22.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Mayıs 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 241

Umrunda mı Dünya?

Ben Anadolu tarafında, İstanbul Ümraniye Şerifali’de
oturuyorum.

Sokağımızda normal bir dairede kiralar altı ay önce 5 bin
lira iken, üç ay önce bizim sokakta boşalan bir daire 20.000 TL’ye tutulunca “piyasa
çıldırmış” falan dedi herkes. Tam seçim sathı maailine girdiğimiz günlerde ise
tam karşımızda üç artı 1 daire boşalır boşalmaz aylık kirası 27.750 TL oldu.
Böyle bir evi tutanının sanırım aylık geliri 100 Bin TL falan olması gerek.
Çünkü aidatlar ve zaruri masraflar da, buna 5 bin TL olarak eklenecek. Geçen
bizim güvenlikçi anlattı “kömürlükten bozulma bir gecekonduda da kiralar 12 000
TL imiş.”

 

Her Dönemin Bir
Edebiyatı Oluyor

Ne enflasyon, ne hayat pahalılığı, ne zamlar, ne seçim, ne
Merkez Bankasının faiz açıklamaları, ne döviz kurları, ne mülteciler ve
sığınmacılar, ne terör, ne Ukrayna savaşı, ne Kırım’ın Ruslarca ilhak ve işgalinin
sürmesi, ne güç zehirlenmesinden uzak, demokrat; laik ve sivil toplumu
uzlaştıran, En Nedha lideri ve Tunus Parlamento Başkanı, İslamcıların alim ve
bilge lideri Reşit Gannuşi’nin tutuklanması, ne İran’daki idamlar, ne körfez
ülkelerindeki yeniden dostluklar, ne stand by anlaşmaları, ne Sudan ve Suriye’deki
iç savaş, ne Moskova’nın müttefiki ülkeye nükleer silah yığması, ne ABD ve
Rusya’nın Suriye sınırında artık Türkiye’ye komşu olması, ne montajlar, ne
yalan ve iftiralar, ne de Fenerbahçe’nin onca pahalı transfere rağmen şampiyon
olması veya olamaması  kimin umrunda.

Bu dönemin henüz romanı ve şiiri yazılmadı. Ama mutlaka
yazılacak. Üniversitelerde master, doktora ve mezuniyet tezleri ayrıca dikte
edilecek. Çünkü her dönemin bir edebiyatı, sanatı, müziği medeniyet hareketi
oldu. Cumhuriyet dönemi bunun en güzel örneklerini verdi. Analtik düşünceyi de
öne çıkardı. İşte bir örneği;

 

Ne atom bombası,

Ne Londra Konferansı;

Bir elinde cımbız,

Bir elinde ayna,

Umrunda mı dünya?!

 

Lise arkadaşları Oktay Rıfat (1914-1988) ve Melih Cevdet (1915-2002)
ile birlikte sokaktaki adamın söylemlerini şiirleştirerek garip akımının
kurucusu olan Orhan Veli Kanık’ı (1914-1950) gel de hatırlama günümüzdeki
gelişmeler karşısında. Mümkünü yok. Keşke günümüzde de şairlerimiz sokaktaki
adamı görebilse, tanıyabilse, dostluk kurabilse, anlayabilse ve algılayabilse
ne dizeler, ne eserler, hatta ne romanlar çıkacak, ne filmler çekilecek? Görünecek
ortada yumruk gibi. Üstelik kafaya çivi gibi çakılmayacak, edebiyatla dondurma
gibi ağızlarda eriyecek başlar donk donk ederken.

 

Seyrantepe Mayıs Akşamları

Böyle zaman zaman sıkıntılarımı edebiyatla, şiirle, müzikle,
geziyle ve duayla gidermeye çalışıyorum. Yoksa ruh dünyam karmakarışık olacak.

Zeytinburnu Belediyesinin faaliyetleri, kültürel
etkinlikleri ilaçlardan biri. Lütfi Şen’in sergileri de öyle. Üsküdar ve
Sultanahmet’te tarihi doku ve mistik hava olmazsa olmaz işte. Hele bir de Yahya
Kemal ve Mehmet Akif ile birlikte teneffüs edersen İstanbul’u keyfine diyecek
yoktur. Ne gam ne keder; tersine katmerli tefekkür.

TURİNG de sadece gençlerin, delikanlıların ve üniversitelilerin
değil, aksakalların, akademisyenlerin, müelliflerin, düşünen adamların,
yazarların da temiz bir hava aldığı mekan. TURİNG’i ben günümüzde hep bir
akademi gibi görüyorum. Rektörü de dünyayı avucunun içine alabilen, ufku geniş
Bülent Katkak. Çalışma arkadaşları da bu koşuşturmanın içinde lokomotifin
katarları.

Yine bir Meşk Vakti’nde sanatçı Şükrü Türkmen ve Julide
Bilgi’nin solist olarak katıldıkları muhteşem bir konser izledik. Samsunlu
Şükrü Türkmen, Yönetim Bilimleri uzmanı ama önce sanatçı, sanat yönetmeni.
Yurtiçi ve dışında bir uçtan bir uca konserler vermiş bir sanatçı. Kamera çekimi
olmasa, internetten yayınlanmasa ve TURİNG müsaade etse Selim Aru’nun
dizelerini ve Şerif İçli’nin bestesi “Yine bir sızı var içimde akşam oldu
diye/Gözüm açıyor ağlarım hala bilmem niye”ye ve “Malko Çolakoğlu’nun bestesi
M.Nafiz Irmak’ın güftesi “Akşam dönüşü geçtim o esarlı bağından/ Bir gül
koparıp kalbime taktım yanağından”a iştirak edeceğim. Ama uygulama gereği içimden
söylüyorum, dudaklarımı oynatıyorum sadece.

Bununla da yetinmez Saadettin Kaynak ve Atıf Zühtü Beye
dualarla “Batarken ufukta bu akşam güneş/ Gönlünde bir acı yandı mı Leyla”sına delikanlıca
cevap vereceğim. Evet, yandı.

Bu vesileyle Avni Anıl ve hekim, besteci ve şair Cahit
Öney’i (1926-2020) “Ağla çeşmim eski lezzet kalmamış peymanede” ile andık. Hele
hele hala yeri doldurulamayan, yazar, gazeteci, şair, politikacı Orhon Seyfi
Orhon’un (1890-1972) “Ölürsem yazıktır sana kanmadan” hüzzam şarkısının bestesi
Hayri Yenigün’e ait eser bizi hülyalara götürdü.

 

Gönülülüğün Kayboluşu

İkinci solistimiz Julide Bilgi, Ethem Perveş Paşa’nın
şiirinden notaya döken Nikagos Ağa “Sevdi gönlüm ey melek sima seni/ Bu kadar
var mı seven cana seni” okudu ve sonra, acemkurdi’den Muhayyerkürdi’ye geçti
“Var mı hacet söyleyeyim ey gül tenim”.

Benim favorim seçilmiş repertuvardaki Selahattin Pınar’ın,
Fuat Edip Baksı’dan bestelediği “Bakışı çağırır beni uzaktan”. Bu şarkı bizim
kuşağın en romantik melodilerinden biriydi. Yaşayarak yazıyordu şairler,
rüyasını görerek besteliyordu sanatçılar. Bir nevi aydın sorumluluğu, yaşanmış
hayattı bu. Zaten telif de yoktu o zaman diliminde. Mesam’ın Başkanı Sanatçı
Orhan Gencebay, birlikte izlediğimiz Telif Hakları Derneği’nin son sempozyumunda
açıklamıştı tıkanıklığı ve kısırlığı: telifler yeterli olmadığından sanatçılar
eser bestelemiyor ve güfteler kaleme alınmıyor. Artık hem gönüllüğü kaybettik,
hem alın terinin karşılığı vermeyi unuttuk.

Sonra konserde Julide Bilgi Cenap Muhittin Kozanoğlu’nun
şiirinden bestelenen Refik Fersan’ın “Rüzgar uyumuş ay dalıyor, her taraf
ıssız”ı söyledi. Alkış üstüne alkış aldı. Meğer gençlik yıllarında yazıp
bestelediği Zeki Müren’in “Zehretme hayatı bana cananım/ Elemlerle dolu benim
her anım” bundan da fazla alkış alacakmış. Bu konserler iyi ki hayatımızda ve
TURİNG iyi ki var.

Aklınıza gelmesin sakın bu konserler “batıda nasıl oluyor”
diye. Hemen yaşadıklarımı anlatmakla başlayayım.

Batıda sanat ve sanatçı çok önde ve çok saygın. Konserler
ateş pahası. Viyana’da bir konsere gitmek istemiştik eşimle birlikte, biletler
altı aydan önceden satılıp tükenmişti. Fiatlar da 300 euro idi. Bir sene
sonranın biletleri de satışa çıkıyor batıda. Sadece yetişebilen alıyor. Öyle
torpil falan da yok. Ben ayakta izlerim, bir köşeye çekilir yere oturarak da
takip etmek isterim demeniz ölçü olmuyor. Herkes eşit.

 

Gençlikte Kazanılan,
Hep Yanınızda Oluyor

İstanbul Üniversitesi’nde 1960’lı yıllarda öğrenci iken
Harbiye Şan Sinemasının bir hafta halk, diğer hafta Türk Sanat Müziği konserini
kaçırmazdık. Münir Nurettin’i de, Ahmet Sezgin’i de dinlemiştik burada. Üstelik
fiyatlarda bir öğrencinin verebileceği kadardı. Rahmetli  İTÜ öğrencisi Mehmet Candemir ile burasının
tiryakisi olmuştuk. Haydi bakiym şimdi bir talebe Harbiye Açık Hava
Tiyatrosundaki konsere gitsin de görelim!. Mümkünü yok. 600 TL veremez, belli
bir zümre veriyor sadece. Ayrıca İstanbul Belediye Konservatuvarı Süheyla
Altmışdört hocanın dersleri ve konserleri de büyük alaka görürdü. Kubbealtı da
öyle idi. Sanatçı Julide Bilgi de ilk musiki ders ve çalışmalarını Çemberlitaş Kubbealtı
Musiki Cemiyeti’nde almış. Artık böyle gönüllü sivil kuruluşların sayısı çok
az, olanların da fırsatı yok denecek kadar bitmiş. İmkan için iktidardaki
yönetimin arka bahçesi olursanız fırsatlar olabiliyor. Olmazsanız kendi
yağınızda bile kavrulamıyorsunuz. Oysa sanat bir toplumun atardamarı gibidir.

Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü
İstanbul Devlet Türk Müziği Araştırma ve Uygulama Topluluğu sanatçıları Şükrü
Türkmen ve Julide Bilgi, Aleko Bacanos’un “Gel ey denizin nazlı kızı nuş-u
şarab et/ Çık sahile gel sinede bir alem-i ab et”i ve alkışlar ve teveccüh
karşısında programda olmamasına rağmen 
“Fikrimin ince gülü”nü birlikte söylediler.  Mest oldu gönüller. Musiki böyle bir şey.

 

Birlikte Yaşayabilmek, Bunu Sürdürebilmek

Bu konserde önemli olan bir husus “senden olmayanları
suçlamayan bir anlayış toplumu olan Osmanlı Cihan Devleti” algısı. Aleko
Bacanos ve Nikogos Ağa gibi gayrımüslimler ile Ethem Pertev Paşa, Muallim
İsmail Hakkı Bey, Refik Fersan ve Nimet Hanım ile birlikte kavgasız, gürültüsüz
çalışabiliyorlar ve yaşamayı ne kadar güzel biliyor, üstelik bugüne kadar hep
birlikte gelebiliyorlar.

