11.8 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 245

Sosyolog ve Târihçi Doç. Dr. MEHMET BİLGİN ile PONTOS DEVLETİ* Hakkında Konuştuk.

(Birinci Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: Öteden beri zaman zaman gündeme getirilen ‘Pontosculuk Meselesi’ nedir?

Doç. Dr. Mehmet Bilgin: Bir hatırlatma yaparak başlamam lâzım. Osmanlının paylaşılarak ortadan kaldırılması 19. yüzyıl ile başladı. Batıdaki gelişmeler, kısaca modernleşmenin oluşturduğu, o günkü büyük güçler, 19. yüzyılın başında şekillenen duruma göre Napolyon* sonrası Avrupa’yı yeniden şekillendirmek üzere kongreler dönemini başlattılar. Kendi aralarında, güçlere dayalı bir denge politikası kurmak üzere 1815 yılında Viyana da, İmparatorların, Çarın ve Kralların katıldığı bir kongre toplandı. Avusturya başbakanı von Metternich*’in damgasını vurduğu bu kongrede İngiltere, Rusya, Avusturya ve Prusya’nın belirlediği ve ‘Güçler Dengesi’ diye anılan politika benimsendi. Fransa’nın da dâhil edildiği, bu kongrede belirlenen prensiplerin uygulanması, 19. yüzyıl boyunca bütün Avrupa için geçerli olmuştur. Viyana kongresine kadar Osmanlı topraklarında bir çok isyan çıkmıştı. Ama hiç biri bağımsızlıkla sonuçlanmamıştı. Mora yarımadasındaki isyanlar da bunlardan biri iken, bu oluşumdan sonra Mora yarımadası batılı güçlerin Osmanlı’dan koparttığı ve üzerinde devlet kurulmasını sağladığı ilk toprak parçası oldu. Mora yarımadasında İngiltere, Fransa ve Rusya garantörlüğünde Yunanistan Krallığı kuruldu ve bu devletin varlığı Osmanlıya da kabul ettirildi. Bundan sonrakilerin günümüze kadar hepsi aynı senaryonun farklı versiyonlarıdır. Pontosculuk Anadolu’nun bir bölümünde dini Ortodoks, dili Yunanca olan bir devletçik kurma projesidir. Yenilendi ve devam ediyor. İlk ayağı cemaatı 100 yıl önce mübadeleye tâbi olduğu için kapanan kiliseleri açmak oldu. Daha sonra da manastır ve metropolit kiliselerinin açılması ile proje, %95 oranında gerçekleştirildi. Bunlar bir telefonla oldu desem haddimi aşmış olmam.

Birinci Dünya Savaşı, aslında büyük bir paylaşım savaşıydı. Savaşın sebebi, tarafların pastadan güçleri oranında pay alamadıkları iddiasıydı. Savaşın galipleri, kendi paylarına göz diken rakipleri ve onların işbirlikçilerini yenmiş, artık pastayı istedikleri gibi bölmek için galipler kendi aralarında, birbirlerine ayak oyunu yapmaya başlamışlardı. Fakat iki gelişme, hesaplarının tutmasını engelledi. Birisi Bolşevik ihtilali, diğeri ise Anadolu ihtilali idi. Bunların işbirliği yapması emperyal güçlerin son hamlelerini tehir etmelerine sebep oldu. Amerika kendi stratejisine uygun olarak geri planda dururken, Avrupa’daki ortağı İngiltere’nin oyunu tek başına devam ettirecek mecali kalmamıştı. Son gücüyle ileri mevzilerini inşa etmeye çalışıyordu. Devam etseler ellerinin altındaki sömürgelerin tamamını kaybedecekler, karşılarında kemikleşmiş bir mazlum milletler bloku oluşacaktı. Durdular. Son güçlerini sömürgeleri muhafaza etmek, oluşan dalgayı kendi menfaatlerine uygun şekilde kanalize etmek için harcadılar. Fakat mücâdele hiç bitmedi. Vasıf değiştirerek devam etti. Geçen asrın başındaki oyun kurucular, yarım kalmış paylaşım için İkinci Dünya Savaşı’nda bir defa daha kapıştılar. Milyonlarca insan öldü ama sonuç çok açıktı. Galip blok değişmedi.

Çetinoğlu: İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki durumu özetlemeniz mümkün mü?

………………………….

Pontos Devleti (M.Ö. 280-M.S. 020): Anadolu’nun Karadeniz sâhillerinde kurulmuş bir İran Krallığı. Başşehir Trabzon idi. Hânedan zamanla Yunan kültürünün tesiriyle İranlı özelliğini kaybetmiştir. (Kaynak: Yeni Türk Ansiklopedisi. C. 8, s: 3095,3096. Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1985)

Napolyon Bnapart (1769-1821): 1804-1814 yılları arasında Fransa imparatoru.                                                                                                                                                                                                     Prens Klemens von Metternich (1773-1859): Avusturyalı diplomat                                                                                                                                                                                                                                                                

Doç. Dr. Bilgin: İkinci Dünya Savaşı, sonuçları itibâriyle Birinci Dünya Savaşı’nda yarım kalmış meselenin, Batı Avrupa’nın Amerika tarafından işgali ile bitmişti. Bunun devam edebilmesi, Avrupa’nın sürekli bir tehdit altında olmasına bağlıydı. Nitekim de öyle oldu. Avrupa’nın doğusu da Sovyet işgaline uğradı. Artık dünya iki kutuplu idi. İki savaşı da galip bitiren devletler, asrın ikinci yarısında son hamleyi yarıda bırakan gelişmelerin tasfiyesi için çalıştılar.

Bu süreçte iki önemli gelişme dikkati çeker. Birincisi mazlum milletlerin öncüsü olması gereken Sovyetlerin, mazlum milletlerin işgalcisi durumuna gelmesi, İkincisi ise, Birinci Dünya Savaşı’ndan kalmış bir pürüz ve halka dayanarak emperyalizme karşı verilen ilk Kurtuluş Savaşı’nın ideolojisi olan Kemalizm; Mustafa Kemal’in erken ölümünden sonra, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki düzende, halkın klasik değerlerine karşı mücâdelenin ideolojisi durumuna getirildi. Bu süreçte Kemalizmin Türk milletine kazandırdıkları da yavaş yavaş geri alındı. 21. Asrın ilk çeyreği tasfiye aşamasıdır.

Çetinoğlu: Sizi ‘Karadenizde Postmodern* Pontosculuk’ isimli kitabı yazmaya yönlendiren sebepler nelerdi?

