5.8 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 241

Dövizi ve Fiyatları Kim Yükseltiyor?

Son zamanlarda Cübbeli modasına uyan türlü serpuşlu birileri YouTube’da fetvalar veriyor, İslam adına nutuklar atıyor. Eh haklarıdır. Sosyal medyayı kullanmasınlar mı? Bunlardan biri, geçende “Pahalılığı yapan Allah’tır, doları yükselten Allah’tır!” diye haykırıyordu. Herhâlde bir takım insanı da ikna ediyordur. Çünkü sırtında cübbe, kafasında sarık vardı.

Biri televizyona çıkıp, ”Bugün sokağa çıkmayın!” dese, hani söyleyen meteoroloji uzmanı bile olsa muhtemelen havaya bakıp çıkarsınız. Ama üstünde askerî üniforma olan biri söylerse itaat etme ihtimaliniz daha yüksektir. Ben bu sonuncusundan birkaç tane gördüm ve yaşadım… Tıpkı bunun gibi ben bir video yapıp “Doları Allah yükseltiyor, pahalılığı Allah yapıyor!” dersem kimse ciddiye almaz. Belki beni AKP’li bir militan sanırlar, o kadar. Ama sırtıma cübbe, kafama sarık sarıp çıkarsam durum değişir. Bu bir ruhban otoritesidir ve İslam’da yoktur, dense de Müslümanlar arasında maalesef bol bol vardır. Kıyafet devriminin haklı olabileceğini biraz hissediyor musunuz?

Peki biz ne yapalım?

El hak. Doları da domatesi de Allah yükseltiyor. Yağmuru da o yağdırıyor, kuraklığı da o yapıyor… İyi de bizim yapabileceğimiz şeyler yok mu? 

Konu “Hür irade var mıdır?”, “Sebep-sonuç diye bir şey var mıdır?”, “Determinizm var mıdır?” gibi ezeli sorulara gider. İçinden çıkmak kolay değildir. Yine bizim dünyamızda verilen “İrade-i külliye- irade-i cüziye” cevabı güçlü bir cevaptır. 

Bu sorular yalnız dinde sorulmaz. Felsefede de bilim felsefesinde de sorulur. Bilimle dini rekabet hâlinde görenler, “Determinizm yıkılmıştır!” gibi cartist cevapları çok severler. (Cartizm için bakınız: https://bit.ly/cartizm-karar  https://bit.ly/cartizm-mdm )

Gazi Üniversitesi Nöropsikiyatri Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi, her yıl Nörofelsefe veya Nöropsikiyatri başlığı altında, tıpla felsefenin sınırlarında sempozyumlar düzenlerdi. 2006 sempozyumunun başlığı “Biyolojiden Felsefeye Akıl Sorunu” idi. Ben de davetli konuşmacıydım. “Kuantum Teorisi ve Felsefe” başlıklı bir konuşma yapmıştım. Konuşma metnini Gazi Tıp Dergisi 17 (3) 2006 s. 122-126’da bulabilirsiniz. (Dergi internette de var.)

Üç evren

Çok küçük kâinatın fiziği Kuantum Fiziği, çok büyük kâinatın fiziği ise Özel ve Genel İzafiyet Teorileridir. Bu ikisi ve elementer tanecikler üstündeki çalışmalar fiziğin bugünkü uç beylikleridir. Biz, kendi boyumuzdaki, yani uzunlukların metre, ağırlıkların gram mertebesinde olduğu evrene alışığız. Bu anlattığım uç beyliklerine giderseniz çok şaşırtıcı gerçeklerle karşılaşıyorsunuz. 

Bahsettiğim konuşmada, şu iki şiiri vermiştim: 

Birincisi Alexander Pope’un (1688-1744) Tevrat’ın Tekvin bölümüne naziresiydi:

Doğayı gizliyordu karanlık gece,
Tanrı “Newton olsun!” dedi
Aydınlandı bilmece

Sir John Collings Squire (1884- 1952), nazireye nazire yazdı:

Ama bu uzun sürmedi, şeytan kükredi “Ko,

Einstein olsun!” ve geri geldi statüko.

Hissim o ki Squire, bu mısraları modern kuantum teorisinin doğduğu 1925 yılından önce yazdı. Yoksa o tarihte olanlarla şeytanın ağzının açık kaldığını bilirdi. 

Sebep – sonuç var mı yok mu?

Cübbeden, sarıktan, doların ve fiyatların Allah tarafından yükseltildiğinden buralara nasıl geldik? Sebep-sonuç, determinizm, meselelerinden. Sebep şu: Kuantum teorisinde, teorinin kurucu babalarından Heisenberg’in adıyla anılan bir “muayyeniyetsizlik ilkesi” vardır. Öztürkçe yapacağız diye “belirsizlik ilkesi” diyorlar ama muayyeniyetsizlikle belirsizlik aynı şeyler değil. İngilizce aslı, indeterminacy. Buna da nedenselliksizlik mi diyeceğiz acaba? 

Neyse, Kuantum kanunlarının evreninde, yani elektronların, atomların kâinatında bizim kâinatımızdaki gibi bir belirlilik, bir muayyeniyet yok. 

İşte, bazı din düşünürleri fizikteki bu kavramın üstüne atlıyor ve “Oh olsun. İşte sebep-sonuç yok.” diyor. “Sebep-sonuç yok” demek, aslında bilim yok demektir. Öyle ya. Aynı başlangıç şartları bazen şöyle, bazen böyle sonuç veriyorsa neyin bilimini yapacağız? 

Düşünün, faizleri yükseltince dolar çıkabilir de düşebilir de… Sayın Nebati gelirse düşer, Sayın Şimşek gelince yükseliverir. Belki de tersi olur. Determinizm yoksa her şey olabilir. 

Böyle bırakmayacağım. Devamı var…

İzmit Yüzüncü Yıl Doğum Evi Ve Belediyelerin Sağlıktaki Yeri

Sağlık hizmetlerinde belediyelere ilk olarak 1871’de memleket tabibi bulundurmak yükümlülüğü ile sorumluluk verilmiştir. Bu 1913’te hükümet tabipliği olarak adlandırılmıştır.

Cumhuriyetin ilanı ile Doktor Refik Saydam’ın bakanlığında sağlık sisteminde hükümet tabipliği, belediye tabipliği ve karantina tabipleri vardır. Cumhuriyetimizin başlangıcında Sağlık Bakanlığına bağlı olarak 86 yataklı tedavi kurumumuz, 647 hasta yatağı, 554 hekim, 69 eczacı, 20 hemşire, 136 ebe ve ile 560 sağlık memurumuz vardır. Kamu sağlık hizmetlerimiz bu imkânlarla başlamış, bugüne gelinceye kadar çok önemli imkân ve gelişmeler yaşanmıştır.

