5.8 C
Kocaeli
Pazar, Ekim 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 239

     Tarikatlar-Mezhepler Üzerine

Tarikatlar/ mezhepler üzerine yazılmış ihtisaslı bir kalemin sunumuyla konuyu esastan görmeye çalışalım;

*

Şüphesiz ki içinde yaşadığımız dünya ve sayısı her geçen gün artan gezegenleri ve milyonlarca yıldızı, Güneş ve ay’ı Yüce Yaratan yaratmıştır. Yüce Kur’an’ı gönderen de Yüce Yaratıcı Allah’tır. Yani din Kur’an dır, Kur’an dindir. Bir diğer deyişle ‘’DİN’’ Allah’ındır.

*

Kur’an’ın bir başka adı ise; dünyada yaşama yönetmeliğidir. Yani, Allah yarattığı kuluna: ‘’Dünyada benim koyduğum şartlarla yaşayacaksınız, yoksa karşılığı neyse cezasını da görürsünüz’’demektedir.

*

Bu cümleden olarak Allah Kur’an’ın Haşr suresi 21. Ayeti aynen;

‘’Eğer biz bu Kur’an’ı bir dağa / çok iri cüsseli bir yükümlü varlığa indirseydik, Allah’a olan saygıyla sevgiyle ve bilgiyle ürpertiden onu, samimiyetle saygı duyar, baş eğer ve paça parça olmuş görürdün. Ve biz, bu örnekleri iyiden iyiye düşünürler diye insanlara veriyoruz.

*

Tekvir Suresinin 1-14 Ayetlerinde aynen;

‘’Güneş katlanıp, dürüldüğünde, çıkarlar ve en iyi gelir kaynakları işe yaramaz olduklarında, canlılar yaratılış özelliklerini yitirdiklerinde, denizler kaynatıldığında, insanlar inanç ve amellerine göre gruplandığında, inim inim hangi günahtan dolay öldürüldüğü/ hayatı mahvedildiği sorulduğunda, amel defteri açılıp yayınlandığında, gök sıyrılıp açıldığında, cehennem kızıştırıldığında ve cennet yaklaştırıldığında herkes ne hazırladığını anlar.’’Emirleri kesindir.

*

Yüce Yaratan’ın bu iki surede / ayetlerde açıkça; ‘’Kur’an’dan başka din öğrenilecek bir kaynak kesinlikle yoktur. Bir tek rehber vardır, o da Kur’an’dır.’’

Emri olduğundan şüphemiz olabilir mi? Yine Allah’ın emrinde anlaşılmadık bir nokta var mı? Net ve açık değil mi?

*

Ayrıca yüce Allah, Kur’an’ında; Zumer suresi 3. Ayette ve daha onlarca ayette ‘’Tarikatların şirk olduğu’’, Rum/32, Al-i İmran 7 103-105, En’am suresi 153-159 ve daha onlarca ayette de ‘’Mezheplerin büyük günah ve şirk olduğu’’yani büyük günah olduğu da belirtilmektedir.

*

Yani hem Yüce Yaratan bunları yasaklamış, hem de kendi adına mezhep kurduğu söylenilen ‘’İmamı Azam Ebu Hanife’’peygamberimizin ölümünden 80 yıl sonra dünyaya gelmiş 70 yıl yaşamış ve öldürülmüş ölümünden 70 yıl, yani peygamberimizin ölümünden 220 yıl sonra Emeviler tarafından adına mezhep kurulmuştur. Yani ne İmamı Aza’mın haberi vardır, ne de Peygamberimizin sağlığında böyle bir mezhep hiç yaşanmamıştır. Bilinen dört mezhebin hepsinin durumu da aynen böyledir.

*

Bütün bu bilgilere ilaveten bir de Alevilik ve Bektaşilik nedir? Kısaca bilgi vermekte fayda vardır.

Peygamberimizin ölümünden sonra 3. Halife Osman’ın görev süresinin 6. Yılından itibaren, İslam Dünyası karışıklık yaşamaya başlamış, kâfir Ebu Süfyan’ın oğlu ve Emevi devleti kurucusu ve ilk halifesi Muaviye, Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın ehli beytini ve ashabını öldürmüş, soyunu sopunu kurutmuş, Torunu Hz. Hüseyin’in başını kestirerek şehir şehir, cami cami dolaştırmış, bu hadise halkı ikiye bölmüş, Peygamberimizin ehli beytinin ölümünü tasvip edenlere, yani Emevi’den yana olanlara Sünni, karşı çıkanlara Alevi denilmiştir.

*

Ne var ki; ‘’ben suniyim Sünni olduğum kadar da Aleviyim;’’ Ben Aleviyim, Alevi olduğum kadar da Sünniyim.’’Dininde samimi bir Müslüman Kerbela katliamını tasvip etmez.

*

Buraya kadar olan izahatlarım Kuran’daki Allah’ın emirleri ve bazı olgulardır. Yani Din, tereddüde mahal bırakmayacak kadar KUR’AN’DIR ve sahibi Allah’tır.

*

Tarikat ve mezhep ise ayrı bir din demektir. Yani Allah’ın gönderdiği Kur’an dini dururken, ayrıca bunca mezhep ve tarikat adına onlarca din daha olabilir mi?

*

Peygamberimizin ehli beytinin öldürülmesine yas tutanlara ALEVİ denildiği, yani Peygamberimizin soyunun tarafını tuttular diye, onlar küçümsenir ve İslam dışı gibi lanse edilebilir mi?

*

O halde Müslümanlar Kur’an’da yazılı dini yaşamaları gerekirken, bugün ülkemizde yaşanan din, maalesef Kuran’daki din değildir. Kur’an da namaz farz kılınmıştır; Ancak Hz. Peygamber’in kıldığı namazın, aslında döneminde yaşanan putperestliğe karşı; sömürünün her çeşidine karşı baş kaldırı olduğunun bilinmesi gerekir. Namazın omurgasını oluşturan Fatiha süresinin anlamı üzerinde akıl yürütülmesi gerekir.

*

Yine dinimizde imam ve hoca yoktur. Yani bugün yaşanan din, Kuran’daki din değil, Emevi uyduruğu mezhep dinidir. Böyle olunca da halkımız maalesef fırkalara bölünmekte, buna da bir ‘’Dur’’ diyen yoktur.’’Dur’’ demek bir yana, maalesef ülkeyi yöneten siyasi iktidarlar buna çanak tutmakta, halkın her türlü duygusunu aşındırmakta devletimizi de tarikat ve mezheplere peşkeş çekmektedir.

*

Gördüğüm en büyük tehlike ise; bu uyduruk din kisvesine bürünen siyaset, doğru olmayan kanıt ve yasal değişikliklerle, kendisini kurtarıcı gibi göstermektedir. Oysaki gerçek tam tersidir. Şayet doğru olmayan bu söylemlere halkımızın itibar etmesi durumunda; cennet vatan ülkemizin geri dönüşü mümkün olmayan bir batağa sürükleneceği aşikârdır.

*

Diyelim ki Hıristiyan olan bir ülke Müslüman olma yolunu seçsin. Oradaki ahalinin önce Arapça öğrenmesi mi gerekiyor? Yoksa o ülkenin dilinden Kur’an meali mi lazımdır? Yan i o halkın Müslüman olması için yıllarca lisan eğitimi görmesi şart mıdır? Böyle bir mantıksızlık olabilir mi? İslam dini nüzul edeli 1400 yıl olmuş, Türk milletine hala kendi dilinde Kur’an okumak günahtır, yasaktır. Amma tarikat ve mezhep serbesttir. Bu, Türk Milleti’ne düşmanlık değil de nedir?

*

Sakladıkları veya halkın öğrenmesini istemedikleri bir şey mi vardır acaba? Tabii ki vardır, okuyun görürsünüz.

Gerçek bu kadar net iken, siyasi iktidarlar Türk Milleti’ne en büyük kötülüklerden olanı yapmış ve eğitimi felç etmiş bırakmıştır. Kur’an’da imam ve hoca yoktur amma Türkiye’de binlerce imam hatip okulu vardır ve eğitim dinselleştirilmiştir,’’Dipdiri meyyit ebedi köle’’ olan bir halk lazımdır ki; Afganistan ve Pakistan olma yolunda hızla ilerleyelim, cahil, kör ve eğitimsiz kalalım.

*

O halde,’’ iniş sırasına göre Türkçe Kur’an meali’’okuyalım. Türk Milleti’nin kurtuluşu kendi değerlerine dönerek Kur’an dinini yaşamaktan geçmektedir. Yoksa bizi böyle daha çok kandırırlar. Yüce dinimizin önderi / lideri olduğunu söyleyenlerin, kaç tanesinin cibilliyeti Türk’tür?

*

Vurgulanması gereken önemli bir ayet;

Kaf Süresi Ayet 16, Yüce Yaratan yarattığı insana hitaben ‘’Ben size şah damarınızdan daha yakınım’’ diyor.

O halde size bukadar yakın olan Yüce Yaratıcıya ulaşmak için Tarikat, Cemaat, Yatır, Türbe, Şıh, Şeyh, Molla ya ihtiyacınız var m?

*

Bakın, Türkiye Cumhuriyetinin ilk Genel Kurmay Başkanı Mareşal Fevzi ÇAKMAK ne diyor tarikatlar hakkında;

‘’Cemaat ve Tarikatlar Haçlıların Anadolu’da kurdukları ileri karakollardır.’’

Oysaki Türk= Allah’ını tanıyan demektir. Türk Milleti kavramı, Türk-İslam kültürünün ürünüdür.

Prof. Dr. Sâdık Kemal Tural ile Edebiyat Sohbeti

Birinci Bölüm

Oğuz Çetinoğlu: Sosyal ilimler ve teknoloji sâhasındaki gelişmeler, dilde yeni kavram ve terimlere ihtiyaç hissettiriyor. Yeni kavram ve terimlerin bulunmasındaki yöntemler ise problemlere yol açabiliyor. Yabancı dillerden alınırsa, dilimiz, yabancı dillerin işgali altına girmiş oluyor. Türetme yoluyla bulunan kelimeler ise isâbetli ve kabule mazhar olmayabiliyor veya Türk dil bilgisi kaidelerine aykırı olabiliyor, bu sebeple dilimiz yozlaşıyor.  Bu konudaki görüşünüzü lütfeder misiniz?

