19.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Mayıs 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 243

19 Mayıs 1919 da Samsun’da ne oldu?

Rahmi Turan, 2011 yılında Hürriyet gazetesinde kaleme aldığı
köşesinde Emekli Hava Albayı Kemal İntepe’nin İngiltere’de başından geçen bir
olayı anlatır. İntepe, uçuş eğitimi için gittiği İngiltere’de, Atatürk’ü Samsun’da
tutuklamak isterken teslim olan İngiliz Subayla tanışır. İngiliz Subay o gün
yaşananları şöyle anlatır:

 

“1941 yılında İngiltere’ye uçuş eğitimi için gitmiştik.

Londra’ya vardığımızda, yaşlı bir İngiliz hava binbaşısı,
irtibat subayı olarak görevlendirilmişti

Adı Mr. Salter olan bu subay Türkçe’yi bizlerden daha iyi
konuşuyordu.

Mr. Salter’i birkaç defa eşi ile birlikte ikindi çayına
davet ettim. O da beni akşam yemeklerine evine çağırıyordu. Emekli Binbaşı
Salter bir akşam bana şunları anlattı:

* * *

“1919 yılında Piyade Binbaşı Salter olarak Samsun’daki
İngiliz İşgal Tabur Komutanı idim. 18 Mayıs 1919 günü İstanbul’daki İngiliz
İşgal Kuvvetleri Komutanlığı’ndan şifreli bir telsiz telgrafı aldım. Bu
telgraf, ‘16 Mayıs 1919 günü, Mustafa Kemal adında bir Türk generalinin,
Bandırma Vapuru ile İstanbul’dan ayrıldığını, eğer Samsun’a inecek olursa
tutuklanarak İstanbul’a gönderilmesini’ istemekte idi.

Gerekli emirleri verdikten sonra Samsun’a indim. Şehir her
zamankinden daha kalabalıktı. Bu kalabalık pazar kalabalığından farklı
görünüyordu. Siyah çizmeli, külot pantolonlu ve siyah kalpaklı, sert bakışlı
kimselerin çokluğu dikkatimi çekti. Sonradan bunların Türk subayları olduğunu
öğrendim. Durum çok nazikti. Dört gün önce Yunanlılar İzmir’i işgal etmişler,
Türkler buna çok sert bir tepki göstermişlerdi. Rum tercümanım çok korkuyordu.
Bütün gece hiç uyuyamadım.”

* * *

“19 Mayıs günü sabah erkenden iskeleye gittim. Sabah namazından
çıkan herkes sahile inmişti. Kurtarıcılarını bekliyorlardı. Askerlerimle
çevreyi kordon altına aldım.

Denizde, batı tarafında bir duman göründü. Sahildeki
kalabalık heyecanlıydı. Bir de baktım ki, her askerimin arkasında siyah
çizmeli, kara kalpaklı bir Türk subayı duruyor. Hepsinin silahlı olduğu
muhakkak.

Vapur iyice göründü. Görevimi iskele üzerinde yapamayacağımı
düşünerek motoruma atlayıp vapura doğru hareket ettim. Mustafa Kemal Paşa’yı
orada tutuklayacaktım.

Vapura ilk varan benim motorum oldu. Beraberimde getirdiğim
iki erimi motorda bırakarak, tercümanımla birlikte vapurun iskelesine
tırmandım. Güvertede beni selamlayan iki tayfaya: ‘Vapurdaki generali görmek
istiyorum’ dedim.

Bir tanesi önümüze düşerek bizi salonun kapısına kadar
götürdü. Kapıdaki görevli, durumu içeriye bildirdi ve geriye dönüp bizi salona
aldı… Herkes ayakta idi…”

* * *

“Ortada, mavi gözlü, sert bakışlı kişi ile göz göze gelince
ne söyleyeceğimi şaşırdım. Sert bir asker selamı verirken ağzımdan şu sözler
döküldü: ‘Taburum emrinizdedir!’

Bunu nasıl söylemiştim? Daha önce hiç böyle bir şeyi
aklımdan bile geçirmemiştim. Rum tercümanım şaşırdı, bir an durakladı. Ben
kendisine dönüp bakınca hemen toparlandı ve Türkçe olarak generale iletti.

Mustafa Kemal Paşa’nın yüzünde hafif bir tebessüm belirdi,
teşekkür etti ve beni de yanına alarak dışarıya çıktı.

Sanıyorum, bakışlarından etkilenip bir anda teslim olma
kararı vermiştim.

Gözlerinin, inanılmaz bir etkileyici gücü vardı.

Öteki sandallar da vapura ulaşmışlar, çevreyi doldurmuşlardı.

Mustafa Kemal Paşa, gemiye çıkan birkaç kişiyle
tokalaştıktan sonra, vapurdan benim motorumla ayrıldık.

İskeleye vardığımızda muavinime, taburu safta toplayıp silah
çattırmasını ve hepsinin Türk makamlarına teslim olmasını emrettim. Biraz
durakladı, sonra asker selamı verip ayrıldı ve emrimi aynen yerine getirdi.
Taburu o siyah çizmeli, kara kalpaklı kişiler teslim almıştı…

Bu yüzden, İngiltere’ye dönünce askeri mahkemede
yargılandım. ‘Bir İngiliz subayı, nasıl olur da bir Türk generalin emrine girer?
Bu vatan hainliğidir!’ diyorlardı.”

 

Mr. Salter, olayın devamını şöyle anlatıyor:

“Mustafa Kemal Paşa benim yanıma, o siyah çizmeli, kara
kalpaklı kişilerden birini vererek kendi makam otomobilimle ve kendi şoförümle
birlikte, misafir edileceğimi söyledikleri Ankara’ya gönderdi.

Taburumun tutuklu erlerinin de, Çorum, Çankırı ve
Kastamonu’da kurulan esir kamplarına yerleştirildiğini öğrendim.

Türklerin Kurtuluş Savaşı’nın sonuna kadar Ankara’da,
Hacıbayram Camii’nin önündeki cadde üzerinde bulunan iki katlı ahşap evde
kaldım.

Hizmetimi göreceğini söyledikleri, fakat aslında gardiyanım
olan ve sıksa suyumu çıkaracak kuvvetteki bir kadınla dört seneye yakın bu evde
oturdum. Savaşın sonunda imzalanan anlaşma gereğince ben ve taburum, Malta’daki
Türk esirlerle değiştirildik.

* * *

İngiltere’ye döner dönmez tutuklandım ve vatana ihanet
suçundan divanı harbe verildim. Hakkımda ağır hapis isteniyordu!

Ben askeri hapishanede tutuklu iken ziyaretime gelen ailem
ve ebeveynim, savunmamı yapabilmem için bana birçok gazete ve kitap getirmişlerdi.

Onlardan yararlanarak, kısa fakat öz bir savunma hazırladım.

Bana isnat edilen suç, taburumu hiç direnmeden teslim edişim
idi.

Savcı, teslimiyetimin vatana ihanetle eşdeğerde bir suç
olduğunu iddia ediyor ve en ağır şekilde cezalandırılmamı istiyordu.

Yüksek Askeri Mahkeme’nin önüne çıktığımda savunmamı büyük
bir soğukkanlılıkla okudum ve şu cümlelerle bitirdim:

* * *

‘Sayın hâkimler… Başbakanımız Lloyd George, Avam
Kamarası’nda şöyle bir soruya muhatap olmuştur:

‘Yunanlıları silahlandırarak 15 Mayıs 1919’da İzmir’e
çıkarttık… Ve o tarihten bu yana milyarlarca sterlini bulan masraflar yaptık.
Sonuç ne oldu? Yunanlılar İzmir’de denize döküldüler.

Ayrıca Anadolu’daki bütün Rumlar atıldılar veya göçe
zorlandılar. Bu olayda bizim kazancımız nedir? Hiç… Bu akılsızca bir gaf,
korkunç bir hata, büyük bir felaket değil midir?’

Bu sert ve suçlayıcı soruya karşılık Başbakanımız Lloyd
George şu cevabı vermiştir:

‘Yüzyıllar bir veya iki dâhi yetiştirir. 20’nci yüzyılın
dâhisinin Mustafa Kemal adıyla Türkiye’den çıkacağını ben nereden
bilebilirdim?’

Görüyorsunuz sayın hâkimler… Karşınızdaki bu subay,
Başbakanımızın bahsettiği 20’nci yüzyılın dâhisi ile hiç beklemediği bir anda
karşı karşıya ve göz göze gelmişti. Ne yapabilirdi?

Eğer ben o gün başka türlü hareket edecek olsa idim, bugün
benimle beraber bütün taburumun mezarlarını ziyarete gelecektiniz. Fakat şimdi,
eceli ile ölmüş olan üç erimizin dışında hepimiz sağ salim yurdumuza dönmüş,
ailelerimize kavuşmuş durumdayız. Karar yüksek adaletinizindir.’

