22.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Mayıs 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 242

21 Mayıs 1864 Büyük Kafkas Sürgünü (Çerkes Soykırımı)

0

1864
yılındaki Çerkes Sürgününden 65 yıl sonra,
1929 baharında Adigey’e bilimsel
çalışma üzerine giden Gürcü tarihçi Simon Canaşia’ya Şapsığların bölgesi
Cubga’da karşılaştığı 91 yaşında bir ihtiyar o günleri şöyle anlatmıştır: Deniz
kenarında yedi yıl boyunca atılmış insan kemikleri vardı. Kargalar erkek
sakallarından ve kadın saçlarından yuvalarını kurarlardı. Deniz yedi yıl
boyunca karpuz gibi insan kafataslarını atıyordu. Benim orada gördüklerimi
düşmanımın bile görmesini istemem”

Altın Ordu Türk
Devletinin çöküşü ile Çarlık Rusya’sı Kafkasya’ya saldırılarına başlamış ve bu
saldırı beş asır devam etmiştir. 1770 yılından itibaren Ruslar Kafkasya ve
Dağıstan’a en ağır saldırılarına başladılar. 1770 de Dağıstan’a, 1779 da
Kabartay’a, 1784 de Çerkezistan’a saldırdılar. 1783 de bir bildiri yayınlayan İmam
Mansur, bütün İslam Alemini Moskoflara karşı cihada çağırdı. Bundan sonra İmam
Mansur, 10 000 kişiyi bulan kuvvetleriyle Viladikafkas ve Mazdoku Ruslardan
aldı. Kızlar kalesini kuşattı. Rusları Terek çayının karşı kıyısına attı. 1786
yılında küçük Kabartay bölgesi ve Kuban bölgesi kurtarıldı. 1791’de Ruslar
Anapa’yı sardılar, 14 günlük bir savaştan sonra kale düştü ve İmam Mansur
yaralı olarak esir edildi.

1829 Gazi Muhammed,
Ruslara karşı silahlı bir ayaklanma gerektiğini bildirdi. Gazi Muhammed ve Şeyh
Şamil Ruslara karşı savaşa başladılar. 1832 yılında Ruslarla savaşta Gazi
Muhammed şehit oldu. İmam Hamzat Gazi Muhammed’in yerine geçti. 1834’de İmam
Hamzat Hunzak Camiinde namaz kılarken arkadaşlarıyla beraber şehit edildi.

1834’de Şeyh Şamil
İmamlığa getirildi. Teşkilatçı, yönetici ve ilim adamı idi. Dağıstan’da
tophaneler, baruthaneler, silah fabrikaları kurdurmuş, düzenli askerlik
teşkilatı yapmıştır. 1839’da Şeyh Şamil, Avarların ve Çeçenlerin önemli bir
kısmını kendi yanında toplamayı başarmıştır. 1848’de Şeyh Şamil tarafında
görevlendirilen Naip Muhammet Emin, Çerkezistan’a giderek Çerkezleri Ruslara
karşı örgütlemeye başlamış ve bu alanda önemli başarılar elde etmiştir. Bu
şekilde Ruslar, burada da ağır kayıplara uğratılmışlardır. 1851’de Hacı Murat,
Şamil’in emri üzerine 500 atlıyla Hazar denizi kıyısındaki Haydak ve Tabasaran
illerinde bir gösteri harekâtı yaparak bura halkının Ruslara karşı
ayaklanmasını sağlamakla görevlendirilmiştir.

Kırım Savaşının
başlamasıyla Bab-ı Ali, Naip Muhammet Emin’e “Paşa” rütbesi vererek Çerkezistan
mücadelesinde onu desteklemiştir. Naip, 1856 yılında Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa
ile görüşmeler yapmıştır. Aynı yıl Serasker Rıza Paşa’nın emir subayı
Kafkasya’ya giderek Abaza bölgesinde Naip Paşa ile görüşmüş, devletin kendisini
Ruslara karşı destekleyeceğini söylemiştir.1853’de Kafkasya genel valiliğine
Rus Prensi Baryatinsky atandı. Kırımdan getirilen 250 000 kişilik bir orduyla
Dağıstan çember içine alındı. Bundan sonra Rusların elde etmiş oldukları
başarıda, modern yivli ve setli Birdanka tüfeklerini kullanmalarının büyük
etkisi olmuştur. 1858 yılında Rusların baskısı artmıştır. İmam Şamil’in
direnmesi zorlaşmıştır. 1859’da Şamil Türkiye’ye gitmek, kendisinin ve
arkadaşlarının silahları alınmamak şartıyla Ruslara teslim oldu. Rusya’dan
çıkmasına izin verilmedi. Çar, Şamil’i saygıyla karşıladı. 10 yıl sonra Hacca
gitmesine izin verildi. Medine’de 1871 yılında gözlerini hayata kapadı.
Cennet-ül Baki de yatmaktadır. Şamil’in aile efradı Türkiye’de kaldılar
(Kayabalı- Aslanoğlu. 1976: 49-56).

1859 yılında Şeyh
Şamil’in yıllardır sürdürdüğü cihad sükut bulmuştu.  Her şeye rağmen
mücadeleyi bırakmayan Ubıhlar ve diğer Adigeler 1861 yılı yazında Soçi
vadisinde Büyük Hür Meclis adıyla bir meclis topladılar ve Rusya’ya karşı yeni savaş
stratejilerini belirlediler. 1861-1862 yılları arasında Laba ve Belaya
ırmakları arasındaki saha Ruslar tarafından işgal edildi. 1862-1863 yılları
arasında Abzeh bölgesini işgal eden Ruslar burada direnişle karşılaştılar.
Abzeh, Şapsığ ve Ubıhların Ruslara karşı direnişleri bir yıl daha devam etti.
1863 yılının yazında baş gösteren kuraklık ve kıtlık sebebiyle Adigelerin
direniş güçleri giderek tükendi. Abzeh, Şapsığ ve Ubıh kabilelerinden Osmanlı
topraklarına kitle halinde göçler başladı.

Bölgeyi işgal eden Rus-Kossaklar tarafından sıkıştırılan ve Rus
birlikleri tarafından kuşatılan Abazalar, imkansızlık içinde 1864 yılı
Şubatı’nda aileleri ve taşınabilir malları ile birlikte ya Kuban boyunda
kendilerine gösterilen noktalara yerleşmek veya Anadolu’ya göç etmek üzere son
kişilerine varıncaya kadar yurtlarını terk etmişlerdir. 6-16 Mart 1864 arasında
Tümgeneral Heymann komutasındaki Çarlık Rus Ordularının icra ettiği temizleme
harekatı bölgedeki Şapsığ’ların tamamen Osmanlı topraklarına göç etmesini sağladı.
İlerlemeye devam eden Tümgeneral Heymann’ın Vubıh boyunu 19 Mart 1864’te
yenilgiye uğratmasıyla Vubıhlar ve diğer Kafkasyalı boylar bağımsızlık
konusundaki bütün ümidlerini kaybetmişlerdi 21 Mayıs 1864 günü,
Karadeniz kıyılarındaki Tuapse yakınlarında yer alan Kbaade mevkiinde son Adige
birliğinin de Rus ordusuna karşı kahramanca savaşarak yenik düşmesiyle, Batı
Kafkaslarda devam eden Adige-Rus savaşları sona erdi (Hızal 1961: 47) (Berzeg
1987: 4-9).

Kesintisiz olarak 270
yıldan fazla bir süre devam eden Kafkas-Rus savaşları Kafkasyalıların
mağlubiyeti ve Rusya’nın Kafkasya’yı işgali ile sonuçlanırken 1.500.000’den
fazla Kafkasyalı ata yurtlarından sürülerek Osmanlı topraklarına gönderildiler.
Sürgün sırasında Dağıstanlılar, Osetler ve Çeçen-İnguşlar fazla bir nüfus
kaybına uğramazlarken, orta Kafkasların sarp ve derin vadilerinde yaşayan
Karaçay-Malkarlılar dağlara çekilerek sürülmekten kurtuldular. Ancak sürgün
Batı Kafkaslarda tam bir soykırım hareketine dönüştü. Karadeniz kıyıları ile
Kuban ovalarını Adigelerden temizlemek ve bu bölgeyi Rus Kazakları ve köylüleri
ile doldurmak isteyen Rusya, Adige kabileleri ile Abhazların büyük bir bölümünü
ata yurtlarından sürerek Osmanlı topraklarına gönderdi. Şapsığ, Abzeh, Besleney
gibi kabilelerin büyük kısmı sürgüne tabi olurlarken, Rus hükûmeti savaşlarda
en fazla ve en uzun direnişi gösteren Ubıhların tamamını Kafkasya’dan sürerek
Osmanlı İmparatorluğu’na gönderdi  (Tavkul 2007:122).

Rusya’nın Osmanlı
Devleti’ne karşı Panslavist ve dini motivasyonlu politikasının zirve noktası
olarak kabul edilen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşına kadar belirli bir tempoda
aralıksız süren Kafkasya’dan göç hareketi bu tarihte yeni bir hız kazanmıştır.
Bu savaşta Kafkasya Cephesinde daha önceki yıllarda Anadolu’ya göç eden Kafkasyalılardan
Trabzon’a yerleşmiş olan 18.000 Kafkasyalı genç Osmanlı Ordusu bünyesinde yer
almış ve savaş sürerken aynı vilayetten 3.000 gönüllü Kafkasyalı daha orduya
katılmıştır. Yine bu esnada Kuzey Kafkasya ve Dağıstan’da aynı zamanda başlayan
ayıklanma ve isyanlar Rus birliklerini zorlamış ve ancak birkaç Rus tümeninin
sevk edilmesiyle kontrol altına alınabilmiştir.

“93 harbi” devam ederken
1877 Mayıs’ında Osmanlı Devleti Kafkasyalı göçmen birliklerinden oluşan
yaklaşık 4.000 kişilik bir kuvveti Suhum yakınlarında karaya çıkararak
Kafkasya’dan Rusya’yı vurmak istedi. Bu sırada İmam Şamil’in naiblerinden olan
Abdurrahman etrafında oluşan mahalli direnişçilerin yürüttüğü çalışmalarla 9
Mayıs 1877 de Dağıstan’da ve 12 Mayıs 1877’de Kuban bölgesinde çıkan isyanlar
yardım alamadığı için bastırıldı. Savaşta Osmanlı Devletinin yenilmesinden
sonra Anadolu’daki göçmen Kafkasyalıların yaptıklarının ve Kafkasya’daki
isyanların hesabını sorarcasına Kafkasya’ya yönelen ve bütün güçleriyle
yüklenen Ruslar, henüz anayurtlarını terk etmemiş olan Kafkasyalılara karşı bir
ezme harekatına başlamışlar ve bunun sonucunda yeni ve büyük bir göç dalgası
ortaya çıkmıştır (Bice 1991: 50).

KAYNAKLAR:

Berzeg, SE,  Gurbetteki Kafkasya, II. Ankara, 1987

Bice, H,  Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler. Türkiye
Diyanet Vakfı. Ankara, 1991.

Hızal, Ahmet Hazer,  Kuzey Kafkasya Hürriyet ve İstiklâl Davası.
Ankara,1961.

Kayabalı, İ., Arslanoğlu, C,  Dağıstan, Dağıstan Tarihi ve Şeyh Şamil. Türk
Kültürü. Ankara, 1976.

Tavkul, U,  Kafkasya Gerçeği. Selenge Yayınları . 2007.

