17.7 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 243

ALİ POLAT Bilgilendiriyor: Sağlıklı Hayat için Sağlıklı Beslenme

Oğuz Çetinoğlu. Sağlıklı bir hayat için sağlıklı beslenmemiz gerekiyor. Vücudun ihtiyacı olan gıdalar var, sevdiğimiz gıdalar var. Bâzı insanlarda tercihler isâbetli olmayabiliyor.

Ali Polat: İnsanlar bütün canlılar gibi en az 3 duygunun etkisiyle yemek yemeye başlarlar.

1-En önemlisi göze hitap eden (hoş görünen) gıdalara meyillidir, tabîi ki burada kişinin sevdiği renkler de etkilidir.

2-İnsanlar genellikle vanilya kokusu aldığında memnun olurlar. Demek ki insanların sevdikleri kokuyla mide ve beyin bağlantısı ilişkiye geçiyor. Biz de hoş kokulu olan o gıdaya yöneliriz.

3-Tanımadığımız, bilmediğimiz bir yemeği denemek için ağzımıza koyduğumuzda fizikî ve rûhî isteğimize bağlı olarak (kimisi acı, kimisi ekşi, kimisi tatlı, kimisi mayhoş tatlarla ilgilenir) istediği tatları aldığında diğerlerinden daha çok memnun oluruz. Demek ki ağız tatları da önemlidir.

En az bu üç eylemle biz midemizi doldurmaya çalışıyoruz, diğer taraftan biliyoruz ki biz günde 2 öğünde protein ve her öğünde sebze ve meyvelere, aynı zamanda yağlarla ihtiyacımız vardır.

Çetinoğlu: Hoş görünümlü, hoş kokulu tadı güzel olan besinler bizim hücrelerimizi beslemeye uygun mudur?

Polat: Biz duygularımızın istediklerini değil, hücrelerimizin ihtiyacı olan besinleri almayı tercih etmeliyiz. Vücudumuz devamlı çalışan ve yenilenen bir fabrika gibidir. Sindirim sistemi hücreleri meselâ, bağırsaklarımız dokuz günde baştan aşağı yenileniyor. Kemik hücrelerimiz on ay, kırmızı kan hücreleri dört ay, deri hücreleri iki ayda yenileniyor.

Çetinoğlu: Beyin ve kalp hücrelerimiz de yenileniyor mu?

Polat: Beyin ve kalp hücrelerimiz yenilenmiyor diye bilinirse de çok özel durumlarda az miktarda kendilerini yenileyebildikleri tespit edildi. Yediğimiz her şeyin o fabrikaya götürdüğümüz hammadde olduğunu bilmeliyiz.

Fabrikamıza ne kadar kaliteli hammadde koyarsak, o kadar kaliteli hücre ve mitokondrimiz (hücre motoru) olur. Motorumuz ne kadar kaliteli olursa o kadar enerjik oluruz.

Çetinoğlu: Vücudumuzun antibiyotiklere de ihtiyacı olduğu söyleniyor…

Polat: Evet! Fakat tabîi antibiyotikleri tercih etmeliyiz. Vücudumuzun hangi tabîi antibiyotiklere ihtiyacı olduğunu araştırmalıyız. Vücudumuzu fabrikalarda yapılmış antibiyotiklerle hırpalamayalım. Tabîi antibiyotikler insan bedenindeki enfeksiyonları yok edebilirler.

Çetinoğlu: Tabîi antibiyotikler için tavsiyelerinizi lütfeder misiniz?

Polat: Tabîi antibiyotiklerden bazılarını söyleyeyim…

Çetinoğlu: Özellikleri ve faydalarıyla birlikte lütfetmeniz mümkün mü?

Polat: Mümkün:

Sarımsak- Soğan: Bunlar, bin yıldan fazladır antibiyotik olarak kullanılmaktadır. Sarımsak, savaşlarda antibiyotik olarak da kullanılmıştır. Neredeyse bütün yemek ve çorbalara ekleyebileceğiniz soğan ve sarımsak özellikle kış aylarında soframızdan eksik edilmemesi gereken antibiyotik ve analjezik (ağrı kesici) özellikte iki besindir. Faydaları saymakla bitmeyen bu asırladır tüketilen sarımsak ve soğan en iyi doğal antibiyotiktir. Antibakteriyel özellikleri sâyesinde vücudun iltihaplardan arınmasına katkı sağlayıp, bağışıklık sistemini de güçlendirir.

Çetinoğlu: Kokusu için tedbir var mı?

Polat: Sarımsağın kokusunu ağız içinde azaltmak için sonrasında çiğ maydanoz çiğneyebilirsiniz.

Çetinoğlu: Halk arasında zerdeçalın ayrı bir yeri var…

Polat: Zerdeçalın ağrı ve iltihap giderici etkileri ile kullanılması M.Ö. 2000 yıllarına dayanır. Antimikrobiyal (mikroorganizmaları öldüren veya büyümelerini durduran bir madde) olan zerdeçal, 1 bardak kaynar suda 5 dakika demlenerek günde 2-3 defa içilebilir. Vücudun enfeksiyonunu azaltması için de hiçbir şekilde sofranızdan eksik edilmemelidir. Bin bir derde devâ olan zerdeçal ister çorbalarda ister pilavda kullanılması tavsiye edilir.

Bir başka tabîi antibiyotik baldır. Çiçek balı, çam balı, kestane balı ve birkaç yıldan beri hayatımıza giren 40’tan fazla çeşitte sağlığa faydalı bitkilerin polenlerinden elde edilen sağlıklı ballar -tabîi olması şartı ile- antibakteriyal ve antiviral (vücudun savunma mekanizmasını güçlendiren) özelliği ile bağışıklığınızı korumaya yardımcı olurken gün gerisinde enerjinizi de artırır.

Diğer bir tabîi antibiyotik elma sirkesidir. Yapısında bulunan malik asit,   elma sirkesinin antibiyotik özellikler taşıdığının delilidir. Mikropları öldüren, boğaz ağrısına iyi gelen elma sirkesini, evimizden eksik etmememizde fayda var.

Çetinoğlu: Lavantayı da tavsiye ediyor musunuz?

Polat: Lavantanın çok etkili antiseptik özelliği bulunur. Tropikal olarak kesiklere, çiziklere uygulanabilir. Yaralara uygulandığında hücrelerin   iyileşmesini     hızlandırır. Tabîi antibiyotik özelliğinden dolayı yaraların enfeksiyon kapmasına engel olabilir.

Çetinoğlu: Vücudumuza faydalı fakat yan tesirleri sebebiyle korunmamız gereken gıdalar hakkında bilgi lütfetmeniz mümkün mü?

Polat: Marul, dereotu, karpuz, ıspanak gibi besinlerle; kaya balığı, pisi balığı, morino, ahtapot, lipsoz, kalkan balığı, trança ve iskorpit gibi derin denizlerde yaşayan balıklar vücudumuz için gereklidir. Fakat bunlar nitrat ve nitrit bileşikleri ihtiva ettiğinden daha az tüketilmelidir.

Çetinoğlu: Röportajımızı, müspet tesirleri olan ve sizin ihtisas alanınızdaki su ile sona erdirebilir miyiz? 

Polat: Çok önemli bir konu. Ayrı bir röportajın hattâ birkaç röportajın konusu olacak kadar geniş ve derin. Onlara giriş mâhiytinde çok kısa bilgiler vereyim:

İnsan fizyolojik ihtiyacı olan suyu her gün muntazam olarak karşılamak mecburiyetindedir.. Bunun yaklaşık %50’sini içeceklerden, %35’ini yiyeceklerden ve %15’ini de oksidasyon suyu olarak vücuttaki gıdaların yakılmasından sağlar.

Eğer yeterli miktarda sıvı almazsak, hücreler dolaşım sisteminden yâni kandan sıvı çekerler. Bu da kalbin zorlanmasına sebep olur. Aynı zamanda böbrekler suyu iyi süzemez. Böyle bir durumda böbreğin görevini karaciğer ve diğer organlar üstlenir ve bu durum bu organlarda şiddetli tahribata sebep olur. Vücuttaki su kaybı uzun süre devam ederse, yaşlanma etkisi ve hastalık riski hızlanarak artmaktadır.

Tükürük, gözyaşı, sümük, üreme yollarıyla, emzirirken de sütle su kaybedilir. Günlük su kaybı miktarı; yaşa, çevre sıcaklığına, hastalıklara ve bireyin başka özelliklerine göre değişir.

-İdrarla su kaybı 1-1.5 litre (5-7 su bardağı)

-Solunumla su kaybı 350 mİ (yaklaşık 2 su bardağı

Terlemeyle su kaybı 0.5-1 litre (3-5 su bardağı)

-Dışkı ile su kaybı 180 mİ (yaklaşık 1 su bardağı)

Kaybedilen su; diğer içecekler, katı besinler ve besin öğelerinin vücutta yanmasından oluşan su ile yerine konmaya çalışılır. İnsanlar yedikleri katı gıdalardan gün boyunca 3-4 su bardağı kadar su alırlar. Besinlerin vücutta yanması sırasında ise yaklaşık 1 su bardağı kadar su oluşur. Su ve diğer içecekler kalan su ihtiyacının karşılanmasına yardımcı olurlar. Hayatî faaliyetlerin devam ettirilebilmesi için su kaybının gün içinde mutlaka yeniden yerine konması gerekir. 

İçilecek suyun vücudumuza faydalı olabilmesi için bâzı niteliklere sâhip olması gerekir.

Çetinoğlu: Lütfeder misiniz?

Polat: Maddeler hâlinde sıralayayım:

1-Temiz olmalıdır.

 2-Oksijen (02) yönünden zengin olmalıdır.

 3-Mineral açısından zengin olmalıdır. 

4-Suyun alkalik ve pH değeri 7-9 arasında olmalıdır.

 5-Moleküler yapısı küçük ve altıgen kümeler halinde olmalıdır.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim efendim.

Polat: Candan aziz milletimize faydalı olacak bilgiler sunmama aracı olduğunuz için ben de teşekkür ediyorum efendim.

