yüzdüğümüz su yavaş yavaş ısıtılıyordu, Marttan sonra hızla kaynatılacak.
Eylül 2021’de 7,2 TL olan Mazotun şimdi 40 TL olması şok etkisi yaratmıyor ama 50 TL olunca yaratmaz diyemeyiz.
Eylül 2021’de 8,3 TL olan, Doların iki sene içinde 27 TL olması travma yaratmıyor ama 40 TL olması da etkilemez diyemeyiz.
Kredi kartlarının limitlerinin kısıtlanması, banka kredilerin azaltılması, vergilerin artırılması, ücretlere zammın enflasyonun çok gerisinde kalması, fakirliğin derinleşmesi, milli servet olan madenler, şirketler vd varlıkların yabancılara satışı gibi olaylar arttıkça şartlı refleksi silen güçte birer travma veya şok yaratır mı?
Bunu şimdilik bilemiyoruz.
Ama böyle bir etkisi olursa bu musibetten bir hayır doğmuş olur.
26 Ağustos 1922 sabahı, çok başarılı topçu hazırlık ateşi ile başlayan Büyük Taarruz, piyadelerimizin daha ilk saatlerden itibaren Yunan mevzilerine girmesiyle başarılı bir şekilde devam etti. 26 ve 27 Ağustos günlerinde Yunan askerleri mevzilerini bırakarak kaçmaya başladı. Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın bizzat emir ve komuta ettiği Başkomutanlık Meydan Savaşı’nda düşmanın büyük bir kısmı yok edildi ve esir alındı.
Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, Türk Ordusu’nun kazandığı bu eşsiz başarıyı bir genelge ile Türk Milleti’ne duyurdu. Ayrıca, “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” diyerek, Türk Ordusu’na düşmanı takip edip Anadolu’dan atması için emir verdi. Türk Ordusu kısa zamanda düşmanı yendi ve 9 Eylül 1922’de Yunan askerlerini İzmir’de denize dökerek vatanı düşman işgalinden kurtardı.
Ancak, 9 Eylül 1922’de, İzmir’de denize döktüğümüz Yunan askerleri yine İzmir’de. Yunan Savunma Bakanı Yardımcısı Nikolaos Hardalias, 27 Ağustos2023’te, İzmir Koyun Adası’na gelerek adada konuşlu Yunan Askeri Üssü’ndeki işgalci Yunan askerlerini denetledi. Hardalias’ın adadaki faaliyetleri Yunan Savunma Bakanlığı resmi internet sitesinde yayımlanarak bütün dünyaya duyuruldu. İzmir İl sınırları ve 6 millik Türk Karasuları içinde bulunan Koyun Adası 2004’ten beri Yunan işgali altında.
Hardalias, Sakız Adası’ndan Yunan bayraklı Askeri Bot ile hareket ederek İzmir Koyun Adası’na geldi. İzmir Koyun Adası Belediye Başkanı George Daniil, Savunma Bakanı Yardımcısı Hardalias’ı adanın iskelesinde karşıladı. Hardalias’ın bindiği Yunan Askeri Botu Türk Karasuları’nı 6 mil ihlal etti.
Adanın değişik yerlerinde konuşlu İşgalci Yunan Askerlerini denetleyen Hardalias, Yunan askerleri ve Yunan Belediye Başkanı Daniil ile birlikte egemenlik ve bayrak gösterisi yaptı.
Hardalias, Koyun Adası’nın doğusunda görevli İşgalci Yunan Askerleri ile birlikte Yunan bayrağının altında egemenlik ve bayrak gösterisi yaptı. Fotoğrafta fon olarak İzmir Karaburun Yarımadası kullanıldı.
TÜRK ADASI’NDA YUNAN İTFAİYESİ !
İşgal ettiği 20 Türk Adası ve 2 Türk Kayalığı’na 6 bin Yunan askeri yerleştiren Yunanistan, işgal ettiği topraklarımıza yatırım yapmaya devam ediyor. 2006’da İzmir Koyun Adası’na Denizcilik Fakültesi açan ve fakültede kendi Deniz Ticaret Filosuna kaptan yetiştiren Yunanistan, 2021 yılında da adada İtfaiye Teşkilatı kurdu. Hardalias, İzmir Koyun Adası ziyareti sırasında adadaki Yunan İtfaiyecilere Koruyucu Ekipman verdi.
Hardalias, Koyun Adası Yunan İtfaiyesi Aracının önünde, Yunan İtfaiyeciler ile birlikte fotoğraf çektirdi. İtfaiye Aracı’nın kapısında aracın Koyun Adası Belediyesi’ne ait olduğu yazıyor.
İÇİŞLERİ BAKANI ALİ YERLİKAYA, YUNAN BELEDİYE BAŞKANLARINI NEDEN GÖREVDEN ALMIYOR, YERLERİNE NEDEN KAYYUM ATAMIYOR?
2972 Sayılı Mahalli İdareler Seçimi Kanunu Madde 9’a göre Türk topraklarındaki belediye başkanlarının Türk Vatandaşı olması gerekiyor. Başta İzmir Koyun Adası Belediye Başkanı George Daniil olmak üzere İzmir, Aydın ve Muğla illerimizde bulunan Türk adalarının belediye başkanları Yunan vatandaşıdır.
İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, adalarımızdaki Yunan Belediye Başkanlarını neden görevden almıyor, yerlerine neden kayyum atamıyor?
SAHİL GÜVENLİK KOMUTANLIĞI, TÜRK KARASULARINI İHLAL EDEN YUNAN ASKERİ BOTU’NA NEDEN MÜDAHALE ETMEDİ ?
2692 Sayılı Kanuna göre Sahil Güvenlik Komutanlığı, sorumluluk alanında ve Türk Karasularında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Hükümranlık Haklarını korumakla görevli ve sorumludur. Sahil Güvenlik Komutanlığı, sorumluluk alanında ve 6 millik Türk Karasularında, 27 Ağustos 2023’te, İzmir Karaburun batısında seyir yapan ve Yunan Bakan Yardımcısı Hardalias’ı taşıyan Yunan Askeri Botu’na neden müdahale etmedi ?
JANDARMA GENEL KOMUTANLIĞI, YUNAN BELEDİYE BAŞKANLARINI NEDEN YAKALAYIP ADALETE TESLİM ETMİYOR?
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hazine arazisine çöken ve araziyi işgal eden mafya liderleri ve elemanlarını yakalayıp adalete teslim etmek Jandarma’nın görevidir. Aynı şekilde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin İzmir, Aydın ve Muğla’daki adalarına çöken ve adaları işgal eden Yunan vatandaşı Belediye Başkanlarını yakalayıp adalete teslim etmek de Jandarma’nın görevidir.
Jandarma Genel Komutanlığı , Yunan vatandaşı Belediye Başkanlarını neden yakalayıp adalete teslim etmiyor?
VATAN TOPRAKLARINI KİM KORUYACAK?
Yunan Savunma Bakan Yardımcısı Nikolaos Hardalias, 27 Ağustos2023’te, hiçbir engelle karşılaşmadan İzmir Koyun Adası’na gelerek Türkiye Cumhuriyeti’ne ait adada Türkiye’ye meydan okudu, egemenlik ve bayrak gösterisi yaptı.
Hardalias, Türkiye’ye meydan okurken başta Tayyip Erdoğan olmak üzere Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, Savunma Bakanı Yaşar Güler, Genelkurmay Başkanı Metin Gürak, Kara Kuvvetleri Komutanı Selçuk Bayraktaroğlu, Ege Ordusu Komutanı Kemal Yeni, Jandarma Genel Komutanı Arif Çetin, Sahil Güvenlik Komutanı Ahmet Kendir bu duruma seyirci kaldı. Yunanistan’a nota verilmedi.
Erdoğan ve AKP Hükümeti ile Komuta Kademesi, hem işgal edilen adalarımıza karşı kayıtsız kalıyor hem de adalarımızdaki Yunan Devlet uygulamalarına karşı seyirci kalıyor. Şimdi biz de soralım, Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik haklarını ve vatan topraklarını kim koruyacak?
