22.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Mayıs 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 239

MÂKÛLİYETTEN UZAKLAŞTIK

İlahiyatçıAyşe Sucu benim çok saygı duyduğum ve yazılarından faydalandığım bir yazarımız. Sözcü Gazetesinde yayımlanan, toplumsal sorunlarımız ve din anlayışımıza dair çok değerli tespitler yapan köşe yazılarıyla önemli bir hizmet yapmakta.

Ayşe Sucu, 19.06.2023 tarihli son yazısındaahlak ve siyasetteki savrulmamıza karşı çözüm yolu olarak “MÂKÛLİYETE ÇAĞRI” yapıyor.

Mâkûl “akla uygun, akıllıca, aşırı olmayan, uygun anlamına geliyor. Mâkûliyet ise makul olma durumu yani “akla uygunluk, anlayışlılık” anlamlarını taşıyor. 

Ayşe Sucu, “Her toplumun, sosyal hayatı düzenleyen, bireylerin davranışlarına yön veren ve onlara kimlik kazandıran değerleri vardır. Buna milli kültür de diyebiliriz. Devletin devamında, ailenin korunmasında, acı tatlı hadiseler karşısında, sosyal ve siyasal ilişkilerde ortak hafıza devreye girer. Bu karakter/mizaç ya da bu toplumsal yapı bileşeni, kendi potasında toplumun fertlerini eritir. Böylece ‘mâkûliyet’ veya ‘mâkûl insan anlayışı’ ortaya çıkar. 

Bizim nesil biraz bu ortamları yakaladı. Ancak yeni dönemlerde bu tavrı görmekte zorlanıyoruz” diyor.

****

TOPLUMDAN RAHATSIZ OLMAYAN, TOPLUMU RAHATSIZ ETMEYEN

Ayşe Sucu’nun köşe yazısını okuduğumda, önce kendi ailem ve yetiştiğim çevreyi hatırladım. Sonra komşu şehrimiz Isparta’nın İslamköy’ünden yetişen, 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in kendi ailesini anlattığı şu cümleleri aklıma geldi:

“Biz mesut bir Anadolu ailesi idik. Hayatı ciddiye almış, hayat mücadelesini hiçbir zaman şikâyet konusu yapmamış, bu mücadelenin altında ezilmemiş gerçekçi, çalışmayı şiar edinmiş, lüksü, israfı, şatafat ve tantanayı değil, kendi işinde gücünde olmayı, tevazuyu, iyi kalpliliği, yardımseverliği hiç elden bırakmamış, kimsenin malında mülkünde gözü olmamış, hakka hukuka riayetkâr, toplumdan rahatsız olmamış, toplumu rahatsız etmemiş bir aile idik.”

Süleyman Demirel babası Hacı Yahya Demirel’i şöyle tanımlar:

“Bir kuzuyu, bir sürü koyun yapmıştı. Mal mülk edinmiş, varlık sahibi olmuştu. İmkânlarını aşmazdı, yani çoluğunu çocuğunu sıkıntıya sokacak macera sayılacak alışverişin içinde olmazdı…” “Her ihtimali düşünüp en kötü olana göre tavır geliştiren temkinli adamdı…”

Demirel’in annesi için tanımlaması ise “nur yüzlü güzel kadın”dı.

Bana da “kendi aileni anlat” deseler aynı cümleleri kurabilirim. Babam ve annem de aynen Demirel’in tarifindeki gibiydiler. Muhtemelen sizler de aileleriniz için aynı duyguları taşıyorsunuz.

Çünkü sadece Süleyman Demirel’in veya benim ailemin değil, Anadolu Türklerinin tamamının, milli kültürünün yarattığı ortak hafızayla şekillenen genel karakteri buydu.

Ayşe Sucu’nun “mâkûliyet” veya “makul insan anlayışı” dediği şey tam da bu olsa gerektir.

“Hakka hukuka riayetkâr, toplumdan rahatsız olmamış, toplumu rahatsız etmemiş ailelerden” oluşan bir toplumduk.

Son dönemlerde bu özelliğimizi büyük ölçüde kaybettiğimizi gösteren örnekler çoğaldı.

*************************

MÂKÛL İNSAN TAVRINI ÖĞRETEN İKLİM BOZULDU

“Mâkûliyet” veya “mâkûl insan anlayışı” dediğimiz karakteri kaybetmenin sonucu olarak toplumdaki zıt kutuplarda benzer bir değişim yaşandı. 

İlkel din anlayışına sahip sözde “dindarlarda” da “özgür birey” dayatmasında bulunanlarda da “toplumdan rahatsız olma” ve “toplumu rahatsız etme” alışkanlığı yerleşti. 

Toplumun genel karakterindeki bu değişime karşılık, Batı’da yaşanan, yazılı hukuk kurallarının hakimiyetini sağlayan kurumlar ve kurallar bizde tam olarak yerleşmedi. 

Bu yüzden değerlerimizi ve birbirimize güvenimizi kaybettik.

Özellikle “İslamcıların İktidarla İmtihanı” döneminde, muhalefette iken savundukları değerlerden uzaklaştıkları için,“İslamcılık huzur getirmedi.” Oysaki “huzur İslam’da” sloganıyla iktidara gelmişlerdi.

Bu dönemde var olan kurumların içi boşaltıldı, kurallar herkese “eşit” olarak değil, “kişiye özel” uygulanır oldu. 

Bu yanlış uygulamalara toplumsal tepki de kalmadı. Çünkü “Bizden olanlar yapıyorsa, adalet ve ahlak olmasa da olur”anlayışı yerleşti.

Manevi alanda, Levent Gültekin’in tabiriyle,“ŞATAFATLI MAĞLUBİYET” yaşanırken, ahlaksız ve adaletsiz yöntemlerle kazanılan görkemli seçim zaferleri kutlanmakta. 

Siyaset, ahlak, edep, görgü alanlarındaki savrulmalarımızın temelinin “makul insan tavrını” öğreten iklimden uzaklaşmamız olduğunu söyleyebiliriz. 

Camilerimiz, İmam Hatipler, Kur’an Kursları, İlahiyat Fakülteleri, Cemaat ve tarikat kurs ve okulları alabildiğine çoğaldı. Ama sosyal iklim öyle bozuldu ki vatandaşlarımıza “makul insan tavrını” öğretemiyoruz. 

Dini eğitim veren yerlerde yetişenler, kendilerine benzemeyenleri sevmiyor ve onları rahatsız ediyorlar. Karşı kutuptakiler de buralarda yetişen kendilerine benzemezleri sevmiyor, onları rahatsız ediyorlar ve onlardan rahatsız oluyorlar.

“Mutluluk endeksinde” dünyadaki en mutsuz insanların yaşadığı ülkelerden biri durumundayız. 137 ülke arasında 106’ncı sırada olmamız tesadüf değil yani.

Ayşe Sucu’nun cümleleri ile bitirelim: “İhtiyacımız olan mâkûliyettir. Mâkûliyetin kökü akıldan gelir, aklın emrettiğidir. En akıllı olandır ve bir dengedir mâkûliyet, ortada bir yerleri gösterir. 

Ekonomi, eğitim, toplumsal ilişkiler, siyaset kısaca her disiplin her alan mâkûliyet ister. Mâkûliyet, kapsayıcılık, hoşgörü, bir arada yaşama kültürü, demokrasi, toplumun geleceği, milli kimlik, edep-adap, temel insan haklar vb. bunların hepsi özgürlük içinde yaşanır.” 