ALİ POLAT 12 Eylül 1944 târihinde Tebriz’de doğdu. Erzurum’da büyüdü. Eğitimini Erzurum Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Ekonomi Bölümünde yüksek mühendis olarak tamamladı. 2004 yılında Azerbaycan Milletlerarası Üniversitesi’nden fahri profesörlük, 2009 yılında Azerbaycan Ticâret Üniversitesi’nden fahrî doktora unvanı aldı. Türkiye Yazarlar Birliği ve Azerbaycan Yazarlar Birliği’nin şeref üyesidir. 1968’de iş hayatına atılmış ve o tarihten 1982 yılına kadar yaptığı et ve et ürünleri ihracatı yoluyla Doğu Anadolu Bölgesi’nin kalkınmasında aktif rol almıştır. 1983-1991 yılları arasında Türkiye’nin turizm hamlesini başlatan öncü firmalarından birinin ortağı olarak, Antalya, Fethiye ve Kapadokya’da toplam üç tatil köyü ve bir otel kurmuştur. Azerbaycan’ın istiklalini tâkip eden 1991 yılından günümüze kadar olan dönemde, Azerbaycan halkının yaşantısını iyileştirmeye yardımcı olmak amacıyla ticâret ve yatırımların yanı sıra çeşitli eğitim ve kültür faaliyetlerinde bulunmuş, radyo ve televizyonlarda programlara katılmıştır. Aynı zaman zarfında Türkiye’de Su Arıtma ve Telekomünikasyon sektörlerinde ticârî faaliyetlerini devam ettirmiştir. TSİAD (Türk-İran Sanayicileri ve İş Adamları Demeği)nin kurucularındandır ve ömür boyu fahrî başkamdır. Hayat felsefesi; üretken olmak, dostluk ve barış üzerine kurulu fikir adamı Ali Polat, zamanının büyük kısmını araştırma ve kitap yazmaya adamıştır. Ali Polat kültür birikimlerinin ürünü olarak ve katkılarıyla yayınlanmasını sağladığı 100’den fazla kitabı toplum yararına sunmuş, bütün çalışmalarını dünyânın çeşitli yerlerinden isteyen herkese bedelsiz olarak göndermiştir. Meselâ ‘Üçbin Yıllık Birikim’ isimli kitabının ilk baskısının büyük bölümünü hapishânelere ve daha sonraki baskılarını da çeşitli kamu ve özel kuruluşlara göndermiştir.  Türkiye’de yayınlanan eserleri: (Kitap ve CD *Üç bin Yıllık Birikim – 7 baskı – 13.500 adet. *Ya Ali: (Hz. Ali’nin hayatı, Felsefesi ve 1555 Veciz Sözü) 2 baskı – 4500 Adet *… Ve Biz – Kitap – 2 baskı – 4.000 Adet. *Ömer Hayyam ve Rubâileri. *Bir Damla Su 4 cilt. *Medeniyetlerin Buluştuğu Tebriz ve Çevresi. 1.000 adet. *Sağlığın Başucu Kitabı. *Yeniden Doğuş – Ergenlik.*Bedenimizi Tanıyalım (12 kitaplık set), Sağlıklı Yaşamak ve Yaş Almak İçin 12 Temel İhtiyaç (12 Kitap.), Sağlıklı Yaşamak ve Yaş Almak İçin Ruhsan, Sosyal ve Mânevî Sağlığın Önemi ve Terapiler (12 Kitap), Koruyucu ve Tamamlayıcı Tıpta Kitaplar (3 Kitap), Su ve İnsan Sağlığı (8 Kitap), 41 Konuda Kurân-ı Kerîm Âyetlerinde İnsan Hakları (2 Cilt), Tatlı Düşmanla Başa Çıkma Yolları, Yeniden Doğuş (Ergenlik), Sağlığın Başucu Kitabı. 2023 yılında yayınlanacak kitaplar: Nitrat ve Nitritin İnsan Sağlığındaki Önemi, Doğal Antibiyotikleri Tanıyalım ve Kullanalım, Havada-Suda-ve Toprakta İnsan Sağlığını Etkileyen Virüsler ve Bakterilerden Korunmalın Yolları, Mutlu-Huzurlu Ortak Yaşam ve Cinsellik (2 Cilt) Madd3i ve Mânevi Destek Olduğu Diğer Kitaplar: Azirbaycan Dilinde Sözlük (5 Cilt), İran Türkleri, Güney Azerbaycan, İİran Coğrafyasında Türkler, Azerbaycan Üzerine Genel Kaynaklar.  Azerbaycan ’da yayınlanan eserleri: (Kitap ve CD) *Üç Min İlin Hikmeti. 3 baskı. 6000 adet.  *Hazreti Ali. 2 baskı – 4000 adet. *Ezab Yüklü Eşşek. 1 Baskı. 2000 adet. *Ömer Hayyam ve Rubaileri. 1 Baskı. 1250 adet. *Mirza Ali Mö’cüz / Şiirleri (Azerbaycan ve Arap Alfabeleri ile) 2 Baskı  4000 adet. *Bir damlı su (2 Kitap) *Tebrizli bayatılar Iran ’da Farsça yayınlanan eserleri: *Rubâiyat-ı Hekim Ömer Hayyam. *Ve…ma. *Şinasname Tebriz ve Piramun. İran’da Azerbaycan Ağzı (Türkçe) yayınlanan eserleri: (Kitap ve CD) *Ömer Hayyam ve Rubailer, *Tebriz Bayatıları (Dörtlükleri) Rusça: (Kitap ve CD) *Ömer Hayyame Rubaileri. 1 Baskı 1100 adet Ali Polat ayrıca 15 adet poster hazırlamıştır. İngilizce kitap: *Tabriz and The Region Around (İngiltere’deki müzelerde bulunan târihî Azerbaycan kültür eserlerinin tanıtıldığı 30 dakikalık bir dokümanter filmin çekilmesini sağlamıştır.) Türkiye’de sözde Ermeni Soykırımı ile ilgili 90 dakikalık 3 bölümden oluşan ‘Hakîkatin Özü’ isimli dokümanterin yapımcılığını ve sponsorluğunu üstlenmiştir. Bu eser de Türkçe dışında Azerbaycan Türkçesi, Ermenice, Rusça ve İngilizceye çevrilmiştir. Ali Polat kendi eserlerinin yanında Doç. Dr. Ali Kafkasyalı’nın hazırlamış olduğu ‘İran Türkleri’ adlı kitabın yayınlanmasında da aktif rol oynamıştır. Bu eserlerle birlikte genç nesillere faydalı olabilmek maksadıyla özlü sözler ve öğretiler içeren Türkçe ve Azerbaycan Türkçesiyle çeşitli çalışmaları vardır. Bunlar: Kainat Havayolları, Beyin Dalgaları ve Etkileri, Çocukların Geleceği, Güzel Kokalım, Hz. Ali’nin Huzurlu Hayat İçin Tavsiyeleri, Gülmenin ve Kahkahanın Fizikî ve Ruhî Etkileri, Evlatlara Miras, Ticârette Başarının 30 Altın Anahtarı, Beş Bin Senelik Öğüt, İş Fırsatları, Sağlıklı Mutfakların Besin Pramidi, Hayat Çarkımızı Her 6 Ayda Kontrol Edelim, Egzersiz İlaçtır, Nevruz için TSİAD demeği adına özel Nevruz sikkesi bastırmıştır ve Nevruz kutlamalarına katılanlara hediye etmiştir. Ali Polat NAB Holding ile birlikte 2009 senesinde başlattığı Tebriz’in ilk alışveriş merkezi ve 2014 yılında başlattığı 5 yıldızlı otel işletmeye açılmıştır.. *Ali Polat’ın yaptığı ticârî faaliyetlerde elde edilen gelirin büyük bölümü, kültür ve eğitim faaliyetlerinin devamını sağlamak için kullanılmaktadır. *Her sene zeki ve başarılı gençlere imkân dâhilinde burs vermektedir. Ali Polat, 5 ülkede 100’den fazla eserle topluma faydalı olmaya çalışan, Türk dünyâsına faydalı olabilecek tarzda 10 kitaba maddî ve mânevi destek olmuştur.

Kerbelâ Katliamı!

Kerbelâ Olayı ya da Kerbelâ Katliamı olarak bilinen olay, 680 tarihinde (Hicri 61, 10 Muharrem) Hz. Muhammed’in torunu Hz. Hüseyin ve Emevi Devleti halifesi Yezidi’n ordularının çarpışmasıdır. Bu savaşta Hz. Hüseyin şehit edilmiştir.

*

Kerbelâ hadisesi, bizler için çağları aşan mesajlar ihtiva etmektedir. Kerbelâ, her şeyden önce adaletsizliğe karşı onurlu bir mücadelenin adıdır. Kerbelâ, haksızlığın karşısında cesur ve kararlı bir duruşun, zulmün karşısında asil bir yürüyüşün sembolüdür. Kerbelâ, adaletin, cesaretin, yiğitliğin ve yüksek ahlakın Hz. Hüseyin Efendimizin şahsında vücut bulmuş halidir.

*

Taraflarca mutabakata varıldığı halde Muaviye’nin ölümüyle yerine Hz. Hüseyin’in geçmesi gerekirken Muviye’nin oğlu Yezit’in kendini Halife ilan etmesi İslam Devleti Emevi’yle dikta döneminin de başlangıcı oldu.

*

Dikta dönemini tanımayan Küfe halkının davetiyle, yanına ailesini de alarak Küfe’ye giden Hz. Hüseyin’in ordusu ile Yezidi’n ordusu Kerbela’da karşılaştı. Hz. Hüseyin’in ordusunda bulunan 70 adama karşılık, Yezidi’n ordusunda 4500 kişi olduğundan bu mücadele, Hz. Hüseyin ve beraberindekilerin ölümüyle sonuçlandı. Hz. Hüseyin’in ailesi esir alındı ve kanlı bir şekilde biten bu olay, tarihe Kerbela Olayı (Katliamı) olarak geçti.

*

Sevgili Peygamberimizin torunu ve Hz. Ali ile Hz. Fatma’nın gözünün nuru olan Hz. Hüseyin, yanında bulunan yetmişten fazla Müslüman ile birlikte Kerbelâ’da şehit edilmiş olması İslam adına rezalettir. Bu rezil vaka, Allah ve Resulüne iman edip, Ehl-i Beyt sevgisini gönüllerine nakşedenlerin ortak acısı, yürek sancısıdır. Bu menfur hadiseyi gerçekleştirenler, mezhep ve meşrep farkı gözetmeksizin, istisnasız bütün Müslümanların vicdanlarında mahkûm olmuşlardır.

*

Bu vahim olay sonucu Sünni- Şii ayrışımının da zirve noktası olmuş oldu.

Bugün dahi izleri süren Sünni-Şii taraflarının birleştiği ortak noktalarından biri ise, Kerbela Olayı’nı hüzünle hatırlamak olmuştur. Günümüzde Hz. Hüseyin’in şehit edildiği tarih, Muharrem ayının 10. günü (Aşure Günü)’dür. Bu tarih, Sünni Müslümanlar tarafından sessiz bir şekilde anılırken, Şii ve Alevîler tarafından törenlerle anılmaktadır.

