18.8 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 240

Nasıl düşünürdük?

Televizyon dizilerinde, bir dostun diğerine söylediği klişe bir söz var: “Ne düşünüyordun?” Biri, öyle olmayacak bir hata yapmıştır ki nasıl yaptığı, yaparken aklının nerede olduğu merak edilir. Bu ifade, İngilizce “What were you thinking?” sözünün tercümesi. Türkçesi, “Aklın neredeydi?” olmalı.

Bilim felsefesi, bilim tarihi okuyup öğretirken benim zihnimi kurcalayan soru da buna benziyor: Bilim yokken akılları neredeydi? Ne düşünüyorlardı? Daha da ilginci: Nasıl düşünüyorlardı? 

Öyle ya, bilim, gerçeği bulmak için sonradan keşfettiğimiz bir alet. Peki, bilim yokken gerçeği merak etmiyor muyduk? Muhakkak ediyorduk. Zaten cinsimizin ismi, Homo Sapiens. “Farkında insan.” Mesela Neanderthal kuzenlerimize Homo Neanderthalis diyoruz. Farkındalığı onlara layık görmemişiz. Hatta kendimizi anlatmak için alt tür niyetine bir sapiens kelimesi daha ekliyorlar. Homo Sapiens Sapiens. “Farkındalığının farkında insan.” Farkındaysanız merak edersiniz. Hatta merakınızı da merak edersiniz. Şu andaki gibi. 

Soruma döneyim. Bilim metodunu keşfimiz nispeten yeni. Hani “Bilim Devrimi” diyoruz ya. Batı’ya ve taş çatlasa 16. yüzyıla ve sonrasına tarihleniyor. Katiyen öncesine değil. Sosyolojide de biyolojide de devirlerin öyle yaprak çevirir gibi değiştiği kesin tarihler yok. Bilim Devrimi 16. asırda ve Bacon’la başlıyorsa 14. asrın İbni Haldun’unu nereye koyacağız? Sosyolog Gellner, Haldun’u, sosyolojinin taşıyıcı sütunlarından Weber’le karşılaştırır ve Haldun’u daha bir bilim adamı bulur. 

Fısıltılar-Rüyalar

Tak diye sayfa çevrilmemiş. Yine de bir geçiş var. Bugün merakımızı tatmin ve sorularımızı cevaplandırmak için “daha ziyade” bilime başvuruyoruz. Şu kadar asır önce ise “daha ziyade”, hikmetinden sual edilmeyen otoritelere müracaat ediyorduk. “Daha ziyade”yi Haldun gibi istisnaları düşünerek kullanıyorum. 

Sapiens ile başladım. Sapiens kitabında, otoritenin gerçeğinden gerçeğin otoritesine geçişi, Yuval Noah Harari pek güzel anlatır. Batı’da, Katolik Kilisesi’nin hâkimiyetinde gerçeği bulmak kolaydı. Papazınıza sorardınız. O, bilmiyorsa gidip başpapaza,  o da bilmiyorsa kardinale falan sorardı… Bilginin peşinde koşu Vatikan’a kadar devam edebilirdi ama bu pek olacak iş değildi. Vatikan da sorunuzun cevabını bilmiyorsa demek ki merak ettiğiniz şey merak edilecek önemde değildi. 

Peki, papaz, başpapaz, kardinal veya Vatikan doğruyu nereden biliyordu? Eskilerden. Hem eski din kitaplarından hem de doğruya ilahi bir yolla nüfuz etmiş seçkinlerden. Mesela Hermes Trismegistus’tan. Doğudan öğrendikleri Aristo ve Eflatun da bu kutsal kaynaklarla eşdeğer gibiydi. Peki, onların yazıp çizdikleri “gerçek” nereden geliyordu? Hikmetinden sual olmaz! Öyle anlaşılıyor ki gerçek bazı seçkin zevatın kulağına fısıldanıyor veya uyurlarken rüya şeklinde gösteriliyordu. 

Eskilerden… Eskiler de daha eskilerden

Bu değerlendirmeler aşağı yukarı bütün eski düşünce cinslerini kapsıyor. Seçkinlerden alıntı. Ancak herkesin seçkini farklı. Mesela Batı’da ve bizde Aristo ve Eflatun’a itibar edilir. Bize onları bizimkiler, Farabi, İbni Sina ve diğer Orta Asya’nın düşünürleri öğretti. Batı da onları bizimkilerden öğrendi. Fakat mesela İmam Rabbani’ye, Gazali ve takipçilerine göre bunlar kâfirdir, cehennemliktir. Said-i Nursi’ye göre aynı insanlar, İslam öncesi cennetlik olan pek az sayıda kişiden birkaçıdır. 

Bunları nereden biliyorlar. Bu haberleri nereden alıyorlar? 

Eskilerden. Eskiler de kendi eskilerinden.

Mesela İmam Rabbani, Hazreti İsa’nın Eflatun’u hak yoluna davet ettiğini, onun da cevaben, “Biz, temiz, olgun, ilerici insanlarız. Bize doğru yol gösterecek kimseye ihtiyacımız yoktur. diye peygamberin davetini reddettiği için cehennemlik olduğunu anlatıyor. 

İsa, İsa’dan dört asır önce doğmuş!

Şimdi şaşırmayın. İsa ne zaman, Eflatun ne zaman diye hayrete düşmeyin. Ben de ilk okuduğumda bu soruları sorup hayret etmiştim. Anlaşıldığı kadarıyla İsa,  Eflatun’la çağdaş olmalı.  Evet, İsa’nın doğumu milattan önce 384 imiş! Burhân-ı Kâtı’da da öyle yazıyormuş. Oraya da herhâlde Rabbani’den nakildir. 

Peki, İmam Rabbani bunları nereden biliyor? Eflatun İsa’ya bunları söylerken yanlarında zabıt kâtipleri mi varmış? Hayır. Ama İmam Rabbani de kendinden önce gelen sır sahiplerine dayanıyor. İbn-i Asâkir’e mesela. Asâkir 12. asır. O da daha eskiye… 

Bilgi eskiden geliyor. Eskiden gelmeyen bilgi, bilgi değil. Ne kadar eski, o kadar güvenilir. O günlerde “ilim” denilen şey eski kaynaklara hâkimiyetten ibaret. O hâkimiyetin en garantili yolu da eski kaynakları ezberlemek. 

Bugünkü “bilim” ise tam tersi. Bilimde en yeni görüş en doğrusudur. Çünkü yeni, eskiyi düzelte düzelte gelmiştir. Eskiyi yanlışlaya yanlışlaya. Bilim yanlışlanır. İlim yanlışlanmaz.

Eğitim felsefemiz nasıl olmalı? Sosyolog Prof. Dr. SÜLEYMAN DOĞAN ile Eğitim Çıkmazından Kurtuluşun Yollarını Araştırdık.

Oğuz Çetinoğlu: Eğitim felsefemiz hakkında genel bir değerlendirme ile sohbetimize başlayabilir miyiz?

Prof. Dr. Süleyman Doğan: Bir ülkenin eğitim gerçeğinin temel zeminini eğitim felsefesi oluşturur; onun üzerine eğitim politikaları şekillendirilir; eğitim politikalarına dayanarak eğitim planlaması somutlaştırılır; eğitim planlamasıyla da eğitim uygulamalarına meşruluk kazandırılır.

Çetinoğlu: Eğitim kavramını nasıl açıklıyorsunuz?

Prof. Doğan: Eğitimi genel olarak ‘insanı terbiye etme sanatı’ olarak târif edebiliriz. Eğitim sâyesinde ve eğitim vasıtasıyla çocuklarda var olan düşünme kabiliyetini geliştirmek ve düşünmeyi alışkanlık hâline getirmek mümkün ve de gereklidir. 21. yüzyılın başlangıcında akıllara durgunluk veren baş döndürücü hızla ilerleyen iletişim teknolojileri çağında, bilgisayar, biyoteknoloji, nanoteknoloji, endüstri 4.0, 5.0, yapay zekâ, insan ve diğer canlıların genlerinin haritalarının çıkarılması gibi alanlardaki gelişmeler geometrik olarak diğer bilim alanlarındaki gelişmelere katkıda bulunmaktadır.