Ruhittin Sönmez

22 Haziran 2023

VİCDAN

Vicdan; Allah’ın sayısız delilleri içinde en kapsamlı olanlarından biridir.
Vicdan; gayb / görünmez ve şehadet / görünür âlemlerin bir araya geldiği yerdir.
Vicdan; her iki âlemden birbirine gelenlerin kavşak noktasıdır.
Vicdan; şuurlu / bilinç sahibi olarak yaratılmış bulunan fıtrat;
Fıtrî, tabii bir mizaç ve huydur.
Nitekim insan, fıtrî olarak / yaratılışının bir gereği olarak, Allah’ı bilir.
İnsan var oluşundan beri, Yüce Yaratıcı’nın varlığını, en azından hep hissetmiştir.
Nitekim:
İnsanın sıkıştığı zaman, gayri ihtiyarî olarak / ister istemez ;
“Allah” lâfzını söylemek zorunda kalışı,
Bunun somut bir ifade ve belirtisidir.
Evet,
Fıtrat ve vicdan akla bir penceredir.
Tevhidin / Allah’ı birlemenin şua ve ışığını neşredip durur.
Çünkü fıtrat yalan söylemez.
Kaldı ki:
İnsanın zahir / görünen ve bâtın / görünmez beş his ve duygusundan başka,
Gayb / görünmez âleme karşı açılan pek çok pencereleri var.
Gayr-ı meş’ur / bilinmeyen, bilincine varılmayan pek çok hisleri var.
İşitme, görme, tatma olduğu gibi, sevk edici altıncı bir hissi daha var.
Ayrıca şaika / şevk verici yedinci bir hissi de var.
O şevk verici ve sevk edici hisler yalan söylemez.
Yanlış gidemez.
Kaldı ki:
Mevhum yani gerçekte olmayan, vehim ve hayal ürünü bir şey hariçteki bir hakikate;
Yani, maddî bir bedene sahip varlığa mebde’/ kaynak ve başlangıç olamaz.
Evet, akıl çalışmaya ara verse de, vicdan Sânii / San’atla Yaratan Allah’ı unutamaz.
Kendi nefsini inkâr etse de, hep O’nu görür, hep O’nu düşünür, sadece O’na yöneliktir.
Akıl gözünü kapasa da, vicdanın gözü daima açıktır.
x
Vicdan; içimizde bize Hakkı bildirip Hakkı bulduran bir İlâhî sözcüdür.
İnsanın yaratılışına konmuş; gerçeği sezdiren ve duyuran bir yol göstericidir.
Vicdan, Allah ile insan arasına -inansın veya inanmasın- çekilmiş bir özel telefon hattı gibidir.
İnsan hiç eğitim görmemiş olsa bile, vicdanen doğruyu yanlışı, iyiyi kötüyü, güzeli çirkini sezer.
Bu tercihi, bu seçmeyi, bu isabeti ve bu güzel sonuçları vicdan denen duygusu sağlar.
Nitekim doğru hareket edildiğinde, bu tercihi vicdan onaylar.
Kişi kendisini mânen bir huzur içinde bulur.
Yanlış bir hareketi karşısında, insan üzülür ve pişmanlık duyar.
Çünkü o yanlış hareketi vicdan, onaylamamıştır.
x
Kısaca vicdan:
“İyiyi kötüden ayırt edebilen, iyilikten lezzet alan ve kötülükten elem duyan mânevî his.
Vicdan, insanın bozulmamış fıtratını, yaratılışını ifade eder.
Kur’an neyi emretmiş veya yasaklamışsa vicdanda bunun tasdikçisi vardır.
Meselâ, insan vicdanen yüce yaratıcıya inanma ve ona sığınma ihtiyacı hisseder.
Kur’an da bunu emreder.
Vicdan, haksız kazançtan rahatsızlık duyar.
Kur’an da, her türlü haksız kazancı yasaklar.”

BİR DAVAYA BAĞLANANLAR ASLA YILMAZLAR

Koşan elbet varır, düşen kalkar
Kara taştan su damla damla akar
Birikir sonra gümüş bir göl olur
Arayan Hakkı en sonunda bulur .
Tevfik Fikret
Rahmetli Başbuğ Alparslan Türkeş bu dörtlüğü 1969 seçimleri sırasında yaptığı radyo konuşmasında okudu.
Düştük, kalkacağız, koşmaya devam edeceğiz.
Büyük Atatürk’ün dediği gibi: “Dinlenmemek üzere yola çıkanlar asla yorulmazlar.”
Bir gayesi, bir iddiası ve bir hedefi olanlar asla ümitsizliğe düşmezler, Kızılelmaya doğru yürüyüşlerini sürdürürler.
Onun için şahıslara ve kuruluşlara değil, inandığımız fikirlere, değerlere ve ideallere bağlanalım. O zaman şahısların ve kuruluşların bize ters gelen söylem, eylem, tutum ve davranışları karşısında buhrana, bunalıma ve ümitsizliğe düşmeyiz. Hiçbir şahsi beklenti içinde olmadan, inandığı dava için
çileye ve fedakârlığa talip olarak yola çıkanların yorulmaya, pes etmeye ve ümitsizliğe düşmeye hakkı yoktur.

Söz vermek senet vermek kadar kıymetlidir. TAGORE

0

Söz vermek senet vermek kadar kıymetlidir. TAGORE

Ötüken Neşriyat’ın Kültür Dünyamıza Armağanları: Söğüt Ve Millî Mecmûa

Mütefekkir, siyâset ve devlet adamı Nevzat Kösoğlu (1940-2013) tarafından, 1968 yılında kültür hayatımıza kazandırılan, 1971 yılına kadar 40 sayı neşredilen Söğüt Dergisi, Ötüken Neşriyat tarafından kurucusunun şânına lâyık fizikî yapısı ve muhtevâsı ile Ocak 2020’de yeniden yayınlanmaya başlamıştı. Derginin 18. sayısı yayın programını hiç aksatmaksızın Kasım-Aralık 2022’de; 19. sayısı ise Ocak 2023’te okuyucularına sunuldu. 16,5 X 24 santim ölçülerinde, kitap görünümündeki derginin 18. sayısı 235, 19. sayısı 232 sayfadır.

18. sayının dosya konusu: ‘Yahyâ Kemal Beyatlı’; Tema konusu: ‘Sis Perdesinde Bir Zaman / Mitoloji ve Destan’ olarak belirlenmiş. Dergide; Cengizhan Orakçı’nın Dr. Abdullah Uçman ile yaptığı röportaj; Prof. Dr. Nurullah Çetin’in ‘Yahya Kemal’in Türk Müslümanlığı’, Prof. Dr. H. Ömer Özden’in ‘Yahya Kemal Beyatlı ve Babanzâde Ahmet Nâim Bey Çekişmesi’,  Doç. Dr. Selçuk Atay’ın ‘Yahya Kemal Şiirini Anlamlandırma Denemesi: Güftesiz Bekleyiş Yahut Umutsuz Beste’, Dr. Fahri Kaplan’ın ‘Bir Şevk Olan Zamanlar: Yahya Kemal’in Rubâilerinde Mâziyi Özleyiş’, Doç. Dr. Hakan Değirmenci’nin Yahya Kemal’in Şiirlerinde Târih ve Mekân’ başlıklı makaleler dikkat çekiyor. Söğüt Dergisi’ne ilmî yayın özelliği kazandıran diğer kalem ürünleri; Cengizhan Orakçı, Yağız Gönüler, Rânâ Senanur Doğan ve Mustafa Saldıray imzâlı idi.  ‘Şâirlerin Aynasında Yahya Kemal’ başlığı altında kısa metinler hâlinde  Zeynep Arıkan’ın, Süreyya Altunkara’nın Ayşe Nur Biçer’in Muhammed Durmuş’un İbrâhim Daş’ın, M. Tuğrul Çolak’ın ve Ali Günvar’ın görüşleri ile bu bölüm sona eriyor.

