Edinimlerimizden, yaşanmışlıklarımızdan bahisle Türk milletine mensubiyetten onur duyan aydın Türk gencine seslenişim;
*
Ufuklarında güneşin batmadığı büyük imparatorlukların mirasçısı aziz milletim. Tarihi şanla, şerefle dolu, çağ kapayıp yeniçağ açan büyük milletim. Dünkü niyetler bugün de devam etmektedir. Emperyal güçlerce dağıtılmış Osmanlı’nın küllerinden doğan bağımsız bağlantısız ülkemizin kurulduğu Anadolu’dan çıkarma hareketini başlatmışlardır. Bütün şer güçler birleşmiş bir takım oyunlarla birliğini, dirliğini bozmaya çalışmaktadırlar.
*
Sevgili gençler size düşen görev uyanık olmak ve milli bütünlük için devletin bölünmez bütünlüğü için çalışmaktır. Türkiye cumhuriyeti devletinin ve büyük Türk milletinin bağımsızlık mücadelesi ve istiklal savaşı ile kazanılmış hak ve hukukuna, varlığına, hürriyetine, egemenliğine, milli değerlerine, güvenliğine ve savunma gücüne hizmet için vatandaşlarımızı aydınlatmak, bilgilendirmek Türkiye Cumhuriyetini sonsuza kadar yaşatmak ve yüceltmek milli görevlerinizden olmalıdır.
*
Milletimizde oluşan sosyal doku bozuklukları, güven duygusunun yitirilmesine, milli değerlerin anlam kaybına ve kavram kargaşasına sebep olmaktadır. Bunların engellenmesi için her türlü önlemlerin alınmasını sağlamak milletimizi uyarmak moral değerlerini yüceltmek zorundasınız.
*
Milli kültürümüzün gelişmesini, zenginleştirilmesini ve güçlendirilmesini sağlamak, oluşan yüksek medeniyetimizin gelişmesini Türk medeniyetinin temeli saymalısınız. Milli güç unsurlarımızı topluca, dengeli ve adil bir şekilde kuvvetlendirecek her türlü mücadelede etkinlik sağlayacak çaba ve faaliyetleri desteklemelisiniz.
*
Milletlerarası ilişkilerde eşitlik ilkesine temel olarak devletimizin diğer devletlerle yapacağı anlaşma ve çalışmalarda buna göre hareket etmesini sağlamalısınız. Daha önce hangi düşünceyi benimsemiş ve hangi oluşum içerisinde yer almış olursa olsun fikirlerinizin doğruluğuna inanan herkesin vatan dediğimiz bu topraklarda bir araya gelmesini sağlamak ve milli güç birliği oluşturmalısınız.
*
Kurtuluş savaşımızın ve milli mücadelemizin mazlum milletlere örnek olduğunu asla unutmamalısınız. Milletimizin milli duygularını, hassasiyetlerimizi gevşetmek, güvensizlik ortamı oluşturmak, milli değerleri anlamsızlaştırmak için milletimizin düşmanları her türlü bilişim ve iletişim araçlarını, bilim, sanat, özgürlük, insan hakları ve demokrasi adına kullanmaktadırlar.
*
Milletimizin bu psikolojik savaşa karşı uyanık olması ve bu tip çalışmaları boşa çıkarmak ve maskelerini indirmek öncelikli hedefiniz olmalıdır. Çünkü savaşlar beyinlerde ve gönüllerde kazanılır.
*
Türk cumhuriyetleriyle yaşanan tecrübe yeterli olmalıdır. Türk cumhuriyetleriyle dilde, fikirde, işte birlik mutlaka sağlanmalıdır. Avrupa birliği yerine korkmadan Türk birliği diyebilmeliyiz. İnsanlarımız gelecek ile ilgili düşünmeye teşvik edilmelidir. Mesela 10, 20,50 yıl sonra bölge ve Türkiye ne olacak konulu yarışmalar düzenlemelisiniz.
*
Haritaya bakmayı, coğrafi, kültürel ve siyasi etnik haritaları okumayı öğrenmelisiniz. Türkiye daha önce gözlemci olarak bile katılmadığı Ortadoğu barış sürecine aktif bir taraf olarak katılmalıdır. Çünkü bu süreç sadece bir Arap-İsrail anlaşmazlığı değildir. Sonuçları sadece bölgesel etkinlik açısından değil, güvenlik parametreleri açısından da önemlidir.
*
Çünkü bu süreç içinde Kıbrıs, Filistin ve PKK meseleleri birbirlerini etkilemektedir. Türkiye Avrasya, Avrupa ve Ortadoğu bölgelerine belli koridorlar açacak şekilde davranmalıdır.
*
Gençler iyi okuyun, iyi düşünün ve kendiniz olun! Üç şey birlikte sizi doğru yola yöneltir. Akıl, bilim ve Kur-an… Akılla düşünürsünüz, bilimle keşfedersiniz, Kur-an ile kontrol edersiniz.
*
Son olarak Atatürk’ün gençliğe hitabesini çok iyi okumalısınız. Çünkü hitabe sizi düşünmeye sevk eder. Sevgili Türk gençleri muhtaç olduğunuz kudret damarlarınızdaki asil kanda mevcuttur. Tanrı Türkü korusun ve yüceltsin.
Bir vesileyle öğretmen dersi keserek, öğrencilere hitaben:
“Sevgili öğenciler! Ben, hepinizin en büyük hilekâr; yâni en büyük hileci olmanızı istiyorum!”
Deyince, sınıfta sanki kıyamet koptu! Büyük bir uğultu sınıfı doldurdu!
Öğrenciler birbirine bakarak büyük bir şaşkınlık içinde,
Sanki bir ağızdan, aynı şekilde itiraz ederek:
“Öğretmenim ne söylediğinizin farkında mısınız?”
Tarzında her biri çeşitli tepkiler verince öğretmen,
Kendinden gayet emîn bir tavırla, üstelik kelimelerin üstüne basa basa:
“Evet çocuklar! Ben her birinizin en büyük bir hilekâr olmanızı arzu ediyorum!”
Diye isteğini tekrarlayınca, sınıfta herkes donup kaldı,
Bu tuhaf istek karşısında, âdeta buz kesildiler!
Bu sefer öğretmen şu soruyu yöneltti talebelere:
“Peki öyleyse söyleyin bakalım,
‘En büyük hile nedir?’ ”
Sınıfta her kafadan çıkan cevaplar, bir süre sınıfta yankılandı durdu!
Öğretmen:
“Hayır hayır hiçbiri değil!” diyerek sınıfın cevaplarını kabul etmedi.
Öğrenciler daha fazla tahammül edemiyerek:
“Peki öyleyse ‘En büyük hile nedir?’ hocam?”
Diye artan meraklarını sorarak dile getirince,
Öğretmen ağır ağır ve tane tane konuşarak cevap verdi:
“En büyük hile, hilesizliktir.”
“En büyük hile, hileyi terk etmektir.”
Yâni:
“Olduğun gibi görünmek, göründüğün gibi olmaktır.”
İşte o zaman, sen sağ ben selâmet.
Öğrenciler bu büyük ve haklı sözler karşısında,
Hocalarına karşı yeni bir sevgi ve büyük bir saygı ile sıralarında rahat bir oturuşa geçtiler.
x
Bu kahraman Türk milleti; İslâmiyet ve insaniyet âlemine ve Haremeyn-i Şerifeyn’e asırlarca hizmet ettiği için, her milletten daha çok sevilmeyi ve sayılmayı hakkıyla hak etmiştir.
Çünkü bin seneden beri İslâm milletlerinin hâllini beklediği pek çok Kur’anî, akîdevî ve İslâmî eserler bu topraklarda telif edilip yazılmış. Çeşitli İslâmiyet mes’elelerin tılsımiyet cihetlerini keşfedip, çıkış ve hâl yollarını Kur’an ve Hadislerden alarak ortaya koyan, âlem-şümul / evrensel dâvâ ve mesleği şiar edinen eserler; bu vatanda zuhur etmiş.
Evet, nice bu gibi kudsî ve mükemmel sayısız eserler;
Bu memleket ve bu millet içinden çıkan âlimlerce ortaya konmuştur.
x
Türkiye’nin İslâm âlemindeki yerini bilelim.
Biraz düşünerek nasıl bir millet olduğumuzu anlayalım.
Tabii ki, Türkçemizin, Allah indindeki yerinin önemini de,
Bir güzel kavrayalım.
x
Bu vatan ve bu milletin sahip olduğu, bu şanlı tarih,
Bin sene sürmüş olan, bu maddî – mânevî sayısız fetih;
Kıyametten önce de, tamamlanacak olan bu hizmet-i iman;
Tarihin baş tacı olarak, milletlerce anılacak her an.
Biz doğaya ne yaptık ki hiç düşündük mü? Sorduk mu birbirimizde, araştırma soru önergeleri verdik ince ince detaylıca ve yürekten tartıştık mı?
Konuya topraktan girelim. Yerleşim yerlerini doğru mu seçiyoruz dan, bu konuda strateji ve planlama hatalarımız neler olmuştur.