26 Ağustos 1922 sabahı, çok başarılı topçu hazırlık ateşi ile başlayan Büyük Taarruz, piyadelerimizin daha ilk saatlerden itibaren Yunan mevzilerine girmesiyle başarılı bir şekilde devam etti. 26 ve 27 Ağustos günlerinde Yunan askerleri mevzilerini bırakarak kaçmaya başladı. Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın bizzat emir ve komuta ettiği Başkomutanlık Meydan Savaşı’nda düşmanın büyük bir kısmı yok edildi ve esir alındı.
Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, Türk Ordusu’nun kazandığı bu eşsiz başarıyı bir genelge ile Türk Milleti’ne duyurdu. Ayrıca, “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” diyerek, Türk Ordusu’na düşmanı takip edip Anadolu’dan atması için emir verdi. Türk Ordusu kısa zamanda düşmanı yendi ve 9 Eylül 1922’de Yunan askerlerini İzmir’de denize dökerek vatanı düşman işgalinden kurtardı.
Ancak, 9 Eylül 1922’de, İzmir’de denize döktüğümüz Yunan askerleri yine İzmir’de. Yunan Savunma Bakanı Yardımcısı Nikolaos Hardalias, 27 Ağustos2023’te, İzmir Koyun Adası’na gelerek adada konuşlu Yunan Askeri Üssü’ndeki işgalci Yunan askerlerini denetledi. Hardalias’ın adadaki faaliyetleri Yunan Savunma Bakanlığı resmi internet sitesinde yayımlanarak bütün dünyaya duyuruldu. İzmir İl sınırları ve 6 millik Türk Karasuları içinde bulunan Koyun Adası 2004’ten beri Yunan işgali altında.
Hardalias, Sakız Adası’ndan Yunan bayraklı Askeri Bot ile hareket ederek İzmir Koyun Adası’na geldi. İzmir Koyun Adası Belediye Başkanı George Daniil, Savunma Bakanı Yardımcısı Hardalias’ı adanın iskelesinde karşıladı. Hardalias’ın bindiği Yunan Askeri Botu Türk Karasuları’nı 6 mil ihlal etti.
Adanın değişik yerlerinde konuşlu İşgalci Yunan Askerlerini denetleyen Hardalias, Yunan askerleri ve Yunan Belediye Başkanı Daniil ile birlikte egemenlik ve bayrak gösterisi yaptı.
Hardalias, Koyun Adası’nın doğusunda görevli İşgalci Yunan Askerleri ile birlikte Yunan bayrağının altında egemenlik ve bayrak gösterisi yaptı. Fotoğrafta fon olarak İzmir Karaburun Yarımadası kullanıldı.
TÜRK ADASI’NDA YUNAN İTFAİYESİ !
İşgal ettiği 20 Türk Adası ve 2 Türk Kayalığı’na 6 bin Yunan askeri yerleştiren Yunanistan, işgal ettiği topraklarımıza yatırım yapmaya devam ediyor. 2006’da İzmir Koyun Adası’na Denizcilik Fakültesi açan ve fakültede kendi Deniz Ticaret Filosuna kaptan yetiştiren Yunanistan, 2021 yılında da adada İtfaiye Teşkilatı kurdu. Hardalias, İzmir Koyun Adası ziyareti sırasında adadaki Yunan İtfaiyecilere Koruyucu Ekipman verdi.
Hardalias, Koyun Adası Yunan İtfaiyesi Aracının önünde, Yunan İtfaiyeciler ile birlikte fotoğraf çektirdi. İtfaiye Aracı’nın kapısında aracın Koyun Adası Belediyesi’ne ait olduğu yazıyor.
İÇİŞLERİ BAKANI ALİ YERLİKAYA, YUNAN BELEDİYE BAŞKANLARINI NEDEN GÖREVDEN ALMIYOR, YERLERİNE NEDEN KAYYUM ATAMIYOR?
2972 Sayılı Mahalli İdareler Seçimi Kanunu Madde 9’a göre Türk topraklarındaki belediye başkanlarının Türk Vatandaşı olması gerekiyor. Başta İzmir Koyun Adası Belediye Başkanı George Daniil olmak üzere İzmir, Aydın ve Muğla illerimizde bulunan Türk adalarının belediye başkanları Yunan vatandaşıdır.
İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, adalarımızdaki Yunan Belediye Başkanlarını neden görevden almıyor, yerlerine neden kayyum atamıyor?
SAHİL GÜVENLİK KOMUTANLIĞI, TÜRK KARASULARINI İHLAL EDEN YUNAN ASKERİ BOTU’NA NEDEN MÜDAHALE ETMEDİ ?
2692 Sayılı Kanuna göre Sahil Güvenlik Komutanlığı, sorumluluk alanında ve Türk Karasularında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Hükümranlık Haklarını korumakla görevli ve sorumludur. Sahil Güvenlik Komutanlığı, sorumluluk alanında ve 6 millik Türk Karasularında, 27 Ağustos 2023’te, İzmir Karaburun batısında seyir yapan ve Yunan Bakan Yardımcısı Hardalias’ı taşıyan Yunan Askeri Botu’na neden müdahale etmedi ?
JANDARMA GENEL KOMUTANLIĞI, YUNAN BELEDİYE BAŞKANLARINI NEDEN YAKALAYIP ADALETE TESLİM ETMİYOR?
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hazine arazisine çöken ve araziyi işgal eden mafya liderleri ve elemanlarını yakalayıp adalete teslim etmek Jandarma’nın görevidir. Aynı şekilde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin İzmir, Aydın ve Muğla’daki adalarına çöken ve adaları işgal eden Yunan vatandaşı Belediye Başkanlarını yakalayıp adalete teslim etmek de Jandarma’nın görevidir.
Jandarma Genel Komutanlığı , Yunan vatandaşı Belediye Başkanlarını neden yakalayıp adalete teslim etmiyor?
VATAN TOPRAKLARINI KİM KORUYACAK?
Yunan Savunma Bakan Yardımcısı Nikolaos Hardalias, 27 Ağustos2023’te, hiçbir engelle karşılaşmadan İzmir Koyun Adası’na gelerek Türkiye Cumhuriyeti’ne ait adada Türkiye’ye meydan okudu, egemenlik ve bayrak gösterisi yaptı.
Hardalias, Türkiye’ye meydan okurken başta Tayyip Erdoğan olmak üzere Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, Savunma Bakanı Yaşar Güler, Genelkurmay Başkanı Metin Gürak, Kara Kuvvetleri Komutanı Selçuk Bayraktaroğlu, Ege Ordusu Komutanı Kemal Yeni, Jandarma Genel Komutanı Arif Çetin, Sahil Güvenlik Komutanı Ahmet Kendir bu duruma seyirci kaldı. Yunanistan’a nota verilmedi.
Erdoğan ve AKP Hükümeti ile Komuta Kademesi, hem işgal edilen adalarımıza karşı kayıtsız kalıyor hem de adalarımızdaki Yunan Devlet uygulamalarına karşı seyirci kalıyor. Şimdi biz de soralım, Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik haklarını ve vatan topraklarını kim koruyacak?
‘Fusûsu’l-Hikem’ tamlaması; ‘yüzük kaşı (yuvası), göz bebeği, eklem yeri, ön diş’ gibi mânâlara gelen ‘fass’ın çoğulu olan ‘fusûs’ ile hikmetin çoğulu ‘hikem’ kelimelerinden meydana gelmiştir. ‘Kıssa’ ise; ‘geçmişte yaşanmış bir olayı, daha sonra gelecek insanlara, ders verilmek istenen kısmını aktarma’ olarak ifâde edilir. Söz konusu kelimenin kullanılış itibâriyle, anlatma, açıklama, birinin izini takip etme, haber ve târihî bilgi mânâları vardır. Eserin müellifi; ‘Şeyhü’l Ekber’ olarak da anılan Muhyiddin İbnü’l Arabî’dir. İspanya’nın Endülüs bölgesinde, Eyyübîler Devleti döneminde doğup 1165-1240 yıllarında yaşayan, İslâm mütefekkiri, mutasavvıf ve şâirdir. Suudî Arabistan kökenli olup 1204 yılında Selçuklular hâkimiyetinde bulunan Anadolu’ya gelip bir süre kaldı ve dönemin tanınmış âlimleriyle istişârelerde bulundu.