Çetinoğlu: Türkiye’mizde durum nasıl?

Prof. Doğan: Türkiye’nin, 1930’lardan 2023’e teşkilatlanmasını tamamlayıp belli bir yapıya kavuşturulan, eğitim ve gelişme amacını ve hedefini belirlemiş modern üniversite alanında maalesef neredeyse bir asır sonra bugün hâlâ istenilen büyük hedeflere erişilemediği görülmektedir. Bugün üniversitelerde çektiğimiz en büyük sıkıntılardan biri, geleceğin akademisyenlerini tanımada ve seçmede gösterdiğimiz zâfiyettir. Rakamla ifâde edilen verilere dayalı olarak yapılan akademisyen adayı seçimi, entelektüel birikimi ve kişinin yetişme tarzını tanımaya yetmemektedir. Mülâkat yoluyla alımlarda da suiistimaller maalesef bir başka zâfiyettir.

Çetinoğlu: Suiistimallerin öğretim-eğitim kurumlarına girmesi çok vahim bir hâdise. Çözümü nerede görüyorsunuz?

Prof. Doğan: Çağdaşlaşmanın ve gelişmenin doğru eğitim ve yetişmiş insan gücüne dayandığı açıkça ortada iken üniversitelerimiz hâlâ istenilen düzeyde değildir. Dünyâdaki gelişmenin motoru olan eğitim-bilim-sanat-teknoloji ve üretim alanında çağdan kopmamak için üniversitelerimiz günün ihtiyaçlarına göre yeniden tasarlanmalıdır.

Çetinoğlu: Yeniden yapılanma’ sık sık yaptığımız bir iş… Peki Efendim, Eğitim felsefesi kimin vazife alanında?

İdealsiz Fert Dağınıktır.

Prof. Doğan: Herkes eğitim felsefecisi rolünü oynar, oynamaya âmâdedir ve eğitim felsefesini verebileceğini düşünür. Bu yanlış algı hâlâ devam etmektedir. Bunun müsebbibi üniversitelerimizdir, alana, ihtisasa saygıyı dahi bir ölçüde hafife alan bilim anlayışımızdır.

Çetinoğlu: Çok feci. Peki Hocam hangi insan tipini yetiştirmemiz gerekir?

Prof. Doğan: Yetiştirilecek insan tipi, çağı çok iyi bilmenin yanında, kendimizi de bilmeyi gerektiriyor. Bu iki önceliğin muhassalası olmadan neyi, niçin yetiştirmemiz gerektiğini tâyin edemeyiz. Bu yüzden de imtihan sistemleriyle, personelin yer değiştirmesiyle, içeriğin değişimi, not sistemleri gibi tâli meselelerle uğraşırız. Halbuki bütün bunların değişmesi, öncelikle hedeflerin, yâni yetiştirilecek insan tipinin tâyinine bağlıdır. O değişmedikçe, diğer bütün belirleyicilerin değiştirilmesiyle hiçbir şey elde edilemez.

Çetinoğlu: Yanlış anlamadıysam, ‘Neye ihtiyacımız olduğunun belirlenmesi lâzım’ diyorsunuz…

Prof. Doğan: Eğitimde önemli bir unsur da ciddî ideallere sâhip olmaktır. İdealsiz bir fert, cemiyet ve devlet dağınıktır. El yordamıyla yürür ve önemli başarılara imza atamaz. Hattâ hayatta kalamaz. Bizim târihte güçlü ideallerimiz vardı ve onlar bizi bir dünyâ devleti hâline ulaştırmıştı. ‘Din ve devlet, vatan ve millet…’bunlar en yüksekte dalgalanan bayraktı. Fertler ve cemiyet bu değerlere gazilik ve şehitlik ruhuyla adanmışlık içerisindeydi.

Mevlânâ, ‘Sen anılması güzel olan söz ol. Çünkü insan kendi hakkında söylenilen güzel sözlerden ibârettir’ der. İyi anılacak insan yetiştirilmelidir. Ülkemizde hâlâ vefânın, kadirşinaslığın, fedakârlığın ne olduğunu bilenler mevcuttur.  Gerçekten bu, takdire şayan bir değerdir. Bu umut canlandırılmalı, bu damar beslenmelidir. Bu damarın gidip dayandığı ana kaynak medeniyetimizi inşa eden ruhtur. Yapılmak istenen, insanı, toplumu, millete, aileye kadar bütün yapımızı bu ruha dayalı olarak yeniden imar ve inşadır.

Çetinoğlu: Belirttiğiniz ruha dayalı yapı nasıl inşa edilebilir?

Prof. Doğan: Çocuklarımız için bir öz geçmişten ziyâde, öz gelecek tasarımı konusu üzerinde durmalıyız ve çocukların öz gelecek yazmasını teşvik etmeliyiz. Eğitim, Türkiye’nin en büyük problebi değil de, en büyük çözümü olarak görüldüğünde, neler üretilebileceği konusunda yeni açılımlara yönelebilmenin mümkün olacağı görülecektir.

Çetinoğlu: Gençlere belli hedefler gösterilmeli, ideal verilmeli, şuur kazandırılmalı.’ Diyebilir miyiz?

Eğitim Metodu

Prof. Doğan: Evet! Her millet tâkip edilen eğitim usulüne göre, ya yükselir ya da düşer. Toplum bilimleri, esas prensiplerini eğitim metotlarından alır. Milletlerdeki içtimâi görünüşler eğitim tarzlarının bir sonucudur. Hayat mücâdelesinde başarılı olan milletlerin üstünlük sebeplerini araştırırken, eğitim ve öğretimde uyguladıkları metotları dikkate almak gerekir. İyi bir tahsil, insanın yaratılışında olan kabiliyetlerinin gelişmesine, güzel ahlâkının güzelleşmesine ne kadar hizmet ederse, kötü bir tahsil de o nispette zarar verebilir. Okul, hayat için hazırlanmış münevver, faziletli ve şuurlu insanlar yetiştirmelidir. Milletler eğitimle kalkınır.

Çetinoğlu: Gdişâtı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Doğan: İnsanlar, geçmişte ve gelecekte yaşamayı tercih ederek, şimdiyi ziyan etme peşindeler. Geleceğin muhakkak surette cihanşümul bağlamda ele alınması fakat millî yorumlanması gerekiyor. Eğitimde kadim olanla güncel olanın dengesini sağlamalıyız. Eğitimdeki iyileşmeyi görmek için de en az bir nesil gerekiyor. En sık değiştirilen bakanların eğitim ve kültür alanlarında olduğuna bakılırsa bu iki alanın hâlâ problemli olduğu anlaşılıyor. Eğitim felsefesi dâhil sistem teorisi içerisinde eğitimi yeniden kurgulamamız gerekiyor. Eğitimin bütün alt sistemlerini ve bileşenlerinin birlikte senkronize olarak dönüşümünün yeniden inşa edilmesini ve bunların fizibilitesinin simülasyon modellerinin yapılması lâzım. Eğitimimiz, anaokulundan üniversiteye bu ruh, bu ideal ve dünya görüşüne istinâden yenilenmeli ve yeniden teşkilatlanmaya tâbi tutulmalıdır.

Çetinoğlu: Mevcut gidişâta bakıldığında çizilen hedefler çok büyük. Bu hedeflere ulaşacak gücümüz var. Akıllı tercihlerle ulaşmamız mümkün olur inşallah.