Şehirlerimizin yapı yükü, gürültü yükü, altyapı yükü, nüfus yükü, guvenlik yükü, klima yeterliliğin den başlayıp şehrin havalandırma temizliğine giden yolda şehirlik geliştirme standartlarına riayetemiz, şehircilik yerleşim plan ve stratejilerimiz üzerinde yeterli yoğunlukta çalışmalar yaptık mı, sahiden her yerleşim yerlerimiz ve şehirlerimizde yaşam kalitesi, konfor ve azami nüfus hizmetme kapasitelerinin hesaplarını yaptık mı? Yoksa yanlışlar zincirimize başlıca konumuz olan, çok önemli data olan optimum nüfus miktarı ne kadar olmalıdır hesaplamalarımız oldu mu?
Bu konuyu başlıkları itibari ile konuşabilir ancak yazması kolay değil.
Uygun çözüm ve sorgulamaya nereden başlamalıyız. Projenin adı gelecek yüzyıllarda medeniyetimiz nasıl olmalıdır, nerede ve nerelerde hatalar yaptık. Çok geç kaldık dediğinizi duyuyorum. ” zararın neresinden dönerseniz ne olur. Sizde kendinize sorun ve sorgulayın, kendi kendinize cevaplar arayın ve bir liste yapın. Nasıl olur.
Kısa kısa anlatıma geçelim.
1. İç göçlerin önüne geçelim. Herkes doğduğu yerde doyurulsun. İç göçe haklı gerekçe ve mecburiyeti olanların denetimi ile izin verilmeli ki giderken kaybettiklerimizi gittiğiniz yerde açık bir şekilde telafi edebileceğiniz görerek gidin. Bu bir sistematik ve bir matematik içerisinde yerine getirilmeli.
Osmanlı dönemi yarım adadan yıldız tarafına geçmek isteyenler, galata köprüsünde izin sorgulaması yapıldığı bilgisini okumuş olmalısınız.
O zaman İstanbul bu İstanbul değildi. İpin ucu iyi tutulamadığı bugün yaşanan sorunlardan belli değil mi?
Yerleşim yerleri genelde havadar, tarıma elverişsiz yerler, ova ve ziraat yapmaya elverişli yerler asla ve mümkün olduğunca tepelere yerleşmişlerdir. Ovalar ve tarıma elverişli araziler sadece insanoğluna değil bütün canlıların en önemli yaşam kaynağıdır.
Dünyamızda içme sularımızın toplam su kapasitemiz yalnız yüzde üç’ünü teşkil etmektedir.
İhtiyaçlar sınırsız fakat kaynaklarımız sınırsız değil.
Doğanın gücü ne kadar diye bir soru sormaya gerek var mı? Öyle ise tedbir alacak olanlar bizleriz. Bu son günler de doğanın gücünü alamadığımız tedbirler karşısında ne kadar da tartışmasız olduğunu sadece yurdumuz da biz değil tüm insanoğlu şahit olmaktadır.
Depremler, yangınlar için alınacak tedbirler yok mudur.
Bizler genellikle sonuç odaklı düşünen ve tartışabildiğimizi söylesek doğru olur mu? Hâlbuki bu hadiseler, sorunlar için çözüm sunabilmek için KÖK SEBEPLERI müzakere edip tedbirler almalıyız. Dünyamız da Japonlar depremlerde DEPREM IZOLATÖR dizaynı ve yapı temellerine uygulamak suretiyle çözüm üretmişlerdir. Yapı kalite ve kontrolleri de görmezden gelinemez.
Her derdin çaresi, her sorunun da elbette bir veya birden fazla çözümü vardır.
2. Geç kalmışlık gafleti ve inancı engeli
3. Zamanı verimli kullanmak, yaşamımızın her anında matematiksel düşünce ile çözüm ve tedbir oluşturmak
4. İstatistikleri ziyan olan yaşanmışların tekrarında kullanılma stratejisini geliştirmek.
Ormanlarımız bir şekilde yanıyor. Ormanlarımızın ülkemizin akciğerleridir. Ormanlarının yangından korumak için neler yapıyoruz. Geliştirmek yetiştirmek yanmasından daha uzun zamana ihtiyaç olduğu muhakkaktır. Orman ve Orman ürünleri yetiştirme ile türünde sayısal artışı üzerinde önemli çalışmalar yapılmalıdır. Toprak kaybı ve kalmalarında ormanlarımızın yanında ağaçlandırmanın kaçınılmaz bir yeri vardır. Endüstriyel ormancılık gelişmenin önemli göstergesidir.
Ormanlarımız bitkisel örtümüz, sularımızın arttırılması için ormanlarımız birbirini destekleyen varlıklarımızdır.
Denizlerimiz ve deniz ürünlerimiz için entegre endüstriyel ürün üretim kapasitesinin geliştirerek artırılması,
Denizlerimiz turizm imkânları ve varlıklarımız için denizlerin ve çevre temizliği ve hijyeniklik, kıyılarımızın bazı hassasiyetlerini korunması yeterliliği olması,
5. Her ne planlar yapmak ve gerçekleştirmek için çalışma yaparsanız yapın önemseme sırasının ilk satırı ve alınacak tedbiri Güvenlik ve Denetimdir.
Konumuz çok geniş bir o kadar da takdir edersiniz ki çoklu sorunlardan oluşmaktadır. Çözüm sizde ge gelecek yüzyıllar için yaşam kalitesi, konfor ve yüz yıllar için elbette:
Medeniyet Projesinin Verileri Ve Temel ilkeleridir Diyebilir miyiz.
Bunu başarmak için okumak, yazmak, dinlemek, dinlediğini anlamak ve öğretmektir. Hepimiz öğrenciyiz. Öğrenmeye çok ihtiyacımız var.
Eskilerde, eskimişlerde değil yenilerde ve yeniliklerde buluşmak ümidiyle;
Yazımızı bir söz ile devamında tekrar buluşmak dileğiyle burada bırakalım.
Eski, Yıkılmış, Harap Olmuş Bir Binanın Malzemesini Alıp Yeni Yapacağınız Bina Da Yapı Malzemesi Olarak Kullansanız Sizin Şimdi Yeni Bir Binanız Asla Olmaz.
Tokat Edebiyat Derneği başkanı, Okul müdürü, Öğretmen, Şair, Yazar, Dergici olan Sayın Mustafa Uçurum.
Okuduğum köşe yazılarından tanıdığım Sayın Mustafa Uçurum’un işaret ettiği yol dergilere, kitaplara, şairlere, şiirlere ulaşmam hiç zor olmadı. Bu anlamda şaire teşekkür ederim yoluma rehber olduğu için.
“Annem bir yağmur gibi yetişir, duaları sıkı
Bilir, bir oğul nasıl kalkar ayağa, bir ırmak nasıl yol değiştirir
Bu benim dilimin tutulması gibi
Camın kırılması, yazdan geçilmesi
Herkesin üşümesi gibi bir şey…”
Şiir, şairin düz yazılarında bile kendini belli eden duygu dili var…
Şair Mustafa Uçurum’un ilk şiir kitabı
“Tenhalayın Kalbimi” kitabında kalabalıklardan kaçan, bir ırmak suskunluğunda şiirlere kaçan şair var…
”Kaybolduğum gecelerde…
Felekten değil
Gecelerden şiir çaldım”
Hemen arkasından ekliyor…”şimdi çok kalabalığım, Tenhalayın kalbimi”
Yazarın ikinci kitabı bir deneme ”Esmeliğime Bakma” Gitmeyi en çok trenlere yakıştıran şair. Kitapta sırtını şiirlere yaslamış. Her nesir bir şiir gibiydi.
“Kimse benzetmesin kendine beni.
Ben kırsal bir mekânda, denize uzak, içine doğru yürüyen biriyim. Ve BAKMAYIN ESMERLIĞİME, içim buz dağı benim ” diyordu.
“Konuştukça Memleket”
O’na, buna, kendine dokundukça bir ah.
Ve ekliyor.
“Bu poz güzel, dünya için ölümlü bir gülümseyiş.
Haberim yokmuş gibi çek.
Kimse anlamasın ne kadar yenildiğimi.
Şimdi susmaktan daha fazlasıyım”
Şair, Baba olmayı önemser. Çocukların ihmal edilmemesi gerekliliğine hep vurgu yapar.
“Deneme Çekimi” kitabında bunu şöyle tanımlıyor.
“Tadı kalmadı dünyanın, bu kesin. Mutlu olmayı bile beceremeden büyüyor çocuklar. Bir uçurtmanın ipine sımsıkı sarılmadan, gökyüzüne bakarak düşler kuramadan, misketlerin şıkırtısını duyamadan, toza, kuma belenmeden plastik ve dijital bir fanus içinde birden büyüyor çocuklar “Eğitimci bir baba olan şair. Günübirlik telaşlar, bunaltan mesai saatleri, aklımızı başımızdan alan krizler. Biz boğulurken bunların altında. Cezayı çocuklarımız ödemesin. “Düşlerinizi rüzgârlar yırtmadan salıverin uçurtmalarınızı gökyüzüne” diyor.
“Şehirde Yeni Bir Rüzgâr” isimli deneme kitabında. Direncini kuşanmış onurlu bir şair edasıyla yeniden dönüş diyor.
