
Berlin’de LGBT Etkinliği
22 Temmuz’da başlayan tatilimiz için ailemle beraber Berlin havaalanına indik. Buradan kiraladığımız bir otomobil ile önceden rezervasyon yaptırdığımız otelimize gitmeye çalıştığımızda bir sürprizle karşılaştık.
Otele giden bütün yollar polis tarafından trafiğe kapatılmıştı. Navigasyonun gösterdiği tüm alternatif yolları denememize rağmen otele ulaşmamız mümkün olmadı. Bu sırada yolların trafiğe kapatılma gerekçesinin LGBT’lilerin yürüyüşü olduğunu öğrendik.
Mecburen uygun bir park yerine arabayı koyup şehir içinde gezinmeye çalıştık.
Bir yandan da “Bir avuç LGBT’ci için bu kadar yol trafiğe kapatılır mı?” diye söyleniyorduk. Ama hiç de küçümsenmeyecek boyutta bir etkinlik olduğunu zaman içinde anlamaya başladık.
Üstü açık onlarca otobüs veya kamyon üzerinde gökkuşağı renkli flamalar taşıyan binlerce kişi müzikli şamatalı bir geçiş yaptılar.
Gezindiğimiz her yerde gökkuşağı renklerinin hâkim olduğu ilginç kıyafetleri giyen LGBT üyeleri veya destekçilerinin sayısı çok fazlaydı.
Üstelik ünlü markaların da LGBT hareketine destek için kendi logolarını bu renklerle yazması da ilginçti. Birçok işyerinde gökkuşağı renkli flamalar asılıydı. Bu durum bir hafta boyunca devam etti. (Ünlü marka ve firmaların verdiği desteğin örneklerini Bremen ve Kopenhag’da da gözlemledik.)
Akşam olmadan bir şekilde otelimize vardıktan sonra zamanımızı değerlendirmek için tarihi Brandenburg Kapısı’na giden bulvara (17 Haziran Caddesine) çıktık. Meğer akşam ve gece için düzenlenen esas etkinliklerin merkezi tam da buralarmış.
Tarihi Brandenburg Kapısı önüne büyük bir konser sahnesi kurulmuştu. Bulvar bayram yeri gibi rengarenk ve alabildiğine kalabalıktı. Aykırı tipler ve eşcinsel davranışlar içindeki binlerce insanın yarattığı atmosfer bizler için çok sıra dışı idi.
Bulvar boyunca kılık kıyafet ve davranışlarıyla dikkat çeken binlerce LGBT’cinin kullandığı alkol ve uyuşturucu kokusundan epey rahatsız olduk. Zaten yorgun da olduğumuzdan gecikmeden otelimize döndük.
Ancak sonradan basından öğrendiğim kadarıyla Almanya’nın çeşitli şehirlerinden gelenlerle birlikte etkinliğe 500 bin kişi civarında bir katılım olmuştu.
Berlin’de 45’incisi düzenlenen, “Christopher Street Day” (CSD) olarak tanınan, bu “Onur Yürüyüşü”ne katılanların sayısının yüzbinlerce olduğu, etkinliğe Federal Meclis Başkanı ile Berlin Eyalet Başbakanın da katılarak açılışı yaptıkları yazıyordu.
Ertesi günü aynı yoldan Brandenburg Kapısı’na tekrar geldik. Sahne sökülüyordu. Devamında Tiergarten adlı çok güzel ve geniş parkın içinden Berlin Zafer Sütunu denilen anıta kadar yürüdük. Bütün yol boyunca dün geceden kalan çoğu bira şişe ve kutuları olmak üzere çeşitli yiyecek ambalajlarının bir kirlilik yaratıyor olması Almanya’ya yakışmıyordu.
Çok sayıda ilave çöp kutuları konulmasına rağmen hepsi de dolmuş, taşmıştı. Belediyenin Pazar günü güçlü bir temizlik operasyonu yapmamasına şaşırdık. Bizim milyonluk mitinglerden sonra sabaha meydanları tertemiz hale getiren belediyelerimizin kıymetini anladık.
***************************
Almanya’da LGBT Hakları
Bir tesadüf eseri 45 yıllık geleneği olan “LGBT Onur Yürüyüşü” etkinliklerine kısmen tanık olunca kısa bir araştırma yaptım. Almanya’da LGBT’nin tarihçesi kısaca şöyle:
Alman İmparatorluğu döneminde 1871’den itibaren (hatta daha öncesi Prusya Krallığı döneminde de) yasal olarak eşcinsel ilişki yasaktı.
Alman Ceza Kanunu’nun erkekler arası cinsel ilişkiyi yasaklayan 175. maddesi, uygulanmaya başlandığı 1871’den, 1994’te feshedilmesine kadar aşağı yukarı 140 bin erkeğin hüküm giymesine neden oldu.