Tema bölümünde yer alan makalelerin başlıkları ve yazarları: ‘Bir İdeoloji olarak Mitoloji’: Ali Duymaz, ‘Döngüsel Zaman Çarkında Mitoloji ve Edebiyatta Türk Mitolojisi’: Gönül Yonar, ‘Kitab-ı Dede Korkut Metni ve Bulanık Mantığın Dâimi Şöphesi’: Kemal Abdulla-Rafik Aliyev.

Düşünenlerin Düşünceleri’ denilebilecek son bölümde her biri yekdiğerinden değerli 20 adet makale, 16 adet şiir yer alıyor.

19. sayının dosya konusu: ‘Ârif Nihat Asya’, Tema konusu ise ‘Kaygıdan Kavgaya: İdeoloji ve Edebiyat’. Bu sayı daki makalelerin ilki Tahsin Yıldırım imzâlı: ‘Ârif Nihat Asya’nın Adana’sı’ Diğer makaleler ve yazarları: ‘Ârif Nihat Asya’yı ve Fetih Marşı’nı Hatırlamak:Prof. Dr. Özlem Fedâi’, ‘Altı Kelimelik Şiirlerin Hikâyesi: Emzikler’: Prof. Dr. Âliye Uslu Üstten. ‘Ârif Nihat Asya’yı Anlatmak’: Feyza Ay. ‘Ârif Nihat Asya’da Evlât Sevgisi’: Rânâ Senanur Doğan. ‘Ârif Nihat Asya’nın Şiir Dünyâsında Anne Teması’: Büşra Yalçınkaya. ‘Arzuhâl’: Mehmet Ali Kalkan. ‘Ben Ârif Nihat’: Cengizhan Orakçı.

Tema Bölümü için: M. Tuğrul Çolak: ‘Modernden İleriye Hece Şiiri-İdeoloji İlişkisi’; Bilgin Güngör: ‘İdeolojik Olan’ da Güzel Olabilir’; Mert Mevlüt Gökçe: ‘Şiirin İdeolojik Aygıtları’; Kadir Tepe: ‘… Şiir’e İdeolojik Bir Yaklaşım’; Feyza Ay: ‘Yerçekimsiz Kronotop’; Prof. Dr. Ali Duymaz: ‘Adi Ya da Tavşanca Şarkılar’; Cihan Özkan: ‘Zamanın Ruhu’; Ahmet Sefa Yalçın: ‘Cephede Güneş Var’; Taner Ay: ‘Kavunlu Dondurma Seven Kedi’; Ahsen Dalca Korkutan: ‘Aynı Yerdeyim, Tuhaf’; Orçun Üçer: ‘Eleştiri Günlüğü’; Sinan Terzi: ‘Kulak Arkası’; (Özbek) Said Ahmet’ten Mahinur Ahmedova tarafından aktarılan: ‘Çöl Akşamları’; Emine Altınkaynak: ‘Yaratma sf. 100’; Necmettin Turinay: ‘Bir Şiir Karşılaması: Edirne Kasidesi’; Nilüfer Ateş: ‘Uzun Bir Acının Yakın Plân Kısa Çekimi’; Cansu Coşkun: ‘Ülker ve Ak Yıldız; Elif Kesikoğlu: ‘Mihrali’nin Çiçekleri Solmuş’: Esin Bayram: ‘Tercümelerin Dili Üzerine’;  Ahmet Ergin: ‘Hissizsin’: Prof. Dr. Mustafa Sarı: ‘Türkçenin Gözünü Kim Açtı?; ‘Güzel Zeynep Tunçok: ‘Bir Daha Söyle Yusuf ’; Nilüfer Ateş: ‘Seni Kim Unudar?’; İsmail Uluöz: ‘Bir Kehânetin Anatomisi’ başlıklı yazıları kaleme almış.

Bu bölümün şiirleri: Murat Saldıray: ‘Ey Terkedilmişlik Beni Koru’; İbrâhim Daş: ‘Dermeden Derbbeder Eyleyen’; Yahya Çerkez: ‘Çoktandır Ninni Duymuyor Kulakların’; Senail Özkan: ‘Goethe’den Tercüme Ettiği Bir Şiir’;  William Blake’den Neslihan Magunacı’nın tercüme ettiği şiir: ‘Kaplan’; Cengizhan Orakçı: ‘Gidişine Sesler Ülkesi’; Süreyya Altunkara: ‘Rahmet Pencereye Vurunca Seyirliğe Daldığım O Yerden’; Oğuz Ertürk. ‘Kaldırım Çiçekleri İçin Nota’; Kemal Abdulla-Rafik Aliyev’den Aktaran Bahtiyar Aslan: ‘Kitab-ı Dede Korkut Metni ve Bulanık Mantığın Şüphesi 2’; Onur Belli: ‘İşsiz Şiir’; Neslihan Magunacı: ‘Nizamlı Gedik’; Aleyna Taran: ‘Aynı Göğe Ölmek’; Bahaddin Tuncer: ‘Kendini yüz Elli Yıldan Sonra Yeniden Yazan Rapsodi’; Can Ülgen: ‘Son Güllede Çiğnenen Rezene’: Batur Ozan Togay: ‘Yaklaş Elinde Olmayanlara’; Ebru Özden: ‘Beni Eskisi Gibi’; Kadir Tepe: ‘Atom Vanası’; Sinan Terzi: ‘Beyefendi – Ziya Osman Sabâya…’

Derginin 222. sayfasında Abdullah Ezik’in, İskender Pala ile ‘Surnâme’ isimli romanı üzerine yaptığı röportaj var.

İki ayda bir yayınlanan Söğüt Mecmûsı, edebiyatseverlerin 120 gün boyunca severek okuyacakları, okudukça günlük hayatın yorgunluklarından kurtulacakları bir edebî hazîne…

 Dergi, yazar ve yönetim kadrosu bakımından çok zengindir: 18 ve 19. sayılar: Ertuğrul Alpay sâhipliğinde; Genel Yayın Yönetmeni Sinan Terzi; Yayın Kurulu Üyeleri: Asuman Demir, Feyza Ay, Merve Sevde Selvi ve M. Tuğrul Çolak’ın, Danışma Kurulu Üyeleri: Âsuman Güzelce, Ayşegül Büşra Paksoy, Bahtiyar Aslan, Cengizhan Orakçı, Göktürk Ömer Çakır, Oğuzhan Murat Öztürk, Senâil Özkan ve Şeif Aydemir’in emekleriyle hazırlanmış. Grafik Tasarım ise Damla Acar’a âit.

Söğüt Mecmuâsı’nın Ana / Baba Bir Ağabeyi Millî Mecmûa

Millî Mecmûa da Söğüt Mecmûası gibi iki ayda bir yayınlanıyor. Ölçüleri de aynı olmakla birlikte sayfa sayıları farklı. 29. sayı 144, 30. sayı 174 sayfadır.

29. sayının dosya konusu: Türk Mitolojisi.

Mitoloji kelimesi Yunancadır. Zâten mitoloji de Yunan kültürünün ürünüdür. Yaklaşık olarak bizdeki ‘destan’veya ‘efsâne’ kelimelerinin karşılığıdır. Ancak muhteva itibâriyle farklıdır. Yunan mitolojisindeki kahramanlarda birbirlerini kıskanan tanrılar, yekdiğerinin sevgilisini ayartan güçlü insanlara bol miktarda rastlamak mümkündür. Türk destanlarında ise kahramanlar ve kahramanlıklar, dayanışma, mertlik, vatana, millete, sevgiliye bağlılık ve sadâkat konuları işlenmiştir.  