* * *

“Beraat ettim ve terhise tabi tutuldum. Ailemle birlikte
Türkiye’ye gidip Mustafa Kemal Paşa’yı ziyaret ettim. Paşa beni muhteşem
nezaketiyle karşıladı. Tekrar görevli olarak İngiltere’ye çağırılmasaydım,
Türkiye’de kalacaktım…

İngiltere’ye döndüğümde beni, Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne
aldılar ve…

İstihbarat Başkanlığı’nda önemli bir görev verdiler.

Türkiye ile İngiltere arasında irtibatı sağlayan grupta
görev yapıyorum.”

* * *

Emekli Hava Albayı Kemal İntepe anılarında Binbaşı Salter
için “İki yıldan fazla bir süre birlikte olduk. Bu süre içinde her zaman
bizleri savundu ve kendisini daima bizden biri saydı. Büyük bir Atatürk
hayranıydı” diyor.

19 Mayıs 1919

0

     “Yıldız Sarayı’nda
Vahdettin ile baş başa.”

     (Şimdi yapacağın
hizmet hepsinden daha öemli.) (Mustafa Kemal’in anılarından alınmıştır.)

     Yıldız Sarayı’nın
ufak bir salonunda Vahdettin ile adeta diz dize denecek kadar yakın oturduk.

     Sağında dirseğini
dayamış olduğu bir masa ve üstünde bir kitap bulunmaktadır. Salonun Boğaziçi’ne
açılan penceresinden gördüğümüz manzara ise şöyleydi:

     “Birbirlerine paralel hatlar üzerinde düşman
zırhlıları…Bordalarındaki bütün toplar, sanki Yıdız Sarayı’na
doğrultulmuş…”

     Manzarayı görmek
için, oturduğumuz yerlerden, başlarımızı sağa, sola çevirmek yeterli idi.

     Vahdettin hiç
unutamayacağım bir şekilde şu sözlerle konuşmaya başladı.

    
“Paşa…Paşa…Şimdiye kadar Devlet’e çok hizmet ettin. Bunların hepsi
artık bu kitaba girmiştir. Yani tarihe geçmiştir. Artık bunları unutun. Asıl
şimdi yapacağın hizmet hepsinden daha önemli olabilir. Paşa…Paşa…Devleti
kurtarabilirsin.”

     Bu sözlerden
hayrete düştüm. Acaba Vahdettin benimle samimi mi konuşuyor? O Vahdettin ki,
yabancı hükümetlerin en üst derecedeki aracıları ile temas arayarak, Devleti’ni
ve Saltanatı’nı kurtarmaya çalışıyordu.

     Bütün bu
yaptıklarından pişman mıydı? Aldatıldığını mı anlamıştı; fakat böyle bir
tahminde bulunarak, başka konulara girişmeyi tehlikeli saydım. Kendisine basit
cevaplar verdim:

     “Hakkımda
göstermiş olduğunuz yakınlığa ve güvene teşekkürlerimi sunarım. Elimden gelen
hizmette kusur etmeyeceğime emniyet buyurunuz.”…

     Dedim ki:

     “Merak
buyurmayınız, efendimiz. Yüksek bakış açınızı anladım. Yüce kararınız olursa,
hemen hareket edeceğim ve bana emir buyurduklarınızı bir an olsun
unutmayacağım.”

     “Başarılı ol…” şeklindeki cevabından sonra,
huzurundan çıktım.

     Naci Paşa,
Padişah’ın yaveri, fakat aynı zamanda benim hocam, benimle buluştu.

     Elinde ufak bir
muhafaza içinde bir şey tutuyordu:

     “Padişahın küçük
bir hatırası” dedi. Kapağının üzerine “Vahdettin” adının ilk harfleri olan bir
saatti.

     “Peki, teşekkür
ederim.” dedim…

     Görülen oydu ki,
Padişah Vahdettin, büyük bir ikilem içinde bulunmaktadır. Bir taraftan
memleketin işgal altında olmasının ezikliği, diğer taraftan İtilaf Güçleri
donanmasının toplarının Saray’a dönük bir şekilde durmaları ve özellikle İtilaf
Güçleri’nin kendisinden Anadolu’da görülen bazı hareketlilikleri mutlaka
susturması gerektiği baskıları, son umut olarak, tüm tereddütlerine rağmen
Mustafa Kemal Paşa’ya sarılmak gereğini duymuştur.

     Artık kader
ağlarını örmüş. Yeni bir Türkiye’nin kuruluş aşamasına gelinmiştir. Mustafa
kemal Paşa da, ister şartların zorlamaları ile, ister imkânsızlıkların ortaya
sürdüğü umutsuzluklarla olsun, İstanbul Yönetimi’ni, hem O’ndan kurtulma, hem
de O’ndan bir medet umma noktasına getirmiştir…

     “İhtiyar Kaptan
İle Pusulasız Seyahat”

     (Vapurun
Karadeniz’de batırılacağı haberi…)

     (Mustafa Kemal’in
anılarından)

     Artık Şişli’deki
evi bırakmak üzereyiz. “Bandırma vapuru”, Galata rıhtımında hazır. Tüm
bildiklerimiz bu…

     Tam o sırada
gelerek beni büroma götüren bir dostum “Aldığı habere göre, benim ya hareketime
izin verilmeyeceğini, yahut vapurun Karadeniz de batırılacağını” söyledi…

     Karadeniz
(İstanbul) Boğazı’ndan çıkarken kaptana tehlikeli olasılıkları
anlattım…Mümkün olduğu kadar kıyıları izlemesini önerdim. Çünkü bundan sonra
“Benim tek istediğim, Anadolu’nun bir kara parçasına ayak basmaktan
ibaretti.”…

     19 Mayıs 1919
pazartesi günü sabah saat 06.00 da Samsun limanına vardık…Gemi ahşap bir
iskelenin açığına demirledi. Sahilden gönderilen kayıklara binerek askerî bando
eşliğinde halkın coşkuları ile karaya çıktık.

     Mustafa Kemal ve
arkadaşlarını, kent adına Belediye Meclisi üyelerinden Hacı Molla karşılayıp
“Hoş geldiniz Paşam” dedi…

     Diğer taraftan,
Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçişinin altındaki düşünceyi anlayan İngilizler,
kendisi daha Samsun’a varmadan, bir taraftan hükümete şiddetle çıkışarak ve
baskı kurarak, Mustafa Kemal’i yoldan çevirmek istemişlerdir.

     Başta İngilizler
olmak üzere tüm Müttefik Devletleri Mustafa Kemal’in ve onunla beraber birtakım
subay ve görevlilerin Samsun’a gönderilmiş olmasından tedirgindir…

     İngilizler,
“Bandırma Vapuru”nun yoldan çevrilmesi ve hatta batırılması için her türlü
girişimde bulunma görevini de üstlenmişlerdir.

     Ancak, artık ok
yaydan çıkmış, kader Türk Milleti’ne lâyık ve hak olarak gördüğü özgürlüğünü ve
kurtuluşunu elde edebilmesi için her türlü plân ve programını yürütmeye
başlamıştır bile…

     (19 MAYIS; yazan,
derleyen ve fotoğraflayan HANRİ BENAZUS, (1982 – 2016 tarihleri arasında
yayınlanan) Nokta Dergisi’nin Tarih Eki’nden)

x

     Zamanın “Bugün”
gazetesinde çıkan bir yazım dolayısiyle benimle tanışmak isteyen; üslûbumdan
beni emekli bir tarih öğretmeni sanan ve müdiresi bulunduğu Özel Erenköy Güneş
Koleji’nde Tarih öğretmenliği yapmayı teklif etmek üzere, benimle tanışmak için
gazeteyi arayan; Sn. Nezahat Nureddin Ege Hanımefendi ile tanıştığımda, özellikle
Türkçe’miz hakkındaki görüşlerimi çok beğendiği için, hemen Nihad Sami Banarlı
hocamızı aramış; benimle muhakkak görüşmesini O’ndan talep etmişti.

     İşte bu vesileyle,
Millî Eğitim Bakanlığı tarafından 2 büyük cilt hâlinde neşredilen, sahasında çok
büyük bir değeri olan TÜRK EDEBİYATI TARİHİ yazarı; şair ve edebiyatçı merhum
Nihad Sâmi Banarlı (1907 – 1974) ile görüşmemi kabul ettiği, İstanbul’un Bebek
sırtlarındaki Boğaz’a nazır köşkünde sohbet ediyorduk. Söz döndü dolaştı yakın
tarihimiz üzerinde yoğunlaştı ve hocamız, beni de hayretler içinde bırakan
şöyle bir yorumda bulundu:  

     “Evlâdım dedi.
Milletçe kazanılan bir zaferi tek bir kişiye vermek doğru değildir.  Eğer Türk İstiklâl Harbi’nin zaferle
sonuçlanmasını, ille de tek bir kişiye vermek zorundaysak; o kişi Mustafa Kemal
Paşa değil, son Padişahımız Vahdettin olmalıdır. Çünkü O’nu Anadolu için
görevlendiren ve O’nu oraya yollayan bizzat Vahdettin’dir. Elbette Mustafa
Kemal Paşa, siyasî bir dehadır. İstiklâl Savaşını; tüm yokluk ve zorluklara
rağmen Türk Milleti’yle omuz omuza vererek, liderleri bulunduğu diğer kumandan
paşalarla beraber liyakatle yürütmüş ve onlarla birlikte, Millî Mücadele’yi
zaferle sonuçlandırmıştır. Hepsine şükran borçluyuz. Ruhları şâd olsun.”   

