22.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Mayıs 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 240

‘Türk Birliği için Ortak alfabe ve ortak iletişim dili şarttır.’ Türk Dili ve Edebiyatı Öğretim Üyesi Prof. Dr. METİN KARAÖRS; ‘Bu Mümkündür.’ Diyor.

Oğuz Çetinoğlu: Atatürk;Türk Birliği’ne inanıyorum, onu görüyorum.’ Diyordu. Türk Birliği için önce ‘Dil Birliği’, hiç değilse ortak alfabe, ortak iletişim diligerekiyor. Bu konuda hangi noktadayız? Genel
bir değerlendirme yapar mısınız?

Prof. Dr. Metin
Karaörs:
Bugün, yıllarca birbirlerinden habersiz olarak yaşamış olan Türk
dünyasında ‘derin bir uykudan uyanma
ve ‘birbirlerinin farkına varma
gözlenmektedir. Tarihin karanlıklarına gömülmüş veya Kaf Dağı’nın ardına
atılmış zannettiğimiz milyonlarca Türk, ışıklı gözleriyle gülümsemeye, tatlı
dilleriyle bizlere mahnılar söylemeye başlamıştır. Her gece, her gece
yuhularında, ağzı ateş gibi, gözü gökten daha mavi gurdlarla Türk yurtlarını,
ana yurt topraklarını dolaşan şairlerimizin rüyaları hakikat haline
gelmektedir.

Dünyadaki siyasî, sosyal ve ekonomik gelişmeler, Türk
cumhuriyetlerini güçlendirmiştir. Güçlenen devletlerin halkında millî şuur uyandı
ve gelişiyor.

Türk toplulukları, dünya üzerinde 20-90 doğu boylamları ile
33-65 kuzey enlemleri arasında, kuş uçuşu olarak doğudan batıya 6-7 bin,
kuzeyden güneye 3 bin kilometrelik geniş bir alanda yaşamaktadırlar. Bu kadar
geniş sahada yaşayan iki yüz milyona yakın Türk’ü birbirinden farklı gibi
gösteren, suni olarak ayıran faktörlerin başında yazı dilleri ve alfabe
farklılığı gelmektedir. Bugün, Türk dünyasında üç ayrı kökene dayalı 27 farklı
alfabe ve iki büyük yazı diline dayalı 20 yazı dili kullanılmaktadır.

Çetinoğlu: Türkler tarih boyunca hangi alfabeleri
kullandılar
?

Karaörs: Türkler
tarih boyunca birçok alfabe değiştirmişlerdir. Bunların içinde beş büyük alfabe
Türk toplulukları arasında tarihte ve bugün en çok kullanılanlarıdır. Orhun ve
Uygur alfabeleri, tarihî alfabelerimiz, Arap Rus-Kiril ve Latin alfabelerine
dayalı alfabeler, bugünkü Türk dünyasının kullandığı alfabelerdir.

Çetinoğlu: İlk alfabemiz hangisiydi?

Karaörs: Tarihte
bilinen ilk alfabemiz 7. asırdan itibaren Göktürk âbidelerinde, Bilge Kağan,
Kültigin ve Tonyukuk bengü taşlarında mükemmel örneklerini gördüğümüz, taşların
üzerine kazımaya elverişli, bugün Türklerin kullandıkları damga ve savaş
aletlerinden gelişerek şekillendiği üzerinde Türkologların ekseriyetle üzerinde
anlaşmaya vardıkları, kendi icadımız ve ilk millî alfabemiz olan Göktürk
alfabesidir. 10. asra kadar bütün Türk dünyasında kullanılan bu alfabe ile
yazılmış mezar taşı, eşya ve kitabelerin sayısı son keşiflerle 300’e yaklaşmıştır.

Çetinoğlu: Bu alfabenin özellikleri nelerdi?

Karaörs: 38
harfli bu Göktürk alfabesinde bitişme yoktur. Her harf ayrı ayrı yazılır. Yazı
sağdan sola doğru yazılıp satırlar, yukarıdan aşağıya doğru yan yana tasnif
edilirdi. Kelime ve kelime grupları arasında üst üste iki noktanın konduğu
Orhun alfabesi ünsüz esasına dayanır. 4 ünlü, 8 yarım ünlü, 26 civarında
ünsüzün bulunduğunu Göktürk alfabesinde ünlülerden a-e için bir, ı-i için bir,
o-u için bir, ö-ü için bir harf kullanılır, bu harflerin ayırımı ünsüzler
sayesinde belli olurdu.

Çetinoğlu: Göktürklerden sonra kurulan Uygur Devleti
farklı bir alfabe mi kullanıyordu
?

Karaörs: Evet!
Sogdak menşeli olan Uygur alfabesi, Hoça, Turfan, Beşbalık gibi Doğu Türkistan
şehirlerinde ve Uygur Türkleri arasında kullanıldığı gibi, Karahanlı sahasında
da kullanılıp, Hakâniye Türkçesi’nin muazzam eserleri olan Kutadgu Bilig,
Atabetü’l-Hakâyık gibi eserlerin bazı nüshaları bu alfabe ile yazılmıştır.
Bugün dünyanın çeşitli merkez ve kütüphanelerinde yüzlerce sandık dolusu Uygur
yazmalarının ancak % 20’si incelenmiş, % 80’i ise gün ışığına çıkmayı
beklemektedir.

Çetinoğlu: Uygur alfabesinin de özelliklerinden söz
eder misiniz
?

Karaörs: Uygur
alfabesi, 4’ü ünlü, 14’ü ünsüz 18 harften ibarettir. Sağdan sola doğru yazılan
işlek ve bitişik bir yazı olup, yazılması kolay okunması ise oldukça zor olan
bu alfabede o ile u’yu, ö ile ü’yü, ayırt etmek zordur. z, s, ş, kalın k, kalın
g, h ünsüzleri de bu alfabede birbirine karışmaktadır.

Çetinoğlu: Başka alfabeler de olmalı

Karaörs:
İslamiyet’ten evvelki bazı Türk boylarının, Mani alfabesiyle Mani yazısını, Nastûri-Süryâni
alfabesini, Çin ve Tibet alfabe ve yazılarını, Brahmi, Peçenek ve İbrani alfabe
ve yazılarını kullandıkları bilinmektedir.

Çetinoğlu: Türkler Arap alfabesini de kullandılar

Karaörs: Türkler
Arap menşeli Türk alfabesini 11. yüz yıldan itibaren kullanmaya başladılar.
Batı Türklerinin yaşadığı sahalarda 900 yıla yakın kullanılmış bu alfabeyi
bugün Doğu Türkistan, Uygur ve Kazak Türkleri resmî alfabe olarak kullanmaya
devam etmektedirler. Ayrıca İran, Irak ve Afganistan’daki Türk boyları da bu
alfabeyi kullanmaktadırlar. Sağdan sola bitişik olarak yazılan Arap menşeli
Türk yazısında her harfin başta ortada, sonda birbirinden az çok ayrılan farklı
şekilleri vardır. 6 harf dışında bütün harfler kendilerinden sonraki harflerle
bitişirler. p, ç, ince /g ve j’nin eklenmesiyle Türklerin 28 harften 32 harf
çıkardıkları bu alfabede p, ç’yi, b, c’den ayırmak için eklenen noktalar ile,
k’yı g’den ayırmak için ilave edilen üç nokta veya keşide çok defa
kullanılmıyor, karışıklık meydana getiriyordu. Türkler, ekseriyetle Farsça ve
Arapçadan gelen kelimelerin imlasına dokunmadıklarından bu dillerden Türkçeye
geçen kelimeler kendi dillerindeki gibi yazıldıklarından uzun zaman çok geniş
coğrafyada birlik sağlandı. Türkçe asıllı kelimelerde ise tarih içinde ve
coğrafi alanlarda aynı birlik sağlanamadı. Noktalama işaretleri ancak 19. yüz
yıl içinde kullanılmaya başlandı. Enver Paşa tarafından 20. yüz yıl başındaki
harfleri bitişmeden yazma teşebbüsü (huruf-ı mumfasıla) başarıya ulaşmadı.
Kazak Türklerinden Ahmet Baytursunoğlu tarafından geliştirilen ünlü kullanma ve
fonetik yazı sistemi kısa bir süre kullanılabildi.

Çetinoğlu: Yazı dilinde durum nasıldı?

Karaörs: Yazı
dili, yazıda kullanılan dildir. İlim ve kültür eserlerinde, edebiyatta, yayın
hayatında kullanılan dil yazı dilidir. Bir ülkenin aydınları, belirli bir
tahsil görmüş okumuşları, konuşurken ve yazarken ortak olan yazı dilini
kullanırlar. 7, 8 ve 9. yüz yıllarda merkezi Ötüken olan, ‘Eski Türkçe’ adını verdiğimiz yazı dili, 10 ve 11. yüz yıllarda
Kaşgar ve Balasagun gibi şehirlerde de ikinci bir merkez olarak devam etti.
Eski Türkçenin Göktürk, Uygur ve Karahanlı devirleri arasındaki dil farkları
dinî kelime ve ufak tefek küçük gramer farklılıklarından öteye geçmez. Kaşgarlı
bu yazı diline “Hakaniye Türkçesi
adını vermektedir.

Çetinoğlu: Tarihî göçler yazı dilini etkiledi mi?

Karaörs: 13.
yüzyıl Türk yazı dili tarihinde ikinci bir yazı dilinin doğduğu asırdır. Orta
Asya’daki Türk kütlelerinin Kuzeye ve Hazar Denizi’nin Kuzey ve Güneyinden
batıya akması, yeni kültür ve medeniyetlerle temas sonucu, yeni kültür
merkezlerinin doğması, Türkçenin içinde uzun zamandan beri kendisini
hissettiren gelişme ve tabii değişiklikler, Türk yazı dili birliğini ‘Batı Türkçesi’ ve ‘Kuzey-Doğu Türkçesi’ olmak üzere iki yazı diline ayırdı. 15.
asırdan itibaren Kuzey-Doğu Türkçesi, ‘Kuzey
Türkçesi
’ ve ‘Doğu Türkçesi
olarak iki önemli kola ayrıldı.