Destanların sâhipleri, hikâyeleri teşekkül ettirip sözlü kültürle yaşatanlar ve sonra târih sahnesinden çekilen insanlar ve milletler değildir.  Asıl sâhipler, o hikâyeleri yazıya aktarıp sonraki kuşaklara miras olarak bırakanlardır.

Destanlarımızda; Troya Savaşı’ndan, Oğuz Kağan’a, Ergenekon destanlarından Mete’ye, Attila’ya, Kürşad’a… Bedir’den, Uhud’dan, Hz. Ali’den, Hz. Osman’dan Hârun Reşid’e; Satuk Buğra Han’dan, Gazneli Mahmud’dan Alparslan’a, Melikşah’a, Hoca Ahmed Yesevî’ye, Yunus Emre’ye; Doğu’nun ve Batı’nın, millî târihimizin ve efsanelerimizin belirleyici hikâye ve hâdiselerinin güzel nasihatler ve ibret sahneleriyle süslenmiş keyifle okunacak örnekler vardır.

***

Ülkemizdeki dergi yayıncılığında çok mühim bir boşluğu dolduran Millî Mecmûa’nın 29. sayısındaki makalelerin başlıkları ve yazarları: *Gök Çayır’ın Kızı Bânu Çiçek / Görkemlilik Kompleksi ve İçimizdeki Tanrıça: Metin Savaş. *Meşruiyet Kaynağı Bir Mitolojik Şahsiyet Alp Er Tunga ve Orhun Yazıtları’nda Bulunduğu İddiası Üzerine Bir Değerlendirme: Göksel Gökçe.   *Mitolojik Figürden Millî Sembole / Kurt: Mâhir Şanlı. *Türk Mitolojisi Ataerkil Bir Mitoloji Midir?: Gönül Yorar. *Mitik Bilgi Kaynağı Olarak Mitik Söylem: Fuzûli Bayat. *Göktürk Efsâneleri: Hayrettin İhsan Erkoç.   *Türk Mitolojisi Penceresinden Orhun Abidelerine Dâir Değerlendirmeler: Coşkun Kumru. *Şeytan’la Pazarlık ve Sanat: Emrah Ece. *Türk Mitolojisi, Türk Felsefesinin Öncülü Olabilir mi?: Mehmet Fatih Doğrucan. *Türk Kültüründe Umay: Saadettin Yağmur Gömeç. *Ak Büğü’nün Semâvî Dinlerdeki Yerine Dâir: Yaşar Kalafat – Nurdan Yoldaş. 

Özkul Çobanoğlu ile Türk Mitolojisi Üzerine Bir Mülakat; Münevver Yavuz ve Fatih Orta tarafından gerçekleştirilmiştir.

Millî Mecmûa’nın Ocak-Şubat dönemine ait 30. sayısının Dosya Konusu ‘Peyâmi Safâ’dır. (1899-1961) Peyâmi Safâ, Türk fikir hayatının, hikâye ve romancılığının en dikkate değer isimlerinden biridir. Ön Söz’de kendisi hakkında bilgi verilmiştir.

Peyâmi Safâ ve onunla özdeşleşen Türk Düşüncesi Dergisi, Aralık 1963 – Nisan 1960 dönemleri arasında kesintisiz olarak 77 sayı olarak yayınlanması gerekirken, maddî imkânsızlıklar sebebiyle 63 sayı yayınlanabilmiştir. 27 Mayıs 1960 askerî darbesi ile işbaşına gelen yönetim döneminde yayına devam edilemeyeceğini düşünen Peyâmi Safâ dergisini yayın hayatından çekmiştir.

63 sayıya makaleleriyle katkıda bulunan yazarlardan bâzıları: Mustafa Şekip Tunç, Hilmi Ziya Ülken, İsmâil Hakkı Baltacıoğlu, Mesut Cemil, Fuat Gedik, Agâh Sırrı Levend, Leylâ Gediz, Nebahat Peyâmi Safâ, Albert Einstein, Ahmet Kutsi Tecer, Behçet Kemal Çağlar, Cemal Taşkınoğlu, Fâzıl Hüsnü Dağlarca, Osman Atilâ, İbrâhim Minnetoğlu, Hâlide Dolu, Yahya Benekay, Abdülkadir Karahan, Züleyha Münif, İbnüttayyar Semahadin Cem, Vecdi Bürün, Gül-Işık (12 yaşında),  M. Doğan Özbay, Reşat Sorkun. Dergi’de fikrî makaleler dışında hikâye, ve şiirlere, roman tefrikalarına, konser, konferans, resim sergisi ve kongrelerle alâkalı haber ve bilgilere de yer eriliyordu.

Millî Mevcûa’nın 30. Sayısında Peyâmi Safâ ve Türk Düşüncesi Dergisi hakkındaki makalelerin yazarları: Lütfi Bergen, İsmet Türkmen, Ali Bilgenoğlu, Enes Bahadır Kızak, İsmâil Yıldız, Metin Savaş, Hakkı Suat Yılmazer, Semâ Uğurcan, Abdullah Ezık, Gökay Durmuş, Gamze Başak Atakan, Onur Belli.

Mehmet Akıncı ile Peyâmi Safâ hakkında söyleşiyi Ahmet Alperen Can gerçekleştirmiştir.

Millî Mecmûa’yı yönetenler, hazırlayanlar:  İmtiyaz Sâhibi: Ötüken Neşriyat A.Ş. 

Genel Yayın Yönetmeni: Yasin Usta. Editör: Ahmet Alperen Can.

Danışma Kurulu: Prof. Dr. Mustafa Kara, Prof. Dr. Mehmet Akif Okur, Prof. Dr. Levent Bayraktar, Prof. Dr. Erkan Göksu, Prof. Dr. İsmet Türkmen,  Doç. Dr. Mehmet Kaan Çalen, Doç. Dr. Mehmet Akıncı,  Doç. Dr. Murat Hanilçe, Dr. Yunus Emre Tekinsoy,  Dr. Kemal Haykıran, Dr. Ali Ahmetbeyoğlu, Göktürk Ömer Çakır, Oğuzhan Murat Öztürk, Misli Baydoğan, Metin Savaş.

Son Okuma: Fatih Orta. Grafik Tasarım: Mahmut Doğan.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr  

Gerçeklerin Gerçeği

Aklî ilimler ve felsefe yolları, insanların gittikleri yolların başında gelir. Fakat hakikatlerin hakikatine / gerçeklerin gerçeğine ulaşmak için, insanlar değişik yollara da başvurmuşlardır.

     Bu hususta tarikat ve hakikat ehli olanların yollarını tercih edenler de olmuştur.

     Çokları, tarikat ehli olanların yaptıkları gibi, yalnız kalben hareketle yetinmediler. Çünkü akıl ve fikirleri felsefe hikmeti ve ilimleriyle bir derece yaralı idi. Bu yüzden tedavileri gerekiyordu.

     Oysa, bu gerçek yoluna hem kalben, hem aklen giden bazı büyük hakikat ehli olan zatlar da, gelip geçmişti aramızdan.