 Prof. Dr. SÜLEYMAN DOĞAN Yıldız Teknik Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Sosyoloji Bölümü) Aksaray Üniversitesi Rektör Adayı. 1965 yılında Aksaray’ın Ortaköy ilçesi Devedamı (eski kasaba) köyünde doğdu. İlkokulu köyünde, ortaokulu Kırşehir ve Ortaköy’de ve lise öğrenimini Ortaköy lisesinde tamamladı. Ayrıca fark derslerini vererek İstanbul Küçükköy İmam-Hatip lisesini bitirdi. Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesinden mezun oldu (1988). 1995 yılında İngiliz Kültür’ün bursunu kazanarak İngiltere’de, Birmingham Üniversitesinde Politika ve Uluslararası İlişkiler alanında Master Programını tamamladı. Pedagoji alanında yaptığı çalışmalarla Pedagoji (Eğitim bilimleri) Doktoru unvanını aldı (1999). Yine çocuk ve aile eğitimi ve aile sosyolojisi üzerine yaptığı çalışmalarla Eğitim Sosyolojisi alanında doçent oldu (2012). Eğitim ve aile sosyoloji alanında yaptığı çalışmalarla YTÜ, Sosyoloji bölümünde profesör kadrosuna tâyin edildi. (2022).Devlet Planlama Teşkilatı Ulusal Ajans proje değerlendirmesinde bağımsız (AB) hakemi dış uzmanı olarak görev yaptı (2005–2008). Uluslararası Malezya Üniversitesinde (UM, Univercity Malaya 6 ay) misafir ve araştırmacı öğretim üyesi olarak bulundu (2008). Anabilim Dalı Başkanlığı ve YTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdür Yardımcılığı yaptı. Sırasıyla Elazığ Fırat, Bolu İzzet Baysal, İstanbul ve Trakya Üniversiteleri Eğitim Fakültelerinde öğretim üyesi olarak çalıştı. 2009’dan beri Yıldız Teknik Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Sosyoloji Bölümünde Öğretim Üyesi olarak görev yapmaktadır. Özellikle rektörler üzerine yaptığı bilimsel makale ve kitaplarıyla bilinmektedir. Uzun yıllar çeşitli günlük gazete ve dergilerde muhabir, editör ve köşe yazarı olarak çalışmıştır. Gazeteci ve bilim insanı olarak 60 ülkeye seyahat etmiştir. Evli ve dört çocuk babasıdır. İleri düzeyde İngilizce, orta düzeyde Arapça ve Farsça bilmektedir. Üyelikler: Türkiye Yazarlar Birliği (1994-), Türk Felsefe Derneği (2008-), Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği (İLESAM, 2010-) ÜN-DER (Üniversite Öğretim Elemanları Derneği) üyesi, Telif Hakları Derneği, Bilim Teknoloji Derneği kurucu üyesidir (2016). 30’u uluslararası olmak üzere 100’den fazla ilmî (bilimsel) yayını vardır. Başta TÜBİTAK olmak üzere millî ve milletlerarası birçok kurum, kuruluş ve dergilere hakemlik ve ilmî jüri üyeliği yapmaktadır. Günlük Türkiye gazetesi başta olmak üzere, Yeni Şafak, Star, Yeni Akit, Yeni Birlik, Analiz ve İttifak gazetelerinde yazıları yayınlanmaktadır. Ödüller: Moldova, Gagavuz Özerk Cumhuriyeti Meclisi tarafından verilen devlet nişanı sâhibidir (2001). Çevre konusunda yaptığı çalışmalarıyla ‘Kelaynak Kuşları Zorda’ başlıklı çalışması, 2002; ‘Boğazlarımız Yolcu Geçen Hanı’ başlıklı çalışması, 2004), Uluslararası Çevre Olimpiyatları Projesi uluslararası çevre basın ve Jüri özel ödülü kazanmıştır. 2017 yılında Dünya Basın Mensupları Derneği tarafından “Rektörler Konuşuyor” başlıklı yaptığı söyleşiler ile yılın gazetecisi ödülünü aldı. Yayınlanmış Kitaplarından bazıları: Eğitimde Başarının Şartları (1998), Şimdiki Çocuklar Harika (2001), Çocuklar Küçük Bir Şey Değildir (2002), Mutlu Aile Mutlu Çocuk (2003), Başarıya Yürüyenler (2005), Varolmanın Yolunda Zengin Olmak (Editör, M. Uyar ve M. Çetin ile birlikte) (2005), Ailenin Aynası Çocuk (2006), Ailede Sevgi Eğitim (Editör) (2009), Mesnevi’den Pedagojik Telkinler (2013), Konuşmak Lâzım (C. Doğan ile birlikte 2015), Rektörlerin Gözüyle Üniversitelerimiz (2016), Hayatı Güzelleştiren Hikayeler (2020), 100 Soru Cevapta Eğitim Felsefesi (2020), Postmodern Medya (Editör, 2020), Rektörler Konuşuyor (2020), Koronaya 100 Mektup (2020), Profesörler Geçidi (2021), Sorularla Sosyoloji ve Eğitim Sosyolojisi (2021). 20 adet ilmî kitap bölüm yazarlığı, ayrıcı akademik bazı dergilerde hakemlik ve editörlüğü devam etmektedir.

Mutluluk Sırat-ı Müstakîmde

     Sırat-ı Müstakîm / Doğru Yol, iman ve inancın yoludur. Delil ve rehberi Kur’an’dır.

     Ezel Sultanı Allah bildi. Rahmetiyle istedi. Kudretiyle, insanı yarattı. Meşiet / İlahî Murad kanununa bindirdi. Tavırdan tavıra geçirdikten sonra, vücut hil’atine / kaftanına bürümüş olarak, emanetini uhdesine verdi. İnancı ve imanı, onun göstergesi yaptı. “Namazı kıl.” emriyle, emanete İlâhî bir nişan taktı. Allah’ı bilme, O’nu sevme, O’nun istediği gibi olması gerektiğini de ilham edip fehm ettirdi. Böylece her insanın yeryüzünde yapması gereken ömür seyahatini başlattı.

     İnsan, yaratanları bir olmasından ötürü, herşeyi Yaratan’dan bildi. Her şey ve her hususta O’na odaklandı. Yaratılmışı hoş gördü, Yaratan’dan ötürü. Yaratılanlar da, arzda insanla şereflendikleri için, İlâhî buyrukla insana yönelik, onun emrine âmâde bir tavır takındılar.

     Bu bakış, bu anlayışla; insan güzel gördü. Güzel düşündü. Ve hayattan güzel tad aldı.

     İnsanla tabiat / canlı cansız yaratılanlar arasında, ömür boyu sürecek olan bir tanışma, bilişme, sevişme ve iki tarafça güzel, iyi ve doğru bir oluşma kendini gösterdi.

     Ruhun ziyası, hayatın nuru, bir de ruhumuzun ruhu olan iman / inanç ışığı ile bakınca insan; herşeyin ışıl ışıl olduğunu, meçhul bir şeyin kalmadığını, niçinlerin birer birer aralandığını; fezanın dünya gemisiyle çok zevkli bir ömür seyahatine çıkarıldığını anladı.

     Hikmet gözüyle, yani işin arkasını, iç yüzünü, maksat ve gayesini görmek arzusuyla baktığı, zahir ve görünüşteki hoşnutsuzlukların arkasında ve sonrasında doğacak güzellikleri, basîretle gördüğü, elinden geleni yaptığı için, müsbet-menfî netîceyi hoş ve yerinde karşılayarak; ömür yoluna devam etmesi gerektiğini anladı. Çünkü dünya imtihanı, dünya sınavındaydı. Sınavda ise, soruya itiraz olmaz. Sadece cevap vermeye gayret edilirdi.

     Fakat emel, arzu, istidat ve hislerimiz ise; daima ebedî / devamlı kalışı istemekte.

     Gözümüz arı ve kuş misali, her tarafa doğru uçuyor. Kâinat / evren bahçesinde küçük büyük varlık çiçeklerine konuyor. Her çiçekten ayrı bir haz alıyor.

     Başını göğe kaldıran insan, semadaki yıldızlara, güneşlere kondukça nazarı, Hâlık / Yaratan’ın hikmetini, insanın alması gereken ibreti ve tabii ki, İlâhî Rahmeti görüyor. Sanki güneşle sohbet ediyor. Güneşin insan için itaatkâr bir görevli olduğunu anlıyor.

     Güneş diyor hâl diliyle insana, kulak ver biraz; benden hararet, ziya; sizden namaz ile niyaz.

     Ay, şahit olarak bu konuşmaya; hiç geri kalır mı güneşten, içini açmaya.

     Böylece söyleşir arz ve sema, insanın endişelerini gidermek için güya.