Kuzey Türkçesi, Kuzey Türk bölgelerinde Kıpçak şivesinin ana
kaynaklık ettiği yazı dillerini meydana getirdi. ‘Doğu Türkçesi’ ise ‘Çağatay
Türkçesi
’ halinde 20. asra kadar devam etti ve yerini bugünkü Özbek yazı
diline bıraktı. Türk yazı dillerinin en verimlisi olan ‘Batı Türkçesi’ ise ‘Eski Anadolu Türkçesi’, ‘Osmanlı Türkçesi’,
Türkiye Türkçesi’ halinde günümüze
kadar devam etti. Batı Türkçesi içinde ‘Azerî
sahası çok az farklı bir daire halinde günümüze kadar geldi.

Çetinoğlu: Bugünkü durum nedir?

Karaörs: Bugün
Türk dünyasında Latin, Rus-Kiril, ve Arap olarak üç ayrı kökene dayalı, 27
farklı alfabe kullanılmaktadır.    

Çetinoğlu: Herhalde Rus-Kiril alfabesinin alt grupları ile
27’ye ulaşılıyor…
?

Karaörs: Kiril
menşeli alfabeler birbirinden farklı 20 çeşittir. Bugün Gagavuzeli, Azerbaycan,
Kırım, Başkurt, Nogay, Malkar, Karaçay, Kazak, Kumruk, Karakalpak, Kırgız,
Özbek, Türkmen, Uygur, Tuva, Hakas, Altay, Çuvaş, Yakut Türkleri bu alfabeyi
kullanmaktadırlar. Müslümanlık dışındaki Sarı

Uygur, Altay, Tuva, Gagavuz ve Karayim Türkleri (bütün
Türkler’in % 1.7’si) hariç bütün Türkler 10. asırdan 1920 yıllarına kadar Arap
Harfli Türk Alfabesi’ni kullanıyorlardı.

Çetinoğlu: Türkler neden bu kadar ayrı alfabe
kullanıyorlar
?

Karaörs: Stalin
devrinde Kiril adlı bir papazın Türkleri bölüp parçalayarak ‘ayır ve yut’ siyaseti gereğince icat
edip ortaya attığı Kiril alfabelerine Türkler zorla geçirildiler. Bu alfabe
parçalama siyasetine Baskakov gibi taraftar olan ve bu sayede Rus kültürünün
yükselip cihan-şümûl olacağına inanan Rus aydınları olduğu gibi, Samoylaviç
gibi bu siyasete karşı olan Türkleri ve Türkçeyi gerçekten seven bu uğurda
sürgün olan Türkologlar da vardır.

Rusya’daki Çuvaş Türkleri 1871’de, Altay Türkleri 1937’de,
Kazan, Kırım, Karaçay, Balkar, Nogay, Kumuk Türkleri 1928’de, Abakan ve Yakut
Türkleri 1939’da, Kırgız, Kazak, Karakalpak, Başkurt, Özbek ve Azerbaycan
Türkleri 1940’ta, Tuvalar 1941’de, Uygur Türkleri 1947’de Kiril kökenli değişik
alfabeleri kullanmaya başladılar. Aynı seslerin, her birinde farklı farklı
harflerle gösterildiği bu alfabede birlik yoktur.

Çetinoğlu: Arap alfabesi de kullanılıyor demiştiniz

Karaörs: Bugün
Arap menşeli Türk alfabesini İran, Irak, Afganistan ve Çin sınırları içindeki
Doğu Türkistan Özerk Bölgesi’nde yaşayan Türkler kullanmaya devam
etmektedirler.

Çetinoğlu: Türkiye’de kullanılan alfabe nerelerde
geçerli

Karaörs: 29
harften oluşan Latin kökenli Türk alfabesi, Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs
Türk Cumhuriyeti’nin resmî alfabesidir. Batı Trakya, Yugoslavya, Romanya,
Finlandiya, Türkleri de bu alfabeyi kullanıyorlar. 1980-1984 yıllarına kadar
Bulgaristan Türkleri de bu alfabeyi kullanıyordu. Irak Türkleri ‘Kardaşlık Dergisi’nin
bir bölümünü 1964-1971 arasında Latin harfleriyle çıkardılar. Diğer Türk
boylarından çok kısa sürelere Latin alfabesini kullananlar oldu.

Çetinoğlu: Farklılıklar, aynı ırka mensup olmalarına
rağmen birbiriyle anlaşamayan grupların oluşmasına yol açmıştır
… 

Karaörs: Bütün bu
uygulamalar sonunda Türk dünyasında 20 yazı dili meydana geldi: Türkiye
Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi, Türkmen Türkçesi, Gagavuz Türkçesi, Kazan
(Tataristan) Türkçesi, Başkurt Türkçesi, Kırım Türkçesi, Nogay Türkçesi,
Karaçay Türkçesi, Balkar Türkçesi, Kumruk Türkçesi, Karakalpak Türkçesi, Kazak
Türkçesi, Özbek Türkçesi, Kırgız Türkçesi, Uygur Türkçesi, Altay Türkçesi,
Hakas (Abakan) Türkçesi, Çuvaş Türkçesi, Yakut Türkçesi.

Ruslar da bunu istiyorlardı. Aynı ırkın mensupları Türkler,
farklılıklar sebebiyle Türkçe konuşamasınlar, Rusça konuşsunlar ve böylece Rus
kültürüne bağlansınlar…

Çuvaşça ve Yakutça Türkçenin en uzak lehçeleri, Türkiye,
Azerbaycan, Türkmen ve Gagavuz Türkleri Batı Türkçesi’nin kollarıdır. Diğer 14
yazı dili ise Kuzey-Doğu Türkçesi yazı dilinden doğmuşlardır.

Çetinoğlu: Bu karmaşadan kurtuluş için çalışmalar var
mı?

Karaörs: Bütün
Türk Dünyası müşterek bir alfabe ve yazı dili kullanmayı arzu etmektedir.

Azerbaycanlı şâir Bahtiyar Vahapzȃde, “Bir halkın alfabesi kaç defa değiştirilebilir? Bir halkın tarihini kaç defa
değiştirmek olabilir
? Gah Medya’lı
olduk, gah da Fars’ın döküntüsü… Gelin kat’i bir şekilde bildirelim ve diyelim
ki: ‘Bu halk Azerbaycan Türkleridir
.” diyerek alfabe birliği istediğini
belirtmektedir.

Kırım Türkleri lideri Mustafa Cemiloğlu ‘Azerbaycan’da Latin alfabesiyle çıkan bazı
gazeteleri gördük. Lakin bunlarda bazı farklılıklar var. Bu farklılıkları yok
etmek istiyoruz. Türk alfabesinde kullanılmayan bazı harfler var. Kırımlılar,
Özbekler, Kazaklar, Kırgızlar hepsi başka harfler koyarlarsa yine olmaz.
Dağıstanlılarla bu konuda konuştuk. Mill
ȋ hareket üyeleri
razılar. Biz istiyoruz ki Türk Dünyası’nda kullanılan alfabe de hiçbir fark
olmasın
.’ Sözleriyle alfabe birliğine inandığını belirtirken Romanya Bükreş
Üniversitesi’nde Türkolog Enver Mahmut, aynı arzuyu şu sözleriyle dile
getirmektedir: ‘Her şeyden önce ortak bir
alfabe ve ortak terimler sözlüğü oluşturmamız gerekmektedir. Çünkü Türk
lehçeleri arasındaki farkları derinleştiren, zemini oyan, bu iki yapay
parazittir
.’

Çetinoğlu: Genel bir Türk alfabesi mümkün mü?

Karaörs:
Mümkündür. Umumî bir Türk alfabesi ortaya koymanın dört yolu vardır:

1- Eski Türk-Runik alfabesini tekmilleştirmek,

2- Arap alfabesi esasında umumî alfabe oluşturmak,

3- Tamamen yeni, orijinal alfabe koymak,

4- Denenmiş Latin harfleri esasında vahit alfabe kabul etmek

Bütün Türk boyları bu dört yoldan birini müşterek olarak
tercih edecek ve alfabe birliğinde anlaşacaktır.

Ortak bir alfabe ve yazı dili bütün Türk boylarının kendi
hür irade ve istekleriyle verecekleri kararlar sonunda mümkün olacaktır.

Çetinoğlu: Sizce bunlardan hangisinin uygulanabilirlik
şansı yüksek
?

Karaörs: Alfabe
birliği için teklif edilen yollardan en uygununun ‘denenmiş Latin harfleri esnasında vahit bir alfabe kabul etmek
yolu olduğu bütün Türk dünyasında gittikçe ağırlık kazanmaktadır.

Latin alfabesi artık dünya milletlerinin gayrı resmî umumî
yazı sistemine dönüşmektedir. Bu alfabeden Araplar, hatta Çinliler bile
yararlanmaktadırlar. Bu yazı sistemi bütün kıtalarda büyük devletlerin resmî
alfabeleri olduğundan dünyanın her yerine yayılmıştır. Türk toplulukları ve
Azerbaycan Türkleri umum dünya kültür anahtarlarını yitirmemek için yeni
alfabeden istifade etmek durumundadırlar. Bütün müspet ve menfi cihetleri
tartışarak Latin alfabesine geçmeyi en doğru yol olarak buluyoruz. Yeni
Azerbaycan alfabesi öyle tertip olunmalıdır ki ortak bir Türk alfabesinin
yolunu açabilsin.

Çetinoğlu: Bu yönde müjdeli gelişmeler var mı?

Karaörs: İlk
safhada Azerbaycan Türklerinin Türkiye Türkçesi alfabesini aynen veya çok küçük
farklılıklarla kabul edecekleri anlaşılmaktadır: Azerbaycan Yazarlar Birliği
Başkanı Dr. Anar Rızayef ‘Kiril
alfabesinin bırakılacağını bu hususta kararlarının kesin olduğunu

belirttikten sonra şunları söylemektedir: ‘Ancak
bunda aceleci değiliz. Latin alfabesini öğretmeden mevcudu bırakırsak doğacak
boşluk edebiyat ve kültürümüzde bunalıma sebep olabilir.

Çetinoğlu: Türk dünyasında kullanılacak ortak alfabe
için kurallar belirlendi mi
?