“Ben ey derim ve severim ey demeyi bilenleri. Şehirde gök gürültüsü gibi bir çığlık, eyyy…Filistin kalbimiz ol diyerek haykırıyor…
“Dünya Telaşı” şiir kitabı, şairin kalbinin telaşı.
“Dünya yer değiştiriyorsa çocuklar annesiz, coğrafya kurak”
Bir anlamı yok çiçekler ölülere örtü oluyorsa”
Dünya gençleşecek güneş gözlerini kamaştırdıkça. Üç günlük her şey, gövdemizin yere düşmesi kalkması üç gün.
Karanlık kalmasın hiç bir köşede diye dünya telaşı işte…
Telaşe içindeki dünyadan şiirle çırpına çırpına, çarpına, çarpına dirilişe yürümek.
Ve son kitap…
“Uçurumda Bir Gömü“
Az sözle çok şey anlatan kısa öyküler.
Her şeyin bir çizgisi olduğunu işaret ederken. Bir yüz çizgisinden insanı tanımlıyor.”Emrrolunduğu gibi dosdoğru ol. Doğru olanın işi de düz gider.
Bir başka öykü: “Anarşist domatesler” de. Bir çocuğun hayalinde büyüyünce asker olmak düşü varken, dedesinin bahçedeki sert domateslere bunlar anarşist domates dediği için dedesinin askerler tarafından götürülmesine içerleyen, asker olmaktan vazgeçen çocuk gözünde eylül postallarının izi vardı.
Deniz Feneri çocukları, misketler Namaz vakitleri. Memleketi Tokat. Gıj Gıj baba türbesi. Horasanlı dervişin şehrin en yüksek tepesinden şairler yurduna bakarken. Şairin yenilen şehirler tanımı kentsel yenişim oluyor.
Kâh Köroğlu, kâh Battal gazi olup bir at üstünde savaş meydanlarına koşuyor. Kendini modern zamanlardan kurtarmak için, ne kadar uzak varsa aşıyor.
Yoksul bir çocuğun okul korosuna seçilip, giyeceği kıyafeti bulamayışı ve komşudan ödünç bulunan kıyafet ve kırmızı papyona koro boyunca elinin hep papyonda olması. Yoksulluğun ve emanet kıyafetin acı izlerini taşıyor.
“İnsan yalnızlığı ile en çok susarak anlaşır” diyor şair. Uçurumda bir gömü şairin kalemle kalbini kazıyıp bulduğu bir hazine aslında.
Öyküler, türkülerden, şiirden, şairlerden, şehirlerden, yollardan, yıllardan, eylül öncesinden, postallı eylülden, Konya dan, Mevlana dan, Tokat dan, arayıştan, Kudüs, Saik Faik’ten, Neyzen Tevfik, Özdemir Asaf, Melih Cevdet Anday, göçten, gurbetten, yoldan, yolcudan, hüzzamdan, aklıevvel kırık Ahmet’ten bahsediyor.
Her şeyin bir sesi var, diyerek. Gitmeyi de en çok trenlere yakıştırıyor.
Yazıyı şairden bir şiirle taçlandırarak bitirelim.
Kocaeli’nin gelişmesinde SEKA’nın çok önemli bir yeri vardır. 1934’te temeli atılan bu ilk kâğıt fabrikamız 1936’da faaliyete geçmiştir. Seka, kâğıt üretiminin yanında şehrimizin sosyal ve ekonomik gelişiminde öncü görev yapmıştır.
Sümerbank Cumhuriyetimizin Yirmi Beşinci Yılı kitabında bu durum “müessesenin 50 yataklı bir hastanesi, büyük bir ilkokulu, çıraklık okulu, sinema ve tiyatro salonu gibi tesisleri de vardır” şeklinde belirtilir. Buradaki hastane, 1946’da yapılıp hizmete giren ve 1950’de İşçi Sigortası Kurumuna devredilen hastanedir. İlk başhekimi, iç hastalık uzmanı Dr. Ümran Sayan’dır.
O’nun şu sözlerini her hekimin bilmesi gerekir “Hekimlik zenginlik değil, saygınlık mesleğidir.
Zengin olacağız diye hekimliğe uymayan şekilde davranmayınız”. B blok olarak bilinen binanın temeli 1972’de, Dr. Seyfi Delilbaşı’nın başhekimliği (1968-19678) zamanında atılmıştır.
Zemin sorunu sebebiyle inşaat yapılamamış, yapılan teknik çalışmalardan sonra kazıklı sistemle yapılması gerektiği anlaşılmıştır. Bunun için İtalya’dan getirilen kazıklar üzerine inşaat yapılarak tamamlanmıştır. Bu bina bu özelliğiyle Kocaeli’nin ilk kazıklı sistemle yapılmış binasıdır. 1978’de tamamlanıp açılan bu bina ile hastane 330 yataklı olarak hizmete devam etmiştir.
İlk bina 17 Ağustos 1999 depreminde duvarlarının gördüğü hasar sebebiyle hizmet dışı kalmış ve 2002’de yıkılmıştır. O günün Başhekimi Kemal Cebeci’nin gayretleri ve vali Erdal Ata’nın destekleriyle yıkılan bu binanın bitişiğine 2003’de idari bina yapılmıştır. Yıkılan yere ise bodrumu ile birlikte altı katlı yeni bina 2007’de yapılıp hizmete sokulmuştur. Bu yeni bina hasta odaları, diğer alanları ile modern, ferah, günümüzün şartlarına uygun bir konforla hizmet vermektedir. Sağlık hizmetinin 2005’te ki tek bakanlıktaki birleşme sonrası SSK’nın 347 hastanesinin Sağlık Bakanlığına devriyle bu hastanemiz önce İzmit Devlet Hastanesi adı ile 2008’de ise SEKA Devlet Hastanesi adını alarak hizmetini sürdürmektedir. Bu hastanemizin 1982’den 2008’e kadar başhekimliğini Dr. Kemal Cebeci yapmış olup(86-89 Dr. Cevat Doğan dönemi hariç) bu uzun ve başarılı yöneticiliği sebebiyle efsane başhekim olarak anılır.
Derince Sopalı SSK hastanesi: 1980’lere doğru bölgemizde SSK’lıların çokluğu sebebiyle yeni büyük bir hastane ihtiyacı doğmuştur. Bunun için derince sopalı bölgesi seçilmiş ve İstanbul Okmeydanı Hastanesi benzeri, 1000 yataklı olacak şekilde planlanmıştır. Buranın inşaat temeli 1978’de dönemin Başbakanı Bülent Ecevit hükümeti zamanında atılmıştır. 1993’te Demirel İnönü hükümeti zamanında ise bizzat onların katılımıyla hizmete açılmıştır. Başlangıçta İzmit bölge hastanesi başhekimi olan Kemal Cebeci tarafından yönetilmiştir. Daha sonra ilk başhekim olarak Dr. Oğuz Çetinalp atanmıştır. 1994’te açılan tıp fakültesi hastanesi bir sözleşme ile bu hastanemizde hizmete başlamıştır. Bu sözleşme ile SSK’lılar buradan da hizmet almaya başlamıştır. Bu sayede İstanbul’a sevk edilmek durumunda kalınan günde 40-50 hastanın teşhis ve tedavi imkânına kavuşulmuştur. 1999 depremi binayı kullanamaz hale getirmiştir. Tıp fakültesi 2005’te Umuttepe’ye taşınıncaya, bu bina ise 2007’de güçlendirilip yeniden hizmete sokuluncaya kadar prefabrik yapılarda hizmet yürütülmüştür. Üniversite ve fakültenin Umuttepe’de yapılmasına o günün rektörü Dr. Baki Komsuoğlu’nun, bu binanın yeniden hizmete girmesinde ise o dönem milletvekili olan Dr. Nevzat Doğan’ın emeği ve gayreti unutulmamalıdır. Bu hastanemiz 2008’de eğitim ve araştırma hastanesi şekli ile 2023’e kadar hizmet vermiştir. 2023’te ise şehir hastanemizin eğitim ve araştırma hastanesi olmasıyla Derince Devlet Hastanesi adı altında hizmetini sürdürmektedir.
Kocaeli’mizde SSK’nın ayrıca Karamürsel’de 1983’te açılan kadın göğüs hastalıkları hastanesi vardır. Burası önce İzmit Hastanesi’ne bağlı çalışmış ve daha sonra ilk başhekimi Dr. Nihat Yazıcıoğlu olmuştur. 1999 depreminde kapanmıştır. Gebze’de ise 1993’de açılan Gebze SSK Hastanesi vardır. Bu hastanemiz 2019’da yapılan yeni bir bina ile Fatih Hastanesi olarak hizmet vermektedir. SSK’nın ayrıca Dilovası, Köseköy, Gölcük, İzmit merkezde poliklinik hizmeti veren dispanserleri de vardı. SSK’ya bağlı hastane ve dispanserler 2005 yılındaki birleştirme kararı ile Sağlık Bakanlığı bünyesine geçmiştir.
SSK’nın şehrimizdeki sağlık kurumları hakkındaki bu yazıma bilgilerle katkı veren Dr. Kemal Cebeci’ye teşekkür ederim. Buralarda hizmeti geçmiş vefat etmiş sağlıkçılarımıza rahmet, sağ olanlara ise sıhhat ve afiyetler dilerim.
