Batılı basını takip ettikçe
Türkiye’nin gerçekten çok önemli bir seçime gittiğini anlıyoruz. Bu seçimlerin
Batılı bazı sözde dostlarımızı ne kadar yakından ilgilendirdiğini görüyoruz. Le
Point, Le Express, The Economics ve Der Spiegel gibi dergilerin kapakları bize
gerçeği gösteriyor. Bizden düşmanca ilgilerini esirgemiyorlar! Artık 14 Mayıs
2023’te seçime falan gerek yok. Bunlar seçimi şimdiden yapmışlar. Sonuç Erdoğan
mutlaka gitmeli… Dost ve müttefik dediğin böyle olur! Ya demokrasi? Tam
demokrasi daima Batı çıkarlarına uygun şekillenmedir. Batı isteklerine
kavuşmazsa en mükemmel işleyen bir seçim ve müzakere süreci bile demokratik
olamaz!
Efendim,
Türkiye son yıllarda çok olmuş ve laf dinlemez hale gelmiş deniyor. O halde biz
15 Temmuz 2016’da olduğu gibi 14 Mayıs 2023’te de sahneye çıkarız mesajı
veriliyor. Bilhassa son yıllarda ABD-Türkiye ilişkileri, NATO ve AB ile
ilişkiler bir türlü işlerine gelmedi. Bunun sebebi Türkiye’nin menfaatlerini
kıskançlıkla koruması ve sahip çıkmasıdır. Türkiye’nin Afrika ülkeleriyle
ilişki kurması ve geliştirmesi onlara göre gereksizdir. Türkiye neden Afrika’ya
yerleşmek ister? Akdeniz ve Adalar Denizinde menfaatlerine neden sahip çıkar?
Libya ile anlaşmalar yapılması, Kıbrıs’ta taviz vermek istememesi olacak şey
değildir. Azerbaycan Türkiye ilişkilerinin askeri yönden de bölgede
etkinliğimizin artırması, Karabağ’da Ermeni işgalinin Azerbaycan Türkiye
ortaklığında giderilmesi, bizi ve dostlarımızı sevindiren savunma sanayiindeki
üretimler, Türkiye-Rusya ilişkilerinde olumlu mesafelerin alınması, yapılan
gerekli yatırımlar, bize paramızla satmadıkları savaş uçakları ve patriotlar
karşısında S-400 füzelerinin Rusya’dan alınması, F-35’ler için ödediğimiz
paranın üstüne yatılması, geçici koruma altındaki sığınmacıların hepsine
vatandaşlık hakkının verilmemesi, dengeli dış politika, Karadeniz’de Batı ve
ABD çıkarlarına hizmet edilmemesi, uluslararası hukukun korunması,
Ukrayna-Rusya arasında süren sıcak harp ortamının ve tahıl tedarikinde etkili
arabuluculuk örneğimiz ve bunun Türkiye’ye itibar ve güç kazandırması tabii ki emperyal
ülke ve güçleri rahatsız edecekti. Terörle başarıyla süren sınır içi ve dışı
mücadele, sözde terörle barış süreci gibi saptırmalara girilmemesi, ABD’yi
pirelendirdiği gibi, Fransa ve Almanya’yı da rahatsız etmiştir. Sandıkta bir
iktidar değişimi ihtimali olması gereken tek yol olarak düşünülmektedir. Türkiye’deki
seçmen sözde korkutulmaya çalışılıyor. İktidara karşı açıkça ve küstahça
mücadele ediliyor. Seçmene düşen görev bu Batı tuzağını ve oyununu bozmasıdır.
Diğer
taraftan, ekonominin ve andımızı kaldıran eğitim politikasının yaz boz tahtası
haline getirilmesi, aklı başında olan herkesi düşündürmektedir. Yapılan
yanlışlar ve dış faktörler ekonomiyi rayından çıkarmış, keyfi ve ilim dışı
işlemlerle ekonominin kötü sonuçlara sürüklendiği bilinmiyor değildir. Eş dost
kayırma ve liyakatin nasıl unutulduğu ve onun yerini sadakatin aldığı bir
gerçektir. Kamu kaynaklarının nasıl keyfi harcandığı, tasarrufa riayet
edilmediği, israfın nasıl kamçılandığı resmin arkası değil; önüdür.
Tarımdan
çiftçimizin, yeni nesillerin nasıl kaçırıldığı, tarım alanlarının betonlaşmaya
terk edildiğini de herkes biliyor. İç piyasada yükselen fiyatları dengelemek
için ithalatın çözüm zannedildiği, yabancı ülke çiftçilerinin ithalatla
zenginleştirebildiğini bilmeyen kalmadı. Kredi kanallarının hak etmeyen eşe
dosta açılması ve özelleştirmeler de aslında birer yolsuzluktur. Dış borç
tuzağı, egemenlik haklarımızı tehdit eder hale gelen ve bizi ileride temerrüde
düşürecek cari açık kapıdadır. Çin ve Rusya’dan yapılan ve dış ticaret
açığımızın en önemli payını oluşturan, frenlenemeyen ithalatımız, kamu
bankalarının siyasetin oyuncağı haline getirilmesi unutulamaz. Ekonominin
bozukluğunun ahlaki ve manevi değerlerimizi yıpratması, ailenin sarsılması,
boşanma, cinayet ve intiharların artışı, maddeye tapışın zirveye çıkışı, Merkez
Bankası gibi bağımsız olması gereken kurumların bağımlılığı, resmi
istatistiklere inanılamaz hale gelmesi ve güven kaybı, dikkat çekmektedir.
Geleceğe olan ümidin zayıflaması, mevcut fonların yerinde kullanılmaması gibi
sayfalar tutacak acı örnekler vardır.
Şimdi
gelelim işin ayrı boyutuna… Siz yapılması gereken her şeyi yaptınız ve ekonomik
tedbirleri aldınız, işi rayına oturttunuz diyelim; buna rağmen milli
menfaatlerden akıl almaz tavizler verirseniz, milliyetçiliği yine öcü
sayarsanız ekonomideki başarıyı yine sürdüremezsiniz. Irak’tan ve Suriye’den
yasal haklarınızı hiçe sayarak çekilirseniz; TBMM’de egemenlik haklarınızı korumada
dış müdahaleler için tezkere çıkaracak güce sahip olmadığınız takdirde yine zor
duruma düşersiniz. Anayasanızda hiçbir ciddi devletin yapamayacağı yanlışları
yaparsanız; Anayasa’nın ilk dört maddesi, 66.madde ve diğerlerini
değiştirirseniz; ekonomik gelişme yine topal kalacaktır. Savunma sanayiindeki
başarılı hizmet ve üretimleri sözde dostlarınızın baskıları ile gevşetirseniz
caydırıcılığınızı da zamanla kaybedersiniz. Yunan’ın Adalar Denizini iyice
parsellemesine engel olamazsınız. Libya ile Akdeniz’deki anlaşmalarınızdan
vazgeçirilebilirsiniz. Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünü dinamitleyecek etnik
ve mezhep taassubunu demokratikleşme diye yutarsanız, iş ortağınız PKK’nın
TBMM’deki şubesi HDP’nin ırkçı ve bölücü taleplerine hoşgörü ile bakıp Cumhuriyeti
değiştirmeye cüret ederseniz; bunun zararlarını ekonomide de görürsünüz. Ermenistan’dan
özür dileyip toprak ve sözde soykırımı tanımaya hazır hale gelemezsiniz.
Kıbrıs’ta KKTC’yi buharlaştırıp Rum egemenliğine esir de olamazsınız. “Ne mutlu
Türk’üm diyene” ifadesini çeşitli yerlerden kaldıramazsınız. TC ibaresi banka
tabelalarından dışlanırsa, havaalanı stad ve değişik yerlerden Atatürk ismini
silme gafletini gösterirseniz, ekonomide istediğiniz kadar başarılı olunuz;
enflasyonu düşürünüz ama bunun hiçbir anlamı kalmaz. Dost ve müttefiklerimizin
kurdurduğu LGBT’ye özgürlük peşine düşerseniz yine aynı sonuca varırsınız. Eğitim
ve öğretim farklıdır. Türkiye’de daha ziyade öğretim yapılmaktadır ve eksikler
vardır. Eğitimi milli kılabilmek için müfredat programlarına “Türk Dünyası” ve “Türkiye’nin sosyal yapısı” derslerini koyabiliyor musunuz? Her dal
ve sektör az çok birbirine bağımlıdır. Türkiye’nin sosyal ve ekonomik
gelişmesine sadece ekonomiyle değerlendiremeyiz. Sosyal boyut da onu takviye
eder.
14 Mayıs’ta
sandık başına giderken Türk ve İslam düşmanlığını, İslamifobiyi ve bu
çirkinliklerin peşinde olan sözde dostlarımızın memnun edilmesi Türk seçmeninin
görevi değildir. Ahmet, Mehmet gitsin de ne olursa olsun diyemeyiz. Türkiye’nin
kuruluş felsefesini ve egemenlik haklarını ortadan kaldırıcı, bağımsızlığımızı
hedef alan sözde dostlarımızın oyunlarını fark edelim. 14 Mayıs 2023 Genel ve
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ülkemiz ve Türk Dünyası için hayırlı sonuçlara
vesile olmasını dileriz.
14
Mayıs seçimlerine bir haftalık bir süre kaldı. Adaylar belli, meydanlar hareketli,
ülke seçim mitingleriyle şenlendi…
Her mitingin bir konuşmacısı, her konuşanın kendine
has bir üslubu var!
Kimisi sert, kimisi mizahi!
Kimisi gerçeklere dayalı, kimisi izafi!
Ama önemli olan üslup değil. Yapılanların, yapılacakların anlatıldığı, meydanları
dolduranlara verilen sözler!
Her
Cumhurbaşkanı adayının anlattıkları, verdiği sözler oldukça çarpıcı. Kimisi
hayallerin ötesinde, kimileri ekonomik şartların üstünde…
Her partinin
kendine has bir sloganı, bir seçim şarkısı, bir flaması var.
Her
milletvekili adayı türlü vaatlerle seçilmenin peşinde…
Yapılan her
mitingde konuşmacının seçtiği konularla, konuştuklarıyla etkileniyor, coşuyor meydanı
dolduranlar…
Anlatılanları
dikkatle dinliyoruz, içi dolu mu boş mu?
Sonra dönüyoruz bir de meydanlara bakıyoruz,
dolmuş mudur, yoksa boş mudur diye!
Sonrasında her mecradan farklı bir rakam geliyor!