Karaörs:
Azerbaycanlı âlim Feridun Celiloğlu bütün Türk dünyasında uygulanacak müşterek
bir alfabenin bağlı olması gereken kuralları makalesinde açıklamaktadır. 29
harfli Türkiye Türkçesi alfabesi Türkiye’nin fonetiğine en uygun alfabedir. k
ve g seslerinin kalın ve ince olarak ayrılmaması Türkiye Türkçesi için problem
değildir. Türkçenin ses uyumlarından biri olan “ünlü-ünsüz uyumu” zaten bu
meseleyi çözmektedir. Bu uyuma Türkçe kelimelerde ön damak ünlüleri olan e, i,
ö, ü ünlüleriyle, ön damak ünsüzleri olan k, g, ğ (yumuşak g), ince l, bir
arada, arka damak ünlüleri olan a, ı, o, u ile arka damak ünsüzleri olan k, g,
ğ (ğı), h, kalın l bir arada bulunabilirler.

Türkçe kelimelerde kalın k, ince k ile karışmaz. h sesi
k’dan türemiştir. Azerbaycan şivesinde çok kullanılmaktadır. Türkçede bulunan
normal h’den başka bu hırıltılı h sesini ayrıca alfabede göstermeye lüzum
yoktur. Türkiye Türkçesinde mahallî ağızlardadır. Nazal n sesi de mahallî
ağızlarda olup normal ağız n’sine dönüşmektedir. Alfabede nazal n için ayrı bir
harf koymak bu sesin devam etmesini istemek demektir.

Türkiye Türkçesinin bu hususiyetlerine rağmen, diğer Türk
boyları Latin alfabesini geçerken kendi şivelerinin özelliği olarak k, g için
kalın ve ince olmak üzere ikişer harf, açık e (a), hırıltılı h (x), nazal n
(n), çift dudak v’si (W) gibi sesleri alfabelerine alırlarsa fonetik detaylara
girilmiş ve diyalektik özellikler ön plana çıkmış olacaktır. Bu da şimdi
uygulanan Kiril alfabesi gibi yine birliği bozup parçalanmalara yol açacaktır.

Çetinoğlu: Sonuç olarak neler söyleyebilirsiniz?

Karaörs:
Azerbaycan Türklerinin 29 harfli Türkiye Türkçesi alfabesini kabul etmeleri
safhasından sonra muhtemelen Türkiye Türkçesi iki ülke arasında bir ‘üst dil’
olarak benimsenecektir. Daha sonraki kademede bu ‘üst dil’ diğer Türk yazı
dillerinden unsurlar alarak zenginleşecek ve daha çok ortak hale gelecektir.
Büyük Türk gruplarına ait yazı dilleri, uzun zaman kendileri arasında bir ‘alt
dil’ olarak devam ettikten sonra ‘ortak üst dil’in içerisinde eriyeceklerdir.
Bu ‘üst dil’de Türkiye Türkçesi’nin
diğer Türk lehçe ve şiveleriyle de beslenerek zenginleşmiş ve gelişmiş bir
devamı olacaktır. 21. yüz yıl, Türk dünyasında millî şuurun uyandığı, birlik ve
beraberlik fikrinin gelişip pekiştiği, şive ve lehçe farklılıklarının ‘aynı dedenin torunları olarak mirası
paylaşmaktan ibaret olduğu
’, dedenin malı üzerinde birlik ve beraberlik sağlanması
gerektiği üzerinde anlaşılan bir asır olacaktır.

 

 

Prof. Dr. MEHMET METİN KARAÖRS  

1944 yılında
Isparta’nın Uluborlu İlçesi’nde dünyaya geldi. İlk ve ortaokulu Uluborlu’da
okuduktan sonra 1962 yılında Kuleli Askerî Lisesinden mezun oldu. 1963 yılında
Kara Harp Okulunda öğrenci iken 20-21 Mayıs olayları sebebiyle ayrıldı.
Yabancı dil olarak Rusça okudu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk
Dili ve Edebiyatı Bölümü Umumi Türk Dili Sertifikasından Ebu’l-gazi Bahadır
Han’ın ‘Şecere-i Türkî’ isimli
eserinin bir bölümünü  (metin, edisyon
kritik, indeks, sözlük) mezuniyet tezi olarak hazırlayıp 1968 yılında mezun
oldu.

 

1968-1976 yılları
arasında orta öğretimde edebiyat öğretmenliği ve idarecilik görevlerinde
bulundu. (Burdur Lisesi, Aydın Cumhuriyet Kız Lisesi Müdürlüğü ve Edebiyat
Öğretmeni, Aydın Ortaklar Öğretmen Lisesi Edebiyat Öğretmeni ve Müdürü.) 1976
– 1986 yılları arası Bursa Eğitim Enstitüsü daha sonra Bursa Yüksek Öğretmen
Okulu Edebiyat Öğretmenliği ve Türkçe Bölümü Başkanlığı görevlerinde bulundu.

 

1981 yılında İstanbul
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde Prof. Dr. Muharrem Ergin’in
danışmanlığında başladığı doktora çalışmasını 1985 yılında tamamladı. Doktora
tezi Ali Şir Nevâyî’nin İkinci Divanı Nevadirü’ş-Şebab’ (giriş, dil
hususiyetleri, metin) tır. 1986 yılında Erciyes Üniversitesi Fen Edebiyat
Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Yeni Türk Dili Ana Bilim Dalına Yard.
Doç. Dr. olarak tâyin edildi. 1988 yılında aynı üniversitenin Rektörlüğe
bağlı Türk Dili Bölümü Başkanlığına da
tâyin edilerek bu görevi 6 yıl süre ile yaptı.

 

1991 yılında önce
ilmî bir kongre için daha sonra kendi isteğiyle Kırım’a gidip Kırım Tatar
Türklerinin dil ve edebiyatları üzerinde incelemeler yaptı.

 

1- Eylül 1994’ten
itibaren iki öğretim yılı süresince Kazakistan’ın Türkistan şehrinde bulunan
Hoca Ahmet Yesevi Uluslar Arası Türk Kazak Üniversitesinde Türkiye Türkçesi
ve Edebiyatı Öğretim Üyesi ve Bölümün Kurucu Başkanı olarak çalıştı. Ayrıca
bu üniversitede görevli olarak bulunduğu sırada 12 Mart 1995 tarihinde
girdiği Doçentlik yabancı dil sınavını (Rusça) ve 24 Ekim 1995 tarihinde
girdiği Doçentlik Bilim Sınavını kazanarak Doçent unvanı aldı. Hoca Ahmet
Yesevi Üniversitesi Türkiye Türkçesi Kursları Koordinatörlüğü görevi de
yaptı.

 

2- Kasım 1998’de
Erciyes Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü
Başkanlığına tâyin edildi.  Kendi
bölümünde Türkiye Türkçesi 1-2, Yaşayan Türk Lehçeleri (Kazak Türkçesi),
Türkçe- Rusça Mukayesesi, Çağatay Türkçesi ve Edebiyatı, Türkçenin Yabancı
Dillere Etkisi gibi lisans derslerini, Sosyal Bilimler Enstitüsünde Türkçenin
Morfolojisi, Eski Göktürk-Uygur Türkçesi Kazak Türkçesi gibi Yüksek lisans ve
doktora derslerini ve Yozgat Fen
Edebiyat Fakültesinde Türkiye Türkçesi, Eski Türkçe ve Yaşayan Türk Lehçeleri
ve Çağatay Türkçesi ve Edebiyatı 
derslerini okuttu.

 

23 Mart 2001
tarihinde Profesörlüğe yükseltildi.

 

2002-2003 ve 2003-2004 Eğitim-Öğretim
yıllarında Kıbrıs Girne Amerikan Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve
Edebiyatı Öğretmenliği Bölümü Öğretim Üyeliği ve Bölüm Başkanlığı, adı geçen
üniversitenin Yönetim Kurulu ve Senato üyeliği görevlerinde bulundu.

 

Eylül 2004 tarihinde Erciyes
Üniversitesindeki görevine döndü.

 

16.07.2006 tarihinde 38 yılı aşkın devlet
memurluğu görevinden kendi isteği ile emekliye ayrıldı.

 

01.09.2008 tarihinde İstanbul Beykent
Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim
Üyesi ve TDE Bölümü Başkanı olarak çalışmaya başlamıştır. Halen bu
görevdedir.

 

Prof. Dr. Metin Karaörs, akademik çalışma
hayatı boyunca; 12 adet yüksek lisans, 2 adet doktora tezi yönetmiş, 142 adet
ilmî makale ve bildiri kaleme almış, gazete ve dergilerde 100’den fazla
makalesi yayınlanmış, milletlerarası sempozyumlarda oturum başkanlıkları
yapmıştır.

 

Kitap hâlinde yayınlanmış eserleri:

1- TÜRKÇENİN
SÖZ DİZİMİ VE CÜMLE TAHLİLLERİ
: Erciyes Üniversitesi.  Kayseri,1993 

2- TÜRK
LEHÇELERİNDE KARŞILAŞTIRMALI ŞEKİL VE CÜMLE BİLGİSİ
: Akçağ Yayınevi.
Ankara, 2005 

3- NEVÂDİRÜ’Ş-ŞEBÂB
/ Ali Şîr Nevâyî: Türk Dil Kurumu Yayınları. Ankara, 2006

4- TÜRK
DİLİNİN SARF VE NAHVİ
/ Köprülüzâde Mehmet Fuat- Süleyman Sâip: Türk Dil
Kurumu Yayınları. Ankara 2006.   

5- KIRIM
TATAR TÜRKLERİNİN MASAL VE EFSANELERİ

Rusça’dan tercüme.  (Basılmaya
hazırdır)

6- YAŞAYAN
TÜRK LEHÇELERİ:
  (KAZAK
TÜRKÇESİ)  (2 Cilt hâlinde Ders notu)

 

Fikir Damlaları (7)

     -Aşk olmayınca,
meşk / çalışma olmaz.

     -Önce iman /
inanç, sonra amel / gereğini yapmak.

     -Önce ilim, sonra
madde, atbaşı gitmeli.

      Biri bilmek,
diğeri yapmaktır.

     -Önce mânâ, plân –
program,

       Sonra mânânın,
madde olarak zuhûru.

     -Önce karar, sonra
karar-gâh / uygulamak için mekân.

     -Mâbudu / tapılanı
bilmek, mâbedi / tapılacak yeri gerektirir.

     -Her hareket,
alınan kararın sonucu.

      Her karar, tatbik
yerini ve tüm bunlar;

      Kimin için
yapıldığını ve bunun için mekânı akla getirir.

     -Tekrar olmazsa,
nisyan / unutmak galebe eder.