Doç. Dr. Bilgin: Merak. Pontos meselesini yazmayı düşünmememin iki sebebi vardı. Birincisi ATESE* arşivinden her nedense araştırma izni alamamış olmam. Arşivlerden yararlanma yönetmeliği benim gibileri Arşive sokmamak için çıkartılmıştı. Sırf bunu aşmak için doktora çalışmama başladım ve Enstitüden Arşive izin talep yazısı yazdırdım. İzin verildi arşivden yararlanabilirsin cevabı geldi. Salona girdiğim anda Nüfus kağıdı olana izin verilmeye başlandığını öğrendim ve sinirlerim boşaldı. Yüksek sesle bir şeyler söylediğimi hatırlıyorum. İkinci ve daha önemli olanı ise Stefanos Yerasimos* ve Rahmi Doğanay* gibi iki değerli ilim adamının olayın çeşitli yönlerini ortaya koyan çalışmalarıydı. Konu hakkında araştırma yapanlar yıllar önce yayınlanmış bu iki çalışmadan faydalanarak geçmişte yaşananları doğru olarak ortaya koyabilirlerdi. Bu çalışmaları kaynak gösteren birçok araştırmacı, ortaya konan bakış açısını geliştirecekleri yerde, kaynak olarak kullandıkları çalışmaların daha çok detay bilgileri ile ilgilenmişti. Bu da, iki araştırmada da ortaya konan bakış açısının ve detaylandırmaların doğru olarak kavranamadığını gösteriyordu. Kitaplarda, Birinci Dünya Savaşı dönemi için Pontosculuk konusu bütüncül bir yaklaşımla ele alınmış ve tablo tam olarak gösterilmeye çalışılmıştır. Olayın günümüze yansımasının anlaşılabilmesi için ipuçları verilmiştir.

Günümüzde olayın tekrar gündeme gelmesi, dün olduğu gibi Ukrayna, Kırım, Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan ve Anadolu’nun doğu yarısını içine alan coğrafyadaki siyâsî gelişmelerle, bölgedeki doğalgaz ve petrol boru hatlarıyla ve Karadeniz sahillerindeki petrol ve maden rezervleri ile ilgilidir. Gerekçe üretip ve detaylandırma olarak nitelediğimiz Pontosculuk, Lâzcılık, Hemşincilik faaliyetleri, bu oyunun bir parçasıdır. Bu faaliyetleri yürüten kadroların yurtdışı bağlantıları, para kaynakları faaliyetlerin içinde ve dışında yer alan birçok kişi tarafından bilinmektedir. Tam olarak kavranamayan, bu oyunu devreye sokan ve kaynağını sağlayan güçler ve bu güçlerin gerçek niyetleridir.

Günümüzde olayın tekrar gündeme gelmesi, dün olduğu gibi Ukrayna, Kırım, Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan ve Anadolu’nun doğu yarısını içine alan coğrafyadaki siyâsî gelişmelerle,

———————–                                                                                                                                               *postmodern: Modern sonrası; modern anlayışının canlılığını kaybetmemesi için ortaya çıkan eğilimler. Modern: içerisinde bulunulan çağa uygun olan, yeni, asrî.

 *ATESE: Askerî Târih ve Stratejik Etüt Dâiresi Başkanlığı

   *Stefanos Yerasimos (1942 – 2005): Rum asıllı Türk ve Fransız târihçi. İstanbul’da doğdu, Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nin yüksek mimarlık bölümünden mezun oldu. Paris’te öldü. Eserlerinden bâzıları:  Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye, Türk-Sovyet İlişkileri 1917-1923, Türk Metinlerinde Kostantiniye ve Ayasofya Efsaneleri, Milliyetler ve Sınırlar, Süleymaniye.                                                     *Prof. Dr. Rahmi Doğanay: Yayınlanmış kitaplarından bâzıları: Millî Mücâdele’de Karadeniz. Kafkas Politikaları. Atatürk İlkeleri. Enerji Savaşları Saltanattan Cumhuriyete.

bölgedeki doğalgaz ve petrol boru hatlarıyla ve Karadeniz sâhillerindeki petrol ve maden rezervleri ile ilgilidir. Gerekçe üretip ve detaylandırma olarak nitelediğimiz Pontosculuk, Lâzcılık, Hemşincilik faaliyetleri, bu oyunun bir parçasıdır. Bu faaliyetleri yürüten kadroların yurtdışı bağlantıları, para kaynakları faaliyetlerin içinde ve dışında yer alan birçok kişi tarafından biliniyor. Tam olarak kavranamayan, bu oyunu devreye sokan ve kaynağını sağlayan güçler ve bu güçlerin gerçek niyetleridir.

Bu faaliyetlerle, ‘Bitmeyen Oyunun’ oynanabilmesi için sahnenin hazırlanması söz konusudur. Zemin oluşturulma çalışmaları diyebiliriz. Bahsedilen coğrafyadaki çalışmalar, Pontos meselesi, Lâzcılık ve Hemşincilik çalışmaları bu coğrafyaya verilmek istenen yeni şekille bağlantılıdır. Hazırlık döneminden sonra, hepsinin birden süper güçlerin düğmeye basması ile sahaya fırlaması bu düşüncenin temel sebebidir. Gelişmelerden en az zararla çıkmak, hiç şüphesiz sahnedeki oyuncuları tanımakla değil, onları para ve diğer imkânlarla destekleyenleri, perde arkasındaki oyun kurucularını iyi tanımak ve niyetini tam anlamakla mümkündür.

Bugünkü olayları, geçmişin devamı olarak yorumlayan ve günümüzdeki gelişmeleri açıklayan bazı yazılarım geniş okuyucu kitlesi olmayan dergilerde yayınlanmasına rağmen büyük ilgi görmüştü. Bu yazıları tamamlayıp bir kitap oluşturma fikri ise bir ihtiyaca cevap vermek maksadıyla gündeme geldi. Sözünü etiğiniz kitap ta bu ihtiyacın bir sonucudur. Kitap sâdece geçmişte cereyan eden olaylardan hareket ederek günümüzdeki gelişmeleri doğru olarak kavrayabilmeniz için gerekli ipuçlarını içermektedir.

Çetinoğlu: Sizce Pontos meselesi nedir?