Prof. Dr. Ali Erbaş çok eleştirilen bir Diyanet İşleri Başkanı. Ancak Başkan olarak Ak Parti iktidarının uyguladığı politikaların en önemli ayaklarından birini oluşturduğu için koltuğunda çok rahat oturmakta.
Ali Erbaş’a yönelik eleştirilerin temelinde O’nun Diyanet teşkilatını,Cami ve Kur’an kurslarını siyasileştirmesi, Atatürk’e ve Cumhuriyetimizin kurucu büyüklerine saygısızlığı gibi sebepler var.
Milli bayramlarda ve İstanbul, İzmir gibi şehirlerimizin kurtuluş günlerinde Mustafa Kemal Atatürk’ün adını dahi anmayan hutbeler okutturması Milliyetçi ve Atatürkçü kesimlerin öfkesine yol açıyor.
Erbaş’ın, Cumhuriyet ve Atatürk düşmanı olduğu bilinen, “Keşke Yunan galip gelseydi” sözlerini söyleyen fesli Kadir Mısıroğlu’nu (cübbesini de giyerek) ziyaret etmesi unutulmuyor.
Milliyetçi ve Atatürkçüler “dinci” muktedirleri ve bunların “baş tacı olan Ali Erbaş’ı” milyonlarca insanımızı dinden soğutmak, ateizm ve deizme kaymalarına sebep olmakla suçluyor.
Atatürk’ün kurduğu, Rifat Börekçi, Ahmet Hamdi Akseki, Ömer Nasuhi Bilmen gibi bilginlerin Başkanlık yaptığı bir kurumun başındaki kişinin bu eleştirilere muhatap olması çok üzücü.
****
Ekonomik krizin alt gelir gruplarını ezdiği bu dönemde, “fakirlerin cennete önce gireceği, açlığa ve yokluğa sabretmek gerektiğine” dair hutbe ve vaazlar hükümetin politikalarına destek mahiyetinde görülüyor.
Son Cuma hutbesinde bile kiralardaki önlenemez yükselişi, kiracılarla mülk sahipleri arasındaki uyuşmazlıkların artmasını, kötü yönetim yerine, kiraya verenlerin merhametsizliği, kiracıların insafsızlığı ile açıklamak da öyle.
****
Bakın Cumahutbesindeki şu cümleye ben de imza atıyorum:
“Alışverişte helal haram hassasiyeti her geçen gün azalıyor. Doğruluk ve dürüstlük gibi erdemler giderek zayıflıyor. Daha çok kazanma hırsıyla ahlaki değerler ve hukuki ilkeler göz ardı ediliyor.Aşırı tüketim, lüks ve israf günden güne artıyor.”
Ama “helal haram hassasiyetinin azaldığı” alan sadece alışveriş mi? Seçim kazanmak için devlet imkanlarının, mitinglerde montaj kasetlerin kullanılması, bilerek yalan söylenmesi helal midir?
Yargının siyaseti tanzim için kullanılması, liyakatsiz insanların sorumlu mevkilere getirilmesi, sözde mülakatlarla ehliyetli olanın yerine partizanların atanması doğruluk ve dürüstlükle bağdaşır mı?
Bu dine aykırı eylemleri, “İtibardan tasarruf olmaz” anlayışındaki makam sahiplerinin (D.İ.Başkanı dahil) lüks ve israf içinde yaşamasını eleştiren hutbeleri neden duymuyoruz?
Bu türlü konularda Diyanetİşleri Başkanını eleştirenler iktidar yandaşları tarafından “din ve diyanetle uğraşan dinsizler” olarak tanımlanmakta.
Bu tür yaftalamalara benim gibi “dindar” olanlar dahi maruz kalıyor.
Çünkü dindarların “dincilerle” temel konularda bile ciddi farkları var.
****************************
Ali Erbaş Hakkında FETÖ ve PKK’ya Destek Suçlaması
Ali Erbaş’a yukarıdaki eleştirilerden daha büyüklerini önemli bir AKP’li yaptı. O’na da “din ve diyanetle uğraşan dinsiz” sıfatıyla saldırılacaklar mı diye merak ettim.
Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş ve bazı kurum çalışanlarının “FETÖ ile irtibat/ iltisaklarını” sorgulayan, ayrıca PKK’ya destek veren şirketlere fahiş ödemeler yapıldığını öne sürenkişi AKP’li Metin Külünk.
Metin Külünk sıradan biri değil.AKP’nin kurucusu ve MKYK üyesi. Suçlayan da suçlanan da Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yakın kişiler.
Metin Külünk çıkışının ve Ali Erbaş Külünk hakkında suç duyurusunda bulunması öncesinde Erdoğan’a bilgi verdiler mi bilemem. Ama her ikisinin de Erdoğan’ın tepkisinin ne olacağını hesap ettiğinden eminim.
Müyesser Yıldız’ın verdiği bilgiye göre; Metin Külünk’ün Ankara C. Başsavcılığında “kamu görevlisine hakaret” suçlamasıyla ifadesi alınmış. Metin Külünk bu ifadesinde yeni iddialarda da bulunmuş, 60 delil ve oldukça kalabalık bir tanık listesi sunmuş. Savcı’dan, tüm bu iddiaların araştırılıp Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş hakkında “örgüt üyeliğinden” soruşturma açılmasını istemiş.
****
Erbaş’ın Diyanet İşleri Başkanı olduğu gün (17 Eylül 2017’de) Barış Terkoğlu “Diyanet İşleri Başkanı’nın Adil Öksüz bağlantısı dudak uçuklatacak” başlıklı yazısında ilginç bilgiler vermişti:
“Erbaş FETÖ’nün en önemli platformlarından biri olan KADİP/Kültürlerarası Diyalog Platformunun yönetim kurulu üyesiydi. FETÖ’nün Abant Toplantıları’nın müdavimleri arasındaydı. Erbaş FETÖ’nün kapatılan Kimse Yok Mu Derneği’nin etkinliklerinde vitrine çıkıyor, onlar için ‘gönül erleri’ diyordu.”
Zaten sosyal medyada Ali Erbaş’ın “2013’te fetöcülerle Vatikan’da dinler arası diyalog panelinde” olduğunu gösteren resimlere rastlanıyor.
Şimdi Barış Terkoğlu’nun, Ali Erbaş’ın Adil Öksüz ile bağlantısına dair verdiği bilgileri özetleyelim:
15 Temmuz darbesinin merkezi Akıncı Üssü’ydü. Akıncı Üssü’nde FETÖ’nün beyni ise Adil Öksüz’dü. Gece yakalanan ve sorgulanan Adil Öksüz nasılsa serbest bırakılmış ve bir daha bulunamamıştı.
Adil Öksüz Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde Yardımcı Doçent’ti. Öksüz’ün doktora tezi danışmanı dekan Suat Yıldırım (kırmızı kategoride aranan FETÖ firari sanığı) idi. Bu tezi kabul ederek Öksüz’ü “doktor” yapan jüride iki isim dikkat çekiyordu: Biri darbeden sonra tutuklanan Prof. Dr. Davut Aydüz’dü. Diğeri ise Prof. Dr. Ali Erbaş’tı.
15 Temmuz 2016 darbesinin mimarlarından Adil Öksüz’ü “doktor” yapan jüri üyesi ve çalışma arkadaşı Ali Erbaş 17 Eylül 2017’de Diyanet İşleri Başkanı oldu.
Barış Terkoğlu muhalif bir gazeteci ve açık kaynaklardan herkesin bildiği bilgileri derleyerek Ali Erbaş hakkında bir irtibat, iltisak ve hatta örgüt üyeliği imasında bulunmuştu.
Bu tür iddialar için iktidar bir milat belirlemişti ve bu tarihten sonra iktidarın yanında yer alanlar FETÖ yargılamalarından ya muaf tutulmuş veya beraat ettirilmişti.
Oysaki Metin Külünk’ün iddiaları Ali Erbaş’ın örgüt üyeliği yönünde. Savcılığa milat kabul edilen tarihten sonraya dairdeliller ve şahitler gösterdiği anlaşılıyor.
İddiaların ne kadar hukuki ne kadar siyasi olduğunu ve gerçek amacını henüz bilmiyoruz. Buna rağmen ben bu soruşturmalardan bir şey çıkacağını düşünmüyorum.
Oğuz Çetinoğlu: Batılı araştırmacılar, Lâzlar hakkında da araştırmalar yapıyorlar mı?