 Sâdık Kemal Tural: Oğuz Beyefendi, çok yönlü, çok özel bir yapısı bulunan dil adlı servetin ihtiyaçlarıyla ilgili bu sorunuz için teşekkürler ederim. Günlük hayat,  bir yandan zenginleşerek yeni ihtiyaçlara bağlı kavramlar girmesine yol açarken, bazı kelimeler hayattan çekiliyor. Bu türden yüzlerce örnek verilebilir. Yeni bilgi, araç, gereç, durum ve fikirlerin adlandırılması, dilde yozlaşmaya, zevksiz, sevimsiz kelimelere yol açabiliyor. Öncelikle Türk dili bilginleri ve konuyla ilgili kurumlar, sonra da sizler gibi, Türkçenin korunarak yaşatılmasını bir millî iman ve millî beka meselesi sayanlar, bu konuda üzerine düşeni yapmalı… En önemlisi de MEB gereğini yapmalı… İyi insan, iyi vatandaş olmanın yolu, dilinin inceliklerinin ve zenginliklerinin farkında olmak, bilgilenmeyi eğitimle tamamlamak değil midir? Öncelikle karşısındakini dinlemeyen, dinliyor olsa da anlamayan insanların sayısındaki artışın sebepleri nelerdir? Bir kitabı veya âzamî on sayfalık bir metni okumayan, okuduğunu anlamayanların halkın büyük çoğunluğunu oluşturduğunu söyleyen araştırmalar gerçekten korkutucu… Her iki durum, çok ağır bir hastalığın apaçık göstergeleri değil midir? Dil, zekânın hem tarlası, hem de elde edinilen, kazanılan mahsulü olduğuna göre, toplumda bir tür zekâ hastalığı mı yaşanmaktadır?  Türk, Türkiye Cumhuriyeti, Türkçe, Türk Devleti’nin bağımsızlığı kavramlarına örtülü düşmanlıklar yürüten ve bunu eğitim öğretim sistemimiz üzerinden yapmaya kalkanların artmış olması… Bence bu konuda bilinçli ve ısrarlı faaliyetler yürütülmelidir. Bilinçli ve bilgili olmak şartı ile Türk olmaktan, Türkçe’ci olmaktan gurur duyanlar, güç birliği yaparak öncelikle milletvekillerini harekete geçirmelidir… Öğretmen unvanlı görevliler ise bu dertten kurtulmamızı sağlayabilirler. Öğretmen, Türkçenin korunmasından yaşatılmasından ön sıralarda yer alan sorumlular değil mi? Fakat Millî Eğitim Bakanı unvanı ve görevi verilmiş kişiler veya Tâlim Terbiye Kurulu üyeleri Türkçe konusunda bilinçli duyarlılık ve titizliği yansıtmayan karar ve uygulamaları benimsiyorsa, öğretmen ne yapacak? Kavramları, terimleri öğretecek olan, Türkçenin konuşurken ve yazarken yapısını bozmadan kullanılmasını sağlayacak olan öğretmenler değil midir? Türk olma bilgi ve bilincini kabul etmeyenler MEB için politika belirliyor, uygulamaya koydurabiliyorsa, Türklük ilkemiz ve hedefimizdir düşüncesindeki öğretmenlerne yapmalı? Eğitim, farklılıkları azaltma, kamplaşmaları yok etme, benzeşmeyi en üst seviyeye çıkarma, bütünleşmeyi sağlama faaliyeti değil midir? Millî Eğitim Bakanları,  millî eğitim ilkelerini ve Millî Eğitim Temel kanununu bir kenara koyuyorlarsa, öğretmen ne yapabilir? Öğretmen unvanlı insanların çok farklı kaynaklardan ‘üretilmiş’ olması –keşke yetiştirilmiş olsa diyebilseydim– son elli yıllık dertlerimizin sebeplerinden biridir. Öğretmen okullarının kapatılması çok büyük bir kayıptır… Sorunuzun can alıcı noktasına ilk cevabımı -şimdilik- şu cümlelerle vermiş sayın lütfen: Dinlediğini ve okuduğunu anlayan, öğrendiklerini anlatabilen, zekâsını zenginleştirip işleten bir toplum olmanın ön şartı, her vatandaşın Türkçe konusunda  ısrarlı duyarlılık göstermesidir. Türk dilinin imkânlarından faydalanılarak, yeni kavramlar ve yeni terimler türetilmesi gereklidir. Bilinçli dil bilginlerinin katkılarıyla oluşturulacak yeni kavramlar ve terimler, araştırma dünyamızı da,  günlük anlaşma dilimizi de zenginleştirecektir.

Çetinoğlu: Kavram ve terim kelimelerinden başlayalım. Bu iki kelimenin mânâlarını lütfeder misiniz?

Tural: Arapça fehmetmeyi,Türkçe kavratmayı sağlayıcı anlam ve çağrışım gücü taşıyan kelimelere, eskiden mefhum, doksan yıldırda kavram diyoruz. Kavram, aynı türden sayılan duygu, düşünce, hayal, davranış, durum ve varlıkların adı olan kelimedir. Kavramlar aynı kelimeyle benzerlerini temsil edebilen, dildeki ortaklığı yaratan, yaygınlaştıran adlandırmalardır. Kavramlar, zihni işlerliğe geçiren; duygu, düşünce ve hayal dünyasında özel karşılığı olan kelimelerdir. Aynı kelime farklı alanlarda kavramlaş(tırıla)arak, farklı mânâlar taşır; terim ise, târif kazanması sebebiyle, bir kavramı yalnızca bir alana âit duruma getirir. Ateş kavramı, tıpta ayrı, askerlikte ayrı, günlük hayatta ayrı, mecazlı ifâdelerde ayrı anlam yükü ve gücü taşıyan kullanımlara yol açar. Medeniyete bağlı bilgi ve yaşayış değişmelerinin yeni kavramlara ihtiyaç duyurması tabiîdir. Üretilen, türetilen kavramlarla, Türk dilinin yapım eki ve çekim eklerinin zevkli bir şekilde var edilmesini istemek herkesin hakkıdır. ‘Ana’ kavramından en az kırk kavram adı üretebilirsiniz. Bir kelimenin terimleşmesi, bir kavramın tam bir tanımının yapılması ile mümkündür. Bir kavramın, özellikle bir alanın kullanımı için tanımlanarak yaygın işleyiş kazanması durumuna terim denir. Eskiden ıstılah denilen terim kelimesi de ne yazık ki Türkçe değildir. Batı dillerinden alınan, kavramlar ve terimler dilimizi istilâ ve işgale devam ediyor. Bunun bir sebebi Türkçe düşünme ve kullanmadaki yetersizliktir.

Merhum Hocamız Şükrü Elçin bir gün şunları söylemişti: “Siyasetçi hem câhil, hem kibirli, hem de konuşma hastalığına tutulunca, cümlelerinde en az iki, üç Fransızca, İngilizce kelime kullanıyor. Câhilliğinden dolayı, kelimeleri yanlış kullandığının farkında değil; halkımız,  siyasetçi veya yüksek bürokrat sayılan bu cühelânın yanlışlarını, doğru sanıyor. Şu misalleri sık sık duyarız: Fransızcada portre diye bir kavram var. Mânası, sözle veya fırçayla yapılan insan resmi demektir. Porte kavramı ise, bir faaliyetin ehemmiyetini, sınırlarını tespit ve tebliğ eden bir kelimedir. Aydın sayılan binlerce câhil insan MÂLÎ PORTRE diyebilmektedir. Doğrusu MÂLÎ PORTE olmalı. Bir de Arapça bildiğini gösterme hastaları var. Asgar-ı müşterek kavramını telaffuz ederken cehâletleri, yakiynen kelimesini kullanırken ahmaklıkları meydana çıkanları kasdediyorum. Şu cümle yaygındır: Arkadaşlık YAKİYNEN tanımış olmakla başlamalı… Türkçedeki yakından kelimesinin yerine, Arapça, bir delile bağlı olmaksızın iman ve ilhâmla bilme mânâsını taşıyan kelimeyi kullanmak ahmaklıktır.”

Fizik, kimya, botanik ve sağlık alanına ait terimlerin büyük çoğunluğu Batı dillerinden alınmadır. Atatürk’ün geometri kavram ve terimlerine Türkçe karşılık bularak meydana getirdiği sözlük, minnet ve şükranımızı sık sık ifade etmemiz gereken bir durumdur. Tarih biliminin kavramları ve terimlerinin neredeyse tamamı,  Arapça, Farsça kökenli kelimelerden oluşmaktadır. 1965’ten sonra edebiyat hayatımızda yeni ifâde kalıpları ve türlerinin girmiş bulunması, edebiyat araştırmalarında yeni kavram ve terimlere ihtiyaç duyurmuştur. 

Çetinoğlu: Kavram ve terim ihtiyacına bağlı yozlaşma ihtimallerine de işâret eder misiniz? Yeni kavramlara isim bulunurken; Türk dil bilgisi kaidelerine aykırı da olsa türetilen kelime mi tercih edilmeli yoksa yabancı dildeki isimlendirme mi kullanılmalı? Bulunacak kelimenin, kavramın târifi mâhiyetinde olması şart mıdır? Başka bir ifâde ile kelimeler, nesne veya kavramın ismi mi olmalı, târifi mi?

Tural: Efendim, herkes bilir ki, yasa, tüzük, kural, prensip, kanun adlı veya nitelikli hükümler, metinler,  mutlak ortaklığı, benzeşirliği sağlamaktadır. Genel olarak dilin, özel olarak da Türk dilinin varlığını devam ettirmesini sağlayan kurallar ve ilkeler vardır. Başka dillerden ve kültürlerden ödünç kelime, kavram, terim alabilirsiniz, ama ek alamazsınız, almamalısınız, o zaman diliniz gider. İslamî terimlerin bir çoğu –ne gariptir ki– Farsçadır: Namaz, oruç, abdest, hüdâ, hâce(hoca)  gibi. Hangi alana ait olursa olsun, bu ödünç kavramlar yaygınlaşmadan, göçmenliği devam ederken kullanımdan düşüreceksiniz; bunun için dilinizin imkânlarıyla karşılık üretecek, türeteceksiniz. Türk dilinin, isim ve fiil köklerinden, kendi yapım ve çekim ekleriyle yeni kavram ve terim üretmek,  hem haktır, hem görevdir. İşte bütün mesele burada başlıyor: Bu üretme ve türetmeyi yapacak kişi ve kurumlar, hem kurallara uygunluğu, hem de dilin zevk inceliklerini aynı anda gözetecek bilinç ve duyarlılığa sahip mi? Zevksizlik ve sevimsizlik burada başlıyor. Yozluk ve grup inadı yüzünden yaşamaya devam ettiğimiz çekişmeler nasıl önlenir acebâ? Türk nasıl söyler? Üretilen/türetilen kelime cümle kurmaya yeterli görünse de, tasavvur ve tefekkürü aktarma konusunda tabiî ve sevimli mi? Türetilen kavram, kelime, Türk kökenli halkların duâsının, şiirinin diline girme gücüne sahip mi? Bu soruların cevabında birleşilmesi ‘gerekli hedef’ sayılmadığı sürece, yozluğa sebep olan, zevksizliğe yol açan durumlar devam eder. Şunu da söylemeliyim: Şahıs isimlerinin neredeyde tamamı, telmih veya kinâye ögesine bağlıdır, târif niteliklidir. Diğer isim ve isim sayılan kelimelerin anlamı bulunmakla beraber işlev sınırı belirlenmediği müddetçe, târifi gerekmeyen kavramlardır.

Çetinoğlu: Konuştuğumuz ‘dil’ ile alâkalı olarak neler söylemek istersiniz?

Tural: Bir duygunun, düşüncenin, hayalin başkalarına aktarılması, kelimelerin anlamlı birlikler hâline getirilmesiyle mümkündür. Kelimelerin, anlamlı birlikler hâlinde, başka insanlara duygu, düşünce ve hayal taşımasına iletişim diyoruz. İletişim kurulması, sözlü, yazılı işâret ve resim ile olabilir. Konuşma dili de, yazı dili de iletişim kurmayı deneyen kişinin kelime servetiyle doğru orantılı olarak genişlik veya darlık gösterir. Bu noktada üç önemli konu gündeme gelir: Mahallî ağızların kullanımı; kendini bilgili gösterme gayretine bağlı Türkçe yerine başka dilden kelimeler kullanma; basit, bayağı, argolu dil kullanımı. İnsan ne kadar çok kelime öğrenmişse ve bunlardan büyük bir kısmını kullanabiliyorsa, konuşma, anlaşma güçlüğü çekmez. İnsanların devamlı kullandığı (aktif) kelime serveti ile yaşadıkları çevre ve ömür arasında, karmaşık bir ilişki vardır. Yaş, cinsiyet, kültür seviyesi ve bakış açısı, aktif kelime servetini belirleyen dört aslî ölçüttür. Kelime dağarcığı yaşa, cinsiyete, öğrenimden alınan paya göre değişir. Günlük ihtiyaçlarımızı giderirken, kelimelerin ilk mânâlarından hareket etmeye ve anlaşmanın tam olmasına dikkat ederiz. İletişimin tamlığı ilkesine uymak şartıyla, günlük hayattaki konuşmalar, 350-1350 kelime içinde gerçekleşiyor. Yazı dilinde bu sayılar üç katına kadar çıkabilmektedir. Hâlbuki sözlükte binlerce kelime vardır. Bilgisayar ve onun çocuğu olan ‘akıllı telefon’ yazışmalarındaki Türkçenin söyleyiş mantığına ve zevkine de, yazım kurallarına da  aykırılığı yaygınlaştıran bozuk, eksik, yetersiz anlaşma örnekleri, otuz yaş altında çok yaygın. Bu yaygınlaşma edebiyatın övünülesi eserler verilmesini çok gerilettiği gibi, çok değerli yayınların da kimsesizliğine sebep olmaktadır.   

Çetinoğlu: Dil kavramının imkânlarıyla varlık kazanan ‘edebiyat’ı da kısaca târif eder misiniz?

Tural:  Sanat, insanın varlıklar dünyasından gelen uyarımlardan çok fazla etkilendiği zaman, bu etkilenmeyi hoşluk, güzellik, ulvîlik kavramlarına bağlı ilgi ve heyecan uyandıracak şekilde, malzemeye en uygun ölçü, oran ve konum kazandırarak, parçaları birleştirme, yeni objeler oluşturma çalışmalarıdır. Her sanat alanının malzemesi de, o malzemeyi kullanmaya bağlı özen ve hüner de, diğerlerinden farklıdır.

