5.8 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 240

Gerilla Savaşı

Hamas’ın İsrail’e karşı başlattığı ‘Aksa Tufanı’ operasyonunun ardından İsrail’in “topyekûn savaş” kararı alarak başlattığı büyük askeri eylemlerin çok önemli sonuçları olacak.

Hamas’ın bu operasyonu hem büyüklük ve hem sonuçları açısından o kadar büyük ve beklenmedik ki, “İsrail’in 11 Eylül’ü” olarak adlandırılmakta. İsrail’in şimdiden 700 ölü ve askeri yöneticiler dahil çok sayıda esir verdiği bildiriliyor. İstihbaratı ve yüksek teknolojili koruma sistemleriyle ünlü İsrail için bunlar açıklanabilir, kabul edilebilir zafiyetler değil.

Hamas’a lojistik desteği İran’ın verdiği iddiası var. Öyleyse sebebini anlamak zor.

Ama sonuçlarını da düşününce, “bu işin arkasında uzun vadeli çıkarları doğrultusunda İsrail/ABD’nin stratejik bir planı da olabilir” diyenler haklı çıkabilir.

İsrail’in vereceği cevapla Filistinli can kayıplarının kat be kat fazla olacağı öngörülüyor.

Orantısız iki düzenli gücün çatışması durumunda alınacak ve verilecek zayiatın büyüklüğü öngörülebilir. Fakat taraflardan biri gerilla savaşı uyguluyorsa bu öngörülerin isabet oranı düşük olur.

Vikipedi’de Gerilla Savaşı, “küçük ve gizli birliklerin düzensiz harp tekniklerini kullanarak, düzenli bir orduya karşı yürüttükleri yıpratma savaşı taktiği, zayıf kuvvetlerin güçlüye karşı uyguladığı direniş savaşının unsurudur” diye tanımlanmakta.

İsrail küçük bir devlet ama çok zengin, yüksek teknoloji kullanan, dünyadaki sayılı nükleer güçlerden biri.

Üstelik ABD yönetiminde Yahudi ağırlığı iyi bilinir. ABD ve müttefiklerinin İsrail’e desteği kayıtsız şartsız ve sınırsızdır. İsrail’in sanki ihtiyacı varmış gibi, ABD’den İsrail’e “güvenlik destek paketi” yola çıktı bile.

Bunun karşılığında yoksul Filistin halkının, tam bir hapishane olan Gazze’de, ne kadar lojistik birikimi olduğunu, savaşın gerektirdiği teçhizatı nasıl ikmal edeceğini bilemiyoruz. Kaldı ki, zaten yaşamak için zaruri ihtiyaçlarını dahi ikmal etmekte sıkıntı yaşamaktalar. Su ve kanalizasyon problemi olan bölgenin elektriğini de kesen İsrail hedef aldığı binaları bombalamaya devam ediyor.

“Orantısız güçler” kavramı bu durumu açıklamakta yetersiz kalıyor.

Hamas’ın “Aksa Tufanı” operasyonu çok başarılı bir gerilla savaşı uygulaması gibi gözüküyor. Ama Hamas’ın bu “başarısının” devamını getirmesi hiç kolay değil.

Bu konuda yorum yapmak için vakit çok erken. Dileğim Ortadoğu ve özellikle ülkemizi etkileyecek olumsuz gelişmelere yol açmaması. Ama endişeliyim.

******************************

Mustafa Kemal’den Bir Hatıra

Bu orantısız savaş başladığı sırada Prof. Dr. Afet İnan’ın “Mustafa Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları” isimli kitabını okuyordum.

Çünkü geçen hafta Orta Avrupa gezisinde idik. Son gezdiğimiz yerlerden biri günümüzde Çek Cumhuriyeti sınırlarında kalan Karlovy Vary (Almancası: Karlsbad=Kral Karl’ın Hamamı) denilen ve son derece güzel binalarla dolu, kaplıcaları ile meşhur muhteşem bir sağlık kenti idi.

Mustafa Kemal Atatürk de bir böbrek rahatsızlığı geçirdiği için tedavi olmak üzere, 30 Haziran – 28 Temmuz 1918 tarihleri arasında Karlovy Vary’de kalmış. Bu süre içinde her fırsatta yaptığı gibi okuma ve düşünmeye zaman bulmuş ve bu arada o döneme dair hatıralarını da not almış.

İşte Afet İnan bu hatıraları bizzat Atatürk’ün izniyle yayınlamış. Gezideki rehberimiz Engin Emeklican bu kitabı pdf formatında grup üyelerine gönderince hemen okumaya başladım.

Afet İnan kitabın giriş kısmında Atatürk’ün o döneme kadar olan hayatından kesitler anlatıyor. İşte bunlardan biri Harp Akademisi öğrencisi olduğu döneme ait.

“Mustafa Kemal Harp Akademisi’nde hocalarının verdiği askeri problemleri halletmeye çalışırken adeta geleceğin meydan savaşlarını idare eden bir duygu içindedir.

Bir gün tabiye (strateji) hocası Trabzonlu Nuri Bey sınıfta diyor ki: ”Efendiler, harp, muharebe artık bunlar sizce bilinen şeylerdir. Fakat gerilla nedir biliyor musunuz? İşte en müşkülü budur. Gerilla kolay bir askeri hareket değildir. Gerillayı bastırmak da onu yapmak kadar güç bir harekettir.”

Bunun üzerine Mustafa Kemal hocasından şu ricada bulunuyor: ”Bu verdiğiniz dersi, Türkiye’nin belirli bir bölgesinde olmuş gibi ve dediğiniz tedbirlerin orada nasıl uygulanacağını lütfen anlatır mısınız?”

Bunun üzerine hoca dersi daha etraflı anlattıktan sonra şu ödevi veriyor: ”Efendiler, Osmanlı İmparatorluğu’nun devlet merkezi İstanbul’dur. Hükümet İstanbul’dadır. Bilinmeyen sebeplerden dolayı Boğaziçi’nin doğu kıyılarından İzmit ve onun kuzeyinde Karadeniz’e çekilen bir hat içinde bulunan bölgedeki Türkler, payitahta karşı isyan etmişler ve gerillaya başlamışlardır:

1- Bu küçük bölge halkı bu isyanı niçin, nasıl yapabilir ve yürütebilir?”

2- Osmanlı İmparatorluğu, devleti, bütün hükümeti ve ordusu ile bu isyanı nasıl bastırabilir?”

İşte bu ders uygulamasını Mustafa Kemal sonraları Samsun ve çevresinde olduğu gibi, Anadolu’da da yaşayacak ve ona göre tedbirlerini alacaktır.”

******************************

Filistin ve Türkiye Çok Farklı

Yukarıdaki hatırayı anlatmamın sebebi Türk Kurtuluş Savaşı ile Filistinlilerin mücadelesi arasında bir benzerlik aramak değil. Aslında pek bir benzerlik yok.

Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a çıktıktan 9 gün sonra, 28 Mayıs 1919’da Havza’dan mülki amirlere, bütün kumandanlara bir bildiri gönderir. Bu bildirilerle ve sonrasında, “milletin egemenliği fikrini yaymak, işgalleri protesto etmek, gerilla taktiği ile düşmanı oyalamak” istemiştir.

Böylece “asıl ordu kuvvetlerinin savunmaya hazır bir duruma gelebilmesini” sağlamıştır.

Yani bizim milli mücadelemiz gerilla savaşı yöntemleriyle başlamış ve düzenli orduya geçilerek zafer kazanılmıştır.

Oysaki, Filistin’in İsrail’le baş edebilecek bir düzenli ordusunun olması imkânsız.

Ayrıca Millî Mücadelede biz Türklerin motivasyon kaynağı “vatanımızı, dinimizi, namusumuzu kurtarmaktı ve liderimiz Mustafa Kemal Paşa idi. İşgalcilerin tek amacı “toprak kazanmak” idi.

Filistin/ İsrail savaşında ise Filistinlilerin motivasyonunu sağlayan “kaybedecek bir şeyleri kalmamış olmak ve şehit olmak duygusu.”  Ama İsraillileri motive eden şeyin de binlerce yıllık “vadedilmiş topraklar” inancı olduğu açık.

Bu durumda İsrail zulüm ve işgale devam ettiği sürece, Filistinlilere gerilla savaşı yöntemine devam etmek dışında bir seçenek bırakmıyor.

Doç. Dr. BETÜL GÜRER Hanımefendi ile TÜRK KADINININ MESELELERİ’ni Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Öncelikle röportaj teklifimi kabul buyurduğunuz için teşekkürlerimi sunarım. Türk kadınının meseleleri hakkında genel bir değerlendirmenizle başlayabilir miyiz?

Doç. Dr. Betül Gürer: Kadın demek insan demek, insan demek kâinat demektir. Kadın meselesi târihten günümüze kadar çok fazla problemi içinde barındırdığı gibi, var olan problemlerin de başka meselelere yol açtığı bir sâha olmuştur. Diğer taraftan meselenin bu kadar karmaşık hâle gelmesinde doğrudan pratik tarafının olmasının etkisi çok büyüktür. Çünkü teoriyle, hukuk prensipleriyle (genel hukuk, İslâm hukuku, ahlâk vs.) kontrol etmeye çalışılan bir sâha. Pratiğin getirdiği sayısız sıra dışı durumlar ve örnekler sunmakta, dolayısıyla her birini resmî ilkelerle/yazılı hukukla yönetilmesi mümkün olmamaktadır. Burada da devreye insanî değerler, kültür, gelenek, konuyla ilgili algılar vs. devreye giriyor ve durum ‘gel de çık işin içinden’ denilebilecek bir hâle geliyor.

Çetinoğlu: Kadınla alâkalı meseleleri inceleyen bir ilim dalı, problemlere çözüm bulabilecek uzman var mı?

Doç. Gürer: Bu alanda hakîkati tespit edebilmek için, târihin ve antropolojinin kültür ve ilim târihinin çok etkili olması gerekir. Çünkü kadın konusunda yapılması gereken ilk şey gerçekle algının, hakîkatle insanların telakkilerinin birbirinden ayrılmasıdır. En hayâtî adım bu.

Cetinoğlu: Konuyu çerçeve içine almak mümkün mü?

Doç. Gürer: Türk kadınının bugününü anlayabilmemiz için târihte bugünü şekillendiren inançlarımıza ve anlayışlarımıza bakmamız gerekiyor. Yâni önce kaynakları ve bu kaynakların ne kadar sahih bilgi ürettiğini anlamak lâzım. Din kadın konusunda ne söylüyor, din yorumları ise bunu nasıl anlıyor bunu problematik bir tarzda ele alacağım. Olabildiğince de bildiğimiz şeyleri tekrar etmeyeceğim.

Çetinoğlu: Lütfedersiniz Efendim.