     Derler hâl diliyle insana, “Sakın korkma!” Hepimiz âmâdeyiz emrine, söz verdik Yaratan’a.

     Dinle ey insan! Yer ve gökdekilerin seslerini:

     Havadaki demdeme, Kuşlardaki civcive, Yağmurdaki zemzeme, Denizdeki gamgama,  Şimşekdeki rakraka, Taşlardaki tıktıka; mânâlı bir çeşit mesajlar! Havanın terennümleri, Şimşeğin naraları, Dalgaların nağmeleri; birer azametli zikir. Yağmurun hezecatı, Kuşların seceatı / ötüşleri; birer rahmeti anış tezahürü / görüntüsü. Hakikat ve gerçeği nazara veriş tablosu.

     İşittiğin sesler ey insan, değil sahipsiz. Her biri, her varlığın varlık sesi. ‘Bizleri câmid / cansız sanma!’ deyişlerinin haykırışları. Her biri kendilerinde tecellî eden İlâhî rahmetin alkışçısı. Kâinatta var olan kardeşliği ediyorlar ilân birbirlerine. Kâinattan göğe yükselen binbir sesler, ulvî / yüksek bir musikîdir; sakın sanma ki, anlamsız.

     İşte Sırat-ı Müstakîm gösterir insana;

     Ne kâinat başıboş sahipsiz bir âlem

     Ne de insan sebepsiz yere yaratılmış bir Âdem.

     Hikmetle baktırır insana Sırat-ı Müstakîm;

     Der insana kalmasın ömrün netîcesiz ve akîm.

     Cesedin ruhunla alır lezzet.

     Ruh vicdanla bulur izzet.

     Vicdanda var olan mevcut saadeti bul

     Mânevî firdevs cennetiyle ol mesut bir kul.

Yeni Anayasa Türkiye’yi Çözme Aracı mıdır?

Anayasa dâhil konuları özgürlükçü ve güvenlikçi diye ayırmaktan uzak durmak gerekir. Bunlar birbiriyle çelişmez; ama tamamlar.

            Türk demokrasisini darbe anayasasından kurtarıp özgürlükçü sivil anayasa yapma masalı çok eskidi. Hala 12 Eylül Anayasası’nı darbe anayasası olarak görmek Anayasa’da bugüne kadar yapılan değişikliklerin farkında olmamaktır.

            Aydınlar Ocağı Genel Merkezi daima üstüne düşeni yapma sorumluluğu içinde olmuş; sorunlardan ve milli meselelerden hiç kaçmamıştır. Bunun somut örneklerinden birisi de, beş sene önce TBMM Anayasa Komisyonu’na katılarak görüşlerini açık ve seçik ortaya koymasıdır. Suya sabuna dokunmadan her gelen iktidara yaranma çabası içinde imkânları kapan ve kaybolan kuruluşları üzüntü ile izlemişizdir. Çekingen, doğru bildiğini söylemekten aciz kuruluşlar ancak güdümlü olabilirler; ama sivil toplum kuruluşu olamazlar. Türkiye’nin oldukça fazla olan bu tip kuruluşlara hiç ihtiyacı yoktur. Aydınlar Ocağı TBMM’deki görüşmelere katıldıktan sonra görüşlerini bir kitapçık haline getirmiş; eser iki baskı yapmış; ilgilenenlere ücretsiz dağıtılmıştır. Halen de dağıtılmaktadır.

            Genelde ülkemizde anayasalar ihtiyaçlara göre ele alınmak yerine, dış dayatma ve pazarlıklarla emperyal güçlere üs olarak görev yapan STK’larca kullanılır hale gelmiştir. Ülkelerin dönüştürülmesinde anayasa malzeme olarak kullanılmaktadır. Ülkeler ve bu arada Türkiye tanınmaz hale getirilmeye çalışılmaktadır. Böylece önü açılan milli devletlerle ve Türkiye ile ilan edilmemiş bir savaş yaşanıyor. Başkaları için reformlar yapmaya zorlanan, anayasa değiştirilmesi girdabına sokulan milli ve üniter devletler egemenlik hakları zedelenerek çokkültürlülük tuzağına da sokulmaktadırlar. Milli devletlerin kuşatılması halen sürmektedir. Özgürlükçülük adı altındaki bir mayın ile milli devletlerin kendi kendilerini koruma hakkı çökertilmektedir. Maalesef siyasetçi de değişiklik ihtiyaçlarını somutlaştırma yerine, kulağa hoş gelen sihirli özgürleştirme batağına çekiliyor.

            Ne oyunlar oynanmaktadır ki! Etnik ırkçılık demokratikleşme diye yutturuluyor. Eğitim öğretim dili farklılaştırılıyor. Yerel yönetimleri özerklik şartının haklı olarak reddine konan şerhler sorun yapılıyor ve bazılarını rahatsız ediyor. Batılı ülkelerin hemen hemen hepsinde milli kimlik anayasada yer alırken Türk Milleti ve Türk Kimliği etnisite kapsamında ele alınıyor. Bizler kendi vatan topraklarımızda yaşıyoruz. %90’ları aşan çoğunluğuz. Suriye, Irak, Makedonya, Bosna, Kosova, Bulgaristan ve Yunanistan’da yaşamıyoruz. Dünyada milliyetçilik yükselirken; Türkiye’ye milli menfaatlerini koruma milletlerarası hukuku bozma deniyor. Sömürgeci artıklarının Türklük ve milliyetçilikle içerde ve dışarda sorunları olması normaldir. Halkların kendi kaderlerini tayine gelince, bize gelinceye kadar o kadar fazla ülke kuyrukta var ki… Ulus devletlerin tasfiyesi söz konusu olunca; siz Batılı ülkeler neden örnek olmazsınız? Türkiye etnikçi politikaların maalesef etkisi altında kalıyor. Yönetenlerin çoğu etnisiteyi bilmiyor. Ege ve Akdeniz’de, Kıbrıs’ta ülkemizin milletlerarası hukuktan ve anlaşmalardan kaynaklanan hakları yok sayılıyor.

            ABD ve Batı’nın çıkarlarına göre siyaset ve danışmanlar dayatılıyor. Anayasa marjinal gurupların ve korumacılarının isteklerine ağırlık verilerek biçimlendirilemez. Türkiye’nin milletleşme sürecinin dışlanarak bizi kalabalık veya sürü olarak düşünenler var. Anayasa’nın ilk dört maddesi ve özellikle 66. madde ve diğerleri içerde ve dışarıda birilerine batmaya devam etmelidir. Türkiye değişik bir kulvara sokulamaz. Cumhuriyetimizin kurucu değer ve maddeleri cahil veya hain bazılarının oyuncağı olamaz. Aksi birtakım davranışlar haklı olarak yasalar içinde gerekli tepkiyi de görmelidir. İşin enteresan tarafı Türkiye’ye atılmak istenen kazıklar nedense yaz aylarında planlanır ve sonbaharda uygulamaya konulmaya başlanır. Uyan Türkiye yaz bitiyor.

Anayasa’nın 169. Maddesi (Ormanların Korunması ve Geliştirilmesi)

“Devlet, ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi için gerekli kanunları koyar ve tedbirleri alır. Yanan ormanların yerinde yeni orman yetiştirilir, bu yerlerde başka çeşit tarım ve hayvancılık yapılamaz. Bütün ormanların gözetimi Devlete aittir.

Devlet ormanlarının mülkiyeti devrolunamaz. Devlet ormanları kanuna göre, Devletçe yönetilir ve işletilir. Bu ormanlar zamanaşımı ile mülk edinilemez ve kamu yararı dışında irtifak hakkına konu olamaz.

Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemez. Ormanların tahrip edilmesine yol açan siyasî propaganda yapılamaz; münhasıran orman suçları için genel ve özel af çıkarılamaz. Ormanları yakmak, ormanı yok etmek veya daraltmak amacıyla işlenen suçlar genel ve özel af kapsamına alınamaz.