     “Bu seyri (bu yola gidişi) ‘akıl-kalb ittifakı’ şeklinde formüle edebiliriz. Akıl ve kalb, insanı gerçeklere muhatap eder. Felsefeciler daha çok akılla, tasavvuf ehli ise daha çok kalb ile yol alır. Bu ise, bu ikisinin ittifakı ve birbirine destek olması ile en yüksek gerçeklere muhatap olmaya çalışır. Sadece akılla gidenler, vehim ve şüphelere maruz kalır. Çünkü akıl yıldız böceğine benzer. Yıldız böceği gecenin karanlığında azıcık ışığıyla ne derece etrafı tam olarak görebilir? Ama gündüzün ışığında her şey net olarak görülmektedir. İşte, ilahî vahiy güneşe benzer. Vahiy güneşinin ışığıyla âleme bakanlar, onu gerçekte olduğu şekilde görebilirler.” (Prof. Dr. Şadi Eren)

     Onların, yani hem kalben hem aklen gidenlerin arkasından da gidilebilir. Fakat onların her biri, ayrı cazibeli ve çekici birer nitelik ve özelliklere sahip durumdadır.

     İnsanın hangisinin peşinden gitmesi gerektiği hususunda hayret etmemesi mümkün değil.

     İmam-ı Rabbanî’nin “Mektûbat” adlı eserinde “Tevhîd-i kıble, et!” / “Yalnız bir üstadın arkasından git!” diye veciz bir sözü vardır.

     Bilindiği gibi, hakikî / gerçek üstad / yol gösterici Kur’an’dır. Tevhid-i kıble bu üstadla olur.

     İşte ancak, o kudsî / kutsal üstadın irşadıyla hem kalb hem ruh; gayet / son derece garip bir tarzda sülûka / yol almaya başlar.

     Zaten insanın nefs-i emmaresi / kötü ve günah işlerin yapılmasını emreden nefsi de, verdiği şek ve şüpheleriyle, onu manevî ve ilmî cihada / savaşa mecbur eder ve zorlar.

     Fakat “Bir kısım gerçeklere ulaşmada şüphenin mühim bir yeri vardır. Her şeye, hatta en bedihî şeylere bile şüpheyle bakmak nasıl bir aşırılıksa, şüpheye hiç yer vermemek de bir başka aşırılıktır. Özellikle, ilmî gerçeklerin ortaya çıkmasında ‘metodik bir şüphenin’ özel bir önemi vardır. Böyle bir bakış, insanı araştırmaya sevk eder, gerçeğe ulaştırır.” (Prof. Dr. Şadi Eren)

     Üstelik, gözü kapalı olarak değil; İmam-ı Gazalî, Mevlânâ Celaleddin ve İmam-ı Rabbanî’ler gibi; kalb, ruh ve akıl gözleri açık olarak, istiğrak ehlinin / manevî bir coşkunlukla kendisinden geçmiş hâle giren kimselerin; akıl gözlerini kapadığı yerlerde, insan; o makamlarda gözü açık olarak gezebilir.

     Çünkü “İnsanda beden gözünün yanında ‘akıl, kalb, ruh gözleri’ de vardır. İnsan beden gözüyle renklere, ‘akıl, kalb, ruh gözleri’ ile de gerçeklere muhatap olur. İnsanın maddî gözüne ‘basar’, kalb  gözüne ise ‘basiret’ adı verilir.” (Prof. Dr. Şadi Eren)

     Böylece insan, Kurân’ın ders ve irşadıyla hakikat ve gerçeğe doğru bir yol bulur ve o yola girebilir.

     Hatta “Her şeyde O’nun (Allah’ın) birliğine delil olan bir alâmet vardır.” (İbnü’l-Mu’tez) hakikatine mazhar ve nail olur.

     Mevlânâ Celâleddin, İmam-ı Rabbanî ve İmam-ı Gazalî gibi, akıl ve kalbin ittifakı / el ele vermesiyle hareket eder. Her şeyden evvel kalb ve ruhunun yaralarını tedavi eder / iyileştirir. Nefsin  evham / vehim ve kuruntularından kurtulmaya çalışır.

     Kur’an’ın bir manevî i’cazıyla / benzerini söylemekte acze düşürücü üslûbunun gösterdiği metod ve usûllerle, her şeyde bir marifet / Allahı hatırlatan bir bilgi penceresi açmış olur.

Rasyonel Zemine Dönme

Maliye ve Hazine’nin giden ve yerine gelen (halef-selef) AKP’li bakanları İngilizce kavramlarla konuşmayı seviyor.

Giden bakan Nureddin Nebati, “Ortodoks politikalardan epistemolojik kopuş” olarak tanımladığı ekonomik kararların uygulayıcısı idi. Bu politikalarla Türkiye ekonomisi uçurumun eşiğine kadar geldi.

Yerine gelen bakan Mehmet Şimşek ise “Türkiye’nin RASYONEL BİR ZEMİNE DÖNME dışında bir seçeneği kalmamıştır” görüşünde.

Bakan Mehmet Şimşek, bu ifadesiyle, son dönemlerde AKP hükümetlerinin uyguladığı ekonomik programların “irrasyonal” yani akıl dışı olduğunu peşinen ilan etmiş oldu.

Bakan M. Şimşek’in “Kurala dayalı, öngörülebilir bir Türkiye ekonomisi, özlenen refaha ulaşmamızda anahtar olacaktır. Kurumsal kalite ve kapasitemizi güçlendirerek makro finansal istikrarı önceliklendireceğiz” cümlesi çok önemli.

Bu cümle içinde kullanılan KURALA DAYALI, ÖNGÖRÜLEBİLİR VE KURUMSAL KALİTE kavramlarına dikkat çekmek istiyorum.

Damat Berat Albayrak ve Nureddin Nebati’nin Maliye ve Hazine Bakanlığı koltuğunda oturduğu dönemde uygulanan ekonomi politikalarını tarif et” deseler, en iyi bu kavramlarla tanımlayabiliriz. Bu iki bakan döneminde,

Akla uygun olmayan,

Bilime ve gerçek ekonomi uzmanlarının genel kabul görmüş uygulamalarına ters,

Kuralsız,

Öngörülemeyen ve

Kurumsal yapının niteliksiz ve etkisiz olduğu bir yönetim yaşadık.

Bu yönetim tarzıyla Türkiye ekonomisi 10 sene öncesine geriledi, halkımız fakirleşti ve ekonomi içinden çıkılması çok zor bir darboğaza girdi.

Borçlar gırtlağa kadar gelmiş durumda. Dış Ticaret Açığı büyümeye devam ediyor.

Borçları çevirmek, enerji ve ilaç gibi zorunlu kalemleri ithal edebilmek, ithalata bağımlı sanayimizde ve tarımımızda üretim yapabilmek için döviz gerekli.

Hazine ve Merkez Bankası tamtakır. %10-11 tefeci faizleriyle bile borç bulunamıyor. (Osmanlı Devleti’ni batıran dış borçların faizi bile bu oranların yarısı kadardı.)

Aslında ekonomideki bu akıl yolundan kopuş, adı geçen bakanların değil, “ekonomist” R. T. Erdoğan’ın eseri idi. Çünkü O “her şeyi ben yöneteceğim” arzusundaydı. “Söz dinleyen” Bakanlar ve Merkez Bankası Başkanlarıyla çalışıyordu.

Zaten RTE “ekonominin sorumlusu benim” diye defalarca söyledi.

Türkiye’de ekonomik çöküntünün, yeni bir yönetim anlayışına dönüş olmadan düzeltilmesi mümkün değildi.

Ekonominin nispeten daha iyi olduğu dönemde bakanlık yapmış olan Mehmet Şimşek işte bu yüzden yeniden bakan yapıldı.

****************************

Ekonomiyi Şimşek mi Erdoğan mı Yönetecek?

Şimdi soru şu: Kendisinden mucizeler beklenen M. Şimşek, beklentileri karşılamak için düşündüklerini uygulayabileceği bir yetkiye sahip olabilecek mi?