*

 Bugün aynı coğrafyada, masum kadın ve çocuklar hayattan koparılırken bizlere düşen, devlet yöneticilerine düşen, Kerbelâ’yı doğru anlamak ve haksızlıklar karşısında Hz. Hüseyin misali bir duruş sergilemektir. Hz. Hüseyin, Kur’an-ı Kerim’i ve Rahmet Peygamberinin şerefli sünnetini kendine rehber edinmiştir. Zulme rıza göstermemiş, adaletsizliğe seyirci kalmamıştır. Kendisine yapılan telkinlere itibar etmeyerek hakkın, hakikatin, huzur ve barışın yeryüzüne hâkim olması için yola çıkmıştır. Böylelikle kıyamete kadar bütün insanlığa onurlu bir mücadelenin eşsiz örneğini sunmuştur.

*

Asrı sadet olarak nitelenen dört Halife dönemine bakınız. Hz. Ebubekir hariç diğer Halifeler de hançerlenerek öldürülmüştür. Hz. Ebubekir’in de zehirlendiğinden bahsedilir. Bazı akademisyenler ne yazık ki Hz. Peygamber’inde zehirlenerek öldürüldüğünden bahsederler.

*

Bu beddualı coğrafyada Irk, dil, mezhep ve meşrep farklılıklarının arkasına sığınarak aynı dine mensubiyetimizi hedef alanlara, coğrafyamızda yeni Kerbelâ’lar yaşanmasını arzulayanlara karşı İman yüreklerinin toplu vurması gerekmez mi?

*

Hz. Hüseyin Efendimiz gibi iyilerin ve iyiliklerin yanında, kötülerin ve kötülüklerin karşısında yönetici konumunda olan liderlerin ortak tavır almaları gerekmez mi? Hakkı ve hakikati adına ortak eyleme geçmeleri gerekmez mi?

*

Gerekir de, Emperyal devletlerin himayesinde ayakta durmaya çalışan dikta rejimlerle yönetilen devletlerin işi değil.

Yer altı/ yer üstü kaynaklarıyla zengin Orta Doğu Coğrafyasında konumlanmış diktatörlükle yönetilen, halkı bedevi kültürüyle beslenmiş bu devletler Emperyal güce haiz ülkelerin şamar oğlanı olamaya mahkûmdurlar.

*

Bu konuyu işlemedeki asıl amaç, hepimizin bildiği çok zor badirelerden geçerek bedevi kültürünün sarmaladığı Osmanlı’nın küllerinden bağımsız Türkiye Cumhuriyetini kuran iradenin kıymetini kavramak içindir.

*

Başta Başbuğ Mustafa Kemal olmak üzere kurucu iradenin yönlerini muasır medeniyetlere çevirmeleri yaşanan acı tecrübelerin sonucudur.

Laik sisteme ve hukukun üstünlüğüne dayanan Demokratik Parlamenter sistemi esas alan Devletimiz Türkiye Cumhuriyetini sarmalamaya yönelik bedevi kültüründen silkinmemiz, milli hasletlerimizi esas alan eğitim sistemimizi yeniden yapılandırmamız zorunluluğu olmazsa olmazımızdır.

*

Türk dünyasıyla kültürel ve ekonomik bağlarımızı güçlendirmemiz olmazsa olmazımız olmalıdır. Devletlerarası ilişkilerimizde karşılıklı çıkarlar öncelik almalıdır.

*

Beka sorunuyla karşılaşmamız için, vatanımız olan bu zor coğrafyada kaynaklarımızı harekete geçirecek üreten güçlü bir ekonomik reforma ihtiyacımız vardır.

‘’Ne Mutlu Türküm Diyene’’ kavramına ihtiyacımız vardır.

*

Başta Hz. Hüseyin ve Kerbelâ’da şehit olan Ehli-i Beyt olmak üzere, mukaddesatımız uğruna can veren bütün şehitlerimize selam olsun. Makamları yüce, son durakları cennetler olsun.

İnsanlaştırma Süreci Olarak Eğitim

İnanarak söylediğimiz bir gerçek var ki; insanoğlu canlı varlıklar arasında eğitilebilir ve eğitime muhtaçlığı en belirgin olanıdır. Oysa insana akraba yapılmaya çalışılan hayvanlar içgüdü adı verilen hazır tepki kalıplarıyla dünyaya geldiklerinden kısmen eğitilebilirler; ancak eğitime muhtaç değildirler. İlahi bir lütufla insanoğlu gelişmiş bir sinir sistemi, mükemmel bir bedensel yapı, üstün öğrenme yeteneği, yaşamayı ve öğrenmeyi sağlayacak güdülerle dünyaya gelmektedir. İnsanlaşabilmesi ve insanca yaşayabilmesi için bilgi, beceri ve tutumlarla donanık hale gelmesi yani eğitilmesi gerekmektedir.

Ancak nasıl bir eğitim konusunda tartışmalar yaşanmaktadır. Klasik eğitim anlayışına bağlı olanlar tamamen davranışçılığı temel alarak ödül ve cezaya dayalı davranış değiştirmeyi eğitim olarak kabul etmektedirler. Buna karşılık çağdaş eğitimciler insanın güdüsel ihtiyaçlarından yararlanarak ve benlik algısını bozmadan eğitilmesini öne çıkardılar. Yönetim anlayışındaki otoriterden demokratiğe doğru seyreden belirgin değişim eğitimde de demokratikleşmeyi kaçınılmaz hale getirdi. Davranışçıların cezaya dayalı disiplin anlayışı yerine temel hak ve özgürlükleri gözeten; sevgi ve saygıyı temel alan bir disiplin anlayışı gelişmeye başladı. Ancak üzülerek söylemeliyim ki dünyada ve bizde klasik eğitim anlayışını uygulayan ve savunanlar hala ekseriyeti teşkil etmektedir.

Topluma can veren eğitimdir. Eğitim, bireylerin kendileri için olduğu kadar içinde yaşadıkları toplumca tespit edilen hedeflerin gerçekleştirilmesinde gerekli olan davranışları istendik biçimde oluşturma, geliştirme ve uygulamalar için yapılan kasıtlı ve planlı öğrenme faaliyetleridir. Eğitim bireyleri bir yandan topluma rahat ve mutlu şekilde uyacak davranışlar kazandırmaya, bir yandan da yarınların toplumuna hazır esneklikte düşünme gücü ve becerisine sahip davranışlar kazandırmaya yarayan planlı ve kasıtlı öğretim faaliyetlerinin tümünü içeren bir süreçtir. Genel olarak eğitimin amacı, bireyin davranışlarını istendik yönde değiştirmek ve geliştirmektir (Kazancı, 1989, s. 6).

Bireyin insan onuruna yakışır şekilde davranışlar kazanması için kendisini değerli, güçlü ve sevilen biri olarak görmesi yanında olumlu duyguların etkili olduğu ortamlarda bilgi ve sevgi ile donatılması gerekmektedir. Bunu sağlayacak olan ilk ve en önemli eğitim ortamı aile ortamı; eğitim kurumu da aile kurumudur. Mutlu evliliklerin yaşandığı aile ortamlarında yetişen bireylerin bu şansı bulamayanlara nazaran daha başarılı ve sağlıklı oldukları gerçeğini göz ardı edemeyiz. Okullarda da öğretmenlerin klasik eğitim anlayışından vazgeçip çağdaş anlayış doğrultusunda sınıfta terör ortamı yaratmaktan vazgeçerek; öğrencilerin olumlu duygular içerisinde olabilmelerini sağlamaları da eğitim kurumlarımızın içerisine düştüğü üzüntü veren durumdan kurtulmasına yarayacaktır.
Davranışçılara göre eğitim; bireylerin davranışlarını değiştirme sürecidir. Yirminci yüzyılda egemen olan davranışçılığın etkisiyle Tylor, Preston, Taba, Bloom gibi eğitimciler, genellikle eğitimin öğrenci davranışlarında değişiklik oluşturan bir süreç olduğunda birleşmektedirler (Fidan, 1982, s.10).Eğitimin davranış değiştirme süreci olarak tanımlanması, eğitim programlarının dinamik ve sürekli bir yaşantılar bütünü olarak görülmesini de sağlamıştır. Eğitim insanların toplumun standartlarını, inançlarını ve yaşama yollarını kazanmasında etkili olan tüm sosyal süreçlerdir (Bilge, 1989, s. 1).

Aynı doğrultuda Ertürk de eğitimi, bireyin davranışında kendi yaşantısı yoluyla, kasıtlı olarak istendik değişme meydana getirme süreci olarak tanımlamaktadır. Bu anlayış doğrultusunda eğitimin tanımına göre, bireyin davranışında istendik değişmeler kendi yaşantıları yoluyla meydana gelmektedir. Davranışın meydana gelmesindeki ruhsal olayları görmezlikten gelerek tamamen ideolojik bir tutumla maddecilikte ısrar etmekle bilimsel olacağını sananların yanıldığını yorumsamacı paradigma ortaya koyunca yeni şeyler söylemek gerektiğini gördük.

19.asrın paradigması olarak pozitivizmin en çok zorladığı alanlardan biri olarak psikoloji bilimi ruhsal gerçekliği görmezlikten gelerek görünebilir davranışları temele aldığından pedagojide de aynı anlayış etkili olmuştu. Günümüzde pozitivist paradigma etkisini kaybetmeye başladığında psikoloji ve pedagoji davranışçılığın tekelini kırmış görünmektedir. Yorumsamacı paradigma artık ezber bilginin yersizliğini göstermektedir. Biliyoruz ki beyin cimnastiği olarak bir şeyleri ezberlemek yararlı olabilir ancak bireyi cehaletten kurtaramaz Bazı temel bilgileri ve becerileri kazandırmak için de uygun ortam oluşturmak; iyi model olabilmek ve zamanlamayı iyi yapmak gerekir. Bilgiyi sevmeyi, bilgiye ulaşmayı ve bilgiyi paylaşmayı öğretebilirsek yeri geldiğinde kendi kendine öğrenebileceğini unutmamalıyız. Zorlamayla öğretilenlerin çok da yararlı olamadığını kendi yaşantılarımızdan da bilmekteyiz.

İnsanın öğrenmesini Pavlovun köpeğinin öğrenmesi gibi görme ve öğrenciği Pavlovun köpeği gibi görme yanılgısı insanlığa önemli ölçüde zarar vermiştir. Ödül ve cezayı öne çıkaran davranışçılığa dayalı klasik eğitim anlayışı çocukların benlik algısını bozmuş ve kişilik gelişimini olumsuz etkilemiştir. Ödül beklentisi rüşvetçiliği, cezadan kaçma eğilimi yalancılığı ve ikiyüzlülüğü tetiklemiş medya izlediğimiz garip ve anlaşılmaz bir insan tipini yaygınlaştırmıştır.

Davranışçılardan farklı olarak Fatma Varış, eğitimi kişilik, zeka, ilgi ve yaşantılar gibi kuvvetlerin etkileşmesi olarak tanımlamakta, bu etkileşim sonucunda bireyin amaçları, bilgileri, davranışları, idealleri ve ahlaki ölçülerinin değiştiğini ifade etmektedir (Varış, 1978, s. 35).