Bir başka husus da güftesi veyahut bestesi belli olmayan
eserler hala hayatımızda bizi etkilemeyi sürdürüyor. Mesela “İnleyen kalbim
senin aşkınla bilmem neylesin!” bunlardan biri. Sonra hüzzam şarkı “Aman
daylar, yol verin a beyler/ Ben silama varayım/ Sılam yeşil yaprak açmış/ A Ben
nasıl dayanayım!” güftesi ve bestesi de belirsiz. Ama bir eser olarak günümüze
kadar geliyor, gelebiliyor. “Altın tasta gül kuruttum/ Yari sinemde uyuttum” da
imzasız güfteden bestelenmiş. Günümüze kadar ilk günkü gibi taptaze geliyor,
gelebiliyor, yüreğimize girebiliyor.

Bunlar benim umrumda işte.

Evren de umurumda.

Gün gelecek umursamayanların dünyasını umursayanlar yazacak.

Hem de çok uzak değil o günler.

Sonuç Ya Değişirse?

Türkiye’nin ikinci tur cumhurbaşkanlığı seçimlerine
hazırlandığı şu son saatlerde bize de artık havadan – sudan konuları konuşmak
ve belki de fıkra anlatarak ortamı yumuşatmak ve zamanı değerlendirmek düşüyor.

 * * *

Türkiyemiz’de ve dünyamızın bir kısmında yaşanan iklim
değişikliği nedeniyle mevsim geçişleri normal zamanlarında gerçekleşmiyor
artık.

Tabii bunun pek çok nedeni var. Ülkemiz uzunca bir süredir
puslu ve bulutlu bir havanın etkisi altında. Sibirya’dan gelen yüksek basınç
ile Arap Yarımadası üzerinden gelen alçak basınç arasında sıkışmış durumda.
Seçim günü de bol yağış bekleniyor.

Artık yorulduk. İnşallah en kısa sürede yaza geçişimizi de
kutlarız. Ülkemizin pek çok bölgesinde gerçekleşen kuraklık, bahar
yağmurlarının başlamasıyla birlikte bolluk ve berekete dönüşür…

 * * *

Gelelim sürpriz fıkramıza…

Temel ile Dursun, iki arkadaş sinemaya gitmişler…

Salona girmeden önce Temel filmi Dursun’a öve öve
bitiremiyormuş, şöyle güzel, böyle güzel; dünyanın en muhteşem filmi diye
anlatmış durmuş…

Neyse film başlamış. Filmin konusu atlar ve at yarışları
üzerineymiş.

Heyecanla filmi izlerlerken bir at yarışı sahnesine sıra
gelince, Temel gaza gelmiş:

– Ula uşağım bu beyaz donlu at var ya, az sonra başlayacak
olan yarışta birinci gelecek demiş.

Dursun da:

– Uşağım öyle şey olur mu, baksana at ayakta uyuyor, yorgun,
sakat nasıl kazanacak da? Mümkün değil. Olsa olsa al donlu at kazanır, diye
cevap vermiş.

Temel, “Hayır uşağım, beyaz renkli donu olan kazanacak” diye
ısrar etmiş.

Temel ile Dursun başlamışlar tartışmaya…

Sonuçta iddiaya tutuşmuşlar. Kaybeden kazanana bir gömlek
alacakmış.

Bu arada filmde yarış da başlamış.

Sonuçta yarışı, al donlu rengi olan at kazanmış.

Dursun bilgiç bilgiç demiş ki:

– Uşağım ben sana demiştim Al tay kazanacak diye. Beyaz
donlu olan hem hasta, hem de sakattı. Niye ısrar ettin? Bak gömlekten de oldun
demiş.

Temel gülmüş:

– Ula uşağım ben bu filmi tam 20 kez seyrettim. Her
seferinde Al donlu tay kazanıyordu zaten, diye cevaplamış.

Dursun şaşırmış:

– Eee uşağım, madem 20 kez bu filmi seyrettin sonucu da
biliyorsun. Niye beyaz donlu ata oynadın? diye sormuş.

Temel gevrek gevrek gülümseyerek cevap vermiş:

– Bu sefer ya sonuçlar değişir de kazanırsa, diye ‘süpriz’
ata oynadım!

 * * *

Evet sevgili dostlar, seçim öncesi havadan sudan, fıkralarla
dolu bir yazı oldu. Havalar nasıl olursa olsun, sizin havanız iyi olsun…

İnşallah yalanın, dolanın, iftiraların, montajların
olmadığı, yüzlerimizden gülümsemenin hiç eksik olmadığı bir Türkiye kazansın.

Bozkurt İlham Gencer İle Röportaj

GİRİŞ:

Hepimiz ölülerin çocukları veya
torunlarıyız. Geçici olan bu dünyâda ömrümüzü tamamladıktan sonra göçeceğimiz
cennet veya cehennemde ebedî kalmak üzere yaratıldık. Zamanı belli olmamakla
birlikte gidişi kesin olan bir yolun yolcusuyuz. Mutlak son olan ölümün en az
ilgiyi görmesi, en az hazırlık yapılması şaşırtıcıdır. Ölüme ilgisizlik
insanın kendini aldatmasından başka bir şey değildir.

 

Yüce dinimiz İslâmiyet, ölüme hazırlanmayı
emreder. Ölüm hakîkatini görmek için inançlı olmak da gerekmez. Ölüm,
herkesin ortak kaderidir. Ancak onun için gerçek hazırlığı mü’min yapar.
Diğerleri sâdece korkmakla yetinirler. Gerçekte ölüm korkulacak bir vak’a
değildir. Hazırlık yapılacak bir hâdisedir. 

 

Ölüm için yapılacak en önemli hazırlık, onu
yok saymamakla başlamalıdır. Bu birinci basamaktır. İkinci basamak da onu
uzakta görmemektir. Ölümü, yaşlılara, hastalara daha uygun görmek, ona karşı
hazırlıktan kaçınmaktır.

 

Âhirete hazırlıklı olmanın en basit
işâretlerinden biri, ölümden sonrası için vasiyet bırakmaktır. Kitabımız Kur’ân-ı
Kerîm’de ve Peygamber (sav) Efendimizin hadislerinde yer alan vasiyet mevzuu,
günümüz insanlarının bildiğinden daha ciddî tutulmuş, tavsiye edilmiştir.
Günümüzde yaşayan Müslümanların, eski zamanlara göre vasiyet bırakma
gerekliliği daha fazla olduğu halde, ihmal edilmektedir. Bu ihmalin sebebi
sünnet bilgisinden mahrum olmak veya ölümü uzak ihtimal olarak görmek, onu
yaşlılara, ağır hastalarla daha yakın zannetme gafletidir.

 

Sanat ve fikir dünyâmızın efsâneleşen
şahsiyeti Bozkurt İlham Gencer ülkemizde (muhtemelen) ilk defa, vasiyetini
bir basın toplantısıyla açıkladı.

 

Sağlıklı olduğu günlerin son döneminde
kendisiyle, bu hareketinin sebeplerini konuştum.

 

Bütün Müslümanlara örnek olması niyazı ile
iyi okumalar efendim.
 

 

 

Oğuz Çetinoğlu: Kızınız, iki oğlunuz, âilenizden
ve yakınlarınızdan bâzı kişilerin katılımı ile basın toplantısı düzenlediniz ve
vasiyetnâmenizi açıkladınız. Böylece (bildiğim kadarı ile) Türkiye’de bir ilki
gerçekleştirdiniz. Sizi, bu kararı almaya ve vasiyetnâmenizi basın
toplantısıyla açıklamaya sevk eden sebepler nelerdi?

 

Bozkurt İlham Gencer: Tecrübe, zamanla kazanılan bir özelliktir. Tecrübe sâhipleri, bu özelliklerini âile
fertleriyle ve yakın çevresiyle paylaşmakla, onlara hizmet etmiş olur. Bu
hizmeti hayatın her safhasında gerçekleştirebileceği gibi, yolun sonuna
yaklaşıldığında yapılırsa daha tesirli olur. Bilindiği gibi vasiyetlerin; İslâm’a,
hukuka, toplumun örf ve âdetlerine aykırı olmayan bölümlerinin yerine getirilmesi,
geride kalanlar için ‘mecbûriyet
olarak kabul edilir.

 

Hayat boyunca, doğruyu göstermek
maksadıyla söylenen sözler öğütttür, tavsiyedir. Öğütler ve tavsiyeler
unutulabilir veya dikkate alınmayabilir. Vasiyetnâmeler ise unutulmaz, tatbik
edilir.

Bizim insanlarımız bu konuda
hassastır. Ben, vasiyetimi açıklamakla hassasiyetlerimizin gereğini yaptığım
kanaatindeyim.

 

Beni tanıyanlar bilirler:
Hayatımın hiçbir döneminde mal-mülk-para peşinde koşmadım. Çocuklarıma
bırakacağım bir servet yok. Onlara ancak, hayat boyu faydalanabilecekleri
tecrübelerimi, temiz bir âile ismini, örnek alınacak bir mazbut hayat tarzını
bırakıyorum. İnanıyorum ki onlar da vasiyetimin gereklerini yapacaklar, kendi
çocuklarına şerefli bir isim bırakacaklardır.

 

Çetinoğlu: Basın toplantısında vasiyetnâmenizi
mânevî bir talep’ olarak
vasıflandırdınız…

Bozkurt Gencer:  Evet!
Vasiyetnâmemde maddiyatla ilgili hiçbir hüküm yoktur. Hepsi, inancımızın,
kültürümüzün gereği olan mânevî hususlardır. 

 

Çetinoğlu: Vasiyetnâmenizde açıkladığınız
hususların, ‘kesin istek’ olmadığını,
‘talep’ olduğunu söylüyorsunuz…

 

Bozkurt Gencer:  Evet! Emir
değil, sâdece bir taleptir. Taleplerim yerine getirilirse,  isteklerimi yapanların şahsına ve içerisinde
bulunduğumuz topluma faydalı olur.

 

Çetinoğlu: Nasıl faydalar
umuyorsunuz?

 

Bozkurt Gencer: Taleplerime bakalım:

 

Allah’tan başka ilah olmadığına,
O’nun; Bir, Mutlak ve Ortaksız olduğuna, mülk ve hamd’ın O’na mahsus olduğuna
mutlaka inanılmasını talep ediyorum.

 

Bu talep bize yüce dinimizin emridir.
Talebimin kaynağı Kur’ân-ı Kerim’dir. Kur’ân-ı Kerim’in Allah (cc) sözü
olduğunda hiç şüphe yoktur.  Kur’ân-ı
Kerîm âyetleri, insanların muhtaç olduğu bilgileri beyan eder. O bilgilere
sâhip olanlar ve o bilgilere göre yaşayanlar, Cenab-ı Allah’ın sâlih
kullarıdır. Allah, sâlih kullarını geçici olan bu dünyâda başarılı kılar ve
mutlu eder. Sevilen, üstün tutulan bir konuma eriştirir. Kalıcı olan âhirette
Cenneti ve Cemâliyle şereflendirir. Bu ne büyük saadettir…

 

Çetinoğlu: Ölülerimizin hayırla anılmasını’ istiyorsunuz.