Yoksa Bakan Şimşek’ten beklenen sadece İngiltere finans çevrelerinden (RTE’nin tabiriyle tefecilerden) borç bulması mı? Bakan Şimşek T.C. İngiltere ve ABD vatandaşı. Son olarak İngiltere’de bir finans kurumunda çalışan bir uzman. Buradaki fon yöneticilerinin yani “tefeci” denilen çevrelerin tanıdığı, güvendiği biri.

İngiltere (Birleşik Krallık) ve ABD vatandaşı da olsa Şimşek’in böyle bir vitrin süsü olması halinde buralardan borç alınması mümkün değil. Erdoğan’ın tabiriyle “Batı tefecilerinden para dilenme” ile para gelmez.

Uluslararası sermayeye güven verilmesi ve kredi musluklarının açılması, ancak -uygulanacağından emin olunan- bir Orta Vadeli Program (OVP) sayesinde mümkün olabilir.

Aslında IMF ile yapılan standby anlaşmaları da bunu garanti etmeye yöneliktir. Ama IMF bu programların uygulanmasını bizzat denetler. Buna karşılık kredi vermesi beklenen sermaye çevreleri (fon yöneticileri) kredi musluklarını kısarak veya risk primi (CDS) üzerinden verilen kredinin faizini yükselterek denetim yapar.

Mehmet Şimşek’in uygulamak isteyeceği OVP sıkı mali disiplin gerektiren, Ortodoks bir zihniyetin eseri olacaktır.

Ama 9 ay sonra yerel seçim varken R. Tayyip Erdoğan geniş kitlelerde hoşnutsuzluk yaratacak böyle bir programın uygulanmasına izin vermez.

Nasıl bir orta yol bulacaklar bilemiyoruz. Zamanla ortaya çıkacaktır.

Ama en azından ekonomi tahsili olmayan bir Hazine ve Maliye Bakanı ile “söz dinleyen” Merkez Bankası Başkanı yerine, işten anlayan ve kısmen bağımsız davranabileceklerin gelmesini olumlu buluyorum.

*****************************

“Dolandırıcı” Dediğine Ekonomiyi Teslim Etti

Beş yıl önce (9 Temmuz 2018’e yani Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçinceye kadar) Mehmet Şimşek Başbakan Yardımcısı idi.

O zaman ekonomik durumu anlatırken “yağmur yağacak, belki fırtına kopacak, çatıyı güneşli havalarda onarmamız gerekir” demişti. (23 Mart 2018)

Çatı tamirinden kastı şunlar idi: “Hukuk devletini güçlendirmemiz, demokratik standartlarımızı iyileştirmemiz, kurumsal kaliteyi yükseltmemiz açısından Avrupa Birliği bizim hâlâ ilham kaynağımız. AB bizim stratejik ortağımız, bunu kimse değiştiremez.”

“Merkez Bankası’nın bağımsızlığı, kredibilitesi ekonomimiz açısından son derece önemlidir” görüşünü ifade ediyordu.

Bu görüşleri savunduğu için R. Tayyip Erdoğan çok kızmış, “inanmıyorsan kusura bakma, biz bu işe inananlarla devam ederiz” ve “dava şuurunu kaybetmiş” şeklindeki sözlerle Şimşek’i eleştirmişti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 7 Aralık 2019 tarihli bir konuşmasında, Ahmet Davutoğlu, Ali Babacan ve Mehmet Şimşek’i hedef alarak onları görevlerini kötüye kullanmak ve dolandırıcılıkla suçlamıştı:

“E hani bunlar dürüsttü ya, dürüstlüğü kimseye bırakmıyorlardı? Bunlar Halkbank’ı da dolandırmaya çalışıyorlar” ifadelerini kullanmıştı.

Bu suçlamalarla, meydanlarda yuh çektirdiği bir ismi bakan yapmak için aylardır uğraşan Erdoğan nihayet Mehmet Şimşek’i ikna etti.

Bir “dünya lideri” için kolay kabul edilebilir bir durum değil bu. Demek ki çok mecbur kaldı.

Şimşek de hakkında edilen bu sözleri unutmuş gibi davranarak görevi kabul etti.

“Hayırlı olsun” diyelim.

Ama hiç olmazsa bundan sonrası için, “büyük lokma ye, büyük laf etme” sözünü de hatırlatalım.

Teröristin Zikri ve Fikri

Biz teröristle, terörist olduğu için mi mücadele ediyoruz? Mesela PKK, “Hadi bıraktım terörü, artık yapmayacağım.” dese, can ciğer kuzu sarması mı olacağız? Veya FETÖ, “Hadi bir daha darbe falan yok, gelin kardeş olalım.” derse “Hoş geldin, safalar getirdin, zaten menzilimiz birdi, geç şöyle otur, ne istersen verelim mi?” diyeceğiz?

Terör ve terörist diye öyle kullanışlı kavramlar bulduk ki, artık fikirlerle, değerlerle falan uğraşmamıza gerek kalmadı. Zaten fikirdi, değerdi, felsefeydi, dünya görüşüydü; bunlar zor işler. Okumak gerekiyor, düşünmek gerekiyor. Türkiye’deki ve dünyadaki bütün fikirler ikiye ayırmak ne kolay: Terörist olanlar,  terörist olmayanlar. Kimin hangisi olduğuna da iktidarımız karar verir. 

MUHALİF DEMEK TERÖRİST DEMEK

Bakınız bütün muhalefet terörist oldu; terörist olmadıysa terörle işbirliği yapar oldu. Bütün muhalefet öyle ise peki terörist olmayan kim? Tabiî ki muhalif olmayan. 

O halde terör ve terörist tarifini daha da basitleştirebiliriz: İktidarımıza muhalefet eden teröristtir. Etmeyen değildir. Bakın, çözüm süreci başlattık. PKK, terörist olmaktan çıktı. Sonra söz dinlemeyip hendekler, tüneller falan kazdılar. Söz dinlemediler ya; tekrar terörist oldular. Bakınız FETÖ: Bütün kurumlara, soruları çalarak giriyor, kendinden olmayanları mobbingle, tehditle, şiddet kullanarak dışarı itiyordu. Düzmece mahkemelerle orduyu; aydını eziyor, kurumları çökertiyordu. Harp okullarından adalet kurumlarına, oradan üniversitelere, her yere cebren ve hile ile giriyordu. İtiraz ettik mi? Hayır. Hatta ne istedilerse verdik; açtıkları davaların savcısı olduk. O zaman terörist değillerdi. Ne zaman terörist oldular? Sorulur mu? Onların terörizminin miladı 17-25 Aralık’tır. İktidarımıza muhalefet ettikleri anda terörist oldular. Ama artık çok geçti. İhanet darbeye teşebbüs edecek cesareti kendinde bulabildi ve felaketi ancak yüzlerce şehit vererek önleyebildik. 

Malumu neden ilam ediyorum? Şu derdimi anlatabilmek için: Terörle, teröristle mücadele ediyoruz. İyi de ediyoruz. Fakat o terörist dediğimiz bölücünün, terörist dediğimiz sinsi darbeci FETÖ’cünün fikriyle, felsefesiyle, dünya görüşüyle bir problemimiz yok. Sanki dünya ikiye ayrılmış: İktidarımıza muhalefet edenler ve etmeyenler. Muhalifler teröre başvursalar da başvurmasalar da teröristtir. İktidarımıza muhalif olmayanlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel değerlerini yıkmaya ant içmiş, Türklüğün amansız düşmanı da olsa onlarla bir sıkıntımız yoktur. İstedikleri gibi örgütlenebilir, propagandalarını yürütebilirler. 

CUMHURİYETİN DEĞERLERİ Mİ VAR?