Değerler Çürümesi

Her milletin
kendisine has bazı özellikleri ve hasletleri vardır. Türk Milletinin de;
cesurluğu, misafirperverliği, büyüklere saygı, küçüklere sevgi ve şefkat,
utanma duygusu, gibi özellikleri vardır. Hatta Hz. Muhammet’in: “Komşusu açken
tok yatan benim ümmetim değildir.” Sözünün de yüzyıllardır uygulayıcısıdır. Bu
özellikleri benliğimizde taşıyan bir millet idik. Zaten bu hasletlerin birçoğu
bir zamanlar ilköğretim okullarında okuduğumuz ama sırf bazı etnik ırkçılar bundan
rahatsız oluyor diye okullarımızdan kaldırılan ANDIMIZ da vardı.

            Andımızın kaldırılması basite alınacak
bir mesele değildir. Çocuklarımızı hem andımızın içeriğindeki sevgi ve saygı
kültürünün oluşmasından mahrum bırakıyorsunuz, hem de kimliksiz bir nesil
yetiştirmeğe çalışıyorsunuz. Bu plan, emperyal zihniyetin siyasi ümmetçiliğe
giden yolun döşeme taşlarının bir parçası olsa gerek.

            Büyüklere saygının en bariz örneğini
eskiden köy kahvelerinde görürdünüz. Büyüklerin gittiği kahvehanelere gençler
gitmezlerdi. Eğer bir şekilde gittilerse de işlerini bir an evvel bitirip, o
kahveden aceleyle çıkarlardı.

            Okullarda İstiklâl Marşı okunurken
İstiklâl Marşını duyan herkes derhal bulunduğu yerde oturuyorsa ayağa kalkar, saygı
duruşunda bulunur, İstiklâl Marşının okunması bitinceye kadar beklerdi.

            Cenaze geçerken aynı saygı duruşu
cenazeye gösterilirdi.

            Belediye otobüslerinde yaşlılar,
hamileler, gaziler ayakta beklerken, gençler derhal ayağa kalkar onlara yerlerini
verirlerdi. Şimdi otobüslerin ön koltuklarında yaşlı, hamile ve gaz ve sakatların
yerleri işaretle belli olmasına rağmen gençler ellerinde birer cep telefonu göz
göze gelmemek için kafalarını dahi telefondan kaldırıp etraflarına bakmıyorlar.

***

            Bu değerler çürümesinin en bariz
örneğini 6 Şubat’ta Güneydoğumuzda binlerce vatandaşımızı kaybettiğimiz
depremlerde ve en son genel seçimlerden alınan sonuçlarda gördük.

            AFAT görevini yerine getirmedi, deprem
bölgesine 3 gün sonra erişebildi. AFAT’ın elinde bulunan depremzedelere
dağıtılmak için paketlenen gıda paketlerinin Osmaniye de milletvekili adayının
arabasında seçim propagandası olarak dağıtıldığını gördük.

            Milletin
gözbebeği Kızılay, depremzedelerin derdine çare olamadı. Deprem anında duyduk
ki, afetzedeye verilecek olan Kızılay’ın çadırları satılmış. Kızılay’da
toplanan paraların bir kısmı Ensar ve Türgev vakıfları kanalıyla New York-Manhattan’daki
21 katlı gökdelene harcanmak için gönderilmiş.

            Devletin deprem bölgesine ancak 2
gün sonra müdahale etmesi, imkânlarını ancak 3. Günden sonra seferber etmesi, kurtarma
ekiplerinin zamanında gelmeyişi binlerce vatandaşımızın enkaz altında
ölümlerine sebep olmuştur.

            Enkaz altında cesetler kokmaya
başlamış, salgın hastalığa yol açmasın, biran evvel defin işlemi yapılsın diye yıkanmadan
kepçe ve buldozerlerle kanallar açılarak cesetler elbiseleriyle gömülmüştür.

            Ama gelin görün ki, bütün bu
aksaklıklara sebep olan iktidar oyları, 14 Mayıs 2023 Başkanlık ve Genel
Seçimler neticesinde deprem bölgelerindeki oy yüzdelerinin Türkiye
ortalamasının üzerinde olduğuna şahit oluyoruz.

            Bu olayın Türk kültürüyle, örf,
anane ve ahte-vafa ile izah edilecek durumu olabilir mi?

            Buna demokrasi diyemezsiniz, “Milli
İrade”ye saygı da diyemezsiniz. Eğer illaki denilecek olursa da ben böyle bir
demokrasi ve Milli İradeyi kabul etmiyorum, saygı da duymuyorum.

            Sağlıklı kalın.

Kalp Yitiği

Kocaeli Şehir Hastanemiz

Şehrimizdeki sağlık hizmeti kurumlarına 23 Nisan 2023te, şehir hastanemiz
de eklenmiştir. Böylece bu
alanda 1220 yatak kapasitesi, konforlu binaları ve ileri teknik imkânları ile
yeni bir adresimiz daha olmuştur.

Ülkemizde modern
anlamdaki ilk yataklı tedavi kurumları numune hastaneleridir. İlki 1850lerde İstanbul’da.
İkincisi 1890larda
Ankara’da açılmıştır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında, Atatürk’ün bizzat
talimatları ile 5 şehirde daha yapılmıştır ve sayıları 7’ye yükselmiştir.  Daha sonra önce büyük il ve büyük ilçelerde olmak üzere devlet hastaneleriyle
bu hizmetler yaygınlaşmıştır. 1960lardan
sonra ise özellikle SSK’lı
çalışanların hizmet aldığı SSK hastaneleri açılmıştır. Şehrimizdeki bu
hastaneler ile ilgili bir değerlendirmeyi 2017de yazdığım makalemden okuyabilirsiniz.

Şehir hastaneleri bölgesel
büyük sağlık kompleksleri olarak düşünülmüştür. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip
Erdoğan’ın ilgi ve
talimatları ile hayata geçirilen kurumlardır. Kamu özel ortaklığı şeklinde yapılan ve Sağlık
Bakanlığı’nın kurumlardır, bu sebeple buradaki sağlık hizmetleri ücretsizdir.
33 adet olması planlanmıştır. 21incisi
Kocaeli Şehir Hastanesi olarak hizmete girmiştir. Bu hastanemiz İzmit ilçesinde eski adı cephanelik olup
askeri alan olduğu için, yeşil kalabilmiş bir tepecik ve çevresine inşa
edilmiştir. Çevresi TOKİ konutları, Dünya Bankası Deprem Konutları ve
vatandaşların bizzat yaptığı konutlarla çevrilidir. Planlama döneminde bu hastanemizin Derince Eğitim ve
Araştırma hastanesi ile entegre olacak şekilde önündeki askeri hastane alanına
veya halen medikal park hastanesi ve sembol AVM’nin yapıldığı o tarihlerde boş
olan kavaklık alana yapılması konusunda o günkü sağlık müdürümüz Dr. Şenol Ergüney ile birlikte
çalışmalarımız olmuştu. Dikkate alınabilseydi hem inşaat maliyeti azalacak hem
de ulaşım ve altyapı konuları daha kolay çözümlenecekti. Bu günkü inşaat
teknolojisi ile zemin sorunu çözülebilirdi. Nitekim inşaatta deprem emniyeti
gereği kolonlarda 1069 deprem izolatörü kullanılmış, bu sayede de herhangi bir
sarsıntı durumunda bile hizmetlerin sürdürülebilir olmasına imkân sağlanmıştır.
Olabilseydi, cephanelik bölgesi yeşil alan olarak kalabilecekti.

Şu anda hastaneye yeni açılan yollar ve yapılmakta olan, yakın
zamanda da tamamlanacak tramvay hattıyla şehir merkezinden kolayca
ulaşılabilir. Şehir hastanemiz A, B ve C olmak üzere üç ana bloktan oluşur.
Ayrıca yüksek
güvenlikli psikiyatri hastanesi ve fizik tedavi ve rehabilitasyon hastanesi
binaları mevcuttur. Bu büyük kompleksten hizmet alırken zorlanmamak için
gideceğimiz birimin hangi blokta olduğunu bilmemiz lazım. 2600 kapasiteli (1900
kapalı, 700 açık ve tamamı ücretsiz) otoparka hangi blokta olduğumuz bilgisine
göre yerleşmemiz işimizi
kolaylaştırır. Ayrıca ana girişte ve diğer girişlerde size yardımcı olacak
çalışanlara danışarak veya onlardan yardım alarak işinizin kolaylaşmasını sağlayabilirsiniz. Bu
kompleks binaların tamamında 75 asansör mevcuttur. Ayrıca 20 adet
y
ürüyen merdiven ile teknolojik imkânlarla hizmetin kolaylaştırılması
amaçlanmıştır. Ancak asansör
ve yürüyen merdivenler yapılırken bina katlar arası gidiş gelişlerde merdiven imkânı unutulmuştur(!)
Yangın merdivenleri vardır ama tabii ki onlar özel durumlar için yapılmıştır. 2500 kamu, 1500e yakın firma çalışanlarıyla hizmette olan bu
hastanemizde tabii ki o çalışanlar için düşünülmesi gereken özel
oda ve çalışma odaları yeterlidir. Çalışanların çocukları için kreş, kendileri
için ise cuma namazı dâhil, sosyal alanlarının artırılması, insan kaynağının
verimli kullanılması açısından daha yeterli kılacaktır. Bu hastanemizin sağlık
hizmet birimleriyle ilgili bilgileri diğer makalemde bulacaksınız.

Güvenli sağlık kurumları olan bu şehrimizde, sağlıklı yaşamamız
dileklerimle.

Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. MEHMET İNBAŞI İle Târih Sohbetinin de; Osmanlı Cihan Devleti’nin Sevk ve İskân Politikasını, Fetihlerin Kültür ve Siyâsî Sebeplerini Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Osmanlı
Cihan Devleti’nde fethedilen toprakların
iskânı konusu
hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Prof. Dr. Mehmet İnbaşı: Osmanlılar, yeni
fethedilen yerlerin güvenliğini sağlamak maksadıyla iyi hazırlanmış bir iskân
yöntemi kullanmışlardır. Başıboş göçebeler veya bir köyün ve kasabanın
problemli halkı, Osmanlı Devleti’nin uzak bir bölgesine kaydırılırdı.
Fetihlerin devam ettiği ilk yıllarda Osmanlılar, Anadolu’nun her tarafından
akın akın kendi topraklarına gelen Müslüman Türk halkın, Balkanlara gönüllü
göçünü sürekli teşvik etmiştir. Nüfus fazlasını yerleştirme amacının yanı sıra,
askerî ve malî şartlarda, bu iskân politikasını mecburî kılıyordu. Ordunun
büyük bir kısmını azab (*) ve yaya adlarıyla, şehirlerden ve
köylerden askere alınan Türklerin oluşturduğu Osmanlı Devleti’nin ilk
dönemlerinde, Türk nüfusun askerî açıdan büyük bir önem taşıdığı muhakkaktır.

Çetinoğlu: Osmanlı’nın
iskân politikası ile ilgili bilgilere kayıtlarda rastlayabiliyor muyuz?

İnbaşı: Süleyman Paşa’nın (*)
Gelibolu’ya yerleşmesinden sonra, fethettiği yerlerde emniyeti temin etmek
maksadıyla Anadolu’dan Türkmenler getirterek iskân ettirdiği bilinmektedir.
Bununla ilgili olarak kaynaklarda benzerlik arzetmekle birlikte pek çok kayıt
bulunmaktadır. Bu kaynaklardan ilki olan Âşıkpaşazâde’de; (*)

Gaziler geçdi kâfir mülküne hoş

Nice kâfir sarayı etdiler boş 

Çün Rumiline geçdi Müsülmân…

Atası Orhan Gazi’ye haber gönderdi kim devletinle
himmetinle Rum ili feth olunmağa sebeb olundı. Kâfirler gayet zebundur, imdî
şöyle malum ola kim, bu tarafdan feth olunan hisarlara vilâyetlere ehl-i
İslâmdan çok âdem gerekdir. Bu feth olan hisarlar içün içine komağa ve hem
yarar gaziler gönderin. Orhan Gazi dahi kabul etdi. Vilâyetine göçer Arab
evleri gelmiş idi. Anları sürdi Rum-iline geçirdi. Birinci zaman Gelibolı
nevâhisine sakin oldılar
…’ 

Şeklinde yer alan
kayıtlardan Süleyman Paşa’nın (*) iskân faaliyeti hakkında bilgi
edinmek mümkündür.