Doç. Gürer: Kadınlarla ilgili konularda hakîkati öğrenebileceğimiz ana kaynak Kur’ân’daki âyetler ve peygamberimizin hadisleri, uygulamaları: Şu klişeyi tekrarlamayacağım: İslâm kadına hak ettiği değeri verdi. İslâm geldi kadın zulme uğramaktan kurtuldu. Elbette bunların hepsi doğru, ancak bu sözler Müslümanların kendilerini ‘Biz İslâm’ın getirdiği hakîkatle uyuşuyor muyuz?’ Sorgulamasını yapmasına engel oldu. Bugün Müslüman ülkelere kadının insan haysiyeti bakımından değeri açısından baktığımızda bizim duyduğumuz slogandaki duruma hiç de uymadığını rahatlıkla görebiliriz. Hâlihazırdaki durumun sorumlusu olarak din yorumlarını ve insanlık târihi kadar eski diyebileceğimiz yaklaşımları görebiliriz:

Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki kadın aleyhine geliştirilmiş telâkkinin târihi insanlık târihi kadar eskidir. Çünkü Yahudilik’te kadın Hz. Âdem’e yasak meyveyi yedirmiş, bundan dolayı erkeğe tâbi olmuştur. Ve bu işlediği suçun bir karşılığı olmak üzere cezâlandırılmış, verilen cezâ ise gebelik zahmetinin ve doğum sancılarının kadına yüklenmesidir. Yahudilikteki günlük ve bâzı süreli ibâdetlerden kadın muaftır. Çünkü evde âilevî yükümlülüklerden kendisini alıkoyacağı için bâzı ibâdetleri yapmasına gerek görülmemiştir. Kadınlar Tevrat’ı araştırmaktan da muaf tutulmuşlardır. Talmud’da Tanrı’nın kadını kötü huylardan uzak durması, mütevâzı olması ve böbürlenmemesi için Âdem’in kaburga kemiğinden yarattığı belirtilir. Böbürlenmemesi için Âdem’in başka bir organından değil de kaburga kemiğinden yarattığı zikredilir. Hıristiyanlık’ta da aslî günah anlayışı sebebiyle varoluş kıssasından hareketle kadın, bütün insanlığın düşüşüne sebep olan aşağı varlık olarak algılanmıştır. Ortaçağda Hıristiyan dünyâsı ‘kadının ruhu var mıdır?’ Diye dahi tartışmıştır. Hatta Havva’nın antitezi olarak Hz. Meryem ön plana çıkarılmış ve Tanrının annesi olarak takdim edilmesi söz konusu aşırılığa bir tepki gibi düşünülebilir. Gerek Yahudi geleneğinde gerekse Hıristiyan anlayışında kadınları varoluş açısından aşağı ve düşük aynı zamanda erkeğe tâbi ve her şeyi aklı, dini vs. yarım bir varlık olduğunu açıkça ifâde eden çok sayıda farklı örnek var, ancak ben konuyu uzatmamak için kısa bir çerçeve çizmekle iktifa edeceğim.

İslâm’ın hemen öncesindeki Câhiliye devrine baktığımızda kadın bizatihi/varoluşundan kaynaklanan herhangi bir değere sâhip değil. O dönemde soylu ve zengin kadınlar, Ebu Süfyan’ın karısı Hind gibi saygın kadınlar var. Ancak onun değeri de sâhip olduğu şeylerden kaynaklanıyor (soyluluk ve zenginlik). Kadınlar o dönemin fizikî ve hayat şartlarının da etkisiyle insanların bir açıdan zayıf tarafı.  Kabilelerin baskın vermesiyle kadınların kaçırılmaları, savaşçı sınıftan olmamaları daha ziyâde tüketici olarak görülmeleri, kaçırıldıkları takdirde utanç olarak değerlendirilmeleri, onların ikinci sınıf varlık olarak anlaşılmalarına sebep olmuştur.

Hz. Ömer’in ‘Biz câhiliye devrinde kadınları hiçbir şey saymazdık, İslâm gelip Allah onların haklarından bahsedince biz onların hakları olduğunu gördük.’ Şeklindeki sözü, İslâm öncesi kadın algısını açıkça ifâde eden bir örnek olabilir.

Çetinoğlu: Peygamber Efendimizin davranışları daha geniş kapsamlı…

Doç. Gürer: Evet. Hz. Peygamber’in kadınlara davranışı, saygısı, tahammülü, onları eğitmek için ısrarcı olması, mescide gelmeleri için teşvik etmesi, hem de bu konuda ısrar etmesi, kızı Fatıma’yı yanı başına oturtması ve diğer tavırları bir bütün olarak düşünüldüğünde, Peygamberimizin getirdiği tavır ve bakış açısı, câhiliye toplumu için bütün değerlerinin ters yüz edilmesi, ihtilal ve devrim mâhiyetinde bir değişikliktir.

Çetinoğlu: Hadislerle örneklemeniz mümkün mü?

Doç. Gürer: Elbette…

*Allah’ın kadın kullarının Allah’ın mescitlerine gelmelerine engel olmayınız. (eğitim alanı) Namaz kılmasalar bile gelsinler tekbirlere iştirak etsinler diyor. 

*Kadınlara onların problemlerini ve sorularını dinlemek için müstakil bir gün tahsis ediyor. Okuma yazma oranının çok az olduğu bir toplumda, kadınların okuma yazma öğrenmesini istiyor.

*Hz. Peygamber’in onlara verdiği değer, bir lütuf değildir; kadınlar da yeryüzünde halifelik, kulluk, insanlık bakımından varoluşları sebebiyle ve zatları itibâriyle değerlidir. İslâm ve kadın konusunda bilhassa vurgulanması gereken nokta bence budur.

*Hz. Peygamber’in bu zâtî değeri ifâde eden bir metaforu* var: kristal metaforu. Peygamberimizin eşlerinin bindiği develer, bir Habeşli kölenin söylediği ritmik şarkılar sebebiyle çok hızlı koşmaya başlar ve hanımlar korkarlar. Bunun üzerine Peygamberimiz köleye ‘Dikkat et! Kristalleri kırma’ der. Bu olayı aktaran ravi kendisini dinleyen erkek topluluğuna ‘Allah’ın Resulü öyle bir kelime söyledi ki sizden kim onu söylese ayıplardınız.’ Demiştir. Bu da o günkü kadın algısının bir işâretidir.

Çetinoğlu: ‘İlk günah’ meselesinden bahsedilir…

Doç. Gürer: İslâm’da ilk kadın tarafından işlenen ve erkeğin de işlemesine sebep olan aslî günah diye bir anlayış yoktur. Kur’ân’ı Kerîm Şeytanın Hz. Âdem ile Havva’yı müştereken kandırdığından bahseder.

‘Ey Âdem! Sen ve eşin cennette oturun, orada istediğiniz yerden rahatça yiyip için ve şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zâlimlerden olursunuz’ dedik. Şeytan oradan onların ayağını kaydırdı da bulundukları yerden onları çıkardı. Biz de ‘Birbirinize düşman olmak üzere inin! Bir zamana kadar sizin için yeryüzünde kalacak bir yer ve ihtiyaç maddeleri vardır’ dedik. (Bakara Suresi, 35-36. ayetler)

Derken, şeytan şöyle diyerek onun kafasını karıştırdı: ‘Ey Âdem! Sana sonsuzluk ağacının ve son bulmayacak bir hükümranlığın yolunu göstereyim mi?’  Nihâyet ikisi de o ağaçtan yediler. Bunun üzerine mahrem yerleri kendilerine göründü, üstlerini cennet yaprağıyla örtmeye çalıştılar. Böylece Âdem rabbine karşı gelmiş ve yolunu şaşırmıştı. (Taha suresi, 120-121. ayet)

İslam inancına göre, kadın olsun erkek olsun her doğan kişi günahsız olarak doğar, sonradan işlediği fiiller sebebiyle sorumlu olur. İbâdetlerin hepsinde kadınlarla erkekler aynı sorumluluğa sâhiptir. Kadınların muaf oldukları bir ibâdet yoktur.

Çetinoğlu: Bu düşünce ne zamana kadar uygulamada kaldı?

Doç. Gürer: İslâm târihinde gerek âyetler ekseninde gerekse Peygamberimizin kadınlara karşı tutumu ekseninde ortaya çıkan tozpembe tablo çok uzun sürmemiştir. İslâm toplumlarındaki uygulamaların bir kısmı belirttiğimiz esaslara uygun olarak şekillenmemiştir. Hatta Peygamberimizin vefatının hemen akabinde kadınların namazlarını mescitte kılmalarından rahatsız olunmaya başlanmıştır. Hz. Ömer zamanında kadınlara ayrı bir yer tahsis ediliyor ve onlara kadınlardan ayrı bir imam görevlendiriliyor. Aynı imam arkasında namaz kılmaları uygun görülmüyor, fakat bu uygulama Hz. Osman zamanında kaldırılıyor.

Abdullah b. Ömer ‘Biz Rasulullah hayattayken hakkımızda âyet iner endişesiyle kadınlara elimizi ve dilimizi uzatamazdık. Fakat o vefat ettikten sonra elimizi de dilimizi de uzatmaya başladık.’ Abdullah b. Ömer’in bu sözü ve örneklerini vereceğimiz din yorumları insanların kadın konusunda câhiliye adetlerine ve anlayışına dönmeye meyilli olduğu, nitekim bunun da gerçekleştiği görülmektedir.

 *Kur’ân’ı Kerîm’i yorumlayan müfessirlerin kadınlarla ilgili konularda genel yaklaşımlarında içlerinde bulundukları toplumun hâkim kültürünü kendi yorumlarına, hattâ verdikleri hükümlere yansıttıkları anlaşılmaktadır. Bu yorumların beslendiği en merkezi argüman* ise kadının yaratılış serüvenine verdikleri mânâdır. ‘Allah Âdem’i asıl insan olarak yarattı, Havva’yı da ikincil bir insan olarak onun yanında var kıldı’ şeklindeki genel yaklaşım kadınlarla ilgili âyetlerin yorumunun eksenini oluşturmaktadır.

Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan, ikisinden birçok erkek ve kadın üretip yayan rabbinize itaatsizlikten sakının. (Nisa Suresi, 1. ayet)

Çetinoğlu: Açıklamanızı biraz daha açmanız mümkün mü?

Doç Gürer: ‘Nefs-i vâhide/tek bir nefis’ ve eşinin yaratılması konusundaki rivâyetlerin geneline baktığımızda karşımıza şöyle bir hikâye çıkmaktadır: Âdem, cennete yerleştirildi. Cennette tek başına geziniyordu. Uykuya daldı, bu esnada onun sol kaburga kemiklerinin en altındakinden eşi yaratıldı. Uyandığında başucunda bir kadın gördü. Ona sordu: ‘Sen kimsin?’ O, ‘Kadın!’ diye cevap verdi. Âdem yine sordu: ‘Niye yaratıldın?’ ‘Bende sükûnet bulman için.’ Hz. Peygamber’in ‘Kadın kaburga kemiği gibidir. Onu düzeltmeye kalkarsan kırarsın. Eğer ondaki eğrilikle berâber ondan faydalanmak istersen faydalanırsın.’ şeklindeki beyanı da bu anlamda kabul edilmektedir.