İzmir’deki şu partinin mitinginde yüzbinler toplanmış. Ama şu partinin
mitinginde onun iki katı kalabalık varmış…
İstanbul, Adana, Mersin, Denizli, Afyon, Trabzon,
Samsun, Rize… Ülkemizin her şehrinde, her yöresinde aynı söylemler, yorumlar
hep aynı…
Her seçim
dönemi hep böyle geçti!
Ama ülkemizde
yaşanan her ne varsa ömürlerimizden gitti!
1946
yılından bu yana kaçıncı kez seçime gidiyor ülkemiz?
Seçim
öncesi meydanlarda söylenenlerden, verilen sözlerden akıllarda ne kaldı?
Yine
meydanlar dolup, taşıyor!
Yine seçim
anketleri çeşit, çeşit sonuç açıklıyor!
Ama bütün
bunlar nafile!
Halkımız
oyunu attığında sandığa, işte o zaman belli olacak milli irade.
Kuruluşundan bu yana Türkiye’de ne çok şey
değişti, neler gelişti, neleri kazanıp, neleri kaybetti bu ülke?
Ona bir bak!
Son 21 yıldır ülkemizi idare edenler neyi
başarmış, nerede başarısız kalmış onu incele.
Çünkü seçimleri meydanların kalabalığı değil,
ülkemizde, evlerimizde yaşananlar etkileyecek unutma…
Onun için seçim mitinglerinde, televizyonlarda
söylenenleri değil, aşağıdaki gerçekleri sorgula:
Milyonlarca
işsiz hala umutsuzca geziniyorsa sokaklarda eli boş,
Binlerce
doktorumuz, mühendisimiz, bilim insanımız yurt dışına gitmişse çaresiz,
Milyonlarca
gencimiz umut arıyorsa dış ülkelerde,
Emeklimiz,
işçimiz, memurumuz büyük bir geçim sıkıntısı içindeyse,
Annelerimiz
evlatlarını doyurabilmek için büyük bir mücadele veriyorsa eğer,
Babalar,
ısınma, barınma, aydınlanma masrafları bir yana evinin günlük yiyecek masrafını
dahi karşılayamıyorsa eğer,
Onca iş
adamı, esnaf kepenk kapatıyorsa iflas etmiş,
Dövülen,
sövülen, öldürülen onca kadınımızın feryatları giderek artıyorsa her günümüzde,
Çetinoğlu:
Bildiğim kadarıyla yeryüzünde ‘Tatar’
denilen bir millet, ırk ve hatta kabile yok. Buna rağmen, ‘Tatar’dan bahsediliyor. Hatta Kırım ve Kazan Türkleri arasında ‘Tatar olduğunu’ iddia edenler var. Orta
Asya Türklerinden, özellikle Rus okullarında tahsil görmüş ve şehirlerde
yaşayanlar arasında pek çok kişi; ‘Azeri’yim,
Özbek’im, Kazak’ım, Kırgız’ım’ diyenler var. Kırım’da ve Kazan’da
görüştüğüm bâzı soydaşlarımız, ısrarlarım karşısında ‘Siz, bizi Türkleştirmeye çalışıyorsunuz’ diyenler olmuştur.
‘Tatar’ isminin
nereden geldiği, nasıl olup da soydaşlarımızın Tatarlığı benimsediği hususunu
açıklar mısınız?
Prof. Maksudoğlu: Mongollara 13. Yüzyılda ‘Tatar’ deniliyordu: Arapça bütün çağdaş
kaynaklarda, Mongollardan ‘Tatar’
diye söz edilir. Sözgelimi, Arap târihçi İbnul Esir Mongollardan söz
ederken dâimâ ‘Tatar’ kelimesini
kullanmaktadır: ‘Sonra 617 (Mîlâdî 1220) yılı girdi. Tatarların İslâm
ülkelerine çıkışı’, ‘Tatarların Kıpçaklara ve Ruslara yaptıklarının anılması’
(İbnul Esir, El Kâmil fit Târîh, Beyrut 1982, xıı, s. 358, 387). İbn Haldûn da ‘Bu sultân, (Cingiz Hân), Tatarların sultânıdır’ demektedir. Hâzâ’s Sultân Cıngîz Khân huwa
Sultânu’t-Tatar (İbn Haldûn, Kitâbul İber, Beyrut 1981, c.v. s. 593.) Çok
iyi bilindiği gibi Cingiz Han, Mongol
hükümdârıdır. İbn Haldûn da 14. yüzyılda yaşamıştır, (vefâtı, 15.
yüzyılın ilk yıllarındadır), o devirde hâkim olan Mongollardan o da ‘Tatar’
diye söz etmektedir, çünkü, Mongollar, Cingiz Hân, ‘Mongol’a çevirmeden önce,
‘Tatar’ diye anılıyorlardı. ‘Tatar diye
anılan bu kavme Mongol denmesi, Cingiz Hân zamanından sonra olmuştur. Mongol
tâbiri Mongolistan ve Orta Asya’da yerleşmiş, fakat Mongol imparatorluğunun
batı kısmında hiçbir zaman yaygınlaşmamıştır.’ Mongol kökenli olup bu dili
konuşan halklar kendilerine dâimâ açıkça Tatar demişlerdir. Cingiz Khân
zamânından sonra Mongolistan ve Orta Asya’da bu kelime her bakımdan Mongol’a
çevrilmiştir. (Mongol kelimesi Tatar kelimesinin yerine geçmiştir.) … Mongol
imparatorluğunun en batısındaki bölgelerde ‘Mongol’ kelimesi, resmen konulduğu
hâlde, asla üstün, yaygın hâle gelmemiştir. ‘Çingiz Han, ülkesinde resmî olarak
‘Mongol’ isminin kullanılmasını emretmiştir. Ne var ki, Batı’nın büyük bir
kısmında ‘Mongol’ kelimesi, ‘Tatar’ kelimesinin yerini tutamamıştır…’ Mongol
imparatorluğunun en batısındaki bölgelerde ‘Mongol’ kelimesi, resmen konulduğu
hâlde, asla üstün, yaygın hâle gelmemiştir. ‘Çingiz Han, ülkesinde resmî olarak
‘Mongol’ isminin kullanılmasını emretmiştir. Ne var ki, Batı’nın büyük bir
kısmında ‘Mongol’ kelimesi, ‘Tatar’ kelimesinin yerini tutamamaktadır. (Hasan
İbrâhim Hasan, Siyâsî-Dînî-Kültürel-Sosyal İslâm Târihi, çev. İsmâil
Yiğit, c. V, s. 162, İstanbul 1986.)
Alangoya’nın iki
oğlu vardı: Tatar Han ve Mongol Han. Tatar Han’ın oğlu Sung Han, Mongol Han’ın
oğlu İl Han. İl Han’ın oğlu Yesügey Bahadır Han, onun da oğlu Çingis Han.
Hâkimiyetin, önce Tatar kolunda iken, sonra Mongol koluna geçtiği anlaşılıyor.
Tatar/Mongol
ordusu 1237 yılında Moskova’yı zaptetti. Bu orduda kalabalık Kıpçak ve diğer
Türk kitleleri de vardı. Türklerin büyük çoğunlukta olduğu Mongol ordusu,
günümüzde ‘Rusya’ denilen bölgeyi onüçüncü yüzyılın ilk yarısında zaptetmişti
(Shirin Akiner, Islamic Peoples of the Soviet Union, (London: 1986)
p.55.). Bu vâkıa, Rusların, Avrupa Rusya’sındaki bütün Türk kökenli
Müslümanlara ‘Tatar’ demelerinin sebebidir. Ruslara göre, Avrupa Rusya’sında yaşayan
Müslüman Türklerin hepsi, Tatarların (Mongolların) torunlarıdır.
Çingis
Han
Cuci Çağatay Tuluy Ögeday
Batu
Burka {Bereke(t)}
Hülâgü
Çingis Han’ın ölümünden
sonra oğulları arasında bölüşülen çok geniş alana yayılmış Mongol varlığının
Batı’daki, Hazar Denizi ve Karadeniz’in kuzeyindeki kısmının başında Cuci oğlu Batu
Han (ö. 1255) vardı, o ölünce, kardeşi Burka
Han başa geçti. Burka, bir sûfî vâsıtasıyla Müslüman olmuştu. Adı Bereke(t)
olarak değişti.[1]Gök Ordu: Kök
Orda, Arapların Altın Ordu, Rusların
Zolotay Orda dedikleri bu devlette, halk, esas itibariyle, Hunların,
Göktürklerin torunları, Bulgar ve Kıpçak Türkleriydi. Hânlar, ileri gelenler,
asîlzâdeler, üst düzey yetkililer Mongol (Tatar) idiler. Türk nüfûsunun ezici
çoğunluğu etkisiyle, Mongollar da, son Hân Toktamış’ın
adının da gösterdiği gibi, Türkleşmişlerdi. Emîr Timur, Litvanya’ya sefer
hazırlığı yapmakta olan Toktamış Hân’ı 1396’da yenince,GökOrduyıkıldıvedörtHânlıkortayaçıktı: Kazan,Kırım,Kasım(Sibir)veAstrahan. Gök Ordu’nun yıkılışı, onun
hâkimiyeti altında yaşamakta olan Ruslara fırsat verdi, zamanla, Avrupa
devletlerinin de yardımıyla genişlediler ve bu Hânlıkların topraklarını elegeçirdiler.
‘Tatar’ kelimesi, günümüz Arap
araştırmacılar tarafından da ‘Mongol’
yerine kullanılmaktadır. Meselâ, Mongol istilâlarını gösteren harîtanın yaftası
(The Tatar Holocaust) ‘Tatar felâketi, Tatar yağmasıdır.
Ismâil R. Fârûqî
and Lois Lamya al Fârûqî, The Cultural Atlas of Islam
(New York:
McMillan publishing company 1986) p.253.
Cingiz Hân’ın
emriyle, ‘Tatar’ yerine ‘Mongol’ kelimesinin kullanılması, o geniş toprakların
doğu kısmında gerçekleşti ise de, batı kısmında ‘Tatar’ kelimesinin
kullanılması devâm etti. Bu Tatar hâkimiyeti altında yaşayan milletler de Tatar
(Mongol) sülâlesinden hânedânların idâresinde oldukları için ‘Tatar’ diye
anıldılar. Böylece, ‘Tatar’ kelimesi, zamanla,
Tatar (Mongol) idâresinde yaşayan milletlerin siyâsî adı oldu: Osmanlı
Hânedânı idâresinde yaşayan herkesin, ‘Osmanlı’ diye anılması gibi. Yâni,
‘Tatar’ sözü, etnik (kavmî) değil, siyâsî bir anlam ifâde eder oldu.