Benzer bilgiler
diğer kaynaklarda da yer almaktadır. Bunlardan Hadîdi’de;

‘…Bir iki gün içinde daşınub er

İki binden ziyade geçdi leşger, …

Hem alduk Rumeli’nin üç hisarın 

Tekturtağı, Gelibolı diyarın,

Gaza içün bize leşger gerekdür.

Hisarın hıfzı içün er gerektür…’

Şeklinde manzum
bir kayıt yer almaktadır. Aynı şekilde Neşrî’de (*) de;

‘…Süleyman Paşa (*) Rum-ili’ne geçti, evvel atası Orhan Gazi’ye
haber gönderdi kim devletli sultanımın himmetiyle Rum-ilini fethetmeye sebep
olundu. Küffarın gayrette zebunluğu vardır dedi. Ve bu tarafta feth olan
hisarlarda konmağa çok âdem gerek. Lütf edip yarar yoldaş gönderesiz dedi.
Orhan Gazi dahî bu sözü işitip ferahnak oldu. Karesi
(*) vilâyetinde göçer arab olurdu. Göçer
evlerle gelmişlerdi. Anda olurlardı. Anları Orhan Gazi sürüp, Rumiline geçirdi.
Bir zaman Gelibolu nevâhisinde sâkin oldular… Yevmen fe-yevmen durmadan feth
içinde oldular. Ve bu taraftan Karesi
(*) vilâyetinin halkı dahi gelir oldular ve gelenler yurt tutup gazâya
meşgul oldular
…’

Şeklinde yer alan
kayıt, Âşıkpaşazâde’nin (*) verdiği bilgilerle hemen hemen aynıdır.

Diğer kaynaklardan
Lutfi Paşa, Anonim Tevârih-i Âl-i Osman ve Kâtib Çelebi’de de benzer bilgiler
yer almaktadır. Süleyman Paşa’nın (*) 1357’de vefatından hemen sonra
da, Rumeli’ye göç devam etmiş, Rumeli’deki uç güçlenmiştir. Orhan Bey’in oğlu
Süleyman (*) için Bolayır’da yaptırdığı imarete ait 1360 yılına ait
vakfiyede, bu bölgede Türkçe adlar taşıyan birçok köy ve çiftliğin kurulduğu
görülmektedir. Yunan kaynakları da bu göçü doğrulamaktadır.

Çetinoğlu: Anadolu’dan
Rumeli’ye nüfus iskânı yaparken yerli halkın durumu ne idi?

İnbaşı: Osmanlı fetihleri devam ettiği sürece
şehirler dışında yaşayan Hıristiyan halk, Balkanların daha iç bölgelerine ve
dağlık kesimlerine doğru hareket etmişlerdir. Fütuhat sırasında köy ve
kasabalarını terk ederek başka bölgelere kaçanların yerlerine, Anadolu’dan
büyük ölçüde Türkmen unsuru nakledilmiştir. Bu göç harekâtı daha ziyade
Bulgaristan’a doğru olmuştur. Köylü nüfusunu ayrıntılı olarak veren mufassal
tahrir defterlerinde (*), Doğu Balkanlarda, Varna’dan Tuna’ya kadar
uzanan bölgede Yörük köylerini, yerli Hıristiyan Bulgar köylerinden ayırt etmek
kolaydır. Her şeyden evvel aslı Anadolulu olan Türk köylerinde, köy adları,
baba-oğul adları, Müslüman-Türk adlarıdır ve bu köyler, yerli Hıristiyan-Bulgar
köylerine göre genellikle daha ufak ve fakir köylerdir. Bulgar köylerinde
birkaç Müslüman haneye rastlanmaktadır. Bunların İslâmiyet’i yeni kabul eden
yerli Bulgarlar olduğu, baba adının Abdullah yazılması ile anlaşılmaktadır.
Genel olarak Müslüman olan Bulgarlar, yine kendi köylerinde yaşamaktadırlar.
Türklerin bölgeye göçleri ve yerleşmesi, Balkanların nüfus ve ekonomik şartları
sebebiyle hızlı bir şekilde gelişmiştir.

Çetinoğlu: İskân
politikasının iktisâdî boyutu düşünülüyor muydu?

İnbaşı: Osmanlı Devleti’nde devletin gelirlerini
artırmak amacıyla ve eski bir idarecilik ananesinin tecrübelerine dayanan basit
ve pratik usullerle reayayı (*), en verimli sahalarda ve rasyonel
bir şekilde çalıştırmak maksadıyla yapılan tehcir (*) ve iskânların
yanında, yeni fethedilen harap bir memleketi şenlendirmek, askerî sevkıyatı ve
erzak tedarikini kolaylaştıracak şekilde, yollar boyunca köyler ve kasabalar
kurarak nakliyat ve seyahati teşkilâtlandırmak ve nihayet yabancı bir
memlekette diğer düşman unsurlar arasına yerleştirecek Türk ve Müslüman
muhacirler ile, siyâsî ve askerî emniyeti sağlamak gibi gayeler ile de,
devletin sürgün usulüne sık sık müracaat ettiği görülmektedir. Rumeli’nin
iskânı hususunda alınmış olan tedbirlerin içinde en dikkati çekeni, bu bölgeye
daha ilk günlerden itibaren külliyetli konar-göçer unsurların aktarılmış
olmasıdır.

Çetinoğlu: İskân
edilen nüfus üzerinde devletin gözetimi söz konusu mudur?

İnbaşı: Osmanlılar, Balkanlara nakletmiş
oldukları bu gruplarla, yakından ilgilenmişlerdir. Eski Osmanlı kroniklerine (*)
göre, Süleyman Paşa (*) tarafından Gelibolu ve havalisine
yerleştirilen Türkmenler daha ziyâde Karesi (*) bölgesinden
getirilmiştir. Balkanlara adım atan Osmanlıların hızlı bir şekilde ilerlemesini
kolaylaştıran sebep, coğrafî olduğu kadar siyâsî olaylardı. Tuna vâdisi boyunca
Osmanlıların ilerlemesi kolay olmuş ve kısa sürede Eflak ve Moldovya’ya kadar
fetihler uzanmıştır. Bunun yanında Bizans’ın gücünü kaybetmesi, Bulgar kralları
arasındaki saltanat mücadelesi ve Duşan’ın ölümünden sonra Sırbistan’ın
Balkanlardaki nüfuzunu kaybetmesi gibi siyâsî olaylar, Osmanlı ilerlemesini
hızlandırmıştır.

Çetinoğlu: Fetihlerin
yalnızca askerî güçlerle gerçekleştirilmediği, başka etkenlerin bulunduğu
iddialarını değerlendirir misiniz?

İnbaşı: Balkan yarımadasındaki hâkimiyetin hızlı
gelişmesinin sosyal, kültürel ve siyâsî sebepleri vardır. Zira Osmanlı Devleti,
Bizans ve Haçlıların getirdiği feodal (*) toprak rejimi ortadan
kaldırarak araziyi mîri (*) esaslar dâhilinde işletmeye koymuştur.
Ortodoks halka geniş imtiyazlar tanımıştır. 16. asra kadar Balkan
yarımadasındaki halkın çoğunluğu gayr-i Müslim idi. Ama bu yapıya rağmen
ideolojisi İslâm’dı ve İslâm için savaşıyordu. Nitekim Balkanların Boşnak ve
Arnavut gibi iki önemli grubu 15. Yüzyılın ikinci yarısında İslâm dinine
geçtiler.

Çetinoğlu: Dinî
faktörlerin rolü oldu mu?

İnbaşı: Balkanların fethinden sonra bir tarafta
doğu Müslüman ve Grek Ortodoks dünyası, diğer tarafta batıda Katolik dünyası
olmak üzere aralarında çok güçlü bir rekabet vardı. 14. yüzyılın ikinci
yarısından beri, bilhassa bu bölgeleri kontrolleri altında tutan Katolik
güçler, Osmanlı yayılması ve yerli halk ile birleşip bütünleşmesi karşısında
şaşkına döndüler. Bu şartlara göre Balkan Hıristiyanlarının Osmanlılarla barışı
ve yakınlaşması politik bir durumu da ortaya çıkardı. İslâmî kurallara göre
sadece Müslümanların değil, Batı Hıristiyan dünyasının üç ana kolundan birisi
olan Ortodoksların da bu birlikte yer alması, Osmanlıların Avrupa’daki
yayılmasında etkili olmuştur. Fatih’in kendisini Ortodoksların hâmisi ilân
etmesi ile bu politika, daha da güç kazandı.

Çetinoğlu: Bosna’daki
Hıristiyanların özel bir durumu vardı…

İnbaşı: Müslüman nüfusun yoğun olarak yaşadığı
Üsküp’te (*) Grek Ortodoks kilisesinin yanı sıra, Yahudiler ve
Katolikler de bir arada yaşamaktaydılar. Nitekim Bosna’da bulunan Fransisken
Papazlarına temel insan haklarını veren ve onların Bulgaristan’da faaliyetine
hoşgörü ile yaklaşan Fatih Sultan Mehmed Han idi.

Çetinoğlu: Rumeli
fetihleri, Osmanlı gelişmesine nasıl tesir etti?

İnbaşı: Osmanlıların Avrupa’ya çok erken geçip
yerleşmeleri, devlet bünyesinin kuvvetlenmesinde büyük bir âmil oldu. Boş ve
zengin topraklar bulup buralarda yerleşmek maksadıyla birçok göçebe unsurlar,
fakir köylüler, Rumeli’nin zengin topraklarını elde etmek isteyen sipahiler,
Orta Anadolu’dan ve Karesi (*), Saruhan, Aydın ve Menteşe gibi sahil
beyliklerden Trakya’ya geldiler. Böylece Osmanlı Devleti Rumeli’den aldığı
güçle devamlı kuvvetini artırdı.

Çetinoğlu: Osmanlı’nın
Rumeli’de hızla yayılmasını sağlayan özel sebepler var mıydı?

İnbaşı: Osmanlı fetihlerinin Balkanlarda bu kadar
hızlı yayılmasının diğer bir sebebi de, bunun gerçekleşmesinde önemli rol
oynayan tarikat şeyhleri ve halkla daha yakın temasta bulunan dervişlerin
faaliyetleridir. Bu dervişlerin rollerini üç noktada toplamak mümkündür:

1-Fetihteki
rolleri; Bu insanlar geçimlerini sağlamak için gönüllü olarak sefere
katılıyorlardı. Bunlar Osmanlı Beyliği’ne gelerek bey ile ilişki kurup
yanlarındaki, bazen 50-60 bazen de 150-200 kişilik derviş gruplarıyla beraber
Bizans topraklarında birtakım fetihlere katılıyorlardı. Bunun en güzel
örneklerinden birisi Geyikli Baba’dır. (*)

2-Türkleştirme ve
İslâmlaştırmada etkin rol oynuyorlardı. Bu dervişler geçimlerini temin ederken
yerleştikleri yerlerde zaviyeler kuruyorlardı. Bu zaviyeler, ya kendileri
tarafından veya beyler tarafından yaptıkları fetihlere karşılık olmak üzere,
toprakları kendilerine vakfediliyor ve bu şekilde orada yerleşiyorlardı.