Edebiyat, malzemesi sözlükteki kelimelerin tamamı olan bir sanat alanıdır. Kelimelerin özenle seçilip konumlandırılarak, ilgi ve heyecan duyuracak bir özel yapı hâline getirilmesine edebiyat eseri denir. Edebiyat eseri, yazarın, kendi öz tâlih ve tercihini, toplumun tâlih, tarih ve tercihiyle özdeşleştirme niyetini taşıyan duygu, hayal ve düşüncelerini iletme çabası sonucundaki bütünlüktür. Edebiyat alanındaki iletişim, günlük ihtiyaç türlerine de, bilim veya siyâset alanındaki iletişim gayretlerine de benzemeyen özellikle taşımaktadır. Edebiyat eseri, duyarlılığı yüksek insanların bizzat yaşadıkları, gördükleri, işittikleri olay, durum, kişi veya nesnelerden, anlatmayı gerekli saydıklarını, dil aracılığıyla başkalarına duyurmak ihtiyacından doğmaktadır. Duyurma ihtiyaçlı bu yapı, gördüklerini, duyduklarını beğenici, reddedici, eleştirici veya aşağılayıcı bir tutumun sonucu olabilir. Edebiyattan sayılan metinlerin ortaya çıkışı ve ilgi görmesi, kültürel tabakalardan en az biriyle yakın bağlar kurmasıyla doğru orantılıdır.  Kültür tabakalaşmasının sonucu olarak, edebiyat nitelikli metin ihtiyacı da, bu ihtiyacı karşılayanların kültürleri de, farklılıklara yol açmaktadır. Farklılıklar, eser nesir ise, cümle tipleri, nazım ise, mısraların oluşumu ve kümelenişi ve her ikisinde de kullanılan kelimelerin sayısı bakımından çeşitlenmektedir. Nesir veya nazımda dikkate değer bir durum ise, edebî dilin yaklaşık yüz- yüz elli yılda bir, kelime kayıpları ve kazanımları yaşadığıdır.

Çetinoğlu: Bâzı kelimelerin kullanımdan düşmesi; dilin zayıflaması, fakirleşmesi olarak değerlendirilebilir mi?

Tural: Mehmet Emin Bey’in şiiriyetten uzak olsa da, Türkçe çığlık atmasını, nazımda Türkçeye dönüşün bayraktarlığı sayanlar çoktur. Ziya Gökalp, Ömer Seyfeddin, Ali Canip üçlüsünün açtığı millî dil, millî edebiyat akımı ise, nazmın ve nesrin dilini değiştirmenin temellerini attı. ‘Millî Edebyat Akımı’nın etkileri,  ağdalı medrese ve enderun Osmanlıcasından halkın diline yönelme, yalnızca edebiyatın dilini değiştirme olarak kalmadı. Bu hareket dilde ve tarihte kendine dönüş hareketinin temellerini atıp siyasî ve fikrî Türkçülük olarak çok boyutlu bir yapı kazandı. Türkçecilik akımı 1909-1924 arasında bazı kelimelerin ve söyleyiş biçimlerinin kullanımdan düşmesini hazırladı. Mehmet Akif’in, Yahya Kemal’in ve Faruk Nafiz’in nazmı, Reşat Nûri’nin, Peyami Safâ’nın, Yakup Kadri’nin hikâye ve romanları, Fuad köprülü’nün edebiyat tarihi araştırmaları, Gökalp- Ö. Seyfeddin- Yöntem üçlüsünün ortaya attığı Yeni Lisan hareketinin benimsendiğini göstermektedir. Bir dilin, günlük ihtiyaçlar alanındaki kelimeler alanı, kavramlar ve terimler dünyası; mecazlardan da faydalanan argo ve meslek jargonları; edebî eserler dili ile mahallî kelime ve kullanımlar olmak üzere, farklı görünümleri var. Bu farklı alanlardaki kelimelerden bazılarının zamanla kullanımdan düşmesi kaçınılmazdır. Bir topluluğun ve toplumun kullandığı kelimelerin, bir döneme ait duygu, hayal ve düşünceyi karşılayan kavramların bir kısmı, daha sonradan, ya büsbütün ortadan kalkar veya çok dar alanlarla kullanılır.  Edebiyatçı, bir dönemin içine doğduğu için, o dönemin, hattâ devrin ‘günlük ihtiyaç’ saydığı kelimeleri, bugün eski kelime hâline dönüşen kelime, kavram ve söyleyiş biçimlerini kullanmış olabilir. Beyhûde, cânân, ferdâ, fevkalbeşer, gam, hicrân, hicret, ibtilâ,  itiyat, lemyezel,  marazî,  melâl, nâlân, şems, şîkest, şitâ, sanem, vuslat, ziyâde, âfâkî, enfüsî, ferdâ ve bârân gibi kelime ve kavramlar ile bülbül, turna, keklik, balaban, âhû, ceren, gövel ördek gibi kelimeleri düşünelim: 1965’den sonra  doğmuş ve büyük şehirde yaşamış, lise tahsili yapmış kimselerin  günlük kelime serveti içinde, bu kavramların yer almadığı görülür. Mesleği, dil, edebiyat sonra da mûsıki, tarih ve sanat tarihi araştırması, eğitimi, öğretimi olanlar, günlük dillerinde de bu kavramları kullanabilmektedirler. Bu kelimeler, edebiyat metinlerinin yapı taşlarıdır. Kelimelerin ömrünü belirleyen aydınların eğilimleridir.

Çetinoğlu:Dil hassasiyeti olanlar, sırf yenilik uğruna, Türkçemizin zenginliğini korumaktan berî kalmamaları arzu edilir. Meselâ ‘uzak’ mânâsındaki berî kelimesi nisyan sınırına iyice yaklaşmış bir kelime. Nisyan da öyle… Bu kelimelere yaşama hakkı tanımak için imkân oluşturup zaman zaman kullanmak vazifemiz olmalı diye düşünüyorum.

Edebiyat kelimesine dönersek efendim… Devam buyurur musunuz?

Tural: Estağfurullah. Edebiyat kelimesi, hem edebî eserlerin, hem de araştırmaların dünyasını karşılayan bir kavramdır. Edebiyat ve edebiyatçı kavramlarını, dil aracılığıyla hoş, güzel ve ulvînin etrafındaki duygu, düşünce ve hayalleri, anlatan özel bütünlükler ve bunları yaratan insanlar mânâsında kullanmalıyız. Edebiyat bilimi ise, yaratıcılığı değil araştırıcılığı, aydınlatıcılığı, yorumlayıcılığı, değerlendiriciliği esas alan bir faaliyettir; bu yola çıkan akademisyenlere edebiyat bilimci, akademisyen olmayanlara edebiyat araştırmacısı denilmelidir.

Çetinoğlu: Edebiyatımızın önemli bir dalı da Türk destanlarıdır. Tarihten Destana Akan Duyarlılık adlı bir eseriniz var. Ağca Armağanı’ndaki yazınız da, mit, destan ve tarihî roman kavramlarıyla ilgili.  Destanlarımız hakkında neler söylemek istersiniz?

 Tural:  Sizin basılmış otuz kitabınızdan biri de ‘Türk Dünyası Destanları’… Kaleminize sağlık, bilincinize kuvvet.. İlk yazılarımdan biri, 1971 yılında Türk Kültürü dergisinde yayınlanmıştır,  Millî Destanlarımız Üzerine başlığını taşır. Manas Destanının 1000. Yılı’nda gerek Bişkek’teki gerekse Ankara’daki kutlamalarda yönetici olarak çeşitli hizmetlerde bulundum. Türk destanları üzerindeki metin çalışmalarının 140-150 yıllık bir geçmişi var. Türk kavramından korkan güruh, destanlarımızı ufkumuzun ötesine itmiş. Korkut Ata’nın anlattıkları,  Ebul-Hayr’ın ‘Saltuknâme’ adlı eseri ile Uzun Firdevsî adlı bilinçli atamızın ‘Süleymannâme’adlı eserleri, destanlar grubundadır. Mit, destan, efsane, masal… Ataların değer ve davranış aktarımını sağlamak üzere kullana geldikleri anlatma ihtiyacına dayalı metinler. Fuad Köprülü başta olmak üzere son 140 yıl içinde bu yönde yapılmış çalışmaların en olgunu merhum Bahaeddin Ögel’e ait 2 ciltlik ‘Türk Mitolojisi’ adlı eserdir. Türk mitolojisini, Türk efsânelerini, Türk destanlarını, Türk menâkıbnâmelerini, Türk masallarını karşılaştırmalı metinler ve değerlendirmeler hâlinde yayınlayabilecek, yetkin, yeterli, grup çalışmasına gönüllü insanlar çoğalacaktır.

Türklerin 3000 yıla uzanan, belgeli olduğu söylenen hayatı içinde de, Sümerleri, Musevileşen Türkleri kucaklayan 7000 yıllık daha geniş tarih içinde de, destan ve benzeri anlatmalar, inanmalar, heyecanlanmalar ve benimsemeler vardır. Altay, Tuva, Karay,  Hakas, Şor, Beltir, Çuvaş  Sâha (Yakut) Türkleri arasında yaşayan ve inanç ile felsefeyi, tedavî ile eğitimi içinde taşıyan kamlık kurumuna dikkat çekmek isterim. Altay Türklerindeki, Kazaklar ile Kırgızlardaki kamların varlığına ve işlevine bizzat şâhit olanlardanım. Bu işlevlerden biri konuşmaya başlarken ve bitirirken mutlaka,  aralarda da fırsatını –özellikle– yakalayıp ‘atalar sözü’yle konuşmaları; anlattıklarını  ‘tahkiye’li parçalarla bezemeleridir. Bilge kelimesinin, hem hekim, hem hakem, hem hakîm, hem hâkim (yargıç), hem de üst yönetici anlamlarını taşıyan farklı kavramları karşıladığı gözden kaçırılmamalıdır. Bu konulardaki dikkatler, Türk kökenli halkların meydana getirdiği kültür zenginliği daha çok fark edilecek ve ayrı bir anlam kazanacaktır. Türk soylu halkların kendi ülkelerinde ve/veya Türkiye’de mit, destan, efsane ve masal kavramlarına bağlı metinlerini âcil olarak yayınlamaları gerektiğini ısrarla söyleyenlerdenim.  Türk kökenli halkların kültür yakınlaşmalarını ilke edinmek şartı ile Türkiye Türklüğünden alabileceği kavram ve terimler olabileceği gibi, bizim de onlardan ata mirası olan kelimeleri alabileceğimizi düşünenlerdenim. 

Çetinoğlu: Dil, gelişmek için değişen bir yapıya sâhiptir. Değişimler, edebiyatla birlikte yaşanıyor. Değişimin tahakkuk etmesi için teşebbüs edilen arayışları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tural: İslâm değil ama Müslümanlar, başka din ve kültürler karşısında 1650’den sonra yenilmeye, geri çekilmeye başlamış. Avusturya’ya gidenler, Viyana bozgununda Türkleri nasıl ’doğradıklarını’ övünerek anlatan parkı, heykel ve metinleri bilirler.Bu askerlik bilgi ve silah donanımındaki çürümüşlükün ilk ve apaçık işaretidir. Türk bilgini Molla Fenarî’nin akademik bir anlayışla yapılanmasını sağladığı ‘medrese’ aklî ve tabiî ilimlerden uzaklaşıp Arapça dili ile öğretim yapılan ilâhiyat mektebine dönüşmüş. Medresenin softaları ile Enderun’un devşirme ve dönmeleri, Türk ve Türkçe düşmanlığında âdeta birleşiyorlar; softalar, yobazlar ve Türk olmadıklarının bilinciyle hareket edenler, yönetimin çürümüşlüğü, devletin yıkılmakta olduğu, milletin yoksulluk ve yoksunlukla boğuştuğu gerçeği karşısında, üç maymunu oynuyorlar. Aklı, vicdanı olanlar ses çıkarmaya çalışıyorsa da, etkili değil. Sultan Üçüncü Selim’in ve Alemdar Mustafa Paşa’nın âkıbetlerini sık sık hatırlamalıyız. 19. yüzyılın başından itibâren devlet, millet, siyâset, iktisat, askerlik ve idâre ile öğretim, eğitim hayatında, yeni model arayışları resmîleşmiştir. Arayışların türü ve şiddeti zaman zaman değişmiştir. Sermayesi câhillik veya taassup olanların bilgi ve teknoloji düşmanlığındaki ısrarlı inadı, çağı yakalamak ve kendi olmak yönündeki arayışları büyük ölçüde engellemiştir. Duygu, düşünce, hayal ve davranışlar ile zevk dünyasındaki arayışlara bağlı resmî, yarı resmî ve sivil tercihlerin ve uygulamaların bir kısmı edebiyatla başladı, bazıları edebiyat aracılığıyla yaygınlaştı. Değer, davranış ve zevk değişmeleri edebiyattan hayata veya hayattan edebiyat eserine yansıyarak yayılıp yerleşti. Böylece edebiyat hayatı ve eserleri yaygın eğitim kurumları  olma görevi üstlendi. 