 

Bozkurt Gencer: Bir insanın, ölüleri için yapacağı en iyi ve tek
hizmet, onları hayırla yâd etmek ve onlar için duâ etmektir. Çünkü onların
artık ve başka hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.

 

Kabir ziyâreti elbette çok
önemlidir. Mutlaka yapılmalı. Fakat her zaman veya sık sık mümkün olmayabilir. Duâ,
her zaman ve her yerde ve mutlaka yapılmalıdır. Ölüler için hatırlandıkça bir Fâtiha
okunmalıdır. Allah (Subhanehu ve Teâla Hazretleri) duâyı da okunan Fâtiha’yı da
mutlaka muhatabına ulaştırır. Duâ ve Fâtiha, iâdeli taahhütlü mektup gibidir.
Âhiretteki yakınımızın ihtiyacına göre serinlik veya ılık bir esinti, gönderene
ise görevini yapmış insanların huzurunu bahşeder. İki taraflı memnuniyet ve
mânevî kazanç sağlayan bu işlerin hiçbir mâliyeti, külfeti yoktur.

 

Çetinoğlu: Vasiyetnâmenizide
her türlü günahtan kaçınılmasını tavsiye ediyorsunuz…

 

Bozkurt Gencer: Her insan, ölebilecek yaştadır. O halde ölüme hazır
olunmalıdır.

 

Çetinoğlu: Ölüme hazır olmak’ sözünü nasıl yorumluyorsunuz?

 

Bozkurt Gencer:Ölüme hazır
olmak
’ demek, her işini dürüst ve ölçülü yaparak, ölüm sonrası Allah’a
verilecek hesaba hazırlanmaktır. Bu da ancak Allah’ın emirlerine uymak ve
yasaklarından sakınmakla mümkün olur. Mutlaka hesaba çekileceğimizi asla
unutmamalıyız. Allah (cc) tarafından hesaba çekilmeden önce, bizler kendimizi
hesaba çekmeliyiz. İlâhî emirlere aykırı işlerimiz için tövbe etmeli, Allah’tan
bağışlanma talep etmeliyiz. Allah bağışlayıcıdır. Tövbe edip, işlediğimiz o
hatâyı bir daha tekrarlamaz isek, o hatâyı, o günahı hiç işlememiş gibi
tertemiz oluruz. Ölümün ne zaman geleceğini bilemediğimiz için her zaman
temizlenmiş bir vaziyette olmalıyız.

Milletimiz; ‘Kefenin cebi yok. Öbür dünyâya para götürülemez, mal-mülk hepsi bu dünyâda
kalacak
.’ Der. Âhirete, ancak ve ancak bu dünyâda yaptığımız ibâdetlerin,
iyiliklerin, hayırlı işlerin sevâbı ile gidebiliriz. Bu dünyâ, ahretin
tarlasıdır. Ne ekersek, ahrette ancak onları biçeriz. 

Bizler; hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünyâ
için, hemen ölüverecekmiş gibi âhiret için çalışmakla emrolunduk. Ne mutlu bu
emrin gereklerini yerine getiren insanlara…

 

Çetinoğlu: Vatan, bayrak, ülkü ve insan sevginizden kat’iyyen tâviz vermeyin!’
Diyorsunuz.

 

Bozkurt Gencer:Vatan
sevgisi imandandır
.’ Sözünün hadis olmadığı iddia edilse bile, vatanını
sevmek, inancımıza aykırı değildir. Peygamberimiz (sav) Efendimiz de vatanını
seviyordu. O halde vatanı sevmek sünnettir. İnsanoğlu, evini ve vatanını
sevmeli. İnsan, hür bir vatanda yaşamıyorsa, dinî vecibelerini rahatlıkla
yerine getiremez. Hür bir vatanda yaşamanın en belirgin göstergesi bayraktır.
Semâlarımızda ay-yıldızlı bayrağımız dalgalanmıyorsa, hürriyetimiz yok
demektir. Esir insanlar -Allah korusun- Allah’ın değil, kendisi gibi bir insan
olan efendisinin emirlerini yerine getirmek mecbûriyetindedir. Kula kul olmak,
bir insan için çok alçaltıcı bir durumdur.

 

Çetinoğlu: Ülkü’den bahsediyorsunuz.

 

Bozkurt Gencer: Umumî mânâda ülkü; gaye edinilen, ulaşılmak istenen
hedef ve ideal demektir. Ancak insanlara mahsus bir duygudur. Hayvanların
ülküsü yoktur. Olamaz. Onlar ancak içinde bulundukları ânı yaşarlar. O an aç
iseler, karnını doyurmaktan başka bir düşüncesi yoktur. Diğer düşünceleri de
hep o an içindir. Yakın ve uzak bir gelecek için hiçbir şey düşünmezler,
düşünemezler.

 

Ülkü; insanı, duygular dünyâsının
üstüne yükselten ve erişilmesi, ulaşılması kolay olmayan veya her zaman
gerçekleşemeyen, buna rağmen gerçekleşmesi, ulaşılması için fedâkârlık ve
ferâgatte bulunulmaktan da çekinilmeyen üstün düşüncedir.

 

Ülküler; ‘duygularla pekiştirilmiş, kuvvetli istek hâline getirilmiş sosyal
düşünceler
’ şeklinde de târif edilebilir. ‘Mefkûre’ olarak da anılmaktadır. Milleti meydana getiren insanlarda
ülkü yoksa milletin ve milleti meydana getiren insanların ilerlemesi yükselmesi
mümkün olamaz.

 

Ülkücü; herhangi bir ülküye
inanıp bağlanan kişidir. Türkçede bu kelime daha çok ahlakî mânâda
kullanılmakta ve bir fikre, bir dâvâya bir kurum, kuruluş veya hizmete, düşünce
sistemine, belli ahlâk telâkkilerine samîmiyetle ve yürekten inanarak bağlanan
kişinin durumunu ifâde etmektedir.

Ülkü, insan olmanın mühim bir
şartıdır. Ülkü, insanın gelecekle ilgili düşünceleridir. Ülkü, insanı yücelten
bir değerdir. Değerli olmayan insanlar, değer üretemezler. Değer üretemeyen
insanların, kendiliğinden yetişen ve kimseye faydası dokunmayan çalı-çırpıdan
farkı olamaz.

 

Bütün bu sebeplerle; ‘Her insanın bir ülküsü olmalı ve ülküsünden
asla tâviz vermemeli
.’ Diyorum.

 

Çetinoğlu: Tâviz verilmemesini
istediğiniz bir başka husus da insan sevgisi…

 

Bozkurt Gencer: Peygamber Efendimiz buyuruyor: ‘İman etmedikçe cennete giremezsiniz.
Birbirinizi sevmediğiniz müddetçe de iman etmiş sayılmazsınız
.’ İnsanlar
birbirlerini sevmezlerse, yaşadıkları ortamı cehenneme çevirmiş olurlar. IŞİD
ve diğer terör örgütlerinin mensupları, kendileri gibi Müslüman olan insanları
sevselerdi, bulundukları bölgeleri kan gölü hâline getirmezlerdi. İnsanı
sevmeyenden, Allah’tan korkmayandan korkulur. 

Çetinoğlu:Yalandan, riyâdan, haramdan sakının!’ Diyorsunuz…

 

Bozkurt Gencer: Yalan,
herhangi bir kişi, topluluk veya kuruma, yanıltmak maksadıyla yapılan rol veya
doğru olmayan herhangi bir ifâdedir. Daha sâde bir anlatımla yalan, yanlış
olduğu (doğru olmadığı) bilinmesine rağmen, üçüncü kişinin veya muhatabın doğru
olarak algılamasını hedefleyen bir hareket veya ifâdedir. Yalanın kısa zamanda
ortaya çıkmamasının sebebi karşılıklı güven olarak ifâde edilebilir. Ancak
unutulmamalı ki, söylenen yalan günün birinde mutlaka ortaya çıkar.

 

Bunun içindir ki atalarımız
yalancının bir gün, hem de çok geçmeden foyasının, yalanının ortaya çıkacağını
anlatmak için: ‘Yalancının mumu yatsıya
kadar yanar
.’ Demiş. Yalancıya kimsenin güvenmeyeceğini anlatmak için de: ‘Yalancının evi yanmış hiç kimse inanmamış.’
Denilerek, yalan ve yalancılığın iyi bir şey olmadığı, özlü bir şekilde
belirtilmiştir.

 

İnsanlar; suçlarının,
kusurlarının ve noksanlıklarının anlaşılmaması için yalana başvurdukları gibi,
muhataplarını aldatmaktan çirkin bir haz duydukları için de yalan söylerler.
Yalanın bolca kullanıldığı toplumlarda haklının yerine haksız, haksızın yerine
haklı geçer. Birçok ocaklar yalan dolayısıyla söner, servetler mahvolup gider,
insanlar arasındaki karşılıklı güven, sevgi ve saygı duyguları yerlerini şüphe,
kin ve düşmanlığa bırakır. Bu yüzden kanlar dökülür, cinâyetler işlenir.

Kur’ân-ı Kerîm’de ve Hadis-i
Şeriflerde yalan ve yalancılık kötü huyların ve günahların en büyüklerinden biri
olarak belirtilmiştir.

 

Riyâ; inandığı, düşündüğü gibi olmamak demektir. Sözle ve hareketle
riyâ yapılabilir. Halk arasında ‘ikiyüzlülük
olarak bilinir.

 

Haram; Cenab-ı Allah’ın; kullarının yapmasına, söylemesine,
yemesine, içmesine izin vermediği ve aksine davrananların cezâlandırılacağının Kur’ân-ı
Kerîm’de açıkça belirtildiği işlerdir. 
Haramdan sakınmamak, Allah-ü Teâla’nın emirlerine karşı gelmektir.

Toplumumuz; yalan, riyâ ve
haramdan sakınmayan insanları dışlar ve aşağılar.

 

Çetinoğlu: Vasiyetini basın toplantısı
ile açıklamak suretiyle insanlarımıza örnek oldunuz. Çok faydalı öğütler
verdiniz. Cenab-ı Allah sizden râzı olsun.

 

Bozkurt Gencer: Vazifemi yapmaya çalıştım. Allah’ın rızâsını
kazanmaya vesile oldu isem ne mutlu bana…

 

Mesajımın daha geniş kütlelere
ulaşmasına katkı sağladığınız için size teşekkür ediyorum.

 

BOZKURT
İLHAM GENCER:

1922 yılında İstanbul’un Bakırköy ilçesinde dünyâya
geldi. Annesi ve babası,  ilk
çocuklarının adını, ‘İlham Osman
koydular.

 

Babası İbrahim Ethem Bey ile annesi Nihal
Hanım, İlham Osman üç aylık bebek iken ayrıldılar. İlham, annesi ve dedesi
Halil Nail (Öget ) tarafından yetiştirildi. 

 

1929 yılında Şişli’de ilkokul tahsiline
başladı.

 

21 Haziran 1934 târihinde soyadı kanunu
çıkınca babası, ‘Gencer ’ soyadını
aldı ve ‘İlham Gencer ’  olarak anılmaya başlandı.

 

1942 yılında Şişli Terakki Lisesi’nin Orta
kısmından mezun oldu. Daha ortaokulda iken ana dili
gibi Almanca biliyordu. 1944 yılında babası vefat etti. 1948 yılında Atatürk
Erkek Lisesi’nden diploma aldı. Bu târihten sonra müzisyenliği meslek edindi.