Okullarda verilen eğitime formal eğitim denir. Formal eğitim, planlı eğitim etkinliklerini kapsar. Formal eğitim sürecinde bireyde davranış değişikliği meydana getirmek üzere bilinçli, kasıtlı ve planlı bir eğitim ortamı düzenlenir. Bu süreçte, bireyin davranışları belli amaçlar doğrultusunda değiştirilir (Ulusoy, 2002, s. 120).

Eğitim etkinliklerinden bir kısmı da gelişigüzel ve kasıtsız olarak düzenlenir. Buna informal eğitim adı verilir. Aile içinde, bilgisayar aracılığıyla, kitle iletişim araçlarıyla, akran gruplarında ve usta-çırak ilişkisi sonucunda kazanılan davranışlar informal eğitimin ürünleridir.

Çocuklar arkadaşlarıyla sokakta, okulun bahçesinde oyun oynayarak, gençler akran gruplarıyla etkileşim kurarak yardımlaşmayı, dayanışmayı, işbirliğini ve kurallara uymayı öğrenirler. Artık bilgisayar aracılığıyla merak edilenlerin öğrenilmesi kolaylaşmış; kitle iletişim araçları eğitimsel işlevler üstlenmiştir. Günlük hayatta girdiğimiz etkileşimsel aktiviteler informal anlamda eğitimimize katkı sunmaktadır. Tüm bunları kapsayan informal eğitim, kontrollü ve planlı olmadığı için bu eğitim sürecinde bireyler farkında olmadan olumlu (istendik) davranışların yanı sıra, zararlı (istendik olmayan) davranışları da öğrenebilirler. Sigara içmek, kopya çekmek vb. davranışlar buna örnek gösterilebilir.

Davranışçılığa karşı varoluşçuluk diye adlandırdığımız çağdaş anlayış insan doğasına ilişkin eski ön kabullerin yerine yeni ön kabuller yerleşmesini savunmaktadır. Eski ön kabullere göre; insan doğuştan kötüdür, kötülük yapma; kaytarma, istismar etme eğilimi güçlüdür. Bu yüzden bireyleri sıkı denetlemek, hiç boş bırakmamak, hırçın davranmak gerekir. Eskiden devletin toplumsal düzeni sağlamak için baskıcı davranması bu yanlış anlayıştan kaynaklanıyordu. Evde ve okulda da aşırı baskıcı ve sert tutum bu anlayışın ürünüydü.

20.yüzyılda işletmelerde yapılan araştırmalar çalışanlara değer verildiğinde, güvenildiğinde ve temel hakları gözetildiğinde iş veriminin aşırı düzeyde yükseldiğini ortaya koydu. Bu çalışmalar insan doğasına ilişkin ön kabullerin yeniden gözden geçirilmesini sağladı. Demokratikleşmenin de tetikleyicisi olan yeni ön kabuller tam tersini ifade etmektedir. Buna göre insanlar dünyaya melek olarak gelirler ve yetiştikleri ortamdaki tutumlara bağlı olarak insanlaşmaktadır.

Okullarda neredeyse bir din gibi öğretmenlerin vazgeçemediği davranışçılık ve onu temel alan geleneksel eğitim anlayışının insanlığa verebileceği bir şey kalmamıştır. Birkaç yüzyıldır çocukların kişiliklerini bozan ve ruhlarını karartan bu anlayış gereksiz bilgi ve sınırlamalarla pırıl pırıl beyinleri yormakta, sinir sistemini yıpratmakta ve doğuştan gelen saflığı yok etmektedir. Böylece insanlaşmayı ve sağlıklı birey olma ihtimalini yok etmektedir.

Alternatif olarak bugün önerdiğimiz çağdaş anlayış; çocukların benlik algılarını sağlıklı kılmayı ve kendileriyle barışık olmalarını amaçlamaktadır. Gereksiz bir sürü bilgi yerine beyni çalıştıracak kadar bilgi ve eleştirel düşünme becerisi yanında öğrenmeyi öğrenme yeterliği kazandırmak önemsenmektedir. Çocukların dünyaya gelirken getirdikleri saflık korunmakta ödül ve cezanın bu saflığı bozmasına izin verilmemektedir. Ödül ve cezanın yerine uygun geribildirimler ve sonuçlarına katlanma iradesi önemsenmektedir.

Hümanist anlayışa göre; eğitimin sonsal amacı, bireyin kendini gerçekleştirmesidir. Kendini gerçekleştiren birey, yeteneklerini ve gizilgüçlerini içinde yaşadığı ana ve ortama göre sonuna kadar kullanabilen kimsedir. Kendini gerçekleştirme bir süreç olarak, insanın kapasite, gizilgüç ve yeteneklerinin, çevrenin sınırsız olanakları içinde gelişme ve zenginleşme eğilimi göstermesidir. Gelişmeye, yaşantıya açıklığı ve ketlenmişliği ifade etmelidir. Çağdaş eğitim sistemleri bireyin, zihinsel, bedensel, sosyal ve duygusal yönden bir bütün olarak gelişimini hedefleyen eğitimde bütünlük ilkesini benimser (Kılıççı, 2000, s. 23).

Rogers (1968), ruh sağlığını koruyucu bir eğitimi benimsemekte ve bu konuda insan ilişkilerinin önemine işaret etmekte, bireyin eğitiminin bir bütünlük içinde olması gerekliliğini vurgulamaktadır. Rogers’a göre eğitim, kişiyi geleceğe hazırlama değil, yaşamın içinde, yaşamın kendisidir. Kişinin arkadaşları ve ailesi içinde yaşadığı yetersizlik, nefret, korku, acı gibi olumsuz duygularla mutluluk, hayranlık, sevgi ve güç kazanma isteği gibi olumlu duygular matematik, tarih dersi kadar eğitim programlarının önemli bir yanı olmak zorundadır.

Eğitim programlarının böylesine duygulara yönelik oluşu, duygulara önem vermesi, akademik konuların öğrenilmesi ve akademik başarıyı da düzenler, hızlandırır. Eğitim ancak oluşum ve bütünlük içinde, insan yetiştirdiğinde eğitim olarak nitelendirilir ve öğrenmeler de kişinin ilişkili olduğu diğer insanların dünyası kadar, soyut bilgi dünyasının derinliğine ve açıklığına keşfetme bilincine ulaşmayı öğrenme olmalıdır (Rogers, 1968).

Kısaca Rogers, insancıl ( birey, öğrencimerkezli) eğitim anlayışını benimsemekte ve eğitim ortamları ve kurumlarında bu anlayışın benimsenmesinin gerekliliği ve katkılarına dikkat çekmektedir. İnsanın eğitiminin ancak bu anlayışla insana yakışır hale gelebileceği ve gelişimsel özellik taşıyacağına inanmaktadır. Çağdaş eğitimin temelinde birey merkezlilik ön planda tutulmuş ve insancı eğitim anlayışına geniş yer verilmiştir.

İnsan doğasına ilişkin yeni önkabuller yönetim ve eğitim anlayışının giderek daha demokratikleşmesine yol açmıştır. Yeni eğitim yaklaşımları klasik okulun çocukların öğrenmekten ve okula gitmekten nefret etmelerine yol açan yanlışlarını düzeltmek üzere harekete geçmiştir.

Bana göre yanlış ana-baba ve öğretmen tutumları yeni neslin kişilik gelişimini olumsuz yönde etkilemekte ve ruh sağlığını tehdit etmektedir.Ana-babalar ve öğretmenler aile ve okul ortamını yeniden düzenlemek zorundadırlar.Huzur dolu ve çocukların olumlu duygular içerisinde bulunmaları eğitimlerini kolaylaştırmaktadır. Artık kesin olarak biliyoruz ki öğrenmeyi sağlayan insan beyni birey olumlu duyguların etkisi altında olduğunda daha iyi çalışmakta ve öğrenilenler daha kalıcı olamaktadır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki; dünyaya biyolojik anlamda insan olarak gelmekle insan olunmuyor. Bebeklikten itibaren sağlıklı bir aile ortamında sonra sırasıyla okulöncesi eğitim, ilk, orta ve yüksek öğretim kurumlarında gelişimin bütün alanlarında kapasitesi ölçüsünde ve doğrultusunda gelişimini sağlayacak eğitim olanaklarından yararlanan bireylerin başarılı ve mutlu olmaları; saldırgan eğilimlerden kurtularak insanlaşmaları mümkündür. Çocuklarınızın sevgiden ve bilgiden nasibini almaları insanlaşmalarının ön koşuludur. Bunu sağlayacak olan yetişkinlerin eğitim anlayışlarını sürekli yenilemeleri de bir zorunluluktur.

Dr.Mehmet Zeki ILGAR

KAYNAKÇA

BİLGE, Filiz.“Gestalt ve İnsancıl Yaklaşımda Öğrenme” Gelişim ve Öğrenme Psikolojisi, Ed.B. Yeşilyaprak. Pegem A Yayıncılık. Ankara, 2002.
FİDAN, Nurettin. Okulda Öğrenme ve Öğretme. Kadıoğlu Matbaası. Ankara, 1986.
ULUSOY,A. Gelişim ve Öğrenme, Anı Yay.Ankara,2002
KAZANCI, Osman. Eğitim Psikolojisi. Kazancı Kitap Ticaret AŞ. Ankara, 1989.
KILIÇÇI, Yadigar. Okulda Ruh Sağlığı. Anı Yayıncılık. Ankara, 2000.
ROGERS, C. R. Interpersonal Rel ationship. Journal of Applied Behavioral Science, 1968.
VARIŞ, Fatma. Eğitim Bilimine Giriş. Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara, 1978

Romancı, Olağanüstü Bir İnsandır

Hani ermişler tayy-i mekân ve tayy-i zaman yaparlar ya. Romancı bunları her romanında yapar. Hatta gerekirse aynı romanda birkaç defa yapar. Yetmez… Ermişler bir de don değiştirirler ya… Suret değiştirirler. Romancı daha iyisini yapar. Don veya aynı anlamdaki suret değiştirmek, nihayet aynı insanın başka bir bedene geçmesi demek. Romancı tayy-i insan yapıyor. Başka bir bedene geçmekle kalmıyor, o bedenin ruhunu da üstleniyor. Bu, herhâlde, suret değiştirmenin ötesidir.

Daha ziyade Leydi Chatterley’in Aşıkı romanıyla tanıdığımız D. H. Lawrence için şöyle bir methiye okumuştum, mealen, “Bir ağacın içine girer ve size dünyayı o ağacın gözünden, o ağacın hisleriyle anlatır”. Rahmetli dostum Erol Güngör de bize, bir yazarın Bolşevik İhtilali’ni bir köpeğin gözünden anlattığını söylemişti, o keyifli ve muzip tebessümü ile. Muhtemelen Bulgakov’un Köpek Kalbi’nden bahsediyordu.

Efendiler, gerçeğe dönelim!