Hem nazma, hem nesre, yeni konular, yeni motifler, yeni zevkler ile yeni türler ve şekiller girdi. Yeni edebî tür ve zevklerin her biri, tartışmalı şekilde edebiyat eserlerine yansıdı. Duygu, düşünce, hayal, zevk ve yorumlardaki değişmeler, ifâde etmede değişmelere yol açtı; kelime ölçeğindeki dil ve söyleyiş değişmelerine bağlı, karşıt gruplar hâlindeki arayışlar bugün de devam ediyor. ‘Sened-i İttifak’ ile başlatıp ‘Vak’a-yı Hayriyye’ ile devam eden askerlik, idâre, mâliyedeki arayışlar, çürümenin saklanamazlığını göstermektedir.  Siyâsî uygulamalar ve yeniden yapılandırma arayışlarının edebiyattaki ilk örnekleri, klâsik edebiyattan ayrılma göstergesi sayacağımız iki eserdir: Keçecizâde İzzet Molla’nın ‘Mihnet-i Keşân’ı ile Türk Galip Paşa’nın ‘Mutayyabât-ı Türkiye’si… Asıl büyük değişim ise, tercümeler ve gazete adlı imkâna bağlı olan dil ve ifade değişmeleridir. Başta gazete ve tiyatro olmak üzere kelime ve cümle dünyasına yön veren yeni imkânlar…Bunlara edebî türlerdeki  yeni imkânlar ile tercümeleri de eklemeliyiz.

19. yüzyılın ilk çeyreğinde başlayan, günümüzde devam eden bu devreye, ‘Arayışlar Devri Türk Edebiyatı’ diyoruz. Arayışlar Devri Türk Edebiyatı, karakteristik özellikleri esas alınarak  adlandırılıp çeşitli  alt dönemlere ayrılabilir:

‘Klasik Dönemden Ayrılma Çalışmaları Dönemi’, ‘Edebiyatın Yaygın Eğitim Aracı Olma Dönemi’, ‘Edebiyatta Bediî Tefekküre Ağırlık Verme Dönemi‘, ‘Edebiyat-ı Cedîde Topluluğu ve Muhalifleri Dönemi‘, ‘Edebî Sessizlik Dönemi‘, ‘Fecr-i Âti Toplaşması‘, ‘Millî Edebiyat Akımı ve Bağımsız Şahsiyetler’, ‘Millî Mücâdele Dönemi‘ v.d.  Bütün mesele, bu dönem adlarını tartışarak, zenginleştirerek târif kazanmış terimler hâline dönüştürmektir. Aydınlar arasında, farklı görüşler bulunmaya devam etse de, eğitim ve öğretimde ortak kavramlar ve terimler bir ölçüde sağlanmış olacaktır, olmalıdır.  

Çetinoğlu: Farklı görüşler arasındaki anlaşmazlıklar böylece giderilmiş olacak mı?

Tural: Tekrar ifade edeyim: Edebiyatçı denilince bizler daha çok araştırıcı ve eğitici kadroları anlarız; ama edebiyat eseri verenler de, edebiyatçı kavramıyla adlandırılıyorlar. Öncelikle edebiyat araştırıcısı olarak tanınan, bilinen aydınların arasındaki çok açık olan anlayış farkları azaltılmalıdır.  Türk edebiyatçılarının kendi aralarında anlaşmalarını önleyen unsurları azaltmak ve ortadan kaldırmak için yapılacak işler, atılacak adımlar var.

Çetinoğlu: Nelerdir, Lütfeder misiniz?

Tural: Kavram, terim, yöntem birliği, temsil edici, değer aktarıcı  metinlerin seçilmesinde ortaklık sağlanması….Millî benlik ve kimliği yaratan ve devamlılığını sağlayan koruyuculardan çok önemli bir kısmı ,  kavramlar, terimler ile fiillerin yansıdığı sözlükler ve antolojilerdir. Sözlükler ile antolojiler, dile ait servetimizin, zihniyet ortaklığımızın, biz olmanın göstergeleridir. Sözlükler çok çeşitlidir: Genel Sözlükler, Terim Sözlükleri, Kavram Sözlükleri, Mecaz Sözlükleri, Deyim Sözlükleri, Kişi adları sözlükleri, Türkçedeki Yabancı Kelimeler Sözlükleri…Çok çeşitli alanlara ve tabiî ki edebî metinlere ait özenle hazırlanmış antolojiler. Pusula nitelikli, temsil gücüne sahip, bilgilenmeyi zenginleştiren, tercihlere yön verebilen ana kaynakların önde gelenleri, sözlükler ve antolojilerdir.

Çetinoğlu: Açıklamalarınızda büyük faydalar sağlanmasına vesile olmasını dileyerek bu bölümü, yabancı dille öğretim – yabancı dil eğitimi tartışması ile bitirebilir miyiz? 

Tural: Yabancı dil öğrenmek ile yabancı dille yaşamak arasındaki farkı anlamakta tembellik gösteren aydın ve bürokratlar bizi, her gün biraz daha büyük bir çıkmazın içine itiyorlar: 1991 yılı Haziranında Türk Edebiyatı dersinin liselerde seçimlik yapılması da aynı düşüncenin ürünüydü. Bu dehşet verici karar şiddetli tepki görünce, dört ay sonra, uygulamadan büyük ölçüde vazgeçildi. Bu hükmü Bakanın önüne getirenler ve Bakan hakkında hiçbir Cumhuriyet savcısı dava açmadı, TBMM’de gensoru verilmedi. Yabancı bir dili bilmeyi ihtiyaç sayan gereğini yapar. Yabancı dil öğrenmenin gereğine inanmak başka, onsuz olmaz deyip Türkçeyi ikinci dil hâline getirmek başkadır. Kendi dilini yeterince bilmeyen, konuşamayan ve yazamayan insanlar, düşünme ve davranış bozuklukları gösteriyor; böyleleri, her an saldırganlaşan mahlûklara dönüşüyorlar. Evvela MEB ve YÖK Türkçe’yi mutlak bir araç olarak kabul edecek, sonra da yabancı dille öğretimin sınırlarını belirleyecek. Bu anlamlı ve işlevli tespit, Türklüğün geleceği için elzem bir ilke ve uygulamaların açıkça ortaya konması olacaktır.

Anaokulu ve ana sınıfından başlayıp yükseköğrenime uzanan resmî ve özel kurumlardaki eğitim ve öğretim hayatı,  unvanlı cehâletin tasallutundan kurtarılmalıdır. ‘Mâli durumu yetersiz olanlar bile çocuklarını niçin MEB’in okullarına göndermek istemiyor?’ sorusunun cevabı   için bir kamuoyu yoklaması yapılsa, çok iyi olacaktır. Diğer yandan şu mesele de önümüzde duruyor: Hem Türk edebiyat bilimcilerinin kendi aralarında; hem yabancı dil ve edebiyatları araştırmayı ihtisas edinen edebiyat bilimcileriyle Türk edebiyat bilimcileri arasında; bu iki kitle ile Millî Eğitim Bakanlığı arasında, uzlaşma, yardımlaşma olmayacak ise, edebiyat öğretmenleri ve kitap yazarları ne yapabilir?

Edebiyat bilimcilerinin ulaştıkları ve uzlaştıkları hükümler, lisedeki öğretimin ve eğitimin temelini oluşturması gerekir. Edebiyat biliminin ulaştığı ve uzlaştığı kavram, terim, yöntem ve bilgilerin uygulamaya taşınması için Tâlim Terbiye Kurulu, müfettiş ve öğretmenler ile ders kitabı yazarlarının el ele vermesi gerektiği açıktır.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim Efendim.

(DEVAM EDECEK)

Cumhuriyet’e Dair

29 Ekim 1923’te ilân edilen Cumhuriyetimizin yüzüncü yılını;

     29 Ekim 2023 tarihinde, inşallah idrâk etmiş olacağız.

     Cumhuriyet, “Milletin, egemenliği kendi elinde tuttuğu

     Ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığı ile

     Kullandığı devlet biçimi.” olarak tanımlandı ve benimsendi.

     Çünkü: Cumhuriyet; adalet, meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten

     (Kuvvetin sadece kanunun elinde ve yetkisinde olmasından) ibarettir.

     Cumhuriyet’te kuvvet kanunda olmalı.

     Yoksa istibdat tevzî olunmuş / dağıtılmış olur.

    “Neme lâzım, başkası düşünsün!” İstibdadın yadigârıdır.

    “El için yanma nâra, yak çubunu bak safanı ara!” yanlış bir hüküm ve düşüncedir.

    “Sana mı kaldı?” “Sana ne?” “Bana değmeyen yılan bin yaşasın!”

    “Gemisini kurtaran kaptan!”gibi sakat ve sapık anlayışlar;

     Cumhuriyet rejimine yakışmayan yıkıcı, yakışıksız ve geri bırakıcı hezeyanlar /

     Saçma sapan sözlerdir.

     Cumhuriyet, mânâsız isim ve resimden ibaret değildir.

     Çünkü cumhuriyet; hakikî adaletin uygulandığı yerdir.

     Cumhuriyet’te milletvekilleri, kamuoyunun cisimleşmiş örnekleri olarak hâkimdir.

     Hükûmetler ise, millete hâdim yani hizmetkârdırlar.

     Fakat hemen hatırlatalım ki, bir millet cehaletle hukukunu / haklarını bilmezse,

     Başındakileri kendisine müstebit kılar. Başındakilerin kendilerini, istedikleri gibi

     İdare etmelerine fırsat ve imkân vermiş olur. Nitekim:

     Millet nasılsa, kendisine lâyık idareyi;

     Ancak o şekilde hak etmiş olur ve ona göre idare edilir!

     Ne hazindir ki, bazıları;

     Hakikatlerin değişik isimler almakla değişmeyeceği gerçeğinden

     Gafil olduklarından dolayı;

     Meşrutiyet, Cumhuriyet ve Demokrasi isimlerinin

     İslâmda yeri olmadığından hareketle;

     Bu isimlerle anılan idareyi İslâm dışı sanıyorlar!

     Oysa bilmiyorlar ki,

     Seçmek, seçilmek, meşveret, şura, istişare ve müşavere / danışma

     Gibi hususların ruhu İslâmî ve Kur’anîdir.

     Evet, bir şeyin ismi değişmekle, hakikati değişmiş sayılmaz.

     Yine unutulmasın ki:

   “Şeriat yüzde doksan dokuz ahlâk, ibadet, ahiret ve fazilete aittir.

     (Ancak) yüzde bir nisbetinde siyasete mütealliktir (siyasetle alâkalıdır).”

     Meşrutiyet, Cumhuriyet ve Demokrasi’nin,

     Görünüşte Batı yani Avrupa kaynaklı olması,

     Batı’dan çıkmış olduğu anlamına gelmez:

   “Hiçbir hakikî mehasin-i medeniyet (medeniyetin güzellikleri) yoktur ki:

     İslâmiyet sarahaten (açıkça) veya zımnen (dolayısıyla) veya iznen

     Onu veya daha ahsenini (daha güzelini) mütekeffil (kefil) olmasın.” 

   “Meşrutiyet, (Demokrasi ve Cumhuriyet)in sırrı; kuvvet kanundadır, şahıs hiçtir.

     İstibdadın esası;

     Kuvvet şahısta olur,

     Kanunu kendi keyfine tabi edebilir,

     Hak kuvvetin mağlûbu (olur)!”

Yüz Yıldan Çok Yaşamak İster Misiniz?

Türkiye geçmiş yıllara göre daha yaşlı bir ülke haline geliyor. Çünkü bir yandan doğum oranları düşerken diğer tarafta ortalama ömür süresi artıyor.

Yeni doğmuş bir bireyin yaşaması beklenen ortalama yıl sayısına “doğuşta beklenen yaşam süresi” deniyor. Türkiye’de bu süre 2018-2020 döneminde 78,3 yıl oldu.