     -Bildikçe korku
büyür, amel artar.

     -İncitme korkusu;

       İnsanı sevdiğine
karşı dikkatli olmaya sevkeder.

     -Tren rayda, uçak
ve gemi rotada, yolcu yolunda gerek.

     -Hedefe durarak ve
ters yönde giderek varılmaz, ancak uzaklaşılır.

     -Fiilden fâile,
nakıştan nakkâşa, resimden ressâma, besteden bestekâra geçmeli.

     -Tuğlalar; birlik,
dayanışma ve birbirine destek olmakla binayı oluşturur.

     -İnsan büyüse
büyüse kâinat / evren, kâinat küçülse küçülse insan olur.

     -Kâinat büyük bir
insan, insan küçük bir kâinattır.

       Nitekim Hz. Ali:

     “Ey insan cirmini
/ cismini küçük görme! Sende âlemler dürülmüştür.”

      Şeyh Galip ise:

     “Hoşça bak zâtına
zübde-i âlem (âlemin özeti)sin sen;

     Merdüm-i dide-i
ekvan (kâinatın göz bebeği) olan Âdemsin sen.” demiştir.

     -“Akıl,

     İnsanın içindeki
Peygamber.

     Peygamber,

     İnsanın dışındaki
akıldır. (İmam Cafer-i Sadık)

     Peygamber bize
neyi kullanmayı öğretti?

     Cevap: Birçok
şeyi…

     Peki en önemlisi
nedir?

     Akıl.

     Peygamber
Efendimiz bize aklı vahyin rehberliğinde kullanmayı öğretmiştir.

     Vahyin
rehberliğinde kullanılmayan akıl;

     İnsanlığın başına
belâ olmuştur.” (Veli Tahir Erdoğan)

     -Akıl, göz
gibidir.

     Işık olmayınca göz
nasıl ki, işe yaramıyor!

     Işığı vahiy olan
akıl gözü de,

     Vahiy ışığından
mahrum olursa,

     Bir işe yaramaz!

     -“Dinin konusu
dünya ve ahirettir.

      Ebedî hayatı
kaybetmek,

      Dünyadaki
kayıplar içinde en büyük kayıp olduğu için,

      En dikkatli
olunması gereken alanlardan birinin de

      Din olması
gerekir.”

      (Veli Tahir
Erdoğan)

Stalin ve Yolunmuş Tavuk Hikâyesi

14 Mayıs 2023 genel seçimlerin neticesi malum. 21 Yıllık AKP
iktidarın Türkiye tablosu:  ekonominin
dibe vurduğu, gerçek enflasyonun üç haneli rakamlarla zikredildiği, yükselen
döviz kurunun önlenemez yükselişi, on binlerce yabancı uyruklu göçmenin ülkemizi
işgal etmiş gibi her yerde serbestçe dolaşmaları, Ege deki Türkiye’ye ait 21
adanın Yunan askerleri tarafından işgali. vs. vs.

                Binlerce
yalanın, uydurma kaset görüntüleri ve iftiranın seçim meydanlarında coşkulu
alıcısı oluyor ve bu halk bunlara gerçekten inanıyorsa, her türlü olumsuzluğa
rağmen iktidar değişiminde bir değişiklik olmuyorsa eğer Nazım Hikmet’in:

Ve bu dünyada, bu zulüm senin sayende.

Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer,

Ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi
eziliyorsak 

Kabahat senin,

 Demeğe
de dilim varmıyor ama

Kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!”

Şiirinde olduğu gibi kimse kusura bakmasın ama ben kusuru
muhalefetin kazanamayan liderlerinde değil, hala bu iktidara oy veren seçmende
bulurum.

Türk Seçmeni ve Stalin Taktiği

                İsmi
tarihe “insan kasabı” olarak geçen
Jozef Stalin, 2. Dünya savaşının devam ettiği günlerde bir gecede(17 Mayıs
1944) binlerce Kırım Türk’ünü hayvan vagonlarına doldurarak Rusya’nın doğusuna
çalışma kamplarına göndermiştir. Nakledilen Türkler arasında Alman Nazi
ordularına karşı Rus ordusu saflarında çarpışmış madalyalı askerler dahi bulunmasına
rağmen Stalin bunların hiç birine acımamıştır.

Ve Hikâye

                ““Stalin
ve çalışma arkadaşları birlikte toplanmış sohbet ediyorlardı. Birden yüzünde
alaycı bir gülümseme belirdi.

                – “Sizler
yıllardır devlet için çalışmış, ihtilale emeği geçmiş kişilersiniz. Söyleyin
bakayım halkın yönetime kayıtsız şartsız baş eğmesi için yöneticiler nasıl
davranmalıdır?”

                Salonda
bulunanlar çeşitli fikirler ortaya attılar. İçlerinde haktan, adaletten,
demokrasiden, sürgünden, idamdan, hapisten söz edenler oldu. Stalin
söylenenleri beğenmedi.

                – “Yönetimi
eline geçiren en güçlü ve en yücedir. Halkın karşınızda baş eğmesi için ne
gerektiğini size bir örnekle göstereyim.”

                Hemen
çalışanlardan birine buyurdu:

                – “Bana
hemen bir tavuk getirin.”

                Tavuğu
çabukça bulup getirdiler. Stalin salonda oturanların şaşkın bakışları arasında
canlı tavuğun tüylerini yolmaya başladı. Tavuğun bütün tüylerini yolup
cascavlak bıraktıktan sonra salonun ortasına saldı. Çalışma arkadaşlarına
döndü:

                – “Şimdi
izleyin bakalım bu şaşkın tavuk nereye gidecek.”

                Zavallı
tavuk çektiği azaptan kurtulmak için aralık kapıdan dışarı çıkmak istiyor ama
soğuktan titriyor. Masaların altına giriyor, masa ayakları canını acıtıyor.
Duvar diplerine gidiyor ama her yanı yara bere içinde. Şömineye yaklaşıyor ama
tüysüz derisi sıcağa dayanamıyor. Çaresizlikten tüylerini yolan Stalin’in
bacakları arasına sığınıyor. Stalin cebinden bir avuç yem çıkarıyor ve yolunmuş
tavuğun önüne tane tane atıyor. Yemlenen tavuk Stalin nereye giderse peşinden
ayrılmıyor o da oraya gdiyor! Ağızlarını açmış şaşkınlıkla kendisini izleyen
arkadaşlarına gülerek bakan Stalin şöyle diyor:

                – “Gördünüz
mü HALK dediğiniz topluluk bu TAVUK gibidir! Tüylerini yolacak ve serbest
bırakacaksınız. O zaman yönetmek kolaylaşır!””

Yalana Dolana Talana Ödül

Cumhur İttifakı adayı R. T. Erdoğan’ın
Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanmasında Millet İttifakı partileri hakkında
söylediği itham, hakaret ve iftira içerikli paylaşımlar çok etkili oldu.

“Onlar Kandil’den emir alıyorlar, biz Allah’tan
emir alıyoruz.”

“Onlar LGBT’ci.” “Onlar Öcalan’ı serbest
bırakacaklar”

gibi sözlerle rakiplerini meydanlarda, cami avlularında yuhalattılar.

CHP adına yapılmış gibi “Sana Söz: Güneydoğu Anadolu ve Doğu
Anadolu’da özerklik ilan edeceğiz.” “Sana Söz: İktidara gelirsek oğlun isterse
erkek arkadaşıyla evlilik yapabilecek” şeklinde iftira içeren sahte
afişlerle bilboardları doldurdular.

Bu akıl almaz sözleri İçişleri Bakanı
Süleyman Soylu meydanlarda seslendirdi. Hatta “Onlar insanlarla hayvanları
evlendirecekler”
boyutuna kadar taşıdı.

Koskoca Cumhurbaşkanı, montaj olduğunu
bilerek,
Kılıçdaroğlu ile PKK liderini birlikte “haydi” dedirten video
izletti.
Bu videonun montaj olduğunu itiraf ettikten sonra da (Kısıklı’daki
zafer konuşmasında) aynı suçlamada bulundu.

Bunların hepsinin yalan olduğunu, hem
kendileri biliyordu. Ve hem de onlara oy verenler.

Gelişmiş demokrasilerde toplumun hiç kabullenemediği olay
kendisini yönetenlerin ve yönetmeye talip olanların yalan söylemesidir. Çünkü
başka bir konuda da yalan söyleyerek kendilerini kandırabileceği ve millete
yaptığı kötülükleri gizleyebileceğini düşünürler.

Bu ülkelerde yalan söyleyen, iftira eden
ve yolsuzluklarla adı anılan kişilerin siyasi hayatı biter.

Bizde tam tersi oldu. Vatandaşlarımızın
yarıdan çoğu bunlara ödül verdi.

“Sadece bir ihalede 1 milyar dolarlık
rüşvet”
iddialarının bile, daha
önceki yolsuzluk iddiaları gibi, iktidara hiç zarar vermediği görüldü. Kimileri
“iftira” saydı, kimileri “çalıyorlar ama çalışıyorlar”, kimileri de “bizden
olan iktidara zarar verecekse görmemek lazım” diye düşündüler.

Bunu yapanlar ise kendilerini herkesten
daha Müslüman, daha milliyetçi, daha yerli ve milli
saymaktalar.

*************************

Beklenen Zam Sağanağı

Seçim sonrası su, akaryakıt, sigara,
zeytinyağı gibi onlarca kalem tüketim kalemlerine zamlar başladı. Dolar, Euro
ve Altın fiyatları tırmanışa geçti.
Uzun süre 19 TL mertebesinde
baskılanan dolar kuru
üç gün içinde 20,77 TL’ye, gram altın 1250 TL’den
1320 TL mertebesine çıktı.

Bunlar “beklenen” gelişmelerdi. Çünkü
bütün ekonomistler ağız birliği etmişçesine, bu iktidar kazanırsa şerhiyle, seçimden
sonra olacakları söylemişlerdi. “Daha bunlar iyi günlerimiz” diyorlardı.

Erdoğan ve Cumhur İttifakı kazandığı için
aynı yönetim anlayışının devam edeceği varsayılıyor. Bu varsayımla “bunlar
iyi günlerimiz”
sözü halen geçerli.

****

Herkes biliyordu ki seçim öncesi, hükümet
SEÇİM EKONOMİSİ uyguluyordu.
Seçim yaklaştıkça dozu artan bir seçim
ekonomisi ile ekonominin dengeleri bozuluyordu.