Kamu hizmetinin bir ayağı da yerel yönetimlerdir. Belediye başkanlarının görevleri arasında belediye kanununun 38. maddesinde “belde halkının huzur, esenlik, sağlık ve mutluluğu için gerekli önlemleri almak” yazar. Buradan belediyelerin sağlıkla ilgili sorumluluklarının çok ve önemli olduğunu anlarız. Su ve gıdadan temiz hava ve temiz çevreye, ruh ve beden sağlığına etki eden tüm etkenlere kadar dikkatli, tedbirli olmak ve gereğini yapmak…

Belediyelerimizin bu alanlarda çok çeşitli çalışma ve hizmetleri vardır. Ben bu yazımda İzmit Belediyesi’nce bir dönem yapılan hastane hizmetinden bahsedeceğim. Bu hastanemiz 1981 yılında o günün vali ve belediye başkanı Ertuğrul Ünlüer zamanında açılmıştır. Atatürk’ün doğum yılına denk geldiği ve özellikle doğum evi hizmetleri düşünülerek yapıldığı için yüzüncü yıl doğum evi adı verilmiştir. Şu anki İzmit belediye binasının olduğu yerde Tekel Parkı cepheli bir binada bu hizmet 26 yatak kapasitesiyle verilmekteydi. Kadın doğum uzmanı Dr. Vedat Özdoğan, dâhiliye uzmanı Dr. Nejat Can, çoçuk hastalıkları uzmanı Dr. Ülker Arat ve ilk hekim kadrosundadır. Özellikle kadın hastalıkları ve doğum hizmetlerine yönelik yataklı hizmet verilirken diğer branşlarda ayaktan tedavi hizmetleri yapılmıştır. Devlet memurları, eş ve çocuklarına ücretsiz iken diğer vatandaşlara uygun ücretlerle hizmet verilirdi.

Sosyal güvencesi olmayan, imkânı olmayan vatandaşlara da ücretsiz hizmet veren bir kurumumuzdu. Dr. Vedat Özdoğan 1999’da emekli oluncaya kadar aynı zamanda başhekim olmak olarak hizmet vermiştir. Kendisi çalışkan, dürüst ve şefkatli hekimliğiyle vatandaşlar arasında garibanların babası olarak bilinir bir hekimlik yapmıştır. Bu hastanemizde yılda 10-12 bin muayene, 2500-3000 bine yakın doğum ve cerrahi hizmet verilmekteydi.

Bu hastanemiz yeni belediye binası yapılması için yıkılınca 1995’te Otel Altınnal’ın ilk iki katında hizmetini sürdürmüştür. Deprem sonrası 2001’de ise Kuruçeşme’de yapılan iki katlı çelik konstrüksiyon binada 30 yatak kapasitesiyle hizmete devam etmiştir. Vedat Bey’in emekli olmasıyla başhekimliği yine kadın doğum uzmanı olan Dr. Gültekin Akbilek üstlenmiştir.

Buralarda bir dönem Dr. İdris Özdemir ve Dr. Ayten Gül gibi kadın doğum uzmanları da çalışmıştır. Bu yeni bina Sefa Sirmen’in başkanlık döneminde onun destek ve gayretleriyle Hollanda’nın deprem sonrası yardımları ile yapılmıştır. Tek kişilik, banyo ve tuvaletli odalarıyla ile çok konforlu, küçük ama çok güzel bir hastaneydi. 2004 yılında sağlıktaki yeni yapılanma sebebiyle kapanmıştır.

 Belediyemiz bu kurumu ile hizmet verdiği 24 yılda 140 ile 150 bin ayaktan muayene ve tedavi, 40 bine yakın doğum ve cerrahi tedavi hizmeti vermiştir. Bu yazı Dr. Vedat Özdoğan’ın kişisel arşivinden de faydalanılarak yazılmıştır.

 Yerel yönetimlerin sağlık alanı ile ilgili olan hizmetleri pek çoktur. Bunlarla ilgili bir bilgilendirme yazısını daha sonra yazacağım.

Sağlıkta kalın.

Fikir Damlaları  (14)

     -Meşrutiyet, Demokrasi ve Cumhuriyeti meşruiyyet tarzında, yani meşru görmeli. Hürriyeti İslâm ve insan adına alkışlamalı, Hürriyeti kötüye yorumlamamalı. Sefahete, rezalete müsait / uygun sanmamalı. Hürriyetin sınırlarını İslâmî terbiye ve ahlâk belirlemeli.

     -Meşrebimiz ve tuttuğumuz yol; muhabbete muhabbet, hüsûmete hüsûmet olmalı. Yani kimseye düşman olmak değil; düşmanlık hissine, düşmanlığa, düşman olmaya düşman olmalı. İttihat, birlik ve beraberlik en büyük vazife ve görevimiz olmalı.

     -Din nasihat ve öğütten ibarettir. Nasihatın ise, te’sirli ve etkili olması gerekir. Te’sirli ve etkili olmak da, İslâmî hamiyetin heyecanına ve vicdanları harekete geçirmesine bağlıdır.

     -Edipler edebli olmalı. Hem de İslâm edebiyle edeblenmiş bir tavır içinde bulunmalıdırlar.

     -Bizim düşmanımız cehalet, zaruret ve ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı savaş açmamız lâzım.

      Cehaleti marifet ve bilgi ile gidermek. Zaruretin san’at, teknik ve çalışmakla üstesinden gelmek.

      İhtilâfı; aramızdaki çeşitli anlaşmazlıkları ise, yapacağımız ittifak / birlik ve beraberlik şuur ve bilinciyle ortadan kaldırmak icab eder.

     -Osmanlı devleti Avrupa ile hamileydi. Nitekim Avrupaî bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’ni doğurdu! Avrupa da, İslâmiyete hamiledir. Yakın bir gelecekte İslâmî bir devleti doğuracak!

     -İmansız İslâmiyet kurtuluş sebebi olmadığı gibi, bilerek İslâmiyetsiz iman dahi dayanamıyor!

      Belki necat ve kurtuluş veremiyor denebilir! Çünkü ilim ve amel bir arada olmalı. Bilip de gereğini yapmayınca, bilmenin mânâsı kalmaz.

     -Çok fenalık vardır ki, iyilik perdesi altında kaldıkça ve perde yırtılmadıkça, ondan gafil oldukça, onu bilmez gibi davrandıkça; sınırlı kaldığı gibi, sahibi de hicap ve haya perdesi altında ıslahına ve düzeltmeye çalışır.

      Fakat ne zaman ki, perde yırtılsa, haya atılır. Ona hücum edilse, yaptığı fenalık çok daha geniş bir vaziyet alır.