 

Annesi Nihal Hanım, uzun yıllar Almanya’da
tahsil görmüş, Almancayı ana dili gibi konuşan, bunun yanında Fransızca ve
İngilizceyi de iyi bilen bir hanımefendi idi. Çocuklara piyano dersleri veren
Nihal Hanım, cam içi süsleme dalında iyi bir sanatkârdı. Birçok sergiler
açmıştır. Ondaki sanat yeteneği, oğlu İlham Gencer’e intikal etmiştir.

 

Babası İbrahim Ethem Bey, ilk eşi Nihal
Hanım’dan ayrıldıktan bir süre sonra ikinci evliliğini gerçekleştirdi. Bu
evlilikten İlham Gencer’e bir kız kardeş geldi. İlham ve Semra Gencer
kardeşler arasında sevgi ve saygı ağlarıyla örülmüş ve halâ devam etmekte
olan dostluk bağları oluştu.

 

Henüz 5 yaşında iken annesinden aldığı
derslerle piyano çalmayı öğrenmişti. 1949 yılında, 24 yaşında iken İstanbul
Radyosu’nda; ‘İlham Gencer’le Cumartesi
Geceleri
’ isimli programla profesyonel müzik hayatı başladı. Sahneye ilk
defa, yine 1949 yılında Sarıyer’de, sonradan adı Urcan Restaurant olarak
değişen Sarıyer Canlı Balık Lokantası’nda adımını attı. 

 

1953 yılında Ayten Alpman ile evlendi. Bu
evlilikten 1954 yılında,  ‘İlhan ’ adını verdikleri oğulları,
1955 yılında da ‘Ayşe ’ 
adını verdikleri kızları dünyâya geldi. İlham Gencer’in Ayten Alpman
ile evliliği, anlaşmazlık sebebiyle 1960 yılında dostça
son buldu. 1964 yılında Necla Hanım ile evlendi. Bu evlilikten 1965 yılında ‘Bora ’ 
adını verdikleri oğulları dünyâya geldi. Her üçü de baba mesleğini
seçtiler, çok başarılı oldular. 

 

Çocukluk yıllarında başlayan ve gelişen
milliyetçi düşüncelerinin ışığında, 1967 yılında siyasetle ilgilenmeye
başladı.

 

İlham Gencer, 1991 yılında, çok sevdiği eşi
Necla Hanım’ı bir trafik kazasında ebedî âleme yolcu etti. O târihten bu yana
mutlu günlerinin hâtırâları ile yaşıyor.

 

Kadim dostu Sami Coşkun, İlham Gencer’in
hayat hikâyesini bütün detayları ile, ‘Sanatta
ve Siyasette İlham Gencer
’ isimli kitapta topladı. Kitap, Fosil
yayınları arasında, 2009 yılının Ocak ayında kitapçı vitrinlerindeki yerini
aldı.

 

İlham Gencer; 2009 yılının ilk ayında YAŞAYAN ÇINAR isimli müzik albümünü
hazırladı.  Albüm Mart ayında CD
şeklinde İlham Gencer hayranlarına ulaştı. CD’de, başta kendi bestesi olan Yavuklu Binnaz olmak üzere  22 adet şarkı yer alıyor. 

 

İlham Gencer, kendi buluşu orijinal kültür
fizik hareketleri yapıyor, yüzme ve yürüyüş olarak günlük sporlarını
aksatmıyor.  ‘Sanatçının emeklisi olmaz.’ Düşüncesiyle müzik çalışmaların devam
ediyor. ‘Berrak  ve güçlü bir hâfıza, gür bir ses ve
sağlıklı, sportmen bir vücut
…’ Günün İlham Gencer’ini bu cümlelerle tanıtmak
yanıltıcı değildir.

 

Gelin Tanış Olalım

“Gelin tanış
olalım, İşi kolay kılalım. Sevelim sevilelim, Dünya kimseye kalmaz.”
Yunus emre.

 

Yıllar
önce öğretmen arkadaşımla İstanbul’a gitmiştik. İlk kez gördüğüm bu eşsiz ve
gizemli kent beni çok etkilemişti. Bir de yaşadığım bir olay:

Durakta,
bir bayanın; “hastam var parasız kaldım,
memleketime gitmek için yol parası verir misiniz?”
şeklinde “boynu bükük”
konuştuğunu görünce içim sızlamıştı. Cüzdanımı çıkarmaya çalışırken, arkadaşım
elimi tuttu; “sakın verme” dedi. Bu davranışını yadırgamıştım. Bozuldum
doğrusu, “neden engel oldun yardım
edecektim”
diye sitem ettim uzaklaşırken.

Gülerek,
“benzerlerini çok göreceksin, senin gibi
duyguları temiz insanları böyle avlıyorlar”
dedi. O gün yine, aynı şekilde
birkaç dilenciye rastladığımda “insanlarımıza
ne oldu”
diye hayıflanmıştım.

Geçen
gün cami kapısında, kucağında körpecik çocuğuyla yağmur altında dilenen bir
anneyi gördüm. Yardım etmekle etmemek arasında hayli bocaladım. Çünkü kötü
örnekleri, vicdanımızı kuşkuya düşürmüştü. Ve o gün ben dâhil hiç kimse o
anneye yardım etmedi.

Kötü
örneklerle; merhametimiz, yardımseverliğimiz gibi hasletlerimiz günbegün
körelmekte. Ve insanlık kan kaybetmektedir.

Maç
izlemeye giden aynı ülkenin insanları, yanlarında neden balta, sopa, bıçak
götürürler? Taraftarlık, neden öfkeye dönüşerek güzel hasletlerimizi silerek
yüreğimize kin ve öfke yükler?

 Ya da, otomobilleri kazaya karışan şoförler,
birbirlerine kartvizitlerini uzatmak yerine, neden kin ve öfkelerini
gösterirler?

Kaliteli
mühendis, polis, hâkim, mimar, öğretmen, doktor vb. yetiştirmek yetmiyor. İnsan
olmamızda belirleyici rol oynayan; “onurluca
yaşama, ahde vefa, değer verme, hoşgörü, ötelememe, hoşgörü, nazik olma, erdem,
dürüstlük, sevgi, adalet duygusu, mertlik, sözünde durma, alın terine saygı
gösterme, merhamet, şefkat, görev aşkı”
vb. duyguları da yeterince vermemiz
gerekiyor kanaatindeyim.

Acaba
bu konuda sadece eğitimciler mi sorumlu, yoksa ortak olan “her paydaş” mı bu ihmalden dolayı suçludur? Sanırım sadece
okullarla bu sorunu çözmek mümkün değil. Aileler, sivil toplum kuruluşları,
belediyeler, basın yayın, TV, internet ve nihayetinde devlet, bu milli ve
evrensel ortak değerleri işlemek, daha bir yapıcı, kaynaştırıcı programlar
yapmak, önlemler almak, çözümler üretmek zorundadır.

Bir
de doğru davrananların, yanlışlara “dur”
diyenlerin yanında olmamız gerekir yasal çerçevede. Dürüstler yalnız kalmamalı,
sana ne” diyenlere, “bana ne” dememeliyiz elbette ki.

Geçmişte,
halkı rahatsız eden bir grubu uyaran değerli bir profesörümüzün, grup
tarafından komaya sokulduğunu çoğumuz biliriz.

Duyarlı
vatandaşlık görevimizi yeterince gösteremediğimiz kanaatindeyim kötülüklere,
haksızlıklara ve yanlışlara karşı.

Haberlerde
izledik; yaşlı bir teyze tertemiz duygularla, bütün altınlarını, parasını polis
olduklarına inandığı birilerine veriyor. Tabi alanlar kayıplara karışıyor. Böylelerinin
alın terine, emeğine, rızkına nasıl iştahlanırlar bilemiyorum.

Bankamatiklere
kamera yerleştirilerek memurun maaşı çalınmakta. Yaşlılar takip edilerek, türlü
hilelerle ellerinden tek geçim kaynağı olan emekli maaşları alınmaktadır.

Torunlar,
paralarına el koymak için gözlerini kırpmadan dede ve ninelerini öldürmekte.
Eşler, sevgilisiyle bir olup, karısını ya da kocasını ortadan kaldırmaktalar.

Evlatlar,
ölmesini beklemeye tahammül edemeyerek, zaten kendilerine kalacak olan mirasa,
bir an evvel konmak için, baba katili olmakta. Tığ gibi delikanlılar, askerden
kaçabilmek için, sakat kalma uğruna parmağını keserek, kendilerini vurmayı göze
alabilmekteler.

Eskiden
doğanın çiçekleri kadar nadide kokan, çok ve çeşitli ortak değerlerimiz
vardı.  Herkes bunlarla yoğrulur,
etrafına güzellikler saçardı. Kötü ve yanlış düşünenler, davrananlar uyarılır, ayıplanır,
düzeltilirdi. O yüzden nahoş hareketler pek yapılamazdı.

Şehirlerde,
toplumun denetleme, uyarma işlevi kayboldu. Çoğumuzun çevremizde olup bitenden
haberi yok. Haberi olanlar da çeşitli nedenlerden ötürü karışamamakta, ya da
nemelazımcı.

Bir
zamanlar güzel hasletler ve örnek davranışlar olağandı ve her yerde vardı.
Gittikçe mutluluk kubbemizden yıldızlar gibi birer ikişer kaymaktalar. Bir
zamanlar ufak bir kötülüğe şaşırırken, şimdi güzel bir haslet gördüğümüzde
hayret etmekteyiz.

Teknoloji
ve kentler mi bizi kirletti? Sahi ne oldu bizim; hasta, yoksul, yetim ziyaretlerimize,
komşuluk ilişkilerimize, akraba hısım kaynaşmalarımıza, paylaşmalarımıza, hal
hatır sormalarımıza, selamlarımıza, tebessümlerimize. Tertemiz duygularımıza,
dürüstlüğümüze, aile bağlarımıza, bitmez tükenmez sevgi ve saygılarımıza.

 Milletler bir ulu çınarsa, kökü, dalları,
yaprakları da o milletin değerleridir. Her güzel hasletimizi kaybettikçe, bu
çınarın yaprağı, dalı, gövdesi, sonra da kökü kurumaya yüz tutar.

Gelin
bu çınarı hep birlikte yaşatmaya gayret gösterelim.

 

Sevgiyle
kalın…

Ümit Özdağ ve Sinan Oğan’ın Tercihleri

Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunda Ata İttifakı adayı
olan Sinan Oğan ile bu ittifakın ana gövdesi Zafer Partisi’nin Genel Başkanı Ümit
Özdağ 2. tur için zıt tercihlerde bulundular.

 

Sinan Oğan’ın ile Ümit Özdağ’ın tercihini açıklaması süreci, şekli ve sonucu tamamen
farklı oldu.

 

·     Sinan Oğan tek başına basın açıklaması
yaptı. Basın açıklamasında herhangi bir partinin amblemi, bayrağı ve yöneticisi
yoktu.

 

·     Oğan, okuduğu metni sanki ilk defa görüyormuş gibiydi. Metni tutuk
bir şekilde okudu, sık sık su içti, kararını açıklarken basın mensuplarının yüzüne bile bakamadı.

 

·     Cumhur İttifakı ve Erdoğanı destekleme kararının gerekçesini
açıklayan bir cümle
kuramadı. Metnin başından sonuna kadar okudukları Millet İttifakı adayını
desteklemek için yazılmış gerekçelere benziyordu. Son cümlesi önceki anlattıklarıyla çelişki içindeydi.