“Seçim ekonomisi” Mahfi Eğilmez’e
göre, siyasal iktidarın gelecek seçimlerde yeniden iktidara gelebilmek
için, ekonominin araçlarını bu amaçla kullanması ve yönlendirmesi

olarak tanımlanabilir.”

“Memur maaş zamları, emekli maaşlarının
artırılması, asgari ücretin yükseltilmesi, tarımsal destekler, vergi
oranlarının düşürülmesi, vergi cezalarının affedilmesi, vergi ödemelerinin
ertelenmesi, maliye politikasının seçim ekonomisine alet edilmesinin temel
araçlarını oluşturuyor. Yüksek enflasyona karşın faizlerin artırılmaması, kredi
genişlemesini teşvik edici uygulamalar, para arzının artırılması gibi
uygulamalar da.

Bu uygulamalar demokrasinin fazla
gelişmediği, şeffaflığın, hesap verilebilirliğin azaldığı ekonomilerde oldukça
fazla yer tutuyor.”

Bu düzenlemeler toplumda geçici rahatlama
sağlıyor, enflasyonun tahribatını belli bir süre için kısmen hissettirmiyor.
Elbette özellikle dar gelirlilerin böylesi krizlerde korunması gereklidir.
Ancak yapılanlar belli bir hesaba kitaba dayanmadan sadece seçim kazanmaya
yönelik
düzenlemelerdi.

****

Seçim öncesi, dolar kurunu 19 TL
mertebesinde sabit tutabilmek için
, BAE, Katar gibi ülkelerin depo ettiği
ödünç dövizler yanında hazinedeki altınlar bile satıldı. Ödünç döviz
depolamalar (swap) ve Rusya’nın doğalgaz alacaklarını ertelemesinin maliyetinin
ne olduğunu bilmiyoruz. Ama ağır bir maliyeti olduğunu tahmin
edebiliyoruz.

Bunu niye yaptılar? Seçim sürecinde
devletin kontrolü dışındaki her şeyin fiyatı döviz fiyatından çok arttı. Yani enflasyon
oranının altında kalan döviz kuru artışının mevcut yerinde kalamayacağı
belliydi.

Nitekim şimdi piyasalar dolar kurunun
25-28 TL olacağını
kabul etmiş görünüyor.

Türk Lirası sonbahardan sonra daha da
hızlanan bir değer kaybı yaşayacak.
Şimdiden
1 dolar eşittir 40 TL’yi telaffuz edenler var.

****

Bunlara Emeklilikte Yaşa Takılanlar
(EYT)
için yapılan seçim düzenlemesi gibi konuları da ekleyebiliriz. Bence
de EYT düzenlemesi bir hakkın teslimidir. Ancak RTE’nin daha önceki ifadeleri farklıydı.

“Tutturmuş erken emeklilik,
İskandinav ülkelerinin çoğu bu yöntemle battı. Niye erken emeklilik, ne zaman
emekli olacaksa o zaman olsun. Hak ettiği parayı alsın. Bu hesap yanlış
hesaptır, seçim kaybetsek de ben bu işte yokum. Biz bunu politik hesaplarla
yapmayız ve yapmayacağız da.”

Erdoğan bu ve “Biz ekonomide
kurtuluş savaşı verdiğimiz dönemde böyle bir yükü ülkemizin sırtına bindirmeye
hakkımız yok”
gibi sözlerini seçim kazanabilmek uğruna unuttu.

*************************

BEKA Sorunu

Depremzedelere bir yıl içinde verileceği
belirtilen 650 bin konut, İstanbul’da 1 milyon depreme dayanıksız konutun
yenilenmesi
ve enflasyonun bir yıl içinde tek haneye düşürüleceği
vaatlerinin gerçekleşme ihtimali yok gibi.

13 milyon civarındaki sığınmacılar ve
kaçak gelenlerin
ülkelerine gönderilmesi de bu iktidar döneminde mümkün
olmayacak.

Hukuk devleti, güçlü ekonomi, ileri
demokrasi hayallerimiz de bir başka bahara kalacak; eğitilmiş insanlarımızın
yurtdışına göç gayretleri devam edecek.

Bunları RTE’ye oy verenler de biliyor.

Toplumdaki “Orta Direk” kaybolmak üzere,
bunlar yeni yoksul sınıfı oluşturmakta. “Açlık sınırı” mertebesinde
yaşayanların oranı yükselmeye devam ediyor. Çocuklarımız iyi beslenememekten
dolayı zekâ geriliği ve sağlık sorunları artıyor.

Bunlar sanki bir “Beka Sorunu” değilmiş
gibi….

“Aç kalırız, ülkemizin bölünmesine izin
vermeyiz” gibi mesnetsiz bir slogana kapılıp oy verdiler.

Ne diyelim, “hayırlara vesile olsun.”

Kurucu Değerlere Dönme Zorunluluğu

0

CHP
yine kaybetti.

CHP’nin
tabanı çok büyük çoğunlukla, Atatürkçü, laik Cumhuriyetçi, sosyal demokrat ve
bu yolda “idealist” bir kitledir.

Fakat
aynı idealizmi partide yönetici konumunda olanların bir bölümünde görmek
zordur.

Hele
de işin içine delege, mevki, makam işleri girince, diğer partilerde olduğu
gibi, CHP’de de idealizm ve ideoloji tamamen biter. Çıkarcılık ağır basar.

Siyasette,
idealist olmayan bu kitle, bir davaya baş koyamaz, sandık başında da gayretle mücadele
edemez.

Seçimlerde
bu bir kez daha görüldü. HDP desteğiyle de olamayacağı anlaşıldı.

Zaten
CHP genel başkanı, 14 Mayıs’taki seçimlerin ardından yaptığı bir konuşmada,
“Bütün sandıklarda müşahitlerimiz olacak” diyerek sandık başlarındaki yetersizliği
üstü örtülü olarak da olsa itiraf etmişti.

Peki,
28 Mayıs seçimine çok az bir süre kala bu durum telafi edilebilir miydi?
Elbette hayır.

CHP
genel başkanının, 28 Mayıs öncesinde, son günlerde milliyetçilik atağı, Anadolu
seçmenine samimi geldi mi acaba? Hayır.

Zafer
Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ’ın son andaki katkısı ise “Taşıma suyla
değirmen dönmez” atasözüne örnek oldu.

Türkiye’yi
göçertmek, CHP’yi göçertmekle mümkünmüş. Bu anlaşılmıştır artık.

CHP
yeniden yapılanmalıdır. Kurucu değerlerine dönmelidir.

Vahşi
ve ilkel sermeyenin ortağı, emekçi sınıf ve tabakaların düşmanı olan siyasi
iktidara karşı, kömür ocaklarında ölen, İstanbul Havalimanı inşaatında gayri
insani koşullarda çalışan, 6 Şubat’taki depremde yaşamını yitiren
insanlarımızın, yoksulların, ezilenlerin, yani halkın partisi olarak öne
çıkmalıdır.

Solda
yerini, tam olarak almalı, Atatürk milliyetçisi, laik Cumhuriyetçi, kamucu,
devrimci bir parti olmalıdır.

Bundan
sonra iktidarın eziyetlerine karşı, halkla ve özellikle gençlikle birlikte
örgütlü, devrimci bir mücadele vermelidir.

Her
türlü seçim hilesine karşı, kora kor bir devrimci mücadele vererek iktidarı
seçimle almalıdır.

Bunun
başka yolu yoktur.

 

(Not: Bu yazı Cumhuriyet
Gazetesi’nin Olaylar Ve Görüşler köşesinde 30.05.2023 tarihinde
yayınlanmıştır.)

Türkçülük

0

Osmanlı 500 yıl (son yüzyılı saymıyorum. 1876 Teşkilat-ı
Esasiye Kanunu mecburen Türkçe mecburiyeti getiriyor.) Türkü, yani kendini
unutmasaydı, Türk’e “eşek Türk” demeseydi, bütün yönetimi
devşirmelere vermeseydi, yıkılır gider miydi? Karşıtından söyleyelim. Dinî
bilinçle birleşen millî bilinç olmasaydı, Çanakkale savaşlarını, kurtuluş
savaşını kazanabilir miydik?

Türk milliyetçisi olmaya mecburuz. Yaşamak istiyorsak buna
muhtacız. Kendini farklı bir etnik gruptan sayanlar da yaşamak istiyorsa, zaten
intibak etmiş oldukları kurucu kültürün, birden çok medeniyet kurmuş bir
milletin mensubu olmayı terk etmemelidirler. Dünyada 6 bin millet ve devlet
yok, 40-50 millet ve devlet var. İstikamet, dağılmaya, bölünmeye doğru değil,
birleşmeye doğrudur.

Milliyetçilik istismar ediliyor deniyor. Doğrudur.
Ettirmemek elimizdedir. Sonra istismar bir şeyin lüzumsuzluğunu değil,
elzemliğini gösterir. En çok istismar edilenler en gerçek olanlardır. Din
istismar ediliyor diye, dinden vaz mı geçeceğiz?

Milliyetçi parti olmaz, olmamalıdır, diyenler var. Keşke
partilere ihtiyaç duyulmayacak durum bulunsaydı. Sorun varsa, demokrasi ve çok
partililik de söz konusuysa, birçok parti gibi milliyetçi partiler de
olacaktır. Meselâ açlık varsa, açlık çok kötü bir şey ise, açlık olmamalıysa,
aç insanların varlığı da bir gerçekse, birileri çıkıp, bu meseleyi hedef alan
bir parti kurmasın mı?

*

Türkiye’de, yani Türk ülkesinde, kurucu ideolojisi ‘’Türk
Milliyetçiliği’’ olan Türkiye Cumhuriyetinde bir Türk’ün Türkçülük yapması
bölücülük değildir.’’Türk’üz, Türkçüyüz, Atatürkçüyüz’’demek bölücülük
değildir.

Niçin bölücülük değildir?

Aslında, esasında, muhtevasında Türkçülüğü irdelersek;

 Türkçülük, İslâmı
Türk gibi yaşamaktır!

Türkçülük, Saltuk Buğra Han’ın yolunda yürümektir!

Türkçülük, Sultan Alparslan’la Anadolu’ya İslâm’ın kapısını
açmaktır!