Orman olarak muhafazasında bilim ve fen bakımından hiçbir yarar görülmeyen, aksine tarım alanlarına dönüştürülmesinde kesin yarar olduğu tespit edilen yerler ile 31.12.1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak kaybetmiş olan tarla, bağ, meyvelik, zeytinlik gibi çeşitli tarım alanlarında veya hayvancılıkta kullanılmasında yarar olduğu tespit edilen araziler, şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerler dışında, orman sınırlarında daraltma yapılamaz.”

Biz Ağaçlarla Suyla Konuşuruz

Kasırgalarla taşla boğuşuruz

Böceklerle çiçek[1]le konuşuruz

Toprağa binlerce kökler salarız

Biz ağaçlarla suyla konuşuruz[2]

Yer yeşil gök mavi deniz masmavi

Balıklar yüzerler bulutlar kavi[3]

İnsan neslinde nedir bu davi[4]

Biz ağaçlarla suyla konuşuruz

Su biter ağaçlar yıkılıverir

İnsanın beli de kırılıverir

Gök kızıl o anda eriyiverir[5]

Biz ağaçlarla suyla konuşuruz

Yeryüzü mirası hor kullanılmaz

Bu iş böyle gider hesap sanılmaz

İsminiz Ahrette iyi anılmaz[6]

Biz ağaçlarla suyla konuşuruz

Kınasın bizleri yeşili yolan

Ağacı koruyan o Rahmet bulan

Özden sözü söyler anlar öz olan

 Biz ağaçlarla suyla konuşuruz

Saygı ve Dostlukla

Hilmi Özden

9. Ağustos. 2023


[1] Yunus der ki:

“Sordum sarı çiçeğe

Annen baban var mı dır?

Çiçek der derviş baba

Annem babam topraktır”

[2] Allah, gökten su indirdi de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltti. Şüphesiz bunda dinleyecek bir toplum için bir ibret vardır(Nahl suresi/65. Ayet).

[3] Sağlam

[4] Dava

Yunus der ki:

“Ben gelmedim Davi için

Benim işim sevi için

Dostun evi gönüllerdir

Gönüller yapmaya geldim”

[5] Gök yarılıp da, gül gibi kızardığı, yağ gibi eridiği zaman haliniz nice olur?(Rahman suresi/3. Ayet)

[6] Göklerde ve yerde olanların; güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğunun Allah’a boyun eğdiklerini görmüyor musun? İnsanlardan birçoğu da azabı hak etmiştir. Allah’ın hakir kıldığına saygı duyacak kimse yoktur. Doğrusu, Allah dilediğini yapar (Hac suresi/18. Ayet).

Fazla Abartmayın

Aradan çok yıllar geçti. Fakat İlhan Kesici’nin (belki de daha siyasete atılmadan) Kocaeli MÜSİAD’daki konferansında, kendine has üslubu ile anlattığı fıkrayı unutmadım. Ne zaman mübalağalı (abartılı) bir övünme duysam aklıma gelen o fıkra şöyleydi:

Amerika’da yaşayan bir Türk bir nehir kenarındaki ormanlık alanda piknik yapmaktadır. Nehir kenarında oynayan 5-10 yaşlarındaki dört çocuk bir anda akan suya kapılarak sürüklenmeye başlar. Herkes çığlıklar içindeyken bizim Türk orada bulduğu kesilmiş bir ağaç gövdesini suya atar, çocuklara yaklaşıp onları ağacın üstüne alarak karaya çıkarır. Çocukları boğulmaktan kurtarır.

Bu olay sonrası ABD’de “kahraman” ilan edilir. Hayatının geri kalanında bu kahramanlık hikayesini anlattığı konferanslardan elde ettiği gelirle, geçim sıkıntısı yaşamadan ömrünü tamamlar.

Vefatından sonra ruhlar aleminde diğer insanlarla beraber hesap verme sırasını beklemektedir. Bu arada büyük kapının arkasındaki hesap verme mahallinde neler olacağını öğrenmeye çalışır.

Görevli meleğe hesap verme yerinde neler sorulduğunu, neler anlatması gerektiğini sorar. Melek O’na “dünyada yaptığın önemli iyiliklerini düşün ve onları anlat” der.

O da çocukları kurtarma hikayesini anlatıp “bu yaptığım iyilik hikayesi işe yarar mı?” diye sorar.

Melek “tamam tamam anlat da fazla abartma. Çünkü içeride Nuh peygamber de var” der.

*********************************

ERDOĞAN BU ENFLASYONLA BİLE ÖVÜNDÜ

Partili Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan icraatlarını, sonucu iyi de olsa kötü de olsa, övünçle anlatmayı seven ve bunlara halkı inandırmayı başaran bir politikacıdır.

Erdoğan yüksek enflasyonun halkımızı kasıp kavurduğu ortamda bile övünecek bir şeyler buldu.

“Son 21 yılın enflasyon ortalaması yüzde 15’in altındadır. Bu ortalama rakamın 1970’lerde yüzde 34, 1980’lerde yüzde 44, 1990’larda yüzde 74 seviyelerinde olduğunu unutmayalım. Bugün çok tartışılan enflasyon konusunda en büyük başarı bizim dönemimize aittir” dedi.

Bu övünmeyi yapabilmek için dünyadaki çoğu ülkenin yüksek enflasyon içinde olması gerekirdi. Oysaki dünyada birkaç ülke hariç, yıllık enflasyonu yüzde sıfır ile 10 arasında olan ekonomisi gelişmiş veya az gelişmiş devletler dolu. Hatta savaş halinde iken bile bizdeki enflasyonun dörtte birine bile ulaşmamış devletler var.

RTE biraz fazla abartmış değil mi?

Diyelim ki çok yüksek enflasyon devralıp bunu makul sürede tek haneli rakamlara düşürse, belki övünmeyi abartısız sayabiliriz. Mesela Brezilya’da solcu lider Lula da Silva Ekim 2022’de iktidara geldi. Aldığı rasyonel tedbirlerle (ortodoks yöntemlerle) Nisan ayında yüzde 12 mertebesinde olan yıllık enflasyonu yüzde 3,2’ye düşürdü. Merkez Bankası’nın bağımsızlığını sağladı, ekonomi çevrelerine güven veren bir programı uygulamaya başladı. Geçen yıl 91 Milyar dolar doğrudan yabancı yatırım alan Brezilya dünyada en çok yatırım alan 5. Ülke oldu.

Bir yanda Brezilya örneği var. Diğer tarafta dünyanın en yüksek enflasyonlu devletlerinden biri olmayı “başarmış” bir başkan.

Bizimki 5-10 milyar dolarlık Arap sermayesini çekmek için, milli onuru incitici U dönüşleri yapmakta olan ve ülkenin değerli varlıklarını haraç mezat satışa çıkarmış bir devlet başkanı.

Karnesi böyle zayıf olan Erdoğan’ın sözde “ekonomik başarısıyla” övünen sözleri için “abarttığını” söylemek herhalde fazla olmaz. Hatta çok naif bir değerlendirme olur.

*********************************

DOĞRU MUKAYESE

Erdoğan ülkeyi kendi yönettiği ilk on yıl ile mukayese etmek yerine istikrarsız dönemlerin on yılları ile kıyas yapmaya çalışıyor.

Bu kıyas birçok yönden haksız ve yanlış. Yaptığı yanlışları görüp düzeltmek istiyorsa kendisinin yönettiği ilk on yıl ile Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçildikten sonraki yılları kıyaslamalıdır. Bu kıyaslamayı yaparsa durumun her geçen yıl gittikçe kötüleştiğini ve ülkeyi yönetemez hale geldiğini görecek.

Bir kere başarısız olduğunu söylediği eski on yıllarda uzun süreli iktidarlar mümkün olmamıştı. Buna rağmen devletin kurumları ve özellikle TÜİK (eski adı DİE) çok güvenilir bir kurumdu. Verdiği enflasyon rakamları da herkes tarafından doğru kabul edilirdi. TÜİK’in rakamları diğer kurumların  (mesela İTO) yayınladığı enflasyon oranları ile uyumlu olurdu. Gerçek enflasyon rakamları ile geçen on yıllar mukayese edilse Erdoğan mahcup olur sanıyorum.

Eskiden TÜİK’in verdiği enflasyon oranları civarında verilen maaş artışları ile alım gücü korunabilirdi.