Taberî’nin İbn İshâk’tan yaptığı bir nakilde İbn İshâk ‘Ehl-i Kitab içerisindeki Tevrat Ehli’nden bize ulaşan bilgiye göre’ şeklinde bir ifâdeyle Havva’nın Âdem’in kaburga kemiğinden yaratılmasıyla ilgili bilinen meseleyi aktarmaktadır. Hikâyenin devâmında Âdem, Havva’ya ‘Benim etim, benim kanım, benim eşim!’ demekte ve onda huzur bulmaktadır. Yaratılma konusunda dikkat çeken bir başka rivâyet ise İbn Abbas’tan gelmektedir. İbn Abbas, kadının erkekten yaratıldığını ve bu yüzden erkeğe düşkün ve arzulu olduğunu; erkeğin ise topraktan, yerden yaratıldığını ve bu yüzden toprağa düşkün ve arzulu olduğunu belirtmektedir. ‘Bunun için kadınlarınızı hapsedin, gözetim altında bulundurun.’ ifâdesiyle rivâyet son bulmaktadır.

Çetinoğlu: Âyetlere ve hadislere rağmen insanları bu türlü düşüncelere sevk eden etkenler nelerdir?

Doç. Gürer: Kadının kaburga kemiğinden yaratılması meselesi klasik tefsir kaynaklarının kadın ve erkek algısının temelini oluşturduğu görülmektedir. İslâm’da kadının yeri ve konumu hakkında ortaya konan görüşlerin kadının var oluş serüvenine verilen mânâ üzerine bina edildiği görülmektedir. Bu bakımdan ‘İslâm’da kadın konusunda ortaya konan bu görüşlerin temelinde yaratılış meselesini algılama tarzı yatmaktadır’ diyebiliriz.

Çetinoğlu: ‘Dar görüşlülük’ olarak da ifâde edilebilir. Peki, Efendim, ihâtalı müfessirlerin yorumu nasıl?

Doç. Gürer: Modern müfessirlerde ise durum klasik tefsirlerden daha farklı bir anlayış var: Âdem ve Havvâ’ya birebir atfedilemeyecek ibâreler var. Dolayısıyla kastedilen aslında insânî öz ve insânî cevherdir. Ve herhangi bir cinsiyet unsuru taşımamaktadır, der. Esâsen âyetin metni de cinsiyet konusunda kapıyı kapalı tutmaktadır.

Çetinoğlu: Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Doç. Gürer: Aslında mesele erkeğin ve kadının ne tür bir maddeden yaratıldığı meselesi değildir. Âyet ‘Ey insanlar’ diye başlarlarken kadın ve erkekteki ortak unsur olan insan kimliğine vurguda bulunmakta, insan haysiyetine odaklanmaktadır. Havva Âdem’in kaburga kemiğinden yaratılmış olsa dahi bu onu ontolojik* olarak ikinci sınıf bir varlık seviyesine düşürmeyecektir. Nitekim Hz. İsa’nın yaratılışı da farklıdır.

Çetinoğlu: Diğer semâvi dinlerde durum nasıldır?

Doç. Gürer: Tevrat’ın tekvin bölümünde İbn Abbas’tan nakledilen Âdem uyurken kaburga kemiğinden biri yaratıldı hikâyesi aynı şekilde yer almaktadır. Kitâb-ı mukaddes geleneğinde zâten ‘koca; efendi ve hâkimdir kadın onun hizmetkârıdır’ anlayışı var. Dolayısıyla klâsik tefsirlerde görülen ve kadınları ikincil, tâbi varlık olarak tanımlayan yorumlar, Tevrat verileri ile örtüşmektedir.

Çetinoğlu: ‘Cennetten çıkarılma’ meselesine de temas edebilir misiniz?

Doç. Gürer: Hz. Âdem ve Havva’nın cennetten çıkarılmasını anlatan âyetlerin yorumlarında da klasik tefsirler Tevrat kaynaklı veriler kullanarak bu meyveden önce Havva’nın yediğini ve daha sonra Âdem’e getirdiğini, dolayısıyla bu meyveyi yemesinin sebebinin aslında Havva olduğunu yegâne hakîkat olarak ortaya koymaktadırlar. Halbuki âyetlere baktığımızda bu suçun ilk failinin Hz. Havva olduğuna işâret eden bir îma ve beyan bulunmamaktadır.

Müfessirlerin bu yaklaşımın arkasında fetihlerle elde edilen topraklardaki kültürler bunların olumsuz kadın algısı, zâten kadınlar karşısındaki eski hâkim konumuna dönmek isteyen Müslümanlar tarafından benimsenmiş, Hıristiyan ve Yahudi kültürü İslâm kültürüne derc edilmeye çalışılmış, bu çerçevede müfessirlerin yorumlarına ilâve olarak peygamberimizin ağzından kadınların aleyhinde hadisler uydurulmuştur.

Çetinoğlu: Bu hadislerde ortak noktalar var mı?

Doç. Gürer: Var.

Çetinoğlu: Nelerdir?

Doç. Gürer: İki başlık hâlinde özetlenebilir. 1- Kadınları karalayan, akılsız ve aşağı varlıklar olduğunu söyleyen, okuma yazma öğretilmemesi gerektiği vurgulanan, danışıldığında tersi yapılması gereken temalar.

 2-Geri hizmetlerin onlar için daha faziletli olduğunu vurgulayan hadisler.

Çetinoğlu: Bunlar ‘uydurma’ olmalı. Hadis uydurmasının arkasındaki maksat nedir?

Doç. Gürer: Hedef toplum mühendisliğidir.

Çetinoğlu: Toplum mühendisliği işgüzarlığı, âyetlerle alakâlı gayretkeşlikler olarak da görülüyor: İndirilmiş Kur’ân-ı Kerîm yerine uydurulmuş kitap ile dünyaya nizam veriliyor. Her şey böyle menfi olmasa gerek…

Doç. Gürer: İslâm tandanslı olarak kadın telâkkisine ilişkin çizdiğimiz bu kara tablonun ötesinde güzel ve bunlardan farklı örnekler elbette olmuştur. Gerek dînî ilimlerde ve gerekse modern ilimlerde öne çıkan kadınlar var olmuştur. İlim insanı, fikir sâhibi, toplum önderi, yazar, şâir düşünür, sporcu, çok sayıda seçkin kadın çıkmıştır. Sûfiler içinde, zâhitler arasında kadınlar dâima bulunmuştur. Genel mânâda kulluk açısından eşit ve değerli olduğu, halifelik noktasında bir fark bulunmadığı genel kabuldür. Fakat bahsi geçen seçkin kadınlar ya eğitimli ailelerden veya hânedan âilelerinden çıkmıştır. Sıradan, entelektüel bir çevrede bulunmayan kadınlar çoğu zaman diğerleri kadar şanslı olamamışlardır.

Çetinoğlu: Yanlış anlamadıysam, kadınlardan hâlife olabileceğini söylüyorsunuz. Bu konuda da tartışmalar var. Yanılmıyorsam, İmam Mâtürîdî’nin bu konuda beyânı var.

Aslî konumuza dönersek Efendim, Türk kadını ile alâkalı olarak neler söylemek istersiniz?

Prof. Gürer: Maddeler hâlinde özetleyebilirim:

*Türk İslâm geleneği açısından baktığımızda kadınların hayatını kurtaran Türk töresi olmuştur. Göçebe hayat tarzı ve Türklerin İslâm öncesi dönemden getirdiği kadına değer veren yaklaşımı Türk İslâm anlayışına da yansımış görece Türk memleketlerinde kadın ikinci sınıf vatandaş muâmelesi görmemiştir. Türk töresindeki kadına bakış sosyal hayatın kadın açısından tehlikeli bir ortam olmadığı hissi doğurmuş. Ancak şehir kültüründe kadın kamu alanından daha önce bahsettiğimiz düşünce yapısından dolayı istifâde edememiş, kamu alanına çıkamamış, etkinliği evle sınırlı kalmıştır. Medreselerin kapısı kadınlara kapanmış;

*19. yüzyılda dârülmuallimatlar açılabilmiş.

*Günümüzde Kadın meselesi ‘Gelenekle hakîkat arasında sıkışmış kalmış durumda’ diyebiliriz. İslâm öncesi câhiliye toplumunda insanların kız çocuklarını doğar doğmaz veya 3-4 yaş gibi en tatlı çağlarında öldürmelerinin arkasında, başka bir ifâdeyle onların insanlıktan çıkmasının arkasında gelenek bulunmaktadır. İşte gelenek vahşiliğin kaynağı olacak kadar güçlüdür.

*İslâm hukuku bâzı konulardaki hükmü örfe bırakmıştır. Örfün gelenekle ortaya çıktığı düşünüldüğünde, hakîki değerler üzerine inşa edilmesinin ne kadar önemli olduğu anlaşılıyor.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Efendim. Olumsuz kadın algısının sonuçlarına da bakabilir miyiz?

Doç. Gürer: Yine özet maddeler hâlinde ifâde edeyim:

1-Kadın ve erkeği yan yana gösteren Cenab-ı Hakk’a muhalif olarak, kadın-erkek ast-üst ilişkisi içinde karşı karşıya getirilmiş.

2-Kadınlara ikincil değer verilmesine tepki olarak bir feminist oluşumun alt yapısı hazırlanmış.

3-Müfessirlerin bakış açısı özelinde gördüğümüz genel yaklaşım, kadınların eğitimine ve sosyal aktiviteye katılımına engel olmuştur. Buna bağlı olarak kadının işgücü, potansiyeli, hayal gücü, üretkenliği, fikri ve kısaca bütün donanımlarının toplum yararına kullanılmasına engel olunmuş.

Kızların kafası zehir gibi… Ancak kız çocukları biraz büyümeye başladığında cinsiyetlerinden dolayı onları kısıtlamaya başlıyoruz. Sosyal ve aktivite alanından uzaklaştıkça kız çocuklar körelmeye potansiyelleri zayıflamaya başlıyor. Sonra ‘saçı uzun aklı kısa’ yorumları türüyor. Bir çeşit kısır döngü…

4-Kadınlar teknik alanlarda, ilim, teknoloji, kodlama, mühendislik alanlarında yoklar, çünkü yönlendirilmiyorlar.  Eğer bir ilmî başarı elde ederse ‘Dâhi Türk kızı’ gibi ibârelerle sunuluyorlar. Bu, onlardan beklenmedik hareketleri yaptıklarını gösteriyor.

5-Bu durumu tersine okuduğumuzda, eğer kadınlar eğitimden ve kendi potansiyellerini kullanmaktan engellenmeselerdi İslâm medeniyeti bugün nerede olurdu? Bütün Müslüman ülkelerinin durumu ortada… Batı yanlış din yorumculuğundan kurtulduğu anda ilerledi. Kadın kaybederse hepimiz kaybederiz çünkü hepimiz aynı gemideyiz.

6-Kadını câhil bırakan din değil, çarpık din yorumculuğu olmuştur. Zaman zaman belki de dini korumak adına iyi niyetli olacak şekilde toplum inşa etmek isteyenler, kendi anlayışlarına meşruiyet kazandırmak için dînî metinleri görüşleri ekseninde yorumlamışlardır.

7-Kadının eğitilmemesi açık bir rencide biçimidir.

8-Atatürk 1922 yılında ‘Kadınlarımızın da aynı dereceyi tahsilden geçerek yetişmelerine atf-ı ehemmiyet olunacaktır’ demiş̧ ve ertesi yıl, ‘Bu günün levâzımından biri de kadınlarımızın her hususta yükselmelerini temindir. Binaenaleyh kadınlarımız da âlim ve mütefennin* olacaklar ve erkeklerin geçtikleri tahsilden geçeceklerdir’ diyerek ifâdelerini pekiştirmiştir.