Türkçülük, Teslis coğrafyası olan Anadolu’yu Tevhit
coğrafyası yapmaktır!

Türkçülük, Kılıçaslanlar gibi İslâmı boğmaya çalışan salibe
haddini bildirmektir!

Türkçülük, Hoca Ahmet Yesevi, Hacı Bektaşi Veli ve Yunus
gibi düşünebilmektir!

Türkçülük, Atatürk’ün emaneti olan Türkiye Cumhuriyeti
Devletini yaşatmaktır!

 

Türkçülük, yaratanın hatırı için, yarattığı her canlıya
merhamet beslemektir!

Türkçülük, bilgi, kültür ve duygu temelleri üzerinde
yükselen fıtri bir inanç hareketidir ki bu hareketin başarısı İslâm âleminin
selâmetine, insanlığın hayrınadır!

Türkçülük, Türk milletini sevmek ve Türk milletinin bekası
için çalışmaktır!

 

Ve dahası Türkçülük;

Küflü ve insanlık dışı maddeci izimlerin yıkılarak yerine, sulh,
sükûn ve adaletin hâkim olduğu, nimetlerin hakça bölüşüldüğü, insana insanca
muamele yapıldığı milli, ahlâki ve insani bir harekettir!

*

Şayet İslâmı Türk gibi yaşar isen;

O dinin bayraktarı, küfrün, şirkin ve zulmün korkulu rüyası
olup TEVHİT SANCAĞINI Avrupa’nın göbeğine kadar götürüp dikersin.

*

Milli bütünlüğümüzün önemi ekseninde Türkçülük;

Türk milletinin bir ağaç gibi kökünden, bedenine, bedeninden
dallarına, dallarından yapraklarına kadar birlik ve beraberlik içinde yaşamaya,
ağaç gibi dik durmaya her zamankinden daha çok ihtiyacı var.

Zenginiyle fakiriyle, köylüsü şehirlisi, bürokratı işadamı,
eğitimcisi sporcusu ile bu ağacı birlikte sulayacak, birlikte koruyacağız.

Türkiye Arap Cemahiriyesi

Şimdi başlığa bakıp bu da nereden çıktı, ‘eşeğin aklına
karpuz kabuğu düşürmeyin’ diyenler olabilir. Ancak; az sonra okuyacağınız
tarihi gerçekler ışığında olaylara baktığınızda ‘yaşanmışı bir daha yaşamaya’
gerek olmadığını görebilir ve tedbir almak için belki de biraz geç kaldığımızı
fark edebilirsiniz.

Bugün Orta Asya denilen Türkistan’dan batıya doğru sürekli
bir göç hareketi olmuş ve denize ulaşana kadar da bu yolculuk devam etmiştir.
Bu deniz bazen Ege olmuş, bazen Tiran Denizi olmuş bazen de Atlas Okyanusu
olmuştur.

Türkistan’dan batıya doğru giden Turan boylarından bir
kısmını da Berberi Türkleri oluşturur. Hazar Denizi’nin güneyinden geçerek
bugün Filistin diye bildiğimiz topraklara ulaşıp Kudüs kentini kuran Türk
boyları daha sonra Kuzey Afrika üzerinden okyanusa kadar yoluna devam etmiş ve
İslâm Orduları gelinceye kadar bölgede hâkim olmuşlardır. Daha sonra Tarık Bin
Ziyad ile birlikte Cebelitarık Boğazı’nı geçerek Endülüs Devleti’ni
kurmuşlardır. Ancak zamanla Araplarla karışarak millî kimliklerini ve askeri
disiplinlerini kaybederek en nihayetinde Endülüs düşerken Sultan’ın annesinin
dediği gibi ‘kadınlar gibi’ ağlamışlardır. Bugün Kuzey Afrika’da yaşayan
Tuaregler ve Berberiler onların torunlarıdır. Hâlâ dillerinde birkaç yüz kelime
Türkçe kalmıştır.

Aynı şekilde Bağdat da antik çağlarda Türkler tarafından
kurulmuş bir kent olup bugün Selçuklu ve Osmanlı bakiyesi 1 milyondan fazla
Türk’ün yaşadığı önemli bir kent olmakla beraber artık Arap kenti olarak
bilinmektedir. Hatta Abbasi Halifesi Türkistan’dan gelen Türk boylarının millî
benliklerini ve dillerini kaybetmemeleri için Bağdat’a yakın bir yerde Samarra
kentini kurdurduğu ve hatta Arapların Samarra’ya girişlerinin uzun yıllar yasak
olduğunu tarih kitapları yazmaktadır. Ama gelin görün ki bugün Samarra’da
göğsünü gere gere “Ben Türk’üm!” diyen de kalmamıştır.

Rahmetli Başbuğ Alparslan Türkeş’in TBMM konuşmasında
kürsüden söylediği, “Türkler, en kolay asimile olan millettir. Bugün Suriye
dediğimiz ülkenin halkı aslen Türk’tür ama zamanla Araplaşmıştır. Araplar
onlara gayri Arap der. … Türkiye mozaik değil granittir” mealindeki sözünü
herhalde çoğumuz hatırlarız. Hatırlamayanlar da internetten rahatlıkla
bulabilir.

Gerçekten de Türk Milleti, engin hoşgörüsü ve diğer
kültürlere olan saygısı nedeniyle asimile etmeyen ama buna mukabil hızla
asimile olabilen bir milletir. Hele ki aynı dine mensup topluluklar arasında
asimile olması çok daha kolaydır. Bugün sadece Ortadoğu denilen coğrafyada
kalan Türkler değil, Balkanlarda yaşayan Türkler de bu nedenlerden ötürü
Arnavutlaşma ve Boşnaklaşma süreci yaşamaktadırlar.

Netice?

Cemahiriye, Arapça’da bir araya gelen halklar olarak
dilimize tercüme edilebilir. Türkiye’nin seçim zamanı dile geldiği gibi 13,5
milyon Ortadoğu kökenli sığınmacıya (göçmen, misafir her ne ad verirseniz
verin) ev sahipliği yaptığı düşünülürse ülkemizin hızla bir Cemahiriye’ye
dönüşmemesi için Sayın Sinan Oğan’ın ve Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip
Erdoğan’ın ve elbette Sayın Devlet Bahçeli’nin ‘söz verdikleri’ gibi en fazla 1
yıl içerisinde bu 13,5 milyon misafirimizi kendi ülkelerine ‘insan onuruna
yakışır’ bir şekilde göndermesini Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçek vatandaşları
olarak beklemekteyiz…

Doğal olarak vatandaş olan Türk halkının nüfus artış oranı
son istatistiklerle yıllık 1,3’e inmişken, 13,5 milyon misafirimizin doğum
ortalaması yıllık 2,3’tür. Basit bir matematik hesabıyla geleceğimizin
akıbetini muhakeme edebilirsiniz…

Sayın Oğan, Sayın Bahçeli ve Sayın Erdoğan, ‘Türkiye Arap Cemahiriyesi’ olmaması için gereken bütün yetki şu anda
elinizde…

Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî Ve Namaz

0

Hacı Bektâş-ı
Velî (Horasan’ın Nişâbur şehri, 1209-1210 / Suluca Karacahöyük: Hacıbektaş,
1270-1271)  Türk asıllı ermiş bir mübârek
insandır. 1093 yılında Kazakistan’ın Sayram kasabasında doğup yaşayan ve aynı
bölgede ebedî âleme intikal eden Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî  tarafından kaleme alınan ‘Dîvan-ı Hikmet’ ile Hacı Bektâş-ı
Velî’ye ait olduğu bilinen ‘Makalat
isimli eser arasında büyük benzerlikler vardır.  Bu sebeple Hünkâr’ın, Hoca Hazretleri’nin
halifesi olduğuna inanılmaktadır. Ahmed Yesevî’nin Türkistan’da yaptığı
mukaddes vazifeyi, Hacı Bektâş-ı Veli, Anadolu ve Balkanlarda
gerçekleştirmiştir.

Günümüzde İran
sınırları içerisinde bulunan Horasan bölgesinde Farslar, Horasan Türkleri ve Türkmenler
yaşamaktaydı. Horasan Türkleri ve Türkmenler Şia ve Sünni mezheplerine
bağlıdır.

Asıl adı
Bektaş olan Hünkâr’la alâkalı bir menkıbe vardır: Yesevî Hazretlerinin halifesi
olan Lokman Perende’nin dergâhında dersini okurken hocası Lokman Perende, Bektaş’ın
biri sağında, diğeri solunda iki kişinin oturduğunu görür. Onların kim olduğunu
öğrenmek için yanlarına yaklaşırken, ikisi de birden kaybolur. Sorulduğunda:
Bektaş, sağındakinin Hz. Muhammed, solundakinin Hz. Ali olduğunu, birinin
kendisine Kur’ân-ı Kerîm’in zâhirini, diğerinin ise bâtınını öğrettiğini
söyler. Velâyetnâmede Hünkârın Hz. Muhmmed’den ‘atam ve iki cihan güneşi’ diye söz etmektedir ki, Alevî inancına
göre de Hânedân-ı Ehl-i Beyt’tendir.

İslâm’ı temel kaynaklarından
öğrenen Hacı Bektâş-ı Veli ve berâberindekiler 1240’lı yıllarda Suluca
Karacahöyük’e yerleşti. Burası kısa zamanda köy hâline geldi. Köy, 1541 yılında
Niğde’ye bağlı nâhiye merkezi oldu. 1854 yılında kasaba, 1948 yılında
Kırşehir’e bağlı ilçe statüsü kazandı. 1954 yılında Nevşehir’e bağlandı.

Hacı Bektâş-ı
Velî, Suluca Karacahöyük’te Hoca Ahmet Yesevî çizgisinde irşat hizmetlerine
başladı ve çevresindeki insanlar çoğaldı. Araştırmacılar, Hacı Bektâş-ı Velî’nin
bir tekke kurduğunu fakat tarîkat nev’inden bir yapılanma gerçekleştirmediğini
belirtiyorlar.  