3-En önemli
fonksiyonları ise, Osmanlı hâkimiyetinin meşrulaştırılmasıdır. Bu insanlar
maiyetlerindeki dervişlerin dışında çok büyük kitlelere hitap ediyorlardı.
Hatta Osmanlı yüksek bürokrasisi, yüksek askerî erkânı içerisinde de bunların müritleri
olan kişiler vardı. Bu şeyh ve dervişler, Balkanlarda kurmuş oldukları zaviye
ve tekkeler vasıtasıyla bölgenin gayr-i Müslim halkını etkiliyor ve âdeta
Osmanlı ordusunun gelip bölgeyi fethetmesinden önce bir anlamda, halkı
psikolojik olarak fethe hazır hâle getiriyorlardı.  Bu zaviye şeyhleri, dindeki müsamahalı
tutumlarından dolayı Hıristiyanların daha kolayca ihtida (*)
etmelerini sağladıkları gibi, fetih hareketlerine de katılıyorlardı.

Çetinoğlu: Fetihler,
Türk-İslâm kültürünün yayılmasını sağladı mı?

İnbaşı: Osmanlılar tarafından iskâna tâbi tutulan
Türkmenler, Anadolu’dan Rumeli’ye dillerini ve kültürlerini de getirdiler.
Bunların çoğu yeni isimler altında, yeni köyler ve yerleşim birimleri kurdular.
Bu yönüyle Osmanlı fetihlerinin geçici macera ve çapulcu hareketi değil, kesin
bir yerleşme ve yurt tutma gayesini hedeflediği aşikârdır. Dolayısıyla
Balkanların fethi sırasında buradaki bazı muayyen bölgeler, yoğun bir göç ve
iskân hareketine sahne olmuş, kurulan iskân birimleri ile boşalmış topraklar
şenlendirilmiş ve işlenmeye başlanmıştır. Buralara iskân edilen Türkmenler,
zamanla buralarda han, hamam, köprü, medrese, zâviye (*), imaret (*),
tekke, cami ve mescit gibi Türk-İslâm eserleri inşa etmişler ve böylece
Balkanları bir Türk yurdu haline getirmişlerdir.

Sultan Birinci
Murad’ı müteakiben Yıldırım Bâyezid döneminde Rumeli’nin Türkleşmesi amacıyla
daha büyük ölçüde Türkmen unsurun nakledildiği bilinmektedir. Bu nakil
sırasında, devlet tarafından kendilerine zengin topraklar verilmek, bütün akrabalarıyla
göçecek olanlara yurtluk (*), toprak, tımar (*) gibi
imtiyazlar tanınmak suretiyle muhaceret teşvik edilmiştir. Yıldırım Bâyezid
devrine ait ilk iskân kaydı 1400-1401 yıllarında tuz yasağına uymayan
aşiretlerin nakledilmesi ile ilgilidir. Bu hususta Âşıkpaşazâde’de; (*)
‘…Saruhan ilinin göçer halkı var idi.
Menemen ovasında kışlarlar idi. Ol iklimde duz yasağı varidi. Anlar ol yasağı kabul
etmezler idi. Bâyezid Han’a bildirdiler. Han dahi Ertugrıl’a haber gönderdi
kim. Ol göçer evleri her ne kadar var ise iyice düzene alasın. Yarar kullarına
ısmarlayasın. Filibe
(*)  yöresine gönderesin. Ertuğrıl dahi atasının
sözlerini kabul etdi. Ol göçer evlerü gönderdi. Geldi Filibe
(*)
 yöresine kondurdular. Şimdiki dem de Saruhan
Beğlü dedikleri anlardır. Paşa Yiğit Beğ
(*), o kavmin ulusu idi. Ol zamanda anlarun ile bile gelmiş idi.’
şeklinde bir kayıt vardır. Bu bölgeye yapılan iskân neticesinde, 1516 yılına
bir Tahrir Defterinde (*) merkezi Tatarpazarı olan nahiyenin Saruhan
Beyli adıyla kaydedilmesi, kuruluş aşamasında buraya yoğun bir Türk unsurunun
yerleştirilmiş olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Yıldırım Bâyezid,
Rumeli’nin Türkleşmesinde büyük gayret sarf etmiştir. Nitekim Üsküp (*)
ile Niş arasındaki araziye Müslüman Türkleri yerleştirmiştir. Timur’un
Anadolu’yu istilasından sonra da göçler yoğunlaşmış, fetret devri (*)
sırasında kuvvetli ve nüfuzlu Türk unsurlarını kendi yanlarına çekmek isteyen
taraflar vasıtasıyla da, Rumeli’ye Türkmenler sevk edilmişlerdir. 1397’de
Mora’da Argos’un fethinden sonra Anadolu’dan bir kısım Türkmen ve Tatar
göçmenleri getirilerek Üsküp (*) ve Teselya civarına
yerleştirilmişlerdi. Rumeli’ye nakledilenler arasında Tatarlar da
bulunmaktaydı. Nitekim Kırım’da iktidar mücadelesini kaybeden Aktav Han / Aktay
Han, kendine tabi akraba ve kabilesi ile Tuna’yı geçip Sultan Bâyezid’e iltica
etmiş ve onun tarafından Filibe (*) havalisine yerleştirilmişti.
Speros Vryonis bunu ‘tipik bir askerî
fetih, fakat sayıca oldukça fazla etnik bir göçebe hareketi
’ olarak
yorumlamaktadır.

Çetinoğlu: Osmanlı’nın
sevk ve iskân politikasının özelliklerinden söz eder misiniz?

İnbaşı: Osmanlıların Balkanlardaki faaliyetleri
ile ilgili olarak, meşhur târihçi Lorga’nın ‘şaşılacak kadar hızlı tempolu’ dediği ilerlemesine, o çağların en
önemli sosyal belirleyicisi olan din açısından bakılacak olursa, devletin
topraklarında Avrupa’ya nazaran tercih edilecek bir hoşgörünün bulunduğu
görülebilir. Nitekim Osmanlılara esir düşen Selanik başpiskoposu Grigorios
Palamas, mektuplarında bâzen kendi girişimi ile önde gelen devlet ve din
damları ile yapmış olduğu dinî tartışmaları anlatır. Bu tartışmalara hoşgörü ve
uzlaşma havasının egemen olduğu görülür. Kaynaklardan anlaşıldığına göre, 14.
yüzyılın ortasından beri Osmanlı Beyliği’nde hüküm süren atmosfer,
Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında uzlaşmacı ilişkilere bütünüyle
elverişlidir ve Palamas tarafından resmedilen ortamı da doğrulamaktadır.
Nitekim Balkanlar’daki şehirleşme sürecinin temel faktörünü, büyük Balkan târihçisi
Konstantin Jirecek; ‘Osmanlı rejiminde,
küçük Balkan devletleri arasındaki sınırlar kalkmış, dolaşım ve ticaret
kolaylaşmıştır
.’ şeklinde ifâde etmektedir. Osmanlının kendi egemenlik
iddiası dışında bu milletler için istediği ortak bir din, dil, kültür iddiası
olmamıştır. Eğer Balkanlarda Hıristiyan topluluklarda İslâmlaşma, kültür
bakımından Osmanlılaşma olmuş ise, bu süreç bir zorlama yahut devlet politikası
sonucu değildir. Bu hoşgörü, müellifler tarafından istimâlet olarak
isimlendirilmektedir.

Çetinoğlu: Fetihler
yalnızca kılıç zoru ile mi gerçekleştirildi?

İnbaşı: Osmanlı yayılışında kılıç kadar, belki
ondan da ziyade istimâlet politikası denilen bir uzlaştırıcı politika, temel bir
faktör olarak hesaba katılmalıdır.

Çetinoğlu: İstimâlet politikası’ açıklamasını
lütfeder misiniz?

İnbaşı: Osmanlı kaynaklarında siyâsî bir terim
olarak kullanılan istimâlet, kendine meylettirme, kendi tarafına kazanma
anlamına gelir. Osmanlı Sultanları bir memleketi kendi ülkelerine ilhak etmeden
önce başlıca iki yöntemle hareket ederlerdi. Bir taraftan uç dedikleri serhat
bölgelerinden uç beylerinin önderliğinde yapılan gazâ akınları ile hudut ötesi
halkını yıldırırlar, direnme gücünü kırarlar, sonra o devlet veya halkı
istimâlet yoluyla kendilerine yaklaştırırlardı. Bulgaristan, Makedonya,
Arnavutluk, Sırbistan ve Yunanistan’da yerli askerî sınıftarı Osmanlıya sâdık
kalmış olan unsurlar, Osmanlı askerî kadrolarına alınır, onların fetih öncesi
dönemde tasarruf ettikleri pronia (*) ve baştinaları (*),
Osmanlı idaresince kendilerine tımar (*)  olarak verilirdi. Böylece yerli askerî sınıf,
Osmanlı hizmetine alınırdı. Bu da istimâlet politikasının, idârece askerî
sınıflara teşmili anlamına gelirdi. Böylece fethedilmemiş yerlerin askerî
sınıfları, bu gibi garantilerle Osmanlı egemenliği altına girmeye teşvik
edilirdi. Bu şekilde Osmanlı askerî kadrolarına girmiş olan yerli elemanlar,
birçok sancakta Hıristiyan tımar (*) erleri olarak 15. yüzyıl tahrir
defterlerinde (*) sık sık rastlanmaktadır. Bundan başka
Balkanlardaki Osmanlı egemenliğini kabul etmiş olan topluluklar, madenci,
tuzcu, derbendci (*), çeltikçi (*) vb. gibi çeşitli
görevleri de yapmaktaydılar.

Çetinoğlu: Osmanlı’nın
fetih ve istimâlet politikasının çok başarılı olduğunu görüyoruz. Başarıda
zirveye ulaşılan dönem olarak hangi zaman dilimini göstermek doğru olur?

İnbaşı: Her dönemde başarılı idi. Bu fetih ve
iskân politikası, Sultan 2. Murad Han ve Fatih Sultan Mehmed Han döneminde de
başarıyla devam ettirilmiştir. 1453’te İstanbul’un fethiyle birlikte
Balkanlardaki Ortodoks halk tam manasıyla Osmanlı teb’ası durumuna gelmiştir.
Yine Fatih Sultan Mehmed zamanında, Kastamonu ve Sinop’un fethinden sonra,
İsfendiyaroğulları Beyliği’nin başında bulunan İsmail Bey de, bütün cemaati ile
birlikte Filibe (*) havalisine iskân edilmişlerdir.

Çetinoğlu: Rumeli’deki
iskân politikası hangi târihe kadar devam etti?

İnbaşı: Rumeli’deki bu nüfus artışı, 16. yüzyılda
da devam etmiş ve yüzyılın başında 37.435 nefer daha bölgeye nakledilmiştir.
1520-1530 yılları arasında Balkanlardaki 77.268 olan göçebe sayısı, 1570-1580
yıllarında % 51 artarak 116.219’a yükselmiştir.

17. yüzyıldan
itibaren ise savaşların uzaması ve devletin Balkanlardaki kontrolünün
zayıf

Siyasetin Paralel Evrenleri

Türkiye’de, paralel evrenlerde yaşayan, birbirinden pek de haberi olmayan halklar var. En az iki paralel evrende. Belki daha küçük birkaç evren daha var.

Ne demek istiyorum? Aynı ülkeye, aynı olaylara bakıyoruz ve birbirine taban tabana zıt şeyler görüyoruz. Olaylar aynı, algılar bambaşka. Hadi biz subjektif değerlendiriyoruz. Peki, anketlere ne oluyor? İktidarı önde, muhalefeti arkada gösteren anket hatırlıyor musunuz? Bir düzine şirket varsa ikisi doğru bildi deniyor; peki öteki 10 şirketin verileri başka bir dünyadan mı alınmıştı?

Bunca gazeteci, bunca kanaat önderi, bunca fikir adamı, hatta bilim adamı? 14 Mayıs’a rap rap, emin adımlarla geldi ve 15 Mayıs’ta ağzı açık, şaşkın çıktı.

Biz, yirmi küsur yılın ardından bir ekonomik yıkıntı görüyoruz. Hukuktan eğitime, adaletten üniversiteye düşüşte bir ülke görüyoruz. Öyle anlaşılıyor ki biz azınlıktayız. Diğer evren, aya gitmeye hazırlanan, dünyanın imrendiği bir Türkiye görüyor.

Yankı odaları mı?

Bu son paragraftan bile emin değilim. Şimdi birileri çıkıp diyecek ki “Son güne kadar erzak dağıttılar, para saçtılar. Bu sonucun, şöyle veya böyle görmekle bir ilgisi yok. Parayı veren düdüğü çalıyor.” Ben buna da inanamıyorum. Hadi yüzde bir, iki böyle etkilensin.

Biraz makul görünen açıklama, yankı odası etkisi. Yankı odasının ne olduğunu bilenler yazının sonuna atlasın.

Bu, ithal bir tabir. Dış dünyadan tecrit edilmiş bir oda düşünün. Siz, odanın ortasında durup müthiş birnutuk atıyorsunuz. Ne olur? Sesiniz gider, o odanın duvarlarına çarpar ve size geri döner. Siz de “Vay be!”, dersiniz, “Ne güzel tepki! Herkes, ama herkes tıpkı benim gibi düşünüyor!”

İşte Türkiye’deki (en az) iki paralel evrenin  kendi yankı odaları var. İktidarın, iktidara tam yerleşirken yaptığı ilk iş, eski ana akım medyayı cebren veya hile ile veya kredi ile ele geçirmekti. Bu operasyonda gayet de başarılı oldular. Daha birkaç gün önce gördük. 29 televizyon kanalından “gazeteciler” Sayın Cumhurbaşkanımız’ın önünde hilal formasyonunda dizilmiş onu dinliyorlardı. Herhâlde basın toplantısıydı. Biliyorsunuz bizim yankı odasının kötü niyetlileri, bu  toplantılarda, o hilal formasyonundaki “gazeteciler”in önceden kendilerine verilen soruları sorduğunu söyler. Önceden hazırlanan cevaplar da onların arkasında bir yerdeki prompterden akmaktadır.

Tekrar Altay Tankı

Ne olursa olsun. Bunca kanal aynı anda aynı şeyleri söylüyor. Bundan iyi yankı odası mı olur? Sonra, bir o kadar günlük gazete de aynı mesajları tekrarlar: Altay tankı sahaya çıkıyor! Bu mübarek Altay tankı, 2011 seçimlerinde, Ak Parti’ye en çok oy getiren vaatti. Partinin sitesinde yayımlanan bir anket böyle söylüyordu. (Baktım, şimdi siteden kaldırılmış.) Olsun, erkek adam sözünden dönmez. Aradan 12 yıl geçse de sözümüz söz, vaadimiz vaattir. Daha daha? Muhalefet teröristtir. Su saatlerinizi PKK’lılar okuyacak. Yeterince PKK’lı bulunamazsa FETÖ’cüler okuyacak. 29 kanal ve bir o kadar gazete!.. Siz bunları okuyup dinlemişseniz, muhtemelen komşunuz da bunları okuyup dinlemiştir. Sabah karşılaşırsınız. “Selamünaleyküm komşu. Duydun mu, Altay tankı sahaya çıkıyormuş.” dersiniz ve komşunuz da “Aleykümselam. He ya.” diye cevap verir.

“İktidar vadediyor. Vaadini gerçekleştiremiyor. Ama yine vadediyor. Muhalefet teröristtir deyip duruyor. Halk cahil, kanıyor.” Bu da bizim evrenimizin yankı odasının bakışı ve anlayışı. “Bunlar kandırılır. Kandırılmasa Türkiye fakirleşirken, kendileri fakirleşirken, onları fakirleştirene oy vermeye devam ederler miydi?” dersiniz, derim. Sabahleyin de komşumla günaydınlaşırken o da beni teyit eder, “Evet, kandırılıyorlar.”

Sosyal yankı

Yandaş kanallar, yandaş basın. Sonra muhalif kanallar, muhalif basın. Bunlar 20. asrın teknolojileri. Biz, 21. asır sakinleri, şimdi yankı odalarımızı sosyal medyada yaratıyoruz. Sosyal medyayı tasarlayanlar da bu yankı odaları oluşsun diye kurmuşlar mekanizmaları.

Facebook’ta 5.000’e yakın “arkadaş”ım var. Facebook, bu sayının üstünde arkadaşa izin vermiyor. O yüzden arkadaşlık isteklerinde seçici davranmak zorundayım. Peki, nasıl seçiyorum arkadaşlarımı? Bakıyorum, biri benim 150 arkadaşımın da arkadaşı. Öbürü benim arkadaşlarım arasında kimseyle arkadaş değil veya sadece 15’iyle arkadaş. Tabii birinciyi seçiyorum. Bundan iyi yankı odası mı inşa edilir?

Twitter’de, beğendiğim fikirleri tweet edenleri takibe başlıyorum. Beni de benim yazdıklarımı beğenenler takip ediyor. Buyurun size yankı odası. İsterseniz postmodern kabile deyiniz.

Eh seçim sonuçları bizim ağzımızı da açık bırakır, onların ağzını da. Tek ortak noktamız, ağzı açık kalmaktır.

Bizim gördüğümüzü onlar görmüyor; onların gördüğünü biz görmüyoruz. Bizim gördüğümüzün de onların gördüğünün de gerçekle ilgisi ne kadar acaba? https://millidusunce.com/siyasetin-paralel-evrenleri/

Kırım: Sürgünde Yeşeren Vatan

0

KIRIM, “Kemal Çapraz”ın Kırım’la ilgili eserine de
ismini verdiği gibi; “SÜRGÜNDE YEŞEREN VATAN” dır. Milattan çok  öncelerinden
itibaren Türk vatanı olan Kırım MS. 1736’da Rus ordularının Bahçesaray’a girip
binlerce evi ve Han Sarayı yaktıkları günden bugüne “yangın yeri” olmuştur.
1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile Kırım Hanlığı Osmanlı Devletinden
koparılmıştır. 1783’de Rus işgaline uğramış ve Kırım Türklerinin esaret yılları
başlamıştır. Rusların Kırımlılara yaptıkları zulüm ve baskı yüzyıllarca göçlere
sebep olmuştur. En büyük göç dalgaları, 1792, 1860-1863, 1874-1875, 1891-1892
yılları arasında Osmanlı topraklarına yaşanmıştır.  1783’de Kırım’daki
Türk nüfusu % 98 iken, 1897 Türk nüfusu % 35’e düşmüştür. Rus Çarlığı 1917
Bolşevik ihtilâli ile yıkılınca Kırım Türkleri, Numan Çelebi Cihan
başkanlığında 13 Aralık 1917’de bağımsızlıklarını ilan ettiler. Fakat 1918’de
Rus orduları Kırım’ı  istila ettiler. Devlet başkanı Numan Çelebi Cihan
kurşuna dizildi. 11 Kasım 1920’de Kırım’da tamamen Rus hakimiyeti sağlandı. 18
Ekim 1921’de Kırım Muhtar Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ilan edildi. Fakat bu
cumhuriyetin merkez icra komite başkanı Veli İbrahim’de 1927’de idam edildi.
Kırım Türk aydınları katledildi. 1920-1941 yıllarında Kırım’da sunî kıtlık
meydana getirildi. Binlerce Kırım Türkü açlıktan hayatını kaybetti. 1941
yılında Alman orduları Kırım’ı işgal etti.  8 Nisan 1944’de Kırım’a Rus
hücumu başladı.

İnsanlığın yüz karası Josef Stalin, İkinci Dünyâ Harbi bi­tince
18 Mayıs 1944 günü, Kırım’da kalmış olan bütün Türkleri, (genç erkekler askerde
idi; kadınları, çocukları, yaşlı ve hastaları) 15 dakika içinde hayvan
vagonlarına doldurarak Sovyetler Birli­ğinin çeşitli yerlerine sürdü. Aç, susuz
olarak bir bölümü 22 gün boyunca giden bu insanların yarısı yolda öldü.
Gittikleri yerlerde de ‘kaçkınlar geliyor’ diye aleyhlerinde yapılmış olan Rus
pro­pagandasının sonucu olarak, çok sıkıntı çektiler, meramlarını an­latmaları
uzun zaman aldı.(2) Kırımlı tarihçi Elvan Kazas’ın anneannesi Lütfiye Bulat
şöyle anlatmaktadır: “Öyle idi ki, bu vagonlar seyyar bir zehirli gaz odasından
farksızdı. Hava almak için yeterli penceresi dahi olmadığı gibi vagonlarda
çömelmek bile imkansız­dı. Ancak sımsıkı ayakta durabiliyorduk. Çoğu ailenin
fertleri başka vagonlara sıkıştırılmışlardı. Ölüm, ihti­yarlar, çocuklar ve
zayıflar arasında kol geziyordu. Su­suzluktan, açlıktan ve havasızlıktan boğularak
öldü­ler… Yazın sıcaktan dolayı pek çabuk kokmaya başla­yan cesetleri Rus
askerler istasyonlarda dışarı atıyor­lardı. Beyim Bilal Bulat Alman ordularına
karşı sava­şıyordu. Ama bizi yine de 6 çocukla birlikte sürgüne gönderdiler. 4
hafta süren yolculuktan sonra 6 çocuk­tan sadece 3’ü sağ kalabildi”.
Sürgüne gönderilen Türklerin, bulunduğu yerle­rin dışına çıkması yasaklanmış,
teşebbüs edenler 25 yıl  ağır çalışma kampı cezasıyla
cezalandırılmışlardır.” (1)

“Almanlarla işbirliği” yapmakla suç­lanan bu zavallı
insanların çocuklarının bir kısmını, Kırım’ı işgal eden Almanlar zorla (gönüllü
olmayanları kurşuna dizerek) askere almışlardı. Kırımlıların çocuklarının bir
kısmı da Ruslar ta­rafından askere alınmıştı. İki kardeşten birinin
orak-çekiçli, öbü­rünün gamalı-haçlı bayrak altında çarpıştığı olmuştu.
‘Almanlarla işbirliği’ boş lâftan ibaretti. Hâlâ hayatta olan Kırım
Tatarlarında, Rus ordusunda gösterdikleri yararlıktan dolayı almış oldukları
madalyalar vardır. 1944 sürgünü sırasında, Arabatski-Strelka geçidi üzerinde bu­lunan
bir Tatar köyü, unutularak kalmış. Yetkililer, durumu İçişleri Bakanı Beria’ya
bildirmişler. O da, durumdan Stalin haberdar ol­masın diye, Arabat geçidindeki
Seyit-Cuğut köyünde kalan Tatarların derhâl öldürülmeleri için emir verdi.
Sovyet askerleri, köyün kadın, çocuk ve ihtiyarlarını, süngülerle dürterek
bekleyen vapura bindirdiler. Sonra da vapuru, Azak denizinin iç kesimine doğru
açılarak ba­tırdılar. Yüzerek karaya çıkmak isteyenleri de, kıyıya
yerleştirdikleri keskin nişancılar vurdu. 2001 yılında vefat eden Mihail
Blohin, öl­meden önce, komşusu, Karasubazar rayonu Argın köyünde yaşa­makta
olan İbrahim Kurtosman’a anlatmış, olay, Kırım’da çıkan “Yanı Dünya”
gazetesinin 30 Hazran 2001 günü, 7. sayfasında ya­yınlanmıştır. Komşunun acı
hikâyesi adı altında kaleme alınan, 57 yıl önce yaşadığı olayı, Mihail şöyle
anlatmıştır:

“Şimdi sana anlatacağım olayı, bütün ömrüm boyu
yüreğimde saklayıp geldim, fakat artık dayanamayacağım. O zaman biz
komsomollara (genç komünistler) gördüklerimizi hiçbir kimseye söyle­mememiz
için yemin ettirdiler. Bizler de Azak denizi kıyısında ge­çen bu facialı olayı
hiç kimseye söylememek için söz verdik. Yemin ettik ve yarım asırdan beri
yeminimi bozmadım, fakat artık gücüm kalmadı, çünkü bir ömür vicdanım
sızlayarak bu olayı içimde sak­ladım. 1944 senesinin yazı idi. Bizim ailemiz
Azak denizi boyunda bulunan Seyit-Cuğut köyünde yaşıyordu, köyümüz ise, bir
liman ile ikiye bölünmüş Kırımtatar Seyit-Cuğut’u ve Rus Seyit-Cuğut’undan
ibaretti. Tatarlar sürgün edildikten sonra, Tatar Seyit-Cuğut’una adeta ölüm
sessizliği çöktü. Akşam üzeri köyün bütün komsomollarını köy idaresi binasının
önüne topladılar ve ertesi günü kazadan gele­cek yetkililerin bizimle bir
toplantı yapacaklarını ilan ettiler. Sabahtan ilan edilen yerde bütün
komsomollar toplandık. Orada bir üni­formalı yetkili, biz gençlere bir konuşma
yaparak, gençlerin devlete sadakat göstermeleri ve bunun bir borç ve görev
olarak kabul edil­mesi gerektiğini söyledi.