Doç. Dr. Mehmet Bilgin: 1950 sonrası Anadolu’ya yayılan antropoloji, etnoloji, sosyoloji modern ilimler konularında uzman ‘Barış Gönüllüleri’, Lâzlar üzerinde çalışmaya başladıklarında, Lâzların Hıristiyan geçmişlerini hiç hatırlamadıklarını ve Lâz diye tanımlanan toplumun hâfızasında bu geçmişe âit hiç bir iz kalmadığını görerek, bunu hayretle karşıladıklarını yazmaktadırlar. Bu sebeple ‘Lâz Milleti Yaratma Projesi’nin en önemli çalışmalarından birinin Lâzlara Hıristiyan geçmişlerini hatırlatmak olduğunu söyleyebiliriz. Bu işin bayraktarlığını yapanlardan bir kısmının vaftiz olduğunu biliyoruz. Aşırı dindar bir Hıristiyan olan Feurstein*’in kişiliği bu konuda da belirleyici olmuştur. Başka bir merkez de, bölgenin Hıristiyan geçmişi ile ilgili bir proje yürüten Bryer*. O’nun Lâzlarla ilgilenmesi de daha çok bu bağlamdadır. Hıristiyan geçmiş kadar, kesin ve net olan bir diğer unsur ise Türk düşmanlığıdır. Fakat hitap edilen toplum, böyle bir görüşe yatkın değildir. Böyle düşünülmesine sebep olacak bir çatışma târihte yaşanmadığı için, bu maksatla eğitilmiş kadroların dışındaki kişiler bu görüşe karşı çıkmaktadır. Bu sebeplele başlangıçta çeşitli yayınlarda göze çarpan Türk düşmanlığının, bu aşamada işlenmesinden vazgeçilmiştir.
Son yıllarda gündeme gelen, dış kaynaklı Pontosculuk faaliyetleri ile daha çok Birinci Dünya Harbi ve Kurtuluş Savaşı sırasında Orta ve Doğu Karadeniz bölgesindeki Rum çetecilerin faaliyetleri hatırlatılarak mücâdele edilmeye çalışılmaktadır.
Konu ile ilgili Türkçe eserlere bakıldığında, 1800’lü yılların ilk yıllarından sonra başlayan ve 1923 yılında sona eren Pontosculuk hareketleri, 1900-1923 yılları arasındaki faaliyetlerine bakılarak anlamaya çalışılmalıdır. Mesele dün olduğu gibi bugün de çok boyutludur. Pontosculuk faaliyetleri, ilk başladığı günden Cumhuriyetin kurulduğu târihe kadar Orta ve Doğu Karadeniz bölgesinde yaşayan ve Rum olarak adlandırılan, fakat etnik köken itibariyle ağırlıklı Türk kavimlerine mensup olmakla birlikte Ortodoks Hıristiyan olan bu insanlar Kilise kullanılarak bölgeyi Osmanlıdan koparmak gayesini gütmektedir. Bu maksatla konuya ilk el atan devlet yine Rusya olmuştur.
Karadeniz’e indikten sonra Boğazları ele geçirip sıcak denizlere açılmak Rusların millî politikasıydı. 1917’de Çarlık Rusya’nın yerini Sovyetler aldıktan sonra bile bu siyâsetin değişmediğini Stalin bir defa daha hatırlatmıştır.
Karadeniz’de donanma hazırlayan Ruslar, Karadeniz sâhillerinde yayılma plânlarının bir parçası olarak Trabzon’u da ele geçirmek istemekteydiler. Bu gaye ile hazırlıklar yapmış, Kasım ve Haziran 1806’da yapılan iki keşif harekâtından sonra 1810 yılında Trabzon ve bölgesini işgal etmek için hazırladıkları filoya, Rus askerlerinin yanı sıra bölgedeki Rumlardan alıp eğittiği bir grubu da dâhil etmişlerdi. Bunlar bölgede Ruslara yol gösterecek, yerli Rumlarla irtibat kurmalarını sağlayarak, Osmanlıya karşı ayaklanmalarını temin ……………………
Wolfgang Feurstein (1941- ): Barış Gönüllüsü. Lâz alfabesini hazırlayan Alman etnograf ve kafkasolog. Lazlar başta olmak üzere Hemşinliler, Megreller ve Svanlar üzerine araştırmalar yapmıştır.
Anthony Applemore Mornington Bryer: (1937 – 2016) Britanyalı târihçi ve Bizantolog. Doktorasını Balliol College’de Trabzon İmparatorluğu (1204-1461) üzerine yazmıştır. Atina Üniversitesi, Dumbarton Oaks Enstitüsü ve Oxford’daki Merton College’da burslu olarak bulunmuştur.
edecekti. Ayrıca gemilere, kışkırtmalar sonucu Ruslara katılacak olan yerli Rumlara dağıtılmak üzere silâh ve cephâne de yüklenmişti. Hıristiyan ve Ortodoks olma öğesini kullanarak Kuzey Doğu Anadolu’daki Rumları tahrik eden Ruslar, 1916 yılında bölgeyi işgal edene kadar bu tür çalışmalarını devam ettirmiş ve bölgeyi işgal ettiği zaman yerli Ortodokslara ‘Ortodoks Çarın yönetimi altında yaşamanın ötesinde’ bir şey vaat edip sunmamıştı.
Bu sırada İngiltere, zaman zaman Rusya ile müttefik olsa da, Rusların sıcak denizlere inme politikalarını yakından tâkip etmiş, özellikle Hindistan’ı elinde tutabilmek için Rusların hedef aldığı coğrafya ve etnik varlıklarla yakından ilgilenmiştir. İngiltere’nin ve içinde bulunduğu Batı dünyâsının bölgede tâkip ettiği siyâset, kendi siyâsî ve iktisâdî çıkarları için bölgedeki kısaca Rum diye adlandırdığımız Ortodoks grupları, yeni ortaya çıkan Yunanistan devleti ile oluşturmaya çalışılan ‘Yunan milletinin’ bir parçası hâline getirmekti. Bu maksatla yazdırılan târih kitaplarında; ‘Karadeniz bölgesinde yaşayan Rumlar; ilk çağlarda Karadeniz sâhillerinde ticârî koloniler kurmuş olan eski Yunanlılarının torunları’ olarak anılmaya başlandı. Oysa bugün Yunanistan’da yaşayan Yunanlıların büyük çoğunluğu ve Doğu Karadeniz bölgesinden giden Ortodokslar ilk çağ Yunan medeniyetini oluşturanların torunu değildi. Doğu Karadeniz bölgesinde Rum kültürünün yayılması Ortodoks Hıristiyanlığın yayılması ile eş zamanlıdır.
19. yüzyıl başında Batı dünyâsı, bu bölgedeki Rumlarla bire bir temasa geçmiş ve konsolosluklar açmaya, bölge limanlarına gemi seferleri düzenleyip buradan İran’a uzanan ticâreti organize etmeye çalışmışlardı. Bu gelişmenin sonucu olarak bölgede zengin Rum tüccarlar ve bankerler ortaya çıkmıştı.
Çetinoğlu: Trabzon Rumları ile Yunan Rumları aynı dili mi konuşuyorlardı?
Doç. Dr. Bilgin: Trabzon Rumcası, Rumeyka veya Pontos Rumcası denilen dil, bunların ortak lisanı değildi. Aralarında Lâzca konuşan veya Türkçe’den başka dil bilmeyen gruplar da vardı. Hatta Türkçeden başka dil bilmeyenlerin 19.yy sonları 20.yy ilk yıllarında bölgenin her yerinde açılan ve Yunanca öğretip Yunanca eğitim veren okullarla ikinci dillerini öğrenenler Türkçeyi Yunanistan da bile terk etmeye yanaşmamışlardı. Yunanistan’da “Bafralılar Sorunu” dediği Bafralı (Kumanos) Kuman/Kıpçak Türlerinin birkaç nesil Türkçeyi terk etmek bir yanan Yunanca öğrenmeyi dahi reddetmişlerdi. Kaldı ki Pontos Rumcası denilen dil ile bugün Yunanistan’da konuşulan Yunanca birbirleriyle anlaşmaya imkân vermeyecek kadar farklıdır. Çünkü Pontos Rumcası, arkaik Yunanca, Türkçe, Farsça, Arapça, Lâzca ve artık konuşulmayan mahallî dillere âit kelimelerden oluşan bir dildi. Bu şekliyle bile kendi içinde Tonya Rumcası ve Çaykara Rumcası olarak ayrılan ve mahallî farklılıklar gösteren dil, sâdece Yunanistan’da konuşulan Yunanca’dan değil, İstanbul’da konuşulan Rumca’dan da oldukça farklıdır.
Osmanlı yönetimi tarafından Ortodoks kilisesinin etrafında Rum milleti olarak organize edilen bu topluluğa Ruslar, Ortodoks-Hıristiyan olarak yaklaşırken, Batılı emperyalist güçler, ‘Yunanlılık kimliği’ aşılamak istemişti. Batılı araştırmacılar bölge halkına Yunan kimliğini aşılamak işini bugün bile ‘Karadeniz Rum-Hıristiyan topluluklarının rönesansı’ olarak göstermektedir. Oysa bu, günümüzde örneğine sıkça rastlanan emperyalizmin, hedeflerine ulaşabilmek için etnik milliyetçilik kışkırtmasından başka bir şey değildir.
Çetinoğlu: Yer yer kullandığınız ‘Postmodern Pontosculuk’ kavramını açıklamanız mümkün mü?