Hacı
Bektâş-ı  Velî’nin ebedî âleme intikalinden  186 yıl sonra dünyâya gelen Balım Sultan
Bektâşîliğin esaslarını, Hünkârın öğretilerinden bir hayli farkı olarak
belirledi ve ‘Bektâşilik’ olarak
anılan tarîkatı kurdu. Bektâşi tekkeleri Osmanlı Devleti döneminde 1826 yılında
Yeniçeri Ocağı ile birlikte resmen kapatıldı. Ancak tarîkat varlığını 1925’e
kadar yarı resmi bir nitelikte devam ettirdi. 1925’te  tekrar resmî olarak kapatıldı. Bektâşiler ve
Alevîler gizlice faaliyetlerine devam ettiler. Bu dönemde Bektâşilik anlayışı
Hünkârın belirlediği prensiplerin tamamen dışına çıktı. 1980’de Cemevleri, aşırı
sol faaliyetlerin sığınağı olunca faaliyetleri yasaklandı. Cem evlerindeki
Alevîler Almanya’ya kaçtı ve orada tamamen Marksizmin hizmetine girdiler. ‘Türk Alevîleri’ isimlendirmesi yerine ‘Anadolu Alevîleri’ adı benimsendi.
Alevîlerin Marksist grupları Bektâşî tekkelerine nüfuz etti. Böylece
Bektâşilerin Hacı Bektâş-ı Velî öğretileriyle alâkası tamamen kesildi.
Melâmilik, Kalenderîlik Hurûfîlik ve Haydârîlik gibi gruplarla yoğrulup
aslından tâmâmen uzaklaştı. Bu nevzuhur Bektâşiler, Hünkârın ‘Makalat’ isimli eserinin uydurma olduğu
iddialarını ileri sürdüler. İddialar maalesef kabul gördü. Bektâşilikle
bütünleşen Alevîler, Aleviliğin İslâmiyet’in dışında bir inanç sistemi olduğunu
iddia eder oldular. Bir kısmı da Aleviliğin İslâmiyet’in ne içinde, ne de
dışında; diğer bir kısmı da hem içinde hem dışında olduğunu söyleyerek kafa
karıştırdılar.

Bu gerçekleri
çok iyi bildiği anlaşılan Süleyman
Üstüner Dede
; ‘tutunduğunuz dal
çürüktür bırakın
…’ ‘gittiğiniz yol
yanlıştır dönün
…’ şeklindeki feryatlarla dolu ‘Hünkâr Hacı Bektâş-ı Veli ve Namaz’ isimli kitabı yazdı. Kitap 13,5
X 21 santim ölçülerinde ve 192 sayfadır. Kültürün her seviyesindeki insanların
rahatça okuyup kolayca anlayabilecekleri sâde ve düzgün bir Türkçe ile
yazılmıştır. Bir de ‘Gerçeknâme
isimli kitabı vardır.

Kitabında yer
alan hayat hikâyesi, bu yazının sonunda okuyucuya sunulmuştur.

Kitapta yer alan bâzı bölümlerin
başlıkları:

*Pirimiz Gerçekten Namaz Kılmıyor, Şeriata Uymuyor muydu? (s:
18-32)                                                  *Namazdan, Namaz Kılmayan Alevî-Bektâşiliğe
Nasıl Gelindi
? (s: 80-91)                                                 
*Hurufilerin Alevi-Bektaşi Yoluna
Soktuğu Truva Atı ve Değiştirilen Cem
(s: 170-186)

Eserin yazarı Süleyman Üstüner Dede, inandırıcı deliller
göstererek, Hacı Bektâş-ı Velî’nin hayatta olduğu dönemde Bektâşilerin namaz
kıldıklarını belirtiyor.

AKIL FİKİR YAYINLARI

Alemdar Mahallesi, Alayköşkü
Caddesi, Küçük Sokak Nu: 6/3 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul

Telefon: 0.212-514 77 77
e-posta:
bilgi@akilfikiryayinlari.com  www.akilfikiryayinlari.com 

SÜLEYMAN ÜSTÜNER DEDE:

Hacı Bektaş-ı
Veli’nin, kendisine ‘Cemâlimdir, Cemâlimdir.’
dediği, baş halifesi ve amcazadesi olan Seyit Cemal (Künyesi: Şeyh Seyyid-i
Cemal-i Nureddin) evlâtlarmdandır. 1962 yılında Bingöl’de doğmuştur. Erciyes
Üniversitesi Elektronik Mühendisliği mezunudur. Mühendis olarak girdiği bir
telekom şirketinde uzun süre yöneticilik yaptıktan sonra 2017yılında müdür
olarak emekli olmuştur.

Hayatını iki soru
şekillendirmiştir: Birincisi, radyoyu ilk gördüğünde hayrette kalarak,
radyonun nasıl ses çıkardığı sorusu-

dur. Bu soruyu ilk
sorduğunda, “İçinde küçük adamlar var, onlar konuşuyor.” diye cevap
almıştır. O halde radyonun içinde küçük insanlar ve bizim dışımızda bambaşka
bir dünyâ olmalıdır, diye, düşünmüştür.

Bir gün radyo
bozulmuş ve radyonun tamiri için eve tamirci çağrılmıştır. Bu onun için en
önemli gündür. Nihayet radyo açılacak ve çok merak ettiği dünyâ ile küçük
adamlar görülecektir. Rad¬

İkinci soru ise: Bir
gün yörede çok sevilen, kendilerinin de akrabası olan bir dede, babasının
öğretmenlik yaptığı köye misâfir olur. Babası küçük Süleyman’ı da yanma alıp
dedenin sohbetini dinlemek için yanında cem olan canların arasına katılır.
Dede, Hz. Ali’nin bir menkıbesini anlatmaktadır: ‘Hazreti Ali’nin savaşta
mübârek ayağına ok saplanır. Uğraşırlar çok acı verdiğinden oku çıkaramazlar.
Mübârek, ‘Ben namaza durduğumda çıkarın
der. Namaz vakti gelip Şah-i Merdan namaza durunca oku çıkarırlar, farkına
dahi varmaz. Namazı bittikten sonra ‘Oku
çıkartınız mı
?’ diye sorar.

Küçük Süleyman
menkıbeyi dinledikten sonra anlatan dedeye merakla sorar: ‘Peki Hazreti Ali böylesine namaz
kılıyorken biz niye kılmıyoruz
?’ Dede verecek cevap bulamaz kızarır
bozarır. Ortalık buz keser. Dedenin bu mahcubiyetini gören babası, ortamın
sessizliğini şu sözleriyle bozar: ‘Dedem,
kusura bakmayın çocuk işte, siz buyurun anlatmaya devam edin
.’ deyip
küçük Süleyman’ı odadan çıkarır.

Ne kadar garipti ki
namazı, Hz. Ali ve evlâdını sevmedikleri iddia edilen Sünniler kılıyordu. Hem
Sünniler, Hz. Ali ve evlâtlarını sevmiyorlarsa neden Ali, Hasan, Hüseyin diye
Sünni arkadaşları vardı?

Zâten Alevî-Sünnî
kavramlarını ilk duyduğu günden beri bu farklılığın gerçeğinin ne olduğu
sorusu hep kafasını kurcalamıştı, ikisi de İslâm dinine mensup, ikisinin de
peygamberi aynı, İslâm’ın kitabı ve peygamberin yaşantısı ve dedikleri orta
yerde durduğu halde böylesine büyük bir ayrılık ve kutuplaşma nasıl
oluşmuştu?

Daha sonra bu
sorulara aldığı cevaplar da onu tatmin etmemişti. Ömrünü bu işin gerçeğinin
ne olduğunu anlamaya adadı. Bu konuda bulabildiği maddî ve mânevî ne kadar
kaynak ne kadar yazılmış eser varsa bulup okumaya, araştırmaya başladı.

Kitap, bu
araştırmaların ürünüdür.

Hayırlı Olsun

14 Mayısta sonuçlanmayan Cumhurbaşkanlığı seçimleri 28
Mayısta yapılan 2. Tur oylamada sonucunu verdi ve Türkiye’nin bunca bozuk
ekonomisine, bu kadar yüksek hayat pahalılığına rağmen Erdoğan yeniden 3. Kez
cumhurbaşkanlığına seçilmiş oldu.

                14 Mayıs 2023 seçimlerine doğru bugüne kadar ne Türk demokrasisinde, ne de
demokrasi ile yönetilen hiçbir batılı ülkede rastlanmayan bir seçim kampanyası
yaşadık.

                Devletin bütün imkânları seferber edildi, yetmedi camiler Propaganda merkezine çevrildi,
Cuma vaazlarında dahi vaizler kara propagandanın simsarı oldular. Çünkü en
fazla alıcıları oradaydı.

                Devlete ait olmayan özel sektörün ürettiği teknoloji, bizzat hükümet tarafından
üretilmişçesine reklamı yapıldı. Batı demokrasilerinde buna rastlayamazsınız.

                Henüz çıkarıldığı doğru dürüst kanıtlanmamış, duyumlara göre çıkarılsa bile bunun
ancak %12 sinin devlete ait olduğu bildirilen Doğal Gaz, seçim rüşveti olarak
bir aylığına bedavaya verildi. Doğal Gaz götürülmeyen il ve ilçelerde
yaşayanlar kışı en az 20 000 TL. İle çıkarmalarına rağmen hiçbir itiraz ve
istekte bulunmadıkları gibi AKP bu bölgelerde en fazla oyu aldı.

                20 yıldır çıkarılmayan Gabar Petrolünün tam seçimlere girerken reklamı yapılmaya
başlandı. İnşallah asparagas bir haber değildir.

                Kullanılan kara propaganda da sınır tanınmadı. AKP iktidarı işbaşına gelene kadar BEKA
SORUNU nedir bilmeyen, duymayan insanımız birden bire BEKA Sorunuyla karşı
karşıya kaldı. Hükümet; kendi yarattığı ne kadar sorun varsa onları muhalefetin
üzerine yıktı ve milletin karşısına geçip: “Biz gidersek bunlar, bunlar olacak” diye milletin önüne korku
dağlarını yığdı.

                Kirli Propaganda da o kadar ileri gidildi ki, trollerin yayınladıkları düzmece
kasetler hakkında: “Ama montaj, ama şu ama bu” diyerek kara propagandayı Erdoğan’ın kendisi itiraf etmek zorunda
kaldı.

              En son Kısıklı ve Beştepe’deki meşhur “Balkon Konuşmalarında” Kılıçtaroğlu hakkında ordularıyla zafer kazanmış bir
Kral’ın dahi esir aldığı Krala yapmayacağı kadar ağır hakaret dolu sözleri,
meydanlarda yuhalatması, alaya alması bir devlet başkanına yakışmayacak kadar
pes paye ve çirkinlikteydi.