Diyeceksiniz ki, yürütebilirler tabiî, fikir hürriyeti var, demokrasi var. Yürütürler de Türkiye Cumhuriyeti’nin de kurucu değerleri, taşıyıcı fikir sütunları vardır. Devletin görevi bu değerleri nesillere aktarmak, halkını bu değerler etrafında birleştirmeye çalışmaktır. Cumhuriyet değerlerini anlatsın, kimliğini ortaya koysun, ondan sonra isteyen istediği gibi aksini söylesin. Eğer cumhuriyetin dünya görüşü gerçeği kucaklıyorsa onların pek şansı olmaz. Terör de terörist de kendine hayat alanı bulamaz. 

Yazılarıma gelen yorumlar bazen ufkumu aydınlatıyor! Klişelerle donanmış birkaç yorumcum var. Mesela biri şimdi, “Devletin değerleri, devletin dünya görüşü olmaz.” diyecek. Ve bunu, evrensel bir gerçekmiş gibi söyleyecek. 

Bu fikre nereden geldi? Dünyadaki 195 devleti tek tek inceleyip, kurucu değerleri var mı, yok mu diye tahkik edip, sonunda “Hmmmm. Yokmuş.” veya “12’sinde var ama yüz bilmem kaçında yok.” gibi bir bulguya mı ulaştı. Amaan canım, âlim mi olacağız. Devletin fikri yok dediysem yoktur, vesselam! (Aslında falan abim böyle dedi, o da bizzat şeyhimizden duymuş.) 

DEVLET FİKİRLE MÜCADELE EDER Mİ?

Bakın ben de Atatürk’ten ne duydum:

“Çocuklarımız ve gençlerimiz yetiştirilirken, onlara, bilhassa mevcudiyetiyle, hakkıyle, birliğiyle taarruz eden bilumum yabancı anasırla mücadele lüzumu ve efkârı milliyeyi kemali istiğrakle her mukabil fikre şiddetle ve fedâkârane müdafaa zarureti telkin edilmelidir. Yeni neslin bütün kuvayı ruhiyesine bu evsaf ve kaabiliyetin zerki mühimdir. Daimî ve müdhiş bir cidal şeklinde tebarüz eden hayatı akvamın felsefesi, müstakil ve mesut kalmak isteyen her millet için bu evsafı kemali şiddetle taleb etmektedir.” ( https://bit.ly/43lSGDe )

Millî fikirleri şiddetle ve fedakârca savunma mecburiyeti!

Bu, bir ülkeyi işgalden kurtarıp devleti yeniden kuran adamın görüşü. Bağlantıya gidip tamamını okumanızı salık veririm. Tehdidin kendisi kadar felsefesiyle de savaşmak gerektiği konusunda da aynı konuşmada şöyle diyor: Atatürk: 

“Silâhıyla olduğu gibi beyniyle de mücadele etmek zorunda olan milletimizin, birincisinde gösterdiği gücü ikincisinde de göstereceğine asla şüphem yoktur.”

O gücü gösterdik mi? https://millidusunce.com/teroristin-zikri-ve-fikri/

Yeni Kabinenin ‘Erdoğan Sonrası’ Mesajı yahut Erdoğan’ın Son Tangosu

Yeni kabinede bürokrasi kökenli isimlerin sayısal üstünlüğü dikkat çekiyor. Bu esasında son derece olumlu. Zira Ak Parti geleneklerinde bakanlık yaptığı alanda bilgi ve tecrübe sahibi olmayan siyasetçilerin bakan olarak atandığına çokça şahit olduk. Bazen aile yakınlığı, bazen devletteki belli menfaat gruplarının siyasi temsilcisi olma gibi nedenlerle alakasız kişilerin alakasız bakanlıklarda görev yaptıklarını görmüştük. Süleyman Soylu, Berat Albayrak, Fikri Işık bu konuda ilk akla gelen isimler. Yeni kabinedeki bütün bakanların kendi alanlarında bilgi ve tecrübe sahibi olan kişilerden seçilmeleri son derece olumlu.

Öte yandan Adalet Bakanı’nın Ak Parti teşkilatlarında her kademede görev yapmış biri ve hatta Ak Parti’nin Pendik Kurucu İlçe Başkanı olması maalesef yargı teşkilatında eski kötü alışkanlıkların devam edeceğini gösteriyor. Bekir Bozdağ gibi tam bir “militan” bakandan sonra Yılmaz Tunç’un gelmesi, yargı sistemi ve teşkilatı konusunda umut vermiyor maalesef.

Coca-Cola’yı Fanta İçerek Protesto Eden Bakan

İçişleri Bakanlığı’na atanan Ali Yerlikaya son derece renkli bir isim. Kendisini Tekirdağ Valiliği yaptığı dönemde Coca-Cola’yı protesto etmek için Fanta ikram eden Vali olarak hatırlıyoruz. Sonrasında da İstanbul Valisi olarak atanmış ve Üsküdar’da kürsüdeyken bir türlü “Üsküdar” diyemeyince “Bir alkışlayın beni” diyerek sempatisini ortaya koymuştu. An itibariyle kendisi artık İçişleri Bakanı.

Süleyman Soylu gibi güvenlik başta olmak üzere “dâhiliye” konusunda en ufak bir bilgisi ve tecrübesi olmayan kötü bir İçişleri Bakanı’nın ardından mülkiye kökenli bir ismin gelmesi son derece önemli.

Aslında daha önce de yine İstanbul Valiliği yapan Muammer Güler İçişleri Bakanı olarak atanmıştı. Muammer Güler maalesef suç camiasıyla çok fazla içli dışlı bir isimdi. Süleyman Soylu için de benzer iddialar var. İnşallah yeni bakan, bu hususta seleflerinden farklı bir çizgi koyar ortaya. Ve inşallah hukuka gerçekten saygılı bir tutum içinde olur.

Genel Kurmay Başkanı Milli Savunma Bakanlığı’na

Önceden Türk Silahlı Kuvvetlerinde özellikle komuta kademesinde atamalarda belli teamüller vardı. Örneğin, bir Orgeneral ’in Genelkurmay Başkanı olabilmesi için önce I. Ordu Komutanlığı, akabinde Kara Kuvvetleri Komutanlığı yapması gerekiyordu. Ak Parti döneminde bu teamül ortadan kaldırıldı. Ancak öyle görünüyor ki Genel Kurmay Başkanı’nın Milli Savunma Bakanı olması gibi yeni bir teamül geliyor.

Hulusi Akar gibi, özellikle de kendisiyle birlikte mesai yapan TSK personelince sevilmeyen ve 15 Temmuz gecesi kendi personeli tarafından rehin alınan bir kişinin ardından Yaşar Güler’in Milli Savunma Bakanı olarak atanması son derece olumlu.

Esasında hem eski İçişleri Bakanı Soylu hem de eski Milli Savunma Bakanı Akar, Erdoğan sonrası için ismi geçen kişilerdi. Her iki isim de silahlı bürokrasinin başında yer alıyor olmaları dolayısıyla kuvvetli kişilerdi. Öyle görünüyor ki ikisinin de siyasi kariyeri milletvekili olarak sonlanacak. Çünkü “Erdoğan Sonrası” konusunda ismi geçen diğer bir kişi Hakan Fidan ciddi bir şekilde avantaj yakalamış durumda.

Burada bir hususu daha ifade etmekte fayda var; hem İçişleri hem de Milli Savunma bakanlarının (hatta MİT Müsteşarı’nın) değişmesi, yakın zamanda güvenlik bürokrasisinde bir tasfiye hareketinin yapılacağını gösteriyor.

Erdoğan’dan Sonra Fidan mı?