Bu bütün nüfusu kapsayan ortalama değer. Kadınlar erkeklerden ortalama 5,5 yıl fazla yaşıyor. Yani “doğuşta beklenen yaşam süresi” erkeklerde 75,6 yıl, kadınlarda 81,1 yıl.

TÜİK verilerine göre, halen 30 yaşında olanların beklenen hayat süresi ortalama 49,7 yıl. Halen 50 yaşında olanların beklenen hayat süresi ortalama 30,5 yıl ve halen 65 yaşında olanların beklenen hayat süresi ortalama 17,8 yıl olarak hesaplanmış.

Bu ortalama ömürlerin çok altında iken hayatını kaybedenler olduğu gibi veya epey üstünde yaşayanların da olması normal. Ancak 80’li yaşları geçmek beklentinin üstünde yaşamak demek.

****

Araştırmalara göre dünya nüfusunun sadece binde üçünün 100 yaş üzerinde olduğu, bunların içinde 110 yaşını geçen oranının neredeyse yok denecek kadar az olduğu görülüyor.

Fakat dünyada da ortalama ömür süresi artıyor. 2050 yılına gelindiğinde yüz yaşını geçen kişi sayısının 3,7 milyona ulaşacağı hesaplanmış. Bu rakam 2015 yılındaki sayının üç katı demek.

Özellikle zengin ülkelerde ortalama ömrü bir 10 yıl daha artırmak için önemli çalışmalar yapılmakta. Bir yandan ABD’deki dev şirketlerin büyük yatırımları ve genetik biliminde kat edilen mesafelere bakınca bu hedefe varılmasının mümkün olacağı görülüyor.

Bu hedefe ulaşılınca daha yaşlı toplumların baş etmesi gereken sorunlar artacak. Çalışan nüfusun daha verimli ve üretken olması, dünya kaynaklarının doğru kullanılması daha da önem kazanacaktır.

Bir ülke veya dünya ortalama ömür süresini yükseltmek daha fazla zaman alacaktır. Ancak halen zengin kesimler içinde, beklenen ömrüne bir on yıl daha katmak isteyen ve bu uğurda milyonlarca dolar sarf edenler olduğu biliniyor.

*******************************

Ömüre “Boy” Değil, “En” Katmak Önemli

Muharrem Sarıkaya’nın “Yaşlanmayı Uzatanlar” adlı yazısını okuduğumda kendime “ben 100 yaşını geçecek kadar yaşamak istiyor muyum?” diye sordum.

Böyle asırlık olmasa da, uzun bir ömrü, önce “sağlıklı olmak şartıyla” isteyebilirim. Fakat daha da önemlisi yaşadığım sürece sevdiklerime ve başkalarına yük olmamalıyım. Yakınlarıma ve topluma verebileceğim bir şeyler olmalı. Sevdiklerimle olmalıyım, sevilmeliyim. Paylaşabileceğim düşüncelerim, duygularım, bilgilerim ve tecrübelerimi kimseyi sıkmadan, sevgiyle, saygı duyularak aktarabilmeliyim.

Tabii bunlar birer temenni ve duadan ibaret. Sağlıklı, verimli ve bereketli bir ömür yaratıcımızın lütfuna mazhar olmamıza bağlı.

****

Stephen Covey’in dediği gibi, “bir insanın, fiziksel hayatını sürdürme isteğinden sonraki en büyük ihtiyacı psikolojik canlılıktır, yani anlaşılmak, onaylanmak, takdir edilmektir.”

Anlaşılmadığınız, takdir edilmediğiniz, sevilmediğiniz bir ortamda bir asırdan fazla ömre ulaşmak şans değil, talihsizliktir.

Goethe “hayatta insanın başına gelebilecek en kötü şey; yapayalnız hissetmesine neden olan insanlarla yaşamasıdır” demiş. Böyle insanlarla birlikte 100 yaşından da uzun yaşamak ıstırap verici olmaz mı?

****

Arif Nihad Asya’nın çok sevdiğim bir şiirinde dediği gibi düşünüyorum:

“Bütün dualarımızda uzun yaşamak isteği var. / Eni olmazsa bir ömrün, boyu olmuş ne çıkar.”

Yani beklenen ömrüme 10 yıl daha katmak ve daha uzun yaşamak benim elimde olmayabilir.

Ama “ömrüme en katmak” veya “bereketli bir ömür yaşamak” bir ölçüde benim elimde. “Bir ölçüde” diyorum çünkü “eylemlerimizi seçmekte özgürüz… ama bu eylemlerin sonuçlarını seçmekte özgür değiliz.” (S. Covey)

Yaşadığım süreyi iyi değerlendirmek ve “enli bir hayat yaşamak” için gerekli olan iradeyi, eylemlerimi doğru seçme basiretini ve diğer imkanları vermesi için Allah’a dua ediyorum.

 Ve ömür boyu “kendimi değerli hissettiren insanlarla” birlikte olmayı diliyorum.

****

Bir de ebedi olan hayat var ki bu dünyadaki yaşadıklarımıza göre şekillenecek. A. Nihad Asya’nın mısralarıyla,

“Dediler: ‘Cehennemde odun bulunmaz, / Yolcu yakacağını kendi götürür!’ / Anladım ki Cennet’e giden de burdan / Gülünü zambağını kendi götürür.”

Benim ve sevdiklerimin “Buradan giderken gülünü zambağını götürenlerden” olmamızı diliyorum.

Dem Bu Demdir

İçim başka acıyor bu sefer

Üstünde buğusu duran şekersiz çayın

Gözünü yollardan çeviremedim

Acıyı demliyor kalbimde hüzünlü yol türküleri

Haylaz bir gülümseme ekleniyor gamzeme

Hoyrat rüzgârlar esiyor dağınık saçlarımda

Daha dik bakıyorum artık

Kıymet bilmezlerin yüzüne

Ben ki korkmam bilirsin

Gözüm sende de kara

Kaç tekerlek üstü yollara baş koymuşum

İzim üstüne sağ salim geri dönmüşüm

Bu mevsim hep böyle tarumar

Güz resmigeçidini hele bir tamamlasın

Bahara yeniden uyanırım

Ah ki bilirsin ölüm bende kuş uykusu

Kar üstü kardelenin ninnisi kulağımda

Yol alıyorum kendime

Belki de duruyorumdur kim bilir

Duruyorumdur öyle duvar gibi

Duruyorumdur yaprağını toprağa döken ağaç gibi

Yanılgılarımı, yenilgilerimi yaka cebimden hiç düşürmedim

Korkma!

Unutmam kâğıttan gemilerin beni nasıl yüzdürdüğünü

Karayı gözleyen kara gözlerimin hüznünün İçime nasıl döktüğünü

Veremli gecelerde nasıl kan kustuğumu

Gündelik telaşlarımı nasıl saçımla süpürdüğümü

Ah! Sen şimdi

Yarım bir ay’ın dolaşık dilini defterine yazarsın

Beni de yaz dipnot niyetine

Ve de ki

O göçünü tamamlayamayan yaralı

Arafta kalmış yorgun

Leyleğin yuvadan attığı

Anasının tuttuğu

Göçmen bir kuş

Ah! Dedim ya

Dem bu demdir

İç çayını soğutma

Dipnotuna beni yazmayı unutma…

Türk Milletine Mensup Gençlere

Yeni öğretim ve eğitim yılı vesilesiyle;

Kendini Türk bilen, Türk duyan, Türk olmakla övünen ve tarihimize, yurdumuza, ulusumuzun yarınlarına inanan her yurttaşı Türk kabul eden, gerçekçi, insancı bir milliyetçilik anlayışı, amacı da ulus sınırlarımız içinde yaşayan Türk halkının kendi öz değerlerini temel kültürünü, çağdaş uygarlık ilkelerine göre işleyip geliştirmek, onu iç-dış bütün bağlayıcı, engelleyici öğelerden kurtararak ilerletmek refaha kavuşturmaktır.

*

Meşhur şarkıcı FEDON “BEN RUM KÖKENLİ TÜRKÜM dedi de nesi eksildi. Hem etnik kökeninin hem de ulusunun adını söyledi. Bu ülkenin vatandaşı olmanın başka ulusu yok ki. Bu topraklarda Türk ulusu dışında bir başka ulusun varlığından bahsetmek, sınırlarımız içinde bir başka devletin varlığını kabul etmek demektir.

*

Emperyalist devletlerin dahi övgüyle andığı ve kabul ettiği eşsiz komutan ve büyük lider ATATÜRK’ÜN önderliğinde Türk’ü ile Kürdü ile Çerkez’i ile Arnavut’u ile lazı ile… Vs oluşturduğu bu milletin kan dökerek, can vererek kurduğu devletin sınırları içinde yaşayan ahalinin adı “Türk milletidir” ve rejimi “cumhuriyettir” .

*

Özellikle yarının gerçek aydınları gençler; bu asil millete mensubiyetle öğün çalış ve güven. Tahsil sürecinizde öz değerlerinizden taviz vermeden nitelikli ve fayda üreten birer seçkin olmanız ve şuurlaşmanız adına engin tarihimizden, başarılı simalarımızdan kendinize örnek alacağınız insanlar olmalı. Hedefiniz olmalı.

*

Türkiye’de adet haline gelmiş göstermelik işlerden kaçının, sırf üniversite bitirdi desinler diye ananız babanız Amerika’da mastır yaptı diye öğünebilsin diyerek yüksek öğrenime gitmeyin. Sonunda ancak kendinizi kandırırsınız. Temel gayeleriniz kendinizin ufak çıkarları ötesinde, kendiniz dışında, bu ülke, bu ulus, Türk Dünyası, Avrasya, insanlık için olsun, yüksek hedefleriniz için çalışın. O zaman kendi durumunuz da kendiliğinden düzelecektir. Maddiyat ve maneviyatı dengeleyin.

*

Formülünüz bilim “+” gönüldür. Bu iki kanadın biri eksik olursa ne kendinize ne de insanlığa hayrınız dokunur. Gündelik siyaset, çıkar grupları, dışarıdan güdümlü gizli veya açık cemiyetlerden uzak durun.

*

Atatürk’ün dediklerini rehber edinin. Onları işte bu günler için demiş, yazmış. Türkiye’nin şerefli, refahlı, itibarlı ve bağımsız geleceği için Atatürk yolumuzu çizmiştir. Dış ülkelerden ve onların yerli kuyruklarından medet ummayın.

*

Gayeleri bize yardımcı olmak değil çıkarlarını korumaktır, milli menfaatlerinin gereğini icra etmektir. Türkün adını tarihte ilelebet yaşatacak sensin. Dünyanın neresinde olursanız olun kimliğinizi, Türk dilini, Türk tarih ve kültür bilincini binlerce yıllık geleneğini kaybetmeyin.

*

Dış ülkelerde ne kadar kimliğinizi korursanız yabancılar da siz o kadar itibar edecektir. İnsana veya maddeye kul olmayın. ALLAHA samimi kulluk mükellefiyetinin ruhunu kavramaya çalışın.

*

Başkasını taklit etmeyin. Kendi yolunuzu çizip azimle yürüyün. O zaman herkes sonradan sizi taklit edecektir. Eğitimde önce meslek, gerçek bir beceri, bir altın bilezik sahibi olmaya bakın. Ne yaparsanız yapını en iyisini yapın. Siyasetçinin, bilimcinin en kötüsü olacağınıza tamircinin parmakla gösterilen en iyisi olmak yeğdir.

*

Türk okuluna, eğitimin Türkçe verildiği okullara gidin. Konulara merak sarın, not için çalışmayın. O meslekte yararlı olacak bir yabancı dil öğrenin. Bülbül gibi konuşup yabancılardan ayırt edilemez hale gelmek hiç şart değil.

*

Unutmayın ki Türk olmak bir kafa, gönül işidir. Türk kültürüyle, diliyle ata sevgisiyle Türk’tür. Soy sop meselesi karıştırarak o her şeyimizi borçlu olduğumuz şerefli atalarımızı karalamaya çalışan iç düşmanların kitaplarına, yaygaralarına kulak asmayın. Kültür genleri, ırk genlerinden daha önemlidir.

*

 Vatanı, milleti için her türlü fedakârlığa hazır bir taban gerekiyor. Bu taban son elli yılda hayli eritilmiş, kafası, gönlü karıştırılmış, birbirine düşen kesimler, dışa bağımlı sahte aydınlar içinde vatanın geleceğini düşünmeyen daha da acısı vurdumduymazlaşmış kalabalıklar oluşturulmuştur.