 

***********************

 

Sinan Oğan’ın Şartları Karşılandı Mı?

 

Sinan Oğan hangi adayı destekleyeceğini belirleyecek
şartlarını şöyle açıklamıştı:

 

PKK, FETÖ, Hizbullah ve her türlü
terör örgütüyle kesintisiz mücadele Sığınmacıların geri gönderilmesi Anayasanın ilk 4 maddesi ve 66. maddeye asla
dokunulmayacağının garanti edilmesi

 

Sinan Oğan Dolmabahçe Sarayı’nda Cumhurbaşkanı Erdoğan ile
bir saate yakın görüştü.

 

·       Aslında davet Erdoğandan geldiyse (YRP’yi ziyareti gibi) Oğanı ziyaret etmesi gerekirdi.
Ama Oğan Ankaradan
İstanbula geldi ve Sarayda kabul edildi.

 

·       Erdoğan ve Cumhur İttifakı’nın Sinan
Oğan’ın şartlarını kabul ettiğine dair bir açıklama duymadık. Aksine Erdoğan ben böyle pazarlıklara girmem gibi bir söz söyledi.

 

·       Ayrıca Oğan, Cumhur İttifakı’nın Erdoğandan sonra diğer önemli figürü Devlet Bahçeli için sorduğu sorunun cevabını
alamamıştı.

 

Babala TVdeki
programda Oğan, kendisine yöneltilen “Şu an Devlet Bahçeli karşınızda olsa
ona ne söylemek istersiniz?” sorusuna, “Türk bayrağındaki Türk ismini çıkarmayı talep eden HÜDA PARla Türk milliyetçileri nasıl yan yana gelebilir?”
demişti.

 

Bahçeli üstelik
Sinan Oğanı hedef
alarak olmayan siyasi gücünü
varmış gibi gösterip siyaseti at pazarına çeviren, milli
ve ahlaki değerlerle ters düşen
fırsatçı acizlerden olmakla
suçlamıştı. Oğanın
taleplerini de aşırı
talep listesi olarak
tanımlamıştı.

 

·       Sonuçta Sinan Oğan Erdoğan ve Cumhur
İttifakı’nı destekleme kararını açıkladı. Basın açıklamasından sonra, soru bile
almadan, adeta kaçar gibi gitti. 3 gündür ortalıkta görünmüyor. Tercihini savunan bir açıklama yapamadı.

 

·       Çok kısa zamanda Oğanın da Destici, Bahçeli, Kurtulmuş ve Soylu gibi Erdoğanist hale geleceğinden kuşku duyulmuyor. Bahçeli,
Destici, Hüdapar
Başkanından oluşan fotoğraf karesine Oğan’ın da eklenmesi sürpriz olmayacak.

 

***********************

 

Oğan Destekçilerini Üzdü

 

Sinan Oğan kendisini Türk Milliyetçilerinin bir
adayı olsun diye
destekleyenleri şaşkınlık içinde bıraktı. Bu aşamaya kadar kendisine destek
veren önemli isimler üzüntü ve pişmanlıklarını açıklamaktalar.

 

Mesela Sinan Oğanın
adaylığı için imza veren eski Ülkü
Ocakları Başkanı ve eski MHP Milletvekili Atila KayaOğanın kararını eleştirdi.

 

İmza verdiği için kendisine teşekkür eden Oğanın,
twitter paylaşımını alıntılayan Kaya, Ben,
cehennemin kapılarını
kapayasın diye imza
vermiştim; cehenneme
odun taşıyasın diye
değil! Arzuladığın ikbali tek
adamın iradesinden
devşirebileceğini umuyorsan; eklemlenmeye çalıştığın geleneği hiç
tanıyamamışsın demektir
ifadelerine yer verdi.

 

Yine Türk Tarih
Kurumu Eski Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu da mesajında, Değerli arkadaşlar! Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde,
samimi olarak, milliyetçi diyerek Sinan Oğan Beye sizlerden imza istirham etmiştim. Sağ olun birçoğunuz
destek verdiniz. Ancak maalesef söylediklerinin ve vaatlerinin tam aksi bir
karar aldı ve hepimizi hayal kırıklığına uğrattı. Böyle bir sonucu öngöremediğim
için siz imza verenlerden özür
diliyorum. Çok üzgünüm. Ama ümitsiz
değilim. Gün doğmadan
neler doğar

 

Kendisine
imza verilmesini istedim, milliyetçiler ortada kalmasın diye. Ama O maalesef,
dini siyasete alet edenleri, Hüda-parı tercih etti dedi.

 

Sonuçta her ne sebep ve saikle bu tercihi yaptıysa Sinan Oğanın içine sinmediği,
kararından utandığı, verdiği kararın doğruluğuna kendisinin de inanmadığı gibi
bir algı oluşturdu.

 

Bu algı sebebiyle, ilk turda kendisine oy verenlerden, Erdoğana oy verin
telkini pek etkili olmayacak.

 

***********************

 

Ümit Özdağ Farkı

 

Kendisinin aday gösterdiği Sinan Oğan ile görüş ayrılığına düşmesi, Zafer Partisi lideri
Prof. Dr. Ümit Özdağı da
zayıflatabilirdi. Ama Ümit Özdağ çok sağlam bir duruşla krizi fırsata çevirdi.

 

·       Sinan Oğan’ın tersine, Zafer Partisi
Genel Başkanı Ümit Özdağ Millet İttifakı Cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu
ile 2 defa kendi partisinde görüştü.

 

·       Ümit Özdağ’ın desteklemek için şart
koştuğu 7 maddelik yazılı bir protokol düzenlendi.
Bu hususlarda mutabık kalındığı ortak basın toplantısı ile açıklandı ve basın önünde birlikte imzalandı.

 

·       Bu protokolde PKK, FETÖ, Hizbullah ve
her türlü terör örgütüyle kesintisiz mücadele Sığınmacıların bir yıl içerisinde geri gönderilmesi. Anayasanın ilk 4 maddesi ve
66. maddeye asla dokunulmayacağı
garanti edilmekte.

 

·       Ümit Özdağ benim olduğum yerde teröre taviz verilmez, sığınmacıları bir yıl içinde ülkelerine göndereceğizgibi kesin teminatlar verdi.

 

Ümit Özdağ şartları kabul edildiği için 2. Turda Kemal Kılıçdaroğlunu destekleyeceğini açıkladı.

 

Bu şartlar esasen Millet İttifakının Ortak
Mutabakat Metninde yer
alıyordu. Fakat Ümit Özdağ seçmenin tercihinde çok etkili olan hususları böyle
bir protokole bağlamakla Türk
Milliyetçilerine bir umut verdi.

 

Ayrıca Kılıçdaroğlu kazandığı taktirde, Özdağ muhtemelen
Bakan olarak bunların uygulanmasında rol alacak. Böyle olunca CHP adayına asla oy vermem diyenlerin bir kesiminin daha Kılıçdaroğlu’na oy
vermesinin yolunu açtı.

 

Bu stratejik hamleyle Ümit Özdağ da Kemal Kılıçdaroğlu da
kazançlı çıktı. Bu iş birliği sayesinde, Özdağ ilk turda Sinan Oğana oy verenlerin çoğunun oyunu
Kılıçdaroğlu’na yönlendirebilecek. Hatta Oğana
oy vermeyen ve fakat Kemal Kılıçdaroğluna
tam güvenemediği için Erdoğana oy veren milliyetçilerden
bir kısmının Kılıçdaroğluna
oy vermesi mümkün olabilecek.

 

Bir referanduma dönüşen
Cumhurbaşkanlığı yarışında, Kemal Kılıçdaroğlu’nun şansının hiç olmadığı kadar
arttığı kanaatindeyim.

Kâinat ve Âhiret

     Kâinat dediğimiz
şu İlâhî apartman; öyle ulvî / yüce, yüksek, derin, ince nizamlara tâbidir.
Öyle acip, garip münasebetlere bağlıdır ki, eğer bir duvarı veya bir taşı
“Yerinden çık!” emrine hedef olsa, derhal âlem ölüm hastalığına düşer, sekerata
başlar. Yıldızlar arasında müsademe / çatışmalar, yıldızlar arasında muharebe /
savaşlar meydana gelir. Feza, nihayeti olmayan pek şiddetli ve pek dehşetli gök
gürleyişleri gibi, pek korkunç ses, seda, gürültü ve gümbürtülerle dolar.

     Acaba, Kâinat ilk
yaratılışında ebede elverişli olarak sabit bir şekilde yaratılsaydı; böyle
değişken, başkalaşan, yıkılmak üzere olan bir surette yaratılıp da, tahrip ve
harap olduktan sonra ebediyete uygun ve sağlam bir şekilde yapılmasından; daha
iyi olmaz mıydı?

     Vakta ki, Cenab-ı
Hak ezelî hikmeti ile, ezelî inayeti / yardımı gereği; insanların
kabiliyetlerinin zuhurunu, istidat ve yeteneklerinin gelişip büyümesini irade
edip istemekle; insanoğlunu deneme, sınama ve tecrübeye tâbi tuttu. Zararları
menfaat ve faydalara kattı. Şerleri / kötülükleri hayırların içine attı.
Güzellikleri çirkinliklerle bir araya getirdi. Hepsini birbirine karıştırarak;
Kâinatın hamuru ile beraber, yaratılış teknesinde yoğurduktan sonra, Kâinatı
başkalaşım ve tekâmüle /  değişim
kanunlarına tâbi tutup, onlara bağladı.

     Vakta ki imtihan,
deneme ve sınama perdesi kapanır ve tecrübe zamanı sona erer. Kâinat tarlasının
hasat vakti gelir. Hikmet sahibi olan Allah, inayetiyle birbiriyle  karışık olarak yoğurduğu zıtları tasfiye
eder. İçlerinden tagayyürü / başkalaşmayı doğuran sebepleri ve ihtilâf
maddelerini tefrik eder / ayırır.

     Sonra Cehennem;
ebede elverişli olarak metin / sağlam ve dayanıklı ve kavi / güçlü bir cisim
olarak teşekkül edip / şekillenerek “Vemtazu!” / “Ayrılın!” (Yasin: 59)
hitabına hedef olur.

     Cennet ise,
esaslarıyla beraber ebedî / sonsuz ve muhkem / sağlam ve parlak bir şekilde
tecellî eder / kendini gösterir.

     Evet gerek
Cehennemi, gerek Cenneti teşkil eden parça ve maddeler arasında münasebet
vardır. Zıddiyet yoktur. Münasebet, intizamın şartıdır. Nizam da, devama
sebeptir. Nitekim, bu iki menzilin / yerin halkı da ebedî oldukları için,
varlıklarını teşkil eden kısım ve parçalar değişmez. Çünkü, dünyadaki
cisimlerinin terkip ve tahlilleri arasında muvazene / denge yoktur. Yani cismin
bünyelerine girenlerin çıkanların arasında nispet / oran yoktur. Onun için
inhilâle / parçalanmaya yüz tutarlar. Fakat Âhiretteki cisimlerin yapılışı öyle
değildir. Cüz ve parçaları arasında tam mânâsıyla muvazene / denge vardır ki,
inhilâle / dağılmaya uğramazlar.