Buna rağmen 1. Dünya Savaşı sonrasında Almanya, heteroseksüel olmayan ya da cinsiyet uyumsuzluğu gösteren kişilere ait dünyanın en canlı topluluğuna sahipti. Çok ciddi bir eşcinsel ve lezbiyen alt kültürü oluşmuştu.
Nazi dönemi boyunca eşcinseller, nasyonal sosyalizmin ırksal ideallerine aykırı sayıldı. Bu döneme dair kaynaklarda eşcinsel barların ve kulüplerin kapatıldığı, bu alanda yazılmış tüm belge ve kitapların Naziler tarafından yakıldığı söylenmekte. 1933-45 yılları arasında 100 bin erkeğin eşcinsellik şüphesi ile tutuklandığı, 50 bininin hüküm giydiği, yüzlerce erkeğin mahkeme kararı ile kısırlaştırıldığı ve birçoğunun da akıl hastanelerine yatırıldığı bilgileri yer almakta.
Nazi döneminden sonra bu baskılar kalksa da eşcinsel ilişkiyi yasaklayan kanun 1994’e kadar yürürlükte kaldı.
2002’de Alman Parlamentosu, Nazi dönemi boyunca 175. madde doğrultusunda hüküm giymiş tüm eşcinsellere af getiren bir yasayı kabul etti.
Almanya’da yaşayan eşcinsellere günümüzdeki uygulama eşitlik ve tolerans yönündedir. Eşcinselliği hedef alan herhangi bir yasa yoktur. İş verme ile iş yeri dallarında ayrımcılık karşıtı yasalar uygulanmaktadır.
Almanya’da eşcinsellerin evlenmesi kanunen mümkün değildir. Fakat 2001’den beri, isteyen aynı cinsten Alman vatandaşları için, evlilik haklarının çoğunu barındıran “tescil edilmiş eşcinsel hayat ortaklığı” şeklinde bir statü kabul edilmiştir. (Hollanda’da, Belçika’da ve İspanya’da eşcinseller, “evlilik birliği” kurabilmektedirler.)
***************************
Değerlerimizi De Birliğimizi de Koruyalım
LGBT konusu seçim meydanlarında bir propaganda konusu olmayacak kadar ciddi bir meseledir.
Prof. Dr. Zeki Bayraktar Türkiye’deki LGBT oranının yüzde 4 olduğunu söylüyor. Ülkemizde LGBT vatandaşların sayısında gözle görünür bir artış olduğu açıktır. Bu artışın ne kadarının kalıtımsal ne kadarının özenti sonucu olduğunun araştırılması gerekir.
Hukukumuzda “yetişkinler arası rızaya dayalı heteroseksüel veya eşcinsel ilişkiler” suç olarak tanımlanmamıştır. (Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti dahil olmak üzere Türk Hukuk tarihinde eşcinselliği yasaklayan veya cezalandıran hukuki bir düzenlemeye yer verilmemiştir.)
Yargıtay 2015 yılına kadar eşcinsel veya çoklu cinsel ilişkileri “doğal olmayan yoldan cinsel ilişki” olarak “müstehcenlik suçu” kapsamında değerlendirip cezalandırırken, sonraki tarihli kararlarında bu görüşünden dönmüştür.
Halen yurtdışı ile irtibatlı olan büyük şirketlerimiz eşcinsel kontenjanları oluşturarak bu eğilimde elemanlar istihdam etmektedirler. Bunu “her türlü ayrımcılığa karşı, eşitlik kuralına ve insan haklarına saygılı birer şirket” olduklarını kabul ettirebilmek için yapmak zorunda kalmaktadır.
Toplumda var olan bir olguyu görmezden gelemeyiz. Akıl ve bilim ışığında, toplumun değerlerini ve “toplumun cinsiyet normlarına uymayan bireylerin” aidiyet duygusunu koruyacak çözümler üretmek, hepimizin özellikle de devleti yönetenlerin görevidir.
“Muhabbetten Oldu Muhammed Hasıl
Herşeyin aslı,
Esası ve anası;
Herşeyin;
Arkadan
Gelecek olan dahası;
Temelinde;
Var muhabbet -i İlâhî
Kaynaklarda
Yer alan cümle
Der ki:
“Sen olmasaydın Sen olmasaydın!”
Hitabıyla seslenerek;
Dedi Habibine:
“Günaydın!”
O’nun şahsında oldu,
Gelmiş gelecek tüm insanların
Dünya ve ötesi için,
Gözleri aydın.
Daha yaratmadan önce,
Vardı İlâhî ilminde,
Ün salacağı gerçekleşecekti,
Yedi ikliminde.
O şanlı Zât’ın şahsında,
Anladı her insan;
Nasıl bir sevginin
Sonucuydu;
Her doğan.
Ebediyyen Yaratıcı’nın
Âdeta oldu,
Olacaktı, baş tâcı.
Anladı Melek ve Cinler;
Çekerek acı üstüne acı!
Koskoca kâinat;
Serildi önüne,
Çıkarken
Dünya sahnesine.
Emrine verilmişti;
Canlı cansız
Her ne ki, çıksa önüne.
Sivil Anayasa, Başörtüsü ve LGBT
Türkiye’de bazı kanunları sık sık değiştirmeye gerek var anlaşılan! Mesela, İhale Kanunu. Biraz abartarak, her büyücek ihale için yeniden yazıyoruz diyebiliriz. Hani bazı üniversiteler sözde eleman arama ilanlarında, neredeyse alacakları kişinin ad ve soyadının baş harflerini gereklilik diye yazıyorlar ya… Onun gibi. Yalnız onlar ilan. Bunlar kanun.
Bazı kanunlar da pek az değişiyor. Mesela Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair Kanun, ağır kanunlardan. Başlığından da belli. Ta 1928 tarihli. Gerçi birkaç maddesi değişmiş. Mesela, birinci madde; “Madde 1 – Türkiye Cumhuriyeti dâhilinde tababet icra ve her hangi surette olursa olsun hasta tedavi edebilmek için Türkiye Darülfünunu Tıp Fakültesinden diploma sahibi olmak ve Türk bulunmak şarttır.” iken 2014 yılında yapılan değişiklikle bugünkü hâlini almış: “Madde 1 – (Değişik: 11/10/2011-KHK-663/58 md.) Türkiye Cumhuriyeti dâhilinde tababet icra ve her hangi surette olursa olsun hasta tedavi edebilmek için tıp fakültesinden diploma sahibi olmak şarttır.” Görüldüğü gibi sadece “Türk” çıkarılmış. Türk Üniversiteleri dediydi, demediydi tartışmasına girmemek için sadece küçük harfle “tıp fakültesi” denmiş. Kaç anayasa, kaç ihale kanunu görmüş bu Tababet ve Şuabatı kanunu!
Hızlı kanunlar, yavaş kanunlar
Şimdi bakınız: Bir uçta Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun, diğer uçta ihale kanunu. Birincisi çok ağır değişen kanun örneği, ikincisi sık sık değişen. Herhâlde, tıp, 1928’den beri pek az değişmiş. Mesela, tıptaki değişiklikler Türkiye’deki hekimlerin Türk olma gereğini ortadan kaldırmış. Fakat başka yönler eskisi gibi. Hacamat, Galen, safra, balgam aynen devam.
Şimdi değiştirilmesi, hatta baştan yazılması konuşulan bir kanun daha var: Anayasa! Halkımıza sivil bir anayasa borçlu olduğumuz söyleniyor. Ben muhtemelen halktan kopukum. Okuyucularım lütfen yardımcı olsun. Siz sokakta, çarşıda, pazarda, bargâhta ve dergâhta, “Ahhh bir sivil anayasamız olsaydı. Nasıl ayağımız suya ererdi.” diye çırpınan halkımızı gördünüz mü? Gördüyseniz lütfen bana haber veriniz. Ben arıyorum ama bir türlü bulamıyorum.
Sivil anayasa askerî anayasa
Anayasa değişikliğine nasıl başlarsınız? İsim vererek tabii. Reklamıyla, algı mühendisliğiyle başlamak lazım. Öyle bir ad bulalım ki itiraz edecekler baştan suçlu hâle düşsün. Baş Örtüsü Anayasası? Yok artık! LGBT anayasası? Iıh. Muhalifler, bunlar insanların başıyla, “saçıyla” uğraşıyor derler. Olmaz. “Sivil Anayasa?” Hah! Ne yani, muhalefet edene darbeci deriz ha! Meselenin yüzde ellisi bu etiketle hallolur.
Sivil anayasa ne demek Allah aşkına? Sivillik olsa olsa anayasanın değil de anayasayı yapanların özelliğidir. Dolayısıyla anayasanın nasıl olacağına dair bir işaret taşımaz. Doğrudur, 1924, 1960, 1980 hepsi meclisçe yapıldı ama yönetimde askerlerin ağırlığı vardı. Demek ki askerden tecrit edilmiş bir anayasa olmalı. Öyle mi? Aslına bakarsanız bizim devlet de sivil değil. Yani 1071’de Anadolu’da egemenlik kuran Alparslan ve arkadaşları sivil miydi? Bizim dinbazlar ondan da “rejim” falan diye bahsedebilirler. Tıpkı Atatürk ve arkadaşları gibi. Osman Bey de Orhan Bey de elde kılıç ordulara kumanda eden insanlardı. Hazır sivil anayasa derken devleti de yeniden kuralım. Sivil devlet olsun. Böylece 100 yıllık reklam arası gibi 1000 yıllık reklam arası da bitsin. O devlet nasıl sivil olur? Ben sivil anayasa nedir bilmediğim gibi bunun cevabını da bilmiyorum. Ama birinciyi isteyenler ikincinin nasıl olacağını da bize söyler.
Başörtüsü serbestisi anayasaya da konulacak! Gerçi yasak olmayan şey serbest olduğuna göre buna neden gerek duyuluyor bilmiyorum. Ha, muhalefet eden olursa “Sen benim başörtülü bacımın!..” diye susturma silahı için mi? Mükemmel bir koçbaşı.
Bir hukukçu arkadaşım bana anlatmıştı. Bir ülkede anayasa vardır ama icraat, anayasa ile yapılmaz. O anayasaya göre kanunlar çıkarılır. “İcraat kanuna göre yapılır” hükmü de yanlıştır. Hayır, icraat kanunla da yapılmaz. Kanuna dayanan yönetmelikler çıkarılır. İşte icraat bunlara göre, yönetmeliğe göre yapılır.
Başörtüsü, LGBT, başka?
Muhtemelen şöyle bir anlayış var. Yönetmelik iyidir de gücü kanun kadar değildir. Onun için bir şeyi sağlam tutacaksak yönetmeliğe değil de kanuna koymak tercih edilir. Ammaaa. Kanunun üstünde de anayasa var. O hâlde, o önemli şey çok ama çok çok önemliyse en iyisi biz onu anayasaya koyalım.
Eh, başörtüsünden daha ciddi pek az şey vardır Türkiye’de. Bir de LGBT var. Diğer konular da torba kanun gibi yeni anayasaya girer. İtiraz mümkün mü! Sen başörtüsüne mi karşısın? Sen LGBT’ci misin?
Başka önemli konuları da bir düşünün. Hazır yeni ve sipsivil anayasa yaparken onları da anayasaya koyalım. Mesela hatalı sollama yapmamak, kırmızıda durmak. Kaç hayat kurtulur. Sonra ortalığa çer çöp atmamak. Avrupa’yı gezip Türkiye’ye dönenlerin gördükleri önemli farklardan biri, oralarda kırda da kentte de sokakların tertemiz, bizde ise çöp dolu olduğu. (Bulgaristan da bize benziyormuş. Özel not olsun.) Bir de oraların sahilleri yeşil, bizimkiler beton renginde diyorlar. Bunları bir bir anayasaya koysak. Sağlam olur. Sinekten, sivrisinekten kurtuluruz.
Başörtüsü ve LGBT önde, diğerleri arkasında ilerleyelim! Haydi bakalım. Ne yani Türkiye’ye cidden gerekli konular bunlar değil mi? Bunlara ancak başörtüsü düşmanları ile LGBT’liler muhalefet eder. Ah, daha önceki anayasalarımız da sivil olsaydı LGBT, kaçacak delik arardı. Ne Lâle Devri yaşanırdı ne de Şair Nedim sesini çıkarırdı.
Niyetim, halkımızın nasıl bir iştiyakla yeni ve sivil anayasa istediğini anlatmaktı. Ama bu konu uzadı ve o gelecek yazıma kaldı. Evet. Halkın yeni anayasayı ne şiddetle istediğine dair anket de var elimizde!
Gençlerle Röportajlar:
Bilal Yavaş’ın Cevapları
Oğuz Çetinoğlu: Vazgeçemeyeceğiniz değerler nelerdir?
Bilâl Yavaş: Dînî, millî ve ailevî değerler benim için vazgeçilmezdir.
Çetinoğlu: Anahtar, para gibi maddî şeyler olmamak üzere, sâhibi olduğunuz değerlerden neleri kaybetmek sizin için büyük üzüntü kaynağı olur?
Yavaş: Kitaplarımı kaybetmek beni çok üzer.
Çetinoğlu: ‘İdeal’ ve ‘hayâl’ kavramlarının târifini yapar mısınız?
Yavaş: İdeal hedef, hayal ise o hedefe ulaşan yolu oluşturan asfalt…
Çetinoğlu: İdealinizde neler var?
Eroğlu: Akademik çalışmalar yapmak ve kendi yayınlarımı çıkarmak…
Çetinoğlu: Gençlerin büyük bir bölümü iyi bir tahsil yapmak ister. Siz, hangi sebeplerle iyi bir tahsil yapmak istiyorsunuz?
Eroğlu: İyi tahsil sâhibi olan karşı görüşlü kişilere ve bilinçsiz ama tahsilli kişilere gerektiğinde gereken cevapları verebilmek için.
Çetinoğlu: Huzuru nerede ararsanız bulabileceğinizi düşünüyorsunuz?
Eroğlu: Huzur bulunabilecek bir kavram değildir. Lâkin o gelip sizi bulur ben buna inanıyorum. Zira huzurun aranıp bulunan bir met’a olduğuna inanmıyorum.
Çetinoğlu: Bilgi günden güne eskiyen bir şey. 4-5 sene boyunca üniversitede edinilen bilgilerin ömür boyu başarı için yeterli olabileceğini düşünür müsünüz? ‘Yetmez’ diyorsanız, bilgi açığınızı nereden, nasıl karşılayacağınız hususunda programınız var mı?
Eroğlu: İş hayatı ve bizzat hayattan edinilecek tecrübeler ile bilgiler pekişir ve sağlamlaşır.
Çetinoğlu: Bilgi-bilinç (şuur) arasındaki tercihinizi nasıl yaparsınız, neden?
Eroğlu: Bilgiden yana yaparım. Bilgi sâhibi insanlar o bilginin ağırlığı ile muhakkak bilinç sâhibi de olurlar.
Çetinoğlu: Sizce câhil kime denir?
Eroğlu: Gerçekleri bilerek saptırana ve inatla tabuları yıkmayanlara.
Çetinoğlu: Câhillikle fakirlik ilişkisini irdeler misiniz?
Eroğlu: Câhillik maddî bir oluşum değildir. Fakirlik ile zerre ilişkisi yoktur ve bence câhillik doğuştan gelen bir haslettir ve fakirliği aksine asla düzeltilemez.
Çetinoğlu: ‘İnsana yatırım’ kavramını nasıl yorumluyorsunuz?
Eroğlu: İyi insanlarla kaliteli vakit geçirerek en değerli hazine olan zamanı insana yatırmak gerektiği şeklinde yorumluyorum.
Çetinoğlu: Bir de ‘Kendine yatırım’ kavramı var… Onu da yorumlar mısınız?
Eroğlu: Maddi manevi kültürel olarak doluluk ve iş ehli olmak.
Çetinoğlu: Hiç âşık olmamış bir insanla sık sık âşık olan insanı değerlendirir misiniz?
Eroğlu: Hiç âşık olmamış kişi muhtemelen işinde başarılı kaliteli bir insandır. Fakat sık sık âşık olan biri zaman israf eden benim gözümde boş vakti bol olan bir kişidir.
Çetinoğlu: Kim gibi olmak isterdiniz?
Eroğlu: Murad Hüdavendigar… Kararlı hırslı ve fikirlerini uygulamaya döken bir karakter.
Çetinoğlu: Devrimci olmadan yenilikçi ve tekâmülcü, fanatik olmadan vatansever, bağnaz olmadan iyi bir Müslüman, tabuları olmadan muhafazakâr, küresel kültür bağımlısı olmadan aydınlıklar yolcusu olmak için nasıl bir fikrî yapı gerekir?
Yavaş: Değerlere at gözlüğüyle değil doğruluk penceresinden bakarak bunların hepsini yapmak mümkün.
Çetinoğlu: En mükemmel nefs terbiyesi hangi yolla sağlanabilir?
Eroğlu: Nefs en mükemmel terbiye ortamında bile bir yolunu bulup terbiyesizlik yapar.
Çetinoğlu: Korku kuşları zaman zaman zihninizde ve yüreğinizde yuva yapabiliyor mu? İstenmeyen o yuvalar, hangi malzemelerle oluşuyor? Nasıl yok ediyorsunuz?
Eroğlu: Korku her daim aklımda ve kalbimde. Maddâ mânevî birçok korku insanın ister istemez cebinde taşıdığı bir şeydir ve bunları maalesef yıkmanın yolunu henüz bulamadım.
Çetinoğlu: Baba veya anne olduğunuzda, evladınıza söyleyeceğiniz 10 tavsiyeyi yazar mısınız?
Eroğlu: Oku, yaz, gez, saygılı ol, çevrene ses ve görüntü kirliliği ile rahatsızlık verme, vatanını milletini târihini sev, üniversite oku, yabancı dil öğren, anne babana bak ve onların yapamadıklarını yapmaya özen göster.
Çetinoğlu: ‘Türkçe’ sizin için ne ifâde ediyor?
Eroğlu: Kendimi en özgün ve rahat şekilde ifâde edebildiğim bir dil.
BİLAL YAVAŞ
1992 İstanbul/Bakırköy’de Dünya’ya gelen Bilal Yavaş, Cevatpaşa ilköğretim okulunda ilk ve ortaokulu okudu. Lise’yi Açık öğretimde okuduktan sonra. Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Târih Bölümünü kazandı ve hâlen burada eğitimine devam etmektedir. Kitap okumaktan zevk almaktadır. Bazı internet sitelerinde târih hakkında yazıları yayınlanmaktadır.
Sevgili Gençler (25 yaşını doldurmayanlar)
Bu röportajdaki soruları cevaplandırmak isterseniz, yazılarınızı bekliyorum. Yayınlanmaya değer görülenler bu sitede yer alacaktır.
Not: Okuyacak kişilere kötü örnek olmaması için, cevaplarda bulunabilecek imlâ ve noktalama hatâları (mânâyı değiştirmeyecek şekilde) giderilecektir. Yazı gönderenler, bu değişikliklerin yapılmasına izin vermiş sayılır) SİZ YİNE DE HATÂSIZ YAZMAYA DİKKAT EDİNİZ.
Muhabbet
İnsan için en önemli, en yüksek maksat ve gaye; Yüce Allah’ın muhabbet ve sevgisine mazhar ve lâyık olmaktır. Bu yüce arzunun gerçekleşmesi ise, Allah’ın habibine / çok sevdiği kulu Hz. Muhammed’e tâbi / bağlı olmak ve sünneti seniyesine / O’nun yüce yoluna uymakla mümkündür. İnsan, fıtraten / yaratılıştan, şu kâinatın Hâlık’ına / Yaratanı’na karşı hadsiz / sınırsız bir muhabbet / sevgi beslemek istidat ve kabiliyetiyle yaratılmış. Çünkü insanın yaratılışına cemale / güzelliğe karşı bir muhabbet / sevgi duyma hissi konmuş.
Kemale / mükemmelliğe karşı perestiş edercesine aşırı bir sevgi duymak özelliği verilmiş. İhsana / insanın kendisine yönelik maddî mânevî veriş, saygı ve ilgilere karşı; insanda, sevgiyle mukabele etme duygusu vardır. Üstelik cemal / güzellik, kemal / tamlık ve ihsan / maddî mânevî veriş ve ilgilerin derecelerine göre, onlara karşı duyulan muhabbet ve sevgiler artar. Öyle ki, aşkın son sınırına kadar gider.
Kaldı ki, bu küçük insanın küçücük kalbinde; kâinat / evren kadar bir aşk yerleşir. Evet, kalbin mercimek kadar bir sandukçası hükmünde olan hafızası; bir kütüphane sayılabilir. Binlerce kitap kadar yazı, içinde yazılması gösteriyor ki, insan kalbi, kâinatı içine alabilir. O kadar muhabbeti taşıyabilir.
Madem insanın yaratılışında; ihsan / veriş, cemal / güzellik ve kemale / tam oluş ve mükemmelliğe karşı; böyle hadsiz / sayısız bir muhabbete istidat ve kabiliyeti vardır. Madem bu kâinat Hâlık’ının; kâinatta ortaya çıkan eser ve sanatlarıyla, varlığı apaçık bir şekilde sabittir. Hadsiz mukaddes / kutsal cemal ve güzellikleri vardır. Bu mevcudat / varlıklarda görülen sanat nakışlarıyla, ister istemez bir gerçek olarak karşımızdadır. Sayısız kutsal mükemmellik ve bütün canlılarda görülen hadsiz ihsan ve çeşitli nimetleriyle, kesin olarak kendini ortaya koymuştur. Kaldı ki, bunlar gerçekleşen sayısız ihsanlarından bazılarıdır. Elbette, şuur ve bilinç sahiplerinin en kapsamlısı, en muhtacı, en tefekkür edeni ve en âşıkı olan insandan; bunlara karşı hadsiz bir muhabbet duyması beklenir.
Evet, her bir insanın; o Celâl sahibi Hâlık’a karşı hadsiz bir muhabbet etmeye uygun olduğu muhakkaktır. O Hâlık / Yaratan da, herkesten ziyade cemal / güzellik, kemal / mükemmellik ve ihsanına karşı hadsiz bir mahbubiyete / sevilmeye lâyıktır. Hattâ mü’min / inanan bir insanın; hayatına, bekasına, vücuduna, dünyasına, nefsine ve mevcudata karşı; türlü türlü muhabbet ve aşırı alâka göstermesi; ondaki İlâhî muhabbet istidadının sızıntılarındandır. Hattâ insanın çeşitli aşırı istek ve arzuları; o muhabbet istidadının; halden hâle geçmelerinden ve başka şekillere girmiş reşha / katre ve damlalarından başka bir şey değildir. Malûmdur ki, insan kendi saadetinden lezzet aldığı gibi, ilgilendiği kimselerin mutluluklarıyla da mesut ve bahtiyar olur. Kendini belâdan kurtaranı sevdiği gibi, sevdiklerini de kurtaranı öyle sever. İşte bu rûh hâlinden ötürü, insan eğer her insana ait çeşitli İlâhî ihsanlardan yalnız bunu düşünse:
“Benim Hâlık’ım beni ebedî adem / yokluk karanlıklarından kurtarıp, bu dünyada güzel bir dünyayı bana verdiği gibi, ecelim geldiği zaman, beni ebedî idam / yokluktan ve mahv olmaktan yine kurtarıp, bâkî bir âlemde, ebedî ve çok şaşaalı bir âlemi bana ihsan edip verecek. O âlemin çeşitli lezîz güzelliklerden yararlanacak, aralarında gezip dolaşacak; zahirî / görünen ve bâtınî / görünmeyen hasse ve duyguları bana nimet olarak vereceği gibi, çok sevdiğim ve çok alâkadar olduğum bütün dost ve yakınlarımı da, öyle sayısız ihsan / verişlere mazhar edip, onlara bütün bunları lâyık görecek. İşte o ihsanlar bir bakıma bana ait oluyor. Zira onların saadetleriyle de mesut oluyor ve memnun kalıyorum.”