9-Bugün kadın cinâyetleri, kadına şiddet gibi kronikleşmiş sıkıntılarımız var. Bunların çözümünde önlerindeki sınırlandırmanın/engellerin kaldırılması gerekiyor. Mesele kadın meselesi değil, genel asayiş ve ahlâk meselesidir.

Çetinoğlu: Size göre gelecekte Tük kadınını neler bekliyor?

Doç. Gürer: Yine aynı sistemle cevaplandırayım:

1-Kültürsüzleşmenin ışık hızıyla ilerlediği zamanda kadınlar bundan daha fazla etkileniyorlar. Estirilen rüzgârdan ve televizyon programlarının içeriklerinden bu hükme varmak mümkün.  

2-Gelenek dini argümanları dile getirmeden kadına bir çerçeve çiziyor, kadının hayattaki maksadı süslenmek, eğlenmek, çocuk doğurmakmış gibi bir algı oluşturuluyor.

3-Bugün kadınların pek çoğuna değerli ve gerçekçi vizyonu, hedefi, hayâli, merâkı ve çabası olabileceği anlatılmıyor. Buna dur denilmediği takdirde maalesef geleceğin çok aydınlık olamayacağımı düşünüyorum. Geleneği oluşturan unsurlar eğitimle-ahlâkla şekillendirilmezse toplu gerilemenin parçası olmak tehlikesi ile karşı karşıya kalabiliriz.

Çetinoğlu: Öncelikle çok teşekkür ederim. Hoşgörünüze güvenerek söyleyeyim: İnançlı insanların kötümser olması düşünülemez. Çevrenizde gördükleriniz ümitlerinizi törpülüyor olabilir. Büyük şehirlerde tasvip edilemeyecek durumlar olmakla birlikte geleceğimizin aydınlık olacağını müjdeleyen pek çok gelişmeler var. Taşranın, muhâfazakârlığı abartan ortamına rağmen; kırık dökük sorularıma cesâretle, üstelik ilmî çerçeve içerisinde kalarak mükemmel cevaplar verdiniz. Minnettarım.

Yalnız değilsiniz. Bir adım sonra Profesör unvanını bilgi hamulenizin helâl ve hak edilmiş karşılığı olarak iktisap edeceksiniz. İslâm’ın aydınlık yüzünü temsil ediyorsunuz. İnançlı insan hedefe ulaşır ve kazanır, kazandırır. Milletimizin sizin gibi dinini bilen münevver insanların çoğalmasına ihtiyacı var. Sâyiniz meşkûrdur. Yolunuz açık olsun.

…………………

*metafor: Bir ilgi veya benzetme sonucu gerçek mânâsından başka mânâda kullanılan sözlere veya kavramlara Türkçe eğretileme; Arapça mecaz, istiare; Fransızca trope denir. (Vikipedi)  metafor: ödünçleme (Kubbealtı Lugatı)                                                *argüman: Bir denklemin, bir eşitsizliğin herhangi bir elemanının bağlı bulunduğu belli bir değer, bağımsız değişken. Bir cetvelde başka bir sayıyı bulmak için faydalanılabilen temel sayı. (Ötüken Türkçe Sözlük)                                                                                                               *ontolojik: Varlık bilimine göre. (Kubbealtı Lugatı)                                                                                                                                                      *mütefennin: Teknik bilgi sâhibi, fen âlimi. (Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat) 

Doç. Dr. BETÜL GÜRER: 2006 yılında Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun oldu. 2009’da Sadreddin Konevî’ye Nispet Edilen ‘Mevâridü Zevi’l-İhtisâs İlâ Makâsıdı Sûreti’l-İhlâs’ Adlı Eserin Tahkik ve Tahlili başlıklı teziyle yüksek lisansını tamamladı. Yüksek lisans eğitimi sırasında adı geçen fakültenin Tasavvuf Ana Bilim Dalında araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı. 2014’te ‘Molla Fenârî’nin Bilgi ve Varlık Anlayışı’ adlı tezini tamamlayarak ‘doktor’ unvanı aldı. Hâlen Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalında Doçent unvanı ile öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Yurt içi ve yurt dışında çeşitli ilmî toplantılarda sunulmuş tebliğleri, millî ve milletlerarası dergilerde yayımlanmış makaleleri ve çeşitli yayınevlerinden çıkmış kitapları bulunmakta, İngilizce ve Arapça bilmektedir. Yayınlanmış kitapları: İbn Ata Tefsiri Gönül Gözüyle Kur’ân: H Yayınları-2018. Bir Osmanlı Entelektüeli: Molla Fenari. İnsan Yayınları-2019. Muhammedî Nurlar: Seyid Muhammed’den Tercüme (Burak Anılır ile birlikte) H Yayınları–2020.Molla Fenârî’nin Varlık ve Bilgi Anlayışı: İnsan Yayınları-2020

Yakın Çevre

Memleketimizin içinde bulunduğu ekonomik, siyasi ve kültürel şartlar, bazen de son yıllarda peşimizi bırakmayan tabii felaketler, bizi günlük yaşantımızın bir parçası olan hayattan koparıp, uzaklara, çok uzaklara götürüyor. Öyle ki yaşadığımız çevre ve şartlardan adeta kopuyoruz. Hâlbuki yakın çevremizde de dikkate değer, hikâyesi yazılacak o kadar olaylara şahit oluyoruz ki sıradanlaştığı için ilgi alanımızın içerisine girmiyor bile.

                Hiç unutmam 17 Temmuz 1999 Marmara depreminde sabaha karşı o meşum, şiddetli sarsıntılarla birlikte çocuk çoluk ikinci kattan büyük bir telaş ve koşuşturmayla birlikte kendimizi dışarıya attık. Çok şükür evimizde görünürde bir hasar yoktu. Bizimle birlikte komşularımız da dışarıda neler olup bittiğini, merak ve korku içinde birbirlerine soruyorlardı. Bu esnada telefonuma Körfez Belediyesinden bir mesaj geldi. 1999 – 2004 Döneminde Körfez Belediyesinde Meclis Üyesi olduğum için benimle birlikte bütün Meclis Üyeleri Körfez Belediyesinin Teknik Hizmetler binasında toplantıya çağırılıyordu. Hanım ve çocuklarla vedalaşıp, Körfez Belediyesi Teknik Hizmetler sahasına gittim.

                Saha adeta mahşer yeri… Deprem sarsıntısından evleri yıkılanlar, enkaz altından kendilerini kurtarıp yakınlarının kurtarılmasını istemek için gelenler, iş makinalarından çıkan homurtulu gürültüler, insan feryatları adeta birbirine karışmış.

                En kısa zamanda Meclis Üyesi arkadaşlar iş makinalarıyla birlikte birer ekip oluşturup enkaz altında kalanların yardımlarına koştuk. Bu enkaz altından yaralı veya cansız insan çıkarma işi on günden fazla devam etti. Bu arada Tüpraş’ta çıkan Tank yangını, şehrin boşaltılmasına sebep oldu, şehri en son terk edenlerden biri de ben idim. Bu mahşeri kaçışta kendi ailemin ve çocuklarımın dahi nerede olduklarından habersiz üç günüm geçti.

                Deprem sonrası her şey yerli yerine oturup hasar tespit çalışmaları yapılıyorken, ben oturduğum evin sağlamlığına güvenerek rahat ve vurdumduymazlıkla hareket ederken, komşularımdan birisi, uzaktan evimin çatısının bir kısmının çöktüğünü görmüş. Çatıya çıktığımızda ne görelim, evin bacası, çatının büyük bir kısmı gerçekten çökmüş.

                Bütün buraya kadar anlattıklarımdan çıkaracağımız dersler; dışınızda, uzaklarda gelişen olaylar sizin için daha öncelikli oluyor.

***

Suç Kimin, Kim Suçlu?

                Geçtiğimiz günlerde şehir içi dolmuşunda seyahat etmekteyim. Minibüs durağa yanaşmak üzereyken iri yarı genç birisi oturduğu yerden kalkarken kolunu önünde oturan vatandaşın ensesine öyle bir çarptı ki adam can havliyle: “Neler oluyor, ne vuruyorsun!” Diye bağırdı. Ötekisi özür dileyeceği yerde, gençliğine iri kıyım cüssesine güvenerek o daha fazla bağırmaya başladı. Ne kolunun çarptığı kendisinden yaşça büyük insandan ne de minibüs içindeki genç yaşlı insanlardan utanmadan.  

                Minibüsün içerisindekilerin; kolu çarpan adamdan özür dilemesini beklemeleri gerekirken ensesine yumruk yiyen yaşlı adamı suçlayıp, serzenişte bulundular. “Ne olacak amca bilmeden kolu çarpmıştır”, “olayı fazla büyütüyorsun” gibi.

                Minibüs genç adamı durakta indirip yoluna devam ederken bu defa şoför: “Amca sen de amma da abarttın, ne olacak çarptıysa insanlık hali” gibi sözler sarf etti.

                O zaman bende minibüsten inip evime gidinceye kadar olayın şokunu atlatamadım. Ya şoför ve minibüstekiler haklıydı, ya da ensesine yumruk yiyen vatandaş. Aslında adamın kolu öndekinin ensesine çarptığında kendisi bir özür dilese olay bu kadar büyümeyecekti ama olayı öyle bir noktaya getirdi ki, kendisini haklı çıkarmasını bildi.

                Anlaşılan o ki, burada haksız olan yumruğu yiyen vatandaş ve benim düşünce sistemimdi. Aksi takdirde minibüsün içindeki onca insan yanılmış olamazdı!

***

O Halde Soruyorum Biz Neden Böyleyiz?

*Yıllar boyu geri kalmış ülkeler sıralamasından neden kurtulamıyoruz?

*Neden kadın cinayetleriyle anılır bir ülkenin vatandaşlarıyız?

*Her Allah’ın günü sokaklarda, trafikte en ufak bir olayda insanlar neden birbirini boğazlıyor?

                En önemli gerçek şu ki; Mustafa Kemal Atatürk ve onun arkadaşlarının haricinde gerçek vatansever ve aydın yetiştirememişiz.

                Çatalın sol elle, bıçağın sağ elle tutulmasını halka öğretmeğe çalışan, İstanbul’un Kadıköy’ünde, Karaköy’ünde oturup Agop’un meyhanesinde demlenirken köy ve köylüyü kurtaracağından dem vuran Tanzimat kafalı aydınlar, maalesef bu millete hiç bir şey verememişlerdir.

                Aydın olmak, güzel ve pahalı elbiseler giymek, lüks arabalara binmek, kafa çekip nutuk atmak değildir.

                Aydın bir milletin beynidir. Aydın, Milletin zihnini, iradesini ve kudretini, halkın bilincini ve düşüncesini uyandıracak insanlardır.

                Aydın, Milletin alt katmanlarına, köylüsüne, işçisine daha güzel bir hayatın nasıl yaşanılacağını, nasıl çalışacağını, ailesinin ve çocuklarının sağlığını nasıl koruyacağını öğretendir.

                Bir aile hayatının nasıl olması, eşlerin birbirlerine nasıl davranılmasını, çocuklarını nasıl yetiştirmeleri gerektiğini öğretendir aydın.