Ağacın ruhuna girmek, köpeğin ruhuna girmek biraz abartılı olur ama romancının insanların, romandaki kahramanlarının ruhuna girmesi gerekiyor. Bu kolay değil ve kolay olmadığındandır ki herkes romancı olamıyor. Hikâye için de aynı şeyleri söyleyebiliriz.

Yine bundandır ki romancı roman yazarken trans hâlinde bulunuyor. Dostum, şair ve yazar Yağmur Tunalı, rahmetli eşim Emine Işınsu’yu anlattığı birkaç yazısında, bir gün bize geldiğinde, Işınsu’nun gözlerindeki dalgınlığın yok olduğunu, biz insanların arasına indiğini görüp, “Roman bitmiş!” dediğini anlatır.

Flaubert’in, Madam Bovary’yi yazdığı sırada, bir arkadaş meclisindeki sohbetten sıkılıp, “Gerçeğe dönelim arkadaşlar, Emma kiminle evlenecek?” diye sorduğu hikâye edilir.

Romana ve edebiyata bu ani ilgim, Emine Işınsu Roman Ödülü’nden dolayıdır. Daha önce yazdığım gibi verimli bir süreç oldu ve 141 roman geldi. Böyle bir ödül veya yarışma ilân edilirken düzenleyicilerin endişesi, “Ya yeterli kalitede eser gelmezse!”dir. O felaket gerçekleşirse, “…layık eser bulunamamıştır.” gibi sevimsiz açıklamalar yapılır. Bizim ödülde, çok şükür öyle olmak bir yana, keşke birden fazla ödül ilan etseydik, dedirtecek sayıda güzel roman geldi. Daha önce belirttiğim gibi Ülkü Demiray, Cümbezin Kızı ile ödülü alırken onun arkasından da birinci sınıf iki roman geldi; Üzeyir Karahasanoğlu’nun, Gece Hep Gece ve Özlem Kıvanç Kurt’un, Serin eserleri… Daha başka değerli eserler de cabası…

Tayyi zaman, mekan, insan

On yıllardır edebi eserlerle değil, daha çok sosyal bilimler alanındaki kitaplarla ilgilendim. Onları okuyup elimden geldiğince onları yazdım. Ödül vesilesiyle dikkatim yeniden edebiyata döndü. Emine Işınsu Roman Ödülü’ne katılan eserler bana gönderiliyordu. Fakat yarışmanın tertipçisi karışmamalı düşüncesiyle gelenleri jürilere açmak dışında kimin neyi gönderdiğine mümkün mertebe bakmadım. Ancak jüri kararını, ne mutlu ki oy birliğiyle, verdikten sonra gelenleri okumaya koyuldum. Tabii önce Cümbezin Kızı’ndan başladım. Onu ve sonra Gece Hep Gece’yi bitirdim. Şimdi Serin’i okuyorum.

Pek güzel romanlardı. Elinizden bırakamayacağınız lezzetteydiler. Sonra soğuk bir sosyal bilimci veya daha beteri, tabiat bilimci gibi sordum: Pekâlâ, iyi romanı iyi yapan nedir? İşte yukarda anlattığım tayy-i mekân, tayy-i zaman ve tayy-i insan fikirleri böyle sorulardan çıkar; daha önce de gözlediğim, düşündüğüm fevkaladeliklerdir bunlar.

Sorunun cevabı ne? Sorunun cevabı şu: İyi roman gerçek olmalıdır. “Nasıl!?,” diyeceksiniz, “gerçek mi? Yahu adı üstünde, edebiyat diyoruz.” Hani “fiction”ı tercüme edip “kurgu” diyoruz… Ama romanın bir gerçeği var ve o gerçek ihlâl edildiği anda roman çakılıyor.

Roman sahici olmalı

Nedir bu “romanın gerçeği”?

İşte bunun cevabı romancının yukardaki “tayy-i mekân”, “tayy-i zaman” ve en önemlisi “tayy-i insan”da hata yapmamasına bağlı. İlk ikisi nispeten kolay. Roman Osmanlı döneminde geçiyorsa, kahramanınızı cep telefonuyla konuşturamazsınız, değil mi? Ama daha zor olanı, anlatım bir kahramanın gözünden ve duygusundan anlatılırken aniden romancının sesinin duyulması. Eskiden anlaşılan buna katlanmak daha kolaymış. “Ey kaari (okuyucu)” diyerek yazar araya giriverirmiş ve bu normal karşılanırmış. Tolstoy bazen Harp ve Sulh’u kesip okuyucuya tarih felsefesi anlatır. Ancak bunu romanın içinde değil, bölüm sonlarına eklediği kısa notlarda yapar. Eski nesirlerde de birden – hoppala – yazının ortasına “Beyit” diye bir başlık atılıp bir şiir eklenirmiş. Artık hiçbir okuyucu bunlara tahammül edemez ve hiçbir aklı başında yazar da bunu yapmaz. Fakat romanın gerçeğinin dışına çıkmanın daha örtülü fakat yine de öldürücü yolları var. Sevgilisinden yeni ayrılmış genç kız durup da ağaçlar arasından süzülen ay ışığının ne kadar güzel olduğunu size anlatmaz. Değil mi? Anlatırsa roman çakılır işte…

Dostum fikir adamı ve şair Yağmur Tunalı’ya “Roman gerçek olmalı, değil mi?” diye sordum. O başka bir kelime seçti: “Sahici olmalı.” dedi.

Romanın sahiciliğinin tek yolu da yazarının o trans hâlidir. O uyanırsa okuyucu da uyanır. Uyanmak o âlemi bir anda püf diye söndürüverir.

  İslâm ve Batı Medeniyeti  (1)

     İslâm’daki rahmet, Kur’an semasından yağmaktadır. Kur’an’ın Medeniyet esasları müsbettir.

Doğruluk ve hidayet yolunun tabiatında, insanın lâyık olduğu şekilde ilerlemesi ve refahı söz konusudur. Ruha lâzım olacak surette nurlanma / aydınlanma ve gelişme vardır.

     Kitlelerin birlik ciheti; içlerinde zuhur edebilecek unsuriyete / ırkçılığa ve menfî milliyetçiliğe fırsat vermez. Onların yerini din bağı alır. Vatandaşlık bağı doldurur. İman kardeşliği sağlar.

     Çünkü ancak mü’minler / inananlar kardeştir. Diğerleri ise, İslâm’a aday insan olan kardeşlerimizdir.

     Dışardan bir tecavüz ve saldırı vaki olsa, sadece müdafaa ve savunmada bulunur. Çünkü vatan sevgisi imandandır.

     Oysa Menfî Batı Medeniyeti; hevesi ve kötü arzuları serbest bırakmıştır. Heva ve nefsanî düşkünlükleri hür bırakmıştır. Hayvanî hürriyete, sınırsız bir imkân tanımıştır. Böylece  heves ve kötü arzular insana tahakküm eder. Heva, yani nefsanîlikler; insanı istibdadı ve baskısı altına alır.

     Üstelik, zorunlu ve mecburî olmayan ihtiyaçları; zarurî, giderilmesi zorunlu ihtiyaçlar; yemek, içmek, giyinmek gibi temel ihtiyaçlar hâline sokmuştur. Böylece rahatlığı gidermiş, insanı yersiz huzursuzluklar içine itmiştir.

     Meselâ bir insan, dört şeye muhtaç iken, menfî medeniyet onu yüz şeye muhtaç ederek, fakirleşmesini mümkün kılmış. Öyle ki, helâl kazanç masrafı karşılayamaz olmuş. Bu da insanları hileye ve haram yollara başvurmaya sevketmiştir.

     Böylece, Allah’ın koyduğu esasları bozmuş. Bazı kesimlerin haksız kazanç, yersiz servet ve haşmet / ihtişam ve sözde görkemlilik sahibi olmalarına yol açmış. Kişileri ise, hem ahlâksız etmiş, hem de fakir hâle düşürmüştür.

     Nitekim, İlk Çağlar’daki her türlü vahşet, zâlimce davranışlar, sayısız cinayetler, acımasızlığın sergilendiği tüm hıyanetler; bunun açık delilleridir.

     İşte bu gibi gayri insanî davranışları; şu habis / pis, çirkin ve kötü Menfî Batı Medeniyeti, Birinci Dünya Savaşı esnasında, tüm detaylarıyla birlikte bir defa daha, hem de bütün dehşetiyle kustu. Yeryüzünü kana boğdu.

     Bu yetmezmiş gibi, aynı mel’âneti İkinci Dünya Savaşı’nda tekrarladı. Hava, deniz ve karanın yüzlerini bulandırdı, kanla lekeledi.

     İşte bütün bu manzaralar; İslâm Âlemi’nin Batı’ya karşı çekimserliğinin somut delil ve kanıtlarıdır.

     İşte bu yüzden, İslâm Âlemi ve Osmanlı Devleti; ister istemez Batı’ya karşı kendilerini soğuk bir davranışta buldular.

     Çünkü İslâm’da olan İlâhî nurun seçkin özelliği; Müslümanları böyle menfî bir medeniyete karşı yakınlık dıymaktan, onları müstağni kılmış, uzak durmalarını sağlamış.

     İstiklâl ve hürriyetlerini her şeyin üstünde tutmaları gerektiği düşüncesiyle onları sabitlemiştir.

     Çünkü İslâmiyet’in ruhunda şefkat, imanın verdiği izzet ve şeref vardır.

     Beyanı mucize olan Kur’an’ın; mucizeli, beyaz, parlak ve hayır getiren eli, İslâm’ın hakikatleri ve dinin gerçekleri; istikbalde / yakın bir gelecekte; o zahiren şaşaalı gözüken, aldatıcı Menfî Batı Medeniyeti’ni; karşısında hayret secdesine mecbur edecektir.

     Zira, Menfî Batı Medeniyeti’ini Deha’sı ile İslâm Medeniyeti’nin Hüda’sının menşe ve kaynakları ayrıdır.

     Hüda semadan indi. Deha zeminden çıktı.

     Hüda kalpte işliyor, dimağı / beyni de işletir.

     Deha dimağ / beyinde işler, kalbi de karıştırır.

     Hüda ruhu nurlandırır / aydınlatır. Ruha ekilen mânevî tohumları ve kabiliyet çekirdeklerini sümbüllendirir. Karanlıklı tabiatlar, onunla ışıklanır. Olgunlaşma, gelişme istidat ve kabiliyeti; birden bire yol alır. İnsanın bedeni ve hayvanî yönü olan cismanî nefsini; emrine amâde kılar. Gayretli ve kabiliyetli insanları melek sima eder.