     Yemek içmek; şahsî
vücudu devamlı kılmak içindir. Çünkü, vücuttan eriyip ayrılan şeylerin yerini
doldurup tamir etmek, yemek içmek, yani gıda ile olur. Nikâh / evlenmek de
tür’ün bekası içindir. Halbuki, Âhirette şahıslar ebedî olarak kalıcı
olduklarından, vücutlarından eriyip ayrılacak bir şey yoktur ki, gıdaya ihtiyaç
olsun. Keza Âhirette üreyerek çoğalma yoktur ki, nikâha lüzum olsun?

     Yemek, içmek ve
nikâhın faydaları; yalnız bekaya ve tenasüle / nesil yetiştirerek çoğalmaya
mahsus değildir. Evet, şu elemli, kederli âlemde; onlarda pek büyük lezzet ve
faydalar olsun da, lezzetler yeri olan saadet âleminde, niçin daha nezih / daha
temiz lezzet ve faydalar olmasın?

     Bu âlemde lezzet;
elemin def’inden hâsıl olur. Halbuki Âhirette elem yoktur. Elemin def’i
lezzetin sebeplerinden biridir. Yoksa, lezzet ona mahsus değildir. Üstelik,
ebedî âlemin bu âleme benzetilmesi, geçersiz bir kıyastır.

     Cennet ile dünya
bahçesi arasında nasıl bir nispet ve oran varsa, Cennetin lezzetleriyle
dünyanın lezzetleri arasında da, aynı o nispet ve oran vardır. Cennetin o dünya
bahçesinden dereceleri ne kadar yüksek ise, uhrevî lezzetler de, dünya
lezzetlerine göre öyledir. Her iki âlem arasında bu büyük farklılığa İbni
Abbas: “Cennette dünya meyvelerinin yalnız isimleri vardır.” cümlesiyle işaret
etmiştir. Yani, isimleri birdir, fakat lezzetleri ayrıdır.

     Cennette lezzetin
devamı mes’elesine gelince; evet lezzetin hakiki lezzet olması, zeval görmeyip
devam etmesindendir. Zira elemin zevali / sona ermesi lezzet olduğu gibi,
lezzetin zevali de elemdir. Hatta zevalinin tasavvuru / düşünülmesi bile
elemdir. Evet, bütün mecazî âşıkların eninleri, bağırıp çağırmaları, bu kısım
elemdendir. Bütün divanlarıyla yaptıkları ağlamalar, vaveylâlar hep
sevdiklerinden ayrı kalmak düşüncesinden ileri gelen elemler yüzündendir.

     Evet, pek çok
geçici lezzetler var ki, zeval ve yoklukları elemlere yol açar. Bunun gibi, çok
elemlerin zevali / yokluğu da, tatlı lezzetlere sebep olur. Lezzet ve nimet
ise, devam etmek şartıyla lezzet ve nimet sayılabilir.

     Hülâsa: İnsan ebed
(sürekli var olmak) için yaratılmıştır. Onun hakiki ve asıl lezzetleri; ancak
Marifetullah’ta  (Allahı tanıma ve O’nu
bilmekte)dir. Muhabbetullah’ta (Allahı sevmekte)dir. Ve İlim gibi, ebediyyen
var olacak his, duygu ve mânevî ihtiyaçlarının ebediyen karşılanacak
olmasındadır. Çünkü “Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır.” (Bakara: 25) 

     İnsan bir nimete
veya bir lezzete mazhar olduğu zaman; en evvel fikrini bozan, vesvese veren, o
nimetin veya o lezzetin devam edip etmeyeceği düşüncesidir. Bu vesveseli
düşünceye kapılmaması için, Kur’an-ı Kerîm’in bu cümlesi; onların eşleriyle,
zevk ve lezzetler içinde, sürekli olarak Cennette kalacaklarını müjdelemekte,
onları o kederli düşünceden kurtarmaktadır.  

Eski Uygurlarda Yerleşik Hayat Kültürü

0

Türk Dili ve
Edebiyatı dalında Dr. unvanına sâhip, Doğu Türkistan Türklerinden Hatice Veli, 16,5 X 23,5 santim
ölçülerinde 355 sayfalık ‘Eski
Uygurlarda Yerleşik Hayat Kültürü
’ isimli eserinde, kadim Türk Yurdu Doğu Türkistan’da
Çin zulmü altında esir hayatı yaşayan soydaşlarımızı sosyal hayatları
itibariyle tanıtıyor.

Arka kapak
yazısında Prof. Dr. Ayşe Melek Özyetgin,
kitap hakkında şu bilgileri veriyor:

Eski
Uygurlarda Yerleşik Hayat Kültürü
adlı bu kitap, eski Türk çağında yerleşik
hayat kültürünün en önemli temsilcilerinden Koço/İdikut Uygurlarının şehir
kültürünü, mesken, mutfak ve beslenme ile giyim kuşam ve süslenme kültürünü,
devrin yazılı kaynakları olan Uygur sivil belgeleri başta olmak üzere, Uygur
Budist ve Maniheist çevrede üretilen eserlerden derlenen ilgili söz varlığı
üzerinden tarihî-karşılaştırmalı yöntemle incelemeyi amaçlamıştır.

İpek Yolu’nun en
önemli güzergâhlarından olan Tarım havzasında devlet kuran Koço/İdikut
Uygurları Orta Asya’daki yerleşik hayat kültürünün ilk ve önemli
temsilcilerinin başında gelir.

Ayrıca Koço/İdikut
Uygurlarının dönemi genel Türk târihinin sosyal ve kültürel açıdan en önemli
gelişmelerinin yaşandığı bir devir olarak da büyük önem taşır. 9.-14. yüzyıllar
arasını kapsayan bu dönemin en zengin yazılı tanıkları olan Uygur sivil/hukuk
belgeleridir. Bu belgeler Uygurların sosyal, kültürel ve ekonomik durumuyla
ilgili bilgi veren önemli kaynaklar arasında yer alır.

Bu kitap çalışmasında
filolojik olarak incelenen söz konusu dil malzemesinden çıkan sonuçlar; ilgili
dönemdeki târihî ve arkeolojik kaynaklarla da desteklenerek Koço/İdikut
Uygurlarının maddî hayat kültürünün zenginlikleri ortaya konulmaya
çalışılmıştır.

Koço/İdikut
Türkleri, 1.828.000 Km2 yüzölçümlü Doğu Türkistan yurdunun Turfan
şehri syakınlarındaki eski Uygur Devleti’nin başşehri olan İdikut’da, Bögü
Tigin tarafından Tibetlilerle 20 yıl devam eden mücadeleden sonra ve 866
yılında kuruldu. Devlet 300 yıl târih sahnesinde kaldıktan sonra 1218 yılında
Cengiz Han’ın yönetimine girdi. Cengiz Han İdikut Devleti’nin topraklarını oğlu
Çağatay’a verdi. Uygurlar 1260 yılına kadar Çağatay Devleti’ne bağlı olarak
yaşadı. 16. Yüzyılda Çin istilâsına mâruz kaldı. Kısa dönemlerde bağımsız
devlet kurdularsa da Aralık 1949′da Çin Halk Kurtuluş Ordusu bölgeye girerek Doğu
Türkistan Cumhuriyetini dağıttı, topraklarını kendisine bağladı. Doğu
Türkistan’daki soydaşlarımız, esir hayatı yaşıyor olmalarına rağmen, ibâdet
hakları ve diledikleri sayıda evlat sâhibi olma hürriyetlerinden mahrum olarak
son derece zor şartlar altında bile târihî geleneklerini yaşatmaya
çalışıyor.  Dr. Hatice Veli, mazlum ve
mağdur İdikut Türklerinin sosyal hayatlarını teferruatı ile hür dünyâya
tanıtıyor. 

Orta Asya’da
yaşayan Türkler 9. yüzyıl ortalarında, Orhun civarından göç eden ederek, Turfan
yöresinde İdikut Devleti’ni ve Kâşgar yöresinde de diğer Türk boylarıyla birleşip
Karahanlı Devleti’ni kurdu.. Bugünkü Doğu Türkistan’daki Türk topluluğunun
esasını teşkil eden Uygurlar, işte bu İdikut Devleti’ni ve Karahanlı Devleti’ni
kuran Uygurların torunlarıdır. Onların hepsi Türklüklerine ve İslâmiyet’e
bağlı, hürriyet ve bağımsızlık mücâdelesi veren kahraman ve yiğit insanlardır.

Çin, Türk ve
Rus kaynaklarına ait 500’e yakın kitap ve belgeden faydalanılarak hazırlanan eserde
Koço İdikut Türklerinin sosyal hayatı, bütün detayları ile anlatılıyor. Eserde
ele alınan konulardan bâzılarının başlıkları: *Uygur adı ve kökeni. *Uygurlarda
ticâret ve ziraat. *Dîni yapı: Manihaizm, Budizm, Nesturi dini. *Dil ve
edebiyat. *Yerleşim yerleri ve bölge idârecileri. *Şehirlerdeki mimârî
unsurlar. *Mesken kültürü ve binaların mimârî özellikleri. *Evlerdeki eşyalar
ve isimleri.*Giyim kuşam ve süslenme kültürü. *Kıymetli taşlar ve takılar.

Dr. Hatice
Veli imzalı ‘Ön Söz’den…

Bu kitap, yerleşik
hayatta yüksek bir medeniyet yaratmış olan Koço/İdikut Uygurlarının yerleşik
hayat kültürünü; mesken, beslenme ve mutfak ile giyim kuşam, süslenme kültürü
çevresinde dönemin yazılı kaynakları olan Uygur sivil belgeleri başta olmak
üzere, Budist ve Manihaist Uygur çevrede üretilen eserlerden derlenen ilgili
söz varlığı üzerinden târihî-karşılaştırmalı yöntemle incelemeyi
amaçlamaktadır. Çalışmada filolojik olarak incelediğimiz söz konusu dil
malzemesinden çıkan sonuçlar, ilgili dönemdeki târihî ve arkeolojik kaynaklarla
da desteklenerek Koço Uygurlarının maddî hayat kültürlerinin zenginlikleri
ortaya konmaya çalışılmıştır. Ayrıca Koço/İdikut Uygurlarına âit tarihî söz
varlığının bugünkü çağdaş Uygurca ve ağızları ile Özbekçedeki izleri de tespit
edilerek eski ve modern Uygur sahası arasındaki ilişkiler de incelenmiştir.

Yerleşik Türk
kültürünün en önemli temsilcilerinden olan Koço/İdikut Uygurlarından günümüze
kalan, literatürde Uygur harfli sivil (din dışı) belgeler olarak adlandırılan
külliyat, dönemin tarihî, sosyal ve kültürel hayatı için eşsiz bir değere sâhip
kaynaklardır. Manihaist ve Budist Uygurlardan kalan dinî eserlerin yanında din
dışı literatür olarak bugüne ulaşan resmî ve özel yazılmış mektup metinleri,
sözleşme belgeleri, sağlık, fal kitapları, astronomi ve benzeri konulardaki
zengin eser birikimi İslâm öncesi Türk dilinin önemli kaynaklarından birini
oluşturur.

Din dışı Uygur
belgeleri içinde özellikle şahıslara ait mektuplarla şahıslar arasında yapılan
çeşitli konulardaki sözleşme belgelerinin ayrı bir yeri ve değeri vardır.
Literatürde Uygur sivil belgeleri/hukuk belgeleri olarak bilinen bu külliyat,
Koço/İdikut Uygurlarından kalan ve o dönemin hayat tarzını en iyi şekilde
yansıtan yazılı belgeler olması bakımından büyük bir öneme sâhiptir.