Devletin idaresine karşı gelip devleti çirkefleştirmeye
gayret edenlerle mücadele etmemizi söyleyerek, Almanlarla işbirliği ya­pan
Tatarlara karşı nefret beslememiz gerektiğini söyledi. Sonra bizleri kamyonlara
doldurup Azak denizinin kıyısına getirdiler. Biraz ileride buldozerler
çalışıyor ve hendekler kazıyordu. Sa­hile biraz daha yaklaşınca, gördüğümüz
dehşet verici manzara­dan hepimiz irkildik. Sahil ölülerle doluydu, yere
basacak bir yer yok, sahile yakın kesiminde ise su üstündeki cesetler, hafif
dalga­larla sallanıyorlardı. Bize bu ölüleri ikişer olarak hendeklere ta­şımamızı
emir ettiler, biz pek çok çalıştık. Bütün vücudumuzu korku sarıp aldı ve bu
dehşet karşısında ağzımızı açmaya meca­limiz bile kalmadı. Bir bebeği bağrına
basan anne, çocuğuyla öyle bir katıp kalmış ki, adeta granitleşmiş, onları
birbirinden ayıramadan bir hendeğe gömdük. Bu acı manzarayı son nefesime dek
unutamam… Ölüler; ihtiyarlar, kadınlar ve çocuklardan ibaretti. Erkekleri ise
cephede olan bu zavallılara reva gördüler. Bu biçare yüzlerce insanı hendeklere
gömdükten sonra, vilayetten gelen yet­kililer, bizlere bu gördüğümüz vahşetin
nedenlerini anlatmaya ça­lıştılar. Meğer, Arabat geçidinden çok şiddetli
dalgalar geçmiş ve o azgın sular birkaç köyü yerle bir etmiş, evleri yıkmış ve
insanları da boğmuşmuş. Buna pek inanan olmadı ama kimse de se­sini
çıkartamadı, zira hepimiz korktuk.

Bizlere bu gördüğümüz feci manzaraları ebediyen unutmamız ve
kimselere söylemememiz için, tam üç kez yemin ettirdiler. Ondan sonra geçen
ömrüm, korku ve dehşet içinde geçti ve geceleri bana uyku vermedi. Vücuduma
ağrı ve sızılar girdi. Bu vahşeti yarım asır hiçbir kimseye anlatmadım Sürgüne
uğrayıp da Kırım’a dönenlerden 1920 doğumlu Pakize Hanım’ın, 1994 yılının
Ramazan ayında görevle Kırım’a giden Tür­kiye Diyanet Vakfı Dış ilişkiler
Uzmanı Abdurrahman Kaya’ya, Albat köyünde anlattıklarını nakledelim:

“18 Mayıs 1944, gece saat 02.00-03.00 arası silah
sesleriyle uyandık, kapılarımız, pencerelerimiz Rus askerleri tarafından
parçalanırcasına dipçiklerle ve tekmelerle dövülüyordu. Ne olduğunu
anlayamamıştık. Kapıyı açtığımızda Rus askerleri: ‘Size 15 dakika müsade
ediyoruz. Bu süre içinde kendinize gerekli olan eşyaları alın ve evi terkedin.
Eğer 15 dakika sonra kapı önünde hazır olmazsanız, kurşuna dizilirsiniz!’ dedi.
Tam bir şaşkınlık içindeydik. Neye uğradığımızı anlıyamadık. Allah’ım başımıza
bu da mı gelecekti? Ev içinde çoluk-çocuk bir birimize sarılarak ağlamaya
başladık. Ağlayan sadece biz değildik. Bütün evlerden, sokaklardan ağlamalar,
inlemeler, canhıraş vaveylalar işitiliyordu. Kırım’ın üstüne çöken bu korkunç
kâbusu sadece bizler değil hayvanlar dahi hissetmiş olacaklar ki, ahırlardaki koyunlarımız
meleşiyor, atlanınız kişniyor, kümesteki tavuklarımız, kapı önündeki
köpeklerimiz adeta kıyametin koptuğunu haber veriyordu. Evden ayrılırken
ahırların, kümeslerin kapılarını açıp tüm hayvanları serbest bıraktık. Bütün
halkı bir yerde toplayıp kamyonlara doldurmaya başladılar. İşlemler bitinceye
kadar gün ağardı. Ahırlardan boşalan hayvanların harman yerlerindeki bağrışları
yeri-göğü inletiyor, Usan-ı halleriyle arkamızdan ağlaşıyorlardı. Ne derece
doğrudur bilmiyorum ama yıllar sonra karşılaştığımız bir Rus: ‘Siz Kırım’dan
ayrılırken mezarlarınızdaki ölülerin dahi ağladığını duyanlar olmuş’ demişti.
İşte böyle bir ortamda anavatanımız Kırım’ı terketmek zorunda kaldık.

Ne olduğunu, nereye gittiğimizi bilmiyorduk. Kamyonlarla
istasyona getirilip yük vagonlarına tıka basa doldurulduk. Bırakın oturmayı,
ayakta dahi duracak yer yoktu. Tam bir korku ve şaşkınlık içinde sonu
bilinmeyen bir yola çıktık. Pek çok kardeşimizi yollarda kaybederek, iki
haftalık bir yolculuktan sonra sürgün mahalli olan Tacikistan’a ulaştık. Gerek
yolculuğu, gerekse Tacikistan’da çok bü­yük sıkıntılar içinde geçirdiğimiz ilk
yıllan, anlatmak istemiyorum. Kırım sürgününü yaşayan başka insanlardan aynı olayı
değişik bi­çimde dinlemiş olabilirsiniz. Sürgün olayı başlı basma bir
destandır. Bu destanın kahramanlarından çoğu şu anda hayattadır. Gelecek
nesillere ibret olması açısından canlı şahitlerin ağzından destanımız
yazılmalıdır.

Ben burada destanın sadece bir bölümünü anlatacağım. Bildiği­niz
gibi sürgünden sonra bizim turistik amaçlarla da olsa anavatan Kırım’a gitmemiz
yasaklanmıştı. Hatta ikamet mahallinden 5 km. uzağa gideceksek izin almamız
gerekiyordu. Yetkililerden izin almak kaydıyla Rusya’nın her tarafına
gidebilirdik. Fakat Kırım’a asla. Bizi en çok kahreden de buydu. Vatanımızı
ziyaret etmeyi dahi çok görmüşlerdi. Sürgün yıllarında Kırım’dan elimizde kalan
resimlerle avunduk. Kırım’a ait tek tük eşyamızı mukaddes bir emanet gibi sakla­dık.
Bir fırsatını bulup ta Kırım’a gidip gelen kardeşimizi hacca gi­dip gelmiş gibi
hürmetledik. Kırım’ı hiç ama hiç unutmadık. Hasılı Kırım’la yatıp, Kırım’la
kalktık. Kalbimizdeki Kırım sevgisi bütün şiddetiyle artarak devam etti ve
aradan tam 40 yıl geçti. 1984 yılı da bizi sevince boğan bir düğün davetiyesi
aldık. Daha önce Kı­rım Türklerine, anavatanlarına dönme imkânı tanıyan, ancak
çok az kişinin yararlandığı kanundan istifade ederek Kırım’a yerleşen bir
akrabamız, bizi düğüne davet ediyordu. Eğer bu fırsatı değerlendirebilirsek
Kırım’ı görebilecektik. Allah’ım bu ne büyük fırsattı. 24 yaşında ayrıldığım
Kırım’ı 40 yıllık ayrılıktan sonra 64 yaşında tek­rar görebilecektim.

Gelen davetiye ile gerekli mercilere başvurarak Kırım’a gidiş
vi­zesini aldık. Eşim, ben ve torunumla birlikte yıllardır hasretini çekti­ğimiz
Kırım’a kavuştuk. İlk iş olarak Albat’taki evimizi görmeye git­tik. Çok merak
ediyorduk. Acaba evimiz yerinde duruyor muydu? Yoksa yıkılıp yeni ev mi
yapılmışta? Ana cadde üzerinde otobüsten inip, evimize giden sokağa girdik.
Özen ırmağı üzerindeki köprü­den geçip, evimize yaklaştık. Bir de baktık ki
evimiz olduğu gibi du­ruyor. Ne evde ne de bahçede en ufak bir tadilat
yapılmamıştı. Ta­biri caizse bir çivi bile çakılmamıştı.

Büyük bir heyecanla nefes nefese bahçe kapısının önüne
geldik. Gözlerimiz dolu dolu oldu. Büyük bir teessürle ve içimiz kan ağla­yarak
baba ocağını seyrediyorduk. O sırada, bizim bu halimizi gö­ren bir Rus evden
çıkarak, ne istediğimizi sordu. Biz de, 1944 yılında bu evden sürgün edildiğimizi,
şimdi ise davetli olarak Kırım’a geldi­ğimizi, eğer mümkün olursa evi şöyle bir
görmek istediğimizi ifade ettik. Rus anlayışlı insanmış. Bize: ‘Hay hay, buyrun
görebilirsiniz’ dedi. Büyük bir sevinçle bahçe kapısını açıp içeri daldık. Eşim
ve to­runum evi görmeye giderken, ben evin önünden akıp giden Özen su­yuna
doğru koştum. Bahçedeki meyve ağaçlarının arasından geçerek Özen’e ulaştım.
Önce abdest almak ve o şekilde evime girmek istedim. Özen’in, Aypetri dağından
akıp gelen buz gibi temiz ve berrak suyu ile abdestimi aldım. Evime giderek
yaşlı gözlerle ve içimden, evimin-yurdumun iadesi için Allah’a dua etmeye
başladım. Eşimle Rus ko­nuşurlarken ben de bir taraftan dualarımı tekrarladım.

O sırada bitişik odadan sarhoş bir adam çıkageldi. Leş gibi
içki kokuyordu. Ev sahibi: ‘Benim damadımdır.’ diye tanıttı. Bizim de kim
olduğumuzu söyledi. Bunun üzerine sarhoş damat, kayınpederine: ‘Bu vatan
hainlerini niye eve alıyorsun? Derhal bunları defet. Yoksa ben tekme-tokat kapı
dışarı atarım.’ diyerek bağırmaya başladı. Bir tatsızlığa sebebiyet vermemek
için hemen evden ayrıldık. Bahçe ka­pısına gelince, kapının bitişiğindeki kuyu
gözümüze takıldı. Kuyuyu görünce, o anda Tacikistan’da hasta yatağında yatmakta
olan ve 85 yaşında bulunan annemin ricası aklımıza geldi. Annem, Kırım’a gi­deceğimizi
öğrenince: ‘Aman kızım, Kırım’a gittiğinizde evimizin önündeki kuyunun suyundan
bana bir şişe su getirmeyi unutma!’ demişti. Belki de bu hasta annemin son
arzusuydu. Yerine getiremez-sem ömür boyu vicdan azabı çekerdim. Bir an kuyunun
yarımda do­nup kaldık. Çünkü su koyacak şişemiz veya başka bir kabımız yoktu.
Etrafta tanıdık biri de yoktu. Ne yapsak acaba? diye düşünüp du­rurken,
evimizin sahibi Rus tekrar çıktı. ‘Ne oldu? bir problem mi var?’ diye sordu.
Biz de kendisine annemin isteğini anlattık. Derhal eve giderek boş bir şişe
getirdi. Kuyudan su çekerek şişeyi doldur­duk. Annemin isteğini yerine
getirmekten mutlu olduk.