Erdoğan “Tek adam” gücüne ulaştıktan sonra, devlet kurumlarına ve bilhassa TÜİK’e güven kalmadı. Hiç kimse TÜİK’in enflasyon rakamlarına inanmıyor. TÜİK’in enflasyon rakamları ile İTO ve ENAG’ın rakamları arasında uçurum var. Aslında TÜİK enflasyonunun üzerinde zam verildiğinde dahi ücretlilerin alım gücünün düştüğünü biliyorlar. Bu yüzden ilave olarak “seyyanen” zam yaptılar. Yine de alım gücü düşmeye devam ediyor.

AKP iktidarı devraldığında Kemal Derviş reformlarıyla ekonomi rasyonel bir zemine oturtulmuştu. Merkez Bankası’nın bağımsızlığı sağlanmış, güçlü bir bankacılık alt yapısı oluşturulmuş ve AB hedefiyle uyumlu hukuk düzenlemeleri yapılmıştı. Bunların sayesinde yabancı sermayenin yatırım için tercih ettiği ülkelerden biri olmuştu.

Şimdi ekonomistler Kemal Derviş’in “Türkiye’nin Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” gibi bir programa ihtiyaç olduğu kanaatinde. Ekonomiden sorumlu Bakan Mehmet Şimşek ve Merkez Bankası Başkanı Hafize Gaye Erkan’ın da böyle bir program uygulamak istediği anlaşılıyor.

CB sistemine geçtikten sonra, 3 Sayılı CB Kararnamesi ile Cumhurbaşkanına ‘sınırsız’ atama yetkisi verilerek Merkez Bankası’nın bağımsızlığı sona erdirilmişti. Şimdi enflasyonla etkili bir mücadele için yeniden Merkez Bankası’na bağımsızlık verilmesi gerekiyor.

Mehmet Şimşek’in “yapısal reformlar” için elinin serbest olması lazım.

Ama bunlar için Erdoğan’ın mevcut yetkilerinden vaz geçmesi gerekiyor ki, bunu yapacağına inanan pek yok.

Tüm Elem İnançsızlıkta

     Vehmi ele alıp, hayale binip, adem / yokluk zulümatına / karanlıklarına doğru zihnen ve hayâlen yola çıkalım. Mezar-ı Ekber / En Büyük Mezar hükmündeki, ölülerle dolu  şehri bir güzel kolaçan edip dolaşalım!

     Zahiren yokluk görünümündeki, henüz yaratılmamış ya da, yaratılıp da yokluğa mahkûm olanları; bu gözlerden saklanan öncekileri ve sonradan onlar gibi olacaklarını sandığımız; hiçler âleminde, bir o yana bir bu yana koşturup duralım. Düşüncelerimize misafir olan hususları, bir bir gözden geçirelim.

     Aslında ezelî kudret sahibi olan Yaratıcı; kendi kudret eliyle bizleri karanlıklar kıt’asından, yani yokluk arenasından bizleri tutup çıkardı. Ruhumuzu vücûd denen bedenlere bindirip, dünyaya gönderdi. Öyle bir dünya ki, görünüşte hiçbir şeyden lezzet alamıyacağımız bir meydana bizleri yerleştirdi.

     Nihayet, şu vücut âlemine getirildik. O -görünüşte- her türlü engel ve engebelerle dolu alana. Bu durumda, yardım istercesine her tarafa, materyalist bir gözle bakıyoruz. Fakat kendimizi sayısız belâ ve elemlerin ortasında buluyor; onların hücumlarına maruz kalıyoruz. Korkmamak, çekinmemek ne mümkün? Sağa sola bakınıyor, keşke tabiat unsurlarından bir yardım eli uzansa diyoruz.

     Fakat zahir ve sathî / yüzeysel bakışla görüyoruz ki, onların kalpleri kaskatı! Onlarda bizlere karşı, en ufak bir merhamet eseri yok! Sanki dişlerini bilemişler, kızgın bakışlarla bizleri süzüyor; ne nâz ne niyaz dinleyecek hâldeler! Bu durumda çaresiz bir şekilde, ümitsizcesine başımızı yukarılara kaldırıyor; yardım istercesine gökteki yıldızları seyre dalıyoruz. İnançsız bakışlarımızla, onları da bizlere karşı pek dehşetli bir tavır almış vaziyette görüyoruz!

     Sanki her biri, birer bomba güllesi gibi yuvalarından çıkmış, uzay ve feza boşluğunda büyük bir hızla, birbirine dokunmadan, kendi rotalarında geçip gidiyorlar. Eğer biri yolunu şaşıracak olsa,       -Allah korusun- şu şehadet / görünür âlemdekilerin ödü patlayacak! Sanki her biri tesadüfün elinde oyuncaklar gibi, insanı korkutuyor, dehşete düşürüyor! Anlaşıldı ki, bunlardan da, biz insanlara hayır gelmez!

     Me’yûs / ümitsiz bir hâlde, o cihetten de elîm acılar ve hayretler içinde, yüzümüzü onlardan da çevirdik. Başımızı eğip, sinemizde saklandık. Bu sefer nefsimize baktık. Mütalâada bulunduk ve derin derin düşündük. Ve bu sırada, manen sağır olan kulağımız neler işitti neler; zavallı nefsimizden sayısız istekler; âdeta sıraya girdiler. Hâcetlerin çığlık ve feryatları kulaklarımızı sağır etti. Tesellî beklerken, ürpertici bir yalnızlık içinde bulduk kendimizi. Velhasıl, bundan da bir hayır çıkmadı.

     İltica edercesine / sığınırcasına vicdanımıza girdik. Bu sefer ondan bir çare umduk. Sadece maddeyi gören gözümüz; heyhat / yazık ki, en ufak bir medet ve yardım belirtisini, ondan da göremedi.

     Çünkü onda görünen binlerce emel, galeyanlı arzular, heyecanlı hissiyat; kâinata uzanmıştı. Her birinden titredik. Çünkü hiçbiri yardım edecek durmda değildi. Zira o emeller sıkışmışlar yokluk vücudunda. Bir tarafı ezele, bir tarafı ebede uzanıp gidiyorlar. Öyle vüs’at ve genişlikleri var.

     Anlaşıldı ki,

     Dünyayı yutsa, o vicdan da tok olmaz!

     İşte mağdûb / gazaba uğramışların ve dallîn / dalâlette, sapıklıkta kalmışların yolları böyledir.

     Tesadüf ve dalâlet, o yolda nazar endaz olup, o yola bakar!

      Evet, inançsızlık; yani kâinatı ve insanı, tesadüfler ve dalâlet / sapık yollara düşmekle bilip anlayacaklarını sananlar; büyük bir aldanış içindedirler. Üstelik sonları da, ebedî hüsranda kalmak üzere noktalanacaktır.

     Öyleyse, yol yakınken Sırat-ı Müstakim’i / Doğru Yolu bulmalıdırlar.

     Çünkü bu dünya ve öteki dünyada, hem de ebediyyen sürecek olan tüm elem, inançsızlıktadır vesselâm.

Ötüken Neşriyat’tan Üç Kitap

1-Türklerde Arkadaşlık

Türklerin târihini 1071 Malazgirt Zaferi ile ve hattâ 1920’de kurulan Cumhuriyet’le başlatanlar kabul etmeseler bile, aziz ve necip milletimiz, kimilerine göre 40.000, kimilerine göre 6000 yıldır târih sahnesindedir. Irak’ın Güneyinde, Güney Mezopotamya’da, yerleşik düzen hayatı yaşayan Sümerlerin Türk olduğu artık genel kabul görmüştür. ‘Sümerler, fî târihinde Ankara’ya geldiler ve Sümerbank’ı kurup gittiler’ diyenler, yerleşik ve üst seviyede medeniyet oluşturmak içiin sonra da banka kurmak için ne kadar zamana ihtiyaç olduğunu nereden bilecekler? Onlar muhtemelen Sümerolog Prof. Dr. Muazzez İlmiye Çığ ismini bile duymamışlardır.