                Bu konuda en büyük sorumluluk öğretmenlere düşüyor. Çünkü öğretmen bir çocuğa göre en büyük “İDOL” dür. Çocuk kendi öz anne ve babasından ziyade öğretmeninin söylediklerini uygular, onun davranışlarını taklit eder.

                Sağlık mutluluk ve aydınlık bir Türkiye dileklerimle.

Rüzgâr Eken Fırtına Biçer

Çocukluğumuzdan beri “Çırpınırdı Karadeniz” Türküsünü hüzünle, gözlerimiz yaşlı, yaşlı dinledik ve mırıldandık hep. Rusya’nın zulmünde inleyen Azerbaycanlı Türk kardeşlerimizin ıstıraplarını, çilelerini en derinden hissettik yıllar boyu. Bu ıstırapta çaresizliğimizin de payı büyüktü elbette.

 Sabır her şeye dermanmış. Köprünün altından çok sular geçti. Can Azerbaycan yıllar sonra bağımsızlığına kavuştu. Fakat Rusya, Türkiye ile Azerbaycan arasına sinsice bir tuzak kurarak Ermenistan’ı bir hançer gibi aramıza yerleştirdi. Bu yüzden Azerbaycan, özgürlüğünü doya doya yaşayamadı. Rus’un zulmünden kurtulduğu halde Ermeni’nin kalleşliğinden kaçamadı.

Dünya, insanlık tarihinin en korkunç katliamlarından birine uyandığında, takvimler 26 Şubat 1992’yi gösteriyordu. Tarihe kara bir leke olarak geçen katliam, Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ bölgesindeki Hocalı’da meydana geldi. Ermeniler kadın, erkek, çocuk ayrımı yapmaksızın önüne geleni katletti.  Bu katliamda, 613 kişi can verdi. Şehit olanlarda ağır işkence izleri vardı. Bu hunharca katliam, o dönemde çekilen görüntülerle ve katliamdan sağ kurtulanların anlattıkları ile tarihe kanlı harflerle yazıldı.

Resmi kayıtlarda, şehitlerden 63’ü çocuk, 106’sı kadın, 70’i yaşlıydı. 487 kişi ağır yaralı olarak kurtulmuştu. Esir alınan 68’i kadın, 26’sı çocuk 150 kişiden hiç haber alınamadı. Azerbaycan, Hocalı’da yaşananların “soykırım” olduğunu ilan etti. Bu acı, Türk milletinin kalbinde unutulmadan hep yaşadı. O günleri görüp yaşayan tanıkların anlattıklarında bazı bölümler:

Fransız gazeteci Jean-Yves Junet: “Bu gördüklerim gerçek olamaz, bunlar ya beynimin bana oynadığı bir oyun ya da Azeriler çok iyi mizansen hazırlamışlar” diye düşündü ilk önce. Öyle ya, hangi insanoğlu soğukkanlı bir şekilde elleri bile titremeden diri diri yalnızca kemikleri kalana kadar bir insanın kafa derisini yüzebilirdi? Ya da nasıl bir insan hamile bir kadının karnını kasatura ile yarıp doğmamış çocuğu oradan alıp sonra da çocuğu süngüleyebilirdi? Fakat katliamdan sağ kurtulmayı başaran bir avuç kişinin yeri göğü inleten feryatları bu gördüklerinin ne bir oyun ne de bir mizansen olmadığını tekrar hatırlattı ona. Jean Yves Junet Hocalı’da tanık olduğu vahşetin büyüklüğünü, “Pek çok savaş öyküsü dinledim, faşistlerin zulmünü işittim, ama Hocalı’daki gibi bir vahşete umarım hiç kimse tanık olmaz” diyerek özetlemekte gördüklerini.

Amerikalı gazeteci Thomas Goltz’un Amerika’nın Sesi’ne (VOA): “Gördüklerimiz karşısında Reuters muhabiri Elif Kaban ve eşim Hicran donup kaldılar. Fotoğrafçı arkadaşım öyle etkilenmişti ki fotoğraf çekebilmesi için kendisini objelerin üzerine doğru itmem gerekiyordu. Cesetler, mezarlar, evet hepsi mide gerektiriyordu. Ama olanları anlatmak, dünyaya duyurmak gerekliydi. Hayatta kalanları bularak hemen orada neler dediklerini kaydettik. Bazı cesetleri tanımaya çalıştım ama yüzlerinden vurulanlar, tanınmayacak halde olanlar vardı. Bazılarının kafa derileri yüzülmüştü.”

Ermeni Zori Balayan, 1996 yılında basılan Ruhumuzun Canlanması adlı kitabında  ise hiçbir pişmanlık belirtisi  göstermeden şunları yazmıştır: “Biz arkadaşımız Haçatur’la ele geçirdiğimiz eve girerken askerlerimiz 13 yaşında bir Türk çocuğunu pencereye çivilemişlerdi. Türk çocuğunun bağırış çağırışları çok duyulmasın diye, Haçatur çocuğun annesinin kesilmiş memesini çocuğun ağzına soktu. Daha sonra bu 13 yaşındaki Türk’e onların atalarının bizim çocuklara yaptıklarını yaptım. Başından, sinesinden ve karnından derisini soydum. Saate baktım, Türk çocuğu yedi dakika sonra kan kaybından öldü. Haçatur daha sonra ölmüş Türk çocuğunun cesedini parça parça doğradı ve bu Türk’le aynı kökten olan köpeklere attı.”

Ermeni gazeteci Daud Kheyriyan “For the Sake of Cross” (Haçın Hatırı İçin) isimli kitabında: “…Gaflan denen ve ölülerin yakılmasıyla görevli Ermeni grup Hocalı’nın 1 kilometre batısında bir yere 2 Mart günü 100 Azeri ölüsünü getirip yığdı. Son kamyonda 10 yaşında bir kız çocuğu gördüm. Başından ve elinden yaralıydı. Yüzü morarmıştı. Soğuğa açlığa ve yaralarına rağmen hâlâ yaşıyordu. Çok az nefes alabiliyordu. Gözlerini ölüm korkusu sarmıştı. O sırada Tigranyan isimli bir asker onu tuttuğu gibi öteki cesetlerin üstüne fırlattı. Sonra tüm cesetleri yaktılar. Yapabileceğim bir şey yoktu. Ben Şuşa’ya döndüm. Onlar Haç’ın hatırı için savaşa devam ettiler.”

“…Bazen ölü bedenlerin üzerinde yürüdüğümüz de oldu. Bir bataklığı geçmek için ölü bedenlerden oluşan bir yol döşedik. Ben cesetler üzerinde yürümeyi reddettim. Albay Olganyan korkmamamı emretti…”

Rus televizyon muhabiri Yuri Romanov  “Ben Savaşı Çekiyorum” adlı kitabında gördüğü vahşeti şöyle anlatmaktadır: “Ben helikopterin camından bakıyordum ve gördüğüm, bu insanlık dışı dehşet verici manzara gerçek anlamda beni hayretler içinde bırakıyordu… Büyük bir alan kadın, yaşlı ve çocukların cesetleri ile doluydu. Cesetler arasında bulunan ninesine sarılmış küçük kız cesedi, insanı yakan bir manzara idi. Beyaz saçlı, başı açık ninenin yanına küçük kız uzanmıştı. Nedense, onların ayaklarını dikenli tellerle bağlamışlardı. Ninenin elleri de bağlıydı. Her ikisinin kafasında kurşun yarası vardı. Yaklaşık 4 yaşındaki kız çocuğu hayatının son anında ellerini, ölmüş anneannesine uzatmıştı. Bu sahneden o kadar etkilendim ki, kamerayı bile unuttum…”

Ne yazık ki tüm dünyanın gözleri önünde böyle bir katliam yaşanmasına, tüm kanıtlarıyla, itiraflarıyla  Ermenistan’ın yaptıklarının ortada olmasına karşın, bizler katliamcı olarak suçlanmaktayız.

 Türklerin katliam yaptığını iddia eden Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy, Hocalı katliamı sırasında daha annesinin karnında olan ve kurtulmayı başaran Zarife Guliyeva’nın mektubunda sorduğu, “1915’te, 100 yıl önce yaşanan olaya soykırım diyorsunuz ama 20 yıl önce Hocalı’da yaşanan soykırımı neden görmüyorsunuz?” sorusuna bir türlü cevap vermemekte, verememektedir.

Bu zulmü Fanatik Ermeniler az görmüş olacak ki yine sabredemeyerek, 14 Temmuz 2020‘de Azerbaycan ordusundan biri tümgeneral olmak üzere 7 askeri şehit ettiler.  Bu kalleşlik, Dağlık Karabağ’ın işgalden kurtarılmasına giden savaşın fitilini ateşledi. Azerbaycan ordusu, işgal altındaki topraklarını bir bir kurtardı. Yeni bir anlaşma yapıldı.

 Bu gelişmelere rağmen fanatik Ermeniler hiçbir zaman sözlerinde durmamıştır. İşgal ettikleri Azerbaycan topraklarını tamamen terk etmemiş, uygun bir zamanda kalleşliklerine devam edebilmek için  önemli yerlere ve Azerbaycan’da kalmak isteyen kendi vatandaşlarının arasına kümelenmişlerdir.

İşte son günlerde bu çeteler yine hortlamaya başlayarak saldırılarına, katliamlarına  devam etmek istemişlerdir. Fakat Azerbaycan eskisi gibi güçsüz değildir artık. Bu çapulculara hak ettikleri cevabı anında vermiştir. Canını kurtarmak isteyenler silahlarını teslim etmek zorunda kalmıştır. Bu gelişmeler üzerine Ermenistan’a büyük bir Ermeni göçü başlamıştır.

Göç edenlerin bir kısmı mecburiyetten, bir kısmı da Türklere yaptıkları zulümden “belki de bir nebze utanarak” yollara düşmüştür. Fakat bir farkla, yıllar önce kendi yurdunu terk etmek zorunda kalan yaralı, yaya, aç susuz çıplak Türkler gibi değil, karnı tok, yardım alan, can ve mal emniyeti sağlanmış, istekli ve özel arabalarında Ermeni vatandaşları olarak göç etmektedirler.

Öyle sanıyorum ki Türk’e kin ve öfkesi dinmeyen bir takım Fanatik Ermeniler, bu göçe katılmayarak yine Azerbaycan topraklarında gizlenmiştir. Zamanı geldiğinde kalleşliklerine, kan dökmeye devam edebilmeyi planlamaktadırlar. Türk’e duydukları kin ve öfke hala devam etmektedir.

Geçen gün haberlerde Ermenistan’ın ünlü bir bayan mankeninin,  silahlanarak çetelere katıldığını izledik. Yurt dışındaki görevlilerimizi tehdit ettiklerini, zorbalık yaptıklarını gördük. Bu hareketler, Fanatik Ermenilerin hala Türk’e kin ve nefret beslediğinin bariz kanıtıdır.

Türkiye devleti,  Ermenistan’a ne kadar çok zeytin dalı uzatsa da, bir kısım fanatik Ermenilerin Türk’e  duyduğu kin ve nefret şimdilerde hala sıcaklığını korumaktadır.

Umarız bu nefret duygularının yerinde, tez zamanda barış çiçekleri açar. Biz Yunusların, Mevlanaların, Hacı Bektaş’ı Velilerin torunlarıyız. Yalanını itiraf edene, kötülük yapmaktan pişman olup vaz geçene ve özür dileyene her zaman bağrımızı sonuna kadar açarız. Yeter ki bu duygular samimi ve gerçek olsun.

