14.4 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 245

 Osmanlı Devleti ve Sonrası

     Birinci Dünya Savaşı sona erdikten sonra, Mütareke / Mondros Ateşkes Antlaşması yapılmış, tüm gözler tekrar Osmanlı Devleti ve onun şahsında İslâm ülkelerine çevrilmişti. Mağlubiyet / Yenilgi sonunda nasıl bir hâl başgösterecek? Dünya nasıl bir durum alacaktı? Artık eski Hâl muhâl / imkânsız! Ya yeni hâl ya yeni bir izmihlâl / bozulmak ve büsbütün yok olmak mı söz konusu olacaktı? Halbuki o Osmanlı Devleti ki, asırlardır İslâm ve Müslümanların bağımsızlık, hürriyet, beka ve devamlarının teminatıydı. Allahın kelâmı, sözü olan Kur’an’ın sesini; dünyanın her tarafında yükseltmeyi ve yüceltmeyi en büyük gaye bilmiş, bu uğurda milyonlarca şehit vermiş ve gazilik rütbesine ermişti.

     Bir kısım müslümanların yapması ile diğerlerinin günah ve sorumluluktan kurtuldukları; farzı kifaye olan cihadı yüzyıllarca yerine getirmiş; böylece din ve dindarlığın gereğini severek, canla başla, hem de başarıyla yapmıştı. Tek bir beden hükmündeki İslâmın parçası olmanın görev bilinci ile, kendilerini İslâm’a feda etmekten asla geri kalmamışlardı. Kısaca demek lâzımsa, Türklerin liderliğindeki Osmanlı Devleti, kendini Hilâfetin bayraktarı olarak görmüş, kendini böyle bilmiş ve öyle de hareket etmişti. İşte Osmanlı Devleti ve başında bulunduğu İslâm Milleti’nin böyle parlak bir maziye sahip oluş keyfiyeti; Allah’ın indinde ona öyle manevî bir mevki ve makam kazandırmıştı ki, Birinci Dünya Savaşı’nda yaşadığı felâketler, uğradığı zararlara karşılık olarak; Türkiye Cumhuriyeti ve İslâm Âlemi saadet ve mutluluğa garkolacak, hürriyet içinde âsûde bir hayata kavuşacaklar. Evet istikbal ve gelecekte; tüm uğranılan maddî mânevî felaketler telâfi edilecek. Güzel ve parlak günlere inşâllah, yeniden kavuşulacak. 

     Çünkü şu yenilgi musibeti, hayatımızın mayası, temel ve esası olan şefkati, uhuvvet ve kardeşliği harekete geçirdi. İslâmın emrettiği tesanüdü / dayanışmayı sağladı.

     Çünkü yenilgi sarsıntısının artması, menfî medeniyetin maddî manevî tahribi, ahlâkî çöküntü; bunların hepsi ters yüz olmalı. Sûret değiştirerek. Sistemi bozulmalıydı.

     Çünkü ancak bu durumda İslâm Medeniyeti gerçek yüzünü gösterecek, kirlenen dünya yüzeyini tekrar temizleyecek. Bizler de İslâm’ın özlediğimiz yükseltici ve yüceltici asıl mahiyet ve özelliklerine şevk ve heyecanla, yeniden sarılmış olacağız.

     Çünkü, İslâm yeryüzündeki mizan ve ölçülerin asıl kaynağıdır.

     Çünkü, İslâmın rahmet ve merhameti, Kur’an semasından indirilmiştir.

     Çünkü, Kur’an Medeniyeti’nin esasları müspet ve pozitiftir.

     Çünkü, dayanak noktası, kuvvete bedel haktır.

     Hakkın gereği ise, âdil olmak, dengeli ve ölçülü davranmak ve birbirine denk düşmektir.

     Çünkü, ancak bundan çıkar selâmet, zail / yok olur mutsuzluk ve sıkıntı.

     Çünkü, hedefinde menfaat yerine fazilet vardır.

     Faziletin gereği ise, muhabbet ve sevgidir. Birbirine yakınlık hissetmektir.

     Birbirini çekmek ve kendine ısındırmaktır. Çünkü, saadet bundan çıkar.

     Böylece adavet / düşmanlık ortadan kalkar.

     Çünkü, hayattaki düsturu cidal / mücadele ve kavga yerine, yardımlaşma düstur ve prensibidir.

     O  düsturun gereği ise, birlik ve dayanışmadır. Böylece toplum hayatlanır, canlanır.

     Çünkü hizmet yolunda, heva heves yerine hidayet yani doğru yolu esas tutar.

     Bunun özelliği, insana lâyık tarzda terakki / gelişme ve ilerleme sağlaması

     Ve refah / bolluk ve bereket getirmesidir.

     Velhâsıl, ruhu gereği gibi, aydınlatır;

     Tekâmülüne / ilerleme, yükselme, gelişme ve olgunlaşmasına istenen yolu açar.

     Aynı zamanda İslâm; birlik ve beraberlik için unsuriyetçiliği / menfî milliyetçiliği yani ırkçılığı reddeder. Zira din, dil bir ise millet birdir. Hattâ din bir ise, millet yine birdir. Türkiyemizde din de birdir, dil de birdir. Peygamberimize “Arap kimdir?” diye sorulunca: “Arapça konuşandır.” diye cevaplandırmıştır. Öyleyse Türkçe konuşan Türktür. Çünkü milleti; aynı doğuşta olanlardan ziyade, aynı oluşta olanlar meydana getirir. İslâm “Mü’minler kardeştir.” diyor. Zaten Mü’min olmayanlar da insan olarak birbirinin kardeşidir.