Asya’nın doğusundaki Kadırgan Dağları’ndan, batısındaki Ural Dağları ile Hazar Denizi’ne kadar, kuzeyde Sibirya’dan güneyde Çin, Tibet ve İran’a kadar uzanan bölge, Türklerin ilk anayurdudur. Bu bölgeye coğrafyacılar ‘Orta Asya’ adını verdiler. Buradan üç kıtaya, Avustralya’yı da dâhil edersek dört kıtaya yayılan insanların dostluk ve arkadaşlık ilişkilerinden güç aldıkları şüphesizdir.

Bahtiyar Murat Aras, 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 245 sayfalık eserinde bu ilişkinin kökenine iniyor. Kitabın arka kapak yazısında bu kavram hakkında şu bilgiler veriliyor:

Türk kültüründe kan kardeşliğinden başlayarak, musâhip kardeşliğine kadar asırlar boyunca devam eden kardeşleşme törenlerinin sosyolojik, kültürel ve dinî kökleri tek tek incelendiğinde bu uygulamaların bütününe bir anlam kazandırmak mümkün olacaktır. Zira musâhip kardeşliği iki kişi arasında olan basit bir bağlılık akdi değildir. Bu, derin sosyokültürel temelleri olan ve bir milletin hayatiyetini devam ettirmesiyle de alâkası bulunan çok fonksiyonlu bir müessesedir. Ona bu açıdan bakıldığındadır ki ancak bütün olarak Türk millî kültüründe oynadığı fonksiyonu kavramak mümkün olabilecektir.

Musâhipliğin sosyokültürel temellerine inildiğinde Türklerin yaşadıkları coğrafyayla olan münâsebetlerini tahlil etmek gerekmektedir. Pek de verimli olmayan bir bölgede yaşamaları, varlık ve birliklerini devam ettirebilmek için dâima güçlü ve teşkilatlı olmak mecbûriyetinde bulunmaları, onları birbirlerine kuvvetli bağlarla bağlanma ve bunu dâimi kılmaya zorlamıştır. Nitekim Türklerdeki bu sıkı bağlılık ihtiyacı kendisini bir esnaf teşkilâtı olan ahîlikte de göstermiştir. Yâni onlardaki bu kardeşlik teması sosyal, kültürel, siyâsî ve dinî olmak üzere birçok sâik tarafından zarûri kılınmıştır. Dolayısıyla bu müessesenin bilhassa merkezin uzağında yaşayan Alevî-Bektâşiler arasında yaygınlık kazanması sebepsiz değildir. Musâhip kardeşliğine bir törenle dâhil olunması da onun müesseseleşmesini sağlamıştır. Bu müesseseleşme zarûreti onu kan kardeşliği ve benzerlerinden daha ileri bir safhaya taşımıştır. Böylece ulaşılan safha sosyal ve kültürel bütünleşme safhasıdır.

BAHTİYAR MURAT ARAS:  26 Ağustos 1969 târihinde Kahramanmaraş’ta doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini Kahramanmaraş’ta tamamladı. Aynı yıl İstanbul Üniversitesi (İ.Ü.) Eczacılık Fakültesi’ne başladı. 1994 yılından bu yana serbest eczacı olarak çalışmaktadır. Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Târih Bölümü’nde ‘Doğu ve Güneydoğu’da Kürt Ayaklanmaları (1908-1939)’ adlı teziyle yüksek lisansını bitirdi. Ocak 2017’de Nevşehir Hacı Bektâş-ı Veli Üniversitesi Târih Anabilim Dalı’nda ‘Pazarcık Türkmen Alevileri’ adlı teziyle doktorasını tamamladı. Türk-İslâm târihi ve Türk kültür târihi üzerine araştırmalarına devam etmektedir. ‘Selçuklu ve Osmanlı’da Din ve Devlet İlişkisi’, ‘İkinci Meşrutiyet Döneminde İttihatçı Basın’, ‘Aleviler Gözünde Sünnilik’, ‘Maraş Alevilerinde Halk İnanmaları’ ‘Selçuklu Devleti’nin Yıkılışında Maraş Bölgesinin Rolü’, ‘Türklerin İslamlaşma Süreci’, ‘İranlı Şiîlerin Safevilere Bakışı’, ‘Musâhip Kardeşliğinin Doğuşunda Şah İsmâil’in Rolü’ adlı makaleleri bulunmaktadır. Türk Ocağı Kahramanmaraş Şubesinde yöneticilik yapmış, Türk kültür târihiyle alâkalı çeşitli seminerler vermiş ve hars heyetinde görev almıştır. Atıcılık trap branşında millî sporcudur. Kahramanmaraşspor yöneticiliği yapmıştır. Galatasaray Spor Kulübü kongre üyesidir. İ. Ü. Sosyoloji Bölümü 3. sınıf öğrencisidir. 2015, 2017, 2019 ve 2021’de dört defa Kahramanmaraş Eczacı Odası başkanı seçilmiştir. Halen bu görevine devam etmektedir. İyi derecede İngilizce bilmektedir. Evli ve beş çocuk babasıdır.

2-Bir Göç Ne Bırakır Ardında

Edebiyat-Sanat Dergisi Yönetmeni, şâir ve yazar Nâzım Payam, 12 X 19,5 santim ölçülerindeki 215 sayfalık, deneme türündeki eserinin bir sayfalık ‘Sunuş’ yazısında; insanlığın hazin tecellisi ‘Göç’ hakkındaki düşüncelerini sunuyor.

John Steinbeck, Gazap Üzümleri isimli eserinde anlattığı göç mâcerâsı 1930’lu yılların sonunda yaşanmıştı. 1944’te yaşanan Balkan ve Kırım Türklerinin ve Ahıskalı Türklerin göçlerine âit romanlar yazılsa, filmler çevrilse, Gazap Üzümleri, sıradan bir roman hâline dönüşürdü. Günümüzde Doğu Türkistan Türkleri için de aynı sözler söylenebilir.

Türk edebiyatının tanınmış şâirlerinden biri olan Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın sürgünde olduğu dönemde yazdığı ‘Uçun Kuşlar Uçun Doğduğum Yere’ başlıklı şiiri de vatan hasretini dillendirdiği için göç şiiri sayılır.  

Hakîkatte her insanın yaşadığı mekân gurbet, encâmı göçtür.  Bütün insanlar bu hakîkati idrak edebilseler, dünyâmız âsûde bir bahar ülkesine dönüşmüş olurdu. 

Şâir ve edip Nâzım Payam’ın eserine dönersek efendim, ‘Bizim Sınırları Türküler Çizer’ başlıklı yazısında ‘Göç’lerin ardında kalanları duygu yüklü kelimelerle anlatıyor:   

Nisan ayı başlarındaydı, Türkiye Yazarlar Birliği’nin 40. yılı dolayısıyla düzenlenen ‘Edirne’den Mostar’a Kültür Kervanı’na dâvet edildim. Yola koyulduğumuzda ‘Kültür Kervanına katılan arkadaşlar gezimizle ilgili yazı hazırlayacaklar’ şartına riâyet bâbında Nâzım Payam’ın yazdıkları:

Osmanlı’nın Balkanları fetih yıllarına ve yaklaşık beş yüz elli yıllık egemenliğine giremeyeceğim. Onun Balkanlardaki bayındırlığına şâhit yolları, vakıf eserlerini; hanları, hamamları, konakları gösteremeyeceğim. Hatta yer yer minâreler çevresinde birbirine sığınmış Türk evlerinin mimârî hüznünü hissetmekten kaçınacağım. Yeşil ulu dağların kuşlarıyla, Sinanî köprülerin kemerleriyle ve yönümüzü umursamayıp sürekli yanık bağrımıza doğru akan ırmaklarla devam ettirilebilir ilişki kuramayacağım. Yazık ki Türklüğün nişanı harâbe türbelere, zamana terkedilmiş saat kulelerine, Fâtiha bekleyen kırılmış mezar taşlarına, birkaç sanat eserine üzülmekle kalacağım.