Kırım’da günler göz açıp kapayıncaya kadar çabuk geçti.
Ayrılık günü geldi ve Tacikistan’a döndük. Anacığıma Kırım suyunu takdim ettik.
Bir çocuk sevinci içinde, şişedeki suyun yansını içti ve şişenin ağ­zını itina
ile kapatarak şöyle dedi: ‘Bu şişeyi ve içinde kalan suyu iyi saklayın. Ben
ölürken bu Kırım suyunu ağzıma damlatmanızı size vasiyet ediyorum.’ Kısa bir
süre sonra annem, Kırım hasretiyle aramızdan ay­rılıp, Allah’ın rahmetine
kavuştu ve vasiyeti yerine getirildi.

Nihayet 1989 yılma geldik. Bildiğiniz gibi Rusya’da
değişiklikler oldu. Kırım’a dönüş başladı. Biz de diğer soydaşlarımız gibi
anava­tana dönme hazırlıklarına başladık. Büyük oğlumu Kırım’a gönde­rerek
evimizi satın almasını istedik. Kırım’a hem de kendi evimize dönmek istiyorduk.
Evimizde oturan Rus’la görüşüldü, konuşuldu. Rus evi satmak istemedi. Büyük
oğlum ne pahasına olursa olsun evi alacağımızı, eğer satmazlarsa evle birlikte
kendisini yakacağım söy­leyince Rus razı oldu ve evimizi bize sattı. 46 yıllık
ayrılıktan sonra tekrar evimize gelip yerleştik. Allah Teala dualarımızı kabul
etti. Şu anda çok mutluyuz. Artık anavatanda yaşayacak ve öldüğümüzde Kırım’ın
sıcak toprağına gömüleceğiz. Allah, kimseyi vatansız bırak­masın evladım dedi
ve Pakize hanım sözünü tamamladı.”(2)

Kırımlılar, insan kasabı Stalin tarafından, Ahıska Türkleri
gibi, ‘Batı ile işbirliği içindeki Türkiye’ye karşı Sovyet sınırla­rını güven
altına almak’ için sürüldüler. Kendilerine ‘Nohçu’ diyen, ‘Çeçen’ olarak
bilinen, dünyanın en yürekli ve yiğit kavminin Şeyh Şâmil’in torunlarının
sürülmesinin de Ruslar açısından stratejik sebepleri vardır, haklarındaki
suçlamalar, bahaneler uydurmadır. Kırım, Ekim 1921 de Kırım Muhtar Sosyalist
Sovyet Cumhuriyeti olarak Sovyet Rusya’nın bir parçası yapılmıştı. Bu Muhtar
Cumhuriyet, 1954 yılı Şubat ayında Rusya Federasyonu’nun bir oblast ‘ı hâline
getirildi ve Kırım, Rus-Ukrayna Birliğinin 300. yıldönümü dolayı­sıyla, Ukrayna
Sosyalist Sovyet Cumhuriyetine hediye edildi.'” Bu ‘hediye’yi lütfeden de
o tarihte Sovyetlerin başında bulunan Uk­rayna asıllı Khruşçov (Kruşçev)
idi.(2)

Kırım Türkleri’nin sürgünüyle ilgili sessizlik za­lim
Stalin’in ölümüne kadar sürmüştür. Stalin’den sonra başa geçen Kruşçev’in,
Stalin dönemini karala­ma kampanyası başlamıştır. Kruşçev, Komünist Partisi’nin
1956’daki 20. Kongresi’nin gizli oturumunda yaptığı konuşmasında sürgün
hadiselerine de temas etmiştir. Bu tarihten itibaren sürgüne gönderilen bazı
Kafkas Türklerinin bir kısım hakları iade edilirken, Kırım’ın stratejik önemi
bakımından Türklerin geri dö­nüşüne müsaade edilmemiştir. Kırım Türkleri’nin de
“Özel Yerleştirme Rejimi” kaldırılmış, Kırım hariç Sov­yetler
Birligi’nin herhangi bir yerinde oturma izni veril­miştir. Ayrıca bu tarihte
Kırım Türklerinin Taşkent’te “Lenin Bayrağı” isimli gazetelerini
yayınlamaya müsa­ade edilmiştir. “Kaytarma Ansambi” isimli folklor
ekibi de kurulmuştur. Ama Kırım Türkleri bu tarihlerde başlattıkları mücadele
ile insanca yaşama haklarını is­temeye” başladılar. Yine bu tarihlerde
tutuklamalara, hapis cezalarına rağmen Kırım Türkleri’nin binlerce imzalı
dilekçeleri Moskova’ya ulaştırılıyordu. 1962 yılında “Kırım Tatarları
Gençlik Birliği”, 1965’ten itibaren de Kırım Türklerinin bulunduğu bütün
yerleşme merkezlerinde “Kırım Halkının Milli Meselelerini Hal­letme
Yolunda Parti ve Hükümete Yardımcı Faaliyet Gruplan” kurulmaya
başlamıştır. Daha sonra Kırım davası ile ismi özdeşleşecek olan Mustafa
Cemiloğlu’nun adı ilk defa “Kırım Tatarları Gençlik Birliği”nin
oluşması sırasında duyulmuştur. Cemiloğlu, bu teşki­latta yer aldığı için,
okulundan atılmış, dövülmüş ve tevkif edilmiştir. 1966-67 yıllarında Kırım
Türkleri Sovyet rejimine karşı büyük bir mücadeleye girişmiş­lerdir. Bu
tarihlerde baskı ve şiddet hareketlerine ma­ruz kalan Kırımlı Türklerin
sayısında büyük bir artış görülmektedir. Sonunda 5 Eylül 1967 tarihinde Yük­sek
Sovyet Prezidyumu Başkam N. Podgomi ve Genel Sekreter Georgadze imzasını
taşıyan, Kırım Türkleri’nin sosyal, siyasi, medeni ve kültürel haklarının ia­de
edildiğini bildiren bir kararname yayınlanmıştır. Bu kararname, Kırım
Türklerinin vatana dönüş mücade­lesini daha da kamçılayacaktır ama bunun da
göster­melik olduğunun öğrenilmesi uzun sürmemiştir. Bu kararnameye inanarak
Kırım’a dönen Türkler yine po­lis zoruyla Yeşilada’dan çıkartılmış, bir kısmı
tutuk­lanmıştır.(1)1960-1980 arası yıllarda Kırım’a geri dönen aileler tekrar
sürgün ediliyordu, bazıları ise hapis cezasına çarpılıyordu. Kırım
Türklerinin itibarının iadesi 14 Kasım 1989 yılında bir kararname ile
gerçekleşti. Bu kararname SSCB Mec­lisi tarafından onaylanmıştır.

Kaynaklar:

1-
Çapraz Kemal,  Sürgünde yetişen Vatan:
Kırım. Turan yayıncılık. İstanbul 1995.

2-
Maksudoğlu Mehmet, Kırım Türkleri. Ensar yayınları. İstanbul.2009.

19 Mayıs’a Bir Gün Kala…

İzmir 1919 yılında 19 Mayıs’a günler kala bir gün içinde yüzlerce ABD,
İngiliz, Fransız, İtalyan askeri gemilerinin desteği ile Yunan askeri
tarafından işgal edildi. Bugün bunu hatırlamayanları, konuşmayanları, yazıp
çizmeyenleri lanetliyoruz. Unutmadık, unutmayacağız!

 

Bir garip sessizlik var değil mi?

 

Bir mafya konuşuluyor, Filistin konuşuluyor, pandemi konuşuluyor,
seçim konuşuluyor ama Türk Milletinin bağrına hançer gibi saplanmış Yunan
işgali ve 19 Mayıs’ın yıldönümlerinde bunların doğru düzgün lafı bile
edilmiyor!

 

 Sizce de ilginç değil mi?

 

Demek birileri hatırlamamızı istemiyor!

 

Ancak biz başta İzmir olmak üzere Türkiye’nin düşman çizmesi altında
çiğnenişini! Hançerin böğrümüze saplandığı bu önemli günleri unutmuyoruz…

 

İzmir’in işgal edildiği 15 Mayıs’ta düşmana ilk kurşunu atarak şehit
olan Hasan Tahsin’i ve diğer şehit olan insanlarımızı rahmet ve minnetle
anıyoruz… Bu durumu görerek arkadaşları ile bir 19 Mayıs günü Samsun’a ayak
basarak silah arkadaşları ile kurtuluş mücadelesini başlatan Mustafa Kemal
Atatürk ve diğer kahramanları unutmuyoruz.

 

Atatürk’ten emanet aldıkları vatanı korumak için şehadet şerbetini
içen kadın, erkek, çoluk çocuk, ihtiyar demeden Türkiye’yi bugünlere getiren
bütün insanlarımızı unutmuyoruz… Gazilerimizi unutmuyoruz…

 

Onları rahmetle ve minnetle anıyoruz.

 

Yunan Ordusunu bir bardak Türk kanı içerek takdis eden Hrisostomosları
da unutmuyor benzerlerini de dikkatle takip ediyoruz!

 

Türk vatanı Türk Milletine aittir gerçeğini bir kez daha dosta düşmana
duyuruyoruz…

 

Bu düşüncelerle başta Türk gençliği olmak üzere, 19 Mayıs Büyük Türk
Milletine kutlu olsun.

Hep Azınlık Görüşün Savunucusu Oldum

Gençlik yıllarımdan beri oy kullandığım
seçimlerin sonuçlarından hiç mutlu olmadım. Seçimleri kazanan, iktidar olan
partilere muhalif bir vatandaş olarak bir seçim zaferi yaşamadım. Desteklediğim
partiler iktidar olmaktan çok uzak mertebede oy alabildiler.

Ama bugüne kadar yaptığım tercihlerden de pişman
değilim.

Demokrasilerde çoğunluğun en doğru kararı
verdiği kabul edilir.

Çünkü maşeri (toplumsal) vicdan veya milletin ortak kanaatinin en
makul ve en doğru kararı verdiği bir ön kabuldür.

Ben ve benim gibi olanlar çoğunluğun verdiği kararlara saygı
duymakla (en azından katlanmakla) beraber neden görüşümüzü değiştirmiyoruz?

Mademki “çoğunluk” en akıllıca karar
veriyor, bizim de bu “akıllılar” arasına katılmamız daha mantıklı olmaz
mıydı?

Mevlana’nın düşünce evrimini yaşayarak çelişki gibi görünen
bu durumu anlayabiliriz:

Düşünmeyi öğrendim. Sonra kalıplar
içinde düşünmeyi
öğrendim. / Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak
düşünmek olduğunu öğrendim.”

21 yıldır AKP iktidarına karşı duran ve muhalefete
oy veren seçmenler kararlarından hiç sapmadan devam ediyorsa bu çoğunluğun
kararının doğru olmadığına
inandıkları içindir.

Çünkü, kalıpları kırarak düşündüğümüz zaman, çoğunluğun
doğru ve isabetli karar verebilmesi için belli şartların varlığının gerektiğini
göreceğiz.