     – “Küllü nefsin zaikatü’l-mevt.” (Âl-i İmran, 185) / “Her nefis ölümü tadıcıdır.”

      Çünkü, “İnsan nev’i bir nefistir. Dirilmek üzere ölecek. Küre-i arz dahi bir nefistir. Bakî / kalıcı bir sûrete girmek için, o da ölecek. Dünya dahi bir nefistir. Âhiret sûretine girmek için, o da ölecek!”

      Mânâları âyetin işaretinden anlaşılmaktadır.

     -Fena ve zevalin / yok olmanın mahiyet ve hakikatlerini düşünecek olursak. Bunların müminler / inananlar için, çok güzel mânâlı İlâhî mektupların tazelenen suretleri olduğunu görürüz.

      İşte bunun için ölüm, ahbab topluluğuna kavuşmak ve buluşmak için açılan bir kapıdır. Bunun böyle olduğunu izah, ispat ve ilan etmektedir. Zaten işte bunun içindir ki, ölüm çok yüksek, çok muazzam ve pek parlak bir hakikat ve bir derstir. Nitekim, bir muamma olan ölümün hakikatini açıkça keşfedip göstermekte. İman sahiplerine pek büyük, çok yüksek saadetli müjdeler vermektedir.

     -Türkiye’nin durumu, ne olursa olsun, kimler idare ederse etsin; Türkiye’nin bir İslâm diyarı olmadığını ve Darü’l-Harb olduğunu, asla göstermez. Zira o gibi menfî ve olumsuz fetvaların Türkiye’de dikkate alınmayacağı kesin bir gerçektir. Çünkü bu İslâmî tespit; İslâm âlimlerinin mutlak ekseriyetinin reylerine istinat etmekte ve onlara dayanmaktadır.

     -Daima müspet hareket etmeliyiz. Menfî hareket vazifemiz değil. Çünkü dahilde / içte hareket menfîce olmaz.

      Hem dâhildeki manevî cihat, manevî tahribata karşı çalışmaktır ki, maddî değil, mânevî hizmetleri gerektirir. Onun için siyasetçilerle uğraşmamak lâzım.

      Mânevî hizmette olanlar; asayişe karşı değil, bilakis asayişe yardımcı olmalıdırlar.

      Onun bozulmaması için samimi bir gayret içinde bulunmalıdırlar.

      “Müspet hareket, menfî hareketin zıddıdır. Menfî hareket ise, bilfiil eylem ve karşı koymak, ihtilâl çıkarmak şeklinde olduğu gibi, yazı ile, söz ile, yani tenkit etmekle ve bazıları gibi küfürle dinsizlikle ittiham etmekle ve saire ile menfî hareket olur.”

Fikir Adamı NURİ GÜRGÜR ile TÜRKÇE – ARAPÇA Meselesini Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Asıl konumuza geçmeden önce dilin millî kültürün oluşmasındaki yeri ve önemi hakkında genel bir değerlendirme lütfeder misiniz?

Nuri Gürgür: Dilin millî kültürün oluşumundaki yerini ve rolünü konuyla ilgilenen herkes bilir. Millî birliğini güçlendirmek toplumu içten içe sinsice kemirebilecek, ortak duyguların düşüncelerin kültür değerlerinin oluşmasını engelleyebilecek dil problemlerinin önlenmesi, modernleşme döneminde rasyonel devlet yönetimlerinin birinci gündem maddesi olagelmiştir.

Çetinoğlu: Konuyu biraz daha açmanız mümkün mü?

Gürgür: Mozaik yapılanmalar olan yâni hâkim oldukları coğrafî alan içerisinde en fazla konuşulan dilin yanında farklı dillerin de konuşulduğu imparatorluklarda konuya farklı açılardan bakılmıştır. Özellikle bu gruplar arasında târihten gelen akrabalık bağları varsa dil, târih, kültür gibi alanlarda bunların ortak sosyal şuur oluşturacak yönde gelişmelerini engelleyecek eğitim politikaları üretilmeye çalışılmıştır. Dilin iki taraflı etkili bir silah olduğu asla unutulmamıştır.

Çetinoğlu: Osmanlı, imparatorluk değil, cihan devleti idi. Aynı zamanda sözü edilen baskıları hiçbir tab’asına uygulamamıştır. Bu sebeple kapsam dışında olduğu mutlaktır. Peki Efendim, Açıkladığınız uygulamaya örnek vermeniz mümkün mü?

Gürgür: Bunun en somut örneği Çarlık Rusya’sında 17. asırdan itibâren Türk soylu insanlar için uygulamaya konulan, Sovyetler döneminde de devam ettirilen dil ve eğitim politikalarıdır.

Çetinoğlu: Nasıl bir politika?

Gürgür: Türk soylu insanlar, Azerî, Özbek, Kazak, Türkmen ve Kırgız gibi gruplara ayrılarak her birine ayrı alfabeler dayatılmış, aynı kelimeye, değişik coğrafyalarda yaşayan Türklerin kullandıkları dillerde farklı mânâlarda kullanılması sağlanarak bir Türk topluluğunun, diğer Türk topluluğu ile anlaşması engellenmek istenmiştir.

Türk devletlerinin bağımsızlıklarına kavuştukları 90’lı yılların başından beri ortaya çıkan tablo Rusların 400 yıl kesintisiz devam eden dil ve kültür alanlarındaki asimilasyon politikalarında bir hayli başarılı olduklarını gösteriyor. Bunun belki de en önemli sebebi özellikle Sovyet döneminde uyguladıkları baskı ve şiddet yöntemleriyle Türk dünyası aydınlarının büyük bölümünü istedikleri zihnî kalıbın içerisine sokmayı başarmalarıdır. Bu çizginin dışında kalmaya kalkışanlar olmuşsa da rejim karşıtlığı suçlamalarına direnmeleri mümkün değildi; bunların her yerde acımasızca ezildiklerini artık ayrıntılarıyla biliyoruz. Dolayısıyla asırlarca devam eden trajik hikâye otuz yılda neden hâlâ sonlanmadı diye yakınmak yerine olayların akışını doğru yöne çevirmeye çalışmalı, dil, târih, kültür alanlarındaki ortaklıkları güçlendirme çabalarını ısrarla devam ettirimeliyiz.

Çetinoğlu: Türkiye’de de benzer çalışmaların varlığından bahsedilebilir mi?