Muhyidin İbnü’l Arabî Fusûsu’l-Hikem’de, Kur’ân-ı Kerîm’de adı geçen 27 peygamber, hikmetin çeşitli yönlerinin tecessümü olarak ele alınır ve incelenir.
***
Mesnevî; kadim Türk yurdu Orta Asya’da, günümüzde Afganistan sınırları içerisinde bulunan Belh Şehri’nden, âilesi ile birlikte Anadolu’ya gelip Konya’ya yerleşen Türk mutasavvıf Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî (1207-1273) tarafından İslâm’ın altın çağı olarak isimlendirilen dönemde telif edilmiştir. Mesnevî, doğu klasik edebiyatında, kafiye îtibâriyle müstakil beyitlerinin, ikişer mısraı kafiyeli olan bir nazım türüdür. Çok sayıda şâirin neşretiği mesnevîler vardır. Şahıs ismi belirtilmeksizin kullanılan ‘Mesnevî’ kelimesi ile Mevlânâ’nın eseri akla gelir. 25618 beyitlik Mesnevî’de Vahdet-i Vücud / Varlıkta Birlik anlayışı, bir takım hayâlî veya hakikî olaylarla anlatmaya çalışan didaktik (öğretici) bir eserdir.
Prof. Dr. Dilâver Gürer; 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 601 sayfalık eserinde, peygamberlerin; ilimleri, mûcizeleri, husûsiyetleri, sıfatları, peygamberlere duyulan ihtiyaç, peygamberlerin tebliğ görevleri, gönderilmesindeki hikmet gibi hususlar hakkında bilgi veriliyor.
Fusûsu’l-Hikem’de ve Mesnevî’de; Hz. Âdem, Hz. Nuh, Hz. İbrâhim, Hz. Mûsa, Hz. Îsa, Hz. Muhammed, Hz. Hud, Hz. Sâlih, Hz. Yusuf, Hz. Dâvud, Hz. Süleyman, Hz. Lokman (bâzı kaynaklarda peygamber olmadığı, mübârek ve ulu bir şahıs olduğu belirtilmektedir) Hz. Üzeyir hakkında alâka çekici müfit ve muhtasar bilgiler yer alıyor. ( Hz. Üzeyir’in İslâm’a göre peygamber olup olmadığı ihtilaflıdır. Üzeyr (a.s)’in adı hakkında da âlimlerin farklı yorumları vardır.)
Çok rahat okunan eserin ana mesâjı insanları inançlı olmaya, iyiye, doğruya ve güzele yönlendirmek; kötülüklerden çirkinlik ve yasaklardan alıkoymak olmakla birlikte, târihî bilgiler ve geçmiş dönemlere ait medeniyet ve beşerî ilişkiler hakkında bilgiler de vermektedir.
Eserin arka kapak yazısı:
Peygamberler, ilâhî hükümleri ve bilgileri insanlara birinci kaynaktan, en doğru biçimde aktaran, Yüce Yaratıcı’nın insandan istediği hayat ve âhirete hazırlık konusunda onlara yaşayış ve inançlarıyla örnek olan Allah elçileridir. Onların kıssaları ne sıradan bir masal ne de basit bir hikâyedir.
İslâmiyet’in derûnî boyutunu, ‘ihsân’ mertebesini oluşturan tasavvufun mensupları için peygamber kıssaları dînî hayâtı sağlam bir biçimde tanıma ve yaşama yolunda önemli vâsıtalar olarak başlangıçtan beri kullanılagelmiştir. Hattâ menâkıbnâme geleneğinin bunun bir uzantısı olarak geliştiğini söylemek, pek de yanlış bir görüş sayılmaz.
Gürer’in bu çalışmasında, sâdece tasavvuf târihinde değil, görüşleri ve eserleriyle dünya düşünce târihinde de derin izler bırakmış olan iki büyük sûfînin, İbn Arabî ve Mevlânâ’nın peygamber kıssalarını nasıl değerlendirdikleri, yorumladıkları örneklerle işlenmiştir. Şüphesiz ki bu iki güzîde mütefekkirin düşünce hayâtında ve sisteminde peygamber kıssalarının vazgeçilmez bir yeri vardır.
Bu kitapta, mârifetullah ırmağından doldurulmuş kadehlerin sûfiyâne zevk ile yudumlanışının ve hidâyet ışığından süzülen pırıltıların temâşasının örneklerini bulacaksınız.
-2-
Önde gelen İslâm âlimlerinden ve evliyalarından, Kadiriyye Tarîkatının kurucusu ve mürşidi olan Abdülkâdir Geylânî (İran 1078 – Bağdat 1166) İslâm kültürüne mühim eserler armağan etmiştir. Ayrıca farklı yerlerde kayda geçmiş kısa veya kapsamlı görüşleri risâleler hâlinde yayınlanmıştır. Prof. Dr. Dilâver Gürer bu risâlelerden seçtiği metinleri tercüme ederek 14 X 21 santim ölçülerinde 308 sayfalık kitap hâlinde okuyucunun istifâdesine sunmakla isâbetli bir iş yapmış, üstün bir hizmet gerçekleştirmiştir.
Her ne kadar günümüz ilâhiyat profesörleri arasında mutasavvıflar için uygun olmayan yakıştırmalara tevessül edenlere rastlanıyorsa da, günümüzde ve çevrede İslâmiyet’e tasavvuf yoluyla alâka duymuş, ısınmış ve neticesinde tam ve mükemmel bir Müslüman hüviyetine kavuşmuş pek çok insan vardır. Hattâ Müslüman Türkler için milât kabul edilen 751 yılının Temmuz ayında Abbâsîler ve ortağı olan Karluklar ile Çinliler arasındaki Talas Meydan Savaşı’ndan önce Orta Asya Türkleri arasında oba oba, ev ev dolaşarak Türkleri İslâmiyet’le tanıştıran, ısındıran ve Müslüman olmasına vesile olan İbrâhim Edhem ve onunla aynı düşüncede olan sûfilerdir. Bilinmektedir ki sûfi ve mutasavvıf kelimeleri arasında sıkı bir bağ vardır.
Sûfilerin iki türlü tebliğ metodu vardı: 1-Dolaylı tebliğ, 2 Doğrudan tebliğ. Dolaylı tebliğde İslâmî hayat tarzı ile insanların dikkati çekilir, İslâmiyet’e ısındırılır. Bu yöntemi savunanlara göre Allah, hiç kimseye, bir gayrimüslime, İslâmiyet’i zorla kabul ettirme yetkisini vermemiştir. Peygamberlere bile… Müslüman, örnek teşkil edecek İslâmî bir hayat yaşarsa, bu; tebliğ yerine geçer. Örnek olan Müslüman, tebliğ vazifesini yapıp yapamadığı hususunda endişeye kapılmamalıdır. (Bu düşünce İslâm âlimlerine aittir. Âlimler, davranış sözden güçlüdür derler) Öğüt veren değil, örnek olan şahıs vazifesini bihakkın yapmıştır. Müslüman’ın vazifesi. Gayret etmektir. Neticeden sorumlu değildir. Netice dâima Allah’ın takdir ve yetkisindedir.
Prof. Gürer eserinin takdim yazısında tasavvufun; ‘İslâm’ın derûnî boyutu’ veya ‘Îslâm’ın özü’ olarak târif edilebileceğini belirtiyor.
Eser mündericatı, geniş bir yelpâze gibidir. Geylânî’nin hayat hikâyesi, eserleri ve eserlerinden Mektubat’ta yer alan 15 adet mektup, Gavsiye Risâlesi ve tercümesi ile ihtiva ettiği konular, peygamberler, tefsirler, İslâmî tâbirlerden: zikir, makâfeşe ve müşâhede, havâtır, ma’rifet, hırka, vasiyet, vuslat ve bir Müslüman’ın bilmesi gereken bilgilerden pek çoğu…
‘Sûfî ve Mutasavvıf’ başlıklı bölümden tadımlık birkaç satır:
Mutasavvıf, mübtedîdir (işin başlangıcında); sûfî ise müntehîdir (işin sonuna ulaşmış).
Mutasavvıf, vuslat yolunda yürüyendir; sûfî ise yolu katetmiş ve vuslata ermiştir.