Yıllarca hüzünle terennüm ettiğimiz “Çırpınırdı Karadeniz” türküsünü artık sevinçle söylemek istiyoruz. Umarım Ermenistan uzatılan yeni zeytin dalına tutunmayı bilir. Bu fırsatı iyi değerlendirir.

Rüzgâr ekenin fırtına biçeceğini her kes iyi bilmektedir.

Sevgiyle kalın…

Cemaat / Siyaset İlişkisi

“Cemaat” sözcüğü bizzat cemaat yapılanmaları tarafından masumiyetinden uzaklaştırılmış, ona siyasal hatta örgütsel bir kimlik kazandırılmıştır ki, bunun en acı sonuçlarını ne yazık ki Türkiye yaşamıştır… Hem de “darbe” girişimine kadar uzanan bir sinsi süreçte…

*

Milleti defalarca, üstelik jet hızıyla dolandırmasına rağmen kimi cemaatlerin halen peşinden gitmeye devam ettiği cüppeli ve sarıklılara ne demeli?..

*

Masum Müslümanlara peygamberin da adını kullanarak terlik, misvak ya da sözde “yanmayan kefen” satan cemaatlere nasıl bakılmalı ki?..

*

En vahimi de, Devleti yöneten bürokratlara kadar herkesin uzun yıllar “cemaat” diye masumiyet yüklediği ve “hizmet” ehli gibi desteklediği Fethullahçılardan ders alındımı dersiniz?..

*

Hani adları bir anda “cemaat”ten FETÖ’ YE, yani “hizmet”ten “terör Örgütü”ne dönüşenlerin nereden nereye geldiği analiz edilebildi mi?..

*

Evet; tecavüz yurtları, FETÖ dehşeti, Adnancılar vakası ve son yıllarda şaibeden kurtulamayan “cemaat” kılığındaki onlarca örgütsel yapının yol açtığı vahim sonuçlara rağmen halen tarikatçılığı savunanlara akıl sır ermiyor…

*

Asıl soru şudur; tarikat-cemaat kılığındaki yozlaşmış yapılar Müslümanlara zarar verirken ve İslam’ı yozlaştırırken aslında kim “akıllı olmalı’’ acaba…

Atatürk bu soruya 1925’te, “tekke ve zaviye”leri kapatarak yanıt vermişti de, nerede bunu anlayacak akıl, neredeeee?..

*

Cemaat-tarikat kılığındaki yozlaşmış yapıları izleyen aydın Türk genci DEİZİM diye tanımlanan İslam öncesi Türk dünyasının inanç sistemine sıcak bakmaya başladılar bile…

*

‘’DEİZM’’ , kısaca ‘’YARADANCILIK’’ demektir.

‘’TANRICILIK’’(özgün biçimiyle ‘’TENGRİCİLİK’’) diye adlandırılıyor.

Giderek ‘’yaygınlaşan deizmde’’ de Tanrı’ya inanç vardır.

*

Bugün çok büyük bir kısmı Müslüman olan Türkler, şimdi *DEİZM* denilen yeni bir ‘’İnanç Sistemini’’ tartışmaya başladılar.

Çünkü bugün uygulanan Müslümanlık, bu ‘’MİLLETE’’ dar gelmeye başladı görüşü yaygın… Niçin mi? Ya da Nasıl mı?

*

–Kadının aşağılanması,

–Aklın-bilimin horlanması,

–Orta Çağ Arap geleneğinin din diyerek topluma zorla giydirilmesi…

–Dinin siyasetçileri iktidarda tutmak için araç olarak kullanılması;

–Hatta yolsuzlukları aklayan bir örtü yapılması…

–Zalime, sömürgene karşı tavır takınmaması;

–Emperyalist Batı’nın savunucusu konumuna düşürülmesi;

*

Bugünkü İSLAM’I özellikle okumuş gençler arasında sevimsiz kılıyor.

Ve böylece yeni bir arayış başlıyor. Bulunan ‘’YENİ DİN’’ de ‘’DEİZM’’ diye adlandırılıyor.

*

İSLAMDAN ÇOK ÖNCA OLAN ‘’DEİZM’ İNANCINI ALEVİ-BKKTAŞİ DENİLEN KİTLE, BUGÜNLERE KADAR İSLAM İLE HARMANLAYARAK TAŞIDI.

*

Alevi-Bektaşi kültürüyle beslenmiş bir kısım vatandaşımız, Hz. Muhammet’in vahiy doğmalarıyla beslenerek ortaya koyduğu İslam Dininin toplumu yönetmede dünyevi ayağının Kerbela katliamıyla sonlandığı, İslami terörüze eden diktatörlüğü öncelemiş Emevi İslam anlayışının başladığı inancındadırlar

*

DEİZM denen atalar dininin elbette ki yenilenecek yönleri vardır ama bugün terörist imal eden Emevi İslam* anlayışından da Yahudilik ve Hıristiyanlıktan da bin kez üstündür.*görüşündeler…

*

Kur’an’ın öngördüğü ‘’İnanç Sistemi’nin yerine Bedevi Kültürüyle/ Orta Çağ Arap Egemenliğiyle beslenmiş ‘’Siyasal İslami’’ öne çıkarırsanız; aklını çalıştıran, mantığını kullanan sömürülmeye muhatap ezilmiş aydın Türk Genci de, zengin tarihinden beslenerek İnanç Sisteminde yeni arayışlara girer… Vebalini, başta Diyanet Başkanlığı olmak üzere toplumu yönetenler çeker.

Yâdında mı O Günler?

1930-1950 Yılları Arasında Yayımlanan Hâtıralarda Siyâsî, Sosyal Ve Kültürel Hayat

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 591 sayfalık hacimli ve zengin bir kitap… Muhtevası görünümünden daha hacimli…

Eser; İbrâhim Özen’in doktora tezi olarak hazırlanmıştır. Bilindiği gibi tezler, yazarının canını dişine takarak, gecesini gündüzüne katarak bütün dikkatiyle, maddî ve mânevî gücüyle ve de mahâretiyle ürettiği seçkin ürünlerdir. Kılı kırk yararak inceleyen, zor beğenen jüri üyelerinden geçer not alabilmek, kariyerinde ilerlemek isteyenler, çalışmalarını beğendirmek için var güçleriyle çalışmak mecburiyetindedir. Böyle bir jürinin geçer not verdiği bütün eserler, okuyucunun da takdirini hak etmiş olurlar.

Önemli bir hususu da belirtmek gerek: Meth-ü senâlara bakılarak alınan eserlerde beklenti çıtası yükseklerde olur. Okuyucu, kitabı bitirdikten sonra, ‘methedildiği kadar değilmiş’ de diyebilir. Yukarıdaki satırlar, böyle denilmeyeceğinin garantisi değildir elbette. Mâlum: renkler ve zevkler tartışılmaz.  Ancak mesele, ‘Zurnada peşrev olmaz. Ne çıkarsa bahtına’ sözü ile geçiştirilemeyecek kadar harc-ı âlem değildir.

Eserin müellifi İbrâhim Özen, eserine didaktik özellik kazandırmak için edebî konuulara da temas ediyor: Bu cümleden olarak ‘hâtırat’ ile ‘otobiyografik eser’ arasındaki farkı şöyle açıklıyor:

‘Hâtırat hem metin yazarının hayatına hem de yaşanan olaylara ışık tutan bir türdür. Hâtıratı, otobiyografik eserlerden ayıran en belirgin özellik, yazarın kendisini değil yaşadıklarını anlatmasıdır. Yazarın çevreye olan dikkati, yaşadığı, şâhit olduğu yahut (doğruluğuna inanmış olmak şartıyla) duyduğu veya (tam ve doğru hatırladığına emin olmak şartıyla) görgü şâhidi olduğu sosyal hâdiselere yer verdiği yazılı metinlerdir. Bu sebeple hâtırat; târih, edebiyat, sosyoloji, psikoloji gibi sosyal ilimlere de katkı sağlar. Ayrıca okuyucuya geçmişi tahlil etme, doğru ile yanlışı, müspet ile menfiyi ayırt etme imkânı bulur. Bunlardan ders alanlar sâyesinde hâtırat yazıları didaktik özelliğe sâhip olur ki, yeni nesillere; daha medenî, daha anlayışlı bir hayatın kapılarını açar.

Aynı hâdisenin farklı kişiler tarafından değişik bakış açılarıyla ele alınması durumunda okuyucuyu araştırmacı olmaya yönlendirir.                                                                                                                                                                                                                                                                           

***

Arka kapak yazısında kitap, kendisini şöyle tanıtıyor:

Yâdında mı O Günler? Hâtırat yazarının okuyucusuna yönelttiği bir sorudan ziyâde okuyucuyla birlikte geçmiş zamanı yâd etme dileği taşır. Mâzinin izini tâkip bu çalışmanın temel kaynakları, 1930-1950 yılları arasında yayımlanan, gazete ve dergi sayfalarında kalan hâtıratlardır. Hâtıratların içeriğine bağlı olarak Sultan İkinci Abdülhâmid Han döneminden Türkiye Cumhuriyeti nin ilk yıllarına uzanan geniş bir dönem, çalışmanın sınırları dâhilindedir.

Yâdında mı O Günler? siyâsî, sosyal, kültürle alâkalı ve edebî hayata yönelik topluma mâl olmuş şahsiyetleri, olayları ve meseleleri târihî gerçekliğe bağlı kalarak bizzat yaşayanların ve işitenlerin bakış açılarıyla inceleme gayreti taşımaktadır.

Yâdında mı O Günler? üç bölümden oluşmaktadır. Hâtırat türünün özellikleri, diğer otobiyografik türlerden ayrılan belirgin yönleri, kurmaca metinlerle bağı, târih ve edebiyat araştırmalarındaki yeri giriş bölümünde incelenmiştir. Siyâsî târihe ayrılan birinci bölümde târih kaynaklarındaki kronolojik bilgi; yazarların şâhitliği, onların dönem, olay ve şahsiyetlere yönelik yorum ve değerlendirmeleriyle anlatılmış, böylelikle târihin seyri hâtıratlardan tâkip edilmiştir. İkinci bölüm; dönem ve topluluklar, sansür, kavga ve dostluklar, mahfiller, edebî eser hikâyeleriyle edebiyata ayrılmıştır. Edebî hâtıraların rol sâhibi olduğu bu bölümde şâir ve yazarların sanat mâceraları ve edebiyat ortamları kendi şâhitlikleriyle okuyucuya sunulmuştur. Üçüncü bölüm toplum ve kültür hayatıyla ilgilidir. Hâtırat içeriklerine bağlı olarak Osmanlı Devleti’nin son dönemiyle sınırlı kalan bu bölümde eğlence, mekân, okul, âile, kadın, Türk kimliği ve ulaşım gibi hayatın içinden meselelere dikkat çekilmiştir.

‘İÇİNDEKİLER’ sayfasında yazılı olanlar, okuyucunun kararını belirleyecek güvenilir bilgiler ihtiva ediyor:

GİRİŞ: HÂTIRAT HAKKINDA:

Hâtıratın Kısa Târihçesi, Hâtıratın Genel Özellikleri, Hâtıratın Diğer Türlerle İlişkisi, Hâtırat ve Günlük, Hâtırat ve Otobiyografi, Hâtırat ve Gezi Yazısı, Hâtırat ve Biyografi, Hâtırat ve Kurmaca Metinler, Hâtıratın Târih ve Edebiyat Araştırmalarındaki Yeri.