Bazı Gündem Maddeleri

Sayın okurlarım, ibret sayılabilecek olaylarla karşı karşıya kalıyoruz. Bir ve bütün olma gereğimiz ister istemez öne çıkıyor. Sözde dost ve müttefiklerimiz Türkiye’yi Ortadoğu’da güçlü kılmamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Paramızla uçak alamıyoruz. Bize direniyorlar. Diğer taraftan Ukrayna ve Rusya böyle giderse daha yıllarca savaştırılır. Ukrayna’yı kullanmak isteyenler Ukrayna’ya sınırlı silah ve füze veriyorlar. Bunları bir kısmı Rus askeri güçlerine zor ulaşıyor. Amaç Rusya ve Ukrayna’nın birlikte zayıflatılmasıdır. ABD silah şirketleri gelişmelerden son derece memnundur. Yunanistan Türk korkusuyla uğraştırılıyor. ABD üs adı altında Yunan topraklarına el koyuyor. Hiç de medeni olmayan Batı ve İsveç Kuran-ı Kerim yakmakla maalesef tatmin oluyor ve utanmadan bu saygısızlığı ve çirkinliği düşünce özgürlüğü içinde görüyor. Uluslararası hukuka yazılı belge almadığınız sürece Batılıların size söz vermesi hiçbir anlam taşımaz. Sözde tam üyelik yolunda 1999 yılında gitme denmesine rağmen, rahmetli Bülent Ecevit’in Helsinki’ye gidişi ve eli boş dönüşü unutulmamalıdır. Türkiye’ye söz verenler biz artık görevde değiliz deyiveriyorlar. Bunların devlet ve devlet adamı anlayışı budur.

Savunma sanayiine daha fazla kaynak sağlanmalı, önem verilmeli ve Türkiye caydırıcı olmalıdır. Artık muhalefeti de iktidarı da seçim sonuçlarını bir tarafa bırakmalı; Batı’nın oyunlarına karşı koymalı ve ortak tepki göstermelidir. İç politika ile bu kadar fazla meşgul olmamız yetmedi mi?

Vefat eden dostlarımıza ve eski arkadaşlarımıza karşı daha vefalı olalım; medeni tavır ortaya koyalım. Türk’ün yıllardır susmayan sanatçısı, hizmetkarı Bozkurt İlham Gencer’i ve bize Türk Dünyası gerçeğini öğreten hocamız, ağabeyimiz Prof.Dr.Turan Yazgan’ın eşini ebediyete yolcu ettik. Cenazelere ve diğerlerine bir çiçek ve temsilci göndermesi gerekenler maalesef hiç ortada görünmedi.

14 Temmuz 2023 tarihinde TV’de haberleri izliyordum. TBMM’de bir yeni hanım milletvekili kendisine rey verenlere Arapça ve Kürtçe teşekkür etmeye kalktı. Bunun bir oyun olduğu ve oyun kurucusunun da toplantıyı yöneten olduğu anlaşılıyordu. Haklı itirazlar karşısında bu başkan vekilinin işgal ettiği mevkiye hiç de layık olmadığı yaptığı konuşmadan ve garip benzetmelerinden anlaşılıyordu. Kendisinden farklı bir şey de beklenemezdi. Türkiye’de Türk ve Türkçe düşmanlığını, egemenlik haklarımızı hedef almayı anlamak zordur. Rahmetli II.Abdülhamit Türkçe konusunda çok hassastı. Mecliste bulunacak olanların mutlaka Türkçe bilmesini ve konuşmasını gerekli görürdü. Egemenlik haklarımızı hiçe sayan, Devletle kavgalı, zorla milletimizi tahrik edenlerin kavgaları sürmektedir. Demokrasinin defosu olan malum parti ve çevrelerin TC düşmanlığı ara ara nüksediyor; ama gerekli müdahale ve yasaların çiğnenmesi alışkanlığı, meydan okuyucu eylemler cezasız kalıyor. Anayasa Mahkememiz ise tatil işaretleri veriyor. Hep dağa layık bazıları Meclisi işgal ediyorlar. Yine bir hanım milletvekili çok önemli bir şey yaptığına inandırıldığı için bir dönem Kürtçe yemine özenmişti. Kürtçeyi bilen oturum başkanı ise; buna tahammül edemeyip konuşmayı sonlandırmıştı. Yeni başkan yardımcısı ise farklı davranmıştır. Siz bu kafada devam edip egemenlik haklarımıza saldırırsanız, bölücü terör örgütüyle akraba olursanız; size tek tavsiyemiz gücünüz yetiyorsa dağa çıkmak olur. Bu kadar iddialı iseniz; kendinize dağda yakışacak bir yer arayınız, biraz mert olunuz, boyun kırıp sırıtarak ekranları kirletmeyiniz. Demokrasinin değerini biliniz. Yediğiniz kabı kirletmeyiniz. Terörle beraber olanlar için dağdaki çukurlar boş ve bazılarını bekliyor.      

Gençlerimiz, On Yıllarımız, Geleceğimiz

İki darbe arası, 1960-1980, ilginçti. Hani Çinlilerin bedduası varmış, “İlginç zamanlarda yaşa!” diye; işte öyle zamanlardı. O dönemin başında 15 yaşında bir gençtim; sonunda, 35 yaşında bir profesör… Zaman karışıktı, kavgalıydı. Fakat bizim nesil hep ümitliydi. Geri kalmış bir ülkeydik ama bu geçiciydi. Hızla büyüyecek, ileri ülkelere yetişip onları geçecektik. Bundan şüphemiz yoktu. ABD’de Yale’de, Oktay Sinanoğlu’nun yanında, Sterling Kimya Laboratuvarı’nda çalışırken, karşıdaki Fizik binasında da Feza Gürsey vardı. Erdal İnönü bizi ziyarete geliyordu. Sonra her üçünü ODTÜ’de bir arada gördüm. Bilim tarihçisi Derek Price, Küçük Bilim, Büyük Bilim kitabında, bilim, ülkelerin zenginliğiyle orantılıdır diye yazıyor fakat Türkiye’nin istisnadır diyordu. O da Yale’deydi ve Yale’deki havayı o da soluyordu: Öğrencilere göre de hocalara göre de Türkiye, bugünün tabiriyle, tek boynuzlu attı, “unicorn”du. Eşsiz bir yıldızdı.

Nerede bütün umutlar?

1969 falan olmalı, Urla’da, Atom Fiziğinde Yeni Yönler başlıklı, uluslararası bir toplantı düzenledik. 70 küsur yaşındaki Nobelli fizikçi, nükleer manyetik rezonansın kâşifi, Amerikan I. I. Rabi de davetliydi ve şöyle konuşuyordu: “Asrın başına Avrupa’ya ellerimiz ve dizlerimiz üstünde gittik. Fakat harpten sonra, bilim açısından Avrupa bizim için artık taşraydı!” Bu hikâyedeki mesaj açıktı: Türkiye de büyük bir sıçramanın eşiğindeydi! 