Mutasavvıf, hamaldır/taşıyandır; sûfî ise taşınandır.
Mutasavvıf ağır ve hafif her şeyi taşır; taşır ki, nefsi erisin, hevâsı gitsin, dilekleri ve kuruntuları yok olsun. Böyle olunca sâf olur, ‘sûfî’ diye isimlenir ve ‘taşınan’ olur. Kaderin yükü olur; irâdenin küresi, tertemiz din merkezi, ilim ve hikmet kaynağı, hüküm ve nûr evi olur! Evliyâ ve abdâlın sığınağı, melcei, mercii olur; onların istirahat mahalli, nefeslendikleri yer ve neşelendikleri mekânları olur…
Sûfi, gerdanlığın gözüdür. Tâcın incisidir. Rabbin nazargâhıdır. Mutasavvıf ise, nefsiyle, hevâsıyla, dilekleriyle, şeytanıyla, dünyâsıyla ve âhiretiyle mücâdele hâlinde olan ve onlara katlanandır. Bu altı yön düyâsında dünyâlık işleri, dünyâya muvâfakati, dünyâyı kabûlü terk etmek ve bâtınını dünyâya meyletmekten ve onunla meşgul olmaktan tasfiye etmek / temizlemek sûretiyle rabbine kulluk etmek için çabalayan kimsedir. (s: 223)
Fusûs’l-Hikem ve Mesnevî’de peygamber kıssaları ile Abdülkadir Geylânî’den Risâleler isimli eserler aynı yayınevinin etiketi ile hazırlanmıştır:
Necmettin Erbakan Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Temel İslâm İlimleri; aynı zamanda Tasavvuf Ana İlim Dalı Bölümlerinin Başkanı Prof. Dr. Dilâver Gürer ile Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Öğretmeni Hayrettin Hayrullah Sofuoğlu tarafından müştereken hazırlanan eser; 17 X 24 santim ölçülerinde şömizli sert kapak içerisinde lüks Iwory kâğıda basılı 616 sayfadır.
Kur’ân Arapça’dır. Bu husus: ‘Biz Muhakkak bu kitabı okuyup anlamanız için Arapça olarak indirdik.’ (Yusuf. 12/2) ve ‘Bu Arapça bir Kur’ân olmak üzere âyetleri açıklanmış bir kitaptır.’ (Fussılet (41/3) İfadelerini ihtiva eden âyetleri yorumlayanlar ‘Arapça değil ise, Kur’ân da değildir’ hükmüne varıyor. Peygamber Efendimizin (sav) Kur’ân açıklamaları mâhiyetindeki hadisleri bile Kur’ân değildir. Durum böyle olunca, ana dili Arapça olmayan bir kişinin, âlim bile olsa, yaptığı tercüme, aslının aynı olarak kabul edilemez. İslâm âlimi Mansur el Mâtürîdî dahî, hazırladığı kitaba ‘Kur’ân tefsiri veya meâli’ dememiş, ‘Te’vilâtü’l Kur’ân’ ismini tercih etmiştir. Din âlimi, tercüman, hattat, müfessir, müçtehit ve mütefekkir Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır (1878-1942) Hocaefendi’nin bu konuda çok sert bir yazısı vardır.
Bu hususun üzerinde hassasiyetle durulmasının sebebi açıktır: ‘Bir takım oryantalist kafalı insanlar, mâdem ki Kur’an Türkçeye çevrilmiştir, namazlarda âyetler Türkçe okunabilir’ diyerek meseleyi gündeme getirirler, tartışmalar sebebiyle pek çok mukaddeslerimiz zarar görür. Hatırlanacağı üzere 10 sene kadar önce bir ilâhiyat profesörü, ‘âyetler Türkçe okunarak namaz kılınabilir’ iddiasında bulunmuş ve çok tartışılmıştı.
Bütün bunlara rağmen, (kötüye kullanılacağı hesaba katılmaksızın) bahsi geçen kitap, iyi niyetlerle hazırlanmıştır. Bazı, sûrelerin Türkçe metinleri ile heyet tarafından hazırlanan metin karşılaştırma suretiyle kontrol edilmiş, endişeyi gerektirecek farklılıklar görülmemiştir. Bütün mesele, kitabın adı ile sınırlıdır.
2017 yılında basılan kitabın. Muhtemelen tamamı satılmıştır. Yeni baskının aynı isimle yapılmaması, hiç değilse meâl isminin kullanılması ümit edilir.
***
Birkaç misal: (İlk sıradakiler D. Gürer ve H. H. Sofuoğlu kitabından, ikinci sıradakiler Diyânet İşleri Başkanlığı yayınlarından alınmıştır.
Fâtiha Sûresi:
1-Bismillâhirrahmânirrahîm. 2- Hamdolsun Âlemler’in Rabbi olan Allâh’a! 3-Rahmân’a, Rahîm’e. Din ‘günü’nün mâlikine. 5-Biz sana ibâdet eder ve senden yardım isteriz. 6-Bizi sırât-ı müstakîme eriştir; 7-Kendilerine nîmet verdiklerinin yoluna; gazaba uğramışlarınkine de sapmışlarınkine de değil!
1-Rahmân ve rahîm olan Allah’ın adıyla… 2-Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. 3-Rahmân ve rahîm. 4-Ödül ve cezâ gününün tek hâkimi. 5- (Rabbimiz!) Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz. 6-Bizi dosdoğru yola ilet; 7-Nimetine erdirdiklerinin yoluna; gazaba uğramışların yoluna da, dalâlete sapmışların yoluna da değil! Âmin!
Asr Sûresi:
1-And olsun asra! 2-Muhakkak ki insan hüsrandadır. 3-İman edenler, sâlih ameller işleyenler, birbirlerine Hakk’ı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler hâriç.
1-Andolsun zamana. 2-İnsan gerçekten ziyan içindedir. 3-Ancak, iman edip de sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka (Onlar ziyanda değillerdir).
Kevser Sûresi
1-Gerçekten de, biz sana ‘kevser’ verdik. 2-O halde Rabbin için ‘namaz kıl’ ve kurban kes. 3-Sana kin besleyene gelince: Odur soyu kesik.
1-Şüphesiz biz sana Kevseri verdik. 2-Rabbin için namaz kıl, kurban kes. 3-Doğrusu sana buğzeden, soyu kesik olanın ta kendisidir.
Nasr Sûresi:
1-Allah’ın yardımı ve o
1-Fetih geldiği zaman 2-Ve sen de insanların Allah’ın dînine grup grup girdiğini gördüğünde, 3-Hemen rabbine hamdederek tesbih et ve ona istiğfar et. Çünkü o Tevvâb’dır.*
*Tevvab: tövbeleri çok kabul eden.
1-Allah’ın yardımı gelip fetih gerçekleştiğinde; 2- Ve insanların akın akın Allah’ın dinine girdiğini gördüğünde; 3- Rabbine hamdederek şânının yüceliğini dile getir ve O’ndan af dile; şüphesiz O, tövbeleri çok kabul edendir.
H YAYINLARI BASIM YAYIM DAĞITIM PAZARLAMA VE TİCÂRET LİMİTED ŞİRKETİ
Uncular Caddesi Azat Yokuşu Sokağı Nu: 10 Üsküdar, İstanbul.
Prof. Dr. DİLÂVER GÜRER: 1965 yılında Yozgat’ta doğdu. 1981 yılında Yozgat Lisesi’nden, 1986 yılında Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Bir yıl öğretmenlik yaptıktan sonra, Haziran 1987’de Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Dâire Başkanlığı’nda, uzman yardımcılığına tâyin edildi. 1992-1993 öğretim yılında Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tasavvuf Bilim Dalı’nda doktoraya başladı. 1995’te Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde Tasavvuf Ana’ bilim Dalı’na araştırma görevlisi olarak tâyin edildi. 1997’de ‘Abdülkâdir Geylânî ve Kâdiriyye’nin Kolları’ isimli çalışması kabul edilerek doktor unvanına sâhip oldu. Fransa ve Mısır’da, ilim şubesi ile alâkalı araştırmalarda bulundu. 2002 yılında, alanında doçent, 2007 yılında profesör oldu. Yazar, hâlen Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı Başkanı’dır. Arapça ve İngilizce bilmekte’dir. Yayınlanmış çok sayıda kitap ve makalesi vardır. Yayınlanmış Kitaplarından Bazıları: 1-Abdülkâdir Geylanî, Hayatı Eserleri, Görüşleri: İnsan Yayınları. 2-Peygamber Kıssaları: İnsan Yayınları. 3-Fusûs’l-Hikem ve Mesnevî’de peygamber kıssaları: İnsan Yayınları. 4-Cilâ’ül Hâtır – Yolun Esasları (Abdülkâdir’i Geylânî’den tercüme): Gelenek Yayınları. 5-Risâleler (Abdülkâdir’i Geylânî’den tercüme): İnsan Yayınları. 6-Düşünce ve Kültürde Tasavvuf. Ensar Yayınları. 7-Mesnevî-i Şerif Şerhi Seb‘a’dan Seçmeler: Rumi Yayıncılık. 7-Mevlânâ, Hayâtı ve Yolu: Rumi Yayınları. Yazarın bunların dışında, çeşitli toplantılarda sunmuş olduğu tebliğleri, dergi ve kitaplarda yayınlanmış makaleleri ve kitap bölümleri gibi çalışmaları ile çeşitli ilmî ve akademik faaliyetleri bulunmaktadır.
Etik, her şeyden önce istenilecek bir yaşamın araştırılması ve anlaşılmasıdır. Yani bütün etkinlik ve amaçların yerli yerine konulması; neyin yapılacağı ya da yapılamayacağının; neyin isteneceği ya da istenemeyeceğinin; neye sahip olunacağı ya da olunamayacağının bilinmesidir. Kısacası etik, insan tutum ve davranışlarının; “iyi-kötü, doğru-yanlış” açısından değerlendirilmesidir.
Etik, ahlaki davranış, eylem ve yargıları ilgilendiren bir konu olarak bilimin önemli bir parçası ve sistematik bir çalışma alanıdır. Ahlak yanlış-doğru, iyi-kötü, erdem ve kusur ile davranışları ve davranışların sonuçlarını değerlendirme ile ilgilidir.
Ahlak(aktöre – morality), huy, mizaç, yaratılış anlamına gelen “ hulk “ sözcüğünün çoğulu olup, insanlar arası ilişkilerde uyulması gereken tinsel (manevi) ilke ve kuralları içerir.
Ahlakın etkisi, yaptırımı, zorlayıcı gücü, insanın vicdanıdır. İnsan, duygusunu, düşüncesini, davranışını, tutumunu, eylemini “vicdanının sesine” kulak vererek doğru-yanlış, iyi-kötü, olumlu-olumsuz olarak değerlendirir. Böylece birey, kendisi ile başkaları arasındaki ilişkilerde denge, düzen, denetim ve uyum sağlar.
Ahlak, kültürel değerler ve ideallerle ilgili doğru ve yanlışları ve bunlara uygun olarak nasıl davranılması gerektiğini belirler. Ahlak geniş tabanlı ve nasıl davranılması gerektiğine ilişkin yazılı olmayan standartları içerir.
Etik ise, hem daha soyut kavramlara dayalıdır hem de bu soyut kavramlardan ne anlaşılması gerektiğini tanımlamaya çalışır. Etik kuralların açık ve belirli bir alana ilişkin yazılı kuralları içermesi beklenir. Örneğin, sanat etiği, siyaset etiği, tıp etiği, hukuk etiği, eğitim etiği, çevre etiği, medya etiği vb. Bu ilkeler, uyması beklenen bireylerin özelliklerine göre değil evrensel kabul gören kavramlara dayalı olarak geliştirilirler.
Değişen zaman ve koşullara bağlı olarak, eskiden yasaklanmış davranışlar, zaman içinde teşvik edilen davranışlara dönüşebilmektedir. Aynı eylemin, farklı ahlak anlayışları açısından farklı yorumlandığı da bilinmektedir. Ancak meslek etiğine ilişkin ilkelerin evrensel olma arayışı vardır ve kolay kolay değişmezler.
Başlıca etik ilkeler:
1. Adalet: Adalet, eşitlere eşit davranmayı içerir. Kurum açısından adalet, personele, kuruma katkıları oranında haklarını; kurallara aykırı davranmaları oranında da ceza verilmesidir.
2. Eşitlik: Eşitlik, yararların, sıkıntıların, hizmetlerin dağıtılmasında uygulanacak sınırların belirlenmesini içerir. Eşitlik, dürüstlük ve adalet kavramları ile bütünleşmiş bir kavramdır.
3. Dürüstlük ve Doğruluk: Dürüstlük, doğruluğu içerir, fakat ondan farklı bir kavramdır. Doğruluk gerçeği söylemek, sözlerimizi gerçeğe uydurmaktır. Dürüstlük ise, gerçeği sözlerimize uydurmak, sözümüze bağlı kalmak ve beklentileri gerçekleştirmektir. Dürüstlüğü kanıtlamanın en iyi yollarından biri, yanımızda olmayan kişilere sadakat göstermektir.
4. Tarafsızlık: Tarafsızlık ya da nesnellik, insanın bireyleri ya da nesneleri oldukları gibi görebilmesi, ve bu görüntüyü bireyin kendi istek ve korkuları ile oluşturduğu görüntüden ayırabilmesidir.
5. Sorumluluk: Belirli bir görevin istenilen nitelik ve nicelikte yerine getirilmesidir. İki tür sorumluluk vardır. Birincisi, üstlere hesap vermeyi içeren “sorumlu olma”dır. İkincisi ise bir işi yapmayı üstlenmek anlamına gelen “sorumluluk alma”dır .
6. İnsan Hakları: İnsanın insan olma özelliği nedeniyle sahip olduğu; dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez nitelikte, kişiliğe bağlı haklardır.
7. Hümanizm: İnsan varlığının insani erdemlerce biçimlendirilmesi, insancıllık çabası; insanın insancıl bir biçimde eğitilmesi öğretisi; insanların yetişme ve gelişme yeteneğinden, insanın erdemleriyle, kişiliğinin göz önünde tutulmasından yola çıkılarak, insanın çok yönlü yetişmesini, özgürce etkinlikte bulunmasını, güçlerini ve yeteneklerini kullanabilmesini amaçlayan, insan toplumunun gelişmesine ve insan soyunun daha da yetkinleşmesine ve özgürleşmesine yönelik düşünce ve çabaların bütünüdür.
8. Bağlılık: Personelin kurum üyeliklerini sürdürmeleri ve kurumda kalmak istemeleri olarak tanımlanabilir.
9. Hukukun Üstünlüğü: Bu ilkenin yaşama geçirilmesi, hukuk düzeninin toplumda egemen kılınması, hukuk üzerinde politik baskı olmaması, yasaların kişilere göre çifte standartlı olarak uygulanmaması, suçlunun kısa sürede yakalanıp cezalandırılması, yargısız uygulama yapılmaması, yetkili kişi ve kuruluşların yasalara saygılı olması, hukuk sisteminin sağlıklı ve düzenli çalışmasını sağlar.
10. Sevgi: İnsanın kendisiyle ve başkalarıyla yapıcı bir ilişki kurmasıdır. Sevgi, sorumluluğu, ilgi ve bakımı, saygı ve bilgiyi, başkasının yetişme ve gelişmesi için istek duymayı gerektirir.
11. Hoşgörü: Hoşgörü, “katlanmak”, “tahammül etmek”, “dayanmak” anlamındadır. Hoşgörü, insanı, insanlığı anlamak, bilmek, saygı duymaktır. İnsanların birbirlerinden farklı duygu, düşünce, davranış, tutum, eylem biçimleri olduğunu kabul etmektir.
12. Saygı: Saygı, korkmak, çekinmek değildir. Saygılı olmak, bir insanı olduğu gibi görebilme yetisini ve onu özgün bireyselliği içinde fark edebilmeyi anlatır. Saygı bir insanı, bir kişi olarak olduğu gibi görmek, onun kişiliğini ve biricikliğini fark etmek demektir.
13.Tutumluluk: Kurumu amaçlarına uygun olarak yaşatmak, kurumdaki insan ve madde kaynaklarını en verimli biçimde kullanmakla gerçekleşir.
14.Demokrasi: Demokrasi, insana bir değer olarak önem veren ve insan kişiliğinin özgürce ve eksiksiz olarak geliştirilmesine olanak sağlayan bir yönetim biçimidir.
15. Olumlu İnsan İlişkileri: Yönetimde insan ilişkileri, insanlar için, insanlarla birlikte etkili biçimde çalışabilme becerisidir. Sağlıklı insan ilişkileri için, bireylerin yetenek ve güçleri kadar, zayıf yanlarının ve gereksinimlerinin neler olduğunun anlaşılması gerekir.
16. Hizmet Standartlarının Yükseltilmesi: İşverenlerin en önemli görevlerinden biri de yurttaşlara sunulan hizmetlerin kalitesini yükseltmek; yerinde ve zamanında etkili hizmet sunabilmek olmalıdır. Bunun için yalnızca verilen işin yapılması değil, bu işlerin en iyi biçimde nasıl yapılabileceği konusunda yapıcı bir yaklaşım içinde olmak da gerekmektedir.
17. Açıklık: Çoğu yönetici, “ast astlığını, üst üstlüğünü bilmelidir” düşüncesi ile astlarının düşüncelerini açıkça söylemelerine karşı çıkarlar. Bazı görevliler kendilerinin açık sözlü olmalarının sakıncalı olacağını düşünmektedirler.
18. Hak ve özgürlükler: Özgürlük, bireyin bir şeyi yapma ya da yapmama serbestliğidir. Devlet ya da başka herhangi bir güç tarafından, herhangi bir şey için zorlanmamayı, baskı altında tutulmamayı ifade eder. Hak kavramı ise, özgürlükten daha geniş bir anlam taşır. Bu terim, yalnızca serbest olmayı değil, bunun yanı sıra devletten ya da toplumdan bazı istemlerde bulunmayı da içerir. Bu anlamda eğitim hakkı ile eğitim özgürlüğü birbirinden farklı kavramlardır.
19. Emeğin hakkını verme: Emek, personelin iş performansını elde etmek için harcadığı kafa ve kol gücüdür. Personelin emeğinin hakkı, kurumun yapacağı ödeme ile verilir. Ödeme, personelin üretim için kuruma harcadığı emekle harcadığı değer artışından hak ettiği değerin kendisine döndürülmesidir. Ödeme kavramı içine, personelin kurumca karşılanan her türlü gereksinmesi girmektedir. Personelin kendilerinden beklenen performans düzeyine ulaşmaları için onlara emeklerine denk ödemenin yapılması gerekmektedir.
20.Yasa dışı emirlere karşı direnme: Suç teşkil eden emirler yerine getirilmez. Verilen emir hukuka aykırı ise, bu aykırılığı üstüne bildirmesi ve emrin yazılı bir şekilde kendisine verilmesini sağlaması gerekir. Böylece hukuka aykırı emir veren üstün, bu emrin verilmesinden veya yerine getirilmesinden doğan sorumluluğu üstlenmesi sağlanır.
Birey ve toplum olarak, huzurlu mutlu, üretken olabilmemiz ve insanca, onurlu yaşayabilmemiz için evrensel kurallara uymak durumundayız. Ahlaki ve etik kurallar, bireylerin hak ve özgürlüklerini korur, toplumları dejenere olmaktan kurtarır.
Oğuz Çetinoğlu: Peygamber Efendimiz (sav) ‘Müslüman, Müslüman’ın kardeşidir’ buyurmuş olmasına rağmen, İslâm’ın farklı yorumlarına mensup olan Müslümanlar arasında çatışmalar ülkemizde ve dünyanın her tarafında görülüyor. Sosyolog Dr. olarak bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?
Dr. Abdulkadir Sezgin: Ülkemizin etrafında medya çıkan veya çıkartılan karışıklıklar, İslâm ülkeleri arasında Şii-Sünni çatışması çıkması için yapılan faaliyetlere ilâve olarak iç politikanın boş, anlamsız, kısır, gayesiz ve ‘özür’lü tartışmaları Alevî meselesini gölgede bıraktı. Muharrem ayı ve Hz. Hüseyin’in Şahâdet yıldönümü bile kendimize gelmemizi sağlamadı.
Dünyâda ve özellikle İran ile Irak’ta ise bölgede hâkimiyet kurmak isteyen süper güçlerin özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin çıkardığı karışıklıklar, kardeş katline dönüştürülüyor.
Çetinoğlu: Gayrimüslimlerle ‘diyalog’ kurmak yerine, din kardeşimizle, kan kardeşimizle sürtüşme hâlindeyiz.
Dr. Sezgin: Kendi koşumuz, akrabamız, dünürümüz, gelinimiz, damadımız olan insanlarla sevgi köprüleri kurmak mecburiyetindeyiz. Bu meseleyi yeni baştan incelemeliyiz. Bize ait bir dert, bir mesele, bir potansiyel problem olan bu işi nasıl çözeriz, meselesini birlikte düşünelim.
Sâkin bir dönemde isek de potansiyel tehlike, dış tahriklerle ağır faturalar çıkaracak problem hâline dönüşebilir. Türkiye’de PKK dâhil, anarşi örgütlerinin üst yönetiminde önemli sayılacak mensuplarının ateist eski Marksist-Leninistler olduğu dikkate alındığında meselenin önemi daha iyi anlaşılabilir. Köken itibariyle Alevî olmayanlar da Alevî görünmekte, potansiyet gücü istismar etmek için fırsat kollamaktadır.
Alevîlik konusu sosyal, kültürel, dini, hukuki, stratejik bir mesele olmakla birlikte özü itibariyle bir din meselesidir. İşin doğrusu en önemli din meselesi olduğu gibi, aynı zamanda bir şehirlileşme ve sosyal gelişme sorunudur.
Olayı bu şekilde görmeden ve anlamadan yapılacak çözüm önerilerinin başarı şansı olmayacaktır.
Çetinoğlu: Söylediklerinizi daha açık ifâde etmeniz mümkün mü?
Dr. Sezgin: 1960 – 1965 yılları arasında da ülkemizde Alevî problemi vardı. O zaman Alevîler: özellikle merhum Avukat Cemal Özbay, Sinasi Koç, Halil Öztoprak ve arkadaşları; ‘Alevîliğin hak mezhep olduğunun Diyanet tarafından tanınmasını’ istiyorlardı.
Alevî Çalıştayları sonunda hazırlanan raporlardan birinde de ‘Diyanet’e Mezhepler Genel Müdürlüğü’ kurulmasının çıkmış olması bu bakımdan son derece ilgi çekicidir.
Günümüzde ise, Yıllık İlerleme Raporlarında, AB’nin azınlık dini olarak gösterilmesi, ‘Alevîler ve gayrı Müslimlerin dîni hürriyetleri…’ gibi ifâdelerle gayrimüslimlerle birlikte anılması ve AB tavsiyesine uyularak ve/veya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ile Alevîliğin bir din hâline getirilme çabaları görülmektedir.
Hatta bunun 2014 yılına kadar gerçekleşeceği endişesi düşünen kafaları çatlatacak ve beyinleri kafatasından dışarıya fışkırtacak bir ıstıraba dönmektedir.
Çetinoğlu: ‘Tarîkat’ kavramını nasıl anlamak gerek?
Dr. Sezgin: Tarîkatlar, yasaklanmadan önce İslâm’ın felsefi, medenî (şehirli) entelektüel düşünce boyutunu ifâde eden İslâm tasavvufunun uygulama alanı olarak kabul ediliyordu.. Bu pencereden bakıldığında Tarîkatlar dîni bir kurum değil, yaygın eğitim kurumları idi.
Çetinoğlu: Yönetimleri ile alâkalı hükümler nasıldı?
Dr. Sezgin: 3 Mart 1924 tarih ve 429 sayılı Şer’iye ve Evkaf Vekâleti ile Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Vekâleti’nin ilgası ve Diyânet İşleri Reisliği ile Genelkurmay Başkanlığı’nın kurulması hakkında kanunun Diyânet’le ilgili 5. Maddesinde; ‘Tekâyâ ve zevâyâ’nın (tekkelerle zâviyelerin) idâresine şeyh ve sâir müstahdeminin tâyin ve azillerine Diyânet İşleri Reisi memurdur’ hükmü mevcuttu.