                CHP ve Kemal Kılıçtaroğlu

                CHP son yıllarda büyük ataklarının yanı sıra büyük hatalar da yaptı. Millet İttifakının kurulması bir
zaruretti ancak, Altılı Masa’nın kurulmasının ne kadar faydası oldu onu zaman
gösterecek. Seçimlerde  %1 dahi alamayacak olan partilere 10, 15 milletvekili kontenjan verilmesi önümüzdeki günlerde
CHP de büyük kavgalara neden olacağı ve baş ağrıtacağı görüşü hâkim.

                Sayın Kemal Kılıçtaroğlu’nun Cumhurbaşkanlığına adaylığını koyması kendisi veya partisi
açısından belki normaldi ancak, ittifak olarak girildiğinde tek parti dayatması
olmamalıydı.

                İYİ Parti ve Meral Akşener

                İYİ Partiye geçmeden evvel yaşanmış bir Temel fıkrası anlatayım.

                “Temel hasta, ancak kime derdini anlatsa:

                – yok yok uşağum sen iyisin, sende bir şey yok diyorlar.

                Doktora gidiyor Temel, ona da anlatamıyor derdini bir türlü.

                Kısa bir müddet sonra Temel ölüyor, ölmeden önce mezar taşını gizlice yaptıran Temel
taşın üzerine şunları yazdırıyor:

                –Ölecem dedum inanmaduz,

                -Ölecem dedum inanmaduz

                Ne oldi?”

                İYİ Parti Genel Başkanı Sayın Meral Akşener, 2017 den beri bütün yurdu defalarca
dolaştı. Seçim öncesi yurt gezilerini vatandaşın dertleriyle hemdert olmak
üzere oy talep etmeden dolaştı. Bu yüzden vatandaşın derdini ve ne istediğini
en iyi bilen liderlerden biriydi.

                İYİ Parti yetkilileri Millet İttifakı kurulduğundan beri “Kazanacak Aday” konusunu sürekli gündeme taşıdı. Kamuoyu
araştırmalarında Mansur Yavaş’ın ismi her zaman %56’nın üzerinde çıkıyordu ve
bu oylar HDP olmadan alınacak oylardı. Sıralamada Sayın Kılıçtaroğlu ismi,
Ekrem İmamoğlu’ndan sonra 3. Sırada geliyordu, ama buna rağmen Kılıçtaroğlu’nda
yani Sıralamanın 3.üncüsüne gelen kişide ısrar edildi.

                Hatta bu adaylık konusu İYİ Parti’ye bir de milletvekili Yavuz Ağıralioğlu’nu
kaybettirdi. İYİ Parti oy kaybına uğradı.

                Milletçe bir seçimi daha atlatmış oluyoruz. Buna millet iradesi diyorlar. Her ne kadar
böyle bir iradeye saygı duymasam da artık önümüze bakacağız. Vatandaş olarak
bizlere hayırlı olsun demek düşüyor.

                Sağlıklı kalın.

Zafer veya Hezimet Anlayışı

Rahmetli Prof. Dr. Ayhan Songar
Türkiye’nin en iyi Psikiyatr hekimlerinden biriydi. Aynı zamanda çok okuyan,
gezen ve yazan gerçek bir aydındı. O’nun (zannederim Türkiye Gazetesi’nde)
yazdığı bir hatırasını her seçimden sonra hatırlarım.

Ayhan Songar Hoca, 1986 yılında, Avusturya’nın
başkenti Viyana’da Cumhurbaşkanlığı binasının önündedir. Binanın önünden geçen
karayolu ile bina girişi arasındaki geniş basamaklarda diğer turistler gibi
fotoğraf çekmektedir.

Yolda basamakların başladığı yerde bir
siyah otomobil durur. İçinden bir adam iner, arabadan Bond çantasını alır ve
basamakları çıkmaya başlar. Gelen arabanın önünde ve arkasında hiçbir eskort
araba bulunmadığı gibi adamın yanında koruma veya eşlik eden herhangi biri de
bulunmamaktadır.

Songar Hoca dikkatli bakınca adamı tanır.
Nasıl tanımasın ki? Avusturya’da bir gün önce yapılan Cumhurbaşkanlığı
seçiminde aday olup seçimi kazanan Kurt Waldheim’dir
gelen.

Kurt Waldheim Cumhurbaşkanı olmadan önce de Büyükelçilik
ve Dışişleri Bakanlığı
gibi önemli görevlerde bulunmuştur. Ayrıca Birleşmiş
Milletler Genel Sekreterliği
de yapmış dünyada tanınan bir devlet ve
siyaset adamıdır.

Seçimi kazanan Avusturya Cumhurbaşkanı,
seçimin ertesi günü işbaşı yapmaya,
işe
yeni alınan sıradan bir memur gibi, makamına gitmektedir.

Ayhan Songar basamakların ortalarında iken
Cumhurbaşkanı’na yaklaşır kendisini tanıtır ve başarılar diler. Kurt Waldheim
teşekkür ettikten sonra sakin adımlarla Cumhurbaşkanlığı binasına gider.

***********************

Seçim Kutlamalarının Sebebi

Pazar günü Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı
seçimi yapıldı. R. Tayyip Erdoğan 3. Defa Cumhurbaşkanı seçildi.
Erdoğan ve
AKP 21 yıllık iktidarından sonra 5 yıl daha iktidarda kalacak.

Bu hiçbir gelişmiş demokratik ülkede
görülmemiş rekor bir süre.  Ancak
otokratik ve diktatörlükle yönetilen ülkelerde görülebilen bir iktidar süresi.

21 yıl sonra bile Erdoğan taraftarlarının uzun
konvoylar, coşkulu mitingler ve havai fişekli, silahlı kutlamalar
yapmasını
nasıl anlayabiliriz?

Avusturya örneğinde olduğu gibi, demokratik bir
zihniyetin hâkim olduğu ülkelerde Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve diğer kamu
makamları bir görev anlamına gelir. Bu görevin gerektirdiği gücün
kullanılması sıkı kurallara bağlanmıştır. Bu kuralların uygulanması denge ve
denetim mekanizmaları
tarafından denetlendiği için kamu gücü kişisel
veya grup menfaatine kullanılamaz.

Hukuk devletlerinde herhangi bir işi olanın aracıya,
torpile
ihtiyacı olmaz. İşi yasalsa ve bir kanuni bir hakkı varsa zaten
yapılır. Yasal bir hakkı olmayanın, iktidar partisinden de olsa, tanıdıkları
referans da olsa yapılmaz.

Oysaki “hukukun üstünlüğü”
ilkesinin yürürlükte olmadığı ülkelerde güç belli kişi veya kesimlerin lehine
kullanılır. “Devlette dayısı olanın” sorunları tıkır tıkır çözülür.

Buralarda devlet ekonominin, hukuk
sisteminin üstünde asıl güçtür. Zengin olmanın da mevcut durumundan daha iyi
hale gelmenin de birinci yolu devleti yönetenlerle iyi geçinerek mümkün
olabilir. “Devletten geçinmeliler” denilen bir grup “yürü ya kulum”
hitabına mazhar olmuş gibidirler.

Bu dar kesimin dışındaki yandaşlar ise, “biz
gidersek, onlar gelirse vatan, millet, din elden gider”
propagandası ile
belli korku ve endişeler içine sevk edilir.

Devletin sosyal yardımları ile bağımlı hale getirilmiş milyonlara, “onlar
gelirse elimdekinden de olurum”
kaygısı yaşatılır.

Sonuçta her seçim sonrası demokratik
ülkelerde görülmesi mümkün olmayan “zafer gösterilerine” şahit oluruz.
Zaferi kazananlar karşı tarafı “hezimete uğratmış” olmanın keyfini
çıkarırlar.

Demokratik ülkelerde seçimlere katılma
oranı genellikle düşük olur, yüzde 40-60 civarında gerçekleşir. Çoğu vatandaş kim
seçilirse seçilsin hayatının değişmeyeceğinden emin olduğu için
sandığa
gitmek istemez.

Bizde yüzde 85 civarındaki katılma
oranı
“vatandaşlık bilincinin gelişmiş olmasıyla” açıklanmaktadır. Ama
belki de bu sadece aklı ve mantığı ile değil, korku ve kaygıların ağır
bastığı bir kendini koruma içgüdüsüyle oy kullandığımızı göstermektedir.

Oysaki seçimler ülkeyi daha iyi
yöneteceği
iddiasında bulunan grupların medeni yarışı olması
gerekir. Seçilenler kim olursa olsun geleceğimiz için endişe duymamamız
gerekir.

İki veya üç dönemle kısıtlanmış bir
yönetim dönemi sonunda bir nöbet değişimi olabileceği inancı yerleşmiş
olursa herkes daha umutlu olur.

***********************

Takip Edeceğim

Demokrasilerde vatandaşın görevi
seçimlerde oy vermekten ibaret değildir.
Seçimlerde verilen vaatlerin
takip edilmesi
ve kamuoyu baskısı oluşturulması da vatandaşlık görevinin
devamıdır.

Şu konuları takip etmek hepimizin
vatandaşlık görevidir:

Depremzedelere bir yıl içinde 650 bin
konutun yapılıp teslim edilmesi gerçekleşecek mi?

Başta İstanbul olmak üzere depreme
dayanıksız konutların yenilenmesi başarılacak mı?

Enflasyon düşürülüp, paramızın değeri
korunup, alım gücümüz artırılabilecek mi?

Karadeniz’de doğalgaz ekonomik olarak
çıkarılıp, doğalgaz faturalarımız azaltılacak mı?

Gabar’da petrol çıkarılıp, kullandığımız
akaryakıt fiyatları düşürülecek mi?

Hava savunma sistemleri, F35 veya
F16’ların alınması gibi eksiklikler giderilip, ordumuzun gücü artırılacak mı?

Ege’de Yunanistan’ın işgal ve ilhak ettiği
adalarımız ne olacak?

Sığınmacılar ülkelerine gönderilecek mi?

Hukuka ve adalete güvenebilecek miyiz?

Devlette ehliyetli ve liyakatli atamalar
olacak mı? Mülakat sistemi kalkacak mı?

Gençlerimiz ve iyi yetişmiş meslek
gruplarının yurtdışına beyin göçü önlenecek mi?

Gerisini de siz ilave ediniz.