*

 Bu durumda gerçek bir önder çıkabilse bile başarılı olma şansı pek azdır. Şimdi yapılacak iş hızla bu toplumun yeniden kaynaşmasına, bilinçlenmesine vatanını, milletini kendisinden önce düşünen insanların çoğalmasına ön ayak olmaktır.

*

Türkiye’yi tekrar Kuvay-i Milliye ruhu, Atatürk ruhu kurtaracaktır.”

Türk’ün Türk’ten başka dostu yok der eskiler. Doğru bir sözdür. Ancak, dost ve müttefiklik adı altında Türk’ü kullanan emperyal güçler vardır. Son yıllarda ve bugünlerde İslam Coğrafyasında, bölgemizde oynanan oyunlara bakmanız yeterli bir kanıttır.

*

Biz bizi anlamalı gençliğimizi de aynı azim ve irade ile yetiştirmeliyiz. Bilimi ve kültürü koruyan genç bilim ve sanat insanlarının yoluna ışık tutmalıyız.

Milli şuurla beslenerek âli görevlerini icra eden değerli öğretmenlerimize, aydınlarımıza saygı ve hürmetle selam olsun!

Çelik – Su – İnsan

Makine Yüksek Mühendisi Fettah Güventürk, Çelik – Su – İnsan isimli eserinde Hâtıralarını ve ‘Bilgi – Tecrübe Damlacıkları’ olarak isimlendirdiği zengin birikimlerinin, engin ve derinlikli kültürünün ürünlerini okuyucuya sunuyor. Kitap, sert kapak içerisinde kuşe kâğıda tamamı renkli olarak basılı 17,5 X 24,5 santim ölçülerinde ve 200 sayfadır.

Çelik – Su – İnsan, eskilerin ‘Pendnâme’ olarak isimlendirdikleri türden bir eser olmakla birlikte ders verme maksadından tamamen uzaktır. Yazarın mütevazı ve zarif üslûbu eseri rahat ve zevkle okunur hâle getiriyor. 

‘Nasihatnâme’ olarak da anılan Pendnâmeler; çalışkanlığı, üretkenliği, dürüstlüğü, ahlâklı olmanın şekil ve yollarını; biraz da parmak sallayan üslûpla gösterirlerdi. Günümüzde bu türden kitap hazırlayanlar, kitaplarına ‘Biz bu eserimizi, gençleri; ahlâklı ve çalışkan olmaya sevk etmek için yazmış bulunuyoruz’ diye başlıyor. Kendisinden ‘biz’ diye söz etmekle, tesirli olacaklarını zannediyorlar.  Maalesef son yıllarda bu alışkanlık kundura boyacılarına, sırt hamallarına kadar yayılmış durumda. Dilde, mûsıkîde, ahlâkta ve inançlarımızda sapmaların, çözülmelerin endişe verici boyutlara oluştuğu günümüz toplumunda, bilgi ve tecrübe sâhibi insanlara olan ihtiyacımız en üst seviyededir.

Bu vahim durumun farkında olan Sayın Güventürk, imbikten süzülmüş zarâfeti ve asil tevâzuu ile edebiyatın; şiir, hâtıra, vecize, atasözü, biyografi ve tahlil gibi türlerinden faydalanarak elde ettiği tesirli bir üslûp kullanıyor. Kendisinden çok az bahsetmesi, lüzumlu olan tanıtımını karakter özelliklerini, dostlarının kaleminden okuyucuya sunuyor.  

Seçkin sözler, süzme düşünceler kitabın künye sayfasında başlıyor:

‘Çalışmadan, öğrenmeden, yorulmadan rahat yaşamanın yollarını aramayı alışkanlık hâline getirmiş milletler; evvelâ haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra da istiklallerini kaybetmeye mahkûmdur.’

Havadan ve paradan para kazanmanın tercih edildiği bir hayat tarzının yaygın olduğu toplumumuzun, voleler vurup anında zengin olmayı hayal eden gençlerimizin, cin olmadan adam çarpmayı gaye edinen zekâ özürlülerinin, okazyon peşinde koşan uyanık(!?)ların cirit attığı bir curcunanın içerisindeyiz. Paşaları ve profesörleri dolandırabilen sahtekârların, çağdaş Sülün Osmanların, başbakan bile çarpan Parsadan’ların kahraman ilân edildiği bir ülkede yaşıyoruz.

Onlar mesleklerini icra etmeye devam edeceklerdir. O güruha yenilerinin eklenmemesi için, çoğalmalarını önlemek için, insanları iyiye, doğruya ve güzele yönlendirecek eserlere ihtiyacımız var. Sayın Güventürk eseriyle bu ihtiyacı karşılıyor. Okumayan, okuduğunu anlayamayan, merâmını ifâde edemeyen insanların deniz feneridir. Hiçbir karşılık beklemeden…  

‘Hayatın vazgeçilmeyen ve bir nevi şart olarak bilinmesi, öğrenilmesi gerekli çalışma konularının başında; okuma, öğrenme, bilme, yapabilme, ticârî ve sanayi faaliyetler, iletişim, güven, sevgi, ahlâk gibi değerlerle alâkalı, uyulması gerekli bilgiler veriyor. Târihin, tecrübe süzgecinden geçmiş veciz sözler, özdeyişler, günümüz şartlarına uygulanması kolay cümlelerle…

Eserin 1. Bölümünde Fettah Güventürk’ün hayatı var. (s: 3-24)

2. Bölümü oluşturan 25-52. Sayfalarda; Karaman Mehmet Bey Üniversitesi’nde Doç. Dr. Hilmi Türkyılmaz’ın sunumu ile Fettah Güventürk’ün eserleri ve fikirleri hakkında mufassal bilgiler yer alıyor. Fettah Güventürk, sâdece iyi bir mühendis değil aynı zamanda iyi bir sanayici, iyi bir eğitimci ve iyi bir sivil toplumcudur. 8 adet kitap yazmıştır: 1-Çeliklerin Tavlanması ve Isıl İşlemleri. 2-Çelik El Kitabı, 3-İnsan ve Ekonomi. 4-İnsan ve Mutluluk. 5- İnsan ve Ahlâk. 6-İnsan ve Temel Değerler. 7-Akçaşehir Kasabası Okuyanlar ve Girişimciler Tanıtım Rehbari. 8-Demir Çelik Dünyâsı.

Sayın Güventürk’ün mümeyyiz vasfı ‘Anadolu İnsanı’ olmasıdır. Anadolu insanı inançlıdır, vatanını milletini sever, çalışkan ve enerjiktir, bilgili ve beceriklidir, insanların en hayırlısı olmak için insana faydalı olmaya çalışır. Eğitilmeye müsâit eğitmeye gönüllüdür. Biliyorsa öğretir, bilmiyorsa öğrenir. Bölge ihtiyaçlarını teknik usullerle, akıl ve göz yordamıyla tespit eder, ihtiyacın karşılanması için çalışır. Kin, intikam kıskançlık ve haset duygularının kirli duygular olduğunu bilir ve kalbinde kirli duygulara yer vermez. İncinse bile incitmez. Anadolu kültürü kavramını özümsemiştir ve hayat rehberi olarak benimseyip tatbik eder. Yaratıcısına, kendisine, âilesine ve çevresine, insanlığa, topluma ve ülkesine karşı sorumluluklarını bilir, sorumluluklarını yerine getirmek için canını dişine takarak, gecesini gündüzüne katarak çalışır. Kökeni Asya bozkırları olduğu için prensiplerini de oradan getirmiştir: Bilge Kağan gibi gündüz oturmaz, gece uyumaz. Ahî Evran Çelebi’yi kendisine rehber edinmiştir. Hoca Ahmet Yesevî gibi şâir ruhludur, Yunus Emre gibi sevgi insanıdır.  

49. sayfada Fettah Güventürk; Frenklerin ‘Manifesto’ dedikleri türde bir bildiri ile mesleğinin sırlarını cömertçe, ihtiyaç sâhiplerine sunuyor.  

ÇELİK VE İNSAN

Dünyaya hükmeden aklını kullanabilen İNSAN… Teknolojinin bel kemiği ÇELİK.

Yaratılış itibâriyle toprak olan bu iki değerin önemli benzerlikleri mevcuttur.

1-İzabe metoduyla, cevher veya hurdadan elde edilen çelik; tasfiye ve alaşımlama işlemleri ile asallaşır nitelikli yüksek özel çelikler elde edilir.

-Kullanım gayelerine göre yumuşak veya sert yapıda çelikler oluşur.

-Çeşitli prosesler sonucunda; dişli, mil, yay, bilya v.s. gibi binlerce çeşit âlet ve makine parçası hâline gelir. Bu oluşumda önemli husus parçanın, cins ve görevine uygun çeliğin seçilmesidir. (İnsanın kabiliyet ve liyakatine uygun görev dağılımı gibi)

İmal edilen parçalar: istenilen özellikleri elde edecek şekilde. ısıl işleme tâbi tutulur. (İnsanların eğitim ve tedâvileri gibi)

Başlıca özellikler; dayanım (stres), tokluk, esneklik, aşınma mukavemeti gibi özetlenebilir.

Bu özellikler paralelinde parça hâline gelen çelikler ömrünü devam ettirirler. Bu süreç içinde aşınır, eğilir, yorulur, yaşlanır, bâzen de kırılarak fonksiyonu biter, hurda olur. Hurda olduğunda yok olmaz. Tekrar eritilerek hayat bulur. Bir nevi ölümsüzlüğe kavuşur. Teknoloji sahnesinde başrolü oynamaya devam eder.

Netice olarak; Sertlik (stres), yumuşaklık, esneklik, sürünme ve yaşlanma gibi özellikler insanî huylara benzer. Bilhassa; Stres artışı büyük rahatsızlıklar ve ârızalar yaratır. Bu arızaların azaltılması meneviş tâbir edilen ısıl işlem ile (sâkinleştirme tedâvileri ile) izâle edilebilir. Kalıcı ve keskin gerilimler her iki varlığın ömrünün sona ermesine sebep olur.

Bir değişik; benzerlikte, çelikler arasında sürtünme katsayısının, bireyler arasındaki sürtüşme oranın yüksekliği; iki varlığın da hayatını tehlikeye atar.

‘Çok sert olma kırılırsın, çok yumuşak olma ezilirsin’ misali…

‘Kaliteli imalat için kaliteli ve uygun çelik’

‘Doğru iş için liyakatli ve doğru insan ikilemi’ gibi…

FETTAH GUVENTÜRK    

 54.  ve 55. sayfalar seçme özeyişlerle tezyin edilmiştir:

*Hayatın en pahalı kazanımı; Bilgi ve tecrübedir. Bildiklerini başkalarına öğretmek, en büyük sevaptır.

 *Eğitim, kaybetme riski olmayan en büyük yatırımdır.

*Sevgi, insanda doğuştan var olan bir duygudur. İnsanı; işinde, mesleğinde ve görevinde motive eden, insanlarla kaynaşmayı, yaratıklara ve tabiata karşı saygılı ve hoşgörülü olmayı sağlayan fert, âile ve toplumlara huzur ve mutluluk veren mânevî bir güçtür.

*Bir yılı düşünüyorsan pirinç ek. On yılı düşünüyorsan ağaç dik. Yüz yılı düşünüyorsan insan yetiştir.   

*Bilgi sâhibi olmadan karar sâhibi olma.

 *Eğitim ve bilgi her nevi başarının anahtarıdır. 

*Söylediklerinize dikkat edin, düşünceleriniz olur. Düşündüklerinize dikkat eden, duygularınız olur. Duygularınıza dikkat eden, davranışlarınız olur. Davranışlarınıza dikkat eden, alışkanlıklarınız olur. Alışkınlıklarınıza dikkat eden, değerleriniz olur. Değerlerinize dikkat edin, karakteriniz olur. Karakterinize dikkat edin, kaderiniz olur.

Ahîlik Nasihatı:

 Harama bakma, haram yeme, haram içme. Doğru, sabırlı, dayanıklı ol. Yalan söyleme. Büyüklerinden önce söze başlama. Kimseyi kandırma. Kanaatkâr ol, malına tamah etme. Yanlış ölçme, eksik tartma. Kuvvetli ve üstün durumda iken affetmesini, hiddetli iken yumuşak davranmasını bil. Ve kendin muhtaç iken bile, başkalarına verecek kadar cömert ol.

Her biri yekdiğerinden değerli nasihatler 56, 57 ve 58. sayfalarda devam ediyor.