Doç. Dr. Bilgin: Pontos meselesi, Doğu Karadeniz Bölgesi’nde yaşamış Ortodoks – Hıristiyanları esas alan siyâsî ve askerî bir projedir. Değiştirme dönüştürme esaslıdır. Osmanlı’nın, Ortadoğu ve Balkanlarda gerçekleştirdiği, ‘karşılıklı birbirlerinin hak ve inançlarına saygı göstererek,’ bir arada yaşama kültürü günümüzde bile birçok mahallî problemin çözümünde örnek gösterilirken, geçmişte yaşananları doğru değerlendirmek bizim görevimiz olmalıdır. Bunu yapabilmek ise konuyu târihî süreklilik içinde ve yakın coğrafyada cereyan eden olaylarla birlikte ele almakla mümkündür. Osmanlı’da bir zenginlik olarak algılanması gereken kültür farklarının, emperyalist güçler tarafından, askerî, siyâsî ve ticârî maksatlar doğrultusunda kullanıldığını görürüz. Kültürel zenginlikler ise, bir propaganda ve benimsetme süreci işletilerek, hazırlanmış projenin uygulanabilmesi için gerekçe hâline getirilmektedir.

Çetinoğlu: Pontos Projesi’nin sâhibi belli mi?

Doç. Dr. Bilgin: Pontos projesinin sâhibi, Doğu Karadeniz Bölgesinde 100 yıl öncesine kadar yaşamış Ortodoks – Hıristiyanlar olmadığı gibi bu insanların, köklerini Antik Yunan Medeniyetine bağlayan Yunan milleti ile yakından uzaktan bir alâkası da yoktur.  Bu insanlara Yunanlılık şuurunun aşılanmaya başlanması, 150 yıl önce yâni ‘dün’ diyebileceğimiz kadar yakın bir zamanda olmuştur. Büyük topraklar verilen Yunanistan’a nüfus lâzımdı. Anadolu’daki Ortodokslar, dillerine ve kültürlerine bakmaksızın sırf Ortodoks oldukları için Yunanistan’a takviye nüfus olarak gönderilmesini İngilizler teklif etti. Görüşmeler sonucu bir mübâdele anlaşması ile olay gerçekleşti. Cumhuriyet henüz kurulmamış, Türk Milliyetçileri kazanmış ama henüz Türk Milleti ve Millî Devlet daha teşekkül etmemişti. Kısacası bir var olma savaşından çıkmıştık. Anadolu’dan giden göçmen Ortodokslar (Karamanlılar); 1923’den bu yana Yunanistan’da yaşadılar. Yunanistan Devleti’ni kontrol eden aşırı milliyetçi akımların, tüm asimilasyon faaliyetlerine rağmen, bu göçmen kitlesinin tam olarak asimle edebildiği söylenemez. Orada da bazı önemli sorgulamalar var. Ama baskı da çok büyük. Ancak yurt dışında yaşarlarsa seslerini duyurma şansı olabilir.

Yunanistan’ı ziyâret edip, mübâdele sonucu Karadeniz Bölgesinden göçmüş insanlarla temas edenler, onların kendilerini Yunanlılardan farklı olarak hissettiklerini, bu farkı bütün baskılara rağmen hâlâ devam ettirdiklerini, birçoğunun evlerinde gizli de olsa Türkçe konuşmaya devam ettiğini fark edebilirler. Yunanistan kökenli olanların, Pontos kökenlileri bu farklılıklarından dolayı ‘öteki’ saydıklarını ve bu insanların dördüncü ve beşinci nesilde bile uyum problemi yaşadıklarını, kendi müziklerini, horonlarını, kendi aralarında yaptıkları etkinlikleri tercih edip, bundan daha fazla mesut olduklarını görürler.

Târihî olaylara baktığımız zaman Pontos projesini hazırlayanların, 1923 yılına kadar bölgede yaşamış olan Ortodoks – Hıristiyanlara dayanarak bölgede etkin olma maksadı güden emperyalist devletler olduğunu görürüz. Yunanistan’ın bu projedeki rolü, emperyalist güce sâhip olması ile değil, emperyalist güce sâhip devletler tarafından korunup, kullanılması çizgisinde incelenebilir. Çünkü bölgedeki Ortodoks – Hıristiyanlar, Anadolu hattâ Yunanistan’ın birçok bölgesindeki Ortodoks Hıristiyanlar gibiydi. Yâni eski Yunanla bir alakası yoktu. Ben Türkçeden başka lisan bilmeyenlerden bahsediyorum. Bunun Arnavut’u, Slav’ı Makedonu var. Yâni tezatlar yumağı. Yunanlılık iddialarının Ortodoksluktan başka temeli yok. O zaman da Yunanistan’ın Sırbistan’ın, Bulgaristan’ın millî kiliseleri devreye giriyor. Bu konuda Yunan Millî Kilisesi’nin yeterli olamayacağı görüldüğü için 1860’dan sonra Fener Rum Patrikhanesi, Bizans/Roma/Rum karakteri tekrar devreye sokuldu.

Mondros sonrası İstanbul’u işgal eden güçlerin ilk işi seçilmiş patriği Karamanlı olduğu için istifa ettirip yerine her dediklerini yapmaya amade bir papazı Bursa’dan getirip vekaleten Patrik yaptılar. Bu vekil patrik beyannameleri ve yaptıkları ile İstanbul ve bölgedeki Ortodoksların felaketini inşa etti. Karamanlılar* O’nu kabul etmedi. Ankara’yı destekleyerek emperyalist güçlere tokatlarını vurdular. Ama İngiltere’nin siyasi manevraları, onların da Yunanistan’a göçünü sağladı. Oradaki varlıklarını muhafaza edebilmeleri gerek.

Tezatlar yumağı dedik ya, Hristiyan Roma, antik Yunan’ı küfür kabul edip yok eden güç. Bu gün antik Yunan’ın varisi olduğunu yayan Yunanistan, antik Yunan’ı yok eden Ortodoksluğun yani Bizans’ın varisi iddiasında. Tezatlar yumağını, dış tehditle ayakta tutmaya çalışıyorlar. Türkçeden başka bir dil bilmeyen ve konuşmayanların Yunan alfabesi ile Türkçe basılmış binlerce din ve edebiyat eserleri vardı. Gazeteler, dergiler, salnameler yayınlanmışlar. Yunan milletini, siyâsî askerî ve kültür sahasında inşa edenlerin en büyük problemi de, Yunan devletine verilen topraklarda yaşayan Ortodoks Hıristiyanları Yunanlılaştırmak. Bunu da, Antik Yunanca öğreterek yapacaklarını düşündüler. Ama tutmadı. Yakın bir geçmişten itibaren, belli bir yörede yaygın olarak konuşulan bir Yunanca versiyonunu milli dil olarak kabul ettirip öğretmek ve konuşturma politikası izliyorlar.

Çetinoğlu: Pontosculuk meselesinde Rusya’nın rolü nedir?