Koço/İdikut
Uygurlarına dair bugüne kadar tarih, dil, edebiyat ve sanat alanlarında yerli
ve yabancı birçok çalışma kaleme alınmıştır. Bununla birlikte sınırlı sayıda
yazılı kaynakla tanıyabildiğimiz Uygur dönemine ait sosyal ve kültürel söz
varlığını târihî-karşılaştırmalı yöntemle filolojik olarak inceleyen,
Uygurların o dönemdeki hayatına ışık tutacak târihî ve arkeolojik malzemelerle
birlikte dil malzememelerini yorumlayan disiplinlerarası ve bütünlüklü
çalışmaların son derece az olduğunu belirtmek gerekir. Bugüne kadar Uygur sivil
belgelerinin metin neşirleri büyük ölçüde tamamlanmıştır. Aynı şey Budist ve
Manihaist çevrede verilen dinî eserlerin neşirleri için de geçerlidir. Bu metin
neşirlerinin bize sunduğu eşsiz söz varlığının tümünün belirli kavram alanları
dâhilinde filolojik incelemelerinin yapılması, ayrıca kültürel açıdan
değerlendirilmesi hâlâ Türkolojide araştırmacıları bekleyen bir alan olarak
dikkati çeker. Çalışmamız bütün bu hususları dikkate alarak hazırlanmış,
disiplinlerarası bir yaklaşımla eski Uygur Türklerinin dilden yansıyan
sosyo-kültürel hayatları değerlendirilmiştir.

 

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.
   

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433
İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

HATİCE VELİ:

1987 yılında Doğu
Türkistan’da doğdu. 2006-2011 yıllar arası Merkezî Milletler Üniversitesi’nde
Uygur Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. 2012- 2015 yıllar arası İstanbul
Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde yüksek lisans, 2015- 2021
yıllar arasında Yıldız Teknik Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde
doktora yaptı. Ana dili olan Uygur Türkçesinin yanında iyi derecede Çince,
İngilizce, orta seviyede Farsça bilmektedir.

Anayasa’nın Anatomisi

0

* Ph. D. Deontoloji, Felsefe
Lisansı

 

Anayasanın
101. maddesinin “Cumhurbaşkanının
görev süresi 5 yıldır.  Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilir

  hükmü 2007 tarihli 5678 sayılı Kanunla yapılan değişiklikle mevcut
halini almıştır.  21 Ocak 2017 tarihli ve 6771 sayılı Kanunla da bu
maddeye dokunulmamış olduğu gibi bırakılmıştır. 6771 sayılı Kanunla Anayasa’nın
101. maddesinde büyük değişiklik yapıldığının ifade edilmesi ise mümkün
değildir. Çünkü 5678 sayılı Kanundaki
101. ve 102. maddeler 6771 sayılı Kanunda 101. madde altında birleştirilerek
ifade edilmiştir.

            Kanun
koyucunun amacı yeni yapılan değişiklikle bir kişinin üçüncü kez seçilmesine
istisna getirmek olsaydı bunu kanuna geçici madde koymak suretiyle gerçekleştirebilirdi.
AYRICA DEĞİŞİKLİK YAPAN KANUNUN 8. MADDESİNİN GEREKÇESİNDE BU HUSUSA
DEĞİNİLEBİLİRDİ
(TBMM, Yasama Dönemi 26, Yasama Yılı 2, Sıra Sayısı
447, s.12-13). Madde 8’de: “Cumhurbaşkanının görev süresi yürütme istikrarı
bakımından beş yıl olarak belirlenmekte; bir kişinin en fazla iki defa
Cumhurbaşkanı seçilebileceği hüküm altına alınmaktadır” (TBMM, Yasama Dönemi
26, Yasama Yılı 2, Sıra Sayısı 447, s.12) denmektedir.

            ANAYASAYI BU ŞEKİLDE YORUMLAMAK
YERİNE KANUNUN GEREKÇESİNDE OLMAYAN ŞU SATIRLAR GÜNDEMDE TUTULMAKTADIR:

(TBMM, Yasama Dönemi 26, Yasama Yılı 2, Sıra Sayısı 447, Teklifin Metni
Üzerindeki Değerlendirmeler
: sayfa 40): “Yine, yürürlükteki ve Teklif’te
yer alan Anayasa hükümlerinde ‘Cumhurbaşkanı’ ifadesi aynen kullanılmakla beraber,
mevcut hükümlere göre Cumhurbaşkanının görev ve yetkileri ile yürütme içindeki
konumu Teklif’le getirilen hükümlerde esaslı bir şekilde değiştirildiği ve
bütünüyle farklı bir hükümet sistemi içinde Cumhurbaşkanının düzenlendiği açık
bir husus olduğu için, Teklif’in kanunlaşması ile getirilen iki dönem
seçilebilme imkânında bu düzenlemenin yürürlüğe girmesinden önce görev yapmış
Cumhurbaşkanlarının görev dönemlerinin hesaba katılmayacağı tartışmasızdır

(Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi
(2/1504) ve Anayasa Komisyonu Raporu
, Sıra Sayısı:447 (TBMM Tutanak
Dergisi
, D.26, Y.2, C. 31, B.53; 09.01.2017’ye eklidir). https://www5.tbmm.gov.tr/sirasayi/donem26/yil01/ss447.pdf,
Erişim Tarihi: 12.12.2021.)

“Teklifin
Metni Üzerindeki Değerlendirmelerde” bulunan bu ifadelerin Cumhurbaşkanı Sayın
Recep Tayyip ERDOĞAN’ın yeniden adaylığı için yeterli
görülmesi KANUNUN HEM AMAÇSAL HEM DE  LAFZÎ YORUMUNA UYGUN
DÜŞMEMEKTEDİR
.

Çünkü “TBMM, Yasama Dönemi 26,
Yasama Yılı 2, Sıra Sayısı 447, sayfa 40’da bulunan cümleler” “Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı İzmir
Milletvekili Binali YILDIRIM ve Grup Başkanvekilleri Kayseri Milletvekili
Mustafa ELİTAŞ, Amasya Milletvekili Mehmet Naci BOSTANCI, Aksaray Milletvekili
İlknur İNCEÖZ, Çanakkale Milletvekili Bülent TURAN ve İstanbul Milletvekili
Mehmet MUŞ ile
310 Milletvekilinin TÜRKİYE
CUMHURİYETİ ANAYASASINDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN TEKLİFİ,
GEREKÇELER, ANAYASA KOMİSYONUNUN KABUL ETTİĞİ METİN İLE TBM
MECLİSİ GENEL KURULUNDA KABUL EDİLEN
METİNLERDE BULUNMAMAKTADIR.

Diğer taraftan Anayasa Komisyonu’nun Yetki ve Yükümlülükleri
incelendiğinde:  “
TBMM’de bulunan diğer
ihtisas komisyonlarında olduğu gibi Anayasa Komisyonu da, İçtüzükte belirtilen
yetki ve yükümlülükleri yerine getirmek suretiyle faaliyetlerini ifa
etmektedir. İçtüzük hükümlerine (md. 35) göre, KOMİSYONLAR KANUN TEKLİF
EDEMEZLER, Anayasa Komisyonu kendisine havale edilen bir tasarı ya da teklifi
aynen ya da değiştirerek kabul edebileceği gibi reddedebilir
(Mevlüt
Göl, 2013: 104). Tekrar vurgulamak gerekirse; Teklifin Metni
Üzerindeki Değerlendirmeler”de bahsi geçen cümleler
(TBMM, Yasama Dönemi
26, Yasama Yılı 2, Sıra Sayısı 447, sayfa. 40).  ANAYASA KOMİSYONUNUN KABUL ETTİĞİ METİN’de
yoktur (TBMM, Yasama Dönemi 26, Yasama Yılı 2, Sıra Sayısı 447, sayfa.
104-126).

ŞU HALDE ANAYASA KOMİSYONUNDAKİ “TEKLİFİN METNİ ÜZERİNDEKİ
DEĞERLENDİRMELER
TBM MECLİSİ İÇTÜZÜĞÜNE GÖRE KANUNUN YERİNE GEÇEMEZLER.
Türk Hukuk Tarihi açısından Cumhurbaşkanlığı Adaylığındaki hatanın
düzeltilmesi gerekmektedir. Aksi halde ANAYASA’NIN FONKSİYONEL ANATOMİSİNİ DEĞİL
OTOPSİSİNİ
oluşturacak bir durumun ortaya çıkması Türk Milletinin ve
Hukukçularının hafızalarından silinmeyecektir.

Kaynaklar:    1-T.C.
Anayasası,  Beta Yayınları, 2021.

2-Mevlüt Göl, TBMM Anayasa Komisyonu Oluşumu,
İşleyişi ve Görevleri, Yasama Dergisi,
Yıl
2013
, Sayı: 25, 92 – 111.

https://www5.tbmm.gov.tr/sirasayi/donem26/yil01/ss447.pdf,
Erişim 

Dünya ve Sonrası

0

Dünyayı kesben değil, kalben terkettiğimiz / dünyayı
çalışmayarak değil, dünyaya kalbimizde yer vermeyerek terkettiğimiz; yani hiç ölmeyecekmişiz
gibi dünya, yarın ölecekmişiz gibi âhiret için çalıştığımız takdirde, üstelik
burada ebed için bulunduğumuz ve ebedî / sonsuz saadetin / mutluluğun ancak
burada, yani dünyada kazanabileceğimizi idrâk ederek, bilinçli bir şekilde; ne
dün ne yarın demeyip, sadece içinde bulunduğumuz günü çalışarak
değerlendirdiğimiz zaman; yani dem bu demdir, dem bu dem dediğimiz ve gereğini
yaptığımız takdirde; bizleri ebediyyen nasıl bir geleceğin beklediğini
hatırlayalım ve şimdiden; gelecek mesut günlerin havasını teneffüs ederek,
soluklanalım biraz be dostlar! Ne dersiniz?

     Çünkü, kâinat /
evren; ebedî / sonsuz saadeti / mutluluğu sonuç olarak önümüze koymaz ise,
akılları hayrette bırakan kâinatta görünen çok bariz / çok açık ve besbelli
olan bu mükemmel nizam / düzen; aldatıcı zayıf bir suretten ibaret kalır! Başka
bir şeye yaramaz!

     Bütün mâneviyât ve
alâkalar / ilgi, ilişki, bağ ve rabıtalar, nispet / kıyas, ölçü ve oranlar hep
heba  olup gider! İşte o nizamın nizam
olması, ancak ve ancak ebedî saadetle sonuçlanması ve taçlanmasıyla imkân
dâhiline girer.

     Çünkü, o nizamdaki
mâneviyat ve nükteler, ancak âhiret âleminde sümbüllenecektir. Yoksa, bütün
mâneviyat söner. Rabıtalar kesilir, nisbetler darmadağınık olur. Nizamın da
mânası kalmaz! Halbuki, o nizamda bulunan kuvvet, bütün haşmetiyle o nizamın
berhava edilmeyeceğini ilân ediyor.

     Yüce Allah
Tevhîd’in, yani Allah’ın bir olduğuna inanmanın, O’nu birlemenin semere ve
neticesini ve rahmetinin ünvanını; Cennet ve ebedî saadet ile göstermiştir.

     Cennet ve
Cehennem; hilkat şeceresi / yaratılış ağacından ebede doğru uzanıp giden iki
daldan tezahür eden / kendisini gösteren iki meyve yani iki sonuçtur.