W. Bathhold,
‘Tatar’ maddesi, Encyclopaedia of Islam, Leiden 1934, IV, s. 101 de,
Cingis Han’ın, ‘Tatar’ adını ‘Mongol’a çevirdiğini, Mongol adının, o geniş
toprakların doğusunda tuttuğunu, batı kısmında Tatar adının devam ettiğini
belirtir.
Türk dünyâsı, bir
bütün olarak öğretilmediği için, kendilerini, nesillerden beri ‘Tatar’ olarak
bildiklerinden, durumu kavramaları kolay olmuyor. Aynı olayı, gittiğimde
Kırım’da yaşadım. Konuşmamın yarısı Anadolu Türkçesi ile, yarısı da ‘Tatarca’
denilen kuzey lehçesinde idi. Hepimizin Türk olduğunu anlatmıştım. Kazan
Türklerinin Mongollara endişe ile baktığını anlatan, lehçelerindeki ‘Tatar
barda khatar bar/Nerede Tatar varsa, tehlike vardır’ deyimini anmıştım. Bu
konunun anlaşılması, biraz zaman alacağa benzer.
Eskişehir Türk
Ocağında konuşan Kırımlı orta yaşlı bir hanımın konuşmasını internete
koymuşlar, orada dinledim. Kadın, bilinçli, büyük bir geçmişin vârisi olduğunun
farkında; diyor ki: ‘menim tilim, Altın Orda tili.’ (Benim dilim, Altın Ordu’
da konuşulan dil.) Altın Ordu, Mongol kuruluşu idi, Kıpçak Türklerinin
çoğunluğundan ötürü Türkleşti, halkın konuştuğu dil de, ‘Tatarca’ denilen kuzey
lehçesi idi. Bunun bilincinde olan kuzey Türkü (Kazanlı veya Kırımlı) o
geçmişten kopmayı istemiyor olabilir, tabiî, en mühimi, Türk dünyasının çok
geniş olduğu, kendilerinin, bu dünyânın bir parçası olduklarını bilmeyişleri.
Anadolu lehçesini öğrenip kullanan Kırımlılar var, bâzıları da, bunu assimile
olarak görüyor: Rusların, rusçayı
dayatması paralelinde anlıyor. Mühim değil; zamanla kendiliğinden çözülecektir.
Temaslar bunu sağlar. Ayrıca, anlatılıyor da.
Çetinoğlu:Yıldırım
Beyazıd ile Emir Timur yönetimindeki 1402 Ankara Savaşı’nda Emir Timur tarafına
geçen Kara Tatarların menşei hakkında bilgi lütfeder misiniz? Onların
Anadolu’da Kırım’da ve Kazan’da yaşamakta olan ve de ‘Tatar’ olarak anılan soydaşlarımızla soy birliği var mı?
Prof. Maksudoğlu:Ankara
manâsız savaşında Timur ordusuna geçen Tatarlar, 1243 te Kösedağı savaşında
yenilen Selçuklular kendilerini toparlamasınlar diye Anadolu’da bırakılan -on
üçüncü yüz yılda Tatar denilen- Mongollardır.
Sultan Abdulhamîd devrinde Defter-i Hâkkanî Nâzırlığı yapmış olan, Netâyicul
Vukuu‘ât adlı 4 ciltlik çok değerli bir analitik Osmanlı Târihi yazmış olan
Seyyid Mustafa Nûri Paşa, eserinde bu durumu çok güzel anlatır. Yıldırım
Bâyezîd Hân; bu, Tatar denilen Mongolları asker olarak kullanıyordu. Emîr
Timur, savaştan önce bunlarla iletişim kurup, Anadolu’yu onlara vereceğini va’d
ederek kendi tarafına kazanmış, onlar Timur
ordusuna katılmışlar. (‘Tatar’ denilen Kırımlılar, en erken Kırım
Harbi’nden (1856 dan) sonra Anadolu’ya geldiler, bunlarla ilgileri yok, 1258 de
Bağdad’ı alıp Abbâsî Halîfeliğini yıkan, o yüz yılda ‘Tatar’ denilen
Mongollarla da ilgileri yok.)
Mustafa Nûri Paşa,
Çelebi Mehemmed’in (o çağdaki ve daha sonraki telâffuz öyledir) bu
Tatar/Mongolları, Filibe civârındaki ‘Tatar Pazarcığı’ denilen yere sürmüş
olduğunu anlatır. Zamanla, onlar da Türkleşmiştir.
Bu, Anadolu’daki
‘Tatar’ denilen Mongollarla, Kırımlı, Kazanlı olup da ‘Tatar’ denilen Türkler
arasında hiçbir soy ilişkisi yoktur. O kuzey Türklerine (Kıpçak Türkleridir
çoklukla, az sayıda da Peçenek) ‘Tatar’ denilmesinin sebebi, Tatar/Mongol
hâkimiyetinde yaşamış olmalarındandır. Anadolu’da da 1243 ten beri devam eden
Tatar (Mongol) hâkimiyeti, Osmanlı Devleti’nin genişlemesiyle ortadan
kalkmasaydı, Anadolu Türklüğü de ‘Tatar’ olarak anılacaktı, Osmanlı Devleti
hâkim olunca, o devlette yaşayan her ferd ‘Osmanlı’ oldu. ‘Osmanlı’ denilen halk içinde, Türklerden
başka Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Kürtler, Arnavutlar, Çerkesler, Boşnaklar…
gibi çeşitli etnik zümreler vardı; 19. yüzyıl sonlarına kadar hepsi ‘Osmanlı’
diye anılıyordu.
Avrupalılar,
Timur’u da ‘Tatar’ zannederler; hiç de öyle değildir. Beşinci dedesi
Tatar/Mongol ordusunda bulunmuş da olsa, nesil değiştikçe Türkleşmiştir, Timur,
Türktür. Timur, ‘demir’ kelimesinin Türkistan’daki telâffuzudur. Eskimez
harfleri kullandığımızda, ‘Hicâz Timur Yuly’ (Hicâz Demir Yolu) diye
yazılıyordu. Osmanlı’da birkaç Timurtaş Paşa vardır. Bâzı Kırımlı’lar da
(Türkiyedeki) Timur’u, lehçe yakınlığından dolayı, kendilerinden zannederler;
hiç ilgisi yoktur.
Çetinoğlu: 1683
İkinci Viyana Kuşatmasına katılan Murad Giray Han’ın ihânet ettiği iddia
ediliyor. Genel Kurmay Başkanlığı tarafından yayınlanan ‘İkinci Viyana Kuşatması’ isimli kitapta, İkinci Viyana Kuşatması
Bozgununun sorumlusu olarak Merzifonlu Kara Mustafa Paşa gösteriliyor ve bu
görüş, kuşatma hazırlıklarındaki, kuşatma sırasındaki hatâları ile en ince
noktasına varıncaya kadar açıklanıyor. ‘Çok
mükemmel târihçi’ olarak tanınan isim yapmış târihçilerimiz ise, bütün suçu
Murat Giray Han’a yüklüyorlar.
Mevzu ile alâkalı görüşlerinizi lütfeder misiniz?
Prof. Maksudoğlu: Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, 1683
yılında Viyanayı kuşatacağına, hücum etseydi, çok büyük bir ihtimalle,
alabilirdi. Başarısızlığın ESAS, TEMEL sebebi, Osmanlı Bürokrasisinin o
yıllardaki çürümüşlüğüdür. Birkaç nesildir İslâm’a soğuk yetiştirildiğimiz
için, askerler de, târihçilerimiz (!) de, alt yapı eksikliği yüzünden şunu
ATLIYORLAR: İslâm savaş geleneğinde, uygulamasında, SAVAŞla ele geçen GANÎMET,
mücâhidler arasında kısmet edilir; ordunun 3 gün yağma hakkı vardır. Mustafa
Paşa, İmparator’un kaçıp gittiği Viyana’nın teslîm olacağını umdu, bekledi,
kuşattı. Viyana, teslîm olsaydı, savaşsız ele geçen: FEY’ olacaktı; her şey
Devlet hazînesine (Beytul Mâle) kaçacak, Sadrâzam olarak, kendi tasarrufunda
olacaktı. Dağıtacağı hediyelerle durumu sağlamlaşacak, rakiplerine karşı daha
güçlü duruma gelecekti. Bürokrasi öyle çürümüştü ki, bozgun haberi üzerine
Kızlar Ağası ve Mîrâhur, sarayda, mendil çıkarıp oynamışlardı! Mîrâhur, daha
sonra Serdâr (Başkomutan) olmuş, Jan Sobiyevski’ye yenilmişti.
Viyana’ya varmadan
geride bırakılan iki kale, süvârilerin atlarına ot bulmak için 20 saatlik
mesafeye gitmeleri … var ama, esas NOKTA, hücum yerine muhâsara yapılması idi.
Sebebi de bürokraside mevki kapma yarışı. (Turgut Reîs/Paşa, Trablusgarb
Beylerbeyi olarak 1565 Malta muhasarasına SONRADAN yetişti. Yakındaki küçük
kalenin kuşatılmış olduğunu gördü. Büyük kale kuşatılıp alınsa idi, küçüğü
teslîm olurdu, dedi, ama kuşatma başlamıştı, öyle devam etti.)
Viyana alınsaydı,
Yanık ve Komoron kaleleri de teslim olurdu her hâlde.
İsim yapmış
târihçilerimizin alt yapıları eksik ve ‘duruş’ sâhibi değiller, papağan gibi
‘Osmanlı İmparatorluğu’ derler; 10 vurulup 1 diye sayılırsa, ancak kendilerine
gelirler.
Çetinoğlu:Kazan
Hanlığı 15 Ekim 1552’de Rusların eline geçti. Kanûnî Sultan Süleyman Han
yönetimindeki Osmanlı Devleti’nin yönetimindeki Osmanlı Devleti, ordu göndermek
bir tarafa, elçi gönderip işgal ve ilhakı önleyebilirdi. Bu olumsuzluğun mâkul
bir izahı var mı?
Kanûnî’nin. Slav asıllı olduğu rivâyet edilen çok sevdiği
eşi Hürrem Sultan’ın dahli olmuş mudur?
Prof. Maksudoğlu:Kanûnî
Süleymân Hân, 1552’den 4 yıl sonra, oldukça yaşlı ve hasta olduğu hâlde 1566 da
Zigetvar’da Hakkın rahmetine kavuşacaktır. Zannederim şişirilmiş
şöhretlerimizden Sokollu Sadrâzamdı, İkinci Selîm devrinde de o etkiliydi,
azledilemedi, ortadan kaldırılışı -sözde- bir deli derviş tarafından 1579 da
suikasde uğraması ile oldu. Yeniçeri ileri gelenleri ile arası iyiydi; orduyu
yönetime karıştırmanın öncüsü
denilebilir. 1559’daki Volga Kanalı konusundaki başarısızlığından dolayı İkinci
Selîm’in: ‘cümle masârif senden tazmîn edilmelidir’ hitabına uğramıştır. Konuyu
incelemedim ama, İran, iç isyanlar (Celâlî) birtakım işler Kanunî’nin (yaşlılık
da var) bu konuyla ilgilenmesini önlemiştir sanırım.
Öte yandan;
Kazan’da asîller ile halk arasında sanıyorum, sürtüşmeler vardı, zayıf düşen,
Ruslardan yardım alıyor, onlara meylediyordu. Osmanlı’nın bu kötü işlerden
haberi olduysa -ki her hâlde oluyordur- o tarafla fazla ilgilenmemiş olabilir.
Konu, araştırmaya muhtaçtır.
Hürrem Sultanın
Ukrayna, dolayısıyla Slav asıllı olduğu biliniyor. En kabiliyetli Şehzâde
Mustafa’ya karşı olduğu da. Olabilir… Araştırılması gereken bir konu, gerekli
bilgim yok.
Çetinoğlu:Türkiye’deki
Kırım Türkleri, Kırım’ın 18 Mart 2014’te Rusya tarafından ilhak edilmesinin
yıldönümlerinde, protesto gösterileri düzenliyor. Bu gösterilerin, ilhakın
iptaline zerrece faydasının olmayacağı biliniyor. Hattâ Rusya’nın Kırım’da
yaşayan soydaşlarımıza daha ağır baskılar uygulamasına yol açacağı da ihtimal
dâhilindedir. Rusya ile iyi ilişkiler içerisinde olmak, Kırım Türklerini
nispeten rahatlatan neticeler sağlayabilir mi?
Prof. Maksudoğlu:Son
cümlenize evet demek gerek ama bu işlerle ömrünün her ânında meşgul olan Prof.
Hakan Kırımlı: ‘Putin durmaz, durdurulur’ diyordu, bir vesileyle.
Doğru, daha çok baskı yaparlar, zâten
yapıyorlar. Gösterileri yapanlar, herhâlde târihe not düşmek istiyorlar, bir
de, hareketlerinin, oradakilere, yalnız olmadıklarını hissettirmeğe
yarayacağını düşünseler gerek.
Prof. Dr. MEHMET MAKSUDOĞLU
Akademisyen,
İlahiyat Profesörü, Dekan, Araştırmacı
yazar. Eskişehir’de Kırım kökenli bir âile içinde 1939 yılında doğdu. İnkılâp
İlkokulunu (1950), Eskişehir Lisesini (1956) ve Ankara Üniversitesi İlâhiyat
Fakültesini (1960) bitirdi.
İzmir İmam-Hatîp
Lisesi’nde Meslek Dersleri Öğretmeni olarak Arapça, Farsça, İngilizce ve
Hadîs öğretti. Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde İslâm Târihi
Asistanı oldu (Temmuz 1961).
Tunus’ta (1961-63)
doktora tezi ile ilgili malzeme topladı, dilbilgisini bildiği Arapça’nın
pratiğini yapmak imkânını buldu. Dördüncü sınıfına kabûl edildiği Burgiba
Yaşayan Diller Enstitüsü Arapça Bölümü’nü bitirdi.
Türkiye’ye dönüp
İstanbul, Başbakanlık Osmanlı Arşivinde belge inceledi, 1966 yılı Mart ayında
‘ Tunus’ta Osmanlı Hâkimiyeti’ konulu doktorasını verdi.
İngiltere’de,
University of Cambridge’de Faculty of Oriental Studies’de (1967-70), Türkçe
öğretti, orientalistlerin nasıl yetiştirildiklerini gördü.
Türkiye’ye dönüp
Diyânet İşleri Başkanlığına bağlı olarak İzmit, Ankara ve İstanbul’da vâizlik
yaptı, askerlik görevini Yedek Subay olarak yaparken bir askerî okulda Târih
ve İngilizce öğretti (1970-73).
İstanbul Yüksek
İslâm Enstitüsü’nde öğretim üyeliği yaptı (1973-82), İslâm Târihi ve Arapça
öğretti. Askerlikte öğrendiği ‘dili, hep bir ağızdan tekrarlama’ metodunu,
yazdığı Arapça kitaplarında uyguladı.
Marmara
Üniversitesi’nde 1983 yılında Yardımcı Doçent, 1986 da Doçent ve 1995 yılında
Profesör oldu.
Aile
Planlaması, ailelerin istedikleri kadar, istedikleri zaman, ekonomik
durumlarına ve kişisel isteklerine göre ve bakabilecekleri kadar çocuk sahibi
olmalarıdır. Aile planlamasıyla nüfus planlaması birbirine karıştırılmamalıdır.
Nüfus Planlaması, ülke nüfusunun belirli bir seviyede tutulması demektir. Ülke
nüfusunun azaltılması veya dondurulması ne istihdam imkânını arttırır, ne de
hızlı kalkınmayı sağlar. Ne yazık ki, Türkiye ve Dünya’da bazı çevreler nüfus
planlaması taraftarıdır. Büyük devlet olabilmek, ancak büyük millet olmakla
mümkündür. Yani, bir ülkenin nüfusunun kalabalık olması, o ülkeyi büyük devlet yapmaya yeterli
sebeplerden birini teşkil eder. Ayrıca nüfus fazlalığı, bir ülkenin ekonomik ve
kültürel kalkınması ve siyasi yönden güçlenmesi için nüfus fazlalığına büyük
ihtiyaç duyulmaktadır. İşte bu ve benzeri sebeplerle nüfus planlamasına karşı çıkmak
gerekir.
Konuya Türkiye açısından bakacak
olursak; Türkiye’nin siyasal, kültürel,
ekonomik ve askeri yönlerden güçlenmesi, varlığını devam ettirebilmesi,
sınırlarını koruyabilmesi, Türkiye dışında yaşayan Türklerle ilgilenmek için
nüfus artış hızını yavaşlatmak değil, tersine artırmak gerekmektedir.
Türkiye’de uygulanan doğum kontrolü, Türk Milleti’nin varlığına, geleceğine,
Türk neslinin çoğalmasına indirilen bir darbedir. Doğum kontrolü adı altında
yürütülen bu politikaların esas gayesi Türk Milleti’ni hedefsiz, kuvvetsiz,
aciz ve kendini savunamayacak bir duruma düşürmek, ancak ve ancak Türk
Milleti’nin düşmanlarını sevindirir. Nüfus planlaması aynı zamanda Türkiye’nin
ekonomik yönden güçlenmesine de mani olacaktır. Oysa nüfusun çoğalması,
ekonomik ve kültürel yönden kalkınmak için büyük bir itici güç oluşturur.
Türkiye’de nüfusun artmaması yönünde
toplumu şartlandırma çabalarının yapıldığı ve adeta bir kampanya haline
dönüştürüldüğünü görüyoruz. Nüfus tahdidini tek gaye edinen teşekküller kurulmakta
ve bu hususta iletişim kanallarıyla telkin ve propagandalar yapılmaktadır.
Elbette ki, bir şartlandırmayı hedef alan bu çeşit propaganda faaliyetleri
demokratik toplum ilkeleriyle bağdaşmaz. Sosyal meselelerin topluma saygısızlık
ifade eden anlayışlarla ele alınması sonucunda, neticelerin çok ağır kayıplara
yol açtığı bir gerçektir. Bu hususta, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş hoca şunları
söylüyor: “ Türkiye’de nüfusun artmamasını sağlamak çabalarının, Batı’nın
gelişmiş ülkelerinin, az gelişmiş üçüncü dünya ülkelerine nüfus planlaması
uygulamalarını benimsetme çabalarından bağımsız düşünmek yanlış olacaktır.”
Nitekim, Türkiye’de de bu anlamsız düşünce aynı anlayış içinde ele alınmıştır.
Oysa Birleşmiş Milletler Anayasası, her millete kendi mukadderatını hâkim
kılıcı ( Self – Determination ) prensibini, kutsal bir prensip olarak kabul
etmiştir.
Nüfus planlamasının lehindeki ve
aleyhindeki görüş ve düşüncelere gelecek olursak; Lehindeki tek görüş Batı
menşeli bir görüş olup, nüfus artışının açlık tehlikesi yaratacağı ihtimali
üzerinde durulan görüştür. Eğer bu görüş ve düşünce doğruysa; evvela Avrupa
ülkelerindeki nüfusun azaltılması gerekmez mi? Avrupa ülkelerindeki nüfus
artışı çok daha fazla. Nüfus yoğunluğunun
yüksek olduğu Avrupa ülkelerinin hiçbiri
açlık ve fakirlik tehlikesiyle
karşı karşıya gelmemiştir. Aksine, dünyada en müreffeh durumda olan ülkelerdir.
Türkiye’de nüfus planlamasının aleyhindeki
görüş ve düşünceye bakacak olursak;
meseleye iktisadi yönden bakanlar,
nüfus artışının iktisadi kalkınmayı önlemediğini, bizzat teşvik etmeye
yaradığını belirtmişlerdir. Bu görüşü savunanların arasına Prof. Dr. Turan
Yazgan, Prof. Dr. Amiran Kurtkan Bilgiseven, Prof. Dr. Mustafa E. Erkal, Prof.
Dr. Nevzat Yalçıntaş, Prof. Dr. Ömer Alparslan Aksu, Prof. Dr. Mehmet Eröz,
Prof. Dr. Sabahattin Zaim, Prof. Dr. Enis Öksüz hocaları dâhil edebiliriz.
Nüfus artışı, önemli bir Pazar oluşturur ve dolayısıyla yatırımları teşvik
eder.
Avrupa ülkelerinden İsveç, Hollanda,
Fransa, Almanya, Norveç, Yunanistan, Bulgaristan gibi ülkelerde genç nüfusun
azalması dolayısıyla, nüfus artış hızını yükseltmeye yönelik devlet kanalıyla
çalışmalar yapıldığı görülüyor. Aynı uygulamaları Japonya’da da görmek
mümkündür.
İslam Dini’de çoğalmayı, fazla çocuk
yapmayı öneriyor: “ Evleniniz ve
çoğalınız, Kıyamet Günü’nde sizin çokluğunuzla övüneceğim.” Hadis-i Şerifi
İslam Dini’nin evlenmeyi ve çoğalmayı teşvik edici tutumunu belgelemektedir.
Dünya’da pek çok ülke, askeri ve siyasi
prestij kazanmak, hasımlarını bertaraf etmek, hakimiyet sahalarını genişletmek
için lazım olan askeri gücün nüfus yoğunluğuna dayandığını belirtmektedir.
Netice
olarak şunları söyleyebiliriz:
Türkiye ve
Dünya’nın bazı ülkelerinde yapılmaya çalışılan nüfusu azaltma çalışmalarını,
ülkelerin egemenliklerini tehlikeye sokan bir çalışma olarak görmek gerekir.
Dört bir tarafımız düşman ülkelerle çevriliyken Türkiye’nin nüfus politikaları
düzgün ve doğru temellere oturtulması gerekir. Kalkınma stratejilerini, tarım
ve hayvancılık politikalarını eksiksiz bir şekilde uygulamak kaydıyla Türkiye
toprakları yaklaşık iki yüz milyon nüfusu rahatlıkla besleyebilecek
kapasitededir. Yeter ki, uygulanan politikalarda yanlışlık yapılmasın.
Mustafa
Kemal Atatürk’ün şu sözleri asla unutulmamalıdır: “ Özgürlük ve bağımsızlık benim
karakterimdir.” Ekonomik bağımsızlık sağlanmadıkça, tam bağımsızlık
sağlanamaz. Bu da büyük devlet, güçlü
devlet olmakla mümkün olacaktır. O halde, nüfusun çoğalmasından asla
korkmamalıyız. Nüfus fazlalığı o ülkenin bağımsızlık ve hürriyetinin temelini
teşkil eder.
İlim varsa amel de
olmalı. Zekâ varsa ilim elde edilmelidir. İnsanda var olan istidat (mevcut
potansiyel) değerlendirilmeli ve zekâ işlerlik kazanmalıdır. Öyle görülüyor ki,
her insana verilen istidatlar madenlere benzer, işletilirse kıymet kazanır.
x
İnsan ebed için
yaratılmıştır. Onun hakikî lezzeti, ancak mârifetullah (Allahı bilmek ve
tanımak), muhabbetullah (Allah sevgisi), kemal (olgunluk ve mükemmellik), ilim
gibi ebedî şeylerdir. Elhâsıl: Lezzet ve nimet, ancak ve ancak daimî
olduklarında lezzet ve nimet olurlar.
x
İnsan, kendi
tercihine kalsa yanlış ve zararlı şeyleri seçebilir. Ama dinin ölçülerini esas
aldığında istikametli bir hayat yaşar. Meselâ, insan fıtraten (yaratılışı
gereği) bencildir. Dine uyduğunda ise, başkalarının derdini de, kendine dert
edinir, hatta onların menfaati için kendi menfaat (ve çıkar)ını terk eder bir duruma yükselir.
x
“Nasıl Allah’ı
inkâr edersiniz ki, siz ölü idiniz de, O size hayat verdi. Sonra sizi
öldürecek, sonra tekrar hayat verecek, sonra O’na döndürüleceksiniz.” (Bakara:
28)
Nimetlerin en
büyüğü hayattır. Sonra, hayatın devamıdır. Yani, göklerin ve yerin tanzimiyle
hayatın kemal bulmasıdır. Sonra, insanın kâinata üstün kılınması, diğer
varlıklardan daha şerefli yaratılmasıdır. Sonra, ona ilim öğretilmesidir.
x
Âlemi meydana
getiren atomlar, ilahî mürekkep hükmündedir. Gördüğümüz her şey bu atomlardan
yazılır. Bu atomların hâlden hâle geçmeleri, akılları hayrette bırakan bir
hikmet ve nizam iledir.
x
Müellif, Hutbe-i
Şamiye isimli eserinde şöyle der: “Hâsıl-ı kelâm (sözün kısası): Biz Kur’an
şakirdleri (talebeleri) olan Müslümanlar, burhana (delile) tâbi oluyor (uyuyor)uz.
Akıl ve fikir ve
kalbimizle hakâik-i imaniyeye (iman hakikatlerine) giriyoruz.
Başka dinlerin
bazı efratları (fertleri) gibi ruhbanları taklit için burhanı (delili)
bırakmıyoruz.
Onun için akıl ve
ilim ve fen hükmettiği istikbalde (gelecekte), elbette burhan-ı aklîye (aklî
delillere) istinat eden (dayanan) ve bütün hükümlerini akla tespit ettiren
Kur’ân hükmedecek.”
x
Sa’d-ı
Teftazânî’nin açıkladığı gibi iman, Allah’ın dilediği kulunun kalbine, onun
cüz-i ihtiyarîsini (tercih, irade ve seçimini) sarfından sonra bıraktığı bir
nurdur.
Öyle ise iman:
İnsan vicdanı için bir nurdur.
Şems-i Ezelî (Ezel
Güneşi olan Allah)dan vicdanın bütün melekûtunu (içyüzünü) birden ışıklandıran
ve böylece ona bütün kâinatla ünsiyet neşreden (yakınlık kazandıran) bir şua
(bir ışık)dır.
Vicdanla her şey
arasında bir münasebet tesis eder (ilgi kurar). Kalbe manevî bir kuvvet
bırakır, kişi bununla bütün olaylara ve musibetlere göğüs gerer.
Şems-i Ezel, “Ezel
Güneşi” anlamındadır. Nasıl ki, Güneş Cenab-ı Hakk’ın Nur isminin kesif (yoğun)
bir aynasıdır, âlemi aydınlatıyor.
Öyle de Ezel
Güneşi olan Allah, bütün âlemleri aydınlatmaktadır. Bu mânâ, aslında bir
cihetle Nur isminin açılımı gibidir.
Allah ezelî ve
ebedîdir.
Yeryüzündeki bütün
aynalara parlaklık Güneşten geldiği gibi, bütün varlık aynalarına yansıyan
özellikler de Allah’tan gelir.
Meselâ, kalblere
gelen hidayet nurları; O’nun Hâdî (Hidayet yolunu gösteren) isminden
yansımalardır.
(Prof. Dr. Şadi
Eren hocamızın, hayat bahşeden tespitlerinden bâzılarını sunduk.)
21 Yıllık AKP
yönetimi, seçimle iktidarı kazanacak olan muhalefete devir etmemek için akla,
hayale gelmeyecek konuşmalar yapıyorlar. Sürekli BEKA sorunundan bahseden
iktidarın, bizzat kendilerinin esas BEKA sorunu olduğunu yaptıkları bu konuşmalarından
anlıyoruz.
Hem bu konuşmalar öyle konuşmalar
ki, 1400’lü yıllarda yaşamış ünlü İtalyan düşünürü Makyavel ve Adolf Hitler’in
propagandistti Gobels’e mezarlarında takla attıracak türünden konuşmalar.
Demokrasilerde iktidarın el
değiştirmesi ancak seçimle olur, bundan başka bir seçenek yoktur. 14 Mayıs
seçim tarihini mevcut kanunlar çerçevesinde bizzat iktidarın kendisi tespit
etti. Ama buna rağmen nasıl oluyor da Süleyman Soylu: “14 Mayıs siyasi darbe girişimidir, neresi
yanlış bunun? Darbeyle yapamadıklarını seçimle yapmak istiyorlar. Erdoğan
ABD’nin kurduğu sistemi tasfiye etti” gibi bir cümle kuruyor. Seçim
yapmakla darbe yapmak nasıl oluyor anlaşılır gibi değil.
Camilerde siyaset yapmakla,
kendilerinden önce yapılmış eserlere sahip çıkmakla akla hayale gelmeyecek
yalanlarla seçim kazanmak için her yolu mubah gören iktidar mensupları seçimi
kaybetmeyi anlayınca bu defa da darbe söylemini kullanıyorlar. Vatandaşın,
bile-isteye kendi hür iradesiyle sandığa gidip oy kullanmasının darbeyle ne
alakası olabilir?
Beştepe’nin Hukuk Politikaları
Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum: 2023
seçimlerinde iktidar değişikliği Türkiye’nin tam bağımsızlığına darbe olur. Bu
başarılabilir mi ayrı konu. Temel devlet doktrinlerinin korunacağına ilişkin
güven veren bir yaklaşımları yok.
21 yıldır devlette kurum ve kural
bırakmayan bir iktidar hukukçusunun “Temel
Devlet Doktrini”nden bahsetmesi ve iktidar değişiminin bağımsızlığımıza
darbe vurulacağı nitelendirmesi çok ilginç geliyor doğrusu.
Eğer bir darbeden bahsedilecekse 16
Nisan 2017 referandumunda mühürsüz oyların geçerli sayılmasında verilen karar
seçim darbesidir. Bu konuda ünlü hukukçu Anayasa Prof. Kemal gözler: “Arkasında sandık kurulu mührü bulunmayan
bir oy pusulasıyla kullanılmış bir oy geçersizdir; çünkü 298 sayılı Kanunun
101’nci maddesi, bu oylar geçersizdir demektedir.” Diyor.
Adalet Bakanı Bekir Bozdağ seçim
çalışması için gittiği Şanlı Urfa da:
“Siz olsanız bir yere giderken ailenizi Kılıçdaroğlu’na mı emanet edersiniz
Tayyip Bey’e mi emanet edersiniz?”
Türk ve Müslüman bir toplumda ailenin
bir kutsiyeti, bir mahremiyeti vardır, inanıyorum ki başka topluluklarda da bu
böyledir. Bir insan ailesini bir başkasına neden emanet eder, böyle bir
saçmalık olur mu?
Bozdağ’ın saçmalıkları bu kadarla
nihayet bulmuyor:
Gene Şanlı
Urfa da: “14 Mayıs akşamı Türkiye iki
fotoğrafla karşılaşacak. Ya şampanya patlatıp bunu sabaha kadar kutlayanlar
olacak, ya da temiz alnını şükür için secdeye koyup rabbine hamd edenler olacak.”
Bu sözler nasıl sözler… yıllarca
adalet bakanlığı yapmış, devletten umur görmüş bir kişiye bu sözler hiç
yakışıyor mu, nasıl söylenebilir gerçekten anlamakta güçlük çekiyorum.
BEKA sorununa gelince; Ziya Paşa’nın
şu meşhur sözünü bilmeyeniniz yoktur sanırım:“Ayinesi
iştir kişinin lâfa bakılmaz. Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.” 100 yıllık Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk
defa Kuzey Irak’ta askerimizin kafasına 4 Temmuz 2003 tarihinde çuval
geçirildi, Suriye de bulunan Türkiye’ye ait Süleyman Şah türbesi arazisi, 22
Şubat 2015 te DEAŞ terör örgütü tehdidine karşı terkedildi. Ege denizinde 2004
tarihinden itibaren 22 Türk adası ve bir kayalık Yunanistan askerleri tarafından
işgal edildi.
“Türkiye cehaleti ile
övünen olağanüstü bir ülke. Osmanlılığı çağdaş olmaya yeğleyen fakat çağdaşı
oynayan bir toplum yaşıyor Türkiye’de. Otomobiller, gökdelenler, telefonlar,
dünyanın bütün lüksünü fakirlere kredi ile satan alışveriş merkezleri, plajlar,
yolları dolduran on milyonlarca yabancı ve yerli turisti ile özgün bir tiyatro
ülkesi. İki kimlikli ya da Janus kafalı. Bir yüzü geriye bir yüzü ileriye
bakıyor.
Aslında
bu eskimiş bir benzetme. Toplumun bu ikili, biraz da komik ve özenti yaşamının
geçmişi uzun. Fakat yoğunlaşma son on beş yılda büyük bir hızla oldu. Onun için
gerçekle tiyatro karışıyor. Yasa var, Meclis ortada yok. Parti var, söylemi
yok. Anayasa mahkemesi var, anayasa çalışmıyor. Okul var, eğitim yok.
Üniversite var, bilim yok. Belediye var, plan yok. Düşünen var, düşünce yok. Tiyatro
var, seyirci yok.” (Çağdaşı oynayan Ortaçağ insanları, Doğan KUBAN 29.08.2014 www.cumhuriyet.com.tr)
“Bir konuda artık anlaşmalıyız.. Halk ‘zavallı’, Halk ‘kandırılmış’,
Halk ‘kendisinden gizlenen gerçeklerle kör, sağır olmuş’; Halk ‘dinini bunlar
yüzünden yanlış yaşamış’, Halk ‘iyi ahlaklı’, Halk ‘dürüst’, Halk ‘namuslu’,
Halk ‘haktan yana’… Bunların tümü kent efsanesi.. Kendi yalanına inanma gösterileri..
Onlar kandırıldıkları için o partiye oy vermiyorlar,
onlar kendileri gibi oldukları için o partiye oy veriyorlar. Onlar sanıldığı
gibi uykuda değiller, aksine akıllı geçinenlerden on kat daha fazla uyanıklar. O
‘halk’ aslında kim biliyor musunuz:
O
halk Atatürk Havalimanında çalışan ve turist kazıklamayı başarı sanan taksici;
O
halk Cuma namazından sonra torunu yaşında kızın kıçına bakıp iç çeken tonton
amca;
O
halk ambulansın peşine takılıp üç araç geçmeyi kazanç sayan trafikteki şoför;
O
halk ağzından ‘cahiliye devri’ düşmeyen ama ‘kitap okuyunca başıma ağrılar
giriyor’ diyen adam;
O
halk anaları, babaları öldüğünde üzülmeden önce ‘sana bir daire fazla düştü’
diye saç saça, baş başa giren hatta kardeşlerini pompalı tüfekle vuranlar;
O
halk, 250 gram ekmekten 20 gram çalmayı ticaret sananlar;
O
halk 1 lira verip gazete almayan ama bir paket sigaraya 10 lira ödeyenler;
O
halk ağzından ‘Tanrı Misafiri’ düşmeyip Pippa Bacca’ ya tecavüz edip
öldürenler;
O
halk, bedava balon almak için birbirlerini ezenler;
O
halk rutin trafik çevirmesinde polise nereli olduğunu sorup en alttan, en üste
otoriteye biat edip, yaltaklanmaya çalışanlar;
O
halk, dini varsa ahlakın gerekmediğine inananlar;
ANAP
iktidarı döneminde bir yazımda sormuştum: ‘Hırsızlığa neden karşısınız? Payınızı
alamadığınız için mi yoksa gerçekten hırsızlığa karşı olduğunuz için mi?’
Bugün
aynı soruyu yineliyorum…” (İyilerle Kötülerin Savaşı, Orhan SELEN, 20.04.2020 www.ngazete.com)
*
Neye, neden karşıyız? * Karşıtlığımızın bir karşılığı var mı? * Karşı istikamette
miyiz, karşı yanda mıyız acaba?
Geçen Cuma günkü yazım üzerine, değerli dostum Mustafa Tezel’den bir mesaj geldi. Mustafa Tezel, devlet umuru görmüş bir aydınımızdır; Kırmızılar hareketinin, sitesinin, yayınlarının kurucusudur. O yazımda bahsettiğim emperyal, yani “Ben ben ben; ver, ver, ver” diyen zihinle “Ölmeye, ölmeye , ölmeye geldik” diyen körü körüne tabi, köle zihnin, bizde toplumun %80’inden fazlasını teşkil ettiğini tahmin ediyor. Seçim propagandası yapıyorum diye ölçüsüz vaatlerde bulunan siyasilerden söz ediyor ve “Oysa, biz, bu toplumun ‘fakru zaruret içinde bulunduğu hâlde, nispeten ölçülü olmayı erdem bildiği’ zamanlarını da hatırlıyoruz.” diye devam ediyor.
Toprak, emek, ürün kutsaldır
Naklettiği hatıralar ve yorumu, “İsterim! Ölürüm!” toplumundan başka bir toplumun da mümkün olduğunu, hatta bir zamanlar bizim de böyle bir topluma sahip olduğumuzu anlatıyor. Toprağa, ağaca, cana, canlıya, ürüne, üretmeye kutsallık seviyesinde saygı gösteren insanlara… Mustafa Tezel’den aktarıyorum:
Liseye giderken, hatırlıyorum. Dedem ve anneannem, yaşlandıkları için, bağımızı satmak istemişlerdi. Birisi talip oldu, iyi de para veriyordu. Anneannem sordu “Oğlum, Sen burayı ne yapacaksın? Niye bu kadar para veriyorsun? Sen bağ-bahçe işlerinden anlıyor musun?” Şahıs, “fabrika yapacağım” deyince, anneannem “Oğlum, burası bağ. Allah bizi çarpar. Sen fabrika yapacak başka yer bulamadın mı? Sen git, ekip-dikilmeyen yerde kur fabrikanı.” demişti de, şahıs bu duruma çok şaşırmıştı. “Teyze, sen aldığın paraya bak. Benim ne yapacağım seni niye ilgilendiriyor?” diye üstelemişti. Dedem ve anneannem, “bu vebalin altından kalkamayız” diyerek, ölene kadar satmadılar bağı. Hâlâ duruyor. Biz vârisler bölüşemediğimiz için, virâne oldu. Ancak, sevgili anneciğim, seksen küsur yaşında olmasına rağmen, hiçbir gelir getirmediği hâlde, emekli parasını “bağı ayakta tutmaya” harcıyor. Bu yaşında otlarını yoluyor, budamasını yaptırıyor, beli eline alıp ark açıyor vs. “Anne artık sen de uğraşma” dediğimizde “yavrum, bu ağaçlar da can taşıyor, ha bir cana kıymışsın, ha bir ağacı göz göre göre kurutmuşsun, farkı var mı?” diyerek, bize kızıyor.
Bu tavır, bir zamanlar, kişisel değildi. Biz, bu kabil insanların çoğunluğu teşkil ettiği bir çevrede yetiştik. Öyle ki, birisine ilenmek istediğinde, insanlar “kör olmayasıca, boynu devrilmiyesice, ocağı sönmeyesice” şeklinde beddua ederlerdi. Çünkü, “bütün yaradılmışların Tanrı’nın eseri olduğuna, dolayısıyla -hatalı da olsa- bir yaradılmışa yapılacak saygısızlığın/kötülüğün, aslında Tanr’ıya yapılmış sayılacağına” inanmışlardı. Sevgili Yûnus’un “yaradılanı severiz, yaradandan ötürü” şeklimde dile getirdiği anlayış, toplumun iliklerine kadar işlemiş olan “insaniyetçi, sorumluluk sâhibi, ölçülü, ahlâklı” bireyler inşâ etmeyi amaçlayan bir kültürün ifâdesiydi.
Kendimize çok yabancılaştık.
Özellikle 1980 sonrasında uygulanan sosyal/kültürel politikaların ve eğitim politikasının -yıkıcı anlamda- çok iyi programlandığı anlaşılıyor.
Yazık ki, bu dönemin büyük kısmında vatan-millet-ezan bayraktarlığı yapan sağ hükümetler iktidardaydı.
Aziz Atatürk’ün “köklü devrim” çabasının altında yatan sebepleri şimdi daha iyi anlıyorum.
Elbette yöntemleri tartışılabilir. Ancak, rahmetli, “şahsiyetli, ahlaklı, birey olmayı başarmış” fertlerden mürekkep bir toplum inşâ etme çabasında imiş meğer. Ve, bizler dahi, bunu, Cumhuriyetin -bir zamanlar dudak büktüğümüz kazanımlarını- kaybetme tehlikesi yaşamaya başlayınca idrâk etmeye başladık. Tam olarak idrâk edebildiğimiz de söylenemez.
İnsan, düşündükçe, kahroluyor.
O ne verirse benden beş fazlası!
O insanlar ve bugün “Ver ver ver…” diyenler. Onlar nereden mi çıktı? Siyaset yapmayı, ölçüsüz vaatlerde bulunmak sanan popülistlerden. Geçen asırda seçmenin sandığa gömdüğü siyasilerden birinin sözünü hatırlıyorum: O ne verirse ben beş fazlasını vereceğim!
İnsanlar bilmeli ki siyasetçi o verdiklerinin ne yaratıcısıdır ne de üreticisi. Hiç birini kendi cebinden vermiyor. Sizden alıp veriyor. Siz bedava gaz, bedava tren bileti aldığınızı sanıyorsunuz. Genç yaşınızda emekli olup rahata erdiğinizi sanıyorsunuz. Bunlar elle tutulur şeyler. Fakat onların bedeli enflasyon diye, pahalılık diye, emeğinizin değer kaybetmesi diye, velhasıl fakirlik karşılığı yine sizden alınıyor. Yarın kriz diye başınıza vurularak alınacak.
Bundan önceki yazımda, geçen hafta içinde, Cumhur İttifakı’nın en yetkili ağızlarından duyduğumuz dehşet verici
beyanlardan örnekler yazdım. Ama R. Tayyip Erdoğan bunların hepsini
gölgede bırakan bir söz ile yine fark yarattı.
Tarihte “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” olduğunu iddia edenler bile bu kadarına cüret edememişti.
“Baybay Kemal, yanındakilerle beraber bunlar,
emri Kandil’deki teröristlerden alıyor. BİZ EMRİ ALLAH’TAN ALIYORUZ. 14
Mayıs’ta emri dağdan alanları mezara gömmeye var mıyız?”
Bu ifadenin neresi tevil edilebilir ki?
Hepimizin ortak tanrısı olan Yüce Allah
bize Kur’an-ı Kerim yoluyla mesaj verdi. Bu söz itikadî açıdan çok sorunlu.
Haşa “bize Allah doğrudan emir veriyor” anlamına gelmez mi?
Yüce Allah bize kutsal kitabı ile “yalan
söylemeyin, iftira etmeyin, hırsızlık yapmayın, kul hakkı yemeyin, kamu malını
çalmayın, yönetici iseniz adaletle yönetin, istişare edin, emaneti ehil
(liyakatli) olana verin, başkasının emeğini ve umutlarını çalmayın” gibi
emirler veriyor.
Ama sanki Allah bazı kullarını bu
emirlerden muaf tutmuş gibi.
Allah’tan aldıkları emirler içinde bunlar yokmuş gibi.
Sanki Allah bize Kur’an’da emrettiği “Müslüman
doğru, dürüst ve güvenilir insan olmalıdır” ilkesinden bu kullarını istisna
saymış gibi.
“Allah’ın emrine uymak” Kur’an’da bildirilen bu ilkelere uygun
davranışlarda (amellerde) bulunmaktır. Bu emirlere kimin uyduğunun takdirini yapacak
olan da Allah ve kamu vicdanıdır.
****
RTE en az sizin ve benim kadar iyi biliyor
ki, siyasi rakibi olan Millet İttifakı
partilerinin liderlerinin Kandil’den emir alması asla söz konusu değildir.
Zaten muhalefetin Kandil’den emir alma iddiası
doğru olsa, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bunu bilmemesi ve belgelendirememiş
olması mümkün değildir. Çünkü hem devletin bütün istihbarat kaynakları elinde.
Ve hem de Kandil ile iş birliği konusunda (Oslo’dan Dolmabahçe’ye,
İmralı’dan Kandil’e uzanan) çok derin tecrübeleri ve yaşanmışlıkları olan bir
devlet başkanıdır.
Diyelim ki, muhalefet Kandil’den emir alıyor.
Bir devlet görevlisinin bunu bildiği halde onları terör örgütü üyesi olmak
veya irtibat /iltisaklı olmak sebebiyle yargıya teslim etmemesi suçtur.
Aynı iddia muhalefet liderlerinden birinden,
RTE veya ortağına gelse ne olurdu? İddia
sahipleri hiç şüphesiz hakaret ve iftira suçlarından yargılanırlardı. Yetmez, hapislerde
yatırılır, siyasi hayatı bitirilir, devasa tazminatlar ödemesi sağlanırdı.
“Olmazdı” demeyin. Bir “ahmak”
kelimesinin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İmamoğlu’na nelere mal
olduğunu hatırlayın.
Bir de “muhalefeti mezara gömmek” ve “Benim milletim Kandil’den aldığı destekle cumhurbaşkanı olana bu ülkeyi
teslim etmez” ifadeleri var ki. Böyle sözleri partili de olsa bir
Cumhurbaşkanı nasıl söyleyebilir, anlamak mümkün değil.
Cumhurbaşkanı R. TAYYİP ERDOĞANHizbullah
davası kapsamında müebbet hapis cezasına çarptırılan Mehmet Emin Alpsoy’un
cezasını “kocama hali” gerekçesiyle kaldırdı.
Cumhur İttifakı ortağı DSP Genel
Başkanı Önder Aksakal “Bu kişi Hüda- Par’lı diye ölsün diyemez
Cumhurbaşkanı, PKK’lı diye ölsün diyemez” cümlesiyle savundu.
Önder Aksakal TV programında “bence bunun siyasete
malzeme yapılması doğru değil. Bu bir anayasal yetki. Bunu, Cumhurbaşkanı
istediği kişiye kullanır. Yarın, Abdullah Öcalan için de kullanabilir mi?
Kullanır vallaha” ifadelerini kullandı.
Böyle bir cümle tesadüfen sarf edilmiş
olamaz. Muhtemelen R.T. Erdoğan’ın bilgisi, izni veya talimatı ile kullanılmış
olabilir.
Seçim sonuçları açısından son derece zorda
olan Erdoğan’ınDSP, YRP ve Hüda-Par’ı Cumhur İttifakına dahil
ettikten sonra bile yeniden Cumhurbaşkanı seçilme ihtimali çok düşük.
Bu yüzden “HDP kitlesinden nasıl oy
alırım?” hesabında olduğu kanaatindeyim.
İmralı’da yatan Teröristbaşı ile yürütülen
pazarlıkların
devam ettiği biliniyor. En son İYİ Parti lideri Meral Akşener de açıkladı, “İmralı’ya
bir yargı mensubunun gönderildiğini biliyorum” dedi. Adalet Bakanı bu iddiayı
yalanladı.
AKP’nin Öcalan üzerinden HDP seçmenini
etkileme çabası ilk değil. İstanbul Belediyesi seçiminde Öcalan’dan mektup
aldırıp TV kanallarında okutanların, Osman Öcalan’ı TRT’ye çıkaranların benzeri
işlere kalkışması sürpriz olmaz.
Şu aşamada Öcalan sempatizanlarına “Öcalan’ın
cezasını kaldırabiliriz” umudu vermeyi faydalı bulmuş olabilirler.
****
Şimdi isterseniz AHMET TÜRK’ün
affedilmesini hatırlayalım. Ahmet Türk “Kürtçü siyasi hareketin” önemli
isimlerinden biri. “Çözüm Sürecinde” PKK (Kandil) ve MİT arasındaki
görüşmelerde etkili olmuştu. Basında Ahmet Türk’ün
‘Biz iyi niyetli devreye girdik. Sorun çözülsün istiyoruz. Başkanı (Öcalan’ı)
bu şekilde bilgilendirdik ve neredeyse kefil olduk” dediğine dair sözleri yer
aldı.
Mardin Büyükşehir Belediye Eş Başkanı
DBP’li Ahmet Türk, Ocak 2016’da hakkında ‘silahlı terör örgütüne üye olmak’,
‘silahlı terör örgütü propagandası yapmak’ ve Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri
Yasasına ‘muhalefet’ gerekçesiyle yedi yıldan 18 yıla kadar hapis cezası
istemiyle dava açıldı. 17 Kasım 2016 tarihinde İçişleri Bakanlığı tarafından
görevinden alındı. 21 Kasım 2016’da gözaltına alınan Ahmet Türk 24 Kasım
2016’da tutuklandı.
Ancak çok ilginç bir şey oldu: 2 Ocak 2017
tarihinde MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli,“Ahmet Türk’ün
rahatsızlığı nedeniyle tutuksuz yargılanması gerektiğini” söyledi.
Ben Devlet Bahçeli’nin bu açıklamayı R.T.
Erdoğan’dan bağımsız olarak yapmış olduğunu düşünmüyorum.
Nitekim Ahmet Türk 3 Şubat 2017
tarihinde sağlık sorunları nedeniyle Adli kontrol şartıyla tahliye
edildi.
Nasıl olduysa, tahliye edildikten sonra sağlık
sorunları aniden çözülmüş olmalı ki, 31 Mart 2019 Yerel Seçimlerinde Mardin
Büyükşehir Belediye Başkanlığına seçildi.
Bu olay bana Cumhurbaşkanı’nın bazı
mahkumların, “sağlık sorunları sebebiyle”, cezalarını kaldırmasının arkasında
başka şeyler olabileceğini düşündürüyor.
Mesleğinden
gelen titizlik ve alışkanlıkla, hâdiseleri ve belgeleri dâimâ mercek altna alıp
inceleyen Fazlı Köksal, iyi bir
târih okuyucusudur. Târih ilminin, ‘milletlerin
ve devletlerin geleceğini tanzim eden rehber’ olduğu hakîkatine inanmıştır.
Okuduğu târih kitaplarının bir kısmı, Sayın Köksal’ı ‘fakat hangi târih’ sorusuyla ifâde edilebilen şüpheli ve
alacakaranlık menfezlere götürmüştür. Eserinin tamamı okunup değerlendirildiğinde,
derin tahlillerle kahir ekseriyet olarak isâbetli hükümlere vardığını belirtmek
gerekir.
Yazar, 13,5 X
21 santim ölçülerindeki, 216 sayfalık eserinde söz konusu menfezleri mercek
altına alıyor. Eserinin tam adından anlaşıldığı gibi, târihi ‘öğrenmeye’ ve ‘anlamaya’ çalışıyor.
Esâsen
insanoğlunun objektif olması mümkün değildir. Târihçi yazarlar kayıtlara
intikal etmeyen geri plândaki olayları ve yorumlarını da devreye almak suretiyle
târih metni meydana getirirler. İşin içerisine yorum girince, objektiflikten
belli ölçüde uzaklaşmalar söz konusu olur. Kaldı ki objektiflerin de ne kadar
objektif olduğu tartışmalıdır. Diğer taraftan objektif, nasıl sâdece gördüğünü
kayda geçiyorsa, insanoğlu da anladığını kayda geçiyor. Varılan hükümler de
taraflara göre farklı olabiliyor.
Bir örnek
vermek gerekirse: 1683 İkinci Viyana kuşatması ile alâkalı pek çok kitap
yazılmıştır. Ekseriyetinde bozgunun sorumlusu olarak Murad Giray Han
gösterilir. Genel Kurmay Başkanlığı tarafından hazırlanan, muhtemelen yardımcı
ders kitabı olarak Harp Okulu’nda okutulan kitapta, okuyucuyu bu kanaate
yönlendirecek bilgiye rastlanmaz.
1478 yılında
Fâtih Sultan Mehmed Han ile Mengli Giray arasında akdedildiği bilinen ve Kırım
târihi boyunca harfiyyen uygulanan, yazılı metni bulunamadığı için ‘sözlü’ olduğu düşünülen bir anlaşma
vardır. Bu anlaşmaya göre; Osmanlı’ya ihâneti sâbit olan veya pâdişahın
emerlerine riâyet etmeyen Kırım Hanı, tahtından indirilir fakat ölüm cezâsı
verilemez. (Dolaylı olarak aksi bir uygulama görülmüş ise de konumuzla alâkalı
değildir.*) Murad Giray, bozgundan bir
müddet sonra kabile çekişmesine dayalı iç problemler sebebiyle, Kırım halkının
önde gelenlerinin talebi üzerine hanlıktan azledilmiş, kendisine başka hiçbir
cezâ uygulanmamıştır. Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’da bozguna rağmen
önce taltif edilmiş, Osmanlı aristokrasisindeki entrikalar sebebiyle Sultan
Dördüncü Mehmed Han ikna edilerek idam fermanı hazırlanmıştır.
*Konumuzla dolaylı olarak alâkalı târihî bilgi notu: Kırım Hanlarından
Semin Mehmed Giray (1535-1584 / Hanlık dönemi: 1577-1584) Osmanlı Pâdişâhı
Sultan Üçüncü Mehmed Han’ın emri üzerine Kırım Ordusu’nun başında Osmanlı-İran
Savaşı için savaş mahalline gelirse de; 1478 yılındaki anlaşmaya göre ancak
Osmanlı Sadrazamının emrinde savaşa katılacağını, kendisinden alt mevkide
bulunan ordu komutanının emrine girmeyeceğini ileri sürerek, Kırım’a dönme
hazırlıklarına girişir. Ordu komutanı Özdemiroğlu Osman Paşa, durumu padişaha
arz eder. Gelen emirde ‘hesaplaşılması’
istenilmiştir. Osman Paşa, (Şehzâde konumundaki Kırım Kalgay’ı Alp Giray’ı ikna
eder, emrindeki Kırım ordusunu bir miktar askerle takviye ederek ‘hesaplaşma’ için görevlendirir. Kalgay
hesabı tamam eyler.
***
Târih
kitaplarında sık sık rastlanan hazin bir çarpıklık vardır. Cumhuriyet yönetimi
Osmanlının yıkıntıları üzerinde yükseltmek istenir. Bâzı târih yazarları da
Atatürk’ün büyüklüğünü Vahdeddin Han’ın zayıflığı ile sağlama gayretinidedir.
Osmanlı da bizimdir, Cumhuriyet de…
Birincisini saygı ile anmak; ikincisine kanımızla, canımızla sâhip
çıkmak, onu yükseltmek, güçlendirmek ve ilelebet yaşatmak mecburiyetindeyiz.
Geçmişteki
hâdiseleri, günümüz hükümlerine göre değil, cereyan ettiği dönemin şartlarıyla
değerlendirirsek mesele kalmaz.
(Açık ve net
bir şekilde belirtmeliyim ki… Yukarıdaki paragrafın, Fazlı Köksal’ın telif
ettiği eserle hiçbir alâkası yoktur. Yeri gelmişken bilvesile arz edilmiştir.)
***
Müellifin
hâlis maksadı, eserinin arka kapak yazısında net bir şekilde belirtilmiştir:
Geçmiş
yaşanmışlıktır, gelecek belirsizlik… Yaşanmışlıklarımızdan ders çıkarıp,
tecrübelerimizi geleceğimizi belirlemede bir kılavuz olarak kullanabilirsek,
belirsiz olan geleceğimizi planlayabiliriz… Ama geçmişten ders çıkarmazsak,
aynı hatâları tekrar eder dururuz… Ve genelde yeterince ders çıkaramadığımız
içindir ki, İbn-i Haldun’un dediği gibi ‘Geçmişler
geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer.’
Nasıl insanlar
geçmişlerini aktarırken belirli süzgeçten geçiriyorlarsa, târih yazıcılarının
çoğu da o tür süzgeçler kullanırlar. O süzgeç, bâzen ideoloji olur, bâzen
devletin çıkarı, bâzen egemenlerin isteği… Aslında o tür süzgeçleri de hoş
görebiliriz; yeter ki temel olgunun dayanağı belgeler tâhrif edilmesin. Hani
gazeteciler der ya: ‘Haber kutsal, yorum
hürdür…’ Târih yazıcılığında olayı doğru aktarmak şartıyla farklı yorumlar
getirmek doğaldır. Olayları kendi görüşüne göre anlatabilmek için belgeleri
görmezden gelmeyi de olağan görebiliriz… Maalesef târihin gerçekleri kendi
görüşleriyle uyuşmayınca belge karartan, belgeleri tahrif eden ve kendini târihçi
diye tanımlayan o kadar çok bezirgân var ki… O nedenle târih okuru gerçeğe
ulaşmak için, okudukları üzerinde düşünmek, olayları sorgulamak zorunda…
‘Târihin Puslu Aynasından’; târih üzerine kafa yoran bir aydının
olayları sorgulayan, geçmişten ders çıkarmaya çalışan yazılarından yapılan bir
seçki…
Eserden tadımlık bir bölüm:
……. Biz
Türkler, vatan sevgisini, Tanrıkut Mete’den bu yana çok çok iyi biliriz.
Vatan
sevgisini öğreneceksek:
Mete
Han’dan Büyük Önder Atatürk’e kadar, Türk târihinin yiğit başbuğlarından
öğreniriz.
Binlerce
yıldır Çinlisinden, Rus’una, Arabından Yunan’ına, Farsından İngiliz’ine karşı
yürüttüğümüz savaşlarımızdan ve o savaşların isimsiz kahramanlarından öğreniriz.
Veya o savaşların efsâneleşmiş kahramanlarından; Kürşad’dan, Battal Gazi’den,
Ulubatlı Hasan’dan, Genç Osman’dan, Nene Hatun’dan, Seyit Onbaşı’dan, Sütçü
İmam’dan, Albay Reşat Çiğiltepe’den, Cengiz Topel’den, Ömer Halisdemir’den
öğreniriz.
Şâirlerimizden
öğreniriz. Meselâ Nâmık Kemal’in ‘Vatan
Şarkısı’, Mehmet Âkif in ‘Çanakkale
Şehitleri’, Ziya Gökalp’in ‘Vatan’,
Mehmet Emin Yurdakul’un ‘Cenge Giderken’,
Nâzım Hikmet’in ‘Kuvâ-yi Milliye Destanı’,
Orhan Şaik Gökyay’ın ‘Bu Vatan Kimin’,
Necip Fazıl’ın ‘Sakarya’, Fazıl Hüsnü
Dağlarca’nın ‘Vatan Türküsü’, Ârif
Nihat Asya’nın ‘Bayrak’, Atsız’ın ‘Topal Asker’, Niyazi Yıldırım
Gençosmanoğlu’nun ‘Fetih Marşı’, Dilâver
Cebeci’nin ‘Türkiyem’i gibi buram
buram vatan sevgisi kokan binlerce şiirden…
Romanlardan
öğreniriz: Halide Edip Adıvar’ın, Atsız’ın, Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun, Enver
Benhan Şapolyo’nun, Hasan İzzettin Dinamo’nun, Bahaettin Özkişi’nin, Tarık Buğra’nın,
Attila İlhan’ın, Emine Işınsu’nun, Turgut Özakman’ın romanlarından öğreniriz.
Ömer
Seyfettin’in hikâyelerinden öğreniriz: ‘Ferman’dan,
‘Topuz’dan, ‘Vire’den, ‘Başını Vermeyen
Şehit’ten, ‘Diyet’ten, ‘Forsa’dan ve de ‘Pembe İncili Kaftan’dan öğreniriz.
Târih
yazıcılarımızdan öğreniriz: İsmail
Hakkı Uzunçarşılı’dan, Zeki Velidi Togan’dan, Ömer Lütfü Barkan’dan, Hüseyin
Nihal Atsız’dan, Yılmaz Öztuna’dan, Halil İnalcık’tan, Sina Akşin’den, İlber
Ortaylı’dan…
Tomris
Hatun’dan, Altun Can Hatun’dan, Raziye Sultan’dan, Dilşad Hatun’dan, Terken
Hatun’dan, Nene Hatun’dan, Kara Fatma’dan, Nezahat Onbaşı’dan, Şerife Bacı’dan
yâni târihte iz bırakmış kahraman Türk Kadınlarından öğreniriz.
1954 yılında
Yozgat’ın ilçesi Boğazlıyan’da doğdu. İlk ve ortaokulu Kayseri’nin Talas
ilçesinde, liseyi Kayseri Lisesinde bitirdi. 1976 yılında Ankara İktisâdî ve
Ticârî İlimler Akademisi’nden mezun oldu. Bir süre Kayseri’de özel sektörde
çalıştı. 1982 yılında PTT’de müfettiş olarak vazifeye başladı. 1995’de
PTT’nin bölünmesi sonucu Türk Telekom’a başmüfettiş olarak geçti. Haziran
2000 – Temmuz 2003 arasında TürkTelekom Pazarlama Dâiresi Başkanlığı görevini
yürüttü. Türk Telekom’un özelleşmesi sonrası, 2008 yılı Ocak ayında Orman
Genel Müdürlüğüne müfettiş olarak geçti. Aynı kurumda başmüfettiş olarak
çalıştı. Çeşitli sivil toplum kuruluşlarına üye olan Köksal; PTT Müfettişler
Derneği ve Telekom Müfettişleri Derneği’nde başkan yardımcısı ve sekreter,
DENETDE (Devlet Denetim Elemanları Derneğinde Genel Başkan, Başkent
İktisatçılar Derneğinde Genel Sekreter, Telekomcular Derneğinde Başkan
Yardımcısı olarak görev yaptı.
Yazı ve makaleleri;
Akpınar, Başkent İktisat, Bozkurt, Çini Roman, Denetim, Erciyes, Kapı,
Müdafaa-i Hukuk, Telepati, Telekom Dünyası, Türk Boyları, Türk Telekom, Türk
Yurdu, Orman ve İktisat, PTT Bülteni, Postel gibi çeşitli dergilerde
yayınlandı.
Ayrıca, bazı
internet gazetelerinde ve kendi bloglarında düzenli olarak yazmaktadır.
Telekomcular Derneği
için, ‘Bir Talanın Hikâyesi-Türk
Telekom’un Özelleştirilmesi’ isimli raporu hazırladı. ‘Türk Telekom Personeli İçin Bilişim
Sözlüğü’nün ve ‘Artık Telgrafın
Tellerine Kuşlar Konmuyor’ isimli kitapların editörlüğünü yaptı.
‘Türk Telekom’da Değişen Pazarlama Anlayışı’,
‘Posta Telekomünikasyon Târihinden
Portreler’ ve ‘Meyve Tadında
Romanlar’, ‘Simeranya’ isimli
dört kitabı yayınlanmıştır.
En büyük hobisi
okumak olan Fazlı Köksal evli ve iki çocuk babasıdır.