Bu uygulama tarîkatların fiilen kapatıldığı 31 Aralık 1925 târihine kadar uygulanmış ve Osmanlı döneminden kalan ‘Meclis-i Meşayih Nizamnamesi (Şeyler Meclisi Tüzüğü) ile 8 yönetmelik’ de bu dönemde yürürlükte kalmış ve Cumhuriyet’in mevzuatı arasında yerini almıştır.
1868 yılında başlayan ve tarîkatların kapandığı 31 Aralık 1925 tîrihine kadar da uygulanmış olan bu mevzuat incelendiğinde aşağıdaki sonuçlar ortaya çıkacaktadır:
1-Tarîkat konusu, İslâm tasavvufunun uygulama yerleri olmakla birlikte, Tarîkatlar dînî kurumlar değil, dünyevî kurumlardır.
2-Bu sebeple de Tarîkatlara ilişkin düzenleme yetkisi, şekli ve biçimi dâhil, kamu düzenini sağlayan devlete ait bir görevdir. Şeyhlik ve Mürşitlik din tebliği (toplumu din konusunda aydınlatma görevi)ne ilişkin temel ilkeler, Tarîkatlar için de geçerli ilkelerdir.
3-Tarîkatların öncelikle güvenlik, mâliye ve din denetimi (dine ve Tarîkat kurallarına uygunluk denetimi) gibi üç temel denetime tâbi olduğu görülecektir.
4-Şeyhler ve dervişlerin kayıtlarının tutulacağı ayrı ayrı defterler olacağından, kimin tarîkat şeyhi veya üyesi (tâlip veya derviş) olduğu açıkça ve herkes tarafından bilinebilecektir.
5-Devlet kendisine müracaat ederek, elinde şeyhlik, Dedelik, Çelebilik, … gibi belgesi olan ve/ya şeyh olmak isteyenleri, öncelikle eğitime tâbi tutarak, kendi alanlarında yetiştirme ve bunlar içerisinde bu işi yapabileceklere şeyhlik belgesi vererek, yahut şeyh olarak nerede görev yapacağını belirleyerek, Tarîkata girmek isteyenlerin beklentilerine doğru cevap verilmesini sağlamış olacaktır.
6-Alevîlikten – Nakşîliğe hiçbir Tarîkatın siyâset yapmasına imkân bırakılmamış olacağından siyâset-Tarîkat ilişkisi kesilecek, ülke gerçekten laikleşmiş olacaktır.
Çetinoğlu: Günümüzde Alevîlik ve benzeri kuruluşlarla alâkalı durum hakkında bilgi lütfeder misiniz?
Dr. Sezgin: Alevîlik ve benzeri kuruluşlar için en önemli hukuk metni 30.11.1925 tarihli ve 677 sayılı ‘Tekke ve zaviyelerle türbelerin seddine ve türbedarlıklar ile bir takım unvanların men ve ilgasına dair kanun’ yürürlüktedir. Tarîkatları yasaklayan ilgili 677 sayılı kanunla şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, nakiplik, halifelik ile bu unvan ve sıfatların kullanılması ile bu unvan ve sıfatlara ait hizmet ifası ve kıyafet giyilmesi yasaktır.
Sayılan bu sıfat veya unvanlar bütün Tarîkatlarda kullanılan ortak sıfat veya unvan olmakla birlikte, ‘müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık ve halifelik’ doğrudan Alevîlik ve Bektaşilikle ilgilidir. Çelebilik daha çok Mevlevî ve Alevîlerce kullanılır. Alevî Dede’lerinin Hacı Bektaş Pir Postu Vekili ‘Serçeşme’ olarak kabul ettikleri ‘Çelebi’ Hacı Bektaş Veli’nin soyuna mensup olanlar arasından Osmanlı döneminde Ferman-ı Humayun (kararname) ile ‘Mütevelli’ olarak tâyin edilmiş kimsedir. Mevlevilik’te de Çelebi, Mevlânâ’nın soyundan gelenler arasından aynı şekilde atanan kimse idi. Bunların ataması Tarîkat şeyhi olarak değil, ‘Dergâh veya Tekke Mütevellisi’ şeklinde olurdu. Tarîkatlarla ilgili yasak sonrasında, son tâyin edilmiş çelebilerin vefat etmesi sonrasında sonrasında aile içi seçimle veya yaşayan Çelebi’nin kendisinden sonrasını işâret etmesi ile belirlenmiştir. Cumhuriyet Anayasanın 174. Maddesi ile anayasaya aykırılığı iddiasında bulunulamayacağı hükme bağlanmış 8 inkılâp kanunu ile ilgili metindir.
Bu madde genellikle yanlış olarak ‘değiştirilemez’ şeklinde yorumlanmakta veya anlaşılmaktadır. Burada sayılan 8 kanundan bazılarında zaman içinde değişiklikler yapıldığı hatırlanmamaktadır.
Alevî Çalıştayları’nın etkin ve problemi çözebilecek, kökten çözümlere yönelememiş olmasının temel hukuki engeli de bu kanun maddesidir.
Bu hüküm sebebi ile Alevîlik ve benzeri olan Tarîkatlar probleminin çözümünü siyâsî partiler veya doğrudan Bakan eliyle çözümü mümkün gözükmemektedir.
Çözüm bürokratik mekanizmanın uzlaşması ve önerisi ile yapılabilir, şeklinde düşünüyor ve bunun altını da, çizmek istiyorum.
Dr. ABDULKADİR SEZGİN 1948 Yılında Yozgat’ta doğdu. İlköğrenimini Yozgat’ta, orta öğrenimini Yozgat, Ankara ve İstanbul’da tamamladı. 1971 yılında İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nü bitirdi. 1970 yılında İstanbul Şehzade Câmii Hatibi olarak başladığı memuriyet hayatında, Müftülük, Vaizlik, İl Müftü Yardımcılığı, Din Bilgisi ve Ahlak Öğretmenliği, Diyânet Yayınevi Müdürlüğü, Başkanlık Merkezinde Uzmanlık, Şube Müdürlüğü, Müfettiş Yardımcılığı, Müfettişlik ve Başmüfettişlik yaptı Kasım 2011 de emekli oldu. İstanbul – Eminönü Din Görevlileri Cemiyeti Başkanlığı yaptı. Cumhuriyetin 50. yılında Müftü olarak bulunduğu Tekirdağ Malkara ilçesinde ‘Cumhuriyet Câmii’ adıyla bir câmi yaptırdı. Trakya bölgesinde ilçede ilk İmam – Hatip Lisesini bu ilçede açtırdı. Yunanistan, AB ve ABD’nin Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması taleplerine karşı, alternatif olarak, eğitim dili Türkçe ve Türk soylu Hıristiyanlar ve diğerlerine hitabedecek şekilde, 1977 yılında; ‘İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde Hıristiyanlık bölümü açılması projesi’ni geliştirdi ve YÖK tarafından 1999 yılında proje ‘Diğer Dinler Bölümü’ adıyla kabul edilerek, açılmaya karar verildi. İstanbul Üniversitesi ve İlahiyat Fakültesi yönetimlerinin ilgisiz ve isteksizliği sebebiyle öğrenci alınmadı ve 2005 yılında öğrencisizlikten kapandı. Yaklaşık 300 câmii bulunan Caferi Türklerin din adamı ihtiyaçlarını karşılamak üzere, Iğdır veya Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde de bir Caferi Bölümü açılmasına dair projenin kabulü için çalışmaları cemaatın ve Diyânet’in muhalefeti sebebiyle açılamadı. 1978 yılında, Seyyid Ahmed Arvasi başkanlığında beş kişi tarafından kurulan Türk Gençlik Vakfı kurucuları arasında yer aldı, hâlen bu vakfın Mütevelli Heyeti üyesidir. 1987-1991 yılları arasında Prof. Dr. Şaban Karataş başkanlığındaki Ankara Aydınlar Ocağı Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu. 1992-1995 yılları arasında Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de Din Hizmetleri Müşaviri olarak görev yaptı. Bakü Devlet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin açılmasını sağladı ve iki öğretim yılı ‘İlimler Namzedi’ (Doçent) unvanı ile Öğretim üyeliği yaptı. Azerbaycan’da İmam – Hatip Lisesi’ne benzeyen beş adet ‘İlahiyat Temayüllü Lise’nin açılışını sağladı. Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektâş Veli Araştırma Merkezi’nin 1988-2007 yılları arasında Bilim Kurulu Üyesi olarak görev yaptı. Hâlen aynı merkezin danışmanı, İlim Kurulu Üyesi ve ilmî hakem olarak ilişkisi devam ediyor. Emniyet Genel Müdürlüğü hizmet içi eğitim programlarına 1996-2001 yılları arasında beş yıl konferansçı ve öğretim üyesi sıfatıyla katıldı. Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Târihi Enstitüsü’nde, ‘Cumhuriyet Döneminde Dinî Hayatın Meselelerinin Târihî Kökenleri’ tezi ile Yüksek lisans yaparak ‘Bilim Uzmanı’ oldu. On ilde, yaklaşık on bin Alevî denek üzerinde araştırma yaptı ve yaklaşık iki bin Alevî köyü gezdi. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde ‘Türkiye’de Alevîlik – Bektaşîlik Üzerine Sosyolojik Bir Araştırma ’ konulu tezi ile de ‘Bilim doktoru ’ oldu. Yayımlanmış ilmî içerikli 12 kitabı ve yüzden fazla makalesi bulunmaktadır. 12 Mart 1923 târihinde, Ankara’da vefat etti. Allah (cc) rahmet eylesin.