Gürgür: Bizde ve her devirde bu genel tablonun dışında varlıklarını ortaya koymayı dînî bir vecibe gibi gören, milliyet ve millî kültür karşıtları var. Önceki devirlerde tavırlarını münferit girişimler olarak ortaya koyarken, günümüzde bunlar siyâseten makbul olmasının en kestirme aracı şekline geldi. Bürokraside makbul kişi biline gelmek, iktidarın dikkatini çekmek, tâyinlerde güvenilir kişilik olduğunu ispatlamak için fazlası gerekmiyor. Sosyolojik ve ilmî yanlışlığı da önemli değil. Bunların hesabını soran bir makam veya merci yok; tam tersine devrilen çam ne kadar iriyse övgü sesleri, alkışlar o kadar yüksek perdeden çıkıyor.

Çetinoğlu: Yakın geçmişteki ‘ortaokul ve liselerde Türkçe yerine Arapça okutulmalı ve konuşulmalı’ şeklinde ifâde edilebilecek beyanı kast ediyor olmalısınız…

Gürgür: Evet! Kim olduğunu, belli bir çevrenin dışınki çoğunluğun bilmediği bir devlet görevlisi, ‘Türkçe öldü’ diyebiliyor ve devam ediyor: ‘Arapça öğretilirken ikinci bir dil kullanılmaması gerekir. Öğrenciler, öğretmenleri ile ancak Arapça diyalog kurabileceklerdir. Öğrenci teneffüslerde öğretmeni ile ancak Arapça konuşabilir. Ya konuşur veya yanında tercüman bulundurur.’

Çetinoğlu: Vahim bir durum…

Gürgür: Eğitimin yönetilmesi konularında son yıllarda hızla parlayan yıldızlardan biri konumuna gelen şahıs, talepleriyle ilgili açıklamalar yapıp bazı soruları cevaplandırması gerekir. Çünkü artık en yetkili isimlerden biridir. Etkili ve sözü geçerli sivil toplum kuruluşlarının desteği ile bu göreve getirildiği söyleniyor. Söyledikleri sıradan bir vatandaşın ifâdeleri değildir. Devleti temsil gücü bulunan, resmî görevi olan bir yetkilinin ifâdeleridir. Kısacası sâdece kendini değil, ona bu derece güvenen siyâsî irâdeyi de bağlar.

Çetinoğlu: Asıl önemlisi ‘Türkçe öldü’ ifâdesidir. Nasıl yorumluyorsunuz?

Gürgür: ‘Türkçe öldü’ hükmünün açıklanması ve tedrisatta Arapçaya geçilme isteğine ilişkin bildirinin gerekçesinin açıklanması gerekir. Çünkü bunun sâdece kendisinin değil kendisini destekleyen çevrenin tasavvuru olduğunu görüyoruz. Kendi diline, kültürüne bu derece yabancılaşmanın ‘kendiliğinden mankurtlaşmanın’ hiçbir zorlama olmaksızın nasıl oluştuğunu bilmek durumundayız. Müfredat programında Arapça bulunmayan okulların Israrla ‘öteki’ muamelesine mâruz kalması, Fen ve Anadolu liselerinin ezilmek istenmesinin mantıkî bir yanının bulunulmadığı görmezlikten geliniyor. İddiayı ortaya atan ve aynı görüştekiler, anadilleri Arapça olan, doğuşlarından itibâren zorlama olmaksızın bu dille eğitim yapan Arap öğrencilerde olağanüstü bir başarı mı gözlemlediler? OECD rakamları ve diğer veriler ortada. Bunlara rağmen kendi diline, kültürüne jakoben mühendislik uygulamaya kalkışmak zorbalık değilse nedir?

Bu tür bir uygulama, zâten çok uzun yıllardır problemler yumağı olan eğitim hayatımız yenilerinin eklenmesiyle daha da sıkıntılı hâle gelecektir. Şu gerçeğin görülmesi gerekir; Türk milleti bir kesimin isteği üzerine oluşmamış, sosyolojik, târihî ve siyâsî aynı zamanda, temelinde İslâm bulunan kültür unsurları üzerine oturtulmuş bir olgudur (vakıadır). Güçleri yetiyorsa buyursunlar, tersini denesinler; en azından haddini bilmeyi belki de öğrenirler.

Çetinoğlu: Meseleyi açık ifâdelerle, mertçe ve cesâretle ortaya koydunuz. Meydanın boş olmadığının anlaşılıp gündemden düşmesine vesile oldunuz. Teşekkür ederim.