Elinde bastonu, yol kenarında sessizliğe gömülmüş Müslüman ihtiyarın, pencere perdesini aralayıp bakan ninenin tablosunu çizemeyeceğim. Hele geçtiğimiz câmi ve dernek önlerinde bize el sallayan öz yurdunda gurbete düşürdüğümüz bacıların, kardeşlerin, yeğenlerin yürek uğultulusunu veya Yunus Emre Enstitülerindeki sıcaklığı aktaramayacağım.

………………….

Fakat Osmanlı Devleti’nin bir Balkan devleti oluşunu asla ve kat’a unutmayacağım.

Şimdilik bu bana yeter.

Eserde; Memduh Şevket Esendal, Erkan Oğur, Yusuf Öztürk, Beyhan Kanter, Metin Önal Mengüşoğlu, Fâruk Uysal, Ömer Küçükmehmetoğlu, Tamer Namlı, Suut Kemal Yetkin, Ahmet Tevfik Ozan, Mehmet Âkif Ersoy, Yunus Emre, Dücâne Cündioğlu, Fuzûlî Bayat ve Bizim Külliye Dergisi hakkında yazılar yer alıyor.

Bir Kurşuna İki Damla Gözyaşı’, ‘İnsan Nasıl Okunur’, ‘Yazarın Yazdığı, Çevirmenin Çevirdiği’, ‘Yaşamanın Darlığı’, ‘Edebiyatta Başkasını Anlatmak’ ve ‘İnsanı Var Eden Hikâyesidir’ başlıklı yazılar dikkat çekiyor.

NÂZIM PAYAM: 1955 yılında Elazığ’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini aynı ilde tamamladı. Balıkesir Necati Bey Eğitim Enstitüsü Türkçe ve Eskişehir Anadolu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Yurdun çeşitli yörelerinde öğretmenlik yaptı. Türk Edebiyatı, Türk Dili, Kültür Dünyası, Dergâh, Mahalle Mektebi, Ay Vakti ve Harput Çırası gibi kültür-sanat- edebiyat dergilerinde şiir, deneme ve eleştirileri yayımlandı. 2013 yılında ‘Ses ve Yaz’ isimli eseri ESKADER ve Türkiye Yazarlar Birliği tarafından yılın deneme kitabı olarak ödüllendirildi. 1999’dan beri Elazığ’da yayını devam eden sanat-edebiyat dergisi Bizim Külliye’nin genel yayın yönetmenidir. Yayımlanmış Eserleri: *Şehrin Eylül Tarafı (Deneme), *Ses ve Yaz (Deneme), *Ateş Islağı (Şiir), *Sılası Türkçe (Deneme), *Yalnızlık Risâlesi (Şiir), *Hatırlamak Ömrü Uzatıyor (Deneme).

3-Edebiyatımızda Unutulanlar Ve Kaybedenler 2

Taner Ay, eserinin ‘Takdim’ yazısında, kitabının birinci cildi ile ilgilenenler, hakkında yazanları, kitapla alâkalı röportaj yapanları belirttikten sonra; haftalık ve aylık olarak kitap ekleri veren bir kısım gazetelerde; ‘Edebiyatımızda Unutulanlar ve Kaybedenler’ hakkında tek satır olsa bile bahsedilmediğinden şikâyet ediyor. Bunun sebebinin görmemekten ve duymamaktan kaynaklanmadığını belirtiyor. ‘Onlar, kitabın Ötüken Neşriyat’tan yayınlanmasını, bilinçli ve kasıtlı bir yok saymaya dönüştürmüşlerdi’ dedikten sonra şöyle devam ediyor:

Edebiyatımızda Unutulanlar ve Kaybedenler’i yok sayan arkadaşların 80 öncesinin değerleriyle ve söylemleriyle zamanda kaybolduklarını söylemek, onları hafife almak olur. Çünkü bir kısmının okumadıkları ve diyalektik düşünemedikleri muhakkaktır ama, çoğu ‘ideolojik’ görünmelerine rağmen aslında ruhlarını kapitalizme satmış olan simsarlardır. Bildiğiniz gibi, ‘kültür’ denen üst yapının muktedirleri tarafından açılan her ‘büyük’ yayınevi, editörlerden, eleştirmenlerden, gazetecilerden, reklamcılardan, fotoğrafçılardan ve halkla ilişkiler uzmanlarından bazılarını ‘satın alarak’ onlardan kapitalist pazar için bir ‘simsarlar çetesi’ oluşturuyor. Bu simsarların görevi, kapitalist pazara ‘iyi yazar’ veya ‘iyi kitap’ kazandırmak değildir, arza ve talebe göre ‘edebiyat yıldızı’ ve ‘başarılı kitap’ îcat etmektir. Kapitalist pazarda, edebiyat yıldızları ve onların yazdıkları, gündemi ne kadar fazla değiştirip yayıncılarına ne kadar fazla kazandırırsa, o kadar ‘başarılı’ sayılıyor. Simsarların yuvalandıkları gazetelere ve dergilere bir bakın, hiçbirinde üç beş ‘büyük’ yayınevinin dışındaki yayıncıların kitaplarını bulamayacaksınız. Ancak, bizim kapitalist edebiyat pazarımızın bile genellikle ‘Şark işi’ işlediğini de unutmamamız gerekiyor. Pazarın simsarları birer acımasız kapitalist olmalarına rağmen, onların kasım kasım kasılarak ‘ideolojik’ takılmaları yok mu, sâdece yayınevlerini ve yazarları değil, kitapları bile dışarıda bırakmalarının ‘Şark işi’ vesilesi oluyor.

Kapitalist edebiyat pazarının ahlâkî değerleriyle ve vefâsızlığa dayalı kurallarıyla ‘savaş hâlinde’ olduğumuzdan, ‘Edebiyatımızda Unutulanlar ve Kaybedenler’in yeni cildlerini çıkarmaya devam ediyoruz. Bir aksilik çıkmazsa, Edebiyatımızda Unutulanlar ve Kaybedenler, önümüzdeki yıl da üçüncü cildiyle elinizde olacak.

Unutulanlar ve Kaybedenlerin listesi:  (Alfabetik sıralama ile)

Abdülhalîm Memdûh, Abidin Behpur Tapaner, Ahmed Vefâ, Celâl Sılay, Coşkun Büktel, Emin Ersoy, Ender Sarıyatı, Hasan Basri Alp, Hilmi Büyükşekerci, İhsan Ünlüer, Kaya Canca, Kemal Râgıp Enson, Mehmet Lütfullah Erişçi, Muzaffer Hacıhasanoğlu, Müstecâbizâde İsmet, Niyazi Akıncıoğlu, Pembe Marmara, Safvet Nezihi, Said Naum Duhanî, Sefer Aytekin, Selâhattin Karakayan, Suphi Taşhan, Süleyman Ali Uluçamgil, Şehâbeddin Süleyman, Zühtü Bayar,

TANER AY: 1957 yılında Bafra’da doğdu. Anne ve babasının eğitimci olmaları sebebiyle ilk ve orta öğrenimini, Kızılcaham, Siirt, Erzincan ve İstanbul gibi il ve ilçelerde tamamladı. Fenerbahçe Lisesi’nden mezûn olduktan sonra hukuk okudu. Otuz beş yıl boyunca bazı kurumlarda cezâ avukatlığı vaptıktan sonra emekli oldu. 1982 yılından başlayarak, Yarın, Edebiyat ’81, Üç Çiçek, Stüdyo İmge, Çalıntı, Düşler, Vapur ve Pathos gibi dergilerde, sinema, müzik ve edebiyat üzerine yazdı. Üç Çiçek ve Çalıntı dergilerinin kurucu ısimlerindendir. Pathos dergisinin yayın kurulunda olup, Kalabalık Cadde’de ve Karar gazetesinde kültür târihine ilişkin yazıları yayımlanıyor. Yazarın, Vesikalık Fotoğraflar, Becerikli Bozguncu Riminili Federico Fellini, Rock ve Şiddet, Metruk Zamana Seyahat, Marsyas’ın Cesetleri, Astigmat Bakışlar, CinemaScope Kadınlar & CinemaScope Erkekler ve Yeşilçam Sokağı Fotoğrafları isimli eserleri bulunmaktadır.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş. 

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr