14.4 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 244

Günaydın Hüzün, Neler Oluyor Dünyada?

Son birkaç ay bayağı hengameli geçti. Genel (14 Mayıs 2023) ve cumhurbaşkanlığı seçimi (28 Mayıs 2023) sonrası siyasi kozlar paylaşıldığından “ortam biraz daha rahatlar” diye düşünürken daha da ciddileşti rahatsızlık. Siyasetin bizatihi kendisinde mi var bu rahatsızlık, yoksa ülkemizde üretilen ve uygulanan politikalarda mı tartışılır doğrusu. Bir defasında Arap ülkelerinin birindeki seçimlerini takip etmiştim de çok kirli bir dil kullanıldığını gördüm. Enver Sedat ve Muammer Kaddafi birbirlerine söylemediklerini bırakmıyorlardı. Oysa seçim Mısır’da gerçekleşiyordu ve sivri dil savaşı belden aşağıya indikçe inmişti!.

Maalesef ülkemizde de sivri ve kirli dilli bir seçimi de geride bıraktık. Türkiye’de ekonomik, siyasi, kültürel, sosyal sıkıntılar ve sorunlar iktidar aleyhine had safhada olmasına rağmen muhalefet bu işin üstesinden gelemedi, beceriksiz oldu. Üstelik 21 yıldır iktidarda bulunanlar dünyeviliğinin ışık hızıyla arttığı; ekonomik krizi, yükselttiği enflasyonu, hayat pahalılığının seçim propagandasını ”Bu sorunları da yine biz çözeceğiz” diye toplumu inandırarak ipi göğüsledi. Başarılı oldular. Çünkü iktidar partisinin güçlü propagandasında kendileri giderse devletin çökeceğini, dinin elden gideceğini, bayrağın indirileceğini, camilerin kapanacağını ve ezanın susturulacağını iddia ediyorlardı. 

Gri Listedeki Ülkem

Bizim gelenekçi söylemlerimizden birinde “her toplum kendi layığıyla idare olunur” ölçüsü yine haklı çıktı. Görüldü ki en büyük düşman cehalet.

O günden bugüne en önemli hususlara şöyle bir göz atacak olursak, eski bakanların tümü milletvekili oldu. Yeni hükümet kuruldu; en dikkat çeken isimler ise MİT Başkanlığına İbrahim Kalın’ın, Dışişleri Bakanlığına da Hakan Fidan’ın gelmesi yanında Maliye Bakanlığına Mehmet Şimşek’in İngiltere’den ve Merkez Bankası Başkanlığına Hafize Gaye Erkan’ın Amerika’dan gelmeleri dikkat çekti. Mehmet Şimşek “Tek amaç gri liste utancına son vermek” derken ne demek istemişti? Türkiye 21 Ekim 2021 günü OECD’ye bağlı Mali Eylem Görev Gücü(FETF) tarafından gri listede yer almıştı. Sebep “kara paranın aklanması ve terörizmin finansmanını engellemede eksiklikler” olmasıydı. Böyle bir resmi düşünebiliyor musunuz?

Hükümetin “müjde” diye duyurduğu memur zamları daha cebe girmeden iğneden ipliğe artan vergilerle buharlaştı. Akar yakıttan beyaz eşyaya birçok kalemde KDV arttı. Pasaport, noter harçları yüzde elli zamlandı. Oluşan tablo kaşıkla verileninin kepçeyle alındığını gösterdi. Uzmanlar da “devlette tasarruf pas geçildi. Seçim ekonomisinin ağır faturası 85 milyon insanın sırtına yüklendi” dedi. Kurt politikacılar, duayen siyasetçiler bunu “IMF’yi bile aratan acı reçete” derken hükümetin IMF’ye borç verildiğini belirten açıklamalara hatırlatmalarda bulundular. “İMF’de gelse aynısını yapardı” denildi. Emekliye gelince “bütçe yok” diye geçiştirildi. Yerel seçim öncesi ücretli ve memur için açılan ‘torba’ sıra emekliye gelince kapandı. Enflasyona yenilen milyonların seyyanen zam talebi karşısında iktidar sus pus. Madem öyle yapılacaktı Şimşek ve Erkan’ın yurtdışından getirilmesine ne gerek vardı, zammı siz yapardınız olur biterdi. Geniş bir halk kesimi böyle düşünüyor.

Can Yücel Mi, Şebnem Mi?

Eğitimin kalitesi de gittikçe bozuldu. Yeni Bakan Yusuf Tekin’e “eğitimin kalitesine kafa yorun” diye hatırlatmalarda bulunurken, sayın bakan karma eğitime karşı kız çocuklarının okul sayısının artmasını gündeme taşıdı ve tepki gördü. Ayrıca ÖSYM de sınıfta kaldı. Liyakat sınavında milyonların bilgi birikimini test eden ÖSYM adayların girdiği KPSS’de görülmemiş bir liyatsızlığa imza attı. Elif Şebnem Akal’ın şiiri, Can Yücel’e aitmiş gibi soruldu. “Giderlerse gitsinler”in neticesi 20 Tıp Fakültesi mezunu kadar doktorumuz yurt dışına gidiyor, gitti. Bundan büyük kayıp olur mu?  Millet ekmeğinden, devlet kırtasiyeciliğinden bir türlü vaz geçmedi . Bütçe tarihi açık verince fatura vergi artışlarıyla millete çıkarıldı. Vah ki ne vah. Sofra küçülten acı reçete “Ya Devlet” tepkilerini doğurunca kamu kurumlarından tasarruf istendi. Asıl yükü oluşturan seçim ekonomisi, garanti ödemeleri pas geçilerek kırtasiyenin, temsil giderlerinin azaltılacağı vaad edildi. Ama inandırıcılığı olmadı. Fedakârlık yine vatandaşa kaldı. Ekonomi, patlayan kur (Euro ve dolar fırladı, her gün yükselerek değişiyor), iğneden ipliğe zam, yerinde durmayan enflasyon döngüsüne hapis olurken Merkez Bankasının rezerv satışının oluşturduğu yüke işaret eden ekonomistler, tek tercihin etkili faiz artışı olduğunu ileri sürüyorlar. Merkez Bankası 2.5 kadar faizi artırdı ama bu gidişle dolar 30 da olur 40 da olur.” Türk lirası son bir yılda üç kat daha eriyince Bulgarlar ucuz alış veriş için Edirne’ye akın akın geliyorlar. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri seyahatinden mutlu döndü. KKTC’ye giderek büyütülen, ancak henüz tamamlanmayan Ercan Havaalanının açılışını yaptı ve yakında yeni gelişmelerin beklendiğini söyledi.

Acı Da Olsa Tebessüm İhtiyacı

Bu arada CHP’de seçim yenilgisi sonrası tartışmalar bir türlü bitmiyor. Ana muhalefet ülke gündemi olan ekonomiyi, hayat pahalılığını ve enflasyonu görmezden geliyor, kendi iç meselelerine döndü.

Tabii ki bu ara 18 yaşındaki Fenerbahçeli Arda Güler’in Real Madrit’e transferi yüzümüzü güldürdü.” Sonra A Milli Kadın Voleybol Takımımızın Milletler Ligi’nde finale girerken önce ABD’yi sonra Çin’i 3-1 yenerek dünya şampiyonu olması kadar gurur verici oldu. Duyma engelli Milli Voleybol Takımımız da Avrupa Şampiyonu. Oh be nihayet. “Böyle de olmaz ki” diyen mütebessim yüzü ile bizlere yıllardır unuttuğumuz tebessümü öğreten Usta sanatçı Özkan Uğur’un vefatı içimizi acıttı. Bir başka acılı haber de günlerdir Mehmet Şimşek’in de hocası olan ünlü ekonomist Prof. Dr. Korhan Berzeg’in tatil için gittiği memleketi Balıkesir’in Gönen ilçesinde kaybolması ve hala bulunamaması! Böyle bir gelişme yaşanır mı, demek ki yaşanıyormuş.

NATO ve AB Bize Sıcak mı ki?

Bu ara Rusya, Ukrayna’yı ve özellikle Odessa’yı bombalamaya, sivilleri öldürmeye devam etti. Karadeniz’den dünyaya buğday, mercimek ve tahıl taşıyacak gemilere müsaade etmedi Moskova. Rus ve Ukraynalı gençler ve aileler bu savaştan kaçarak başta Türkiye olmak üzere sığınacak ülkelere koşuyorlar. Hatta söz konusu ülkelere yerleşiyorlar. Fakat bu defa da nüfus artışından dolayı konutlar kâfi gelmiyor, ülkeler buna hazır değil. Fiyatlar patlıyor. NATO ise kendi emeli peşinde. Hiçbir zaman Türkiye’ye hakiki müttefik ülke gözüyle bakmayan NATO’ya bu defa da Türkiye tavır koydu; yeni olacak üyeler İsveç ve Finlandiya da teröre kesin tavır almalı diye. Finlandiya buna yanaştı, Ankara’nın olumlu rızasını aldı, İsveç’in durumu ise hala gündemde tartışılıyor. Hele Danimarka’da Türk Bayrağından sonra Stockholm’de Müslümanların kutsal kitabı Kuran-ı Kerim’in yakılması gerilimi daha da artırdı. Rusya savaşın gölgesinde toplanan NATO, ülkelerinin önündeki en kritik gelişme İsveç’in katılım sorununu sıcak tutmaya çalışıyor. Ankara ise “Stockholm’ün teröre sıfır tolerans göstermesi şartını ileri sürüyor. Ayrıca Ankara “Siz Avrupa Birliği’ni açın, biz de İsveç’in önünü açalım” diplomasisi yürütüyor. Yürütüyor ama garp cephesinde yeni bir şey olmayacak gibi. Hükümetin Avrupa Birliğine iktidara ilk geldiği 2002 yılındaki gibi sıcak bakması toplumu şaşırttı. Çünkü epeyi süredir köşeli tavır almıştı. Hızlı bir dönüş toplumu hayrette bıraktı. Gelinen noktada ise gözlemciler NATO’nun alacağı tavrın örgütün geleceğini şekillendireceğini savunuyorlar. Bana göre de bu çok doğru. NATO, ABD güdümünden, üyelerin güdümüne daha fazla girmeli. Vilnius Zirvesi’nde ise Ankara’nın yeşil ışığı ile batının terörle kapsamlı mücadele vaadi altına alındı.

Gelişmeler Işık Hızında

Öte yandan İsrail ise bir yandan Filistin’i ve sivil halkı vuruyor, bir yandan da işgal ediyor.

Türkiye’ye gelmesi ertelenen ve kalbine pil takılan İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Yüksek Mahkemeye ilişkin tasarısı parlamentoda birinci oylamadan geçince İsrailliler sokaklara döküldü. Körfez Ülkeleri ise İhvana karşı para yağdırdı. BAE, Belçika İklim Bakanı dâhil Avrupa’da binden fazla kişiyi Müslüman Kardeşlerin parçası gibi göstermek için sahte belge hazırladığı ortala çıktı. Abu Dabi’nin bir özel istihbarat şirketini kişi başı 50 bin Euro ödediği sızdırıldı.

Bu ara Akdeniz’de Afrikalı göçmenleri taşıyan teknelerin batması sonucu onlarca masum insanın denizde boğulduğu haberleri 21 yüzyıl için yüz karası bir gelişme. Üstelik bu haberlerin ardı arkası da kesilmiyor.

Dünya dönerken gündem de dönüyor.

Rusya ile arasında balayı yaşan Çin elini kolunu her tarafa uzatıyor. Şanghay İşbirliği Örgütüne en son İran da dahil oldu. Sanırım bu gidişle Rusya nükleer silahlarını kullanıp üçüncü dünya savaşı çıkarmazsa, iki kutuplu bir dünya yeniden inşaya doğru gidiyor. Çünkü artık doğu da zenginleşti.

Yeniden başa ve bize dönersek Hükümetin zamları içimizi ve dışımızı morarttı. Biraz da devlet kemer sıksın demeye kimse cesaret edemiyor. Çünkü yönetim hukuk devleti olma özelliğini unuttu. “İtibardan taviz olmaz” diyerek en büyük israfı ve hovardalığı kendisi yapıyor. Memur zamlarıyla aynı torbadan vergi artışları çıkınca iğneden ipliğe zam üstüne zam geldi. Bütçe açığı için önce kamudaki yani devletteki kara deliklerin kapatılması konusunu hiç tartışılmadı bile.

Türk Tarihinde Ağustos Ayının Önemi

       Türk zaferleri akla geldiği zaman, daima Ağustos ayı gözümüzün önüne geliyor. Malazgirt Meydan Savaşı,  Anadolu’nun kapısını Türklere açmış ve tarihe yeni bir sayfa olarak eklenmiştir. İşte bu büyük zafer, Hıristiyan dünyası tarafından hiçbir zaman unutulmamış ve her fırsatta Türklere kin ve nefret ile saldırmışlar ve Türkleri Anadolu topraklarından atmak için oluşturdukları büyük ordularla Haçlı Seferlerini başlatmışlardır. Suçsuz, günahsız Türkleri kılıçtan geçirerek kan dökmüşler ve bir soykırım yapmışlardır. Bu hesaplaşma 1071 tarihinden 1922 tarihine kadar sürmüş ve 26 Ağustos 1922 tarihinde Büyük Taarruzun başlamasına vesile olmuştur. 23 Ağustos 1921’de Sakarya Savaşıyla başlayan kurtuluş mücadelesi, Büyük Taarruzla devam etmiş ve düşmanın 09 Eylül’de İzmir’de perişan olmasıyla sonuçlanmıştır.

       Mustafa Kemal Atatürk’ün Büyük Taarruz için emrindeki orduya şöyle sesleniyor: “ Ben, size taarruz emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve komutanlar geçebilir,… zafer, zafer benimdir diyebilenlerindir. Başarı ise başaracağım diye başlayarak sonunda başardım diyenindir.”  Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde kazanılan 30 Ağustos 1922 Başkomutanlık Meydan Savaşı, kazanılmış çok önemli bir zaferdir. 30 Ağustos, Anadolu topraklarının düşmandan geri alındığı gün olarak da kabul edilmiştir. Türk milletinin şanlı tarihinin dönüm noktası olan Büyük Taarruz, dünya tarihinin gördüğü en büyük kahramanlık destanlarından biri olarak tarihe geçmiştir. 30 Ağustos Türkiye’de, KKTC’de ve Türkiye’nin yurtdışı temsilciliklerinde “ Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesini “ anmak için kutlanan bayramdır.

        Ağustos ayı zaferleri arasında 26 Ağustos 1071 tarihinde Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan ile Bizans İmparatoru Romen Diyojen arasında gerçekleşen Malazgirt Meydan Savaşı, Sultan Alparslan’ın büyük zaferiyle sonuçlanmıştır. Türk tarihinin önemli dönüm noktalarından biri olan bu zaferin en önemli özelliği, Türklerin Anadolu’yu kalıcı bir vatan olarak benimsemeleri olmuştur.  Bu zaferle, Bizans İmparatorluğu Anadolu’daki hâkimiyetini kaybetmiştir.

       Milletlerin tarihinde çok önemli olaylar mutlaka vardır. İşte Türk milletinin tarihinde de Ağustos ayı zaferleri büyük önem taşıyor. Ağustos ayına zaferler ayı diye boşuna söylenmemiştir. İşte bu zaferlerin tarih sırasıyla en önemlileri şunlardır:  26 Ağustos 1071 Malazgirt Zaferi, 11 Ağustos 1473 Otlukbeli Zaferi, 23 Ağustos 1514 Çaldıran Zaferi, 24 Ağustos 1516 Mercidabık Zaferi, 29 Ağustos 1521 Belgrat’ın Fethi, 29 Ağustos 1526 Mohaç Zaferi, 01 Ağustos 1571 Kıbrıs’ın Fethi, 05 Ağustos 1919 Erzurum Kongresi, 23 Ağustos 1921 Sakarya Meydan Savaşı’nın Başlaması, 26-30 Ağustos 1922 Büyük Taarruz.

       30 Ağustos 1922 zaferi ile ilgili olarak Mustafa Kemal Atatürk şunları söylüyor: “ 30 Ağustos 1922 Zaferi, tarihimizin en önemli dönüm noktalarından biri olmasının yanında, yalnızca bizim değil; tüm ezilmiş ulusların, hatta tüm insanlığın özgürlüğe, kurtuluşa, başı dik ve onuruyla yaşama kararlılığına yönelişinin ve bu doğrultuda atılmış tarihi bir adımın bayramıdır.”

       Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun Malazgirt Marşına ait aşağıdaki satırları Türk tarihinde Ağustos ayının önemini ortaya koyuyor:

       “ Aylardan Ağustos. Günlerden Cuma

          Gün doğmadan evvel İklim-i Rum’a

          Bozkurtlar ordusu geçti hücuma

          Yeni bir şevk ile gürledi gökler

          Ya Allah… Bismillah…Allahuekber “

       Zaferler büyük mücadelelerden sonra kazanılıyor. Yok olmamak için canla, başla çalışarak, birlik ve beraberlik içinde zaferlere ulaşılabilir. Bu duygularla hareket eden Türk milletinin nasıl yeniden silkinişe kalktığına tarih şahit olmuştur. Binlerce şehit kanıyla sulanmış bu vatan topraklarına her zaman sahip çıkmak milletimizin en büyük görevi olmalıdır.

       Bu vatan için, bu topraklar için canını ve kanını feda eden şehitlerimizi rahmetle anmak, gazilerimizi de şükran ve minnet duygularıyla yad etmek en büyük görevimiz olmalıdır.

       Makalemizi, Mustafa Kemal Atatürk’ün Büyük Taarruz Zaferi için söylediği şu çok anlamlı sözlerle bitirelim: “  30 Ağustos Meydan Muharebesi Türkiye’nin geleceği için binlerce şehidin, milli birlik ve beraberlik ruhu içinde canları pahasına, özgürlük ve bağımsızlık meşalesinin sonsuza dek sönmemek üzere yakıldığı büyük bir zaferdir.”

Prof. Dr. ERSİN NAZİF GÜRDOĞAN Diyor ki… ‘İktisâdî krizler Haber Vermeden Gelmez!’

umûmî kanaatinizi lütfeder misiniz?

Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan: Ekonominin üretim boyutundan daha çok, finans boyutuna ağırlık verenler, bütün ülkelerin ekonomilerinde depreme benzer sarsıntılara yol açar. Çalışma alanı dışı, faiz gelirlerini amaç, ürün, hizmet ve bilgi üretiminden gelir sağlamayı araç gören, bütün kuruluşlarda tehlike çanları sürekli çalar. Dünyâdaki para ile alâkalı bunalımlar, değişik alanda üretim yapan kuruluşları, şimdiye kadar bildikleri doğruları unutmaya zorlamaktadır.

Çetinoğlu: Bunalımların başlıca sebepleri nelerdir?

Prof. Gürdoğan:Yirminci yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’yı ekonomik bunalımdan kurtaran, iktisatçı’ diye bilinen Keynes, ‘Faiz öyle bir araçtır ki, bir noktaya kadar ekonomideki özel parayı yatırımlara yönlendirir. Bir noktadan sonra da yatırımcıyı âtıl hâle getirir’ demektedir. Keynes’’in sözünü ettiği kritik nokta, bütün ülkelerde çoktan aşılmıştır. Bu yüzden Dünyâ toplam üretimin on kat fazlası kaynak, üretim alanından, finans alanına kaydırılarak, Dünyâ ekonomisi kırılganlaştırılmıştır.

Çetinoğlu: Halk tâbiriyle ‘paradan para kazanmak…’ Bunalımlar, bu tercihin neticesi mi oluyor?

Prof. Gürdoğan: Dünyâdaki yatırımların ürün ve hizmet üretiminden daha çok, para ve risk alım satımına kayması, bütün yatırımcıların üretim güçlerini dinamitlemiştir. Üretim alanında her talebin, kendi arzını oluşturduğu gibi, finans alanında her yatırım fırsatı, kendi bunalım riskini oluşturur. Finans alanındaki kuruluşlar, taşıdıkları risklerin, büyük bunalımlara gebe olduklarını görmezler. Kuruluşlarda hiç eksik olmayan bunalımların, yönetim kitaplarında vurgulandığı gibi, çoğu zaman yedi önemli habercisi vardır.

Çetinoğlu: Bu haberciler nelerdir? Maddeler hâlinde sıralayabilir misiniz?

Prof. Gürdoğan: Elbette:

1-Kuruluşların gelecekte ne yapacaklarıyla değil, geçmişte ne yaptıklarıyla öğünmeye başlamaları.

2.-Geçmişte kendilerini başarılı kılan çözümlerin, gelecekte çözmek zorunda kalacakları problemler olacağını unutmaları.

3-Ölü yatırımlar yaparak kuruluşların işletmelerini, büyük şehirlerdeki plazalarından, göstermelik yönetim kurullarıyla yönetmeleri.

4-Kuruluşların kaynaklarını çalışma alanlarındaki, ürün ve hizmet üretiminden, alan dışındaki paradan para kazanma araçlarına yönlendirmeleri.

5-Para başkalarının parasıyla kazanılır diyerek, kuruluşların özvarlıklarını çok aşan miktarlarda borçlanmak için, onlarca bankanın peşinde koşmaları.

6-Dünyâdaki gelişmelere ayak uydurmak bahânesiyle, yöneticilerin kuruluşlardaki karar ve uygulama yetkilerini, tek elde toplamaya çalışmaları.

7-Kuruluşların denetimlerindeki her işletmeyi, kurucuların heykelleri ve sık sık değiştirdikleri bayraklarıyla donatmaları.

Çetinoğlu: Ülke ekonomilerinde yaşanan bunalımlar hangi sebeplerle oluşuyor?

Prof. Gürdoğan: Kuruluşlarda darboğazlar borçlardan kaynaklanır. Kolay kazanç peşinde koşan, amacı paradan para kazanma olan kuruluşların, başlarını bunalımlardan kurtarmaları mümkün değildir. Bunalımlar tehlike işâretlerini, başarının doruk noktasında vermeye başlar. Yukarıda sıralanan yedi bunalım işareti, kuruluşlar için olduğu kadar, ülkeler için de geçerlidir. Kolay kazanç arayanlar, kolay bunalıma düşerler. Her yerde bunalım çanları çalar ancak duymazlar, duyduklarında kritik nokta çoktan aşılmış olur.

Çetinoğlu: Yönetim problemi de söz konusu mu?

Prof. Gürdoğan: Elbette. Paylaşımcı üretimden, katılımcı yönetimden hoşlanmayanlar, krizlere karşı hassasiyetlerini kaybederler.

Çetinoğlu: ‘Hassasiyet’ten kastınız, ‘gelmekte olan tehlikeyi fark etmemek’ olsa gerek…

Prof. Gürdoğan: Denilebilir…

Çetinoğlu: Neticesi ne oluyor?  

Prof.  Gürdoğan: Habercilerin uyarılarına önem vermeyen kuruluşlar, krizleri sarsıntısız atlatmayı başaramazlar.

Çetinoğlu Konunun uzağında olanlar için biraz açar mısınız?

Prof. Gürdoğan: Borçlanmada sınırları aşanlar, para ile alakalı dalgalanmalarda hayat kaynaklarını kuruturlar.

Çetinoğlu: ‘Ülke iktisâdiyatının krizden etkilenmemesi için mal ve hizmet üretimi ön planda tutuulmalı’ diyorsunuz.

Prof. Gürdoğan: Kaliteli üretim yapan ve uygun fiyatla iç veya dış piyasalara sunanlar krizle karşılaşmazlar. Çünkü bu şekildeki üretimlerin alıcısı dâimâ vardır. Ülke sınırlarını aşarken de bu tür mallar, pasaport ve vize almakta asla zorlanmazlar.  

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Yapay zekâ bu bilgileri verebiliyor mu? Denemediğim için bilmiyorum. Prâtik zekâlar için doğruyu bulup uygulamak zor olmasa gerek.

Prof. Gürdoğan: Teşekkür ederim.

Prof. Dr. ERSİN NAZİF GÜRDOĞAN:

1945 yılında Eskişehir’de doğdu. Üniversite eğitimini İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Makina Mühendisliği alanında yaptı. İşletme İktisadı Enstitüsü’nün uzmanlık programını 1968 yılında tamamladı. Devlet Planlama Teşkilatı’nda 1968 yılından 1972 yılına kadar uzman olarak çalıştı. Erzurum Üniversitesi’nde 1975’de doktor, 1987’de doçent ve 1994’de profesör unvanını aldı.  İstanbul’da Maltepe Üniversitesi’ndeki görevinden kendi isteğiyle emekli oldu. Kitap ve makale yazmaya devam etmektedir. Evli ve üç çocuk sâhibi olan Gürdoğan, Mâverâ Dergisi’nin kurucuları arasında yer aldı.

Gürdoğan’ın yayınlanmış kitapları:

1-Üretim Planlamasında Doğrul Programlama ve Demir Çelik Endüstrisinde Bir Uygulama, 2-Ticarî ve Sosyal Açıdan Proje Değerlendirme Yöntemleri, 3-İşletmelerde Yatırım Yönetimi, 4-Girişimcilik ve Girişim Kültürü, 5-Teknolojinin Ötesi, 6-Kültür ve Sanayileşme, 7-Görünmeyen Üniversite, 8-Kirlenmenin Boyutları, 9-Hicaz’dan Endülüs’e, 10-Zamanı Aşan Şehirler, 11-Günler Akarken, 12-İki Dünyanın Hesaplaşması, 13-New York’tan Los Angeles’a Yeni Roma, 14-Düşünceyi Eylem için Bilmek, 15-Dünya Bir Şehirdir, 16- Ticari ve sosyal açıdan proje değerlendirme yöntemleri, 17-İşletmelerde yatırım yönetimi.

Hamidiye Su, Atatürk Bulvar, Başkan Belediye

Geçen yazılarımdan birinde, “Ulus devlet sözünü sevmiyorum, Türkçe değil.” demiş ve “Millet devleti” diye devam etmiştim. Okuyucularımın bu karara birkaç yorumu oldu. Fakat hepsi de millet mi Türkçe, ulus mu Türkçe üzerineydi.

Sevgili dostlar, bir kelimeyi Türkler kullanıyorsa, konuşma dilimizde ve hele yazı dilimizde o kelime varsa, o kelime Türkçedir. Bu benim anlayışım. Galiba biz hâriç bütün dünyanın anlayışı da bu. Kelimelerin ırkları, yani etimolojisi beni ancak hoşluğundan ötürü ilgilendiriyor. Bir kavramın Türkçesi varsa ve “maruf” ise, yani bilinense, yaygınsa, gayet tabii onu kullanırım. Fakat yoksa, DNA’sı yabancı da olsa, yine maruf olmak kaydıyla o kelimeyi kullanırım. Oturmamış, yaygınlaşmamış uydurmacaları ise hiç kullanmam. Niçin mi? Çünkü okuyucularım yazdığımı anlasın istiyorum. 

Artık kulağımıza batmıyor

Bakınız, galiba bunu daha önce de yazdım: İngilizce bugün dünyanın en zengin ve en çok kullanılan dillerinden biri. Günümüzün Lingua Franca’sı. Bir zamanların Fransızcası gibi, bir zamanların Latincesi gibi ve bizim kültür çevremizde bir zamanların Arapçası gibi. İngilizcedeki yabancı kökenli kelimelerin yüzdesi nedir dersiniz? Sevdiğim, ilgiyle okuduğum bir dil bilimci, McWhorter, Babilin Gücü kitabında olmalı, bu sorunun cevabını aramış ve cevaplamak için bakın ne yapmış: İngilizcenin en büyük sözlüğü Oxford Sözlüğü. Son baktığımda dört kocaman ciltti. Sözlük, kelimelerin etimolojisini de veriyor. McWhorter, bu ciltlerde etimolojik bakımdan da İngilizce olan kelimeleri saymış. (Saymış dediğime bakmayın, sözlüğün bilgisayar ortamındaki kopyasından saydırıvermiştir.) Sonuç: Oxford sözlüğündeki “öz İngilizce” kelimelerin oranı %1’in altında. Yazıyla: Yüzde bir’in altında! Fakat bu yüzde bir, günlük konuşmadaki kullanımın yüzde yetmişini buluyormuş. McWhorter’in Şahane Piç Dilimiz (Our Magnificent Bastard Tongue)  başlıklı başka bir de kitabı var. 

Biz ise dili tartışırken nedense hep kelimelerin ırkını tartışıyoruz. Fakat dilimizin yapısını bozan, vahim hataları görmezden geliyoruz. İrkilmek gerekirken artık yanlışı duymuyoruz bile. Türkçe şuur altımızı kaybetmişiz.

Erkek kazma kadın kürek

Benim “ulus devlet”ten hoşlanmamamın sebebi, Türkçede isim tamlamasının böyle yapılmayacağı. “Millet devleti” Türkçenin yapısına uygundur. Gerçi “ulus devleti” de uygundur ama ben birinciyi tercih ediyorum. 

Okuyucu yorumları üzerine bunları yazayım dedim ama araya başka konular girdi. Vazgeçmek üzereydim. Üstelik daha önce de bunları yazmıştım. Fakat birden ortaya Hamidiye Su çıkmaz mı? Allah rızası için hiç mi kulaklarınızı tırmalamıyor. Artık İngilizce gramere alıştık da batmıyor mu? Yok Abdülhamit Han’ın ismi imiş, yok değilmiş. Sultan Abdülhamit bizi sopayla kovalardı. Çünkü o henüz yabancı gramerleri tabii karşılayacak ölçüde dejenere olmamıştı. 

Hamidiye Su. Belki “Su Hamidiye” desek daha da Fransızca mı, İngilizce mi, Arapça mı olur? Kanal İstanbul gibi. 

Normal şartlarda “Hamidiye Su”yu duyunca ciddî rahatsızlık hissetmeniz lazım. Demek hissedilmiyor. Sokak isimlerindeki tamlama ekinin de yok olmasının artık batmaması gibi. Kedi Seven Sokak. Eskiden Kadı Köyü, Galata Sarayı denirdi. Onlara alıştık. Hatta “erkek ayakkabı”, “kadın pantolon” gibi eşyaya cinsiyet izafe eden tamlamalara da? Anlaşılmıyorsam: Erkek ayakkabısı olur. Kadın pantolonu… Yoksa ayakkabı ve pantolonun cinsiyeti yoktur. Onları giyenlerin cinsiyeti vardı. Ayakkabı ve pantolon eşyadır, tıpkı kazma ve kürek gibi. “Erkek kazma”, “kadın kürek” olur mu?

Bu yazıyı okuyuş yapıyorsunuz

Nedense henüz cadde isimlerin bu tahribat bulaşmadı. Henüz Atatürk Bulvar, Ordu Cadde denmiyor ama yakındır. Bulvar Atatürk’e, Cadde Ordu’ya ne dersiniz? Su Hamidiye’nin yanına yakışır. 

Kötü, yanlış Türkçelere bakıyorum. Çoğunun falsosu eklerde. Gerek tamlamalarda, gerekse fiil çekimlerinde insanımızın eklerle problemi var. Sanki kelime köklerini yan yana sıralayıp sonra bunların karşısına geçip düşünüyorlar: Şimdi bunlardan nasıl cümle yapayım? Ve kafalarında Türkçe’nin yapısı değil, İngilizceninki var. İngilizcede, bütün Hint-Avrupa dillerinde kelimeler ek alarak değil, ön kelimeciklerle, yardımcı fiillerle cümle olur. Türkçe bu bakımdan onlardan ayrılır ve daha yoğundur. “Gidiyorum.” der ve işi bitiririz. “I am going.” gibi üç kelime bir de yardımcı fiil (am- olmak fiili) kullanmayız. Şimdi bakıyorum, vapurlarımız ve trenlerimiz kalkmıyor. “Kalkış yapıyor.” Masaya oturmuyorlar, “oturmuş oluyor”lar. Belki de “oturuş yapıyor”lar. Görüşmüyorlar, “görüşme gerçekleştiriyor”lar. 

Ve Su Hamidiye; Hamidiye Su! 

Pek yakında bunları “Hamidiyesel Su”, “Ordusal Cadde” falan yaparız. 

Benim James McWhorter’in bir uzmanlık dalı da sömürge dilleri. Kreoller ve pidginler. Fakat bu iki yol dışında kolonileşen dillerle ilgili tespitleri de var. Yabancı ve güçlü kültürlerin etkisine giren dillerin gramerleri basitleşiyormuş. Bizim eklerimizi, çekimlerimizi kaybetmemiz gibi. 

FacebookTwitterWhatsAppMessenger

Menfî Batı Medeniyeti

Menfî Batı Medeniyeti’nin esaslarına dikkat edip, eserlerine bakacak olursak;

     Temelleri bozuk ve menfî / olumsuz olup, her şeyi bu çarka göre kurup işletmektedirler.

     Nitekim dayanak noktası hakka bedel kuvvettir.

     Kuvvet ise, bunun gereği ve özelliği; tecavüz ve çatışmadır. Bundan ise çıkar hıyanet.

     Kasdettiği hedefi, fazilet bedeline hasis bir menfaattir.

     Menfaat ve çıkarın gertirdiği ise, zahmet ve sıkıntıdır.

     Husumet ve düşmanlık etmektir. Bunlardan da, cinayet çıkar.

     Hayattaki kanunu, yardımlaşma yerine, cidal / mücadele ve kavga düstur ve prensibidir.

     Cidalin gereği ise, çekişme, kavga, itişme ve kakışmadır. Bundan ise sefalet çıkar.

     Kavimlerin arasında temel bağı:

     Başkaların zararına uyandırılan unsuriyet / ırkçılıktır ki,

     Başkaları yutmakla beslenir ve bundan kuvvet alır. 

     Menfî milliyet yani zararlı / menfî milliyetçilik / unsuriyet / ırkçılık ki,

     Dehşet verici çarpışma ve vuruşmaların çıkmasına sebep olur.

     Bunlar ise, helâket, yıkım ve felâketlerin doğmasına yol açar.

     Cazibedar / çekici hizmeti; heva ve hevesi cesaretlendirmek ve kolaylaştırmak;

     Heves ve arzuları tatmin etmektir.

     Bunlar da sefahet / haram zevk ve eğlencelere aşırı derecede düşkünlüğü doğurur.

     O heva ve hevesin daimî sonuçları ise, insanın iğrenç hâllere girmesi;

     Kısaca insanın sîret / ahlâk ve karakterinin değişmesi.

     İnsanın mânen çirkinleşmiş olarak,  insaniyetten çıkmasıdır.

     Şu medenî geçinenlerden çoğunun eğer içi dışına çevrilse, görürüz ki:

     Başta maymun olmak üzere tilki, yılan, ayı ve domuzların suret ve şekillerini alırlar.

     İşte İslâm Âlemi’nin Menfî Batı’ya soğuk bakmasının, onu içine sindirememesinin temelinde,

     Sıralamaya çalıştığımız gayri insanî husus, tavır ve görünüşlerinin payı büyüktür.

     Bütün bunlardan ötürü Müslümanlar;

     Menfî yönleri olan bu medeniyete, kendi istekleriyle girmemişler.

     Çünkü bu menfî haliyle, Müslümanlar onlardan bir hayır görmemişlerdir.

     Üstelik Batı, onları esaret zincirine vurmaktan,

     Onları köleliğe mahkûm etmekten, geri kalmamışdır.

     İşte bu yüzden, bu medeniyet; insanlığa tiryak / ilaç olması gerekirken zehir olmuş.

     Yüzde seksenini meşakkat ve sıkıntılara uğratmış.

     Sadece yüzde onunu, sahte bir saadet ve mutluluğa çıkarmış.

     Diğer yüzde onunu ise, iki arada bir derede bırakmış.

     Ticaretten gelen kâr; zalim olan azınlığın olmuştur.

     Oysa saadet odur ki, ancak umuma gele.

     En azından çoğunluğu gelirse saadet;

     İşte ancak bunu kabul ediyor Kur’an; eğer denecekse ona medeniyet.

     Elbette Müslümanlar olarak: “Huz mâ safâ, da’ mâ keder.” / “Safâ olanı al, keder vereni bırak.” /

     “İyisini al, kötüsünü bırak.” düstur ve prensibiyle hareket etmeliydik.

     Kaldı ki ilim ve fen, insanlığın ortak malıdır. Nerede ve kimde görülse alınmalıydı.

     Nitekim Batılılar, İslâm âlimlerinden ve bilhassa Endülüs’ten aldıkları ilimle yetinmemişler,

     Kaldığı yerden ilim ve fenleri yükselttikçe yükseltmişlerdir.

     Bu gelişmeleri gerçekleştirenler de, bizim gibi insan olmaları hasebiyle,

     İnsan olarak onlarla iftihar etmeli ve ilmi ve fenni bu noktaya getirdiklerinden dolayı

     Onlara teşekkür etmekten kaçınmamalıyız.

     Nitekim bir İslâm âlimi bu noktaları göz önüne alarak

     “Nev’imle (insanım, hangi milletten olursa olsun, ilim ve fende icat ve buluş yapmış olan

      Diğer insan kardeşlerimle) iftihar ediyorum.” demekten kendini alamamıştır.

     Kocaeli Şehir Hastanemiz( 4 )

Sağlık sıfırlar önündeki 1 gibidir. Özenle korunmalıdır.

Klinikten hastaneye: Çocuk sağlığı ve hastalıkları ile kadın hastalıkları ve doğum bölümleri birbirleriyle çok ilişkilidirler. Bu bölümler 1999 Gölcük Kocaeli depremi öncesi hastanelerimizin bir kliniği şeklinde bulunurdu. Deprem sonrası Alikahya da yapılan sağlık yerleşke binası bu iki bölümün hizmet verdiği çocuk ve kadın doğum hastanesi şeklinde çalışmaya başlamıştır. İşte bu hastanemizin kadro ve imkânları, yeni kadro ve imkânlarla desteklenerek şehir hastanemizin C bloğunda, 275 yataklı bir hastane olarak hizmete girmiştir. 2003’te başlayan sağlıkta dönüşüm programı öncesi insanlarımızın işçi sigortalı olanlar SSK hastanelerine, devlet memuru ve bağkurlu olanlar ise devlet hastanelerine başvurarak sağlık hizmetinden yararlanırlardı. Şehrimizde bir de 1981’de açılmış Belediye Doğumevi vardı. Burası şimdiki İzmit belediye binası alanında, alt katında dükkânlar olan, 2 katlı 20 yatak kapasiteli bir yer olup çoğunlukla sosyal güvencesi olmayan vatandaşlarımızın hizmet aldığı bir yerdi.

Kurucu başhekimi Dr. Vedat Özdoğan ile özdeşleşmiş bir hastaneydi. Daha sonra 1995’te burasının yıkılması ile Altınnal Oteli’nin birinci katını taşınmıştır. Orada da yine o yılların bilinen kadın doğum doktorlarından Dr. İdris Özdemir, Dr Gültekin Akbilek ile 1999 yılına kadar hizmet vermiş ve sonra kapanmıştır. Ayrıca 1996’da Bekirpaşa Belediye başkanı Abdullah Çakmak zamanında, şimdi Atakent

Cihan Hastanesi olarak hizmet veren bina kadın doğum ve çocuk hastanesi olarak düşünülmüş, fakat sonuç alınamadığı için özel sektöre satılmıştı.

Şehir hastanemizin çocuk hastalıkları bölümü halen 18 uzman hekimi, 96 yatak kapasitesi, 24

küvöz, 14 yataklı yenidoğan yoğun bakım imkânı ile hizmet vermektedir. Çocuk hastalıklarının birçok yan dal uzmanı mevcut olup bu branşlar diğer hastanelerin çocuk uzmanlarının sevk ettikleri hastalara bakmaktadırlar. Bu bölümünde eğitim kliniği olması ile gelecek olan hoca, uzman ve asistan hekimleriyle çok daha güçlü ve yeterli hizmet verir hale geleceklerdir. Kadın hastalıkları ve doğumbölümü ise hocası, uzman ve asistan doktorları ve diğer yardımcı sağlık personeliyle acilden başlayan her türlü teşhis, tetkik ve tedavi imkânları ile halkımıza hizmet vermektedir. Yeterli doğum odaları, diğer ameliyathanelerden ayrı sezaryen ameliyathanesi ve kurulacak tüp bebek merkeziyle de şehrimiz için ayrı güven verici bir bölümdür.

Şehir hastanemizin her bir kliniği ve hastanesi başlı başına yazılar yazmaya gerektirecek özelliktedir. Benim gibi mesleğinde ellince yılana gelen bir hekim işin bu gelişmeler ve imkânlar fevkaladedir. Bu sebeple diğer bölümlerden kısaca bahsedip, yazımı tamamlamak istiyorum. Şehir hastanemizin genel cerrahi bölümü, gastro cerrahisi, onkolojik cerrahisi ve yanık merkeziyle alanında yeterli bir birimdir. Medikal ve radyolojik onkoloji bölümü de her geçen gün daha çok artan kanser hastalarımız için iyi bir imkândır. Oldukça geniş teknik yapısıyla radyoloji bölümü (görüntüleme), her türlü tetkiki yapabilme özellikleriyle mikrobiyoloji, biyokimya, patoloji laboratuvarları hekimlerimiz için güvenli teşhis imkânı sağlayacak özellikte hizmet vermektedir. Günümüzün önemli hastalıklarından HIV’lilere de bakabilen Enfeksiyon kliniği, girişimsel teşhis tedavi imkânlarıyla göğüs hastalıkları, KBB, Üroloji, Dermatoloji bölümleri, 110 yoğun bakım yatağıyla anestezi ve reanimasyon birimi, 100 yatağı ve cihazları tamamlandığında çok modern hale gelecek olan fizik tedavi ve rehabilitasyon hastanesi, açıldığında ülkemizde önemli bir ihtiyacı cevaplayacak olan yüksek güvenlikli adli psikiyatri hastanesinin her biri yataklı tedavi hizmeti alanında şehrimiz için önemli imkanlardır. İyi çalıştırabildiği oranda da bu alanda atılmış ileri bir adım olarak görülmelidir.

Genel bir tanıtıma katkı vermek amacıyla yazdığım bu dört yazıdan sonra sorunlar ve çözüm önerilerine yönelik yazılarım ile devam edeceğim.

Sağlıkta kalınız, mutlu olunuz

Not: Dr. Can Çabukaş’ın yazdığı “Hekim Ve Ben” kitabı sağlıkta yakın

geçmişimize ışık tutar.

Aya Sert İniş

Cuma yazımda Acemoğlu’nun Euronews ropörtajını anlattım. Aynı günlerde yayımlanan Özgür Demirtaş videosunu bugüne bıraktığımı söyledim. Acemoğlu ile Demirtaş’ın söylediklerinden konuşmalarını sanki oturup birlikte hazırlamışlar izlenimi alabilirsiniz. Öyle değil ama akıl için yol bir. Akılsızlık için öyle değil. Akılsızlığın birden fazla yolu var.

Sanayi Kimya Hocamız Alaattin Gülpınar, akademisyenliği kadar uygulamacılığıyla da çok değerliydi. O günlerin gündeminde petrol vardı ve bizi bu konuyu anlatan bir uzmanın toplantısına götürmüştü. Toplantıdan sonraki yorumu, “Bakın, konuşurken titriyor. Bu samimiyetin ve konuya hâkimiyetin işaretidir.“ demişti. O sözü unutmadım. 

İşte Demirtaş Hoca da Gülpınar Hocam’ın sözünü ettiği gibi. Birkaç prova yaptığı belli. Ama titremeye ramak kalıyor. Hâkim ve söylediğini biliyor, söylediğine inanıyor. Lütfen seyredin ve paylaşın. 

İşte insan sermayesi işte bilim

Geçen yazımda 1960-1980 arasından bahsettim. O zamanlar ideolojiler çarpışırdı. Şöyle mi kalkınılır, böyle mi diye. Acemoğlu’nda da Demirtaş’ta da ideoloji falan yok. Mesaj apaçık ve basit: Ekonominin direksiyonuna ve onun bir altına ve belki daha bir altına, bu işin uzmanlarını getirirseniz ve bilimin, liyakatin, tekniğin işine burnunuzu sokmazsanız kalkınırsınız. Öyle yapanlar kalkınıyor. Devletin ne yapması gerektiği, kurumların ne yapması gerektiği bellidir. Bütün mesele ölçülere, verilere, olanlara ve olacaklara bakarak arabayı sürmek. Buna “rasyonel”, “ortodoks” politika deniyor. Bilim deniyor, bilgi ve tecrübe, teknik deniyor. Aksine de hamaset ve hamakat demek gerekir. 

Demirtaş Hoca, Acemoğlu Hoca’nın kadro meselesine geliyor. Hani Acemoğlu’nun, Mehmet Şimşek’in elinde yok dediği kadro meselesine. Sonra tek tek, bizim birinci sınıf ekonomi uzmanlarımızı, bilim adamlarımızı, teknisyenlerimizi sayıyor. Tam on iki kişi. Aralarında tek gazeteci benim sütun arkadaşım İbrahim Kahveci de var. Ve çok basit bir şey söylüyor: Bunları alın, yetkilendirin. Yetkilendirmeseniz de hiç olmazsa dinleyin ve dediklerini siz uygulayın. Bunu yapan kalkınır. Yapmayan sürünür. 

Babanızın bilgisayarı var mıydı?

Kalkınmanın ve sürünmenin de ölçüleri var. Büyüme, dünya ülkelerine görece büyümedir. Kalkınmış ülkelerin büyüme hızlarının düşük, “gelişmekte olan” ülkelerinkinin yüksek olması beklenir. Çünkü kalkınmakta olanların önünde ne yapılacağının örnekleri ve henüz sonuna kadar kullanmadıkları potansiyelleri vardır. Kalkınmışlarsa potansiyellerinin zaten sonundadır, bilgi birikiminin de. Bu son ikisi kalkınmışlığın bir başka tarifidir zaten. 

Bu yüzdendir ki işi beceremeyen siyasiler, halka, “Dedenizin buzdolabı var mıydı?” gibi laflar ederler. İnsanların ülkelerini dünyayla değil, kendi geçmişleri ile mukayese etmesini isterler. Tom Friedman Suriye’nin eski lideri Hafız Esad’ı örnek gösterir. Babanızın zamanında televizyon mu vardı! Halbuki en beceriksiz ülke bile orta vadede ileri gitmiştir. Siz yerinizde saysanız da dünyada teknoloji ilerliyor. Babamın bilgisayarı yoktu; benim var. Bu Türkiye’yi yönetenlerin başarısı değildir. 

Başarı on yılda mesela OECD ortalamasını yakalamaktır. Beş on ülkeyi geçmektir. Nede? Refahta. Refah ne? Kişi başına gayrı safi yurtiçi hâsıla: GSYH.

Türkiye, Kore, İrlanda, OECD

Demirtaş, Türkiye ile ile Güney Kore’yi karşılaştırmış. İnsanın ağlayacağı geliyor. Bizim epey arkamızdan gelen Kore, bizi sollayıp geçmiş, gitmiş. Ben okuyucularıma Kore’den başka iki grafik daha göstermek istiyorum. Birinci şekilde, Kore ile Türkiye’nin, ikincide İrlanda ile Türkiye’nin 1970-2022 karşılaştırmasını görüyorsunuz. Bu Türkiye Yüzyılı ise İrlanda’nın nesi? 

Güney Kore, İrlanda, küçük ülkeler diyeceksiniz. Peki, çok çok büyük bir ülkeyi karşılaştıralım. Ülke değil de bütün OECD ülkelerinin kişi başı GSYH’sını. O da üçüncü grafik. 

Biz onlarca yıldır çukura düştü çıkamaz, pır pır eder uçamazı oynuyoruz. Ve on yıllar gidiyor, nesiller gidiyor. Titreyip kendimize dönsek mi acaba? 

Yoksa böyle daha mı rahat? Uçuyoruz. Aya sert iniş yapacağız! (Marifet yumuşak iniş yapmaktır ama erkek adam sert iner her hâlde!) Böyle söyleyip duralım. Makamlara yerleştirilecek adamlarımız var. Beslenecek müteahhitlerimiz var. Eyyy dış güçler! Nas var nas!

Not 1: Türkiye’nin çizgilerinde 1999’da görülen ani düşüş, Çiller döneminin faizi zorla düşük tutma politikası ve o anda patlayan Uzak Doğu krizi yıllarıdır. 

Not 2: Atila Karaosmanoğlu, ’60 ihtilalinin değil, 12 Mart’ten sonra kurulan Erim Hükümeti’nin ekonomi prensiydi. Yanlış yazmışım. Okuyucum Ali Osman Argın beni düzeltti. Sağ olsun. 

Biz Neyi Satacağımızı İyi Biliriz

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Körfez ülkelerinden borç para ve yatırımcı bulma ziyaretleri devam ediyor.

Muhalefet bu ziyaretleri “kapı kapı dolaşıp kredi dilenmek Türkiye’ye yakışmıyor” diye eleştiriyor.

Ancak önce ekonomi kurmayları sonra bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan gitti. Eskiden “katil”, “darbeci” diye lanetledikleri Körfez devletlerinin yetkilileri ile görüştüler. Bu da ekonomik zaruretin büyüklüğünü göstermekte.

Erdoğan’ın son açıklamasından borç para bulmanın kolay olmadığı ama Türkiye’nin bazı önemli varlıklarının bu ülkelere satılacağı anlaşılıyor.

R. Tayyip Erdoğan “Körfez ülkelerinin, Türkiye’den belli ‘ASSET’leri alma durumu olacak. Ama BOTAŞ’ın satılması gibi bir durum yok. BİZ NEYİ SATIP SATMAYACAĞIMIZI İYİ BİLİRİZ” dedi.