Av. NURİ GÜRGÜR:      1940 yılında Erzincan vilayetinin Kemaliye ilçesinde doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1963 yılında mezun oldu. Öğrenciliği sırasında 1958-1961 yılları arasında Türk Ocağı Gençlik Kolunda kurucu ve yönetici olarak görev yaptı. 1961 yılında bir grup arkadaşıyla Üniversiteliler Kültür Kulübü (Derneği)’ni kurdu. Bu dernek uzun yıllar milliyetçi gençlerin fikir ve kültür çalışmaları yaptıkları önemli ve etkili bir alan oldu. 1961-1963 yılları arasında Millî Türk Talebe Birliği (MTTB) adlı öğrenci kuruluşunda Ankara İcra Kurulu Başkanlığı görevini yürüttü. Bu yıllarda Son Havadis Gazetesi ve Düşünen Adam Dergisi’nin Meclis Muhabiri, Ankara Ticaret Postası Gazetesi’nin köşe yazarı olarak gazetecilik yaptı. 1967 yılında başladığı Avukatlığı 1970 yılında ticarete başlayıncaya kadar devam etti. 1968 yılından 1971’e kadar Üniversiteliler Kültür Derneğinin yayın organı olarak çıkarılan Ocak Dergisi’nin yazar ve yönetmenliğini yaptı. 1969 yılından itibaren Devlet Dergisi’nin yazarları arasında yer aldı.      1975 yılında MHP Genel İdare Kuruluna girdi ve partide 1976 – 1978 yılları arasında Genel Sekreter Yardımcısı olarak görev yaptı.      Türk Ocakları’nın yeniden faaliyete geçirilmesi ve Türk Yurdu Dergisi’nin yeniden yayınlanması çalışmalarında yer aldı, derginin yazı kurulunda görev yaptı. 1993 – 1994 yıllarında Türk Ocağı Ankara Şubesi Başkanı oldu. 1996 Kurultayında Türk Ocakları Genel Başkanlığına seçildi. 2011 yılında yapılan Kurultay’da, Başkanlık görevine tâlip olmadı. Genel Merkez Yönetim Kurulu Üyesi olarak hizmetlerine devam etti ve Türk Yurdu Dergisi’ne  başmakaleler yazdı.      Türk Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı’nın Kurucuları arasında yer alan Nuri Gürgür 1989 -1992 yıllarında Vakıf Mütevelli Heyeti’nde görev yaptı.      1995 yılından bu yana Ankara Ticaret Odası Meclis üyesidir. 1999 yılında Ankara Ticaret Odası Meclis Başkanı seçildi. Bu görevi 2018 yılına kadar devam etti. TÜBİTAK Bilim Kurulu Üyesi olarak görev yaptı.      Yorumlar ve Yankılar, Milliyetçilik Üzerine, Yüzyılın Eteklerinde ve 60’lılardan Vatan Kurtarma Hikâyeleri ile Yüzyıldan Yüzyıla / Olaylar – Yorumlar – Görüşler isimli basılı eserleri vardır. Türk Yurdu Dergisi ile çeşitli gazete ve dergilerde yazıları yayınlanmaktadır.
DERKENAR: MANKURTLAŞMAK… ‘Mankurt’ kelimesi Orta Asya Türkleri’nde ‘aklını ve şuurunu kaybetmiş köle’ mânâsında kullanılır. Bu yönteme ise ‘mankurtlaştırma’ denir. Mankurt hâline getirilmek istenen şahsın saçları ustura ile kazınır. Sonra başına yeni kesilmiş bir koyun ve sığır derisi torba hâline getirilip sıkıca sarılır. Şahıs, elleri ayakları bağlanarak kızgın güneşin altına bırakılır. Tâze deri, kızgın güneş altında kurur ve daralır. Bu muameleye tâbi tutulan insan, kafatası mengeneye sıkıştırılmış gibi olur, dayanılmaz ıstırap içinde kıvranır. Yanındaki kişi ona güya iyilik yapıyormuş gibi zaman zaman su ve yiyecek verir. Bir müddet sonra artık aklını ve şuurunu kaybeder. Başındaki deri çıkarılsa bile artık o kendisine yardım eden başını sıkan deriden kurtaran şahsın kölesi olmuştur. O ne derse şuursuzca emri yerine getirir. Öz annesini, babasını veya çok sevdiği birini, efendisinden aldığı emir üzerine gözünü kırpmadan öldürür. Bu metot, Çinliler tarafından Türklere uygulanmıştır.   Kırgız Türklerinden, dünyaca tanınmış yazar Cengiz Aytmatov (1928-2008) 1980 yılında yazdığı ‘Gün Olur Asra Bedel’ isimli romanında bu konuyu işlemiş ve dünyaya duyurmuştur.    Kazakistan Türklerinin tanınmış şâiri Muhtar Şahanov, ‘Yenilen Galip / Cengiz Han’ın Halası’ başlıklı şiirinde diyor ki: ‘Her insan, vatanına ve milletine, milletinin kültürüne saygılı ve bağlı olmalıdır. Aksi takdirde köksüz insanlar ortaya çıkar. Bunlara mankurt denir’.  OĞUZ ÇETİNOĞLU  

Fikir Damlaları  (13)

     -Kitap ve içindeki harfler, kelimeler, cümleler ve kâğıt; hiçbiri kitabın ortaya çıkışında rol sahibi değil. Kitabı kitap yapan, yazan ve yazdıklarına bin bir anlam yükleyen insan; kitabın ne maddesine benzer ne de mânâsına. İşte Yüce Allah da, yarattıklarından müstağni. Ne onlara muhtaç, ne de onlara karşı ihtiyaç içinde. İşte Allah böyle bir Allah.

     -Köpek balığı ağzını açar, küçük balıklar girip dişlerini temizler! Timsah ve diğer büyük hayvan, kuş ve maymunlar birbirlerine yardım edip, asalakları bulup çıkarmaları gibi, her vücut;  birbirini tamamlayan, onun yardımına koşan organlar toplamıdır.

     -Rüzgârın, tohumları taşıması. Arı ve böceklerin çiçek ve bitkiler arasında postacı gibi görev yapmaları, hava ile yer arasındaki ilişki ve alış veriş; velhasıl her şey her şeye bağlı. Her şey, başka bir şeye muhtaç. Her şey her şeysiz olmuyor, olamıyor. Bütün bunların arkasında, bu uyumu sağlayan ve hazırlayan celâl sahibi Zât, yani Yüce Allah var. Her şeyi birbirinin hizmet ve yardımına koşturuyor. Hepsini de, insana hizmet ve yardımda; âdeta birbiriyle yarıştırıyor. Evet, “Bir şey her şeysiz olmaz.” Nitekim olmuyor, olamıyor.

     -Nizam, düzen ve intizam bir Nâzımı yani düzen ve nizam vereni gösteriyor. Nitekim belgeseller bunu ispat ediyor.

     -Treni yapanla, demiryolunu yapan birdir.

     -Kâinat / Evren bir yönüyle kevnî / yaratılmış, maddî / müşahhas / somut bir kitap. Diğer yönüyle kelâmî / sözel, mücerret / soyut, mânevî / mânâ kitabı. Biri harf, kelime ve cümleleri sayfalarında bulunduruyor. Öbürü mânâ ve anlamlara ev sahipliği yapıyor.

     -”Allah’ın kudreti zâtî ve ezelîdir. Onun için, ona âcizlik müdahale ve hulûl edemez.” Allah’ın kudreti, zâtından ileri gelir. Başkasına dayanmaz. Zaten başkası var mı ki? Varsa, o var. Diğerleri onun isim ve sıfatlarının tecellisi / görüntüsü ve hattâ gölgesi. Gölgenin varlığı ise, aslından meydana gelir. İşte bunun için, bir bakıma yok hükmündedir. Herşey Allah’a nispet edilince..Zaten “Lâ” ifadesi herşeyi O’na bağlıyor. Herşeyi O’ndan biliyor, bildiriyor biz insanlara.

     -Musikî dinlemekten haz almak; müzik bilgisini gerektirmiyor. Şüphesiz bilse, elbette alacağı haz, çok daha fazla olacak. Ama bilmemesi, hiç zevk alamıyacak demek değil.

     -Maç seyretmekten hoşlanmak, futbol oynamayı bilmeyi gerektirmiyor. Bilse, seyrinden elbette daha çok zevk alır. Ama bu, bilmeyenler hiç zevk almaz demek değil.

     -Roman ve hikâye okumayı kim sevmez? Ama herkes hikâye, hele roman yazamaz. Ama bu yetenekten mahrumiyet; insanın roman ve hikâye okumasına engel teşkil etmez.

     -Kur’an’ın mânâsını bilerek okumaktan alınan lezzet çok yüksek. Fakat mânasını bilmediği için okumamak doğru değil. Çünkü Kur’an okumaktan; anlamı bilinmese de, alınacak çok zevk var. İnsanda farkında olmadığı, isim bile veremediği öyle mânevî lâtifeler var ki, mânâsını bilmemek; bu lâtifelerin istifadesine mânî değil. Zira, bazı şeyler anlatılmaz, ama sezilir. Bilinmez ama, hoşa gider. İnsanı,tarifsiz zevklere gark eder.