Kabinedeki en esaslı değişiklik şüphesiz ki Hakan Fidan’ın MİT Başkanlığı’ndan alınıp Dış İşleri Bakanı yapılması.

Hakan Fidan aslında uzun zamandır aktif siyasete girmek için fırsat kolluyordu. Bir yandan da kendisini parlatmaya çalışıyordu. MİT’in genel teamüllerine aykırı bir şekilde, MİT’in yurt dışı operasyonlarına dair ulusal kanallarda çıkan “başarılı yurt dışı operasyonu” haberleri Fidan’ın kendini parlatma hamlelerinden başka bir şey değildi. Nitekim 2015 seçimlerinden hemen önce Erdoğan’ın peşinden umreye gidip orada fotoğraf vermesi ve Erdoğan’dan siyaset için izin istemesi de bunun tezahürü. Ancak o zaman kendisine vize çıkmadığı için görevine devam etmişti. Bugün artık Dış İşleri Bakanı olan Fidan muradına ermiş ve Erdoğan sonrası için –şimdilik- en güçlü figür olarak meydana çıkmış durumda.

Elbette Fidan’ın Dışişleri Bakanı yapılmasının ardında başka bir hesap da olabilir. Belki de Erdoğan kendisinden sonra başka bir ismi –mesela Selçuk Bayraktar’ı- düşünüyor ve kendisi görevini bırakacağı zaman Fidan’ın MİT’le bağının kopmuş veya en azından zayıflamış olmasını ve iktidar mücadelesine girerken Fidan’ın elinin zayıf kalmasını istiyor da olabilir. Böylelikle Erdoğan’ın desteklediği kişinin karşısında güçlü bir siyasi figür kalmamış olacak. Tüm bunlar elbette net bir bilgi içermeyen, tamamen tahmine dayalı yorumlar.

Yeni kabine Türkiye’nin problemleri ile ne kadar alakadar olur, problemlerin çözümü için ne kadar mesai harcar ve ne kadar başarılı olura dair bir şey söyleyemiyoruz. Kabinenin “kâğıt üzerinde” nispeten doğru isimlerden teşkil edildiği bir gerçek ancak bu husus kabinenin başarısı için tek başına yeterli değil. Çünkü ülkedeki sorunların kaynağı eski kabinedeki isimler değildi, dolayısıyla da çözüm yeni kabinedeki isimler olmayacak. Türkiye’nin esaslı bir zihniyet değişimine ihtiyacı var ancak Ak Parti’nin bu değişimi gerçekleştirecek potansiyeli yok. Zaten Ak Parti’nin zihniyet değiştirmesi demek kendi varlık sebebini inkâr etmesi ve kendi kendini eritip yok etmesi demektir. Şu da bir gerçek ki Türkiye’yi dönüştürecek zihniyet değişimini mevcut muhalefet de gerçekleştiremez.

Allah yardımcımız olsun. Çünkü işimiz Allah’a kaldı.

Uzman Bir Gönül Erbabından

0

İş dünyası temsilcilerinin ortak düşüncesi şu: Siyasi
gerginlikten yorulduk. Genel seçimin galibi belirlendi. Şimdi iş-aş zamanı.

Bir ağaç gibi kökünden, bedenine, bedeninden dallarına,
dallarından yapraklarına kadar birlik ve beraberlik içinde yaşarsak, ağaç gibi
dik dururuz.

Zenginiyle fakiriyle, köylüsü şehirlisi, bürokratı işadamı,
eğitimcisi sporcusu ile bu ağacı birlikte sulayacak, birlikte koruyacağız.

Artık şucu bucu ayrımını bırakacağız.

Evin içinde kavga etmeye devam edersek, dışarıdan kapıyı
kimlerin zorladığını anlayamayız.

Şimdi siyasetçilerin tabiriyle pazar günü maç bitti; Şimdi
maç sonrası ortalığı toplama zamanı, kırılan gönülleri onarma vakti, örülen
duvarları yıkma günü, aynı topraklarda yaşadığımızı ve yaşamak zorunda
olduğumuzu hatırlama, aynı dine, aynı dile, aynı kültüre, aynı kadere, aynı
değerlere sahip olduğumuza göre davranma zamanı.

Düşmanlarımızın evet ve hayırcı ayrımı yapmadan bu ülkenin
bütün insanlarına düşman olduğunu,

3 ayrı biri ayrı topladığımızda sonucun 3, birlikte
yazdığımızda 111 gibi bir güce eriştiğini,

Kırmak için elimize aldığımız bir tahta parçasını kırmanın
kolay olduğunu,

İki veya daha fazlasının ise kırılamayacak kadar güçlü
olduğunu bilme zamanı.

Ne diyorduk: Bölünürsek yok oluruz, bölüşürsek tok oluruz.

*

Bu topraklarda yaşıyorsak güçlü olmak zorundayız.

Güçlü olmak için de birlik olmak zorundayız.

Başka bir formül yok.

*

Son yıllarda Türkiye ekonomisini etkileyen gelişmelerin
normal olmadığını iş dünyası da biliyor.

İş adamları 2023 yılına girerken biraz daha belirgin bir
gelecek bekliyordu.

Ne kadar sıra dışı olay varsa hepsi 2016 dan itibaren  gelişti.

Dışarıdaki durumlar da Türkiye’yi etkiledi.

*

Yaşanılan bu olayların ekonomiye etkisi de olumsuz oldu.

Komşularda yaşanan savaş, Avrupa’nın siyasal ve ekonomik
sıkıntıları dış ticareti daralttı.

İçerde kronik işsizliğin sürmesi, üretimin azalması,
enflasyonun yükselişe geçmesi ekonomiyi sıkıntıya soktu.

ABD ve Avrupa’da olduğu gibi Türkiye’de de ağırlaşan siyaset
ve terör ekonomik gündemin üstünü örttü.

Şimdi ne yapmak lazım?

Topyekûn feragat lazım.

Çünkü bizim başımıza gelenlerin hiçbirisi normal değil.

Kriz ortamında yatırımlar kısıtlanmamalı.

Türkiye’nin zengin ülkelere göre en büyük gücü eğitilmiş genç
nesli.

Türkiye’yi ileriye taşıyacak bir fitilin gençlerle birlikte
ateşlenmesi lazım.

İşsiz bırakılan her gencin potansiyel olarak israf
edildiğini unutmamamız lazım.

*

Yurtdışında faaliyet gösteren işadamlarından biri durumu
şöyle anlatıyor:

Eski ABD Başkanı Kennedy’nin, ‘Ben ülkem için ne yapacağım’
sözü bugün bizim için geçerli.

İş dünyası için geçerli.

Türkiye bugünleri hak etmiyor.

Bizden başka kimse bize yardım etmez.

1994’lerden bu yana çeşitli ekonomik krizlerden geçtik.

Ama bugün bakıyoruz, dünyanın ilk 20 ekonomisi içerisindeyiz
ve bu bizi motive ediyor.

Ülke ekonomisinin düzelmesi için bölgede barış şart.

Kimseyle düşman olma gibi bir lüksümüz yok.

Aksine yakın coğrafyamızda barış içinde Avrupa ve Amerika
ile beraber çalışıyor olabilirsek, biz bu dünyadaki ilk 10 hedefine ulaşırız.

*

Ne diyordu Mehmet Akif:

Değil mi cephemizin sinesinde iman bir;

Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir;

Değil mi ortada bir sine çarpıyor, yılmaz,

Cihan yıkılsa emin ol bu cephe sarsılmaz!

*

Ne diyordu Yunus Emre de:

Adımız miskindir bizim

Düşmanımız kindir bizim

Biz kimseye kin tutmayız

Kamu âlem birdir bize.