Doç. Dr. Bilgin: Pontos Projesi’nin ortaya çıkışı ve gösterdiği gelişmeleri târihî olarak takip ettiğimiz zaman projeyi ilk şekliyle oluşturanın, sıcak denizlere inme politikasını takip eden Çarlık Rusya’sı olduğunu görürüz. Çarlık Rusya’sı, emperyal bir güç olarak ortaya çıktıktan sonra ısrarla takip ettiği yayılma politikalarını, zaman ve şartların müsaade ettiği yönlerde devam ettirmiştir. Çar Deli Petro (1689 – 1725) zamanında, Rusya kuzeyde denize ulaşmayı başarmış güneyde ise Karadeniz’e inmek için önemli adımlar atmıştı. Bundan sonraki hedef boğazlar ve Akdeniz.

…………………

Karamanlılar: Bu isimlendirme ilk defa 1553-1555 yıllarında kullanılmıştır. Türkçe’den başka dil bilmeyen, örf ve âdetler itibâriyle Anadolu’nen yerli halkı olan Türklere çok yakın olan Ortodoks Türklerdir. Sebebi bilinmeyen bir yanlışlık olarak Lozan Anlaşması’nın eki olan ‘Ahali Mübâdelesi’ ile Yunanistan’a gönderilmiştir. Yunan alfabesiyle yazıyor olmalarından başka Rum Ortodokslarla müşterek yönleri yoktur. (Kaynak: Nilüfer Erdem: Anadolulu Ortodoks Türkler. Ötüken Neşriyat, 2021)

Kalemin Mürekkebi

Hüzündür kalemin mürekkebi

Yolu hüzünden geçmeyene sözcükler ifşa olur mu?

Evveliyatı dilsiz olan kamış

Sonra yedi yerden delinir ney’e dönüşür

İçi oyuldukça olgunlaşır sese dönüşür

Neyzenin nefesinde dile gelir

Can alıcı nağmelere dönüşür

İsyandır kalemin mürekkebi

Yolu isyandan geçmeyene sözcükler ifşa olur mu?

Mazlumun ahıyla sarsılan nizam terazisine bir şikâyetin

En azından koyacak bir virgülün olmalı

Sessiz çığlıklara sağır olamıyorsa gönül

Kelimelerle gürültü olmalı

Güneşin aydınlatmadığı köşeler de var

Kayan yıldızları, yitik düşleri de görmelisin

Tam da dolduğu yerden anlatmalısın o kimsesiz boşluğu

Yalnızlıktır kalemin mürekkebi

Yolu yalnızlıktan geçmeyene sözcükler ifşa olur mu?

Gurbete düşmelisin

Aynı toprak parçasında fikren yalnız kalarak mülteci olmalısın

Gözlerin tıklım tıklım doluyken gönlün ıssız kalmalı

Konuşmanın artık acziyet verdiği noktada yazmak özgürlük olmalı

Uzaklığın ılık samimiyetinde durmalısın

Azın çokluğunda sarhoş olarak bir kelebek ömrüne vurulmalısın

Köre göz, sağıra söz nafile

Mutlaka birileriyle dertleşmek istiyorsa gönül

Kendinle, kâğıtla, mürekkeple konuşmalısın

Olmadı mı?

İşte bak her yerde derdin sahibi var

Gerisini derdi veren düşünsün.

 Öğrenci ve Öğretmen

En güzel, en hoş fakat en zor meslek öğretmenlik;

     Hele ilkokul öğretmenliği, gerektirir olmayı çok nazik.

     Hele bir ve ikinci sınıf öğretmenliği, panik üstüne panik.

     Ders yılı başlarında çocuklar; alıştıkları serbestlik, başıboşluk ve aklına eseni yapmaktan alıkonup; edep ve âdâp dairesine çekilmek istenince; bilinçsiz tavırlarla disipline girmekte zorlanırlar! Giriş çıkış saatlerindeki düzene, gayri ihtiyarî karşı çıkmak isterler.

     Ders ziliyle girdikleri sınıflarda, her kafadan bir ses çıkar! Öğretmenin söyledikleri boşa gider! Dinlenilmez olur! Sınıfta öğretmen yokmuş gibi bir hava eser! Yerli yersiz, abuk sabuk konuşmalar; dersin havasını sabote eder! Öğretmen ne yapacağını şaşırır. Sözleri havada kalır.

     Gerçekten, özellikle ilkokul bir ve ikinci sınıf öğretmenlerinin işi çok zor! Çünkü dur duraktan anlamayan öğrenciler; bir kargaşa ve bir kaos ortamında, birbirleriyle bilinçsizce kakışıp dururlar! Lâf olsun beri gel kabilinden; başıboş, hedefsiz bir hareket girdabında bağrışıp çağrışırlar!

     Bu durumda öğretmen, dikkatleri derse çekmek için, yeri geldikçe öğrencilere kim ve ne olduklarını ve nasıl olmaları gerektiğini; onların seviyesine inerek, anlayacakları bir dille, kısa, özlü bir üslûpla, onları kendine getirecek ve düşündürecek şeyler söylemeye çalışmalı. Meselâ:

   “Sevgili öğrenciler, diyecek: Ben sizleri çocuk olarak değil; yarınların büyükleri olarak görüyor ve öyle hayal ediyorum. Sizler yarınların mühendisi, mimar ve hâkimleri vb. gibi değerli meslek ve kişilik sahipleri olmaya adaysınız. Sizlerde, bunları gerçekleştirecek potansiyel enerji var. Sizler, yarınları hazırlayacak bu enerjinizi; yersiz ve lüzumsuz itip kakışmalar için harcamayın! Şimdiden kendinizi yarının büyükleri olarak görmeye başlayın. Onun gereklerini yapın. Yarınların temelini atacak tavır ve davranışlarda bulunun.

   “Çünkü sizler insansınız. İnsan olarak yaratıldınız. İnsan olmak en büyük şeref. Yüce Allah herşeyi insan için, insanı da kendisi için yaratıp Dünya Okulu’na gönderdi. Unutmayın ki, dünya bir okul, sizler de onun talebelerisiniz. İşte okulunuz, okul içinde bir okuldur. Okula ise, okumak için geldiniz. Öyleyse gereğini yapınız. Yani okuyun. Kaldı ki, diğer canlılardan farkınız; işte bu okuma yeteneğinizdir.

   “Sevgili çocuklar! Okumayan, insan olmanın gereğini yerine getirmiyor demektir. Yarınların büyükleri olmak; bu sıralardan, öğretmenlerinizi can kulağı ile dinlemekten geçiyor. Çünkü dinlemeyen öğrenemez. Öğrenemeyen yeri ve zamanı gelince güzel konuşamaz. Unutmayın ki sevgili öğrenciler! Öğrenmeyen kimse bakar, fakat göremez! Duyar fakat işitemez! Belki bilir, fakat anlayamaz!

   “Yarınlarda iyi bir konuma gelmek; ancak bu hususları yerine getirmeye; kısaca sınıfta öğretmeni dinlemeye, onu sayıp sevmeye bağlı. Göreyim sizleri, önemsiz saymayın bu sözleri. Harekete geçirin artık; içinizde var olan potansiyel bilgiye susamış özünüzü.

   “Çevirin çevrenize bakmak için değil, görmek için gözleri. Verin kulağınızı işitmek için değil, duymak için gerçekleri. Çünkü çevreniz sizden bekliyor alâka. Hâl dillerini anlamanız isteniyor sizden. Evet, çocuklar insan olmak büyük şeref. Buna lâyık olmak; olmalı en büyük hedef. İşte okul, işte öğretmen, işte sizler. Daha ne duruyorsunuz karşınızda öğretmeniniz. Onun nazarında birer cevhersiniz hepiniz. Sizler işlenecek birer cevher, öğretmen, sizleri işleyecek olan kimse. Yer ise okul. İstenen sizlerden sadece, dinlemek, anlamak ve öğrenmek; olsa da bir hece.”

     Bu tür konuşmadan sonra öğretmen duyar gibi olur öğrencilerden şu sözleri:

   “Öğretmenim artık üzmeyeceğiz sizi. Uslu çocuklar olarak göreceksiniz bizi. Ver bilgilerinizi bizlere dizi dizi. Oh ne güzel olmak öğrencilik. Saygımız büyük artık hocamıza.

     Çünkü:

     O artık karşımızda bir inci,      Güneş gibi aydınlatacak bizi.”

Yeni Anayasa

Hükümet, ekonomide, adalet ve hukukta, dış politikada ne zaman sıkışsa gündem değiştirmek için Türk kamuoyunda bir tartışmayı gündeme getirir.

                Enflasyonun ayyuka çıktığı, emeklinin, dar gelirlinin alım gücünün oldukça düştüğü, okulların açılışının çocuk sahibi ailelere artı bir yük getirdiği günümüzde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imdadına bu defa 12 Eylül Darbesinin 43. Yıldönümü yetişti.

                Erdoğan 12 Eylül darbesinin yıldönümünde Ulucanlar Cezaevinde düzenlenen sempozyumda yaptığı konuşmada: “12 Eylül yönetiminin ülkemizin kalbine sapladığı en büyük hançer, üzerinde hala konuştuğumuz, tartıştığımız 1982 darbe anayasasıdır. Her ne kadar 1987’den itibaren 23 kez değiştirilmiş, hatta 2017’de tarihi bir yönetim sistemi değişikliğine gidilmiş olsa da elimizdeki metin halâ bir darbe anayasasıdır” dedi.

                Erdoğan’ın darbe Anayasası dediği 1982 Anayasasının etinden kemiğinden en fazla faydalanan yine Erdoğan ve partisidir. 2017 referandumunda mühürsüz oylar geçersiz sayılmış, “atı alan Üsküdar’ı geçti” denilerek anayasal suç işlenmiştir.

                Erdoğan’ın işlediği anayasal suçlar, sadece bir defa değil, birçok kez yinelenmiştir. 2016 yılında bir konuşmasında: “Ben bu anayasa mahkemesinin kararına uymuyorum, saygı da duymuyorum.” Diyerek anayasaya karşı kural tanımazlığını her fırsatta göstermiştir. Cumhurbaşkanının bu sözlerinden cesaret alan bürokrat ve bakanlar da aynı yolu izlemişlerdir. Bu ve buna benzer anayasa ihlâllerinin neticesinde 2016 yılında Devlet Bahçeli’nin: “Erdoğan anayasaya uymuyorsa, anayasayı Erdoğan’a uyduralım.” Sözü halâ kulaklarda yankılanmaktadır.

                Cumhurbaşkanı Erdoğan, Ulucanlar Cezaevinde yaptığı konuşmada: “milletin çeşitliliğini ve zenginliğini kapsayacak bir anayasa hedefliyoruz” sözleriyle neyi hedeflediği apaçık ortada. Daha önceki yıllar da Türk Milletinin 37 etnik unsurdan meydana geldiği sözleri hatıralardayken buna ilaveten birde sayıları 17 milyonu bulan Suriyeli, Afganistanlı, Afrikalı sığınmacıları sayarsak “çeşitlilik ve zenginlik” ten ne kastettiği apaçık ortaya çıkıyor.

                1982 anayasası bu kadar değişikliğe uğramasına rağmen neden halâ yeni anayasa hedeflediklerini anlamak için seçimlerde işbirliği yaptığı ittifak ortaklarına, etraflarındaki 2. Cumhuriyetçi ve kripto FETÖ’cülerin fiil ve söylemlerine dikkat etmek gerekiyor.

                Türk kelimesinden, Türk Milletinden, bu devletin kurucusu Atatürk’ten ve Türk Bayrağından rahatsızlık duyanlar, şimdi ittifakla seçim kazandırdıkları AKP den bunun diyetini istiyorlar.

Her Şeye Rağmen Yeni Bir Anayasa Yapılabilir mi?

                Ana yasa değiştirmekle, anayasa yapmak ayrı şeylerdir. Yeni bir anayasa yapmak için “Kurucu Meclis” gereklidir. Anayasalar, “Toplum Sözleşmeleridir” Bugünkü mecliste olduğu gibi, değil millet çoğunluğunun %52 si, muhalefetin aldığı %48’in desteği bile olsa o anayasa bütün bir milletin kapsayıcısı olamaz. Dünyaca ünlü anayasa hukukçularının görüşleri bu yönde.

                Özellikle bugünkü meclis oluşumuyla Türk Milletine bir anayasa dayatmak, şanlı Türk Tarihine ve Türkiye Cumhuriyetini kuranlara en büyük hakareti yapmaktır. 2. Cumhuriyetçi, Hizbullahçı, PKK’lı, Kripto FETÖ’cülerin bulunduğu bir meclisten çıkacak anayasayı bu millete dayatamazsınız.

                O halde şu anda Türk Milleti’nin yeni anayasaya değil, anayasaya uyan, sadece yandaşlarını değil millet çoğunluğunu düşünen bir iktidara ihtiyacı var.

                Sağlıklı kalın.

 Mustafa Kemal Atatürk’ün Milli Devlet Anlayışı ve Cumhuriyetin İlânı                                          

       Mustafa Kemal Atatürk, Osmanlı, Avusturya-Macaristan, Çarlık Rusya v.b. büyük imparatorlukların yıkılarak yenidünya düzenine uygun milli ( ulus ) devletlerin doğacağını söyleyen ender kişilerden biridir. Çöküş süreci içindeki Osmanlı İmparatorluğu üzerine Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarak her alanda gerçekleştirdiği inkılaplarla tüm dünya kamuoyunu kendisine hayran bırakan büyük bir otorite, bir dahi, usta bir stratejist ve büyük bir devlet adamıdır.

       Milletlerin büyük insanlara ihtiyaç duyması, en çok buhranlı ve bunalımlı dönemlerde ortaya çıkmaktadır. Bu konuda Fransız Prof. Dr. Maurice Baumart şöyle söylüyor: “ Eski Osmanlı İmparatorluğu bir hayal gibi ortadan silinirken, milli bir Türk Devleti’nin kuruluşu, bu çağın en şaşırtıcı başarılarından birisidir. Mustafa Kemal, yüce bir eser ortaya koymuştur. Atatürk’ün parlak başarısı bütün sömürgeler için bir örnek olmuştur.” Aynı konudaünlü bir Alman tarihçisi olan Prof. Dr. Herbert Melzig’de diyor ki: “ İstırap çeken dünyada barış ve esenliği yeniden kurmak ve insanlığın yalnız maddi değil, manevi gelişmesini sağlamak isteyenler, Atatürk’ün iman verici ve yön göstericiliğinden örnek ve kuvvet alsınlar.”  Prof. Dr. Hüseyin Nail Kübalı’ya göre: “ Atatürk bir milli mücadele gerçeğidir.”  Fikir ve idealleriyle Milli Mücadele’ye güç katmış ve yön vermiştir. Milli Mücadele’nin lideri olmasının sebebini kişisel üstünlüğünde, milli düşüncelerinde ve dehasında aramak gerekir. Alman filozof Dankwart A. Rustow’un açıklamalarına göre Atatürk : “ Çağımızın şartları içinde bunalımlı bir dönemde karizmatik önderliği ve liderliği temsil eden kişidir.” Bu özelliklerinden dolayı, bütün Türk Dünyası ve özellikle Azerbaycan Türkleri tarafından da takdirle karşılanmıştır. O’nun Türk Dünyası’na olan ilgisi, muhabbeti ve hasreti, bu konudaki düşünceleri Türklük ve Türk Milliyetçiliği duyguları ile alakalıdır.

        En büyük hedefi, milli ve savunulabilir sınırlar içinde Türk Milli Devleti’ni kurmak için Türk Milliyetçiliğini ön plana çıkarmaktı. O’na göre; Türk tarihi, Türk dili, Türk kültürü, Türk ahlakı, Türk hukuku Türk Milletini oluşturan temellerdir. Diğer hedefleri ise; tam bağımsızlık, milli egemenlik ve milli birliği sağlamaktır. Böylece, tam bağımsız, milli egemenliğe dayanan, milli birlik ve beraberliğe büyük önem veren bir devlet anlayışını meydana getirmiştir.

        Ekonomiyle ilgili görüş ve düşüncesine bakacak olursak; Türk Milleti’nin ulaşmak istediği çağdaş ve modern bir düzen için ekonomik anlayışı genel şekliyle, özel girişime veya sektöre dayalı ama özel girişim ve sektörün yeterli olmadığı alanları devletim milli ekonomi temelinde canlandırması, yabancı sermayeye karşı olmayan, ancak bununda milli çıkarlar çerçevesinde değerlendirileceği bir ekonomi modelidir.

        Eğitim sistemi hakkındaki düşüncelerine bakacak olursak; eğitim felsefesi olarak “ akılcılığı “ ve “ bilimi “ temel olarak kabul etmiştir. Hedef gösterdiği “ Çağdaş uygarlık seviyesinin de üstüne çıkma “ nın akıl ve bilimle olacağının bilincindeydi. Bu konuda şunları söylüyor:: “ Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, muvaffakiyet için en hakiki yol gösterici ilimdir, fendir, ilim ve fennin haricinde yol gösterici aramak gaflettir, cehalettir, delalettir.” diyerek eğitim sisteminin ilim ve fenne dayalı olmasını belirtiyor.

       Büyük bir teşkilatçıydı. Bu özelliği,  görev yaptığı yerlerde hemen kendisini gösteriyor ve henüz Kurmay Yüzbaşı iken 1905 yılında, Şam’da ilk teşkilatını kuruyor ve bu teşkilat “ VATAN VE HÜRRİYET CEMİYETİ “ adını alıyor. Yeni bir milli devlet ve ülke için bir avuç silah arkadaşıyla parola “ YA İSTİKLAL YA ÖLÜM“ diyerek sonunda tarihin seyrini değiştiriyor.

        Conkbayırı, Anafartalar, Arıburnu ve Suvla kahramanıdır. Boğazları, Payitahtı ve Hilafeti kurtaran, cesareti ve kararları ile askeri şahlandıran ve ünü Anadolu’ya yayılan efsane bir insandı. Bitlis’te ve Muş’ta Rusları püskürten, 7. Ordu Komutanı olarak, Halep’te İngilizlere karşı savaşan, Suriye’de Yıldırım Orduları Komutanı ve Osmanlı’nın en büyük nişanına lâyık görülen bir kahramandı.

        Türk’e büyük bir hayranlık duyardı. Ve konuşmalarının birinde şöyle söylüyor: “ Benim yaradılışımda fevkalade bir hal var ise; o da Türk olarak dünyaya gelmemdir.”  Başka bir yazısında da Türk’ü şöyle tarif ediyor: “ Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine, yüksek sahne oldu. Bu sahne en aşağı 7 bin senelik bir Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgârları ile sallandı; beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurları ile yıkandı. O çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu, sonra onlara alıştı; onları tabiatın babası olarak tanıdı; onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat oldu; şimşek, yıldırım güneş oldu; Türk oldu. Türk budur, yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.”

       1920 yılında Azerbaycan’dan kopan Nahçıvan, İran ve Ermenistan arasına sıkışıp kalmışken, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk kendi parasıyla İran’dan toprak satın alarak Nahçıvan Özerk Bölgesi ile bugünkü milli sınırlarımızı oluşturuyor. O’nu anlamayanlar, O’nu sevmeyenler, O’nun dünya siyaseti ve geleceğinin milli devletler üzerine kurulacağını doğru okumasını ne yazık ki, bir türlü kavrayamamışlardır.