Madem “İnsanda ihsan edene karşı muhabbet vardır.” sırrıyla; herkesin içinde, ihsana / verişlere karşı bir sevgi ve saygı uyanır. Elbette, böyle hadsiz ebedî ihsanata karşı, kainat kadar bir kalbi olsa, o ihsana karşı onun muhabbetle dolması gerekir. İnsan, fiilen o muhabbeti / sevgiyi göstermese bile, istidat, iman, niyet, kabul, takdir, arzu ve istekleriyle gösteriyor demektir. Bunun gibi, cemal ve kemale karşı insanın göstereceği muhabbet ise, kısaca işaret ettiğimiz ihsana karşı gösterilen muhabbetle kıyas edilsin.
Diyanet İşleri Başkanının Kızı Haklı
Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın İngilizce öğretmeni olan kızı Feyza Erbaş’ın bir sosyal medya paylaşımı çok tepki aldı.
Oysaki Feyza Erbaş bu paylaşımında sadece döviz kuru arttığı için çocuklarıyla birlikte yurt dışına çıkamadığından yakınmakta idi.
Erbaş, bugüne kadar 8 yaşındaki kızının 13 kere yurtdışına gittiğini, beş yaşındaki oğlunun ise pandemi (salgın) sebebiyle sadece 2 ülkeyi ziyaret ettiğini açıkladı.
Hiç yurt dışına götüremediği 3 yaşındaki en küçük oğluna “yüro (Euro) 30 TL maalesef, cennet vatanımızda nereleri görebilirsen artık. Hiç sesini çıkarma” diyerek bu döviz kurlarıyla yurtdışına gitmenin neredeyse imkânsız olduğunu anlatmaya çalıştığı görülüyor.
Bu paylaşıma tepki verenlerin çoğu “halkımız en temel ihtiyaçlarını karşılamakta güçlük çekerken kadının derdine bak!” tarzında idi.
Öyle ya, “vatandaş her şeye gelen zamlardan, vergi artışlarından geçim derdinde iken… Barınma sorunu yaşarken… Temel gıdaları bile alamamaktan şikayetçiyken… Yurtdışına gidememekten şikâyet mi olurmuş?”
Olur efendim!
****
Toplumun ortalama bir gelir seviyesi var fakat her insanın durumu farklı. Bir kısım insanlarımız açlık sorunu yaşarken, çok daha küçük kesim “artık tatil yapamamaktan, yurtdışına gidememekten, mobilyalarını, arabasını, telefonunu yenileyememekten, çocuklarını özel okula gönderememekten” şikayetçi.
Alt gelir grubunun üstünde orta gelir grubu ve en üstte yüksek gelir grubunu teşkil eden katmanlar var. Turgut Özal’ın “orta direk” diye tanımladığı orta gelir grubu toplumu ayakta tutan en önemli kesimdir.
Orta gelir grubunu da “alt orta” gelir grubu, “orta” gelir grubu ve “üst orta” gelir grubu diye sınıflandırabiliriz.
Yaşadığımız ekonomik kaos sebebiyle, orta gelir grubunu oluşturan katmanlar daha dar gelirliye dönüşerek erimekte.
Buna karşılık en yüksek gelir grubunda olanların mevcut ekonomik politikalar yüzünden hiç zarar görmediği, hatta daha da zenginleştiği açık.
****
Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, bana göre, işgal ettiği makama layık biri değil. Yaptığı hata ve yanlışlarını sıkça eleştiriyorum. Fakat İngilizce öğretmeni olan kızı Feyza Erbaş’ı eleştirenleri de haklı bulmuyorum.
Çünkü anladığım kadarıyla Feyza Erbaş öğretmen olarak çalışan bir kadın. Muhtemelen eşinin geliriyle birlikte orta gelir (belki de üst-orta gelir) seviyesinde yaşayan bir aile söz konusu.