Deprem Ekonomisi ve Yüzleşme

Görünen o ki,  artık gerçekle yüz yüzeyiz ve aktif fay sistemleri kendini saklamıyor. Sismik hareketlilik ülkenin birçok bölgesinde varlığını gösteriyor. Biriken enerjinin bilinmeyen bir zamanda açığa çıkmak gibi bir fiziksel ilkesi var. Özellikle Marmara’da deprem tehlikesi inkâr edilemez bir gerçek -ve aktif fayların enerji hesabına göre – tahrip eden büyüklükte olacak. Deprem olduktan sonra o bildik serzenişleri, beylik lafları yine duyacağız;  “..yine ders almadık, hiç bir önlem alınmadı, …şunlar yapıla-cak-tı, ..bunlar edilecek-ti, yapı stokları yetersiz, kentsel dönüşüm sorunları, inşaat maliyetleri, yapı yönetmeliğindeki zayıf noktalar, vs, vs..” gibi anlamsız ve hamasî sözleri artık geçiyoruz. Çünkü eylem olmadıkça bu söylemler ancak gürültü kabilinden görülür. Öncesini kısmen kaçırdık gibi, bugünden tezi yok, deprem sonrası ne yapmalı?. Artık buna bakmalıyız.

Deprem Sonrası

** Beklenen büyük deprem deprem etkisi sadece İstanbul’a değil Doğu Marmara ve civarında önemli hasarlar yapacaktır (İstanbul, Adalar, Kocaeli, Tekirdağ, Yalova, Bursa, Sakarya..).

** İstanbul’da; çevre yolları, otobanlar, köprüler, viyadükler dahil bütün taşıt trafiği kilitlenecektir.

**Uzunca süre ilkyardım ve acil kurtarma ekipleri bundan etkilenerek deprem alanlarına ulaşamayacaklar.

**Toplumsal panik olacak, enerji şebekeleri hasara uğraması nedeniyle bunu fırsat bilen bazı hırsızlık ve yağmalama olayları olabilecek.

Ne Yapmalı?

Meskenlerde bina yönetimleri, işyerleri-AVM’ler’de ve diğ.’de iş güvenliği uzmanları aşağıda sıralanan kurtarma araç ve gereçleri ACİLEN temin ederek kullanılmak üzere denetimine almalı:

** Her bina yönetimi ve Site Yönetimleri organize ederek ;

  • Akü ve ledli aydınlatma aparatları (site ve iş merkezleri için jeneratör) temin etmeli, 
  • Beton kırma, balyoz, (mutlaka)çelik demir kesme makası bulundurmalı,
  • Basit krikolar, levyeler, kazma, kürek gibi araçlar bulundurmalı,
  • Önceden belirlenen ilkyardım eğitimli-sağlıkçı  birinin kullanması amacıyla sağlık çantası bulundurulmalı.
  • Toz, duman ve diğer solunumu zorlaştıracak durumlarda gaz maskesi bulundurmalı.

Bugün gündemde ekonomik sorunlar var. Ülke gündeminde henüz deprem yok, “olunca bakarız” gibi bir durum var. Aslında bütün ekonomik göstergeleri alt-üst edecek boyutta devasa bir kavram sırada bekliyor; “deprem ekonomisi”. Beklenen olası can kayıplarını telafuz etmek zor. Hasarın boyutları için de surları aşan 1509 Konstantiniye depremi (Ms=7.2) gibi diyelim. Bir nevi küçük kıyamet. Nüfus yoğunluğu nedeniyle de büyük kayıplar söz konusu. Son K.Maraş ve Elbistan depremleri sonrası önemli bir bütçe ödeneği deprem ekonomisi kapsamında ayrıldı. Her iki depremlerin ekonomiye maliyetinin 103.6 milyar dolar olduğu açıklandı. Bunun yorumu şudur ki, can kaybının maddi karşılığı olamaz. Bina hasarı anlamında ise, güvenli yapı denetimi olmazsa ülke ekonomisine muazzam bir yük getirmektedir.

İstanbul örneği: Son bir-iki yılda 700 bin bina kentsel dönüşüme girmesi gerekiyordu. Ancak bunun yüzde 12 kadarı yeni yönetmeliğe göre dönüştürüldü. Gerisi bekliyor. İyimser konuşmak yerine gerçekleri söylemek lazım. Sahil bölgelerde bu tip eski yapıların güçlü depremde ayakta kalmaları düşük ihtimal.  

Bir yerbilimci sorumluluğu gereği tekrar etmek gerekirse;   

  • Türkiye’nin büyük çoğunluğu aktif faylardan oluşmaktadır.
  • Marmara bölgesinde, nüfusun ve ülke sanayiisinin 1/3’ü yerleşmiştir.
  • Kuzey Anadolu Fay Zonu’nun batı-güneybatı kesimi, fay denetimli havzalardan oluşmaktadır (İzmit-Sapanca, Adapazarı, Geyve, İznik, Gemlik, İnegöl, Saros,). Bu alanlarda deprem tehlikesi vardır ve devam etmektedir.
  • Yapılaşmada depreme dayanıklı yapı yönetmeliği için radikal kararlar alınmalıdır.
  • İmara açılan alanların zemin araştırılması titizlikle yapılmalıdır.
  • İmar affı gibi bir kavramın literatürden kalıcı olarak çıkarılmalı.
  • Deprem bilinci yaygınlaşmalı, orta öğretimde ve üniversitelerde yer bilimleri okutulmalı.

Dünya kamuoyunda dileğimiz, umudumuz, beklentimiz; “Türkiye’ye güvenle gidebilirsiniz. Artık onlar her zemin için depreme güvenli yapı tekniğini iyi biliyorlar, hem de çok iyi” demeleri. Artık bunu başarmalıyız. Selam ve sağlıkla.

Târık Buğra’dan İki Kitap: Gagaringrad / Moskova Notları ve Makalelerinden Seçmeler

Târık Buğra (2 Eylül 1918, Akşehir / 26 Şubat 1994, İstanbul) muhteşem bir yazardı.  Önce ‘Târık Buğra ihtişam’ı ile tanışınız: 

Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının en önemli yazarlarından olan Târık Buğra ilk ve orta tahsilini İstanbul’da tamamladı. Konya Lisesi’ni bitirdi (1936). Çeşitli aralıklarla İstanbul Üniversitesinin Tıp, Hukuk ve Edebiyat fakültelerinde ikişer üçer yıl okuyup vazgeçti. Akşehir’de çıkardığı Nasrettin Hoca Gazetesi ile gazeteciliğe başladı. İstanbul’a gelince Milliyet, Yeni İstanbul, Haber ve Tercüman gazetelerinde fıkralar yazdı, sanat sayfaları düzenledi. ‘Dağ Ne Kadar Yüce Olsa Yol Üstünden Aşar’ atasözünü mânâlı bir şekilde kullanarak ‘Haftalık Yol Dergisi’ni çıkardı.

Târık Buğra, gazetecilikle olan ilgisini 1983 yılı sonuna kadar devam ettirdi. Gazete yazılarının değişik ve kendine has özellikleri vardır. Hiçbir zaman basmakalıp düşünce ve ideolojilerin tâkipçisi olmamıştır. Zaman zaman dil, edebiyat ve sanat konularına da yer verdiği bu yazılarında hür, bağımsız ve meseleler karşısında tarafsız bir yazar olma vasfını kaybetmemiştir.

Târık Buğra, edebiyat dünyâsına küçük hikâyelerle girdi. Cumhuriyet gazetesinin açtığı bir yarışmada ‘Oğlumuz’ adlı hikâyesi ile ikinci olması, onun için bir dönüm noktası olmuştur. Daha sonra Çınaraltı ve İstanbul dergilerinde hikâyeler yazmaya devam etti. Bu hikâyeler kronolojik bir sıra ile incelendiğinde ilk dikkati çeken şeyin, yazarın bir acemilik/çıraklık dönemi olmayışıdır. Hemen her yazarda tâkip edilen zaman içinde ustalaşma, Târık Buğra’da görülmez. O, daha ilk hikâyesinde usta bir yazar olduğunu ortaya koymuştur. Hikâyelerinde daha çok yakın çevre, aile hayatı, sevdâ ilişkileri, küçük kasaba intibaları gibi ferdî ve dar çerçeveli konular göze çarpar. Târık Buğra olay değil, atmosfer hikâyecisidir.

Roman dünyâmızda Târık Buğra’ya sağlam ve sarsılmaz bir yer sağlayan eseri hiç şüphesiz ‘Küçük Ağa’dır. Bu eserde ve bunun devamı olan ‘Küçük Ağa Ankara’da ve ‘Firavun İmanı’ romanlarında Millî Mücadele ilk defa değişik bir açıdan ele alınmıştır. Daha çok devletin resmî görüşünden hareket eden ‘Kurtuluş Savaşı’ isimli romanlarının tam aksine bu üç romanda meseleler, insan / millet açısından ele alınmış, yeni ve doğru bir yorumla ortaya konulmuştur. Bu roman ‘târihî açıdan Millî Mücâdele’de insanın yeri, milletin yeri nedir?’ sorularının cevaplarını araştırır.

Yazar, ‘Yağmur Beklerken’ isimli romanında Serbest Fırka denemesinin, ‘Gençliğim Eyvah’da ise 1970’li yıllarda Türkiye’nin bir numaralı meselesi hâline gelen anarşi olaylarının değişik yönlerini, perde arkasını tasvir ve tahlil eder. Târık Buğra, ‘Osmancık’ ile de, Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarını anlatmıştır. Bu eserde de cihan devletini kuran irâde, şuur ve karakterin tahlili vardır.

Târık Buğra, roman kahramanlarını idealize etmez. Onun romanlarındaki bütün tipler tabîidir. İnsanı, en gerçek ve inkâr edilemez yanından -mizacından- ve insanın en soylu duygusundan -hüzünlerinden- ele almıştır. Bu özellikleriyle Târık Buğra, realizmin Türk romancılığındaki en usta yazarlarından birisidir. Târık Buğra’da belli ve kalıplaşmış bir fikri ispatlama, yorumlama ve propagandasını yapma endişesi yoktur. O, romanı, roman olarak düşünür. Târık Buğra’yı bugün ve gelecekte sarsılmaz yapan özellik onun bu tutumudur. Ona göre roman, hattâ sanat; ‘Kâinatı ve insanları bir mizaca göre yeniden yaratmaktır.’ Bu açıdan bakılınca Târık Buğra, bir tahlil ustası olarak göze çarpar. Onun bâzı romanlarında insan, bazılarında mesele ön plândadır, fakat ikisi de her zaman dengelidir. Târık Buğra roman ve tiyatro gibi yarına kalıcı eserlerin en mükemmel kültür Türkçesi ile yazılacağını savunmuştur. Sanat eseri için her türlü basmakalıbı reddeden bağımsız bir sanat anlayışını benimsemiş olan Târık Buğra, güzel Türkçesi, canlı ve yoğun üslûbu, derin tipleri ile Türk hikâye, tiyatro ve roman yazarlarının başında yer almıştır.