     -İnsanın öyle meçhul / bilinmez duyguları var ki, neyin ne zaman, onu nasıl harekete geçirdiğine akıl sır ermez. Bazı şeyler anlatılamaz, sadece yaşanır.

     -Güzel bir resmi seyirden hoşlanmak için, ressam olmak gerekmez.

     -Hz. Âdem’in gördükleri, bugünki insanın gördükleriyle aslında aynı. Maddenin ifade ettiği lâfız ve kelime farklı olsa da, hepsinin mânâsı bir. Ve Bir’e bakıyor. Ve O, Bir’i gösteriyor. Kısaca, mânâ, lezzetin tuzu biberi.

     -”Bölüşerek tok oluruz. Bölünürsek yok oluruz.”

     -Bazan hayat vermek için, hayattan olmayı göze almak gerek.

     -”Korku tutsak (esir) eder. Umut özgür (hür) bırakır.”

     -Issız yerler için, “Allah’ı bol, insanı kıt yerler!” derdi annem.

     -Rûhun batıya yönelişi; batmaya değil; yeniden doğuşa çıkış yolculuğudur.

     -Mevlit / doğma, doğum; doğuşumuz. Miraç  / göğe çıkma ve yükselişimiz demektir. Doğum miraç içindir. Miraç olmayacak ise, doğmanın mânâsı da, olmayacaktı. Yani gurbetten kurbete / yakınlığa vasıl olmak / ulaşmak için miraç var. Kurbete mahkûmuz be dostlar!

Parti Tabanı

Siyasi söylemlerde çok sık kullanılır, “partinin tabanı”. Oldum olası bu “parti tabanı” sözüne alışamadım. Muğlak bir ifade. Sanki gerektiğinde taşınabilir/aktarılabilir monte edilebilir bir aparat gibi. İnsanın hür düşüncesine de, bireysel tercihlerine de uygun değil. Doğrusu bu anlamda “bir partinin tabanı” olmayı zül, zayıflık olarak kabul edenlerdenim. Diyelim ki siz bir taban elemanısınız. En tavandaki kişi ya da yönetim grubu bir konuda ipe-sapa gelmez sözler beyan etti. Yani saçmaladı. Siz de mi saçmalamak zorundasınız?. Ya da bir sosyal ortamda, “Merhaba efendim, ben sizin tabanınızım. Hani üstümüze basıp gerilerek oturduğunuz, ‘yüzde şu kadar’ diye pazarlık ettiğiniz, üstümüzde tepindiğiniz  taban var ya işte ben o’yum”mu demek? Adeta “siz sayın tavandakilerin takdir ve tensibinize layık olmak..” tavırlı ve oldukça ezik mi?. Oysa bireysel haklarının ve sorumluluklarının farkında olan uygar toplum bunu reddeder. Seçtiği kişilere “dikkat ediniz, siz bizim çalışanımızsınız. Biz asılız, ancak siz vekilsiniz” diyecek kadar hukukunu bilir. Her fikre angaje olmaz. Bilir ki fikirler mutlak değil, değişebilir. Dünün şartlarıyla bu günü yargılamak olmaz.

Siyasi partiler sonuçta bir sivil organizasyondur. Siyaset kurumunun ve demokrasinin vazgeçilmez unsurudur. Anayasaya göre tüzükleri- kurulları var. İktidar ve muhalefet, sorunlara çözüm için işletilen ve denetlenen bir sistemin içinde olmalıdır.  Ancak taban kavramı sanki demirbaş bir eşya gibi anlamsız. Oysa ki insanların hayata bakışları, tercihleri değişebilir. Bu değişim, sadece ekonomik bazlı da olmaz. Güvenlikle ilgili, yaşam tarzıyla, geçen zamanla, aidiyet duygusuyla da ilgili olabilir.  İletişimin saniyede dünyayı birkaç kez dünyayı turladığı bir ortamda, insanların hiç değişmeden  kilitlenip öylece kalması gerçeğe uymuyor. Hal böyle iken siyasi yönetimlerin darası alınıp kayda geçmiş gibi “taban” tarifleri yersiz. Kaldı ki, siyasetçilerin niceliği belirsiz, müphem bir kitle adına pazarlık yapması zaten gerçekçi değil. Neden meydanlarda velinimet, pazarlıkta bizim taban?. İşte siyasetin bu “kolaycı” tavrını halk artık düzeltmeli. ‘Beni tabanın sayıp olmadık hokkabazlık yapamazsın’ demeli. Taraf olmayarak bunu göstermeli. Halkın derdine çare olmak yerine öz ikbaline alet edenler bugün de yarın da itibarsız olacaklar. Elbette siyaset kurumsal olarak kötü değil. Bir bilimdir. Ahlaki esaslara dayanır. Kötü olan siyaseti seviyesiz kullanmaktır. Bununla birlikte,  siyasi ahlaka sahip onurlu siyaset adamlarını tenzih ederiz. Asıl insanı yoran bir ipte olmadık cambazlıklar yapanlara. Düz yolda akrobatik dönüşlerle viraj alıp milletin vaktini çalanlara. Bildik yalanlara. Bu kadar sorumsuzluk hangi meslek grubunda olabilir, düşünmek lazım.

Sonuçta, parti yönetimlerinin halkın vekâleti duygusundan uzaklaşıp seçimlerde popülist, sonrasında da genel bir buyurganlık yapmaları sorunu var. Oynak-omurgasız siyaset yapmak, sorumsuzca hamaset yapmak, içeriği boş ve beylik laflar üretmek adeta revaçta. Nitekim siyasi partiler yasasıyla, parti tüzüğüyle, mevcut delegeler sistemiyle bunu değiştirmek için bir eğilim de yok. Günümüz delege sistemi ile parti yönetimleri zaten “ben sana, sen bana” anlayışıyla mutabık durumda. Bu sarmaldan çıkmanın yolu, “değerli tercih” olmalı. Yani bireysel irade kullanarak bir “taban” olmayı değil, akıl ve adalet ölçüsüyle gerektiğinde değişerek beyan edeceği “dinamik bir irade” olmalı. Saplanıp kalan değil. Selam ve sağlıkla.

Sığınmacılar Üzerinden Tehlikeli Oyun

İyi Parti Ekonomi Politikaları Başkanı Prof. Dr. Bilge Yılmaz “Hükûmet kaçak göçmenler ve sığınmacılar üzerinden tehlikeli bir oyun oynuyor” iddiasında.