Kim Kazandı?

Geçtiğimiz gün ülkemiz belki de dünya tarihinin en önemli
seçimlerinden birini yaşadı. Rekor bir katılım düzeyi ile sandık başına giden
Türk halkı gönlündeki siyasi partiyi ve cumhurbaşkanı adayını işaretledi. Ancak
hepimizin malûmu olduğu üzere sonuç çıkmadı. Milletvekilleri seçildi ama
cumhurbaşkanı seçilemedi.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı verilen yönetim
üslubunda bütün yetkiler tek bir kişide yani cumhurbaşkanında toplandığı için
seçim, parlamento kısmı netleşmiş olsa da cumhurbaşkanı seçilemediği için
aslında gerçekleşmedi. Peki ortada kalan bu seçimde kazanan ve kaybedenler var
mı?

Elbette var.

Birincisi Türkiye kazandı.

Bir iki münferit hadise hariç olabildiğince sakin bir seçim
gerçekleşti. Hiçbir yerde daha evvelki yıllarda olduğu gibi ‘oylar çalındı,
sandıklar kaçırıldı’ şikâyeti yaşanmadı.

En önemlisi seçim öncesi özellikle iktidar cephesinden
kontrollü bir biçimde yükseltilen tansiyona rağmen milletimizin feraseti ile
çok şükür kimsenin burnu bile kanamadı.

İkinci sırada kazanan ise hiçbir şekilde basında yer
verilmeyen, parası ile bile reklâmları yayınlanmayan Millet İttifakının
bileşenleri DEVA Partisi ve Gelecek Partisi TBMM’de çok daha güçlü bir şekilde
temsil hakkı elde ettiler.

DEVA Partisi tek başına da seçime girse gerçi yine milletvekili
çıkarabiliyordu, ancak bu şekilde CHP listesinden adayları seçime girince
Millet İttifakı, daha fazla milletvekili çıkarmış oldu.

Böylece DEVA Partisi önümüzdeki dönemin ‘merkez partisi’
olarak öne çıktı. Ali Babacan faktörü fedakârlığı ile ülkenin önemli
belirleyici aktörü oldu.

Üçüncü sırada kazanan Yeniden Refah Partisi oldu. Oğul
Erbakan’ın bindelerle ifade edilen oy oranından Cumhur İttifakı’na Saadet
Partisi’nden oy getirir umuduyla basın tanıtımları bolca yapılınca, meclise 5
milletvekiliyle girdi. Ama oylar Saadet Partisi yerine, AK Parti’den Yeniden
Refah Partisi’ne doğru hızla aktı.

Ak Parti’de kalan mütedeyyin seçmen Yeniden Refah Partisi’ne
yöneldi ve AK Parti’nin ciddi anlamda oy kaybetmesine neden oldu.

Sinan Oğan çoğu tepki oylarından oluşan yüzde 5’lik oy oranı
ile bir anda kilit isim haline geldi. Burada seçim öncesi söylediği, “İkinci
tura kalırsa Kemal Kılıçdaroğlu lehine çekilirim” sözünün de milliyetçi seçmen
üzerinden çok etkili olduğunu kabul etmek lazım.

Ancak arkasındaki rüzgârın devam etmesini ve siyasette
kalıcı olmayı istiyorsa, şimdi sıra sözünü tutmasında tabi…

Beşinci sırada ise kazanan Türk Milliyetçiliği oldu.

Sanırım Gazi Mustafa Kemal Atatürk dönemini hesaba
katmazsak, Cumhuriyet tarihinde Türk Milliyetçiliğini dile getirdiğini iddia
eden partilerin toplam oyu ilk kez % 30 bandına dayandı. Bunun elbette pek çok
sebebi var. Ama en önemli ikisi, ülkeye gelen aşırı sığınmacı akını ve dünyada
esen milliyetçilik rüzgârları.

 * * *

Peki ya kaybedenler?

İlginçtir ki kaybedenlerin başında da Türkiye geliyor.

Cumhurbaşkanı seçiminin ikinci tura kalması neticesi ülke
ekonomisinde yaşanacak 15 günlük kayıp; borsada, dövizde, altında vd. toplamda
milyarlarca Dolar’a mâl olmaya başladı bile…

Hele ki, mevcut sistem devam ederse, zaten güç durumdaki
ekonominin iyice dünyadan tecrit hale geleceği ve Rusya’ya geri ödemelerin de
olacağı için çok daha büyük bir krizin de ayak sesleri duyulabilir.

İkinci sırada kaybeden aşırı derecede politize hale
getirilen ‘ülke güvenlik politikaları’ oldu. Devletin bütün güvenlik
argümanları seçim sürecinde propaganda malzemesi olarak resmen ortaya saçıldı.
En ince ayrıntısına kadar dünyaya ifşa edilmiş oldu. Lime lime edildi.

Üçüncü derece kaybeden ise elbette AK Parti oldu. Hem
milletvekili sayısı olarak, hem oy oranı olarak, hem seçimin ikinci tura
kalmasıyla birlikte muhalefet blokuna karşı kazanma ihtimalinin ciddi anlamda
zayıflamasıyla, hem de Cumhur İttifakı bileşenleri nedeniyle, Hizbullah Terör
Örgütü ile isminin seçim çalışmaları boyunca sık sık birlikte kullanılması AK
Parti’yi epey yıprattı.

Diğer yandan 29 Mayıs’tan sonra Cumhur İttifakı’nın görünen
bileşenleri MHP ve BBP ile ve şimdilik pek görünmeyen bileşeni Vatan Partisi
ile Hüda-Par’ın bir arada nasıl uyum içinde parlamentoda ve Cumhur İttifakı
çatısı altında çalışacakları ise oldukça büyük bir sorun…

Bir de bunlar yetmezmiş gibi 9 ay sonra yerel seçimlere
gidilecek olması AK Parti için bu tabloda Cumhur İttifakı’nı bir arada
tutabilmek adına, çok daha büyük fedakârlıkları gerektirecek…

 * * *

Netice?

Hiç kimse seçim sonuçlarını Stockholm Sendromu’na veya
cellâdına âşık olmaya filan bağlamasın.

Hiç kimse seçim hilesi vs. ile de kendini avutmasın. Çünkü
ben de sandıkları gezdim, münferit o da belki bir iki hadise hariç hile filan
yok, sonuç ortada.

Vatandaş, bunca ekonomik krize, depreme, sele, tarihin en
büyük maden kazalarına, hendek savaşlarına, binlerce şehide, açılım
politikalarına, Yunanistan’a verilen ada ve kayalıklara, milyonlarca Suriye,
Afganistan, Libya, Irak, İran vd. ülke vatandaşının Türkiye’de göçmen veya
sığınmacı olarak yaşamasına, Döviz’in 1 TL= 1 Dolar seviyesinden neredeyse 20
TL bandına gelmesine rağmen net bir karar veremedi.

Bunda elbette basının tarafsızlık ilkesini kaybetmesinin ve
tekelleşmesinin rolü var. Halk doğru ve gerçek bilgiyi alamıyor. Bilgi
olmayınca da elbette karar vermekte zorlanıyor.

Ama tek sebep bu olabilir mi?

Neticede Yunanistan’ a verilen ada ve kayalıkları
bilmeyebilirsiniz ama bakkala gittiğinizde ekmeğin 50 Kuruş’tan birkaç yılda 5
TL’ye çıktığını da basın sizden gizleyemez.

Depremin imar aflarıyla ve belediyelerin gerekli denetimleri
zamanında yapmamış olmasından dolayı öldürücü olduğunu basın sizden
gizleyebilir ama konu komşularınızın Afganistanlı veya Suriyeliler’den oluşmaya
başladığını her halde görürsünüz…

Öyleyse burada sosyolojik olarak düşünülmesi ve Türk
Halkı’nın seçim eğilimlerinin iyi tespit edilmesi siyasi partiler için çok
büyük önem arz etmektedir. Amerika’dan, Rusya’dan şablonu getirip Türkiye’de
uygulamakla ne yazık ki bu işler olmuyor.

Şurada Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turuna 14 gün
kalmışken elbette bu sosyolojik tahlilleri yapmak mümkün değil.

Ama şu mümkün:

Vatandaş en çok neyi istiyor? Neyden şikâyet ediyor? Ve
neleri unutuyor?

İstedikleri konusu seçim gündemine taşınırsa, entel mevzular
yerine ‘şikâyet ettiklerine’ yönelik çözüm önerileri sunulursa ve en önemlisi
unuttukları hatırlatılırsa (parasını ödediğimiz F-35’lerin alınamaması, 1 TL= 1
Dolar olan günler… Vs.) seçim kararı netleşecektir.

Çünkü bugün Türkiye’de, Millet İttifakı’nın ülkede ilk kez
hazırladığı kalem kalem 2300 maddelik programa, kaynakların nerede
bulunacağına, ilk bir saatte, ilk 1 haftada yapılacaklar gibi plânlı –
programlı çalışmaya, gerçekçiliğe vatandaşın önemli bir kısmı ne yazık ki
bakmıyor.

Biraz unutkan ve duygusal bir milletiz vesselâm…

P E N C E R E M D E N Müftüoğlu Ahmed Hikmet’in Resimli Gazete Yazıları

0

Müftüoğlu
Ahmed Hikmet
; ‘Haristan ve Gülistan’, ‘Çağlayanlar’ ve ‘Gönül Hanım’ isimli eserleriyle Türk edebiyatında kendine has yer
edinen seçkin bir kalem erbâbıdır. Müftüoğlu, sâdece bir nesir yazarı değil;
kültür, sanat, medeniyet, târih, felsefe, estetik gibi alanlarda dikkat çekici
gözlem, fikir ve tenkitleri olan çok yönlü bir entelektüeldir. Devlet işlerinin
yanı sıra 1924-1925 yıllarında Resimli Gazete’de ‘Penceremden’ üst
başlığıyla seri yazılar yazmış ve birikimini bu yazılarında okurlarına aktarmıştır.
Elinizdeki eser, işte bu yazıları günümüz okurlarının dikkatlerine sunarak onun
sanatkâr ve fikir adamı kimliğinin karanlıkta kalmış yönlerini gün ışığına
çıkarıyor.

Müftüoğlu Ahmed Hikmet, Resimli Gazete’deki ‘Penceremden
isimli köşesinde ‘medeniyet’ fikrinden Almanya’da şâhit olduğu düellolara,
resim sergilerinden, Türk kadınına, sarsıcı aşkardan mutlu evliliklere, Millî Mücâdele
hâtırâlarından Türk’ün seciyesine kadar birçok çarpıcı, ilgi çekici ve bâzen günümüzde
bile hâlâ tartışılan konulara kendi penceresinden ufuk kazandırıyor.

Yeni Türk Edebiyatı alanında Dr. unvanına
sâhip Turgay Anar’ın yayına
hazırladığı, 19,5 X 12,5 santim ölçülerindeki 176 sayfalık eserde ‘Giriş’ bölümünden sonra Müftüoğlu Ahmed
Hikmet’in hayatı, telif ve tercüme eserleri ve Resimli Gazete hakkında bilgiler
yer alıyor. 56. sayfadan itibaren sıralanan Müftüoğlu verimleri olan yazılardan
bâzılarının başlıkları:

*Garp Medeniyetçiliği. *Almanyada Azm ü
İntizam Menbaları. *Terakki İhtiyacı. *Alman Darülfünunlarında Düello. *Rey-i
Ahali Rey-i İlâhidir. *Asrî Hayrat. *Teferrüç mü Tahazzün mü? *Şiir ve Şâir.
*Diyânet-i Hıristiyâniyede Kadının Mevkii. *Şuh Bir Kazasker. *Âfâkî Bir
Serzeniş. *Mukaddes Kin. *Medeniyetin Alâmeti. *Meskenin Ruha Tesiri. *Kur’an-ı
Kerim Tercümesi Münasebetiyle. *Cemiyet-i Hâzıramızda Kadınlara Karşı Edilecek
Muamele. *Türk’ün Seciyesi. *Çölde. *İslâmlar Aleyhindeki Sinema Mevzuları.
*Med Meselesi. *İmtihan Meydanı. *Bin Yıl Evvel Tayyare Kâşifi Bir Türk.
*Gerdek. *Horozun Vaazı. *Leylâ’ya Mektuplarım. (6 adet mektup). *Millî Spor.

Eserden kısa bir makale:

Türkiyat Âlimi Nasıl Yetişir?

Pek az zaman içinde
eski Türk târihine ve Türkiye’ye âid bir hayli eserler neşredildi. Bu eserleri
baştanbaşa okuyan muttali olan (bilen), maatteessüf Türk ırkının menşe’lerine
dâir yine muntazam malûmat alamıyor. Çince isimlerden dolayı benimsemek kâbil
olamıyor. Bize ilk Türk ulusları diye irâe ettikleri (gösterdikleri)
Hiyong-nulara, Tuki-yulara her birimiz, bir Avrupalı müellife göre, türlü türlü
manâlar veriyoruz. Güya Hi-yong-nu bir rivâyete göre âsi teb’a, diğer rivâyete
nazaran yaban domuzu, Tuki-yu ise ‘azılı
köpek
’ demek imiş; diğer bir müsteşrik  ‘Tuki-yu’ nâmının ‘miğfer’ mânâsına geldiğini kaydediyor.

Çinliler Türklerden
çok çektikleri için onların adlarını, lisanlarında fenâ mânâya gelen fakat
suret-i telâffuzları yakın olan kelimelere tebdil ederlermiş (çevirirlermiş).

Türkçede tercüme
tarikiyle (yoluyla) eski târihimizi yazan müellifler ile bunların eserlerini
okuyanlardan ferd-i vâhid (tek fert) Çinceye vakıf olmadığından bu rivayetlerin
hakîkatlerini anlamak kâbil olamıyor. Bize Hunları, İskitleri, Moğolları Türk
ailesi efradı namıyla takdim ediyorlar. Fakat Hunların, İskitlerin lisanlarını
bilmiyoruz. Moğol dili ise bize pek yabancıdır. Esasen Türk aile-i milliyesinin
sıfat-ı kâşifesi nedir? Bize irâe ve isbat eden yoktur.

Bu kadar kâğıt,
mürekkep, vakit ve nakit sarfıyâtıyla çıkan neticenin yüzde ellisi tatsız
hurufat hâlinden kurtulamadığını inkâra mahâl yoktur.

Muhtacı olduğumuz
millî târihimizin inkişafı için elzem olan Türkiyat ilmi, masa başında sebk
eden (üstünlük sağlayan) ferdî mesai ile kâbil-i iktisab olmadığı tahakkuk
ediyor. Hattâ insanın, bu uğurda verilen emeklerin hebâ olduğuna hükmedeceği
geliyor.

Sanıyorum ki bu hususta
bin-nisbe müsbet netice almak olan Rusça ve Çince bilmeğe, sâniyen Rusya’ya,
Sibirya’ya, Çin ve Türkistan-ı Çin’e ilmî heyetler göndermeğe mütevakkıftır.
İstanbul’da Süleymaniye Câmii harîminde Türkiyat’a âit Almanca ve Rusça
binlerce eseri muhtevî ‘Katanof’ kütüphanesi nâmıyla yâd olunan bir hazine-i
irfan mevcuttur. Aramızda Ağaoğlu Ahmed, Yusuf Akçura ve Hüseyin-zâde Ali gibi
Rusçaya bihakkın vâkıf münevver zevât dahi mevcut olduğu hâlde bunlar, maatteessüf
kendilerini siyâsete ve sâir meşguliyetlere vakfettiklerinden milliyetimize
hizmet ile îfa-yı nam ve milletdaşlarına fayda sağlayamıyorlar.

Maarif Vekâletimizin
bütçesi ilerde bu gibi tetebbu’ât-ı ciddiye masârifıne tahammül edecek refaha
nâil olduktan sonra yetişecek Türkiyat uleması bizi zenginleştirecek eserler neşrine
muvaffak olacaktır. Bu muvaffakiyetten evvel mütemâdiyen hurûfat ile iştigâl
etmek felâketine nâçar katlanacağız.

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.

 İstiklal Caddesi,
Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

AHMET HİKMET MÜFTÜOĞLU: 3 Haziran 1870
târihinde İstanbul’da dünyâya geldi. 
Başlangıçta Servet-i Fünûn hareketi içinde yer almış, daha sonra bu
toplulukla bağlarını kopararak Türkçülük akımını benimsemiştir.

Eğitimine Soğukçeşme
Askerî Rüşdiyesi’nde başladı; Galatasaray Sultanisi’nde devam etti. Edebiyat
merakı lise yıllarında başladı. İlk eseri olan *Leylâ Yahut Bir Mecnun’un İntikamı lisede iken yayımlandı.
1888’de eğitimini tamamladıktan sonra Hâriciye Nezâretinde çalışmaya başladı;
bir yandan da Galatasaray Sultanisi’nde öğretmenlik yaptı.

Pire (Yunanistan) ve
Poti (Kafkasya) konsolosluğuna vekâlet etme göreviyle bir süre İstanbul’dan
uzakta bulundu; 1896’da İstanbul’a döndü ve eski işine devam etti. Kitap
tercümeleri üzerine çalıştı. 1898-1908 arasında Galatasaray Sultanisi’nde
ders verdi; bir yandan da Hâriciye Nezâreti’ndeki görevine devam etmekteydi.
Bu yıllarda Ahmet Haşim’in öğretmeni oldu.

Darülfünun’da
(İstanbul Üniversitesi’nde) Edebiyat Fakültesi Fransız ve Alman edebiyatları
hocalığı yaptı. Bu dönemde dil ve konu yönünden eskisinden çok farklı eserler
verdi. Artık Türkçülük ve yeni lisan hareketini benimsemişti. 1908 yılında
Türk Derneği’nin 1911’de Türk Yurdu Derneği’nin kurucu üyesi olarak hizmet
verdi. Türkçülük akımına bağlı hikâyelerini Çağlayanlar (1922) adlı kitapta
topladı. Tek romanı olan Gönül Hanım (1970) Tasvir-i Efkâr Gazetesi’nde
tefrika edildi. Bu eserde Turancılık ülküsünü savundu.

1926’da Ankara’da Hâriciye
Vekâletinde Müsteşar vekikili oldu. aynı yıl içinde asâleten tâyini çıktı.
1927 yılında karaciğer kanserinden tedâvi gördü ise de kurtarılamadı.  Maçka Mezarlığı’na defnedildi

 

TURGAY ANAR: İstanbul’da, Üsküdar’da doğdu. İstanbul
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu
(2001). Marmara Üniversitesinde yüksek lisansını (2004), İstanbul
Üniversitesi’nde ‘Yeni Türk Edebiyatında Edebiyat Mahfilleri’ çalışmasıyla
doktorasını tamamladı (2011). Doktora sonrası araştırmalarını Amerika’da,
University of Wisconsin-Madison’da yaptı (2014-2015).

Eserlerinden
bazıları: *Mekândan Taşan Edebiyat:
Yeni Türk Edebiyatında Edebiyat Mahfilleri
, *Sonsuzluğun Yüzleri: İkinci
Yeni Şiirinde Görsel Sanatlar
, *Viyana’dan
Londra’ya: Hüseyin Kâzım’ın Viyana, Alma
nya, Moskova ve Londra Seyahatnâmeleri,
*Büyülü Bir Geçmiş Zamanının İzinde: Bosnalı Ali Şevki Hoca. *Âkif’in Şehirleri, *Mücevherlerin Sırrı, *İbresiz Bir Pusula, *İstanbullu, *İçli Dışlı.

Turgay Anar;
İstanbul Medeniyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde öğretim
üyesi olarak görev yapmaktadır.

Kazanacak Aday

Seçimlerin resmi olmayan sonuçları belli
oldu. Cumhurbaşkanlığı seçimi 2. Tura kaldı. Fakat yüzde 49,5 oy alan R.
Tayyip Erdoğan
yüzde 45 oy alan K. Kılıçdaroğlu’na göre 2. tura
psikolojik ve sayısal üstünlükle başlayacak.

Sosyolojik olaylar iki kere ikinin dört
etmesi gibi kesin öngörülebilir değildir.

İki hafta sonraki seçim için şu soruların
cevabı belirleyici olacak:

İkinci turda adaylar ilk turda kendilerine
oy veren seçmenlerin hepsinin yine kendisine oy vermesini sağlayabilecek mi?
Karşı adaya oy verenlerden bazılarını kendisine oy vermeye ikna edebilecek mi?
Ve Sinan Oğan’a verilen yüzde 5,2 oy ikinci tura kalan adaylara hangi
oranlarda gidecek?

****

Mevcut durumun çok da sürpriz olmadığını
kavrayabilmek için bu seçim sonucunu en belirleyici hususa bir göz atalım.

Millet İttifakı adayı belli olmadan
araştırma şirketleri kamuoyuna üç muhtemel adayı, yani Kemal Kılıçdaroğlu,
Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş
ile Cumhur İttifakı adayı R. Tayyip Erdoğan yarışırsa
kime oy vereceklerini soruyordu.

Bütün anketlerde Mansur Yavaş yüzde
56 civarında bir oy ile en önde görünüyordu. İkinci sıradaki Ekrem İmamoğlu da
yüzde 50 barajının az üstünde oy alabiliyor fakat Kemal Kılıçdaroğlu yüzde 42-
45 civarında oy alabileceği anlaşılıyordu.

R. Tayyip Erdoğan’ın seçim
kampanyalarında, devletin de bütün imkanlarını kullanarak, yüzde 3-5 geriden
başladığı yarışı bile kazanma becerisi de biliniyordu.

Bu yüzden İyi Parti ve Meral Akşener “kazanacak
aday”
vurgusu yapıyor, İki belediye başkanından birinin aday olması
gerektiğine dair açıklamalar yapıyordu.

Meral Akşener ve İyi Parti’ye göre, Kemal Kılıçdaroğlu kazanabildiği
taktirde Cumhurbaşkanlığını en iyi şekilde yapabilecek bilgi, donanım, tecrübe
ve çalışkanlığa sahip dürüst bir adaydı. Ama Türkiye’nin sosyolojik yapısı, sağ
seçmenin CHP’ye karşı taşıdığı önyargı ve geleneksel siyasal kültürü sebebiyle “asla
CHP’ye oy vermem” diyen bir kesimin varlığı göz önünde tutulmalı idi.

Ancak Kemal Kılıçdaroğlu ve ittifakın
diğer partileri Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığında ısrar edince Meral
Akşener “masadan kalktı.”
Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu’nu
Cumhurbaşkanı Yardımcısı adayı olarak sisteme dahil ettirerek masaya döndü.

Metropoll’ün araştırmasına göre, kamuoyunda sevilen
bu iki Belediye Başkanının Millet İttifakı’nın propaganda sürecine girmesiyle,
Kılıçdaroğlu’nun oylarında yüzde 3 civarında katkı sağlayacağı ölçüldü.

Her iki Büyükşehir belediye başkanları
mitinglerde gerçekten iyi performans gösterdiler.

Yani bu ölçüm doğruysa Kılıçdaroğlu,
“masadan kalkma” olayı olmadan aday olsaydı, Cumhurbaşkanlığı seçimi ilk turda
açık ara farkla Erdoğan lehine bitmiş olacaktı.

Bugün Kılıçdaroğlu’nun seçilmesi için
ikinci turda hala bir umut varsa “masadan kalkma” olayı sonrası iki belediye
başkanının sürece dahil edilmesi sayesindedir.

Millet İttifakı’nın ileride yapacağı
özeleştiride en çok düşünecekleri konu şu olacaktır:

Millet İttifakı Mansur Yavaş’ı
Cumhurbaşkanı adayı yaparak seçime girse idi
, HDP oylarından bir kısmı oy vermeyecekti. Ancak
Sinan Oğan aday olmayacak ve Yavaş, MHP seçmeninden de çok oy alacaktı. Yüzde
56 civarındaki oy zaten HDP’yi de kapsayan tüm seçmenlerden alabileceği oy idi.

Belki de “şu anda bunları konuşmanın
zamanı değil.”

Olan oldu ve şimdi önümüzdeki iki haftaya
odaklanmak lazım.

****

Değişim isteyen herkesin pes etmemesi ve
önümüzdeki iki haftayı iyi değerlendirmesi şart.

Sinan Oğan’a oy veren herkesin ve hatta
Erdoğan’a oy veren seçmenlerin bir kısmının gönlünü kazanarak Kemal
Kılıçdaroğlu’na oy vermeye ikna etmek gerekiyor.

Zor ama imkânsız değil.

Rakip AKP bu kadar kötü bir yönetim sonucu
fakirleştirdiği, orta sınıfını eritip alt sınıf haline getirdiği toplumumuzdan
bu kadar oy alabildi. Hem de Türkiye’yi ekonomik büyüklük açısından dünyada 17.
sıradan 22. sıraya düşürdüğü ve yolsuzlukların bir kanalizasyon patlaması gibi
ortaya döküldüğü şartlarda bu oyları alarak başarılı olabildi.

AKP’nin demokratik teamüllere uygun
olmayan, adil olmayan, etik ve ahlak kurallarına da aykırı
söylem ve
eylemlerle, devletin bütün gücünü ve kaynaklarını kullanarak bu başarıyı
sağladığını biliyorum.

Ama bunları Türkiye’de mazeret olarak
ileri süremezsiniz. Çünkü bizim halkımızın çoğunun bu türlü değerlerin
çiğnenmesi karşısında tepkisi “bizden olana mubahtır” şeklindedir.

Yine de ahlaki, dini, akla ve vicdanlara
hitap eden bir söylemle bu zihniyete karşı mücadele edilmeli.

Son sözü yabancı bir yazarın kitabından
aldığım bir özdeyişle bitirelim:

“Tanrım, bana değiştirebileceğim şeyleri
değiştirmek için cesaret, değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için sabır ve
ikisi arasındaki farkı anlayabilmek için de bilgelik ver.”

Okunacak Kitap

     Olayların
hikmetinden bahseden, bu konularda tam isabette bulunan,

     Lâhutî / Uluhiyet
âlemine mensup İlahî, Rabbanî,

     Arabistan’ın Hira Dağı’ndan
yükselen hitaptan haber veren,

     Her tenkidin
üstünde güzel ve açık bir anlatımla yazılmış, kusursuz,

     Edeple yoğrulmuş
lâfız ve söz hazinesiyle karşılaşmak,

     Hukuk deryasına,
bilgi okyanusuna dalmak,

     Hayatın
gerçeklerini tanımak,

     Dinsel bir rehber
edinmek,

     Edebiyat dehaları
ve büyük şairlerin karşısında eğildikleri,

     Kıyamete kadar
ellerden düşmeyecek olan,

     En açık sözlerle
süslenmiş,

     Din esaslarının
nasıl uygulanacakları hakkında yazılmış,

     Baştan başa
samimiyet ve hakkaniyetle dolu,

     Allah’ın birliğine
en kuvvetli delilleri bulabileceğimiz,

     Tam bir ahlâk
mecellesi / İslâm hukukunun muamelât kısmının bir araya getirildiği, bunların;

     Zamanın şartlarına
göre düzenlenmesiyle meydana gelen bir kanun,

     Hâlikın /
Yaratanın hukuku ile mahlûkun / yaratılanların hukukunu / haklarını görmek,

     Her türlü hürmet
ve saygıya lâyık,

     Tüm iyilik ve
fazilet esaslarını, toplu olarak bulmak,

     Ahlâk, hikmet ve
felsefenin bütün temellerini içeren,

     İnsanı dalâletten
/ yanlış yol ve yöntemlerden koruyacak, ahlâkî zaafların karanlığından;

     Gösterdiği yüksek
Ahlâk ile kurtaracak,

     Şiirden daha
yüksek sözlerle karşılaşmak,

     En seyyal / en
akıcı bir dille yazılmış,

     İnsanın mukadderatıyla
alâkalı,

     Mucizeliği dün,
bugün ve yarınlarda sabitleşmiş olan,

     Bütün büyük
adamların belâgat ve yüksek edebî seviyesi karşısında baş eğdikleri,

     Allah’ın şan,
celâlet / büyüklük ve azamet / yücelik sıfatlarını en güzel şekilde ifade eden,

     Putperestliği
imha, Allah’ın vahdaniyet akidesini / inancını tesis eden,

     Cinlere, perilere,
taşlara ibadeti iptal eden, kız çocuklarını diri diri gömmeyi kaldıran,

     Tüm hurafelere son
veren, birden fazla kadınla evlenmeyi sınırlayan,

     Muzaffer / galip
cumhuriyetler kurmaya sebep olan esasları içeren,

     Dünyanın kıvamı /
temeli olan dini bilmek,

     Basit fakat
mükemmel ve yerinde sağlık kaideleri sunan,

     Aklî bir dini
öğreten,

     Akılları hayrette
bırakan, mucizeliği belâgat ve fesahatı / edebî üstünlüğü yüksek,

     Üslûbu / usul ve
stili yani beyanı selâsetli / açık, Kıyamete kadar ihtiyaç duyulacak olan,

     Her hususa, tam
olarak cevap veren, dünya ve âhiret mutluluğuna yol gösterici,

     Tarih boyunca
Yaratıcı’nın isteklerini kullarına bildiren,

     Allah’ın birliğini
ve Allah’a imanı, inancı ve iman hakikatlerini ders veren,

     Muhteşem bir kitap
okumak isterseniz;

     Her şeyden önce,
Kur’an okuyunuz!

     Çünkü:

     Kur’an-ı Kerîm’i
aslından okuyarak,

     Kalb ve ruhunuzu
doyurabilir,

     Anlamına vâkıf
olmakla da aklınıza,

     Gerçekler
deryasına doğru,

     Yelken açtırmış
olursunuz.

Devlet Başkanı Ne Olur, Ne Olmaz?

Şimdi artık seçim sürecinden önceki son saatlerdeyiz.

Türk Halkı yarın sandık başında oy kullanarak kendisini
idare edecek Cumhurbaşkanını, dolaysıyla hükûmeti ve Meclisi seçecek.

Sonuç ne olursa olsun mevcut hükûmete de ve muhalefete de
buna karara saygı duymak ve bir sonraki seçim için çalışmaya başlamak düşer.

Tehditle, kabadayılıkla, şantajla ve mızıkçılık yaparak daha
önce İstanbul seçimlerinde olduğu gibi millet iradesine karşı gelmek hiç
kimsenin işine yaramaz. Artı sonucu değiştirmediği gibi, milletin daha fazla
iradesine sahip çıkmasına vesile olur.

Bunu herkes, şimdiden bir kenara yazsın…

 * * *

Gelelim asıl konumuza, lider nasıl olur mevzuna…

  • Bir
    ülkenin devlet başkanlığına gelen kişi asla ve asla kendi milletinden daha
    fazla başka bir millete değer veremez, ona özenemez veya onu kendi
    milletine karşı savunamaz, kendi milletini yabancı bir ülke ile tehdit
    edemez.
  • Kendi
    devletinden daha güçlü bir devletin varlığını kabul etmez. Varsa bir
    numara olmak için çalışır.
  • Bir
    devlet başkanı asla kendi halkına yalan söylemez, söyleyemez, aklından
    bile geçiremez.
  • Bir
    devlet başkanı asla kendi milletine karşı komplo kurmaz, vatandaşlarına
    hakaret etmez.
  • Bir
    devlet başkanı asla makam koltuğunu kendisinin ve sülalesinin şahsi
    malıymış gibi sahiplenmez, vakti geldiğinde sahibine teslim edeceğini bir
    an dahi aklından çıkarmaz.
  • Bir
    lider her zaman kendinden sonra gelecek kişiler yetiştirir. Kendi başına
    bir hal gelse devletin başsız kalmaması için yeni liderler yetiştirir ve
    bunu teşvik eder.
  • Bir
    lider asla benden sonra tufan anlayışıyla hareket etmez, devletin
    devamlılık üzerine kurulduğunu bilir ve nasılsa gidiyorum deyip ülkeye
    kısa ve orta vadede borç batağına sürüklemez.
  • Bir
    lider milletini dünyaya öncü ve örnek etmek için uğraşır, idare ettiği
    milleti aşağılamaz, onu etnik bir unsur olarak görmez.
  • Bir
    lider asla şahsi menfaatlerini yabancı ülkelerin menfaatleriyle
    birleştirmez. Bunun vatana ihanet anlamına geldiğini bilir.
  • Bir
    lider asla bireysel karar vermez, müşavere eder, yanında dalkavuklar
    değil, gerçek danışmanlar bulundurur ve bunların itirazlarını dikkate
    alır, hain ilan etmez.
  • Gerçek
    bir lider ülkesinde halkın bir kısmını ötekileştirerek asla toplumu
    bölmez. Hatta varsa husumetleri millî birlik yoluyla çözmeye çalışır.
  • Bir
    lider asla sözde başka özde başka olmaz, bagajında kendi milletinden
    gizlediği gizli gündem taşımaz.

 

Bir Yunus Makalesi Üstüne Kısa Bir Söyleşi

0

Yunus Emre Modern
Dünyaya Ne Söyler?”
İsimli Makalesinde Mustafa Eren “modernitenin dili akıldır
Yunus’un dili gönül dilidir. Yunus varlığa akıl ile değil gönül ile bakar fakat
aklı inkâr etmez” demektedir.  Eren’in Yunus’un aklı inkar etmediği
ise  Akl-ı
Maaş, Akl-ı Maad ve Akl-ı Kül
tespiti 
ile  vurgulanmaktadır. Annemaria Schimmel, Senail Özkan gibi
araştırmacıların yanı sıra Batı felsefe düşünürlerinden de bahsederek  Jaspers’ sin “eksen çağı” analizinin önemini vurgulamaktadır. Eren’in Yunus
düşüncesini açıklarken akıl ve gönül ikilemi algılanıyor gibi görünse de
Türk  irfanında akıl ve gönül birbirinden ayrı değildir.

Kaşgarlı
Mahmut Divan-ı Lügat-it Türk
‘te “könğül”
kelimesini; “gönül, kalp, yürek; anlayış
” (Kaşgarlı Mahmut, Çeviri: Besim
Atalay, 1986: 361)  olarak özetlemektedir.
Hangi yüzyılda bu kavramların (gönül/akıl) birbirinden ayrıldığı bilinmese de
Kaşgarlı Mahmut’un bu açıklaması günümüz yazarlarına da ışık olmalıdır. Çünkü
akıldan ayrı bir gönül kavramı gerçekçi olamadığı gibi insan zihnini de
parçalamaktadır. Hâlbuki iman dâhil hiçbir şey akıl ve zihin dünyasında ısdırap
çekilmeden gönül niteliğine kavuşamaz.

Eren’in çalışmasında
vurgulamış olduğu Vahdet-i vücûd
anlayışı varlığın Birliği düşüncesi bize bunu hatırlatmaktadır. Vahdeti vücûd
düşüncesinin felsefî anlamda en geniş yorumlarını yapan Muhiddin Arabî vücut
kelimesine verdiği anlamlardan biri “tecrübe
olmaktadır. Bu ise “emek”le insanın
düşünce ve vahdete kavuşabileceğini göstermektedir. Aksi halde Vahdeti vücut’u
sadece varlığın yahut Tanrı’nın vücudunun birliği şeklinde algılanması halinde
insanların bunu hayatlarına ve ruhlarının gelişim süreçlerine aktarabilmeleri
mümkün görünmeyecektir. Hâlbuki tecrübe insanların kitaplarda arayıp
da bulamadığı ve hayat boyu edindikleriyle bu düşünceyi aşkın bir hale
getirmelerinin söz konusu olduğu yaşanmış bir hakikat olacaktır.

“Muhiddin  Arabî düşüncesinde kullanmış olduğu kavramlardan
Ayn zat, kaynak ve göz anlamlarına; cem toplanma, sentez veya
birleşme anlamlarına; vücûd ise
varlık, buluş ve tecrübe
anlamlarına kar­şılık gelmektedir. Bu nedenle vücûd
birleşme ve tecrübe gözü” olarak da
ifade edilebilir”( Hırtenstein, 2016: 50). Bu çerçeveden baktığımızda Türk
tasavvuf düşüncesinde önemli bir yeri olan vahdet-i vücûd” kavramının farklı
bakışlarla da yorumlanması gerekmektedir.

Eren’in felsefî bir üslupla
Yunus’u çağa okutmak anlamına gelen
makalesini herkese tavsiye ederim. İlerleyen dönemde Kaşgarlı Mahmud’un gönül,
Muhiddin Arabî’nin vücud kavramlarını daha da açacağı yazılarını da kendisinden
beklediğimi ifade etmek isterim. Mustafa Eren gibi mütefekkirlerin sayısı
arttıkça “Türk Düşünce Hayatı” zenginleşecektir.

 

 

Kaynaklar:

Doç. Dr.
Mustafa Eren Yunus Emre Modern Dünyaya Ne
Söyler?”, I.
Uluslararası İslam Kültür Ve Medeniyeti Sempozyumu “Yunus Emre” 10 Temmuz 2021,
Kocaeli Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, S. 261-272.

 

Kaşgarlı
Mahmut, Divanü Lûgat-it Türk, Çeviren: Besim Atalay, TTK Basımevi, Cilt: IV,
1986, Ankara.

 

Stephen Hirtenstein, 
Hayatı ve Fikriyatıyla -Muhyiddin İbn Arabî, Bir Merhamet Abidesi,
Çeviren: İrfan Kelkitli, Litera Yayıncılık, 2016, İstanbul.

Anneler Günü Üzerine

 “Bana okuduğum kitapların en güzelinin hangisi
olduğunu sorarsanız, söyleyeyim: Annemdir.”

 

Her
kadın anne adayı olarak dünyaya gelir. Sosyal çevre, eğitim ve kalıtım bu
kavramı estetikleştirerek, “nadide ve eşsiz” 
hale getirir. Daha bir doyumsuz olur anne duygusu.

Anne
olabilmenin “olmazsa olmazları”
vardır. Bu duygu ve davranışlar sadece onlara özgüdür: “Merhamet,
paylaşma, yaşama
sevinci,
olumlu
davranışları kazandırma azmi ve isteği,   sınırsız ve koşulsuz sevgi, koruma kollama
duygusu, şefkat, sahiplenme, inanılmaz bir bağlılık ve özveri, empati, değer
verme, samimiyet, halden anlama, yardımlaşma, özenme, gıpta etme, gurur duyma,
özlem, sorun çözme, rehabilite etme becerisi, vb.”

Aklımıza
gelebilenleri saysak da, anne sözcüğüne içerdiği ve taşıdığı önemi  anlatmamız yetersizdir. Çünkü bir anne,
bunlardan çok daha fazla güzelliklere, bulunmaz eşsiz hazinelere maliktir.
Annelik bunlardan da öte, erişilmesi, anlaşılması ve anlatılması çok zor fakat
en zevkli, nadide bir sanattır.

Anne,
yüreğinde biriktirdiği bu güzelim hasletlerle evladını yoğurabilmek için, yaşam
yolundaki engelleri de aşmak zorundadır. Özellikle de ülkemizde annenin işi
daha bir güçtür.

Evi
çekip çevirme, geçim sıkıntısı, eşiyle uyumlu ve sağlıklı bir yuva kurabilmenin
mücadelesi, kaynana, görümce, çekişmeleri, komşuluk ilişkileri vb. sorunlar da
annenin yüreğinde onulmaz yaralardır.

Çoğu
zaman babaların yapması gereken işler de anneye havale edilmektedir. Çocukların
eğitimi, veli toplantıları, oyun oynamaları, ödevlerine, proje hazırlamalarına
yardım, gözlem, kitap okuma vb. bunlara örnek verilebilir.

Babadan
yeterince yardım alamayan anneler ise yalnız, kırgın ve çaresizidir bu
sorunlarla baş etmede. Yine de O, çocuğunu itinayla besler, üstünü başını
giyeceklerini, yiyeceklerini eşyalarını özenle seçer yıkar ütüler. Zaman
ayırarak ninniler söyler, masallar anlatır, kitap okur. Çocuğunun odasını
toplar, temizler. Okula hazırlar, gezdirir, isteklerini karşılar.

Sorunlarını
dinler, moral verir, teselli eder. Üzüntülerine, acılarına, can sıkıntılarına,
tebessümle, tatlı söylemlerle, okşamalarla merhem olur, mutlu olmasını sağlar.

Çocuğunun
arkadaşlarına kapısını, yüreğini açar, misafirperverlik yapar, değer verir,
ikramlarla, jestlerle evladının mutlu  olmasını, gurur duymasını sağlar. Kendisi ile
arkadaşları ile çevresi ile barışık içinde yaşamasına katkıda bulunur.

Bazı
babaların vurdumduymazlığı karşısında, çocuğunun baba özlemini ve sevgisini
telafi etmeye çalışır. Babaların hatalarına kırılan biricik evlatları, yine
anneler teselli eder. Babaya karşı menfi duygular beslemesine mani olucu,
yapıcı nasihatlerde bulunur.

“Baban
aslında seni çok seviyor, fakat işi ağır, zaman bulamıyor.” “Sen babanın
aldırmazlığına bakma, seni çok seviyor fakat belli etmiyor. “Hadi yakışıksız
söylem ve tavırlarından ötürü babandan özür dile. Bu günlerde işi yoğun biraz ,
o yüzden sinirli.” Baban seni elbette ki anlıyor, zamanı olunca seninle bolca
ilgilenecektir.”

Türden konuşmaların mimarı yine annedir. Annelerin bu yapıcı birleştirici ve
sevilen imajları olmasa çoğu evde baba evlat kavgalarının ve kırgınlıklarının
sonu gelmeyecektir.

Belli
yaşlarda babaya açılmayan konular yine anneye iletilir. Bir gruba katılma, bir
istek, karşı cinsle kurulan arkadaşlıklar. Hatta evlilikler önce anneye açılır.
Babanın hoşuna gitmeyen taraflar, anne tarafından yumuşatılarak ikna sebepleri
hazırlanır ve babaya götürülür. Evlat haksız da olsa anne yanındadır. Savunur,
ortamı yumuşatır, tarafları ikna eder.

Gurbete
düşen evlatların ilk aradığı annedir. Özlenen, aranan, yüreğe kederi, özlemi
düşen annedir. Yemekleri, gülümsemesi, ilgi ve iltifatı, oh çektiren bal
tatlısı söylemleri evladın can simididir. İster ki konuşmalar hiç bitmesin.
Bilinen fakat duyulması mutlu eden anılar tekrar tekrar paylaşılır. Zihinlere
depolanır, gözlerde sevinç taneciklerine, gönüllerde huzur çiçeklerine dönüşür.

Çocuklar
her yaşta, annenin gözünde çocukturlar. Üstünün örtülmesi, üşütmemesi, ihmal
etmemesi gerekenler bir çırpıda anne tarafından sıralanır. Kaç yaşında olması
hiç önemli değildir evladın. Hala minicik, narin, bazen yaramaz, ihtimam
isteyen korunması gereken bir çocuktur o.

İşte
onun için annelerin dudaklarından sessizce süzülen yumuşacık ve tatlı duaların
huzuru özlenir. Kendi açtığı üstünün, annesi tarafından ihtimamla, özenle,
şefkatle örtülmesini ister. Azıcık üşütmüş olduğu halde, durumunun abartılarak
telaşlanması hali özlenir. Gülümsemesi, okşaması, sarılması, ninnileri özlenir.

Kötü
ve çirkin anne yoktur. Bütün anneler evlatların gözünde nadide çiçek, miskler
kokan manolya, pırlantaların aciz kaldığı en değerli hazinedirler. Onlar
biricik, vazgeçilemez, uzak kalınamaz, müstesna kahramanlar, her sıkıntı ve
gamı bir tebessümle bertaraf eden en seçkin psikologlardır.

Biricik,
vefakâr, merhamet timsali, sevgi okyanusu, yüreklerimizde açan nadide
çiçeklerimiz. Hayatımızın anlamları, ömrümüzün huzuru, hanelerimizin direği,
baş taçlarımız.

Her
gününüz huzurlu, sağlıklı ve mutlu geçsin… İyi ki varsınız… Bizler ne yapardık
sizler olmasaydınız…

Sevgiyle
kalın…

H a y a t

0

Hayat; başı sonu olmayan Ezelî, sonsuz İlâhî kudretin en
büyük, en ince ve en acip, tuhaf, hayret edilen bir mu’cizesidir.

     Benzerini
yapmaktan, insanların âciz kaldığı İlâhî bir Yaratımdır. Bütün nimetlerin en
üstünüdür.

     Mebde / ilk
yaratılışın, dünyaya ilk gelişin yani başlangıcın ve mead / dönülecek yerin,
yani âhirette yeniden dirilişin bürhan ve delillerinden ve bunların en zahir /
en açık ve en âşikâr olanlarındandır.

     Hayat çeşitlerinin
en aşağı, en basiti; toprakta biten, yetişen her türlü bitki hayatıdır.

     Bitkisel hayatın
başlangıcı ise çekirdek, tohum ve tanede; hayat ukdesi denen hayat düğümünün
uyanıp açılmasıdır.

     Bunun keyfiyet,
nitelik ve nasıl olduğu; o kadar açık, umumî / genel ve ülfet ettiğimiz /
alıştığımız bir gerçek olduğu hâlde; Hz. Âdem zamanından şimdiye kadar insanın
bilgi, anlayış ve felsefesinden gizli kalmıştır.

     İşte varlığını
bildiğimiz, fakat mahiyet ve içyüzüne vâkıf olamadığımız hayat; bir bakıma çok
açık, diğer bakımdan çok meçhul bir keyfiyet arzetmekte.

     Hayatı olmayan bir
cisim, en büyük bir dağ bile olsa yalnızdır, yetimdir; mekânından başka bir
şeyle münasebeti yoktur.

     Fakat bal arısı
gibi küçük bir cisim; hayata mazhar olduğu, hayat eseri gösterdiği, yani canlı
olduğu, hayat emaresi kendisinde belli olduğu, hayatla / canlı oluşla
şereflendiği için, bütün kâinat ve evrenle ilişki içine girer. Onlarla
münasebette bulunur.. Her şeyle alışveriş yapar. Hatta: “Kâinat benim
mülkümdür, benim yerimdir.” diyerek kâinatın her tarafına gider. Hasse ve
duyularıyla tasarruf eder. Onlarla bağlantı kurar, onlarla ilgilenir. Kısaca,
tüm varlıklara karşı bir yakınlık duyar.

     Özellikle insanda
en yüksek dereceye çıkan hayat; aklın nuruyla, yani aklındaki ilim ve
ma’rifetle âlemleri gezer. Cismanî âlemde tasarruf eder gibi, ruhanî âlemde
bile dolaşır. Misal âlemine; yani görüntüler âlemine, dünyadaki işlerin
görüntülendiği ve gözlendiği, ruhların bulunduğu âleme seyahat eder.

     Kendisi o âlemleri
ziyarete gittiği gibi, o âlemler de, onun ruh aynasında cisimlenmekle;
ziyaretini iade etmiş gibi olurlar. Hatta insan: “Bütün kâinat ve âlem; tüm
içindekileriyle beraber, Allah’ın fazlıyla benim için halk olunmuş /
yaratılmıştır.” diyebilir.

     İnsan hayatı; her
biri çok tabakaları şâmil / kapsayıcı olan maddî, ruhanî, manevî ve cismanî
hayatlar gibi bir çok çeşitlere ayrılır ve bu şekilde yayılır ve genişler.

     Işık; renk ve
cisimlerin görünmesine sebep olduğu gibi, hayat da; var olan canlı cansız her
şeyi keşfeder. Üstelik onların zuhur sebebidir. Yani görünmelerinin,
belirmelerinin, ortaya çıkmalarının da nedenidir.

     Evet, hayat bir
zerreyi / en küçük parçayı, molekül ve atomu bir küre gibi yapar. Hayat sahibi
olanların yani canlıların her biri: “Âlem benimdir.” diyebilir. Bununla
beraber, aralarında birbirine engellik ve zahmet verme gibi hususlar söz konusu
değildir. Birbirine sıkıntı vermek ve birbirleriyle tartışmak; yalnız insanlara
mahsus bir özelliktir.

     Evet, hayat çok
büyük bir nimettir. Camit / ruhsuz, cansız madde ve dağınık bazı zerrelerin
birdenbire bir vaziyet ve durumdan 
çıkıp; makul / aklî bir sebep olmadığı hâlde, başka bir vaziyet ve
duruma girmeleri; Sâniin / sanatlı olarak yaratan Allah’ın vücud ve varlığına
zahir / apaçık bir delildir.

     Hatta, hayat;
hakikat ve gerçeklerin en eşrefi / en şereflisi, en temizidir. Hiçbir cihet ve
sebeple cimrilik ve pintiliği ve çirkin bir lekesi yoktur. Hayatın dışı da, içi
de, her iki yüzü de lâtif, yumuşak, tatlı ve hoştur.

     Hatta en küçük,
ufak ve değersiz bir hayvanın hayatı bile yüksektir. Bunun içindir ki, hayat
ile Kudret arasında zahirî / görünürde bir sebep araya girmiyor. Hayata bizzat
Kudretin teması, O’nun izzet, itibar ve şerefine aykırı olmuyor. Halbuki ufak
ve değersiz işlere Kudretin zahiren / görünüşte teması görünmemesi için, zahirî
sebepler vazedilmiş / konulmuştur.

     Demek hayat’ta
cimrilik, pintilik yoktur. İşte bundan anlaşılır ki, hayat Saniin / her şeyi
san’atlı bir şekilde yaratan Allah’ın vücuduna en açık bir delil, bürhan ve
hüccettir.

     Aynı şekilde en
basit bir cismin geçirmiş olduğu inkılâp, tahavvül ve değişmelere dikkatle
bakılırsa görünür ki, zerre ve atomlar âlemindeki zerreler, unsurlar âlemine;
yani toprak, hava, su ve ateşe intikal edince / onlarla yer değiştirince başka
suretlere girerler.

     Doğuşlar âlemi,
doğum âleminde başka suretlere dönerler. Nutfede / döl suyunda başka vaziyet
alırlar; sonra alaka / kan pıhtısı olur, sonra mudga / bir çiğnem et parçası
olur, sonra bir insan suretini giyer, ortaya çıkarlar.

     Bu kadar hayret
verici değişimler, şaşırtıcı dönüşümler esnasında zerreler / atomlar öyle
muntazam hareketler ve belirli kanun, kural ve esaslar üzerine cereyan ederler
ki, sanki bir zerre, meselâ zerreler âleminde iken vazifelendirilmiş, meselâ
bir şahsın gözünde yer alıp vazife görmek üzere yola çıkarılmıştır. Bu hâli, bu
vaziyeti, bu intizamı / düzen ve düzenliliği gören bir zihin, tereddütsüz
hükmeder ki, o zerreler, bir kasıtla ve bir hikmet / İlâhî gaye, gizli sebep ve
fayda altında gönderilir.

     İşte atomların,
hayata mazhar olmaları / hayatı gösterecek bir durum almaları; hayata ulaşmak
ve şereflenme için geçirdiği bu kadar acip ve garip tavırları; insana, ikinci
bir hayatın, bu hayattan daha kolay ve daha sade olduğuna dair bir fikir ve
kanaat verir.

     İşte hayatın;
mebde / başlangıca ve meada / dönülecek yere / âhirete delil olduğu bu
hakikatlerden de iyice anlaşılmış oluyor.