     Evet, Cennet ve
Cehennem; kâinatın zincirleme hâlinde birbirini takip edip gelmekte olan
silsilelerinin iki neticesi ve ebede doğru akıp giden kâinat selinin iki
mahzeni ve iki havuzudur.

     Çünkü, Allah
sonsuz ve nihayetsiz hikmetler, yani İlâhî gaye ve yüksek bilgiler için bu
âlemi imtihan ve sınav yeri yaptı.

     Yine sonsuz
hikmetler için inkılâp, değişim ve başkalaşımlara mahal ve yer olmasını irade
etti /

diledi.

     Yine, sonsuz
gayeler için hayır ile şerri / kötülüğü, fayda ile zararı, güzellik ile
çirkinliği; kısaca iyilikle kötülüğü, karışık bir şekilde Cennet ve Cehennem’e tohum
olmak üzere, kâinatın şu mezraa ve tarlasına ekti.

     Evet, madem ki bu
âlem insanoğlu için imtihan, sınama ve deneme meydanı, yani müsabaka alanıdır.
İyilikle kötülüğün birbirinden tefrik edilemiyecek / birbirinden ayrı
tutulamıyacak derecede  çeşitli ve
karışık olmaları lâzımdır ki, insanların dereceleri ortaya çıksın, belli olsun
ve görünsün.

     İmtihan ve tecrübe
zamanları bittikten sonra kötü insanlar: “Ey mücrim ve suçlular! Bir tarafa
çekiliniz!” (Yasin: 59) diye tüyler ürpertici, korkutucu İlâhî emre maruz
kalıp, cezaya uğrasınlar. İyi insanlar da: “Daimî kalmak üzere Cennete
giriniz.” (Zümer: 73) diyen Allah’ın nimetler 
verdiği, ikramlarda bulunduğu Cennetteki şefkat ve merhametine mazhar
olsunlar.

     İnsanlar, iki
kısma ayrıldıktan sonra, kâinat da tasfiye, ameliyat ve operasyona uğrayacak.

     Kötülüğü, şerri,
zararı tevlit eden / doğuran maddelerin bir tarafa çekilmesiyle Cehennemin,

     İyiliği, hayrı,
nef’i / faydayı doğuran maddelerin de diğer tarafa çekilmesiyle Cennetin,

     Böylece, her
ikisinin de teçhizatları / donanımları ikmal edilecek / tamamlanacaktır.

     Evet, “Büyük
İnsan” hükmünde olan Kâinat’ın ölümü, küçük bir ölüm değildir. Sekerata /
Kıyameti kopmaya başladığı zaman, milyarlarca kürelerin çarpışmasından meydana
gelen fırtınanın ne tasavvuru, ne tarifi, ne de görülmesi mümkündür! Bu
şiddetli ölümle, âlem ve içindekiler ve tüm yaratılmışlar âdeta bayılır, kâinat
yayılır, hilkatin yağı ayranı birbirinden ayrılır. Cehennem maddesi ve
içindekileriyle bir tarafa çekilir. Cennet de, letafet / hoş güzelliği, lezaiz
/ tüm lezzetleri ve bütün güzel unsurlarıyla muhteşem ve parlak bir şekilde
tecellî eder.

Çığlık Gibi Son Uyarılar

Ekonomimiz çok kuvvetli alarmlar veriyor. İyi birer
ekonomist olduklarına hiç kimsenin itiraz edemeyeceği isimlerden çığlık gibi
uyarılar
geliyor.

Türkiye’de ekonomik çöküntünün, yeni bir yönetim anlayışına dönüş
olmadan düzeltilmesi mümkün değil.
Bu yeni yönetimle hukukun
üstünlüğü tesis edildiği, demokratik ilke ve kuralların işlediği, akla ve
bilime dayalı çözüm yollarına başvurulduğu, kurumların işlevine kavuştuğu ve
kuralların herkes için işlediği bir düzen kurulmak zorunda.

Kurumların başına bilgili, liyakatli,
işini en iyi şekilde yapan, dürüst insanların getirilmesi lazım.

Ancak çok kısa vadede bekleyen ağır
sorunların çözümü için
de mevcut ekonomi yönetim anlayışının derhal değişmesi
şart.

****

Prof. Dr. Bilge Yılmaz’ın Uyarıları

Mesela Kur Korumalı Mevduat (KKM)
konusunda İYİ Parti Ekonomi Politikaları Başkanı Prof. Dr. Bilge Yılmaz endişelerini
şöyle ifade etti:

“KKM bir canavara dönüştü ve Türkiye
ekonomisini yutmasına çok az kaldı!

Erdoğan iktidarının kendi eliyle yarattığı
bu canavarın tek hedefi sahibinin, Erdoğan’ın, siyasi ömrünü uzatmak.

Bugün devlet KKM adı altında dolara %36
faiz ödüyor. Akıllara zarar bu faiz hepimizin cebinden çıkıp dar bir grubun
cebine giriyor.
Bu düpedüz servet transferidir!

Erdoğan’a oy vermek hem bunu onaylamak hem
ekonominin batmasına izin vermektir.”

Eski Merkez Bankası Başkanı Durmuş
Yılmaz
da aynı kanaatte: “KKM adlı saadet zincirinin sonuna doğru
yaklaşılıyor.
Bu saatli bombanın önce büyümesinin durdurulması,
sonra da kontrollü bir şekilde etkisiz hale getirilmesi gerekiyor. Bu yapıda
ısrar edilirse sonu hoş bitmeyecek.”

Sadece KKM değil ekonominin bütünü
sorunlu.
Çünkü ekonominin başında bulunan Erdoğan ve Nebati’nin
ekonomist olduğuna inanan saygın bir iktisatçıya rastlamadım.

Bu yüzden Prof. Dr. Bilge Yılmaz’ın çığlık
gibi uyarısı dikkat çekiyor:

“Erdoğan iktidarı ile gittiğimiz yolun
sonu uçurum ve o uçuruma düşersek yıllarca oradan çıkamayız.

Peki uçurum neye tekabül ediyor?

Kur şoku olur! Enflasyon %100’e ulaşır!
Tam sermaye kontrolü gelir! Ekonomi durur, işsizlik artar! Erdoğan kazanırsa
tüm bunları ve hatta daha fazlasını yaşayacağız.”

Bunlar siyasi birer ifade değil. Ekonomik
tespitler.

**************************

Kerim Rota Ve Serkan Özcan’ın Çığlıkları

Malum son günlerde Merkez Bankası bir
yandan rezervleri eritip bir yandan bankalara yeni ve çelişkili kararlar
bildiriyor. Kılıçdaroğlu’nun kazanması halinde BDDK Başkanlığı için ismi geçen Kerim
Rota
bunun “seçim sonrasındaki sermaye kontrolü için ön hazırlık
olduğu görüşünde.”

Sermaye kontrolü bir ülkeden sermaye girişini ve çıkışını
kontrol etmeye yönelik düzenlemelere deniyor. Gelişmiş ekonomilerde sermaye
kontrolü politikaları uygulanmıyor.
Çünkü verimliliği düşürdüğü ve ekonomik
gelişmenin önüne geçtiği biliniyor. Ekonomisi ağır krize giren ülkelerde sermaye
kontrolü kararı alınabiliyor.
Arjantin, Yunanistan ve G. Kıbrıs’ta belli
dönemlerde bu yöntem kullanıldı.

Kerim Rota FAİZler konusunda geldiğimiz
yeri
de özetlemiş:

“TCMB faizi %8,5 Buna karşılık, Limiti olanlar için ihtiyaç
kredisi faizi %40’ın üstünde. TL mevduat faizi %35 ve üstü.
Döviz dönüşümlü
KKM’ye önerilen döviz primi (faizi) %20 ve üstü.”

Ayrıca finansmana erişim de kısıtlandı.
“Döviz rezervleri öyle bir seviyeye düştü ki, 2.tur öncesi demeden krediye
ulaşıma yeni kısıtlamalar geldi; 50.000 TL’den daha yüksek kredi kartı toplam
limiti olan bireylerin nakit avans kullanımı tamamen durdu. Kobi kredilerinin
aylık %3 üzerinde büyümesi imkânsız hale getirildi. Döviz fazlası olan büyük
şirketler zaten aylardır krediye ulaşamıyorlardı.

Yaklaşan şey faizler değil bir cisim.”

Bir başka ifadeyle, “önümüzde görünen
ışık tünelin sonu değil, üzerimize gelmekte olan trenin farları”
demek
istiyor.

****

Gelecek Partisi’nin ekonomi kurmayı Serkan
Özcan da çok değerli bir ekonomi uzmanı.
Bir TV programında “yasal
kısıtlamalar sebebiyle bildiğim her şeyi anlatamıyorum.  Bir siyasetçi olarak değil, bütün ekonomi
kariyerimi ortaya koyarak söylüyorum, ülkeyi bir felaket bekliyor!” dedi.

Muhtemel felakete dair, “29
Mayıs’tan sonra tekrar Cumhur İttifakı varsa ekonomi yoktur. Ekmek yoktur. Çok
kısa zamanda şirketlerin battığını görürüz. Önemli ilaçlar bile alınamaz. Ya bu
ülkeyi liyakatli kadrolar ele alır ya da hep birlikte çökeriz”
gibi
örnekler verdi.

**************************

Uçurumdan Önce Son Çıkış

Türkiye’nin yetiştirdiği değerli
ekonomistlerin söylediği sözleri teknik veya siyasi bulabiliriz. Başımızı kuma
gömüp gelmekte olanı görmezden gelebiliriz. Ama onların özetle dedikleri şu
gerçekleri değiştirmez:

Ekonomik açıdan bir uçuruma doğru hızla
gidiyoruz ve uçurum çok yaklaştı. Acilen istikamet değiştirmek gerekiyor.
Ama RTE aynı politikaya devam etme
kararında olduğunu açıkladı.

28 Mayıs uçurumdan önceki son çıkış. Aynı yolda devam edersek, yani tekrar
Erdoğan seçilirse ekonomik felaketi yaşayacağız.

Şirketler batacak, işsizlik ve yoksulluk artacak, insanlar alıştığı oranda tüketemez
hale gelecek.

Şu anda derin yoksulluk içinde olan
kitleler açlıkla boğuşacak, krizden kısmen etkilenmiş olanlar yoksulluğu
iyice hissedecek. Ama çok küçük bir kesim krizden olumsuz etkilenmeyecek hatta
zenginleşecek.

Gençlerimizin umudu kalmayacak. Yurtdışına
beyin göçü hızlanacak. Şehirlerimiz depreme yine hazırlıksız yakalanacak.

Yani bu seçim R. Tayyip Erdoğan mı, K.
Kılıçdaroğlu mu Cumhurbaşkanı olsun seçimi değil.

“Hukuk ve adaletin olduğu, refah içinde bir
ülkede yaşamayı istiyor muyuz?”

sorusuna cevap vereceğimiz bir referandum bu.

Bizi bu krizden Prof. Bilge Yılmaz, Kerim Rota, Serkan
Özcan gibi Millet İttifakı’nın yıldız ekonomi kadrosu değil, “Ekonomist
Erdoğan” ile ekonomi tahsili bile olmayan “Nebati”
gibi kişilerden (aslında
tek kişiden) oluşan ekonomistler çıkarır diyenlere son bir sözüm var:

Kendi düşen ağlamaz. Ama kendinizle beraber ahını alacağınız
milyonlarca insanımıza bu kötülüğü yapmaya hakkınız yok!