Cumhurbaşkanımız nadiren ve belli durumlarda İngilizce kelime ve kavramları kullanıyor. Bazen Akdeniz’e “White Sea” demek gibi hatalar yapsa da “one minute” ve “Vay Pi Ci” (YPG) gibi kullanımları dikkat çekiyor.

Bu açıklamada “ASSET” sözcüğünü kullanması bence bilinçli bir tercih. Erdoğan’ın çok kurnaz bir siyasetçi olduğu bu örnekle bir kere daha ortaya çıktı.

İngilizce sözlüklerde “Asset” sözcüğünün karşılığı “varlık, mülk, kıymetli şey, servet” olarak verilmekte.

Erdoğan “Bu ülkeler bazı varlıklarımızı/ mülklerimizi/ kıymetli şeylerimizi alacaklar” dese vatandaşlarımızın çoğunun milli gururu incinebilir, toplumsal vicdanda rahatsızlık yaratabilirdi. “Yabancıların belli asset’leri almaları” durumunda bırakın gurur incinmesi, övünç duygusuna bile yol açabilir.

**************************

Körfez Ülkeleri Botaş’ı Almaz

Bu açıklamadan BOTAŞ’ın Körfez ülkelerine satışının gündemde olmadığı anlaşılıyor. Esasen bu ülkeler için BOTAŞ cazip bir yatırım değil. Çünkü ithal ettiği doğalgazın vatandaşa maliyetinin altında satılması sebebiyle zarar ettiği biliniyor. Ayrıca Rusya’dan alınan doğalgaz bedellerinin 20-25 milyar dolar kadarı Putin’in Erdoğan’a seçim kıyağı sebebiyle ertelendi.

Körfez ülkeleri kârlı olmadığı için BOTAŞ’ı almak istemez ama stratejik olarak Rusya almak isteyecektir. BOTAŞ’ın Rusya’ya satışı yakın gelecekte gündeme gelirse şaşırmam.

“Rusya’ya satış” derken yeni bir döviz girişi olacağı anlaşılmasın. Mevcut doğalgaz borçlarının bir kısmına mahsuben BOTAŞ Rusya’ya devredilebilir.

Efendim “bu kadar stratejik varlıklar yabancı devletlere verilir mi?” diye soranlar olacaktır. Şu kadarını söyleyelim, satışı düşünülen diğer varlıkların da (assetlerin) en az Botaş kadar stratejik önemi olduğunu göreceğiz.

**************************

BAE, Katar Ve Suudi Arabistan’ın Yatırım Tercihi

Körfez ülkelerinin başındaki hanedan mensupları “elin Arabı” diye küçümsenecek insanlar değil. Hepsi İngiltere veya ABD’de iyi tahsil yapmış, para işlerini iyi bilen adamlar bunlar. Ayrıca ülkelerinde kalıcı bir yönetim oluşturabilmek için Batı ile ilişkilerini iyi tutan kurnaz yöneticilerdir. Paralarını yönetmek konusunda ABD ve İngilizlerle iş birliği içindedirler.

Körfez ülkelerinin Türkiye’ye borç para vermesi gerçekçi değil. Ancak dolar bazında yüzde 10’un üzerinde anormal yüksek faizlerle bir miktar verebilirler. Onlara mutlaka kısa vadede çok kâr getiren yatırım araçları sunulacaktır. Bunlar teknoloji üretmedikleri için fabrikalar kuracak değiller.

Türkiye’de mevcut, rakibi olmayan kârlı şirketler (savunma sanayii şirketleri gibi), limanlar, maden işletmeleri, bankalar, yüksek rant getirisi olan inşaat yatırımları ilgilerini çeker.

Bu yüzden stratejik önemi olan Roketsan’ın, Ziraat Bankası’nın, TCDD’nin, Türk Hava Yolları’nın satılacağına dair söylentiler dolaşıyor. (Tank Palet fabrikasının 50 milyon dolar gibi çerez parasına Katar’a verildiğini hatırlayınız.)

Bu ülkelere veya başkalarına mal, hizmet ve savunma sanayi ürünlerimizin daha fazla ihracı yapılabilirse elbette iyidir. Fakat yumurtasını değil tavuğu satmak doğru bir yöntem değil.

Türkiye hazinesi tamtakır ve devlet borç içinde. Üstelik deprem yaralarının sarılması, seçim vaatlerinin yerine getirilmesi gibi zaruretler de var.

İhraç kalemlerinde bir miktar artış yapılabilirse, bundan sonraki borçlanma ihtiyacını azaltır. Ama bugünkü sıkıntıya derman olmaz.

**************************

Satış Ve Alışta Yenen Kazıklardan Ders Alındı mı?

Cumhurbaşkanı Erdoğan “BİZ NEYİ SATIP SATMAYACAĞIMIZI İYİ BİLİRİZ” dedi ya. Akla hemen daha önce satılan ve alınanlardan dolayı yediğimiz kazıklar geldi.

Türk Telekom’un satışı malum.

Türk Telekom’un yüzde 55 hissesi, 2005 yılında 6,5 milyar dolara Lübnanlı Hariri ailesi ve Suudilerin ortak olduğu, Oger şirketine satıldı. Telekom satıldığında borcu yoktu ve kasasında 2 milyar dolar para vardı.

AKP destekli Oger şirketi Telekom’u satın alırken Türk bankalarının verdiği krediyi kullandı. Yani Türkiye’ye döviz getirmedi. Kazandıklarını yurtdışına götürdü. Sonunda Türk bankalarına milyarlarca dolarlık batık kredi borcu bırakarak, borcunu ödemeden çekti gitti. Türk Telekom alacaklı bankalara kaldı.

Oger Telekom’un on yıllık kârından hissesine düşen 7 Milyar doları aldı götürdü. Şirketin altyapısında mevcut çok değerli bakır kabloları sattı. Yeni yatırım yapmadı. Bu yüzden Avrupa’nın en düşük hızlı internetine sahibiz.

****

“SATARKEN” yediğimiz kazıkların yanında bir de yabancı ülkelerden “ALIRKEN” yediğimiz kazıklar var.

ABD’den F35 alımı için 1,4 milyar dolar ödemiştik. Ortak olduğumuz projede, uçağın 1.005 parçasının Türkiye’de üretimi için yatırımlar yapmıştık. Bizi projeden çıkardıkları gibi parasını ödemiş olduğumuz F35 uçaklarını bize vermediler.

Bunların yerine yeni F16’lar ve mevcut F16’larımızı modernize edeceğimiz kitleri almaya çabalıyoruz. İsveç’in NATO üyeliğine kapıyı açmamızın karşılığı olarak, Başkan Biden “bunları almanız için ABD Kongresini ikna etmeye çalışacağım” diye söz verdi.

Rusya’dan, 2,5 Milyar dolar ödeyerek, 4 adet S400 bataryası aldık. Ancak bu bataryaları siyasi dengeler sebebiyle kullanamadığımız için hangara kapattık.

Cumhurbaşkanı Erdoğan “Bu yediğimiz kazıklardan dolayı tecrübe kazandık, bundan sonra satacağımıza ve alacağımıza daha çok dikkat edeceğiz” demek istemiş olabilir.

Bize de sadece “inşallah” demek düşer.

Çünkü Cumhurbaşkanlığı sisteminde yapılan hatalar için denetleme ve hesap sorma mekanizması yok.