***************************

Halkın Doğru Karar Verebilmesi İçin
Gerekenler

M.Ö. 347’de ölen Antik Yunan Filozofu Eflatun’a
göre,
“Demokrasinin esas prensibi, halkın egemenliğidir. Ama milletin
kendini yönetecekleri iyi seçebilmesi için, yetişkin ve iyi eğitim görmüş
olması şarttır.
Eğitimsiz kitlelerle demokrasiye geçilirse oligarşi olur.
Devam edilirse demagoglar türer. Demagoglardan da diktatörler çıkar. Halk
övülmeyi sever. Onun için, güzel sözlü demagoglar, kötü de olsalar, başa
geçebilirler.
Oy toplamasını bilen herkesin, devleti idare edebileceği
zannedilir.”

Son seçimlerde iyi eğitimlilerin bir kısmı
seçimi kazanandan yana diğer bir kısmı ise kaybedenlerin safında. Fakat iyi
eğitimliler arasında iktidar yandaşı olanların oranı düşük.

Buna rağmen ben halkımızın, yetişkin ve
iyi eğitim görmüş olmayanları dahil, şu asgari demokratik şartları sağlarsak, en
doğru kararı vereceğine inanıyorum.

Seçimlerin, evrensel demokratik
teamüllere uygun, adil/ eşit şartlarda ve ahlaki ilkeler kapsamında bir yarış
olması
lazımdır.

Adil ve eşit olması tarafların propaganda gücü ve
imkanlarının hukuk ve ahlak sınırlarının dışına çıkan bir dengesizlik içinde
olmamasıdır.

Ahlaki ilkelerden yalan, hakaret ve iftira ile rakiplerinin
“hain, dinsiz, vatansız, teröristlerden emir alan, zillet” gibi
sıfatlarla aşağılanmadığı, dini figür, değer ve mekanların hoyratça
kullanılmadığı, centilmence bir yarışı kastediyorum.

***************************

Tek Yönlü Bilgi Akışı

Bu yüzyılda bilgiye erişmek çok
kolay ama milyonlarca insanımızın tek bilgilenme kaynağı televizyonlar. Kitap
okuma oranımız çok düşük, sosyal medya kullanmayan büyük kitleler var.
TV kanallarının yüzde 90’ı iktidarın kontrolünde. Sosyal medya çok kirli
propagandalar yapan kaynağı belirsiz güçlerin etki sahası içinde.

Toplum kamplaştırılmış. Herkes kendi mahallesinin
bilgi kaynakları dışındaki kaynaklarla ilgilenmiyor.

AKP ve ortakları devletin bütün gücü ve
kaynaklarını kullanarak orantısız bir güçle, kendisini hiçbir etik ve ahlaki
kurala bağlı hissetmeden
propaganda yapıyor. Muhalif sesleri kısan siyasi
ve yargısal baskılar
yüzünden en tehlikeli sansür tipi oto sansür
çok yaygın.

AKP ve ortakları en zayıf olduğu alanlarda
yani terörle iş birliği yapma, özgürlükler, kadın hakları gibi alanlarda
muhalefeti suçlu gösterebilen bir propaganda makinesine sahip.

Ekonomik açıdan en çok ezdiği kitlelerin sadaka kültürüne alıştırılmasıyla en
çok oyu bu kesimlerden alabiliyorlar.

Bu fakir halk ekonomik büyüklük
açısından
ülkemizi dünya sıralamasında 17. Sıradan 21. Sıraya düşüren
yönetimi başarılı zannedebiliyor.

ABD’li bir şirketin uzaya binlerce uydu
gönderdiği, uzaya tarifeli yolculuk yaptırdığı, bir başka şirketin şoförsüz
otomobil ürettiği bir dünyada yaşıyoruz. Fakat halkımız bir özel şirketimizin
otomobil yap(tır)masını büyük başarı zannediyor. TOGG marka araca
sakal-ı şerife yüz sürdükleri gibi yüzlerini sürenler var.

Halkımız Ege’de 20 adamızı Yunanistan’a
kaptıran, ülkemize 10 milyondan fazla sığınmacı dolduran iktidarı milli,
bunlara karşı çıkanları hain zannediyor.
Cumhuriyet tarihinde görülmemiş büyüklükteki
yolsuzluklarla milyonlarca insanımızı yoksullaştıranları vatansever ve
iyi Müslüman sanıyor.

Bu yüzden bu şartlarda düşünce ve
ilkelerime ters olanlarla aynı safta duramıyorum.
Ben aynı düşünce ve
ilkelerimi savunmaya devam edeceğim.

***************************

Asıl Yürüyüş Kalabalıklara Karşı Olmalı

Aslında toplumlarda büyük değişimleri
yaratanlar çoğunluğun görüşlerine karşı çıkarak insanlık tarihine altın
harflerle yazıldılar.

Başta peygamberler olmak üzere Atatürk
gibi, Gandhi gibi, Martin Luther King gibi, Avrupa’nın aydınlanma
hareketinin öncüleri
olan filozoflar ve siyasi liderleri gibi toplumsal
kanaat önderleri hep çoğunluğa karşı hareket ettikleri için insanlığa hizmette
öncü oldular.

Hz. Peygamber doğru yolu tebliğ ettiğinde yapayalnızdı.
Tebliğ sürecinde ilk 8 senede sadece 40 kişi Müslüman olmuştu. Çünkü çoğunluk peygamberimize
tepki göstermişti.

Bakara / 170. Ayette şöyle anlatılıyor: “İnkârcılara:
‘Allah’ın indirdiğine uyun’ dendiği zaman: ‘Hayır! Biz, atalarımızdan
gördüğümüze uyarız’ derler. Peki, ya ataları aklını
kullanamayan ve doğru yolu bulamayan kimseler
ise!”

Kur’an’ın bize bildirdiği evrensel mesaj,
çoğunluğun da yanılabileceğini, “aklını kullanamayan ve doğru yolu bulamayan
kimselerin” yolundan gitmenin insanı felakete götürebileceğini
söylüyor.

****

Bu yüzden Mevlâna Celaleddin’in
muhteşem şiirinde dediği hakikatin farkında olarak, -kalabalıklara karşı da
olsa- inandığım yolda yürümeye devam edeceğim:

“Dünyaya tek başına meydan okumayı
öğrendim genç yaşta… / Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği
fikrine vardım. / Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması
gerektiğini anladım.”

Bu sözlerim demokrasi karşıtlığı değildir;
nitelikli bir demokrasi için mücadeleye devam edeceğimin ilanıdır.

‘Tavşan Atlet’ Muhalefet ve Sahtesine Aslından Daha Çok Rağbet Eden Millet

Tavşan atlet” bir tempo koşucusu yani yarışı kazanmak amacından çok
birilerine gaz vererek başka atletlerin kazanmalarına oynayan kişi. 99 Seçimleri’nden günümüze güzel
ülkemizde olan budur; kimi zaman örtülü, kimi zaman da aleni..

            Milletçe deneme – yanılmayla öğrendiğimiz sosyolojik bir
gerçek. Yarım asırlık kaybetme tecrübemle ve tam 4 ay önce MUHALEFETİN İKTİDARI
AYAKTA TUTMA GÖREVİ (https://kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazilar/YaziDetay/14534)
yazısını, yaklaşık 2,5 ay evvel de ‘YENİLDİN, GENE YENİL, HEP YENİL’ (http://www.ortakses.com/yenildin-gene-yenil-hep-yenil-5078yy.htm)
yazısını yazmışım. Son 1 aydır “14
Mayıs’a kadar moralimizi bozma
” diyen arkadaşların umutlanmalarına
kıyamadığım için daha çok susa-yazdım. 28
Mayıs
sonrasında muhalefet tarafında muhtemelen ve muhammen kazan
kaynayacağı için ‘tavşan atlet’ kısmına değil ‘sahtesine aslından daha çok
rağbet eden millet’ kesimlerine temas eylemek isterim.

            Milletvekili dediğimiz ve millet adına yasama görevini
Meclis’te ifâyla vazifelendirilenlerin seçildikten sonra kendilerini
Türkiye’nin 85 milyonunun sözcüleri değil de 85 milyonda ilk 600’a giren dokunulmazlar olarak görmesi ve onları seçenlerin
de bunu içselleştirerek aynı pozisyon için âh çekmeleri aslında gayri resmî bir
işbölümüdür. Asılı temsil eden millet mensuplarının ‘vekil’ karşısındaki ezik
ve yağcılık kokan davranışları toplumsal mutabakatlarımızın yazılı olmayan
metinlere dayandığının göstergesi ki bu durumu hiç kimse yadsımaz yahut hiçbir
Vekilin yüzüne Asıl olarak ‘haykıramaz’ı bırak fısıldayamaz bile.

            5 yıl önce gittiğim ve gıcık olduğum “Müslüm Filmi’nden sonra yazdığım MÜSLÜMCÜLÜK,
MÜSLÜM FİLMİNDE DEĞİL SARI YELEKLİLERDE (https://www.ozgurkocaeli.com.tr/makale/4451414/suleyman-pekin/muslumculuk-muslum-filminde-degil-sari-yeleklilerde)
yazısında kayda girdiği üzere Müslüm
Baba
’nın hayatından ve onun şarkılarından doğan Müslümcülük’ten bir kesiti canlandırmak için hasbelkader seçilen
sıradan bir tiyatrocunun (T.E.) çapına-çupuna bakmadan söylemeye çalıştığı
Müslüm şarkılarının Baba Hazretlerinin
jiletengiz yorumlarından
daha çok dinlenme tık’ı ve beğeni alması benim
için bardağı taşıran son damlaydı. Dolayısıyla 1 metrelik parti listelerinde
tercihsizlik seçeneğinde zorlandığım ve kıyas-ı fukaha kapsamında
değerlendirmeye aldığım 2 komünist partiden HKP’nin % 0.06, TKP’nin % 0.12 oy
almasına karşın TİP denilen ve ‘solculuk
oynayan popülist hareketin yüzde
1.73 oy alarak 4 milletvekili çıkarması çok da şaşırtmadı.

            Keza Erbakan’ın
partisi (SP) kayıpları oynarken Fatih Erbakan’ın yüzde 2.81 oy alması ve 5
milletvekili çıkarması; somut ve icracı milliyetçiliği
örneklendirenlerin (ATA) yüzde 2.43 oy alması ve milletvekili çıkaramaması ama
buna karşın laf ve sembol milliyetçisi olanların (MHP, İYİP) toplamda yüzde
20’den fazla oy ve 83 milletvekili alabilmesi de aynı bapta. Cumhuriyet
tarihinin en uzun (21 yıl) ve hatta Osmanlı padişahlarının 3’te 2’sinden daha
fazla iktidar süren siyasî hareketin Tayyip
Erdoğan
’ın A.K Partisi varken ‘üstad
tabirli Sezai Karakoç’un Diriliş
(1990-1997) veyahut Yüce Diriliş (2007-2023) Partisi olmasını yanlışlıkla
aklınızdan geçirmediniz umarım. Bu seçmenin aklından şüphe etmek olurdu.

            Mevzu akıl olunca; CHP’li seçmenin AKP’li seçmene nazaran
daha saftirik olduğu kaç seçimdir deneysel olarak kanıtlanmıştır tezini
uydurasım geldi. Kendini daha eğitimli, daha elit zanneden kitle sürekli
kaybetmeye oynuyor; önüne kim konsa umutlanıyor.[1] Kendi karşısında
küçümsediği muhafazakâr kitle ise hep kazanana oynuyor; hem de yarım sanılan
aklıyla..

            2015 Seçimleri’nde
öğrenmiştim: Halkımız kesinlikle siyasilerden daha siyasî.

            Pandemi’de bir
şey daha öğrenmiştim: Halkımız artık okeye dönüyor.



[1]
Aptallık/Ahmaklık/Delilik, hep aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar ummaktır. (Albert
EİNSTEİN)