Umutluyduk. Menderes dönemini “görülmemiş kalkınma” diye kapatmıştık. Görmedik ama olsundu… Şimdi planlı dönemdi ve artık Rostow’un “Take off- kalkış” hikâyelerini anlatıyorduk. Gelecekten emindik. O kadar emindik ki ülke yönetiminden ümitsiz bir ses çıkınca ruhumuz isyan ediyordu. 1960 darbesinin prenslerinden Atila Karaosmanoğlu, İtalya’yı yakalamamız için birkaç bin yıla ihtiyacımız olduğunu söyleyince ayağa kalkmıştık. Yalnız entelektüeller değil. Bir taksi şoförünün bana, isyan tonunda, “Yahu biz Etilerden de mi geriyiz?” dediğini hatırlıyorum. 

Artık o umut ve “kötüsünüz” dendiğindeki isyan yok. Tersine, yönetim, Türkiye Yüzyılı falan diyor ve bizden tısss… Pek inanmıyoruz. Bırakın umudu; gençlerin yüzde yetmişi dışarı çıkmaya çalışıyor!

Geçen hafta beni iki yayın etkiledi. Biri Daron Acemoğlu Hoca’nın, Euronews’a verdiği 5 Temmuz tarihli röportaj. Diğeri de Özgür Demirtaş Hoca’nın, “Bunu mutlaka izleyin, mutlaka paylaşın!” diye çırpındığı videosuydu. Demirtaş Hoca’yı gelecek yazıda ele alacağım. 

Yolda liyakate çarpsak tanır mıyız?

Acemoğlu’nun da Demirtaş’ın da sözleri, gelecekten umut – umutsuzluk ikilemiyle ilgili. Aslında ikilem yok artık. Umut gitmiş, bize yalnız umutsuzluk kalmış. 

İlk bakışta, Acemoğlu röportajının daha başlığında iş bitiyor gibi: Ekonomide sonuç getirecek, politikalar geliştirecek kadro şu an yok. Nasıl olur!? Türkiye büyük ülke. Uzman yokluğu çekmeyiz, diye itiraz edecek oldum. Sonra Acemoğlu’nu dikkatli okuyunca bunu kast etmediğini anladım. Bakın tam ne diyor: “Buradaki belirsizliğin bir nedeni de aslında Sayın Mehmet Şimşek’in elinde ne kadar güç olduğu  kesin değil. Çünkü Türkiye’nin ekonomisinin, şu anki ciddi durumuyla gerçekten sonuç çare getiren politikalar geliştirecek bir kadroya gerek var. Bu kadro da şu anda Türkiye’de yok.

Acemoğlu insan sermayesi yokluğundan, “kaht-ı ricâl”den bahsetmiyor. Şu andaki ekonomi yönetiminin elinde gerekli kadro yok diyor! Hani aydınları kolonizatör ülkeye göçmüş ve insan sermayesiz kalmış sömürge değiliz şükür. Gerçi adım adım o noktaya doğru yol alıyoruz… Sıkıntı, elimizdeki değerleri görmezden gelip “bizim adamlar”a mevki, makam dağıtmamız. Acaba hangisi daha kötü? İnsan sermayesi yokluğu mu, liyakate sırt çevirmek mi? Yolda liyakate çarpsak tanır mıyız? 

Komik değil

Ekonomiyi “nas”la, Sayın Nebati ile yürütmeye çalıştık! Bu son cümlem okuyucumun yüzünde bir tebessüm yaratacak. Bu acı. Tam “güleriz ağlanacak hâlimize” hâli. 

Bakınız, bu mesele, şu koltuğa şu otursun, yok öteki otursun işi değil. Nas’dı, semantik bilmem neydi işi de değil. Şaka değil, eğlencelik değil. Yılları kaybediyoruz. On yıllar ellerimizden kayıp gidiyor; nesiller gidiyor. Bu, bizim, çocuklarımızın, torunlarımızın, Türkiye’nin geleceği meselesi. Daha on yıllarca geri kalmış ülke; politik olarak doğru söyleyişiyle, “kalkınmakta olan ülke” yaftasını taşımak veya taşımamak meselesi. O aşağılık hâlden kurtulmak veya ona mahkûm olmak meselesi. Acemoğlu’nun röportajını burada bulabilirsiniz. 

Keşke insan sermayemiz yetersiz olsaydı. Dışardan uzman getirirdik. Sonra da yerli uzmanlarımızı yetiştirirdik; on yılda, yirmi yılda… Biz var olan, yetişmiş uzmanlarımızdan yararlanmama sıkıntısı çekiyoruz. İşte bunun çözümü yok. Bu hastalık ölümcül. Nas da Sayın Nebati de hiç komik değil. Acı ve vahim!

Milliyetçi Atatürk

Bilgeoğuz Yayınları’nın sâhibi Ali Oğuzhan Cengiz, yayınevinin 1527 numaralı kitabında, Mustafa Kemal Atatürk’ün bilinmeyen yönlerini anlatıyor.

Atatürk’le alâkalı kitapların büyük çoğunluğunda Mustafa Kemal Atatürk aşırı övgülerle anlatılıyor. Bir kısmında ise siyâsî ve dinî mülâhazalarla noksanları ve yanlışları alaycı bir dille ve de abartılarak naklediliyor. Halbuki topluma mal olmuş, ekseriyetin sevgisine ve saygısına mazhar olmuş büyük devlet adamları, aşırıya kaçmadan iyi yönleriyle anlatılmalı ki topluma örnek olsun. Devletin yönetimine tâlip olan seçilmiş ve tâyin edilmiş şahıslar tarafından örnek alınsın. Aksi yönde beyanda bulunanların, sâdece hatâ ve noksanları sergilemek maksadıyla yazı karalayanların ise tedâviye ihtiyacı vardır. Unutulmamalıdır ki Atütürk,  her insan gibi akıl ve zekâdan, etten, kemikten, sinirden-damardan ibârettir. Doğrularının yanında, eser ölçüde yanlışlarının bulunması da tabîdir. Kusursuzluk, peygamberlere mahsus bir haslettir. Çünkü onlar, Cenâb-ı Allah tarafından vazifelendirilmiş melekler tarafından korunmuştur.       

Oğuzhan Cengiz’in telif ettiği eserde aşırı övgü yoktur. Yergiye de rastlanmaz. Az bilinen, çoğunluğun ulaşma zahmetinde bulunmadığı özel kaynaklardan faydalanarak, olayları objektif olarak ele almak suretiyle, akıl ve mantık süzgecinden geçirerek oluşan kanaatleri okuyucuya sunuyor.

Eser, yalnızca Mustafa Kemal Atatürk’ün hayat kronolojisinden ibâret değildir. Daha fazlasıdır.  Asıl üzerinde durulan konular; Atatürk’ün tasavvurları, vatana ve millete vermek istedikleri gibi çok mühim meselelerdir.  Mustafa Kemal Paşa; kimilerine göre 4000, kimilerine göre 40.000 yıllık şanlı geçmişi olan Türk milletine, çağın şartlarına uygun bir devlet armağan etme tasavvurundadır Bu tasavvurun gerçekleşmesi için tâkip ettiği yol ve dönemin şartları ön plânda ele alınmıştır. Ayrı ayrı işlenen, derinlik kazandırılan meselelerin özü verilmiştir.  Gerekli görüldüğü durumlarda derinde kalan detaylı bilgiler de okuyucuya sunulmuştur.

Bu tür konulardan biri: Enver Paşa ile Mustafa Kemal Paşa’nın birbirlerine karşı ‘tavırlı’ olmalarına sebebiyet veren hâdiselerdir.

Bilindiği gibi Sultan Vahdeddin Han, şehzâdeliği döneminde iade-i ziyâret maksadıyla Almanya’ya giderken berâberindeki kadroda Mustafa Kemal Paşa, ‘Fahri Yâver-i Hazret-i Şehriyârî’ sıfatıyla bulunmaktaydı. Uğurlamaya gelen şahıslar arasında Enver Paşa da vardı. Adına ‘kıskançlık’ denmese bile ‘tavır’ meselesi böyle doğdu. Her ikisi de 1881 yılında doğmuş olmakla birlikte, Enver Paşa daha kıdemliydi. Bunun sebebini kitaplardan değilse de makalelerden öğrenmek mümkündür: Mustafa Kemal Paşa’nın babası gümrük memuruydu. ‘Bey’ kelimesinden başka sıfatı yoktu. Bu sebeple Genç Mustafa, Askerî İdâdî’ye üç sene Mülkî İdâdî’de okuduktan sonra kayıt yaptırabilmişti. Enver Paşa’nın babası ise ‘sivil paşa’ idi. Bu sıfata sâhip insanların çocukları doğrudan askerî idâdiye kabul ediliyordu. Askerlikte kıdem Harp akademilerinden mezuniyet târihine göre belirlendiği için Enver Paşa, Mustafa Kemal’den üç yıl daha kıdemliydi. Enver Paşa, padişaha eşlik eden kadroda kendisinin bulunması gerektiğini düşünmüş olabilir. Bu düşünceden doğan ‘tavırlıları’, zaman zaman Mustafa Kemal Paşa’yı rahatsız ediyordu. Yine makalelerde rastlanan bir olay daha vardır:

M. Kemal Paşa, Sarıkamış Bozgunu’ndan sonra İstanbul’a gelen Enver Paşa’yı ‘geçmiş olsun’ demek maksadıyla ziyâret eder. Enver Paşa, çay bardağı düşürülüp kırılmış gibi önemsiz bir olaydan bahseder gibi bozgun meselesini küçümseyen bir tavırla konuşur. M. Kemal Paşa muhatabının bedbin olmadığını görünce, Sarıkamış’a gitmeden önce ilettiği küçük bir isteğinin neticesini sorar. Enver Paşa yine küçükseyen bir tavırla: ‘Bu meseleyi arkadaşlarla görüşürseniz daha doğru bilgiler alırsınız’ diyerek meseleyi geçiştirir.  

Tavırlı duruşlar, Enver Paşa’nın Moskova’dan Mustafa Kemal Paşa’ya yazdığı mektupla silinmeye çalışıldı ise de teşebbüsü neticesiz kaldı.

Enver Paşa, Harb-i Umûmî’den mağlûp çıkılması üzerine Berlin’e kaçmak mecburiyetinde kalmıştı. Buradan Rusya’ya geçen Paşa Moskova’da İngiliz emperyalizmine karşı birlikte mücâdele etmek için Sovyet devlet adamları ile görüşerek onlardan Anadolu hareketine silâh yardımı yapmalarını istedi. Ve Rusya’nın desteğiyle kurulan ‘İslâm İhtilâl Cemiyetleri İttihadı’ adlı cemiyetin başına geçerek Anadolu’da şubeler açmak istedi ve 1920 Eylül’ünde gerçekleşen Doğu Halkları Kongresi’ne katıldı. Bir ara Berlin’e döndüyse de fazla kalmayarak yine Moskova’ya geldi. Ankara hükümetinin temsilcisi ile görüşmeler yaptı. Mustafa Kemal Paşa’ya bir mektup yazarak hakkındaki söylentileri ve Anadolu hareketinin başına geçeceği şeklindeki iddiaları yalanladı. Fakat Yunan saldırısının başlaması ile Anadolu’ya geçme fikriyle Batum’a geldi. Bütün bu gelişmeler olurken beride Anadolu’da gözle görülecek bâzı faaliyetler belirdi: Trabzon’da Enver Paşa’ya taraftarlığı ile bilinen Yahya Kâhya, kaçaklardan oluşan bir tabur meydana getirerek başına buyruk bâzı işler yapmaya ve Enver Paşa’nın yakında döneceğini açıkça telaffuz etmeye başladı. Diğer taraftan, gelişmeler Büyük Millet Meclisi’nde bulunan kırk civarındaki İttihatçı mebuslarda da yankısını buldu. Bu gelişmelerden rahatsızlık duyan Mustafa Kemal Paşa, Rus hükümetiyle anlaşarak, Enver Paşa’yı devre dışı bıraktı. Rusların desteğini kaybettiğini ve Anadolu’da  bir şey yapamayacağını anlayan Enver Paşa bu defa, Türkistan’a yönelerek, oradaki Türkleri Ruslara karşı istiklal mücâdelesi vermek üzere teşkilatlandırmak istedi ve bu yolda da can verdi.