BİRİNCİ BÖLÜM / HÂTIRATIN İZİNDE SİYÂSÎ TÂRİH:

Sultan İkinci Abdülhamid Han Dönemi, Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın Husûsî Hayatı, Bir Mizaç Özelliği: Vehim, Hafiye ve Jurnal, Toplumda Hafiye ve Jurnal Korkusu, Jurnallerin Sonucu: Sorgu-Hapis-Sürgün, Hafiye Gölgesinde Eğitim, İkinci Meşrutiyet’in İlânı İçin Yapılan Gizli Faaliyetler, İkinci Meşrutiyet Dönemi, Meşrutiyet’in İlânı, 31 Mart Vakası, Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşı, Siyâsî ve Askerî Yönü, Yaralı ve Hasta Askerler – Rumelili Aileler, Bâbıâli Baskını, Mahmut Şevket Paşa Suikastı. Birinci Dünya Savaşı, Savaşa Katılma Süreci, Cephelerdeki Mücâdele, Çanakkale Cephesi, Kafkas Cephesi, Sina-Filistin Cephesi, Irak Cephesi, Savaşın Ekonomik Cephesi, Mütareke Dönemi ve Millî Mücâdele, İşgal Yıllarında İstanbul, Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a Çıkışı, Erzurum ve Sivas Kongreleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Açılışı Millî Mücâdele İçin Çalışan Gizli Teşkilâtlar, İzmir’in Kurtuluşu, Millî Mücâdele ve Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Ankara, Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk ve İnkılâplar, Atatürk’ün Mizacı, Atatürk’ün Sofrası, İnkılap Hâtıraları, Cumhuriyet’in İlânı, Şapka İnkılabı, Harf İnkılabı, Târih Çalışmaları, Dil Çalışmaları, Çok Partili Hayata Geçiş Denemeleri, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Serbest Cumhuriyet Fırkası.

İKİNCİ BOLUM / HÂTIRAT VE EDEBİYAT:

Edebî Dönemler ve Topluluklar, Edebiyat-ı Cedide Topluluğu, Fecr-i Atî Encümeni, Millî Edebiyat Hareketi, Nâyîler Hareketi, Yedi Meşale Hareketi, Garip Hareketi, Edebiyat ve Sansür, İkinci Abdülhâmid Han Dönemi,  İkinci Meşrutiyet Dönemi, Mütâreke Dönemi, Atatürk Dönemi, İsmet İnönü Dönemi,  Ediplerin Kavga ve Dostlukları, Polemikler ve Tartışmalar, Dostluklar, Kırılgan ve Öfkeli Kişilikler, Evler, Salon Toplantılar, ı Kıraathâneler-Kahvehâneler, Lokantalar-Meyhâneler-Pastahâneler – Oteller,  İdârî Merkezler, Sanatkârların Hâtıralarına Yansıyan  Edebî Eserleri, Edebî Eserlerin Yazılış Hikâyesi, Edebî Eserleri Tanıtma ve Açıklama Gayreti, Edebî Eserlerin Yazılış Süreci.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM / HÂTIRATA YANSIYAN SOSYAL HAYAT

Eğlence Hayatı, Ramazan Eğlenceleri, Bayramlar, Sünnet Düğünleri, Evlilik Merâsimleri,  Hıdırellez,  Çilehâne Bayramı (Ot Toplama Merâsimi), Hamamlar, Saray Etrafında Merâsimler, Tenezzüh ve Eğlence Yerleri, Tepebaşı Bahçesi, Taksim Bahçesi, Göksu Deresi, Kâğıthane Tepesi,  Boğaziçi Âlemleri, Alemdağı ve Kayışdağı Piknikleri, Diğer Eğlence Yerleri, Okul ve Eğitim, Merâsimler, Öğrenci Gözüyle Eğitime Yönelik Eleştiriler, Aile Hayatı, Ev Düzeni, Akşam Sohbetleri, Misâfirlikler, Kadının Toplumdaki Yeri, Osmanlı Devleti’nde Türk Kimliği, Ulaşım Araçları.

Eserin son üç bölümü; SONUÇ, KAYNAKLAR ve DİZİN başlıkları altında 523-591. Sayfalarda yer alıyor.

Kitap, 1930 yılından önce yaşanmış ve fakat 1930 yılından itibâren yayın organlarında yer almış hâdiseleri de kapsadığı için çok geniş bir zaman dilimini hâtıralarda canlandırıyor.

Akıllı telefonsuz bir hayatın yaşanabilmiş olmasını havsalalarına sığdıramayan gençler kadar, ‘nerede o eski bayramlar’ diye geçmişi tahassürle anan ve hatta arayan, yaşlanmış olsun veya olmasın bütün yaş alanların, kâh haz duyarak, kâh göz pınarlarındaki ıslaklıkları silerek okuyacakları bir kitap. 

*** 

‘Kaynaklar’ bölümünün tahlilinden anlaşıldığına göre eserin yazarı İbrâhim Özen, 199’u kitap tez ve bildiri, 484’ü gazete ve dergi gibi süreli yayın, 51’ ansiklopedi ve sözlük türünde yer alan 734 adet kaynaktan faydalanmıştır. 

Dr. Öğr. Üyesi İBRÂHİM ÖZEN: 1987 yılında İzmir’de doğdu. İlk ve orta öğretimi burada tamamladı. Gazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden 2009 yılında mezun oldu. Aynı üniversitenin çatısı altında 2011 yılında ‘Edebiyat Târihlerinin Yeni Türk Edebiyatına Yaklaşımı’ başlıklı teziyle yüksek lisans; 2016 yılında ‘Hâtıratlarda Siyâsî, Sosyal ve Kültürel Hayat [1930-1950]’ başlıklı teziyle doktora eğitimini tamamladı. Ebubekir Hâzım Tepeyran’ın ‘Eski Şeyler’ adlı hikâye kitabını günümüz Türkçesine aktardı. Mahmut Yesari’nin gazete ve dergi sayfalarında kalan hâtıralarını ‘Bâbıâli’den Son Selâm’ başlığıyla kitaplaştırdı. Peşi sıra Burhanettin Tepsi’nin ‘Bir Aktörün Hâtıraları-Silvain’in Şakird-i Marifeti’, Suphi Nuri İleri’nin ‘Gazetecilik Hâtıralarım’, Aziz Samih İlter’in ‘Trablusgarp Harbi’nin Gizli Cephesi’, Naşit Özcan’ın ‘Komik-i Şehir Naşit Efendi’ ve Hüseyin Suat Yalçın’ın ‘Hem Hatırlar Hem Gülerim’ isimli hâtıralarını yayımladı. 1940’ların züppelik modası olan bobstillerle ilgili ‘Kısa Pantol Bol Caket Bobstile Maşallah’ adlı araştırma inceleme kitabını yazdı. Hâtırat, biyografi, günlük ve gezi yazısı gibi otobiyografik türler, Cumhuriyet dönemi süreli yayınları, modern Türk romanı ve hikâyesi çalışma alanları arasındadır. İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Yeni Türk Edebiyatı alanında doktor öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. 

TÜRKÇEMİZ

Dil, insan kalabalıklarını millet hâline getiren unsurların başında gelir. Dil, fertler arasındaki anlaşmayı sağlayan, millî birliğin esâsını ve özünü teşkil eden bir araçtır. Toplumlar, millet olmayı bir dile sâhip olmakla elde eder ve millî varlıklarını da kendi dilleriyle koruyabilirler. Dilini geliştirip zenginleştiremeyen, yabancı dillerin istilâlarından koruyamayan milletler, ne millî bir kültür oluşturabilir, ne de oluşmuş kültürlerini koruyabilirler. Yozlaşma ve yabancılaşma dille sınırlı kalmayarak, zamanla bütün değerlerin yok olmasına ve millî birliğin telâfisi imkânsız zararlar görmesine sebep olur. Dili yozlaşan, yabancı dillere karşı; gerek toplum hayatında, gerekse öğretim ve eğitimde geri plânda kalan bir milletin geleceği, ciddî şekilde tehlikeye düşer.

Bugün dilimiz iyi konuşulup yazılamamaktadır. Türkçemiz her geçen gün biraz daha bozulmakta ve cümle bozukluklarına hemen herkesin konuşmasında rastlanmaktadır. Dilimize karşı kayıtsızlık ve özenti, maalesef iş adamlarımızı ve esnafımızı da etkilediğinden üretilen mal ve ürünlerin isimlerinde, ticârî unvan ve adlarda yabancılaşma süratle artmaktadır. Şehirlerimizin cadde ve meydanlarında dolaşıldığı zaman, mağaza ve işletmelerin isimlerinde nasıl bir dil kirliliği yaşadığımız rahatlıkla görülebilmektedir.

Bilerek veya bilmeyerek günlük konuşmalarımızda; ‘uyum’ yerine ‘adapte’, ‘çaba’ yerine ‘efor’, ‘büyük’ yerine ‘makro’, ‘küçük’ yerine ‘mikro’, ‘torba’ yerine ‘poşet’… gibi pek çok kelimenin Türkçesi yerine, yabancı dillerdeki karşılıklarını kullanır hâle geldik. Aynca ‘Rumeli’ yerine ‘Roumelie’, ‘Durak’ yerine ‘DoRock’, ‘Paşa’ yerine ‘Pasha’, ‘Efendi’ yerine ‘Efendy’ ‘dönerci’ yerine ‘dönerchi’ ve ‘Ahmet’in’ yerine Ahmet’s’ gibi Türkçe veya Türkçeleşmiş kelimeleri yabancı dil kurallarına göre yazarak kullanmak sıradan hâle geldi. Millî Eğitim yerine, milsizi olurmuş gibi ‘Milli Eğitim’ gibi… daha da kötüsü; ‘evet’in yerini ‘yes’ler, ‘okey’ler aldı, vedâlaşmalarımız ‘bye bye’larla yapılır oldu.

Dilimizle ilgili sıkıntılardan bir diğeri de, kavramlar ve terimler üzerinde anlayış birliğinin sağlanamayışıdır. Bu durum dilde kavram kargaşasına sebep olduğu gibi, millî birliğimize de zarar verecek boyutta kamplaşma ve krizlere sebep olmaktadır. Üzerinde hemen hemen hiç anlaşmaya varılamayan, herkesin işine geldiği gibi anladığı ve anlatmak istediği milliyetçilik, ilericilik ve gericilik gibi kavramlar bunun örnekleridir.

Gençlerimizin çoğu kelime ve deyimleri yerli yerinde kullanamıyor, özellikle de içinde uzun ses bulunan kelimeleri doğru söyleyemiyor. Kelime hâzineleri son derece kıt; birkaç yüz kelimeyle günlük konuşmaları idâre ediyorlar. Gençlerimiz Türk dilinin güzellik ve zenginliğinden; kendi dilinde düşünebilme zevk, gurur ve bağımsızlığından maalesef mahrum durumdadır. Yeni yetişen nesillerin, ana diliyle yazılmış romanları, hikâyeleri, şiirleri anlayamadan yetişmeleri; târihlerinden, kültürlerinden ve dolayısıyla medeniyetlerinden habersiz olmalarına ve bu değerlerden kopmalarına, hattâ düşman olmalarına sebep olmaktadır.