75. sayfada ‘Güzel Ahlâklı Yaşamak’ konusu işleniyor:

 Ahlâkın merkezinde AKIL, çevresinde BİLGİ, iman, adâlet, iffet, doğruluk, sevgi, merhamet, barış, sadakat, vefa gibi değerler yer almaktadır.

Ahlâkın hedefi; İnsanın haysiyetiyle yaşama saadetidir. İnsanlarla iyi geçinmek, uyumlu olmak, güzel davranışlar sergilemeyi öngören ahlâkî davranışlar bütünü güzel ahlâk olarak nitelenir.

Eğitim ile var olan huylar geliştirilebilir. Aynı eğitimden geçen insanlarda farklı şekillerde donanım ve şahsiyete sâhip olur. Bu farkı yaratan sebep; doğuştan gelen karakter ve mizaç yâni tabiatlarıdır.

Güzel ahlâk; inancın ve vicdanın sesidir. En yüksek değer ve duygularla insanı kâmil insan yapar. İlim ve edep öğrenmekle, insanlarla güzel arkadaşlık etmekle elde edilir.

Bir değişik ifâdeyle iyi insan, iyi ahlâklı (huyu güzel insan) demektir.

Toplumun kurtuluşu, ancak güzel ahlâkın her alanda yaşanması ve kötü ahlâkın kaybolmasıyla mümkündür. Bu seviyeye ulaşmak için üstün niteliklere sâhip olmak bir zorunluluktur.

Güzel ahlâk, tüm faziletlerin özü, ahlâk sisteminin mayası, güzelliklerin ekseni konumundadır.

*Güzel ahlâk, insanlarla iyi geçinmektir.

*Güzel ahlâk, güler yüzlülük, cömertlik ve kimseyi üzmemek demektir.

 *Güzel ahlâk, genişlikte ve darlıkta insanları râzı etmeye çalışmaktır.

*Güzel ahlâk, Allah’tan razı olmak demektir. Yâni hayrı ve şerri Allah’tan bilmek, nimetlere şükür, belâlara sabır etmektir.

  *Güzel ahlâk, haramlardan kaçıp helâli aramak, diğer insanlarla olduğu gibi âile fertleriyle de iyi geçinip onların geçimlerini sağlamaktır.

*Güzel ahlâkın en azı, güçlüklere göğüs germek, yaptığı iyiliklerden karşılık beklememek, bütün insanlara karşı şefkatli olmaktır.

*Güzel ahlâklı olmanın, bazı alâmetleri şunlardır: İnsaflı olmak, arkadaşlarının hatâsını görmemek, hüsnü zan etmek, kötü zandan kaçınmak, arkadaşlarının eziyetlerine göğüs germek, onlardan şikâyetçi olmamak, hep kendi ayıp ve kusurlarını düşünmek, kendi nefsini kınamak, güler yüzlü olup, herkesle yumuşak konuşmaktır.

İstenmeyen Kötü Huy ve Davranışlar

Şirk / İftira / Cinâyet / Zîna / Zulüm / Kavga / Bağımlılık /Yalan / Haset Dedikodu / Gıybet / Cimrilik / İsraf / Gurur / Kibir/ Kıskançlık / Cehâlet Tembellik Küfürbazlık / Münafıklık / İhânet / Fâiz / Rüşvet/ Hırsızlık.

Bilgi Kaynakları:

En heyecanlandırıcı bilgi, Yaradan’ın sırlarını keşfettiren bilgidir.

İlim ve ilmî hakîkatler beşeriyetin müşterek hâzineleridir.

‘Bilginin Değere Dönüştürülmesi’ olgusunun sık sık ve çeşitli ortamlarda konuşulduğu günümüzde bilginin değeri her zamankinden daha çok kıymetlenmiştir.

Bilgi ile birlikte meslekî hayatlardaki yeniliklere uyumu kolaylaştıracak gerekli bilgi beceri ve tutum kazandıracak bir eğitimin alınması söz konusudur.

Bilgi teknolojileri bünyesinde barındıran üniversiteler, araştırma teknoloji kurumları; üretimin ihtiyacı olan bilgiyi doğru zamanda, doğru tarzda sunması, sanayi dünyasının da ihtiyaçlarını doğru tarz ve zaman da istemesi işbirliğinin verimini artıracaktır.

Bilginin ilerlemesi insanlar için pek büyük bir kazançtır. Lâkin sâdece ilmin insanlığa saadeti temin etmediği ve edemeyeceği açıktır.

Bilgi, iyi insanların üstün değerini daha da yüceltir.

Bilgi, kulu (köleyi) sultanlar mevkiine yüceltir. Sözü, bir gerçeğin ifâdesidir.

Yeni ekonomik düzen içinde artık hayat boyu istihdam garantisi kalmamış hayat boyu eğitim ve istihdam edilebilirlik kavramları geçerlilik kazanmıştır. Genel eğitim ve meslekî eğitim sistemlerine; iş hayatına girişi kolaylaştıracak yeterlilikler kazandırılmaktadır. Eğitim fırsatları artırılmakta öğrenme imkânları herkese açık hâle getirilmektedir. Devletin rolü azaltılmakta ve rasyonel taraflara belirleyici roller yüklenmektedir. Meslek standartları ve sertifikasyon sistemleri sürekli geliştirilmektedir.

Başarı giderek daha çok yenilenen ve artırılan bilgiye bağlı hale gelmekte; genel eğitim düzeyi düşük kalmış olan ülkemizde; nitelikli iş gücüne olan ihtiyaç üst seviyede hissedilmektedir. Ülkemizde eğitim yetersizliği bilhassa meslek eğitimin ve standartların belirlenmemiş olmasının ve programların iş hayatından kopuk, yenilenmeyen geleneğe dayalı yöntemlerin uygulanmasının bir sonucudur. Uygulamak meslekî teknik eğitimde iş dünyasının daha fazla katılımının sağlanması bir mecbûriyettir. Bütün bu değerlendirmeler yanında iş dünyasının; gerek nitelikli eleman ihtiyacını gerekese iş yönetim performansının kendi içinden veya organize olmuş danışman bürokratlardan almaktadır. Bilginin bir başka kaynağı da şüphesiz tecrübelerimizdir. İlim, dünyanın en büyük değerli varlığıdır. İlmin değeri hiçbir şeyle ölçülemez.

Yeri doldurulamayan tek sermâye bilgi ve kabiliyettir.

Tecrübe aklın babası, hâfızanın anasıdır.

Çalışmanın en verimlisi işbirliği ile çalışmaktır.

Okunması Gereken Diğer Yazıların Başlıkları:

*Okumak Üzerine (s: 91 *Çalışmak ve Çalışmanın Önemi (s: 93) *Ahlâk (s: 95) *Güven Üzerine (s: 99) *Sevgi Üzerine (s:101) *Başarının Yolu Sağlık, İlgi ve Bilgiden Geçer (s: 103) *Gençlere Öğütler (s:109) *Zamanı Verimli Kullanma Üzerine (s: 111) *Kubbede Kalan Hoş Sadâ (s: 119) *İnsan Üzerine Güzel Sözler (s:121) *İş ve Çalışma Hayatı / Meslek Ahlâkı (s: 125) *Kaliteli Hayat, Nitelikli İnsan (s: 129) *İnsan Hakkında (s:133 *İnsan ve Öğretmen (s: 135) *İş ve İşyeri Üzerine Temel Prensipler (s:139) *Özdeyişler (s: 148)

155. sayfada başlayan ‘Dostlar’ bölümünde; Sanayi ve Ticâret Eski Bakanı Ali Coşkun, Tamer Taşkın, Hüseyin Kocabıyık, Doç. Dr. Süleyman Üstün, Hayati Öztürk, Ahmet Tek, Rıfkı Boynukalın, Prof. Dr. Oğuzhan Altay, Av. Suat Yıldırım, Rıza Duru, Cemal Ayhan, İsmâil Genç, Yüksel Bilek, Hasan Basri Hürata, Numan Tekinay, Soner Çelik, Remzi Sakaoğlu ve İlkay Solak isimli dostlarının Fettah Güventürk hakkındaki sitâyişkâr sözleri, Fahrettin Selçik’in aynı maksatla yazılmış 5 kıt’alık şiiri bulunuyor.

İplik dikişli lüks eserin 177-199 sayfalarında Ferruh Güventürk’ün dostlarıyla ve âile fertleriyle fotoğrafları bulunuyor.

Mak.Y. Müh FETTAH GÜVENTÜRK 1943 yılında Karaman’ın Akçaşehir kasabasında doğdu. İlk ve orta öğrenimine müteakip 1965 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesinden mezun oldu. 1968 yılında Meslekî tecrübelerini kazandığı ve ikinci üniversite olarak vasıflandırdığı Makine Kimya Enstitüsü (MKE) Çelik Fabrikası’nda işe başladı. 1974 yılında; pratik ve ticarî bilgilerini kazandığı kendisini İzmir’e getiren özel sektör kuruluşu İzeltaş’ta  çalıştı. 1979 yılında; Eczacılıkla özdeş kıldığı vasıflı çelik ticaretini konu alan Güven Çelik adlı firmasını kurdu. MKE’de kazandığı bilgi ve tecrübelerini konu alan  ‘Çelik El Kitabı isimli eserini yayınladı. Yazılı ve sözlü eğitim etkinlikleri ile konusunda öncü, güvenilir isim olan Güventürk, 1986 yılında imâlat şirketi olan  Güven Haddecilik A. Ş. isimli sanayi şirketini kurdu. Çelikte teknoloji denilebilecek hassas soğuk tamamlanmış (pompa mili) çelik mil ürünleri başta İran olmak üzere Orta doğu ülkelerine ihraç etmeye başladı. .İstanbul Dudullu Sanayi Bölgesi’nde İzmir Atatürk Sanayi Bölgesi’nde kurulu tesis ve iş yerleri ile üretim ve ticârî faaliyetlerine revam eden, ÇELİK İNSAN / KOBİ BABA / SUYU ARAYAN ADAM gibi lakapları ile anılan, çok çalışarak, ticârî ve mânevî GÜVENİLİRLİK seviyesine ulaşabileceğinin, BİLGİ ve TECRÜBE paylaşmanın çok büyük değer taşıdığını  belirten Güventürk, öğretici / paylaşımcı vasıfları ile örnek bir insandır. İletişim: GSM : 0(533) 345 59 14 / fettahguventurk@gmail.com // www.fettahguventurk.com https://www.youtube.com/channel/UCHA8XqDhhK0H5KQtmaA8LaQ   https://www.facebook.com/fettah.guventurk // İnstagram: Fettah Güventürk   //

Ben Kapitalizm!

Öncelikle Modern Toplumu tanımlamayabilirsek; Modern Toplum, sorgulayan, eleştirel düşünmeyi beceri haline getiren, öz saygı ve öz yeterliliklerini kazanmış bireyler yetiştirmeyi amaçlayan, körü körüne itaat etmeyen, yanlışa doğru demeyen, adil, ahlaki seviyesi yüksek bireylerden oluşan toplumdur.

*

Böyle bir toplum ve onun kültürünü benimsemiş insanlar ancak hukuk devleti kurabilir, kendilerini özgür kılabilir ve adil bir toplum olarak yaşayabilir.

*

Eğer kabile toplum kültürünü aşamamışsanız, böyle bir toplumda dış kaynaklı kapitalist egemen aktörlerin sömürmeyi hedefleyen ve bağlı olarak artan eşitsizliğin bilimsel ve kolay anlaşılır açıklaması ve aynı zamanda da bazı çözüm önerileri gene bu sömürenlerden gelir ve sizi tüketime özendirecek cazibeli sunumlarla körleştirirleştirecektir, köleleştiriliştirecektir, tüketim bağımlısı yapacaktır.

*

Kapitalizmin egemen aktörü ABD;

Columbia Üniversitesinin Nobel ödüllü ekonomist Joseph Stiglitz’in kitabı

The Price of Inequality W.H.Norton&Co. 2012,2013. Sesleniyor:

*

Merhaba… Ben Kapitalizm!

Küçük kızlarınızı Barbie Bebeklerle büyüttüm, bugün sizden estetik operasyon için para istiyorlar diye neden şaşırıyorsunuz!

*

Çıkarlarım uğruna kocaman bir moda endüstrisi yarattım! İstediğimi de elde ettim, 17 yaşındaki kızların çoğu dış görünüşlerinden rahatsız.

*

Ben Kapitalizmim! Bir kadının bir moda dergisini 15 dakika karıştırması kendi vücudunu beğenmemesine yetiyor!