Çoğumuz Türkiye’ye kaçak ve sığınmacı olarak giren yabancıların 10 milyonu aşmasının dış güçlerin uzun vadeli bir planının uygulaması olduğunu düşünüyoruz. Bu planın ilk uygulaması olarak Suriyelilerin iç savaş olduğu için Türkiye’ye gelmediği, Türkiye’ye itilmeleri için iç savaşın kullanıldığı kanaatindeyiz.

Prof. Dr. Ümit Özdağ‘ın görüşü ise, “Suriyelileri Türkiye’de tutmak istemelerinin nedeni onları iç savaştan korumak değil, Türkiye’de çıkarılması planlanan iç savaşta kullanmak için.”

Ama “yerli ve milli” olma iddiasındakilerin iktidarında ve kendisini “Türk Milliyetçilerinin partisi” olarak tanımlayan MHP’nin desteğinde sürdürülen bu proje, Prof. Dr. Bilge Yılmaz’a göre, Hükümetin tehlikeli bir oyunu.

Bilge Yılmaz’ın iyi bir ekonomist olduğu konusunda herkes hemfikirdir. Yılmaz “İktidarın itinayla tasarlanmış ve nüfus hareketleri üzerine kurulmuş bir ekonomi politikası” olduğu kanaatinde.

Yani bizim siyasi yönü üzerinden değerlendirdiğimiz, sosyal ve güvenlik açısından riskli bulduğumuz sığınmacı politikasının bir diğer yönü ekonomi ekseni imiş.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ”Bize sığınan Allah’ın kullarını biz katillerin kucağına atmayız” söyleminin geri planında ekonomi politikası da varmış.

Bilge Yılmaz’ın tezine göre “nitelikli insanlarımızı hükümet bilinçli bir şekilde yurtdışına itiyor. Gidenlerin oluşturduğu boşluğu yeterliliği olmayan, Cumhuriyetimiz’in değerlerini benimsememiş ve ülkemizi bir vatan olarak görmeyen insanlar ile dolduruyor.”

3 gün önce çok ağır suçlamayı yaptığı sosyal medya (X eski adıyla Twitter) paylaşımına iktidarın bir cevap verdiğini görmedim.

****************************************

Sığınmacılar Olmasa Ekonomi Çöker mi?

Bazı AKP yöneticileri ve bakanların zaman zaman söylediği “sığınmacılar olmasa sanayide çarklar dönmez, tarımda ve hayvancılıkta üretim yapılamaz” türü sözler bilinçli bir politika izlendiğini gösteriyordu.

Mesela AKP Genel Başkan Danışmanı Yasin Aktay “Suriyeliler bir gitsin ülke ekonomisi çöker” demedi mi?

“Sanayiciler asgari ücretin üzerinde maaşlarla dahi eleman bulmakta zorlanırken mevcut işgücü açığını ise muhacirler kapatıyor. Öyle ki sanayide mülteciler olmasa sanayi dönmez, onlar çalışıyor” diyerek yalan söylüyorlar. Tarım işçiliği ve çobanlık gibi alanlar için de aynı cümlenin benzerleri kuruluyor.

Sanki Türkiye’de işsizlik sıfır noktasında ve işgücü açığı var. 

Sanki Türk vatandaşları asgari ücret veya az üzerinde maaşlarla refah içinde yaşayabildiği halde iş beğenmeme sebebiyle çalışmıyor.

Verilen ücretlerle en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamayan Türklerin çalışmak istemediği şartlarda çalıştırılıyor sığınmacılar.

“Bunlar din kardeşlerimiz”, “biz Muhacir kardeşlerimize Ensar olmaya çalışıyoruz” gibi söylemlerin sahipleri kölelik şartlarında yaşatıp çalıştırdıklarının ekonomimize katkı sağladığını savunuyor.

Almanya ve diğer AB ülkelerinde Türkiye’deki ortalama ücretin 10 katı ortalama ücret verdikleri halde neden rekabetçi olduklarını düşünmek bile istemiyorlar.

Bilge Yılmaz “ilk etapta ucuz ve kayıtsız işçiler üzerinden üretim maliyetlerinin düşürüldüğünü” kabul ediyor. Fakat bu politika dar gelirli vatandaşlarımızı işsiz kalmaya veya çok düşük ücretlere çalışmaya mahkûm ediyor.

****************************************

Sığınmacılar ve Barınma Sorunu

On milyonu aşan kaçak ve sığınmacıların yarattığı bir başka sorun da barınma.

Konuta talebi artıran bu büyük “kavimler göçü” yetmemiş gibi iktidar konut alana vatandaşlık vererek Türklerin konuta erişimini kısıtlıyor. Konut fiyatları ve kiraların fahiş yükselmesinde bu politikanın payı çok yüksek.

Bakan Mehmet Şimşek barınma sorununun geldiği bu safhada konut arzını artırmak için alınacak tedbirlerden bahsediyor. Oysaki sınırlara sahip çıkıp, sığınmacıları ülkelerine göndermekle bu sorun çözülebilir. Hükümet bu alternatifi düşünmüyor bile.

Bu yüzden Bilge Yılmaz bir ekonomist olarak en doğru çözümü gösteriyor:

“Bu meselenin çözümü, etkin sınır kontrolü, işgücü piyasasının sıkı denetimi, vize uygulamalarının sıkılaştırılması, yabancılara konut satışının sınırlandırılması ve uygulanan teşviklerin geri çekilmesi ile mümkündür” diyor.

**********************************

Bilinçli Sığınmacı Politikasının Sonu Ne Olur?

Yukarıda anlattıklarımızı iktidar bilmiyor olamaz.

İktidar ve destekçileri nüfus dengemizi bilerek bozuyorlar.

Bu ülkeye aidiyet hissetmeyen milyonlarca kişiyi ya vatandaş yapıyorlar veya sığınmacı statüsü ile bir kısmını da göz yumulan kaçaklar olarak içimizde tutuyorlar. Böylece ekonomik ve sosyal dengelerimizi bozuyorlar.

Vatandaş yapılanların sayısı, iktidar ile muhalefetin başa baş yarıştığı bir seçimde, iktidarı belirleyici olacak seviyeye geldi. Bu bile çok ciddi bir risk.

O halde vatansever, milliyetçi yurttaşlarımız, bu bilinçli politikalardan zarar gören milyonlarca dar gelirli insanımız ne kadar süreyle tepkisiz kalacak?

Sığınmacıların kendilerini köle gibi çalıştıranlara karşı minnet borcu hissetmesi kalıcı bir duygu olabilir mi? Bir süre geçince minnet duygusu nefrete dönüşür mü?

Ülkemizin en ciddi beka sorununu yaşatanlar için, milyonlarca vatandaşın “Onlar milliyetçi, vatansever, Müslüman, Onlar bizden birileri” şeklindeki kanaatleri asla değişmez denebilir mi?