       29 Ekim 1923 tarihinde yapılan oturumda, Mustafa Kemal Atatürk’ün hazırladığı anayasa değişikliği teklifinin kabulüyle Cumhuriyet ilan ediliyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün 1924 yılında yaptığı konuşmada: Türk Milleti’nin karekter ve adetlerine en uygun sistemin “ Cumhuriyet İdaresi “ olduğunu belirtiyor. Yeni nesile seslenişinde de: “ Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.”

       Cumhuriyetin 100. Yılında, başta Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere; kanlarıyla, canlarıyla bu toprakları vatan yapan aziz bütün şehitlerimizi saygı ve rahmetle, kahraman gazilerimizi de minnet ve şükran duygularıyla anmayı en büyük görev sayıyoruz.

      Son olarak şunu söyleyebiliriz: Mustafa Kemal Atatürk’ün fikir ve düşünceleri asla ölmeyip gönüllerimizde yaşayacaktır.  Ancak milli ülküler milli devlet olmayı gerektirir. Mustafa Kemal’de bunu yapmaya çalışmış ve başarmıştır.

Şampiyonluktan Cumhuriyete

Millî başarılarda, insanların kalpleri kucaklaşıyor. Kızlarımızın zaferi böyle bir başarıydı. Bakınız onlar Avrupa şampiyonu olunca o çat pat parazit sesler de sustu. Ne demişler: Hiçbir şey başarı kadar başarılı değildir.

Millî başarılar, zaferler “Biz!” hissini yükseltir. Millî felaketler de öyle. Biz binlerce yılda böyle birlikte sevinerek, birlikte üzülerek bir olduk, millet olduk. Başaranlarla başardık. Balkan bozgunu gibi, işgal gibi büyük millî felaketleri çektik; katledildik, memleketlerimizi kaybettik, sürüldük. Sonunda elimizde bu vatan parçası kaldı. Şimdi bize düşen ve pek de zor olmayan bir şey var: Yeni nesillere bu sevinçlerle ve üzüntülerle dolu geçmişimizi anlatmak. Babalarının, dedelerinin hikâyesini; bu zamana ve bu mekâna nasıl geldiğimizi yüreklerinde hissetmelerini sağlamak. Bunu yapabiliyor muyuz? Siz söyleyin lütfen, yapabiliyor muyuz?

Dil ve kalp

Geçen birkaç yılda Millî Mücadele’nin zaferler dizisinin ve son büyük zaferin yüzüncü yıllarını kutladık. Önümüzde hepsini taçlandıran cumhuriyetin yüzüncü yılı var. Bir ay kadar bir zaman kaldı. Bizden çok daha kısa tarihe sahip ülkelerin kutlamalarına bakın bir de bizim kutlamamamıza. Bir İngiliz kraliyet düğünü kadar olamadık. Hani yüzüncü yıl altınları? Tişörtler, kıyafetler, kalpaklar, ödüller, yarışmalar?

Hikâyesini bile anlatamıyoruz. Sosyal medyada büyük taarruz için, “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır.” lafları dolaşıyordu. Hâlbuki büyük taarruz sathı müdafaanın tam tersidir. Bütün kuvvetleri bir noktaya toplayıp orada kat kat üstünlük sağlayarak yapılan bir taarruzdur. Riskli fakat başarılı bir stratejidir. “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır.” ise mükemmel bir yıpratma savaşının hikâyesidir. Acılı fakat zaferle noktalanan bir savaşın; Yunan ordusunun ikmal hatlarının gerideki kuvvetlerimiz ve süvarilerimizce kesilmesinin hikâyesidir. Tükenen cephaneleriyle her mevziimizi ağır zayiatla alan Yunan ordusunun, tam kazandık derken karşılarında bir mevzi daha, sonra bir mevzi daha görerek tükenişinin hikâyesidir.

Zafer tatlıdır. Yahya Kemal’e göre acıların da bir tadı vardır. Duyabilenler için. “Dili olanların kalbi yok, kalbi olanların dili yok.” diyor büyük şair. Hâlâ öyle.

Med bütün gemileri yükseltir

Son yüzyılda uzun bir yol geldik. Zaferlerle ve yenilgilerle dolu, tatlı ve acı bir yol. Fakat işimiz bitmedi. Ekonomisi zayıf, eğitimi zayıf, kültürünü, edebiyatını, tarihini bilmeyen bir Türkiye ile er veya geç o felaketli başlangıç noktasına geri döneriz.

Gençlerin terk etmeyi planladıkları bir Türkiye değil, dönmeyi istedikleri bir Türkiye yaratmalıyız. İnsanımızın vatandaşı olmakla öğündüğü bir Türkiye. Pasaportuna bırakın vize vermemeyi, bütün gümrüklerde özel saygı gösterilen bir Türkiye.

Bu, en evvel ve her şeyden evvel, refah içinde, zengin bir Türkiye demektir. Refah, adalet, eğitim, katı güç, yumuşak güç, edebiyat, sanat, müzik… Ülkeler bu unsurların birinde yükselip diğerlerinde geri kalmıyor. Meddin bütün gemileri yükselttiği gibi, yükseliş bütün ögelerde birden oluyor. İsterseniz birleşik kaplar deyiniz. Birinin yükselişi, öbürlerinin de yükselişine sebep oluyor. Biri geri kalırsa diğerlerini de aşağı çekiyor.

Rahmetli felsefeci Durmuş Hocaoğlu, eğitimi itibarıyla fizikçiydi. Felsefe ve sosyoloji çözümlemelerinde fizikten kavramları kullanırdı. Mesela, kuvvetli bir mıknatıs alanının etkisine giren bir demir mineralinin içinin, dışarıdaki o güçlü alana göre yönleneceğini söylerdi. Sonra şöyle devam ederdi: Medeniyette ileri gitmiş milletler de kuvvetli mıknatıs alanı gibidir. Geri kalmış ülkeleri etkiler ve onlar da gelişmişlerin hâkim kültürünün etkisine göre kendilerini yönlendirir… Hocaoğlu’nun nefis bir benzetmesidir.

Milletlerin çekim gücü

Ben de Hocaoğlu’nu taklit edeyim: Mıknatıs değil de güçlü bir yer çekimi alanı, Einstein’ın Genel İzafiyet Teorisi’ne göre uzayı büker. Elastik bir yüzey düşünün. Hani şu jimnastikçilerin üstünde zıplayıp akrobasi yaptıkları tramplen gibi bir yüzey… Tramplenin ortasına ağır bir gülle koyun. Gülle yüzeyi bükecektir. Öyle ki tramplenin üstüne yerleştireceğiniz her şey, şimdi gülleye doğru kayacaktır. Yer çekimi tıpkı böyledir diyor Einstein. Yalnız bükülen iki boyutlu yüzey değil dört boyutlu uzayın kendisidir… Bildiğimiz üç boyut artı zaman.