Doç. Dr. Bilgin: Postmodern Pontosculuğu, klâsik Pontosculuktan ayıran en önemli unsur, artık Türklerin elinden alınmak istenen Doğu Karadeniz bölgesinde Ortodoks-Hıristiyan cemaati kalmamasıdır. Postmodern Pontosculuk, Doğu Karadeniz bölgesinden bir mübâdele anlaşması ile Yunanistan’a göçen Doğu Karadenizli göçmenler arasında, Yunanistan toprağına adım attıkları andan itibaren başlatılmıştır. İngiliz Kraliyet ailesinin sağladığı fonlarla araştırma enstitüleri kurulmuş ve Anadolu’dan gelen göçmenlerle görüşmeler yapılıp, onların geldikleri yerlerde yaşadıkları savaş hâtıraları derlenmiş, getirebildikleri folklorik, etnoğrafik ve dinî materyallerin yanı sıra belge, fotoğraf gibi belgeler derlenip tasnif edilmiştir. Anadolu’daki günlük hayatlarına ve kültürlerinin dil, folklor ve etnografyasına dâir bu bilgilerin derlenip saklanması için o gün Yunanistan’ın şartlarının çok ileride olan bir çalışma başlatılmıştır.
Çetinoğlu: Postmodern Pontosculuğun hedefi nedir?
Doç. Dr. Bilgin: Postmodern Pontosculuk diye adlandırdığımız dönemdeki faaliyetlerin iki hedefi vardı. Birincisi, Yunanistan nüfusunun 2/3’lük büyük bir kısmını teşkil eden göçmenlerin, kendilerine daha önce anlatılan Târihî Yunan milletinin bir parçası oldukları hikâyesine rağmen, Yunanistan’da karşılaştıkları gerçeğin ortaya çıkardığı kültür ve kimlik problemlerinin üzerini örtmek ve devamlı körüklenen Türk düşmanlığına dayalı bir milliyetçilik baskısı ile bu insanları bir arada ve kontrol altında tutmak.
Böylece farklı coğrafyalardan, farklı etnik kökenlerden gelerek, 19. yüzyılda oluşturulan modern Yunan milletine dâhil edilen ve Ortodoksluk inancı dışında ortak bir yanları bulunmayan bu insanların, geçmişlerini serbestçe sorgulayıp yaşananların gerçek sorumlularını teşhis etmeleri de önlenmiş oluyordu. Devamlı suçlanan bir düşman ve o düşmandan kaynaklanan tehdit algılaması, geçmişteki gerçeklerin üstünü örttüğü gibi aynı zamanda yaşanan ekonomik, sosyal, siyâsî ve kültürle alâkalı problemlerin de örtbas edilmesine yaramaktadır.
Postmodern Pontosculuk faaliyetlerinin ikinci hedefi ise Türkiye Cumhuriyeti idi. Türkiye’ye yönelik faaliyetlerin bir bölümünü geçmişte olanların hesabının görülmesi şeklinde özetlenebilir. Bu kısaca, Türkiye’ye bir soykırım iddiası yöneltmek, bu iddiayı önce çeşitli batı parlamentolarına kabul ettirmek ve nihâyet Türkiye’yi tazminat ödemeye mahkûm ettirilmeye yönelik faaliyetlerle desteklemek olarak açıklanabilir. Bu çerçevede Yunanistan’da 19 Mayıs katliam günü olarak anılmaktadır. Bu da konunun Yunanistan’da bir devlet politikası olarak ele alındığını göstermektedir. Ayrıca Avrupa, Parlamentosunun çeşitli komisyonlarında bu konu değişik boyutları ile tartışılmaya başlanmıştır.
Bir başka sebep de Karadeniz Bölgesinden Yunanistan’a göçenlerin bu gün bile çözemedikleri kültür ve kimlik problemlerinin üstünü örtebilmektir. Bilindiği gibi, son yıllarda Rusya’dan göçenlerle birlikte, Karadeniz göçmenlerinin sayısı Yunanistan nüfusu içinde önemli bir miktara ulaşmıştır. Çözülemeyen problemlerden dolayı, Yunanistan’daki millet devlete yönelebilecek tepkileri, bu tür organizasyonlarla Türkiye üzerine çevirerek, onları aşırı milliyetçi bir baskı altında tutmak Yunanistan’ın tâkip ettiği politikaların ana çizgisini oluşturmaktadır. Postmodern Pontosculuk faaliyetlerinin üçüncü hedefinin de, bölgede yeni bir etnik grup oluşturmaya yönelik olduğunu söylemek için kâhin olmak gerekmez. Yunan tarafının ‘o’ iddiası ve bu iddiayı özellikle Türk tarafında olan kişilerle dile getirmeye çalışması olayın sistematik, orta ve uzun vadeli hedefleri.
Çetinoğlu: Anadolu Pontos Devleti’in Yunanlılık ve Yunan kültürü ile bağlantısı var mıdır?
Doç. Dr. Bilgin: Anadolu Pontos Devleti’nin, gerek devlet kurucu sülâle, gerekse devletin esâsını teşkil eden halk olarak Yunanlılıkla ve Yunan kültürü ile bir alâkası yoktur. Halkı tamamen bölgenin yerlisi, yönetici sülâlesi de İran’ın bölgedeki yöneticilerinin soyundan gelmektedir. Bilge Umar*, Anadolu Pontos Devleti halkının 5. yüzyılda başlayan Rumlaştırma (Fener Rum Patrikhanesine bağlı Hıristiyan-Ortodokslaştırma) döneminden yüzyıllarca öncesinde Pontos Kappadokyasına özgü yerli kültürü yaşattığını belirtmektedir. Anadolu’yu Roma’ya karşı savunmuştur. Roma ordularını durduran zaferleri Roma şehrinde bile saygı ile karşılanmıştır
Yirminci yüzyılın başlarında Merzifon Amerikan Koleji’ndeki târih öğretmenleri, o günkü paylaşım düzeni doğrultusunda kurulması ve bölgedeki Hıristiyan – Ortodoks halkı esas alması düşünülen
Rum-Pontos Devleti’nin târihî temeline, Anadolu Pontos Devletini oturtmaya çalıştılar. Böylece birbirinden ayrı iki unsur bir takım siyâsî hedefler doğrultusunda birbiri ile karıştırdılar.
Birinci Dünya Savaşı öncesi paylaşım plânları içinde Doğu ve Orta Karadeniz’de bir Pontos-Rum devleti kurulması hedef olarak kabul edilmişti. Ama Trabzon Başpiskoposu Hırisantos Birinci Dünya Savaşı sonrası barış görüşmelerinin yapıldığı Paris’e, Pontos dâvâsını savunmak maksadıyla gittiği zaman, İngiltere bir politika değişikliği yapmış ve Yunanistan Başbakanı Venizolos’a durumu Hırisantos’a açıklama görevi vermişti. Açıklanan yeni politikaya göre Pontos bölgesi Ermenistan’a bağlanmıştı. İtiraz etmeye yeltenen Hırisantos azar yemiş ve verilen talimatla Erivan’daki Ermenistan yöneticileri ile bu doğrultuda anlaşmalar yapmak üzere Güney Kafkasya’ya gönderilmişti. Hırisantos’un hatıratında bunlar vardır. Trabzon ve Batum’da itirazlarla karşılanan Hırisantos, o güne kadar yok saydığı Trabzonlu Türklere müşterek bir devlet kurma teklifi iletmiş, Batum’daki Trabzonlular ise bu karara itiraz için ‘Pontos Cumhuriyeti’ni ilan etmişlerdi. Ama emir büyük yerdendi ve Hırisantos Ermenilerle imzalaması istenen anlaşmaları imzalayarak belgelerini Paris’e göndermişti. İngilizlerin amacı Ermenilere Anadolu’nun doğu yarısını verip kurulacak Büyük Ermenistan’ın mandaterliğine Amerika Birleşik Devletlerini getirip, Rusya’nın Akdeniz’e inmesinin önünde ABD’nin garantisinde büyük bir tampon koymaktı. Bu hazır lokmayı Wilson* ‘ABD Osmanlıya savaş ilân etmedi. Bu teklifinizi kabul edersek Osmanlıya ayıp olur’ sözüyle alay eder gibi reddetti. ABD’nin asıl amacı Avrupa’yı işgal etmekti. Nitekim 2. Dünya Savaşı sonunda bu isteğini de gerçekleştirdi.
Çetinoğlu: Verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederim.
Doç. Dr. Mehmet Bilgin: Ben de size ve zaman ayıran okuyuculara teşekkür ederim.
………………………..
*Prof. Dr. Ahmet Bilge Umar (1936 – 2023): Türk hukukçu, profesör, târihçi, yazar ve araştırmacı.
*Thomas Woodrow Wilson (1856 – 1924): Amerikalı akademisyen, târihçi ve siyasetçidir. Amerika Birleşik Devletleri’nin 28. başkanıdır.