Kendisini mağdur eden kişilere karşı sevgi ve minnet duygusu içinde olanları tanımlayan “Stockholm Sendromu” veya “celladına âşık olma” hali kitlesel bir psikoloji olarak kalıcı olabilir mi?

Bu marazi ruh halinden kurtarmak için muhalefetin yapması gerekenler nelerdir?

Bu sorulara doğru cevapların bulunması gelecekte iyi bir Türkiye yaratmanın ilk adımları olacak.

Millet İttifakınca Kaybedilmiş Bir Seçimin Analizi ve 2024 Yerel Seçimlerine Afaki Bir Bakış

Alman şair ve düşünürü Gothe: “Daha ileriye sıçramak için 4-5 adım geriye çekilmek gerekir.” Demiş. Doğrudur…geçtiğimiz 14, 28 Mayıs tarihlerinde yapılan Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği seçimlerinin analizi doğru yapılmaz, doğru teşhis konulup hazırlanılmazsa, önümüzdeki sene yapılacak olan yerel seçimlerde kusura bakmasınlar ama muhalefet partileri seçime ister ittifakla, isterlerse ayrı ayrı girsinler, yine büyük bir hayal kırıklığı ve hezimet yaşayacaklardır.

                Geçtiğimiz Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği seçimi, Türk demokrasi tarihinin muhalefetçe en rahat kazanacağı bir seçim olmasına rağmen kazanılamadı. Bir tarafta yükselen enflasyon ve hayat pahalılığı, sığınmacılar meselesi, işsizliğin had safhaya çıkması, torpil ve rüşvet çarkı dişlilerinin arasında bakanların, yüksek yargı organı mensuplarının isimlerinin geçmesine kadar sıradanlaşması gibi meselelerin her biri, mevcut iktidara seçim kaybettirecek sebeplerdendi, ama olmadı, yapılamadı.

                25 yıldır ana muhalefet partisince kazanılamayan İstanbul ve Ankara Büyükşehir belediyeleri, 2019 yerel seçimlerinde İYİ Partinin de CHP ye destek vermesiyle çok rahat bir şekilde kazanıldı. Bunun yanında Antalya, Mersin, Aydın, Eskişehir ve İzmir gibi yerlerde de aynı taktik uygulanarak, CHP 2019 seçimlerinde 11 Büyük Şehir Belediyesi kazandı. Bu olay, Türk demokrasi tarihinin en büyük başarılarından biriydi.

                2017 yılından itibaren MHP ve BBP partisinin de AKP’nin yanında yer alması, CHP ve İYİ partiyi de ortak hareket etme noktasına getirdi ve Cumhur İttifakına karşı “Millet İttifakı” çatısı kuruldu. Bu çatının altına daha sonra Saadet ve Demokrat Partileri de dâhil olunca ittifak partileri sayısı dörde yükseldi.

                Kısmi olarak 17 Nisan 2017 Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemine Geçiş referandumunda muhalif kanatta birlikte hareket eden dörtlü Millet ittifakına daha sonra AKP den ayrılan Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan da partileriyle birlikte dâhil olunca Millet İttifakı “Altılı Masa” ya dönüştürüldü. AKP den gelen bu iki liderin AKP ve MHP den oy devşirmesi beklenirken, aksine Millet İttifakı taraftarı bazı seçmenlerin kafa karışıklığına sebep oldu. Özellikle Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlığı döneminde Türkiye’nin Suriyeli sığınmacı istilasına uğraması ve bu istilanın önünün alınmasının gittikçe zorlaşması muhalif kanatta bu iki partinin ittifaka katılması hoşnutsuzluk karşılandı.

                Yapılan seçimlerin sonunda anlaşılmış oldu ki, bu iki partinin öncelikli hedefleri milletvekili kazanarak mecliste yer alıp seslerini duyurmak. CHP listelerinden seçime giren 39 milletvekilinin ileride yapılması düşünülen yeni anayasaya karşı Millet İttifakıyla müşterek hareket etmeleri şimdiden tereddütle karşılanır oldu.

CHP ve İYİ Partinin Yerel Yönetimlere Hazırlık Durumu:

                Cumhuriyet Halk Partisinin şuan için 2024 Martında yapılacak seçimlere hazırlık yapması şöyle dursun Kasım ayında yapılacak kurultay için birbirleriyle kıyasıya mücadele içerisindeler.

                İYİ Parti ise, MYK’dan çıkan karar gereği, önümüzdeki seçimlere tek başına, 81 Vilayette belediye başkan adayı çıkarma telaşı ve çalışması içerisinde.

                İYİ Parti Genel Merkezinin almış olduğu bu kararı başta teşkilatlar olmak üzere üye ve sempatizanların büyük çoğunluğu desteklerken, sosyal medya ve televizyon kanallarında siyasete yön vermeğe çalışanlar, akşam sabah İYİ Partinin bu kararını tartışıyor ve eleştiriyorlar. Tartışırken unuttukları veya göz ardı ettikleri bir konu var: “Siyasi Partiler, Ülkeyi Tek Başına Yönetmek için Kurulur.” Başka bir partinin yedeği olsun diye değil.

                Diğer önemli bir konu ise, 24 Eylül 1991 yılında; Refah Partisi, Milliyetçi Çalışma Partisi ve Islahatçı Demokrasi Partilerince kurulan üçlü ittifakla 20 Ekim 1991 seçiminden kârlı çıkılmasına rağmen MÇP ve İDP ye mensup milletvekili adayları partilerinden istifa edip Refah Partisinden seçimlere girdiklerinden, bu üç partiye mensup seçmenler de oylarını sadece Refah Partisine verdiler. Seçimlerden sonra görüldü ki; Refah Partisine bir defa oy veren MÇP ve İDP’li seçmenin bir kısmı Refah Partisi bünyesinde kaldı.

                24 Aralık 1995 Milletvekili seçimlerinde Anavatan Partisiyle İttifak kuran Büyük Birlik Partisi, seçimlerden sonra 7 Milletvekili ile meclise girdi ama bunların iki tanesini Anavatan Partisinde bıraktı iki vekil partilerine geri dönmediler.

                Diyeceğim o ki, Patronaj Partiler ittifak neticesinde her zaman kârlı çıkarlar. İyi Partinin tek başına seçimlere girme kararını bu yönüyle olumlu buluyorum. Ancak, 31 Mart 2019 Yerel seçimlerinde özellikle İstanbul ve Ankara’da Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’a giden İYİ Parti oylarının ne kadarı geri döner orasını bekleyip göreceğiz.

                Sağlık ve mutluluk dileklerimle.