Ekonomi, edebiyat, eğitim, sanat, askerî güç… Bunlarda dünya standartlarına göre yüksek bir düzeye ulaşırsanız, dayanılmaz bir çekim gücü oluşturursunuz. En başta kendi vatandaşlarınıza, “Ne mutlu Türküm!” dedirmenin yolu budur işte.

ABD’ye bakın. Dünyanın bütün etnisitelerinin toplandığı bu ülkede, çocuklarına her sabah ellerini kalplerinin üstüne koyarak “Tanrı’nın altında tek millet!- One nation under God!” diye and içiren yegâne güç, işte o çekim gücüdür.

Sonra o çekim, sınırlarınızın dışına taşar. Size takdirle, saygıyla, sevgiyle bakarlar. Size öykünürler. Kendilerini size en yakın hissedenler sizin çekim alanınıza doğru kayar. Benim milliyetçilikten de Turancılıktan da anladığım budur.

Batı ve Kur’an

     Bir süredir Batı’da İslâm ve Kur’an düşmanlığı nüks etti / ortaya çıktı. Kur’an’ı, hem de seyirci kalan polislerin gözleri önünde yakıp, iğrenç bir şekilde Basın’a poz verenler oldu ve oluyor! Şüphesiz, tüm Batı insanının; Kur’an-ı Kerîm’e karşı gösterilen bu tahammülsüzlükleri tasvip ettiklerini söylemek mümkün değilse de, işin düşündürücü olan asıl acı tarafı, bu yersiz ve yakışıksız hareketler karşısında; Batı resmiyet ve asayiş görevlilerinin sessiz kalmaları. “Sükut ikrardan gelir.” hükmünce, yapılanları görmezden gelerek; bir bakıma onlara destek vermeleridir.

     Sanki Batı, İslâm’ın çok yakın bir gelecekte, dünyada ve pek tabii olarak Avrupa’da ve hatta Amerika’da; halkların büyük bir teveccühüne mazhar olacağını görüyor! Bu önlenemeyecek İslâmî gelişme karşısında, bazı mutaassıp Hristiyanlar; şimdiden protestolarını dile getirerek; akılları sıra bunu önlemeye çalışıyorlar. Böylece müspet Avrupa’ya kara bir leke sürmüş oluyorlar!

     Oysa, o kara çalmak istedikleri İslâmiyet; Hz. İsa’yı İslâm’dan önceki bir peygamber olarak tanır. Hz. Meryem’i kutlu bir anne olarak sevip sayar. İncil’in aslını, Allah’ın vahyi olarak bilir. Kudüs’ü kutsal bir şehir olarak kabul eder. Çünkü İslâm’ın Âmentüsü; kendisinden önceki kutsal kitaplara ve resullere inanmayı şiar edinmiştir. Zira Allah, dünya kurulalı beri, tüm İlahî dinlerin, İlahî kitapların ve peygamberlerin göndericisi ve yegâne sahibidir. Hz. Âdem, bütün insanların ceddi ve atası, Hz. Havva ise, tüm insanların sevgili anasıdır.

     Bazı gözü dönmüş Hristiyanların bu çirkin davranışları; aslında kendilerinin ne olduklarını bilmediklerinin resmidir. Aslında onlar bu alçakça vaziyet alışlarıyla, şu veciz sözün hükmüne dâhil oluyorlar:

   “Dinde hassas, muhakeme-i akliyede noksan kişilerin dine verdiği zararı; akıllı düşman veremez.”

     Çünkü bilmiyorlar ki: “Kur’an-ı Kerim de, kendisinden önce gönderilen peygamberlerin ve indirilen kitapların bilgi ve haberlerini ihtiva etmekte (içermekte)dir. Kur’an geçmiş vahiylerin hem çekirdeği, hem semeresidir.

     Kur’an, kendisinden önceki kitaplardan kopuk değildir. Kur’an, Hz. Âdem’den bu yana tebliğ edilen bütün vahiylerin ifadesi ve özetidir. Kur’an’dan önceki bütün vahiyler Kur’an’da içkindir; onda toplanmış ve ifade edilmiştir. Dolayısıyla Kur’an son vahiy olması hasebiyle üçlü bir fonksiyon görür:

     Birincisi, kendisinden önceki vahiyleri teyit ve tasdik eder.

     İkincisi: Onlara karışmış yabancı unsurları ayıklar. Deyim yerindeyse bu kitapları kendi asıllarına, hakiki ve doğru, orijinal ve sahih menşelerine irca eder (döndürür).

     Üçüncüsü: Onları tamamlar yani kemale erdirir.” (Ali Bulaç)

     Batılı bazı vahşileşmiş kimselerin Kur’an-ı Kerîm’i yakmaları, aslında kendi kitapları olan İncil’i yakmalarından farksızdır.    

     Zira, O ayaklar altına aldıkları Yüce Kur’an bizzat ve mânen diyor ki:

   “Lâ ikrahe fi’d-din.” Dinde zorlama yok. Dine girmesi için kimseye baskı yapılamaz.

   “Leküm dînüküm ve liye dîn.” Sizin dininiz size, benim dinim bana.

     Akla kapı aç, tercihi kula bırak.

     Tebliğ et / anlat / duyur, fakat icbar etme / zorlama / baskı yapma.

   “Puta tapan da olsa, kimsenin ibadetine engel olmayın. Sadece Kur’an’daki doğruların bildirilmesi ile yetinin.” (Prof. Gazi Özdemir’in Maide 2’den çıkardığı tavsiye.)

     Kur’an’ı yakmak, İncil’i yakmak gibidir demiştik. Çünkü bütün kutsal kitaplar Allah’ın vahyi olup, öncelikle şu hususlara parmak basar: Tevhid, Nübüvvet, Haşir, Ubudiyet ve Adalet.

     Nasıl ki, bir yazar; yazdığı kitabı her ele alışta, onda bazı değişiklikler yapar. Her baskıda eseri yeniden gözden geçirerek, yeni bir yüzle okuyucu karşısına çıkarır. Ve yazar bu yaptığı ile şunu demek ister:

   “Eserimin her baskısı benimdir ama artık son baskıya itibar edin. Çünkü eserimin aldığı son şekil; eserimde karar kıldığım ve artık değişikliğe ihtiyaç duymadığım son durumdur.”

     İşte Kur’an-ı Kerîm, İlahî kitapların aldığı son şekildir. Önceki kitaplar tasdik edilecek, fakat artık son vahiy olan Kur’an’a tâbi olunacaktır.