Eserleri: Hikâye: Oğlumuz (1949), Yarın Diye Bir Şey Yoktur (1952), İki Uyku Arasında (1954), Hikâyeler (1964, yeni ilâvelerle 1969) Tiyatro: Ayakta Durmak İstiyorum, Akümülatörlü Radyo, Yüzlerce Çiçek Birden Açtı (1979) Gezi Yazıları: Gagaringrad (Moskova Notları) (1962), Fıkra ve Deneme: Gençlik Türküsü (1964), Düşman Kazanmak Sanatı (1979), Politika Dışı (1992). Roman: Siyah Kehribar (1955), Küçük Ağa (1964), Küçük Ağa Ankara’da (1966), İbiş’in Rüyası (1970), Firavun İmanı (1976), Gençliğim Eyvah (1979), Dönemeçte (1980), Yalnızlar (1981), Yağmur Beklerken (1981), Osmancık (1983), Dünyânın En Pis Sokağı (1989). Senaryo ve oyunu: Sıfırdan Doruğa-Patron (1994).

Eserin giriş sayfalarından birkaç paragraf:

Şu küçük kitabı aranızdaki komünizm sempatizanlarının, asıl onların okumasını isterdim. Cılız sesimle onlara sesleniyorum:

Sebebiniz ne olursa olsun komünistliğinizden utanmayınız. Sırf komünist olduğunuz için sizi kimsenin hor görmeye, suçlamaya hakkı olmadığını biliniz. Ama o en büyük faziletin, hoşgörürlüğün sizden niçin esirgendiğini, niçin bu esirgeyişin bütün dünyâyı sardığını düşününüz. Komünizmin ne olduğunu, Rusya’nın ve peyklerin ne durumda bulunduğunu, hele hele bunları iyice öğreniniz. Kendinize değer veriyor, saygı duyuyorsanız bunu yapmalısınız. Bunu yapanlar, -satılmışlar bir yana- aldandıklarını veya aldatıldıklarını görecek, hoşgörürlüğün neden kendilerinden esirgendiğini anlayacaklar, en mutlu anlamıyla, kurtulacaklardır.

Moskova hava alanına indiğim zaman valizlerimde ‘silâh, uyuşturucu madde, deklare ettiğimden fazla döviz, yıkıcı neşriyat’, kafamda da hiçbir peşin hüküm yoktu. Komünist dünyâsının bu başşehrinde 6 gün, 6 gece kaldım, bu arada geniş caddelerinden her yöne akıp giden binlerce insan, yazmaya değmez, ama insanın içinde tortu bırakmaya yeter binlerce yüz gördüm. Bu tortu bende hüzünden başka bir şey değildi. Karşınıza işte çırılçıplak çıkıyorum: Moskova’ya apatik (çevreye karşı aşırı derecede ilgisiz) inen bu insan, ‘bir şeyler bekleyen, bir şeyler yapılmasını sabırsızlıkla bekleyen’ yurduna pekâlâ komünist, o değilse, bir komünizm sempatizanı olarak dönebilirdi. Ama ben aynı havaalanından içimde sınırsız bir hüzünle ayrıldım: Hüznüm Rusya’daki yüz milyonlarca insanın durumundan, sınırsızlığı da yurdumdaki aldanmış veya aldatılmış olanlardan ileri geliyordu.

Bu kitabın, karınca kaderince, yükümü hafifleteceğini umarak avunuyorum.

İki defa ölen birçok insan biliyorum. Bu ölümlerden İkincisi dâima şahsiyetle ilgilidir ve çoğunlukla bir cinâyet olmuştur. Böyle bir cinayetin katili ile maktulü, bugün Kızıl Meydan’daki lüks mozolede yan yana yatıyorlar ve kaderlerine damga bastıkları milyonlarca insandan aynı itibarı görüyorlar: Bu iki insandan biri, ölen Lenin, öteki öldüren Stalin’dir.

Şu okuyacağınız röportaja ‘Moskova Notları’ adını verdim. Bunun yerine ‘Kuyruklar Moskovası’ da diyebilirdim. Gerçekten de Moskova’daki kuyruklara çeşit ve uzunluk bakımından, dünyânın herhangi bir yerinde, herhangi bir devirde, rastlanacağını sanmıyorum. Ve Moskova’daki bu kuyrukların en uzununu ve devamlısını işte o lüks mozolenin önünde gördüm.

Bana -hem de gururla- söylediklerine göre bu kuyruk, ayazı sıcağından, sıcağı ayazından çarpıcı Kızıl Meydan’da yazın da kışın da, kar demez, kıyâmet demez, hep böyle upuzun bulunurmuş. Halbuki bunu bana söyleyen aynı insanlar, Stalin’i yermek, hatta ona küfretmek için, 5 günlük beraberliğimizde en azından beş on defa sebep buldular. Bunları sırası geldikçe yazacağım.

Başka bir şey söylemeye lüzum var mı Efendim?

Kitap; 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 117 sayfa olarak 2022 yılında yayınlandı.

MAKALELERİNDEN SEÇMELER

Sanat Târihi dalında yüksek lisans sâhibi ve merhum Târık Buğra’nın eşi, hikâye ve roman yazarı Hatice Bilen Buğra’nın yayına hazırladığı eser, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 520 sayfa olarak 2023 yılında yayınlandı.

Kitapta Merhum Târık Buğra’nın 1951-1954 yılları arasında Milliyet Gazetesi’nde ‘Sanat Hareketleri’ ve ‘Fıkra’ başlıklı köşelerde yer alan 461 adet yazısı yer alıyor.  

Her bir yazı, -ele alınan konuya veya meseleye çok geniş açıdan bakıldığı için- güncel olma özelliğini kaybetmemiştir. Sanatın, sanatkârın, sanatseverlerin dünkü problemleri günümüzde aynen devam etmektedir. Bu durum, işbaşına gelmiş bütün hükümetlerin sanat ve kültürle yeteri ölçüde ilgilenmediğinin tescilidir.

Bütün ömrü sanat ve kültür hareketleri içerisinde geçen sivil toplum kuruluşlarında yönetici sıfatıyla hasbî olarak çalışmış bir kültür adamımızın belirttiğine göre, kültür bakanları içerisinde en mükemmel çalışan tek bir bakan vardır: İstemihan Talay. Üstelik Sayın Bakan, sosyalizmi benimseyen bir partinin milletvekilidir. Yanlış da olsa, halk arasındaki yaygın kanaate göre ‘solcu’dur.  Değerlendirme sâhibi 88 yaşındaki kültür adamı ise yine halk nezdinde ‘sağcı’dır.

İnsan kalabalıklarını millet hâline getiren en önemli unsur, ‘kültür’dür. Kültür ise, her şeyin siyâsetten ibâret olduğu ülkemizde üvey evlâttır. Futbol kadar değeri yoktur.  

Medeniyet beynelmilel, kültür ise millîdir. Millî kültür; bir millete âit bilgi, inanç, davranışlar ve bunlara bağlı maddî mânevî unsurların bütünüdür. Düşünce, gelenek, örf ve âdetler, bilmece, bulmaca, masallar, destanlar, halk oyunları, yazılı ve sözlü sanat eserleri, resim, mimârî,  ebru, minyatür, hat sanatı, tezhip, tiyatro geleneği gibi her türlü maddî ve mânevî değerler, kültür bütününün aslî unsorlarıdır. Merhum Buğra, bu parçaların savunmasını ve tanıtımını, ideolojilerin at gözlüğünü kullanmaksızın gerçekleştirmişti.

Eserden tadımlık bir makale:

ESKİLERDEN ÖRNEKLER

Yılan hikâyesine dönen bir irtica meselesi vardır, bilirsiniz. Bu konuda eli kalem tutanlarımız nasıl bir tavır takındı, ihtimal bunu da bilirsiniz. Fakat biz burada bir defa daha tekrar edelim.

Muhakkak olan bir şey varsa, o da irticanın dinsizlik kadar dinden ayrı bir şey oluşudur. Ne çâre ki bizim yeni sanatkârlarımız bu konuda kendilerine bir vazife düştüğünü hissedip işe giriştikleri nispetle haksızlaştılar veya düpedüz bir deyişle irticaa saldırıyoruz diye dine, vicdana yâni doğrudan doğruya insana yüklendiler. Bu; ne sanattır ne de içtimâî oluştur. Bu olsa olsa bozuk bir psikolojidir. Vardığı netice de irticanın kendisine pek benzedi. Büyük kalemlere bakınız: Onlar büyük otoritelere karşı açtıkları savaşlarda dâima aynı neticeyi elde edebilmek için çırpınırlar, bu da ‘insana karşı müsâmaha‘dır.

Şimdi bir de eskileri görelim bu konuda. Yalnız haklarını tamamen ödemiş olmamız için, zamanlarındaki din müessesesinin bugün elinde bulundurmadığı amansız kuvveti unutmamamız lâzım. Onlar ham sofularla, kuru taassupla, riya ile boğuşurken yakılmak, asılmak tehlikeleri ile de karşı karşıya idiler ve yakıldılar da asıldılar da.

Bugünkü nesil hesabına ne kadar esef edilse yeridir: bir zincir koptu ve imanı ile düşüncesi ile her çeşit hareket tarzı ile istismardan korumak istedikleri bir yaşama hakkını insana hediye etmek için kalem kullanan büyükleriyle irtibatı kaybettiler. Köksüzlük, hiçbir seviye için hak iddiasına imkân bırakamaz.

İrtica ve kara taassuba karşı eskilerin açtığı büyük, güzel, çünkü insânî mücâdeleden beyitler, mısralar, örnekler getirmek istiyorduk. Fakat bu neye yarar?

Bir savcı rolünü benimsemek istemiyoruz. Bir şeyler kazanmak niyetinde olanlar Seyyid Nesimi’ye, Rûhi Bağdadâdî’ye Nefi’ye, Galib’e baksınlar. Ziya Paşa’ya baksınlar: Velhasıl şu şöhretleri yüzünden yok edilen, büyüklükleri yüzünden küçümsenen insanların hepsine baksınlar. Onlarda hayatın, yâni insanın güzelliğini, ulviliğini kemirmek, sömürmek isteyen her rezâletin mahkûmiyetini görecekler. Halka karşı gelen devlet nasıl vurulur görecekler, vicdana karşı gelen cami nasıl vurulur görecekler, riyâ, dalkavukluk, tavsiye, haksız koruma, demagoji ve tâviz nasıl vurulur göreceklerdir.

Evet, dost da idiler ve asıl mühimi ve bugün asıl yokluğu çekilen de budur sanıyoruz. Bugünün şâir ve hikâyecilerinden ‘İnsanlar sizi seviyorum’ veya Benim canım Türkiyem’ benzeri lafları çok işittik. Lâkin bu ne ifade eder? Bir bebek çıkıp da ‘Ey kâinat seni çok seviyorum’ dese alkış mı tutacağız?

Sevmek bilmektir’ derler. Gerçekten de sevmek, hür ve benlik sâhibi bir gözle bakarak hacmin her yönünü tanıyabilmektir. Bu yapılabildi mi, dostluk, lâfı bir kere edilmeden dahi mısralardan, cümlelerden taşar.

Benim din anlayışıma, benim kültürüme, yaşayışıma düşman, küçümseyişi ile düşmandan da beter, sonra da beni seviyor? Önce kendini sev kardeşim. Kendini kurtar. Hayranlıkların tabiiyet derecesinde iken sevme ile hatta ilgiyle ne alışverişin olabilir senin?

Ziya Paşa: ‘Milliyeti nisyan ederek her işimizde / Efkâr-ı Frenge tebaiyyet yeni çıktı,’ demiş.

Aradan neredeyse bir asır geçti de eskitemedik. Şahsiyetsiz şef garson bile olmaz ki. Bırakın adapteyi teknisyenlerle kadınlara canım.

Târık Buğra Hakkında:

Târık Buğra: İtaatsiz Bir Taşralının Entelektüel Portresi’ isimli eserinde Prof. Dr. Mehmet Tekin, yazarımız hakkında şunları yazıyor:

Birinci Dünya Savaşı’nın serpintileri, Mütâreke trajedisi, Osmanlı’nın yıkılışı, Millî Mücâdele, Cumhuriyet’in kuruluşu, Millî Devlet olabilmenin sancıları, inkılâplar, Tek Parti dönemi, çok partili sürece geçiş, 1960 darbesi, Yassıada yargılamaları, Menderes ve iki bakanın idamı, 68 Olayları, öğrenci hareketleri, 12 Mart 1971 Muhtırası, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamı, akla ziyan siyasî tasarruflar (9 yılda: 1971-1980 11 hükümet kurulup bozulması), 70’lerin kanlı anarşi olayları, 1980 darbesi, Özal hükümetleri, liberalizm esintileri, Güneydoğu meselesi…

Türkiye, pek az milletin tahammül edeceği bunca acı ve ibretlik deneyimi, hepi topu 80 yılda yaşar; daha doğrusu yaşamak mecbûriyetinde kalır. Nereden bakılırsa bakılsın, yaşanan; sosyal, siyâsî mânâda derin ve telâfisi zor bir travmadır. Buğra’nın hayatı, baştan sona bu ‘netâmeli’ ve o ölçüde uzun sürmüş sancılı, aynı zamanda içinde umudu barındıran bir sürece tesâdüf edecek ve o, bu netâmeli sürecin terbiyesinden geçerek kendini bulmaya, ayakta durmaya çalışacaktır.

Tarık Buğra, çok yönlü bir sanatkârdır. Kuşatılmışlığına, yoksulluk ve yoksunluğu rağmen… Kendi ifâdesiyle arkası artık yama tutmayan pantolonla dolaşmasına rağmen diklenmeden dik durarak kendini nasıl inşa ettiğini öğreniyoruz. İşin sırrı, Buğra’nın mizacındadır. O mizacın nasıl oluştuğu, kitabın sonraki bölümlerinin konusudur.

Tarık Buğra, taşradan gelmiştir. İstanbul’dadır ve İstanbul’da bir ‘edebiyat cumhuriyeti’ vardır ki kendinden olmayana tepeden bakar. Daha da ötesi, hoyrat ve nobrandır. Diğer taraftan büyük ideallere sâhip, aklında ve gönlünde sanatkâr olma kararlılığı olanlar, Thomas Mann’a göre biraz megaloman olmalı, komplekslerini gizlememelidir. Çünkü bunlar, ihtirasları tetikleyen özelliklerdir. Normalleşen sanatkârlar, sanatkâr olma imkânını kaybeder. Kendini yalnızlıklara mahkûm etmeli ki yükselebilmek daha büyük bedeller ödemenin tâlimini görmeli.

 Târık Buğra-Vitrinlerin Zaferi/Sanat, Edebiyat ve Dil Yazıları isimli eser, Türkiye’nin 1951-1954 yılları arasındaki 4 yılının sanat ve edebiyat târihini günümüze taşıyor.

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                             ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.   İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50 Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

Osmanlı Saltanatı Batmıştı

30 Ekim 1922 günüydü…

Ülkenin Kurucu Kadrosunun Lideri Başbuğ Gazi Paşa Müslüman olduğundan ve Hz. Muhammed’den övgüyle söz ederdi. Peygamber’den bahsederken, genellikle “Cenab’ı Peygamber”, “Peygamber Efendimiz”, “Fahr’i Kâinat Efendimiz” ve onun dönemi söz konusu olduğu zaman da “Peygamberimiz zaman-ı saadetlerinde” diyerek söze başlardı…

*

Meclis’te saltanatın kaldırılması görüşmeleri vardı. Kürsüye çıktı, Hz. Peygamber’den sonra gelen Raşit halifelerin devlet başkanlığına seçilme usullerine değindi ve konuşmanın bir bölümünde gecenin Mevlit Kandili’ne isabet ettiğini hatırlatarak sözlerini sürdürdü:

*

“Bugün o gündür, gerçek şudur ki Arabi tarihlerinde bu akşam doğum gününün yıldönümüne rastlıyor. İnşallah bu hayırlı tesadüftür.”

Salonda Hep bir ağızdan “İnşallah!” sesleri yükseldi.

*

Hz. Muhammed’in peygamber oluşundaki hikmetten söz etti sözlerini sürdürdü:

“Ey Arkadaşlar! Tanrı birdir, büyüktür. İlahi adaletin tecelli ettiğine bakarak diyebiliriz ki insanlar iki sınıfta, iki devirde mütalaa olunabilir. İlk devir, beşeriyetin çocukluk ve gençlik devridir.

İkinci devir, beşeriyetin rüşt ve kemal devridir. Beşeriyetin, birinci devrede tıpkı bir çocuk gibi, tıpkı bir genç gibi, yakından maddi vasıtalarla kendisiyle iştigal edilmeyi istilzam eder. Allah, kullarının lazım olan nokta-i tekâmüle vüsülüne kadar, içlerinden vasıtalarla dahi kullarıyla, iştigali, lazime-i ulühiyetten addeylemiştir

Onlara Hz. Âdem aleyhisselamdan itibaren mazbut ve gayr-ı mazbut bildirilen ve bildirilmeyen namütenahi denecek kadar çok nebiler, peygamberler ve resuller göndermiştir. Fakat peygamberimiz (sav) vasıtasıyla en son dinin ve medeniyetin hakikatlerini verdikten sonra artık beşeriyetle bilvasıta temasta bulunmaya lüzum görmemiştir. Beşeriyetin derece-i idrak, tenevvür ve tekemmülü, her kulun doğrudan doğruya ilhamat-ı ilahiye ile temas kabiliyetine vasıl olduğunu kabul buyurmuştur. Ve bu sebepledir ki Cenab-ı Peygamber, Hatemü’l Enbiya olmuştur ve kitabı, Kitab-ı Ekmel’dir.”

*

Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıldığını, yeni bir Türkiye Devleti’nin doğduğunu, Anayasa’yla, egemenlik hakkının, milletin olduğunu belirten bir önerge hazırlandı. Sekseni aşkın vekil imzaladı.

*

Önerge okundu. Karşı çıkanlar oldu. Mersin Vekili Albay Salâhattin Bey, İzmir Vekili Ziya Hurşit o grubun ateşli savunuculuğunu yaptı. Meclis, 31 Ekim 1922 günü toplanmadı. Hakları Savunma Grubu toplantısı yapıldı. Osmanlı egemenliğinin kaldırılmasının kesinlikle gerekli olduğunu vekillere bir kez daha anlattı.

*

Ve gün gelip çattı. Takvim yaprakları 1 Kasım 1922 gününü gösteriyordu. Meclis kürsüsüne çıktı. İslam ve Türk tarihinden söz ederek halifelikle sultanlığın ayrılabileceğini, ulusal egemenlik makamının Türkiye Büyük Millet Meclisi olabileceğini, tarihsel olaylara dayanarak açıkladı. Ortam gergindi. Konuyla ilgili üç komisyon kuruldu.

*

Anayasa, Diyanet İşleri ve Adalet. Komisyonlar iki farklı görüştekileri aynı fikir çatısı altında buluşturacaktı. Diyanet İşleri encümeni hararetle halifeliğin sultanlıktan ayrılmayacağını savundu.

*

Gazi ve kendi gibi düşünenler karşı grubun konuşmalarını dinliyordu. Tartışmaların anlamsız olduğuna kanaat getirdiği sırada Karma Komisyon başkanından söz isteyerek, önündeki sıranın üstüne çıktı ve yüksek sesle görüşünü dillendirdi:

*

“Efendim, egemenlik hiç kimse tarafından hiç kimseye, bilim gereğidir diye; görüşmeyle, tartışmayla verilmez. Egemenlik, güçle, kuvvetle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milletinin egemenliğini, ele geçirmişlerdi; bu sarkıntılıklarını altı yüzyıldan bu yana sürdürmüşlerdi. Şimdi de, Türk milleti bu saldırganlara ‘Artık yeter!’ diyerek, egemenliğini, ayaklanarak kendi eline almış bulunuyor. Bu bir olupbittidir. Söz konusu olan; ‘Millete egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız?’ sorunu değildir. Sorun zaten olupbitti durumuna gelmiş gerçeği açıklamaktan başka bir şey değildir.

Bu, ne olursa olsun, yapılacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes bunu doğal karşılarsa, bence uygun olur. Yoksa gerçek yine yöntemine göre saptanacaktır. Ama belki birtakım kafalar kesilecektir!”

*

Salona derin bir sessizlik çöktü. Konuşmasını aynı ses tonunda sürdürdü:

“İşin din bilimi yönüne gelince, hoca efendiler hiç kaygılanıp üzülmesinler…”

*

Ankara vekili Hoca Mustafa, “Affedersiniz efendim” diyerek söz istedi:

“Biz konuyu başka görüş açısından ele alıyorduk; açıklamalarınız bizi aydınlattı. Karma Komisyon’ca sorun çözümlenmiştir…”

*

Kanun önergesi çabucak yazıldı. İkinci birleşimde okundu. Ad okuyarak oya sunulması önerisi üzerine kürsüye çıkarak konuşmasını yaptı.

“Buna gerek yoktur, memleket ve milletin bağımsızlığını sonsuza kadar koruyacak ilkeleri yüce Meclis’in, oybirliğiyle kabul edeceğini sanırım?”

Salondan “Oya konulsun!” sesleri yükseldi. Başkan oya koydu, önerge oybirliğiyle kabul edildi.

Yalnız, cılız bir ses işitildi:

“Ben muhalifim…”

O ses, “Söz yok!” sesleriyle boğuldu.

Osmanlı saltanatı artık bitmişti.