*

Ben Kapitalizmim ve bakış açınızı öyle bir değiştirdim ki, hırsız bir CEO’nun hayat hikâyesi sizin için “azim ve başarı hikâyesi” olabiliyor.

*

Ben Kapitalizmim ve ortalama bir insanın günde 5.5 saat TV izlediği, kitap okumadığı, tiyatro ve sinemaya çok az gittiği bir toplumda alaşağı edilmek gibi bir kaygım yok!

*

Ben Kapitalizmim ve Steve Jobs tabii ki çok önemli biriydi, ancak %1’inizin ihtiyacı olan makineleri 3. Dünya Ülkelerinde, ucuz işçilerle üretmekte çok başarılıydı..

*

Elbette bütün kapitalistler birer “aziz” gibi konuşacaklar, tıpkı Bill Gates gibi, 150 milyon dolarlık 66.000 m2 bir evde yaşayan bir aziz!

*

Ben Kapitalizmim ve benim yüzümden ortalık miras kavgaları yüzünden kanlı bıçaklı olmuş akrabalarla dolu.

Her yıl 20 milyon çocuk açlıktan ölürken siz bir koşu bandının üstünde fazla yağlarınızı eritmek için ter döküyorsunuz!

*

Ben Kapitalizmim ve benim yüzümden dünyada 600 milyon obez ve 1.4 milyar aç insan var!

*

Ben Kapitalizmim ve Starbucks için kahve üreten bir çiftçinin oradan bir bardak kahve satın alabilmesi için 3 gün çalışması gerek!

*

Ben Kapitalizmim ve Uzak Doğu’da 12 -18 yaş arası kızlar $200 gibi komik bir paralarla seks kölesi olarak satılıyorlar.

*

Ben Kapitalizmim ve “serbest piyasa ekonomisi” dünyanın en büyük yalanı.

*

Ben Kapitalizmim ve Amerikalıların % 24’ü eğer milyarder olmaları için bütün ailelerini reddetmeleri gerekecekse, bunu yapabileceklerini söylüyor.

*

Ben Kapitalizmim ve kadınlara sesleniyorum!

Lütfen birer obje haline geldiğinizi aklınıza getirmeden Victoria’s Secret’a koşun. Victoria’s Secret ülkelerine Türkiye de eklendi, avuç içi kadar çamaşıra $80 verince çok mutlu olacağınızı garanti ediyorum!

*

Ben Kapitalizmim ve 15 yaşındaki bir çocuğun iPad alabilmek için böbreğini sattığını duyunca zevkten dört köşe oldum!

*

Ben Kapitalizmim ve Madonna’nın sadece Londra’da 8 evi var, ortalama 600 evsize barınak olabilecek büyüklükte.

*

Ben Kapitalizmim ve Tayland’da Disney fabrikası için çalışan bir çocuğun Disneyland’e girecek parayı çıkarması için 55 gün çalışması gerek.

*

Afrika kıtası dünyanın altın rezervlerinin % 90’ını elinde bulundurmasına rağmen, dünyada sadece 4 tane Afrikalı milyarder var.

*

Ben Kapitalizmim ve Afrika kıtasından her sene $8.5 milyar değerinde pırlanta çıkıyor, kıtanın açlık sorununu çözmeye yetecek miktar.

*

Ben Kapitalizmim ve siz pırlantalara bayılırsınız,

Hindistan’da 1 milyon kişi günde 1.2 dolar kazanarak o pırlantaları üretiyor Dünyayı sarışın kadınların güzel olduğuna inandırdım, bu yüzden Asya kıtasında 300 milyon kadın düzenli olarak beyazlatıcı sabun kullanıyor.

*

Ben Kapitalizmim ve sizin hayatlarına özendiğiniz Hollywood yıldızlarının % 64’ü kokain bağımlısı.

*

Ben Kapitalizmim ve yılda 20 milyon çocuk açlıktan ölürken siz aynı tişörtü haftada iki kez giymeye utanıyorsunuz.

*

Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, artık farkına varın, taptığınız tek tanrı benim!

*

Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, Müslümanlar 5 yıldızlı Kâbe manzaralı otellerinde, “ibadet” ederlerken?

*

Ben Kapitalizmim ve siz hangi tanrıdan bahsediyorsunuz, bütün dünya Hıristiyan bayramı Noel’i sırf alışveriş yapıp eğlenmek için “kutlarken”?

*

ABD’de 7 milyon evsiz insanın olduğundan kimsenin haberi yok çünkü TV’de gördüğünüz Amerikalıların hepsi havuzlu villalarda yaşıyorlar.

*

Ben Kapitalizmim ve yine başardım! Bütün kadınları dolapları tıka basa dolu olduğu halde giyecek hiçbir şeyleri olmadığına inandırdım.

Dünya nüfusunun % 50’si dünya kaynaklarının ve zenginliklerinin % 1’ine sahip.

Dünya nüfusunun % 1’i dünya kaynaklarının ve zenginliklerinin % 50’sine sahip.

*

Ben Kapitalizmim ve bankacılar benim evlatlarım.

Amerikalıların % 85’i eğer ekonomik durumlarını iyileştirebilecekse faşist bir hükümeti seçebileceklerini söylüyor. İşte bu kapitalin gücü!

*

Sizi özgür bırakmayan, fikirlerinize sansür vuran, en sonunda polis kurşunuyla öldüren bir devleti kendi elinizle kurmanız ne tuhaf?

*

Sizin ağzınızı burnunuzu kırıp hapse tıkmaları için bir devlet kuracak parayı, kendi vergilerinizle sağlamanız ne kadar tuhaf?

*

Amy Winehouse gibi bağımlılara acırken, hepinizin birer bağımlı olduğunu unutmanız ne kadar komik!

Zavallı tüketim bağımlıları…

Emperyalist!

Genç bir akademisyen, özellikle 1960-1980 arası Türkiye’sinde “emperyalist” kavramını araştırıyor. Sağın, solun, ortanın, iktidarın, muhalefetin bu terimi kullanışı, kullanmayışını; kullanırken neyi ve kimi kastettiğini… Beni de yakın geçmişin şahitlerinden biri diye belirlemiş; beni de sorguladı. Aslında emperyalizm kavramı, yalnız dünün değil, bugünün Türkiye’si için de önemli. Araştırmanın sorularına verdiğim cevapları burada da yazmak istedim.

Gerçekten 60-80 döneminde “emperyalist” kelimesinin sahibi soldur; daha doğrusu bilimsel sosyalistler, yani komünistlerdir. Bu tabiidir, çünkü emperyalizm ve emperyalist, Leninist literatürün temel ögelerinden biridir.

Bakınız nasıl?

Komünizm düşüncesi, sınıf mücadelesi üzerine kuruldu. Onlara göre tarihi süren, tarihin zembereğini kuran güç, sınıfların mücadelesidir. Sınıfların zıtlığına, “temel çelişki” derler. Modern dünyada bu mücadele, burjuva ile proletarya arasındadır…

Temel çelişki olmadı baş çelişki verelim

Pekâlâ pek güzel. Ancak bu ideolojinin bir eksiği var; dünyadaki gerçeklerle uyuşmuyor. Gerçeklerle uyuşan, milliyetçi fikir sisteminin görüşüdür. Bugün dünya siyasetinin sürücü gücü sınıfların değil, milletlerin rekabetidir. Hem rekabeti hem de işbirliğidir.

Daha 19. asırda, Marks-Engels döneminde de dünya siyasetinde mesela İngiltere-İrlanda mücadelesi, Rusya- Polonya mücadelesi söz konusuydu. Yani milletlerin mücadelesi. Marks ve Engels İrlanda ve Polonya’yı destekliyordu. Şimdi sınıflar bırakılıp milletler nasıl desteklenecekti? İrlanda ve Polonya’nın “tarihî milletler”, tarihin akışına uygun milletler; İngiltere ve Rusya’nın da “gerici milletler” olduğuna karar verdiler… Tarihin akışı, malum, kaçınılmaz olarak proletarya diktatörlüğü ve komünist topluma doğruydu. O hâlde bu akışa omuz verenler iyi, set çekenler kötüydü.

Sınıf mücadelesi teorisi gerçek karşısında zorlanıyordu.

Komünizmin gerçekle uyumsuzluğunu, Lenin biraz yumuşattı. Burjuva, bugün eriştiği noktada, içindeki proletaryayı sömürmekle kalmıyor, proleter milletleri de sömürüyordu. Buna “emperyalizm” teorisi dendi. Peki, sınıf çelişkisi ne olacak? Bunu etiketlerle hallettiler. Sınıf çelişkisi hâlâ “temel çelişki” idi ama 20. asırda emperyalist milletlerle, sömürülen milletlerin çelişkisi “baş çelişki” idi.

Batı emperyalist Rus ve Çin değil

Aslında bu, dünya teoriye uymayınca, teoriye yama atarak onu dünyaya uygun hâle getirmekti. Bilgisayar programcılığındaki “patch” gibi…

Leninizm, komünizmin milliyetçiliğe yaklaşmasıdır aslında. Fakat tam değil. Leninizm’e göre dünyada iki cins millet vardır. Emperyalistler ve emperyalist olmayanlar. Rusya’ya emperyalist diyecek hâlleri yoktu ya! Koskoca Rus imparatorluğuna, başta Asya Türkleri olmak üzere Rus İmparatorluğu’nun kolonisi bunca millete rağmen Rusya emperyalist olamazdı.

Çin de sosyalistti. Dolayısıyla Çin de emperyalist olamazdı, değil mi? Nereye kadar? Rus ve Çin milletlerinin çıkarları çelişinceye, ittifakları rekabete dönünceye kadar. Komünizmin etiket bulmaktaki maharetini burada da gördük. Çin tipi komünistlerimiz Rusya’ya, “Sosyal Emperyalist” demeye başladılar.  Giderek kanlı bıçaklı oldular.

Milliyetçiliğin bakışı böyle değildi tabii… Rejimleri ne olursa olsun milletler, millettir. Devletler, milletlerin teşkilatıdır ve milletlerin menfaatleri doğrultusunda diğer milletlerle rekabet de ederler, ittifak da kurarlar. Modern dünyanın zembereğini kuran, milletlerin birbiriyle ilişkisidir. İlla çelişki diyeceksek milletlerin çıkarlarının çelişkisidir; milletler mücadelesidir. Cici milletler, kaka milletler ayrımı yoktur.

Emperyalizm, tıpkı ırkçılık gibi, başkalarını aşağılayan zihniyetin kalkıştığı bir haksızlık, bir ahlaksızlıktır.

Aslında emperyalizm ile ırkçılık birbirinden çok ayrı hastalıklar değil. Genellikle emperyalistlik yapan ülkeler, sömürdükleri, istiklalini söndürdükleri milletlere aşağı ırk, geri zekâlı, çocuğumsular gözüyle bakar. 19. asırda, Rusya dâhil, birçok Avrupa milletinin sömürgelerine ve sömürge halklarına bakışı böyledir. Onlara “medeniyet” getirdikleri, onların kendi ülkelerini yönetecek yeteneğe sahip olmadıkları, emperyalistlerin temel görüşüdür. Yoksa katliamlarını, esir ticaretlerini, işgallerini nasıl makul hâle getirebilirlerdi?

Numaratörlü emperyalizmler

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, AB’nin Dış İşleri ve Siyasi-Askerî İşler Genel Direktörü Sir Robert Francis Cooper’ın tanımıyla “Birinci Liberal Emperyalizm” sona ermişti. Soğuk harp sırasında, Batı’nın açık emperyalist tecavüzleri yok gibiydi. Fransız emperyalizminin, ABD emperyalizmine devrettiği Vietnam da sömürgecilikten ziyade bir soğuk savaş cephesi diye algılanıyordu.

Dolayısıyla “emperyalizm”, sol dışında pek rağbet edilmeyen ve soğuk savaşın sadece bir tarafını suçlamak için kullanılan bir etiketti. Çin ve Rusya ayrılana kadar…

Türk milliyetçilerinin o dönemdeki sloganı, tutumlarını açıklamak bakımından aydınlatıcıdır: “Ne Amerika, ne Rusya, ne Çin; her şey Türklük için.”

Rusya’nın yenilgisiyle Batı devletlerinin bu tutumları da değişti. Rahatlamışlardı ve artık tekrar eski davranışlarına dönebilirlerdi. Bu da Cooper’ın “İkinci Liberal Emperyalizm”i idi herhâlde.

İki Irak harekâtı, Suriye, BOP, Afganistan bu ikincinin cepheleridir.

Emperyalist! – Milli Düşünce Merkezi (millidusunce.com)