Türkiye’de son yıllara kadar orta gelir seviyesindeki aileler tatil yapabiliyor ve yurtdışı gezilere gidebiliyordu. Euro’nun 30 TL olması bu kesimin yurtdışı gezi yapma imkanını son derece zorlaştırmakta.
Bu aile de (pandemi dönemi hariç) her sene birkaç defa rahatça yurtdışına çıkabilirken, son iki yılda hızlanan devalüasyonlarla yurtdışı gezisi yapamaz hale gelmiş.
Peki, bu konu yakınılmaması gereken bir konu mu? Hayır.
Çünkü AKP’nin ilk on yılında en büyük övünme kaynaklarından biri isteyen Türk vatandaşlarının çoğunun yurtdışına kolayca gidip gelebilmesiydi. Böyle olunca dünyayı tanıyan insan sayımız artıyor, dış ticaret, kültürel ilişkiler gelişiyor en azından insanlarımızın dünyaya bakış açısı genişliyordu.
Bu insanlarımızın da sadece temel ihtiyaç giderlerini karşılayabildiği için şükredip yakınmaması gerektiğini söylemek doğru bir tavır olamaz.
********************************
Osmanlı’da ve Günümüzde Devalüasyon
Osmanlı Devleti 1854 yılına kadar hiç dış borç kullanmadı. İç borç yoluna da sınırlı miktarda başvurdu. Gerileme döneminde önce iç borçlanma yoluna başvuran Osmanlı yönetimi bu da yetmeyince tağşiş yapmayı tercih etti.
Tağşiş, Osmanlı Devleti’nde özellikle ekonominin bozulduğu dönemlerde, paranın içine değersiz madenler katarak değerini düşürmeyi ifade ediyordu.
Osmanlı’da para sistemi altın ve gümüşe dayanan bir sistemdi. Paranın değeri bu madenlere göreydi. Tağşişte devlet dolaşımdaki sikkeleri toplar, bunların değerli maden (altın ve gümüş) içeriğini azaltır, yeniden piyasaya sürerdi.
Bunun kâğıt para sisteminde karşılığı devalüasyon ve ek para basmadır.
Tağşişten sonra fiyatlar yükselirken satın alma gücü düşer, hayat pahalılığı artardı.
****
Türkiye’de 1980’li yıllara kadar sabit döviz kuru rejimi uygulandı. Bu rejimde TL’nin değerini Merkez Bankası belirler ve o değerde sabit tutulmaya çalışılırdı.
Sabit kur rejiminde iken ekonominin biriken basıncı bir defada yüzde 40- 50 gibi yüksek devalüasyonlar yapılmasına yol açardı.
1980- 2001 arası müdahaleli dalgalı döviz kuru rejimi uygulandı. 2001 ekonomik krizinin ardından, tam dalgalı döviz kuru uygulamasına geçildi.
2015’ten itibaren yeniden müdahaleli dalgalı döviz kuru rejimine dönüldü. Halen “sürekli müdahaleli dalgalı kur rejimi” uygulanmakta.
Dalgalı kur uygulandığından ani şoklar yerine kademeli devalüasyon başka ifadeyle kur güncellemeleri yapılmakta.
****
Ancak Berat Albayrak’ın Hazine ve Maliye Bakanı olduğu dönemde başlayan hatalı politikalarla (yaklaşık 28 ayda) dolar kuru 4,53 TL’den 8,52 TL’ye çıktı. Yani TL yüzde 88 değer kaybetti.
Berat Albayrak’tan bu yana (5 yılda) TL’nin dolara karşı değeri 6’da birine düştü.
Çünkü, Lütfü Elvan’dan sonra gelen Nureddin Nebati döneminde, aynı hatalar daha da artarak devam etti.
Bu sene seçim dolayısıyla alınması gereken önlemler ertelendi ve kurlar (maliyeti ağır yapay yöntemlerle) baskılandı.
Türkiye’nin dış borçlara ödemekte olduğu faiz oranları çok yükseldi. Faizler Osmanlı Devleti’ni ekonomik ve siyasi çöküşe götüren düyun-u umumiye faizlerinin bile iki katına çıktı.
Bu yüzden seçim sonrası, dalgalı kura rağmen, birikimli devalüasyonu birkaç ay içinde yaşamak zorunda kaldık.
Seçimden sonra “rasyonel politikalara” dönmek için Mehmet Şimşek getirildi. Bu dönemde de TL’nin değer kaybı devam etti ve dolar 27 TL, Euro 30 TL oldu. Paramız “pula” döndü.
Sadece 28 Mayıs Cumhurbaşkanlığı seçiminden bu yana (2 ay içinde) Dolar kuru yüzde 35 ve Euro kuru yüzde 39 arttı. Ve bizim için her şey pahalandı.
Ders almayan ülkelerde tarih hep tekerrür ediyor.