Doç. Dr. MEHMET BİLGİN: 1955 yılında Trabzon’un Sürmene ilçesinde doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini burada tamamladı. 1978 yılında Ankara Üniversitesi Dil-Târih ve Coğrafya Fakültesi Kütüphanecilik Bölümü’nden mezun olduktan sonra Sürmene’ye döndü ve baba tezgâhında tıbbî bitkiler ve çiçek soğanları ihracatı ile meşgul oldu. Doğu Karadeniz Bölgesi’nin Târihi ile ilgilenmeye bu dönemde başladı. Ortaokul döneminden bu yana okuduğu eserlerin yanı sıra bölgede yaptığı detaylı araştırma gezileri, kitaplarına temel teşkil etti. Doğu “Yerel Târih” ile ilgilenmeye bu dönemde başladı. Okuduğu eserlerin yanı sıra bölgede yaptığı detaylı araştırma gezileri, kitaplarına temel teşkil etti. Doğu Karadeniz Bölgesi’nin Târihi ile ilgili eserlerin çoğunun ön yargılı, yetersiz ve birbiri ile çelişen bilgilerle dolu olduğunu görmesi onu birinci el kaynaklara yöneltti. Bu sebeple 1988’den itibaren Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü, Topkapı Sarayı ve Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde araştırmalar yaptı. Bu dönemde Samsun, Giresun ve Trabzon’da düzenlenen Târih Sempozyumlarında bildiriler sunan yazarın çeşitli kitap ve dergilerde yazıları yayınlandı. Mehmet Bilgin’in ilk kitabı, 1990 yılında yayınlanan ‘Sürmene Târihi’ adlı eserdir. Kitap sâdece Sürmene’nin değil bütün Doğu Karadeniz Bölgesinin târihine kaynak ve örnek olabilecek bir hacimdedir. İkinci kitabı ‘Madur Dağı Savaşı’ adlı ile 1991 yılında yayımlandı. Aynı kitabın genişletilmiş 3. baskısı; ‘Rus İşgalinde Trabzon Direnişi’ adıyla yayınlanmıştır. Kitapta, Birinci Dünya Savaşında Karadeniz Sahillerinde ve 1916 yılının Haziran-Temmuz aylarında, Ruslar tarafından işgal edilen Trabzon’u geri almak için Türk kuvvetleri tarafından Bayburt’tan Karadeniz sahillerine doğru bir çizgide başlatılan harekât ve harekâtın birinci ayağında yapılan savaşlar anlatılmaktadır. Doğu Karadeniz Bölgesi’nin târihi ve kültürel değerlerine duyduğu ilgiyi, bölge hakkında araştırmalar yaparak devam ettiren Mehmet Bilgin, 1990 yılı sonlarında İstanbul’a yerleşti. Burada, ticaret yaparak geçimini temin etmeye ve araştırmalarını finanse ederek çalışmalarını sürdürmeye devam etti. Davet edildiği ulusal ya da uluslararası sempozyumlara katılarak bildiriler sundu. Doğu Karadeniz Târih Kültür İnsan adlı 3. kitabı 2000 yılında yayınlandı. Bu kitap, Doğu Karadeniz Bölgesinin etnik târihi ile ilgili detaylı bir çalışmadır. 2002 yılında bu çalışmasından dolayı, Türk ocakları tarafından ‘Ziya Gökalp Türk Ocakları İlim ve Teşvik Armağanı’na lâyık görüldü. ‘Doğu Karadeniz’de Bir Derebeyi Ailesi Sarıalizâdeler (Sarallar)’ adlı dördüncü kitabı 2006’da yayınlandı. Kitapta, Doğu Karadeniz Bölgesi’ndeki sosyal yapı ve bu yapının oluşma süreci, mikro seviyede ama detaylı bir şekilde ele alınır. 2007 yılında yayınlanan ‘Karadeniz’de Post Modern Pontosculuk’ adlı beşinci kitabı; isminden de anlaşılacağı gibi, Doğu Karadeniz Bölgesindeki dış kaynaklı etnik ayrıştırmayı hedefleyen faaliyetleri ele almaktadır. 2010 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde Din Sosyolojisi dalında Yüksek Lisansını Trabzon Vilayetinde İki Din Taşıyanlar adlı tezi ile tamamladı. Belli bir tempoyla çalışmalarını sürdüren Mehmet Bilgin’in altıncı eseri ‘Karadeniz Dünyası’ Ötüken Neşriyat tarafından 2014 de yayınlandı. Karadeniz konusunda makro ve mikro seviyede araştırmalardan oluşmuş, ‘bu eseri, Karadeniz ve etrafındaki coğrafyaya, Târihî temelde çok farklı bir bakış açısı sunar. Bir Cumhuriyet Milletvekili Sami Kumbasar’ adlı yedinci eseri, Doğu Karadeniz Bölgesi’ndeki sosyal yapıyı, öncekilerden daha farklı bir kesitte ele alıp açıklamasının yanı sıra; 1968-1980 arasında Türk siyâsî hayatına da ışık tutması bakımından önemlidir. 2015 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih Bölümünde Doktora eğitimini tamamlayan Mehmet Bilgin’in Doktora Tezi2016 yılında Ötüken Neşriyat tarafından ‘Teşkilât-ı Mahsusa’nın Kafkasya Misyonu ve Operasyonları’ adıyla yayınlandı. Bu konuda çalışmalarına devam eden Mehmet Bilgin, eksik, yanlış bilinenler ve önyargılara işaret eden Teşkilât-ı Mahsusa Nedir? Ne Değildir? Adlı eseri, 2022 de yayınlandı. Doç. Dr. Mehmet Bilgin hâlen İstanbul Aydın Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Târih Bölümünde hocalık yapmaktadır.
Adnan Menderes, 27 Mayıs Darbesi sonrası Başbakanlık görevinden alındı ve Yüce Divan’da yargılandı. Mahkemede suçlu bulunan 62 yaşındaki Menderes, İmralı Cezaevi’ne nakledilerek 17 Eylül 1961, Pazar günü asılarak idam edildi.
*
‘’Geçmişini bilip ders almazsa millet,
Başına bin bir felâket gelir elbet’’
İfadesiyle konuya girelim.
*
Edinimlerimizden okuduklarımızdan bahisle;
Bundan 63 yıl öne bir sabah Türk milleti şu bildiriye uyanmıştı:
*
“Muhterem vatandaşlar!
Bugün demokrasimizin içine düştüğü buhran ve son müessif hadiseler dolayısıyla ve kardeş kavgasına meydan vermemek maksadıyla Türk Silahlı Kuvvetleri memleketin idaresini eline almıştır.
Bu harekete Silahlı Kuvvetlerimiz, partileri içine düştükleri uzlaşmaz durumdan kurtarmak ve partiler üstü tarafsız bir idarenin nezaret ve hakemliği altında en kısa zamanda âdil ve serbest seçimler yaptırarak idareyi hangi tarafa mensup olursa olsun seçimi kazananlara devir ve teslim etmek üzere girişmiş bulunmaktadır. Girişilmiş olan bu teşebbüs, hiçbir şahsa veya zümreye karşı değildir. İdaremiz hiç kimse hakkında şahsiyete müteallik tecavüzkâr bir fiile teşebbüs etmeyeceği gibi, edilmesine de asla müsamaha etmeyecektir. Kim olursa olsun ve hangi partiye mensup olursa olsun, her vatandaş kanunlar ve hukuk prensipleri esaslarına göre muamele görecektir. Bütün vatandaşların, partilerin üstünde aynı milletin aynı soydan gelmiş evlatları olduklarını hatırlayarak ve kin gütmeden birbirlerine karşı hürmet ve anlayışla muamele etmeleri, ıstıraplarımızın dinmesi ve millî varlığımızın selameti için zarurî görülmektedir. Kabineye mensup şahsiyetlerin Türk Silahlı Kuvvetleri’ne sığınmalarını rica ediyoruz. Şahsî emniyetleri kanun teminatı altındadır. (…)”
*
Gayet masumane bir hareketmiş gibi takdim edilen bu askerî darbe -diğer tahribatları bir yana- maalesef üç masum cana mal oldu: Adnan Menderes (Başbakan), Fatin Rüştü Zorlu (Dışişleri Bakanı) ve Hasan Polatkan (Maliye Bakanı) idam edildi.
Hâlbuki Şirazlı Sâdî’nin ifadesiyle “Bütün dünya için bir damla kan çoktur.”
*
Şu fıkrayı muhakkak duymuşsunuzdur. Bir gece uyurken Nasreddin Hoca’nın sakalının üzerinden bir fare geçer. Hoca hemen eşine seslenir: Hanım, Hanım! Kalk, sakalımın üzerinden bir fare geçti, onu yakalayalım. Hanımı “Bu karanlıkta fareyi nasıl yakalayacağız? Hem sonra ne olmuş sakalının üzerinden fare geçtiyse?” deyince Nasreddin Hoca şöyle mukabelede bulunur: Öyle deme Hanım, alışır, yol olur, her gece geçmeye kalkar.
*
O hesap, 27 Mayıs 1960 darbesine halk gerekli tepkiyi göstermediği, yapılan haksızlıklar, yapanın yanına kâr kaldığı için “12 Mart 1971 Muhtırası”, “12 Eylül 1980 Askerî Müdahalesi” ve nihayet “15 Temmuz 2016 FETÖ Darbe Girişimi” yaşandı bu topraklarda…
Bunlar Cumhuriyet döneminde başımıza gelenler. Türk milleti sıraladığımız bu müessif olaylardan bin beterini Cumhuriyet öncesinde de yaşadı. Sözü uzatmamak için sadece bir örnekle yetineceğiz.