Bütün bu aksama sebeplerinin başında, dilimizin iyi öğretilememesi ve dil şuurunun geliştirilememesi gelmektedir. Dil eğitimi, ilk ve orta öğretimin en önemli hedeflerinden biri olmasına rağmen, yeni yetişen nesillere, dilimizin doğru dürüst telaffuz edilip konuşulması ve yazılması okullarda öğretilememektedir. Diğer bir sebep, okullarda ve üniversitelerde eğitim dilinin yabancı dille yapılmasıdır, ilim ve teknolojideki hızlı gelişmeler, basın ve yayın kuruluşlarının kullandığı doğru olmayan dil, ticârî hayatın getirdiği yabancılaşma, bilgisayar ve internet kullanımı, dilimizde bozulmalara yol açan sebepler olarak karşımıza çıkmaktadır.

Güzel bir Türkçenin yeni nesillere aktarılarak varlığını koruyarak devam ettirebilmesi için, kişiler ve toplum olarak, titiz ve dikkatli olmamız gerekmektedir. Bu konuda hepimiz dil şuuruna sâhip olmak ve şuurlu hareket etmek ve şuurlu insanlar yetiştirmek mecbûriyetindeyiz. Dilimizin bozulmasını önlemek ve yabancılaşmanın önüne geçmek için Türkçenin doğru kullanımıyla ilgili dikkatin oluşturulmasına, öncelikle aileden başlanmalıdır. Çünkü çocuklarımız Türkçeyi önce ailelerinden öğrenmektedir. Okul öncesi eğitimden başlayarak yükseköğretime kadar eğitimle ilgili gerekli tedbirler alınmalı ve gereken düzenlemeler yapılmalıdır. Bu çerçevede dil eğitimi ciddî olarak gözden geçirilmeli ve öğrencilerimize dil şuuru verilmelidir.

En doğru eğitim, ülkenin kendi diliyle yapılan eğitimdir. Dil uzmanlarına göre insan en iyi biçimde kendi dilinde düşünebildiği gibi, verimliliğini ve üretkenliğini de kendi dilinde gösterir. Türk dilinin bozulma ve yabancılaşmasının önemli sebeplerinden birisi olan yabancı dille eğitime son verilmelidir. Ayrıca, üniversitelerimizde Türkçenin eğitim dili olması ve bütün tezlerin Türkçe yazılmasının sağlanması, Türkçenin ilim dili olarak gelişmesinin önündeki engelleri kaldıracaktır.

Dilin bozulma alanlarından biri de, göze doğrudan hitap eden tabelâ kirliliğidir. Bu konuda en önemli görev, mahallî yöneticilere düşmektedir. Belediyelerimiz bu konuda yetkilidir. Birçok belediye, meclis kararıyla tabelâlardaki dil kirliliğini asgariye indirebilmiştir. Belediye başkanları, bu konuda önemli mesâfeler kaydedebilir.

Radyo, televizyon ve yazılı basında kullanılan dil de, menfî ve müspet etkiler taşımaktadır. Bu sebeplerle sunucu, spiker ve metin yazarlarının mutlaka dil eğitiminden geçmesi sağlanmalıdır.

Maalesef dil kirliliği, resmî kurulularımızda da vardır. Atatürk 1 Kasım 1932 târihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılış töreninde yaptığı konuşmada: ‘Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğe kavuşması için, bütün devlet teşkilatımızın dikkatli, alâkalı olmasını isteriz.’ diyerek, devlet teşkilâtının dikkatini çekmiştir. Bu tâlimat doğrultusunda resmî kurumların dilimize gereken önemi vermesi sağlanmalı; bütün kurumlanımız, kendilerini dil denetiminden geçirmelidir.

Her şeyden önce millî bir dil politikası oluşturulmalıdır. Türk dilinin korunması ve geliştirilmesi maksadıyla çalışmalar yapmakla mükellef olan Türk Dil Kurumu’nun kuruluş kanunu bile yoktur. Kurumun kuruluş gayesine uygun, tartışmalardan uzak, Türk dilinin bütün problemlerini çözecek nitelikte yapılandırılması, çok büyük önem arz etmektedir.

Kötüye gidiş, dilimizin gücünü bilmemekten ve millî şuurumuzun dille olan bağının giderek zayıflamasından kaynaklanmaktadır. Ortada kimsenin üstlenmediği fakat aslında herkesin içinde olduğu bir ihmal vardır. Türkçeye hak ettiği titizliği göstermek, Türk milletinin her ferdinin vazifesidir. Bu konuda, aydınlara ve öncülere çok daha büyük sorumluluklar düşmektedir. Toplumları etkileme gücünü elinde bulunduran herkes, tesir edebileceği herkesi güzel ve doğru Türkçe ile konuşmaya ve yazmaya yönlendirmeli, hattâ mecbur etmelidir.

Dilimizi, Türkçemizi kaybettiğimizde; artık candan aziz vatanımız da dâhil olmak üzere, kaybedecek hiçbir değerimiz kalmamış demektir.

Oğuz Çetinoğlu: Ses Bayrağımız Türkçe. Bilgeoğuz Yayınları, İstanbul 2020.

Pahalılığa Sebep Arayan Allah’a Şirk Koşar

Geçen yazımda, “Dövizi Allah yükseltiyor! Fiyatları Allah yükseltiyor!” dan başlayıp kuantum teorisine gelmiştim. Epey uzun bir uçuş.

Asıl mesele şu: Determinizm var mıdır? Yok mudur? Yani sonuçlar, sebeplerden mi doğar? Yoksa aynı sebeplerin farklı sonuçlar doğurması mümkün müdür?

Bu sorular büyük sorular. Bilimden dine her şeyi ilgilendiren sorular. 

Bilim nedir? Bir sistemin bugünkü özelliklerinden gelecekteki özelliklerini tahmin etme gayretidir bilim. Taş elimizdeyken bırakırsak hangi hızla ve ne zaman yere düşer? Ayın ve güneşin bugünkü yerleri ve yörüngeleri belliyken bir sonraki güneş tutulması ne zaman olacak? İşte Newton fiziği, yani bizim evrenimizin fiziği bu soruların cevaplarını saniyesine kadar verebiliyor. Geçmişi tahminde, yani mesela jeolojide de aynı metot çalışıyor. Bugünkü şartları ölçüp, gözleyip, bunları geçmişte hangi şartlar yarattı diye sorup cevaplayabiliyoruz. 

Determinizmin duvarındaki çatlak

Çok kabaca Newton fiziği şu: Eğer bir taneciğin, şu andaki yerini, kütlesini ve hızını biliyorsanız gelecekteki yerini ve hızını bulabilirsiniz. Küçük bir düzeltme: Fizikte kütle ve hız yerine, bunların çarpımı olan momentum kullanılır. O halde sebep-sonuç şöyle: Bir taneciğin yerini ve momentumunu biliyorsanız onun geleceğini de geçmişini de tayin edersiniz. Mükemmel bir determinizm. 

Kuantum teorisinin ortalığı karıştırmasının sebebi şu: O evrendeki, yani çok küçük ve hafif taneciklerin evreninde taneciklerin hem yerini hem de hızını aynı anda ölçemiyorsunuz. Veya önce yeri, sonra hızı ölçtüğünüzde aldığınız sonuçlarla; önce hızı, sonra yeri ölçtüğünüzde aldığınız sonuçlar aynı değil. Aralarında Planck Sabiti denilen bir sayıyla orantılı bir fark var. 

İşte bilim felsefesinin ağır toplarından Friedrich Waismann, bu keşiflerden sonra meşhur sözünü söylemiş: “Determinizmin duvarındaki çatlak kesindir ve bu hâlden kurtulma ümidi yoktur.”

Bazı Batılı dindarlara göre, Newton kanunları evrende Tanrı’ya yer bırakmıyordu. Her şey tayin edilmişken, muayyenken, bugün olanlar dünkü sebeplerden, yarın olacaklar bugünkü sebeplerdense Tanrı neredeydi? Tabii bu madalyonun tersi de var. Her şey sebep-sonuca göre işliyorsa bu kâinatta insanın da hür seçimi yoktu. İşte muayyeniyetin, yani determinizmin, yani sebep-sonuç zincirinin duvarında bir çatlak varsa bu Tanrı’ya bir yer açardı. Bu fikrin de hemen eleştirisi geldi: Siz Tanrı’yı çatlaklarda mı arıyorsunuz!

Eşariyenin entelektüel intiharı

Müslüman dünyanın çoğuna hâkim olan itikat mezhebi Eşariye’de de determinizm var. Ama Tanrı’nın determinizmi. Evren her an yeniden yaratılıyor, he an tekrar kuruluyor. Yaratan Tanrı. O halde her anı, bir önceki andan bağımsız, dilediği gibi yaratabilir. Dolayısıyla insanın, insanın biliminin, Newton’un ve şürekâsının determinizminin veya Kuantum teorisyenlerinin yapıp ettiği o kadar da önemli değildir. Müslüman dünyada parlak bir aydınlanmadan sonra bilimin de felsefenin durup çökmesi Eşari düşüncenin hâkimiyetinden, siyasi otoriteyle birleşip hükmetmesindendir diyenler var. Mesela Müslüman Zihninin Kapanışı, mesela Kayıp Aydınlanma’nın yazarları bu fikirdedir. Birincinin alt başlığında, “Entelektüel İntihar” sözü var. 

Bir köşe yazısının kapsamından çok ayrıldığımın farkındayım. Bir daha yapmayayım. İki konuyu belirterek kapatayım. 

İrade-i külliye – cüziye

Birincisi: 

Bazı ölçmelerin birbirini bozması, sebep-sonuç dünyasının yıkılması değildir. Bu determinizmin duvarını da çatlatmaz. Kuantum evreninde bir irini bozmadan ölçülebilen değişkenler vardır ve bunların belirlediği bir sistem zaman içinde gayetle belirli bir yol alır ve her seferinde aynı yolu alır. Şrödinger’in kedisi ve şansa bağlı görünen olaylar, birbirini bozan ölçmelerden kaynaklanıyor. Telaşa gerek yok. Nitekim bendeniz, 55 yıl önce birinci ve ikinci periyot atomlarının ve iyonlarının dalga fonksiyonlarını ve enerjilerini hesapladım. O atomlar hâlâ o enerjideler. Dalga fonksiyonları da öyle.

İkincisi şu: 

“Dövizi ve fiyatları Allah yükseltiyor!” diyen hoca efendilerin bir sözü daha var ki o, bu birinciden daha vahim. Dövizin ve fiyatların yükselmesinde başka bir sebep var diyenler, Allah’a şirk koşuyormuş. Dolayısıyla kâfirlermiş! Eyy ben ekonomistim diyenler. Ekonomiyi yönettiğini söyleyenler… Dikkatli olun. Sonunuz pek hayırlı görünmüyor. 

Bunların dışında, irade-i külliye- irade-i cüziye en makulü galiba.

Bu son olsun. Bizim dünyamıza döneyim. Yoksa hiç terk etmemiş miydik?