(Kâzım Karabekir: İstiklal Harbi’nde Enver Paşa ve İttihat-Terakki Erkânı. s: 84-85. Menteş Kitabevi, İstanbul 1967)

***

23 Ocak 1913’te Enver Bey liderliğinde İttihat ve Terakki’ciler Babıali’yi (Sadrazamlığı) basmışlar, hükümeti değiştirmişler ve mutlak iktidarı sağlamışlardı. Baskının planlamasında Mustafa Kemal’in adının geçtiği, Atatürk’ün anlatıldığı kitaplarda yer almaz. Babıâli baskının planlanmasında Mustafa Kemal’in adının geçtiği kaynağı Oğuzhan Cengiz açıklıyor…

Mustafa Kemal Paşa mütâreke döneminde İstanbul’daydı ve siyâsî arayış içindeydi. Hükümette yer almak istiyordu. İstanbul itilaf güçlerinin işgalindeyken, Mustafa Kemal Paşa’nın birçok arkadaşı tutuklandı. Fakat ona dokunulmadı. İzinle Anadolu’ya geçti. Oğuzhan Cengiz, bu gelişmenin sebeplerini kitabında okuyucuya sunuyor ve şöyle devam ediyor: ‘Mustafa Kemal’in ne yapmak istediğini anlayabilmek için, ülkenin içine düşürüldüğü vaziyeti, önce Mustafa Kemal’in kaleminden öğrenmeliyiz. Nutuk’ta manzara-i umumiyeyi tasvir eder. Kitapta o tasvir öne alınmıştır.’  

Yazar Cengiz kitabında; devrimlere girerken tartışmalı konuları öne çıkarıyor, tahlilî değerlendirmeleri tercih ediyor.

Sözün kısası kitap, farklı bir çalışmadır. Bilinenlerin tekrarından kaçınılıyor, merak edilen konular, az bilinenler, daha çok da bilinmeyenler okuyucuya sunuluyor. Gelişmeler objektif bir şekilde kitapta yer alıyor, değerlendirme de okuyucuya bırakılıyor.

 Oğuzhan Cengiz, bu kitabını yazmaktaki maksadını; ‘… okuyanların aklında Mustafa Kemal Paşa’ya ait bir soru kalmamasını sağlamak’ cümlesiyle açıklıyor.

Kitabın ‘İçindekiler’ sayfasından alınan aşağıdaki satırlar, bu iddialı açıklamanın doğruluğunu önceden teyit ediyor:

Mustafa Kemal’in Mütâreke Döneminde Siyâsî Faaliyetleri…. 

 Minber Gazetesi’ni Niçin Çıkardı?

 Enver Paşa-Mustafa Kemal Paşa İlişkileri

 İsmet Paşa, Mustafa Kemal ve Enver Paşa Münâsebetini Anlatıyor

Mustafa Kemal ve İttihat – Terakki 

Hareket Ordusu’ Adını Atatürk Verdi

Babıâli Baskını’nda Atatürk Var mıydı?

Mustafa Suphi Olayı

TBMM’de Mustafa Suphi Olayının Görüşülmesi

Mustafa Kemal’in Komünizme Karşı Tavrı

 Anzavur’un Isyanı’na Karşı Mustafa Kemal Paşa’nın Yayınladığı Beyanname

Mustafa Kemal ve Milliyetçilik

Maarif Kongresini Topluyor

 Maarif Kongresi’nin Açış Konuşması

Ölenlerin Felsefesi

Atatürk’ün Zağnos Paşa Camisi’nde Okuduğu Hutbe

Mustafa Kemal’in Hutbesi, Sorulara Verdiği Cevaplar

İzmir İktisat Kongresi’nde Alınan Kararlar

İzmir İktisat Kongresi Açış Konuşması

Mustafa Kemal Paşa’nın Mandacılığa Tavrı

Misâk-ı Millî’nin Belirlenmesinde Mustafa Kemal’in Rolü…

Atatürk ve Türk Dili

Türk Târihi Meselesi

Mustafa Kemal ve Din

Cumhuriyetin İlanı Tartışmaları

Erken Cumhuriyet İlanı!

Mustafa Kemal’in Harp Anlayışı

Atatürk ve Masonlar

Bursa Nutku Meselesi

İzmit Basın Toplantısı ve Hilâfet Tartışmaları

Hilâfet Niçin Kaldırıldı?

 Hilâfet Yanında Patrikhâneler Hahamhâneler de Kalkmalı

13,5 X 21 santim ölçülerinde 248 sayfalık kitap, kaynakça bölümünde yer alan 133 adet ilmî eserin incelenmesiyle hazırlanmış, 2023 yılında kitap raflarındaki yerine almıştır.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

 Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp hattı: 0.553-129 86 86 E-posta: bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com 

                                                                                                         

Asrın Akaryakıt Zammı

15 Temmuz gecesi benzin ve motorine, ÖTV ve KDV artışına bağlı olarak, litre fiyatına 6’şar TL zam yapıldı. Bu zam asrın en yüksek akaryakıt zammı olarak tarihe geçecek.

Bu zam ile benzinin İstanbul fiyatı 28,05 TL’den 34,05 TL’ye, motorinin (mazotun) fiyatı 22,37 TL’den 26,37 TL’ye çıktı. Oransal olarak bir defada yapılan zam ortalama yüzde 22.

28 Mayıs’ta yapılan seçim günü benzin 21,25 TL, mazot ise 19,4 TL idi. 48 gün içinde yapılan zamların oranı ise benzinde yüzde 60, mazotta yüzde 67 oldu.

Akaryakıta gelen bu fahiş zamların iğneden ipliğe her şeyin fiyatını artıracağı muhakkak.

Önceki KDV ve Kurumlar vergisinde oranların artışı, MTV’nin çift ödenmesi, her türlü vergi ve harçların yüksek oranlı artışları ile birleştiğinde akaryakıt zamlarının enflasyonu artırıcı etkisi büyük olacak.

***************************

Vergilerin Sebebi Deprem mi?        

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz yapılan vergi artışları ve akaryakıt zamlarını “deprem nedeniyle ve bazı ek ihtiyaçlar sebebiyle ek bütçe yaptık. Bütçe gelirlerini artırmak için torba kanunla bu düzenlemeleri yapmamız gerekti. Asrın felaketini yaşıyoruz, asrın dayanışmasını yapmak zorundayız” dedi.

Hükümetin yaptığı ve Meclis’te onaylanan Ek Bütçe 1,120 Trilyon TL tutarında. Ayrıca Anayasaya aykırı olduğu halde, Cumhurbaşkanına bunun 5 katına kadar borçlanma yetkisi verildi.

Deprem için harcanacağı söylenen tutar bunun yarısı civarında. Diğer yarısı içeriğini bizim bilmediğimiz “bazı ek ihtiyaçlar” için ayrılmış. Ayrıca Cumhurbaşkanına verilen yetki ile istenirse deprem için ayrılan paralar da diğer ek ihtiyaçlara aktarılabilecek.

Gelirleri artırmak için bu fahiş zamları yapan iktidarın devletin giderlerini, lüks ve şatafatı azaltıcı en küçük bir adım atmaması da ilginç.

***************************

Zenginden Alınmayan Vergi Fakirden Alınacak

Prof. Dr. Aziz Konukman’a göre, “2023 bütçesinde muafiyet ve istisnalar ile vazgeçilen vergi alacaklarının tutarı 994 Milyar TL. Bunun 850 Milyar lirası sermaye grubundan alınması gerektiği halde vazgeçilen vergiler.”

CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba’nın iddiasına göre ise, “5’li çete diye anılan şirketlere ,18 yılda 220 milyar dolar ihale verilmiş, 128 kez vergi affı sağlanmış!”

Bu vergiler sermayedarlardan tahsil edilmiş olsa ÖTV, KDV ile diğer vergi ve harçlara getirilen fahiş zamlara ihtiyaç kalmayacaktı. Bütün mal ve hizmetlerin fiyatı şimdikinden ucuz olacaktı.

Devlet neden muafiyet ve istisnalar koyarak vergi almaktan vazgeçiyor?

Getirilen muafiyet ve istisnaların gerekçesi ihracat artışına ve istihdama katkı sağlamak. Ama uygulamada böyle bir katkı sağlandığı söylenemez.

Toplumun en zengin yüzde birinden almadığı vergileri fakir halkın sırtına yüklemek bir siyasi tercihtir.

Bu tercih “ben ne yaparsam yapayım, oyunu alabileceğim yüzde 52’lik halk desteğim var” rahatlığından kaynaklanıyor olabilir.

***************************

ÖTV Artışları Devam Edecek

Rubil Gökdemir’in hesabına göre Kurumlar Vergisi, KDV artışları ve MTV’nin ikinci defa alınmasıyla 250 milyar TL toplanacak.

Akaryakıta gelen litre başı 6 TL’lik ÖTV artışı ile 58 Milyar TL gelir elde edilecek. ÖTV’de toplam 307 milyar TL’lık artış planlanıyor. Demek ki daha 249 Milyar TL’lik ÖTV artışı yapılması gerekecek. Yani akaryakıtta yeni ÖTV artışları olması kaçınılmaz gibi.

Devletin bütçesinde 36 Milyar TL olarak belirlenmiş olan Dayanıklı Tüketim Mallarından alınacak ÖTV gelirlerinin, Ek Bütçe ile 22 Milyar TL artırılacağı öngörülüyor.

Demek ki başta Dayanıklı Tüketim Malları olmak üzere birçok kalemde vergi artışları ile buna bağlı fahiş fiyat artışlarına hazır olmalıyız.

Okuduğum ve dinlediğim ekonomistlerin ortak kanaatleri şöyle:

“Şimdikinden daha büyük ek vergi paketleri de gelecek, yüksek borçlanma da. Ayrıca özelleştirme /varlık satışları da olacak.”

“Sadece Kur Korumalı Mevduat 130 milyar dolara erişti. Borçların döndürülebilmesi ve ekonominin normalleşmesi için 500 Milyar DOLAR gibi müthiş paraya ihtiyaç var. Bu yüzden Türkiye’nin birinci meselesi enflasyon değil, ödemeler dengesi krizi ihtimalidir.”

Bu yüzden “kısa vadeli borç bulma ve zam paketleri birlikte gündemde olacak.”

Erdoğan ve ekonomi kurmayları BAE, Katar ve Suudi Arabistan seferleriyle, muhataplarına cazip teklifler sunarak döviz bulmaya çalışıyor.

Ancak Prof. Dr. Emre Alkin’e göre, “Varlık Fonunda satılabilir durumda olan pek bir şey yok. Buradaki şirketleri satmak da pek kolay değil. Türk özel sektörünün elinde bulunan işletmelerin satışı gündeme gelecek.”

***************************

Bizde Akaryakıt Avrupa’dan Ucuz mu?

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz “Son zamma rağmen Avrupa ülkeleri içinde akaryakıt fiyatları yönünden en ucuz olan 4. ülkeyiz” diye savundu. “Türkiye’de zamlardan sonra 1,3 Euro olan benzin Avrupa ülkelerinde 1,6- 2,0 Euro gibi fiyatlarla satılıyor” dedi.

Bu rakamlar doğru olsa bile “Türkiye’de akaryakıt ucuz” denilmesi asla doğru olamaz.

Avrupa ülkelerinde çalışanların ve emeklilerin gelirleri Türkiye’dekilerin çok üstünde. AB ülkelerinde 2.000- 2.500 Euro arasında asgari ücret alanların bile akaryakıt alma sıkıntısı olmaz. Bizde halen asgari ücret 390 Euro, asgari emekli maaşı 258 Euro.

Ayrıca bu ülkelerde asgari ücretli oranı yüzde 5-10 arasında iken Türkiye’de asgari ücret ve çok yakınında olanların oranı yüzde 60’ın üzerinde. Türkiye’de asgari ücretin 2 katına kadar (yani 22.800 TL= 790 Euro’nun altında) ücret alanların oranı yüzde 91.

Emeklilerde durum daha da vahim. 15,9 milyon emekliden 5 milyonu, kök ücreti 6.000 TL ve altı olduğu için en düşük emekli maaşı olan 7.500 TL maaş alıyorlardı. Yılın ikinci yarısı için, kök ücret üzerinden verilen yüzde 25 zamdan sonra bile, en düşük emekli maaşı 7.500 TL’yi geçemediler ve hiç zam alamadılar.

Bu gelir seviyesindeki insanlarımızın Avrupa’dan daha ucuza akaryakıt aldığı masalına inanması da ilginç.

Demokrasi mi Darbe ve Muhtıra mı?

Darbe (coup de etat), şiddeti de içerebilecek biçimde kuvvet uygulayarak, ordu ya da ordu destekçisi gruplar marifetiyle hükümeti yıkmak, değişmesini sağlamaktır.

Uyarmak, dikkat çekmek kökünü ifade eden ‘ihtar’ kelimesinden türetilen “muhtıra” ise, uyarı yazısı anlamına gelmektedir.

Türk siyasi hayatı, 28 Şubat 1997 tarihinde ‘Postmodern Darbe’ kavramıyla da tanışmıştır ki, bu dönemde ordunun hükümete yönelik muhtıra niteliğindeki açıklamaları, bir ordu mensubunun diliyle bu anlamı kazanmıştır.

Askeri darbe ile ihtilal arasında bariz fark vardır. İhtilal (revolution), darbeden farklı olarak, şiddet yoluyla sadece mevcut hükümeti değil, siyasi düzeni (rejimi) de değiştirir. Ayrıca ihtilaller darbelerde olduğu gibi bir grup azınlığın değil, büyük bir çoğunluğun eseri olarak vücut bulurlar.

“Darbe” ve “ihtilal” gibi kavramlar toplumumuzda sürekli olarak karıştırılmıştır. Aynı olaylar için kullanılan bu iki sözcük, birbirinden çok farklı anlamlar taşımaktadır. “Darbe”, bir grubun, bir zümrenin ya da bir askerin, yönetimi “demokrasi kuralları dışında” ele geçirmesidir. “İhtilal” ise, yönetimi ele geçirmenin yanında, rejimi de değiştirmek anlamına gelmektedir.

Ülkemizde askerî müdahaleler, tarih boyunca kimi zaman ordunun kurumsal olarak, bazen de yüksek rütbeli subayların kendi başlarına inisiyatif alarak sivil yönetime el koyma girişimleri şeklinde ortaya çıkmıştır. Bunlardan bazıları başarıya ulaşmış, bazıları ise hükûmete yapılan bir uyarı olarak kalmıştır.

Türk demokrasisinin, uzun bir geçmişi olmasına rağmen, hâlâ kurumsallaşamadığını söyleyebiliriz. Bunun nedenlerinden en önemlisi askerî müdahalelerdir. Yönetime el koyma çabaları sonucunda ortaya çıkan müdahaleler, mevcut sorunlara çare bulamadığı gibi, bu sorunları daha da derinleştirmiş ve bireyi, toplumu ve devleti birbirine yabancılaştırmıştır. Yalnızca devlet adamları ve politikacıların değil, milletin zihninde de derin travmalara sebep olmuştur.

 Millî iradenin önünde en büyük engel görülen askerî darbeler, resmî ya da gayri resmi kişi ya da kişilerce veya her iki kesimce ani olarak, “anayasal olmayan” yollarla hükûmetin devrilmesi ve iktidara el konulmasıdır.

Hangi gerekçeyle, kimin veya ne adına yapılırsa yapılsın, hangi şekilde gerçekleşirse gerçekleşsin, “darbe” şiddeti içeren totaliter bir eylemdir. Darbe, bireyin gelişimi ve saygınlığı, toplumsal barış, hak ve özgürlükler, hukuk, demokrasi, sosyal, kültürel ve ekonomik kalkınma önünde çok büyük bir engel teşkil eder.

Demokratik bir sistemde, “demokrasi” ile “darbe” nin yan yana gelmesi mümkün değildir. Demokrasilerde herhangi bir kişinin, grubun ya da bir zümrenin değil, her zaman “millî iradenin” çıkarları önce gelir.  Böyle bir sistemde de darbenin yeri yoktur.

Oysa tarih boyunca, seçim yoluyla kendilerini iktidara taşıyamayacağını düşünen kişi, zümre ya da gruplar, darbe yoluyla kendilerini iktidara taşımanın yollarını aramışlardır. Bu kitleler darbeyi her zaman hem iktidara gelmede, hem de çıkarlarını korumada kolay bir araç olarak görmüşlerdir.

Demokrasiyi dilinden düşürmeyen birçok aydınımız hala bu düşüncededir. Hatta zaman zaman “bir aydınla bir işçinin oyunun eşit olamayacağı” tezini savunmaktan geri kalmamaktadırlar. Darbeyi bir gelenek olarak, bir kültür olarak ifade etmek de, darbeye meşruiyet kazandırmaktır.

Toplum, 1960 Darbesi’nden sonra sandıkta siyasi partilere sadece koalisyon ile iktidar olma hakkı vererek onları bir şekilde cezalandırmıştır. 1980’li yıllardan sonra, özellikle postmodern darbe ile beraber Türk milleti darbelere, muhtıralara tepkisini göstermeye başladı.

2007’de, seçilmiş hükûmete karşı verilen “e-muhtıra”, toplumun tepkisini sandığa yansıtmasına sebep oldu. Mağdur edildiğini düşündüğü iktidara  %47 oy vererek, demokratik tepkisini ortaya koydu.

Sonuç olarak, 15 Temmuz 2016 gecesi meydana gelen hain başarısız darbe girişimi, kahraman Türk milletinin, ordu içinde darbecilerle savaşan kahraman Türk askerinin ve kahraman emniyet güçlerinin direnişi sonrasında boşa çıkarılmıştır. Bu darbe girişiminin özellikle sivil bir tepki ve direnişle bastırılması ayrı bir öneme sahiptir. Halkın darbecilere karşı gösterdiği destansı direniş gerçekten takdire şayandır.

Tarihte millî ve manevi değerlerinden, kimlik, kültür ve medeniyetinden kopmuş milletlerin sadece devletlerini değil, kendi varlıklarını da kaybettiklerini bilmekteyiz. Dünya tarihinde çok az millete nasip olan büyük devletler kurma, büyük medeniyetler inşa etme irade ve mahareti bizim milletimize nasiptir.

Bir demokrasi kültürünün bir ülkede, bir toplumda oturabilmesi çok uzun bir süreç gerektirmektedir. Bu anlamda darbeyi ve demokrasiyi anlamak, demokrasiyi daha fazla içselleştirmek, yaşamak, kendi düşüncesinden olmayan, farklı düşünceden olan insanların da, eğer çoğunlukta ise iktidarda bulunabilmelerini hazmedebilmek olgunluğuna erişmek gerekmektedir. Bu düşünce, insan olmanın da bir gereğidir ve çok kıymetli bir erdemdir.

Sevgiyle kalın…

Türkiye’de bilim nasıl yükselir?