*
Yıl 1730… Sıradan bir Yeniçeri serserisi olan Patrona Halil isyan başlatır ve Padişah III. Ahmet’ten başta Sadrazam (başbakan) olmak üzere 37 kişinin kellesini ister. Padişah çaresiz -Şeyhülislâm Abdullah Efendi hariç- 36 kişiyi asilere teslim eder ve gece idam edilirler. Sabahleyin cesetleri inceleyen asiler Sadrazam İbrahim Paşa’nın na’şını bir atın kuyruğuna bağlayarak sokaklarda sürürler. Bitmedi, bilahare asiler Padişah III. Ahmet’in de tahtı bırakmasını isterler. Padişah mecburen kardeşinin oğlu I. Mahmut’a şu nasihatlerle saltanatı teslim eder:
“Mahmut’um, vezirlere teslim olma. Daima vezir ahvalini tecessüs eyle. Beş on sene birini vezaretle müstakilen istihdam etme. Merhametli ol. Tasarruf üzere ol. İşini kendin gör, ele itimat etme. Umurunu âdil, dindar, umur görmüş, tecrübe sahibi olmuş, bu fena dünyanın nice belâ ve mihnetini çekmiş pîrler ile müşavere et. Tamahkâr, zâlim, akılsız vezirler elinde kalan padişahlar felah bulmazlar. Tarih okuyarak gelmiş geçmiş padişah, vezir ve milletlerin ahvalini bil. Daima ağır başlı ülemâ, sülehâ adamlarla müşavere et. Sırrını her adama hatta evladına dahi söyleme. İşte benim halim sana ibret olsun.”
Ne kadar ibret verici bir manzara değil mi?..
*
Türk Milletinin yaşadığı bu acı tecrübeleri yaşamama adına haykırmamız gerekiyor:
İnadına demokrasi, hak-hukuk, adalet, inadına liyakat, dürüstlük, sandık derken uygulamada tek adam sisteminin yaptığı tahribatlar karşısında yeniden yapılanma;
*
–Tarafsız Cumhurbaşkanı
–Çoğulcu Demokrasi, Katılımcı Yönetim, Güçlü Meclis
–Kuvvetler Ayrılığı ve Güçlü Denetim
–Hukukun Üstünlüğü ve Tam Bağımsız, Tarafsız Yargı
–Devlette Liyakat
–İnsan Hakları ve Bireysel Özgürlükler, Güçlü Sosyal Devlet, Güçlü Sivil Toplum, Güçlü Gençler
–Özgür Basın
–Adil ve Özgür Seçimler
Aksatılmadan işlerliğe girerse darbeler tozlu raflarda kalır.
Geçen hafta, Fatih Altaylı, İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’le konuştu. Şunda mutabık kaldılar: İktidarın propaganda stratejileri bir Düşman’a dayanıyor. Düşman mutlaka gerekiyor. Sonra da bu Düşman’a karşı “Biz!” birleşiyoruz. Bir taraf Düşman, öbür taraf Biz. Böl ve yönetin bir başka cinsi. Halkı ikiye ayır. Birinci grup: Düşman. Sonra düşmanla işbirliği yapanlar, düşmana düşman olmayanlar, yani “Biz!” hariç herkes. İkinci grup: Biz. Biz’in ne yapıp ettiği önemli değil. Düşman’a karşı olmamız yeterli. Ekonomiyi batırmış mıyız, hukuktan eğitime kurumları tahrip mi etmişiz, bir gün ak dediğimize öbür gün kara mı demişiz… Konuşmaya bile değmez. Önemli olan Düşman ve “Biz”in Düşman’la mücadelesi. Düşman’a karşı olmak gayet tabii beka meselesi. Söz konusu Düşman’sa gerisi teferruat bile değil.
Düşmanın miladı varmış
Düşman’a dayanan siyasi hareketleri daha önce de yazdım. Eric Hoffer’in, “Tanrısız hareket olur ama şeytansız hareket olmaz!” tespitiyle birlikte. Japon heyetinin Nazi Almanya’sının Dışişleri Bakanı’na, “Biz de Nazi olmayı çok isteriz ama maalesef bizde Yahudi yok.” demesini… Bunlar geçmiş yazılarımdan. Şimdi öğrendiğim farklı: Düşman’ın da meğer bir son kullanma tarihi varmış. Miadı varmış ve dolarmış. Akşener ve Altaylı şunda da fikir birliğindeydiler: İktidarın “Düşman”ı önce FETÖ idi. Fakat o çok yıprandı. Çok kullanıldı. Son seçimde o bırakıldı, yeni Düşman PKK oldu.
FETÖ ve PKK düşman değil mi diyorum? Hayır, tabii ki düşman. Fakat programda kastedilen muhalefeti suçlamak için kullanılan büyük harfle Düşman. Bilmem kaç yıl, Akşener ille de FETÖ’cüdür, denmiş. Bir adalet skandalı. FETÖ tipi gizli tanıklarla inşa edilen bir savcılık dosyası… Mealen, “Şimdi” diyor Akşener, “FETÖ suçlamasının son kullanım tarihi dolmuş ki geçen seçimde bize FETÖ’cü değil, PKK yanlısı dediler! Son seçimde aylarca bu suçlamayla uğraştık.”
Evet, yeni öğrendiğim bu. Düşman’ın son kullanma tarihi… Peki, FETÖ yokken, daha doğrusu FETÖ bugünkü iktidarı “kandırıp, aldatıp” ondan her istediğini alırken Düşman kimdi? Hatırlayacaksınız: Vesayet. Ergenekon, Balyoz, vs. vs… FETÖ mahkemeleriyle vesayeti yıktık elhamdülillah. Böylece vesayetin de Düşman olma miadı doldu. “Miad”ı, “milad”ı değil. Bir de miladı var bildiğiniz gibi. FETÖ bizi de ısırınca, aldanmamızın sona erdiği tarih onun miladıydı. Allah ve milletimiz affetsin.
Yeni düşman: LGBT
Vesayet, FETÖ, sonra PKK… Akşener ile Altaylı son ikisini söyledi. Vesayeti başa şimdi ben ekledim. Ve bir ek daha: Artık, “PKK yandaşısınız. Muhalefetin adaylarını belediye başkanı yaparsanız su saatlerini okumaya teröristler gelecek.” sözleri de, pek tutmayacak.
Dünkü Düşman dünde kaldı cancağazım. Artık yeni Düşman bulmak lazım.
Ve bulduk!
İlan ediyorum sevgili okuyucum. Yeni düşman LGBT’dir. Nereden mi anladım. Önce Filenin Sultanları’na yapılan edepsiz, seviyesiz saldırılardan. Neyse, şampiyonluk saldırganların ağzını tıkadı.
Fakat sonra İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’nin, Feshane’deki sergisinde LGBT propagandası yapıldığı anlaşıldı. Hemen soruşturma açıldı. Acaba Akşener’e FETÖ soruşturması yapan savcı da görev aldı mı?
Bu yeni Düşman’ın kalibresi, vesayetten de, FETÖ’den de, PKK’dan da daha yüksek. LGBT, aile müessesemizi yıkıyor. Bakınız, sergiyi gezenler, “Vay canına, eşcinsellik daha iyi galiba!” deyip hemen eşlerini boşuyor, kendi cinslerinden birilerinin peşine düşüyormuş. Anayasa değişikliği ile yasaklanmazsa LGBT aileleri bir anda parçalamakla kalmayacak; yüzlerce makam Mercedeslerimizin lastiklerini indirecek, buzluktaki donmuş gıdaların çözülüp bozulmasına yol açacak… Velhasıl LGBT, beka meselesidir! Bilgisayar virüsünden beterdir.
Nerenizle düşünüyorsunuz?
Tıpkı vesayet, FETÖ, PKK gibi LGBT de uygun bir Düşman. Kimsenin onu savunacak hâli yok. Yerel seçimlere kadar bununla götürürüz. Sonrasına Allah kerim.
Kimsenin tutup LGBT’yi savunacak hâli yok, dedim ama bu sadece siyasi partiler için geçerli. Tıpkı Gezi’de olduğu gibi, bir sürtüşme, çatışma ortamının varlığını algılayan gerçek teröristler hemen kullanmaya başladılar. Gezi olayı, gerçekten Taksim Gezisi’ni korumak isteyen gençlerce başlatılmıştı ama Taksim’e terörist başının posterinin asılmasıyla devam etti. Şimdi de terörist gruplar LGBT savunucularına katılıyor. İktidarın yarattığı bölünmenin sırtına, başka bölücüler biniyor.
Geçen yıl, Dunkirk hakkında peş peşe iki film vizyona girdi. Biri Dunkirk idi ve İkinci Dünya Savaşı’nın Dunkirk cephesini anlatıyordu. Diğeri, “En Karanlık Saat”, aynı muharebenin Londra tarafını; Churchill’i Churchill yapan günlerin dokümanteri gibiydi. Filmde Churchill’e “Eşcinsel misin?” diye soruyorlar. Cevabı: “Ben İngiltere’yi kafamla yönetiyorum!”. Benim de soracağım geliyor: Siz nerenizle düşünüyorsunuz?
Son olarak bir not: Eşcinselliğe en sert tepki verenler, içlerinde gizli eşcinsel eğilimler barındıranlarmış. Ben demiyorum; psikologlar diyor…