Bir tarafta milyonlarca kişi açlıkla mücadele ederken, diğer tarafta lüks, şatafat ve israf alıp başını gitmişse burada çok ciddi bir sorun var demektir. Sorunlarımızın sebebi kaynak kıtlığı değil, merhamet eksikliğidir. Ben bu adaletsizliklere itiraz ediyorum. Daha adil bir TÜRKİYE’nin mümkün olduğuna inanıyorum.
İnancımız, kültürümüz, kökenimiz ve siyasi inancımız ne olursa olsun hepimiz 85 milyonluk büyük TÜRKİYE ailesinin birer ferdiyiz. Ülkemizin kaynaklarının adaletsiz paylaşımına itiraz ediyorum.
AKP yandaşı olan bazı okurlarım başlığa ve ilk iki paragrafa bakıp hemen “kardeşim işin gücün iktidara muhalefet etmek, yeter artık” diye düşünmüş olabilir.
Fakat bu başlıktaki mesajın neredeyse aynısını Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın G20 Liderler Zirvesi’ndeki konuşmasında söylediğini duyunca bana haksızlık ettiklerini anlayacaklar.
Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın cümlesi Türkiye ile alakalı değil, dünyadaki gelir dağılımı bozukluğuna dair. RTE’nin ifadesi şöyle:
“Bir tarafta 735 milyon kişi açlıkla mücadele ederken, diğer tarafta lüks, şatafat ve israf alıp başını gitmişse burada çok ciddi bir sorun var demektir. Sorunlarımızın sebebi kaynak kıtlığı değil, merhamet eksikliğidir. Türkiye olarak biz bu adaletsizliklere itiraz ediyoruz. Daha adil bir dünyanın mümkün olduğuna inanıyoruz.”
“İnancımız, kültürümüz ve kökenimiz ne olursa olsun hepimiz 8 milyarlık büyük insanlık ailesinin birer ferdiyiz” diyen Erdoğan dünya kaynaklarının adaletsiz paylaşımına dikkat çekti.
Peki, benim bu iki cümleyi Türkiye için kullanmamı haksız kılacak bir durum var mı?
Şimdi aşağıdaki rakamlara bakıp birlikte karar verelim.
****************************
Türkiye’de Açlık Ve Yoksulluk Sınırı Altında Yaşayanlar
TÜRK-İŞ Araştırmasının 2023 Ağustos ayı sonucuna göre;
Dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) 12.198 TL’ye,
• Gıda harcaması ile giyim, konut, kira, elektrik, su, yakıt, ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer aylık harcamalarının toplam tutarı ise (yoksulluk sınırı) 39.733 TL’ye,
• Bekâr bir çalışanın ‘yaşama maliyeti’ de aylık 15.813 TL’ye yükseldi.
Elbette ki “yoksulluk sınırı tutarı, işçinin eline geçmesi gereken ücret düzeyi değildir. Haneye girmesi gereken toplam gelirin alt sınırını ortaya koyan bir göstergedir.”
CHP Yoksulluk Dayanışma Ofisi’nin yayınladığı rapora göre, Türkiye’de nüfusun yüzde 60,4 dolayında kesimi, yani 51 milyon 600 bin kişi açlık sınırının altında yaşamakta.
“Nüfusun yüzde 37,6’sının, yani 32 milyon 150 bin kişinin ise yoksulluk sınırının altında, açlık sınırının üstünde yaşadığı görülmektedir.
Kısaca, nüfusun yüzde 98’i, yani 83 milyon 750 bin kişi açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır.”
Böylesine yaygın yoksulluğu ve kötü bir gelir dağılımını G-20 ülkelerinin hiçbirinde göremezsiniz.
“Türkiye Çocuk Araştırması 2022 Raporu’na göre; peynir ve yoğurt gibi süt ürünlerini her gün tüketemediği belirtilen çocukların oranıyüzde 42,2, ekmek veya makarna gibi tahıl içeren yiyecekleri her gün tükettiği belirtilen çocukların oranı yüzde 62,4, meyveyi her gün tüketmediği belirtilen çocukların oranı yüzde 49,5, sebzeyi her gün tüketmediği belirtilen çocukların oranı yüzde 67; et, tavuk veya balığı her gün tüketmediği belirtilen çocukların oranı yüzde 87,3″ tür.
Yaşadığımız “derin yoksullaşma” sürecinde bu oranların güncel halinin daha da kötüleşmiş olduğu açıktır. Nüfusumuzun en yüksek gelirli yüzde 10’unun milli gelirden aldığı pay (enflasyon, faiz ve döviz kurunun birlikte yükselmeye başladığı) 2021 yılından bu yana yükselmekte. Buna karşılık en fakir yüzde 20’lik kesimin payı düşmektedir. Bunu uzmanlar Gini katsayısındaki bozulma ile takip ediyorlar.
Bundan sonra bir süre daha gelir dağılımındaki bozulmanın devam etmesi bekleniyor. Çünkü “Enflasyonun yükseldiği ortamlarda ücretlilerin durumu bozulduğu için gelir dağılımının bozulması normaldir.”
****************************
Dinime Küfreden Bari Müslüman Olsa
“Dinime küfreden bari Müslüman olsa” diye yaygın kullanılan bir sözümüz var. Bu söz dinle alakalı değildir.
TDK sözlüğünde, “başkalarını eleştirirken kendisi de aynı yanlışı yapan kimse için kullanılan bir söz” olarak açıklanıyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın G20 zirvesinde sarf ettiği ve yukarıda alıntıladığım sözleri aslında çok doğru ve yerinde.
Fakat şikâyet edilen bu olumsuzluklar bizde yok mu?
“Bir tarafta milyonlarca kişi açlıkla mücadele ederken, diğer tarafta lüks, şatafat ve israf” içinde yaşayanlar” kimler?
“Saray’ının bir dakikalık gideri 15 bin lira (iki emekli maaşı) olan, “itibardan tasarruf olmaz” gerekçesiyle 13 uçağını azaltmayan, kamudaki araç kiralama giderlerini bir önceki yıla göre 8 kat artıran bir lider gelir dağılımı bozukluğundan, lüks, şatafat ve israftan şikâyet ederse inanan çıkar mı?
Türkiye’deki durumu ve O’nun ülkemizi 21 senedir tam yetkiyle yönettiğini bilen katılımcılar, RTE’nin bu sözlerini duyunca, müstehzi bir şekilde gülümsemişlerdir sanıyorum. Diplomatik nezaket gereği yüzüne söyleyen çıkmamış olabilir.
Ama bu konuşma metnini yazan danışmanların, söylenen söz kadar, sözün söyleyenle uyumunu da dikkate alması gerekirdi.
Çünkü, kıçı hep açık olan keçinin, çitten atlarken kuyruğu havalanan koyuna, “kıçın göründü” diye gülmesini ciddiye alan çıkmaz.