Son haftalarda yazdıklarımı gözden geçirdim. Sonra da bir okurumun bana şöyle seslendiğini düşündüm: Eee, yeter artık anladık. Emeklilikten başladın, fırsatçı uygulamalar ve onlara karşı kullanılan zararlı ilaçlar dedin; bizimki millî değil, koloni bilimi dedin. Dedin, dedin, dedin… Bir türlü ne yapmamız gerektiğini demiyorsun. Söyleyecek misin, söylemeyecek misin?

Peki söyleyeyim. 

Tek başına bilimi yükseltemezsiniz. Önce üretimde yüksek katma değerli, ileri teknoloji içerikli ürünlere yönelmeniz gerek. Verimliliği arttırmalısınız ki bu da inovasyonla olur. İnovasyon sadece ürün tasarımında yapılmaz. Üretim süreçlerinde, pazarlama süreçlerinde de inovasyon yapılır. Ülkede bilimin, teknolojinin gelişmesi için de ülkenin refahı için de yenilik gerekir. 

İşte, üretimi bu yöne teşvik ettiğinizde sanayiniz bilime ihtiyaç duyacaktır. Araştırma ve keşif talep edecektir. Bu talep de birçok birinci sınıf teknik ve bilim insanının toplandığı, birlikte çalıştığı, fikirlerin ve buluşların birbirini tohumladığı mükemmeliyet merkezleri gerektirecektir. Yenilikçi sanayiler ve mükemmeliyet merkezleri. Dünyada bunların öbekleştiği görülüyor. Milletlerin Rekabet Avantajı kitabının yazarı Michael Porter, bunlara “clusters- öbekler” diyor. Porter’in verdiği örneklerden hatırımda kalanlar: ABD’nin doğusunda, New England’daki MIT, Harvard, Yale ve aynı eyaletlerdeki büyük sanayi; Kaliforniya’da Silikon Vadisi ve hemen yanındaki Stanford, Berkeley.  

Bilim ve üretim öbekleri

Sonra şunu iyice anlamalıyız: Din, güzel ahlâk için inmiştir. Enflasyonu önlemek için değil. Çip imalatında inovasyon yapmak için de değil. Bu sonuncular, bilimin ve teknolojinin işidir. Dinle çip üretmek, fizikle dine kaynak yapmaya çalışmak, otomobili denize sürmek, sandalla pistte yarışa katılmak gibidir. Batırırsınız. Otomobili de ülkeyi de. 

Bir başka zihniyet değişikliği, dünyada her şeyi bilmediğimizi kabul etmektir. Bilinmeyenler bilinenlerden fazladır ve o bilinmeyenlerin üzerindeki örtüyü ilk kaldıranlar refahı da yakalar. Bilimin geliştiği ülkelerdeki buluşları gayet tabii öğreneceğiz. Fakat o buluşları onlar zaten kullanıyor. Rekabetçi üretim teçhizatlarına onları zaten ekliyor. Sizin bir adım daha öne geçebilmeniz için onların henüz bulmadıklarını keşfetmeniz lazım. Herkesin yaptığını yaparak zengin olamazsınız. 

Yapılması gerekenler şunlar: Yüksek teknolojiye, verimi arttırmaya velhasıl inovasyona, yani yeniliğe dayanan üretimin teşviki… İnovatif teşebbüslerin ve onların ihtiyaç duyacağı araştırma merkezlerinin öbekleşerek kurulması… 

Bütün dünyada üniversiteler endüstrinin talebiyle oluştu. Endüstri devriminden önce kabiliyetler üniversiteye değil, din okullarına gidiyordu. Temel bilimlerin yükselişinde birden fazla sürücü güç vardır ama teknolojinin talebi, bunlardan en önemlisidir. 

Bilim mi teknolojiden teknoloji mi…

Bilim teknolojiyi doğurur, diye bir düşünce vardır. Bu belki bugün doğrudur. Çünkü şimdi teknoloji, yalnız tekniğin değil bilinenin de sınırlarını zorluyor ve bir daha, bir daha adım atabilmek için bilimin sınırlarının aşılmasını istiyor. Bazen bilim öyle sonuçlar doğuruyor ki teknoloji, “Bu mutlaka bir işe yarar ama acaba hangi işe?” diye soruyor. Lazer ilk icat edildiğinde ve icat edenler Nobel aldıklarında lazer için, “Problemini bekleyen çözüm.” deniyordu. 

Tarihte, bilim teknolojiyi doğurmamış. Bugün öyle oluyor. Tarihte, teknoloji bilime yön vermiş. Termodinamik ve buhar makinesinin çalışmasının teorisini yapan termodinamik, daha doğrusu Carnot döngüsü, 1820 ve 1840 yıllarında anlaşılıyor.  Thomas Newcomen (1712) ve James Watt’ın (1776) ilk buhar makinesi bundan epey eski. Newcomen ile Carnot’un keşifleri arasında neredeyse bir asır var. 

Bugüne dönelim. “Bilim mi teknolojiyi, teknoloji mi bilimi doğurur? Bugün bu, tam bir “tavuk-yumurta” mekanizmasıdır. Hem teknoloji bilimi hem de bilim teknolojiyi doğuruyor. Bu alışveriş, aynı zamanda üniversiteleri ve dünya çapında bilim adamlarını da doğuruyor. 

Umudumuzu geri verin

Bunlara da ihtiyacınız olmayabilir. Mesela ülkede yerden petrol fışkırmaktadır ve zaten yeteri kadar zenginsinizdir.

Veya ülkenizdeki kazanç ortamı öyledir ki para yenilikle, teknolojiyle değil, iktidara yakın olmakla kazanılır. İktidara yakınsanız işler sizin tekelinize verilir. Böyle ülkelerde genellikle bir tekel şirket  yani monopoli değil, birkaç el, birkaç şirket yani oligopoli görülüyor. İşte o birkaç kişiye de oligark deniyor. Hani krala monarş denir ya. Onun gibi. Belki Türkçede oligarş demeliydik… 

Ne petrol ne oligark. Türkiye girişimci çocuklarının yepyeni fikirleriyle, bilim ve teknoloji insanlarının çözdüğü problemler ve keşifleriyle, siyasilerin  bu kıymetler için toprağı verimli hâle getirmesiyle yükselecektir. 

Ne olur bize ümidimizi geri verin! Çocuklarımız, torunlarımız için yine umutlanmak istiyoruz.